Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Opus 11, Fernando Escudero
Survival, Eminem
Mairead Nan Cuiread, Tannas
AN IUCHAIR: ANAHTAR
🐙
Miraç Gökçe, Ağzından
Geçmişi olan her insan, kendi zamanının arkeoloğudur; ruhunda kazı yaptıkça, kendine ait kalıntılar bulur. Kabul etmekten kaçındığımız, sakladığımız, gömmeye çalıştığımız ama bir türlü tamamen kurtulamadığımız parçalarımızdır. Bu yüzden hiç kimse tamamen masum değildir.
Geçmişi olan herkes, ruhunda bir mezarlık taşır.
Ben, gözlerimdeki cesetle yaşıyordum.
Ve bana bakan herkes, artık bunu görebiliyordu.
"Taçsız Kral'ın artık kim olduğunu biliyoruz."
Binbaşı Aydın Kemerci'nin kulağıma dolan cümlesiyle, masaya inmiş bakışlarımı ona çevirdim. Sualtı Akrepleri Timi olarak yeniden komuta merkezinde toplanmıştık. Rauf, tam karşımdaki sandalyede oturuyordu. Onun sağında Ali, solunda Demir yerini almışken; benim solumda Aslı, sağımda ise Pars vardı.
"Bütün ekipler peşinde. Evet, henüz bir iz yok ama elbet bir yerde tökezleyecektir."
Sabah Rauf ile yaşadığım anı saymazsak, bende birkaç bilgi toplayabilmiştim. Sol koluma yeniden taktığım bandajın sırt kısmını düzelterek sağ elimi kaldırdım. Aydın binbaşının bakışları bana çevrildiğinde elimi indirdim. Bütün herkesin bakışlarını yüzümde hissediyorken çenemi dikleştirdim.
"Bende biraz araştırma yaptım Binbaşım," dedim ve solumda kalan dosyaya sağ elimle uzanmaya çalıştım. Ali, uzakta kalan dosyayı önüme doğru sürüklediğinde dosyayı tuttum ve kapağını açtım.
"Burada, Yasemin Gök Kurnaz'ın doğum tarihi yazıyor. 15 Kasım 1985 doğumlu. Yani 40 yaşında. Eğer doğum tarihi doğru ve gerçekten 40 yaşındaysa, Arven Doruk Aslan, bu kadını tanıyordu."
Aydın Binbaşı, kaşlarını düşünceli bir şekilde çatarken Rauf'un sesini duydum;
"Abim yaşasaydı aynı yaşta olacaklardı ama tanıdığını hiç sanmıyorum," dedi.
Gözlerinin içine bakarak kaşlarımı kaldırdım.
"Emin misin? Belki de tanıyordur da sana söylememiştir. Bildiğiniz şeyleri söylememek sizde genetik sanırım?"
Rauf, kaşlarını çattı.
"Ne demek istiyorsun?"
Dişlerimi birbirine bastırdım.
"Babamı tanıdığın halde bana söylememenden bahsediyorum."
Rauf'un gözlerinde bir şimşek çaktı. Tam ağzını açıp karşılık verecekken, Aydın binbaşının keskin bir öksürüğü ikimizi de kendimize getirdi.
"Kişisel meselelerinizi bir kenara bırakın. Şu an tek bir hedefe odaklanmamız gerekiyor."
Rauf, bana son bir anlamlı bakış fırlattıktan sonra sandalyesine geri yaslandı. Ben ise dosyadaki diğer belgelere odaklandım, içimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak.
"Devam et, Miraç." Binbaşı seslendi.
"Evet," diye toparladım kendimi. "Yasemin Gök Kurnaz'ın eğitim kayıtlarına ulaşabildim." Bir anlık duraksama yaparak, lafımın ağırlığının odada çökmesini sağladım. "Ne tesadüf ki Arven Doruk Aslan ile aynı okuldan ve aynı sınıftan mezun olmuş."
Gözlerimi doğrudan Rauf'a çevirdim. Sözlerimi, onun kalbine bir hançer gibi saplamak istercesine, soğuk ve net bir tonda bitirdim;
"Yani Arven, ona ihanet edeni çok yakından tanıyordu."
Odada keskin bir sessizlik hâkim oldu. Rauf'un yüzündeki ifade donuklaştı, bu bilginin ağırlığı altında ezilmiş gibiydi. Gözlerinde yankılanan şok ve inkâr, söylemek istediğim her şeyi anlatıyordu.
