KRAKEN KAPANI

LİMAN 14: KOYU SİYAH

⏱️ 85 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Geçme Artık Sokağımdan, Madrigal

Aynalar, Salim Dündar

Koyu Siyah, No.1 & Doruk Ereşter

Phantogram, Black Out Days

Little Dark Age, MGMT (Tiktok Remix)

Golden Hour, Jvke

🐙

Geçme Artık Sokağımdan, Madrigal

Miraç Gökçe, Ağzından

Onun kalbi, benim kalbimi tanıyordu.

Ama o, bana gerçekleri söylemek yerine, kalbimin tam ortasına, tek ve soğuk bir hamlede hançeri saplamayı seçmişti.

Peki onu, beni korumak adına böylesine acımasız ve karanlık bir yola sürükleyen neydi? Hangi gölgelerin tehdidi altındaydı? Fehmi Amca'nın fısıldayarak anlattığı, lokantanın loş ışıkları arasında kaybolan o yeşil gözlü adam... Garson önlüğünün altında saklanan kimdi? Hangi amaç uğruna çalışıyordu?

O gece, gerçeküstü bir rüya gibi başladı. Zaman durmuş, dünya bizim etrafımızda dönmeyi bırakmıştı. O masada ne rütbeler, ne geçmişin yaraları, ne de geleceğin belirsizlikleri vardı. Sadece Miraç ve sadece Rauf. O ve ben. Biz. Konuştukça, her cümle havada bir iplik gibi gerilip aramızda görünmez bağlar örüyordu. Gözlerimiz kilitlenmişti; onun koyu, derin bakışlarında yansıyan ben, hiç olmadığım kadar güzel, hiç olmadığım kadar canlı görünüyordum. Öyle bir ânın içinde kaybolmuştum ki, ayaklarımdaki topukluların sıkıcı varlığını unutup, onları usulca çıkardığımı ancak sonradan hatırladım.

Rauf, ilerleyen anlarda her zamanki askeri disiplini andıran bir özenle hareket etmişti. Ceketini, en değerli bir askeri pelerinmiş gibi, sandalyenin sırtına hürmetle asmıştı. Siyah, ipek gömleğin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Her hareketi kaslarında hafif bir gerilim yaratmış, kolunun üzerindeki mavi damarlar, beyaz teninin altında zarif ve güçlü nehirler gibi belirmişti. Sandalyesinin ayakları ahşap zeminde hafif bir sürtünme sesi çıkararak bana, tam sol yanıma doğru yaklaşmıştı.

Oturduğunda bacak bacak üstüne atmıştı. Sağ kolunu, bir heykeltıraşın kusursuzca yonttuğu bir destek gibi, bacağına dayamıştı. Sonra o geniş, damarların kaplamış olduğu elini yavaşça çenesinin altına götürmüştü. Parmak uçları, çene kemiğinin sert çizgisinde gezinmiş, düşünceli bir ifadeyle oraya yerleşmişti.

Sanki ben, tuvalin üzerindeki bir resimdim. O da her fırça darbesini, her rengin tonunu, her gölgeyi ve ışığı sonsuz bir dikkatle incelemek için yaklaşan bir seyirciydi.

Ona küçüklüğümdeki bir anıyı anlatırken, tüm varlığıyla bana odaklanmıştı. Bakışları, yüzümde geziniyor, her kelimemi, her mimik değişikliğimi kaydediyor, adeta ruhumun derinliklerine iniyordu. Baktığı yerde sıradan bir insan yoktu. Onun gözlerindeki o yoğun, yakıcı dikkat, beni dünyanın en değerli mücevherine dönüştürüyordu. Ve o mücevher, onun gözlerinden süzülen aşkın ışıltısıyla parlıyordu.

Dudaklarına oturmuş gülümsemesi, asla tam anlamıyla ayrılmıyordu oradan. Hafif, sadece bir köşesini kıvıran, ama gözlerine kadar ulaşan samimi bir ifadeydi bu. O gülümsemenin sıcaklığı, anlattığım en basit şeylere bile derin bir anlam katıyor, sanki her küçük anım, onun için keşfedilmemiş bir kıta kadar değerli hale geliyordu. Ara sıra başını hafifçe yana eğiyor, dikkatle dinlediğini belli eden o küçük hareketiyle, kendimi dünyanın en önemli insanı gibi hissettiriyordu.

O an, o masada, sadece onun için var olduğumu ve anlattığım her şeyin, aslında ikimizin ortak hikayesinin bir parçası haline geldiğini düşünüyordum. Zamanın dışındaydık; onun o sabit, ışıltılı bakışları altında, her şey mümkün, her şey saf ve kalıcı görünüyordu.

Yüzüme bakarken gözleri bir an için büyümüş ve gülümseyerek yavaşça ayağa kalkmıştı. Bana yaklaştığında sorarcasına ona baktım. Gözlerim, dudakları ve bakışları arasında mekik dokurken beni öpeceğini düşünerek başımı enseme doğru eğmiştim.

Bir elini hemen önündeki, oturduğum sandalyenin kolçağına yasladı. Diğer eli yavaşça yanağıma doğru uzandı. Hemen dokunmadı. Arada incecik, elektrik yüklü bir mesafe vardı. O boşluğu hissettikçe, dokunmasını o kadar çok istiyordum ki, tenim onun elinin sıcaklığını arıyor, âdeta titriyordu.

"Bu gece için sana son bir sürprizim var, onu ayarlayıp geliyorum," dedi.

İşte o zaman, tam o cümle dudaklarından dökülürken, parmak uçları nihayet yanağıma temas etti. Hafif, bir kelebeğin kanat çırpışı kadar narin, ama içimi bir şimşek gibi yakıp geçen bir dokunuştu. Bir an için, tüm kontrolümü kaybedip gözlerimi kapatacak, onun sıcak avcuna başımı eğecek gibi oldum.

Ama "Ayrılma sakın bir yere," diye fısıldadığında, sözleri bir ip gibi gerildi ve beni gerçeğe çekti. Hızla kendimi toparladım, ona belli etmemeye çalıştığım bir titremeyle. İçimde bir merak fırtınası koptu. Acaba sürprizi neydi? Bana bu gece zaten yıldızları sunmuştu. Daha ne kadar beni şaşırtabilirdi ki?

Bana doğru eğildiğinde, kalbim göğüs kafesimi paramparça etmek istercesine çarpmaya başladı. Zamanın tüm dişlileri bir anlığına sıkıştı, durdu.

Dudakları, dudaklarıma değdi.

Dokunuşuyla birlikte, dünya sanki donmuş halinden kurtulup hızla yeniden hareket etmeye başladı. Okyanusların geriye çekilmiş tüm dalgaları, bir anda ileriye doğru hücum etti. Nefesi, ağzımda tatlı bir esinti gibi dolandı, teninin kokusu burnumu sardı. Havada asılı duran yağmur damlaları, artık bekleyemeyecekmişçesine hızla yeryüzüne düşmeye koyuldu. Dilinin ucu dudaklarımın aralığında, nazikçe, ama içimde bir fırtına kopararak gezindi. Öpüşümüzün içinde kaybolmuşken, kaldırımlarda donup kalmış gibi duran insanlar yürümeye başladı. Zaman yeniden akmaya, hayat yeniden devinmeye başlamıştı, ama onun dudaklarının bana verdiği his, tüm bu hareketin dışında, ebedi bir sakinliğin merkezinde duruyordu.

Bu gece, bir çocuğun masal hayaliydi. Öpücüğü ise, rüyadan uyandırmak içindi.

Rauf yanımdan ayrıldıktan sonra, uzunca bir süre dönmeyince, içimde bir şeylerin yanlış gittiğine dair uğursuz bir his uyandı. Yavaşça ayağa kalktım, ayaklarım sanki kendiliğinden onun gittiği yöne doğru ilerledi. Koridora adımımı atar atmaz, kapıya çok yaklaşmama gerek kalmadan her şeyi anlamıştım. Çünkü mutfağa açılan kapının üzerindeki yuvarlak, buzlu camdan sızan cılız bir ışık huzmesi, duvara iki keskin siluet düşürüyordu. Aralarında sadece ince, ölümcül bir engel vardı: Rauf'un yüzüne karşı, soğuk çeliğin parıltısıyla, dimdik bir namlu tutulmuştu.

Sessizliğin içinden, boğuk ve keskin kelimeler camı delip geliyordu.

"Sabaha kadar seni beklemeyeceğim," karşısındaki kişi kelimelerini bıçak gibi savuruyordu, "karının peşini bırakmamızı istiyorsan, ondan boşanacaksın, Rauf Aslan. Boşanma ayağına bize oyun oynarsanız onu öldürürüm."

Onu, benimle tehdit ediyorlardı. Ona iki tercih sunmuştu. Ya benden boşanacaktı ve bu gerçek olacaktı ya da beni, onun gözlerinin önünde öldürecekti.

Rauf, bir saniye bile tereddüt etmedi. Sesinde hiçbir titreşim yoktu, sadece taş gibi bir sakinlik vardı: "Boşanacağım."

"Boşanmak kelimesini yasaklıyorum. Her ne olursa olsun, ne yaşarsak yaşayalım, boşanmayacağız. Ben seni seviyorum Miraç ve bu değişmeyecek."

Rauf, kendi koyduğu yasağı çiğnemişti. Rauf, beni korumak için benden vazgeçmişti. Rauf, kalbimi korumak için onu paramparça ediyordu. Ama o bilmiyordu ki bu, hiçbir şeyi çözmeyecekti. Onlar için bu bir teslimiyet işaretiydi. Gücünü gösterdikleri, zafer kazandıkları andı. Bizimse daha da savunmasız, daha da bölünmüş hale geldiğimizdi.

"Miraç, bize artık ne olduğunu anlatacak mısın?"

Gözlerim, koyu bir siyahın içinden yukarıya doğru yükselirken, tüm gerçeklik avuçlarımın arasındaki o porselen fincanda somutlaşıyordu.

Lerna'yı aradıktan hemen sonra Fırat ile gelmiş ve beni, yol üstü olmayan, sessiz ama bir o kadar da dikkat çekmeyecek bir kafeye getirmişlerdi. Onlar karşımdaki sert sandalyelerde otururken, ben, kendimi bir miktar güvende hissetmemi sağlayan yumuşak koltuğa gömülmüştüm. Fırat'ın kolu, Lerna'nın oturduğu sandalyenin arkalığına uzanmış, onu koruyor, destekliyordu. Lerna ise tüm varlığıyla bana odaklanmış, sezgilerini sonuna kadar açmış, yüzümdeki her titreşimi okumaya çalışıyordu.

Derin, sarsıntılı bir nefes aldım ve o nefesle birlikte, Lerna'nın gözlerinin derinliklerine bakarak kelimeleri ortaya bıraktım.

"Rauf ile boşanıyoruz."

Anında, Fırat'ın sol elinin parmakları arasında gergince döndürdüğü tesbih, masanın ortasına fırlayıp ses çıkardı. Lerna'nın gözleri iri iri açıldı. Aynı anda, ağızlarından tek bir şaşkınlık ifadesi döküldü: "Ne?!"

Kafede zaman, o an için durmuştu sanki. Lerna, birkaç kez hızlıca gözlerini kırpıştırdı, bakışları yüzümde gezindi.

"Miraç," diye fısıldadı bu sefer, sesi neredeyse duyulmaz bir hale gelmişti. "Bu ne demek şimdi? Birbirinizi delicesine seviyordunuz? Bir gecede ne değişebilir ki?"

Fırat ise masaya düşen tesbihini görmezden gelerek bana dik dik bakıyordu. Yüzündeki ilk şaşkınlık, tehlikeli bir kıvılcıma, derin bir öfkeye dönüşmeye başlamıştı. "Rauf," diye başladı, sesi alçak ama gergin bir tel gibi titriyordu, "sana karşı bir şey mi yaptı? İstemediğin bir şeye mi zorladı?"

Başımı önce aşağı yukarı salladım, sonra sağa sola. Kararsız, paramparça bir halde. Bitkin bir şekilde oflayarak koltuğuma daha derin yaslandım. Fırat, masaya uzanan tesbihini geri alırken, Lerna sandalyesinden kalktı ve yanıma, koltuğumun kenarına oturdu. Sıcaklığını hissettim. Bakışlarımı ona çevirdim.

"Biz dün gece tehdit edildik," diye söze başladım, sesim titriyordu. Olan her şeyi, tüm detayları, o yeşil gözlü adamın soğuk bakışlarını, Rauf'un donuk yüzünü, kapıdaki gölgeleri anlattım. Sonunda, en ağır kısmına geldiğimde, boğazım düğümlendi. "Ya benden vazgeçip boşanacaktı..." Nefesimi zorla dışarı verdim. "Ya da beni öldüreceklerdi."

Fırat'ın gözlerini kapayıp, derin, hırıltılı bir nefes verdiğini duydum. Sonra gözlerini açtı. Etrafa, sanki düşman ordaymış gibi kısa, keskin bir bakış attı. Parmaklarına yeniden geçirdiği tesbihi sımsıkı kavradı, eli bir yumruk halini aldı.

"Ula," diye homurdandı, sesinde hem öfke hem de hayret vardı. "İki tane çakamadınız mı her kimse?"

Sağ elimi masanın soğuk, pürüzlü kenarına yasladım. Parmak uçlarım ahşabın dokusunu hissetti.

"Rauf'un yüzünün önünde namlu vardı, Fırat," dedim, kelimeleri dişlerimin arasından zorla çıkarırken. "Ayrıca Rauf, istese o kişiyi bir hamlede alt ederdi. Ama söz konusu olan bendim. Bana bir zarar gelmesinden o kadar korkuyordu ki, donup kaldı. Hareket edemedi. Keza ben de... Bazı durumlarda, sevdiğin insanı korumak için hiçbir şey yapamamak diye bir şey var. Çok iyi biliyorsun bunu."

Fırat, bakışlarını kaçırıp arkasına, sandalyesine yaslandı. Elindeki tesbihin boncuklarını, her biri bir öfke ya da çaresizlik nefesi gibi, ağır ağır çekmeye başladı. Gözlerimi kısıp kısa bir an için kapattım, sonra yeniden Lerna'ya döndüm. Onun bakışlarındaki şefkat, anlatmaya devam etmem için bir dayanak noktasıydı.

"Rauf, teklifi kabul ettikten hemen sonra, ben oradan ayrılıp masaya döndüm," diye devam ettim, sesim daha kırılgan, daha uzaktaydı. "Kısa bir süre sonra o da geldi. Eve gittik. O, salonun ortasında bir heykel gibi durdu. Ben de odada durdum, eşyalarımı topladım. Benden boşanacaktı. Bunu biliyordum. Ve sabah... kâğıdı imzaladım."

Lerna, yavaşça öne eğildi ve soğumuş, titreyen ellerimi kendi sıcak avuçlarının içine aldı. Dokunuşu, bir can simidi gibiydi.

"Bu bir taktik hatası, Miraç," dedi yumuşak, ama net bir sesle. "Rauf, şok ve panik içinde yanlış hamleyi yaptı. Bu şekilde seni koruyamaz ki? Sadece ikinizi de zayıf düşürür."

Kafamı yavaşça iki yana salladım. O kadar basit değildi.

"Lerna, bu konu basit değil. Öncesi de var. Çanakkale'de, babasının evine gittiğimizde... Her yeri temizlemişlerdi. Ama alt katta bir bodrum katı vardı." Sesim bir fısıltıya dönüştü, o odadaki ürpertici havayı hatırlayarak. "Her yere... her yere fotoğraflarımı asmışlardı. Karşımızda sıradan bir tehdit değil, Taçsız Kral'la çalışan, metodik bir psikopat var. Rauf bununla tek başına baş edemez. Hiçbirimiz edemeyiz."

Fırat, öne doğru eğildi, kollarını masaya dayadı. Bakışları bıçak gibi keskin ve odaklanmıştı.

"Benim tanıdığım Miraç Gökçe," diye başladı, her kelimeyi vurgulayarak, "birine böyle kolayca, bu kadar derinden değer vermez. Ama değer verdiğini de asla, ama asla yarı yolda bırakmaz. Sen, o boşanma kâğıdını, sorgusuz sualsiz, bu kadar çabuk imzalayacak bir kadın değilsin." Gözlerimin içine baktı. "Bana bak şimdi. O sana ne dedi? Kesin kötü bir şey söyledi. Biz geldiğimizde de ağlıyordun. Söyle."

Boğazıma bir yumru oturdu. Rauf'un o sözleri, zihnimde bir yara gibi hâlâ kanıyordu.

"Abimin katilinin yeğenisin sen! Sana her baktığımda ona ihanet ediyorum."

"Öyle mi?" diye sordum, sesim şaşırtıcı derecede sakin çıktı. Tüm o acı, tüm o şok, derinlerde bir yerde donmuştu. "Peki o zaman neden dün gece ağladın, Rauf? Neden bana, hayatında ilk defa birisi için bir şey yaptığını söyledin? Neden o pastayı, benim sevdiğim çikolatalı yaptırdın? Bana her baktığında ihanet ediyorsan, neden benimle seviştin?"

Son cümlem, onun gözlerini kıstırmıştı.

"Sende istedin."

O anda, masaya düşen bakışlarımın önünde, yanağıma sıcak bir gözyaşı damlası düştü. Sonra bir tane daha. Gözlerimi kapattığımda masa, Fırat'ın ani, öfkeli hareketiyle titredi.

"Fırat, otur şuraya," diyen Lerna'nın sesiyle irkildim. Gözlerimi açtım, göz altlarımdaki ıslaklığı silerek.

"Ne oturması Lerna?" diye patladı Fırat, ayağa fırlamıştı, yumrukları sıkılıydı. "Kızın halini görmüyor musun? Kim bilir neler söyledi o it... İki saniyede yeniden bu hale geldi. Sahipsiz mi sanıyor lan benim kardeşimi?"

Derin, sarsıntılı bir nefes aldım. Göğsümdeki ağırlık dağılmıyor, sadece şekil değiştiriyordu. Öfkeden ziyade, yorulmuş, ama kararlı bir sakinliğe evriliyordu.

"Fırat," dedim, sesim beklenmedik bir netlikle çıktı, "otur lütfen."

O an, sesimdeki ton onu durdurdu. Hızlı hızlı nefes alıp veriyor, omuzları öfkeyle inip kalkıyordu. Başını sertçe, bir onay ya da içindeki fırtınayı bastırma işareti olarak kütürdetti. Çenesindeki kaslar seğirdi, sonra ağır adımlarla geri dönüp sandalyesine çöktü. Tahta gıcırdadı.

Lerna, yumuşak bir hareketle öne eğildi. Bir elini nazikçe çeneme doğru kaldırdı, yüzümü ona çevirmek istiyordu. Direnmedim. İzin verdim. Gözlerime baksın istedim. İçimdeki fırtınayı, kırgınlığı, ama aynı zamanda boşanmanın ötesinde, daha derin bir planın sessiz kararlılığını görsün istedim.

Lerna, beni anladı.

Gözlerimde okuduğu şey, sözcüklerden daha fazlasını ona anlatmıştı. Hafifçe hem bir acıma hem de bir saygı ifadesiyle kafasını ağır ağır salladı. Derin, düşünceli bir nefes verdi ve elini yavaşça geri çekti. Ayağa kalktı, sakin adımlarla sandalyesine, Fırat'ın yanına döndü ve oturdu. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Parmakları sakin, ama gergindi.

"O halde," diye başladı, sesi artık yumuşak değil, keskin ve netti, "beni iyi dinleyin. Bir planım var. Hem Rauf'a bu aptalca kararı yüzünden küçük bir vicdan azabı çektireceğiz, hem de Miraç'ın hayatını tehdit edip diline dolayan o kişiyi alt edeceğiz."

Kaşlarımı çattım. İçimde bir şüphe uyandı. Lerna'nın planları genellikle zekice olurdu, ama aynı zamanda riskli ve sınırları zorlayıcıydı.

"Bunu nasıl yapacağız, peki?" diye sordum, sesimde bir temkinlilik vardı.

Lerna'nın bakışları bu sefer yüzümden, saçlarıma doğru kaydı. Saçlarımda dolaşan o analiz edici bakışı görünce, içgüdüsel olarak gözlerimi kıstım. Ne olduğunu tam olarak bilmiyordum, ama içimde onaylayamayacağıma dair bir his uyandı.

"Saçlarıma dokunmayı düşünüyorsan," dedim, sesim kesin ve sınır koyan bir tondaydı, "asla izin vermem."

Lerna, hafifçe omzunu kaldırıp indirdi, kayıtsız bir şekilde.

