KRAKEN KAPANI

LİMAN 13: YANSIMA

⏱️ 148 dk okuma
Bölüm Resmi

Bölüm Şarkıları;

NKBİ, Güneş

The Forbidden Eden – Dark Piano Waltz, Pianza

Tourner Dans Le Vide, Indila

Dove – Doll Version, Antihoney (Slowed)

Sabhal Ia'n 'Ic Uisdean, Tannas

Canain Nan Gaidheal, Tannas

Teni Tenime, Sena Şener

Where Are You, Otnicka

Mavişim, İdo Tatlıses

Die With A Smile, Bruno Mars & Lady Gaga

Acıtır Gibi Severek, Can Ozan

Haberin Yok Ölüyorum, Duman

🐙

NKBİ, Güneş

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

'Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulur," diye yazmış Shakespeare, Romeo ve Juliet kitabında. Rahip Lawrence'ın kilisede Romeo'ya söylediği bu cümleyi küçükken anlamamıştım. Şimdi ise, bu hastane koridorunun sessizliğinde, her hecesi iliklerime işliyordu. Sanki yıllar sonra patlayan bir mayındı bu söz ve ben tam üzerinde durmuş, titreşimlerini hissediyordum.

Rauf, Gölcük Deniz Üssü'nden ayrılırken konuşmamış ama elimi sıkıca tutmuştu. Gözleri gözlerimi belki bir an bile olsa bulmamıştı ama elini, elimden hiç ayırmamıştı. Buraya, bu hastanenin önüne geldiğimizde ise avucu ansızın boşalmıştı. Elimden çekip aldığı sadece teması değil, nefesimi de almıştı. Demir'le içeri girmişlerdi. Koridorda yalnızca Eamon ve ben kalmıştım. Diğerleri ise Gölcük'te kalmıştı.

Bir saati aşkın süredir oradalardı. Aramızda yirmi metre, bir kapı ve geçilemez bir uçurum vardı. Araya giren, mesafeden ziyade o anın ağırlığıydı. O piyanonun üzerindeki kanlı bedenin görüntüsü, Taçsız Kral lakabının getirdiği ürperti ve Rauf'un gözlerine, bir daha asla silinmeyecek biçimde çöken o buz gibi, intikamla parıldayan kararlılıktı.

Geçmişimiz, çürümüş bir cesedin ağır kokusuyla koridoru doldurup bize doğru sürünüyordu. Bizi bir araya getiren, birbirimize bağlayan her şey, şimdi bizi boğacak bir silaha dönüşmüştü. Zamanında onları bitiren o isim, Taygun Kılıç Yıldız, şimdi masaya tüm kartlarını açmış, soğuk soğuk gülümsüyordu. Bize ise oyunu izlemekten başka şans tanımıyordu.

Allah'ın belası.

Bizi ilk bir araya getiren o şiddetli geçmiş, şimdi yerini başka bir şiddete bırakmıştı. Belki de Romeo ve Juliet de böyle hissetmişlerdi, son gecelerinde. Başlangıçtaki o delice, şiddetli tutkunun, nasıl da ölümün soğuk gölgesine dönüşebileceğini fark etmişlerdi. Bizim hazırladığımız zehir henüz dudaklara değmemişti. Ama şişe, masanın üzerinde duruyordu.

Adı, intikamdı.

Ve ben, sevdiğim adamın o zehri içmek için nasıl da kararlı adımlarla ilerlediğini izliyordum. Sahnenin ortasında, sevdiğinin gözlerinde kendini kaybetmiş halde, bir sonraki darbeyi beklemekten başka bir şey yapamıyordum.

"Biz askerlerin gözünde röntgen cihazı yok, evlat."

Eamon'un yumuşak, çatlak sesiyle irkildim. Gözlerimi, uzun zamandır diktiğim o kapıdan ayırıp ona çevirdim. Koridorun karşısındaki bankta oturuyor, elleri gümüş başlı bastonunun üzerinde, parmakları oyma şekilleri usulca okşuyordu. Zamanın ve savaşların ağırlığını taşıyan bir heykel gibiydi.

"Ama bakışlarımız var," diye devam etti, başını yavaşça kaldırıp gözleri beni buldu. Derin, bilge ve derin bir hüzünle doluydu bakışları. "Bazı bakışlar vardır; baktığı her yeri yangın yerine çevirir ama bazı bakışlar, yalnızca külü görür."

Sözleri, boğazıma sanki bir yumruk gibi oturdu. Nefes alamadım. Belki Rauf, o yüzden gözlerime bakamıyordu. Baktığı her yeri yangın yerine çevirecekti ve benim küllerin arasında kalmamı istemiyordu. Düşüncelerimdeki gerçeklik acımasız bir silah gibi enseme dayandı. Beni öldüreceğini biliyordum ama tek şansım tutukluk yapmasıydı.

Eamon, bastonuna dayanarak ayağa kalktı ve yanıma, camlı kapının önüne geldi. İçerisi görünmüyordu, perdeler kapalıydı.

"Bir adamı intikam ateşi sardı mı," diye mırıldandı, sanki kendi geçmişiyle konuşuyormuş gibi, "önüne çıkan her şeyi yakar. Sevgiyi, aklı, hatta kendi canını bile."

"Peki ya onu durduramazsam?" diye fısıldadım, sesim bir çatlak gibi titreyerek. "O da yanıp giderse?"

Eamon, bana baktı. Gözlerinde bir nesil askerin gördüğü ve asla anlatamadığı şeylerin gölgesi vardı.

"Evlat," dedi yavaşça, bedenini bana döndürdü. Sanki bir sır verecekmişçesine eğildi. "Rauf, sana değer veriyor. Eğer Rauf, bir yangın başlatırsa bu tek başına olmaz. Sen de yanarsın ve Rauf, bütün bu olaylar bittiğinde, geride sadece külleri görür."

Tam o anda, kapının ardından boğuk, sert bir ses yükseldi. Metalik bir şeyin devrilme sesiydi. Eamon'un bileği, bastonunun üzerinde gerginleşti. Ben ise donup kaldım. Eamon, doğrularak kapıya doğru baktı. Bir adım geri çekildiği an kapı açıldı. Demir, soğukkanlı yüzüyle önce Eamon'a, sonra bana baktı. Başıyla içeriyi gösterdi ve Eamon'a baktı.

"Siz de gelin."

Eamon derin, gırtlaktan gelen bir nefes aldı. Bastonu, sanki taşın altında kalmış bir canlı gibi gıcırdadı. O adımı atması bir ömür sürdü. Şimdi, o kapıdan içeri girmek, yalnızca bir odaya girmek değil, bir adamın karanlığına, bir neslin yüküne girmekti. Çünkü içeride yatan adam, onun rahmetli olmuş kızının eşiydi.

Ben onların arkasından sürüklendim. Bacaklarımda his yoktu.

Kapı aralığı, dünyalar arası bir geçitti. Perdeler sıkıca çekilmişti. Tek ışık kaynağı, tavandaki tek bir floresan lambaydı. Odanın ortasında, devrilmiş bir serum sehpası yatıyordu. Cam parçaları, üzerlerine düşen ışıkla minik, ölü yıldızlar gibi parlıyordu. Duvarda, göz hizasında, küçük, koyu bir sıçrama lekesi vardı. Henüz kurumamıştı.

Rauf, pencerenin önünde, sırtı kapıya dönük ayakta duruyordu. Bakışlarımı yatakta yatan adama çevirmeye korkuyordum. Ne ile karşılaşacağımı bilmiyorum. Taçsız Kral'ın, Rauf'un babasını ne hâle çevirdiğini görmek istemiyordum.

Eamon, birkaç ağır adım attı, odanın ortasına geldi. Bastonunu yere dikti, iki eliyle tuttu. Demir, arkamızdaki kapıyı kapatıp duvara yaslandı. Eamon'un nefesi, odanın ağır havasında düzensiz bir ritim tutturdu. Gözleri, Rauf'un penceredeki sırtından ayrılıp, yatağa yavaşça kaydı. Yatağa, orada yatana.

Yüzü, taşlaşmış gibiydi. Yılların verdiği her kırışık, şimdi daha derin, daha koyu bir çizgiye dönüşmüştü. Dudakları hafifçe aralandı, ama hiçbir ses çıkmadı. Sadece, "evlat" der gibi bir titreşim geçti üzerlerinden. Yatakta yatan adam, onun evladıydı. Damadıydı. Kızının, geride bıraktığı emanetti. Bastonu, avuçlarının içinde gıcırdadı. Kemikleri değil, ruhu gıcırdıyor gibiydi.

Ben gözlerimi yatağa çeviremiyordum. Korkuyordum. Korkum, Rauf'un baba acısından, kan lekelerinden, ölümden de öte bir şeydi. Eğer orada, o yatakta, Rauf'un babasının bedeni paramparça, tanınmaz haldeyse... Rauf asla iyileşemezdi. Onun içindeki yara, o görüntüyle birlikte kangren olur, hepimizi içten içe çürütürdü.

Gözlerimi, Rauf'un penceredeki siluetine, onun omuzlarına çöken o korkunç ağırlığa dikmiştim. O, hâlâ hareket etmiyordu. Sadece, camdaki yansımasında, gözlerinin kapalı olduğunu seçebiliyordum. Dışarıya değil, içindeki karanlığa bakıyordu. Demir'in, kapıda çıtırdamadan bekleyişini hissediyordum. O, her şeyi görmüş, her şeyi biliyordu. Muhafızlığı, bir askerin görevi değil, bir dostun suskunluğuydu.

Eamon, bastonuna dayanarak yatağa doğru bir adım daha attı. Sonra, yavaşça, bir ağaç devrilir gibi, yatağın ayak kısmındaki kola tutundu. Baston, yanına düştü, metalik sesi odada yankılandı. Onu hiç böyle görmemiştim. Dimdik duran, savaşlardan geçmiş o çınar, şimdi bir çocuk gibi küçülmüştü yatağın ayakucunda. Nefesimi tuttum. Gözlerimi kısmak, başımı çevirmek istedim. Ama yapamadım.

Baktım.

Bana bakıyordu. Yüzü solgun, yaralarla doluydu. Sol gözü, şişkinlikten dolayı hafif aralıktı. Sağ yanağında derin bir kesik, dudaklarının üzerine kadar uzanıyordu. Bir nefes, bir titreme, bir hayat belirtisi vardı bakışlarında. Bedeni yıpranmış, hırpalanmış ama hayattaydı.

Eamon, yatağın kenarına doğru eğildi. Eli titreyerek uzandı, yataktaki adamın yaralı eline dokundu. Parmakları, onunkilerin üzerinde bir an durdu. Hiçbir şey söylemedi. Gözleri kapalıydı, sanki bu temasla birlikte bütün bir ömrün yükünü omuzlarından atıyor, sessiz bir dua ediyordu.

Rauf'un babası, Eamon'a baktı.

"Evlat, ne oldu sana? Nasıl buldular o evi? Neden Erkan, sizin evdeydi?" diye sordu Eamon.

Erkan, Rauf'un amcasıydı.

"Nasıl bulduklarını bilmiyorum," dedi, Fehmi Aslan. Sesi, normal değildi, hırıltılıydı. Kelimeler dudaklarından zar zor dökülüyordu. Boğazıma bir yumruk oturmuştu, nefes alamıyordum ama içimde bir şey, buz gibi bir ağırlık çözülüp dağılıyordu. Buna, 'dayı' kelimesini taşıyan cani sebep olmuştu.

"Erkan ile küstük, biliyorsun. Beni aradı ve benimle barışmak istediğini söyledi. Bende kabul ettim," gözlerini kapattı. "Ama o caniyle kapıma geleceğini tahmin etmemiştim."

Zihnimde bir çatırtı koptu. Taçsız Kral, onun evine mi gitmişti? Soğuk bir rüzgâr, sanki odanın içinde bir kasırga yarattı ve beni yutacağını hissetmiştim. Ellerim o soğukla titrediğinde Fehmi Aslan, devam etti.

"Taçsız Kral, değildi. Başka biri vardı karşımda. Kim olduğunu hatırlamıyorum. Sadece yemyeşil gözleri vardı."

Fehmi Aslan'ın sözleri odada donmuş havanın içine bir bıçak gibi saplandı. Yemyeşil gözler. Bu detay, bilinmeyen bir düşmanın varlığını ortaya çıkarıyor, tehdidin boyutlarını bilinmezliğe ve daha da ürkütücü bir hale sürüklüyordu.

Eamon'un yüzündeki acı ve endişe, keskin bir alarm halini aldı. Gözleri büyüdü, damadının yüzüne daha yakından baktı. "Yeşil gözler mi?" diye tekrarladı, sesi gergin ve telaşlıydı. "Başka bir şey hatırlıyor musun? Sesini, yüzünün bir kısmını?"

Fehmi Aslan başını zorlukla iki yana salladı, yastığa gömülen başı hafifçe hareket etti.

"Sis gibi... Her şey. Sadece o gözler... ve acı." Soluk aldı, nefesi hırıltılıydı. "Önce Erkan'ı öldürdü."

Fehmi Aslan'ın kardeşi, gözlerinin önünde öldürülmüştü. Düşüncelerimin içinde bir girdap oluştu ve o girdap, bir denizin kıyıya vurdukları gibi gözümün önüne sürüklendi. Komuta merkezinde gördüğümüz fotoğrafta, Erkan Aslan'ın alnında 'HAİN' yazıyordu. O deniz kenarında dizlerimin üzerine çöktüğümü görüyordum, zihnimde. Sanki daha fazlasını beklercesine öyle duruyordum.

"Erkan, onu evime sokmamı sağlayan kişiydi. Erkan'a küfretti ve ardından onu alnından vurdu. Enseme güçlüce vurduğunu hatırlıyorum, sonrası yok."

Odada ağır bir sessizlik çöktü. Fehmi Aslan'ın bu halinde olması, pek iyiye işaret değildi. Eamon'un yüzü karardı. Bu, sadece kişisel bir intikam ya da gözdağı değildi. Daha planlı, daha kapsamlı bir saldırı izlenimi veriyordu. Bir aileyi, bir geçmişi kökünden sarsmak için düzenlenmiş bir operasyon.

Tam o sırada, pencerenin önündeki gölge kıpırdadı.

Rauf, yavaşça döndü. Hareketi o kadar ağırdı ki, her bir derece dönüşü, paslanmış bir makinenin zorlanması gibiydi. Yüzü, floresanın soğuk ışığında bir maskeydi. Tüm ifade, tüm insanlık, gözlerinin derinliklerine çekilip saklanmıştı. Geriye, mermiden sert, buz gibi pürüzsüz bir dış kabuk kalmıştı. Sadece çenesi, öyle bir sıkılmıştı ki, kasları fırlamıştı.

Gözleri, önce yataktaki babasına, sonra Eamon'un ona dokunan eline kaydı. Orada, bir saniyeliğine takıldı. Bir şey, o buzul tabakasının altında kırıldı. Hızla göz kapaklarını indirdi, ama hemen yeniden açtı. Artık bakışları bana dönmüştü.

İlk kez, o koridorda elimi bıraktığından beri, gözleri gözlerimi buldu.

Ve Shakespeare'in o sözü, bir kez daha, daha derinden, daha acımasızca iliklerime işledi. 'Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulur.' Bizim başlangıcımız da şiddet doluydu. İki ailenin üyelerinin öldürülmesi, silahlar ve korumak için söylenmiş yalanlar, savrulan bedenler... O ilk kıvılcımda yanmaya hazır enkazdık biz zaten. Şimdi ise sonumuz geliyordu. Onun gözlerinde gördüğüm şey, bir son hazırlığıydı.

Gözleri Eamon'a çevrildi.

"Babamın burada kalması güvenli değil."

Demir, kapıda hafifçe doğruldu.

"Nereye transfer edeceğiz?"

Eamon, kafasını kaldırıp bize baktı.

"Büyükada'ya. Orada onu kimse bulamaz." Rauf, küçük adımlarla yerde duran bastonu aldı ve dedesine uzattı. Eamon, bastonu alıp Rauf'a baktı. "Ben hallederim," dedi kısaca. "Naklini organize ederim."

Rauf, kafasını salladı ve Demir'e baktı.

"Sende onlarla git, biz Miraç ile babamın buradaki evine bakacağız."

Demir'in gözlerinde anlık bir itiraz parlıyordu. Görevi Rauf'u korumaktı, onu terk etmek değil. Ama Eamon'un gözlerinden geçen bir bakış, askeri bir emir gibiydi. Eamon başıyla onayladı ve Demir'in omurgası, emre boyun eğdiği an gözle görülür şekilde gerginleşti. Kafasını sallamakla yetindi.

"Arabayı otoparktan kapıya çekip geliyorum," dedi ve odadan çıktı.

Odanın içindeki ayak sesleriyle önüme döndüm. Rauf, bana doğru yürüdü. Adımları, bu kez avucumdan çekip aldığı o temas gibi değil, daha ağırdı. Her adım yere mıhlanmış gibiydi. Önümde durduğunda gözlerime bakmayı sürdürdü. Sanki simsiyah bir duvara bakıyor gibiydim. Ne ışık kırılıyordu ne de düşünceleri okunuyordu. Siyahtı, simsiyah.

Tıpkı denizin fırtınadan önceki son sessizliği gibi.

"Rauf," dedi Eamon. Rauf, kaşlarını kaldırdı ve gözlerini saliselik bir kırpışla kapatıp açtı ve omzunun üzerinden Eamon'a baktı. Eamon, bastonu tutan ellerini biraz sıktı. Rauf'a doğru, bastonunu vurarak, birkaç adım attı. Durdu. İki asker, bir yıkımın başında, birbirlerine baktılar.

"Ben," dedi, sesi kum gibi kuru ve ağırdı, "intikamı, senin doğduğun gün sırtımdan bırakıp geldim, Rauf. Taşıması ağırdır, bilirim. Taşıdığın müddetçe sevdiklerini kaybettirir. Sen de bunu bil."

Rauf'un çenesindeki kaslar oynadı. Gözlerindeki buzlu kabuk, bir an için çatladı. Altından, dayanılmaz bir acı, bir pişmanlık, bir çaresizlik fışkırdı ama çabuk dağıldı. Arkasına dönüp, yanında getirdiği küçük çantaya doğru ilerledi. Eamon, o sırada bana doğru bir adım attı. Yaşlı, güçlü elini omzuma koydu. "Korkma evlat," dedi, sadece bana duyabileceğim kadar alçak bir sesle. "Ona güven. Ama gözlerini de dört aç."

Gözlerimi Eamon'un gözlerinden ayırmadan kafamı salladım. Rauf, doğrulup küçük sırt çantasını kapattı, askısından omzuna asıp ve bize doğru döndü. Bana doğru yaklaşıp elimi tuttu ve parmaklarımızı birbirine kenetledi. Parmağımdaki alyans, parmak boğumlarına temas ettiğinde yutkundum.

"Rauf," dedi, Demir kapıdan içeriye girip. Elindeki anahtarı Rauf'a uzattığında Rauf, anahtarı aldı. "Araba hastanenin önünde hazır. Dikkatli gidin."

Rauf, kafasını sallayıp yürümeye başladığında Demir, elini Rauf'un göğsüne koyup onu durdurdu. Demir'e sorgularcasına baktığında Demir, çenesini kaldırdı.

"İntikam bir aynadır, unutma," kenetli ellerimize bakıp yeniden Rauf'a döndü. "Sen ona ne verirsen, sana onu yansıtır."

Parmaklarımda kenetli elin kasıldığını hissettiğimde, alyans canımı acıtmıştı. Rauf, Demir'in elini göğsünden itmedi. Sadece, onun sözlerinin ağırlığını taşıyormuş gibi, bir an daha bekledi. Nefesini verirken, göğsü Demir'in avcunun altında alçalıp yükseldi. Demir, avcunu hafifçe iki kere Rauf'un göğsüne vurdu, ardından çekti.

Yol verir gibi bir adım geri attı. Rauf, kenetli parmaklarımızdaki gerginliği biraz hafifletti, ama bırakmadı. Alyansın baskısı azalsa da izi derimde yanmaya devam ediyordu. Beni, babasının kaldığı hastane odasından dışarı, koridora çekti. Arkamızda, Eamon'un bastonunun yere vuruşunun tek ve son bir sesi yankılandı, sonra kapı usulca kapandı.

Koridor, şimdi daha da uzun, daha da soğuk görünüyordu. Floresanların cızırtısı, sessizliğin yerini alan tek ses gibiydi. Rauf'un adımları hâlâ ağırdı, ama artık bir yere doğru gidiyordu. Hedefi vardı. Ben de onunla sürükleniyordum.

"Sancak Mahallesi diye bir yer varmış. 316. Sokak. Orayı biliyor musun?" diye sordu.

"Hı-hmm," diye mırıldandım, adımlarımızın yankısına eşlik edercesine. "Babanın evi orada mı?"

Gözlerini önünden ayırmadan yürümeye devam etti. Omuzları, giydiği siyah ceketin altında taş gibi gergindi. "Evet," dedi kısaca. Sol eliyle asansör düğmesine bastı.

Metalik kapılar açılırken içeri girdik. Kapılar kapandığında, küçük metal kabinin içinde yalnız kaldığımız anda, Rauf lobi tuşuna bastı. Asansör inmeye başladığında gözlerimi kaldırdım ve asansörün üç tarafını kaplayan aynalara baktım. Sonsuz bir yansıma içinde, kenetli parmaklarımız çoğalıp gidiyordu. Onun eli, nasırlı, damarları belirgin, her bir kası gerilmişti. Geçmişin tüm yükünü, şimdinin tüm öfkesini taşıyordu.

Benimkiler ise, silah tutmaktan nasırlı olmasına rağmen sanatçının ince, ama şimdi titreyen parmaklarıydı.

"Silah tutan el, yalnızca zaafa titrer."

Zihnimin kıyısında, annemin yıllar önce fısıldadığı bu söz belirdi. Bir uyarı mıydı, bir tespit mi? Bilmiyordum. Ama bakışlarımı, aynada yansıyan ellerimizden, onun yüzüne çevirmeme neden oldu.

Aynada, gözlerimin tam karşısında, onun gözleri vardı. Kırpmıyor, kaçırmıyor, saklamıyordu. Öyle derin, öyle koyu bir siyahtı ki, içinde hiçbir ışık kırılmıyor, hiçbir duygu sızıyor gibi değildi. Sanki yüzümdeki her çizgiyi, her korkuyu, her umudu tek tek okuyor, bir daha asla unutmamak üzere zihnine kazıyordu.

Sonra, ağır çekimde bir hareketle kenetli parmaklarımızı çözdü. Eli, asansör düğmelerinin altındaki küçük, kırmızı acil durma çentiğine uzandı. Aşağıya doğru indirdi. Mekanizma devreye girdi. Asansör, ani ve gürültülü bir sarsıntıyla durdu. Motorun uğultusu kesildi. Yerinden oynayan bir dişli gibi bir ses çıkararak, iki katın arasında, tamamen hareketsiz kaldı.

Ne olduğunu sormama bile izin vermeden ışık hızıyla bana doğru döndü. Biraz önce parmaklarıma kenetlediği eli, saniyenin onda biri içinde belimi buldu. Beni kendine doğru çekti. Bir çekme değil, bir çarpışmaydı bu. Yapıştırdığı bedenlerimizle döndü ve sırtımı aynaya sertçe yaslayıp, kendi bedeni arasına sıkıştırdı. Başını yana doğru eğip dudaklarıma yapıştı.

Sert, acımasız, nefes alamayacak kadar yoğun bir baskıydı bu. Dişleri, benim dudaklarıma değdi, canımı yaktı. Acıyla dudaklarımı araladığımda dili, bu kasırgaya karıştı. Nefesi, burnumdan içeri hızla doldu, hastane, korku ve saf, katıksız bir ihtiyaç kokuyordu. Gözlerim, şoktan ve nefessizlikten kocaman açılmıştı. Onun göz kapakları sıkıca kapalıydı, kaşları bir araya gelmiş, yüzünde adeta fiziksel bir acı ifadesi vardı. Sanki bu temas, ona işkence ediyor ama aynı zamanda onu hayatta tutan tek şeydi.

Donmuştum. Şoktaydım. Ama içimdeki her şey, ona karşılık vermek için bağırıyordu. Nazik bir kıpırtı yoktu. Onun dudakları, adeta bir açlıkla hareket ediyordu. Baskıyla birlikte, hafif ama ısrarlı, kontrolsüz bir hareket vardı. Sadece, tüm benliğini, tüm öfkesini, çaresizliğini, kaybetme korkusunu bu tek temas noktasına boşaltan dondurucu, boğucu bir statiklik...

Dudakları yanaklarıma, çeneme doğru kayıyor, sonra geri dönüp yeniden aynı yoğun, boğucu baskıyı uyguluyordu. Bir yağmur gibi değil, bir dolu fırtınası gibiydi. Sert, acı verici ve aralıksız.

Ona tam karşılık vereceğim an dudaklarımızı ayırdığında, sanki bir yapışkan bandın sökülüşü gibi acı vericiydi. Ama bu sefer, geri çekilişinde bir öfke değil, derin, kemikleri sızlatan bir yorgunluk vardı. Gözlerini açtı. O simsiyah derinliklerde, az önceki fırtınanın enkazı ve şimdi de tam bir boşluk vardı.

Elleri, hâlâ aynada ve belimdeydi, ama artık sıkı değildi. Parmakları, gücünü kaybetmiş, sadece teması sürdürmek için orada duruyor gibiydi. Belimi saran kolundaki kasların gerginliği gitmiş, yerini tükenmiş bir yumuşaklık almıştı. Ben nefes alıyordum. Her nefeste, göğsüm, onun göğsüne hafifçe değip ayrılıyordu. Dudaklarım yanıyor, ısırdığı yerler sızlıyordu. Ama bedenimin hissettiği acıdan daha büyük bir acı, içimde, onun bu halini görmekten kaynaklanıyordu.

"Hiçbiri senin suçun değildi."

Bunu, sanki kendine söylemişti. Ellerini ve bedenini üzerimden çekti. Başını çevirip acil durma düğmesini yeniden itti. Mekanizma, bu sefer daha yumuşak bir klikle devreye girdi. Asansör, bir homurtuyla canlandı ve inmeye devam etti. Soğuk aynaya yapışmış avuç içlerimi çektim.

Kapılar açıldı. Lobinin ışıkları içeri doldurdu. Dünya, donmuş zamanımızı parçalayıp bizi yeniden içine çekiyordu. Elimi tekrar tuttu. Bu sefer kavrayışında, bir özür ve bir yalvarış vardı. Dışarı adım attık. Önümüzde, babasının evinin karanlığı ve bilinmezliği uzanıyordu. Arkamızda ise, asansörde bıraktığımız, henüz konuşulmamış, belki de asla tamir edilemeyecek bir yıkım vardı.

🔊The Forbidden Eden – Dark Piano Waltz, Pianza

Yazar, Ağzından

Karanlık, odanın her köşesine yapışmıştı. Sadece tek bir noktadan, yüksek tavanlı salonun tam ortasından gelen soluk, puslu bir ışık huzmesi, iki figürü aydınlatıyordu. Bu, bir sahne ışığı değil, bir mahkûmiyet ışığıydı.

"O gün neden perdeyi kapattın?"

Taçsız Kral, şöminenin karşısında, tek başına duran geniş, koyu deri bir koltuğa gömülmüştü. Koltuğun yüksek arkalığı, onun siluetini bir tahtın, ya da daha ziyade bir yargıç kürsüsünün gölgesine dönüştürüyordu. Elinde, içindeki koyu sıvıyı yavaşça çalkaladığı kristal bir kadehti. Yüzü, ışığın ulaşamadığı bir gölgede kalmıştı. Sadece, kadehten yansıyan soluk pırıltının, çenesinin sert çizgisine ve ince, düşünceli bir şekilde bükülmüş dudaklarına değdiği seçilebiliyordu. Hareketsizdi. Ama bu hareketsizlik, bir patlamanın sessiz bekleyişi gibi gergin ve tehlikeliydi.

Koltuğun arkasında duran Alaz ise gözlerini salondaki piyanoda gezdiriyordu.

"Piyano çalmak istemiştim. O yüzden kapattım."

Alaz'ın sesi, odaya yayıldı. Kral'ınkinden daha yumuşak, daha genç çıkıyordu, ama içinde, kontrol edilmeye çalışılan bir titreme, bir korku vardı. Cümlesi, bir açıklamadan çok, bir savunma gibiydi. Bir mazeretti.

Taçsız Kral, kadehi dudaklarına götürdü. Küçük bir yudum aldı. Hareket o kadar yavaş ve kasıtlıydı ki, bir idam mangasının tetiğe basmadan önceki son hazırlığı gibiydi. Kadehi indirdi. Gözleri, kadehin içindeki sıvıda gezindi.

"Öyle mi?" diye mırıldandı. Ses, artık buz gibi bir sakinlikle parlıyordu. "Çalarken utanıyorsun sanırım, o yüzden kapattın?"

Alaz, gözlerini piyanodan ayırmadı. Sanki o siyah, parlak yüzey, ona bir kaçış yolu, bir cevap sunuyordu. "Evet," diye fısıldadı, bu sefer sesi daha da cılızlaşmıştı. "Tamamen utandığım için. Birisi beni izlerken çalamıyorum."

Kral, başını hafifçe yana eğdi. Gölgelerdeki yüzünün bir kısmı, kadeh yansımasının soluk ışığıyla aydınlandı. Gözlerinin yerinde, iki karanlık, dipsiz oyuk vardı.

"Peki," dedi, sesi şimdi neredeyse ilgili, meraklı bir tondaydı. Ama bu merak, bir çocuğun böceğe iğne batırmasından önceki merak gibiydi.

"O halde benim için de çal."

Alaz şaşırdı ama sonunda başını çevirdi, koltuğun arkasından, Kral'ın gölgeler içindeki profiline baktı.

"Şimdi mi?"

"Evet, şimdi," diye onayladı Kral. "O evde nasıl çaldıysan, bir kez de burada da çal."

Alaz, bir an tereddüt etti. Sonra, yavaşça, gölgelerden sıyrılıp ışık huzmesinin kenarına, piyanonun başına doğru yürüdü. Adımları yankılanmıyordu. Halı, seslerini yutuyordu. Piyanonun cilalı yüzeyine vardığında, elini uzatıp tuşların üzerinde gezdirir gibi yaptı, ama henüz dokunmadı. Gözleri, siyah ve beyaz fildişlerine dikilmişti.

Piyano sehpasına oturduğunda sırtını dikleştirdi. Vücudu, bir telli çalgı gibi gergin ve kırılgandı. Piyanonun cilalı siyah yüzeyi, soluk ışığı soğuk bir parıltıyla yansıtıyor, bu parıltı Alaz'ın yüzünün bir yarısını aydınlatıyor, diğer yarısını ise daha derin bir karanlığa gömüyordu. Gözleri, önündeki tuşlara dikilmişti. İçlerinde, bir bestecinin yaratma coşkusu değil, bir mahkûmun idam sehpasına bakışı vardı.

Parmakları, beyaz ve siyah fildişi tuşların üzerinde, henüz hareket etmeyen örümcekler gibi konumlandırdı. Kasılmışlardı, ama bir titreme yoktu. Aksine, ölümcül bir kararlılıkla sakin görünüyorlardı. Damarları, incecik mavi çizgiler halinde derisinin altında belirgindi. Bu eller, sanat için değil, bir görev için, bir ceza için oradaydı. Başparmakları hafifçe kıvrılmış, diğer parmaklar tuşların eşiğinde, değmeye hazır bekliyordu. Sanki her bir tuş, bir tetik, bir düğmeydi ve Alaz, hangisinin ne zaman basılacağına dair gizli bir talimatı zihninde tekrar ediyordu.

Salondaki sessizlik, bir yük gibi ağırdı. Toz taneleri, ışık huzmesinde dans ediyor, sanki müziğin başlamasını bekliyorlardı. Taçsız Kral'ın koltuğundan, neredeyse duyulmayan bir iç çekiş geldi. Sabırsızlık mıydı, zevk miydi, yoksa sadece derin bir can sıkıntısı mı?

Alaz, gözlerini kapadı. Bir anlığına. Nefes aldı. Göğsü, dar gömleğinin altında hafifçe kabardı, indi. Sol elinin parmakları kalın, iki beyaz notaya düştü. Ses, salonda donmuş havayı yararak yayıldı. Bir başlangıç değil, bir ilan gibiydi. Karanlık bir vals başlıyordu. Ve bu vals, dans için değildi.

Bu, cenaze valsiydi.

İlk notanın yankısı henüz ölmeden, Alaz'ın sağ eli, bir örümceğin avına atılışı gibi hızla harekete geçti. Parmakları, siyah ve beyaz tuşların üzerinde akıp giden, ama asla gerçek bir ahenk yakalamayan bir kar fırtınasına dönüştü.

Ardından parmakları yavaş, ağır, her notası bir gözyaşı gibi düşen, melankolik bir ezgiyi çalmaya başladı. Gözleri, piyanonun koyu lacivert, ayna gibi cilalı kapağında hapsolmuştu. Müziğin içine gömülmüş, her akorla birlikte biraz daha soluyor gibiydi. Her nota, bir mezar taşıydı.

Taçsız Kral, kadehi yavaşça yanındaki küçük sehpaya bıraktı. Sessizce ayağa kalktı. Uzun, ince silueti, ışık huzmesine doğru ilerledi. Adımları halının üzerinde hiç ses çıkarmıyordu. Bir avcı gibiydi. Piyanoya yaklaştı. Alaz, onun yaklaştığını hissediyor, ama başını çevirip bakmaya cesaret edemiyordu. Gözleri piyanoya yansıyan ellerinde kilitli kalmıştı.

Taçsız Kral, nihayet piyanonun hemen yanı başına, Alaz'ın sol tarafına geldi. Durdu. Işık, şimdi onun koyu gri yün takım elbisesinin mükemmel dikişlerini, gümüş kol düğmelerinin soğuk parıltısını, gevşek duran elinin zarif ama ölümcül eğrisini aydınlatıyordu. Alaz'ın ensesinde, o bakışın ağırlığını, bir giyotin bıçağının havada asılı duran soğuk metalik varlığını hissediyordu.

Kral, eğilmedi. Konuşmadı. Sadece, sağ elini yavaşça uzattı. Hareket o kadar kontrollü ve kasıtlıydı ki, bir ressamın fırçasını tuvalin en kıymetli noktasına götürüşü gibiydi. Elinin sırtı, önce Alaz'ın gergin omzunun kumaşına değdi. Dokunuş, bir kuş tüyü kadar hafifti. Ama Alaz, bir irkilme ile sarsıldı, sanki bir yılan dilinin cildine dokunması gibiydi. Çalmayı bırakmadı, bırakamazdı. Ama parmakları, Kral'ın avcunun altında, tuşlara daha derine, daha kişisel bir acı tonuna bastı. Müzik, bir an için boğuk, bastırılmış bir feryada dönüştü.

Sonra, Kral'ın eli, o hafif teması bırakıp kavradı. Parmakları, Alaz'ın omzunun kemiklerini buldu ve bir kıskaç gibi onlara kenetlendi. Bir mengeneye alınmış gibiydi Alaz. Omzundaki acı, çaldığı kasvetli ezgiyle birleşti; biri fiziksel, diğeri ruhsal iki ağıt aynı anda ilerliyordu.

Alaz, gözlerini yansımadan ayıramıyordu. Orada, Kral'ın elinin, omzunun üzerinde nasıl bir karanlık örümcek gibi durduğunu görüyordu. Melodinin son demlerine, neredeyse bir kurtuluş umuduyla ulaşmak üzereydi ki Taçsız Kral'ın sol eli aniden hareket etti.

Bir yıldırım hızıyla, zarif bir savuruşla piyanonun ağır, kavisli kapağına uzandı. Kapağı kavradı ve kapattı. Ses, bir kemik kırılışı kadar sert, bir mezar taşının toprağa düşüşü kadar ağırdı. Müziğin son, havada titreşen notasını anında boğdu. Yerini, odanın merkezine çöken, fiziksel bir şok dalgası gibi yayılan sağır bir sessizlik aldı.

Alaz'ın parmakları, tuşlarla olan son temasının sıcaklığını daha hissediyorken, üzerlerine bir soğuk, ağır ahşap duvar çökmüştü. İlk bir saniye, sadece şok vardı. Sonra, kapakla tuşlar arasında sıkışan et ve kemikten, dalga dalga yayılan, katıksız bir acı fışkırdı.