Binbaşı Aydın, masaya hafifçe vurarak dikkatleri dağıttı.
"Bu, her şeyi değiştirir. Demek ki ihanet rastgele değildi. Bu, kişisel ve planlı bir hareketti," dedi ve bana baktı. "Miraç, Yasemin ve Arven'in bağlantısını araştırmaya devam et. Okul yıllarına, ortak arkadaşlarına, her şeye bak. Bendeki dosyada da annenin bir öğrencisi olduğu bilgisi var. Bunları detaylıca araştır."
Binbaşının söylediği cümlelerin içinde geçen kelime havada bir zehir gibi süzüldü. Nefesim tutuldu, içimde bir şey kırılırcasına sıkıştı. Bu artık sadece bir operasyon değil, geçmişin karanlık dehlizlerine inen bir yolculuktu. Zihnim allak bullak olmuşken, bir anlam veremediğim bir şekilde, kafamı sallayabildim. Kafamı salladığımda Rauf'a döndüm.
Okuyamadığım, derin ve karmaşık bir ifade vardı.
"Toplantı bitmiştir, dağılabilirsiniz."
Ayağa kalkan Aydın binbaşının sesiyle hepimiz bir nevi serbest bırakılmış gibi olduk. Sandalyelerin geri çekilme sesleri odadaydı. Binbaşı kapıdan çıkarken, ben derin bir nefes bırakıp masanın üzerine dağılmış kağıtları tek elimle toplamaya koyuldum. Aslı ve Pars, sessizce bana yardım ederken, Rauf'un, Demir ve Ali'yle birlikte merkezi terk ettiğini görmezden geldim.
"Komutanım, ilaçlarınızı aldınız mı?"
Pars'ın sesiyle toplanmaya devam ettiğim kağıtlara bakmaktan vazgeçip ona döndüm. Yorgun bir gülümsemeyle, "Daha kahvaltı bile yapmadım ki," diye mırıldandım, sesimde hafif bir sitem vardı.
Pars anlayışla kafasını salladı, sonra omzumun üzerinden Aslı'ya baktı.
"O halde hanımlar, sizi kahvaltıya götürebilir miyim? Çok güzel bir mekân biliyorum."
Bu beklenmedik davetle gülümsemem biraz genişledi, ancak içimde hâlâ bir tedirginlik vardı. Sorgulayan bir ifadeyle kaşlarımı çattım. Arkamı dönüp Aslı ile göz göze geldiğimde, o da aynı şaşkınlık içindeydi. Bana anlamlı bir bakış attı ve "Neden olmasın?" der gibi omzunu çekip indirdi.
🧜♀️
Pars'ın bahsettiği güzel mekân, antrenman sahasıydı. Askerlerin dövüş eğitimlerini aldığı ve öğrendiklerini uyguladıkları geniş bir alandı.
"Gerçekten burası mı Pars?"
Aslı'nın sitemli sesine kendimi tutamayıp güldüm. Pars, elindeki poşetlerden birini Aslı'nın kucağına, diğerini de bana uzattı ve Aslı'nın yanına, beton bir korkuluğa oturdu.
"Tabii ki de kızım, ne sandın?" diye cevapladı, gözleri sahada dövüşen iki askeri takip ederken. "Yemek yerken izlemesi çok zevkli oluyor." Göz ucuyla Aslı'ya baktı ve alaycı bir sırıtış ekledi: "İzle de teknik öğren biraz, cılız seni."
Aslı, ona döndü.
"Cılız senin ba-"
"Öhöm!"
Boğazımı sertçe temizleyerek Aslı'nın cümlesini bitirmesine engel oldum. Poşeti açıp içindeki sıcak simitleri görünce, bu garip kahvaltı fikrine bir kez daha gülümsedim. Aslı, dışarıya çıkarttığım ayranımı açıp geri önüme koyduğunda teşekkür ederek askerleri izlemeye başladım.
Tozlu sahada iki asker, ter içinde birbirleriyle güreşiyor, komutanlarının verdiği talimatları uygulamaya çalışıyordu. Pars, ağzı dolu dolu teknik yorumlar yapıyor, Aslı ise onu görmezden gelip simidini büyük bir keyifle yiyordu. Bir anlığına gözlerimi kapadım. Bu, komuta merkezindeki gergin havadan ve geçmişin ağırlığından çok farklı, basit bir andı. Ve sanırım tam da ihtiyacım olan şeydi.
