KRAKEN KAPANI

LİMAN 15: DÜĞÜM

⏱️ 81 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

八方來財 (Stacks from All Sides), SKAI ISYOURGOD (slowed)

Mask Off – Future, Represent (Tiktok Remix)

In And Out Of Love, Armin van Buuren ft. Sharon Den Adel

Deli, Duman

Whale Overture, Gabriel Olafs

Ben Nasıl Büyük Adam Olacağım, Pinhani

🐙

Kardinal Şamandırası.

Daha önce böyle bir terim duymuş muydunuz?

Denizde yer alan tehlikelerin konumunu ve ona takılmadan, en güvenli geçiş yolunu belirtmek için kullanılan bir deniz işaretidir. Adından da anlaşılacağı gibi kardinal yönleri, yani Kuzey, Güney, Doğu ve Batı'yı işaret eder.

Örneğin, bir Doğu Kardinal Şamandırası, şamandıranın doğusunda güvenli su olduğunu gösterir. Gündüzleri, üzerinden ne olduğu anlaşılan ortada siyah, uçlarda ise sarı bant bulunur fakat gece, bunları göremeyeceğimizden dolayı, tepedeki fenerinden üç çok hızlı flaş çakar.

Bu şamandıralar, seyir güvenliği için önemlidir. Görüşün kısıtlı olduğu, elektronik cihazların arızalandığı veya hassas manevra gerektiren sularda seyir güvenliğinin temel taşını oluşturur.

Bilginin kesin, tekrarlanabilir ve standart olması, hayati önem taşır.

🧭

八方來財 (Stacks from All Sides), SKAI ISYOURGOD (slowed)

Miraç Gökçe, Ağzından

Mantığım ve kalbimin arasında, ilmek ilmek ördüğüm düşüncelerim, bir düğüm olmuştu.

O düğüm ki ne mantığın soğuk çözümleriyle çözülüyordu ne de kalbin sıcak atışlarıyla gevşiyordu. Her düşündüğümde biraz daha sıkılıyor, her hissettiğimde biraz daha derinlere işliyordu. Sanki düğüm, mantığım ve kalbimin arasında, düşüncelerimden oluşan bir kardinal şamandırasını tutuyordu. İki yönü de işaret ediyordu. Ama ne tam geri dönüşü gösteriyordu, ne de ileriye giden yolu.

Gördüğüm tek şey ise, şamandıranın giderek tehlikeli bir hâle büründüğüydü.

Bir yanımda Binbaşı Aydın Kemerci'nin, biz Çanakkale'deyken teslim aldığı bir operasyon evrakı duruyordu. Siren Operasyonu, bir grup dalgıcın ortadan kaybolmasıyla ilgiliydi. Henüz içeriği tam olarak belirginleşmemiş ve elimizde yeterli verisi yoktu. İçimden bir sese göre, o dosyanın başından da Taçsız Kral çıkabilecek gibi geliyordu. Aydın Binbaşı, dosyayı ivedilikle tarattırırken ben, diğer yanımdaki durumla ilgileniyordum.

Tam karşımda, üzerlerindeki lacivert tişörtleriyle eğitime hazır olan yirmi beş Sat komando adayı; dün sağlık kontrollerinden çıkmış, bugün ise fiili eylemler için salonda toplanmıştı. Gözlerinde heyecan, omuzlarında henüz taşınmamış yüklerin ağırlığı vardı. Onlara bakarken, bir zamanlar benim de o saflarda durduğumu hatırladım. O zaman her şey biraz daha basitti. Yapılacak şey çok basitti. Başarmak, dayanmak ve kanıtlamaktı.

"Günaydın!"

Sesim, salonda yankılandı. Yirmi beş çift bot, aynı anda yere çakıldı. Gözleri bana dikilmişti.

"Sağ ol!"

Ellerimi arkamda, bel hizasında birleştirip çenemi hafifçe yukarı kaldırdım. Omurgam dik, duruşum kusursuzdu.

"Rahatta dinleyin!"

Komutumu duyar duymaz, askerler sol ayaklarını hafifçe yana açıp ellerini arkalarında kavuşturdular. Duruşları hâlâ disiplinliydi, ancak bir nebze olsun rahatlamışlardı. Derin, sessiz bir nefes aldım. Onların önünde, düz bir çizgi üzerinde ağır adımlarla yürümeye başladım. Bakışlarım onların yüzlerinde değil, önümde uzayan ince hat üzerinde sabitlenmişti.

"İlk olarak on beş dakikalık bir koşuyla başlayacaksınız." Adımlarım, zemindeki sarı çizgiyi takip ediyor, her basışımda sessiz bir ritim oluşturuyordu. "Sizden, bu süre içinde toplam yetmiş dört tur koşmanızı istiyorum."

Sıranın sonuna geldiğimde durdum. Yavaşça geri döndüm ve aynı tempoyla geri yürümeye başladım. Bu kez sesimi biraz daha alçalttım, her kelimenin ağırlığını hissettirmek için.

"Yetmiş dört tur bittikten hemen sonra şınav pozisyonu alacaksınız. Duraklamak yok. Dinlenmek, yok. Yirmi tane şınav çekip ayağa kalkacaksınız."

Adımlarımı durdurdum ve onlara doğru bedenimi döndürdüm. Sol bileğimi göğsüme doğru kaldırdım, siyah dijital saatin ekranına baktım. Saat, tam 08:00'dı. Bir adım geri gidip yüzlerine baktım. Yüzüm ifadesiz, bakışlarım keskindi.

"Cehennem haftanız başladı beyler!"

Sözlerim odada çınlar çınlamaz, ilk asker sola döndü ve koşuya başladı. Onu diğerleri izledi; yirmi beş çift ayak, aynı anda betona vurdu, salon uğultuyla doldu. Geriye doğru bir adım daha attım ve Fırat'ın yanında, izleyici konumunda durdum. O, kollarını göğsünde bağlamış, yüzünde o her zamanki ciddi ifadeyle adayları izliyordu. Ben ise içimdeki düğüme odaklanmıştım; koşan her adım, benim zihnimdeki şamandıranın biraz daha tehlikeli sallanışı gibiydi.

"Ben su alıp geliyorum, sen de ister misin?" diye sordum Fırat'a dönerek. Fırat, göğsünde kavuşturduğu kollarını çözdü ve adım atacak oldu.

"Sen dur, ben alır gelirim," dedi.

Onu hafifçe kolundan tutarak durdurdum ve kafamı iki yana salladım.

"Ben gideyim," dedim, sesimde bir yorgunluk vardı ama kararlıydım. "Hem biraz hava alırım."

Fırat, kaşlarını hafifçe kaldırdı, sonra "Sen bilirsin," der gibi başını yana eğip kaldırarak onayladı. Onu adayların başında nöbet tutar halde bırakıp salondan çıktım.

Spor salonunun bahçeye açılan kısmından geçip kantine açılan ağır kapıyı ittim. İçeri girince, sağ tarafta masada oturan dört figür gözüme çarptı. Rauf, elindeki telefona gömülmüş, bana bakmıyordu. Demir, Pars ve Ali ise sırayla önce bana, sonra Rauf'a, sonra tekrar bana bakıştılar. Sessiz, merak dolu bir üçlü senkronizasyon oldu.

Hiç oralı olmadan rafa yöneldim, iki şişe su aldım. Parayı öderken kasadaki asker selam verdi, ben başımla karşılık verdim. Kantinin çıkışına doğru yürüdüm, kapıyı ittim. Dışarı çıktım ama bir an duraksadım. Kapıyı tam kapatmadan, aralıktan içeri baktım. Rauf, elinde telefon olmasına rağmen artık Demir'e bakıyordu. Demir ise, ona kondisyonla ilgili bir şeyler anlatıyordu. Rauf'un yüzünde hafif, samimi bir gülümseme belirdi, ardından göz kırptı.

"Lan!" Demir, geriye doğru sıçradı. "Durup dururken niye sırıtıyorsun sen bana? Aaa! Manyak ya!"

İçimde bir kıkırdama yükseldi ama onu tuttum. Kapıyı yavaşça çekip kapattım, sesler kesildi. Su şişelerini sıkıca tutarak salona doğru yürümeye başladım. Cebimdeki telefonun titremesiyle su şişelerini sol elime alıp cebimden telefonumu çıkarttım. Ekran kilidini açtım.

_Kraken yeni bir gönderi paylaştı.

Bildirime tıkladım.

_Kraken: ;)

Gülümsedim.

"Nasıl yani?"

Rauf'un gözleri, gözlerimde asılı kalmış ama hâlâ o gecenin bıraktığı yaraların izlerini taşımaya devam ediyordu. Dudaklarımdaki o acı tebessüm, yavaş yavaş eriyip yerini düşünceli, ağır bir büzülmeye bıraktı.

"Seni, benimle tehdit etmelerinin tek bir nedeni var Rauf. Biz boşandığımızda ikimiz de bitkin, güçsüz ve savunmasız düşecektik. Bunu biliyorlardı. Ben bir köşede, sen bir köşede acıyla kıvranırken, onlar iki kanattan birden saldıracaklardı. Bölünmüş bir hedef, kolay hedeftir."

Gözlerindeki yorgunluk ve gözyaşları izleri, bizim en büyük kanıtımızdı. Yaşadığımız acı gerçekti.

"Evde, o kâğıdı imzaladıktan sonra çıkıp gittim, biliyorsun," dedim, sesim biraz daha kırılırken. Rauf'un gözlerinde derin, koyu bir hüzün belirdi. Kaşları, o hüznün ağırlığı altında hafifçe çatıldı, içe doğru büküldü.

"Lerna ve Fırat, beni bir kafeye götürdüler," diye devam ettim. "Her şeyi ilk onlara anlattığımda, Lerna bana bir fikir sundu. Ve ben..." Nefesimi tuttum, sonra bıraktım. "Ben de onu hayata geçirdim."

Rauf, o hüzün dolu ifadenin içinde şimdi bir sorgulama, bir merak taşımaya başlamıştı. Gözleri soruyordu: Neydi o fikir?

"Biliyorsun," dedim, sesim biraz daha güvenle doldu, "saçlarım çok dikkat çekiyor. Özellikle bu kızıl. O yüzden rengini değiştirme kararı aldım. Ama kendi saçlarıma kıyamazdım. Kesmek... o kadar kolay değildi."

Rauf'un bakışları yüzümde, saçlarımda gezindi. Sanki peruğun altındaki gerçeği görmeye çalışıyordu.

"O yüzden," diye devam ettim, "gerçeği andıran, saçlarıma tam yapışabilen bir peruk tercih ettim. Böylece hem peşimde olan kişi benim izimi kaybedecekti..."

Sözümü tamamlamama fırsat vermedi. Rauf gözlerini kapadı, alnındaki çizgiler derinleşti. İçinden geçen acıyı, pişmanlığı, anlayışı hissedebiliyordum.

"Hem de ben," diye tamamladı sözümü, sesi boğuk ve yorgun çıktı, "cezamı çekecektim."

Gözlerini açtı. Bakışlarında artık hüzün değil, ağır bir kabullenme vardı. Kafasını yavaşça, hafifçe iki yana salladı. Hareketi o kadar küçüktü ki, neredeyse fark edilmeyecekti. Ama burnumuzun uçları, o hafif sallanışta birbirine değdi. Hafif, neredeyse hayali bir sürtünmeydi.

"O geceye geri gidebilseydim," dedi, sesi kısık ama her kelimesi kalbime mıhlanırcasına net, "seni boşayacağımı söylemek yerine, yüzüme doğrulttuğu namluyu kalbime çevirtir, kendi elimle tetiği çekerdim."

Gözleri buğulandı, içinde biriken suyun ağırlığı kirpiklerinde titreşti.

"Çünkü seni korumak için kestiğim o damar..." Nefesi boğuklaştı, kelimeler boğazında düğümlenir gibi oldu. "...beni yaşarken öldürdü."

İçime derin bir korku, bir acı saplandı. Kaşlarımı istemsizce çattım, yüreğim sıkıştı. Dayanamayıp dudaklarımı onunkine bastırdım. Bu bir öpücük değildi, bir mühür, bir sus işaretiydi. O da gözlerini kapadı; uzun kirpiklerinin arasından sızan yaş, ılık ve tuzlu, dudaklarımızın birleştiği yere aktı. Ağzımda onun acısının tadını hissettim.

Kafamı yavaşça iki yana salladım, dudaklarımız hâlâ temas halindeyken.

"Deme öyle," diye mırıldandım, kelimeler kapalı dudaklarının üzerinde titreşerek. "O gecenin tek bir suçlusu varsa, o da bendim. Her şeyi gördüğüm hâlde, hiçbir şey yapamadım."

İçime çektiğim derin, sarsıntılı bir nefesi yavaşça bırakarak yüzümü ondan ağırca geri çektim. Aramıza ince, ama bilinçli bir mesafe girdi.

"O yüzden," dedim, sesim şimdi daha net, daha kararlı bir tona bürünmüştü, "şimdi yapacağım."

Gözleri ağır ağır açıldı. Henüz kurumamış yaşlar, kirpiklerinde parıldıyordu. Başparmaklarımı kaldırıp yavaşça gözaltlarına, o nemli izlerin üzerine götürdüm. Cildinin sıcaklığını, titreyişini hissettim.

"Bir süre boyunca," diye devam ettim, sesim planlayıcı ve sakindi, "hiç kimseye bir şey sezdirmeyeceğiz. Herkes bizi boşanmış olarak biliyor. Öyle devam edeceğiz."

Rauf'un kaşları hafifçe çatıldı, dinliyordu.

"Bizimkilere belli edersek, deli danalar gibi üzerimize gelirler. Olur olmadık yerde dikkat çeker, her şeyi berbat ederler." Duraksadım, vurgumu artırarak ekledim, "O yüzden, peşimdeki adamı yakalayana kadar... sanki hiçbir şey olmamış gibi davranacağız."

Rauf gözlerini kıstı, yüzünü biraz daha geri çekti. Kaşları yukarı kalkmıştı, şaşkınlık ve anlayış arasında gidip geliyordu.

"Rol yapacağız yani," dedi, bu sefer sesinde bir sorgulama değil, kabullenme vardı.

Kafamı onaylar gibi salladım.

"Evet. O sırada hiçbir acı çekmiyormuş gibi görüneceğiz. Sanki iki yabancı, hatta belki iki düşman olmuşuz gibi... Ama," dudaklarımda hafif, gizemli bir gülümseme belirdi, "rol yaptığımızı onlar bilmeyecek."

Başparmaklarımı yanaklarından çekip ellerimi yüzüne hafifçe yerleştirdim. İnce, narin bir temasla burunlarımızı bir kez daha, usulca birbirine sürttüm.

"Seninle, sadece kâğıt üzerindeki bir evliliği bitirdik Rauf," diye fısıldadım, nefesim tenine değiyordu, "ama biz, o kâğıdın ötesinde birbirini sevmeye başlayan iki aşığız. Ve bu, hiçbir şeyi değiştirmeyecek."

Rauf'un gözleri parladı, içlerinde bir umut kıvılcımı tutuştu. Ama diplerinde, derinde, o geceden kalma hüznün gölgesi hâlâ saklıydı. Güçlüce yutkundu, dudakları hafifçe aralandı.

"Ama... beni affetmeyeceğini söylemiştin," dedi, sesi kırık ama dürüsttü. "O söylediğim cümleler yüzünden."

Gülümsemem bu kez alaycı, hafiften intikamcı bir tona büründü. Gözlerimi kıstım, yüzüne biraz daha yaklaştım. İşaret parmağımı kaldırıp burnunun ucuna hafif, oyunlu bir fiske vurdum.

"Onun da cezasını, zamanı gelince çektireceğim ben sana," dedim, sesim tatlı bir tehditle doluydu. "Sen merak etme."

Dudaklarımdaki tebessümle, ileriye çevrilmiş bakışlarımı yeniden telefona indirdim. Ondan bu kadar çabuk ayrılmamı kimse beklememeliydi, değil mi? Ayrıca ikimizin de suçsuz olduğu bir olay yüzünden, neden biz acı çekiyorduk? Tamam, evet, bana üç cümleye tekabül eden ağır söz söyledi ama bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek.

Bunun zaten bende farkındaydım.

Telefonu kilitleyip cebime yerleştirdim. Adımlarım salona giden bahçeden ritim tutarken, gülümsememi ağırca sildim ve rolüme büründüm. Kardinal şamandırası sadece benim içimde değildi. Rauf'ta kendininkini taşıyordu. İkimiz aynı tehlikeli sularda, aynı yöne doğru kürek çekiyorduk.

Mask Off – Future, Represent (Tiktok Remix)

Yazar, Ağzından

Yol, çoktan geçilmişti.

Rauf ile Miraç, görünmez iplerle birbirine bağlanmış iki kuklaydı artık. Hem onları bu acımasız tiyatroya mecbur bırakan Alaz'ın izini sürecekler, hem de boşanmışlıklarının üzerine bir de "düşman" maskesi takacaklardı. Gözlerinin önünde, sanki o restoran gecesiyle birlikte her şey paramparça olmuş, geriye sadece soğuk bir yabancılaşma kalmış gibi davranacaklardı.

Oysa gerçek, kapalı kapılar ardında, sessizlik içinde fısıldaştıkları andan beri başkaydı.

Bir plan vardı.

Bir oyun vardı.

Ve oyunun kurallarını artık onlar yazıyordu.

Miraç ile Fırat, karşılarında dizilmiş yirmi beş eğitim askerine adeta cehennemi yaşatırken, Rauf, çalışma odasında masasına gömülmüş, rutin denetim dosyalarını inceliyordu. Arada dudaklarına bir tebessüm yerleşiyor, dişleri hafifçe görünüp kayboluyordu. Omuzları, bastırılmış bir kahkahanın titreyişiyle sarsılıyor, kafasını iki yana usulca sallıyordu. İçinden geçen düşünceler, yüzünde oynamadan akan bir nehir gibiydi; sadece belli belirsiz bir ışıltı, gözlerinin derinliklerinde kıpırdanıyordu.

Odanın kapısı çalındığında Rauf, yalnızca başını kaldırdı ve yüzüne soğuk maskesini büründü.

"Girin!"

Rauf'un soğuk maskesi, Demir'in kapıyı açık bırakıp içeri dalmasıyla pek de sarsılmadı. Demir'in üzerindeki beyaz, antrenman tişörtünü görünce tek kaşını hafifçe kaldırdı, sorgulayan bir bakış attı. Demir'in yüzündeki serseri gülümseme, her zamanki meydan okumanın habercisiydi.

"Her hafta düzenli yaptığımız, birbirimizi dövdüğümüz rutin yarım kaldı," dedi Demir, sesinde alışılmış o kabadayı tonla. "Var mısın bir rövanşa?"

Rauf, gözlerini bir anlığına önündeki dosyalara indirdi. Ama bakışı orada takılı kalmadı, zihni çoktan spor salonundaydı; Miraç'ın ter damlatan adamlara komut verişini, o keskin duruşunu hayal ediyordu. İçinde bir heyecan dalgası kabardı, fakat yüzünde en ufak bir kıpırtı yoktu. Ellerini koltuğun tahta kolçaklarına yerleştirdi, sandalyesini geriye itti ve ağır, kararlı bir hareketle ayağa kalktı.

"Kaybedince ağlama ama," dedi, sesi alçak ve düzdü, ama gözlerinin kenarında, yalnızca Demir'in tanıyabileceği bir ışıltı vardı.

Demir kafasını iki yana salladı, gülümsemesi genişledi.

"Sen kendi halini düşün," diye karşılık verdi, kapıya doğru dönerek. "Ben hazırım. Sen de hazırlansan iyi olur."