Bir çığlık, boğazının derinliklerinden yükseldi. Ama Taçsız Kral'ın diğer eli, hâlâ omzunu bir mengeneyle sıkıştırıyordu. Çığlık, bu baskıyla boğuldu, dışarı ancak boğuk, ciğerleri yırtan bir hırıltı olarak sızabildi. Alaz'ın tüm bedeni, bir yay gibi gerildi, gözleri fal taşı gibi açıldı, piyanonun kapalı, kusursuz yüzeyindeki kendi çarpılmış yansımasına mıhlanıp kaldı. Yüzü, acıdan ve inançsızlıktan bembeyaz kesilmişti.

Kral, eğildi. Bu sefer dudakları, Alaz'ın terle ıslanmış, titreyen kulak memesine değecek kadar yaklaştı. Nefesi, bir mezarlık soğuğu gibiydi.

"Bir daha," diye fısıldadı, sesi, kırık kemiklerin çıkardığı sesten daha yumuşak, ama ondan katbekat daha keskin bir tondaydı. "Emirlerime karşı gelmeyeceksin. Senden öldürmeni istediğim kişiyi, elinden kaçırmayacaksın."

Omzundaki kıskacı gevşetti. Elini çekti. Doğruldu ve bir an, yaptığı işi soğuk bir memnuniyetle inceler gibi durdu. Piyanonun kapalı kapağının kenarından, ince, koyu kırmızı bir sıvı sızıyor, cilalı ahşabın üzerinde minik, parlak birikintiler oluşturuyordu.

"Bu, sana öldür emrini verdiğim ama senin, öldürmeyip elinden kaçırdığın Fehmi Aslan içindi," dedi. "Bir başka itaatsizlikte, bizi oraya götüren Erkan'ın yerinde, sen olursun Alaz. Bu seni ilk ve son uyarım."

Kapağı ellerinin üzerinden kaldırdı.

Ahşap, sıkışmış etten ve kandan ayrılırken, yapışkan, iğrenç bir ses çıkardı. Alaz'ın dişleri kenetlendi. Bir çığlık daha boğazının derinliklerinde öldü. Gözleri yaşardı, ama yüz kasları taş gibi sertti.

Taçsız Kral sonra hiçbir şey olmamış gibi, arkasını döndü. Karanlığa, koltuğuna doğru yürüdü. Geride, piyano başında donup kalmış, nefesi hırıltılı, gözleri acıyla dolu, parmakları bir ahşap ve çelik mezara gömülmüş bir adam bıraktı.

Alaz'ın gözleri, piyanonun kapağında, kanın yavaş yavaş yayıldığı o kusursuz yüzeydeki yansımasından ayrıldı. Kral'ın karanlığa doğru uzaklaşan sırtını izledi. Acı, şok dalgası geçtikten sonra, daha derin, daha sinsi bir hal almaya başladı. Sıkışmış parmaklarından, nabız atışlarıyla senkronize olan zonklayıcı, yakıcı bir ağrı yükseliyordu. Nefesi hâlâ düzensizdi, her nefes alışında göğsünde bir bıçak saplanıyor gibi oluyordu. Ama fiziksel acı, Kral'ın bıraktığı zihinsel yaraların yanında sönük kalıyordu.

Kurallar netti. Mutlaktı. Ve Alaz, kuralı çiğnemişti. Sadece kaçırmakla kalmamış, öldürmemişti. Taçsız Kral'ın dünyasında bu, affedilmez bir zayıflıktı. Bir hastalıktı. Ve hastalıklar, kökünden, acı verici bir şekilde temizlenmeliydi.

Yavaşça, titreyen sol elini kaldırdı. Sağ eline, piyano tuşlarına yaslı eline dokunmaya cesaret edemedi. Sadece, havada, birkaç santim üzerinde, çaresizce asılı kaldı. Parmak uçları uyuşmuş, hissizleşmeye başlamıştı. Kan, ahşabın üzerinde daha geniş bir alana yayılıyordu, koyu, yapışkan bir göl.

Alaz, gözlerini kapattı. İçinde, piyanonun tuşlarına dokunma dürtüsüyle, acının yarattığı mide bulandırıcı dalgalanma arasında sıkışıp kaldı. Müzik, onun kaçışıydı. Diliydi. Şimdi, o dilin kelimeleri kırılmış, ezilmişti. Kral, sadece fiziksel bir ceza vermemişti. Onun kimliğini parçalamıştı.

Ağzından, kan ve tuz karışımı bir tat geldi. Dudaklarını ısırmıştı. Yavaşça, dişlerinin arasından, buz kesmiş bir nefes çekti. Omuzları düştü. Direnci kırılmıştı. Ama içinde, bu acının, bu aşağılanmanın kömürleşmiş kalıntıları arasında, küçük, ölümcül bir kıvılcım hâlâ yanıyordu.

"Anlaşıldı," diye fısıldadı, sesi boğuk, parçalanmış, ama odanın sessizliğinde netçe duyuldu. Gözlerini, karanlıktaki siluete dikti. "Bir daha olmayacak."

Alaz, başını öne eğdi. Piyanonun kapağına, kanlı elinin üzerine baktı. Kan, kapağın kenarından aşağıya, yavaş yavaş, bir saat gibi sessizce süzülüyordu. Kapağa yansıyan yüzüne baktı. Zaman akıyordu. Acı akıyordu. Ve öfke, derinlerde, zehirli kökler salıyordu. O yeşil alevleri izliyor, onların içine bakıyor, onlarla bütünleşiyordu. Parmaklarındaki acıyı, bu ateşe yakıt olarak sunuyordu.

Acı, artık bir arkadaş, bir hatırlatıcı olacaktı.

Her zonklayış, bir bedeli fısıldayacaktı.

🎹

Tourner Dans Le Vide, Indila

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Deniz, benim evimdi ama ben, karaya bastığım an evime ihanet etmiştim. Karada bir hayat kurmuştum. O hayatın, bana mutluluk, huzur ve güven sağlamasını beklemiştim.

Karada kurduğum hayat, beni aldatmıştı. Bana sunduğu huzur, ince bir vernik tabakası gibiydi; altında, hiç iyileşmemiş bir deniz tutkusunun pası yatıyordu. Güven dedikleri, kırılgan camdan bir kubbedeydi; ilk sert rüzgârda paramparça olmaya mahkumdu. Mutluluk ise, dalgaların üzerindeki güneş ışığı gibi parıldıyor, ama avuçlarımı ısıtmıyordu.

Deniz, ona olan bu ihanetimi unutmayacaktı. Çünkü ihanet edilen, sadece bir yer değil, bir parçaydı. Ve vücut, kaybettiği parçayı geri almak için, bazen geri kalan her şeyi feda etmeye hazırdı.

Deniz'in öcü, ölümcül olacaktı.

İçinde bulunduğumuz kiralık araç, Rauf'a tarif ettiğim adreste durduğunda, bakışlarımı evin apartmanına çevirdim. Fehmi Aslan'ın, yani Rauf'un babasının evi ifşa olmuştu ve biz, hiç kimsenin olmadığı bu izbe evde iz arayacaktık.

"Polisler, bant çekmemiş," diye mırıldandı Rauf, sesi dümdüzdü. "Eve geldiklerinde her yer tertemizmiş, temizlik yapılmış. Bir yer hariç," Kafasını iki yana salladı. "İn hadi."

Komutundan hemen sonra arabadan aynı anda indik. Kapıyı kapattığımda, bana doğru yaklaşmasını bekledim. Sessiz, ama gergin bir enerjiyle kapıyı kapattı. Yanıma geldiğinde eli, korumacı bir tavırla belimi buldu. Onunla kapının önünde durduk.

Gece havası, bu sakin mahallede daha da ağırdı. Sokak lambalarının cılız ışığı, kaldırımları sarı, hasta bir parıltıyla aydınlatıyordu. Apartmanın giriş kapısı basit, çelik bir kapıydı. Rauf, cebinden çıkardığı anahtarla kilidi açıp kapıyı itti. İçeriden, kapalı, havasız bir koku dışarıya, gece havasına karıştı. Bu, temizlenmiş bir sahnenin kokusuydu.

Rauf, elini belimden çekmedi. Aksine, beni hafifçe kendine yaklaştırdı, adeta kalkanı gibi arkasına aldı. "Yanımdan ayrılma," diye fısıldadı, sesi alçak ama netti. Önce kendisi içeri adım attı. El fenerini henüz yakmamıştı, sadece dışarıdan sızan loş sokak ışığıyla etrafı tarıyordu.

Dar bir holün içindeydik. Sağda, ahşap bir ayakkabılık, üzerinde birkaç çift terlik. Solda, boş bir askılık. Her şey sade ve düzenliydi. Ama bu düzen, doğal bir yaşamın değil, bir askeri disiplinin ya da bir olay sonrası toparlanmanın düzeni gibiydi.

Rauf, sol eliyle cebinden küçük, güçlü bir el feneri çıkardı ve yaktı. Işık huzmesi, holün sonundaki salona doğru uzandı. Toz zerrecikleri, ışıkta dans ediyordu. Adımlarımız, ahşap zeminde yankılanmadan, sessizce ilerliyordu.

Salona girdiğimizde, Rauf feneri yavaşça sağa sola gezdirerek odayı taradı. Basit bir koltuk takımı, üzerleri örtülü. Bir sehpa, üzerinde tek bir, temizlenmiş ama izi kalmış halka şeklinde bir leke. Bardak izi mi? Televizyon. Duvarda, asker selamı veren genç Fehmi Aslan'ın bir fotoğrafı. Rauf'un gözleri, o fotoğrafa takılıp kaldı bir an. Çenesindeki kaslar oynadı. Sonra, bakışlarını çekti.

"Burası temiz, aşağıya inelim," dedi ve elimi tutup yürümeye başladı. Merdivenlerden iki kat indiğimizde polis şeritlerinin ve mührün izlerini görebiliyorduk.

"İşte," diye mırıldandı Rauf, sesinde tatsız bir doğrulama tonu vardı. "Polisin temiz bulmadığı yer burası."

Elimi bıraktı ve ceketinin içinden, ince bir metal çubuk çıkardı. Kilide ustalıkla sokup birkaç saniye içinde, yumuşak bir klik sesiyle açtı. Bandı kenara itti, kapıyı usulca araladı. İçeriden, salonun durgun kokusundan çok farklı, keskin ve ağır bir koku yükseldi. Çamaşır suyu, başka bir kimyasal ve bozulmaya başlayan bir şeyin ağır, tatlımsı kokusu. Kan kokusu değildi, daha farklı, daha içsel bir şeydi. Mide bulandırıcıydı.

Rauf, yerdeki feneri etrafı taramak için kaldırdığında, karşılaştığım durum sandığımdan daha vahimdi. Rauf, fenerin ışığını yavaşça duvarlarda gezdirirken, benim donup kalmamın sebebi duvarda kalmış kan lekeleri değildi. Işık, beton duvarı taradı ve orada, çatlakların ve lekelerin arasında, başka bir şey ortaya çıktı.

Fotoğraflar vardı. Onlarcası. Kesilmiş, yapıştırılmış, düzensiz bir kolaj halinde duvara yapıştırılmışlardı.

"Bu ne lan?" diyen Rauf'a baktım. Rauf'un elindeki fener titredi. Nefesi, odanın ağır havasında kesik kesik duyuluyordu. Sanki donmuştu. Çatılmış kaşlarının altındaki gözleri hareket ediyor, her bir ihlali tek tek kaydediyordu.

Ve hepsi bana aitti.

Bazıları eskiydi, üniversite bahçesinde gülümseyen, kep atma törenim, yemin törenim, akademide konuşma yapan, sokakta yürüyen hallerim, küçüklüğüm, orta yaşımdan kalan her şey. Bazıları ise daha yeniydi, daha yakından çekilmişti. Gölcük'teki evin önü, arabadan inerken ben vardım. Görüntüler bulanıktı, gizlice, uzun bir lensle çekilmiş gibiydi. Ama ben olduğum çok açıktı. Çünkü her birinde saçlarımdan dolayı dikkat çekiyordum.

En ürpertici olanı ise, tam ortada, en büyük olan fotoğraftı. Deniz kenarında, sırtım dönük, dalgalara bakarken çekilmiştim. O anı hatırlıyordum. Yalnızdım. Kimse olmamalıydı. Ama biri oradaydı. Beni izliyordu. Ve şimdi o fotoğraf, bu iğrenç duvarda, bir ganimet gibi asılıydı.

"Psikopat herif."

Rauf'un fısıltısını duydum. Bakışlarım ona çevrildiğinde yüzü öfke ve iğrentiyle buruşmuştu. Ben konuşamıyordum. Boğazımda bir yumru vardı. İçimde, donmuş bir çığlık yüklüydü. Kendimi bu duvarda, bu karanlık, nemli odada, ölüm ve çamaşır suyu kokusuyla sarılmış halde görmek... bu, sadece bir tehdit değildi. Bu, bir sahiplenmeydi. Bir gözdağıydı.

"Evveliyatını sikeyim senin!"

Rauf'un sesi, bodrumun kapalı, boğucu havasında bir yumruk gibi patladı. Sakinliği, o taş maskesi, paramparça olmuştu. Yerini, saf, ham bir öfke almıştı. Ben hâlâ donmuş, şok içindeyken, o harekete geçti. Güçlü adımlarla duvara yürüdü.

"Bu ne lan? Bu ne?!" Her kelimesi, bir küfürden çok, içindeki acının, çaresizliğin ve korkunç ihlalin dışa vurumu gibiydi. Sol eli, benim deniz kenarındaki büyük fotoğrafı duvardan çekti. Yapıştırıcının direnişiyle, fotoğraf kâğıdı yırtılarak çıktı, altında sıvalı duvarın çirkin yüzü ortaya çıktı. Onu öylece, havada, sallayarak tuttu, sanki tuttuğu şey zehirli, iğrenç bir yaratıkmış gibi. Gözleri, fotoğraftaki sırtıma, dalgalara dikilmişti. O anın masumiyeti, o gizli göz tarafından kirletilmiş, bu pisliğe dönüştürülmüştü.

Sonra, patladı.

"AMINA KOYAYIM, BUNLAR NE!" diye haykırdı, sesi bu sefer tamamen kontrolden çıkmış, bir canavarın kükremesi gibiydi. Fotoğrafı iki eliyle yakaladı ve gözlerinin önünde, acımasızca, kaslarının tüm gücüyle yırtmaya başladı.

Yırtılma sesi, odada yankılandı. Kâğıt, önce ortadan ikiye ayrıldı, sonra dörde, sonra parça parça... O benim yüzüm, bedenim, o özel an, onun ellerinde küçük, anlamsız parçalara dönüştü. Parçaları yere fırlattı. Beton zemine düşen her parça, sessiz bir çığlık gibiydi.

Ama bu yetmedi. Diğer fotoğraflara yöneldi. Elini uzattı, bir avuç dolusu fotoğrafı duvardan söküp aldı ve onları da paramparça etti. Kasıtlı, sistematik bir yıkımdı bu. Her yırtılış, bir izin, bir gözlemin, bir tehdidin yok edilişiydi. Nefesi hırıltılıydı, alnı terlemişti, ama durmadı. Ta ki, o küçük, iğrenç duvarda, sadece yapıştırıcı izleri ve birkaç yapışmış köşe parçası kalana kadar.

Sonunda, durdu. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Elleri, kâğıt kesikleri ve yapıştırıcıdan dolayı yapış yapıştı. Etrafı, benim parçalanmış imgelerimle kaplanmıştı. Yere, ayaklarının dibine baktı. Sonra, yavaşça bana döndü.

Gözlerinde, öfkenin hemen ardından gelen, derin bir pişmanlık ve koruma içgüdüsü vardı. Beni bu manzaraya maruz bırakmıştı. Kontrolünü kaybetmişti. Ama aynı zamanda, o görüntüleri, o ihlali fiziksel olarak yok etmek zorunda hissetmişti.

Yanağıma akan yaşla gözlerimi kırptığımda fotoğrafların üzerinden bir adım da geçip beni kollarının arasına aldı. Yanağımı yasladığım göğsü çok hızlı atıyordu. Giysilerinin kumaşı ıslak ve soğuktu, ama altındaki beden fırın gibi yanıyordu. Kolları, beni sarmalamakla kalmıyor, adeta çevreliyordu. Bir sığınağın, bir kalenin duvarları gibiydiler. Başını eğdi, çenesini saçlarımın üzerine dayadı. Nefesi, hâlâ düzensizdi.

"Görmedin," diye fısıldadı, sesi göğsünün derinliklerinde, kalp atışlarının arasından gelen boğuk bir yankıydı. "Hiçbirini görmedin. Anladın mı? Onlar sen değilsin. Onlar, onların kafasındaki bir haya-sikeyim. Sen buradasın. Benimle. Gerçeksin."

Sözleri, bir emirden çok, bir yalvarıştı. Kendini, beni o ihlalin gerçekliğinden korumaya çalışıyor, alternatif bir gerçeklik dayatıyordu. Ama gerçekler tam da bulunduğumuz yerdeydi.

Güçlükle kollarımı onun beline doladım. Parmak uçlarım, sırtındaki gergin kasları hissediyor, onları sakinleştirmeye, yatıştırmaya çalışıyordum. Ama o, hâlâ bir yay gibi gerilmişti.

"Onlar biliyor, Rauf," diye fısıldadım, sesim onun göğsüne gömülmüş halde çıktı. "Beni bir silah olarak kullanacaklar. Etrafındaki herkese zarar verecekler."

Kolları daha da sıkılaştı. "Asla," diye hırladı. "Asla buna izin vermem. Önce beni parçalarlar. Her bir parçamı. Ama sana dokunamazlar."

Rauf, beni nazikçe ama kararlı bir şekilde kendinden ayırdı. İki eliyle yüzümü tuttu. Başparmakları, yanaklarımdaki yaş izlerini sildi. Bakışları, gözlerime dikilmişti. O siyah derinliklerde, fırtına dinmiş, yerini buz gibi, keskin bir netliğe bırakmıştı.

"Duydun mu? Anladın mı beni? Etrafımdaki herkes zaten yıkık dökük. Toplasalar bir sen etmez."

Kafamı iki yana salladım.

"Peki ne yapacağız?"

"Şimdi Gölcük'e geri gideceğiz," dedi, sesi artık tamamen kontrol altındaydı. "Ama önce, bir şey yapmalıyız."

Eğildi ve yerdeki fotoğraf parçalarından birkaçını, özellikle tanınabilir parçaları topladı. Onları cebine koydu. "Kanıt," diye tekrarladı. Sonra, el fenerini aldı ve son bir kez odayı aydınlattı. Yırtılmış fotoğraflar, duvardaki yapışkan izler bir savaş alanı gibiydi.

Elimi tekrar tuttu. Parmakları, benimkilerin arasına kenetlendi, bu sefer daha yumuşak, ama daha da vazgeçilmez bir şekilde. Beni, o karanlık bodrumdan, parçalanmış benliklerimizin enkazından çıkardı. Merdivenleri tırmanırken, her adım, o pislikten, o ihlalden biraz daha uzaklaşıyorduk.

Dışarı çıktığımızda, gece havası yüzümüze çarptı. Temiz, sert, gerçekti. Rauf, anahtarı çıkardı ve apartman kapısını kilitledi. Sanki o kapının ardında kalan sadece bir ev değil, bir kabustu.

Arabaya bindiğimizde, Rauf direksiyonu sıkıca kavradı, ama hemen hareket etmedi. Bir an, önümüzdeki karanlık sokağa baktı. Göğsü aldığı derin nefesler eşliğinde omuzlarını hareketlendiriyordu. Birkaç saniye durdu ve bana baktı. Elini uzatıp avcunu bana açtı.

"Annenin sana verdiği kolyeyi ver, daha fazla taşıma onu üzerinde."

Rauf'un sözleri, arabanın kapalı, gergin havasında keskin bir bıçak gibi saplandı. Gözlerimi, onun açık avcundan, yüzüne çevirdim. Orada, bir yalvarış ya da acıma değil, saf, katıksız bir gereklilik ifadesi vardı. Bu bir tartışma değildi. Bu, bir emirdi. Ve emrin ardında, beni korumak için deliye dönmüş bir adamın acımasız mantığı yatıyordu.

Arven'in anneme verdiği pusula kolyesi, bir anahtardı. Bu kolye, onların eline geçmemesi gereken bir parçaydı.

Gözlerinin içine baktım. Orada, bir savaşçının soğuk kararlılığıyla, bir aşığın çaresiz korkusu iç içe geçmişti. Benim için delirmişti. Ve belki de bu delilik içinde, haklıydı. Onların istediği şeyi taşıyan bendim. Çünkü ben, şu an, bu arabanın içinde, bir düşmanın hedef tahtasıydım.

Yavaşça, parmaklarımı boynumun arkasına götürdüm. Zincirin küçük tokasını buldum. Parmak uçlarım uyuşmuş gibiydi, titriyordu. Tokayı açmak birkaç deneme gerektirirdi. Zincir, boynumdan kayıp elime düştü.

İç içe geçmiş iki daireden oluşan pusula kolyesi, avucumda çok ağırdı. Yön çizgilerinden ayrılmış kırmızı iğneye bağ parmağımla dokundum.

"Biz insanlar düşünebilen ve araştıran varlıklarız, aldığımız her karar, doğru olduğunu düşündüğümüz, orantılı çizgiler için alınır."

Sol işaret parmağıyla, pusulanın üzerindeki düzgün kutup çizgilerini işaret etti. Sonra, parmağını hafifçe kaydırarak, o sabit duran kırmızı iğneye dokundu ve hızla çevirdi. Bir kordon gibi dönen iğne ucu, yavaşlayarak aynı doğrultuda durdu.

"Ama bazen yanlış kararlar verebiliriz ya da yanlış kararlara sürüklenebiliriz. Bu kırmızı çizgi onu temsil ediyor. Sapmayı, kayboluşu ama aynı zamanda gerçek kuzeyi de."

Zihnimdeki anı, bir duman misali kayboldu. Avucumu, onunkinin üzerine koydum. Pusula, iki avuç arasında, sıcaklığımı onunkine, onun sertliğini benimkine aktararak bir an durdu. Sonra, elimi çektim. Kolye, Rauf'un avcunun ortasında durdu. Rauf, parmağını uzattı ve iğnenin üzerine, tam manyetik kuzeyi gösterdiği noktaya hafifçe dokundu. Hareketi, bir saygı duruşu ya da bir anlama çabası gibiydi. Sonra, avcunu kapattı. Metali, avcunun sıcaklığı ve baskısıyla sıkıca kavradı. Gözleri kapalıydı, bir an için.

"Sapma," diye mırıldandı, sanki kendi kendine. Sonra gözlerini açtı ve bana baktı. O siyah derinliklerde, şimdi yeni bir anlayış vardı. Rauf'un dudakları, ilk kez o gece, zar zor seçilen, acı dolu bir gülümsemeyle titredi. Sonra, ceketinin iç cebini açtı. Kolyeyi oraya, kalbinin üzerine, fotoğraf parçalarının yanına yerleştirdi. Cebini kapattı, elini üzerinde bir an tuttu.

"O zaman," dedi, sesi artık daha sakin, daha odaklanmıştı. Elini, ceketinin üzerinde, kolyenin olduğu yere vurdu. "...doğru yönü gösterdiğine göre de artık yola koyulalım."

Direksiyonu kavradı. Bu sefer, bir kararsızlık ya da tereddüt yoktu. Hareketi kesin ve kararlıydı. Araba, sessizce karanlık sokaktan çıktı, ana caddeye yöneldi.

"Gölcük'e mi?" diye sordum, sesim neredeyse normal çıkmaya çalışıyordu.

"Evet. Arabayı geri vermemiz gerekli. Onu teslim ettikten sonra, geri döneceğiz. Ama vardığımızda önceliğimiz Büyükada olacak," diye onayladı. "Dedemi arayıp teknemi göndermesini isteyeceğim."

Caddenin ışıkları, yüzünde hareket eden gölgeler oluşturuyordu. Yüzü, artık sadece öfke ya da acıyla değil, sakinlikle şekillenmişti.

"Aile üyelerini hedef aldılar," diye devam etti, gözleri yolda, ama her kelimesi bana dönüktü. "Çünkü beni vuracak en keskin silahın onlar olduğunu biliyorlar. Ama yanılıyorlar. Onlar benim zayıflığım değilsin. Sensin. Ve o yüzden beni, seninle vuracaklar. Sen, benim kuzeyimsin Miraç. Kaybolduğumda döneceğim yön. Ve kimse, benim kuzeyimi elinden alamaz."

Arabanın içi, Rauf'un sözleriyle dolu bir sessizliğe gömüldü. Kuzeyim. Ben, onun kuzeyiydim. Bu kelime, göğsümde annemin pusulasının bıraktığı boşluktan daha derine, kalbimin tam ortasına saplanmıştı. Böyle bir şey demesini beklemediğim için, aralanmış dudaklarımla ve büyümüş gözlerimle ona bakakaldım.

Rauf, ben sessiz kalınca gözlerini yoldan çekip yüzümü süzdü. Yola geri döndüğünde kaşları havalanmıştı.

"Ne?" yeniden bakıp yola döndü. "Niye bana öyle bakıyorsun, yanlış bir şey mi dedim?"

Onun şaşkın, neredeyse savunmaya geçmiş sorusu, içimdeki duygu selini dağıttı ve yerini hafif, hüzünlü bir gülümsemeye bıraktı. "Hayır," diye fısıldadım, sesim hâlâ o 'kuzey' kelimesinin ağırlığını taşıyordu. "Yanlış bir şey demedin. Sadece... hiç kimse bana böyle bir şey dememişti."

Rauf'un yüzündeki gerginlik azaldı. Dudaklarının kenarında küçük, anlamlı bir kıvrım oluştu. Çok bilmiş bir ifadeyle sırıttı.

"Biliyordum zaten, ben asla yanlış bir şey söylemem."

Kaşlarımı meydan okurcasına kaldırdım.

"Hiç mi yanlış bir şey söylemezsin."

Gözleri yola döndü.

"Hiç."

Arabaya dolan sessizliğin içinde, arabayı kiraladıkları galerinin önüne varmıştık. Aracı park edip durdurduğunda, torpido gözlerini kontrol edip kapısını açtı. Yanımdaki kapıyı açıp araçtan indiğimde aracın önünden dolaştı. Yanıma gelince elini uzatıp tutmamı bekledi. Ellerimizi birbirine kenetlediğimde birlikte içeriye geçtik.

Galeri, gece vakti bile parlak floresanlarla aydınlanmış, metal ve lastik kokan bir mağaraydı. Satılık ve kiralık araçlar, iki ordunun savaş öncesi dizilişi gibiydi. Ama benim gözüm, satılık bölümdeki bir araçta takılı kalmıştı bile. Gece mavisi rengi, loş ışıkta bir derinlik yaratıyor, Jeep'in kudretli duruşu ise adeta meydan okuyordu. Üzerindeki özel plaka ilgimi çekti: 41. Gölcük. Hemen yanındaki fiyat etiketine baktım. Üzerinde, kırmızı, kalın harflerle 'SATILDI' yazıyordu.

İçimden bir "Vay be!" geçti. Demek bu güzel şey Gölcük'e gidecek. Alan kişi ne şanslı.

Düşüncelerim, Rauf'un galericiyle yaptığı hızlı, askeri tonlu diyaloglarla kesildi. "Evet yüzbaşım, her şey tamam. Plaka işinde ufak bir sıkıntı oldu ama çözdük," diyordu galerici, sonra bana dönüp hafifçe eğilerek, "Hayırlı olsun Miraç Hanım. Eşiniz çok düşünceli bir adam." Son cümleyi vurgulayarak söylemişti.

Şaşkınlıkla Rauf'a baktım. O ise, sanki bakkaldan ekmek alıyormuş gibi son derece sıradan, hatta sıkılmış bir ifadeyle anahtarları aldı. Ama dudaklarının kenarında, bugün hiç görmediğim, içten ve biraz da şeytani bir gülümseme vardı. Elimden çekti ve beni doğruca o gece mavisi Jeep'in önüne sürükledi.

"Bak," dedi, çenesiyle plakayı işaret ederek. Bu sefer plakaya dikkatle baktım.

41 MGA 017

17, Çanakkale'nin plaka koduydu. Harfler ise, adım ve soyadımdı. Kalbim bir an için durdu, sonra deli gibi atmaya başladı. Rauf'a döndüm, kaşlarım neredeyse saç çizgime kadar kalkmıştı. Sol elimle, şaşkınlıkla aracı işaret ettim.

"Bu... bu benim mi?"

Rauf, gülümsemesi büyüyerek, ellerimizi ayırdı ve aracın kaputuna hafifçe yaslandı. Kollarını göğsünde bağladı. Havası, tam bir 'sürpriz yaptım ve biliyorum' havasıydı.

"Hayır," dedi, alaycı bir tonla, gözlerini kısarak. Ardından, beklenmedik bir espriyle devam etti. "Kendi arabamı satıp ben kullanacağım. Sen yine o yaptığın sandviçinle yan koltuğa bineceksin."

Bir anlık şoka girdim. Sonra, yüzümdeki şaşkın ifadeyi görünce kahkaha atmaya başladı. O gülüşü, tüm gerginliği, tüm karanlığı dağıtıyordu. Kalçasını kaputtan ayırıp karşıma geçti ve ellerini yüzüme yasladı.

"Espri yapıyorum, deniz kızı," diye ekledi, gülüşü yatışırken. "Tabii ki senin. Çünkü bu plaka," diye parmağıyla havada 41 MGA 017'yi çizerek, "Senin bana geldiğin nokta. Buradan geldin sen bana. Çanakkale'den Gölcük'e uzanan bir yola tek başına geldin. Şimdi birlikte, yeniden oraya gidiyoruz."

Gözlerimin dolmasına engel olamadığımda kafasını iki yana sallayıp yüzüme doğru eğildi.

"Sakın bir damla incini bile dökme. O incinin boğazımda nasıl bir hançere dönüştüğünü bilseydin, karşımda ağlayamazdın."

Gözlerimi kırpıştırarak dudaklarımı yaladım ve omzunun yanından arabaya baktım. Evet, ben Çanakkale'den Gölcük'e gelmiştim. Yalnız başıma bir yola çıkmıştım. O yolda, hiç beklemediğim bir anda kâğıt üzerinde evlenmiş ve kendimi bir anda geçmişin ortasında bulmuştum. O geçmişin içinde bir anlam kurmaya çalışırken ise Rauf'a âşık olmuştum. Ama bu çok fazlaydı.

Yeniden Rauf'a baktığımda gözlerim, gözlerinde takıldı. Bu adam, bana çok güzel bakıyordu. Denizi seven bir insana, toprağın da ne kadar kudretli olduğunu hatırlatıyordu.

"Rauf," diye başladım. "Teşekkür ederim ama bu çok fazla değil mi? Araba yani."

Kafasını iki yana salladı.

"Değil. İhtiyaç. Her an yanında olamayabilirim, bu ne kadar imkânsız olsa da. Tut ki acil bir şey oldu; kendine ait bir aracın olması gerekli diye düşündüm."

"Anlıyorum," dedim, sesim daha sakin. Gözyaşlarım kurumuştu. "Teşekkürler. Sadece... böyle bir şeyi hak ettiğimi düşünmüyorum."

O zaman, Rauf bana doğru bir adım daha attı. Göz ucuyla galericiye baktı ve bana yeniden döndü.

"Miraç," dedi, her heceyi vurgulayarak. "Sen, hayatımın en beklenmedik, en değerli hediyesisin. Sen bana, hissetmeyi unuttuğum her şeyi hatırlattın. Bu araba, bu plaka... bunlar sadece metal ve plastik. Onların hiçbiri, senin bana verdiğin şeyin yanına yaklaşamaz. Ama en azından, senin güvende ve özgür hissetmen için küçük, somut bir şey yapabileyim istedim."

Gözlerine baktım. Orada, alaycılık ya da şaka kalmamıştı. Sadece, derin, sarsılmaz bir gerçeklik vardı.

"Tamam," diye fısıldadım, gülümseyerek. "Kabul ediyorum."

Biraz çekildi ve bu sefer gerçek, yumuşak bir gülümsemeyle baktı. "İyi. Çünkü iade edemiyoruz. Garantisi bitmiş."

Kahkaha attım ve biraz geri çekilip araca baktım. Bu koca Jeep artık benimdi. Bizimdi. Ama aynı zamanda, benim kendime ait bir parçamdı. Onun bana verdiği bir özgürlük sembolüydü. Rauf, anahtarları bana doğru attığında çevik bir refleksle yakalayıp ona baktım.

"Buyurun sayın karıcığım. Buraya geldiğimiz ilk andan beri baktığın araban, bakalım istediğin kadar konforlu mu?"

Demek ki galerici o yüzden düşünceli demişti. Gözlerimi heyecanla büyüttüm.

"Ben mi kullanacağım?"

Rauf, gözlerini alayla kıstı.

"Yok. Sen arabayı çalıştırıp galeriden çıkartacaksın. Sonra yerleri değiştireceğiz," gözlerimi devirdim. "Tabii ki de sen kullanacaksın Miraç," dedi ve güldü.

Şoför koltuğunun kapısına doğru ilerlerken anahtarları salladım.

"Hızlı bir şoförümdür? Sonra kusma sakın arabaya."

Rauf, ellerini ceplerine soktu, "Benim de hızlı olduğum anlar var güzelim," sağ gözünü kırpıp arabanın önüne doğru yürüdü. Gözlerim, yaptığı imayla yeniden açılırken anında kısıldı.

"Çok terbiyesizsin," dedim, ama yüzümde onu yalanlayan bir gülümseme vardı. O iması, içimi hafif, şehvetli bir sıcaklıkla doldurmuştu.

"Biliyorum," diye karşılık verdi, o kendinden emin, alaycı tonuyla ve aracın yolcu kapısını açıp bindi.

Peşinden ben de şoför koltuğuna yerleştim. Kapıyı kapattığımda, dünya daraldı ve sadece ikimize kaldı. Yeni derinin kokusu, içeriyi sarıyordu. Koltuklar, bedenime mükemmel şekilde oturmuştu, sanki benim için özel olarak şekillendirilmişti. Direksiyonu kavradığımda, ellerimin altındaki pürüzsüz deri, gücü ve kontrolü simgeliyor gibiydi.

Anahtarı kontağa soktum. Bir anlık sessizlik, sonra motor, güçlü ama kibar bir homurtuyla hayata geldi. Göstergeler, mavi ve beyaz ışıklarla parladı, önümdeki yolu aydınlattı. Bu ses, bu his... bir güçtü. Rauf'un bana bahşettiği, somut bir güç.

Emniyet kemerimi takarken Rauf'a baktım. Sanki bir hazine bulmuştu ve hazinenin parıltısı gözlerine ve dudaklarında gülümsemeye yansımıştı. Kemerini çoktan takmış, hazır bir şekilde beni izliyordu. Gözleri, gözlerimden ayrılıp saçlarımda büyülenmişçesine gezindikten sonra yeniden gözlerime geri döndü.

"Ne?" diye fısıldadım, yüzümde küçük, kendinden emin olmayan bir gülümsemeyle. Onun bu sessiz takdiri, güven verdiği kadar da ürkütüyordu.

"Hiç," dedi, sesi alçak ve düşünceli. Başını hafifçe yana eğdi. "Sadece bir metal yığının içinde bile nasıl bu kadar güzel olduğuna bakıyordum," başını düzeltip kaşlarını çattı. "Büyücü müsün sen?"

Şaşkınlıkla dolu bir kıkırtı çıkararak kafamı salladım.

"Evet, ben bir büyücüyüm. Baktım deniz kızı olmak yetmiyor, dedim ki bir de sana büyü yapayım."

Rauf, alt dudağını yalayarak ön cama baktı. Kahkaha atarak kafasını salladı.

"Yapma iç ses, yapma hayır. Burası sırası değil," dedi gülerek ve bana döndü. "Sür artık karıcığım yoksa ben, dudaklarımı senin üzerine sürmek zorunda kalacağım. Ve bu cip, daha önce hiç yaşanmamış bir ilki yaşayacak."