Kulağımda bir nefes hissettim.
"Afiyet olsun."
Rauf.
Gözlerimi açıp sağ omzumun arkasından ona baktığımda, yanımdan Demir ile birlikte geçtiler. Adımlarını yavaşlatmadan, sanki sıradan bir selamlaşmaymış gibi. Ama o iki kelime, sırtıma saplanan bir bıçak gibiydi. Sessizliğimiz, boğucu bir anlaşmazlığa dönüşmüştü. Onun sırtını izlerken, ağzımdaki simit sanki çoğalmıştı. Güçlükle yutkunup ayranımdan bir yudum aldığımda Pars, heyecanla elindeki simidi poşete bıraktı.
"İşte gerçek eğlence," dedi ve elindeki simit kırıntıları silkeleyip onları izlemeye başladı. Demek ki Rauf ve Demir, birlikte bir güç gösterisi yapacaklardı. Arkamızda koşarak yaklaşan bir adım sesi duydum. O koşan kişi yanıma çöktüğünde nefes nefese Pars'a baktı.
"Bir şey kaçırdım mı badi?"
Pars, Ali'ye dönmeden damağını şaklattı.
"Daha başlamadılar."
Ali, heyecanla ellerini ovuşturup onları izlemeye başladığında derin bir nefes alıp Rauf'a baktım. Bakalım, iyi dövüşebiliyor mu? İzleyip görecektim.
Demir ile Rauf, üzerlerindeki üniformaların ceketlerini çıkarttıklarında, sadece bedenlerini saran lacivert kısa kollu askeri atletleriyle kalmışlardı. Gözlerim anında Rauf'a kilitlendi ve istemsizce gözlerimi kırpıştırdım.
Meslek gereği sayısız erkek bedeni görmüştüm. Eğitimli, kaslı, güçlü... Ama hiçbiri bunu andırmıyordu.
Bu, bir anatomi çizimi değil, bir savaşçının ta kendisiydi. Kısa kollu tişörtü, her bir kastan adeta özür diliyor gibi vücuduna yapışmıştı. Omuzları, çelikten bir çerçeve gibi geniş ve ağırdı. Göğsündeki pektoral kaslar, nefes alışverişiyle hafifçe kalkıp inerken, üst karın bölgesinde sekiz ayrı, keskin çizgiyle belirginleşen karın kasları, gergin bir yay gibi duruyordu. Kol kasları, her hareketinde gerilen ve gevşeyen bir güç demetini andırıyordu; bisepsler tam anlamıyla top gibiydi, önkol kasları ise bir ip yumağını andıran karmaşık ve güçlü bir desen oluşturuyordu.
Ama asıl dikkat çeken, sırtıydı. Bana dönük durduğu bir anda, sırtının üst kısmında belirginleşen kanat kasları öyle geniş ve işlenmişti ki, adeta bir kartalın kanatlarını andırıyor, beline doğru mükemmel bir "V" formu oluşturuyordu. Omurgasının her iki yanında derin çukurlar oluşturan bu kas kütlesi, gücün sadece bir gösteriş değil, her bir lifine işlemiş bir içgüdü olduğunu haykırırcasına belirgindi.
Bu, spor salonunda ağırlık kaldırarak yapılmış süslü bir vücut değildi. Bu, sayısız savaş alanında, gerçek hayat ve ölüm mücadelelerinde dövülerek şekillenmiş, çelik gibi bir gücün saf tezahürüydü. Gözlerimi ayırmakta zorlanıyordum.
Vaov... Meslek gereği sayısız erkek bedeni gördüm. Ama hiç böylesini görmemiştim.
"Komutanım sinek," diyen Ali'ye güçlükle döndüm. Ali, gülmemek için dudaklarını büzmeye çalıştı ama titremesine engel olamıyordu. "Ağzınız açık kaldı, sinek girmesin."
Yakalandığımı anlamamla birlikte yüzümü anında öfkeden ve utancın getirdiği kızarma hissinden arındırmaya çalıştım. Ağzımı hızla kapattım, çenem gerginleşti. Gözlerimi Ali'nin üzerine dikerek, "Teşekkürler, Dalgakıran. Beni düşünmen takdire şayan," dedim, sesim buz gibi ve keskin. Ancak bu resmi tonun altında, onu daha sonra eğitim sahasında bir güzel terleteceğime dair sessiz bir söz vermiştim.