"Bu," dedi, sesi artık bir strateji uzmanı kadar soğuk ve mesafeliydi, "senin onayına ihtiyaç duyulan bir plan değil." Gözleri, planın detaylarını zihninde şekillendirirken odanın boş bir köşesine odaklanmıştı, orada görünmez senaryoları izliyor gibiydi. Sonra yavaşça bana döndü. "Rauf seni korumak için seni feda etti. Peki ya sen..." Duraksadı, sözlerinin ağırlığını hissettirerek. "Onu korumak için onu feda edersen?"

Fırat'ın kaşları şaşkınlık ve merakla yukarı kalktı. "Ne demek istiyorsun?"

"Demek istiyorum ki," diye devam etti Lerna, bu sefer kesin bir dönüşle bana baktı, "Rauf'un yaptığı gibi görüneceğiz. Teslim olmuş gibi. Boşanma gerçekleşmiş gibi davranacağız. Sen, görünürde ondan tamamen uzaklaşacaksın. Hatta kırılmış, incinmiş, mağdur ama aynı zamanda toparlanmış ve bir o kadar da güçlüymüş rolü yapacaksın."

İçimde, yükselen bir tedirginlikle karışık bir soğukluk yayıldı. "Bu ne demek oluyor, Lerna? Daha açık konuş."

"Şu demek oluyor, yavrum," dedi ve kaşlarını, 'bunu nasıl anlamadın' der gibi kaldırdı. "Sana, seni zehirleyen o cümleleri söyledi. Peşinde birinin olduğunu bilerek, seni uzaktan koruyamayacağını düşünemeden, kolay yolu seçip seni boşama kararı aldı. O zaman sen de onu, onun en büyük zayıflığıyla, yani seninle vuracaksın."

Fikir, ilk anda ürpertici geldi, ama içimdeki karanlık bir köşede bir kıvılcım çaktı. Adil bir intikam gibiydi. Acımasız, ama belki de gerekli.

"Peki," dedim, sesim daha kararlı çıktı, "bunu nasıl yapacağız?"

Lerna, yavaşça kollarını göğsünde bağladı ve arkasına, sandalyesine yaslandı. Yüzünde küçük, gizemli bir gülümseme belirdi.

"İpin ucunu verdim, gerisini de sen tut, Sirena."

O ismi kullanışıyla, gözlerim hafifçe büyüdü. O, benim eski, güçlü, suyun derinliklerinden gelen o yanımı çağırıyordu. Fırat'ın yüzümle Lerna'nın yüzü arasında şaşkın bir mekik dokuduğunu görüyordum, ama biz, Lerna'yla birbirimize kenetlenmiş bakışlarımızı ayırmıyorduk.

Odaya, sarsılmaz bir kararlılık ve güven enerjisi yayılıyordu. Ruhumda bir kadın gördüm. Sandalyeye oturup omuzlarına astığı yükle gülümsedim. Yalnız değildim. Asla yalnız kalmayacaktım.

Fırat, sonunda kendini geriye, sandalyesine attı ve ellerini ensesinde birleştirdi. Başını yavaşça iki yana sallarken, dudaklarından küçük, hem hayret hem de kabul dolu bir ıslık gibi söz döküldü:

"Kader bizi 61 kenara."

Aynalar, Salim Dündar

Yazar, Ağzından

Alınan her karar, peşinde olasılıkları sürüklemeye devam eder. Miraç'ın o kafede planı kabul etmesiyle harekete geçen plan, görünmez ipliklerle birçok hayatı birbirine bağladı. Her bir iplik, bir olasılık, bir risk, bir umut ya da bir felaket taşıyordu.

Fırat'ın ipliği, gerçek ve yanılsamayla doluydu. Bir hacker arkadaşına ulaştı, Miraç'ın bazı kapalı askeri forumlardaki eski hesaplarını canlandırdı. Miraç'ın ona verdiği cümleleri yayınlattı. Aynı zamanda, Gölcük'te güvenilir ama gevezelik edebilecek birkaç kaynağa, Miraç'ın perişan halde görüldüğüne dair söylentiler yaydı. Yem, suya atılmıştı. Sadece, hangi balığın geleceği belli değildi.

Yemi ilk yutan Ali Dalgakıran ve Demir Gökmen olmuştu. Ali, Sualtı Akreplerine bu haberi yetiştirirken Demir, çoktan Rauf'un evine doğru yola çıkmıştı. Rauf'un evine vardığında ise Rauf'un ipliği çoktan kaos yumağına dönüşmüştü. Rauf'un bu olanlardan tabii ki de haberi yoktu. Onun ipliği, o gece kalbinden hançerle kestiği, hayatının can damarıydı. Ve o damar, artık sessizce kanıyordu.

Rauf, kanepenin üzerindeki boşanma belgesinin fotoğrafını çekip, gerekli mercilere ileterek resmi işlemi başlatmıştı. O kâğıdın kapladığı yere ise artık kendi bedenini bırakmıştı. Arkasına yaslanmış, bacakları halsizce açılmış, başı koltuk sırtına düşmüştü. Yüzü tamamen mimiksiz, taşlaşmıştı. Gözleri, hemen önündeki pencereden dışarıya doğru bakıyordu ama baktığı şeyi gerçekten görüyor muydu, belli değildi. Sanki bakmıyor, sadece boşluğa sabitlenmiş gibiydi. Göz bebekleri, gökyüzünde asılı kalmış soluk bir bulutu bile takip etmiyordu.

Fakirhane bedeni, ruhundan çekilip alınmış bir enkaza dönüşmüştü. Orada var olduğuna dair tek yaşam belirtisi, göğsünün çıplak gözle zor seçilen, ağır ve derin iniş çıkışlarıydı. Her nefes, bir iç çekişten farksızdı.

Kapı zilinin keskin ve ani sesi, odanın dondurucu sessizliğini ve Rauf'un enkaz halini bir anda paramparça etti. Gözleri, ağırca, bir uykudan uyanır gibi kapandı ve açıldı. Ama bedeni hiç kıpırdamadı, sanki sesin kaynağını anlamaya çalışıyordu. Zil, bir kez daha çaldı, bu sefer daha uzun, daha ısrarlı, dayanılmaz bir tonda.

Sonunda, ağır ağır doğruldu. Bedeni kurşun gibi ağırdı. Adımlarını sürükleyerek kapıya yürüdü. Kapının dürbününe bakmadı bile. Eli, tüm duygudan arınmış, tamamen mekanik bir hareketle kulpu indirdi ve kapıyı içeriye doğru araladı.

Karşısında Demir vardı. Ancak Demir'in yüzünde her zamanki o keskin, şüpheci ve tetikte ifade yoktu. Onun yerine, derin bir endişenin, hatta bastırılmış bir paniğin izleri okunuyordu. Gözleri, Rauf'un göz çukurlarını saran koyu, morumsu halkalara, alnına düşmüş dağınık saç tellerine, ütüsüz ve buruşuk gömleğine takıldı.

"Rauf," diye başladı Demir, sesi alçak ve aceleci. " Gerçekten... gerçekten öyle mi?"

Rauf, ona boş, anlamsız gözlerle baktı. Sanki soruyu anlamamış, hatta duymamış gibiydi. "Ne duydun?" diye sordu, sesi uzun saatlerin suskunluğundan ve sigara dumanından tahriş olmuş, kum gibi kuru ve pürüzlüydü.

"Miraç'ı boşuyormuşsun?" diye tekrarladı Demir, sözlerinin ağırlığı havada asılı kalırken, Rauf'u hafifçe yana iterek içeriye, salona girdi. Hareketi hem endişenin hem de sabırsızlığın bir karışımıydı.

Rauf, gözlerini yavaşça kırptı, sanki dünyaya yeniden odaklanmaya çalışıyordu. İçli, ezik bir nefes bıraktı ve arkasından kapıyı kapattı. Duvarın önünde bekleyen Demir'e, başını çevirmeden, sadece gözünün ucuyla baktı.

"Eğer beni azarlamaya, ahlak dersi vermeye geldiysen," dedi, sesinde en ufak bir tonlama bile yokken, koltuğa doğru geri dönerek, "siktir git."

Demir, sinirle kaşlarını çattı ve Rauf'u takip ederek oturma odasına geçti. Köşedeki masaya kalçasını yasladı, kollarını göğsünde kavuşturdu. Rauf ise kendini bir çuval un gibi, tüm ağırlığıyla kanepenin ortasına bıraktı. Bedeni eski, cansız konumuna geri döndü. Boş gözlerini yeniden pencereden dışarı, o sabit gökyüzüne dikti. Demir'in varlığını, odadaki tek canlı enerji kaynağını görmezden geliyor, kendi içindeki enkazla baş başa kalmaya çalışıyor gibiydi.

"Dün gece yemeğe gidecektiniz? Ne oldu?"

Rauf, gözlerini yavaşça kapattı ve dudaklarının kenarlarında acı bir gülümseme belirdi. Ama gülümserken, kaşlarının tam ortasına, alnının derinliklerine saplanan keskin bir ağrıyla yüz ifadesi anında değişti. Gülüşü, ağır, eriyen bir mum gibi dağıldı, yerini çizgili bir ıstırap ifadesine bıraktı.

"Dün gece her şey çok güzel başlamıştı," diye anlatmaya başladı, gözleri kapalı, sesi uzak ve rüyadaymış gibi. "Biliyorsun, siyah bir takım almıştım. Onu giymiştim, üzerimde o vardı. Masa, restoran her şey hazırdı. Bir eksiğim vardı. O."

Dudaklarında hayran, ama dibinde derin bir burukluk taşıyan bir gülümseme oturdu. "Yarım saat sonra o geldi." Rauf'un sesi bir fısıltıya dönüştü, her kelimeyi özenle seçiyormuş gibi. "O kadar güzeldi ki... sanki tüm okyanusun ay ışığında parlayan ışığını üzerinde taşıyordu. Zümrüt yeşili bir elbise... saçları, kızıl alevler gibi omuzlarına dökülüyordu... ve gözleri. Gece olmasına rağmen bana gündüzü gösteren gözleri. Gözlerinin içinde sadece ben vardım." Rauf, anlatırken bile o anı yeniden yaşıyor, nefesi hafifçe sıkışıyordu. "Böyle bir şey daha önce hiç yaşamadım, Demir."

Kafasını yavaşça omzuna eğdi, bir yükten bunalmış gibi.

"Dünya bile, onun o salona adım atışıyla durdu da..." Duraksadı, sesi tamamen kısıldı, sonra acı dolu bir itiraf gibi bitirdi: "...ben onun önünde duramadım ya."

Küçük bir nefesle devam etti.

"Yemek yedik... Konuştuk... Sadece ikimizdik. Ona bir sürprizim daha vardı. Onun sevdiği çikolatadan oluşan bir pasta yaptırmıştım."

Rauf'un nefesi aniden hızlandı, göğsü dalgalanırken göz kapakları incecik titredi. Öne doğru eğildi, avuçlarını sertçe yüzüne bastırdı; parmakları şakaklarına, alnındaki gerilmiş deriye adeta gömülmüştü. Kafasını iki yana, yavaş, inançsız ve hınç dolu hareketlerle salladığında, omuzlarındaki ve boynundaki tüm kaslar taş gibi gerildi. Sonra, avuçlarını yüzünden çekti, ama dirsekleri dizlerine yaslı kaldı.

Alnına düşen dağınık saç tutamlarını umursamadan, Demir'e kaşlarının altından, gözlerinin üstünden, çatık ve karanlık bir ifadeyle baktı. Gözlerindeki o sabit, boş parıltı, şimdi keskin, yakıcı bir acının ışığına dönüşmüştü.

"Mutfakta," diye devam etti, sesi giderek boğuk, sanki boğazı sıkılıyormuş gibi çıkmaya başladı, "enseme bir silah dayandı. Sadece o restoranda iki personel vardı. Biri garson, diğeri de kapıcı. Kapıcıyı, Miraç girdikten hemen sonra bayıltıp mutfağa bağlamış. Garson kılığında olduğu için..." Rauf'un yüzünde derin bir pişmanlık ve öfke belirdi. "Hiç dikkatimi çekmedi bile." Son kelimeleri, kendi güvenliğindeki ve onu korumaktaki başarısızlığına duyduğu saf nefretle, adeta tıslayarak döküldü.

Demir, kollarını göğsünden çoktan çözmüş, öne doğru eğilmiş, soluksuz Rauf'u dinliyordu. Yüzünde artık sadece şok ve yoğun bir konsantrasyon vardı.

"Onun elinden o silahı alabilirdim, bilirsin beni," diye devam etti Rauf, sesi içindeki öfkeyle titriyordu. "Ama o, benden daha hızlı davrandı. En ufak bir hareketimle Miraç'ı öldüreceğini söyledi." Rauf, boşluğa bakarken sanki o anı yeniden yaşıyordu. "Elim kolum bağlandı sanki. Öylece kalakaldım. Ona dönmeme izin verdiğinde, o kişinin, babamı o hale getiren yeşil gözlü adam olduğunu anladım."

Demir, yavaşça, hayretle kafasını iki yana salladı. "Seni mi tehdit etti?"

Rauf, silikçe kafasını salladı.

"Beni tehdit etti. Boşanmamı istedi," Aniden, boğuk, çatlak ve tamamen kontrolsüz bir kahkaha dudaklarından patladı. Ses iğrenç ve dayanılmaz derecede acı doluydu. "İnanabiliyor musun? Eğer boşamazsam onu gözlerimin önünde..." kahkahası, boğazında bir hırıltıya dönüştü, "...öldüreceğini söyledi."

Sonra, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısık, paramparça bir fısıltıyla ekledi: "Onu korumak için onu feda ettim."

Yüzünü Demir'den acıyla ayırıp, titreyen, boş açık avuçlarına baktı. Avuçlarında patlattığı kristal bir bardağın ince çizgileri kader çizgilerini tersi yönüne çizmişti sanki.

"Sırf bizi izlediği için, onun elini tutamadım," diye fısıldadı, yüzü buruştu, acının ağır yüküyle şekli bozuldu. Kan çanağına dönmüş gözleri buğulandı, göz yaşları birikti ama henüz akmadı. Ellerini havaya, Demir'e doğru kaldırdı, sanki bir suç aletini gösteriyor gibiydi. "Benim karım bana dokunmak, avuçlarımda biraz sıcaklık, biraz güç bulmak için uzandığında... ben bunları geri çektim." Havada sallanan o eller, artık sadece birer uzuv değil, ihanetin somut kanıtıydı. Sesinde o kadar çatlak ve pürüz vardı ki, sanki boğazından kelimeler değil, keskin porselen kırıkları, cam parçaları çıkıyordu.

Sonra, ani bir öfke patlamasıyla avuçlarını yumruk yaptı. O kadar güçlü, o kadar acımasızca sıktı ki, parmak uçlarına kabuk bağlamış birkaç çizikten kan bulaştı.

"Çok kötü şeyler söyledim ona," diye inledi, sesi tamamen çöküyordu. Ve sonra, içinde tuttuğu her şey patladı. Hıçkırarak ağlamaya başladığında, o askeri disiplinin, o sarsılmaz liderlik zırhının tüm katmanları, bir cam fanus gibi paramparça oldu. Omuzları şiddetle titriyor, nefesi hıçkırıklarla kesiliyor, sesi boğuk ve boğuluyordu.

"Onu incitmek... onu kırmak, benden uzaklaştırmak için... elimdeki en keskin, en zehirli bıçağı bulup doğrudan kalbine sapladım. Ve o... o da bana inandı." Gözlerini, yaşlarla dolu, Demir'e çevirdi, çaresizce. "İnanmak zorundaydı, değil mi? Yoksa asla gitmezdi. Benimle kalırdı."

Demir, Rauf'un önünde durup dizlerini kırdı ve çöktü. Bir elini omzuna koyduğunda kafasını iki yana salladı.

"Neden ona gerçeği söylemedin?"

Rauf, gözlerini sıkıca kapattı, bir süre öyle kaldı. Sonra yavaşça açtı. Gözlerindeki acı, şimdi karanlık bir bilgeliğe, ürpertici bir farkındalığa dönüşmüştü.

"Bunun öncesi var, Demir," dedi, sesi daha kontrollü, ama daha iç karartıcı bir tondaydı. "Karşımızda Taçsız Kral ile çalışan, metodik bir psikopat var. Hani sana babamın evini temizlemişler, demiştim. Hatırlıyor musun?" Rauf, Demir'in gözlerinin içine baktı. "Bodrum katındaki bir duvar... sadece ve sadece Miraç'ın resimleriyle doluydu, Demir. Onlarca fotoğraf. Her açıdan, her anı... Çıldırdım. Kızın önünde çıldırdım amına koyayım."

Anıyı hatırlamak bile onu tüketiyordu. Bitkin bir şekilde arkasına, kanepenin yumuşak arkalığına yaslandı. Demir, çöktüğü yerden kalktı ve Rauf'un yanına, kanepenin boş kısmına oturdu.

"Hadi, boşandın. Tamam. Peki onu nasıl korumayı düşünüyorsun böyle?" diye sordu, sesinde artık sorgulayıcı bir ciddiyet vardı. Cebinden telefonunu çıkardı. "Fırat, Ali ile konuşmuş. 'Miraç çok kötü,' diye. Ali ne olduğunu sorduğunda, Fırat da 'Boşanıyorlar, ondan dağılmış kız,' demiş." Demir, ekranı aydınlattı. "Bilirsin, Ali sürekli o sosyal medya forumuna girip durur. Miraç'ın hesabı, bir şekilde önüne düşmüş."

Rauf, yavaşça başını çevirip Demir'e baktı. Gözlerinde bir soru, bir endişe kıvılcımı vardı. Demir, elindeki telefonun ekranını açıp, Miraç'ın profil sayfasını Rauf'a doğru çevirdi.

"Bak," dedi sessizce. "Bir sürü gönderi paylaşmış."

Rauf, telefonu Demir'in elinden kaptı. Gözleri, ekrandaki kelimeleri yalayıp yutarcasına taradı. İçinde bir şey koptu. Her cümle içine batmıştı.

Mrc_gökce: Juliet: Binlerce kez iyi geceler sana! – W. Shakespeare

Mrc_gökce: En acı şeyleri en tatlı sözlerle anlatın ki sitemler hakarete varmasın. – W. Shakespeare

Mrc_gökce: Sucuk olmadan kamp olmaz. Ama sen, artık bensiz olursun sevgilim.

Mrc_gökce: Kredi çekmeyin, faizler yükseldi.

Mrc_gökce: Sakın bir damla incini bile dökme, derdi, siyaha bürünmüş adam. O incinin boğazında bir hançere dönüştüğünü söylerdi. Sen, senden sakındığım o hançeri, nasıl benim kalbime saplamayı başardın?

Mrc_gökce: Ekonomi çökmüş. Bir poşet atıştırmalığa 350 lira 50 kuruş verildi.

Mrc_gökce: Sevdiğim markanın fabrikasını kapatmışlar. Oysaki çok seviyordum çikolatalarını...

Rauf, sağ elinde telefonu sımsıkı tutmaya devam ederken, sol elini kaldırıp gömleğinin yakasını kavradı. Sanki hiç açık değilmiş, nefes alamıyormuş gibi, düğmeleri daha da zorlayarak boynunu iyice açtı. Parmakları titreyerek ekranı aşağıya çekmeye devam etti.

Mrc_gökce: Senin yokluğuna bir oyuncak aldım. Her şeye rağmen beni sarmaya devam etti.

Mrc_gökce: "İnanılmaz güzel bir kadın veya yakışıklı bir erkekle birlikte olmak, kusursuz seksin garantisi değildir. Kusursuz seks, iki ruhun iç içe geç­mesidir." – Spiritüel Seks

Mrc_gökce: Dediğini yaptın.

Mrc_gökce: Beni mahvettin.

Rauf, nefes nefese kalmış bir halde ekranı bir kez daha aşağı kaydırdı. Gözleri, o yabancı, ama anlamını derhal kavradığı kelimelere mıhlanmıştı. Titreyen çenesini sımsıkı kilitledi. Gözleri buğulanıp dolduğunda, yüzünü acıyla buruşturdu ve kafasını iki yana, inançsızca salladı.

Mrc_gökce: Yaradılışımızın garip bir cilvesi de bu: En isteyerek yaptığı şeylerden pişmanlık duyuyor insan. – WILLIAM SHAKESPEARE

Bu cümle, Gàidhlig diliyle yazılmıştı.

Demir, Rauf'un yıkılan, paramparça halini gördüğünde, yavaş ve neredeyse acıyormuşçasına, onun elinden telefonu aldı. Sessizliği koruyarak ekranı kapattı.