Bu itiraf, boğazımda bir yumru oluşturdu. Güçlükle önüme dönüp debriyaja abandım ve vitesi boştan bire taktım. Ayağımı debriyajdan çekip gaza hafifçe dokundum. Araba, sessizce galerinin zemininde ilerlemeye başladı. Dışarı çıkarken, galericiye son bir kez başımızla selam verdik.

Caddeye çıktığımızda, gece trafiği hafifti. Direksiyonu kavrayışım, aynaları kontrol edişim, sinyali vermem hepsi içgüdüseldi. Rauf, yanımda sessizce oturuyor, bazen navigasyon ekranına bakıyor, çoğunlukla da beni izliyordu. Ama bu izleyiş, rahatsız edici değildi. Aksine keyif veriyordu.

"Peki," dedim, aramızdaki sessizliği sonlandırmak için. "Bir sonraki sürpriz ne? Helikopter mi alıyorsun? Ya da belki küçük bir ada?"

Rauf, dudaklarını büktü. "Ada fikri fena değil. Ama önce, bu Jeep'in bagajına iki kişilik uyku tulumu ve bir kamp seti koymak lazım. Birlikte kamp yapmaya gideriz belki. Dediğim gibi, zevkli bir adamım."

Bir an için farkında olmadan gülümsedim. Onun bu çocuksu, plan yapmaya hevesli hali, içimi ısıttı. Kamp. Sadece ikimiz. Yıldızlar, bir ateş ve aramızda hiç kimsenin olmadığı bir sessizlik... Bu düşünce, içimde derin bir özlem uyandırdı. Ama şu an için, sadece güzel bir hayaldi. Gülümsemem, buz misali yavaşça eriyerek kayboldu. Direksiyonu iki elimle iyice kavradım.

"Bunu senin gülümsemeni soldurmak için söylemedim Miraç," dediğinde göz ucuyla ona bakıp yeniden yola baktım. "Bende olayların farkındayım ve bilhassa içerisindeyim. Sürekli bunu düşünerek yaşayamayız. Elbette ki bizim de seninle geçireceğimiz anılarımız olacak."

Onun sözleri, direksiyonun sert plastiğine sımsıkı kenetlenmiş parmaklarımdaki gerginliği biraz olsun gevşetti. Haklıydı. Sürekli tehdidin, korkunun gölgesinde yaşayamazdık. İçimizde, o gölgeden sıyrılıp güneşe çıkmak, normal, sıradan anlar biriktirmek için bir açlık vardı. Ve Rauf, bunun farkındaydı. Sadece bir savaşçı değil, aynı zamanda, beraber bir hayat kurmaya çalışan bir adamdı.

"Biliyorum," diye mırıldandım, sesim daha yumuşak. "Sadece bazen, o anların ne zaman geleceğini merak ediyorum."

Rauf, kolunu koltuğun arkasına uzattı, parmak uçları omzuma hafifçe dokundu.

"Biz, hayal ettiğimiz her şeyi gerçekleştireceğiz Miraç. Ama önce o zemini temizlemeliyiz. Hayallerimizi kirletmelerine izin vermeyeceğim."

Bu metafor, zihnimde net bir resim çizdi. Evet, şu an kan ve tehditle kirletilmiş bir araziyi temizliyorduk. Ama o arazi, bir gün, bizim kampımızı kuracağımız, yıldızları seyredeceğimiz bir yer olacaktı. O gelecek görüntüsü, bana güç verdi.

"Peki," dedim, daha kararlı. Konuyu değiştirmek amaçlı kaşlarımı kaldırıp gülümsedim ve ona baktım. "Mangalda sucuğumuz yok mu?"

Rauf, dudaklarını yalayarak kafasını salladı.

"Sucuk olmadan kamp olur mu, canım? Onun olayı orada zaten."

Midemin kasılarak, ona cevap vermek istiyormuşçasına guruldadığını işittim. Rauf'un kahkahasıyla ona sinirle baktım.

"Ne?" dedim, sitemle. "En son sabah seninle kahvaltı yaptım. Üstelik hamlık eğitimine girdim. Oradan buraya geldik. Ve hâlâ yıkılmadan araba sürüyorum. Üstelik açım."

Rauf'un kahkahası, arabanın içinde gür ve samimi bir şekilde yankılandı. Gözleri, öfkeden çok açlıktan parlayan gözlerime bakarken, içindeki şefkat ve eğlence karışımı ifade yüzünden silinmedi.

"Peki, peki, haklısın, haklısın," dedi, gülüşünü bastırmaya çalışarak. "Benzinlik görürsen dur da bir şeyler alalım. Bakma, ben de acıktım."

Bu fikir, midemi biraz olsun yatıştırdı. Bakışlarım yola döndüğünde ilerideki benzinliğe doğru hızlandım. Ama sanırım biraz fazla abanmıştım. Rauf, geriye doğru yapışırken ağzından bir 'Ho!' döküldü ve hızla kapının üstündeki kola tutundu. Korkudan dolayı büyümüş gözlerini görünce gülmeye başladım.

"Ne oldu, korktun mu?"

Rauf, kahkaha attı.

"Haber verseydin iyi olabilirdi, tüm karizmamı çizdin yani şu an," dedi kahkahalarının arasından. Arabada kahkahalarımız yankılanırken hızımı yavaşlatıp ayrılan otoparka girdim. Motoru stop ettirdiğimde, kahkahalarımız yavaş yavaş söndü. Göz göze geldik. Rauf'un gözlerinde, az önceki anın eğlencesi ve bir parça da "cidden mi?" ifadesi vardı. Benimkilerde ise, zafer ve biraz utanç karışımı bir parıltı.

"Karizman mı çizildi?" diye sordum, alaycı bir tonla. "Ben senin karizmanın, aniden hızlanmış bir arabayla çizileceğini hiç sanmıyordum, yüzbaşım. Sizi daha atik beklerdim."

Rauf, gülümsemesini sürdürerek kemerini çözdü. Hareketi yavaş ve kasıtlıydı. Gözleri, gözlerime kilitlenmişti, içlerinde hâlâ o eğlenceli kıvılcım, ama şimdi daha derin, daha yoğun bir şeyle karışmıştı. Üzerime doğru eğildi, mesafeyi yavaşça kapattı. Koltuğunun kenarına elini, diğer elini ise şoför kapısına dayadı. Yeni derinin kokusu, şimdi onun kokusuyla karıştı.

"Atik mi?" diye fısıldadı, sesi alçak, tehlikeli derecede yumuşak. Burnu, neredeyse benimkine değiyordu. "Ben atikliğimi, daha stratejik alanlarda kullanırım, deniz kızı. Ani hızlanmalara değil."

Nefesim kesilmişti. Onun bu yakınlığı, bu yoğun bakışı, az önceki kahkahaların yerini ani, elektrikli bir gerginliğe bırakmıştı. Kalbim, göğsümde hızlı hızlı atıyordu. Rauf'un dudakları, o şeytani, güzel kıvrımla büküldü.

"Nefes al güzelim, seni burada öpmeyeceğim," dedi ve kapıya yaslı eliyle kapıyı açıp geri çekildi. O, geri çekildiğinde, arabanın içindeki boşluk aniden soğuk ve geniş hissettirdi. Onun yakınlığının yarattığı sıcaklık, yerini akşam havasının serinliğine bırakmıştı. Derin, titrek bir nefes aldım.

Açtığı kapıdan indiğimde o, çoktan arabadan inmiş ve üzerindeki kabanın yakasını ensesine doğru kaldırıyordu. Yüzüme vuran soğuk, arabanın içindeki sıcaklığı anında unutturdu. Kapıyı kapatıp kilitlediğimde yanına doğru yürüdüm. Gözlerindeki şehvetli kıvılcım sönmemişti, ama şimdi onun üzerinde kontrol vardı. O kontrol, beni daha da çıldırtan bir şeydi.

Bakışlarımı etrafta gezdirdiğimde görünürde kimse yoktu. Benzinlik ön tarafta kalıyordu. Hızla Rauf'un yakalarımdan tutup kendime çektim. Rauf, şaşkınca bana bakarken nefesini tuttu. Gülümseyerek dudaklarına doğru yaklaşıyormuş gibi yaptım ve hızla kulağına yükseldim.

"Nefes al kocacığım," diye fısıldadım. Sesim, bana bile tuhaf gelen bir çelik ipek sesiyle çıkmıştı. Dudaklarım, onun kulak memesinin en hassas noktasına, kışın soğuğuna inat ılık bir dokunuşla değdi. "Seni burada öpmeyeceğim."

Geri çekildiğimde gözlerini kapattı, burnundan keskin bir nefes verdi. Dudakları, tam bir gülümsemeden ziyade, içten içe kaynayan bir eğlence ve meydan okumayla gerildi. Gözlerini açtığında, artık tüm kontrolün onda olduğu o maskeyi takınmıştı, ama çenesinin köşesinde hafif bir seğirme hiç durmadı.

"Ödeşmek üzeresin, deniz kızı," dedi alçak, bir ton daha kısık sesle. "Ama hesabı ben açarım. Ve faizi yüksek olur."

Elini uzattı, avucu açık, bekleyen bir davet gibiydi. "Hadi. Dışarıda üşüyorsun."

Parmaklarım, onun tereddütsüz sıcak avucuna kaydı. Temas, arabanın içindeki o elektrik yüklü yakınlığın bir devamıydı, ama şimdi yumuşak, ısrarlı bir baskıya dönüşmüştü. Benzinliğe doğru yürümeye başladık. Ayak seslerimiz, ıslak zeminde eşzamanlı, hafif şıpırtılarla yankılanıyordu.

"Yolun devamında aracı ben sürerim, sende bir şeyler atıştırıp uyursun. Bugün çok yoruldun," dediğinde kafamı sallayıp onu onayladım. Anahtarı ona verdiğimde boştaki eliyle kavradı ve cebine koydu.

Benzinliğin camlı kapısına yaklaştığımızda, içeriden gelen loş floresan ışığı Rauf'un profilini aydınlattı. Artık biraz daha ciddi ve dikkatli bir hâle bürünmüştü. Önümüzdeki kapı sağa doğru kayarken içeriye girdik. Sıcak hava yüzümü yalayıp geçerken Rauf, bizi yiyeceklerin olduğu kısma getirmişti. Bakışlarım bisküvi ve türevlerinde gezinirken açlığımı bastırabilecekleri seçiyordum.

Rauf, elimde tuttuğum paketleri alırken gözüme çarpan çikolata paketi ile dudaklarımı yaladım. Uzanıp iki üç paket aldım ve Rauf'a baktım. Rauf, kaşları hafifçe yükselmiş bir şekilde beni izliyordu.

"Saniyeler içerisinde beni aldattın Miraç."

Gözlerimi büyüttüm.

"Ne alakası var? Sadece çikolata?"

Rauf, başını omzuna doğru eğdi.

"Bana bile öyle aşkla bakmadın," dedi ve çikolataya kıskançlıkla baktı. "Ama buna, saniyeler süren bir aşkla dolup taştın."

Bir kahkaha boğazımdan fırlayıverdi, gergin havayı aniden dağıtan, samimi bir ses. Elimi uzatıp çikolata paketlerinden birini hafifçe salladım, alüminyum ambalaj hışırdadı.

"Kıskanma," diye çıkıştım, gözlerimde bir ışıltı. "Ayrıca bu en sevdiğim çikolatalardandır. Seninle baş ederken bana enerji verecek."

Gözlerini devirip kafasını iki yana salladı ve homurdanarak arkasına döndü. Arkasından kıkırdayarak yürümeye devam ettiğimde oyuncak bölümündeki, diğer oyunların içindeki bir figür kahkahalarımı çoğalttı. Birkaç yüzün bana doğru döndüğünü hissettiğimde elimi ağzıma yasladım. Rauf, bana dönüp kaşlarını 'Ne oldu?' dercesine kaldırınca gözlerimle figürü gösterdim. Rauf, kaşlarını indirmeden figüre baktı.

Ahtapot pelüş oyuncak, gülümseyerek bize bakıyordu. Elimi ağzımdan çektim ve Rauf'a bakıp gülümsedim.

"Aynı sen. Hık demiş burnundan düşmüş."

Rauf, gözlerini devirdi ama dudağının kenarında oluşan kıvrılmayı saklayamıyordu. Çenesiyle oyuncağı işaret etti.

"Hadi git al," dedi, umursamazsa. "Ben yokken ona sarılırsın," bir an için durdu ve bana baktı. "Bu cümlenin kalbimi ağrıtması normal mi?"

Ciddiyetimi yitirip yeniden kıkırdadım. "Çok normal," dedim, pelüş ahtapota doğru yürürken. "Sen de zaten tam bir ahtapotsun. İnsanı kollarınla sarıp sarmalayıp, çıkmasına izin vermiyorsun."

Rauf, lafı çarpıtmama izin vererek derin bir iç çekti. Gözlerine yeniden o hafif eğlence bakışını bürüdü. Pelüş oyuncağı rafın üzerinden aldım. Yumuşak, mor dokusu, sevimli ama sinsi bir ifadeye sahipti. Onu kucağıma sıkıca bastırdım ve Rauf'a döndüm.

"Bak," dedim, ahtapotu ona doğru uzatarak. "İkiniz de aynı kara manyak bakışlara sahipsiniz. Ama en azından o, 'faiz' diye bir şeyden bahsetmiyor."

Rauf, yavaş adımlarla bana yaklaştı, pelüş oyuncağın başını iki parmağıyla hafifçe dürttü. "Kıyaslama yapma," dedi, sesi alçak ve yalın. "Benim kollarım sekiz değil. Ama seni tutmak için ikisi de yeter de artar."

Bir an sessizlik oldu. Benzinliğin loş ışığında, yalnızca buzdolabının vızıltısı ve uzaktaki bir arabanın geçiş sesi duyuluyordu. Elini uzatıp, ahtapotun dokunaçlarından birini, tam da benim onu tuttuğum yerin yanından, nazikçe kavradı.

"Eğer istersen, onu da alabilirsin," diye mırıldandı, bakışları pelüş oyuncaktan yüzüme kaydı. "Ama şartım var. Adını 'Yedek' koymayacaksın."

Bu kez kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Onun ciddi, pazarlık yapar gibi duruşu, söylediği saçma şartla tezat oluşturuyordu. "Peki ya 'Faiz' koyarsam?" diye sordum, başımı yana eğip.

Rauf'un gözleri daraldı, tehditkâr ama şaka dolu bir ifadeyle. "O zaman," dedi, pelüş oyuncağı elimden alıp dikkatlice, ama kararlılıkla raftaki yerine geri koyarken, "alışveriş iptal. Ben, rakipsizim."

Gözlerimi devirip ahtapotu aldım. Yanından geçerken kaşlarımın altından ona baktım.

"Adını Şerefsiz koyacağım," dedim ve kasaya doğru ilerledim. Arkamdan kıkırdayarak gelen bedenini hissettiğimde elimdekileri kasaya bıraktım. Rauf, kendini gülmemek için kastığı için, yüzü kızarmıştı. Elindekileri kasaya bırakıp cüzdanını çıkarttı. Kasada bekleyen genç, gözlerini ikimizden ayırmadan, ürünleri bir bir okutuyordu.

"Toplam 350 lira 50 kuruş," dedi kasiyer, sesinde bir anlık eğlence sezilebiliyordu. Rauf, parayı uzattı. Kasiyerin uzattığı paranın üstünü alıp cüzdanına koyduktan sonra, poşetleri iki eliyle topladı. Yürümeye başladığımda peşimden takip etti.

Dışarı çıktığımızda gece iyice çökmüş, hava daha da keskinleşmişti. Rauf'un omuzları, hâlâ içinde tuttuğu kahkahadan mı yoksa soğuktan mı titriyordu, emin olamadım. Yüz ifadesi nötrdü, ama gözlerinde fırtına vardı. Kolunu uzatıp, kapının hemen yanındaki camı yoklayarak beni hafifçe içeri itti.

"Şerefsiz, öyle mi?" diye sordu, kapıyı kapatıp direksiyona geçerken. Sesini kontrol etmeye çalışıyordu, ama altında bir gülüm titriyordu. Kabanını çıkartıp arka koltuğa bıraktı. Üzerindeki boğazlı kazağı ile kaldı.

Anahtarı çevirdi, motor homurdandı. Işıkları yaktı, ışık huzmeleri karanlık yolu yaladı. Direksiyona ellerini koydu, parmakları hafifçe vuruyordu deri kaplamaya. Sonra, aniden, başını geriye attı ve bir kahkaha patlattı. Öyle doluydu, öyle kontrolsüzdü ki, gözlerinden yaş geldi.

"Şerefsiz," dedi, nefes nefese, kahkahalar arasında. "Miraç... Seni küçük, şeytani..."

Cümlesini bitiremedi. Elini uzatıp ensemi kavradı, sertçe değil ama kararlılıkla, beni ona doğru çekti. Dudaklarını dudaklarıma bastırmadan önceki son saniyede, "Seni mahvedeceğim," diye mırıldandı.

Öpüş, arabanın içindeki elektriği serbest bıraktı. Hırçın değildi, ama yoğundu. Hem gülümsemeyi hem de içimde uyanan o tanıdık, tehlikeli arzuyu paylaşıyordu. Tebessüm ederek ona karşılık verdiğimde alt dudağımı emerek öptü. Saçlarından onu istekle kavradığımda inleyerek hafifçe dudağımı ısırdı.

"Cipin koltuğunu ıslatmak istemem," dedi öpüşlerinin arasından fısıldayarak. "Daha ilk gün."

Geri çekildiğinde, alnıma dayadı alnını, ikimiz de nefes nefese kalmıştık. Gözlerimi açtığımda, onun bana baktığını gördüm. Tüm maskeler düşmüş, savunmasız ve gerçekti. Derin bir iç çekerek ayrıldığında direksiyona döndü. Arabayı sessizce yola sürmeye başladı. Farların ışığında, asfaltın üzerinde dans eden toz taneleri görünüyordu.

Bakışlarımı poşete indirip içindeki bisküvilerden birini çıkarttım. Paketin jelatinini yarım açıp içinden bir tane çıkarttım ve dudaklarına doğru uzattım. Gözleriyle bisküviye bakıp yola döndü. Dudaklarını araladı ve parmağıma doğru eğildi. Bisküviyi aldığında parmağımı çektim ve kendim içinde bir parça aldım.

Kısa bir sessizlik içinde hem ona yediriyor hem de kendim yiyordum. Bütün bir paketi bitirdiğimde ne ara aldığını fark etmediğim su şişesini aldım. Kapağını açıp Rauf'a baktım.

"İçecek misin?"

Ağzında kalan son lokmayı yuttu, kafasını iki yana salladı.

"Yok, sen iç."

Suyu içip poşetleri toparladım ve arka koltuğa uzanıp bıraktım. Üzerimdeki kabanı düzeltip emniyet kemerimi taktım. Koltuğa iyice yayılırken sağ elini direksiyondan çekip teyp kısmına uzandı. Altında yer alan ısıtıcının düğmesini çevirdi ve yeniden direksiyonu kavradı.

Isıtıcıdan gelen ilk hava, serin ve biraz toz kokuydu, ama kısa sürede yumuşak, yoğun bir sıcaklığa dönüştü. Kabanımın içinde kıvrıldım, ayaklarımı koltuğun altına soktum. Motorun ritmik titreşimi ve ısıtıcının hışırtısı, bir ninni gibi etkisini gösteriyordu. Gözlerim ağırlaşmaya başladı.

Göz ucuyla Rauf'u izliyordum. Farların aydınlattığı yola odaklanmış, çenesi hafifçe sıkılmıştı, ama yüz hatları artık gerilimden yoksun, neredeyse sakin görünüyordu.

"Uyu," dedi aniden, sesi ısıtıcının sesine karışan alçak, yumuşak bir mırıltı. "Yol uzun."

"Seni izliyordum," diye mırıldandım, direnerek. Ama göz kapaklarım kurşun gibi ağırdı.

Dudaklarında bir gülümseme belirdi. "Beni uyanıkken de izlersin," dedi. "Dinlen hadi."

Cümle o kadar beklenmedik, o kadar yumuşaktı ki, karşı koyamadım. Gözlerimi kapattım. Sıcak hava tenimi sarıp sarmaladı. Son hatırladığım şey, onun sağ ayağını hafifçe gaz pedalından kaldırıp, arabanın hızını biraz daha düşürmesi ve direksiyondaki elinin, bir anlığına, dizimin üzerinden geçip, kabanımın kenarını daha sıkı örtmesi oldu.

Dove – Doll Version, Antihoney (Slowed)

Yazar, Ağzından

Rauf ile Miraç, karaya kıyılmış yolda ilerliyordu. Asfalt, yüzyıllık çınarların inadına direnen kökleriyle yarılıyor, iki yanlarında uçsuz bucaksız tarlalar, sabah sisinin lacivert pelerini altında derin bir uykuya dalmıştı. Arabanın farının ışığı, yol kenarındaki çalılıklarda gizlenmiş bir tilkinin gözlerinde anlık, yabani bir ateş yakıp hemen söndürdü. Çanakkale'nin rüzgârlı tepelerinden Gölcük'ün sakin koylarına doğru uzanan bu eski yol, nihayet sonlarına yaklaşıyordu. Havada, iyot ve ıslak toprak kokusu karışıyordu.

Miraç, gözlerini araladığında, boynunda uzun yolculuğun hafif ağrısını, dilinde ise uykunun metalik tadını hissetti. Rauf'un, daha şafak sökmeden, yol kenarındaki tek tük ışıklı bir kır kahvesinde durup, onu uyandırmadan iki bardak sıcak salep aldığını bilmiyordu. Bardaklar, torpido gözünün üzerindeki bölmede, kendi küçük kozalarında ısılarını muhafaza ediyorlardı. Rauf'un uzun saatler süren sessizliği, bir ilgisizlik değil, tam aksine, titizlikle paketlenmiş bir armağandı. Onun uykusunu, dünyanın en kırılgan, en değerli şeyiymiş gibi korumuş, her bir dönemeci yumuşak alarak, her bir virajda hızını düşürerek, o derin, rüyasız uykuyu hiç bozmamıştı.

Miraç, doğrulup oturduğunda, gözleri hemen ön konsoldaki o iki silueti gördü. İnce kartondan bardaklar, buğulu yanlarıyla, loş iç mekânda minik fenerler gibi duruyorlardı. Kaşlarını, şaşkınlık ve henüz dağılmamış uykunun ağırlığıyla hafifçe kaldırarak Rauf'a baktı.

Rauf, onun hareketlendiğini anlamıştı. Başını çevirmedi, gözleri hâlâ önündeki, şimdi daha bir canlanan yoldaydı. Ancak dudaklarında, gergef işler gibi ihtiyatla dokunmuş, küçük ama gerçek bir gülümseme belirdi. O gülümseme, Miraç'a ulaştı.

"Günaydın," dedi sesi, sabahın ilk ışıkları gibi alçak ve pürüzsüz. Direksiyonu kavrayan elleriyle, önlerinde ikiye ayrılan yollardan sol tarafa, denizi işaret eden kahverengi tabelanın gösterdiği yöne doğru döndü.

Miraç, kollarını omuzlarından ileriye doğru uzatarak içgüdüsel, kedi yavrusu gibi bir gerinme hareketi yaptı. "Günaydın," diye karşılık verdi, sesi uykudan ılık ve kalın. Bakışları, ön konsoldaki bardaklara tekrar kaydı, onlara dikildi. "Onlarda ne var?" diye sorguladı, merakı uykululuğuna galip gelerek.

Rauf hemen cevap vermedi. Araba, Gölcük'e hâkim tepelik arazinin en yüksek noktasına, manzaranın birden açıldığı bir seyir terasına benzeyen geniş bir çakıl düzlüğe geldiğinde, aracı durdurdu. Motorun sesi kesildi ve yerini, aşağıdan gelen dalga sesleri ile martı çığlıklarının oluşturduğu derin bir senfoni aldı.

İşte o zaman hareket etti. Önce bardakları, üzerlerindeki koruyucu kılıfla birlikte dikkatlice bölmeden çıkardı. Sonra, başını hafifçe yana, Miraç'ın bulunduğu kapıya doğru eğdi. "Salep aldım," dedi, sesi artık daha yumuşak, neredeyse bir itiraf eder gibiydi. "Umarım seviyorsundur."

Miraç, şaşkınlıkla değil, içini ısıtan bir sıcaklıkla kafasını salladı.

"Çok severim," dedi.

Rauf, çenesiyle kapıyı gösterdi.

"Hem biraz hava alırız, kendine gelirsin. Hem de ben dinlenmiş olurum."

Miraç, kafasını sallayarak kapı kolunu itip aşağı indi. Sabah havası, yüzünü anında okşadı; serin, tuzlu ve canlandırıcıydı. Rauf da diğer taraftan çıktı ve öne, aracın önüne doğru yürüdü. Miraç onu takip etti. Birlikte, soğuk metal kaputa yaslandılar. Altlarında, uçurumun kenarından başlayıp masmavi bir koya açılan, uyanmakta olan kasabanın panoraması uzanıyordu.

Rauf, elindeki bardaklardan birinin kapağını çıkardı. İnce buğu, sabah havasında yoğun bir bulut gibi yükseldi. Bardakları koruyan karton tutacağından, birini Miraç'a uzattı. "Dikkat et," diye tembihledi, alışılmadık derecede yumuşak bir tonla, "sıcak."

Miraç, bardağı iki eliyle, bir hazineyi tutar gibi dikkatle aldı. Avuçlarına yayılan ilk sıcaklık, sadece salebin değil, bu uzun, sessiz yolculuğun ve şu an, bu uçurum kenarında paylaştıkları dinginliğin de ısısıydı. Miraç, salebin buğusuna üfledi. İnce dumanlar, sabah rüzgârında dans ederek dağıldı. İlk yudum, boğazından aşağı sıcak, ipeksi bir yolculuk yaptı; tarçın tozu, damağında hafif bir karıncalanma bıraktı.

Rauf'ta onun gibi bir yudum aldı. Bir eliyle bardağı kavramaya devam ederken cebinden sigara paketini çıkartıp içinden bir dalı dudaklarına sıkıştırdı. Çakmağın çarkı, sabahın sessizliğinde keskin bir çıtırtıyla döndü. Alevin ucu, sigaranın kağıdına değdiğinde küçük, açık bir turuncu ışık yaktı. İlk dumanı, ciğerlerine çekip uzun ve yavaş bir nefesle ağzından saldı. Miraç'ın gözleri, Rauf'un parmaklarına sıkıştırdığı sigarada kalmıştı.

"Sigara, salebin tadını bozmuyor mu?" diye sordu, sesini yargılayıcı olmaktan uzak tutarak.

Rauf, ona baktı, sigarasını parmaklarının arasında çevirdi. "Bozar," dedi, basitçe. "Ama bazı tatlar, çok saf kalınca, insanı ürpertir. Biraz acı, dengeyi sağlar."

Miraç, bir karar verdi. Bardakla oynamayı bıraktı, onu da kaputun üzerine koydu. Sonra, hiç beklenmedik bir hareketle, elini uzatıp Rauf'un elinden sigarayı aldı. Rauf şaşkınlıkla irkildi, kaşları hafifçe kalktı.

"Öyleyse," dedi Miraç, sakin bir ifadeyle, "dengeyi ben de deneyeyim."

Sigaranın filtresini dudağına götürdü. Hiç içmemişti. Dumanı ciğerlerine çekmeye cesaret edemedi, sadece ağzında dolaştırıp dışarı üfledi. Tadı, acı ve iğrençti. Yüzünü buruşturdu. Dilini dışarıya çıkarıp 'Vöe,' diye bir ses çıkarttı.

"İğrenç bu!" diye sitem ettiğinde Rauf, gülerek Miraç'ın elinden sigarayı aldı.

"Yahu!" dedi, bunu ondan beklememişçesine. "Bana sigarayı içeceğini söyleseydin almana izin vermezdim ki? Sen içme sigara, sağlığına zararlı."

Sigaradan son bir nefes çekip yere eğildi. Ucunu hafif bir basınçla söndürüp soğuyan izmariti cebine koydu.

Miraç, dilini hâlâ dışarı çıkarmış, ağzındaki iğrenç tadı dağıtmaya çalışıyordu. Rauf'un bu ani değişimine, bu beklenmedik koruma moduna şaşırmıştı. Bir anlık şaşkınlıktan sonra, yüzünde yavaş yavaş bir gülümseme belirdi.

"Sağlığıma zararlı olan her şeyi bana yasaklıyorsun, öyle mi?" diye sordu, kaşlarını hafifçe kaldırarak. Sesinde muzip bir meydan okuma vardı.

Rauf, ona baktı. Eğlencesi azalmamıştı, ama gözleri ciddileşmişti. "Evet," dedi basitçe. "Öyle." Kolunu Miraç'ın omzuna atıp kendine doğru çekti. Miraç, kaputta ona doğru kaydığında derin bir nefes aldı.

"Senin tadın, salebin tarçını ve biraz da küstahlığın olmalı. Sigaranın acısı değil."

Miraç'ın kalbi, göğsünde hızlı bir atış yaptı. Bu, arabadaki tutkulu öpüşten çok farklı, daha derin, daha hassas bir samimiyetti. Salebinden bir yudum alıp yutkundu ve başını arkasındaki omuza yasladı. Rauf ise gözlerini aşağıdaki koyda süzülen bir balıkçı teknesine dikmişti.

"Manzara," diye mırıldandı Miraç, sesi salebin buğusu kadar yumuşak, "harika."

Rauf, başını hafifçe onaylar gibi salladı. "Evet," dedi kısaca. "Ama aldanma. Bu sakinlik aldatıcıdır. Kışın fırtınalar, bu kayalıkları döve döve inletir."

Miraç, "Her şeyin bir zamanı var," diye karşılık verdi. "Şimdi sakin olan zamanı."

Bu kez Rauf, başını çevirip ona baktı. Sabah güneşi, kızıl saçlarına vuruyor, onları ateşin rengiyle boyuyordu. Rauf'un içinde, derinlerde bir yerlerde, bir şeyler, belki bir anı, belki bir duygu, kıpırdandı.

"Bazen," dedi yavaşça, sanki kelimeleri tartarak, "sakin zamanlar, fırtınadan daha tehlikeli olabilir. İnsan, gardını düşürür."

Miraç, derin bir iç çekti.

"Belki de," diye fısıldadı, "gardını düşürmek, düşmemekten daha iyidir." Rauf'a baktı ve gülümsedi. "Düşmektense, duygularımın açığa çıkmasını yeğlerim."

Rauf, Miraç'ın sözlerini duyduğunda, gözlerinde bir şimşek çaktı. Bu, bir meydan okumadan daha fazlasıydı; bir davetti. Onun söylediği her kelime, korunaklı kalelerine doğru atılmış bir kazmaydı. Ama bu kez, duvarları yıkmak için değil, içeri girmek için bir davetti.

"Açığa çıkan duygular, fırtınada kontrol edilemez bir kayığa dönüşür."

Aşağıda, balıkçı teknesi limana yanaşmış, ağlarını boşaltıyordu. Gün, tam anlamıyla aydınlanmaya başlamıştı. Ama Rauf ile Miraç, birbirlerine bakıyordu. "İlk büyük dalgada o savrulur."

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Gölcük'e tamamen vardığımızda, kıyıya yakın bir konuma aracı park etmiş ve Eamon'un Rauf'a gönderdiği teknesine binmiştik. O iki denizciler yoktu, sadece ilk gün bize fincanlarda likörlü içecekler yapıp getiren yaşlı amca vardı. Bize o içecekten ikram etmişti. İçindekinin ne olduğunu sorunca, bir kahve olduğunu söylemişti. Şaşırtmıştım, ama ne olduğunu öğrenince daha büyük bir şok yaşadım.

İrlanda Kahvesi'ymiş.

Alkollü...

Bu gerçeği öğrendikten sonra yaşlı adam gülerek yanımdan ayrılmıştı. Rauf ise alaycı bakışlarla yüzümü süzüp önüne odaklanmıştı. Suları yararak ilerlemeye devam eden Kraken teknesi, tüm ihtişamıyla Büyükada'ya doğru konumlanmıştı. Gölcük Deniz'inin pürüzsüzlüğü ve güneşli havası tam önümüzdeydi. Rauf, tek eliyle dümeni hafifçe kavramış, gözleri ufukta, yüzünde o bildik, konsantre ifadeyi taşıyordu. Diğer elindeki fincanından ise kahvesini keyifle yudumluyordu.

Elimdeki biten fincanı arkasındaki sehpaya koyup yanına yürüdüm. Rauf'ta biten fincanını arkasına bırakıp boğazını temizledi ve bileğimi hafifçe kavradı.

"Hep izliyorsun ama böyle olmaz ki," dedi önüne doğru çekerken. Dümen ile arasında kalınca omzumun üzerinden arkama baktım. Gözleri alayla dolmuş bir şekilde yüzünü eğmeden gözlerime indi. "Sen sür biraz da. Ben de seni izliyim."

Kafamı iki yana sallayarak gözlerimi devirdim ve dümeni kavradım. O devasa, güçlü dümen, ellerimin altında soğuk ve canlı bir şey gibiydi. Teknenin hafif titreyişi, parmak uçlarımdan kollarıma, oradan da tüm bedenime yayıldı. Kraken, şimdi bana itaat ediyordu. Ya da en azından, ben öyle sanıyordum.

Rauf'un bedeni sırtıma yaslandı. Arkamda, sıcak ve sağlam bir duvar gibiydi. Kolları, karnımı sarmalamakla kalmadı, beni tamamen kuşattı, içine aldı. Yanağı, şakağıma yapıştı, nefesi kulak mememde ılık bir esinti gibi dolaştı.

"Ne o deniz kızı, bir gerildin sanki? Zodyak botunu kullanmaya benzemiyormuş, değil mi?"

Haklılığı neredeyse inlememe neden olacaktı. Evet, ben bir deniz askeriydim ama bu farklı bir noktaydı. Çoğunlukla ya kıçtan takma motorlu botları ya da klasik direksiyona sahip botları kullanmıştım. Eğitimim buna göreydi. Rauf ise bu standartların çok üstündeydi.

"Evet," diye itiraf ettim, sesim biraz boğuk çıktı çünkü konuşmak, onun bu yakınlığında zor geliyordu. "Çok farklı. Çok daha... canlı."

Rauf, göğsünde hafif bir gülümseme titremesiyle karşılık verdi. Sırtımda hissettim onu. "Canlı," diye tekrarladı, sanki kelimeyi damağında geveliyormuş gibi. Yüzünü biraz daha eğip yüzüme baktı. "Teknenin adından dolayı böyle mi düşünüyorsun?"

Tekne zaten onun lakabını taşıyordu. Kraken. Gözlerimi kısa bir süreliğine çekip ona baktım. Gözlerindeki parıltılarla beni süzüyordu. Kafamı salladığımda yeniden önümde uzanan denize baktım.

"Onunla konuşman gerekir."

Onun sözleri, tüm eğitimimin üzerine yeni bir perspektif getirdi. Ben bota komut vermeyi öğrenmiştim. O ise, tekneyle iletişim kurmaktan bahsediyordu. Bu fark, aramızdaki uçurumu da özetliyor gibiydi.

"Peki nasıl konuşacağım onunla?" diye sordum, gerçekten merak ederek. Sesimdeki meydan okuma, yerini saf bir öğrenme arzusuna bırakmıştı. Rauf'un kolları, beni biraz daha sıkıca sardı. "Ellerinle," diye fısıldadı, dudakları neredeyse kulağımdaydı.

"Avuçlarının içiyle dümenin nabzını hissederek. Ayaklarınla, güverteden gelen en ufak titreşimi dinleyerek. Gözlerinle değil, içgüdülerinle."

Sonra, ellerinden biri, dümeni tutan elimi nazikçe bırakıp, kolumu boynumun arkasından dolaştırarak göğsüme getirdi. Avucunu, kalbimin üzerine, kazağımın ince kumaşının üzerine yerleştirdi.

"Ve buradan," diye ekledi, sesi artık bir büyü kadar derin ve hipnotik. "Kraken, korkuyu veya tereddüdü hisseder. Önce kendine güveneceksin. Eğer o bu güveni hissederse sana boyun eğer."

Nefesim kesilmişti. Onun avucunun sıcaklığı, kalbimin üzerinden tüm bedenime yayılıyor, atışlarımı düzenliyor, onun sözlerinin ritmine sokuyordu sanki. Beni, sadece teknesine değil, kendi felsefesine, kendi varlığının merkezine davet ediyordu. Rauf devam etti. "Ki çoktan güvenmişti," dedi ve ağırca dudaklarını şah damarıma bastırdı.