Demir ile odadan birlikte çıktılar ama yatakhaneye giden koridorda durdular. Demir, Rauf'un üzerini değiştirmesi için onu beklerken Rauf, çoktan odasına girmiş, metal dolabını açmıştı. İçeriden katlanmış duran düz siyah bir tişörtü ve üst rafta duran siyah renkli bir kargo pantolonu aldı.

Önce, üzerindeki lacivert SAT logolu tişörtünü ensesinden tutup yukarı doğru çekti. Kumaş, kaslı sırtından ve omuzlarından ayrılırken, gerilmiş kas gruplarının şekli belirginleşti. Geniş trapez kasları hareket ederken, omurgasının her iki yanında uzanan kasları gerildi, adeta kanat gibi açıldı. Tişört başının üzerinden çıkarken, kollarını hafifçe yukarı kaldırdı; biseps ve triceps kasları belirgin bir hal alırken, göğsünün üst bölgesindeki hatlar gerginleşti. Hareket yumuşak, alışkanlıkla yapılmış, askeri bir pratiklikteydi.

Üstü çıplakken, boynundaki ince çelik zincir göğsünün ortasında parlıyordu. Zincirin ucunda, sadece standart bir asker künyesi değil, iki ince, basit yüzük de takılıydı. Biri biraz daha kalın, erkeğe ait; diğeri daha ince ve narindi. Rauf, başparmağı ve işaret parmağıyla iki yüzüğün soğuk metalini bir anlığına okşadı. Parmak uçları, alışık olduğu o pürüzsüz yüzeylerde gezindi. Boşanma kâğıdı imzalanmıştı, evet. Ama bu yüzükler, o kâğıdın yırtamayacağı bir bağın sessiz tanıklarıydı. Gözleri bir an kapandı, derin, sessiz bir nefes aldı. Sonra yüzükleri geri bıraktı, göğsünün üzerinde, kalbinin tam üstüne düşecek şekilde yerleşti.

Lacivert tişörtü bir kenara bıraktı, siyah olanı başının üzerinden geçirip giydi. Kumaş, geniş omuzlarına ve güçlü üst vücuduna otururken, göğsünün ortasına denk gelen yerde, altında saklı duran o iki yüzüğün hafif kabarıklığını hissediyordu. Ardından, postallarını çıkartıp belindeki kemeri çözdü. Üniforma pantolonunu çıkardı ve siyah kargo pantolonunu giydi. Postallarını yeniden giydi, paçalarını postallarının içine sokup düzeltti, sonra kemerini yeniden sıkıca taktı.

Yatakhaneden çıkıp Demir'in yanına geçti.

Demir, Rauf'u baştan aşağı süzdü. Siyah kargo pantolonu, ağır askeri postalları ve üzerine tam oturan, kas hatlarını belli eden siyah tişörtüyle, tüm resmiyetten arınmış, yalnızca ham güç ve irade yayan bir silueti vardı.

"Bu senenin favori rengi belli oldu," diye mırıldandı, dudaklarında alaycı bir tebessümle. "Siyah." Düşünürcesine kafasını sağa yatırdı. "Acaba üstüme siyah mı giyseydim?"

Rauf, başını hafifçe sağa doğru eğdi. Gözlerinin kenarında, yalnızca Demir'in anlayabileceği, keskin ve eğlenceli bir gülümseme belirdi.

"Biraz daha karşımda durup konuşmaya devam edersen," dedi, sesi alçak ama her hecesi vurgulu, "üstünde bütün yıl taşıyacağın tek bir renk olacak, Demir." Bir an duraksadı, gözlerini Demir'in yüzüne dikti. "Mor."

Demir, Rauf'un bu tehdidi karşısında kahkaha attı. "Mor bana yakışır," diye karşılık verdi, gözlerinde meydan okuyan bir parıltıyla. "Ama sen, dediğini bana yapacak kadar hızlı değilsin."

Rauf, kaşlarını hafifçe kaldırdı, yüzündeki o alaycı ifade derinleşti. "Öyle mi?" diye sordu, sesi tehlikeli derecede sakindi. "Dene o zaman."

Demir, başıyla spor salonuna doğru bir işaret yaptı. "O halde buyur. Görelim seni."

İki adam, koridor boyunca ağır ve kararlı adımlarla ilerlerken, postallarının betonda çıkardığı sesler duvarlarda yankılanıyordu. Rauf'un zihni ise, künyesinin altında saklı duran o iki ince metal yüzükte, kalbinin üzerine düşen o sessiz, ağır yükte asılı kalmıştı.

Spor salonunun ağır çelik kapısını itip içeri girdiklerinde, ter, yoğun efor ve demir disiplin kokan sıcak, nemli bir hava yüzlerine çarptı. Salonun uzak ucunda, Miraç ve Fırat, yirmi beş askerin önünde dimdik duruyordu. Askerlerin hepsi, neredeyse aynı anda, barfiks demirlerinde yukarı çekiliyor, aşağı iniyorlardı. Ağızlarından dökülen tek şey, Miraç'ın onlara haykırdığı sözlerin yankısıydı.

"Her zaman!" diye gürledi Miraç, sesi salonun tavanlarına çarpıp geri dönüyordu.

Askerler, tek bir ağızdan ve yürekten karşılık verdi: "Her yerde!"

Miraç, çenesini dikleştirdi, gözleri önündeki genç bedenlerde geziniyordu. "Durmak yok," diye ekledi, sesi bu kez daha keskin, daha buyurgan. "Devam!"

Rauf, Demir'le birlikte salona girer girmez kenarda durdu. Gözleri, bir mıknatıs çekimiyle Miraç'a kilitlendi. Onun duruşundaki o katı, otoriter güzellik; sesindeki o çelikten dökülmüş gibi keskin tını... İçinde tanıdık, sıcak bir şey kıpırdadı. Ama yüzü, buz gibi bir ifadesizliğe büründü. Dudaklarının kenarında belirmeye çalışan görünmez bir kıvrımı içine gömdü ve yavaşça Demir'e döndü.

"Hadi," dedi, sesi spor salonunun gürültüsü içinde kaybolacak kadar alçak, ama Demir'in duyacağı kadar netti. Gözleri, Miraç ve Fırat'ın arkasındaki plastik banklarda oturan Lerna, Aslı, Pars ve Ali'nin üzerinde kısa bir gezinti yaptı. "Başlayalım."

Demir'le birlikte, asker grubundan uzak ama izleyicilerin rahatça görebileceği bir alana ilerlediler. Tam o sırada Fırat onları fark etti, kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktı. Miraç ise aniden donakaldı; bakışları Rauf'un üzerine yapışmıştı. Nefesinin hızlandığını, göğsünün hafifçe kabarıp indiğini hissetti ve hemen nefesini tuttu. Boğazına bir şey takılmış gibiydi.

"Bunlar ne iş?" diye sordu Fırat, karşılıklı durup temel ısınma hareketlerine başlayan Demir ve Rauf'a bakarak.

Miraç, hafifçe yutkundu. Kafasını, neredeyse fark edilmeyecek kadar silik bir şekilde iki yana salladı. Yüzünde afallamış, şaşırmış bir ifade vardı. Ama bu şaşkınlığın altında, Rauf'un o siyah tişört ve kargolarla, tüm resmiyeti bir kenara atan bu yalın, güçlü hali içinde hoş, sıcak bir dalgalanma yaratmıştı.

Ali, heyecanla öne atıldı ve Fırat'ın yanında durdu.

"Fırat abi, komutanım üsteğmenim," dedi, gözleri Rauf ile Demir'deyken. "Onlar her hafta birbirleriyle rövanşa girerler. Bir süredir yapmıyorlardı. En son Miraç abla, yüzbaşım komutanım geldiği gün yapmışlardı."

Fırat'ın kaşları daha da yukarı kalktı, yüzünde şaşkın bir gülümseme belirdi. "Vay be," diye mırıldandı. "Ona rağmen mi hiçbir şey..." dedi ama cümlesini tamamlamadan sırıtışını bir tebessüme çevirip göz ucuyla Miraç'a baktı. "Neyse."

Miraç ise hâlâ Rauf'a bakıyordu. Onu, siyah tişörtünün altında, her hareketiyle gerilip gevşeyen kas hatlarında, askerî disiplinle yoğrulmuş her hamlesinin zerresinde görüyordu. Yeniden yutkundu; boğazındaki düğüm biraz daha sıkılaştı. Herkes burada, diye hatırlattı kendine. Ve rollerini unutma. Çenesini dikleştirdi, yüzüne o bildik, sert komutan maskesini yeniden yerleştirdi.

"Devam edin!" diye gürledi askerlere, sesi bu sefer daha keskin, daha baskın, adeta bir kamçı sesi gibi çıktı. Barfiks çeken genç bedenler, komutla birlikte yeniden ritimlerini buldu, nefes alışverişleri salonun uğultusuna karıştı.

Kenarda, Rauf ve Demir birbirlerini çembere almış, hafifçe dönüyor, omuzlarını ve boyunlarını esnetiyorlardı. Demir, Rauf'a doğru hafifçe eğildi, sesini yalnızca onun duyacağı kadar alçalttı: "Gözlerini üzerinden alamayanlar var."

Rauf, gözlerini Demir'den hiç ayırmadan, dişlerini gösteren kısa, serseri bir gülümsemeyle karşılık verdi. Demir, bu beklenmedik neşeli ifade karşısında bir an kaşlarını çattı, sonra anlamaya çalışır gibi gözlerini kırpıştırdı. Onun bu kadar çabuk toparlanacağını düşünememiştim, diye geçirdi içinden, biraz şaşkındı.

Rauf, dudaklarını hafifçe büzdü ve çenesiyle Demir'i, "Hadi," der gibi işaret etti. Sadece, "Başla," dedi, sesi alçak ama net. Ardından büyük, kontrollü bir adım gerileyerek aralarına stratejik bir mesafe koydu.

Demir ilk hamleyi yaptı. Hızlı, test edici bir yumruk. Rauf, omzunu neredeyse görünmez bir çeviklikle geri çekerek savuşturdu, aynı anda sağ ayağını hafifçe geri atarak dengelendi. Hareketleri akıcı, ölçülü, ama samimi bir mücadelenin sinyalini veriyordu.

Demir, ilk hamlenin boşa çıktığını görünce geri çekilmedi. Aksine, savurduğu yumruğun momentumuyla hafifçe öne doğru kaydı, sol ayağını sağının önüne atarak dengelendi. Gözleri Rauf'un vücudunu tarıyor, bir sonraki açığı kolluyordu.

Rauf, savunma pozisyonunu korudu. Kolları hafifçe kalkık, avuçları açık, parmakları gergin ama kaskatı değildi. Bedeni yay gibiydi; hem esnek hem de her an fırlayabilecek kadar gerilmiş.

Demir ikinci hamlesini yaptı. Bu sefer daha dolambaçlı bir yaklaşımla, sağ ayağıyla hızlı bir yan adım atarak Rauf'un sol tarafını hedef aldı. Aynı anda, sol eliyle bir açıklık yaratmak için Rauf'un sağ koluna hafif bir itme, sağ yumruğuyla da karına doğru kısa, sert bir darbe denedi.

Rauf, hamleyi anında okudu. Sol omzunu içeri çekerek itmeyi savuşturdu, aynı saniyede karnını içeri çekip sağ kalçasını hafifçe döndürerek yumruğun etkisini azalttı. Yumruk, kaslı karnının yanına sıyırdı, temas güçlüydü ama hasar verici değildi. Rauf, bu teması fırsata çevirdi. Demir'in sağ kolu henüz tam geri çekilmemişken, kendi sol elini hızla yukarı kaldırdı ve Demir'in dirseğinin iç kısmına, hassas bir noktaya hafif ama etkili bir baskı uyguladı. Bu, acı vermek için değil, dengeyi bozmak içindi.

Demir, dirseğindeki baskıyla istemsizce geri adım atmak zorunda kaldı. Yüzünde bir anlık şaşkınlık belirdi, hemen ardından saygı dolu bir hırıltı çıkardı. "İyi," diye mırıldandı, sesi yalnızca ikisinin duyabileceği kadar alçaktı.

Rauf cevap vermedi. Sol ayağını öne atarak bu kez inisiyatifi ele aldı. Sağ eliyle, Demir'in dikkatini üst seviyeye çekmek için yüz hizasında hızlı, yalancı bir yumruk savurdu. Demir, içgüdüsel olarak kafasını geri çekip kollarını yukarı kaldırdı.

Bu, Rauf'un beklediği andı. Yalancı yumruk henüz havadayken, sol ayağının üzerinde döndü ve sağ bacağını kullanarak alçak, süpürücü bir tekme savurdu. Hedef, Demir'in dengede duran sol bacağının arka diz eklemiydi.

Demir, tuzağı geç fark etti. Üst savunması açıktı ve alt tarafa hamle geliyordu. Son bir çabayla, sol ayağını yerden kaldırıp geri çekmeye çalıştı, ama Rauf'un ayağı zaten temas etmek üzereydi. Temas, tam olarak hedeflendiği gibi, dizin arkasına hafifçe değdi. Demir'in dengesi anında sarsıldı, bir adım geriye sendeledi. Hemen toparlandı, yere düşmedi, ama hamlenin etkisi açıktı.

İzleyenlerden, özellikle Ali'den, bir "Kraken, sahalara geri döndü!" sesi yükseldi.

Rauf, hemen saldırı pozisyonundan çıkıp yeniden nötr, hazır bir duruşa geçti. Dudaklarında o serseri, kendinden emin gülüş yeniden belirdi. Nefesi biraz hızlanmıştı, alnında ince bir ter tabakası parlıyordu. Hafifçe ıslanmış, siyah saçlarından bir tutam, bu ani hareketin etkisiyle alnına düşmüş, sol kaşının üzerine sarkmıştı. Gözleri Demir'e kenetlenmişti, ama içten içe, kenarda duran Miraç'ın bu hamleyi ve şu anki halini nasıl değerlendirdiğini merak ediyordu.

Demir, ayağını yere sağlamca bastırdı, yüzünde rekabetçi bir gülümseme belirdi.

"Güzel," dedi, sesi biraz daha yüksek, meydan okuyan bir tondaydı. "Ama bu kadarıyla bitmez."

Demir, Rauf'a yumruk atarak atıldığında Rauf, büyük bir adım geriye sıçradı. Miraç, artık askerlere bakmıyordu. Askerler de barfiks demirlerinden inmiş, antrenmanı bırakmış, iki üstlerinin bu çarpışmasını izliyorlardı. Miraç'ın bakışları, Rauf'un üzerine kilitlenmişti. Onun, Demir'in yumruğundan sıçrayıp geri çekilişini, dengeyi yeniden kurarken bacaklarının ve kalçasının aldığı gergin şekli izliyordu. Ama gözleri, en çok Rauf'un yüzündeydi; o alnına düşen ıslak saç tutamında takılı kaldı.

Her hamlede, her dönüşte, o siyah tutam hafifçe sallanıyor, ışığı yakalıyor ve yeniden alnına yapışıyordu. Miraç, istemsizce kendi alnını sildi. Rauf'un nefes nefese kalışını, boynundaki kasların gerilişini, tişörtün altında beliren her kasılmanın izini kaydediyordu. Bu sadece bir dövüş değildi; bu, onun tanıdığı, sevdiği adamın, en ham haliyle, gücünü ve iradesini sergilediği bir performanstı.

Ve o performans, nefes kesiciydi. Rauf, Demir'in art arda gelen yumruk kombinasyonlarını savuştururken, bedeni bir bale dansçısı kadar çevik, bir savaş makinesi kadar ölümcüldü. Her blok, her kaçış, mükemmel zamanlanmıştı. Kalçasını döndürerek bir yan tekmeden kurtulduğunda, bel kasları tişörtünün altında taş gibi belirginleşti. Omuzları, bir sonraki hamleye hazırlanırken geriliyor, gevşiyordu.

Demir, bir anlık açık yakaladı ve sağ yumruğunu Rauf'un kaburgalarına yöneltti. Rauf, nefesini içine çekip karnını içeri çekerek yumruğun etkisini azalttı, ama darbe yine de sertti. "Uh!" diye kısık bir ses çıkardı, yüzü bir an için acıyla buruştu. Ama bu, onu yavaşlatmadı. Aksine, hızlandırdı. Demir'in kolu henüz tam geri çekilmemişken, Rauf kendi sol elini şimşek hızıyla uzattı ve Demir'in bileğini kavradı. Sağ ayağıyla Demir'in dengede duran sol ayağının arkasına bir kancalama hareketi yaptı ve aynı anda onu itti.

Demir, dengesi bozulmuş bir şekilde geriye doğru sendeledi, ama yine düşmedi. Sertçe yere basarak durdu, yüzünde hem hayranlık hem de sinir okunuyordu.

"Lan oğlum! Dün ne yedin sen, bugün hiçbir şey yemedin çünkü? Doğru söyle. Yoksa odandaki macunu mu yedin?" dedi, sadece onun duyabileceği bir sesle.

Rauf, Demir'in bu beklenmedik ve saçma sorusuna karşılık, boğuk bir kahkaha patlattı. Yüzünde hem acının izi hem de saf bir eğlence vardı. Tam o sırada, alnındaki o inatçı, ıslak saç tutamı terle birlikte gözünün tam üstüne kaydı, görüşünü engelledi. Rauf, başını sert ve ani bir hareketle öne eğip geriye doğru kaldırdı, saçlarını geri attı. Hareket, bir aslanın yelesini savurması gibi gururlu ve kendinden emindi. Ama birkaç saniye sonra, yeni bir ter damlası şakağından aşağı süzülürken, o siyah tutam yeniden, neredeyse meydan okurcasına, alnının ortasına düştü. "Macun değildi," diye karşılık verdi, nefesi hızlı ve kesik.

Bu küçük, sürekli tekrarlanan mücadele Miraç'ın içinde beklenmedik, yumuşak bir sıcaklık dalgası uyandırdı. Orada, ter, kas ve sertlikten oluşan bir heykelin ortasında, bu kadar basit, bu kadar insani ve bu kadar savunmasız bir detay vardı. Tıpkı bir zamanlar evde, sabah uyandığında yatağın diğer tarafında, uykudan dağınık saçlarıyla uğraşan o adam gibiydi. O sert kabuğun altındaki insan, asla gitmemişti.

Fırat, Miraç'a sessizce eğildi. "İkisi de limitlerini zorluyor," diye fısıldadı. "Ama Rauf... odaklanmış. Sanki kendini kanıtlıyor."

Miraç başıyla onayladı, ama konuşmadı. Çünkü Rauf sadece kendini kanıtlamıyordu. O, bir mesaj veriyordu. Her darbesi, her savunması, "Hâlâ buradayım. Hâlâ güçlüyüm. Ve senin için savaşmaya hazırım," diye haykırıyor gibiydi.

Demir, Rauf'a yeniden atıldığında Rauf, Demir'in bir yumruğunu blokladıktan sonra aniden alçaldı. Omzuyla Demir'in midesine doğru bir hamle yaptı, onu kavrayıp yukarı kaldırmaya çalıştı, bir güreş hamlesi gibiydi. Demir, ağırlığını vererek direndi, iki adam bir an için kilitlendi, nefes nefese, ter içinde, kasları titreyerek.

Tam o sırada, Rauf'un gözleri anlık bir şimşek çaktığı gibi salonun diğer ucuna, Miraç'a kaydı. Sadece bir saniye. Sonra bakışını koparıp yeniden Demir'e odaklandı. Kadının onu izlediğini görmüştü, sırıttı. Demir'in kulağına doğru hızla eğildi.

"Elma şekeriydi," dedi ve bir Demir'i sertçe kaldırıp omzunun üzerinden yere, sırt üstü düşürdü. Demir, yere değer değmez hemen ellerini havaya kaldırdı. Nefesi kesik kesik, ama yüzünde gerçek bir teslimiyet ve saygı vardı. "Pes!" diye bağırdı, sesi spor salonunun gürültüsüne karıştı.