"Ben sana söylemedim mi, Rauf?" dedi, sesi yumuşak ama taşıdığı gerçeklik ağır ve keskindi. "İntikamın bir ayna olduğunu. Ve o aynaya ne verirsen, sana da onu yansıtacağını." Demir, ayağa kalktı, Rauf'un önünde bir gölge gibi durdu.

"Orada sana söylediğim intikam, aslında düşman anlamına geliyordu," dedi ve ayağa kalktı. "Sen düşmana Miraç'ın yalnızlığını sundun. Sana da onun yansımasını izlemek kaldı."

Rauf, gözlerini kapattı.

Bir diğer iplik... Yeşil gözlü adamın ipliği ise karanlıkta gizlenmiş, avını bekleyen bir örümceğinki gibiydi. Rauf'un evinin dışında, uzaktan bir gözetleme noktasından, adamın çöküşünü izlemişti. Tatmin olmuştu. İlk hedefe ulaşılmıştı: Aslan'ın dişleri sökülmüştü.

Şimdi sıra, ikinci hedefteydi.

Ve Miraç'ın ipliği... Onun ipliği en ince, en hassas, ama aynı zamanda en keskin olanıydı. Bir otel odasında, aynanın karşısında dimdik duruyordu. Gözlerinde bir zamanlar derin bir aşkla parıldayan o bordo kızıl dalgalar, şimdi koyu, neredeyse gece gibi bir siyaha dönüşmüştü. Eskiden beline kadar uzanan, alevden bir şelale olan saçları, artık omuzlarının hemen altında, keskin ve kararlı bir çizgide bitiyordu.

Lerna, omzunu kapı pervazına yaslamış, kolları göğsünde kavuşmuş, onu izliyordu. Dudaklarında küçük, onaylayıcı bir gülümseme vardı.

"Hadi, yine iyisin," dedi, hafif alaycı bir tonla. "Bir tek ben siyah saçlıydım, artık sen de öylesin. İkiz gibi olduk."

Miraç, aynadaki yansımasında Lerna'ya baktı ve gözlerini şöyle bir devirdi. Ama bakışında gerçek bir sitem yoktu.

"Merak etme," dedi, sesi sakin ve net. "Benim gözümde hâlâ tek gerçek siyah saçlı sensin." Sonra tekrar aynaya döndü, kendi yeni halini inceleyerek devam etti. "Ben sadece... normal saçtan farkı olmayan bir peruğun altına saklanmış kızılım. Hepsi bu."

Lerna, yerinden doğruldu ve merakla yaklaştı. Aniden, elini uzatıp Miraç'ın yeni, kısa siyah saçlarından bir tutamı kavradı ve hafifçe ama Miraç'a göre oldukça kuvvetlice çekti.

"Ay!" diye ses çıkardı Miraç, elini hızla Lerna'nın koluna vurarak. "Ne yapıyorsun?"

Lerna, elini çekti ve sırıtarak kafasını iki yana salladı. "Allahtan bu yapıştırma olayı ve saç tellerine teması kuvvetli de," dedi, rahatlamış bir ifadeyle. "Yoksa boku yutmuştuk. Kimse bu saçın gerçek olduğuna inanmazdı."

Miraç, canı yanan yeri ovuşturdu ve Lerna'ya öfkeli bir bakış fırlattı.

"Geri zekalı!" diye söylendi. "Altında kendi saçım da var, salak! Canımı acıttın." Sonra, Lerna'nın endişesini görmezden gelerek, kendinden emin bir ifadeyle ekledi, "Ayrıca korkma. Feriştahı gelse anlamaz."

Herkes kendi olasılığının peşinden koşarken, tüm bu iplikler, görünmez ve güçlü bir el tarafından aynı noktaya doğru sessizce, kaçınılmaz bir şekilde çekiliyordu. Hedef, ertesi sabahın puslu, erken saatlerinde limanda sessizce demirli bekleyen, mütevazı görünümlü bir eğitim subayı teknesiydi. Ve onun, açık denizlere, derin ve tehlikeli sulara doğru çizeceği rota.

Kararlar verilmiş, taşlar yerinden oynatılmıştı. Olasılıklar, artık somut adımlara dönüşmüş, harekete geçmişti. Şimdi, beklemek ya da sadece tepki vermek zamanı değildi. Şimdi, çarpışma zamanıydı.

Koyu Siyah, No.1 & Doruk Ereşter

Rauf Aslan, Ağzından

Siyah, benim rengimdi.

Şimdiyse, o siyah, bir kamuflajdan çok bir mezara dönüşmüştü. İçine gömdüğüm; Miraç'ın gözlerinde, bana olan hayranlığı gördüğüm anki saf mutluluk, onu kırmak için söylediğim her kelimenin içimi parçalayan acısıydı. Hepsi o rengin ağır dokusunda boğuluyor, birbirine karışıyor ve geriye sadece boğucu, nefes kesen bir karanlık bırakıyordu.

Siyah, gizliliğimin rengiydi.

Acılarımı, nadir mutluluk anlarımı, içimdeki fırtınaları hep onun ardına saklamıştım. O kadar çok gizledim ki, sonunda en değerli varlığımı da, o beslediğim karanlığın içinde kaybettim. Umut etmek istiyordum. Ama içimi kaplayan bu mutlak siyahlık, umudun en ufak kıvılcımını bile acımasızca emiyor, söndürüyordu.

Durduğum pencere önünde, karşımda uzanan denizi izliyordum. Dün gece, restoranın camlarından baktığımızda Gölcük öyle değildi. Ay, suyun üzerine gümüş bir yol seriyor, dalgalar hafifçe parıldıyordu. Ama şimdi, karşımdaki üssün manzarası değişmişti. O deniz, simsiyah olmuştu. Koyu, dipsiz, ışığı yutan bir siyah.

Bunu kendin istedin.

Ben istemedim.

Ama buna sen sebep oldun.

Mecburdum!

Ona kötü söz söyledin!

İç sesime cevap vermeyip, sadece gözlerimi kapattım. Göz kapaklarımın ardında, ruhumun derinliklerinde aniden açılan bir kapıda onu gördüm. Üzerindeki zümrüt yeşili elbisesi ve omzuna attığı alev kızılı saçlarıyla, öylece, kapının eşiğinde duruyordu. Sessiz, sitemkâr, ama oradaydı.

Gözlerimi açıp derin, sarsıntılı bir nefes verdim. Boşluğa mırıldandım: "Sussam içim durmuyor, gözlerimi kapatsam görüntüsü kaybolmuyor. İyice mal oldum. Hayırlısı bakalım."

Oflayarak masama doğru döndüğümde, bakışlarım ister istemez onun boş masasına kaydı. Kendisi yerinde yoktu. Dün sabahtan beri onu görmemiştim. Foruma attığı her mesajı, her gizli anlamı çözmeye çalışır gibi defalarca okumuş, neredeyse hatim indirmiştim. O, orada, herkesin görebileceği bir platformda, bizim hikayemizi, kırgınlığını, öfkesini anlatmıştı. 'Beni mahvettin.' Bu, açık bir suçlama değil miydi? Evet öyleydi. Ama aynı zamanda, derinlerde, bir meydan okuma, bir direniş çığlığıydı.

Yalnız çok yaratıcı şeyler yazmış. Hangisini favorim olarak kabul etsem bilemedim.

Gözlerimi devirip cebimden telefonumu çıkarttım. Forum sitesini açtım ve doğrudan onun profil sayfasına girdim. En son paylaşımı karşıma çıktı;

Mrc_gökce: ...ve kendi kendisiyle akıllı, içten bir dostuyla konuşur gibi konuşmaya başladı. – Nikolay Gogol

Dudaklarımda şaşkın, istemsiz bir kıvrılma belirdi. Kafamı, silik, düşünceli bir yavaşlıkla iki yana salladım.

"Sende mi hissettin içimdeki o sesi?" diye mırıldandım, neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle. "O kadar mı içimdesin sen benim?"

Üzerimize çip takmış olmasın.

"Sus, senin yüzünden rezil olduk zaten. Adımız deliye çıktı."

Tam o sırada, elimdeki telefon yeni bir bildirimle titredi. Kaşlarımı kaldırdım. Yeni bir gönderi paylaşmıştı. Hemen açtım;

Mrc_gökce: Münasebetsiz bir elin, özenle topladığı saçlar... - Marcel Proust

Havalanmış kaşlarım, bu cümleyle birlikte ağır ağır, eski haline döndü. İçli, derin bir nefes bıraktım. Göğsümde bir ağırlık oturdu.

"O saçlarına, o kızıl alevlere tekrar dokunabilmek için," diye fısıldadım boşluğa, "nelerimi vermezdim..."

Tam o anda, odamın kapısı sertçe çalındı. İrkilerek toparlandım. Telefonun ekranını hızla kapattım ve cebime soktum. Yüzümdeki tüm kırılgan ifadeyi silerek, çenemi dikleştirdim, askeri duruşuma büründüm. Kapı tekrar çalındı, bu sefer daha kararlı. "Gir," dedim, sesim kontrollü ve güçlü çıktı.

Kapı aralandı ve Demir, aralıktan başını uzattı. Yüzünde olağanüstü ciddi, hatta gergin bir ifade vardı. Gözleri odada hızla dolaştı, sonra bana kenetlendi.

"Aydın Binbaşı, komuta merkezinde toplanılmasını söyledi."

Kaşlarımı çattım.

"Söylemeye Ali niye gelmedi?"

Demir, gözlerini devirdi.

"Küsmüş sana. Miraç'tan öylesine boşandığın için tüm timi neredeyse kendine küstürdün, aferin sana," dedi ve geri çekilip kapıyı kapattı.

Bir an duraksadım. Onlara hiçbir açıklama yapmamıştık. Sadece, kişisel olaylara müdahale etmeyin demiştim. Ekibin güvenini kaybetmek, neredeyse Miraç'ı kaybetmek kadar acıtıyordu. Her zaman bir bütün olmuştuk. Şimdi o bütün, benim yüzünden çatırdıyordu.

Dişlerimi birbirine bastırıp omuzlarımı geriye attım.

"Dayan oğlum, dayan," diye kendimce bir telkin verdim ve kararlı adımlarımla odadan çıktım. Koridorda yankılanan ayak seslerimle komuta merkezine doğru ilerledim.

Komuta merkezinin kapısından içeri adımımı atar atmaz, içerideki hava neredeyse beni geri döndürecek kadar ağırdı. Lerna ile Fırat'ın bakışlarını görebiliyordum. Lerna bir nebze daha sakin baksa da Fırat öyle değildi. Gözleri, adeta görünmez yumruklarla beni dövüyor, her bakışı bir suçlama ve hayal kırıklığı taşıyordu.

Ali, odanın bir köşesinde, duvardaki günlük kontrol ve operasyon haritasının önünde dikilmiş, elindeki kalemle bir şeyler not alıyordu. Aslı ve Pars ise, onun hemen yanında, sessizce ona yardım ediyor, bana bakmıyorlardı bile. Demir, Fırat ve Lerna'nın karşısındaki sandalyeye oturmuş, bekliyordu.

Masanın başında ise Aydın Binbaşı ayakta durmuş, ben içeri girer girmez tüm dikkatini bana vermişti. Boşandığımızı o da biliyordu elbet. Ama ne hikmetse, konuyla ilgili sadece derin, anlamlı bir kafa sallamakla yetinmişti daha önce. 'Özel hayatınız beni ilgilendirmiyor, bu saatten sonra,' demişti. Ama şimdi, bu toplantının sebebi kişisel değildi. Belli ki daha büyük bir şey vardı.

Gözlerim, merkezin içinde Miraç'ı aradı. Miraç yoktu. Gök gözlüm, diye geçirdim içimden, endişeyle, neredesin sen?

Kararlı adımlarımı sürdürerek masaya doğru yaklaştım ve Demir'in yanındaki sandalyenin arkasında durdum. Aydın Binbaşı, yavaşça yüzünü çevirip baktı.

"Rauf," diye başladı Binbaşı, sesi resmi ve odaktaydı. "Bugün Çanakkale'den eğitim için bir grup mürettebat geldi. Bu öğrenciler, önümüzdeki bir hafta boyunca temel ve ileri seviye derslere tabi tutulacaklar. Eğitimlerinin sorumluluğu ve koordinasyonu için bizzat Yüzbaşı Miraç Gökçe yetkilendirildi."

Yüzbaşı Miraç Gökçe.

Oysaki daha düne kadar Aslan'dı.

Aydın Binbaşının söylediklerine onaylarcasına kafamı hafifçe salladım. O, devam etmek için dudaklarını araladı, ama aniden gözleri, bir refleksle, komuta merkezinin kapısına kaydı. Sonra bana baktı, ama bakışları hemen tekrar kapıya döndü. İçgüdüsel olarak kaşlarımı çattım ve ben de başımı çevirip kapıya baktım.

Benim rengim siyahtı.

Ve ben, siyahın bütün renkleri yutacağını unutmuştum.

Kapıdan içeri giren Miraç, bu gerçeğin canlı kanıtıydı. Bordo alevlerini söndürmüş, onları koyu, gece gibi bir siyaha boyamıştı. Saçları artık omuzlarında keskin bir çizgiyle bitiyordu. İçeri adımını attığı an, odada küçük, ama hissedilir bir patırtı koptu. Sanki görünmez bir dalga herkese çarpmıştı. O kadar şiddetli bir tepkiydi ki, arka plandan bir sandalyenin devrilme sesi, ardından bir bedenin ağırlıkla yere çöküşü duyuldu.

"Ali!"

Bakışlarımı Miraç'tan güçlükle koparıp sesin geldiği yöne, Ali'ye çevirdim. Pars, eğilmiş, bayılan Ali'yi hafifçe tokatlıyor, ayıltmaya çalışıyordu. Ama bir yandan da gözleri, Mucize'nin yeni haline, o keskin siyah saçlara dikilmişti. Şaşkınlıktan donakalmıştı.

Fırat ise, sandalyesinde arkasına düz bir şekilde yaslandı. Bakışlarını doğrudan Miraç'a çevirdi ve dudaklarında alaycı, keskin bir gülümseme belirdi.

"Saçlarına bayıldı," dedi, sesi yüksek ve açıkça alay doluydu. "Gerçek anlamda."

Odaya sessizlik çöktü. Pars'ın tokat sesleri, metalik bir yankıyla duvarlara çarpıyordu. Ali'nin göz kapakları titreyip açıldı, şaşkın, bulanık bakışlarla etrafa bakındı. Sonra gözleri, kapının girişinde dimdik duran Miraç'a kitlendi. Yüzü bembeyaz oldu.

"Lanet olsun," diye homurdandı, sesi hâlâ güçsüzdü. "Hayalet gördüm sandım."

Miraç, olanlara en ufak bir tepki vermedi. Sanki arkasında biri bayılmamış, sadece bir kalem düşmüştü. Bakışları, doğrudan Aydın Binbaşının üzerindeydi. Sadece, Fırat'ın söylediği cümleyle, gözlerinin kenarındaki en ufak bir kas, belirsiz bir şekilde seğirdi. O kadar hızlıydı ki, bakmıyor olsam gözden kaçırabilirdim.

"Gökçe," diye seslendi Binbaşı, yüzündeki şaşkınlığı hızla toparlayıp yerini resmiyete bıraktı. "Zamanında geldin. Durumu biliyorsun sanırım."

Miraç, içeriye birkaç adım daha attı. Siyah saçları, komuta merkezinin soğuk floresan ışığı altında donuk, mat bir parıltı yayıyordu. O bordo ateşini, o karakteristik alevini öyle ustaca, öyle radikal bir şekilde gizlemişti ki, ona bakan biri, onun hayatında asla başka bir renk taşımamış olduğuna kolayca inanabilirdi.

Gözleri odada hızla bir tur attı. Lerna'nın üzerinde bir an durdu. Orada, neredeyse görünmez bir anlaşma, bir onay geçişi oldu. Sonra Fırat'a, Demir'e kaydı. En sonunda, kaçınılmaz olarak, bana geldi.

O bakışta hiçbir şey yoktu. Ne öfke, ne kırgınlık, ne de en ufak bir tanıma. Sadece mutlak bir boşluk, dipsiz bir uçurum, sıfır derece soğukluğunda bir buzul. Dün gece, restoranda gözlerinde parlayan, dalgalı o okyanus, donmuş ve üzeri kilometrelerce kalınlıkta, çatlamaz bir buz tabakasıyla kaplanmıştı. O bakışı görmekle, içimde, daha önce kırılmamış bir şey daha kırıldı. Sessizce, derinden, ama telafisi imkânsız bir şekilde.

"Durumu biliyorum, komutanım," dedi, sesi berrak, ifadesiz, tam bir subay sesiydi. "Çanakkale'den gelen eğitim müfredatı ve personel listesi masamda. Ancak..." Duraksadı, bu sefer bakışlarını bana çevirdi. O boş bakışın içinde, sadece benim görebileceğim kadar derinde, küçük, keskin bir kıvılcım yanıp söndü.

"...Binbaşım, operasyonel hazırlık için ekibin tam kadro ve tam güvenle çalışması elzem. Mevcut durumda," gözleri, hâlâ Pars'ın kollarında sersemlemiş halde oturan Ali'ye kaydı, sonra bana döndü, "bunun mümkün olup olmadığından emin değilim."

Demir, sandalyesinde doğruldu. Fırat, alaycı gülümsemesini kaybetti. Odadaki herkes, Miraç'ın sözlerinin altındaki anlamı anlamıştı. Bu bir meydan okumaydı. Hem de sert bir meydan okuma.

Aydın Binbaşının kaşları çatıldı. "Ne demek istiyorsun, Yüzbaşı Gökçe?"

Miraç, dik duruşunu bozmadan, tereddütsüz konuştu. "Yüzbaşı Aslan'ın kişisel hayatındaki gelişmelerin, profesyonel ekibinin moral ve motivasyonunu etkilediği ortada. Kıdemli Üsteğmen Ali Dalgakıran'ın tepkisi, bunun sadece görünen bir yüzü. Bir operasyonda, özellikle de bu hassasiyette bir operasyonda, liderine mutlak güven duymayan bir tim, zayıf halkadır. Zayıf halka ise, tüm operasyonu ve hayatları riske atar."

Her kelimesi, odada yankılanan bir tokat gibiydi. Yüzümü yakıyordu. İçimdeki öfke, utancın buzlu sularıyla çarpışıyordu. Haklıydı. Kesinlikle haklıydı.

"Sen..." diye homurdandı Fırat, ayağa kalkmak üzereydi ki, Lerna'nın eli bileğine kenetlendi. Ona sert bir bakış attı.

"Miraç," diye söze girdi Lerna, sesi sakin ama arkasında bir uyarı vardı. "Bunu yapma..."

"Tam olarak bunu yapacağım, Lerna," diye kesip attı Miraç, ona bakmadan. Gözleri hâlâ Binbaşıdaydı, ama sözleri hepimize, özellikle de bana yönelikti.

"Bir tehdit altında zorla alınmış bir karar, sonuç olarak yine de alınmış bir karardır. Ve bu kararın operasyonel sonuçları vardır. Ben, hayatımı ve görevin başarısını, henüz kendi iç çatışmalarını çözememiş, birbirine güvenmeyen bir ekibe emanet edemem."

Kulaklarımda, her şeyi bastıran sağır edici bir çınlama yükseldi. Sesler bulanıklaştı, odadaki herkes silik birer gölgeye dönüştü. Tek net olan, zihnimde çakan şimşekti. O biliyordu. Miraç, dün gece karşılaştığım tehdidin tamamını, o yeşil gözlü adamın bana dayattığı seçimi biliyordu. Ve benimle, sessiz, ölümcül bir satranç oyunu oynamayı seçmişti. Ben ise, tahtada hamle yapıldığını bile fark edemeyecek kadar kendi acımın ve paniğimin içinde kaybolmuş, körleşmiştim.

Konuşsana! İçimdeki ses haykırıyordu. Şimdi, burada, her şeyi açıklasana! Ama boğazım sıkı bir düğüm halini almıştı. Hava bile geçmiyordu. Dilim, ağzımın içinde kurşun gibi ağırdı.

Aptal!

Miraç'ın o yeni, yabancı siyah saçları, söylemediği ama her zerresiyle ilettiği o acımasız gerçekler, beni oracıkta, komuta merkezinin ortasında, tüm ekibin önünde çırılçıplak, savunmasız bırakıyordu. O, kostümünü giymiş, rolüne bürünmüştü. Ben ise, perdesi yırtılmış bir sahnenin ortasında, repliğimi unutmuş, donup kalmıştım.