Kraken ve Rauf aynıydı.

İkisi de bana boyun eğmişti.

O an, sadece bir tekneyi yönetmeyi öğrenmediğimi anladım. Rauf'un dilini öğreniyordum. Gücün, kontrolden değil, uyumdan geldiği; liderliğin, zorlamadan değil, iknadan doğduğu o karmaşık, tehlikeli ve büyüleyici dili. Ve bu dili, onun kollarında, onun kalbinin atışını sırtımda hissederek öğrenmek dünyadaki en korkutucu ve en heyecan verici şeydi.

Göğsümdeki elimi çekerek yeniden dümene koyduğunda bu sefer kollarını öne uzattı. Benimle dümeni biraz daha sağa çevirdik. Tekne, bu ortak yönetime anında karşılık verdi. Bu, inanılmaz bir histi. Güç, tamamen onda değildi artık. Bir kısmı bana aitti. O an, bu teknenin sadece bir araç olmadığını anladım. Bizim ilişkimizin, güç ve teslimiyet, rehberlik ve özgürlük üzerine kurulu dansımızın bir simgesiydi.

Büyükada, gitgide yaklaşıyordu. İskelede, kalabalık bir grup insan vardı. Rauf'un gözleri, o kalabalığa dikildi, yüzündeki ifade aniden değişti. O konsantre, tetikte haline geri döndü.

"Görünüşe göre," diye mırıldandı, sesi alçak ve dikkatli, "hoş geldin partimiz hazır."

O an anladım. Asıl sınav, şimdi başlıyordu. Rauf'un dünyası, sadece ondan ve denizden ibaret değildi. İçinde, tanımadığım insanlar, bilmediğim kurallar ve çözmem gereken bilmeceler vardı.

Yolculuğumuz, yeni bir aşamaya daha geçiyordu.

-EVET BURADA DİNLENEBİLİRSİNİZ-

-2. PART-

Sabhal Ia'n 'Ic Uisdean, Tannas

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Çakıl taşlarına ayak bastığımız an itibariyle, Alistair'in bize doğru yaklaşmasını izlemiştik. Kalabalığın önünden, uzun adımlarla, buz gibi mavi gözleriyle bize doğru ilerliyordu. Rauf, elimden tuttuğunda küçük adımlarla bizde yürümeye başlamıştık. Karşılıklı olarak durakladığımızda başımı geriye doğru yatırmak zorunda kalmıştım.

Tamam, boyum Rauf'tan biraz kısaydı ama Alistair, ikimizden de uzundu ve iri yarıydı. Alistair, Rauf'un gözlerine bakarak yüzünü bana doğru çevirdi ve selam verircesine eğip kaldırdı. Ardından yüzünü tamamen Rauf'a çevirdi.

"Tha ur seanair, air sgàth nam prìomh‐dhìonan, air casg a chur oirbh an soitheach agaibh a ghairm a-rithist," dedi. Dedeniz, güvenlik önlemlerinden dolayı, bir daha teknenizi çağırtmanızı yasakladı. Yüzü tamamen mimiksizdi ama sesi emredercesineydi. Rauf'a baktığımda tek kaşını kaldırmış bir şekilde dinlemeye devam etti. Havada, bir tehdit ve kadim bir yasanın ağırlığı vardı.

Bir haftadan beri bu dili öğrenmek için çabalamıştım ve birazcık öğrenebilmiştim. Sanırım, öğrenmişte olabilirdim. Dilleri ezberlemek konusunda ustaydım.

Tabi efendim.

"Leis gu robh ur bean nur comann, thug e dhuibh, airson aon turas mu dheireadh, beagan tròcaire." Yanınızda eşiniz olduğu için size, son bir kez müsamaha göstermiş.

Alistair sustu. Sessizlik, çakıl taşlarının üzerimize düşen gölgeler gibi çöktü. Rauf, elimi bırakmadı, ama parmakları biraz daha sıkılaştı. Sanki beni, o cümlelerin yarattığı görünmez bir akıntıya karşı tutuyordu. Sonra, yavaşça, alaycı bir gülümsemeyle dudaklarını büktü. Ama bu gülümseme, bana gösterdiği şakacı ifadelerden değildi. Bu, soğuk, tehlikeli ve tamamen yabancı bir şeydi.

"Cuin a chuala duine riamh gun do dh'èist mi ri m' sheanair?" dedi. Benim dedemi dinlediğim ne zaman duyulmuş ki?

Rauf'un bu dili akıcı konuşması, onun geçmişine dair bildiğim her şeyi yeniden şekillendirdi. Kökleri derinlerde, kan ve gelenekle beslenen bir bağdı. Alistair, tüm soğukkanlılığıyla yeniden konuştu.

"Am feum rudeigin tachairt dha mus co-dhùin thu èisteachd ris?" Ona bir şey olduğunda mı dinlemeye karar vereceksin?

Rauf'un elimdeki eli ayrılıp yumruklaştığında, artık bu duruma bir el atmam gerektiğini fark ettim. Yoksa Alistair, birazdan yüzüne bir yumruk yiyecekti. Rauf'a baktım.

"Rauf, artık eve geçebilir miyiz?" deyip Alistair'e baktım. Onlara şimdilik bildiğimi göstermeyecektim.

"I may not speak your language, but I'm assuming you understand me right now." (Dilinizi bilmiyor olabilirim ama şu an beni anladığını varsayıyorum.)

Gözleri beni bulduğunda kaşları devam etmemi istercesine yukarıya kıvrıldı. İngilizce konuşmaya devam ettim.

"Kocamı rahat bırak," dedim ve Rauf'u koluna girip çekiştirmeye başladım.

Hareketim o kadar ani ve beklenmedikti ki hem Rauf'u hem de Alistair'i şaşkına çevirdi. Rauf, onu sürüklemeye devam ederken, gözlerini benden alamıyordu. Şaşkınlık, yavaş yavaş yerini, gözlerinin köşelerinde beliren sıcak, onaylayıcı bir ışıltıya bıraktı. Alistair'in yanından geçip uzaklaşırken, kolumu onunkine daha sıkı doladım. 'Rahat bırak,' demiştim. Ve bunu sadece bir istek olarak değil, bir emir, bir sınır çizgisi olarak söylemiştim.

Alistair arkamızdan akıcı İngilizcesiyle seslendi, sesi artık açık bir merak ve meydan okuma taşıyordu.

"Then it's time for you to learn our language, Rauf's wife."

O halde bizim dilimizi öğrenme zamanın gelmiş, Rauf'un eşi.

Gülümsedim ama umursamadım. Ama Rauf, bir an için duraksadı. Başını çevirip, omzunun üzerinden geriye baktı. O anda, yüzündeki ifade tamamen değişti. Az önceki gergin, tehditkâr halinden, sakin, hatta hafifçe eğlenen bir hale büründü. Alistair'in kısa, keskin bir şey söyledi. Sanırım bir küfürdü. Ben o kelimeyi anlamadım, ama Alistair'in yüzündeki ifadenin sertleştiğini gördüm.

Sonra Rauf, bana döndü, kolunu belime doladı ve beni sahildeki patikaya doğru yürütmeye başladı. "Harikasın," diye fısıldadı, sesi sırtımda bir sıcaklık dalgası gibi. "Tam olarak doğru şeyi yaptın."

"Sana orada ne söyledi?" diye sordum, onu test etme merakıma yenilerek.

Rauf'un yüzündeki eğlence biraz soldu. Derin bir nefes aldı.

"Dedemin bana olan özleminden bahsetti."

Üzerine düşmedim. Kulübeye vardığımızda kapının önündeki iri yarı adamlar, kenara doğru çekildi ve arkalarında duran Demir göründü. Demir, bizi gördüğü an gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.

"Hele şükür. Sonunda gelebildiniz. Az daha gelmeseydiniz köklerimi bu adadan kazımak zorunda kalacaktınız. Ağaç oldum çünkü."

Rauf, üfleyerek içeriye girdiğinde onunla içeriye daldım. Eamon'un evi, dışarıya göre sessizdi. Genel olarak bütün koruma dışarıda sağlanmıştı. Demir, Rauf'a doğru telefonunu salladı.

"Seni defalarca aradım açmadın?"

"Uzatma Demir, geldik işte. Telefonumun şarjı bitti. Madem bana ulaşamadın, Miraç'tan arasaydın?" dedi, sesindeki gerginlik azalmamıştı. Rauf, salonda gözlerini gezdirdi. "Dedemle babam nerede?"

Demir, başıyla merdivenleri işaret etti.

"Yukarıdalar," dedi.

Rauf, elimi tutup merdivenlere doğru yönlendirdiğinde Demir'in sesi, adımlarının durmasına neden oldu.

"Misafir var, kim olduğunu bilmiyorum. Bir kadın."

Rauf, kafasını salladı ve elimi tutmaya devam ederken yürümeye devam etti. Adımları, eski ahşap merdivenleri hızlı ve sessizce tırmanırken kararlıydı. Aklımda bir yandan o kadının kim olabileceği geçerken, diğer yandan babasının durumunu düşünüyorum. Sonuçta o adam, Taçsız kral yüzünden bu haldeydi. Ve Taçsız Kral... O benim hiçbir şeyim değildi.

Öyle birisini kabul etmiyordum.

Üst kat, alt kattan daha karanlıktı. İkiye ayrılmış koridorun sağ tarafı, Rauf ile kaldığımız odaya çıkıyordu ama sol tarafın nereye çıktığını şimdi öğrenecektim. Rauf, bizi en sondaki kapının önünde durdurdu. Galce konuşuyorlardı. Seslerden biri, Eamon'un çatlak, yaşlı sesiydi. Diğeri ise daha derin, daha keskin, öfkeyle titreyen bir kadın sesiydi.

Rauf, kapıya yaklaştı, ama vurmadı. Sadece dinledi. Yüzü, koridorun loş ışığında taş gibi sertleşmişti. İçerideki kadın, benimle ilgili şeyler söylüyordu. İçlerinden yalnızca birisi beni acıyla kavradı. Taçsız Kral'ın yeğeni olduğumdan bahsediyordu. Kaşları çatıldığında elini kapı kulpuna koydu ve aniden açıp içeriye girdi.

"Cha leig mi leat bruidhinn mar sin mu mo bhean idir!"

Karım hakkında böyle konuşmana asla izin vermem!

Rauf'un kapıyı açmasıyla, odadaki atmosfer anında değişti. Odaya hâkim olan, babasınınkinden farklı, daha keskin, daha kontrollü bir öfkeydi. Oda, Eamon'un çalışma odası olmalıydı; ahşap mobilyalar, deniz manzaralı tablolar ve şömine başında iki sandalye. Eamon, bir sandalyede oturuyordu, bastonu yanında. Karşısında ise, ayakta, sırtı bize dönük bir kadın vardı.

Kadın, Rauf'un sesini duyar duymaz döndü. Bizimle aynı yaşta olduğunu düşünüyordum. Kül rengi bir pantolon takım, saçları topuz yapılmış, yüzünde az önceki öfkenin donuk bir izi vardı. Ama en çarpıcı olan, gözleriydi. Yeşil-gri buzullar, Rauf'u gördüğü an fark edilecek bir türle değişti. Ona, sanki değerliymişçesine baktı. Yoksa, eski sevgilisi miydi?

Bakışları Rauf'un tuttuğu elime, bedenime, saçlarıma ve en son yüzümü turladığında tiksinmiş gibi Rauf'a döndü.

"Tha fios agam air a h-uile càil, agus fhathast, a bheil thu a' dìon na boireannaich seo?"

Her şeyden haberim var ve sen hâlâ bu kadını mı savunuyorsun?

Rauf, kadının bakışları ve sözleri karşısında irkildi. Kadının üzerine atlamamak için dişlerimi birbirine kenetledim.

"Chan eil còir agad a bhith a' bruidhinn oirre mar sin," dedi, sesi gergin ama kontrol altındaydı. Ondan böyle bahsetme hakkın yok.

Devam etti.

"Is i mo chèile. Miraç. Agus tha i nas treasa na a h-uile duine anns an t-seòmar seo còmhla." O benim eşim. Miraç. Ve bu odadaki herkesten daha güçlü.

Rauf'un söyledikleriyle ona dönmemek için kendimi tuttum. Kadının yüzündeki ifade, bir an için paramparça oldu. Tiksinme, yerini şoka, sonra da derin, kişisel bir acıya bıraktı. Gözleri, Rauf'un yüzünde bir an dolaştı, sanki onu ilk kez görüyormuş gibi.

"Tè," diye fısıldadı, sesi neredeyse kırılgan. Eş. Sonra, zorlukla toparlanarak, sertliği geri getirdi. "Agus dé a dhèanadh i? Am bheil i eòlach air na seann sgìlean? Air na geallaidhean a rinn thu?" Ve ne yapacak? Eski yaraları biliyor mu? Verdiğin sözleri biliyor mu?

Farkında olmadan Rauf'a baktığımda Rauf, öfkeli bir hırıltıyla dedesine baktı.

"Fiona'nın burada ne işi var?"

Demek adı Fiona'ydı.

Eamon, önce bana özür dilermişçesine baktı. Ardından Rauf'a döndü.

"Babanı korumak için dışarıdaki adamları istedim. Biliyorsun Fiona'da bir SAS askeri ve bana adamlarını yönlendirdi."

Rauf, "Senden adam toplamanı isteyen mi oldu?" diye tısladı, dişlerinin arasından. "Sadece babamı koruyacaktın."

Fiona'nın başı hülyalı bir şekilde omzuna doğru eğildiğinde sol elimi yumruk yaptım. Karnımdan yukarıya doğru yükselen bir ateş vardı ve ben bunun adını duymak istemiyordum.

"Rauf," diye seslendiğinde Rauf, sertçe ona döndü.

"Chan eil mi a' bruidhinn riut. Dùin do bheul!" Seninle konuşmuyorum. Ağzını kapa!

Oh! Canıma da değsin. Hıh.

İç sesim, duygularımın tercümanı olurken Eamon, Rauf'un ismini uyarıyla söyledi.

"Bu evde misafirlerimize saygı gösteririz, evlat. Fiona buraya benim davetimle geldi. Adamları da benim ricamla kaldı." Gözleri, Rauf'un gözlerinin içine dikilmişti. "Ve evet, babanı korumak için sadece birkaç dost yeterli değildi. Düşmanımızın ne kadar geniş olduğunu unutuyorsun."

Rauf, Eamon'un sözlerini duyduğunda çenesi biraz daha sıkıldı. Damarları şakaklarında belirginleşti. Ama dedesine karşı saygısı, öfkesinden daha ağırdı. Nefesini yavaşça verdi, sesi daha kontrollü ama hâlâ gergin çıktı.

"O halde ya adamlarıyla dışarıda beklesin ya da ülkesine geri dönsün," dedi.

Bakışlarını Fiona'ya çevirdi.

"Ma dh'fhosglas tu do bheul mu Miraç a-rithist, cha shàbhail eadhon trèanadh SAS thu bhuamsa." Miraç hakkında bir daha konuşursan, SAS eğitimin bile seni benden kurtaramaz.

Fiona'nın dudakları ince bir çizgiye dönüştü.

"Thàinig mi an seo air do shon fhèin, ach tha mi faicinn a-nis gu bheil d' anail aig cuideigin eile." Buraya sadece senin için gelmiştim, ama şimdi nefesinin artık başkasına ait olduğunu görüyorum.

Son cümleyi bana bakarak söylemesi dişlerimi kıracak kadar sert sıkmama neden olmuştu. Gerçekten yeterdi. Söylediği cümle ateşin yüzümü kavradığını ve neredeyse saçlarım da dahil olmak üzere tüm tüylerimin ürperdiğini hissettim.

"Chan eil dragh agam air dè a bh' eadar sibh roimhe, ach..." Rauf'un bana baktığını hissettim. "Ma chumas tu ort a' coimhead air mo chèile leis na sùilean sin, reubhaidh mi thu às a chèile."

'Eskiden aranızda ne geçtiyse beni ilgilendirmiyor ama, biraz daha kocama o gözlerle bakmaya devam edersen, seni parçalarım,' demiştim. Her ne kadar onlar gibi aksanlı konuşamıyor olsam da sonunda, bildiğimi gösterebilmiştim. Rauf'un hâlâ bana baktığını hissedebiliyordum ama dönmeye cesaret edemiyordum.

Fiona'nın gözleri büyüdü, ilk kez gerçekten şaşkınlıkla ve belki bir anlık korkuyla yüzüme dikildi. Galce konuştuğumu duymak, onu sarsmıştı; bu sadece bir dil meselesi değildi. Sınırını çizmiştim. Ve bu sınırın arkasında, Rauf'tan daha az tehlikeli olmadığımı anladı.

Eamon bastonuna hafifçe yaslandı, dudaklarında zor fark edilen, onaylayıcı bir kıvrım belirdi. Göğsünü onurla kabarttı. Gözlerinden benim gelinim dercesine kelimeler fışkırıyordu. Fiona sonunda dilini buldu. Sesinde artık o keskin üstünlük yoktu; daha ziyade, yenilmişliğin acı tonu vardı.

"Tha mi a' tuigsinn," dedi, yavaşça. Anlıyorum. "Cha bhith mi a' dol thairis air na crìochan agad a-rithist." Bir daha sınırlarını aşmayacağım.

Kafamı sallayarak ona baktım.

"'S fheàrr dhut sin a dhèanamh." Bunu yapsan iyi edersin.

Fiona, Eamon'a döndü, asker duruşuna geri büründü.

"Bidh na gillean agam a' fuireach anns an taigh-glèidhidh. Cha bhi iad a' dol a-steach." Adamlarım koruma evinde kalacak. İçeri girmeyecekler.

Bu cümleleri dedikten hemen sonra gözlerini indirerek odadan çıkıp gitti. Eamon, bize doğru yürüyüp omzumu sıvazladığında büyük bir kahkaha bıraktı.

"Aferin evlat sana," dedi ve Rauf'a baktı. En sonunda Rauf'a baktığımda gözlerinin içindeki o fırtınayı gördüm. Hâlâ bana bakıyordu. Bakışlarında, şaşkınlığın yanı sıra, derin bir hayranlık ve karanlık, sahiplenici bir sıcaklık vardı. "Aslanlar, gerçekten de aslanlarla çiftleşirmiş."

Eamon'un dediği cümleyle ikimizde şaşkınlıkla dedesine baktık. Artık öfkeden değil, Eamon'un cümlesine kızarmıştım.

Rauf, "Dede!" diye sitemle söylendiğinde, Eamon kahkahalarının arasından konuştu.

"Beş dakikaya geliyorum," dedi ve odadan çıkarken kapıyı kapattı. Kapanan kapıda kalan bakışlarım önüme geçen beden ile kesildi. Rauf, ellerini belime koyup beni kendine çektiğinde şaşkın halimi yüzümden sildim ve ifadesizce ona bakmaya devam etti. Ama onun yüzünde çarpık bir gülümseme vardı.

"Sen nereden öğrendin? Ne ara öğrendin?"

Sesinde bir hayret bir hayranlık gizliydi. O anda, bütün gerginlik ve savunma halim, onun ellerinin belimdeki sıcaklığı ve yüzündeki o saf, şaşkın ifadeyle eriyip gitti. Hafifçe omuz silktim, ama içimde bir zafer ve tatlı bir gurur dalgası kabardı.

"Öğrenmek için pek çok yol var, değil mi?" dedim, sesim alçak ve biraz alaycı. "Biraz araştırmak ve biraz da tahmin yürütmek yeterli oldu." Dudaklarımın köşesinde küçük, gizli bir gülümseme belirdi. "Özellikle eşim dediğinde. O kelimenin tonu evrenseldi."

Rauf'un gözleri genişledi, sonra koyu, yoğun bir ışıltıyla parladı. Çarpık gülümsemesi daha da belirginleşti. Başını hafifçe yana eğdi, bakışları dudaklarıma kaydı.

"Evrensel, ha?" diye mırıldandı, bana doğru eğilirken. Nefesi tenimi okşuyordu. "Peki ya parçalarım? O da evrensel miydi? Çünkü o sözlerinin beni..." Duraksadı, gözlerimi delercesine bakarak, "...inanılmaz derecede tahrik ettiğini söylemeliyim."

Kalp atışlarım, göğsümde hızlandı. Onun yakınlığı, az önceki öfkenin yerini alan elektrik yüklü bir gerginliğe dönüşmüştü. Ellerimi, onun göğsüne, sert kaslarının üzerine koydum. "Öyle mi?" diye fısıldadım, sesim biraz titreyerek. "İyi. Çünkü o tehdit, sadece ona değildi."

Rauf'un nefesi kesildi. Gözlerindeki karanlık ışıltı, kontrol edilemez bir alev gibi parladı. Rauf'un elleri belimden kayarak kalçalarıma indi, beni havaya kaldırıp kenardaki masanın üzerine oturttu. Ahşap yüzey soğuktu, ama onun bedeninin üzerime abanmasıyla hissetmedim. Dizleri, benimkilerin arasına sıkıştı. Göğsü, göğsüme sürtünüyordu.

"Bana tekrar söyle," diye talep etti, nefesi yüzüme vururken. Sesimi duymak istiyordu. "O cümleyi. Benim dilimde."

Olduğumuz durumdan korkarak kapıya baktım ama Rauf, sağ elini yanağıma koyup kendine bakmamı sağladı.

"Söyle, Miraç."

Gözlerimi ona dikerek, nefesimi toparladım. Galce'nin aksanını tam tutturamasam da kelimeleri kasıtlı, yavaş ve tehditkâr bir tonda söyledim;

"Ma chumas tu ort a' coimhead air mo chèile leis na sùilean sin, reubhaidh mi thu às a chèile."

Rauf'un gözlerinde bir şimşek çaktı. Rauf'un gözleri, artık sadece hayranlık veya şehvetle değil, derin, sarsıcı bir saygıyla parlıyordu. Boğazından kısık ama derin, hayvani bir inilti yükseldi. Dudakları dudaklarıma baskı yaptı. Öpüşü, bir sel gibiydi. Hırçın, bastırılmış öfke ve patlayıcı bir arzunun karışımıydı. Dişleri dudağıma hafifçe değdi, dili ağzımı fethetmek için bastırdı. Bana karşı koymadım. Aksine, ona karşılık verdim, aynı vahşi enerjiyle.

Ellerim saçlarının arasına daldı, onu bana daha da yaklaştırdım. İkimiz de nefes nefese, savaşır gibiydik; birbirimizi yutmak, birbirimizin içindeki o karanlık, tehlikeli ateşi kontrol altına almak için. Elleri, üzerimdeki kazağın altına kaydı. Parmak uçlarının sıcaklığı belime, sırtıma değdi. Her dokunuş, bir iddiaydı, bir mülkiyet işaretiydi. Beni kendine doğru iyice çektiğinde kasıklarımda onu hissettim.

O temas, zihnimi bulanıklaştıran elektrik yüklü bir şok dalgası gibiydi. Tüm bedenim ona doğru gerilmiş, ona kenetlenmişti. Rauf'un ellerinin sırtımda gezdiğini, parmaklarının omurgam boyunca iz sürer gibi aşağı indiğini hissediyordum. Her dokunuş, cildimde yangın çıkarıyordu.

"Rauf," diye soluk soluğa fısıldadım, adı boğazımda yanarak çıkarken. "Eamon... beş dakika dedi..."

"Beş dakika sonsuzluk kadar uzun sürebilir," diye hırladı, dudakları çeneme, oradan da boynumun hassas eğrisine kayarken. Nefesi yakıcıydı. "Ben, o kelimeleri ağzından duyduğum andan beri içimde yanan her şeyi görmeni istiyorum."

Elleri belime sıkıca kenetlendi, beni masanın kenarından daha da öne, tam olarak ona doğru çekti. Bedenlerimiz arasındaki son boşluk da yok oldu. Kalp atışlarımızın çılgınca çarptığını, ritimlerinin birbirine karıştığını hissedebiliyordum. Başım dönüyordu, ama bu, korkudan değil, tamamen bastırılamaz bir arzunun baş dönmesiydi.

"Evet, o eski bir geçmiş. Sana söyledikleri için damarlarımdan sanki zehir geçiyormuş gibi hissettim ama sen... Sen Miraç," dudaklarıma bir kez daha gömülüp emdi, çekiştirdi ve alnını alnıma yasladı. "Ona karşı geldikten sonra, o zehir damarlarımdan hızla silindi. Karımın gücü ve ona olan hayranlığımla doldu."

Kalçasını hafifçe öne itti, kendini bana daha da belirgin bir şekilde dayadı. Nefesim kesildi. Gözlerimi kapattım, bu duyguya teslim oldum. Bu, sadece fiziksel bir çekim değildi. Bu, bir güç gösterisiydi. Bir bağlılık yeminiydi. Beni, sadece korumak değil, sahiplenmek istiyordu.

"Ve ben, şimdi o damarlarımda biriken her şeyi içine akıtmak istiyorum."

Sözleri, bedenimde dolaşan ateşi doruk noktasına taşıdı. Gözlerimi açtım, onun koyu, fırtınalı bakışlarına daldım. İçinde, benim için yanıp tutuşan bir karanlık, bir ihtiras denizi gördüm. Ama burada olmazdı. Dedesi her an gelebilirdi.

"Rauf, deden gelecek."

Rauf, bir an için hiç kıpırdamadı, gözleri hâlâ bana dikili, nefesi hâlâ hızlı. Sonra, gözlerini kapatıp yavaşça, acı çeker gibi geri çekildi. Ellerini belimden çekti, ama temasın yokluğu bile bir çeşit dokunuş gibiydi. Beni masadan indirdi, ayaklarım yere değdiğinde bacaklarımın titrediğini hissettim. Rauf'un eli, hemen benimkini buldu, parmaklarımız birbirine kenetlendi. Bu, daha fazlasının bir vaadiydi.

Bir sonraki perdenin başlangıcıydı.

Canain Nan Gaidheal, Tannas

Yazar, Ağzından

'Ah Romeo, Romeo! Neden Romeo'sun sen? İnkâr et babanı, adını yadsı! Yapamazsan yemin et sevdiğine, vazgeçeyim Capulet olmaktan ben.' diyen Juliet, Romeo'yu gerçekten seviyordu. Shakespeare, onları yazarken neyden ilham aldı bilinmezdi ama sözleri, her insanın başına gelebilecek cümlelerden ibaretti.

Büyükada'da yer alan Eamon'un salonu, şimdi sessizce birbirine bakan insanlarla doluydu. Solda yer alan şöminenin yanındaki ikili koltukta Demir oturuyordu. Demir'in hemen sağında kalan üç kişilik koltuğun tam ortasında Miraç, karşısındaki koltukta ise Rauf ile Eamon vardı.

Fehmi Aslan, yukarıda istirahatteydi.

Tam ortalarında yer alan ahşap sehpada Taygun Kılıç Yıldız'ın dosyası duruyordu. Namı değer, Taçsız Kral'ındı. Her ne kadar Miraç onu aileden saymasa da acı ama gerçekti. İki aileden can koparan bir katildi. O katil, Miraç'ın öz dayısıydı. Ki o dayı, kendi kız kardeşine de acımamıştı.

Hiç kimseye de acımayacaktı.

Rauf'un yüzü, alışılmadık derecede açıktı. Normalde duvarlarla çevrili olan ifadesi, şimdi çıplak ve yoğundu. Gözleri Miraç'ın üzerindeydi, her bir kasılmasını, her bir nefes alışını izliyordu. Onun acısını, öfkesini, içindeki fırtınayı görüyor ve kendi içinde aynı fırtınanın karşılığını hissediyordu.

Miraç'ın bakışları, ahşap sehpanın üzerinde duran, sade bir klasörle gizlenmiş o korkunç gerçeğe, Taygun Kılıç Yıldız'ın dosyasına dikilmişti. Ama gözleri orada değildi. İçe dönük, geçmişin sisli koridorlarında dolaşıyor gibiydi. 'Dayı' kelimesi, zihninde zehirli bir yılan gibi kıvrılıyordu.

Eamon, derin, titrek bir nefes aldı. Sessizliği bozan ilk kişi o oldu. "Taçsız Kral," diye mırıldandı, sanki ismi ağzında lanetli bir tılsımmış gibi. "Seninle aynı kanı taşıyan bir canavar, Miraç."

Rauf'un sesi, odanın ağır havasını yırttı.

"O herif, Miraç'ın hiçbir şeyi değil! Tek bir gerçek var, o da Miraç'ın benim eşim olması."

Miraç, gözlerini dosyalardan ayırıp Eamon'a baktı.

"Arven onu tanıyordu. Onlara ihanet edeceğini biliyor muydu acaba?"

Eamon, kafasını ağırca salladı.

"Biliyordu elbet evlat. Ama mâni olamadı," dedi ve eliyle öndeki dosyayı gösterdi. "Arven, Taçsız Kral'ı sürekli anneni tehdit ederken bulmuş. Annen her ne kadar, Taçsız Kral'ın ondan istediği şeyi Arven'e söylemese de Arven, çoktan her şeyi çözmüştü."

Miraç, düşünceli bir şekilde kafasını sola doğru eğdi.

"Taçsız Kral'ın dosyalarındaki ihraç tarihi ile Arven'in okuldan ayrılma tarihi aynı, yani Arven mezun olduktan hemen sonra Taygun Kılıç Yıldız hem akademiden atılıyor hem de askerlikten ihraç ediliyor."

"Çünkü," dedi, Rauf dalgınca. "Onun ihraç edilmesine sebep olan Arven'di. Belki de o yüzden ondan intikam almak istedi."

Rauf, haklıydı.

Arven, akademideki eğitimi boyunca çalışmalarından kimseye bahsetmemiş olsa da Taygun Kılıç Yıldız, bunu biliyordu. Okyanus Gökçe'yi sürekli olarak tehdit ediyor ve ondan ona ihanet etmesini istiyordu. Okyanus Gökçe buna direndikçe Taygun Kılıç Yıldız, karanlık yollara ilerliyor ve Arven'e tehdit mektupları gönderiyordu.

Arven Doruk Aslan, buna dayanamadığında onu ihraç ettirmişti.

Görevini kötüye kullanmaktan.

"Arven, akıllı bir çocuktu," dedi Eamon, Miraç'a bakarken. "Her zaman ikinci bir planı hazırdı. Hatta planı olmasına rağmen üçüncü ve dördüncü planlarını tasarlardı."

Eamon, derin bir iç çekerek bastonunu kavradı ve ayağa kalkıp sağ köşede duran gramofon köşesine doğru yürüdü. Duvarda asılı olan İskoç Bayrağı'nın hemen altındaki kasayı parmak iziyle açtı ve küçük bir kağıtla onlara döndü.

"Bana bir kasadan bahsetmişti," dediğinde Miraç, hızla Rauf'a baktı.

"Annemin mektupta yazdığı kasa."

Rauf, gözlerini kısarak yere odaklandı. Birkaç saniye sonra hatırlamışçasına gözlerini büyüttü ve Miraç'a baktı.

"Evet," dedi. "Ama yerini bilmiyorduk."

Rauf, dedesine baktığında Eamon, kâğıdı sallayarak tuttu.

"İşte, burada o kasanın yeri yazıyor. Sgrios hattı."

Miraç ile Rauf, birbirlerine baktıklarında ikisinin de kaşları düşünürcesine çatılmıştı. Miraç, zihninde Çanakkale'deki yerleri tarıyordu, Rauf ise Gölcük'te olabilme ihtimalini düşünüyordu. Fakat Demir, hepsinden önce cevabı verdi.

"Sgrios mu?" diye mırıldandı ardından Rauf'a baktı. "Rauf, seninle nöbetteyken bir kerteriz aldın ve oraya Sgrios demiştin. Hatta İskoç dilinde yıkım mı yoksa felaket mi öyle bir şey demiştin."

Rauf, sinsice gülümseyerek Demir'e baktı.

"Aklınla bin yaşa, ben unutmuştum valla," dedi ve Miraç'a dönüp gülümsedi.

"Güneybatı koyunda ama sürekli yer değiştiriyor, akıntıdan dolayı," dedi, otomatik olarak. "Kıyıdan bir mil açıkta. Kayalar, gelgit akıntıları ve batık bir geminin enkazı var. Haritalarda resmi olarak işaretli değil. Sadece..." gözleri boşluğa takıldı, "Arven ile ben bilirdim."

Havadaki her şey, anlam ve ağırlık değiştirdi. Artık sadece bir tehdit veya geçmişin hayaleti değildi bu. Bir ipucuydu. Bir hazine haritasının parçası. Ve o hazine, bir anneye ait olan, bir kardeş tarafından saklanan sırlar olabilirdi.

Miraç'ın nefesi kesildi. Gözleri, Eamon'ın elindeki küçük kâğıda kilitlendi. Sanki o kâğıt parçası, Arven'in sesini taşıyordu. "O kasa..." diye fısıldadı, sesi biraz titrek. "İçinde ne var, Eamon? Arven, sence oraya ne sakladı?"

Eamon, yavaş adımlarla koltuğuna geri döndü, kâğıdı titreyen eliyle sehpaya bıraktı. Üzerinde, eski mürekkeple sadece iki kelime yazıyordu: Sgrios - 57°

"Bilmiyorum, evlat," dedi, sesi yorgunluk ve pişmanlıkla doluydu. "Arven bana sadece bunu verdi. 'Eamon,' dedi, 'eğer bir gün başları belaya girerse, bu onların tek şansı olabilir.' O zamanlar kimin başının belaya gireceğini anlamamıştım. Ama şimdi..." Gözleri Miraç'a, sonra Rauf'a kaydı. "...şimdi anlıyorum. O, hem senin, hem de Rauf'un geleceğini görüyor gibiydi."

Rauf, kâğıda uzandı, parmak uçlarıyla köşesinden tuttu. "57°," diye mırıldandı. "Bir enlem mi? Boylam mı? Yoksa bir derinlik mi?"

"Derinlik," diye kesin bir tonla cevapladı Eamon, gözleri keskinleşmişti. "O bölgede, Sgrios hattının tam merkezinde, dediğin gibi eski bir batık var. Gemi değil, daha çok bir sığınak gibi. 57 fit derinlikte, kayaların arasında sıkışmış."

Rauf'un zihni hızla çalışıyordu.

"O hâlde oraya ineceğiz."

Miraç, onu onayladı.

"Birlikte," dedi.

"Siz gerçekten ikiniz kafayı yediniz. Oraya inmek delilik!" diye itiraz etti Eamon, sesi endişeyle tırmanarak. "Sgrios hattı, sakin bir günde bile ölümcüldür. Yeterince başınız belada değilmiş gibi, üstelik Taçsız Kral Miraç'ın peşindeyken... imkânsız. Asla izin vermem."

"İmkânsız değil," diye cevapladı Rauf, gözleri hâlâ Miraç'taydı. "Sadece plan gerektirir."

Sonra Demir'e döndü.

"Benim teknemde dalış ekipmanım sadece acil durumlar için. Derinlik ve süre konusunda fazla imkân tanımaz."

Miraç, hızla atıldı.

"57 fit, profesyonel bir dalış için derin değil."

Rauf, kafasını iki yana salladı.

"Benim önceliğim senin güvenliğin. Yeterli ekipman olmadan oraya inmeyeceğiz," dedi ve ayaklandı. "Bugünü atlatalım, Gölcük'e geçelim. Gölcük Deniz Üssü'nden gerekli ekipman desteğini ben sağlarım. Yarın ve yarından sonra hava yağmurlu. Ondan sonraki günler güneşli, akıntı olmayacaktır. O zamana kadar da harita üzerinden bir çizim yaparım."

O anda, karar verilmişti. Odadaki herkes Rauf, Miraç, Demir ve hatta endişeli Eamon bu planın tehlikesini biliyordu. Ama aynı zamanda, kaçınılmaz olduğunu da biliyorlardı. Geçmiş, onları Sgrios hattına, o batık hazineye ya da batık gerçeğe çağırıyordu.

Teni Tenime, Sena Şener

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Büyükada'dan bizi bot ile arabanın olduğu konuma bırakmışlardı. Rauf, şoför koltuğuna geçerken ben, yanındaki koltuğa yerleşmiştim. Demir ise arka koltuğa yayılmış, yüzü pencereden dışarıya, karanlık denize dönüktü. Onu, Gölcük Deniz Üssü'ne bıraktığımızda eve dönerken hiç konuşmamıştık. Mutlak bir sessizlik hakimdi.