Rauf, bir an öylece durdu, göğsü hızla inip kalkıyor, alnından ve şakaklarından süzülen ter damlaları çenesine doğru yol alıyordu. Sonra, yavaşça öne eğildi ve elini, yerde yatan Demir'e doğru uzattı. Hareketi dostane, ama hâlâ gücünün gerginliğini taşıyordu.

Demir, Rauf'un elini kavradı ve onun çekişiyle ayağa kalktı. Kalkar kalkmaz, diğer elini de Rauf'un omzuna vurdu, tok bir ses çıkardı. "Elma şekeri ha?" diye homurdandı, ama gözleri gülüyordu. "Bir dahaki sefere, önce bana da ısmarla."

Rauf, güldü ama kaşlarını kaldırıp indirdi.

"Olmaz," dedi, nefes nefese. "Bu bana özel."

Spor salonunda alkış ve ıslıklar yükseldi. Askerler, iki üstlerinin bu çekişmesini coşkuyla izlemişlerdi. Ali, "İşte Kraken!" diye bağırarak havaya yumruk salladı.

Rauf, Demir'e hafif bir sırıtış attı, sonra gözleri tekrar, neredeyse kendiliğinden, salonun diğer ucuna kaydı. Miraç hâlâ orada, Fırat'ın yanında dimdik duruyordu. Yüzü ifadesizdi, o sert komutan maskesi yerli yerindeydi. Ama Rauf, onun gözlerinin içinde, o bir saniyelik bakışta yakaladığı şeyi o kıvılcımı, o tanımayı görebiliyordu. Ya da öyle umuyordu.

Rauf, derin bir nefes alıp ciğerlerini temiz havayla doldurdu. Künyesinin altındaki yüzükler, terli göğsüne hafifçe değiyor, onu her an, her nefeste hatırlatıyordu. Oyun devam ediyordu. Ama şimdi, tahtadaki piyonlar yerine oturmuş ve oyunculardan biri, sadece bir hamle ötedeydi.

In And Out Of Love, Armin van Buuren ft. Sharon Den Adel

Miraç Gökçe, Ağzından

Sanki her şey donmuştu.

Sağ tarafımızdaki askerler, antrenmanı bırakmış onları izliyordu. Sualtı Akrepleri Demir ile Rauf'u izliyordu. Ben, Rauf'u izliyordum. Kulaklarımda bir uğultu, sadece kendi kalp atışlarımın sesi vardı. Rauf, Demir'i yere serip zaferini kutlarken, içimde garip bir karışım kabarmıştı. Bir yanda ona duyduğum saf gurur, diğer yanda rolümüz gereği göstermem gereken o buz gibi kayıtsızlık vardı.

Demir, terini silerken Rauf'a bir şeyler söylüyor, Rauf da ona hafifçe gülümsüyordu. Göğsündeki siyah tişört terle koyulaşmış, kaslı kolları ve geniş omuzları daha da belirginleşmişti. Alnına düşen o ıslak saç tutamı hâlâ oradaydı. Damarlarımdan akan kanın hızlandığını hissettim. İçimde onu itip geriye atmak, sonra da kendi ellerimle düzeltmek için delice bir istek uyandırdı. Ama durdum. Rol yapmalıydık.

Fırat, kollarını göğsünde bağladığı sıra rolüne büründüğüm kayıtsızlığımla bir an için ona baktım. Kaşları çatılmış ve kafasını hafifçe sola eğmişti.

"Eğitimi böldüğünüz için teşekkür ederiz, Rauf Yüzbaşı!" dedi, yüksek bir sesle.

Rauf, yüzündeki o sıcak zaferle parlayan ifadeyi silmeden gözlerini kıstı.

"Gerçek eğitim sahada verilir, üsteğmenim. Hem biraz taktik öğrenmiş oldu gençler, fena mı?"

Fırat, burnundan sesli bir nefes bırakıp ona doğru ilerleyecekken sağ elimi önüne koydum ve gözlerimi kıstım. Ayaklarım beni farkında olmadan onlara doğru taşıdı. Rauf, bana doğru döndü. Yüzündeki o sıcak, zaferle parlayan ifade, bir anda silindi. Yerini, tanıdığım ama bu sefer beni ürperten bir soğukluk aldı.

Ağır ağır, askerî bir disiplinle ellerini arkasında, belinin hizasında birleştirdi. Omuzları geride, kafası dik, çenesi dimdikti. Gözleri, bana öyle bir baktı ki, sanki karşısında sıradan, hatta istenmeyen bir astı varmış gibiydi. Bakışları, bir duvar kadar geçirimsiz, bir kış gecesi kadar ayazdı.

İçimde bir şey sıkıştı. Rol yaptığını biliyordum. Evet, biliyordum. Daha birkaç saat önce kapalı kapılar ardında planı kurmuştuk. Ama bu kadar mı iyi olacaktı? Bu kadar mı gerçekçi? Gözlerindeki o buzlu mesafe, sesindeki o yabancı ton, kalbime saplanan görünmez bir bıçak gibiydi. Sanki o restoran gecesinden sonraki ilk sabah, o acımasız sözleri söylediği andaki adam geri dönmüştü.

Nefesimi kontrol etmeye çalışarak, bedenimi dikleştirdim, omuzlarımı geriye attım. Onun yaydığı o buzlu havaya, aynı soğuklukta bir kalkanla karşılık verdim.

"Adayların dikkati dağıldı, evet," dedim, sesimdeki ton onunkiyle yarışırcasına düz ve mesafeliydi. "Ama belki de gerçek bir mücadele görmek, onlar için de faydalı bir taktik dersi oldu."

"Öyle mi?" diye sordu, tek kelimeyle.

Kafamı onaylarcasına, keskin bir şekilde salladım. Dudaklarıma, yalnızca Demir'in ve onun görebileceği, alaycı ve meydan okuyan bir gülümseme yerleştirdim. Önce Demir'e, sonra tekrar Rauf'a baktım. Demir'in yüzündeki şaşkınlık neredeyse komikti; bir Rauf'un taşlaşmış ciddiyetine, bir de benim gözlerimdeki oyunbaz, kışkırtıcı ifadeye bakıyor, olan biteni çözmeye çalışıyordu. Zavallının, rol yaptığımızdan haberi yoktu.

Cesaretimi toplayarak, sesimi biraz daha yükselttim;

"Hatta, gel seninle," dedim, sözlerimi ağır ağır, vurgulayarak seçiyordum, "iki yüzbaşı olarak küçük bir rövanş atalım. Hem askerler, daha iyi taktik öğrenir... Hmm, ne dersin?"

Sözlerim, spor salonunun nemli havasında asılı kaldı, herkesin duyabileceği bir meydan okumaya dönüştü. Rauf'un gözlerinin derinliklerinde, o kalın buz tabakasının altında, anlık bir kırılma, bir dalgalanma oldu mu diye baktım. Belki de sadece bir yansımaydı, ya da benim umut dolu hayal gücümdü.

Yüzündeki o donuk, soğuk ifadeyi hiç bozmadan, yavaşça kafasını iki yana salladı. Neredeyse görünmez bir hareketle, küçük ama anlamlı bir adım geri çekildi. Mesafe koyuyor, sınır çiziyordu.

"Size benim elim kalkmaz, yüzbaşım."

Ama si-

İç sesime kulağımı kapattım.

Bu reddediş, resmi ve kesindi. Ama ben pes etmeye niyetli değildim. Başımı, ona has, alaycı ve hafifçe küstah bir tavırla sağa yatırdım.

"Sen ona korkuyorum desene!"

Tam o sırada, Demir beklenmedik bir hamle yaptı. Rauf'a döndü, sol elini sıkı bir yumruk haline getirdi ve sağ elini, bir kapak gibi, üzerine kapattı. Yaptığı el hareketinin tok sesi, herkes tarafından görüldü ve yankılandı.

"Sen de bu kapağın altında kalırsan," dedi, sesi alçak ama netti, yüzü ciddi, "bende seni bu saatten sonra, bana ceza versen bile takmam!"

Ardımızdan, özellikle askerlerden, Fırat'tan, Ali ve Pars'tan, bastırılmış kahkahalar ve kıkırdamalar yükseldi. Ortamın gerginliği, bu absürt müdahale ve arkadan gelen gülüşlerle bir anlığına çatladı.

Ve ben, tüm bu sahnenin ortasında, gözlerimi Rauf'tan ayırmadım. Onun, bu komik baskı altında, o mükemmel "Komutan Aslan" maskesini nasıl taşıyacağını merak ediyordum.

Rauf, gözlerini benden çekip bir an için Demir'e baktı. Yüzünde, bir komutanın astına baktığı, canını sıktığı için, canını sıkacağı bir ifade vardı. "Seninle sonra görüşeceğiz," der gibiydi.

Sonra, yavaşça başını çevirdi ve tekrar bana baktı. Bu sefer, bakışında o ilk buz gibi mesafe vardı, ama altında yeni, tehlikeli bir parıltı eklenmişti. Sessizce, terli alnındaki o saç tutamına doğru elini kaldırdı, ama dokunmadan, havada bir an durdurdu. Gözlerini kısarak saçlarını arkaya attı ve çenesini dikleştirdi. Sonra, sesini salonun sessizliğinde net bir şekilde duyulacak kadar yükseltti, ama tonu duygusuz değildi.

"Tamam," dedi Rauf ve o tek kelime, salonun sessizliğinde bir şimşek gibi çaktı. Ama ses tonu... ses tonu beklediğim gibi değildi. Soğuk ve duygusuz olmasını beklerken, hafif, neredeyse eğlenceli bir tını taşıyordu. İçinde, gizli bir meydan okumanın, "Peki, oynayalım o zaman," diyen bir çocuğun şenlikli tehlikesi vardı.

Gözleri, bir anlığına yeniden bana kilitlendi. O buzlu mesafe hâlâ oradaydı, ama şimdi altında, daha derinde, elektrik yüklü bir akıntı hissediliyordu. Alnına düşen o saç tutamına dokunmadan yaptığı o havadaki hareket, şimdi anlam kazanmıştı. Bir jestti bu: Maskemi düzeltiyorum. Ve şimdi, senin kurallarınla oynamaya hazırım.

Demir, koşarak yanımızdan uzaklaştığında sola doğru yürüyerek kollarımı salladım. Sol kolumu kendime doğru çekip bıraktım, ardından sağ kolum için de aynısını yaptım. Küçük bir hareketle boynumu ve omuzlarımı gevşetip ellerimi kendime doğru yaklaştırdım.

Rauf, bir adım öne attı. Aradaki mesafe tehlikeli derecede azaldı. Ben, nefesimi tutmuş, onun ne yapacağını bekliyordum. Askerler de artık tamamen susmuş, iki üstlerinin arasındaki bu beklenmedik diyaloğu izliyorlardı. Rauf'un sırtı bizimkilere dönmüşken bana bakmaya devam etti. O bakışta, tüm buzlar erimiş, yerini saf, yanıcı bir beklentiye bırakmış gibiydi. Bana artık o soğuk yüzüyle bakmıyordu, dudaklarında küçük bir kıvrım saklıydı.

İlk atak ondan geldi.

Hamlesi beklediğim gibi değildi. Yumruk savurmadı. Doğrudan içeri girdi. Sağ kolu, sol kolumu savuşturmak için değil, tuzağa düşürmek için uzandı. Kolumu yakaladığı anda, sol elini belime doladı. Beni, kendi bedenine doğru sert, acımasız, ama aynı zamanda inanılmaz bir kesinlikle çekti. Göğsüm, onun göğsüne öyle bir çarptı ki, ciğerlerimdeki hava dışarı fırladı. Kemik kemikte, kas kasta.

Nefesi, yüzüme vurdu. Dudaklarımın bir milimetre ötesinden, kelimeler tenime değerek çıktı: "Kaçacak yerin kalmadı."

Bir kaçış aramıyordum zaten. Gözlerimi kıstım, boştaki kolumu onun sırtına doladım, parmaklarım omurgasının sert çıkıntılarını buldu. Aynı anda dizimi, kasıklarının yanına, uyluğunun iç kısmına doğru savurdum. Vurmak için değil, dengeyi bozmak için. O, hamlemi okudu, kalçasını hafifçe döndürerek darbeyi savuşturdu, ama bu hareket, ağırlık merkezini bir an kaydırdı.

"Hiç istemedim," diye fısıldadım, nefesim hızlı, ama sesim sakindi. Avucumla belini sımsıkı kavradım, diğer elim hâlâ sırtındaydı. "Kaçmayı."

Tam bu yakınlıkta, onu itmek için güç uyguladığım anda, o beklenmedik hamleyi yaptı. Belime doladığı kolunu gevşetmedi, aksine, ayağını benim sağ ayağımın arkasına, topuğuma doğru kaydırdı ve aynı anda üst bedeniyle üzerime yüklendi. Dengem sarsıldı. Geriye doğru sendeledim.

Ama düşmedim. Çünkü o, beni düşürmek istemiyordu. Yakalamak istiyordu. Ben tökezlerken, belime doladığı koluyla beni kendine doğru çekti, diğer eli ense köküme kaydı. Yarım bir dönüş yaşadık. Beni yüzüm ileriye bakacak şekilde döndürdü. Sırtım, göğsüne tam oturdu. Kasıkları, kalçalarıma iyice yerleşti, baskıyı her yerimde hissettim. Sol kolu, göğsümün altından geçip sıkıca kenetlendi, beni ona mıhladı. Sağ eli, ensemde, saçlarımın altında kaldı.

Bu bir güreş pozisyonu değildi artık. Bu, bir esaretti. Nefesi, kulağımın içini yaktı.

"Görüyor musun?" diye fısıldadı, sesi tüm vücudumu saran bir titremeydi. "Senin için ne hale geldim. Kontrolümü kaybettim. Her şeyi."

Teslim olmak, eriyip gitmek istedim. Ama rol yapıyorduk. Kül rengi maskemi takınmam gerekiyordu. Direndim. Ensemdeki elini iki elimle yakaladım, bileğini büktüm. Aynı anda, belimi saran kolunun dirsek eklemine, ters yönde keskin bir baskı uyguladım. O, keskin bir "hıh!" sesiyle nefesini içine çekti. Baskısı bir an kırıldı.

Fırsat bu andı. Öne, aşağıya, matın serin yüzeyine doğru kendimi attım. Onun üzerimdeki ağırlığını, momentumumla alt ederek, bacaklarımın arasından kaydım. Çömelir haldeyken, dizlerimin üzerinde döndüm ve iki kısa, sert hamleyle, avuç içlerimi dizlerinin arkasındaki o hassas eklemlere vurdum.

Rauf, beklenmedik darbeyle öne doğru sendeledi. Dengesini sağlamak için adım atmaya çalışırken, bir kez daha, aynı noktaya vurdum. Bu sefer dayanamadı. Dizleri büküldü, öne doğru devrildi. Onun düşüşüyle birlikte ben de kontrolümü kaybettim. Ağırlığım onun üzerine yüklendi, sırtına düştüm.

Hemen toparlandım. Ayaklarımı, belinin iki yanına, yere saplayarak pozisyonumu sağlamlaştırdım. Sol elim, terle ıslanmış saçlarının arasına daldı, ense kökünden bir tutamı avucumda hissettim. Hafifçe, bir uyarı gibi çekiştirdim. Boynuna doğru yükseldim, yüzüne bakmadan, tam karşıdaki duvara baktım. Ama yanağımın yanık ısısı, onun yanağındaki teri, tuzlu nemi hissediyordu. Nefesim, kulak kepçesine çarpıp geri dönüyordu.

"Dikkatli ol," diye homurdandım, "Çünkü ben senin dikkatsiz olmanı istemiyorum. Seni kaybetmekten korkuyorum, Rauf."

Altımda, bedeni bir an hareketsiz kaldı. Sonra, derinlerden gelen bir hırıltı duydum. Hayvansı, boğuk, içgüdüsel. Bu bir söz değildi. Bir tepkiydi.

Ve bu tepki, bir kasırga gibi geldi. Belinin aniden kalktığını, karın kaslarının taş gibi sertleştiğini hissettim. Beni üzerinden atmak için değil, pozisyonunu değiştirmek için bir hamle yaptı. Bir eli, hızla bileğimi kavradı. Diğeri, kalçamın yanından kayarak bacağımı sıkıştırdı. Ve sonra, inanılmaz bir çekirdek gücüyle, kendini yana doğru savurdu.

Dünya yerinden oynadı. Bir boşluk hissi, sonra sert bir dönüş. Matın üzerinde yuvarlanıyorduk. Havada geçen o kısacık sürede kimin üstte kimin altta olduğunu anlayamadım. Sonra, sırtım soğuk, sert mindere çarptı. Güm!

Nefesim kesilmişti. Gözlerimi açtım. Önümde, spor salonunun yüksek, aydınlık tavanı vardı. Kulaklarımda kendi kalp atışlarımın gümbürtüsü ve salonun uzaktan gelen şaşkın uğultusu çınlıyordu.

Ve üzerimde, tüm ağırlığıyla, nefes nefese, ama mutlak bir kontrolle asılı duran Rauf vardı. Kasları, üzerimdeki bir dağ gibi gergin ve sertti. Terden sırılsıklam alnından bir damla, kaşının kıvrımında bir an titreyip, serbest düştü. Tam iki gözümüzün ortasına, burnumun köprüsüne çarptı. Sıcak, tuzlu, gerçek. Gözlerinde buz yoktu. Koyu, yanık altın rengi bir lav gölü vardı. Yok edici bir ağırlıkla bana bakıyordu.

Fırsat kolluyordum. Dizimi, hafifçe kıvırarak, onun kasıklarına doğru bir baskı uyguladım. Tam temas anında, Rauf'un bedeni bir elektrik şokuyla sarsıldı. Boğuk bir inilti çıkardı ve savunma içgüdüsüyle ağırlığını sağa, baskıdan uzaklaşacak şekilde verdi.

Salonda birilerinin kahkahaları yankılanıyordu. Onları takmadan yıldırım hızıyla hareket ettim. Bacaklarımı, onun göğsünün üzerinden uzattım, sağ kolunu iki uyluğumun arasında sıkıştırarak kendimi geriye, matın üzerine attım. Sırt üstü düşüşüm, kontrollü bir salınımdı. Kolunu kendime doğru çekmeye, onu üzerime çekerek kilitlemeye başladığımda, Rauf'un boşta kalan eli aniden havaya kalktı. Ama beklediğim gibi bana değil, göğsünde duran bacaklarıma uzandı; baldırlarımı kavrayıp sabitledi. Diğer eli, üniformamın yakasını yumruğu gibi sıkıca tuttu.

Ve sonra, insanüstü denebilecek bir çekirdek gücüyle olan oldu. Ayaklarını yerden kesti, dizlerini göğsüne çekti ve tuttuğu yakamdan, kendi vücut ağırlığını bir kaldıraç gibi kullanarak kendini yukarı çekti. Ben, onun yakamdaki demir pençesi yüzünden, onunla birlikte havaya kalktım. Yaptığı bu harekete şaşıramadan kendini ve beni, kontrollü bir şekilde sol tarafına, matın üzerine fırlattı.

Dönerek yuvarlanıp durduğumda omzumda ve kaburgalarımda ani bir ağrı yayıldı, ama şok daha baskındı. Kolu elimden kaymış, kontrolü tamamen kaybetmiştim. Rauf'un bu beklenmedik, akrobatik hamlesi beni hazırlıksız yakalamıştı.