Sonunda, Demir ayağa kalktı. Hareketi, odadaki dondurucu gerilimi kıran ilk somut hamleydi. Herkesin dikkati, şaşkınlık ve merakla ona çevrildi.

"Hepiniz biliyorsunuz," diye başladı, sesi net ve odanın her köşesine ulaşıyordu. "Rauf'un babası Fehmi Aslan için, iki gün önce Çanakkale'deydik. Bize, kendisine bunu kimin yaptığını söylerken tek ipucu olarak 'yeşil göz' faktörünü belirtti." Demir, odada bir an dolaştı, bakışları herkeste durakladı. "Dün gece, Rauf Yüzbaşı tehdit edildi. Tehdit, Miraç Yüzbaşının canı üzerineydi."

Fırat ve Lerna harici Sualtı Akreplerinden 'Ne?' sesi yükseldi. Demir başını salladı sonra yavaşça, anlam yüklü bir şekilde Miraç'a döndü. Onunla göz göze geldi.

"Evet," diye devam etti, kabul edercesine. "Aranızda ciddi bir güven sorunu oluştu. O karar, o an için, gerçekten salakça bir karardı. Ve o an, belki ikiniz de çaresiz kaldınız, bir şey yapamadınız." Duraksadı, sözlerinin ağırlığını hissettirerek. "Ama bizler askeriz. Her koşulda, her durumda birbirimize uyarılar, mesajlar, şifreler aktarabilmek için eğitildik. Ve bu gerçek, Rauf'un seni korumak için kendini, sizi, her şeyi feda etmeye hazır olduğu gerçeğini asla değiştirmiyor."

Miraç'ın gözlerindeki o kalın, geçirmez buz tabakası, Demir'in bu sözleriyle ilk defa görünür, ince bir çatlak aldı. Donuk yansımasında bir şey kıpırdadı, belirsiz bir dalgalanma. Odanın havası, aniden değişti. Demir'in sözleri, durgun, ölü bir suya atılmış büyük bir taş gibiydi; yüzeyi parçalayan ve altındaki hareketi ortaya çıkaran dalgalar yarattı.

Ali, başını yavaşça, anlamaya çalışır gibi salladı. Sonra, hâlâ sendeleyen adımlarla, bana doğru yürüdü. Önümde durdu. Yüzü hâlâ solgundu, ama gözlerinde artık öfke değil, derin bir sorgulama vardı.

"Doğru mu bu?" diye sordu. "O herif, seni tehdit etti mi? 'Boşamazsan onu öldürürüz' mü dedi?"

Gözlerimi kapadım. Ciğerlerime, belki de o günden beri çektiğim ilk derin, temiz nefesi doldurdum. Tüm o ağırlık, tüm o utanç ve yalnızlık, itiraf edecek olmanın getirdiği acılı bir rahatlama ile yer değiştirdi. Başımı öne eğdim, omuzlarımdaki yük hafifliyor gibiydi.

"Evet, Ali," dedim, sesim düşük, ama artık saklamaya çalışmıyordum.

"Çocuklar," diyen Aydın Binbaşının sesiyle irkildim. Odaya hâkim olan sessizliği, otoritesiyle yönlendiriyordu. "Şimdi, kişisel meseleleri bir kenara bırakıp, asıl işimize odaklanma vakti." Elini, masanın üzerinde duran, üzerinde 'SİREN Operasyonu' yazan kalın dosyaya vurdu. "Yüzbaşı Gökçe, bir noktada haklıydı. Bir tim, ancak birbirine tam anlamıyla güveniyorsa iş yapar. Şu anda, bu güven yeniden inşa ediliyor gibi görünüyor. Ve bu," diye vurguladı, "önümüzdeki operasyon için olumlu bir gelişme."

Sonra bana döndü, bakışları artık daha az yargılayıcı, daha çok göreve odaklıydı.

"Daha dosyaları ayrıntılı olarak inceleyip operasyon şemasını kurmadım. Önceliğimiz, bugün gelen bu eğitim grubunu sorunsuz atlatmak. Ardından, biz de yavaş yavaş kendi görevlerimize odaklanmaya başlayacağız."

"Anlaşıldı, komutanım," dedim, sesim artık daha güvenli, daha merkezli çıkıyordu. Arkamda, timimin varlığını fiziksel olarak hissedebiliyordum. Artık yalnız değildim.

"Gökçe," diye devam etti Binbaşı, Miraç'a dönerek. "Eğitimden, dediğim gibi, sen sorumlusun. Tüm süreci koordine edeceksin."

Miraç, başını dik tuttu. Gözlerindeki buz tamamen erimemişti, ama artık sadece bir duvar değil, belki bir kalkan gibiydi. Sesi, odanın sessizliğinde net ve tok çıktı;

"Anlaşıldı, komutanım."

Onu bu analitik soğukkanlılıkla dinlerken, içimde bir gurur ve aynı zamanda bir hüzün kabardı. Ne kadar çabuk toparlanmış, olayı bir operasyonel analiz meselesine indirgemişti. Kendini benden korumak için, duygularını ne kadar derine gömmüştü?

Dağılma emri verilmişti. Herkes hareketlenirken, ben göz ucuyla Miraç'a baktım. O, Lerna ve Fırat'la konuşmak için onların yanına doğru ilerliyordu. Ama tam o sırada, dönüp bana baktı. Sadece bir saniyeliğine. Gözlerinde, tüm o buzların eridiği, savunmasız ve kırılgan bir an yakaladım. Başıyla, koridorun sessiz bir köşesini işaret etti. Sonra döndü, Lerna'ya bir şeyler fısıldamaya başladı.

Kalbim, göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi deli bir hızla atmaya başladı. Onlar odadan çıkarken, ben yavaşça, kontrollü adımlarla Miraç'ın işaret ettiği köşeye doğru ilerledim. Burası, eski, kullanılmayan harita dolabının arkasında kalan, tozlu ve kimsenin uğramadığı bir girintiydi. Tek penceresinden, limanın loş güvenlik ışıkları ve açıkta demirli eğitim teknesinin silueti görünüyordu.

Ardından, onun hafif, ama kararlı ayak seslerini duydum. Yumuşak, emin adımlarla yaklaştı ve tam karşımda durdu. Gözlerim, ister istemez, onun yeni, yabancı siyah saçlarında dolanırken, kaşlarım acı ve pişmanlıkla çatıldı.

"Neden yaptın bunu?" diye sordum, sesimde hem bir sorgulama hem de bir ıstırap vardı.

O, kaşlarını çatarak bana baktı, cevap vermedi. Bunun yerine, bana bir adım daha yaklaştı. Aradaki mesafe tehlikeli derecede azalmıştı. Derin bir nefes aldım, onun kokusunu, o tanıdık, greyfurt kokusunu ciğerlerime depoladım.

"Seninle son kez konuşuyorum," dediğinde, kelimeler göğsüme saplanan keskin bir bıçak gibiydi. Kalbime ani, yakıcı bir sancı girdi. "Gerçekleri, bilerek ve isteyerek paylaştım. Çünkü sen bir tim komutanısın. Evet, beni yıktın. Paramparça ettin. Ama bari sen, bu timin başında, ayakta kal." Duraksadı, nefesi biraz hızlanmıştı. "Saçlarım konusuna gelelim," diye devam etti, bakışları aniden karardı, sertleşti.

"Bu, seni hiç mi hiç alakadar etmez. Ve evet, seni affetmedim. O sabah söylediğin o zehirli cümleler yüzünden, asla da affetmeyeceğim, Rauf Aslan." Her kelimeyi vurgulayarak konuşuyordu. "Çünkü hiçbir insan, gerçekten hissetmediği şeyleri, o kadar keskin, o kadar incitici bir şekilde söyleyemez."

O kelimeler, göğsüme saplanan buz gibi bir mızraktı. Soluğum kesildi, midem kasıldı. Onun acısını biliyordum, ama onu ağzından duymak, her şeyden daha beter, daha yıkıcı bir şeydi.

Kafamı hızla, panikle iki yana salladım. "Hayır. Hayır, hayır, hayır," diye tekrarladım, sesim boğuk çıkıyordu. Yüzüne, o soğuk ifadeyi silmek için dokunmak istedim. Ellerimi kaldırdığımda, hızla, bir yılan gibi geri çekildi. Ellerim havada, amaçsızca asılı kaldı. Sertçe yutkundum.

"Miraç," diye ısrar ettim, sesim titriyordu. "O kelimeler benim en dibimden, en karanlık korkumdan geldi. Ama gerçek değildi."

Miraç, işaret parmağını keskin bir hareketle bana doğru kaldırdı, beni suçlarcasına.

"Ben sana daha önce söylemiştim," diye hatırlattı, sesi metalik ve acımasızdı. "Taçsız Kral'ın dayım olduğunu. Bana her baktığında, abinin katilinin yeğeni olduğumu hatırlayacaksın, demiştim. Ardından, boşanalım, demiştim. Ve sen, o zaman, bana, 'Sana her baktığında, sadece seni görüyorum,' demiştin."

Gözlerindeki buz, şimdi öfkeli bir alevle eriyor gibiydi.

"Ama dün sabah, tam da o zehri, bizzat yüzüme karşı vurdun. Kendi koyduğun yasakları ve kuralları, en acımasız şekilde kendin çiğnedin."

Küçük bir tebessümle ayağa kalkarken, kollarına uzanıp Miraç'ı da kaldırdım. Ellerimi havaya kaldırıp yanaklarına yasladım.

"O zaman kurallarımız var," dedim. "Bir, asla yalan söylemeyeceğiz. İki, asla birbirimizi suçlamayacağız. Üç, her şeye karşı birlikte yüzleşeceğiz. Ve dört... boşanmak kelimesini yasaklıyorum."

Miraç, şaşkınca bir nefes bıraktığında kıkırdadı. Kafamı iki yana salladım.

"Ben çok ciddiyim. Her ne olursa olsun, ne yaşarsak yaşayalım, boşanmayacağız. Ben seni seviyorum Miraç ve bu değişmeyecek."

Anılar, bir ayna misali bana yansımıştı. Dayanamadım. Dişlerimi sıkıp öfkeyle, acıyla yüzüne doğru eğildim. Geriye kaçmasına izin vermedim. Sol elimin bir yılan gibi beline dolanmasına, onu hafifçe kendime doğru çekmeme engel olamadım. Bedenlerimiz neredeyse değiyordu.

"Korktum, çünkü!" diye patladım, sözlerimi yüzüne, sert bir nefesle üflerken. "O piç beni seninle tehdit etti, Miraç! Seni kaybetmekten korktum, evet. Ama asıl korktuğum şey, seni kaybetme sebebimdi." Fısıltılı sesim çatallanıyor, boğuluyordu. "Seni korumak için yaptığım şey... seni en çok inciten, en çok yaralayan şey oldu. Bunun farkındayım. Ve biliyorum, bunun telafisi yok."

Miraç, benden kurtulmak için debelenmeye başladı. Onu, arkasındaki soğuk, taş duvara hafifçe yasladım. Sırtı duvara değdi.

"Dokunma bana," diye fısıldadı, sesi titrek ama kesindi. "Çek o ellerini üzerimden."

Elimi belinden çekmedim. Tam tersine, diğer elimi de onun başının yanındaki duvara dayayarak onu hafifçe, ama kararlı bir şekilde çevreledim. Kaçış yoktu. Aramızdaki mesafe yok denecek kadar azdı. Nefesimiz birbirine karışıyor, havada elektrik çarpışmaları, bastırılmış bir fırtınanın habercisi gibi çatırdıyordu.

"Miraç. Dur lütfen," diye fısıldadım, sesim hem bir yalvarış hem de bırakmasını emreden bir ton taşıyordu. Onun debelenişini durduran, bu iki zıt duygunun çarpışması oldu.

Gözleri, öfke ve panikle büyümüş, bana bakıyordu. "Bırak beni," diye tekrarladı, ama sesindeki keskinlik biraz kırılmıştı. Yakınlığımız, aramızdaki her şeyi yoğunlaştırmıştı: acıyı, özlemi, söylenmemiş her şeyi.

"Sen sordun: 'Neden ağladım?' Çünkü seni seviyorum. 'Neden o pastayı yaptırdım?' Çünkü sen seviyorsun. 'Neden seninle seviştim?'" Nefesimi tuttum, gözlerine daha derinden baktım. "Çünkü sana delicesine aşığım. Ve o silah ensemdeyken, o çılgın sevginin, seni ölüme götürecek bir zayıflık olduğunu düşündüm. Sevdiğim şeyi yok edeceklerdi. O yüzden onu yok ettim. Kendim yok ettim. Seni kırarak, uzaklaştırarak. Bu benim en büyük ihanetimdi. Sana değil, ikimize."

Miraç'ın gözleri doldu. Artık debelenmiyor, sadece duvara yaslanmış, nefes nefese dinliyordu. "Kendi koyduğun yasakları çiğnedin," diye tekrarladı, sesi şimdi daha çok incinmiş bir çocuğunki gibiydi. "Bana güven verdin, sonra yerle bir ettin."

"Çiğnedim," diye kabul ettim, acıyla. "Çünkü o yasaklar saçmaydı, Miraç. Sen sadece sen olduğun için var olan bir günah keçisiydin. Ve ben, o an, gücümü sana karşı kullandım. Affetmeni beklemiyorum. Sadece anlamanı istiyorum. Oradaki düşman sen değildin. Oradaki düşman, seni benden almak isteyen her şeydi. Ve ben, saldırıyı sana yönelttim."

Yavaşça, onu çevreleyen kolumu indirdim. Ama belindeki elimi çekmedim. O temas, şu an aramızdaki tek dürüst bağdı.

"Saçların beni ilgilendirir," diye fısıldadım, sesim ona ulaşacak kadar yakın, ama dünyaya duyurmayacak kadar alçaktı. "Çünkü senin her parçan, her değişimin beni ilgilendirir. Ama haklısın... bu, artık benim karışma hakkım olan bir alan değil."

Duraksadım, en zor soruyu sormak için cesaret topladım. "Sadece şunu bilmek istiyorum... foruma attığın o gönderideki, Marcel Proust'un sözünü... benim için mi yazdın? Sırf ben dokundum, sevdim diye mi acımadın saçlarına?"

Gözlerini kapadı. Uzun, titreyen kirpiklerinin altından, iki ince, berrak damla süzüldü ve yanaklarında sessiz yollar açtı. Sessizce ağlıyordu. Bu, bir çığlık ya da hıçkırıktan çok daha yıkıcıydı; içindeki fırtınanın sessiz bir sel gibi taşmasıydı.

"Bırak artık," dedi, sesi kırık bir fısıltıydı. "Lütfen."

Bu sefer, itiraz etmedim. İçimdeki her şey bağırıp onu tutmamı söylese de elim yavaşça, isteksizce belinden ayrıldı. Son bir an daha onun sıcaklığını, teninin ince dokusunu, hayatın kanıtını avucumda hissederek. Sonra geri adım attım, ona nefes alacak, toparlanacak fiziksel ve duygusal alanı verdim.

Miraç, gözlerini açtı. Gözyaşlarını silmek zahmetine bile girmedi. Onlar, yüzünde parlayan iki ıslak iz olarak kaldı. Bana, o ıslak, parlak, derin gözlerle baktı. Her bakışı, boğazımdaki bir düğümü daha sıkıyordu; her biri bir hançer yarasına eş değerdi.

"Ben, senin bana dokunduğun o adamı, o kadını... bir daha asla var olamayacakmış gibi gömdüm," dedi ve sonra, gözyaşlarını sert bir hareketle sildi, yüzünü o bildiğim çelik maskeye çevirdi. "Bir daha sakın bana dokunma. Ben, senin bozduğun bir pusulayım. Seni yolundan saptırırım."

Arkasını döndü. Dönüşü keskin ve nihaiydi. Koridorda uzaklaşan adımları, bu sefer sağlam ve kararlıydı. Tüm acısını, tüm kırgınlığını bir zırh gibi kuşanmış, onu gücüne dönüştürmüştü. O, bizim birlikteliğimizin en somut, en kişisel hatıralarından birini, benim ona dokunuşumun en fiziksel kanıtını feda etmişti. Ve bunu, benim onu koruyamayışım, onu tehlikeye atışım yüzünden yapmak zorunda kalmıştı. Kalbimde, daha önce hiç tatmadığım, tarifsiz bir acı vardı. Sadece onun aşkını kaybetmemiştim. Onun güvenini, saygısını ve belki de benden geriye kalan son şeyi de kaybetmiştim.

Tam o anda, cebimdeki telefon bir bildirim sesiyle titredi. Ses, koridorun sessizliğinde yankılandı. Ağır, otomatik bir hareketle telefonumu çıkardım. Ekranı aydınlandı. Forum uygulamasından bir bildirim: Mrc_gökce yeni bir gönderi paylaştı.

Bildirime tıkladığımda kilit, otomatik açıldı. Tek bir cümle vardı;

Mrc_gökce: Siyaha boyandım. -MİRAÇ GÖKÇE

O yazıya, acı ve gurur karışımı bir gülümsemeyle baktım. Çenem sıkıldı. Parmaklarım ekranda hızla hareket etti. Parmaklarım forumda hareketlendiğinde açılan portala tıkladım. Yeni bir gönderi oluşturma sekmesine tıkladım. Klavyenin tuşlarına, kalbimin attığı hızla dokundum. Her harf, bir itiraf, bir cevap, bir bağlılık yemini gibiydi. Sağ alttaki 'Paylaş' butonuna, tereddütsüz bastım. Ekran, bana ait olan profildeki yeni paylaşımı gösterdi;

_Kraken: Siyah benim rengimdi, senin fırçanda hayat buldu. Artık aynı resimdeyiz sevgilim. Tuvale damlayan koyu siyah oldu. -RAUF ASLAN

Phantogram, Black Out Days

Miraç Gökçe, Ağzından

Bana bu hayatta asla unutamayacağım tek bir ânı sorsalar, tereddütsüz tek bir şey söylerdim: Rauf'un saçlarımı gördüğü ilk an.

Yüzünde bir sessiz, içe işleyen, ama her zerresiyle şiddetli patlama oldu. Sanki görünmez bir yumruk, tüm nefesini ve kontrolünü göğsünden söküp almıştı. Ağzı hafif aralandı, tek bir kelime, bir nefes, bir isim çıkacakmış gibi... ama çıkmadı. Ardından çenesi o kadar sıkıldı ki, kemikleri derisinin altında belirginleşti. Yanakları içe çöktü, sanki dişlerini birbirine kenetlemekten acı çekiyordu.

En çok, gözlerindeki ifadeyi unutamam. Orada, her şeyin ötesinde, saf bir kayıp vardı. Kaybettiği şey, sadece benim eski halim değildi. Kaybettiği şey, benimle paylaştığı o güvenin, o dokunulmamış samimiyetin son kalıntısıydı. Ve o koyu siyah, o kalıntıyı da toprağa veren küreğin son darbesi gibiydi.

Tüm gardımla içime gömdüğüm acım, neredeyse, Ali yüzünden dağılacaktı. Ali, saçlarımı görünce bayıldığında gülmemek için kendimi zor tutmuştum. Fırat da ateşe körükle gidince, 'Saçlarına bayıldı,' deyip gözümün seğirmesini son anda durdurdum. Gerçek anlamda, bayılmıştı. O an, trajikomik bir sahneydi. İçimdeki fırtınayı dindiren, o saçma sapan, absürt gerçeklik oldu. Belki de bu savaşta gülmeye hala hakkımız vardı.

Ya da belki, delirmenin eşiğinde, gülmekle ağlamak artık aynı şeydi.

Evet, Lerna ile bir plan yapmıştık. Ona vicdan azabı çektirecek, aldığı karardan pişman olmasını sağlayacaktık. Öte yandan onu tehdit eden kişinin bir süreliğine beni takip etmesini engelleyecektim. Bunun için tek bir yolum vardı. Benim yolum, üzerimde dikkat çekecek tek noktayı, saçlarımın rengini değiştirmekten geçiyordu.

"Neden orada gerçeği söyledin?" diyen Lerna'ya baktım. Kollarını göğsünde sımsıkı bağlamış ve gözlerini bir an olsun yüzümden çekmiyordu. "Neden bildiğini belli ettin?"

Derin bir nefes alarak aynaya döndüm ve üzerimdeki üniformanın düğmelerini iliklemeye başladım.