Sadece, bu sessizliğin içinde ellerimiz, vites kolunun üzerinde buluşmuştu. Benimki onunkinin altında, onun parmakları benimkileri sarmalamıştı. Bu basit temas, saatlerdir biriktirdiğimiz tüm kelimelerden, tüm planlardan daha güçlü bir şey söylüyordu: Buradayım. Seninleyim.

Sgrios, yıkım demekti.

Ve biz, bu yıkımın içinde varlığımızı ayakta tutmaya çalışıyorduk.

Eve vardığımızda Rauf, hızla kapıyı açtı ve geçmem için kenara çekildi. Bir an, kapının yanında, ayakkabılarımı çıkarırken durdum. Ayaklarım soğuk parkeye değdi. Burası evdi. Onunla paylaştığımız, ilk ve tek gerçek sığınağımızdı. Eamon'un evi tarih ve sorumluluk kokuyordu. Burası ise sadece Rauf kokuyordu.

Rauf, ayakkabılarını çıkardı, kabanını askıya astı. Hareketleri yavaş, düşünceliydi. O da yorgundu, ama yorgunluğu bedeninden çok, zihnindeydi. Yanıma geldi, göğsünü bana yasladı, alnını omzuma dayadı. Nefesi, boynumda ılık bir esinti gibiydi.

"Çok yoruldum, duşa girmek istiyorum."

Kafamı salladığımda derin bir nefes alarak geri çekildi ve ortak tuvaletteki banyoya yöneldi. Denizin tuzu ve bugünün pisliği benim de üzerime yapışmıştı. Kendimi Rauf'un odasında kalan banyoya attım. Duşa kabinin sıcak suyu, kaslarımdaki tüm düğümleri çözdü. Su, saçlarımdan, omuzlarımdan aşağı aktıkça, Fiona'nın bakışlarını, Eamon'un endişeli sesini, o masanın üzerindeki lanetli dosyanın görüntüsünü de yıkayıp götürüyor gibiydi. Temizlendim. Sadece bedenen değil, ruhen de. Karar vermiştik. Plan yapmıştık. Şimdi sıra, o planı uygulamaya ve hayatta kalmaya gelmişti.

Duştan çıktığımda havluma sarılmıştım. Suyun buğusu tenimi daha yeni terk etmişti, hâlâ sıcak ve pembe hissediyordum. Duşta o kadar uzun kalmıştım ki ayna, kalın bir duman tabakası gibi buğulanmış, içindeki yansımamı gizlemişti. Üzerimdeki büyük, yumuşak havluyu koltuk altlarıma sıkıştırıp güvenli bir şekilde tuttum ve banyodan odaya açılan kapıyı açtım.

Rauf ile ortak kullandığımız dolabın kapaklarını açtığımda odanın ana kapısı açıldı. İrkilerek kapıya döndüm.

Rauf.

Kapının aralığında, beline sıkıca dolanmış beyaz bir havluyla duruyordu. Onu ilk defa çıplak görmüştüm. Asla tişörtten gördüğüm gibi değildi. Duvarın içinden çıkmış, ıslak mermerden yontulmuş bir heykel gibiydi. Ama bu, bir sanat galerisindeki zarif heykel değildi. Bu, bir savaş tanrısının, sert bir disiplin ve amansız bir iradeyle şekillendirilmiş heykeliydi.

Göğsü geniş ve düz bir kalkan gibiydi. Kasları, aşırı şişkin değil, ama çelik gibi sıkı ve tanımlıydı. Omuzları ve kolları, aynı şekilde yontulmuştu. Kaslar, uzun ve güçlü hatlar halinde uzanıyor, dirseklerine kadar iniyordu. Ön kollarındaki damarlar, derinin incecik gerilmiş yüzeyinin altında mavi nehirler gibi belirgindi, hâlâ kanın sıcaklığı ve egzersizin etkisiyle doluydu. Karnı...

Orası bir sanat eseriydi. Sekiz plakadan oluşan, keskin hatlı bir zırh gibiydi. Adonisleri, derin bir çizgiyle ayrılmış, deri o kadar gergindi ki, kasların her biri tek tek seçilebiliyordu.

Sular onun üzerinde bir yol bulmuş, aşağıya doğru akıyordu. Bir damla, alnına düşen serseri, koyu renk bir saç telinin ucunda bir an asılı kaldı, sonra ağır ağır şaşırtıcı derecede uzun kirpiklerinin üzerinden kaydı, yanağına doğru bir yolculuğa başladı. Çenesinin keskin köşesinde durakladı, sonra boynuna, oradan da göğsünün ortasındaki o derin çukura doğru ilerledi. Diğer damlalar, omuz kaslarının tepelerinden aşağı, kollarına, dirseklerine, oradan da kalçasındaki havlunun kenarına, kaybolmak üzere süzülüyordu.

"Beni süzmen bittiyse, kıyafet alacağım."

Sesiyle irkildiğimde gözlerim, gözlerine tırmandı. Gözleri, ıslak saçlarının altından bana bakıyordu. O koyu, bilinen siyahlık içinde, beklediğim öfke ya da sertlik yoktu. Yakalanmanın utancıyla dudaklarımı ısırdım. O beni çıplak görmüştü ama ben, onu ilk defa böyle görmüştüm. Ne vardı yani, ucundan baktıysam? Havluyu biraz daha sıkı tuttum, kumaşın yumuşaklığı parmak uçlarımda bir güvenlik hissi veriyordu.

"Be..ben seni süzmüyorum."

Lanet olsun.

Boğazımı temizleyip cümlelerimi topladım.

"Gördüğün üzere bende duştan yeni çıktım ve senin geleceğini tahmin etmemiştim," dedim, tek nefeste.

Rauf, cümlemi bitirdiğimde kafasını salladı ve gözleriyle havluya sarılmış çıplak tenimi izledi. Havlunun kenarından taşan nemli tenimi, köprücük kemiklerimin kavisini, havlunun sıkıca sardığı göğüslerimin eğrisini, hafif titreyen ellerimi...

Bakışları, bedenimden yavaşça yukarı tırmanırken, havadaki her zerreciğin elektrik yüklendiğini hissediyordum. Parmak izleri gibiydi gözleri, görünmez ama yakıcı bir şekilde tenimde geziniyordu. Dudaklarım kurudu. Yutkundum. Havluyu tutan ellerimin beyazlığı, korkumdan çok, onun bakışının yarattığı yoğun, fiziksel farkındalıktan kaynaklanıyordu.

Kaşlarını kaldırıp "Görebiliyorum," diye mırıldandı.

O, beni çıplak görmüştü evet. Ama bu farklıydı. Bu bir mahremiyet ihlali değil, bir keşifti. Ve ben, onun bu keşif karşısında ne kadar savunmasız olduğumu anlıyordum.

Rauf, dudaklarının köşesinde, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif bir kıpırdanma oldu. Bir gülümseme değil, daha çok, bir şeyi fark etmiş olmanın, bir bulmacanın parçasını yerine oturtmanın sessiz ifadesiydi. Gözleri, sonunda benim gözlerimle buluştu. O derin siyahlıkta, şimdi yeni bir ısı, bir niyet parlıyordu.

"Üşüyeceksin," dedi, sesi hâlâ alçak, ama daha yakındı sanki. Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Benimle dolabın önünde duruyordu şimdi. Önümdeki çıplak göğsünden süzülen haylaz bir damlaya gözüm takıldı. O damla kaslarının üzerinden hızlı bir kavisle kasıklarına doğru sürüklendiğinde boğazını temizlediğini duydum.

"Gözlerin," dedi, sesi öfkeli değildi, hayır. Daha çok kendini tutmaya çalışan bir adamdı. "Olmaması gerektiğinden daha fazla üzerimde, deniz kızı."

"Ben..." diye başladım, ama ne söyleyeceğimi bilemedim. Ben hazır değilim? Bu bir yalandı. Vücudum, onun bakışına, tam tersini söylüyordu. Ben korkuyorum? Bu da yalandı. Korku yoktu şu an. Sadece, kalbimin göğsümde çarpan çekiç darbeleri ve midemde kelebekler vardı.

Rauf, elini yavaşça kaldırdı. Ben donakaldım. Parmak uçları, havlunun bana en sıkı sarıldığı, köprücük kemiğimin hemen üzerindeki noktaya, tereddütle değdi. Teması, beklediğimden daha sıcaktı. Orada, havlunun pamuklu kumaşının altında, nabzımın çılgınca attığını hissedebiliyordum.

"Titriyorsun," diye fısıldadı.

Cüretkâr davrandım.

"Neden titrediğimi biliyorsun," diye karşılık verdim, sesim bir fısıltıdan ibaretti. Gözlerindeki o niyet parıltısı daha da derinleşti. Başını hafifçe yana eğdi.

"Biliyor muyum?" diye sordu, parmağı havlunun kenarında, omzuma doğru yavaşça kayarken. "Belki üşüyorsundur. Belki de sadece bekliyorsundur."

Nabzım giderek arttı. Bu bir oyun değildi ama bunu onun başlatmasını istedim.

"Ne bekliyorumdur?" diye soluk soluğa sordum. Kalbimin hızını duyduğunu, hatta üzerimdeki havlunun altından bile göründüğünü fark edebiliyordum. Parmakları, gerdanımdan boynuma doğru yükselip kenetlendi. Gözleri, dudaklarıma kaydı. O kadar yoğun bir bakıştı ki, dudaklarımı yaladığımı hissettim.

"Bunu."

Boynumdaki ellerinin baskısıyla ona doğru çekildim. Dudakları, benimkilere saldırıya geçti. Ama bu seferki, asansördeki o çaresiz, acılı gasp değildi. Bu, bilinçli bir ele geçirişti. Sert, aç, nefessiz bırakacak kadar yoğundu. Dişleri dudaklarıma değdi, canımı yaktı, ama bu acı, zevkle karışık bir uyarıydı.

İçimdeki her şey, o an için serbest kaldı. Korku, öfke, endişe ve arzu hepsi onun dudaklarına hücum etti. Dudaklarım, onunkilerle bir savaşa tutuştu. Alt dudağını hafifçe ısırdım, o da karşılık verdi. Nefeslerimiz bir oldu, ciğerlerimiz aynı havayı çekip veriyordu.

Onun elleri, boynumdan, omuzlarıma, sırtıma kaydı. Parmakları, havlunun düğümlendiği noktayı buldu, gevşetti. Pamuklu kumaş, omuzlarımdan aşağı, ayaklarıma doğru kayarken, onun avuçları çıplak tenime değdi. Dokunuşu, bu sefer tereddütlü değil, sahipleniciydi. Sırtımda, belimde gezindi, her bir kıvrımı, her bir kemiği yeniden keşfetmeye çalışıyor gibiydi.

Ellerimi, onun sert, ıslak saçlarına daldırdım. Parmaklarım, saç tellerinin arasına girip onu bana doğru çekti, daha derin, daha yakın olması için. Gövdesi, bedenime yapışmıştı. Teni, tenimin nemiyle ıslanıyor, altındaki kasların her hareketini hissedebiliyordum.

Ağzımız ayrıldı, nefes almak için. Alnım alnına dayanmıştı. Nefeslerimiz, hızlı ve sıcak, yüzümüzde dans ediyordu. Gözlerim, birkaç santim ötemdeki onun gözlerine baktı. O siyah deniz şimdi fırtınalı, ama kontrol ondaydı. İçinde, benim yansımamı görüyordum: Çıplak, istekli, kendinden geçmiş.

"Görüyor musun?" diye soluk soluğa fısıldadı, sesi kısık ve çatallı. "Beklediğin şeyi? İstediğin şeyi?"

"Evet," diye hırladım, daha çok nefes almak için değil, onu tekrar öpmek için ağzımı aralayarak. "Evet."

(+23) BU ALAN RİSKLİ ALANDIR. ARGO, CİNSELLİK VB. CÜMLELERDEN HOŞLANMAYANLAR BİR SONRAKİ İŞARETİ BÖLÜME KADAR KAYDIRSIN!!!!

Bu sefer öpüşmek, bir keşif yolculuğuydu. Daha yavaş, daha derin ve sonsuzluk gibiydi. Dillerimiz ilk kez buluştuğunda, sanki ikimiz de daha önce hiç öpülmemiştik. Dudaklarımızın arasında doğan o ilkel dans, tenimizin her hücresini uyandırdı.

Elim, karnında gezindi. Kaslarının altındaki o sıcak, sert dokuyu hissettim. Her dokunuşumda kasları hafifçe seğiriyor, içten gelen bir ürpertiyle tepki veriyordu. Bu tepki, onun ne kadar kontrolsüzleştiğini gösteren ilk işaretti. Avuçları, çıplak kalçalarımı kavradığında, bir anda dünyanın geri kalanı yok olup gitti. Her öpücüğünde beni kendine çekiyor, havlu altındaki taşlaşmış varlığını bedenime hissettiriyordu. Bu his, aklımı başımdan alıyordu.

Avuçları kalçalarımı yoğurdu, kavradı, sonra beni yerden kaldırdı. O an, gücü karşısında eriyip gittiğimi hissettim. Bacaklarımı beline doladığımda, kasıklarımda atan nabzını duyabiliyordum. O an tüm evren, onun kolları ve dudakları arasındaki o küçücük, ateşten alana sığmıştı.

Beni yatağa taşıdı. Adımları sağlam, kararlıydı; ama beni yatağa bırakışı, bir kuşu yuvasına kondurur gibi nazikti. Dudaklarımız ayrıldığında, gözleri bir an yüzümde takılı kaldı. Sanki bu anı sonsuza dek hafızasına kazımak istiyor gibiydi.

"Emin misin, deniz kızı?" dedi, sesi alçak ve tehlikeliydi. "Bu sefer başlarsam, durmam."

Başımı salladım. Cevap vermeme bile gerek yoktu. Elim kasıklarına giderken, parmaklarımı hızla kavradı ve yatağa bastırdı. Damağını şıklattı, yüzünü iyice yaklaştırdı.

"Çok cüretkarsın," diye fısıldadı, nefesi dudaklarımda. "Ama ben bu gece cesaretini değil, sesini duymak istiyorum. Söyle bana. Ne istiyorsun?"

Bana o gün söylediği her şeyi hatırladım. Onu seviyordum. Bundan asla pişman olmayacaktım. Gözlerimi kaçırmadan, kasıklarıma baskı yapan o heybetli varlığı işaret ettim.

"Sizi."

O tek kelime, odanın karanlık sessizliğinde bir yıldırım gibi çaktı. Rauf'un gözlerindeki sakin fırtına, anında korkunç bir kasırgaya dönüştü. Artık kontrol edilemez bir arzu, ilkel bir güç halini almıştı. Hırıltılı bir nefesle, "Öyleyse al bizi," diye boğuk bir sesle karşılık verdi.

Parmaklarımı saçlarına daldırdım. O koyu, ıslak teller parmaklarımın arasında kayarken, onu kendime doğru çektim. Daha sert, daha yakın. O da aynı şiddetle karşılık verdi. Dudaklarımız yeniden buluştuğunda bu bir öpüşmek değil, bir savaştı. Dişler, dudaklar, nefesler... her şey birbirine karıştı.

Sonra, vajinamın girişinde parmaklarını hissettim. Soğuk ve ani bir temas değildi bu; kasten, bilerek, doğrudan bir meydan okumaydı. Kaslarım istemsizce kasıldı. Omurgamdan yukarı bir şok ve ardından tarifsiz bir haz dalgası fırladı. İkimizden hangisinin çıkardığı belli olmayan, boğuk bir inilti odada yankılandı. Artık o an seslerin kime ait olduğunun bir önemi yoktu. Soluklarımız tek bir nefes olmuştu.

Parmağı, yavaş ama asla tereddüt etmeden içime kaydı. Her santimini, içimdeki her kasılmayı, her ürpertiyi hissediyordum. Diğer eli hâlâ kalçamı kavramış, beni onun ritmine, onun hızına teslim ediyordu. Dudaklarımız ayrıldı, nefes almak için. Alnım terli alnına yaslandı.

"Miraç, çok darsın," diye soluk soluğa fısıldadı, sesi parmağının her hareketiyle titriyordu. Bir ikinci parmağı daha ekledi. Bu dolgunluk, bu genişleme içimde yepyeni bir fırtına koparıyordu. Bacaklarım kendiliğinden aralandı, daha fazlasını ister gibi. Kasıldığımı hissettiğinde yanağıma dudaklarını bastırdı.

"Gevşe," diye hırladı, nefesi kesik kesik. Kapanan gözlerimi aralayıp ona baktım. Gözleri simsiyahtı, içinde yangınlar vardı. "Gevşettir."

Bu kelime, onu daha da vahşileştirdi. Parmaklarının hareketi hızlandı, derinleşti. Kıvrımlı, ustaca dokunuşlarla içimdeki en hassas noktayı buldu, üzerinde dans etti. Gözlerim otomatikman arkaya kaydı. Ağzımdan kontrol edemediğim, yüksek ve titrek bir çığlık fırladı.

"Gevşeteceğim," diye mırıldandı, sesi kulağımda bir zafer narası gibiydi. "Ama bunu sikimle yapacağım."

Vücudum, onun ellerinde paha biçilmez bir enstrümana dönüşmüştü. O ise ustaydı. Her dokunuşu bir nota, her kasılmam bir akordu. Ben ise bu müziğe kendimi bırakmış, dalga dalga gelen hazla sürüklenen bir denizciydim. Dünya kaybolmuştu. Geriye sadece onun nefesinin sıcaklığı, parmaklarının baskısı, avucunun sertçe vuruşu ve içimde birikmeye başlayan o muazzam, patlamaya hazır gerginlik kalmıştı.

Derken parmaklarını çekti. Bu ani boşluk, bir anlığına acı verdi. Ama gözlerimin içine bakarak iki eliyle dizlerimi kavradı. O heybetli bedeni aşağıya kaydırdı. Yüzünü ve nefesini bacaklarımın arasında hissettiğimde nefesim tutuldu. Saçlarına yapıştım, kendime doğru çektim. Dudaklarının kıvrıldığını hissettim.

"Komik mi?" diye sordum nefes nefese.

Ama bu soru, sadece onu hızlandırdı. Dilinin darbeleri daha sert, daha acımasız oldu. Dudaklarını deliğimde hissettiğimde, bir çığlıkla kalçalarımı ona doğru kaldırdım. Ellerim göğsüme yapıştı, vücudumdaki titreme kontrolden çıktı. Belimi kavislendirdim, ona doğru kasılarak boşalmaya başladığımda ilk dalganın şiddetiyle sarsıldım.

"Rauf! Ah!"

Çığlığım odanın karanlık ve nemli havasında asılı kaldı. Vücudum hâlâ ilk orgazmın dalgalarıyla sarsılırken Rauf pes etmedi. Tam tersine, bir süre daha orada, bacaklarımın arasında oyalandı. Dilinin her darbesiyle yeni bir titreme gönderiyordu bedenime. Islanmış dudakları, çenesi, hatta yanakları parlıyordu. Benim suyumla.

Sonunda yavaşça yüzünü kaldırdı. Islık çalar gibi bir hareketle dudaklarını yaladı, gözlerini kıstı. Bakışlarında zafer ve açlık iç içeydi; bir aslanın avını izleme hali vardı.

"Geri çekil," diye fısıldadım, sesim nefessizdi, hatta biraz çatlak çıktı.

Kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. Ne yapacağımı anlamaya çalışıyordu. Omuzlarından tutup onu yatağa oturttum. Çıplaklığımın utancını bir an bile hissetmedim. Artık utanmaya yer yoktu.

"Miraç, ne yapıyorsun?" diye sordu, sesinde hem merak hem de kontrolü kaybetme korkusu vardı.

Cevap vermedim. Ellerimi beline doladığım havluya koydum ve yavaşça açtım. Havlu yere düştüğünde nefesim gerçekten kesildi.

O, çok büyüktü.

Çok kalın, çok heybetli, çok... korkutucuydu. Damarları yüzeyinde mavimsi haritalar çiziyor, başı koyu mor bir renkte parlıyordu. Ona dokunmadan önce bile varlığı nefesimi daraltıyordu.

Rauf bir an sessiz kaldı, gözlerimdeki korkuyu okudu. Sonra ağzının kenarı alaycı bir kıvrımla yukarı çekildi.

"Bakmakla olmaz o işler, karıcığım," dedi sesi derinleşti. "Dokunsana ona."

Parmaklarım ürkekçe, neredeyse törensel bir ağırlıkla varlığının etrafını sardı. Çenesi gerildi, burun delikleri açılıp kapandı. Avuçlarımın içinde hissettiğim o sert, sıcak damarları yavaşça okşamaya başladığımda gözleri titreyerek kapandı. Başını arkaya attı, genzinden gelen boğuk, uzun bir inlemeyle kendini avucuma doğru itti.

Utangaç olma zamanı geçmişti. Bunu biliyordum.

Dudaklarımı yalayıp eğildim. Nefesimi düzenledim. Sonra o devasa varlığı dudaklarımın arasına aldım.

Rauf'un eli bir yıldırım hızıyla saçlarıma daldı. Parmakları tellerimin arasında kayboldu, bedeni öne doğru kasıldı, tüm gövdesi yay gibi gerildi.

"Miraç!"

Odayı dolduran o gür, tok ses damağımda metalik bir tat bıraktı. Kaşlarımın altından ona baktığımda yüzündeki şaşkınlık ve haz karışımını gördüm. Gözleri aralanmış, dudakları yarı açık, alnı terliydi. Ağzımda gittikçe büyüyen o şeyi emdim. Gözleri bir anlığına geriye kaydığında çıkardığı inleyiş neredeyse sağır ediciydi.

Dudaklarımın arasından başını çıkardım, bir nefes aldım. Sonra dilimle yavaşça başının etrafında halkalar çizmeye başladım. Bu kez gözlerini açtı, saçlarımı parmaklarına doladı, acıtırcasına çekti.

"Yapıyorsan düzgün yapacaksın," diye hırladı, sesi bir fısıltıdan çok bir homurtuydu. "Benim kadınımsın sen."

Beni yeniden kendine çekti, bu kez daha sert, daha kararlı. O anda anladım ki bu boyun eğişin içinde aşağılanma değil, sapkın bir özgürlük vardı. Onun gücünün altında ezilmek değil, onu bu hale getirenin ben olduğumu bilmekti.

Ağzımın etrafındaki dolgun baskı neredeyse nefes almamı engelliyordu. Dudaklarımdan sızan tükürük, onun sıvılarıyla karışıyor, ağzımın kenarlarından süzülüyordu. Ensemdeki eli beni her seferinde biraz daha derine, biraz daha sert itiyordu. Rauf'un vücudunda gerginlik dalga dalga yayılıyor, kasıklarındaki kaslar taş kesiliyordu.

Derinden gelen, boğuk iniltiler duyabiliyordum. Başımdaki eliyle beni yönlendirirken boşta kalan eliyle nevresimi parçalıyor, kumaşı yırtarcasına sıkıyordu. Gözlerimi ona çevirdiğimde, kısılmış gözlerinin arasından beni izliyordu. Boğazımın derinliklerinde uyanan öğürme refleksini bastırmaya çalıştım, başardım da.

Rauf alaycı bir sırıtışla saçlarımı geriye çekti. Ağzımdan çıkan varlığı tükürüklerimle kaplıydı, aramızda ince, parlak bir iplik süzülüyordu. Nefes nefese bakıştık.

"Ne oldu, boğdum mu seni?" diye sordu. Sesinde hâlâ arzu vardı ama içine bir alay, hatta belki bir sevgi gizlenmişti. Gözleri artık tamamen açıktı, içleri koyulaşmıştı.

Dudaklarımı yaladım. Ağzımın köşesinde onun tuzlu, keskin, erkeksi tadı vardı. Boğazım yanıyordu, hafif acıyordu ama bu bir rahatsızlıktan çok, bir başarı işareti gibiydi.

"Evet," dedim sesim gayet sakin çıktı. "Ve bundan hoşlandım."

Rauf'un gözlerindeki alay bir anda buharlaştı, yerini saf, yalın bir şehvete bıraktı. Bana doğru eğildi, yüz yüze geldik. Eli hâlâ saçlarımdaydı ama şimdi daha yumuşak, daha sahiplenici, neredeyse öpücükler kadar naifti.

Parmak uçlarımla çenesinin keskin çizgisini gezdirdim. O da sessizce bekledi. Dudaklarına yapıştığımda saçlarımdan tutup yukarı çekti, beni kendine doğru yükseltti. Onunla birlikte havaya kalkarken belindeki elimle destek aldım. Sırtım yatağın yumuşak yüzeyine değdiğinde bacaklarımın arasındaki o tanıdık sıcaklığı hissettim.

Ellerimizi yatağın üzerinde kenetledik. Parmaklarım parmaklarının arasında kayboldu. Yüzünü biraz yükseltip bana baktı. Gözlerindeki arzu hâlâ oradaydı, evet, ama artık daha derin, daha karmaşık bir şey vardı: Aşk. Rauf beni seviyordu. Bunu her hücremde hissediyordum.

"Emin misin, Miraç?" diye sordu, sesi alçalmıştı. Sanki bu son soruydu, ondan sonra geri dönüş yoktu.

Başka bir erkek olsa bunu bir kez daha sormazdı. Derin bir nefes aldım, ciğerlerimi onun kokusuyla doldurdum.

"Eminim," dedim.

Gözleri yüzüme dikildi. O koyu, dipsiz siyahın derinliğinde arzunun yanında korkunç bir sahiplenme vardı. Bir sahibin malına bakar gibi değil, bir âşığın sevdiğine bakar gibi. Sol elimdeki elini ayırdı, aramıza soktu. Varlığını ıslak, hazır deliğime yavaşça sürttü. Nefes alışlarım hızlandı, göğsüm inip kalktı.

"Canını acıtmamak için kendimle nasıl savaştığımı bilmiyorsun," diye fısıldadı dudaklarımın üzerine. Kelimeleri neredeyse ağzımın içinde eriyordu. Varlığını deliğime hizaladı, baskıyı hissettim. Islaklığımı kendi sertliğiyle dağıtmaya başladığında gözlerimi açtım. Ona baktım.

"Rauf, lütfen."

Ellerimizi yeniden birleştirdi. Parmaklarımı parmaklarının arasında sıkıştırdı, sımsıkı, asla bırakmayacakmış gibi. Dudakları dudaklarıma yapışıkken kendini bana doğru itti. Aniydi. Tamdı. Hiçbir tartışmaya izin vermeyen bir kesinlikti bu. Ciğerlerimdeki bütün havayı boşaltan bir doluluk hissettim. Vücudumun her sınırı zorlandı, bir an sonra paramparça oldu. Gözlerim korkuyla açıldı, ağzımdan şokla karışık bir çığlık fırladı. Acının ateşi gözlerimi doldurdu, başımı arkaya attım, gerildim. O ise hiç kıpırdamadı. İkimizin de bu kutsal birleşmeye alışmasını bekledi. Sanki zaman durmuştu.

Çeneme kondurduğu öpücükler, pişmanlık kadar tatlıydı.

"Özür dilerim,” sesi boğuk, kısık. Nefesi yüzümde yanıyordu.

Başımı kaldırıp ona baktım. Yüzü gerginlikten sırılsıklamdı, kulak memeleri kendini sıkmaktan kıpkırmızı kesilmişti. O an hissettim: Acı eriyordu. İçimdeki o devasa varlığın her santimi gibi, sızım da yavaş yavaş eriyor, yerini tarifsiz bir doluluğa bırakıyordu. Kafamı salladım. Kalçamı ona doğru yükselttiğimde ikimizden de güçlü bir inleme döküldü.

Rauf, sağ elini elimden ayırdığında elimi sırtına yasladım. Alnıma derin, ıslak bir öpücük bıraktı. Sonra yavaşça geri çekildi. Yavaşça hareket etmeye başladı. Bu kez daha cesur, daha sahiplenici. Her girişi bir iddia gibiydi: Bu beden artık benim. Her çekişi sonsuza yazılmış bir andı. Ellerim sırtındaki kas dağlarına yapıştı, tırnaklarım derisine kazındı. Acıtmak istemiyordum, hayır. Sadece onu tutmak, kendime sabitlemek, bu fırtınada kaybolmamak istiyordum.

O ise başını eğip boynuma, omzuma, göğsümün üst kısmına ateşten izler bıraktı. Isırıyor, öpüyor, yalıyordu. Her dokunuşu bir mühürdü.

"Rauf," diye inledim, gözlerim kapalı. "Bu... bu çok fazla. Ama çok güzel!"

Suratıma vuran nemli, kahkahalı esintiyle gözlerimi araladım. Rauf'un çapkın bakışlarıyla beni süzdüğünü gördüm. Parmaklarımızı ayırıp saçlarımı okşadı, kalçasını yavaşça döndürmeye devam etti. İçimdeki ritmi hiç bozmadı.

"Ben burada bir tane güzel görüyorum. O da sensin." Başını hayranlıkla salladı. "Keşke kendini şu an benim gözlerimle görebilsen. Ne kadar yıkıcı olduğunu anlardın."

Sözleri bir iltifattan çok daha fazlasıydı. Onun bakışlarında kendimi görüyordum. Savunmasız, çıplak, ama onunla bir olmuş. Bu bakış, her dokunuşundan daha derine işliyordu. Ruhumun en karanlık köşelerini aydınlatıyordu.

Ellerim artık kavramak için değil, onu anlamak için sırtındaydı. Omurgasının her kıvrımını, kaslarının kasılıp gevşeyişini parmak uçlarımla ezberledim. Dudaklarını boynuma, omzuma gömdü. Isırıkları artık canımı acıtmıyordu; sadece 'benim' diye haykırıyordu. Her bir öpücük, etime kazınan bir yemindi.

Bir elini saçlarımdan ensemin derinliklerine kaydırdı. Parmakları diplerime dolandı, baskı yaptı, başımı yukarı, gökyüzüne, aslında sadece ona doğru çekti. Direnmedim. Boynumun o ince, savunmasız çizgisini ona teslim ettim.

"İzle beni," diye hırıldadı kulağıma, nefesi terli ve ateşliydi. "Nasıl paramparça olduğumu izle."

Gözlerimi onunkilerden ayırmak ihanet olurdu. Ama itaat ettim. Bakışlarım yüzünden aşağı kaydı: çenesindeki ter damlası, göğsünün ortasındaki oyuk, karnının üzerindeki kasların her hareketi ve nihayet birleştiğimiz o yoğun, kıvılcımlı nokta.

Gördüğüm şey ciğerlerimdeki havayı dondurdu.

Onun sert, damarlı karanlığı, benim içimdeki sıcak, pembe kılıfta ağır ağır yürüyordu. Her hareket bilinçli, her saniye bir ders gibiydi. Ama asıl görmemi istediği şey buydu: O korkunç uzunluğun sadece yarısı içimdeydi. Geri kalan kısmı, girişimin hemen dışında, gerilimden morarmış, damarları iyice kabarmış, titreyerek bekliyordu.

"Görüyor musun?" diye fısıldadı, hareketlerini neredeyse durdurarak. Sadece derin bir nefes gibi içimdeydi. "O kadar darsın ki bebeğim. Dünyanın en tatlı sıkılığına sahipsin. Henüz yarıma bile izin vermiyorsun."

Sözleri bir övünme değildi. Hayranlıktı. İçimde büyüyen bir kıvılcımdı. Ve bu itiraf, vücudumda ani, yırtıcı bir tepki uyandırdı.

Kalçalarım kendiliğinden ona doğru kalktı. Daha fazlasını istiyordu. Daha derine, daha delice. Kaslarım onu içine çekmek için kasıldı. Bu düşünce değildi. İçgüdüydü. Açlıktı.

"Hepsini Rauf," dedim, sesim yabancı geliyordu kulağıma. "Hepsini ver bana. Hepsini istiyorum senin."

Hareketleri dondu. Tüm gövdesi buz kesmiş gibiydi. Gövdesi gerildi, üzerimdeki ağırlık katlandı. Sanki beni yatağa gömmek istiyordu.

Yavaşça, kasılarak yüzüme yaklaştı. Nefesi artık sadece sıcak değildi; yakıyordu. Islak saçlarından kurtulan bir damla tam dudaklarıma düştü. Yaladım. Tuzluydu. Teriydi. O'ydu.

Gözleri artık tamamen açıktı. O dipsiz siyahın içinde şehvetin buğusu dağılmış, yerini çıplak, yakıcı bir şok almıştı. Bakışları ruhumu kazıyor, her harfimi tekrar tekrar okuyordu.

"Tekrar et," dedi, sesi o kadar alçaldı ki, neredeyse bir hışırtıydı. Ama içinde tehdit de vardı, yalvarış da. “Ne istiyorsun bebeğim?"

Bu bir soru değildi. Fısıltılı bir emirdi. Ama emrin altında, dev gibi bir adamın kırılganlığı titreşiyordu.

"Hepsini istiyorum Rauf," dedim, her hecenin tadını çıkararak. "Köküne kadar."

Bir an daha baktı. Gözlerinde bir iç savaşın son kıvılcımı söndü. Alt dudağını dişledi, o kadar sertti ki, kırmızı bir iplik süzüldü çenesine.

Dişlerinin arasından, alnımdaki teri yalayarak, "Yani seninle hayvan gibi sevişmemi mi istiyorsun karıcığım?" diye hırladı.

Cevap vermedim. Kafamı sallamak yetmedi. Deli gibi, evet anlamında, başımı ona doğru ittim. Hayır demiyordum. Lanet olsun, evet diyordum. Parçalanmak istiyordum.

"Yap şunu," diye fısıldadım dudaklarına, nefesimi onun nefesine karıştırarak. "Yap."

Bu çağrı, içindeki son zinciri de kırdı. Gözlerindeki savaş söndü. Barut kokusu yayıldı. Vahşet doğdu. Bakışlarını bir an olsun benden ayırmadan ellerini kalçalarımın altına kaydırdı. Parmakları etime gömüldü, acıtırcasına, beni kendine çekti. Kendini geri çekti, o bir anlık nefes ve tüm o kaslı, heybetli ağırlığıyla, adam gibi, son sürat içime daldı.

Hava ciğerlerimden bir çığlıkla boşaldı. Gözlerim ihtirasla açıldı. Sınırlarım parçalanmıştı. Onun her santimi, her kökü tam anlamıyla içimdeydi. Kasıklarımda pelvis kemiklerinin baskısını, derinlerde rahmimin girişine dayanan o muazzam doluluğu hissettim. Yüzünde acı ve zevkin karışımı bir ifade vardı. Sonra geri çekildi ve yeniden aynı vahşi güçle içime daldı.

"Of!" diye inledi.

Çığlığım dudaklarının arasında kayboldu. Beni delirmiş gibi öpmeye başladı, ritmi arttı. Ellerim sırtına yapıştı, tırnaklarım derisini çizdi. Sert, hızlı, acımasızdı.

"Daracıksın, sikeyim!" diye hırladı, eli saçlarıma daldı. "Gevşe! Hareket etmeme izin ver içinde!"

Tüm bedenimi saran bir uyuşuklukla titrediğimde, içimdeki varlığının kasıldığını hissettim. Gözlerimin önü puslandı, şakaklarımdan yaşlar süzüldü.

"Rauf! Ah!"

Çığlığım odanın boğucu havasında bir yıldırım gibi çaktı. Büyük, kontrol edilemez bir kasılmayla patladığımda, tüm bedenim onun varlığına kaskatı kenetlendi. İç kaslarım onu sıkan, süzen bir mengene gibi kasıldı.

Rauf'un gözleri fal taşı gibi açıldı, şok ve dayanılmaz bir hazla bakakaldı. Birleştiğimiz o ıslak, titreyen noktaya baktı. Gördüğü manzara onun son direncini de kırdı.

"Siktir!" diye kükredi, sesi vahşi ve tamamen kontrolsüzdü. "Aklımı kaçıracağım!"

Gözleri yüzüme kaydı. Şakağımdan süzülen yaşları, aralık ağzımı gördü. O gözyaşları acının değil, aşırı hazındı. Bu onu daha da çıldırttı. Beni belimden tutup yüzüstü çevirdi, kalçalarımdan kavrayıp yukarı kaldırdı. Belimi kavisledim, başımı arkaya attım. Saçlarım sırtıma düştü. Omzumun üzerinden ona baktığımda yüzünde saf bir hayranlık vardı. Çılgın, vahşi, korkunç bir hayranlık.