Matın üzerinde bir an nefessiz yatarken, Pars'ın "Oha! Bu hareketten kurtulmanın yolu mu varmış?" diyen sesler kulaklarımda çınladı. Var tabii, diye geçirdim sinirle içimden, ciğerlerime hava çekmeye çalışırken. Ama, koluna asılan kişiyle kendini yukarı çekerek değil!

Gözlerimi açtım. Rauf, bir buçuk adım ötemde, çömelmiş vaziyette, nefes nefese ama tetikte duruyordu. Göğsü hızla inip kalkıyor, künyesinin demiri tişörtünün altından belli oluyordu. Yüzünde serseri gülüşü vardı, o çılgınca hamlenin başarısından ve beni böyle alt etmiş olmaktan duyduğu vahşi, ilkel bir memnuniyet parlıyordu. Beni izliyor, bir sonraki hamlemi, nefesimin düzeni kadar yakından okuyordu.

Yavaşça doğruldum, omzumu ovuşturdum. Sızlıyordu, ama kırık yoktu. Salonun gözleri üzerimizdeydi. Bu bir gösteriydi, evet. Ama her temas, her bakış, her keskin nefes alış, aramızda akan görünmez bir telgraftı.

Ayağa kalktım, duruşumu düzelttim. Rauf'a baktım. Çenesini kaldırıp gözlerini kıstı. Bir şey demedi ama bakışları açıktı: "İyi misin? Bitti mi?"

Yavaşça, keskin bir şekilde başımı salladım. Hayır. Bitmedi.

Bu sefer daha temkinli yaklaştım. Onun beklediği gibi doğrudan saldırmak yerine, etrafında daireler çizmeye başladım. Ayak hareketlerime, dengeme odaklandım. Rauf da beni izliyor, küçük, düzeltme adımları atıyordu.

Yaklaştığımda, sağ elimle ani, yalancı bir yumruk savurdum yüz hizasına. O, savunmaya geçmek için kollarını kaldırdı. Ama benim asıl niyetim buydu. Sırtımı, onun göğsüne tamamen yapıştırmıştım. Ve orada, iki kat kumaş ve terin arasından, kalbinin hızlı, güçlü atışlarını hissedebiliyordum.

Ritmi, benimkine neredeyse eşlik ediyordu.

Sırtımı daha da onun göğsüne yasladım, sol elimle üniformasının ön kısmından sıkıca tutundum. Bedenimi bir yay gibi gerdim ve tüm ağırlığımı, gücümü öne, aşağıya doğru vererek, onu bir manivela gibi üzerimden atmaya çalıştım. Rauf direndi, ağırlığını geriye verdi, ama benim momentumum daha güçlüydü.

Havada kısa, kontrolsüz bir süzülüş... Sonra, Rauf gürültüyle matın üzerine düştü. Düşüşü yumuşattı, ama yine de etkileyiciydi. Arkamdan Fırat'ın içten bir "Üff! Bir kadın tarafından da iki kere sırt üstü çakılmazsın ama!" sesi yükseldi. Rauf, Fırat'a doğru küçük sinirli bir bakış atıp geri tavana baktı.

Elini bir yılan hızıyla uzattı ve ayak bileğimi kavradı. Ani, güçlü bir çekişle beni dengemden etmeye çalıştı. Ayağımı onun sıkı avucundan kurtarıp geri çektim, düşmemek için bacaklarımı genişçe açarak denge pozisyonu aldım. Tam o sırada, bu kısa savunma anımı fırsat bilen Rauf, dizlerinin üzerinde durdu. Hızla bacaklarımdan birinin arkasına elini attı ve beni üzerine doğru çekti.

Hareket o kadar ani ve çevikti ki, tüm ağırlığım ona yüklendi. Tek ayak üstüne ona doğru yalpalarken, o zaten dizlerinin üzerinde doğrulmuştu. Bir eli bacağımın arkasında sıkıca kenetlenmişti, diğeri başımın hemen arkasına yaslandı. Bacağımı beline doğru sarıp seri, akıcı ve neredeyse dans edercesine bir çekişle beni kendi eksenine indirdi ve üzerime çullandı. Sırtım mata yapışırken eli, başımın altından boynumun yanında kaldı.

Salondan bir "Ooo!" sesi yükseldi. Ama biz, o küçük evrenimizde, sadece birbirimize bakıyorduk. Sadece onun hızlı nefes alışverişi, gözlerindeki o yoğun ve hayran bir aşığın ifadesi vardı. Saniyeler içinde dudaklarıma bakıp tekrar gözlerime döndü. Sesi, yalnızca ikimizin duyabileceği, derin, samimi bir fısıltıya dönüştü;

"Senin için herkese karşı savaş açar, kazanırım," dedi, her kelimeyi kalbimin üzerine mühürler gibi. "Ama bir tek sana, sadece sana kaybederim."

Elleri koltuk altlarıma sarıldı. Kendiyle birlikte ayağa kaldırdığında elini eteğini üzerimden çekti. Bakışlarını arkama odaklayıp yanımdan geçti ve yürümeye başladı.

Salonun coşkulu alkışları ve ıslıkları, kulaklarıma ulaşsa da sanki çok uzaktan geliyordu. Ben de arkasından bakarken, alnımdaki o ter damlasının izini sildim. Parmak uçlarım, onun bıraktığı nemli izi hissetti. Fırat yanıma yaklaştı, koluma hafifçe dokundu.

"İyi oynadınız," dedi, sesinde hem takdir hem de bir sorgulama vardı. "Ama şu son bakış..."

Ben, ona cevap vermeden, askerlere döndüm. Sesim, tüm yorgunluğa ve duygusal karmaşaya rağmen, komuta odasında olduğu gibi net ve otoriter çıktı: "Gösteri bitti! Devam edin! Herkes bitmemiş turlarını tamamlasın!"

Askerler, hızla yeniden disipline büründü. Ama ben, Rauf'un salondan çıkışını takip eden kapıya bir an daha baktım. İçimde, onun söylediği o son cümle çınlıyordu;

"Senin için herkese karşı savaş açar, kazanırım. Ama bir tek sana, sadece sana kaybederim."

Ve ben de çoktan kaybetmiştim. Ona.

Belki de hiç kurtulamamıştım.

Deli, Duman

Rauf Aslan, Ağzından

Aklımda tek bir soru vardı: Ben ne zaman böyle biri olmuştum?

Abim öldükten hemen sonra, bütün hayatımı kontrol, disiplin ve buz gibi bir sakinlik üzerine kurmuştum. Ama şimdi içimde bir başka durum vardı. Bu durum, benim aşina olduğum bir durumdu. Abim ölmeden hemen öncesine kadar taşıdığım bir gençlik heyecanımdı.

O soru, bir bıçak gibi saplanmıştı içime, ama acıtmıyordu. Yanıyordu. Canlı, delice, yakıcı bir ateş gibiydi. Aklımın kenarlarını eritiyordu.

Karşımda Demir, sağımda ise Ali oturuyordu. Kantindeki en köşeye kurulmuş masada oturuyorduk, yine. Kantine gelmeyen ben, bugünlerde kantinden çıkmaz olmuştum. O gelir düşüncesi, içimde bir kol gibi uzanıyor ve beynimin o eriyen kenarlarını avuçluyordu. Onunla aynı ortamda nefes almak bile, midemin kasılmasına neden oluyordu.

Spor salonundan çıktıktan sonra duşa girip üzerimi değiştirmiştim ama oraya nasıl gittiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Odaya doğru yürüdüğümü hatırlıyordum, ama ayaklarım sanki yere değmiyordu. Burada otururken bile her kasım, her sinirim, dokunduğu yerleri hatırlıyordu. Bileğimdeki onun parmaklarının izi hâlâ sıcaktı. Göğsüm, onun avuçlarının baskısını taşıyordu. Ve matın üzerinde, yüzüme akan o nefes... o nefes hâlâ tenimde, dudaklarımın kenarında yaşıyordu.

Kollarımı göğsümde kavuşturdum, çarpıntım görünmesin diye. Masaya yaslandım, pencereden dışarı bakmaya çalıştım. Ama camda gördüğüm tek şey, onun gözleriydi. Bana meydan okurken, kısılırken, fısıldarken... hep aynı gözler. İçinde bir fırtına taşıyan, beni deli eden o kızıl buzullar.

"Seni kaybetmekten korkuyorum, Rauf."

Beni kaybetmek korkuyordu, tıpkı onun için korktuğum gibi. İçimde sessiz, şiddetli bir şey koptu. Bir çığlıktı, ama boğazımdan çıkmıyordu. Göğsümde patlıyordu. Onu düşündükçe, onunla paylaştığımız o nefesleri hatırladıkça oluyordu bu.

"Aydın Binbaşı cumartesi günü, Siren Operasyonu'nun evrakını teslim edecek," diyordu Ali. Sesine kulak verdim, ama ona bakmadım. "Son üç günümüz var, yarın akşam bir şeyler mi yapsak?"

Tam o sırada, cebimdeki telefon titredi.

Bakışlarımı pencereden çektim, telefonumu yavaşça çıkardım. Ekran aydınlandı. Parmak uçlarım cam yüzeye değdiğinde, sanki ona dokunuyormuş gibi hissettim.

Mrc_gökce yeni bir gönderi paylaştı.

Başparmağımla bildirime dokundum. Forum sayfası açıldı.

Mrc_gökce: 🫱Şerefsiz, bu Ahtapot. Ahtapot, bu Şerefsiz.🫲Bir yanlışlık olmasın. Ahtapotun adı Şerefsiz...🤝

Yüzüm ifadesiz kaldı. Dışarıdan bakan biri, sadece ekrana bakan, dalgın bir adam görürdü. Ama içimde, göğsümün derinliklerinde, sıcak ve parlak bir şey kanat çırpıyordu.

"Rauf, peki sen ne diyorsun? Yarın akşam rakı balık yapmaya gidelim mi?"

Telefonumu yavaşça cebime koydum. Gözlerimi Demir'e çevirdim, ama kulaklarıma giren sesler, farklıydı. Zihnim, çoktan başka bir yere, çok daha önemli bir yere gitmişti.

Arkamdan kahkahası yükseldiğinde kaşlarımı şaşkınlıkla kaldırıp bir anda arkama döndüm. Eli, müptelası olduğum gülüşünün üzerini örterken diğer eliyle işaret ettiği yere baktım. Bir sürü oyuncağın içinden, sekiz kollu, mor dokulu bir ahtapot pelüş oyuncak gülümseyerek bakıyordu. Gülümsemesi biraz benimkini andırıyordu, sinsi ve serseri gibi...

"Aynı sen. Hık demiş burnundan düşmüş."

Beni simgeleyen bir oyuncağa bakması hoşuma gitmişti ama bir yandan da beni bir oyuncakla kıyaslaması gücüme gitmişti. Gözlerimi devirdim ama dudaklarımın köşesindeki kıvrılmaya engel olamadım. Oyuncağı işaret ettim.

"Hadi git al," dedim, umursamazca ama umursuyordum. Onu almasını istiyordum. O almasa bile ben ona alıp verirdim. "Ben yokken ona sarılırsın."

Bu cümlemden sonra kalbimin bir bıçak darbesiyle tüm damarlarından koptuğunu hissettim. Sızlayan kalbimin acılı iniltileri dudaklarımdan cümle olarak döküldü.

"Bu cümlenin kalbimi ağrıtması normal mi?"

Miraç, lafı çarpıtarak bana geri dönüş yaptığında derin bir nefes aldım. Bu kadın, benim her şeyim olma yolunda ilerliyordu ve ben, eli kolu bağlanmışçasına buna engel olamıyordum.

"Çok normal," dedi, pelüş ahtapota doğru yürürken. "Sen de zaten tam bir ahtapotsun. İnsanı kollarınla sarıp sarmalayıp, çıkmasına izin vermiyorsun." Pelüş oyuncağı rafın üzerinden aldı. Onu kucağına sıkıca bastırdı ve bana döndü.

"Bak," dedi, ahtapotu bana doğru uzatarak. "İkiniz de aynı kara manyak bakışlara sahipsiniz. Ama en azından o, 'faiz' diye bir şeyden bahsetmiyor."

Beni, oyuncak katili yapacaktı. Ahtapotu sarmasını istemedim bir an için. Yavaş adımlarla Miraç'a yaklaştım, pelüş oyuncağın başını iki parmağımla hafifçe dürttüm. "Kıyaslama yapma. Benim kollarım sekiz değil. Ama seni tutmak için ikisi de yeter de artar."

Gözleri... Bana öyle bir bakıyordu ki sanki o an sadece ben ve o vardık. Elimi uzatıp, ahtapotun dokunaçlarından birini, Miraç'ın ahtapotu tuttuğu yerin yanından, nazikçe kavradım.

"Eğer istersen, onu da alabilirsin. Ama şartım var. Adını 'Yedek' koymayacaksın."

Gülmemek için kendini sıktı. "Peki ya 'Faiz' koyarsam?" diye sordu, başını yana eğip.

Şimdi edepsiz bir şey söylesem, bana terbiyesiz diyecekti, bunu biliyordum. Gözlerimi kıstım ve kendimi tuttum.

"O zaman," pelüş oyuncağı elinden alıp fırlatmak istedim ama sakince raftaki yerine geri koyarken, "alışveriş iptal. Ben, rakipsizim," dedim.

Beni takmadı.

Gitti ve almasını zaten istediğim o ahtapotu aldı. Yanımdan geçerken gözlerimle onu takip ettim. Yüzünü kaldırıp göz ucuyla bana baktı.

"Adını Şerefsiz koyacağım," dedi ve sırtını bana dönüp kasaya yürüdü.

Bana mı demek istemişti o?

Şerefsiz...

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp peşinden ilerledim.

"Aloooooooo! Rauf?"

Tek bir göz kırpışla karşımda oturan Demir'i gördüm. Masaya eğilmiş, Ali ile birlikte bana ellerini sallıyorlardı.

"Sen bizi dinliyor musun?"

Kafamı salladım, halbuki dinlememiştim.

Pek, inanmamış olsalar da arkalarına yaslandıklarında içimde, sıcak ve hafif bir dalga yükseldi. Miraç'ın forumdaki mesajı, göz kırpışı, matın üzerindeki bakışı... Hepsi, zihnimde bir araya gelip parlak, yenilmez bir hisse dönüştü.

Zorbalar, bizi böldüğünü sandı. Acıyı silah olarak kullandılar. Ama bilmiyorlardı. Bilmiyorlardı ki, bizim bağımız kâğıtlarla, sözlerle, hatta ayrılıklarla bile koparılamazdı. Biz, görünmez iplerle birbirine bağlanmıştık. Ve şimdi, o ipleri onlara bir tuzak kurmak için kullanıyorduk.

"Rauf, ben geyim."

Bu cümleyi sonda duymuş ve tepki verememiştim. Son damla da bu sabrı taşırmıştı.

Demir, elini bana uzattı.

"Bak bu piç beni dinlemiyor," dedi, Ali'ye dönüp. "Sabahtan beri salak salak triplere girdi. Dün ağlıyordu, bugün gülmekten gözünden yaş geliyor. Miraç'tan ayrıldığı yetmiyormuş gibi bir de kıza soğuk yapıyor! Delirdi iyice amına koyayım ya!"

Planımız vardı. Oyunumuz vardı. Ama aramızdaki bu çılgınlık, tüm planların üzerinde, tüm tehlikelerin ötesinde, gerçek olan tek şeydi.

Ayrıldığı için mi dedi o?

İç sesimin Demir'in cümlesini hatırlatması kalbimde bir fırtınaya sebep oldu. Demir'in ve Ali'nin sorgulayan bakışlarının ortasında, dudaklarım hafifçe aralandı. İçimden yükselen o sıcak, umut dolu, biraz da çılgın duygu, boğazımdan dışarı bir kahkahaya dönüşerek fırladı. Sessiz değildi. Doluydu, samimiydi ve Demir ile Ali'yi şaşkınlık içinde bırakacak kadar aniydi.

Ali, "Yine başladı," dediğinde Demir'e bakarak gülmeye devam ettim.

"Yeter artık!" dedi, Demir. "Bana bakıp gülüp durma."

Ben ise kahkahamı bastırmaya çalışırken, başımı geriye attım. Gözlerim, kantinin tavanına dikilmişti ama aslında çok uzaklarda, bir kadının sakladığı kızıl saçlarının altındaki, o keskin ve sıcak bakıştaydı. Her şey yolundaydı. Plan işliyordu. Ve en önemlisi, o benimleydi. Gizlice, sessizce, ama bütün kalbiyle.

Kahkaham yavaş yavaş sönümlenirken, gözlerimi yeniden Demir'e çevirdim.

Demir, Ali'ye yüzünü gösteriyordu. "Yüzümde bir şey mi var benim?" diye sordu. Ali, kafasını iki yana salladı.

"Hayır, yüzünde bir şey yok."

Demir, sertçe bana döndü.

"Oğlum! O zaman niye yüzüme bakıp, bakıp gülüp duruyorsun lan sen!"

Bilmiyordu ki... ona gülmüyordum.

Hiç o olmamıştı.

Yerimden kalkıp hızla kantinin çıkışına doğru yürümeye başladım.

"Heeeeey! Nereye gidiyorsun deli!"

Onları takmadan kantinden çıktım. Ben ne zaman böyle biri olmuştum, yeniden?

Deli miydim ben?

Mantığın sınırlarını zorlayan, her an patlamaya hazır bir duygu yumağına dönüşmüştüm. Adımlarım betonda çınlarken, kalbim de aynı ritimde, tek bir isme vuruyordu: Miraç.

Adımlarım koridorda yankılanırken bir umut onu görürüm diye çalışma odasına ilerlemeye devam ettim. Kapının önünde durduğumda Hüseyin'e bir bakış attım ve başımla odayı gösterdim.

"İçeriye kimseyi alma, çalışacağım," dedim ve kulpu indirip içeriye girdim. Miraç, masasının arkasında, arkasına yaslanmış sandalyesinde uyuyordu. Başı hafifçe yana düşmüş, dudakları aralıktı. Nefesi derin ve düzenliydi. Yorgunluğu, yüzündeki her kırışığa, göz kapaklarının mor halkalarına sinmişti. Elinde hâlâ tuttuğu kalem, parmaklarının arasında kaymak üzereydi.

Kapıyı kapatıp kilidini çevirdim ve gülümsedim. İçimden gelen, ısıtan, deliliği bile güzelleştiren bir gülümsemeydi. Öylece durdum. Seyrettim. Bu kadar savunmasız, bu kadar sakin halini görmek içimdeki fırtınayı anında dindirdi. Deliliğim yatıştı, yerini yoğun, ağır, minnet dolu bir sakinlik aldı.

Usulca yanına yaklaştım. Eğildim. Kalemi, nazikçe, onu uyandırmadan elinden aldım. Masanın üzerine koydum. Sonra, polarımı çıkardım. Yavaşça, üzerine örttüm. Kumaşın ağırlığı ona değdiğinde, hafifçe kıpırdandı, burnunu çekti, gözlerini hafifçe kıpırdattı.

"Şşşş," diye fısıldadım, sesim odanın sessizliğinde bir yatıştırıcı gibi yayıldı. "Bölme uykunu."

Miraç, poların altından ellerini çıkartıp öne doğru kollarını uzattı, bir kedi gibi gerindi. Omurgası hafifçe çıtırdadı, boynu uzadı, dudaklarından uykulu bir iç çekiş döküldü. Göz kapakları titreyerek aralandı, içinden süzülen belli belirsiz bir bakışla etrafı taradı.

Gözleri beni bulduğunda, önce şaşkınlıkla açıldı. Sonra, yavaş yavaş, tanımanın sıcaklığı ve güvenle doldu. Uyanışının o ilk anlarında, maskeler yoktu. Sadece yorgunluk, sakinlik ve derinlerde, bana özel bir yumuşaklık vardı.