"Planlar," dedim, sesim aynadaki yansımam kadar net ve soğuktu, "değişmeye mahkumdur. Ama bazı hamleler anında, sezgisel olarak yapılır." Lerna'nın yansımasına baktım, o hâlâ sorgulayıcı bakıyordu. "O an, onun gözlerinde gördüğüm şey o kayıp bana, bu savaşta yalnız olmadığımızı hatırlattı. Ona acı çektirmek istiyordum, evet. Ama onu tamamen kaybetmek stratejik olarak da bir hataya dönüşebilirdi. Bazen düşmanınıza, sizinle aynı tarafta olduğunuzu, aynı acıyı paylaştığınızı hatırlatmak zorundasınız." Son düğmeyi de ilikledim, parmak uçlarım metal düğmenin soğukluğunda bir an durdu. Omuzlarımı düzelttim, kumaşın omuz pedlerine oturuşunu hissettim.

Bir adım geri çekilip üzerime, aynadaki bütünlüğüme baktım. Yalnızca tel toka ile, hemen başımın arkasında, disiplinli ve işlevsel bir topuz yapacak şekilde şekil vermiştim. Her bir tel, kontrol altındaydı.

Üzerimde, bir Sualtı Taarruz üniforması vardı. Koyu, mat, ışığı yutan bir siyah. Vücudumu ikinci bir deri gibi sımsıkı saran, her kas hareketine izin veren, ama aynı zamanda her eğriyi gizleyen bir üniformaydı bu. Hiç renk yoktu. Sadece derin, mutlak bir siyah.

Yansımada, bu büründüğüm karanlığın içinde parlayan tek renk, kendi gözlerimdi. Onlar da bu yeni, yutucu rengin bir parçası olmuş, hatta onu tamamlıyor, ona can veriyor gibiydi. Gözbebeklerim, üniformanın mat siyahından daha koyu, daha derin bir noktaydı adeta.

Ben artık, tamamen siyahtım. İçimdeki planlar, acı, öfke ve umut, bu yutucu rengin altında gömülüydü.

"Yani demem o ki," Lerna'ya döndüm ve çenemi dikleştirdim. "Bu bir zafer değil, bir ateşkes ilanıydı. Ve şu an, ateşkese ihtiyacımız var."

Lerna, bana onaylamayan, hâlâ şüpheyle dolu bakışlar atarken, sessizce dolaba doğru eğildi. Elinde, iki omuz apoletiyle bana geri döndü. Siyah cırt cırtların üzerindeki gümüş rengindeki üç yıldız, loş ışıkta hafifçe parıldıyor, bana kim olduğumu, taşıdığım sorumluluğu hatırlatıyordu. Önümde durdu, elimi aldı ve apoletleri avuçlarıma bıraktı. Ama önümden çekilmedi, bekledi.

Birini alıp, omzuma takmak için cırtını sessizce açtı. Üniformanın omuzlarında bulunan kalın, ayrılmış kısma yerleştirdi, cırt sesi keskin bir şekilde odada yankılandı. Sonra elimden diğer apoleti de aldı.

"İşte ben de bundan korkuyorum zaten," dedi, sesi alçak ve düşünceliydi, ikinci apoleti de diğer omzuma takarken. "O ateşkes, sizi mutlaka bir noktada tekrar birleştirecek. Ve o zaman, bu sefer, ayrılmanız çok daha zor, çok daha yıkıcı olacak." İşini bitirdi, geriye bir adım attı ve beni süzdü. Üzerimdeki siyah, artık rütbelerle tamamlanmıştı. "Umarım, o zaman geldiğinde, ikiniz de hazır olursunuz."

Kaşlarımı tüm inadımla kaldırdım, onun kaygısını reddedercesine.

"Korkanın çocuğu olmaz," dedim. Gözlerindeki şüphe, bir an için daha derin bir endişeye dönüştüğünde, onun bakışlarının yoğunluğu dilimi ısırmama neden oldu.

"O gün korundunuz mu?"

Soruyu bu kadar ani ve doğrudan sormasıyla şaşkına döndüm, yüzümü hafifçe yanan bir utanç kapladı. Damağımı şıklattım, bir an için ne diyeceğimi bilemedim.

"Ya!" diye çıkıştım, bakışlarımı hızla ondan kaçırıp odanın boş bir köşesine dikerek. "Öyle dan diye niye soruyorsun, salak?" Onun sağından geçip, göğsümün sol tarafına yapıştıracağım soyadımın yazılı olduğu cırt cırta doğru ilerledim. Sinirle mırıldandım, "Ya sabır, ya havle."

Lerna, yanından geçerken kolumu hafifçe, ama anlamlı bir şekilde çimdikledi. Ona öfkeli, sert bir bakış attım. Gözlerimi devirip cırt cırta uzandım, sessizliği bozmak ve konuyu kapatmak için.

"Doğum kontrol hapı kullanmaya başladım," dedim, sesim daha alçak, daha sakindi, cırt cırtı yerine yerleştirirken. "Ve evet," devam ettim, ona dönüp gözlerinin içine bakarak, her kelimeyi net bir şekilde vurgulayarak, "Ertesi gün hapı aldım."

Lerna, rahatlamış bir nefes verirken, sol göğsümün üzerinde duran, siyah zemin üzerindeki gümüş harflerle yazılı soyadıma baktı.

GÖKÇE.

"Doğru olanı yapmışsın," dedi, sesi yumuşak ama onay dolu. Eliyle, üniformamın üzerindeki ismi hafifçe işaret etti. "Bir yola girdiniz. Ve o yol... şu an, bir çocuk için fazlasıyla tehlikeli, fazlasıyla belirsiz olurdu."

Kafamı hafifçe salladım, onun sözlerini içime sindirerek. O an, bir anlık zaafın nelere mal olabileceğini düşündüm. Bir çocuk bu karanlık, bu tehdit dolu ortamda bir masumiyet simgesiydi. Onu böyle bir savaşın ortasına getirmek, ona yapılabilecek en büyük ihanet olurdu. Kararımın ağırlığını bir kez daha hissettim, ama pişmanlık değil, gerekli bir sorumluluk duygusuydu bu.

"Zaten başka türlüsü düşünülemezdi," diye ekledim, sesimde bir sitem yoktu, sadece durumun soğuk gerçekliği vardı. Gözlerimi tekrar aynaya çevirdim. Oradaki yansıma artık sadece ben değil, taşıdığım tüm kararların, tüm fedakarlıkların toplamıydı. "Şimdilik... tek taşımamız gereken yük, geçmişimizin hayatları."

Boğazımı hafifçe temizleyerek omuzlarımı geriye, askeri duruşuma uygun şekilde attım. Bir adım önünden uzaklaşıp kendimi işaret ettim. Siyah üniforma vücuduma mükemmel oturmuş, her hareketimi kısıtlamadan sarıyordu. Saçlarım, o disiplinli topuzla kontrol altındaydı. Gözlerim, odaklanmış ve kararlıydı.

"Nasıl görünüyorum?" diye sordum, sesimde bir gurur vardı, ama aynı zamanda onay bekleyen bir ton.

Lerna, dudaklarında sinsice, bana özgü bir gülümsemeyle yanıt verdi. Gözlerini kısarak beni baştan aşağı, alacaklı biri gibi, her detayı inceleyerek süzdü. Bakışları, üniformanın dikişlerinde, apoletlerin duruşunda, yüzümdeki ifadede gezindi.

"Ölümcül," dedi sonunda, kelimeyi yavaşça, tadına vararak söylüyor gibiydi. "Ve tamamen, kusursuz şekilde Sirena'sın." Gözlerindeki o alaycı parıltı, şimdi saf bir onay ve gururla parlıyordu. "Sirena, geri döndü."

Kafamı yavaşça, kararlılıkla salladım. Aynadaki yansımamla göz göze geldim. Orada, siyahın içinde, artık sadece Miraç ya da Yüzbaşı Gökçe yoktu. Orada, daha derin, daha keskin, daha tehlikeli bir şey vardı. Bir parçam, uzun süredir uyuyan bir parçam, bu zorunlulukla uyanmıştı.

"Sirena, geri döndü," diye onayladım, sesim odada net ve soğuk bir şekilde çınladı. Bu sadece bir isim değildi. Bir vaatti. Bir uyarıydı. Ve belki de, kendime verdiğim bir sözdü. Artık sadece savunmakla kalmayacak, saldıracaktım da. Ve bunu yaparken kullanacağım renk, koyu siyah olacaktı.

Little Dark Age, MGMT (Tiktok Remix)

Yazar, Ağzından

Gölcük Deniz Üssü, kaderin en keskin fırçasıyla, paletten aldığı boya ile adeta bir disiplinle çizilmişti. Her bina, her iskele, her nöbetçi kulübesi, o ağır ve yutucu rengin gölgesinde şekilleniyordu. Denizin soğuk grisiyle, göğün puslu mavisiyle birleşen bu siyah, üssü görünmez kılmıyor, aksine onu keskin, tehditkâr ve kaçınılmaz bir gerçeklik haline getiriyordu.

Hemen sağda, iskelede sıkıca demirlenmiş, Çanakkale'den yirmi beş taze eğitim askerini taşımış olan mütevazı eğitim teknesi görülüyordu. Askerler, büyük bir nizam içinde geniş beton alana dizilmişti. Üzerlerindeki lacivert, 'SAT' logolu tişörtler, gergin kas hatlarını ve gençliklerinin taze gücünü açıkça belli ediyordu. Hepsi, hızlı ve çevikti; gözlerinde son bir eğitimin heyecanı ve gerilimi vardı.

Önlerinde, son dakikada Miraç'a yardım etmesi için görevlendirilen Üsteğmen Fırat Çapoğlu, dimdik duruyordu. Üzerindeki siyah, 'SAT' logolu tişört, onun onlardan üstün, onların eğiticisi ve lideri olduğunu sessizce ilan ediyordu. Yüzünde her zamanki sırıtış yoktu; ciddi, odaklanmış ve biraz da üzerine düşen bu ek sorumluluğun ağırlığıyla baş eder bir hali vardı.

Rüzgâr hem onun hem de askerlerin üzerinden geçiyor, sahneye dinamik, hareketli bir hava katıyordu. Her şey hazırdı. Sadece başlama işareti bekleniyordu. Ve o işaret, siyah üniforması içinde, uzaktan onlara doğru kararlı adımlarla yaklaşan bir figürden gelecekti.

Binbaşı Aydın Kemerci ve arkasında sessiz, ama varlıklarıyla havayı elektriklendiren Sualtı Akrepleri, bu küçük töreni izlemek için üs binasından kararlı adımlarla dışarıya çıktılar. Grubun önünde duran Rauf'un bakışları, nizami şekilde dizilmiş yirmi beş askerin üzerinde gezindi. Hepsinin erkek olması, gözlerinin derinliklerinde küçük, kontrol edilmiş bir kıskançlık ateşini harladı. Bu, onunla ilgili değildi; Miraç'la ilgiliydi. Onun, bu genç, güçlü ve heyecanlı adamlarla saatler geçirecek olması...

Bu düşünce bile, göğsüne ince bir diken batırıyor gibiydi.

Yanı başında duran Demir, göz ucuyla Ali'ye baktı. Demir'in dudaklarında, yalnızca timin içindekilerin anlayabileceği o alaycı, bilmiş gülümseme belirdi. Ali'nin yüzünde de küçük bir sırıtış vardı. Sesi, rüzgârın uğultusuna karışacak kadar alçak, ama vurgusu keskindi. Aynı anda;

"İşte, gerçek eğlence," diye fısıldadılar.

Bu sadece bir eğitim değildi. Bu, bir psikolojik sahneydi. Hem askerler, hem eğitmen, hem de kenardaki izleyiciler için bir test. Ve kimse, bu eğlencenin nereye varacağını tam olarak kestiremiyordu. Fırça darbeleri henüz bitmemişti. En koyu leke, henüz düşmemişti.

O sırada, tüm asaleti ve soğuk kararlılığıyla Yüzbaşı Miraç Gökçe, beton zeminde yankılanan net, ölçülü adımlarla geliyordu. Sesler hemen arkalarında, izleyici grubunun yanında belirdiğinde, Sualtı Akreplerinden birkaç çift göz ona kaydı. Onu gören her gözde, kontrol edilmesi zor bir hayranlık ve saygı parladı. O koyu siyah üniforma içindeki keskin siluet, gücün ve otoritenin somut haliydi. Ama Rauf ve Binbaşı Aydın, bakışlarını önlerindeki sahneden, askerlere ve Fırat'a dikmeyi sürdürdü. Miraç'ın gelişini, kasıtlı bir dikkatsizlikle mi, yoksa gerçekten fark etmeyerek mi kaçırdılar, belli değildi.

Miraç, tam o sırada, Rauf'un yanından büyük bir ahenk ve farkındalıkla geçti. Ona bakmadı. Sadece, onun kişisel alanının sınırını hissederek, keskin ve kararlı bir rotayla ilerledi. Ve işte tam o anda, tüm bu hareketin, bu ani sessizliğin merkezindeki enerji değişimiyle, Rauf başını çevirdi. Gözleri, sahnenin kenarından, o koyu siyah lekenin tam kalbine, Miraç'a kenetlendi.

Duruşunda, askeri disiplinden kaynaklanan hiçbir bozulma olmadı, omuzları hâlâ geride, başı dikti. Ama dudağının sağ kenarında, görünmez, ince bir kıvrılma belirdi. Öyle hafifti ki, sadece en yakınındaki Demir fark edebilirdi. Sanki tüm bedeni, içten içe, görünmez bir ısıyla yumuşamış, erimeye hazır pamuk gibi olmuştu. Kimse olmasa, o an, kadının görüntüsüne doğru eriyip gidecekti.

Fırat, Miraç'ın yaklaştığını görür görmez, bedeninde anında bir değişim oldu. Yerinde dikleşti, omurgası bir çelik çubuk gibi gerildi. Çenesini, tüm gevşekliği atarak dikleştirdi. Gözlerindeki o kaygılı ifade, yerini tam bir profesyonel odaklanmaya bıraktı.

"Dikkat!"

Komutu, havayı yaran keskin bir bıçak gibiydi. Karşısındaki yirmi beş asker, tek bir vücut gibi hareket etti. Ayakları yere aynı anda çarptı, bedenleri gerginleşti, bakışları ileriye, Fırat'ın ötesine, artık onları bekleyen asıl figüre, Miraç'a kitlendi. Esas duruşta, gelen komutanı saygıyla beklediler.

Miraç, yirmi beş askerin önünde durduğunda, bakışlarını bir bir, analiz edercesine onların üzerinde gezdirdi. Dudaklarında belirsiz, mesafeli, neredeyse ruhsuz bir gülümseme vardı. Hepsi aslan parçası, diye geçirdi içinden. Ve hepsi, gencecik birer dalyan gibi. Türk Deniz Kuvvetleri, böyle miraslarla daha da güçlenecek. İçinde bir gurur ve ağır bir sorumluluk hissi kabardı. Çenesini, tüm kararlılığıyla dikleştirdi.

"Hoş geldiniz," dedi. Sesi, havada temiz ve net bir şekilde çınladı; sıcak değil, ama saygılı ve otoriterdi.

Karşısındaki askerler, ağız birliği etmişçesine, göğüslerinden gelen gür bir sesle yanıt verdi: "Sağ ol!" Kükreyiş, Gölcük Deniz Üssü'nün beton duvarlarına çarpıp geniş alanda yankılandı, bir güç gösterisi gibiydi.

Miraç, elleriyle yaptığı hafif, kontrollü bir hareketle onları rahatlattı. Ellerini arkasında, belinin hizasında bağladı. Beden dilinde bir güven ve açıklık vardı. Onlara doğru bir adım attı, aradaki mesafeyi biraz daha kapatarak.

"Rahatta dinleyin," dedi, sesi biraz daha yumuşamış, ama odaklanmıştı. Artık resmiyet biraz azalmış, doğrudan onlarla konuşmaya başlamıştı. Her kelimesi ölçülü ve anlamlı olacaktı. Askerler, komutu duyar duymaz sol ayaklarını açarak ellerini arkalarında bağladılar, ancak dik duruşlarını ve dikkatlerini korudular. Miraç, bakışlarını sağdan sola, her bir yüzde gezdirerek konuşmaya devam etti.

"Burada olmanız, denizlerimizin en seçkin birimlerinden birine adım attığınız anlamına geliyor. SAT, sadece fiziksel güç değil, zihinsel çelik, taktiksel zekâ ve mutlak sadakat demektir." Duraksadı, sözlerinin ağırlığını hissettirmek için. "Önünüzdeki bir hafta, sizi test etmekle kalmayacak, içinizdeki gerçek askeri de ortaya çıkaracak. Son eğitim sınavınız, sizi sadece bir asker değil, bir Sualtı Taarruz askeri yapacak!"

Arkasında duran Fırat, hafifçe başını salladı, onaylarcasına. Kenardaki Rauf ise, Miraç'ın her kelimesini, her vurgusunu, beden dilindeki en ufak değişimi kaydediyordu. Onu komuta ederken, otoritesiyle alanı doldururken izlemek hem acı verici hem de büyüleyiciydi. Bu, onun tanıdığı, sevdiği kadın değil, Yüzbaşı Gökçe'ydi. Ve ikisi arasındaki fark, bir gece ile bir gündüz kadar belirgindi.

Miraç, sol elini arkasında, belinin üzerinde yaslı tutarken, sağ elini kaldırdı ve başparmağıyla, yanında duran Fırat'ı işaret etti. Sonra, elini indirip Fırat'ı orada bırakarak, ağır, ölçülü adımlarla sağa, askerlerin safları boyunca yürümeye başladı. Bakışları, kararlı ve analitik bir şekilde, önündeki genç yüzlerde geziniyordu.

"Benden sonra," dedi, sesi soğuk ve netti, adımlarının ritmiyle uyumlu, "dinleyeceğiniz tek adam, şu an karşınızda, size düşmanıymış gibi bakan adamdır. Üsteğmen Fırat Çapoğlu!" Sıranın sonuna geldiğinde aniden durdu. Dönüp tüm gruba baktı, elleri hâlâ arkasında bağlıydı. Sonra, yavaşça geri dönüp aynı tempoyla yürümeye devam etti. Her adım, her kelime, bir çekiç darbesi gibi havaya iniyordu.

"Onun görevi, sizi kırmak, zayıf noktalarınızı bulmak ve sizi, bu zayıflıklardan arındırmaktır. Ben size asker olmayı öğreteceğim! O ise, size hayatta kalmayı acımasızca gösterecek! Buradan geçmek istiyorsanız, onun gözünde bir düşman, ama kalbinde bir müttefik olduğunu bilin."

Miraç, tam ortada durdu, bakışları bir an Fırat'a, sonra tekrar dimdik duran askerlere kaydı. Havadaki sessizlik, onun sözlerinin ağırlığını taşıyordu. Son cümlesini, önceki sözlerinden daha yavaş, daha vurucu bir tonda ekledi;

"Ama şunu asla unutmayın..." Sesindeki soğukluk, aniden keskin, bıçak gibi bir sıcaklığa dönüştü. "O size acısa bile ben size asla acımayacağım."

Bu kez, "acımak" kelimesini farklı bir anlam yükleyerek, neredeyse bir tehdit gibi kullanmıştı. Buradaki "acımak", merhamet etmek değil, gevşeklik göstermek, kolaylık tanımak anlamındaydı. Ve Miraç, onlara hiçbir kolaylık tanımayacağını, her kusuru, her hatayı acımasızca değerlendireceğini ilan ediyordu.

Rauf, sanki nefesini tutmuş, zamanı dondurmuş gibiydi. Gözleri yalnızca Miraç'ta takılı kalmıştı. Onun sözleri, en ufak el hareketi, dik duruşundaki en küçük değişim, hatta nefes alışverişinin ritmi bile tek tek, derinlere, zihninin en korunaklı köşesine kazınıyordu. Bu, bir askeri törenden çok daha fazlasıydı; bu, onun sevdiği kadının, kendi seçtiği ve korkunç bir bedelle korumaya çalıştığı yolda, nasıl bir güce, nasıl bir otoriteye dönüştüğünü izlemekti. Ve bu dönüşüm, onu hem korkutuyor hem de tarifsiz bir şekilde cezbediyordu.

Miraç, ellerini arkasından çekti. Hareketi yumuşak ama kesindi. Sol bileğine takılı olan, işlevsel, siyah saatine bir an baktı. Zamanın akışını kontrol eder gibiydi. Sonra bakışlarını yeniden, dimdik duran yirmi beş çift göze çevirdi.

"Öncelikle," diye başladı, sesi artık daha rutin, daha prosedüreydi, ama altındaki çelik ton kaybolmamıştı, "sağlık taramalarına gireceksiniz. Buradaki eğitimleri fiziken ve ruhen kaldırıp kaldıramayacağınıza dair temel bir değerlendirme olacak. Ertesi gün, sabah içtimasından sonra, spor salonunda fiili eğitimlere başlayacağız."