Pars'ın boğuk bir kahkahası ve Aslı'nın arkasını dönüp omuzlarının titremesi, beni ele veren diğer ihanetçilerdi. Tüm profesyonel disiplinime rağmen, dudaklarımın köşeleri hafifçe kıvrıldı. Bu andan tek kârlı çıkan, hiçbir şeyden haberi olmayan ve sahada ısınma hareketleri yapan Rauf'tu.
Rauf ile Demir, askerlerden uzakta bir köşeye çekilmiş, birbirlerine son birkaç kelime fısıldadılar. Demir kafasını onaylarcasına salladığında, aynı anda ve simetrik bir şekilde birkaç adım gerilediler. Arada oluşan mesafe, artık sadece fiziksel değil, bir savaş alanının sınırı gibiydi. Her biri diğerini ölçüp biçiyor, vücutları bir sonraki hamleye hazır, gergin birer yay gibi duruyordu. Ortamdaki tüm mizah anında buharlaşmış, yerini elektrik yüklü, ağır bir sessizliğe bırakmıştı. Pars'ın ve Ali'nin yüzündeki sırıtışlar silinmiş, onları da aynı ciddiyet sarmıştı.
Nefesimi tuttum.
İki beden, bir savaş balesi başlarcasına aynı anda harekete geçti. Rauf'un ilk hamlesi, havayı yararak ilerleyen, son derece ekonomik ve ölümcül bir düz yumruktu. Demir, önkolunu bir kalkan gibi kullanarak savuşturduğunda, donuk ve kemiksi bir ses duyuldu.
"Görmek için mükemmel bir yerdeyiz," diye mırıldandı Pars'ın sesi, içindeki profesyonel hayranlığı gizleyemiyordu.
Demir, savuşturmanın yarattığı açıklığı kullanarak güçlü bir kroşe savurdu. Ama Rauf, daha yumruk yola çıkmadan bir adım geri atmıştı bile. Ayak hareketleri hafif, dengeli ve son derece hesaplıydı. Her adımı, ayağının tabanıyla toprağı hissederek, zeminle tam bir uyum içinde atıyordu. Gözleri, Demir'in omzundaki en ufak bir seğirmeyi, gözlerindeki niyet okumasını, nefes alışverişindeki ritim değişikliğini bile yakalıyor gibiydi.
Evet, iyiydi.
Spor salonlarında, kontrollü ringlerde görülebilecek türden bir iyilik değildi bu. Bu, her hareketinde ölümle dans etmiş bir savaşçının, içgüdüsel ve acımasız verimliliğiydi. Kasları sadece güç depolamıyor, aynı zamanda enerjiyi inanılmaz bir hassasiyetle iletiyordu.
"Demir sağ kanattan saldırdı, bunu beklemeyen Rauf bir kedi çevikliğiyle atlattı. Demir'in dengesini bozarak dirseğini Demir'in kaburgasına indirdi!"
Ali'nin bir spiker edasıyla anlattığı sahneye kahkaha atmaya başladığımda bir an için Rauf'un bana baktığını gördüm. Hayır, hayır, bana bakmıyordu. Kahkahamın çıktığı dudaklarıma bakıyordu.
"Balıkçı, denizkızını gördü."
Aslı'nın kulağıma fısıldamasıyla Demir, Rauf'un dizlerinin arkasına vurarak dizlerinin üzerine çökmesine neden oldu. Rauf, tam arkasına dönüp onu durduracakken Demir, Rauf'un sırtına çullanarak yere uzandırdı. Sağ diziyle sırtına baskı yaparken Rauf'un kulağına doğru eğildi.
Ali, "Ne söylüyor acaba Demir komutanım, Rauf komutanıma?" diye merakla mırıldandı. Ben de merak etmiştim, çünkü Demir'in Rauf'a fısıldadığı şey, onun gözlerinde anında elektriklenmeye neden oldu. Öfke, adeta kaslarına pompalanmıştı. Demir'in ne söylediğini bilmiyordum, ama Rauf'u tetiklediği kesindi. Öyle bir güçle hareket etti ki, Demir'i üzerinden attığı gibi durmadı, onu yakaladığı sol kolunu bacaklarının arasına sıkıştırdı, sırt üstü yere uzandı ve kolu ters yönde bükmeye başladı.