"Rauf?" diye mırıldandı, sesi uykudan kalın ve pürüzlüydü. Sanki rüyadan konuşuyor gibiydi.

"Benim," dedim, hâlâ eğilmiş halde, yüzüm onunkine yakın. Polarım üzerinden kaymak üzereydi, düzeltmek için usulca tutundum. Kumaşın altında, tişörtünün ince dokusunu ve teninin sıcaklığını hissedebiliyordum.

"Ne zaman geldin?" diye sordu, elini gözlerine götürerek. Uykulu bir hareketle sildi.

"Az önce." Başparmağımla, göz altındaki mor halkanın hafifçe üzerinden geçtim. "Çok yoruldun bugün."

Omuz silkti, ama itiraz etmedi. "Evraklar... askerlerin kayıtları...Eğitimi..." diye mırıldandı, sanki kendi kendine hatırlamaya çalışıyordu.

"Birazcık dinlen," dedim, sesim kesin ama yumuşaktı. "Sonra devam edersin."

Bana baktı. Gözlerinde o bildik, inatçı ışık yeniden parlamaya başlamıştı. "Burada uyuyakalmışım. Odaya birisi girse rezillik. Komutan uyuyor, disiplinsizliğe bak," dedi, ama sesinde bir pişmanlık yoktu, daha çok şaşkınlık vardı.

"Biraz da benim hatam," diye karşılık verdim, dudaklarıma küçük, suçlu bir kıvrım yerleştirerek. "Seni bu kadar yormamalıydım."

Bu sözlerimle, az önceki dövüşü, onunla olan her teması, her gerilimi kastediyordum. Rol yapmak bile onu yormuştu. Ama asıl yoran, aramızdaki gerilimi kontrol etmeye çalışmaktı. Anladı. Gözleri hafifçe daraldı, sonra yumuşadı. Dikkatini üzerindeki polara çevirdi. Parmak uçlarıyla askeri yün kumaşı okşadı. "Bunu sen mi örttün?"

"Üşüyebileceğini düşündüm."

Başını hafifçe yana eğdi, bakışları bana dikildi. O bakışta, rol yapmadığımız, maskelerimizin olmadığı o kapalı kapı ardındaki anlar vardı. Saf, korunmasız bir yakınlık. Gözlerindeki aşina olduğum o parıltılarla gülerek kafamı iki yana salladım.

"Bakma bana öyle," dedim ve eğildiğim üzerinden doğruldum. "Böyle bakınca... içimdeki her şey dışarı çıkmak istiyor. Sürekli gülüp duruyorum zaten. Bunu durduramıyorum. Seni düşündükçe, aklıma geldikçe... yüzümdeki kaslar kendi kendine hareket ediyor."

Masaya doğru yürüyüp su şişemi elime aldım ve kapağını açtım. "Biraz önce Demir ve Ali ile kantinde oturuyordum. Belki sen gelirsin diye," sudan bir yudum içip devam ettim, sesim suyun serinliğiyle biraz yatışmıştı ama içimdeki sıcaklık aynıydı. "Bizimkiler bir şeyler anlatıyorlardı. Operasyondan, plandan, rakıdan bahsediyorlardı. Ama ben... ben bizi düşünüyordum. Forumu gördüm bu arada." Gülümseyerek sol elimi havada uzattım. "Ahtapot, bu şerefsiz."

Kahkaha attım. Bir yudum daha alıp şişeyi kapattım, şişeye bakarken devam ettim, camdaki yansımamda bile gülümseme vardı.

"Uçmuşum bir ara, düşüncelerimdesin bu aralar. Hele ki dünden sonra... rol planımız...spor salonundan sonra, daha da çok girdin içime. Aslında hep oradaydın gerçi. Ama şimdi her nefes alışımda, her kalp atışımda sen varsın."

Derin bir nefes bıraktım.

"Dünden beri deli danalar gibi gülüp duruyorum. Bizimkiler anlamasa bile ben, kesin bir şeyleri kaçıracağım. Ya da kaçıracağım tek şey aklım olacak. Ya da ikisi de, bilmiyorum. Durdur bunu. Çünkü ben durduramıyorum. Durdurmak için çabalamıyorum da gerçi. İstemiyorum. Ne yapmam lazım. Bir şey söylesene Mira-"

Bir anda, yanağıma konulan yumuşak bir elle dudağımın kenarına yapılan baskı, ani ve beklenmedik geldi. Tüm konuşmam, tüm itirafım, o dokunuşla kesildi. Elimdeki su şişesi kaydı, yere düştü, betona hafif bir sesle çarptı ve yuvarlanarak durdu.

Miraç, ne ara sandalyesinden kalkıp geldiğini bile anlamamıştım. Ama şimdi, tam karşımda duruyordu. Dudakları, dudaklarımın kenarındaydı, tam konuşmamı kestiği noktada, yarı açık kalmış ağzımın üzerinde. Bu, tam bir öpücük değil, bir susturma, bir ele geçirişti.

İlk temas, statik bir şok gibiydi. Tüm bedenimde bir ürperti, zihnimde ani bir beyazlıktı. Sonra, gerçeklik yavaş yavaş geri döndü. Daha sıcak, daha yoğun, daha gerçek bir gerçeklik olarak. O ilk saniyede donakaldım. Şaşkınlık, her şeyi durdurmuştu. Sonra, içimdeki o deli gülümseme, o korku, o tutku aynı anda patladı ve bu öpüşe aktı.

Bir iç çekişle ona yaslandım. Ellerim, neredeyse kendiliğinden, beline kaydı. Onu bana çektim, bedenlerimiz arasındaki boşluğu kapattım. Dudaklarımın kenarında duran, beni susturan o dudakları yakaladım. Tam anlamıyla. Öpüş, bir susturmadan, bir cevaba, bir ele geçirişe dönüştü.

Elini iyice yanağıma yerleştirdi, başparmağı şakağıma, nabzımın çılgınca attığı noktaya sürtündü. Diğer eli ense köküme kaydı, parmakları saçlarıma daldı. Hafifçe, ama kararlı bir çekişle beni ona biraz daha yaklaştırdı. Bu hareket, içimde vahşi, ilkel bir şeyi uyandırdı. Sahiplenme, koruma ve tamamen teslim olma dürtüsünün tehlikeli karışımını...

Dudakları hareket etti, benimkilerin üzerinde. Yumuşaktı, ama mutlak bir kararlılıkla. İstekliydi. Açgözlü değil, ama cömertçe verici. Her şeyini veriyormuş, tüm endişelerini, tüm planlarını, o anki tüm varlığını sunuyormuş gibi.

Yanıt verdim. Aynı yoğunlukla, aynı cesur açıklıkla. Öpüşümüz yavaş yavaş derinleşti, yumuşak bir susturmadan, tutkulu, keşfedici bir arayışa dönüştü.

Ve tadı... Tadı, elma şekeriydi.

Bana özeldi.

O tat, dilimin ucunda eriyen o tanıdık, çocuksu ama şimdi yasak ve özel hissedilen tat, beni tamamen ele geçirdi. Tatlı, ekşi, yapışkan ve bağımlılık yapıcı. Bu şekerin bağımlılık yapan hissi, beynimin derinliklerine işliyor, mantığımı yok ediyor, içgüdülerime hükmediyordu.

Bir anlık mantık kırıntısı, bir uyarı sinyali çaldı zihnimde: Burada değil. Kapı kilitli ama... Ama o tat, o dudaklar, onun bana karışan nefesi, her uyarıyı susturdu.

İçimde kabaran, kontrol edilemez bir dalga, bedenime emir verdi. Ellerim onun belinde sıkılaştı. Öpüşümüz hızlanırken bir adım ileri attım, sonra tüm ağırlığımı ve kararlılığımı kullanarak, onu kaldırdım. Miraç, kısa bir şaşkınlık sesi çıkardı, ayakları yerden kesildi. Ama direnmedi. Gözleri gözlerime kilitlendi, içlerinde şok, sonra anlayış ve en sonunda, benimkini yansıtan aynı vahşi, teslim olmuş tutku vardı.

Onu, masamın üzerine, dağınık evrakların ve dosyaların arasına oturttum. Kâğıtlar hışırdadı, bir kalem yuvarlanıp yere düştü. Umursamadım. Hiçbir şeyi umursamıyordum. Sadece o olsun. Ölebilirim ama sadece o olsun.

Ben, ne zaman böyle biri olmuştum?

Kalçalarından tuttum, avuçlarım onun sıcak, ince kumaşın altındaki keskin kemiklerini hissetti. Onu sertçe kendime doğru çektim, bedenlerimiz yeniden, bu sefer daha yakın, daha yoğun bir şekilde birleşti.

Dudaklarımız tüm açlığıyla birleşmeye devam ederken "Rauf," diye fısıldadı, ağzımın içine. Bir an için durup yüzümü geri çektim. Tetikteydi. Gözlerinde bir soru vardı: Ne yapıyorsun?

Cevap vermek yerine, ellerimi belinden yukarı kaydırdım, sırtına, omurgasının kıvrımına doğru. Başparmaklarım, kaburgalarının altındaki hassas oyuklara bastı. Ona baktım. Yüzümdeki ifadenin ne olduğunu bilmiyordum. Muhtemelen acımasız, aç, delice bir şeydi.

Başımı eğdim, alnını öptüm. Sonra göz kapaklarını. Burun ucunu. Her öpüş, bir mırıldanmaydı: Benimsin. Benimsin. Benimsin.

Sonra tekrar dudaklarına döndüm. Bu sefer daha yavaş, daha tadına vararak, ama aynı derecede iddialı. O tat hâlâ oradaydı, ama şimdi onun kendi tadıyla çay, greyfurt ve Miraç karışmıştı. Tek bağımlılığım buydu. Tek zaafım.

Ellerim omuzlarına kaydı, sonra, ensesine, saçlarının köklerine gittim. Parmak uçlarımla o nazik noktaya masaj yapar gibi bastırdım. Bir iç çekişle başını geriye attı, boynu tamamen açıldı. O savunmasız, teslimiyet dolu poz, içimdeki vahşi şeyi daha da körükledi.

Ağzımı boynuna götürdüm, köprücük kemiğinin üzerindeki o çukurda, atardamarın yüzeye yakın attığı yerde bir an durdum. Nefesimi tenine üfledim. Kalp atışını, derisinin altındaki hızlı, güçlü ritmi, hayatının kanıtını hissedebiliyordum. Benimkiyle aynı çılgın tempodaydı.

"Bu çok tehlikeli," diye fısıldadı, ama sesinde bir korku yoktu. Düpedüz bir uyarıydı.

"Biliyorum," diye karşılık verdim, dudaklarım tenine değerek. "Zaten kaybettiklerimizi düşününce daha ne kadar tehlikeli olabilir ki? Kaybedecek neyimiz kaldı?"

Miraç, bu sözlerime karşılık hafifçe kıkırdadı, bir tür huylanma, çaresiz bir teslimiyet gibiydi. Burnumun ucunu boynunun o sıcak, taze kokulu girintisine sürttüm ve oraya, kalp atışının üzerine, bir öpücük bıraktım. Sonra yüzüne doğru eğildim, yeniden göz göze geldik.

"Ve biliyorum," dedim, sesim şimdi daha yumuşak, ama daha yoğundu. "Bunun tehlikeli olduğunu biliyorum. Ama bunu durduramıyorum. İstemiyorum."

O yine kıkırdadı, bu sefer daha belirgin, daha içten. Gözlerimi kapattım. Yüzüme vuran o sıcak, çay ve greyfurt kokulu nefesini içime çektim. Ciğerlerimi doldurdu, sonra o nefesi, onun bana verdiği sıcaklıkla birlikte, doğrudan kalbime gönderdim.

Dudaklarım, dudaklarının kenarında, hafifçe kıvrılmış bir tebessümüm ile üzerinde asılı kaldı. "Yapma artık," diye mırıldandım, sesim bir yalvarış, bir şaka ve bir itirafın karışımıydı. "Beni bu kadar delirtme. Zaten çizgiyi çoktan geçtim. Sen de biliyorsun. Bizimkiler beni delirdi sanıyor."

Gözlerini açtı. İçlerinde, benim çılgınlığıma eşlik eden bir ışık vardı. "Ben mi?" diye fısıldadı, alaycı bir tonla. "Masasında, evraklarının üzerinde oturttuğun ben mi delirtiyorum seni?"

Evet. Sadece oydu.

"Evet," diye karşılık verdim, sesim onun alaycı tonuna karşılık, ciddi ve koyu bir doğrulamaydı. "Sadece sen. Her şeyin üzerinde oturmuşsun. Evraklarımın, düzenimin, aklımın... her şeyin üzerinde."

Avucumla yanağını okşadım, başparmağım o alaycı gülümsemenin köşesine değdi. "Ve hiç inmek niyetinde değilsin, değil mi?"

Gözleri hafifçe daraldı, içlerinde oyunbaz bir kıvılcım, bir meydan okuma parladı. "Çok rahatım burada," dedi, hafifçe, kasıtlı bir şekilde kalçalarını kıpırdatarak. Altındaki kâğıtlar hışırdadı, bir dosya masanın kenarından sarktı. "Hem, bütün o önemli, gizli dosyaların üstündeyim. Onları koruyorum."

Bu saçmalığa, bu küstah ve sevimli iddiaya dayanamadım. Başımı geriye attım ve içten, boğuk bir kahkaha attım. Sesim, odanın sessizliğini doldurdu, gerçeküstü bir neşeydi. Yüzüne geri eğildiğimde, ellerim kalçalarının yanlarına, ince kumaşın altındaki dolgun ve sıcak eğrilere kaydı. Avuçlarım onları kavradı, hafifçe sıktı.

"Bu güzel kalçaların beni de korur mu?" diye sordum, sesim şimdi alçak, cilveli ve biraz da acil bir tondaydı. "Korunmaya ihtiyacım var. Hemen. Şimdi. Şu an."

Miraç, gözlerini biraz daha kıstı. Bakışları sorgulayıcıydı, ama altında hemen tanıdığım, meraklı bir kıvılcım vardı. İtiraz etmiyor, sadece gerçeği öğrenmek istiyordu.

"Nasıl bir koruma?" diye sordu, sesi benden daha yumuşak, ama aynı derecede niyetliydi.

Başımı omzuma yatırdım, ona daha yakın, daha kişisel bir açıdan baktım. Dudaklarına doğru eğildim, ama onları öpmedim. Sadece bir nefes mesafesinde durdum. Gözlerim, onun gözlerinden ayrılmıyordu. İçlerinde yansıyan kendi deliliğimi görüyordum.

Aklım, sözlerimin ateşiyle eriyor, dilime dökülen her kelime bir itiraftı.

"Kucağıma gelerek," diye fısıldadım, nefesim onun dudaklarına değiyordu. "Bana yaklaşarak. Çünkü aşağıda, senin sıcaklığınla sarmalanmayı ve en derinlerine kabul edilmeyi bekleyen, gergin bir yalvarış var."

Sözlerim odada asılı kaldı. Açık sözlülüğüm, şakacı tonuma rağmen altındaki ciddi, fiziksel gerçekliği gizleyemiyordu. Ona karşı hissettiğim çekim sadece duygusal değil, ilkeldi, hayvaniydi. Ve bunu saklamak, bu kapalı kapılar ardında, artık bir anlam ifade etmiyordu.

Miraç bir an nefesini tuttu. Gözleri gözlerimde gezindi, söylediklerimi, tonumu, avuçlarımın belindeki sıkılığını değerlendirdi. Yüzünde bir kızarma, bir şaşkınlık belirdi, ama hemen ardından, ona has, cesur ve meydan okuyan bir ifade yerleşti. Dudaklarında küçük, tehlikeli bir gülümseme belirdi.

"Ne var? Ne var, dedin?"

Dudaklarına bakıp yeniden gözlerine baktım. Nefes alışverişleri dudaklarıma çarpıyordu.

"Kasıklarımda diyorum, sana karşı fiziksel bir isyan var. Onu bastırmanın tek yolu, üzerime oturman ve onu senin içinde eritmen."

Miraç, yüzüme bir kahkaha bıraktığında, içimdeki gerginlik hafif bir sızıyla çözüldü ve yerini sıcak, ortak bir neşeye bıraktı. İçli bir nefes çektim.

"Sen," dedi, nefeslerinin ve kahkahalarının arasından, gözleri hâlâ ıslak parlıyordu, "Şu cümleyi hiç duydun mu?" Kaşlarımı, merakla ve biraz da koruyucu bir tedirginlikle kaldırdım.

"Alışmış, kudurmuştan beterdir."

Bu beklenmedik, sokak bilgeliği dolu söz, aramızdaki erotik gerilimi anında dağıttı ve yerine daha derin, daha samimi bir bağ kurdu. Cümlesine gülerek, kafamı iki yana salladım.

"Hayır. Peki sen şunu duydun mu?" dedim, cümleyi kendime, bize göre çevirirken. "Kudurmuş, delirmişten beterdir." Çünkü ben sadece şehvetle kudurmuyordum; ona olan aşkımla, özlemimle, sahiplenişimle delirmiştim.

Dudaklarımızdan artık kahkahalar, aynı ritimde, aynı samimiyetle yükseldi. O an, tüm fiziksel aciliyet, tüm karanlık arzular, bu paylaşılan neşenin içinde eriyip gitti. Onun kolları aniden belimi sardı, benimkiler de hemen tepki verdi. Onu, kendime doğru, göğsümün derinliklerine çekerek sıkıca sarıldım. Derin, huzur dolu bir nefes aldım; burnuma, teri, gülüşü ve ona ait o eşsiz kokunun karışımı doldu.

Başını omzuma gömdü, kahkahalarının titreşimleri göğsümde yankılandı. Bu sarılma, az önceki tutkulu çekişmeden çok daha güçlü, çok daha kalıcı bir birleşme gibiydi. Bu, sadece bedenlerin değil, ruhların da buluşmasıydı. Tüm rolleri, tüm planları, tüm dışarıdaki tehlikeleri bir anlığına unutturan bir sığınaktı.

"Delirmiş, işte," diye mırıldandım peruğun altındaki saçlarına ithafen, sesim artık yumuşak ve bitkindi. "Senin yüzünden. Ve bundan şikayetçi değilim."

Omzumda hafifçe sallandı, "Biliyorum," diye fısıldadı. "Ben de."

Bir süre öylece kaldık. Kahkahalarımız söndü, yerini rahat, senkronize nefeslerimize bıraktı. Odayı dolduran tek ses buydu. Ve yere düşmüş su şişesi. Ve belki de, gelecekte bizi bekleyen fırtınanın uzaktan gelen ilk uğultusu. Ama şu an için, sadece buydu.

O vardı.

Ben vardım.

Ve aramızdaki bu çılgın, güzel, yenilmez bağ.

Whale Overture, Gabriel Olafs

Yazar, Ağzından

Gölcük Deniz Üssü, gündüzün keskin disiplinini bir kenara bırakmış, geceye sessizce teslim olmuştu. Ay, ince bir bulut perdesinin arkasından sızan soluk, gümüşi bir ışıkla denizin yüzeyini boydan boya fırçalıyordu. Her dalga, bu ışığı yakalayıp parçalıyor, kırılan aynalar gibi kıyıya karanlık ıslıklar fısıldıyordu. Hava, tuz, yağ ve soğuk demir kokuyordu.

Beton iskelenin en ucunda, geceyle bütünleşmiş bir siluet duruyordu: Miraç.