"Aklımı kaçırdım," diye mırıldandı, sesi boğuk, kendine bile itiraf eder gibi.

Üzerime eğildi. Ağırlığı sırtıma bindi. Bir eliyle saçlarımı kenara iterken diğer eli kalçamı kavradı. Göğsünün sıcak, terli sertliğini sırtımda hissettim. Nefesi ensemde yandı.

Varlığını kalçalarımın arasında, girişimin hemen dışında hissettim. Ensemdeki parmakları yüzümü yana, ona doğru çevirdi. Bakışlarımız buluştu. Dudakları dudaklarıma yapıştığı anda, deliğimi yoklayıp hızla ve acımasızca içime daldı.

Bu giriş, öncekilerin hepsinden daha derin, daha işgalciydi. Açı farklıydı. Daha derine, daha doğrudan bir noktaya saplanıyordu. Ağzımdan, onun dudakları tarafından boğulan boğuk bir çığlık fırladı.

Ne öpüşten ne de hareketten vazgeçti. İkisini aynı vahşi şiddetle sürdürdü. Ağzı benim ağzımı ele geçirmiş, dili benimkini fethederken kalçası aynı ritimle beni yatağa çakıyor, her seferinde tamamen içime gömülüyordu.

Ellerim yastıkları parçaladı, tırnaklarım kumaşa gömüldü. Gözlerim yine doldu. Acıdan değil, bu ezici, kaçınılmaz, mutlak birleşmenin yarattığı duygu selinden. Beni her yerden kuşatmıştı. Nefes almak için ağzımız ayrıldı. Boynumu saran elleri canımı yakmıyordu. Arkadan gelen her vuruş beni ileri itiyor, nefesimi kesiyordu. İçimde bir patlamaya hazır, dayanılmaz bir gerginlik birikiyordu.

"Rauf, bir daha olacak!" diye çığlık attığımda elini boynumdan çekip hızla dizlerinin üzerine doğruldu. Kalçalarımı tutup kendine doğru çekti.

"Damarlarımın etrafına boşal, yavrum!" diye inledi.

Tempo daha da hızlandı, daha da vahşileşti. Tenlerimizin birbirine çarpma sesi, inlemelerimiz odada büyüyerek yankılandı. Artık düşünce yoktu, kelime yoktu, mantık yoktu. Sadece saf, ham duygu vardı.

Gözlerim karardı, kulaklarım uğuldadı. Tüm bedenim onunkine kaskatı kenetlendi. İçimden kopan, adını haykıran uzun, titreyen bir çığlık dışarı fırladı. Orgazm bir tsunami gibi geldi, beni silip süpürdü. Her kasımı, her sinirimi titretti. İçimden boşalmak isteyen sıvılar, Rauf'un kalçasını kasıklarıma yapıştırmasıyla engelleniyordu.

Rauf küfrederek sırtıma yaslandı. Birkaç sert, derin itişle kasıklarını kalçalarıma dayadı. Boğuk, gırtlaktan gelen uzun ve acılı bir iniltiyle titredi. İçimde zonklayarak boşaldığını, püskürtülen sıcaklığın bir kalp atışı gibi dağıldığını hissettim.

Son kasılmalarım yatışırken Rauf'un ağırlığı üzerimde kaldı, hâlâ içimdeydi. Nefesi sırtımda sıcak, düzensiz dalgalar halinde yayılıyordu. Terimiz yatak çarşafında bir olmuş, soğuk bir ıslaklık yaratmıştı. Hiçbirimiz hareket etmeye cesaret edemedik. Bu vahşi birlikteliğin son titreşimlerinin geçmesine izin verdik.


!!!DEVAM EDEBİLİRSİNİZ!!!

Alnımı yastıktan kaydırıp yanağımı yasladım. Ona baktığımda, onun da bana baktığını gördüm. Gözlerindeki fırtına dinmiş, yerini derin, sakin bir memnuniyete bırakmıştı. Ama o memnuniyetin altında, hâlâ o koruyucu, sahiplenici ateş yanıyordu.

Ona ait olduğumu biliyordum. Bu fiziksel birleşme, bunun sadece bir kanıtıydı. Ruhum, bedenim, her şeyim onun elindeydi. Ve ben, teslim olmaktan, bu vahşi, kontrolsüz fırtınada kaybolmaktan korkmuyordum. Çünkü o fırtına, bizdik.

Dudaklarımda büyük bir gülümseme oluştuğunda, bakışları dudaklarıma kaydı ve dudaklarının kıvrılmasına izin verdi. Kıkırdamaya başladığımda gülmeye başladı. Sırtıma çarpan güçlü kalbinin ritmiyle, dudaklarını alnıma yaklaştırdı. Koklayarak derin bir öpücük bıraktı. Yavaşça yanıma devrildi, beni de beraberinde çekti, sıkıca kollarına aldı.

Parmak uçları, sırtımda, omurgam boyunca nazikçe geziniyordu. Odamızın sessizliği, artık sadece kalp atışlarımız ve yavaşlayan nefes alışverişimizle doluydu. Pencereden sızan loş sokak lambalarının ışığı, duvarda soluk şeritler oluşturuyordu. O loş ışıkta, her şey kristal berraklığındaydı. Onun yüzündeki her çizgi, göğsündeki her kas, bana aitti. Ve ben, onun kollarında, tüm savunmalarım düşmüş, tüm sınırlarım erimiş halde, kendimi hiç olmadığım kadar güvende hissediyordum.

Parmak uçlarının sırtımda yarattığı o nazik, düşünceli dokunuş, tüm kaslarımdaki son gerilimi de söküp atıyordu. Her temas, bir şifaydı. Her nefes alışımızın senkronize oluşu, bir bütünlük ilanıydı.

"Canın acıyor mu?" diye fısıldadığında kafamı iki yana salladım. Kasıklarımdaki o derin, tatlı sızı, onun bende bıraktığı izdi. Bir yorgunluk değil, bir doluluk hissiydi. Onun bana ait olduğunun, benim de ona ait olduğumun fiziksel kanıtı. Parmak uçları sırtımda gezindikçe, o sızı bile hoş bir karıncalanmaya, bir hatırlatmaya dönüşüyordu.

"Hayır," diye fısıldadım. Rahat ve biraz da şehvetle boğuk çıkıyordu. "Acımıyor."

Rauf, başını hafifçe kaldırdı, gözlerimi aradı. Loş ışıkta, gözlerindeki ifadeyi tam seçemiyordum, ama tonundan anladım: O da her şeyi hissediyordu. Kontrolcü, sahiplenici tarafı, şimdi yerini yoğun bir hassasiyete bırakmıştı. Beni incitmekten, hatta rahatsız etmekten korkuyor gibiydi.

"Emin misin?" diye tekrar sordu, sesi biraz daha ciddi. "Sert... oldu. Kontrolü kaybettim."

Bu itiraf, içimi eritti. Onun için kontrolü kaybetmek, en büyük güvensizlikti. Ve bunu bana itiraf ediyordu.

Gülümsedim, parmağımı onun dudaklarına götürdüm. "Kontrolü paylaştık," diye düzelttim onu. "Ve evet, eminim. Bu his mükemmel." Sonra, biraz alaycı bir ton ekledim. "Üstelik Gàidhlig cümlelerine rağmen, beni parçalamadın."

Rauf, dudaklarına değen parmağımı hafifçe ısırdı, sonra öptü. Gözlerindeki endişe dağıldı, yerini sıcak, tatmin olmuş bir ifade aldı. Gülerek, "Gàidhlig," diye tekrarladı, kelimeyi ağzında evirip çevirircesine. "Senin o Galce tehdidini hatırladıkça, içimdeki her şey yine seni alıp, bu yatağa gömmek istiyor."

Bu sefer ben güldüm, sesim odada yankılandı. "Öyle mi? O zaman belki de yarın daha çok Galce konuşmalıyım."

Aniden, üzerime hafifçe yüklendi. Gözleri, soluk ışıkta parıldıyordu. "Lütfen yapma," dedi, sesi alçak ve tehditkâr, ama gözlerinde şakacı bir ışıltı vardı. "Yoksa seni burada, bütün gün tutsak ederim."

Ona meydan okuyan bir bakış attım. "Denemeye değer."

Bir an öyle kaldık, nefeslerimiz birbirine karışmış, göz gözeydik. Peşimizdeki tehlikeleri, geçmişin hayaletleri, hepsi bu anın dışında, uzakta kalmış gibiydi. Burada, onun kollarında, sadece biz ve bu yeni, muazzam gerçekliğimiz vardı. Ani hareketiyle nefesim kesildi. Beni yataktan, sanki bir tüy kadar hafifmişim gibi kaldırdı ve kollarına aldı. Protesto etmedim, sadece kollarımı boynuna doladım, başımı onun çıplak, sıcak omzuna yasladım. Bu yakınlık, bu mahremiyet, her şeyden daha değerliydi.

Banyoya adım attığımızda, içerisi hâlâ duşumdan kalan buğulu sıcaklık ve sabun kokusuyla doluydu. Rauf beni, duşa kabinin önündeki yumuşak havlu serili bölgeye, ayaklarım yere değecek şekilde indirdi. Ama beni bırakmadı. Bir kolu hâlâ belimde, diğer eliyle de ılık suyu açtı.

"Dur, kendim yapabilirim," diye mırıldandım, ama sesimde hiç ikna edicilik yoktu.

"Biliyorum," diye karşılık verdi o, sesi buğulu camların arasından gelen su sesine karışarak. "Ama istemiyorum."

Benimle duşa kabine girip sabun köpüğünü sırtıma, omuzlarıma yayarken, her dokunuşu kaslarımdaki her bir gerilimi, her bir anıyı yıkayıp götürüyor gibiydi. Ona ait sabunu alıp köpürtüp bende onu yıkamaya başladığımda çok geçmeden yeni bir kıvılcım parlamıştı.

Onun bedeni bana iyice yaklaştı. Su, ikimizin arasından akıp giderken, ıslak tenlerimiz birbirine yapıştı. Kalp atışları, göğüs göğse, hızlı ve güçlüydü. Bu, gecedeki o vahşi, aç arzunun tekrarı değildi. Daha yavaş, daha sinsi, daha derinlere işleyen bir şeydi. Suyun şefkatiyle, sabunun kayganlığıyla beslenen, her dokunuşta daha da büyüyen bir tutkuydu.

"Bu..." diye fısıldadı Rauf, dudakları yüzüme yakın, nefesi sıcak buğu gibi tenimi yakıyordu, "...planımın bir parçası değildi."

"Planlar," diye soluk soluğa karşılık verdim, parmak uçlarımda yükseldim, "değişmeye mahkumdur."

Dudakları benimkileri, suyun ve sabunun tadıyla birlikte ele geçirdi. Ona karşılık verdim, bedenimi ona adeta kenetledim, suyun altında, bu küçük, buğulu dünyada kaybolmayı kabul ederek. Bu öpüş, bir teslimiyetti.

Planlara, sorumluluklara, dışarıdaki dünyaya karşı geçici bir isyandı.

-EVET BURADA DİNLENEBİLİRSİNİZ-

-3. PART-

Where Are You, Otnicka

29 Mayıs 2014

Arven Doruk Aslan, Ağzından

İnsanlar, bir başkasının sözleriyle yansımalarını oluşturur.

Biri sana, hayatında var olan kişi hakkında ne anlatırsa, onu o gözle görmeye başlarsın. Karşındaki kişi ise kendinden nasıl bahsedildiyse, sana onu yansıtmaya başlar. Bana araştırma ruhlu dediler. Oysaki ben, ezelden beri araştırıyordum. Kardeşimi düşündüm mesela. Rauf'u. Biz ona asi davranışlarından dolayı asi dedik. Kişiliğinde belki de olmayan asiliği biz yarattık. Sözlerimiz... Onun aynasını biz mi kırdık?

Sözler güçlüdür. İnsanı inşa da eder, yıkım da. En gerçek yansıma, sevdiğin insanın gözlerinde gördüğündür. Çünkü gözler, asla yalan söylemez.

Taygun Kılıç Yıldız, bir canavardı, biliyordum. Ama o canavarı yaratan, sadece kendi seçimleri değildi. Ona söylenen sözler, ona atılan lanetler de oldu. Bu, onun suçunu hafifletmez. Ama ben intikamla değil, adaletle yaklaşmayı düşünmüştüm. Yoksa, ben de aynı karanlık sarmalın içine düşecektim.

Beni defalarca tehdit etmesi, onu ihraç ettikten sonra da durmamıştı. Ama bu sefer iki koldan saldırıyordu. Okyanus teyzeyi de artık tehdit etmeye başlamıştı. Okyanus teyze, hep güçlü göründü. Ama Taygun'un tehditleri, onun gözlerindeki denizi bulandırmıştı. Ona o pusula kolyesini verirken, "Yönünü şaşırma," demiştim. Aslında, "Kendini kaybetme," demek istemiştim. O kolyedeki işaret, sadece bir yön değil, bir uyarıydı.

Çünkü bir gün öleceğimizi biliyordum.

Ve katilimizin kim olduğunu, sayfalarıma işleyerek göstermek istedim. Sadece sayfalarıma işaretlemekle kalmadım. İmza olarak kullandım. Okyanus teyzedeki pusuladaki işaret kuzeybatıyı gösteriyordu. Benim kapımdaki ise güneydoğuyu işaret ediyordu.

İkisi de bir anahtar simgesiydi.

Eğer kolyenin üzerindeki iğne, kapıya işlediğim o iğnenin olduğu konuma gelirse, işte orası bozulmanın olduğu yeri temsil edecekti. Yani, kayıp üssün yerini kapıya işaretlemiştim. Ve eğer bana bir şey olursa Rauf'un bunu çözeceğinden adım kadar emindim.

Çünkü Rauf Aslan, asi olmasının yanı sıra, belki de benden bile kurnazdı.

Eh, kimin kardeşi.

O, kuralları değil, akıntıları dinleyen biriydi. Ona asi demek, gökyüzüne mavi demek gibiydi. Doğasını tanımlamak, onu sınırlamak değildi. Ama biz, o sıfatı bir prangaya dönüştürdük. "Asi Rauf" dedikçe, o da bize karşı daha da sertleşti. Belki de ona özgür deseydik, hikâye farklı yazılırdı.

Ama geçmiş, şimdi değiştirilemezdi. Gelecek ise, benim için pusula iğnesi gibi titrekti. Benim yaptığım, o titrek iğneyi sabitlemeye çalışmak oldu. Taygun'un karanlığı her yeri sararken, geride bir ışık, bir ipucu bırakmak zorundaydım. Şimdi ise kasayı kapatmadan önce Rauf'a yazdığım son mektubu okuyordum.

29 Mayıs 2014

Eğer bu satırları okuyorsan Rauf, demek ki başardım. Ya da... başaramadım, ama sen yine de yolumuzu buldun. Ve şimdi, Sgrios hattında, o batık gerçeğe doğru ilerliyorsun.

Okyanus teyzenin kızı yanında mı? Adı Miraç'tı sanırım. Umarım öyledir. Çünkü o, senin eksik parçan. Her ne kadar kader sizi bir araya getirmiş olsa da o kadın; sana sadece sevgi değil, denge de getirecek. Onun gözlerinde, sen asi değil, sevilen olarak yansıyorsun. Ve bu, belki de hayatında duyduğun en önemli sözdür.

Taygun'a gelince... ona ne söylersen söyle, artık duymayacak. O, kendi yarattığı canavarın içinde kaybolmuş durumda. Ama adalet, sadece onu bulmak değil, onun yaptıklarını açığa çıkarmaktır. O batıkta, sadece Okyanus Gökçe'ye dair değil, onun ve Taçsız Kral'ın destek aldığı Campbell'lerin tüm kirli işlerine dair kanıtlar olmalı. Onları bul. Işığa çıkar. Adaleti sağla ve sonra görevine geri dön.

Unutma Rauf.

Gerçek gözlerdedir ve asla yalan söylemez.

Abin, Arven

Gerçek, gözlerimden yansıyordu.

Mavişim, İdo Tatlıses

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Bugün, damarlarımda şarap gibi dolaşan bir enerjiyle uyandım. Uykudan değil, derin, dinlendirici bir bilinçlilikten fırlamış gibiydim. Yatakta, yüzü yastığa gömülmüş, sırtındaki kaslar gevşemiş, sadece kalçalarını örten ince bir pikede, Rauf derin ve sakin nefesler alıp veriyordu. O huzurlu haline bakmak içimi ısıttı. Ama içimdeki o elektrik, beni harekete geçmeye zorluyordu.

Yavaşça, yatağın yayları gıcırdatmadan kaydım. Serin ahşap parke ayaklarımın altında canlandırıcıydı. Sandalyenin üzerinde sabaha karşı, kalkınca giymek için çıkarttığı Rauf'un siyah, pamuklu tişörtü duruyordu. Kumaşı kavradığımda, üzerinde onun kokusu vardı: Deniz, sabun ve o tanıdık, rahatlatıcı erkeklik. Sinsice gülümseyerek hızla başımdan geçirdim, kumaş omuzlarıma, çıplak vücuduma bolca düştü, onun benden büyük oluşunun fiziksel bir hatırlatıcısı gibiydi. Dolabımda tişört vardı, ama bu daha rahattı. O kokuyordu.

Saçlarımı, bir anlığına lavabonun önündeki aynada toparladım. Dağınık kızıl bukleleri, alelacele tepemde topuz yaptım, birkaç tel kaçırdım, umursamadım. Yüzümde, gerginlikten çok, keskin bir odaklanma vardı. Gözlerim parlıyordu.

Sonra, mutfağa yöneldim. Öğlenin olduğunu kanıtlayan güneşin ışıkları, perdelerin arasından süzülüp tezgâhın üzerine soluk şeritler çiziyordu. Her şey sessizdi, sakin. Ama bu sessizlik, boş bir sessizlik değildi; fırtına öncesi dinginlik gibi, potansiyelle doluydu. Bugün, her şeyin günüydü.

İlk iş, çayı hazırlamak oldu. Çaydanlığı doldurup ocağın üzerine koydum. Yanındaki küçük radyoya uzandım, düğmesini çevirdim. Bir cızırtı, sonra İdo Tatlıses'in neşeli, yürek hoplatan sesi mutfağı doldurdu.

Mavişim mavilendim... kapına kilitlendim... pat tutmuştu yüreğim...seninle yenilendim...

Müzik, havaya ani bir canlılık, bir yaşam sevinci kattı. İçimdeki o elektrik, bu ritme anında uyum sağladı. Buzdolabını açtım. Yumurta, peynir, domates, sucuk... Bütün kahvaltılıkları tezgâha çıkardım. Teflon tavayı ocağa koydum, zeytinyağını döktüm. Yağın hafifçe tıslaması, müziğin ritmine eşlik etti.

Yumurtaları kırdım, tavaya bıraktım. Ses, mutfağın sessizliğini neşeyle yırttı. Bu ses, hayatın devam ettiğine, sıradan güzelliklerin hâlâ orada olduğuna dair bir güvence gibiydi. Ve ben, içimdeki o coşkuya engel olamadım. Rauf'un bol tişörtü içinde, çıplak ayaklarımla serin parkede, kalçalarımı hafifçe sallayarak müziğin ritmini tuttum. Bir yandan da sucukları doğruyordum, domatesleri dilimliyordum. Her hareketim, müziğin enerjisiyle senkronize olmuştu.

Rauf'un tişörtünün eteği, hareketlerimle hafifçe savruluyordu. Mutfak, çayın buğusu, yumurtanın kokusu, sucuğun cızırtısı ve İdo'nun coşkulu sesiyle dolmuştu. Bu, bir hazırlık anı değil, bir kutlamaydı. Hayatta olmanın, sevmenin ve büyük bir güne hazırlanmanın küçük, kişisel kutlaması.

Hadddddiii oradan. Yeni gelin mutluluğu var üzerinde...

İç sesime bile aldırmayacak kadar mutluydum.

Mavi kız kara çocuk... gözleri boncuk boncuk...

Domates dilimlerini tabağa yerleştirirken bende şarkıyı mırıldanmaya başladım.

"Mavi kız kara çocuk gözleri boncuk, boncuk. Mavi kız kara çocuk gözleri boncuk, boncuk. Ben sevdalı bir diken sen açmamış tomurcuk," diye mırıldanıp tabakla arkama döndüm.

Rauf, altına giydiği eşofmanına ellerini sokup kapı pervazına yaslanmış, üstü çıplak bir şekilde beni izliyordu. Gözleri hâlâ uyku doluydu, ama dudaklarında, beni tişörtüm içinde, müzikle birlikte kendi kendime dans ederken görmenin verdiği hayran ve eğlenmiş bir gülümseme vardı.

Elimdeki tabağı masaya bırakıp ona doğru sallanarak yürümeye başladım. Kahkaha atarak kafasını geriye attığında parmaklarımı çıplak göğsünde gezdirdim.

"Mavi kız kara çocuk gözleri boncuk, boncuk. Ben sevdalı bir diken sen açmamış tomurcuk," diye mırıldandım. Rauf, ellerini ceplerinden çıkartıp belime yasladı ve kendine doğru çekip benimle sallandı, beni geriye doğru yürüttü.

"Göz bebeğim...maviş," diye mırıldandığında gözlerimi kırpıştırdım. Belimden ellerini çekip sol elimden tutup etrafımda dönmemi sağladı.

"Tek dileğim... maviş." diye tamamladı cümleyi, sesi şarkının ezgisine uymuş, ama içtenliği onu özel, bize ait kılmıştı. Beni yeniden kendine çekti, bedenim onunkine yapıştı. Alnımdaki öpücüğü, bir mühür gibiydi. Hafif, sıcak, sonsuz. Onunla sallanırken, İdo'nun şarkısının naif, tutkulu sözleri aramızda yankılandı.

"Seviyorum, öleceğim..."

Bu sözler, şarkı sözü gibi gelmiş olabilirdi. Ama Rauf onları söylerken, gözlerimin içine bakıyordu. Ve o bakışta, şakanın zerresi yoktu. Sadece, çıplak, saf bir gerçek vardı. Bizim gerçeğimiz. Bugünün tehlikesi, dünün acıları, yarının belirsizliği... hepsi o üç kelimede, o bakışta eriyip gidiyordu.

Bir an öyle kaldık, nefeslerimiz birbirine karışmış, kalp atışlarımız şarkının son notalarına karışmıştı. Rauf'un elleri, sırtımda, tişörtün ince kumaşının üstünde geziniyordu.

"Bu ne cümbüş, karım? Sabah bir baktım yanımda yoksun. Dedim, benim karım nerede? Bir baktım tüm güzelliğiyle mutfağımda, dans ederek şarkı söylüyor."

Rauf'un sözleri, uykulu bir merakla karışık, alaycı bir şefkat taşıyordu. Elleri sırtımda durdu, ama başını hafifçe geri çekti, gözlerimin içine bakarak.

"Sabah değil, öğlen," diye düzelttim onu, hâlâ onun kollarındayken, sesim biraz nefessiz. "Ve cümbüş değil, enerji depolama seansı."

"Öyle mi?" diye mırıldandı. Rauf'un başparmağının, tişörtün altından bacaklarıma, çıplak tenime doğru kaydığını hissettim. Dokunuşu, bir keşif gibiydi. Hafif, ama kasıtlı. O, iç çamaşırımın olmadığını anladığında, gözlerindeki uykulu şefkat, anında değişti. O koyu, kahverengi tonlar, daha da derinleşti, içlerinde şehvetli bir şaşkınlık ve alevli bir tatmin belirdi. Gözlerini kıstı.

"Hmm," diye mırıldandı, sesi birden kalınlaşmış, daha kısık bir hale gelmişti. "Demek seni yeterince yormamışım."

Sözleri, sıcak bir ok gibi içime saplandı. "Yeterince değil," diye fısıldadım meydan okuyarak, ona daha da yaklaşıp, dudaklarıma yakın duran ağzına bakarak. "Belki de asla yeterli olmayacak."

Bu, bir davetti. Ve Rauf, daveti geri çevirmedi. Başparmağı, belimin eğrisinde dolaşırken, diğer eli boynumun arkasına kaydı, beni ona doğru çekti. Bu seferki öpüş, sabahkinden farklıydı. Daha yavaş, daha araştırıcı, ama altında aynı kontrol edilemez açlık vardı. Benim de ona karşılık vermemle, tişörtün altındaki çıplaklığımın verdiği yakınlıkla, alevler daha da harladı.

Rauf, dudaklarını boynuma kaydırdı, dişleriyle hafifçe ısırırken, "Bu tişört," diye homurdandı, nefesi tenimi yakıyordu, "şimdi en sevdiğim giysim oldu."

Elleri, tişörtün eteğinden içeri kaydı, kalçalarımın yuvarlak hatlarını kavradı. "Ve sen," diye ekledi, beni kendine doğru, onun uyanmakta olan sertliğine bastırarak, "bugün beni mahvedeceksin, biliyor musun? Sana ihtiyacım var açık bir zihinle, ama sen... sen aklımı başımdan alıyorsun."

"İyi," diye soluk soluğa karşılık verdim, ellerim onun çıplak sırtında, kaslarının gerilimini hissederken. "Belki de aklını kaybetmen gerekiyor. Belki de sadece içgüdülerinle hareket etmelisin."

Rauf, bir kahkaha attı, sesi boğuk ve kısıktı. "İçgüdülerim," diye tekrarladı, "enerji depolama seansını, şu anda bu tişörtü parçalayıp, seni de bu mutfak tezgahına yaslayıp... fiziksel bir seviyeye taşımamı söylüyor."

Tehdit, içimi titretti. Ama korkudan değil, arzudan. "Ama kahvaltı hazırladım," diye dudak büktüm, ama sesimde hiç ikna edicilik yoktu. Rauf, nefesini tuttu, alnını alnıma dayadı. Gözlerini kapadı, yüzündeki kaslar gergindi, içindeki savaşı veriyordu. "Peki," diye mırıldandı, sesi acı dolu. Ardından gülerek geri çekildi. Gözleri, üzerimdeki siyah kumaşta gezindi, koyu, takdir dolu bir bakışla.

"Hadi git üzerini değiştir, yoksa gerçekten dayanamayacağım. Atlayacağım üstüne."

Güldüm.

"O kadar etkili miyim senin üzerinde?"

"Ölümcül derecede," diye karşılık verdi, ciddileşerek. Arkasına dönüp "O yüzden kaçmak için bir saniyen var," diye sitem etti. Kalçasına şaplak atıp kıkırdayarak odaya doğru koştum. Ayak seslerim ahşap parkede hızlı ve sessizdi, Rauf'un bol tişörtünün eteği dizlerimin etrafında uçuşuyordu.

Arkamdan gelen, derin, bastırılmış bir kahkaha ve hızlı ayak sesleriydi. "Yakalarsam seni!" diye gürledi, sesinde şaka ve gerçek bir tehdit karışımı vardı. Yatak odasına dalıp kapıyı kapamaya yeltendim, ama o zaten çok yakındı. Kapıyı itmek yerine, bir adım geri çekildim, sırtımı duvara dayadım, nefes nefese ve gülerek.

Rauf, kapı eşiğinde belirdi, göğsü hızlı inip kalkıyor, gözlerinde o karanlık, şehvetli parıltı vardı. Yavaşça içeri girdi, adeta bir kaplan gibi süzülerek. Ellerini, duvarın iki yanıma, başımın hizasına yerleştirdi. Beni, onun kolları ve vücudu arasında hapsetmişti. Kaşlarını kaldırıp gözlerini büyüttü.

"Sen bana şaplak mı attın?"

Soruyu sorarken, yüzündeki ifade inanılmaz bir karışımdı. Şaşkınlık, alay ve derin, koyu bir eğlence. Gözleri, daha da büyüdü, içlerindeki şehvetli parıltı, meydan okumayla birleşti. Elimi göğsüme yasladım.

"Teessüf ederim. Ben hiç yapar mıyım öyle bir şey?"

Masumiyet numarası, o kadar kötü oynanmıştı ki, ikimiz de gülmekten kırılacaktık. Dudaklarımın kenarındaki o kontrol edilemez kıvrım, suçumu ele veriyordu. Elimi göğsüme yaslayışım, bir savunma değil, bir davetti.

Rauf'un gözlerindeki şaşkınlık eridi, yerini tamamen saf, keskin bir eğlence aldı. Başını hafifçe yana eğdi, avuç içlerini duvarda kaydırarak bana biraz daha yaklaştı.

"Sen, beni bir pelüş oyuncakla kıyaslayıp adını 'Şerefsiz' koyan, Galce tehditler savuran ve şimdi de evet, şaplak atan bir kadınsın." Duraksadı, burnu neredeyse burnuma değiyordu. "Yaparsın. Ve ben, her seferinde daha çok bayılırım sana."

Bu itiraf, oyunu anında değiştirdi. Oyunculuk bitti. Nefesim kesildi. Onun sözlerindeki çıplak gerçek, masumiyet oyunumdan çok daha güçlüydü.

"Öyle mi?" diye fısıldadım, sesim titreyerek.

"Öyle," diye onayladı o, basitçe.

Bu, beklediğim bir şey değildi. Daha fazla alay, daha fazla şehvet dolu tehdit bekliyordum. Ama bu samimiyet, savunmamı tamamen çökertti. Ellerimi, kendi göğsümden onun göğsüne, boynuna, yanaklarına kaydırdım. "Rauf," diye mırıldandım, adı ağzımda bir duaya dönüşmüştü.

Bir elini duvardan çekti, parmak uçlarıyla çenemi okşadı.

"Şaka bir yana seni çok yordum, Miraç. Hadi üzerini değiştir, kahvaltımızı yapalım," dedi ve alnıma derin ve koklayarak bir öpücük bırakıp beni, sırtı duvara yaslı bir şekilde odada bıraktı.

Haklıydı. Kaslarım, dün geceki tutkunun ve az önceki gerilimin ağırlığıyla doluydu. Ama yorgunluk, sadece fiziksel değildi. Duygusal bir bitkinlikti. Onun o beklenmedik samimiyeti, tüm savunma hatlarımı yerle bir etmiş, beni çıplak ve savunmasız bırakmıştı. Bu, bir saldırıdan daha etkiliydi.

Yavaşça duvardan ayrıldım, ayaklarım parkenin serinliğinde. Rauf'un siyah tişörtü, hâlâ yerde, onun kokusuyla doluydu. Eğilip aldım, göğsüme bastırdım. Sonra, dolabıma yöneldim. Onun talimatına uydum, ama tişörtü hemen çıkarmadım. Önce, bir an daha onun kokusunu içime çektim. Bu, bir vedaydı.

Sade, rahat bir tişört ve pantolon giydim. Aynada kendime baktım. Yüzümde, biraz yorgunluk, ama aynı zamanda yeni bir kararlılık vardı. Rauf'un o ciddi konuşması, bana bugünün gerçek ağırlığını hatırlatmıştı. Bu, bir flört ya da macera değildi. Bir görevdi. Hayatımızı, geleceğimizi ilgilendiren bir görev.

Mutfağa döndüğümde, Rauf masadaydı, iki tabak önüne kahvaltıyı yeniden ısıtmış ve servis etmişti. Çaylar tazelenmişti. Yanına oturduğumda sadece yedik, içtik. Kahvaltımız bittiğinde yine bulaşıklarımı birlikte toparladık. Rauf, üzerini değiştirip kazak ve pantolon kombiniyle hazır olduğunu belirtti. Kapının önünde ayakkabılarımızı giyerken bir an için bana baktı.

"Akşam seni yemeğe götüreceğim. İstersen Lerna ile kıyafet bakın."

Ayakkabımın bağını bağlarken duraksadım. O an, bu basit cümlenin büyüklüğünü hissettim. Bu, bir hayatta kalma sözüydü. Bir sonrası olacağına dair sözdü.

"Lerna'nın zevkine pek güvenmem. İkimiz farklı tarzlara sahibiz," dedim, hafif bir gülümsemeyle, ama gözlerim ciddiyetle dolu olarak onunkine baktım. "Ama seninle yemeğe evet. Kabul."

Rauf'un yüzünde, küçük, ama gerçek bir rahatlama belirdi. Başıyla onayladı.

"Öyleyse anlaştık."

O an kendime bir totem yaptım.

Bugünü atlatırsak, normal bir hayat, küçük planlar, hatta alışveriş bile mümkün olacaktı. Ama eğer olmazsa, ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Yazar, Ağzından

Bir rivayete göre; seyir halindeki bir teknenin kaptanı öldüğünde, geride kalan bütün mürettebat, onun için denize bir çelenk bırakırmış. O öylesine bir çelenk olmazmış. Defne yapraklarıyla örülü o çelenk, denizin üzerinde ölen kaptanın ruhunu taşırmış. O çelenk sayesinde ise karaya varabilirlermiş.

Yüzyıllar boyunca bu rivayet dilden dile dolaşmış.

Ama kimse gerçekliğini sorgulamamış.

Şimdi Rauf ile Miraç'ın elindeki, Arven'in onlara bıraktığı bu ipucu onlar için bir nevi, bir çelenkti. Onların elindeki Arven'in bir ruhuydu ve onları doğrudan geçmişe götürecekti. Ama neler ile karşılaşacaklarını hiç kimse bilemezdi.

Miraç, arabayı Gölcük Deniz Üssü'nün bariyerlerinden hızını kesmeden geçirdiğinde Rauf, gözündeki güneş gözlüklerinin altından üssü izliyordu. Arabayı, Rauf'un otoparkta kalmış arabasının yanına park ettiğinde ikisi de emniyet kemerlerini çözüp araçtan indiler.

Ali Dalgakıran, onların geldiğini kantindeki pencerenin arkasından görmüş ve hızla dışarıya çıkmıştı. Rauf, onlara doğru koşan Ali'yi gördüğünde yüzünü buruşturup gözlüğünün altından Miraç'a baktı.

"Başladı bizim mesai," deyip Ali'ye döndü ve tek kaşını kaldırdı.

Ali, nefes nefese önlerinde durup otuz iki diş sırıttı.

"Rauf komutanım," Miraç'a baktı, "Miraç komutanım." Ellerini iki yana açtı. "Timin en estetik çiftini görmek, bu sıkıcı üs günlerine ilaç gibi geldi valla."

Rauf'un yüzündeki gerginlik, Ali'nin samimi çıkışıyla eridi. Hafif bir tebessüm, dudaklarının kenarında gezindi.

"Dalgakıran. Timdeki koltuklarımız boş kalınca, bu kadar mı sıkıldın?"

Ali, onların önünde bir adım geri çekilip omuzlarını gevşekçe bıraktı. Üniformasının yakası kusursuzdu ama tavrında resmîlikten çok, iki gündür görülmeyen dostlara kavuşmanın rahatlığı vardı.

"Üs oldukça sessizdi komutanım."

Miraç, gülerek Rauf'a baktı.

"Neden acaba?" deyip Ali'ye baktı. "Etrafta bağıran kimse yoktu, değil mi?"

Ali, bu lafın üzerine bir an durdu; sonra eliyle ensesini kaşıyıp sırıtmaya devam etti. Sessizliği üstüne alınmıştı belli ki. Başını iki yana salladı, sanki suçüstü yakalanmış gibiydi.

"Yok komutanım," dedi, masum bir ses tonuyla. "Bağıran yoktu... sadece biraz fazla düzen vardı." Son kelimeyi bilerek uzattı. "İnsan alışamıyor. Birinin sabahın köründe 'toplanın!' diye ortalığı inletmesi lazım."

Rauf, kısık bir kahkaha kaçırdı. Bu kahkaha, uzun süredir taşımak zorunda kaldığı gerginliğin kısa bir anlığına çatladığını ele veriyordu. Bakışlarını Ali'nin üzerinden üsse doğru gezdirdi. Kantinin önündeki banklar, sabah içtimasından kalma izleri hâlâ taşıyor; denizden gelen serin rüzgâr, bayrak direğindeki kumaşı usulca dalgalandırıyordu.

"Demek ki tim, bağırılmadan çalışmayı beceremiyor," dedi Rauf, alayla. "Bu da bizim ayıbımız olsun."