Demir'in "PES!" çığlığı ve ardından gelen inleyişi sahada yankılanırken, Ali ve Pars coşkuyla alkışlayarak ayağa fırladılar.
"KAZANAN RAUF YÜZBAŞI!"
Rauf, nefes nefese, ter içinde Demir'in kolunu serbest bıraktı ve ayağa kalktı. Tepesinde, yerdeki Demir'e baktı. Yüzünde zarif bir ifade yoktu, sadece derin bir ciddiyet vardı. Hafifçe kafasını iki yana sallayıp elini uzattı. Demir, acıyla karışık bir kahkaha atarak Rauf'un elini tuttu ve onun çekiciyle ayağa kalktı, diğer eliyle omzunu ovuşturuyordu.
Rauf, gözlerini kısarak Demir'e bakmaya devam etti ve dudaklarını kıpırdattı.
Canın mı acıdı şerefsiz?
Demir, gülerek Rauf'un omzuna sarıldı.
Senin ağrın benimkinden daha ağır kardeşim.
Dudaklarından okuduklarım yalnızca bunlardı. Rauf, gülerek gözlerini devirdi ve kafasını iki yana sallayarak Demir'in kolunu omzundan atıp yürümeye başladı. Bize doğru her adımında alnından, şakağına süzülen teri görebiliyordum. Bana doğru yürüdü ve tam önümde durdu. Gözlerimin içine bakarken bana doğru eğildiğinde nefesimi tuttum. Yanaklarıma sıcak nefesi değdi.
Elini sol kolumun yanından arkama uzatıp geri çekti. Elinde, katlı duran temiz bir havlu tuttuğunu gördüğümde kaşlarımı çattım.
Bunu hangi ara arkama koymuşlardı?
Havluyla alnındaki ve yüzündeki teri silerken, gözleri hâlâ bana kenetli kaldı. O havluyla yüzünü silmesi, bana bakması... Sanki en kişisel, en mahrem anına şahit oluyormuşum gibi garip bir samimiyet vardı bu hareketinde. Havluyu boynunun arkasına atarak iki ucundan tuttu.
"İlaçların da arkanda," dedi ve bana sırtını dönüp yürümeye başladı. O iki cümle, havada bir bomba gibi patladı. Sadece fiziksel bir konumun bildirisi değildi bu. Arkamı dönüp yere baktığımda iki kutu gördüm. İlaçlarım. Onları ne zaman koymuştu?
İlaçları elime alıp önüme döndüğümde Aslı'nın gülümseyerek bana su şişesi uzattığını gördüm. İlaç kutularının hafif ağırlığı, gözlerimde taşıdığım o cesetten çok daha baskın gelmeye başlamıştı. Bu sefer taşıdığım şey, bir ölü yük değil, bir yaşam ipiydi. Ve onu bana uzatan, en az onun kadar ağır bir geçmişi olan adamdı.
🐙 ⛓️🧜♀️
Yazar, Ağzından
Rauf, kulağına yaslı telefonu indirerek kapattı ve soyunma odasından çıktı. Elinde duran telefonu cebine koydu, üzerine giydiği temiz üniformanın kollarını düzelterek, yürümeye başladı. Saçları, sabahki haline nazaran daha düzenli bir hâle dönüşmüştü. Hafif uzun siyah saç tutamları, serseri bir stille alnına yeniden döküktü. Postallarının çıkarttığı ses, koridorda yankılanıyor ve askerler, yürüyüşünden bile onun geçtiklerini anlayabiliyordu.
Rauf, Miraç ile kullandıkları odanın kapısını açıp içeriye girdiğinde, çalıştığını gördü ve onu rahatsız etmemek için kapıyı yavaşça kapattı. Miraç, bir an için ona baktı ve yeniden incelediği dosyalara gömüldü. Rauf, kendi masasına doğru ilerlerken gözü, masanın üzerinde duran plastik ilaç kutusuna takıldı. Bakışı, bir saniyeden az sürdü, ama o bir saniyede kutunun üzerindeki saatleri ve her bir boşalmış bölmeleri kaydetti.
Dudaklarında silik bir tebessüm oluştu.