Gündüzün kızıl güneşi, geceye teslim olmuştu. Rüzgârda dalgalanan koyu, siyah saçları, onun bu güneşi biraz daha saklamaya ant içmişti. Üzerinde, üssün gece nöbetçilerine özgü, her şeyi yutan koyu lacivert bir polar vardı. Ay ışığı, sadece profiline, çenesinin keskin çizgisine ve uzaklara dikilmiş, görünmez bir ufku delip geçen bakışlarına değiyordu. Sağ yanında, Çanakkale'den gelen eğitim teknesi, suda hafifçe sallanıyor, halatları gıcırdıyordu. Sessizliği yalnızca bu gıcırtılar, uzaktaki bir nöbetçinin ayak sesleri ve Miraç'ın saçlarını okşayan, içine pas ve deniz serinliği karışmış hafif bir meltem bölüyordu.

Tam o sessizliğin içine, iskeleden gelen kararlı, ağır iki adım sesi düştü. Tahta çıtırdadı.

Miraç, omuzları aniden hafifçe gerildi. Bir an, sadece başını çevirip baktı. Siluetin boyunu, duruşunu tanıdı. Fırat'tı. Gerilimi, fark edilmeyecek derecede dağıldı. Yüzünü tekrar önüne, ay ışığının parçalandığı o karanlık suya çevirdi. Bakışları, bir sorgulamadan çok, bir bekleyişe dönüştü. Rüzgâr, şimdi iki kişinin arasından geçiyordu.

Fırat, ağır adımlarla yanına geldi. Elleri, üniforma ceketinin ceplerine gömülü, omuzları hafifçe öne eğikti. Miraç ile aynı hizada durdu, onunla aynı noktaya, ufkun dipsiz karanlığına odaklandı. Çenesini, askeri bir disiplinle değil, daha çok derin bir düşünceye dalmanın verdiği bir sertlikle dikleştirdi.

Ay ışığı, onun çakır yeşil gözlerine vurduğunda, o derin, orman gölü rengi gözlerde, soluk bir gümüş parıltı yakalayıp bir an parladı, ancak hemen sonra, tıpkı baktığı gece denizinin derinliklerinde kaybolup gitti. Işık, o yeşilin içinde eriyip, onlara daha da gizemli ve ağır bir ifade kattı. İkisinin sessizliği, artık tek başınalığın değil, paylaşılan bir ağırlığın sessizliğiydi. Rüzgâr, ikisinin arasından geçerken, iki ayrı kaygıyı tek bir meltemde birleştiriyor gibiydi.

"Beni niye buraya çağırdın," dedi Fırat, Miraç'a dönmeden, sesi rüzgârda hafifçe dağıldı. "İçeride konuşamaz mıydık?"

Miraç, bir an için gözlerini en sağdan en sola, iskelenin loş ışıklarına, teknelerin karanlık siluetlerine, sonra tekrar ufka doğru gezdirdi. Bakışları, ay ışığından daha keskin, daha yoğundu.

"İçeride söylemezdim, herkesin uyumasını bekledim," dedi.

Burnundan kısa, keskin bir nefes verip gözlerini hemen önündeki, ayın suda paramparça ettiği kendi siluetine çevirdi. Işık ve karanlık, yüzünde dans ediyordu. Gözleri orada, o kırık yansımada sabitlenirken, dudakları yavaşça aralandı.

"Bu zamana kadar benden hiçbir şey saklamadın, Fırat." Sözleri, suyun üzerinde hafifçe yankılandı. "Ne olursa olsun... ilk bana söyledin. Birisi beni kıracak, dökecek, hatta yıkacak bir hamlede bulunduğunda bile bundan kaçmadın. Doğrudan geldin. Lerna mesela..." Duraksadı, sesinde hafif bir burukluk belirdi. "O bana bazen söylemezdi. 'Üzülürsün,' derdi. Ama sen... her seferinde direkt kapımı çaldın. Yüzüme baktın. Ve gerçeği, tüm çıplaklığıyla söyledin. Lerna'ya bile bunu yapıyorsun."

Fırat, yüzünü buruşturdu, hafif bir rahatsızlıkla sağa, karanlık tarafa doğru çevirdi. Çenesindeki kaslar oynadı.

"Ben yapmam gerekeni yaptım, Miraç," dedi, sesi biraz gergin. "Lerna ile siz bir bağsınız. Aranızdan su sızmaz. Benimle de öylesin, evet. Ama benim yapım... sizden bir şey saklamak konusunda ters kalıyor. Lerna, benim kalbim. Ona ihanet edemem. Ama... ona söylemem gereken bir şey olursa, üzeceğimi, canını yakacağımı bilsem bile... o an için kalbimi çıkarır, yerine aklımı koyarım. Çünkü güven, benden ona olan güven, her şeyden önemli. Onu asla, yarı yolda bırakacak bir hamle yapmam. Gerçek, acıtsa da, ortada durmalı."

Fırat, Miraç'a omzunun üzerinden, yan bakışlarla baktı. Yeşil gözleri, geceye rağmen parlıyordu.

"Gelelim sana," diye devam etti, sesi biraz daha yumuşadı, ama altında sağlam bir çelik vardı. "Abiler, kız kardeşlerine sahip çıkar. Sen, benim kız kardeşimsin, Miraç. Kan bağı olmadığı halde, kardeşim olarak saydığımsın. Akıllı, zeki ve her daim bir 'B' planı olan bir askersin. Evet, o ilk an için üzülebilirsin, kırılabilirsin... ama ardından durur, düşünmeye başlarsın. Plan yaparsın. Tıpkı şu an yaptığın gibi."

Miraç, yüzünü hafifçe sağa doğru döndürdü ve kaşlarının altından Fırat'a baktı.

"Lerna, ben konuşmasam bile beni anlıyor ama sen-"

Fırat, hızla "Ama ben," diye başladı, sesi rüzgârda daha net, daha vurgulu çıktı, "senin tek bir hareketinle, tek bir bakışınla her şeyi çözebiliyorum, Miraç. Lerna seni hissediyor. Ben ise seni okuyorum."

Fırat, alaycı, kendinden emin bir tebessümle dudaklarının köşesi kıvrıldı. Gözlerini ve yüzünü tekrar, dalgaların karıştırdığı ufka çevirdi. Derin, hırıltılı bir nefes bıraktı, ciğerlerindeki tüm düşünce ağırlığını dışarı attı gibi. Sonra, ellerini arkasında, belinin hizasında askerce bir rahatlıkla bağladı. Omuzları gerildi.

"Çünkü ben," diye ekledi, sesi biraz daha alçalarak, "senin gibi düşünmeyi öğrendim. Tehlikeyi senin gibi koklamayı. Planları senin gibi kurmayı. Belki de senin kadar iyi değilim. Ama seni anlamak için yeterince iyiyim."

Fırat, ona bakmadan devam etti, sanki bu sırrı ancak ufka bakarken söyleyebiliyormuş gibi.

"O yüzden, beni buraya, bu saatte çağırdığına göre... Rauf ile taşıdığın sırrın, dört duvarı değil, bu açık göğü, bu sonsuz geceyi hak ediyor demektir. Ve ben, her zaman olduğu gibi, dinlemeye hazırım."

Fırat'ın sözleri, geceye asılı kaldı. Miraç, bir an nefesini tuttu. Rauf'un ismi açık havada, rüzgârın önüne bırakılmış bir dürbün gibiydi. Her şeyi netleştirdi. Miraç, başını yavaşça öne eğdi. Bakışları, ay ışığının suda oynattığı parçalı aydınlığa daldı. Dudakları hafifçe titredi, sanki bir şeyler söylemek istiyor ama kelimeler boğazında düğümleniyordu. Derin, sarsıntılı bir nefes aldı.

Miraç, gözlerini kapadı. Rüzgâr, siyah saçlarını alnına savurdu. "Kurallar değişti," diye fısıldadı. "Oyun alanı değişti. İçimdeki öfke, bir adamın gözyaşına yenik düştü. Sadece öfkem değil, kalbim ve mantığımda onun, bana yansıttığı aşka yenildi."

Fırat, sonunda başını çevirdi. Yeşil gözleri, Miraç'ın yüzündeki her çizgiyi, her gölgeyi taradı. O alaycı ifade gitmiş, yerini saf, keskin bir odaklanma almıştı.

"Öfken yenildi mi, yoksa dönüştü mü?" diye sordu, sesi rüzgârın uğultusuna karışan düşük, anlamlı bir tondu. "Çünkü senin öfken, Miraç, asla yok olmaz. Sadece şekil değiştirir. Bir silaha, bir stratejiye, bir koruma duvarına dönüşür. Peki şimdi... neye dönüştü?"

Miraç, gözlerini hâlâ kapalı tutarak, içindeki fırtınayı kelimelere dökmeye çalışıyor gibiydi. " Bir yüke dönüştü," diye itiraf etti, her kelimeyi zorlanarak çıkarıyordu. " Onu taşıyamayacak kadar ağır. Çünkü ona baktığımda artık bana yaptıklarını değil... ona yapılanları görüyorum. Ve ona yapılanların... bir kısmının sebebi benim."

Fırat'ın yüzündeki ifade değişmedi, ama yeşil gözlerinin derinliğinde bir şey kıpırdandı, acımasız bir anlayış. "Onu, sana söylediklerine rağmen, gerçekten seviyorsun," diye mırıldandı, bu bir soru değil, bir tespitti.

"Evet," diye yanıtladı Miraç hemen, gözlerini açtı. Gözlerinde şimdi, o parçalı ay ışığından daha parlak bir ıslaklık vardı. "Onu seviyorum. Ve bu beni korkutuyor, Fırat. Onu sevmek, karşımızdaki katilin kim olduğunu hatırlatıyor bana. Onu sevmek, onun acısını içimde taşımama neden oluyor. Onu sevmek... onun yarasını, kendi yaramı unutarak kabul etmemi sağlıyor."

Fırat, bu kez sessizliğe gömüldü. Deniz, ayaklarının altındaki iskeleye usulca vuruyordu. Sonra, yavaşça başını salladı.

"İkinizde kimseye bugün hiçbir şey çaktırmadınız, bu güzeldi ama ben hariç. Ben, Rauf o salona girdiği ilk an, senin bakışından olayı çözdüm. O yüzden sana Rauf'un bir şeyler kanıtlamaya çalıştığını söylemiştim," dedi ve Miraç'a baktı, yeniden.

"Rolünüze sadık kalın ama o yarayı tek başına taşımak zorunda değilsin. Çünkü ben, senin abin olarak, senin taşıdığın her şeyin yarısını alırım. Anladın mı?"

Miraç'ın gözlerindeki o parlak nem, bir an için daha da arttı, sonra hızlıca silindi. Yüzüne, o tanıdık, kararlı ifade geri döndü. Ama bu sefer, altında bir rahatlama, bir paylaşılmış yükün hafifliği vardı.

"Anladım," diye fısıldadı. Sonra, derin bir nefes alıp, rüzgâra, geceye, güvendiği tek kişiye doğru gerçeği bıraktı: "Öyleyse dinle. Her şeyi anlatacağım, baştan sona. Rauf'la aramızdaki her şey ve içinde bulunduğumuz, bu tehlikeli oyunun gerçek kurallarını."

Miraç'ın sözleri, geceye bir sır değil, bir ant gibi bırakıldı. Fırat, yanıt vermedi. Sadece başıyla onaylayıp, bir adım geri çekildi ve beton iskelenin soğuk kenarına, Miraç'ın yanına çöktü. Bacaklarını öne uzattı, ayak bileklerini çaprazladı. Miraç da aynı şekilde, yavaşça onun yanına oturdu. İkisinin silueti, artık dik ve yalnız değil, yan yana, omuzları neredeyse değecek şekilde eğilmişti.

Konuşmaya başladılar.

Ama sesleri, rüzgârın ve dalgaların şıpırtısına karıştı, iskelenin ucundan öteye geçmedi. Sadece dudakların hareketi, zaman zaman ciddileşen yüz ifadeleri, Fırat'ın kaşlarını çatışı, Miraç'ın gözlerini bir an kırpışı görülüyordu. Miraç, başlangıcı yapıyor gibiydi. Elleri havada hafifçe hareket ediyor, bir şeyi parça parça anlatıyor, belki de zamanda geriye gidiyordu. Fırat, hiç ara vermeden, tüm dikkatiyle onu dinliyor, sadece ara sıra başını sallıyor ya da hafifçe öne eğiliyordu.

Bir süre sonra, Fırat aniden durdu. Doğruldu, ayağa kalktı. Miraç, sözünü kesti, ona baktı. Fırat, iskelenin başında, loş bir ışık altında nöbet tutan askere doğru yürüdü. Birkaç kelime fısıldadı. Asker başıyla onayladı. Fırat, cebinden çıkardığı bir banknotu uzattı, sonra geri döndü ve aynı noktaya, Miraç'ın yanına tekrar oturdu. Konuşmaya kaldığı yerden devam etmediler. Sessizce, askerin dönüşünü beklediler.

Birkaç dakika sonra, asker iki köpüklü, dumanı tüten çay bardağıyla geldi. Fırat, ikisini de aldı, askere teşekkür eden bir baş hareketi yaptı. Bardağın sıcaklığını avuçlarında hissederek, birini Miraç'a uzattı. Miraç, tereddüt etmeden aldı. Bardağın sıcağı, soğuk geceye ve ağır konuşmaya küçük bir mola gibiydi. İkisi de bir yudum aldı, dumanını izledi.

Sonra, Miraç yeniden başladı. Bu sefer daha yavaş, daha ağır kelimelerle. Anlattıkça, Fırat'ın yüz ifadesi değişiyordu. Önce şaşkınlık, sonra derin bir endişe, ardından soğuk, keskin bir öfke... ve en sonunda, o öfkenin yerini alan, planlayıcı, tehlikeli bir sakinlik. Yeşil gözleri, uzaktaki bir noktaya odaklanmış, zihninde senaryolar çalışıyor gibiydi.

Miraç bitirdiğinde, bardağındaki çay soğumuştu. Başını öne eğdi, avuçları arasında tuttuğu bardağa baktı. Fırat ise hâlâ uzaklara bakıyordu. Sessizlik uzadı. Bu seferki sessizlik, beklemenin değil, sindirmenin sessizliğiydi.

Sonunda, Fırat başını çevirdi. Miraç'a baktı. Tek bir soru sormadı. Tek bir yorum yapmadı. Sadece, yavaşça, kesin bir şekilde başını salladı. Bu bir onaydı. Bir taahhüttü. "Anladım. Ve yanındayım."

Miraç, bunu görünce gözlerini kapadı. Omuzlarındaki o korkunç, yalnız yükün bir kısmının kaydığını, paylaşıldığını hissetti. Ayağa kalktılar. Bardakları alıp, iskelenin kenarındaki boş bir kasaya bıraktılar.

Sonra, omuz omuza, sessiz adımlarla, üssün uyuyan barakalarına doğru yürümeye başladılar. Gecenin geri kalanı, artık yalnızca bir bekleyiş değil, bir hazırlık süreciydi.

Ben Nasıl Büyük Adam Olacağım, Pinhani

Miraç Gökçe, Ağzından

Denizciler, birçok ipin nasıl bağlanıldığını, hangi durumda neyin kullanılacağını ya da olası bir felakette hangisinin daha sağlam ve uygun olacağını bilirdi. Sekizler düğümü, kazık bağı, camadan... Her birinin bir adı, bir amacı, bir çözümü vardı. Basit, mantıklı, güvenli.

Ama bir düğüm vardı ki, yan yana iki ipi, her biri üzerinden birer düğümle, düğüm kısmı da birbiri içinde kalacak şekilde, birbirlerinin içinden geçirerek bağlanılarak yapılırdı. İki ip, bir noktada öyle iç içe geçerdi ki, hangisinin nerede başlayıp nerede bittiğini anlamak imkânsızlaşırdı. Birini çekerseniz diğeri sıkışır, her ikisini birden çözmeye çalışırsanız iyice dolanırdı.

Çok karışık geldi, değil mi?

Aşkta öyle değil mi zaten...

Her çözüm girişimi, ipi biraz daha sıkılaştırır, biraz daha derine batırırdı. O düğüm, iki ayrı ucu birbirine değil, iki ayrı kalbi, iki ayrı kaderi birbirine bağlardı. Ve çözülürken, bağladığı şeyleri de beraberinde parçalardı.

Gerçek aşık düğümü.

İçinde bulunduğum durumun adı, buydu.

Ne mantığın keskin bıçağıyla kesilebiliyordu ne de kalbin sıcak nefesiyle gevşetilebiliyordu. Rauf'la aramızdaki her bakış, her dokunuş, her fısıldanan söz, o düğüme atılan yeni bir ilmekti. Ve her ilmek, bizi birbirimize biraz daha sıkı, biraz daha çaresiz, biraz daha bir bağlıyordu.

Sağ elimdeki kalemi, hemen sol elimin altında duran kâğıdın sol alt köşesine bastırıp, kararlı bir çizgiyle imzamı attım. Mürekkep, kâğıdın üzerinde hafifçe yayıldı. Kalemi bıraktım, hafifçe geriye yaslandım ve dudaklarıma istemsiz, küçük bir gülümseme yerleşti. İçimdeki ağır düğüm hâlâ varlığını sürdürüyordu, ama artık onun etrafında bir plan örülüyordu.

Karşımdaki emlakçı, arkasını dönüp çekmeceyi açtı, evin anahtarlarını çıkartırken ben dirseklerimi masaya yasladım. Parmak uçlarımla, boğazımda hissettiğim o görünmez, sıkı düğüme dokundum. Acıtıyordu, evet. Ama bir urgan değildi. Onu çözmek yerine, onunla yaşamayı, onunla nefes almayı öğrenecektim. Çünkü o düğüm, bizi ayıran değil, birbirimize bağlayan tek şeydi. Ve koparmak, ikimizi de öldürebilirdi.

Emlakçı, elinde iki yeni, parlak anahtarla döndü. Parmaklarımı boğazımdan çektim, ayağa kalktım. Bana anahtarları uzattığında, gülümsememi biraz daha genişleterek tokalaştık.

"Hayırlı olsun Miraç kızım," dedi, sesi sıcak ve babacan bir gururla doluydu. "Ev artık senin. Kalan taksiti dert etmene gerek yok. Fırat oğlum ile ayarladık biz. Siz kendi aranızda halledeceksiniz artık."

Biz, ne yapmıştık?

Fırat'a, Rauf'la oynadığımız tehlikeli rolü, kapalı kapılar ardındaki ittifakımızı itiraf etmem, bana yanlış gelmemişti. Aksine, o yeşil gözlerin beni herkesten önce, yargılamadan anlayışla karşılayacağını ve elinden gelen her şeyi yapacağını biliyordum. Ama bu kadarını beklemiyordum. Bu kadar hızlı, bu kadar sessiz, bu kadar etkili harekete geçmişti. Peşimde zaten neyin, kimin olduğunu iyi biliyordu. Ama şimdi, artık daha da derinlerindeydi. Planın tam kalbindeydi.

Askeriyede kalmam konusuna sıcak bakmamıştı. Çünkü ben askeriyede kaldıkça, Rauf da gerek resmi görevi, gerekse içgüdüsel koruma dürtüsüyle askeriyedeki yatakhanede kalmak, bana yakın olmak zorunda kalıyordu. Bu, bizi hem hedef haline getiriyor hem de hareket alanımızı kısıtlıyordu.

Bizim amacımız, Rauf'un beni korumasını sağlamakla kalmayıp, ona da yakın olmak, ama aynı zamanda onu askeriyenin göz önünden, rutininden uzaklaştırmaktı. Güvenli bir üs, bir karargâh kurmaktı. Böylece ben, Rauf'la dışarıdaki işlerimizi, iz sürme, temas kurma gibi daha hareketli operasyonları hallederken; Fırat, askeriyedeki arşive, kayıtlara, geçmişin tozlu raflarına girecek ve orada, Taçsız Kral'ın ya da peşimizdeki gölgenin izinde, sessiz ve ölümcül bir tarama başlatacaktı.