Ellerini yeniden arkasında, bel hizasında bağladı. Omuzları geride, çenesi hafifçe yukarıda duruyordu. Tüm vücut dili, mutlak kontrol ve beklenti ifade ediyordu.

"Sorusu olan var mı?" diye sordu. Soru, bir nezaket ifadesi değil, bir testti. Kimin kendine güvendiği, kimin kafasının net olduğu, kimin bu ağır atmosferde bile akıl yürütebildiğinin küçük bir sınavı. Sessizlik, bir kez daha hâkim oldu. Soru sormak, şu an, bir zayıflık göstergesi olabilirdi. Ya da tam tersi, bir cesaret işareti.

Bir asker, saftan, tüm cesaretini toplayarak elini havaya kaldırdı. Hareketi keskindi, dikkat çekiciydi. Miraç, doğal ve hızlı bir şekilde bakışlarını ona çevirdi. Kafasını hafifçe, soruyu duymaya hazır olduğunu belirten bir işaretle eğip kaldırdı.

Asker, havadaki elini indirdi, dik duruşunu bozmadan. Dudaklarını araladı ve net, biraz da gençliğinden gelen bir telaşla seslendi;

"Yüzbaşım, bize, Miraç adında bir yüzbaşının eğitim vereceği söylenmişti."

Rauf'un arkasındaki Sualtı Akrepleri, bu masum yanlış anlaşılma karşısında dudaklarındaki gülümsemeyi gizleyemediler. Ne de olsa ilk başta onlarda, onun kim olduğunu bilmiyordu; ismi, cinsiyetiyle ilgili bir varsayım yapmışlardı. Küçük, bilmiş bir sırıtış, Rauf'un dudaklarında da anlık bir parıltı gibi belirdi ve söndü. Geçmişin daha basit, daha az karmaşık anlarına dair buruk bir nostalji getirdi.

Miraç'ın yüzünde, kontrol edilmesi güç, anlık bir tepki belirdi. Gülmemek için kendini zor tuttu, ama gözlerinin kenarları hafifçe kısıldı, dudaklarının ince çizgisi, neredeyse görünmez bir şekilde oynadı. Kendimi tanıtmayı unutmuşum, diye geçirdi içinden. Bu küçük hata, onun bile her şeyi kontrol edemediğinin, insani bir anının kanıtı gibiydi ve belki de bu, askerlere verdiği o sert imajı bir an için yumuşattı.

Hemen toparlandı ama. Yüzündeki ifade, hızla o tanıdık, profesyonel maskeye döndü.

"Miraç benim," dedi, sesi sakin ve açıktı. Bakışlarını, saftaki diğer yüzlerde gezdirerek devam etti, onların da bu bilgiyi içselleştirmesini sağladı. "Ben, Yüzbaşı Miraç Gökçe."

İsmini söylerken, üzerindeki apoletlerdeki üç yıldız anlam kazanıyor, sadece bir isim değil, bir unvan, bir sorumluluk ve bir kimlik duyuruluyordu. O andan itibaren, artık sadece "yüzbaşım" değil, aynı zamanda 'Miraç Yüzbaşı'ydı. Bu küçük düzeltme, aralarındaki mesafeyi hem koruyor hem de kişisel bir bağın, isim üzerinden bile olsa kapısını aralıyor gibiydi.

Rauf çenesini, farkına varmadan, hafifçe aşağıya indirdi. Gözleri, ister istemez, Miraç'ın göğsünün sol tarafına, siyah üniforma üzerindeki gümüş harflerle yazılı soyadına takıldı. GÖKÇE. Orada, bir zamanlar ASLAN yazıyordu. Şimdi ise, göğsünün üstünde taşıdığı kimlik, ondan bağımsız, kendi adıydı. Boğazında bir yumru hissetti, yutkundu.

Yere çevrilmiş, dalgın bakışlarını zorlukla toparladı ve yeniden karşısındaki sahneye, askerlere, Fırat'a ve nihayetinde, orada dimdik duran Miraç'a dikti. Her harf, bir hançer gibi içine saplanıyordu. Ve o, bu acıyı, yüzünde en ufak bir çatlak olmadan taşımak zorundaydı.

En sağdan, üçüncü sırada bir asker daha elini kaldırdı. Miraç, bedenini yavaşça ona doğru döndürdü ve önceki gibi, konuşması için hafifçe kafasını salladı. Asker, elini indirdi ve yüzünde samimi, biraz da cesaret toplamış bir gülümsemeyle baktı.

"Lakabınız, Çanakkale'de oldukça geçer, komutanım," dedi, sesinde bir hayranlık vardı. "Dedikleri kadar varmış. Deniz kızı gibisiniz."

Miraç, anında kaşlarını hafifçe kaldırdı. Bu beklenmedik, hatta biraz kişisel olan iltifat karşısında şaşırmıştı. Gözleri, neredeyse bir refleksle, kapının hemen sağında, izleyicilerin arasında duran Rauf'a kaydı. Ama Rauf, bu bakışı görmedi. Çünkü tüm dikkati, o soruyu soran gencecik askerdeydi; gözlerindeki seğirme, yüzündeki gerilim, her şey onu ele veriyordu. Miraç, Rauf'un kıskandığını anladığı anda, kontrolsüz bir tepki verdi.

Yüzünü yere eğdi ve dişlerini göstererek gülümsedi, omuzları hafifçe titredi. Tam toparlanmak üzereyken, Rauf, Miraç'ın o anlık, kontrolsüz gülümsemesini yakaladı. İçinde bir şey kıskançlık ve öfkeyle karışık bir alev gibi yandı. Kendini, yumruklarını sıkmaktan, çenesini o kadar gergin tutmaktan yüzü kızardı.

Miraç, yüzünü kaldırdığında, dudaklarında hâlâ bir gülümseme vardı, ama bu sefer kapalı, ince, tehlikeli bir çizgi halindeydi. Gözlerindeki parıltı, bir bıçağın keskin yüzeyindeki ışıltı gibi keskinleşmişti.

Askerin önüne doğru, yavaş ve amaçlı adımlarla yürümeye başladı. Her adımı, betonda net, tok bir şekilde yankılanıyordu. Tam askerin önünde durdu. Aralarında sadece birkaç santim vardı. Miraç, askerden bir karış daha kısaydı, ama duruşundaki otoriteyle aradaki boy farkını anlamsız kılıyordu. Bu yakınlık, askerin hafifçe yüzünün eğilmesine neden oldu.

Miraç, yüzündeki o ince, kapalı gülümsemeyle, sesini yumuşak, ama keskin bir tonda kullanarak sordu;

"Adın ne senin?"

Karşısındaki asker, disiplini bozmamak için çenesini kaldırıp ileriye, Miraç'ın omzunun üzerinden uzağa baktı.

"Emir Gündüz, Çanakkale, komutanım!"

Miraç'ın yüzündeki gülümseme anında dondu, bir an için buruk, acı bir ifadeye dönüştü. Emir. İsmin yankısı, zihninde şehit düşmüş iki ikiz, Baran ve Emir Erdin'in görüntülerini canlandırdı. Onlar da bu üniformayı gururla taşımışlardı. Fırat, bu ismi duyar duymaz derin, hırıltılı bir nefes aldı ve bakışlarını acıyla kaçırdı.

Miraç, bir an için zihnindeki o acı görüntüyle sarsıldı. Geriye, güçlü ve ani bir adım attı, sanki görünmez bir darbe almış gibi. Ama hemen toparlandı. Çenesini dikleştirdi, yüzündeki her kırılganlık izini sildi. Şimdi baktığı yüz, artık cehennemin en kavurucu ateşini yansıtıyordu; öfke, acı ve kararlılığın kaynaşmış hali.

"Lakabımı Çanakkale'de duyduysanız," diye kükredi, sesi tüm alanda çınladı, "performansımı da burada görürsünüz!" Sonra, yavaşça başını çevirip doğrudan Emir'e baktı. Yüzünde çarpık, ama güçlü bir gülümseme belirdi. Adımlarını ona doğru bir kez daha atarak, bu sefer sesini alçak, sadece ikisinin duyabileceği bir fısıltıya dönüştürdü: "İsmin güzelmiş, Emir. Onu taşımasını, sana ben öğreteceğim."

Sözlerinin ağırlığı havada asılı kaldı. Sonra, çevik ve kesin bir hareketle arkasını döndü. Binaya doğru yürümeye başladı. Gözleri, bu kez kenarda duran Sualtı Akrepleri timine, oradaki tek bir çift göze değil, doğrudan üs binasının girişine çevrildi. Adımları, şimdi daha da kararlı ve hızlıydı. Binaya doğru yürümeye başladı.

Rauf'un bakışları, ona doğru yaklaşan, sonra da yanından geçip giden o koyu siyah siluette takılı kaldı. Ama Miraç, bir an olsun başını çevirip bakmadı. Sanki orada, o izleyici grubunun içinde, onun için özel bir hiç kimse yoktu. Bir rüzgâr misali, yanından çekip gitti; soğuk, dokunulmaz ve geçici.

Rauf, gözlerini yavaşça kapadı. Yanından geçerken bıraktığı, o tanıdık, hafif greyfurt ve sabun karışımı kokuyu, son bir kez, derin bir nefesle içine çekti. O koku, bir zamanlar evlerinin, yataklarının, birlikte geçirdikleri sıradan sabahların kokusuydu. Şimdi ise, geçmişten kalan, acı bir hayaletten başka bir şey değildi.

Golden Hour, Jvke

Miraç Gökçe, Ağzından

Rauf, ruhuma saplanmış görünmez bir çengeldi.

Çıkarıp atmayı her denediğimde, daha derine, daha acıtacak şekilde batıyordu. En sert kararlarımın, en soğuk bakışlarımın altında bile, o çengel titriyordu. Onu görmezden gelmek, kendi etimi yırtmaya çalışmak gibiydi. Kanıyor, acıyor, ama bir türlü kopmuyordu. Belki de koparmak istemiyordum. Bu acının, onun bende bıraktığı tek gerçek iz olduğunu biliyordum. Ve en korkunç kısmı; çengelin varlığını, acısını, hatta onunla yaşamayı öğrenmeye başlamış olmaktı. En canlı gerçeği, ellerimde duruyordu.

_Kraken: Siyah benim rengimdi, senin fırçanda hayat buldu. Artık aynı resimdeyiz sevgilim. Tuvale damlayan koyu siyah oldu. -RAUF ASLAN

Fırat'ın, askeriyenin kullandığı forum sitesinden, benim profilimi açtırmasıyla bir sürü cümleler yayınlanmıştı. Ona ithafen yazdırdığım cümlelerin, onun kalbine dokunacağını iyi biliyorum. Ama onun da bu oyuna dahil olacağını, üstelik bu kadar hızlı, bu kadar sanatlı ve bu kadar doğrudan karşılık vereceğini hiç düşünememiştim. Aynı tuvale damlayan koyu siyah... Evet, artık aynı resimdeydik. Ama yanılıyordu. O renk, benim fırçamda hayat bulmamıştı. O bir çengeldi ve bana takılmıştı.

Forum savaşları başlasın!

İç sesime abartılı bir göz devirdim. Acı çeken, kırılan, öfkelenen taraflarımız bir yana, zekâmız ve irademizle çarpışmak... belki de bu, aşkımızın en sağlıklı kalıntısıydı. Ya da belki, deliliğimizin yeni bir evresiydi. Ama ne olursa olsun, o hamleyi yapmıştı.

"Demişler, Sirena öldü."

Fırat'ın sesi, kantinin loş, sessiz havasını aniden yırtarak kulaklarımda yankılandı. Oturduğum masanın etrafındaki beş boş sandalye, aynı anda, sert bir gıcırtıyla çekildi. Fırat, Lerna, Aslı, Pars ve Ali, sanki bir tek vücutmuşçasına hızla oturup masaya, bana doğru yanaştılar. Beş çift göz, üzerimde odaklanmıştı. Fırat'ın yüzündeki ifade, alışılagelmiş sırıtışından kat be kat alaycıydı.

"Söyleyin onlara geri döndü!"

Yüzümü buruşturarak, içten gelen bir gülümsemeyle karşılık verdim. Bu, tüm gerginliğin, tüm ağırlığın anlık bir kaçışıydı. Fırat, elindeki tesbihi hafifçe sallayarak rahatça arkasına yaslandı. Sonra, o bildiğim kabadayı tavrıyla kolunu Lerna'nın omzuna attı ve onu kendine doğru, koruyucu bir hareketle çekti. Lerna, gözlerini devirdi ama itiraz etmedi, hatta dudaklarında küçük bir tebessüm belirdi.

Pars, olanlara bakıp kıkırdayarak kafasını iki yana salladı. "Ben hâlâ," diye lafa girdi, sesi eğlenceyle doluydu, "Ali'nin gerçekten de bayılması olayında kaldım. O surat... 'Hayalet gördüm sandım' falan..."

O cümle, içimdeki son direnci de kırdı. Komuta merkezinde, o ciddiyet anında içime attığım, bastırdığım o kahkaha, artık tutulamaz bir hal aldı. Önce bir kıkırdama, sonra tam teşekküllü, yüksek sesli bir kahkaha patladı ağzımdan. İçimde biriken tüm gerginlik, öfke ve absürtlük duygusu bu kahkahayla birlikte dışarı fırlamıştı.

Benim kahkaham, masadaki diğerlerinin de tetiğini çekti. Bir anda, Ali'nin utançla kızaran yüzüne bakarak, Fırat'ın Lerna'ya bakarak attığı kahkahası, Lerna'nın kafasını Fırat'ın omzuna yaslayarak gülmesi, Aslı'nın eliyle ağzını kapayıp omuzlarının titremesi ve Pars'ın karnını tuta tuta gülmesi... hepsi birbirine karıştı.

O an, kantinin o loş köşesi, tüm trajedilerimizin, tehditlerimizin ve karmaşık planlarımızın ortasında, saf ve samimi bir neşe anına dönüşmüştü. Belki de savaşmak için, ara sıra böyle gülmeye, birlikte gülmeye ihtiyacımız vardı. Çünkü bu kahkaha, bize hâlâ insan olduğumuzu, hâlâ bir takım olduğumuzu hatırlatıyordu.

Bir süre süren kahkahamızdan sonra, Ali, arkasına dönüp tezgâhın ardındaki kantinciye baktı. Yüzü hâlâ gülmekten kızarmış, nefesi biraz hızlıydı.

"Abi," dedi, sesi hâlâ gülümsemeyle titriyordu, "bize altı tane çay gönderir misin? Bizim kalkacak halimiz kalmadı valla."

Kantinci, olan biteni uzaktan izlemiş, yüzünde anlayışlı bir ifadeyle başını salladı. "Tabii, hemen geliyor," diye mırıldandı.

Tam o sırada, Pars, gülmekten yaşaran gözlerini avuçlarının içiyle silerek ayağa kalktı. "Bırak, ben alırım," dedi, sesinde hâlâ bir kahkaha kalıntısı vardı. "Siz oturun da şu kahkahadan kurtulun biraz." Masadan uzaklaşırken, Ali'ye şaka ile ciddiyet arası bir bakış attı. "Aman ha bir daha bayılayım deme."

Masaya geri döndüğünde, havadaki neşe yerini sıcak, rahatlatıcı bir dinginliğe bırakmıştı. Çaylar gelirken, birbirimize baktık. Gözlerimizde, az önceki kahkahanın parıltısı hâlâ duruyordu, ama altında daha derin bir şey vardı: Güven. Bu küçük, sıradan an, bize ihtiyacımız olan şeyi vermişti: Nefes.

Fırat, sağ dirseğini masaya yaslamıştı, ama diğer kolu Lerna'nın omzunda, oraya aitmiş gibi durmaya devam ediyordu. Çünkü Fırat, uzun, sabırla beklenmiş bir zamanın ardından, nihayet bu anı yaşamayı hak etmişti. Ona olan bakışları her zaman bir adım geriden, kaçamak, belki de biraz korkak olmuştu. Ama şimdi, aradaki o görünmez duvar yıkıldıktan, duygular bir kez açığa çıktıktan sonra, ikisi de bakışlarını kaçırmıyor, her anı doyasıya yaşıyordu. Fırat, sanki onsuz geçen her saati, her günü telafi etmek istermişçesine, Lerna'dan fiziksel olarak bir an olsun ayrılmıyor, onun varlığını her temasla onaylıyordu.

Ve ben, onlara bakarken, içimde derin, karmaşık bir his kabardı. Bir yanda, bu saf, yeni başlamış ve üzerinde hiç gölge olmayan bir bağ vardı. Diğer yanda ise biz... Rauf'la ben. Biz, bir anda evlenebilmiş, hayatlarımızı birleştirebilmiştik. Ve aynı hızla, bir gece içinde, bir tehdidin gölgesinde, her şeyi paramparça edebilmiştik. Bizimki, bir fırtına gibiydi; ani, şiddetli ve yıkıcı. Onlarınki ise, yavaşça yükselen bir gelgit gibi sabırla ilerleyen, sağlam.

"Fırat abi," diyen Ali'nin sesiyle, Ali'ye döndüm. Ellerini heyecanla masaya yapıştırmış ve Fırat'ın elindeki tesbihe bakıyordu. "Neden tesbihin ipini uzun bıraktın? Boncukları çekerken rahatsız olmuyor musun?"

Pars, Fırat'tan önce davrandı, hafif alaycı bir tonla: "Çabuk kopmasın diyedir bence?" dedi ve o da merakla Fırat'a baktı.

Ben de yavaşça Fırat'a döndüm. Fırat, gözlerini hafifçe kıstı ve göz ucuyla, anlamlı bir bakış fırlattı bana. Dudaklarında buruk, derin bir tebessüm belirdi. Sonra, dikkatini elindeki tesbihine çevirdi. İşaret ve orta parmağının arasına tesbihin ipini sıkıştırdı. Diğer parmaklarıyla tesbihi desteklerken, başparmağıyla ağır ağır, neredeyse saygılı bir şekilde, boncukların arasındaki o belirgin boşluğu işaret etti.

5 boncuk eksikti.

"Fırtına Timi'nde yer alırken," diye başladı Fırat, sesi alçak, ama herkesin duyabileceği kadar netti, "bazı ailevi nedenlerden dolayı Miraç'tan izin istedim. Hava değişimine gitmiştim, Trabzon'a." Duraksadı, nefesi biraz sıkışmış gibiydi. "Biz, altı kişilik bir aileydik. Annem, babam, iki kız kardeşim, ben... ve en küçüğümüz." Kelimeler boğazında düğümleniyordu. "Gözlerimin önünde öldürüldükten sonra... time geri dönmek istemedim. Onların yokluğuyla yaşayamayacağımı ve... ölü bir adamın da vatana bir hayrı olmayacağını söyledim."

Gözleri yavaşça bana çevrildi. Yeşil titrek bakışlarında, o günleri, o acıyı ve belki de benden aldığı o izni hatırlatan bir şey vardı.

"Lerna ile birlikte, Trabzon'a, yanıma geldiklerinde," diye devam etti, sesi biraz daha yumuşadı, "bana bu tesbihi verdiler." Başparmağı, o boşluğun üzerinde gezindi. "Aradaki bu boşluğu... Miraç bıraktırmış," bu sefer bakışları Lerna'ya kaydı ve yüzünde hem acı hem de minnet dolu buruk bir gülümseme belirdi, "boncukları ise... boncuk gözlüm dizmiş."

Gözleri tekrar tesbihin üzerine döndü. Parmakları, o eksikliği, o boşluğu okşar gibiydi. "Bana," diye fısıldadı, neredeyse kendine, "sabır çekmeyi değil, onların özlemini çekmeyi öğrettiler. Her eksik boncuk, bir yokluk. Her dokunuş, bir hatırlayış."

İçli bir nefes bıraktım.

"Kader utansın," diye fısıldadım. Masada derin bir sessizlik oldu. O an, kahkahaların yerini, paylaşılan bir acının saygı dolu sessizliği almıştı. Fırat'ın elindeki o basit tesbih, taşıdığı kayıpların, ama aynı zamanda yanında duranların somut bir hatırasıydı.

Fırat, gözlerini önce bende, sonra Lerna'da gezdirdi. Bakışlarında bir koruyuculuk, bir minnet ve derin bir bağ vardı. En son, Ali'ye döndü. Sesinde, alışılagelmiş alaycılığın yerini ciddi, vurgulu bir ton almıştı.

"Hayır," dedi, her kelimeyi tartarak, "böyle ince düşünen, böyle yanında duran bir kadını... kaybeden utansın."