Miraç, ilaçlarını içmeme gibi inatlaşmaya girmemişti.
Sandalyesine oturdu ve sandalyeyi sürükleyerek masasına yaklaştı. Masası her zaman düzenli ve tertipliydi ki sağında duran yamuk kalemliği düzeltip içinden bir kurşun kalem aldı. Masanın solunda kalan, yığın dosyanın en üstündekini aldı ve önüne çekip kapağını açtı. Kalemi sağ elinin parmaklarına yerleştirdi, alışkın bir hareketle tuttu.
Tam çalışmaya başlayacaktı ki, bir an için sola, Miraç'a baktı.
Miraç'ın başı, okuduğu evrakın üzerine eğilmişti. Düşünceli kaşlarının hafifçe çatıldığını, dudaklarının ise konsantrasyonla sıkıldığını görebiliyordu. Zihni, istenmeyen bir anıyı yakmaya çalışan bir makine gibi hızla çalıştı.
Miraç, yüzünü biraz daha eğdiğinde, uzun olan saçlarından, omuzlarına gelen kısımları masaya sürttü. Rauf'un gözleri, düşen bir bordo telini takip etti. Miraç, rahatsız olmadan, bir el hareketiyle onu geri itti. Rauf, kadının arkaya doğru savurduğu saçları izledi. Miraç'ın bu hareketi, Rauf'un sağ dirseğinin masaya yaslanmasına neden olmuştu. Rauf, parmaklarının arasındaki kalemi ustalıkla çevirip şakağına yasladı.
Kalemin soğuk tahtası, yanmakta olan şakağına bir anlık bir serinlik getirdi. Orada, avucunun içinde saklanmış gibi duran yüzüyle, artık sadece izliyordu. Gözlerini, o bordo saçların dalgalarında, kaleminin ucuyla zihninde çizmeye çalıştığı o ulaşılmaz hatlarda kaybetti. Önündeki dosya, varlığını tamamen unutturmuştu; tek gerçek, karşısında oturan ve her hareketiyle içindeki yarayı deşen kadındı.
Miraç, onu izleyen bir gözün elbette ki varlığın farkındaydı ama bundan emin olmak istedi. Kaşlarını çatıp bir anda sağına döndüğünde Rauf, ondan hızlı davranıp önüne baktı. Kalemi, elinde tuttuğu dosyanın üzerinde anlamsızca gezdiriyor, gözleri ise okumadığı bir cümlenin üzerinde sabitlenmiş halde titriyordu. Yüreği, göğüs kafesini parçalayacakmış gibi gümbürdüyordu. Yakalanmıştı.
Miraç, gözlerini devirdi kafasını iki yana salladı. Baktığı dosyalara eğildiği sıra yeniden saçları önüne geldi. Bu durumdan sıkılmış gibi ofladı ve sandalyesini Rauf'a doğru döndürdü.
"Bana bir kalem verir misin?" dedi, elini uzatırken.
Rauf, yüzünü yavaşça Miraç'a çevirdi. Bakışları, kadının elinde sımsıkı tuttuğu kaleme kaydı. "Elindeki ne?" diye sordu, sesi sakin ama alttan alta bir şaşkınlık taşıyordu.
Miraç, yeniden gözlerini devirdi.
"Saçımı toplayacağım," dedi ama Rauf'un hareketsizliği sabrını taşırıyordu. Ayağa kalktı. "Senden isteyende kabahat, kendim alırım."
Rauf, gülmemek için yanak içini ısırırken çekmecesini aldı ve annesinden kalan siyah, üzerinde bordo çizgileri olan tokayı avcunun içine alıp çekmeceyi kapattı. Ayağa kalkıp kendine doğru yaklaşan Miraç'a baktı.
"Arkanı dön."
Miraç, bu sözlerle irkildi, donakaldı. Anlamayan, hatta biraz kuşkulu gözlerle Rauf'a bakarken, Rauf elindeki tokayı hafifçe sallayarak gösterdi. Miraç, içgüdüsel olarak geriye bir adım attı. Gözlerinde bir şimşek çakmıştı. 'Kız arkadaşından mı kaldı?' diye geçirdi içinden. Öfkeyle, yeniden Rauf'un gözlerine baktı.
"Kız arkadaşına ait olan bir tokayı takmayacağım," dedi, sesi keskinleşmişti.