İki cephe. İki operasyon.

Aydın Binbaşıya dışarıya çıkacağımın bilgisini verdikten sonra üstten ayrılmıştım. Fırat ise hem askerlerin eğitimini devralmıştı hem de bizimkilere ev alacağımı söylemişti. Ama hiç kimse evi nereden alacağımı bilmiyordu, tabii Fırat hariç. Bir tek o biliyor ve neredeyse paranın yarısını o vermişti.

Anahtarları avucumda sımsıkı kavradım. Metal soğuktu, ama bana bir sıcaklık, bir güç veriyordu. Bu, sadece bir evin anahtarı değildi. Yeni bir cephenin, gizli bir sığınağın, belki de ilk kez tam anlamıyla benim olan bir başlangıcın anahtarıydı.

"Teşekkür ederim Can amca," dedim, sesim sakin ve minnettardı.

Dışarı çıktığımda, güneş bulutların arasından süzülüyordu. Cebimdeki anahtarlar hafifçe şıkırdadı. Boğazımdaki düğüm hâlâ oradaydı. Ama şimdi, onunla birlikte, bir de anahtar taşıyordum.

Ezbere öğrendiğim noktaların aslında ne kadar da güzel olduğunu benim oldukça fark edebilmiştim. Bahçe kapısından içeriye girdiğim an, bu soluk bina daha canlı durmuştu gözümde. Modern çizgileri daha güzel, beyaz boyalı ve geniş camlı balkonları daha bir cezbedici gelmişti.

Çünkü ilk defa benim de bir evim olmuştu.

Kendime ait.

Apartman girişindeki ağır çelik kapıyı ittim, içeri süzüldüm. Ferah, mermer zeminli lobiye adımımı attığımda, nefesim bir an durdu. Gözlerim, artık bir komutanın değil, bir sahibin bakışlarıyla etrafta dolanıyordu. Her detayı ilk defa görüyormuşum, hiçbir şeyi kaçırmak istemiyormuşum gibiydi. Duvardaki sade saat, asansörün parlak kapıları, hatta köşedeki saksıdaki yeşil yapraklı bitki... Hepsi, bir bütünün parçası gibi görünüyordu şimdi. Ve o bütün, benimdi.

Asansöre binip beşinci ve son kata bastım. Rauf'un kaldığı evin, hemen üstündeki evi satın almıştık. Kata çıktığımda asansörün kapısı yavaşça kenara doğru sürüklendi, koridordaki tek kapıya yöneldim. Anahtarı, özenle kilide soktum. Ses, sessiz koridorda net ve kesindi. Kapıyı içeriye doğru ittim.

Hemen hemen Rauf'un eviyle aynı girişlere ve genişliğe sahipti. Yine evin kapısını açıp tam karşıma baktığımda hol vardı. Holde kalan iki kapının ardında bir oda ve tuvalet, tuvaletin karşısında da mutfak vardı. Ayakkabılarımı çıkarıp, soğuk parke üzerinde yalınayak ilerledim. Her adımda zemini, kendi zeminimi hissediyordum.

Salon eşyalı ve aydınlıktı.

Her şey sıfır döşenmişti ve biz, içindeki her şeyle satın almıştık.

Solda, Rauf'un evinde de olan, bir duvarı kaplayan kitaplık vardı ama tabii ki de boştu. Demek ki Rauf, kitaplığı kendisi yaptırmamıştı. İki tekli koltuk yerine iki büyük döşek koyulmuştu. Kitaplığın tam ortasından bölen üç raf genişliğinde şömine vardı.

Bütün evlerdeki tasarım, sanırım aynıydı.

Tam önümde bir koltuk takımı vardı. Hemen karşımda pencere vardı. Televizyon yoktu, gerekte yoktu zaten. Sağa doğru döndüm ve hole girdim. Sağdaki açık kapıdan içeriye, mutfağa baktım. Rauf'un mutfağı ile aynıydı. Beyaz eşyalar, mutfak masası, tezgâh... Hepsi.

Mutfağın hemen karşısındaki banyoya baktım. Klasik, sade ve düzenli, aynısıydı. Banyonun kapısını kapattım. Yatak odası olduğunu bildiğim odaya girdim.

Kapıyı açtığımda, ilk dikkatimi çeken balkonun tertemiz, beyaz perdeleri oldu. Güneş, onların arkasından süzülüp odayı yıkar gibiydi. İçeri giren ilk şey, geniş pencerelerden sızan öğle sonu güneşiydi. Toz taneleri, altın rengi ışık huzmelerinde sessizce dans ediyordu. Boş, temiz, nötr kokulu bir havaydı.

Oda genişti. Ortada, iki kişilik geniş bir yatak bulunuyordu. Hemen yanında, balkonla yatağın arasında, duvara gömülü bir gardırop vardı. Aklıma, Rauf'un odasındaki düzen geldi. Onun gardırobunun yeri tam tersiydi, odanın diğer tarafındaydı. Küçük, önemsiz bir fark. Ama işte o fark, aklımı oraya, ona kilitlememe yetmişti.

Rauf.

Benim tam altımda olacaktı. Aynı bu odanın, aynı bu tavanın altında. Aynı parkelerin üzerinde yürüyecek, belki aynı mutfak tezgâhına yaslanacak, aynı pencereden dışarı bakacaktık. Aramızda sadece ince bir beton döşeme, birkaç on santimetre taş ve metal olacaktı.

Boğazımdaki o düğüm, bu kez farklı bir şekilde sıkılaştı. Yakınlığın verdiği dayanılmaz bir gerilimle. Onu korumak, onunla hareket etmek için buradaydım. Ama bu mesafe bu yakın, bu tehlikeli, bu dokunulmaz mesafe, rol yapmanın en zor kısmı olacaktı. Çünkü her şey aynıydı. Sadece biz ve aramızdaki o ince katman farklıydı.

Bu ev, bir gözlem noktası, bir sığınak, bir planın parçasıydı. Ama aynı zamanda, onun varlığının sadece bir tavan ötesinde olduğu, beni deli edecek kadar yakın ve uzak bir yerdi.

Gerçi bu sıralar benden daha çok o delirmişti.

Deli, koca adamım benim.

Resmen karşımda çıldırmıştı. İlk defa o kadar çok konuşmuş, içini, korkularını, o kontrol manyağı yapısının çatlaklarından taşan tutku selini dökmüştü. Ve en sonunda, onu ancak dudağının kenarına kondurduğum o ani, susturucu öpücükle durdurabilmiştim. Ama tabii ki o, bununla kalmamıştı. O öpücük bir kıvılcımdı, o da bir yangına dönüştürmüştü. Beni masasının üzerine oturtmuş, evrakların ve disiplinin ortasında, bana ve kendine karşı tamamen savunmasız kalmıştı. O anki gözlerindeki ifade kontrolün değil, teslimiyetin ve açlığın ifadesiydi.

Zihnime düşen onun nefesinin sıcaklığı, avuçlarının belimdeki baskısı, dudaklarının üzerimdeki hakimiyeti karnımda ani, derin bir kasılmaya neden oldu. Sıcak bir dalga, göğsümden yüzüme doğru yayıldı. Boğazımda bir düğüm, ciğerlerimde bir yanma hissettim. "Off," diye içimden geçirdim, başımı sallayarak.

Boynumu, elimi yelpaze gibi hızlıca sallayıp serinletmeye çalıştım. Havasızlık hissini dağıtmak için derin bir nefes aldım. Olmazdı. Buraya duygularımı değil, planımı yerleştirmeliydim. Odadan, o boş, temiz, Rauf kokusundan yoksun yatak odasından çıktım.

Kollarımı dirseklerime kadar sıvadım. Pratik, fiziksel, temizlik. Önceliğim buydu. Mantığın ve eylemin en basit hali. Mutfağa yöneldim. Gözlerimi, tezgâhın seramik yüzeyine, dolap kapaklarının pürüzsüz beyazlığına, musluğun parlak kromuna diktim. Bunlar somut, dokunulabilir, temizlenebilir şeylerdi.

İlk iş, lavabonun altındaki dolabı açtım. Hiçbir şey yoktu...

"Öf!" diye homurdandım, hayal kırıklığıyla doğruldum. "Ne var yani, birkaç parça bez, bir şişe deterjan koysaydınız şuraya?" Havayı boşuna harcamıştım.

Dolabın kapaklarını sertçe kapattım, çıkan ses odada yankılandı. Pratik çözüm gerekliydi. Evden çıkıp asansöre bindim. Apartmanın sakin, nezih mahallesinde, birkaç blok ötede her şeyi bulabileceğim bir market vardı. İçeri girdiğimde, soğuk hava ve temizlik ürünlerinin keskin kokusu beni karşıladı.

Listesiz, ama net bir hedefle ilerledim. Mikrofiber bezler, yüzey temizleyici, çamaşır suyu, eldiven, bulaşık deterjanı, sünger... İhtiyaç olacak her şey. Sonra, buzdolabını dolduracak basit erzaklar: yumurta, peynir, ekmek, makarna, konserveler, biraz meyve. Askeri verimlilikle hareket ettim.

İki elim dolmuştu. Poşetler ağırdı, parmaklarımın eti beyazlaştı. Sıkıca tutarken, cebimdeki telefonun titreyip çalmasıyla duraksadım. Poşetleri hızlıca tek elime aldım, dengelerini sağlamak zordu. Diğer elimle kabanımın cebinden telefonumu çıkardım. Ekrandaki isim beni gülümsetti;

Dırabzonlu

Aramayı cevapladım. "Efendim?"

"Ne yaptın?" Fırat'ın sesi, her zamanki gibi doğrudan ve merak doluydu.

Poşetleri ayağımın üstüne, ayak parmaklarımın üzerine koyarak ağırlığı hafiflettim.

"Alışveriş yaptım, eve geri dönüyorum. Siz ne yaptınız?"

Telefonun diğer ucundan, uzakta bir kapının açılıp hızla kapanma sesi, sonra ayak sesleri duyuldu. Fırat'ın sesi alçaldı, biraz daha gizli. "Seninki burada çıldırdı. Telefonun kapalı olduğunu görmüş. Ben de ondan aradım seni, telefonun gerçekten kapalı mı diye görmek için. Ne yaptın engelledin mi kız, eski kocanı?"

Son cümleyi söylerken sesindeki muzip gülümsemeyi duyabiliyordum. Ardından, boğuk bir kahkaha patladı.

Ben de gülmekten kendimi alamadım. "Evet!" diye karşılık verdim, oyununa ortak olarak.

Fırat'ın kahkahası çoğaldı, sonra aniden, "Ayyy, dur, dur! Dur," diye kesti kendini. Ses tonu ciddileşti. "Seninki on dakika önce askeriyeden çıktı, haberin olsun. Belki o taraflara doğru gelebilir, gözünü dört aç. Geldiğinde söylersin, konuşursunuz zaten."

Tam o sırada, arka planda başka bir ses, belki bir kapı tokmağı ya da uzak bir komut duyuldu. Fırat aceleyle, "Ben kapatıyorum, haber ver bana," dedi ve iletişimi kesti.

Gülümsemem yüzümde dondu, ama içimde sıcak, tehlikeli bir heyecan kabardı. Telefonumu kabanıma geri koydum. Poşetleri iki elimde dengeli bir şekilde bölüştürdüm ve apartmana doğru hızlandırdığım adımlarla yürümeye başladım. Her adımda, sadece poşetlerin ağırlığını değil, bir kat aşağıdaki fırtınanın yaklaşan ayak seslerini de taşıyormuşum gibiydim.

Apartmana girdiğimde asansöre bindim ve poşetleri yere bıraktım. Beşinci katın tuşuna bastığımda asansörün parlak kapısı sağa doğru kaymaya başladı. Tam o sırada bir ses duydum:

"Asansörü tutar mısınız?"

Ses, Rauf'un sesiydi.

Asansörün kapanmak üzere olan kapısına elimi uzattım, sensörü engelleyerek yeniden açılmasını sağladım. Metal kapı, sola doğru sessizce sıyrıldı. Rauf, bir adım ötede, telefona bakarak duruyordu. Yüzü bembeyaz olmuştu ve düşünceli gibiydi. Telefonuma ulaşamamanın verdiği çaresiz bir paniği taşıyordu.

Gözlerini kaldırıp beni gördüğü anda, gözleri anında büyüdü. Şaşkınlık, yüzünün her çizgisini ele geçirdi. Dudakları hafifçe aralandı. Sonra, askeri bir refleksle, hızla başını çevirip koridoru, merdiven boşluğunu, her yeri kolaçan etti. Kimse yoktu.

Büyük, kararlı bir adımla asansöre atladı. Telefonu cebine attı ve hemen yana bakıp, kontrol panelindeki "Kapı Kapat" tuşuna birkaç kez, heyecanlı bir telaşla bastı. Kapılar, nihayet, yavaşça kapanmaya başladı.

Tam o anda, asansörün kapalı, yalıtılmış dünyasında, başını bana çevirdi. Dişlerini gösteren, vahşi, rahatlamış, delicesine bir gülümseme yüzünü aydınlattı. Sanki kayıp hazinesini bulmuştu. Terli, sıcak avuçlarını aniden yanaklarıma yerleştirdi. Tenim, onun ellerinin sıcaklığında eriyor gibiydi.

"Senin ne işin var burada?" diye sordu, sesi alçak, gergin, ama içinde taşan bir heyecanla titriyordu. Nefesi, yüzüme vuruyordu; hızlı, sıcak. Gözleri, gözlerimin derinliklerine, sanki cevabı orada arayacakmış gibi kilitlenmişti. Asansörün içindeki hava, aniden elektrik yüklü, nefes kesici bir hal aldı.

Omzumu silktim, yüzümde kayıtsız, hafif sıkılmış bir ifade takındım. "Hiç," dedim, sesimi bilerek uzatarak, onun sabırsızlığıyla oynayarak. "Evime geldim."

Rauf, nefesini tuttu. Göz bebeklerindeki o siyah noktaların aniden genişlediğini, şaşkınlık ve hızla beliren bir umutla dolduğunu gördüm. Dudaklarındaki o vahşi gülümseme yerini, düşünceli, hesaplayıcı bir ifadeye bıraktı. Alt dudağını hafifçe ısırdı. Sonra, yavaşça başını çevirdi ve asansör panelindeki parlak, kırmızı LED rakamlara baktı. Işık, 5 yazıyordu.

Yüzüme döndüğünde, kaşları hafifçe kalkmış, bakışları hem sorgulayıcı hem de eğlenceli bir parıltı taşıyordu. "İyi de yavrum," dedi, sesi alçak, oyunbaz ve tehlikeli derecede yumuşaktı. "Bizim evimiz dördüncü katta?"

Gülümsemem, bu sefer içten ve biraz da meydan okuyucuydu. Tam o anda, asansörün kapıları hafif bir sesle açıldı, beşinci katın koridoruna açıldı. Ellerimi, yanaklarına bastırdım, parmak uçlarım şakaklarına değdi. Sonra, kafamla yerde duran dolu poşetleri işaret ettim.

"Poşetlerimi al gel bakalım," dedim, sesim tatlı bir emir tonundaydı. "İçeride konuşalım."

Onun şaşkın, sorgulayan bakışlarını arkamda bırakarak, asansörden çıktım. Koridorda birkaç adım attım ve tam karşıdaki, 5 numaralı kapıya yöneldim. Anahtarımı çıkardığımı, kilide soktuğumu duyabileceğini biliyordum. Arkamdan, onun poşetleri toplarken çıkardığı hışırtıları ve belki de bir anlık donakalmış sessizliği hayal ettim.

Kapıyı açtım, içeri girdim, ama hemen kapamadım. Onun, poşetlerle birlikte, bu yeni gerçekliğin eşiğinde belireceği anı bekledim. İçimde, planın bu ilk hamlesinin heyecanı ve onun tepkisini görmenin verdiği sıcak, gizli bir keyif vardı. Oyun tahtası yeniden çizilmişti. Ve bu sefer, ev sahibi bendim.

Poşetleri iki elinde tutmuş, kapının eşiğinde öylece duruyordu. Bir avcı gibi değil, daha çok davet edilmiş ama henüz kuralları anlamamış bir misafir gibiydi. Gözleri, önce yüzümde, sonra açtığım kapıya, sonra tekrar bana kaydı. Şaşkınlık, yerini derin, yoğun bir meraka bırakıyordu.

Ayakkabılarımı çıkartırken başımla içeriyi gösterdim. Bir an tereddüt etti. Sonra, ağır adımlarla içeri girdi. Eşikten geçişi, bir sınırı aşmak gibiydi. Ayakkabılarını, benimkilerin yanına, dikkatle çıkardı. Hareketleri yavaş ve düşünceliydi, sanki bu yeni alanın kurallarını anlamaya çalışıyordu.

Sırtım ona dönük bir şekilde mutfağa yürüdüm. Ama her adımımda, onun arkamda ne yaptığını, nasıl tepki verdiğini tüm bedenimle hissediyordum. Mutfağa girdim, tezgâha yaslandım ve döndüm.

Rauf, tam o sırada içeri girmişti. Elindeki ağır poşetleri, sanki içinde kırılgan bir şey varmışçasına özenle, beyaz tezgâhın üzerine bıraktı. Poşetlerin hışırtısı, sessiz mutfakta yankılandı. Sonra, ellerini boşaltmış, ama ne yapacağını bilememiş bir halde, avuçlarını hafifçe birbirine sürterek durdu.

Gözleri, etrafı hızla taradı: aynı mutfak düzeni, aynı dolap kapakları, aynı pencere... ama farklı bir mekân. Sonra, bakışları bana kitlendi. Kaşları hafifçe çatılmıştı. Soru, artık sözle değil, bakışlarıyla yüzümde yanıyordu: "Bu nedir, Miraç? Bu oyunun neresi?"

Ben, yüzümde küçük, gizemli bir gülümsemeyle, onun bu şaşkınlığını, bu kontrolü elinden kaybedişini seyrettim.

"Biliyorsun," diyerek söze başladım. Üzerimdeki kabanı çıkartırken, "Ben askeriyede kalıyorum diye, sen de askeriyede kalıyorsun. Koruma içgüdün, disiplin anlayışın hep orada, hep yakınımda olmanı gerektiriyor," dedim.

Kabanımı yakalarından tutarak, bir sandalyenin arkasına astım. Ona döndüm, ellerimi belime koydum.

"Ama bu, ikimiz için de riskli. Göz önündeyiz. Hareket alanımız kısıtlı. Ve sen..." Duraksadım, ona doğru bir adım attım. "...kontrol manyağısın. Bana yakın olmak için kendi konfor alanından, kendi karargâhından çıkmak zorunda kalıyorsun. Bu seni gergin yapıyor. Dikkatsiz."

Gözlerindeki şaşkınlık, yavaş yavaş yerini anlamaya başlamanın keskin ışığına bırakıyordu. Ama hâlâ şüphe vardı.

Tezgâhtaki poşetlere doğru yürüdüm, içinden temizlik malzemelerini çıkarmaya başladım. Sıradan bir hareketle, konuşmamızı normalleştiriyor gibiydim.

"Bu yüzden," diye ekledim, bir şişe yüzey temizleyiciyi elime alıp incelerken, "Sana yakın bir yerde ev tutmanın mantıklı olabileceğini düşündüm. Stratejik bir pozisyon gibi anlayabilirsin bunu. Hem senin için rahat bir üs, hem benim için güvenli bir gözlem noktası. Ve en önemlisi..."

Sonunda, doğrudan ona baktım. Gözlerime bakmasını istedim.

"...ikimizin de gerçekten dinlenebileceği, rol yapmak zorunda olmadığımız, duvarların kulak misafiri olmayacağı bir yer."