Ali, bu sözlerin ağırlığıyla bana baktı. Yüzünde saf bir üzüntü vardı. Dudaklarını hafifçe büzdü, içinde bir çözüm arıyor gibiydi.

"Yeniden..." diye söze başladı, sesi umutlu ama temkinliydi, "barışamaz mısınız? Bu sefer de... biz onlara oyun oynasak?"

Soruyu duyduğumda, içimde bir şey burkuldu. Kaşlarımı hem şaşkınlık hem de hüzünle kaldırıp indirdim. Ruhumdaki kadının omuzlarının üzerinden kayan ceketi, hızla yeniden omuzlarına bıraktım. Sonra, yavaş ama kararlı bir şekilde kafamı iki yana salladım.

"Ali," dedim, sesim yumuşak ama netti, "bazı şeyler oyunla, planla düzeltilemez. Bazen, kırılan şey o kadar incedir ki, yapıştırsan da çatlağı hep görürsün. Ve bazen..." Nefesimi tuttum, göğsümdeki ağırlığı hissettim, "...bazen, o çatlağın üzerinden yürümek, her adımda acıtmaya başlar. En iyisi, yeni bir yola bakmaktır."

Sessizlik tekrar çöktü, ama bu sefer daha düşünceli, daha kabullenici bir sessizlikti. Ali'nin yüzündeki umut sönmüştü, yerini anlayış almıştı. Fırat, Lerna'nın omzundaki elini sıktı. Belki de hepimiz, bazı hikayelerin mutlu sonla bitmeyeceğini, ama yine de devam etmemiz gerektiğini biliyorduk. Ve belki de en büyük cesaret, biteni bitirmekte, yarım kalan cümleleri noktalamakta yatıyordu.

Fırat, sanki ortamın ağır havasını dağıtmak, eski neşesini geri getirmek için, yüzüne o tanıdık alaycı, kışkırtıcı gülüşünü yaydı. Arkasına rahatça yaslanıp etrafımızdaki herkese bir göz attı, sonra bakışlarını bana dikti. Gözlerinde muzır bir parıltı vardı.

"Nasıl baktı ama sana," diye başladı, sesi eğlence doluydu, "o asker 'deniz kızı' deyince? Gözlerinin içi fırıl fırıl döndü sanki. Öyle bir baktı ki, askeri yerinden kaldırıp denize atacak gibiydi."

Ali, Fırat'ın bu yorumuyla şakaya katıldı. Şakayla karışık, eğlenceli bir şekilde el çırpıp kahkaha attı ve masaya doğru eğildi, sanki sır veriyormuş gibi.

"Valla Miraç yüzbaşım, komutanım, abla," dedi, gözlerini kocaman açarak, "yirmi beş tane kaslı. Genç erkek," kafasını iki yana sallayarak arkasına yaslanıp yeniden eğildi. "Görünce çıldırdı, çıldırdı. İçindeki o kıskançlık ateşini yemin ediyorum, arkasından hissettim. Bileklerindeki damarlar öyle bir attı ki..."

Ben de dayanamayıp gülümsedim. Onların bu hafif alayı, içimdeki burukluğu biraz olsun dağıtıyordu. "Bırakın be," dedim, sesimde oyuncu bir sitem vardı, "adam işini yapıyor. Ben de işimi yapıyorum. Gerisi sizin hayal gücünüz."

"Hayal gücü mü?" diye atıldı Fırat, kaşlarını kaldırarak. "O bakış, hayal ürünü değildi, bacım. O, saf, katıksız, 'benimkine bakma' bakışıydı. Neyse ki sen soğukkanlıydın, yoksa orada bir facia çıkabilirdi."

Gözlerimi şöyle bir devirdim, onların abartılı yorumlarını hafife alır bir tavırla. "Saçmalamayın ya," dedim, sesimde biraz da gerçekten inandırmaya çalışıyormuşum gibi bir ton vardı. "Neyini kıskanacak? Hepsi bir avuç 20, bilemedin 25 yaşlarındaki gençler. Daha hayatı, gerçek sorumlulukları tanımamış çocuklar."

Pars, tam o sırada, iki elini de havaya kaldırdı ve parmaklarıyla hava tırnak işaretleri yaptı, vurguyu artırmak için. "Komutanım," dedi, sesi ciddi ama gözlerinde eğlence parlıyordu, "'25 kişiden oluşan bir avuç erkek.' Bu işler artık yaşa bakmıyor. Hepsinin beyinleri tek bir amaç için çalışıyor. Ve genelde, o yaşlarda, o amaç oldukça... ilkel ve doğrudan oluyor."

Tam o sırada, sessizce dinleyen Aslı, yavaşça başını çevirip Pars'a baktı. Kaşlarını hafifçe kaldırarak, saf görünen ama altında keskin bir merak taşıyan bir sesle sordu;

"Sen de mi öyleydin?"

Pars, aniden yakalandığı bir suçlu gibi irkildi. Gözleri fal taşı açıldı, yüzü hafifçe kızardı. Hızla Aslı'ya döndü. "Ne alakası var şu an konunun benimle?" diye çıkıştı, sesi bir oktav yükselmişti. "Biz Miraç Yüzbaşı'dan bahsediyorduk, birden konu neden bana geldi?"

Ben, olanları izlerken, gözlerimi hafifçe kıstım ve dudaklarıma sinsice, tatlı bir intikam gülümsemesi yerleştirdim. İşte, diye düşündüm, konuyu değiştirmenin en iyi yolu, ateşi başkasının üzerine çevirmektir. Masadaki gerginlik ve flörtöz enerji, bir anda Pars ve Aslı'nın arasındaki o küçük, kişisel çekişmeye kaymıştı.

Tam o sırada, Lerna arkasına rahatça yaslandı, kollarını göğsünde birleştirdi. Yüzünde, olan biteni eğlenerek izleyen bir ifade vardı. Pars'ın savunmasını onaylar gibi başını salladı.

"Pars haklı," dedi, sesi düşünceli, ama altında bir kıvılcım saklıydı. "Bir avuç ergen, evet. Ama kaslı ve yakışıklı ergen. Fark bu."

Cümle masaya düşer düşmez, hava aniden değişti. Fırat'ın yüzündeki rahat, alaycı ifade silindi. Yavaşça, ağır ağır başını çevirdi ve Lerna'ya baktı. Gözleri, tamamen ona odaklanmıştı. Kaşları yukarıya kalkmıştı. Sesini alçak, ama her hecesi tehdit gibi ağır bir tonda çıkardı;

"Neli dedun?"

Sıçtık.

O an, masadaki herkes, hatta tartışmaya dalmış Pars ve Aslı bile dondu. Ali'nin çayı dudaklarına götürdüğü eli havada kaldı. Lerna, Fırat'ın bu ani ciddiyeti karşısında hafifçe gözlerini büyüttü. Dişlerini hafifçe sıkarak, yüzünde gergin bir gülümseme belirdi. Ancak gözlerinde, hızlıca bana doğru kayıp orada takılan bakışında, açık bir yardım çağrısı vardı.

Ben de ona, kaşlarımı hafifçe kaldırıp "Başının çaresine bak," der gibi bir gülümsemeyle karşılık verdim. Fırat, Lerna'nın bu rahat tavrı karşısında gözlerindeki şaşkınlığın yerini yavaş yavaş, daha derin, daha karanlık bir ilgiye bıraktığını hissettim. Bu, bir kavgadan çok, aralarında yeni başlayan bir dansın ilk adımları gibiydi.

Lerna, yüzündeki gülümsemeyi bozup Fırat'a göz ucuyla baktı.

"Üf! Tamam işte bir avuç ergen."

Fırat, siniri bozulmuşçasına öfkeli bir kahkaha attı. Kafasını 'seni gidi seni' tarzında sallayıp yeniden Lerna'ya baktı. Sonra aniden, yüzündeki tüm ifadeleri sildi. Yerine, soğuk, ciddi, tehlikeli bir maskeyi takındı. Ağır aksanını iyice belirginleştirerek, alçak ve vurgulu bir şekilde konuşmaya başladı;

"Haburadan hiç üşenmeden galkarum," dedi, her kelimeyi tek tek, Lerna'nın yüzüne doğru hafifçe eğilerek vurguluyordu. "O uşaklarun gaslaruni deker deker badladurum." Sözleri, masada buz gibi bir sessizlik yarattı. "Ardundan... haburaya geri gelup, senu..." Duraksadı. Gözleri, Lerna'nın hafifçe aralanmış, şaşkın dudaklarına kaydı. Orada, bir an takıldı kaldı. "...herkesun içunde..." Cümlesini tamamlamadı, yeniden Lerna'nın gözüne baktı. Sadece, sözünün bittiği yerde, o tamamlanmamış tehdidin ağırlığıyla sustu.

Lerna, utançla ve bir o kadar da şaşkınlıkla gözlerini hızlıca kırpıştırdığında, tam arkamdan, net ve kasıtlı bir öksürük sesi duyuldu. Ses, kantinin gergin sessizliğini anında parçaladı.

Fırat, refleksle geri çekildi, yüzündeki o yoğun, karanlık ifade bir anda dağıldı, yerini sıradan bir maskeye bıraktı. Masanın üzerine düşen uzun, tanıdık bir gölgeyi fark ettim. Yüreğim yerinden oynayacak gibi attı.

Yavaşça, neredeyse korkuyla kafamı geriye doğru attım. Yukarıda, tam arkamda, hafifçe öne eğilmiş, yüzüme bakmakta olan Rauf'u gördüm. Gözleri, masanın üzerindeki herkeste değil, sadece bana odaklanmıştı. İçinde, okunması güç bir karışım vardı: gözlem, sorgulama ve belki de... emin olmamakla beraber kıskançlığın en koyu tonu.

Gözlerim büyüdü, nefesim kesildi. Hemen, neredeyse bir sıçrayışla kafamı öne eğdim ve sandalyemden hızla, ayağa kalktım. Hareketim o kadar ani ve sertti ki, sandalye arkasındaki boşluğa doğru gıcırdayarak kaydı. Tüm dikkat, şimdi tamamen bana ve arkamdaki varlığa, Rauf'a çevrilmişti.

Rauf, kimseye bakmadan, doğrudan bana, sesini alçak ama tartışmasız bir tonla konuştu: "Konuşmamız lazım."

Tek kaşımı, sorgulayıcı ve biraz da meydan okuyan bir şekilde kaldırdım. Bu sadece bir istek miydi, yoksa bir emir mi? Cevabını hemen, hiç tereddüt etmeden verdi.

"Komutan olarak."

İki kelime. Ama o iki kelime, aramıza görünmez, soğuk bir duvar ördü. Artık Rauf ve Miraç değildik. Yüzbaşı Aslan ve Yüzbaşı Gökçe'ydik. Kalbime saplanan o görünmez çengel, bu kez daha derine, daha acıtacak şekilde batmış gibi sızlattı. Göğsümde yakıcı bir ağrı hissettim, ama yüzümde en ufak bir kırılma göstermedim.

"Tabii, komutanım," dedim, sesim tıpkı onunki gibi mesafeli ve resmiydi. "Nerede uygun görürseniz."

Masadaki herkes, bu ani güç mücadelesini ve değişen atmosferi sessizce izliyordu. Ama bu, onların müdahale edebileceği bir mesele değildi artık. Bu, tamamen bizim, tamamen iki komutan arasındaydı.

Rauf, başıyla kantin kapısını işaret etti, sonra oraya doğru, beni takip etmesini bekler bir şekilde döndü ve yürümeye başladı. Rauf'u takip ettim. Her adım, kalbimdeki o çengelin biraz daha derine batması gibiydi. Çalışma odasına vardığımızda kapıyı açtı ve geçmem için kenara çekildi. Hızla içeriye geçip odanın tam ortasında durduğumda kapıyı kapattı ve bana doğru döndü.

Kendi masasının önündeki iki tekli koltuğu gösterdi. "Otur," dedi. Kendisi de diğer koltuğa oturdu, bekler bir tavırla. Ben ise, oturmak yerine olduğum yerde, dik ve kararlı bir şekilde ayakta durdum. Rauf, bu direnişim karşısında kaşlarını hafifçe kaldırdı, sorgulayıcı bir ifadeyle yüzüme baktı.

Yavaşça kollarımı göğsümde bağladım. Bu hem bir savunma hem de bir meydan okuma pozisyonuydu. Gözlerini gözlerime diktim.

"Ayakta da dinleyebilirim."

Rauf, gözlerini, sabrının sınandığını belli eden derin, burun deliklerinden bir nefes vererek kapattı. Alt dudağını hafifçe dişledi, bir karar vermek ya da öfkesini kontrol etmek ister gibiydi. Kafasını yavaşça eğip kaldırdı.

Gözlerini açtığında, bakışları bu sefer daha keskindi. Ellerini koltuğun deri kolçaklarına bastırarak ağır ağır ayağa kalktı. Hareketi, bir yırtıcının sakin ama tehditkâr doğrulması gibiydi.

Sonra, yavaş ve ölçülü adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Her adımı, sessiz odada yankılanıyor, aramızdaki mesafeyi tehlikeli bir şekilde azaltıyordu. Gözleri, yüzümdeki her detayda geziniyor, adeta savunma duvarımın zayıf noktalarını arıyordu. Ben ise, kollarımı sıkıca bağlı, olduğum yerde kök salmış gibi duruyor, onun yaklaşmasına izin veriyordum. Nefesimi kontrol etmeye çalışıyordum, ama kalbimin atışları kulaklarımda gümlüyordu.

Karşıma geçtiğinde, durdu. Bir an için öylece, sadece bakışlarımızla çarpıştık. Sonra, sağ bileğini hafifçe oynatarak, askeri duruşundaki son bir gerginliği de attı. Ellerini, tıpkı bir komutan gibi, sırtının arkasında, bel hizasında bağladı. Bu hareket hem resmiyeti koruyor, hem de göğsünü, gücünü ve savunmasız bıraktığı merkezini öne çıkarıyordu. Göğsünü hafifçe ileri verdi, omuzları geride, başı dik. Artık karşımda sadece Rauf değil, tüm otoritesi ve kararlılığıyla Komutan Yüzbaşı Rauf Aslan vardı.

"Ama ben," dedi, sesi odanın sessizliğinde çelik gibi keskin, "sen ayaktayken oturup konuşamam."

Cümlesi havada asılı kaldı. Bu bir emirdi, kibarca giydirilmiş bir ültimatomdu. Ya oturacaktım ve onu, komutan olarak dinleyecektim, ya da bu görüşme hiç başlamadan bitecekti. Gözlerindeki ifade, bu konuda pazarlığa açık olmadığını açıkça söylüyordu.

İçimde bir direniş, bir isyan dalgası kabardı. Ayakta duruşum, ona karşı koyabildiğim son küçük alandı. Ama aynı zamanda, onun da haklı olduğu bir nokta vardı: Bu, resmi bir görüşmeydi. Ve hiyerarşi, duygularımızdan daha ağır basmak zorundaydı.

Gözlerimizi ayırmadık. Bir saniye, iki saniye... Sonra, yavaşça, kasıtlı bir şekilde, göğsümde bağlı olan kollarımı çözdüm. Hareketlerim ağır ve anlamlıydı. Oturma eylemi, bir teslimiyet değil, stratejik bir geri çekilme olacaktı.

Adımımı, gösterdiği boş koltuğa doğru attım. Kendimi, dik ve disiplinli bir şekilde koltuğa bıraktım. Bacak bacak üstüne atmadım, sırtımı dayamadım. Öne doğru, hazır ve tetikte oturdum. Ellerimi, dizlerimin üzerinde birleştirdim.

"Buyurun, komutanım," dedim, sesim artık tamamen profesyonel ve tarafsızdı. "Dinliyorum."

Oturuşumla, oyunun kurallarını kabul etmiştim. Şimdi, top ondaydı. Bakalım, komutan olarak bana ne söyleyecekti.

Rauf, yeniden karşımdaki koltuğa geçip oturdu. Bu kez, resmi ve dik duruşundan sıyrılmış gibiydi. Öne doğru eğildi, dirseklerini dizlerinin üzerine yasladı. Ellerini, parmaklarını birbirine geçirerek sıkıca kenetledi. Bu pozisyon, düşünceli, odaklanmış ve belki de biraz gergindi. Komutandan çok, ciddi bir konuyu masaya yatırmaya hazırlanan bir adam görüntüsü veriyordu.

Bana baktığında, gözlerindeki o keskin, mesafeli ifade biraz yumuşamış, yerini karmaşık bir ciddiyete bırakmıştı. Ben de tek kaşımı hem merak hem de "Evet, neymiş bu önemli mesele?" der gibi hafifçe kaldırdım. Sessizliği, onun bozmasını bekledim. Bu kez, söz sırası ondaydı.

Ama o konuşmadı. Öylece, dimdik, gözlerimin derinliklerine bakmaya devam etti. Bakışları, sadece bakmak değildi; bir sorgulamaydı, bir arayıştı. Sanki yüzümde, söylemeyeceğim bir şeyler, itiraf etmeyeceğim bir gerçeklik arıyordu. Ya da belki de, kendi söyleyeceklerini toparlamaya çalışıyor, doğru kelimeleri bulmak için zaman kazanmak istiyordu. Sessizlik, odada yoğunlaştı, kalınlaştı. Saatin tik takları, normalde duyulmayan bir ses haline geldi.

Dayanamadım. Sabrımın ipi, o ağır sessizlikle gerile, gerile neredeyse kopacaktı. Sesim, odanın durgun havasını aniden yırtarak çıktı.

"Konuşacak mısın artık?"

Sorum, beklenmedik bir darbeymiş gibi ona ulaştı. Rauf, irkilerek gözlerini hızlıca kırptı, bakışları bir anlığına şaşkınlıkla dağıldı. Sanki derin bir düşünceden ya da iç hesaplaşmadan aniden uyanmıştı.

Onun bu tepkisi karşısında, ben de istemsizce kaşlarımı çattım. Bu kadar basit bir soruya bu kadar şaşırması, onun da bu anın geriliminden etkilendiğini, belki de benden daha fazla etkilendiğini gösteriyordu. İçimde, küçük bir zafer duygusuyla karışık bir merak uyandı. Demek ki bu sessizlik oyunu, sadece benim için zor değildi.

Rauf, bakışlarını yere, parkeye indirdi. Dudakları hafifçe aralandı, sanki bir şey söylemek üzereydi, ama havaya boş bir nefes ya da sessiz bir heceden başka bir şey çıkmadı. Ama ben, o kısa, düşünceli anında, dudaklarının şeklinden kelimeleri okuyabilmiştim.

Ne konuşacağımı unuttum ki?

Okuduğum anda, içimdeki o küçük zafer duygusu eriyip gitti, yerini ani, beklenmedik bir yumuşama aldı. Bu, o sert, kontrollü komutanın arkasındaki şaşkın, belki de kırılgan adamdı. Planlar, emirler ve stratejilerle dolu bir dünyada, karşısındaki eski karısıyla ne konuşacağını bilememek...

Kaşlarımın çatıklığı gevşedi. Yüzümdeki gergin maskenin yerini, daha insani, daha anlayışlı bir ifade aldı, istemeden. Sesimi, öncekinden biraz daha yumuşak, ama hâlâ mesafeli bir tonda çıkardım.

"O zaman," dedim, "konuşmak için bir nedenin olmadığını söyleyebilir misin? Ya da konuşmak istediğin şey, sözcüklere dökülemeyecek kadar karışık mı?"

Rauf, kafasını yavaşça hem onaylar hem de bir çaresizlik ifade eder gibi salladı. Boğazında bir yumru varmışçasına derin, güçlü bir yutkunma hareketi yaptı. Gözlerini hâlâ bana çevirmemişti, kendi kenetlenmiş ellerindeydi. Dudakları yeniden, bu sefer daha belirgin şekilde aralandı ve içinden, neredeyse bir fısıltı kadar hafif, ama odanın sessizliğinde kristal kadar net çıkan sesle mırıldandı.

"Sözcüklere dökülemeyecek kadar karışık."

Cümlesi, havada asılı kaldı, tüm o söylenmemiş her şeyin ağırlığını taşıyordu. Öfke, pişmanlık, korku, özlem, belki de hâlâ var olan bir sevgi... Hepsi, karışık kelimesinin altında, eriyip birbirine girmişti. Bu itiraf, onun için bir zayıflık göstergesiydi belki, ama aynı zamanda, bana karşı şimdiye kadarki en dürüst anlarından biriydi.

Ben de bir an için ne diyeceğimi bilemedim. İçimdeki savunma duvarları, bu beklenmedik dürüstlük karşısında bir anlığına sarsıldı. Sonra, yavaşça, kendimi toparladım.