Ali, hemen ciddi bir ifadeye bürünüp yarım adım öne çıktı. "Estağfurullah komutanım," dedi, sesi daha tok. "Sualtı Akrepleri disiplinle ayakta durur, bilirsiniz. Sizinle yetiştik. Ama..." Cümleyi yarım bırakıp gözlerini kaçırdı, sonra tekrar onlara baktı. "Ama liderler sahada olunca, herkes biraz daha diri oluyor. Siz olmayınca da eksiklik hissediliyor."

Miraç, Ali'nin bu kez espriden uzak tonunu fark etmişti. Omzunu hafifçe silkerek araya girdi. "Merak etme," dedi. "Biz yine gidiciyiz. Çok alıştırma kendini."

Rauf, gözlüğünü çıkarıp katlarken kaşlarını hafifçe kaldırdı.

"Hayırdır Miraç yüzbaşım," dedi, sesi yarı ciddi yarı muzipti. Gözlüğü montunun cebine yerleştirirken bakışlarını Miraç'ta tuttu. "Daha gelir gelmez yol mu gözettiriyorsun?"

Miraç, Rauf'un bu tonuna alışkındı. Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı, başını hafifçe yana eğdi. "Ben sadece gerçekçiyim," dedi. "Bir yere ne zaman alışsam, birileri bizi başka bir yere çağırıyor."

Ali, ikisinin arasındaki bu tanıdık atışmayı keyifle izliyordu. Kollarını göğsünde birleştirip gülümseyerek başını salladı. "Vallahi komutanlarım," dedi, "siz böyle konuşurken timin yarısı uzaktan bakıp 'işte liderlik' diye fısıldıyor. Diğer yarısı da kimin bağıracağını merak ediyor."

Rauf, kısa bir kahkaha attı. Bu kez kahkaha daha netti, gizlenmemişti. "Bağırmak mı?" dedi. "Ben ne zaman bağırmışım?"

Ali, hiç düşünmeden cevapladı. "Her an," dedi dürüstçe.

Rauf, bu cevabın üzerine bir an durdu. Gözlerini kısmadan, itiraz etmeden Ali'ye baktı. Sonra burnundan kısa bir nefes verdi; gülmekle iç geçirmek arasında kalmış bir sesti bu.

"Demek imajım bu," dedi sakin ama tehditkâr bir sükûnetle. "Ne güzel yer etmişim akıllarda."

Miraç, Rauf'un ses tonundaki o tanıdık tehlikeli sakinliği yakalamıştı. Omzuyla hafifçe Rauf'a dokundu. "Haksız sayılmazlar," dedi, alaycı bir masumiyetle. "Sessizken bile bağırıyorsun."

Rauf, Miraç'a yan gözle baktı. Uzatarak, "Bak sen," dedi.

Ali, tam bu sırada elini havaya kaldırdı, bir hakem gibi.

"Durun, durun, durun! Bunu resmileştirelim!" diye atıldı. "Rauf Komutanımın 'Sessiz Bağırma Tekniği', Sualtı Akrepleri efsanelerine geçmiştir. Özel bir yetenektir. Siz onu sadece bağırırken sanıyorsunuz. Asıl ustalık, bir bakışıyla tüm birliği 'hadi lan oradan' moduna geçirebilmektir."

Miraç'a döndü, ciddi bir ifadeyle.

"Sahiden, bir keresinde sadece kaşlarını çatarak, bir eri duvarın dibinde şınav çektirmişti. Sebep? Er, kahvesini yudumlarken ses çıkarmıştı."

Rauf, Ali'nin bu abartılı ama içten anlatımına karşı koyamadı. Dudaklarının kenarı yeniden kıvrıldı. "O olay," diye düzeltti, sesinde saklı bir eğlenceyle, "o erin, ben emir verirken sakız çiğnemesiydi. Ve şınav değil, bütün botu elden geçirmişti."

Ali, parmağını şakırtıyla havaya kaldırdı.

"İşte! Detayları ben bile unutmuşum ama efsane aynen böyle yayıldı."

Rauf, gözlerini devirdi ve çenesini kaldırarak içeriyi işaret etti.

"Sabah sabah gevezelik kotanı da doldurduğuna göre, artık müsaade ver de içeriye geçelim," dedi.

Ali Dalgakıran, göz ucuyla Miraç'a bakıp göz kırptı ve yeniden Rauf'a baktı.

"Öncelik tabii ki de sizin yüzbaşım, buyurun," dedi ve Rauf'un önüne doğru çekildi. Miraç, kafasını Ali'ye eğip kaldırdı. Yürümeye başladığında Rauf, Ali'nin ensesine vurdu ve kolunun altına alıp yürümeye başladı.

"Benim yanımda. Üstelik benim eşime. Şaklabanlık mı yapıyorsun oğlum sen?" dedi şakayla karışık bir ciddiyetle. Ali, gülmeye devam ederken, Rauf, elini yumruk yapıp Ali'nin saçlarına sürttü. "Seni yangın tüpüne bağlarım Dalgakıran, hortumunu da nereye takacağımı artık senin hayal gücüne bırakıyorum."

İçeri girdiklerinde üssün loş koridorları, dışarıdaki o sıcak samimiyetin tam zıttı bir havaydı. Steril, sessiz, her adımın yankılandığı bir boşluk. Rauf'un ayak sesleri bu yankıya hâkim olurken, Ali'nin neşesi bir anda ciddiyete bürünmüştü. En öndeki Miraç ise, elindeki çantasını koluna sol koridora döndü. Rauf, Miraç'ın soyunma odalarına gittiğini gördüğünde Ali'ye döndü.

"Herkesi bir saat sonra komuta merkezinde topla. Ben birazdan odaya geçeceğim," dedi ve onu beklemeden Miraç'ın peşinden girdi. İkisi de kendilerine ait dolaplardan lacivert kısa kollu üniformalarını alıp giyindiler. Rauf, dolabındaki arkasındaki SAT logolu polarını giyip soyunma odasından çıktı ve tereddütle sol çaprazındaki kapıya baktı. Miraç, üzerindeki kısa kollu ile odanın kapısını açtı. Kapıyı kapatırken onu bekleyen Rauf'u fark etti.

Gülümseyerek Rauf'a doğru ilerlediğinde Rauf, Miraç'ın üzerindeki kısa kollu tişörte baktı.

"Polarını niye giymedin?" diye sordu, Miraç ile yürümeye başladığında. Miraç ellerini birbirine sürttü ve derin bir nefes verdi.

"Odada kaldı," omuzlarını yükselttiğinde ellerini yeniden sürttü. "Üssün içerisi neden bu kadar soğuk?" diye sorguladı.

Rauf, tam polarını çıkartacakken Miraç, onu durdurdu.

"Zaten odaya gidiyoruz, sadece hızlı yürüsek yeter," dedi. Rauf, istemeyerek elini fermuarından çekti ve adımlarını hızlandırdı. Odanın önünde Rauf, bir an duraksadı ve kapının önündeki nöbetçiye seslendi. Nöbetçi, onları gördüğü ilk andan itibaren hazır ol da bekliyordu.

"Hüseyin, odaya kimseyi almayın. Üstler hariç," diye emir verdi. Karşısındaki asker onaylarcasına kafasını sallayıp 'Emredersiniz komutanım,' diyerek yerine oturdu. Birlikte odaya girdiklerinde Rauf, odanın içindeki klimanın kumandasına yöneldi. Miraç ise askıdaki polarını üzerine giyip fermuarı boğazına kadar çekti.

Odanın içine sıcak bir hava dalgası yayılmaya başladığında Rauf, elindeki kumandayı bıraktı ve odanın diğer tarafına, stratejik planlama kısmına geçti. Burası, gerçekten de Rauf'un beyniydi. Bütün operasyonlarını ve planlarını kurguladı bir alandı. Rauf, üzeri camla kaplanmış masanın önünde durduğunda altındaki çekmeceyi açtı. Cam masanın altında kalan harita, çekmece ile gelmişti.

Miraç, Rauf'un yanına merakla ilerlediğinde Rauf, haritanın altındaki küçük ölçekli haritayı çıkarttı ve çekmeceyi kapattı. Harita, yeniden camın altında bütünlüğünü koruduğunda kenardaki kalemlikten silinebilir kalem aldı.

"Demir, ekipmanların hazır olduğunu söyledi. Profesyonel dalış ekipmanı. İki kişilik. Yedek tüpler, sualtı aydınlatma, kesici takımlar. Ayrıca küçük bir sualtı tüfeği de koymuş, sadece önlem amaçlı."

Miraç, başıyla onayladı. Askeri disiplini, planın her detayını onaylaması gerektiğini söylüyordu. "İletişim? Sualtı telsizimiz olmalı."

"Olacak," diye cevapladı Rauf kısa ve net. Haritaya döndü. "Şimdi ise koordinasyon belirleme yapıyoruz."

Rauf, soldaki rafa doğru yürüdü, üzerindeki deniz haritalarını ve not defterlerini topladı. Geri döndüğünde onları da masanın üzerine dizdi ve eline yeniden kalemi aldı.

"Şimdi," dedi Rauf, en detaylı deniz haritasını masanın üzerine yayarak. Parmak ucu, Gölcük sahillerindeki bir noktayı işaret etti. "Burası, Sgrios hattının başlangıcı. Akıntı, buradan girip, kuzeybatıya doğru kıvrılıyor. En şiddetli yer, tam burada..." Parmakları, haritada işaretsiz, boş görünen bir alana kaydı. "İşte batığın olduğu yer. Kayalar, su yüzeyine çok yakın. Görünmez bir tuzak."

Miraç, dikkatle haritayı inceledi, askeri eğitimiyle akıntı yönlerini, derinlik çizgilerini hızla okuyordu. "Tekneyi buraya, bu kayanın arkasına demirleyebiliriz. Akıntıyı kırar, bizi de gözden uzak tutar."

Rauf başını salladı, bir kalemle hafifçe işaret koydu. "Ama dalış noktasına yüzmemiz gerekecek. 50 metre kadar. Akıntıya karşı."

"Yüzeriz," dedi Miraç basitçe. "Tüplerimiz bizi yavaşlatmaz."

Rauf, kalemiyle haritanın kenarına titrek, ama şaşırtıcı derecede detaylı bir çizim yapmaya başladı. Kayaların dizilişi, batığın sıkıştığı çatlak... "İçeri girmek için en iyi yer burası," diye mırıldandı, çizdiği küçük bir oku işaret ederek. "Ama dikkatli olacağız. Metal kırılgandır. Bir dokunuş, her şeyi çökertebilir."

Dakikalar ilerledikçe, odanın havası değişti. Endişe ve tehdit duygusu, odaklanmış bir çalışma enerjisine dönüştü. İki geçmişin bekçisi, şimdinin savaşçıları, gelecekteki bir macera için kafa kafaya vermişti. Her sorun tartışıldı, her ihtimale karşı bir B planı hazırlandı.

Aralarında, konuşulmayan bir şey daha vardı: Taçsız Kral. Onun gölgesi, planlarının üzerine düşmüştü. Eğer o da aynı batığın peşindeyse, orada bir karşılaşma kaçınılmazdı. Rauf, ara sıra Miraç'a bakıyor, onun yüzündeki kararlı ifadeyi görünce içi rahatlıyor, ama aynı zamanda onu bu tehlikeye soktuğu için bir suçluluk duyuyordu.

Haritanın üzeri; bir saatin sonunda notlarla, oklarla, uyarı işaretleriyle dolmuştu.

Rauf, ellerini beline yaslayıp, gerinerek kemiklerini kıtırdattı. O sırada kapı hafifçe vuruldu. Ali, başını içeri uzattı, yüzünde olağanüstü bir ciddiyet vardı.

"Komutanım, herkes komuta merkezinde," dedi ve geri çekilip kapıyı kapattı. Rauf, masanın üzerindeki haritayı ve çıkarttığı notları toplayıp cebine koydu. Miraç'a dönüp sol elini cebine koydu.

"Onlara görevden bahsetmeyeceğim. Sadece Demir biliyor," dedi ve sağ elini Miraç'a uzatıp yüzüne düşen perçemi kulağının arkasına sıkıştırdı. "Bir günlüğüne tatil yapmak istediğimizi söyleyeceğiz."

Miraç, Rauf'un bu beklenmedik, samimi hareketine hafifçe şaşırdı, ama hemen toparlandı. Dudaklarının kenarı, Rauf'un elinin geçtiği yerde, bir anlık bir sıcaklık hissetmiş gibi hafifçe kıvrıldı.

"Tatil mi?" diye tekrarladı, sesinde hafif bir şüphe ve eğlence karışımı vardı. "Onlar buna inanır mı sence? Biz? Aniden tatil?"

Rauf, elini geri çekip omuzlarını silkti. Yüzünde, planını savunan biri ifadesi vardı.

"Neden inanmasınlar? İki gündür yoğun bir operasyondaydık. Dinlenme hakkımız var. Ayrıca," gözlerinde kurnaz bir ışık parladı, "Artık gerçek karı koca olduğumuzu ilan ettik," deyip göz kırptı.

Miraç, gözlerini devirdiğinde yanaklarına çoktan kırmızılıklar işlenmiş. Rauf, bu resmi keyifle zihnine işledi. Miraç'ın kızaran yanağından küçük bir makas aldı. Ardından yüzünü alayla kırıştırıp elini salladı.

"Üff, alev alev. Yandı elim," dedi Miraç'ın yanından geçerken. Miraç, Rauf'un omzuna bir sille yapıştırdığında Rauf, kaşlarını kaldırıp ona döndü ama gözlerindeki eğlenceli bakışlar duruyordu.

"Bak," dedi uzatarak. "Bu iki oldu. Üçüncü de keserim cezanı."

Miraç, omzunu silkti, Rauf'un o tehlikeli ama eğlenceli bakışlarının altında dimdik durdu. "Kesen neymiş? Görelim," diye meydan okudu, sesinde Rauf'un tahmin ettiğinden daha az korku, daha çok mücadele vardı. Rauf, kafasını iki yana salladı ve dudaklarındaki tebessümü büyüttü.

"Sen giderek bana benzemeye başladın."

Miraç, Rauf'un yanında durup saçlarını geriye doğru savurdu.

"Bunu seviyorsun," dedi.

Rauf, kaşlarını kaldırıp damağını şıklattı.

"Hayır, seni seviyorum."

Bir anda gelen cümleyle Miraç'ın gözleri hafifçe büyüdü. Rauf, ellerini ceplerinden çıkartıp arkasında şaşırıp kalan Miraç'ı bıraktı. Kapıya uzanıp kulpu kavradı ama hemen indirmedi. Omzunun üzerinden eşine baktı.

"Hadi gidip tatilimizi ilan edelim. Umarım kimse bize plaj havlusu ve güneş kremi getirmez."

Die With A Smile, Bruno Mars & Lady Gaga

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

"Gerçekten bir günlüğüne tatile mi gidiyorsunuz?"

Lerna'nın sesiyle elimdeki askıyı yerine takıp ona baktım.

"Daha kaç kere söyleyeceğim Lerna? Evet, günü birlik tatile gidiyoruz."

Lerna, elinde tuttuğu dergiyi kapatıp koltuğa koydu ve bacağını, diğer bacağının üzerinden alıp ayaklarını yere bastı. Koltuktan kalkıp bakışlarıyla etrafını süzdü ve bana doğru yaklaştı.

"Miraç. Benim senin bir nefesinden hangi cümleyi kuracağını, attığın bir bakışla da üç tane kocaman paragraf döşeyeceğimi biliyorsun, değil mi?"

Dudaklarımın kenarı kendiliğinden bir gülümsemeyle gerildi. Lerna'nın bu kadar iyi bir gözlemci olması bazen gurur verici, bazen de sinir bozucuydu. "Beni bu kadar iyi tanıman için ne yaptım bilmiyorum," dedim, hafifçe omuz silkerken. "Belki de sen sadece çok fazla vakit harcıyorsun beni analiz etmeye."

O, kaşlarını kaldırarak yanıma geldi. Gözlerimde bir şeyler aradı, ben de ona bakmaya devam ettim. İçimdeki gerilimi, okyanusun dibindeki enkaz kadar derinlere gömmeye çalışıyordum.

"Analiz değil, sezgi," diye düzeltti Lerna, sesi alçak ve ciddiydi. "Ve sezgilerim bana, senin tatil kelimesini söylerken bile omurganda bir gerilim olduğunu söylüyor, Miraç."

İçimde bir şey kıpırdandı. Lerna haklıydı. Lerna, devam etti.

"Bu akşam bir yemeğe çıkacaksınız ve bunun için bir elbise bakmaya geldik. Tamam, güzel, anlayabiliyorum. Birbirinizi sevmeye başladınız. Ama hemen bir tatil, ne bileyim bana saçma geldi?"

Doğruydu. Lerna'nın sezgileri bir radar gibiydi. "Saçma geldi, çünkü saçma," dedim iç çekerek, artık daha az direnç göstererek. Sandalyenin kenarına oturdum, avuçlarımı dizlerime dayadım. "Ama Lerna, bazen saçma şeyler yapmak zorunda kalırsın. Görünüşe göre öyle bir hayatımız var."

Lerna, yanıma çömelerek göz hizama geldi. Elini dizime koydu, dokunuşu rahatlatıcıydı. "Bu Rauf'un fikri mi?" diye sordu, sesinde koruyucu bir tını vardı.

"Beraber karar verdik," diye yanıtladım, ona doğru dürüst bakmaya çalışarak. "Bir mola. Sadece biz. Uzakta, herkesten ve her şeyden." Son kelimeleri, gerçeğin sınırında gezinen bir vurguyla söyledim.

Lerna'nın gözleri hafifçe daraldı. "Her şeyden mi?" diye tekrarladı. "Üsten mi? Görevlerinden mi? O 'Taçsız Kral' denen şeytanın gölgesinden mi?"

İsmi duyunca için ürperdi. Lerna, resmin tamamını bilmiyordu, ama parçaları birleştirmekte usta olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı. "Ondan özellikle uzakta," diye fısıldadım, neredeyse kendime.

"İşte bu," dedi Lerna, parmağını havaya kaldırarak. "İşte o bakış. O, seni gönderen bakış. Nereye gidiyorsunuz Miraç? Gerçekten nereye?"

Gözlerimi Lerna'nın gözlerine odakladığımda bundan bir kaçış yolunu düşündüm. Cümlelerim, daha analiz edemeden dudaklarımın arasından fırladı.

"Biz seviştik."

Oda aniden sessizliğe gömüldü. Havadaki gerginlik, yerini şok dolu, keskin bir sükûnete bıraktı. Lerna'nın gözleri, önce şaşkınlıktan tamamen yuvarlaklaştı, sonra daralarak tekrar inceledi. Dudakları hafifçe aralandı, ama hiçbir ses çıkmadı.

"Seviştiniz," diye tekrarladı Lerna sonunda, kelimeleri ağır ağır, her heceyi tartarak. Sesi tuhaf bir şekilde sakin, neredeyse düşünceliydi. "Bu yüzden mi tatile gidiyorsunuz? Çünkü... seviştiniz?"

Gözlerimi kaçırmadan, daha fazla gerçeklik katmaya karar verdim. Hafifçe omuz silktim, yüzümde Lerna'nın, utangaç ama gururlu diye okuyacağı bir ifade takınmaya çalıştım. "Evet. Ve bu... bu büyük bir şey. Bunu sindirmek, sadece ikimizin olan bir alana ihtiyacımız var. Üssün, timin, her şeyin dışında."

Ayağa kalkıp utangaç bir sinirle kıyafet bakmaya devam ettim.

"Ayrıca şunu keser misin? Utanıyorum."

Lerna, derin bir nefes aldı. Şok, yerini koruyucu bir endişe ve hatta biraz heyecana bırakmıştı. "Tabii ki, anlamaya çalışıyorsunuzdur. Ve tabii ki, burada, herkesin gözü önünde değil." Başını iki yana salladı, neredeyse kendi kendine konuşur gibi. "Bu yüzden tatil. Bu yüzden o garip gerilim. Tanrım, ben salak mıyım? Bunu göremeyecek kadar..."

İşte, son cümlesiyle kendi ağına takılmıştı. Sırıtarak ona omzumun üzerinden baktım.

"Bunu göremeyecek kadar derken? Ne kadarını gördün ki?"

Lerna, tahmin ettiğim gibi şokla bana baktı.

"Ne alakası var, yani, şu an?" dedi ama bir yandan da kızarmaya başlamıştı. Askıdan, üzerime tam geleceğini düşündüğüm bir elbiseyi aldım ve ona baktım.

"Fırat diyorum, sana ne kadarını gösterdi?"

Lerna, gözlerini büyütüp omzuma vuracakken hızla kaçtım. Elimdeki elbiseyle kabine girdiğimde hızla kapıyı kilitledim.

"Sen nasıl olsa buradan çıkacaksın!" diye kükreyen Lerna'yı işittiğimde derin bir rahatlama nefesi verdim. Kapının ardında, Lerna'nın homurdanmalarını duyarken, kalbim hızlı hızlı atıyordu. Kabinin dar duvarları arasında, bir an için kapana kısılmış hissettim. Dışarıda, Lerna'ya söylediğim masal vardı.

Ona ilk defa yalan söylemiştim. Buna mecburdum. Eğer gerçeği söylemiş olsaydık, onlarda bizimle geleceklerdi ve bu da bir gürültü oluşturacaktı. Zaten peşimde bir psikopat varken bunun olması, bütün yaptığımız planın ve adımların kaybolmasını sağlayacaktı.

Kafamı iki yana salladım.

Elimdeki elbiseye baktığımda, dudaklarım ağırca tebessüm için şekillendi. Hızla üzerimdeki sivil kıyafetleri çıkartıp elbiseyi üzerime geçirdim. Aynaya döndüm ve nefesim kesildi.

Elbise adeta üzerimde canlanmıştı. Zümrüt yeşili, tenimle buluştuğunda daha da derinleşmiş, neredeyse sihirli bir parıltı kazanmıştı. Tek omzum, askerî disiplinle şekillenmiş kaslarımla tamamen ortadaydı, diğer tarafı saran kumaş ise bir zırh gibi güven vericiydi. Belim inanılmaz derecede ince görünüyordu, drapaj ise her hareketimde, nefes alışımda bile zarifçe dalgalanıyordu. Yere sürünen etek boyu hoşuma gitmişti.

Ama en çok etkilendiğim, saçlarımdı. Bordo kızılı dalgalarım, bu koyu, zengin yeşilin üzerinde gerçekten de alev alev yanıyordu. Her kıvrım, her bukle, bir ışık oyunu yaratıyordu. Bu, ben değildim. Daha doğrusu, her gün gördüğüm Miraç Yüzbaşı değildim. Bu, içimde sakladığım, belki de unuttuğumu sandığım başka biriydi. Sadece bir kadın.

Kapı hafifçe vuruldu. "Miraç? Hazır mısın?" Lerna'nın sesi, endişe ve heyecan karışımıydı.

"Gir," dedim, sesimde hafif bir titreme vardı.

Lerna içeri girdi ve tam karşımda durdu. Gözleri anında büyüdü, ağzı hafifçe aralandı. Bir an hiçbir şey söyleyemedi, sadece bakakaldı. Sonra, gözleri buğulandı.

"Miraç," diye fısıldadı uzatarak, sesi kısılmıştı. "Miraç... Sen... Harikasın."

Kendimi savunma ihtiyacı hissettim, omzumu silkmek, "Öyle mi?" demek geldi içimden. Ama Lerna'nın bakışlarındaki saf hayranlık, tüm o savunma mekanizmalarımı eritti. Hafifçe gülümsedim. "Beğendin mi?"

"Beğenmek mi?" diye çıkıştı Lerna, gözlerini siliyordu. "Seni yiyip bitirecek! Rauf şanslı piç." Gözlerimi büyüttüm. "Bu gece rövanş var sanırım."

Elimi hızla ona savurduğumda gülerek geriye kaçtı. Gözlerimi devirdiğimde ürkerek bana yaklaştı ve saçlarımdan bir tutam alıp dudaklarının üzerine sıkıştırdı.

"Yavrum, hepsi senin mi?" dedi, yanağımdan makas alırken.

"Lerna!" diye bağırdım ama bir yandan da gülmeye başlamıştım.

"Topuklular," diye atıldı Lerna, hayal dünyasından beni çekip çıkardı. "Hangi topukluları giyeceksin? Siyah? Altın?"

"Siyah," dedim kararlılıkla. Lerna, anlamlı bir şekilde başını salladı. Sonra, yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi. "Peki ya makyaj? Gözlerini biraz vurgulasak... O zümrüt yeşiliyle uyumlu, hafif bir bakır tonu..."

"Çok abartma, Lerna," diye uyardım onu, ama içten içe merak ediyordum. Belki... sadece biraz.

Bir saat sonra, aynanın karşısında tanınmaz haldeydim. Lerna, sihirli ellerini konuşturmuştu. Mavi gözlerim, hafifçe sürülmüş bakır ve altın tonlarındaki far ile daha derin, daha parlak görünüyordu. Dudaklarım, doğal pembe tonunda, sadece bir parlatıcı ile tamamlanmıştı. Saçlarım, omuzlarıma dalga dalga dökülüyordu. Ayaklarımda ise siyah topuklu ayakkabılarım vardı.

Lerna, geriye çekilip eserine bakarken, koltukta oturan Fırat, elindeki tesbihi çeviriyordu.

"Ula paçi," dedi keyifle. "Durdun durdun da turnayu cözünden vurdun."

Lerna, bana bakarken dudaklarını araladı. Gözleri herhangi bir eksik olup olmadığını kontrol ediyordu.

"Şanslı olan bizim kız değil. Rauf," dedi ve ona baktı. "O turnayı gözünden vurdu."

Fırat, elindeki tesbihi işaret ve orta parmağına parmaklarına geçirdi.

"Ha onda haklusun Efulim."

İlk defa duyduğum kelimeyle Fırat'a döndüm.

"Usta, yengeye Elif dedin."

Fırat ve Lerna gülerken Lerna, saçlarımı düzeltti.

"Sevgilim anlamına falan geliyor, bende ilk başta öyle sanmıştım."

Kafamı sallayarak Lerna'nın koltuğa uzanmasını izledim. Fırat'ın yanında duran beyaz, kabarık tüylü şalı omuzlarıma örttü.

"Evet, tamamen hazırsın." Lerna, heyecanla bana baktı. "Hadi. Git ve onu büyüle."

Fırat, elini dizine koydu ve "De hayde paçi. Seni efuline bırakayım," deyip ayağa kalktı.

Fırat ile giyim evinden çıkıp arabaya binmiştik. Rauf, ondan bırakmasını rica etmiş, Fırat'ta bunu kabul etmişti. Kısa süren bir yolculuktan sonra Fırat, Rauf'un tarif ettiği adresin önünde durduğunda gülümseyerek Fırat'a döndüm.

"Teşekkür ederim Fırat."

Fırat, tam bir abi edasıyla gözlerime şefkatle baktı.

"Mutlu olmayı hak ediyorsun, Miraç, tadını çıkarın. Hadi, in artık. Onu daha fazla bekletme."

Fırat, bir tek benim yanımda Trabzon ağzı olmadan düz ve sadece konuşuyordu. Kafamı sallayarak heyecanla kapıya döndüm ve eteğime dikkat ederek arabadan indim. Fırat beni içeriye girene kadar beklemiş, ardından hızla Lerna'yı geri almak için uzaklaşmıştı.

Bakışlarım sessizlikle kaplanmış akşama ve restorana çevrildi. Burası bildiğim anlamda bir restoran değildi. Daha çok, denizin kenarına kurulmuş camdan bir mücevher kutusuydu. Üç tarafı, tavana kadar uzanan panoramik camlarla kaplıydı ve hepsinin dışında, Gölcük'ün gece çökmüş, ay ışığıyla gümüşlenmiş sonsuzluğu uzanıyordu. Dalgalar, camların hemen altında kırılıyor, sesi içeriye boğuk, ritmik bir ninni gibi sızıyordu.

Derin bir nefes aldım. Bu akşam, sevdiğim adamla, bütün her şeyi kenarda bırakacak bir akşam yemeği yiyecektim. Bu, bir helikopterden atlamaktan, derin bir dalışa girmekten çok daha zordu. Çünkü bu kez atladığım şey, kendi konfor alanımdı. Kapıyı açarak içeriye girdim.

Kapının arkasında bekleyen kadın, gülümseyerek beni karşıladı ve elini nazikçe uzattı.

"Hoş geldiniz Miraç Hanım," dedi, üzerimdeki tüylü şalı alırken. "Bugüne özel restoranımız kapalıdır, bilginiz dahilinde olsun istedim."

Kafamı sallayarak ona teşekkür ettim ve eliyle gösterdiği koridordan, içeriye açılan restoranın ana salonuna girdim. İçeride, yalnızca tek bir masa vardı. Masanın üzerinde, çeşitçe yemekler ve hemen ortalarında uzun, beyaz bir mum yanıyordu ve alevi, camlardan yansıyan ay ışığıyla dans ediyordu.

Ve masanın hemen arkasında ayakta, üzerine çektiği simsiyah bir takımıyla beni bekleyen Rauf vardı. Ellerini önde bağlamıştı. Dudaklarında beni kendine aşık eden o serseri gülümsemesi vardı. Saçları her zamanki asi görünümüyle alnına dağılmamıştı, aksine şekil verilerek düzeltilmişti.

Kalbim, ağzımda atıyordu.

Gülümseyerek ona baktığımda Rauf'un gözleri, başımdan aşağıya beni süzmeye başladı. Gözlerinin izlediği yol, adeta fiziksel bir dokunuş gibiydi. Saçlarımın her kıvrımında, yüzümün her noktasında, zümrüt elbisenin tenime değdiği her kıvrımda, açık omzumun çizgisinde, drapajın kalçamdan aşağı süzüldüğü yerde duruyor, takılıyor, sonra devam ediyordu. O her zamanki analitik bakışı değildi bu. Bu, sahiplenici, hayran ve derinden etkilenmiş bir bakıştı.

Dudaklarındaki gülümseme daha çok onun imzasını taşıyan serseri gülüşü değildi. Hayranlıkla dolup taşmış bir kıvrımdı. Gözlerini bir kez kırpıp kafasını iki yana salladı ve ellerini çözüp bana doğru yürümeye başladı. Ayaklarım beni ona doğru taşırken, siyah topuklarımın halıdaki sessiz vuruşları, tek sesimizdi. Ona yaklaştıkça, simsiyah takımının onu nasıl farklı gösterdiğini fark ettim.

Karşılıklı durduğumuzda elini, avcunu yukarıya bakacak şekilde uzattı. Sağ elimi kaldırıp avcuna nazikçe bıraktım.

"Bırakın dursun dünya, kapatın bütün ışıkları," gözlerimin içine bakarak elime doğru eğildi. Avcumdaki elimi de yukarıya doğru kaldırırken devam etti, "Ben bu gece, kalbimin attığı yeri izlemek istiyorum."

Gözlerimin içine bakarak parmaklarıma küçük bir öpücük bıraktı. Parmaklarımdaki dudaklarının sıcaklığı, tüm bedenimde bir şimşek gibi çaktı. Nefesim, göğsümde düzensizce yükselip alçalmaya başladı. Kurduğu cümle 'Güzel olmuşsun,' ya da 'Harika görünüyorsun,' demekten daha alıcıydı kalbimde. Ve tek bu cümlesiyle, bana hepsini hissettirmişti.

Beni, özel kılmıştı.

Gözlerimi kapatamadım. O toprakların haresinde, bir yangın vardı. Hayranlık, evet. Ama aynı zamanda yoğun bir istek, sahiplenme içgüdüsü ve altında, beni şaşırtan derecede kırılgan bir açıklıkta vardı. Sanki bu dokunuş, onun için de benim kadar devrimciydi.

Dudaklarını yavaşça çekti, ama parmaklarımı bırakmadı. Avucu, benimkini sarmaya devam etti, başparmağı, az önce öptüğü noktada durdu. Boştaki elimi, usulca, göğsünün sol tarafına, takım elbisesinin sert kumaşının altında, düzenli ve güçlü atan kalbine yaklaştırdım. Dokunmadım. Sadece havada, bir santim ötede beklettim.

"Yine hızlı atıyor," diye fısıldadım.

Rauf'un gözleri genişledi. Nefesi, bir an için kesildi. Avucundaki elimi biraz daha sıktı.

"Tek bir farkla," diye karşılık verdi, sesi gergin, içten. "Bu gece sesini duyabiliyorum. Her vuruşunda senin adını söylüyor."

Bu itiraf, beklenmedik ve çıplaktı. Kalbimizi, silahsız ve savunmasız, birbirimize teslim etmekti. Bakışlarımı yeniden üzerinde gezdirdim ve hafifçe gülümsedim.

"Siyah," diye fısıldadım, sesim biraz kısılmıştı. "Seni farklı gösteriyor. Yakışıklılığın ön plana çıkmış."

Göğsüne yaslı elimi de tutup kafasını iki yana salladı.

"Siyah, her şeyi ön plana çıkarır," dedi, sesi alçak ve çınlayan bir tondaydı. "Ve bu gece ön planda olmasını istediğim tek şey sensin."

İçli bir nefes bıraktığımda, gülümsedi ve elimi sıkıca kavrayarak masaya doğru götürdü. Sandalyemi çekti, eteğimi toplayıp oturmama yardım etti. Hareketi öyle doğal, öyle eski zaman beyefendisi gibiydi ki, için titredi. Sonra, karşımdaki yerine geçti. Masanın üzerindeki şarap bardağını işaret etti.

"Şarap?"

Hafifçe başımı salladım. Rauf, arkasına yaslanıp soldaki koridora baktı ve kafasını eğip kaldırdı. İki elini de yumuşak bir yumrukla masanın üzerine yasladı. Sol elindeki alyans, tüm ihtişamıyla parıldadı. Rauf'un baktığı koridordan elindeki şarap tutan bir garson bize doğru yaklaştı. Sol bileğinde asılı olan peçetesine, şarabın markasını bize doğru bakacak şekilde yaslamıştı.

Rauf'a göz ucuyla baktığımda, garsonun şarabı servis etmesini bekliyordu. Garson masaya yaklaştığında Rauf'a doğru etiketi çevirdi. Rauf, kafasını salladığında garson elindeki tirbuşon ile şarabı açmaya başladı. Lakin, tirbuşonu ve şarap şişesini kavrayan parmakları yara bantlarıyla kaplanmıştı, teni görünmüyordu. Elbette ki her işin bir zorluğu vardı. Anlayabiliyordum.

Garson, Rauf'a ilk tadımı yaptırdığında masadaki sağ elini açıp beni işaret etti. Garson, olduğu konumu hiç bozmadan şarap bardağıma şişenin içindeki sıvıyı akıtmaya başladı. Bakışlarımı yüzüne çevirip gözlerine baktım. Bardağıma baktığı için gözleri kapalı duruyordu.

"Teşekkür ederim," dediğimde şarabı durdurdu ve şişeyi geri çekerken göz kapaklarını kaldırdı. Sanki kırağı ile kaplanmış orman yeşili gözler, bir an için tüm tenimi ürpertirken resmi bir gülümseme ile Rauf'a döndü. Onun olduğu tarafa yürüdü ve şarabını servis edip şişeyi masaya bıraktı. Masamızdan ayrılıp içeriye gittiğinde Rauf'un bardağını kavradığını gördüm. Hızla bardağımı elime alıp havaya kaldırdım.

"Bu geceye," dedim, sesim daha güvenli çıktı.

"Bu geceye," diye tekrarladı o, ama gözlerime bakarak ekledi: "Ve bize."

Bardaklarımız ahenkli bir sesle çarpıştı. İlk yudumu aldığımda şarabın baharatlı tadından çok, o anın lezzetini hissettim. Bardaklarımızı aynı anda yerlerine geri bıraktığımızda yeniden bana elini uzattığını gördüm. Gülerek elimi uzattığımda baş parmağıyla elimin üzerini okşadı.

"Bu gece," dedi, her kelimeyi ağır ağır, vurgulayarak. "Komutan veya yüzbaşı yok. Görev yok. Geçmişin hayaletleri yok. Yarının tehlikeleri yok. Sadece Rauf ve sadece Miraç var."

Gözlerimi kapattım, dokunuşunun ve sözlerinin büyüsüne kendimi bıraktım. Bir an için, gerçekten inandım. Her şeyi kenara bırakabildik. Gözlerimi açtığımda kafamı salladım.

"Bu gece sadece Miraç ve Rauf var."

Gülümseyerek, son bir kez daha elimin üzerini okşadı ve ellerimizi ayırdığında yemekleri gösterdi.