Bir an sessizlik oldu. Sadece buzdolabının hafif vızıltısı duyuluyordu.

"Senin ev tutacağını söylemişlerdi," diye mırıldandı Rauf sonunda, sesi boğuk çıktı. Tezgâha, poşetlere, sonra tekrar bana baktı. "Ama tam üstümde, beşinci kat olduğunu söylememişlerdi."

"Evet," dedim, basitçe. "Çünkü kimseye söylemedim. Sadece herkes ev tuttuğumu biliyor. Elbette burayı öğrenecekler ama çok anlam yükleyeceklerini sanmıyorum. Çünkü burada ev bulmak kolay değil ve en nezih, en sakin mahalle burası. Ayrıca üsse de yakın."

Rauf, derin bir nefes aldı. Göğsü kabardı, indi. Yüzündeki tüm ifadeler birbiriyle savaşıyor gibiydi. Şaşkınlık, öfke, korumacılık, stratejik değerlendirme ve en derinde minnettarlık? Rahatlama? Anlaşıldığını hissetmenin verdiği o derin, sessiz huzur?

Sonunda, başını hafifçe salladı. Bu, sadece bir onay değil, derinlerde bir kapının aralandığına dair sessiz bir işaretti. Plana boyun eğiş değil, güvenle teslim oluştu. Gözlerindeki şüphe bulutları çekilmiş, yerini berrak, odaklanmış bir anlayış almıştı. Ama aynı zamanda, yüzünün hatlarında hafif bir yorgunluk, belki de uzun zamandır ilk kez hissettiği bir rahatlama vardı.

Ben, bu anın ağırlığını dağıtmak, onu pratik bir eyleme kanalize etmek istedim. Sol elimin avucunda tuttuğum deterjan şişesinin soğuk plastiğini hissettim. Sağ elimle, henüz alışveriş poşetinin içinden çıkardığım sarı, tüylü mikrofiber bezlerden birini kavradım. Bez, hafif ve yumuşaktı.

Gözlerine baktım. O da bana bakıyordu. Bir anlık göz temasında, onayımızı ve yeni başlangıcımızı teyit ettik. Sonra, elimdeki bezi, havada hafif bir kavisle ona doğru fırlattım.

Rauf'un asker refleksleri hemen devreye girdi. Gözleri bezi takip etti, eli şimşek hızıyla uzandı ve tam göğüs hizasında, havada yakaladı. Bez, onun geniş, sert avucunda küçücük kaldı. Kaşları, şaşkınlık ve hafif bir alayla yukarı kalktı. Mikrofiber kumaşa, sonra bana baktı. Bakışı, "Ciddi olamazsın," diyor gibiydi.

Ben, yüzümde küçük, muzip bir gülümsemeyle, diğer bezi elimde hafifçe sallayarak ona döndüm. Sırtımı dikleştirdim, komutan edamla.

"O halde," dedim, sesim tatlı ama kararlı bir emir tonundaydı, "yeni komşuna temizlik yapması için yardım etmelisin."

Sözlerim odada asılı kaldı. 'Komşu' kelimesi, aramızdaki yeni, kırılgan dinamiklere tuhaf, gerçekçi bir dokunuş kattı. Bu bir oyun değil, bir taktikti evet, ama aynı zamanda paylaşılan somut bir mekandı.

Rauf, bir an daha avucundaki beze baktı. Sonra, dudaklarının köşeleri yavaşça yukarı kıvrıldı. O bildik, sinsi, ama şimdi biraz da rahatlamış gülümsemesi geri dönmüştü. Omuzlarını hafifçe silkti, elindeki bezi bırakıp üzerindeki kabanı çıkarttı. Boşta kalan sandalyenin sırtına astı. Üzerini, ikinci bir ten gibi saran lacivert tişörtün kollarını dirseklerine kadar sıyırdı ve bezi geri eline aldı.

"Evet," diye mırıldandı, sesi alçak ve bana özel. "Nereden başlıyoruz, komşum?"

Düşünürcesine gözlerimi sola doğru çevirip dudaklarımı büzdüm. O salonu temizlese ben de mutfağı silerdim. İki ayrı koldan daha hızlı biterdi. Yeniden ona baktım.

"Ben mutfağı temizlemeye başlayayım, sende salondan başla."

Kafasını salladı ve dudaklarındaki küçük bir tebessümle yanıma yaklaşıp sol üst dolaba uzandı.

"Genelde kaplar burada, haberin olsun," dedi, çok bilmiş bir sesle. "Ayrıca, süpürge de var. Tam ayakkabılığın sağında kalan gömme dolapta."

Gözlerimi kıstım ama yine de gülümsememe engel olamadım.

"Sağ ol ya."

Rauf, kıkırdayarak elindeki kaba su ve deterjan koyup salonu temizlemek için mutfaktan ayrıldı. Bende işe koyuldum. Sessizlik yoktu artık; paylaşılan bir görevin sessiz senfonisi vardı. Suyun şıpırtısı, bezlerin sürtünmesi, ara sıra bir spreyin tıslaması evdeki tek sesti.

Her süpürülen toz, her silinen leke, sadece fiziksel bir temizlik değil, geçmişin ağırlığından da bir kurtuluş, birlikte inşa edeceğimiz yeni bir şeyin ilk adımları gibiydi. Bir noktada, ben mutfak dolap kapaklarını temizlerken, o salondan konuştu, sesi yüksek ve düşünceliydi.

"Buraya gerçekten hiçbir şey getirmedin mi? Kitaplık bomboş!"

"Henüz değil," diye cevapladım, temizliğime devam ederek. "Gerisini zamanla getireceğim," Duraksadım. "Belki seninkinden ödünç alırım birkaç kitap. Görünüşe göre seninkiler de raflarda bekliyor."

Ardımdan hafif bir kıkırdama duydum. "Seçiciyimdir. Beğenmeyebilirsin."

"Risk almayı severim."

Pencereyi silerken mutfağa girdiğini işittim. Suyun aktığını duydum, bezini duruluyordu. "Peki ya yatak odası?" diye sordu, sesi biraz daha ciddi, biraz daha kişisel bir tondaydı. "Orada da temizlik yapılacak mı?"

Döndüm, ona baktım. Elinde ıslak bez, ciddi yüz ifadesiyle bana bakıyordu. Ama gözlerinde, şakacı bir kıvılcım vardı. Bende o kıvılcımı söndürmez miydim?

Söndürürdüm.

"Yatak odası," dedim, yüzümde sert bir ifadeyle, "stratejik bir dinlenme bölgesidir. Oraya yalnızca ben girebilirim, komutanım," diye ekledim, ona doğru hafifçe eğilerek, "şu anki göreviniz salonumu temizlemek. Lütfen görevinize odaklanın."

Rauf, kaşlarını kaldırdı, ama itaat etti. Kapıya döndü, ama dönmeden önce, alçak ama net bir şekilde mırıldandı;

"Emredersiniz, komutanım."

Ben, onun gidişini izledikten sonra, derin bir nefes aldım. Yatak odası... O kelimeler, aramızda her zaman özel bir gerilim yaratırdı. Bir sınır çizgisiydi. Temizliğe devam ettim, ama zihnim o bomboş kitaplığa, onun sessiz beklemesine takılı kaldı. 'Risk almayı severim,' demiştim. Ve bu doğruydu. Ama bu risk, sadece kitaplarla ilgili değildi.

Temizliğin sonuna gelmiş, mutfağı pırıl pırıl bırakmış, aynı zamanda basit ama doyurucu bir akşam yemeği hazırlamıştım. Taze pişmiş yemeğin kokusu, temizlik kokularıyla karışıp evi doldurmuştu. Masayı, yeni bir başlangıcın ilk sofrası gibi düzenlemiştim. İki tabak, iki çatal, iki bardak su ve yemekler...

Tam o sırada, hole doğru yaklaşan ağır, yorgun ayak sesleri duyuldu. Kapının eşiğinde belirdi. Rauf, temizlikten artakalan bir enerjiyle, ama bedeni hafifçe öne eğikti. Alnında ince bir ter tabakası parlıyor, tişörtünün göğüs kısmı nemden koyulaşmıştı. Elinde, temizlikten kalan son eşyaları tutuyordu.

Bana baktığında, gözlerindeki gerginlik erimiş gibiydi. Yorgunluğun verdiği bir sakinlik, hatta bir rahatlama vardı yüzünde. Sessizce banyo kapısını açtı, içeri eşyalarını bıraktı, lavaboda ellerini ve yüzünü yıkadı. Suyun sesi kesildi. Sonra mutfağa döndü. Gözleri masadaki hazırlığı görünce hafifçe açıldı. Dudaklarında, yorgun ama gerçek bir gülümseme belirdi. Sesini, şakacı ve biraz da duygusal bir tonla alçalttı.

"Evet, temizlik bitti sevgilim..." Duraksadı, gözlerinde oynak bir ışıkla, "...yani komşum." Hafifçe güldü. "Hani benim teşekkürüm?"

Onun bu nadir, yumuşamış haline karşılık, gözlerimi komik bir şekilde büyüttüm, tüm şakacılığımı yüzüme yansıttım. İki elimle, gururla hazırladığım masayı işaret ettim.

"İşte teşekkür, sayın sevgilim..." Aynı duraksamayı taklit edip, "...yani komşum." diye tamamladım. "Sana kendi ellerimle yemek hazırladım."

Rauf, bu sözler karşısında alt dudağını yaladı ve hafifçe dişlerinin arasına sıkıştırdı. Kafasını hem hayranlık hem de "Seni gidi seni," der gibi yanlara salladı. Gözlerindeki ifade, yorgunluğun ötesinde, sıcak ve minnettardı.

Ağır, ama artık tehditkâr olmayan adımlarla bana doğru yaklaşmaya başladı. Ben de oyunbaz bir savunmayla, gülümseyerek, geri geri yürüdüm, ta ki sırtım mutfak tezgâhına hafifçe değene kadar.

"Demek," diye başladı, sesi şimdi daha alçak, daha yoğun, kelimeleri tadarak çıkarıyordu, "bana kendi ellerinle yemek hazırladın. Kendi evinde. Sana ait olan bir yerde."

Her kelime, bu yeni durumun gerçekliğini pekiştiriyor, aramızdaki yeni sınırları ve imkânları vurguluyordu.

Ben de ona bakarak, yavaş ve net bir şekilde başımı salladım. "Evet," dedim, sesimde bir gurur ve yumuşak bir meydan okuma vardı. "Kendi evimde. Bana ait olan bir yerde."

Rauf, tezgâha yaslandı, avuçları seramik yüzeyde hafifçe açıldı. Bedeni, benimle aramızdaki son birkaç santimetreyi de kapatacak şekilde öne eğildi. Sonra, yavaş ve kasıtlı bir hareketle başını hafifçe yana eğip, burnunun sırtını, benim burnumun ucuna sürttü. Nazik, hayvani bir selamlaşma gibiydi. Isısı, tenime yapıştı.

Sinsi, serseri gülümsemesini dudaklarına takındı. Gözlerinde, oyunbaz bir kıvılcım, ama altında daha derin, daha tehlikeli bir sorgulama vardı.

"Şimdi ben seni öpsem," diye fısıldadı, nefesi dudaklarıma değiyordu, her kelime ağır ve düşünülmüştü, "seni komşumla mı aldatmış oluyorum?"

Gözlerimi devirdim.

"Alakası yok," diye cevapladım, sesim onunkinden daha hafif, ama en az onunki kadar niyetliydi. "Çünkü benim komşum, beni öpmeye cesaret edemez. Çok iyi bir askerdir. Kurallara uyar."

Gözleri kısıldı. O altın rengi irisler, daralmış göz kapaklarının ardında daha da keskin, daha da tehlikeli bir parıltı kazandı. O sinsi gülümseme, dudaklarının köşesinde donup kaldı, yerini düşünceli, ağır bir ifadeye bıraktı. Gözleri dudaklarıma, sonra tekrar gözlerime kaydı.

"En iyi askerler," diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçak, ama her hecesi odanın sessizliğinde çınlıyordu, "stratejik üstünlük için, bazen kuralları çiğnemeyi bilir. Hatta... çiğnemelidir." Bir elini yavaşça kaldırdı, parmak uçları çenemin altına, boğazımın narin eğrisine değdi. Dokunuşu, bir sorgulama kadar hafif, bir sahipleniş kadar kesindi. "Ve buradaki tek stratejik üstünlük sensin, Miraç. Her zaman öyleydin."

Avucu, çenemin altını tamamen kavradı, başparmağı yanağımda, şakağıma doğru uzandı. Bana hafif ama tartışmasız bir baskıyla, ona bakmam için yön verdi.

"Yani evet," diye devam etti, sesi artık bir itirafın derin, güvensiz tonundaydı. "Kurallara uyan iyi bir asker olarak, bu evden, bu komşuluktan uzak durmam gerekirdi. Ama seni burada, benim evimin tam üstünde olacağını bilmek... bu, tüm taktik kitaplarını, tüm disiplin anlayışımı alt üst eden bir zaaf. Ve ben," diye vurguladı, gözlerimdeki her tepkiyi okuyarak, "bu zaafımı görmezden gelmeyeceğim. Onunla yaşamayı öğreneceğim."

Parmağı, şakağımdan, dudaklarımın köşesine, sonra alt dudağımın üzerine kaydı. Baskı, bir tehditten çok, derin bir arzunun titreyen ifadesi gibiydi.

"Öyleyse sorduğum sorumun cevabı, bana göre hayır," diye bitirdi, sonunda. "Seni komşumla aldatmış olmam. Çünkü komşuluk, bir kılıftı. Ve ben," diye ekledi, artık yüz yüze, nefes nefese, "o kılıfı senin için çoktan çıkardım. Şimdi geriye kalan tek şey... iki askerin, kuralları yeniden yazdığı bir savaş alanı. Ve bu alanda, senin dudakların en değerli ganimet."

Ve işte o zaman, tüm şakalar, tüm sorgulamalar bitti. Gözlerindeki o son perde de kalktı. Geriye, hiçbir rolün, hiçbir kuralın örtbas edemeyeceği çıplak, yakıcı bir gerçeklik kaldı.

Dudakları dudaklarımı küçük bir naiflikle bulduğunda ellerimizi göğsümüzün arasından geçirip boynuna sardım. İşte, diye düşündüm dudaklarım onunkine açılırken, savaş alanı. Ama burada silah yoktu. Sadece nefes vardı, sadece dokunuş. Ve ganimet... ganimet zaten kaybedilmiş, çoktan fethedilmişti.

Onun başlattığı o sorgulayıcı ritmi alıp, ona cevap verdim. Dudaklarım, onunkilerin üzerinde hareket etti, her temasla aynı şeyi tekrarladı: Evet. Burası. Biz. Ellerim, onun boynunun arkasında, saçlarının kısa tutamlarında gezindi, onu bana daha da yaklaştırdı.

Bu bir zafer öpüşü değildi. Bir buluşmaydı. İki ayrı kıtanın, aynı savaşın farklı cephelerinde savaştıktan sonra, nihayet aynı barış anlaşmasını mühürlemesi gibiydi. Kurallar yeniden yazılıyordu, evet. Ama bu ilk madde, sessiz ve netti: Burada, bu dudaklarda, hiçbir şey sahte değil.

Nefesimiz kesilmeye başladığında, ayrıldık. Ama çok az. Alınlarımız hâlâ birbirine değiyordu. Gözlerim kapalıydı, kalbimin vuruşları kulaklarımda gümbürdüyordu. Onun nefesi, dudaklarımın üzerinde ılık ve nemliydi.

"Bu ev senin, her şey sana ait," dedi, nefeslerinin arasından. "Ama kalbim ve bedenim senin, sadece de sana ait."

Bu bir itiraftı. Bir teslimiyetti. Bir mülkiyet beyanı değil, bir adanıştı. Tüm o kontrol manyaklığının, sert kabuğunun altından çıkan, çıplak ve savunmasız bir gerçeklikti. Bu evdeki her şey benim olabilirdi, ama onun varlığı zaten bana aitti. Ve bu, hiçbir kâğıt, hiçbir rol, hiçbir mesafe ile değişmeyecekti.

Gözlerimi açtım. Onun gözleri zaten açıktı, bana bakıyordu. İçlerinde, az önceki tutkunun yanı sıra, derin, ağır bir ciddiyet vardı. Bu sözlerinin arkasında duruyordu. Başparmağımı kaldırıp yanağına yerleştirdim. Hafifçe okşadım.

"Biliyorum," diye fısıldadım, sesim titreyerek. "Zaten hep benimdi. Sadece... bir an için yolunu şaşırdı."

"Evet," diye onayladı, alnını benimkine bastırarak. "Şaşırdı. Ama şimdi pusulası senin kalbin. Ve bir daha şaşırmayacak."

"O zaman," dedim, sesim biraz daha güçlenerek, "bu ganimetine sahip çıkma vakti. Ve ilk görev..." Başımı masaya çevirdim. "...sikmişim görevini. Yemekler soğudu sevgilim," dedim, sitemle.

Rauf'un dudaklarında, o bildik, sinsi ama şimdi daha yumuşak, daha şefkatli bir gülümseme belirdi. Gözleri ışıldadı, içinde hem eğlence hem de derin bir sevgi vardı. Ellerimi, yanaklarından nazikçe alıp, kendi dudaklarına götürdü. Her birinin iç bileğine, atardamarımın attığı noktaya, hafif, sıcak bir öpücük kondurdu. Bu, bir ant içiş, bir bağlılık yemini gibiydi.

Sonra, gözlerini bana dikti, şakayla karışık bir alayla kaşlarını kaldırdı.

"Çen büyüdün de çen, küfür mü etmeye başladın?" dedi, sesinde o bildik, koruyucu, ama aynı zamanda çok seven bir erkeğin yumuşak azarlaması vardı. "Senin ağzını yerim, kadın."

Tehdit değil, bir iltifat gibi söylemişti. Gözlerindeki ifade, "Bu küstahlığına bayılıyorum," diyordu. Gülümsedim, onun bu halini seviyordum. İçimdeki tüm ağırlıklar hafiflemiş gibiydi. Ama o, sadece gülümsemekle yetinmedi. Elini uzattı, bileğimden hafifçe tutup beni masaya, sandalyenin yanına doğru nazikçe çekiştirdi.

"Şahsıma küfretmeden bir an önce yemek yiyelim," dedi, sesinde hâlâ o alaycı, ama şimdi daha sıcak bir ton vardı. Gözlerini devirerek, abartılı bir ciddiyet takındı. "Yoksa her an bana, 'Bu yorumunuz tefekkür yolunda küçük bir taş gibi,' diyecekmişsin gibi geldi."

Bu beklenmedik, sofistike ve tamamen saçma cümle karşısında, yüzümdeki ifade dondu. Kaşlarımı, şaşkınlık ve inanamama karışımı bir ifadeyle çattım.

"Saçmalama. Sana niye küfredeyim?"

Rauf, göğsünün derinliklerinden gelen, tok, içten bir kahkaha patlattı. Ses, mutfağın sessizliğini doldurdu, duvarlarda yankılandı. Kafasını geriye attı, gözleri kısıldı, öyle eğleniyordu ki.

"Bak," dedi, kahkahalarını birazcık dizginlemeye çalışarak, gözleri ıslak parıltılarla bana döndü. "Diyeceksin demiştim. Ekran sürem yetti. Teşekkürler forum."

Ve böylece, ilk gecemiz, küfürler, gülüşler, soğuk yemekler ve sıcak vaatlerle devam etti. Görevler, roller, planlar... hepsi bir kenara bırakılmıştı. Şu an sadece, yeni evinde yemek yiyen bir adam ve onu izleyen, ağzının tadını çok iyi bilen bir kadın vardı.

Ve bu, her şeyden daha gerçekti.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!