"Anlıyorum," dedim, sesimde artık o keskin meydan okuma yoktu, daha çok bir kabullenme vardı. "Bazen... kelimeler, yükü taşımak için yetersiz kalır." Gözlerimi, sonunda onun yüzüne çevirdim. "Peki o zaman, komutanım, beni buraya getirmenizin amacı neydi? Sessizliği paylaşmak mı?"

Rauf, kafasını iki yana, kararlı bir şekilde salladı ve yerinde dikleşti. Omuzlarının çökmüş hali, üzerindeki yükün ağırlığını ele veriyordu. Ellerini çözmeden, yorulmuş bir şekilde arkasına, koltuğun sırtına yaslandı.

"Bir sivil geldi," dedi, sesi kullanılmamış bir tel gibi çatlak ve pürüzlüydü. İçinde bastırılmış bir öfke ve derin bir yorgunluk vardı. "Bana bağırıp çağırdı."

Bu sözlerle birlikte, kaşlarım aniden çatıldı. İçimde koruyucu, sert bir tepki uyandı. Ona kim bağırmıştı ki? Kim, üssün içinde, bir komutana, hem de Rauf Aslan'a bağıracak cüreti kendinde bulabilirdi? Bu, sadece bir saygısızlık değil, aynı zamanda bir meydan okumaydı.

Rauf, alt dudağını hafifçe büzdü, bir şeyler daha söylemek için kelimeleri zihninde toparlıyor gibiydi. Gözleri, yüzümdeki tepkiyi okumaya çalıştı, sonra bakışlarını kucağındaki kenetlenmiş ellerine dikerek devam etti.

"Bana..." diye başladı, sesi daha da boğuklaştı, "işe yaramaz biri olduğumu söyledi." Duraksadı, nefesi titreyecek gibi oldu. Dudağı, acıyla ya da öfkeyle büküldü. "Aldığım bütün eğitimlerin, geçirdiğim bütün o yılların... boşa olduğunu söyledi."

Sesi, bu son kelimelerde tamamen çatladı, içindeki incinmiş gururun ve derin bir yaralanmışlığın sesiydi. Onu böyle duymak, göğsüme saplanan o çengelden daha beter bir acı verdi. Dişlerimi, öfke ve koruma içgüdüsüyle sıktım. Parmak uçlarım, dizlerimde sıkılı halde duran ellerime gömüldü.

Kimdi bu? Kim, onun hayatını adamış olduğu şeye, onun kimliğinin özüne böyle saldırabilirdi? Bu sadece bir hakaret değildi; bu, onun varoluş nedenini hiçe saymaktı. İçimde kaynayan bir öfke, Rauf'a yönelik tüm kırgınlığımın önüne geçti.

"Neden diye sorduğumda," dedi Rauf, sesi artık neredeyse duyulmaz bir fısıltıya dönüşmüştü. Gözlerinden, kontrol edemediği, hızlı ve ağır bir damla yaş süzüldü. Kristal gibi parlak, acı dolu bir damla, kenetlenmiş ellerinin üzerine düştü ve orada kayboldu. O anda, yüzümdeki tüm ifade, tüm mimikler silindi. Donup kaldım. Nefesim kesilmiş gibiydi. Her şey, aniden netleşti. Bulmacanın son parçası yerine oturdu.

"Gücüm olmasına rağmen onu kullanmadığımı," diye devam etti, her kelimeyi zorlukla çıkarıyor gibiydi, "karısını kaybetmesine sebep olduğumu söyledi. Ve ondan ayrılmak zorunda kaldığını. Bunun için işe yaramaz, korkak biri olduğumu."

Bana, komutan olarak, kendisini anlatıyordu. Ama anlattığı şey, bir rapor değil, bir yaraydı. Bu itiraf, bir zaaf değildi. Aksine, şimdiye kadar gördüğüm en büyük cesaretti. Taşlar yerine zihnimde oturuyordu.

Beni buraya iki rütbeli olarak konuşmak için çağırmıştı. Ama ne konuşacağını bilemedi ve ardından bana o komutan kısmıyla seslendi. Kendi içindeki serzenişi, pişmanlığı ve çaresizliği karşısında eriyip gitti. Ve ben, onu dinlerken, kendi kalbimdeki o çengelin, onunkine nasıl kenetlendiğini, nasıl aynı acıyı çektiğimizi hissettim.

Yavaşça, neredeyse kendimden geçmişçesine ayağa kalktım. Artık oturamazdım. Ona doğru, bir adım, iki adım attım. Aradaki mesafe azaldıkça, odadaki gerilim de değişti. Artık bir güç mücadelesi değil, iki yaralı ruhun birbirine yaklaşma çabası vardı. Önündeki sehpaya yavaşça oturduğumda bakışlarını ellerinden çekmedi.

"Rauf," dedim, bu sefer sesimde ne resmiyet ne de öfke vardı, sadece yorgun, ama net bir anlayış. "Sen korkak değilsin. Sen sevdiğin için korktun. Benim için korktun. Ve bazen, sevdiğin bir şeyi korumanın en acımasız yolu, ondan vazgeçmektir."

Kafasını, inatla, acıyla iki yana salladı.

"Ben isteyerek yapmadım."

Sesi anlatılamayacak kadar derin, paramparça ve acıklıydı. Bu bir savunma değildi; bir çığlıktı. İçinde, o kararı vermeye zorlanmış olmanın, elinin kolunun bağlanmışlığının, çaresizliğin yankısı vardı. O kelimeler, beni korumak için kendini feda etme eyleminin altındaki dayanılmaz ağırlığı taşıyordu: Ben bunu seçmedim. Koşullar beni buna zorladı. Ve bu beni mahvetti.

Gözlerini, alnına dökülmüş, dağınık saçlarının gölgesinden dolayı göremiyordum. Ama kucağında, sıkıca kenetlenmiş ellerinin üzerine, sessiz ve hızlı bir şekilde, birbiri ardına damlalar düşüyordu. Her biri, onun içindeki fırtınanın sessiz, ama yıkıcı bir kanıtıydı.

İçimdeki çengel, artık sadece batmıyordu; bir burgu gibi dönüyor, her dönüşte canımı daha fazla yakıyordu. Onun bu halini görmek, o güçlü, dimdik duran adamın gözyaşlarını görmek... Bu, benim ona söylediğim o acımasız sözlerden, onu uzaklaştırmak için yaptığım her şeyden daha ağır bir cezaydı.

Yavaşça, neredeyse bir hayalete dokunur gibi, elimi daha da yaklaştırdım. Parmak uçlarım, onun ıslak, sıcak yanağına değdiğinde, tüm bedeni bir içli hıçkırıkla sarsıldı. Sanki beklediği, ama aynı zamanda korktuğu bir dokunuştu bu. Yanağını, avucumun içine bastırarak, yüzünü hafifçe eğdi, bu temasın içine saklanır gibiydi.

Bana doğru dönen yüzünde, o hiç görmediğim, belki de hiç var olmasını istemediğim kırılgan adamı gördüm. Gözleri kapalıydı, ama kapalı, ıslak kirpiklerinin arasından, inatla ve sessizce yaşlar süzülmeye devam ediyordu. Her bir damla, onun kaybettiği her şeyin, taşıdığı her acının simgesi gibiydi. O sert çizgiler, şimdi acıyla yumuşamış, o demir gibi iradesi, gözyaşlarında eriyor gibiydi.

O an, nefesim kesildi. İçimdeki öfke, kırgınlık, planlar bir anda silinip gitti. Geriye, sadece bu adam ve onun dayanılmaz acısı kaldı. Ve ben, o acının bir parçasıydım.

"Özür dilerim," diye fısıldadım, sesim parçalanmış, boğuk bir şekilde çıktı. "Senin bu hale gelmene sebep olduğum için özür dilerim, Rauf."

Bu sadece bir özür değildi. Bu, bir teslimiyetti. Duvarlarımın, savunmalarımın, o koyu siyah zırhımın çöküşüydü.

Yüzümü hafifçe ona yaklaştırdım. Yanaklarına düşen o tuzlu, sıcak yaşlara, usulca dudaklarımı bastırdım. Dokunuşum, bir öpücükten çok, bir şifa arayışı, bir silme çabası gibiydi. O acıyı, o gözyaşlarını kendi tenimle temizlemek, üstümde taşımak istiyordum.

Rauf, bu dokunuşlara karşı donakalmıştı. Nefesi, düzensiz ve hızlıydı. Sonra, yavaşça, sanki rüyadan uyanır gibi, bir elini kaldırdı. Avucu, yanağımda, benim onunkine dokunduğum yere geldi. Parmakları, hafifçe titreyerek, çenemin hatlarında, dudaklarımın kenarında gezindi. Dokunuşu, bir soruydu: Bu gerçek mi?

Alnıma, kaşlarının hemen üstüne değen ıslak, titrek kirpiklerinin dokusu, içimi burktu. Yanağına, o sıcak, ıslak tenine bir öpücük daha bıraktım. Bu seferki, daha bilinçli, daha kararlıydı. İlk temasın şoku dağılmış, yerini derin, hüzünlü bir yakınlık almıştı. Dudaklarım, onun yüzündeki gözyaşı izlerinde hafifçe durdu, o acıyı içime çeker gibiydim.

Rauf, bu ikinci dokunuşla birlikte içini çekti, derin ve titrek bir nefes aldı. Gözlerini kapalı tutuyordu, ama yüzündeki gerginlik biraz daha azalmıştı. Avucu, hâlâ yanağımdaydı, ama şimdi bende ağlıyordum. Gözlerimden süzülen yaşlar, sessizce yanaklarımdan aşağı kayıyor, onun avcunun kenarına düşüyordu. Onun baş parmağı, yavaş, neredeyse otomatik bir hareketle, o yaş damlasının yolunu kesti ve hafifçe, çok hafifçe, yanağımda gezindi.

Rauf, yanağına yaslanmış avcumu kaybetmekten korkar gibi, ağır, dikkatli bir hareketle yüzünü hafifçe oynattı. Dudakları, boşta kalan, yaşlarla ıslanmış yanağıma doğru titreyerek yaklaştı ve oraya, çok hafif, çok kırılgan bir dokunuşla değdi.

Gözlerim, o narin temasla birlikte istemsizce kapandı. Hissettiğim şey, sadece dudaklarının sıcaklığı değildi. Hissettiğim, bir özürdü. Bir şükrandı. Ve belki de, kelimelere dökemediği her şeyin sessiz bir ifadesiydi.

Sonra, o titrek dudaklar, yanağımda aşağı doğru, gözyaşlarımın izlediği rotayı takip etmeye başladı. Her bir yaş izine, usulca, saygıyla bir öpücük kondurdu. Her dokunuş, o acı damlasını silmeye, onun yerine kendi sıcaklığını, kendi pişmanlığını bırakmaya çalışıyor gibiydi.

Titrek nefesini dudaklarımın hemen kenarında hissettiğimde, gözlerimi daha da sımsıkı kapattım. Dış dünya, onun dokunuşları ve nefesinin sıcaklığına dönüştü. Ama içimde, zihnimde, başka bir sahne açıldı.

Ruhumda bir oda vardı. Loş, sessiz. Açık pencereden gelen hafif bir rüzgâr, ince bir perdeyi havalandırıp bırakıyor, perde usulca sallanıp yeniden yerine iniyordu. Yumuşak, hipnotik bir ritimdi bu.

Perde bir kez daha havalandı, yana açıldı. O an, odanın içini gördüm. Döner bir sandalyede, bana doğru dönük, oturan bir adam vardı. Yüzünü net seçemiyordum; özellikleri flu, silikti. Ama onu hissediyordum. Onu yaşarken hiç görmemiştim, ama varlığı tanıdık ve derinden güven verici geliyordu. Arkasında, duvarda belli belirsiz bir sembol vardı, ama detaylarını ayırt edemiyordum.

Adam, sessizce bana bakıyordu. Sonra, net ve sakin bir sesle, sadece iki kelime söyledi:

"Ona güven."

Sözleri, odanın sessizliğinde çınladı, ruhumun her köşesine ulaştı. Sonra, perde tekrar havalandı, geri kapandı ve görüntü anında silindi, eriyip gitti. Geriye, sadece göz kapaklarımın arkasındaki yoğun, kadifemsi bir siyahlık kaldı.

Ama dudaklarımın kenarındaki o sıcak nefes hâlâ oradaydı. Rauf'un nefesi. Gerçeklik, aniden geri döndü, o vizyonun gücüyle yüklü olarak. Ona güven.

Ben bir pusulaydım. Artık gidecek başka bir yön yoktu. Kuzey buydu. Her şeyi kaybetsem de, her şeyi yanlış anlasam da, manyetik gerçeklik buydu. Ve bir pusula, gerçeğe karşı savaşmazdı. Sadece gösterirdi. Ben de şimdi, nihayet, gösteriyordum: Doğru yön, onun yüzünde, onun gözlerinde, onun nefesinin bana ulaştığı o noktadaydı. Başımı hafifçe, kararlı bir yavaşlıkla ona doğru çevirdim. Hareketim bir teslimiyetti, bir davetti.

Dudaklarının, benimkine değmesine izin verdim. Rauf, şaşkınlık dolu, kesik bir nefes aldı. Yanağından düşmemiş avcumu, yavaşça ensesine doğru kaydırdım. Parmaklarımı, onun yumuşak saçlarının arasına geçirdim, köklerinde hissettim. Dudaklarımı araladım ve onu, tıpkı eskiden her seferinde yaptığı gibi, ama bu sefer ben öptüm.

"Miraç," diye fısıldadı Rauf, sesi, onu öpüşümün etkisiyle boğuk ve titrek.

Bir an için durdum ve "Sus ve karşılık ver," diye fısıldadım.

Rauf, ilk şok anını atlattı. Üzerindeki şaşkınlık eridi, yerini yoğun, karşı konulmaz bir karşılık almaya bıraktı. Titrekçe, belki de inanamayarak, dudaklarını araladı. Nefesi, benimkine karıştı, sıcak ve istekliydi.

Öpüşümüz, yavaş bir alevlenmeyle hızlandı, yoğunlaştı. Sol elimi yanağına yasladım. Sanki beni öpmüyormuşçasına "Öp beni," dedim, dudaklarının arasına.

Artık sadece dudaklar değildi; diller birbirini buldu, eski bir dansı hatırlar gibi ustaca, ama bu sefer daha umutlu, daha ihtiyatlı bir tutkuyla. Ellerim saçlarında gezinirken, onun elleri de belime, sırtıma kenetlendi, beni ona daha da yaklaştırdı. Sanki aradaki tüm mesafeyi, tüm geçmiş acıyı bu yakınlıkla yok etmeye çalışıyordu.

Sehpadan kalkıp ona yaklaştım. Bacaklarımı açarak, doğrudan onun kucağına oturdum. Bu yeni pozisyon, öpüşümüzü daha da derinleştirdi, yakınlığımızı katladı. Bedenlerimiz tamamen uyum içindeydi, her eğri diğerine oturuyordu. Yüzlerimiz, bir dans edercesine, tam tersi yöne doğru zarif bir ahenkle hareket etti. Bu hafif dönüşlerde, burnumun ucu onunkini okşadı, nazikçe sürtünüp yer değiştirdi. Bu küçük, samimi dokunuş, yakınlığımızı daha da dokunaklı kılan bir incelikti.

Ellerim omuzlarından, güçlü sırtına kaydı. Onun elleri de belimde, kalçalarımda sıkıca duruyor, beni kendine daha da çekiyor, bu birleşmeyi daha da güçlendiriyordu. Her çekişte, aramızdaki son boşluklar da yok oldu, bu birleşme daha da güçlendi, daha da kaçınılmaz hale geldi.

Öpüşü durduran yine ben oldum. Alınlarımız birbirine yapışmıştı, terin ince bir tabakası iki cildi birbirine kaynaştırıyor gibiydi. Onun nefesi, ılık ve düzensiz, yüzüme çarpıyor, her soluk verişinde yeniden kelimesini tekrar tekrar yazıyordu.

"Yeniden başlıyoruz," dedim fısıltıyla.

Gözlerini açtığında bakışlarına daldım. Gözlerindeki o kılcal damar haritası, sadece geçmiş gözyaşlarının değil, şimdiki zamana dair taşıdığı kırılgan umudun da izleriydi. Kaşlarının altından bakan bakışları, bir sorgulamadan ziyade, derin bir kavrayışla doluydu. Avuç içlerim hâlâ yanaklarında, parmak uçlarım şakaklarındaki nabzın hafif atışını hissediyordu. Aramızdaki boşluk, fiziksel olarak kapalı olsa da, yeni başlayan bu şeyin titreşimiyle dolu, elektrik yüklü bir alana dönüşmüştü.

"Biz," sesim bir fısıltıydı ama içinde çelik gibi bir kararlılık vardı. "Tüm her şeyin ötesinde Rauf ve Miraç'ız," dedim ve belimdeki bir elini saçlarıma doğru yükselttim. Elini geri çekecek, dokunmayacak gibi olduğunda birazcık güç uyguladım. Parmaklarının, benim parmaklarımla peruğun içine girdi.

Kendi gerçek saçımdan bir tutamı yakalayıp hafifçe çektiğimde, yalnızca o bordo telin peruktan sarkması değil, onun yüzündeki ifadenin değişimi de bir sahne efekti kadar dramatikti. Gözleri, ani bir şokla irkildi; gözbebekleri büyüdü, şaşkınlık ve kavrayışın hızla birbirine karıştığı bir an yaşadı. Soluğu kesildi, göğsü hareketsiz kaldı.

"Bu.. bu...sen," diye kekelediğinde baş parmağımı dudaklarına yasladım.

"Şşş," diye ona eğildim. "Sen susacaksın. Artık ben konuşacağım."

Ona eğilirken, gölgem yüzünü ikiye böldü. Bakışlarının derinliklerine daldığımda, ilk şokun çözülüşünü izledim. Gözlerindeki şaşkınlık, buzların ilkbahar güneşi altında çatlayıp erimesi gibi, yavaş yavaş dağıldı. Yerini, bir tanıma, bir kavrayış. Ve nihayetinde, kaçınılmaz olanı kabullenmenin ağır, dingin hüznü yerleşti. Gözleri, parmaklarımın arasındaki bordo saç telinden yavaşça yukarı kaydı, benim gözlerime kenetlendi. O bakışta, yorgunluğu, yanılgıları ve şimdi, tüm bunların üzerine serpilmiş yeni bir soru vardı. Burukça gülümsedim.

O buruk gülümsemem, dudaklarımın sadece bir köşesinde, acı ve zaferin karıştığı küçük bir kıvrım olarak belirdi.

Ona, forumdaki sözlerini hatırlatırcasına; "Yazmışsın ki; siyah benim rengimdi, senin fırçanda hayat buldu. Artık aynı resimdeyiz sevgilim. Tuvale damlayan koyu siyah oldu," diye fısıldadım. Kafamı iki yana sallayışım yavaş ve kesindi; bir reddetme değil, bir düzeltmeydi.

"Yanıldın sevgilim," diye fısıldadım. Sevgilim kelimesi, fısıltının içinde bir hançer gibi parlıyor hem bir hitap hem de geçmişe dair acı bir hatırlatmaydı. Onun gözlerinde, o irkilmenin hemen ardından, derinlerden yükselen bir acı dalgası belirdi. O dalga, şaşkınlığın cam gibi şeffaf yüzeyini çatlatıp, altındaki pişmanlık, özlem ve yoğun bir suçluluk karışımını ortaya çıkardı. Benliğinin merkezine düşen taş, sadece bir şok değil, aynı zamanda bir uyanıştı.

"Evet, biz artık aynı resimdeyiz," diye devam ettim, sesim biraz daha alçalarak, daha samimi bir yakınlıkla. "Ama ben o resmi, kendi fırçamla boyamadım."

Burnumu, onun burnuna nazikçe sürttüm. Bu, Eskimo öpücüğüne benzeyen samimi, kadim bir dokunuştu. Ama bu dokunuşta bir iddia, bir meydan okuma da vardı. Soluklarımız bir kez daha karıştı, ancak bu seferki, nefeslerin değil, gerçeklerin karışımıydı.

"Sen üzerine bir siyah takım giymiştin. Beni ön plana çıkarsın diye," Onun gözlerinde, o geceyi, o daveti, o küçük ayrıntıyı hatırlayışını görebiliyordum. Hafızasının gözlerinin ardında canlanışı, soluk alışını yavaşlattı. Ruhumda kadının, omuzlarındaki ceketi, Rauf'un omuzlarına bırakmasına izin verdim: "Ben, senin sandalyeye astığın o ceketi giydim, sevgilim."


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!