"Umarım fakirhanemi beğenirsin," diye dalga geçtiğinde kafamı geriye atarak güldüm.

"Fakirhane mi?" dedim, kahkahalarımın arasından. "Söyle, evimizi, ocağımızı mı batırdın? Söyle çabuk."

Bu sefer kahkaha atan Rauf olmuştu.

Kahkahası, restoranın cam duvarlarında çınladı, dışarıdaki dalga seslerine karıştı. Bu, içten, kontrolsüz, nadir duyulan bir kahkahaydı. Gözleri kısıldı, yüzündeki tüm sert çizgiler eriyip gitti. O an, sadece mutlu bir adamdı.

"Evet, evet," dedi, hâlâ gülerken, elini göğsüne koyarak. "Tüm birikimlerim, bu masadaki yemeklere ve şu şişedeki şaraba gitti. Maalesef arabanı satmak zorundayız."

Bu espri, oyun içinde oyundu. Gözlerimi feci şekilde kocaman açtım.

"Nasıl yani?" dedim, şakayla karışık. "Benim arabamı mı?"

Rauf, benim panik dolu ifademi görünce kahkahasını daha da yükseltti, neredeyse gözünden yaş geliyordu.

"Evet," diye gülerek masaya eğildiğinde gülerek masaya eğildim.

Sadece onun duyabileceği bir sesle "İşte bu yüzden arabamın anahtarlarını göğsüme sakladım," dedim.

Rauf, bunun olabileceğini gerçekten düşünmüşçesine göğüslerime baktığında gözleri büyüdü. Kaşlarımı imayla kaldırıp indirdim. Gözleri ile tabağım arasında mekik dokuyarak ilk lokmamı ağzıma attım. Et, o kadar şahaneydi ki daha ilk lokması bile hayranlıkla dolmama neden olmuştu. Rauf'un gözlerindeki şaşkınlık, yavaş yavaş, onu çok iyi tanıdığım o tehlikeli, hesaplayıcı parıltıya dönüştü. Başını hafifçe yana eğdi, sanki bir problemi çözmeye çalışıyor gibiydi.

"Vazgeçtim, arabayı satmayacağım. Artık daha farklı planlarım var," dedi ve yemeğine başladı. Kıkırdayarak yemeğe devam ettiğimde bir süre sessizce yedik. Arada bakışlarımız birbirine takılıyor ve gözlerimiz konuşuyordu. Bir an için peçete ile dudaklarımın kenarlarını silip Rauf'a baktım.

"Bu arada, doğum tarihin ne? Eminim ki sen benimkini biliyorsundur?" diye sorguladığımda Rauf, şarabından bir yudum alıp yutkundu.

"25 Şubat," dedi ve bardağını koyup dirseklerini masaya yasladı. Ellerini kenetleyip üzerinden beni izlemeye devam etti. "Seninkisi ise benimkinden üç ay sonra, 29 Mayıs."

Kafamı sallayarak onun pozisyonunu taklit ettim. Dirseklerimi masaya yaslayıp çenemi dikleştirdim.

"Nelerden hoşlanırsın, yani ne yapmayı seversin?" diye sordum. Çünkü biz, hiç bunları konuşamamıştık. Rauf, gözlerindeki derin bir düşünceyle gülümsedi. Oda bunun farkındaydı ve beni bozuntuya vermeden cevaplamak için dudaklarını araladı.

"Kitap okumayı, yüzmeyi, seyahat etmeyi ve spor ile uğraşmayı çok severim," kaşlarını kaldırdı. "Artık yapmayı sevdiğim şeylerin arasında, karımla zaman geçirmekte var," dedi ve gülümsedi. "Sen peki, karım? Sen nelerden hoşlanırsın?"

Sorusu ve karım hitabı, için için yanan bir köze üflenmiş gibiydi; içimi sıcak, parlak bir alevle doldurdu. Dirseklerim masada, ona bakarken, aklımdan geçen onca şey vardı. Silah temizlemek, harita okumak, gece yürüyüşü, timle taktik çalışmak... Bunlar sevdiğim şeylerdi, ama belki de sadece yapabildiğim şeylerdi.

"Kitap okumayı severim," diye başladım, sesim düşünceli. "Ama senin kütüphanende gördüğüm felsefi kitaplar gibi değil. Tarih. Özellikle deniz tarihi. Kayıp gemilerin, keşiflerin hikayeleri..." Tıpkı yarından sonra bulmaya çalışacağımız gibi, diye ekledim içimden. "Yüzmeyi severim, tabii ki. Ama havuzda değil, açık denizde. Akıntıya karşı. Rüzgârı severim. Fırtınalı havayı. Çayı, şekerli içmeyi severim, ama kimseye söyleyemem. Söylemezdim. Lerna bile bilmez. Ama artık sen biliyorsun." Hafifçe gülümsedim. "Müzik... Müzik konusunda biraz karışığım ama her türden dinlerim. Klasik müzik dinlerim, bazen. Özellikle piyano! Ve sessizliği severim. Gerçek sessizliği. Üssün, timin dışında... sadece kendi nefes sesimi duyduğum anları."

"Ve şimdi," diye devam ettim, cesaretimi toplayarak. "Yapmayı sevdiğim şeylerin arasında kocamla zaman geçirmek de var." Kocam kelimesi, dilimde yabancı, ama inanılmaz derecede doğru hissettirdi. "Onunla yemek yemek. Onun gülümsemesini görmek. Ve onun, benimle gerçekten olduğu anları."

Rauf, her kelimeyi dikkatle dinliyor, adeta hafızasının bir köşesine kaydediyor gibiydi. Gözlerinde, beni keşfettiği her yeni detayla parlayan bir ışık vardı.

"Bu gece, benim için bir çocukluk hayaliydi, Miraç. Mükemmel, kusursuz bir gece. Mum ışığı, ay ışığı, dalga sesleri ve üzerinde, beni büyülen ama senin taşıdığın sihirli bir elbise. Her şey, bir peri masalındaki gibi olacak ve sonunda mutlu son gelecek."

Onun hayalindeki geceyi yaşamaya başladık. Zaman üzerimizdeki ağırlığını kaldırarak bizi rahat bıraktığında Rauf ile konuşmaya devam etmiştik. Birbirimiz hakkında o kadar şey konuşuyorduk ki bir an için her şey, durmuştu. Tıpkı Rauf'un buraya geldiğimde dediği gibi.

Durmuştu dünya ve biz, kalbimizin attığı yeri izliyorduk.

Acıtır Gibi Severek, Can Ozan

Rauf Aslan, Ağzından

Ona ne zaman âşık olmuştum?

Bu soru, aklımda bir yıldırım gibi çakıp, tüm düşüncelerimi aydınlattı. Tek bir an yoktu. Bir seriydi. Birbirine eklenmiş, her biri beni biraz daha çözen, biraz daha bağlayan ve sonunda zincirlerimden kurtaran bir dizi an.

Gölcük Deniz Üssü'ne geldiği ilk an ve sonralarında hiçbir şey hissetmiyordum. Hatta ihanet edebileceğini düşündüğüm için içimde, ona karşı katıksız bir öfkeyle doluydum. Abimin canına kastedenler ihanettendi. Bu kız, benim felaketim olacak diye düşünmüştüm. Sonra benimle aynı kaderin yolcusu olduğunu fark ettiğim o an, "Bu, sıradan biri değil," demiştim kendi kendime.

Denizaltına gittiği o ilk görevde vurulmasıyla içime dolan korku ve dejavu hissi, beni biraz daha ona bağlamıştı. Gerçekleri öğrenmeye çalışırken vurulan bu kadın, bana sonsuz bir güven aşılamıştı. Peşinde tehlikenin olduğunu bile bile o hiç tereddüt etmeden hareket etti. O an, ona güvenebileceğimi artık biliyordum. Güven, sevginin temeliydi.

Onu hem intikamın yolundan ayırmamak hem de babasının geri götürmesine engel olmak için, sahte evlilik sözleşmesine imza attığım gün, her şeyin değişeceğini anladığım gündü. O an, korktum. Çünkü bu duygu, kontrolüm dışındaydı. Tehlikeliydi. Bu yüzden bastırdım. Daha sert, daha mesafeli oldum. İnanıyordum ki, onu uzak tutarak, onu koruyordum.

Ama asıl farkına varış anım onu, ikimize ait olan bir odada izlerken olmuştu. Sadece o vardı. Onu her öptüğümde, gözlerimi her kapattığımda içimde, tanımlayamadığım, ama ezici bir şey yükseldi. Taçsız Kral'ın onun akrabası olması bile bu eziciliği dindiremedi. Bu, arkadaşlık değildi. Saygı değildi. Bu, onun varlığının, benim varlığımın bir parçası haline gelme arzusuydu.

Kalbim, her şeye rağmen onu benimsemişti.

Ve o arzu, şimdi karşımda, ay ışığı ve mum ışığının altında duruyordu. Zümrüt yeşili, onun teninde ışıldıyor, bordo kızılı saçları bir alev gibi parlıyordu. Ben ise üzerimde taşıdığım siyahlığım ile onu aydınlatmaya çalışıyordum. Halbuki onun aydınlatılmaya ihtiyacı yoktu, doğuştan parlaktı. Ayrıca müptelası olduğum, parmaklarımı okşayamadığım için kaşındıran, ateş saçan saçları yeterdi.

Fakirhane, artık benim bedenim olmuştu. Üzerimdeki takımın ceketini sandalyenin arkasına yaslamış, siyah gömleğin kollarını dirseklerime kadar sıvamış, sandalyeyi ona doğru çekmiş, bacağımı bacak üstüne atmış, elimi de çenemin altına koymuş bir şekilde onu dinliyordum. Ondan uzak durmak istemiyordum. Artık benim için mesafe, bir koruma aracı değildi. Bir cezaydı sadece.

Zamanın bile nasıl geçtiğini unutturan bu kadın için her şeyi yapmaya hazırdım.

Pasta?

Doğru ya. Onun için, bizim için, bir pasta yaptırmıştım. Gülümseyerek sandalyeden kalktım. Gözlerinde bir soru, bir beklenti ve altında, benimkine benzer bir açlık vardı. O açlığı tanıyordum. Çünkü dün gece, oldukça maruz kalmıştım.

Önünde durdum. O, yerinden kalkmadı. Sadece başını yukarı kaldırdı, gözleri benimkilerle buluştu. Bu pozisyonda, ona baktığımda, güç dengesi fiziksel olarak benim lehimde görünebilirdi. Ama yanılıyor olan bendim. O, her zaman gücü kendinde taşırdı. Sadece farklı bir tür güçtü bu.

Eğildim. Bir elimi, onun sandalyesinin kol dayanağına koydum, diğer elimi ise yavaşça, yanağına yaklaştırdım. Bu sefer dokunmadım. Sadece, teninden yayılan sıcaklığı hissetmek için orada, bir santim ötede tuttum.

"Bu gece için sana son bir sürprizim var, onu ayarlayıp geliyorum," parmak uçlarımı, yanağının o pürüzsüz çizgisine değdirdim. Teni, hayal ettiğimden daha sıcak, daha yumuşaktı. "Ayrılma sakın bir yere," dedim.

Gözlerindeki meraklı bakışlarıyla kafasını salladığında eğilip dudaklarını öptüm. Onu öpmek iki alevin, tek bir ateş olmak için birleşmesi gibiydi. Onu öpmek iki dalganın, tek bir okyanusta kaybolması gibiydi. Bu, geceye verilmiş ilk öpücük gibi değildi. Bu, bir teslimiyetti.

Her öpüşten sonra çekilip onu bir anlığına gözden kaybettiğim o mikro saniyeler, bir işkenceden farksızdı. Onun yüzündeki şaşkınlık, arzu ve sonra yoksunluk ifadesini görmek... Bu, kendime verdiğim küçük bir cezaydı belki de. Ya da sadece, onun bana olan tepkisini daha iyi görmenin, her seferinde yeniden kazanmanın verdiği hazdı.

Öpüşümüzü sonlandırıp bir adım geri attığımda, nefesim hızlıydı. Dudakları hafifçe şişmiş, gözleri ise sisli ve odaklanmıştı. Ona, "Bekle," diye fısıldadım ve restoranın daha karanlık, servis koridoruna açılan kapısına doğru yürüdüm. Ardımda bıraktığım sessizlik, elektrik doluydu. Onun bakışlarını sırtımda hissediyordum.

Mutfak kapısının üzerindeki küçük, daire içindeki camın ardından içeriyi görebiliyordum. Işıkları kapalıydı ama tezgâhın üzerindeki pasta duruyordu. Kapıyı ittirip içeriye girdim ve kapıyı kapatıp pastaya doğru ilerledim. Çikolataları sevdiğini biliyordum. Bu pasta, en sevdiği markanın çikolatalarıyla yapılmıştı.

Dudaklarımda aptal bir aşığın gülümsemesi olmuştu.

Ta ki ensemde bir soğuk namlu hissedene kadar.

"En ufak ani bir hareketinle, karına veda etmek zorunda kalırsın."

Zaman dondu. Nefesim tutuldu. Ensemdeki metalik soğukluk, derimi delip omurgama kadar işliyordu. Bu bir tabancaydı. Susturuculu olması, bu kadar sessiz yaklaşabilmelerini açıklıyordu.

Aptal bir aşıktım. Evet. O kadar kaptırmıştım ki kendi romantik sürprizime, arka kapının kilidini kontrol etmeyi, etrafı kolaçan etmeyi unutmuştum. Restoran kapalıydı, ama onlar için değildi.

"Sen kimsin?" diye sordum, sesim şaşırtıcı derecede sakin çıktı. Tüm dikkatim, ensemdeki noktaya ve çevremdeki en ufak sese odaklanmıştı. Ensemdeki silahın baskısını azaltarak geri çekildiğinde hareketsiz kaldım.

"Dön," dedi alaycı sesiyle.

Ağır çekimde arkama döndüğümde gördüğüm ilk şey namlunun ucuna takılmış susturucu oldu. Arpacığın üzerinden yüzüne baktığımda bunun bize şarap servis eden garson olduğunu anladım ama başka bir gerçek saklıydı. Diğer odağım buzla kaplanmış yeşil gözleri oldu. Zihnimde bir anı bulutu anında gözlerimin önünü kapladı.

"Sana bunu kim yaptı baba?"

Babam, güçlükle dudaklarını araladı.

"Hatırlamıyorum evlat," dedi, acı çekercesine. "Sadece yemyeşil gözleri vardı. Eamon'u arıyor. Beni dedenle tehdit etti. Yerini söylemezsem önce seni öldüreceğini, ardından Miraç'ı öldüreceğini söyledi."

Ayağa fırlayıp sertçe yedek serumun askılığına tekme attım. Yere devrilen serumun metal çubuğunun üzerinden geçtim ve camın önünde durdum. Babam, devam etti;

"Ve kendi çabalarıyla Eamon'u bulursa, herkesi gözlerimin önünde öldüreceğini söyledi."

Gözler.

O buzla kaplanmış yeşil gözler.

Babamın yatağında, ölümün eşiğinde anlattığı kâbus, şimdi karşımda canlanmıştı. Bu, sadece bir tesadüf olamazdı. Bu adam, babamı yaralayan, Eamon'u arayan kişiydi. Ve şimdi, benim ve Miraç'ın peşindeydi.

"Sen," diye tısladım, sesim şimdi öfkeden ve şoktan titreşiyordu. Tüm vücudum, ona saldırmak için geriliyordu, ama aklımın bir köşesi hâlâ Miraç'ı düşünüyordu. "Babamı o hâle sen getirdin."

Karşımdaki adam, dudağının kenarıyla gülümsedi ve tek kaşını kaldırıp indirdi.

"Akıllı bir insan olduğunu duymuştum."

Dişlerimi sertçe birbirine bastırdım.

"Ne istiyorsun bizden?"

Karşımdaki kişi, üst dudağını alt dudağıyla kavradı ve omzunu silkti. Çenesini dikleştirip zalimce gülümsedi.

"Karını."

Tavanın üzerime çöktüğünü hissettim. Tüm hava ciğerlerimden çekilmiş gibiydi. Göğsümde bir mengene sıkıştı. Miraç. Onun adı, zihnimde bir çığlık gibi yankılandı. Onlar sadece Arven'in sırlarını, Eamon'u istemiyorlardı. Onu istiyorlardı.

Kaşlarımı kaldırıp "Benim karımı?" diye tısladım, sesim öfkeden ve korkudan parçalanıyordu. "Almayı düşünmeyi bırak. Alabileceğin tek şey sikim olur." İçimdeki hayvan, zincirlerini kırmak için debeleniyordu, ama yüzüme doğrultulmuş namlu ve Miraç'ın hayatı, onu yerine mıhlıyordu.

Adamın buzlu yeşil gözleri, tehdidimle birlikte anında karanlıklaştı. Alay, o soğuk yüzeyin altında bir an için parladı. Namlusunu, alnımın tam ortasına, iki kaşımın arasına doğru kaydırdı. Metal, derime soğuk bir daire gibi yapıştı.

"Komik adamsın," dedi, sesi şimdi tehlikeli bir yumuşaklıkla, "Ama ben sabırlı bir adam değilim." Bakışları karardı. "Karına bir şey yapmayacağım ama tek bir şartla. Ondan boşanacaksın."

"Boşanacaksın."

Bu kelime, ensemdeki namludan daha keskin, daha öldürücü bir darbeydi. Sadece fiziksel bir tehdit değil, var oluşumuza, yeni kabul ettiğimiz gerçeğe yönelik bir saldırıydı. O evlilik, sahte başlamış olsa da birkaç gece önce gerçeğe, dün gece ise bağlılığa dönüşmüştü. Ve bu adam, onu bir kâğıt parçasıyla yok etmek istiyordu.

Karşımdaki adam, tabancanın horozunu indirdiğinde kaşlarını çattı.

"Sabaha kadar seni beklemeyeceğim," kafasını sağa doğru yatırdı. "Karının peşini bırakmamızı istiyorsan, ondan boşanacaksın, Rauf Aslan. Boşanma ayağına bize oyun oynarsanız onu öldürürüm."

Elim titriyordu. Gerçekten titriyordu. Bu, bir düşmana teslim olmaktan daha zordu. Bu, kalbimi, ruhumu inkâr etmekti. Miraç'ın yüzü, zihnimin önünde duruyordu. Onun güvenliği, her şeyden önemliydi.

"Sana iki tercih sunuyorum Rauf Aslan. Ya karından boşanacaksın ve bu gerçek olacak," kafasını düzeltti, boştaki eliyle içeriyi işaret etti, "Ya da karının gözlerinin önünde öldürülüşünü izleyeceksin. Seç birini."

Ondan uzak durmak istemiyordum demiştim, değil mi? Aramızdaki mesafe benim için koruma değildi, cezaydı demiştim. Değil mi? Artık bu benim için bir ceza değildi. Bu, kendi kalbimi kendi ellerimle sökmekti.

Durdu dünya, söndü bütün ışıklar.

Ben bu gece; karımı korumak için, kendi kalbimden vazgeçtim.

Haberin Yok Ölüyorum, Duman

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulur.

İlk kıvılcım ne kadar yakıcı ve yıkıcıysa, alevlerin sönüşü de o kadar hızlı ve acımasız olurdu. Çünkü her şey, zaten yanmaya hazır bir enkaz üzerine inşa edilirdi.

Shakespeare, işte bu korkunç gerçeği anlatmaya çalışmıştı.

Bizim hazırladığımız zehir, beklemekten tadını değiştirmişti ama henüz dudaklara değmemişti. Artık şişe, masanın üzerinde, ağzı açık duruyordu. İkimizden biri onu içecekti ve birimizi dudaklarındaki zehirle öldürecekti.

Adım sesleriyle irkilerek doğrulduğumda sertçe yutkundum. Masanın üzerindeki bıçağa serçe parmağımla dokundum. Koridorun başında Rauf çıktığında sessiz bir nefes verdim ve gülümsedim. Rauf, saçlarını karıştırmış olmalıydı ki birkaç tutamı alnına düşmüştü. Elleri ıslaktı ve birbirine sürtüyordu. Yüzündeki tüm mimik kırışıklığı kaybolmuştu. Gözleri beni bulduğunda sahte bir gülümseme takındı.

'Bana öyle gülme,' dedim içimden. Bana öyle gülme sevgilim.

Masaya doğru yürüdü, ama adımları olağan, kendinden emin ritmini kaybetmişti. Hafifçe sendeleyerek, bir şok geçirmiş gibiydi. Yanıma geldi, sandalyeme dokundu, ama oturmadı.

"Bir şey mi oldu?" diye sordum, sesimi olabildiğince nötr tutarak. Gülümsemesini kaybettiğinde sessizce yutkundum. Hayır. Zehri içmek istemiyordum. Henüz değil. Lütfen, burada değil.

"Pastada bir pürüz oldu. İstediğim gibi olmadı işte. Kalkalım mı?"

O, asla soru sormazdı. Kibarca emrederdi. "Kalkıyoruz," derdi. Ama bu, bir ricaydı. Hatta bir yalvarıştı. Gözlerinin içine baktım. Soğuk topraklarının derinliklerinde, panik vardı. Soluk, titrek bir panik. Rauf Aslan'da panik. Bu, dünyanın ekseninin kayması kadar imkânsızdı.

Gülümseyerek kafamı salladım ve sandalyemi ittirerek havaya kalktım. Elini tutmak için eline uzandığımda hızla elini çekti. Yüzüne bakakaldım.

"Ellerim ıslak," dedi, yutkunarak. "Üşümesin ellerin."

Kalbimin soğuğuna bir çare var mı sevgilim?

Yeniden gülümsedim.

"Isıtırsın ne de olsa, değil mi, kocacığım?" dedim ve sırtımı ona dönüp restoranın ana kapısına doğru hızla yürümeye başladım. Yüzümdeki gülümseme ona arkamı döndüğüm an toz bulutuna karışırken ardımdan gelen adım seslerini dinledim. Restoranın ana kapısını açtığımda, zaman bizim için büküldü.

Artık evdeydik ve bizi gören kimse yoktu.

Kendini koltuğa bıraktığında üzerimdeki şala sarılarak koltuğun önüne doğru yürüdüm. Omuzlarımın üzerindeki tüylü şalı alıp koltuğun üzerine bıraktım ve eteklerimi biraz dizlerime doğru kaldırıp Rauf'un dizlerine oturdum. Rauf, tüm ifadesiz gözüyle bana bakarken gülümsemeye çalıştım.

"Hadi ama kocam," boğazımda bir bıçak vardı sanki. "Alt tarafı bir pasta, dünyanın sonu değil ki?"

Rauf, kafasını iki yana salladığında gözlerinin buğulandığını fark ettim. Kalbim, onun ellerindeydi ve o acımasızca sıkmaya başlamıştı. Rauf'un gözlerindeki buğu, bir anda yoğunlaştı, iki ince, hızlı damla halinde yanaklarına süzüldü. Rauf Aslan ağlıyordu. Bu, görülmeyecek, bilinmeyecek bir şeydi. Sanki evrenin temel yasalarından biri ihlal edilmişti.

"Hayatım boyunca ilk defa biri için bir şey yaptım. Ve onu mahvettim."

Umursamazca omzumu silktim. Gözlerimi ondan kaçırıp gömleğinin açık düğmelerine baktım. Eğer ona bakacak olursam ağlayacaktım.

"Olsun, en kötü olan pasta olsun. Senin düşünmen yeter," dedim. Gözlerimin arkasını yanmaktan kurtaramıyordum. Gözlerimin dolduğunu hissedebiliyordum.

"Pasta neliydi?"

Sesimin titrediğini fark ettim. Sertçe yutkunduğunda aramızda duran eline bir damla yaş düştü. O, benim gözyaşımdı. Silmek için bir çaba göstermedi.

"Senin sevdiğin çikolatalıydı."

Gülümsedim. Gözlerimi kapatıp dizlerinin üzerinden kalktım ve yüzümü görmesin diye sırtımı ona döndüm.

"Neyse, başka bir güne sözün olsun o zaman," dedim ve yanından yürüyüp geçtim. "Ben yatıyorum, iyi geceler."

Bir şey demesine müsaade bile etmeden hızla odaya geçtim. Kapıyı kapatıp sırtımı yasladığımda ağzımdan titrek bir nefes verdim. İçeriden bir kırılma sesi geldiğinde yüzümü buruşturup ağlamaya başladım. Elimi dudaklarıma bastırdım.

Bu gece, bir çocuğun hayaliydi. Mükemmeliyetçiliğiyle hazırlanmış, kusursuz bir geceydi. Karşısında bir perisi vardı ve sonundaki o mutlu sonu bekliyordu. Gördü, hayatımız bir peri masalı değildi. Bir savaş alanıydı. Ve savaş alanlarında sihir değil, kan ve toprak kokardı.

Bu gece, abisini kaybetmiş bir çocuğun hayaliydi.

Bu gece, Rauf'un çocukluk hayaliydi.

Onu mahvettiler.

Gecenin geri kalanında üzerimdeki peri masalından fırlamış elbiseyi yırtarak çıkartmış, pencerenin kenarında öylece durmuştum. Yatağa yatmak istemiyordum. Onun olmadığı bir yerde durmak istemiyordum. Hoş, o da gelmemişti zaten. Sabahın ilk ışıkları üzerimize kırıldığında uyuşmuş bedenimi pencere pervazından ayırdım. Odanın kapısına doğru ilerlerken, gece hazırladığım valizime baktım.

Rauf, onu ne ile tehdit ettilerse onu yapacaktı. Ve benim tek bir dileğim vardı.

Kalbime ne olur hançer saplama.

Odadan çıkıp salonun pervazından içeriye baktığımda onu, aynı benim gibi pencereden dışarıya bakarken bulmuştum. Elleri, ceplerindeydi. Saçları iyice dağılmış ve üzerindeki siyah gömleği kırışmıştı. Bakışlarım kütüphaneye kaydığında içki arabasının üzerindeki iki kadehten biri kırılmıştı ve kan taneleri orada kalmıştı. Dudaklarımı yalayarak ona bakacağımda kanepenin üzerindeki kâğıdı gördüm.

Başlıyorduk.

Kaybettiğim tüm neşemi, geçici olarak omuzlarıma yüklenip içeriye girdim.

"Günaydın!" diye bağırdığımda irkilmesini beklemiyordum. Omuzları titrediğinde dilimi sertçe ısırdım. Yüzünü sağ omzuna çevirdi ama bana bakmadı.

"Günaydın," diye karşılık verdi, sesi kum gibi pürüzlü ve boğuk. Bir süre daha dışarıya baktı, sonra yavaşça döndü. Yüzü aydınlığa bürünmüştü, ama gözleri geceden kalan fırtınanın izleriyle koyu ve çukur gibiydi. Bakışları kanepeye düştü. O kâğıdı görmüş müydüm, anlamaya çalışıyordu.

Gülümseyerek kâğıda baktım.

"Aa! O ne?" dedim.

Ve hoplayarak hançerime doğru ilerledim. Sen yeter ki canımı acıtma, ben ikimizin yerine de yükünü üstlenirim sevgilim. Kanepenin sırt kısmına ellerimi yaslayıp kâğıda yukarıdan baktım.

Boşanma Beyanı

Tarafların karşılıklı rızalarıyla... Saçmalık. Yalan. Ama mürekkep, gerçek olacaktı. Dudaklarımda asılı kalan gülümseme gerçekçi bir tavırla silinirken kaşlarımın altından Rauf'a baktım. Rauf, ustaca gizlediği gözleriyle beni izliyordu. Gözler, yalan söylemez sevgilim. Gözler, gerçeği yansıtır. Hadi, küçük bir kırılma, bana gerçeği yansıt.

"Senden boşanmak istiyorum, Miraç."

İtirafı ağır geldi, omuzlarımdaki yükle büküldüğümde yutkunamadım bile. Kanepeye tutundum. Tırnaklarım kadifeye gömüldü. "Sebep?" diye sordum, sesim bir cam kırığı kadar ince ve keskin. "Gece, hayatın boyunca ilk defa biri için bir şey yaptığını söylemiştin. Şimdi de hayatın boyunca ilk defa biri için yıktığını mı söylüyorsun?"

Rauf'un yüzündeki maske çatladı. Gözlerindeki o korkunç, acı dolu ısrarın altında, bir saniyeliğine, bir çığlık gibi yükselen bir panik parladı. Ama hemen bastırdı. Çenesi sertleşti.

"Sebep önemli değil," dedi, her kelimeyi bir çekiç darbesi gibi indirerek. "Bu bir karar. Kabul etmen gerekiyor."

Rauf, sevgilim, aptal kahramanım... Sen beni bırakarak koruyamazsın. Sen beni yalnız bırakarak güvende tutamazsın.

"Önemli değil mi?" diye tekrarladım, kahkaham boğazımda boğulmuş bir hıçkırığa dönüştü. "Rauf Aslan, bana kararımı kabul ettirirken sebep önemli değil mi? Sen kimsin ve benim kocama ne yaptın?"

Rauf, bana sırtını döndüğünde gerilen omuzlarına baktım.

"Miraç," dedi sert ses tonuyla. "İmzala şu kâğıdı. Senden boşanıyorum."

Tırnaklarımı iyice kanepeye bastırdım. Tırnak köklerim acıdı.

"Neden?" diye bağırdığımda bir hışımla bana döndü.

"Çünkü sen abimin katilinin yeğenisin," dedi, kükreyerek. "Ve sana her baktığımda abime ihanet ediyorum!"

Sana hançeri kalbime saplama demiştim, değil mi?

Zihnim susmuyordu. Bağırmıyor, çığlık atmıyordu. Sadece tek bir cümleyi, bir bıçak gibi sırtıma saplıyor, çekiyor ve yeniden saplıyordu. Abimin katilinin yeğenisin. Çünkü her baktığında ona ihanet ediyordu. Çünkü bu, onun değildi. Bu, onların diliydi. Onun ağzına koydukları bir zehirli oktu. Ve o, beni korumak uğruna, kendi kalbini de benimkini de delmek için fırlatmıştı onu.

"Öyle mi?" diye sordum, sesim şaşırtıcı derecede sakin çıktı. Tüm o acı, tüm o şok, derinlerde bir yerde donmuştu. "Peki o zaman neden dün gece ağladın, Rauf? Neden bana, hayatında ilk defa birisi için bir şey yaptığını söyledin? Neden o pastayı, benim sevdiğim çikolatalı yaptırdın? Bana her baktığında ihanet ediyorsan, neden benimle seviştin?"

Son cümlem, onun gözlerini kıstırmıştı.

"Sende istedin."

Dünya, yavaşça griye, sonra siyaha döndü. Ayaklarımın altındaki zemin yok oldu. Kulağımda bir uğultu, göğsümde keskin bir boşluk hissi. Tırnaklarımla kavradığım kadife kumaş, tek tutamak noktamdı. Yoksa yere yığılacaktım.

Ama yıkılmadım.

Nefes almayı hatırladım. Derin, sarsıntılı bir nefes. Gözlerimi ona diktim. Sırtını çoktan bana dönmüştü. Dönmeden önce gördüğüm ise yüzünde öfke değil, korkunç bir ıstıraptı. Bunu söylerken kendinden nefret eden bir adamın çarpık ifadesi.

Yavaşça, çok yavaşça, kanepeye tutunan ellerimi gevşettim. Doğruldum. Boynumu düzelttim. Askeri eğitim, en kötü anlarda devreye giriyordu: Dik dur. Karşına bak.

Ama o askeri eğitim, gözyaşlarımı maalesef durdurmuyordu. Titreyen alt dudağımı dişlerimin arasına aldım ve sertçe ısırdım. Ağzıma dolan metalik tatla, zehrin artık onun dudaklarından bana geçtiğini anlamıştım. Rauf, o masadaki zehri içmiş ve kelimeleriyle de beni öldürmüştü.

Olsun.

Kanepedeki boşanma beyanını imzalayıp yüzük parmağımdaki ilk ve son aksesuarım olan evlilik yüzüğümü kâğıdın üzerine bıraktım. Soğuk metalin yokluğu, artık tadına aşina olduğum en sevdiğim çikolatayı bile ağzımda bir acı tada dönüştürmüştü.

Odaya geri dönüp hazırladığım valizimi aldım ve salona geri döndüm. Sırtı hâlâ bana dönüktü.

"Aile üyelerini hedef aldılar," diye devam etti, gözleri yolda, ama her kelimesi bana dönüktü. "Çünkü beni vuracak en keskin silahın onlar olduğunu biliyorlar. Ama yanılıyorlar. Onlar benim zayıflığım değilsin. Sensin. Ve o yüzden beni, seninle vuracaklar. Sen, benim kuzeyimsin Miraç. Kaybolduğumda döneceğim yön. Ve kimse, benim kuzeyimi elinden alamaz."

Arabanın içi, Rauf'un sözleriyle dolu bir sessizliğe gömüldü. Kuzeyim. Ben, onun kuzeyiydim. Bu kelime, göğsümde annemin pusulasının bıraktığı boşluktan daha derine, kalbimin tam ortasına saplanmıştı. Böyle bir şey demesini beklemediğim için, aralanmış dudaklarımla ve büyümüş gözlerimle ona bakakaldım.

Rauf, ben sessiz kalınca gözlerini yoldan çekip yüzümü süzdü. Yola geri döndüğünde kaşları havalanmıştı.

"Ne?" yeniden bakıp yola döndü. "Niye bana öyle bakıyorsun, yanlış bir şey mi dedim?"

Onun şaşkın, neredeyse savunmaya geçmiş sorusu, içimdeki duygu selini dağıttı ve yerini hafif, hüzünlü bir gülümsemeye bıraktı. "Hayır," diye fısıldadım, sesim hâlâ o 'kuzey' kelimesinin ağırlığını taşıyordu. "Yanlış bir şey demedin. Sadece... hiç kimse bana böyle bir şey dememişti."

Rauf'un yüzündeki gerginlik azaldı. Dudaklarının kenarında küçük, anlamlı bir kıvrım oluştu. Çok bilmiş bir ifadeyle sırıttı.

"Biliyordum zaten, ben asla yanlış bir şey söylemem."

Kaşlarımı meydan okurcasına kaldırdım.

"Hiç mi yanlış bir şey söylemezsin."

Gözleri yola döndü.

"Hiç."

Aklıma dolan anıyla dolan gözlerimi kırpıştırdım. Bize veda ederken yüzüme bakmayacak mısın sevgilim? Bakışlarımı sırtından çekmeden kapıya doğru yürüyüp kapıyı açtım. Başı omzuna doğru döndüğünde bakışları, yine beni bulmadı.

"Beni artık bozuk bir pusula olarak bil, Rauf Aslan," omuzlarının titrediğini gördüm. Gözleri kapandı, "Beni bir daha kullanacak olursan, seni yolundan saptırırım," dedim ve evden çıktım.

Kapının önünde duraksadım. Sırtım, kapalı kapıya dönüktü. İçeride, yalnız kalmış bir fırtına vardı. Kalbim, her atışında "geri dön" diye çarpıyordu. Ama ayaklarım yerden kesilmişti. Onun zehirli sözlerinin içimde bıraktığı yanık izleri, şimdi soğuk bir kararlılığa dönüşüyordu.

Valizimin ağırlığı kolumda bir an daha fazla büyüdü. Ama taşıyacaktım. Her şeyi taşıyacaktım. Çünkü Rauf'un yanına dönemezdim. O, kendi savaşını vermek zorundaydı. Ve ben, benim olan cepheye gitmeliydim.

Caddede çıktığımda hızla yürümeye başladım. Telefonumu çıkardım. Lerna'yı aradım. İlk çaldığında açtı.

"Oooo! Gecenin kraliçesi, uyandı-"

"Lerna," diye keskin bir tonla kestim onu. Sesimin titrediğini duyunca sustu. "Acilen bir yerde buluşmamız lazım."

Lerna bir an sessiz kaldı.

"Miraç, sen iyi misin?"

Gözlerimden sıcak bir damla yanağıma süzüldü.

"Hayır," diye fısıldadım. "Ama iyi olacağım. Beni, atacağım konumdan alın."

Etrafımdan şehir geçip gidiyordu ve ben kaldırımın ortasında tüm yansımamla duruyordum. Rauf'un sözleri kulağımda yankılanıyordu: Sen benim kuzeyimsin.

Ben, çoktan doğrudan sapmıştım.

Sadece geriye kim olduğum kalmıştı.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!