Rauf, ifadesiz gözlerle onu süzdü. "Annemin."
Miraç'ın yüz ifadesi değişti. Sertliği eriyor, yerini bir pişmanlık ve mahcubiyet alıyordu. Alt dudağını hafifçe ısırıp bakışlarını kaçırdı. O an, Rauf'un gözleri, Miraç'ın dudaklarına kaydı. Hızlıca göz kırptı ve başını iki yana sallayarak, "Kolum ağrıdı Miraç, dön arkanı," diye ekledi, sesi biraz daha yumuşamıştı.
Miraç, bozuntuya vermemeye çalışarak tokaya uzanmak istedi ama Rauf, tokayı elinden kaçırdı. Miraç, sabırsız ve sorgulayıcı bakışlarla ona baktı. "Versene, takacağım."
Rauf, çenesini hafifçe kaldırarak Miraç'ın bandajlı kolunu işaret etti. "O kolunla takamazsın. Dön, ben yapacağım."
Miraç, derin, anlamlı bir nefes verdi. Sanki içindeki tüm direnci bu nefesle dışarı atıyordu. Yavaşça, sırtını Rauf'a döndü. Rauf, ona bir küçük adım daha yaklaştı. Avcundaki tokayı bir an için masaya bırakıp, elleri titreyerek Miraç'ın saçlarına dokundu.
Parmaklarına değen her bir saç telinin bu kadar yumuşak, bu kadar canlı olmasını beklemiyordu. Sanki ipeksi bir akışa dokunuyordu. Yavaşça, neredeyse bir ayin ciddiyetiyle, Miraç'ın saçlarını tepesinden toplamaya başladı. Saçlarını sol avcunun içinde bir araya getirdi, sağ avucunu, sallanan saç demetinin arkasına bir destek gibi yasladı. Sonra, saç tellerini elini döndürerek nazikçe burgu yapmaya koyuldu.
Her sarışında, bordo saçlardan yayılan hafif greyfurt kokusu burnuna doluyor, Rauf'u geçmişin tozlu koridorlarında kısa bir yolculuğa çıkarıyordu. Gözlerini, içinde bulunduğu anın büyüsü titretiyordu. Burguyu tamamladı, sol avcunda tuttuğu saçın etrafına dikkatle sardı. Miraç'ın tepesinde oluşan dağınık topuzu sabitlemek için tokaya uzandı. Yumruk halini almış saç demetini tokayla, iki hassas dönüşle bağladı.
Rauf, yaptığı saça bir gurur eseriymiş gibi bakarken gözleri bir an için ensesine kaydı. Üniformasının yakasının arasından belli olan o bembeyaz, savunmasız ten parçasına bakarken boğazında bir şey düğümlendi. Nefesi daralıyor gibiydi. Büyük, kesin bir adım geriye çekildi, araya fiziksel bir sınır daha koyarcasına.
"Bitti," dedi.
Sesi odaya soğuk ve mesafeli bir taş gibi düştü. O sıcak, samimi andan geriye kalan tek şey, bu iki heceydi. Hiçbir şey olmamış gibi, hiç dokunmamış, hiç kokusunu almamış, hiç o ensenin beyazlığında kaybolmamış gibi davranması gerekiyordu. Sandalyesine yerleşti ve bu sefer gerçekten çalışmaya başladı.
Miraç, topuzuna dokunup, "Teşekkürler," diye fısıldadı. Saçları hâlâ onun parmaklarının izini taşıyor gibiydi. Derin, sessiz bir nefes aldı ve masasına ilerleyip yerine oturdu. Önündeki kâğıt yığınına yeniden eğildi. İkisi de aynı sessizliğin içinde, aynı odada, aynı anıyı ama zıt kutuplarda yaşayarak, çalışmaya devam ettiler.
🐙 ⛓️🧜♀️
Miraç Gökçe, Ağzından
Beynimin içi kazan gibi kaynıyordu. Okuduğum raporlardaki satırlar, sayılar gözümün önünde birbirine karışmış, zihnim yorucu bir pusun içinde yüzüyordu. Ne kadar süredir buradaydım, hiç bilmiyordum. Saatler mi, dakikalar mı geçmişti, anlamlandıramıyordum. Ancak sırtımı sandalyeme yaslayıp hafifçe geriye doğru uzandığımda, omurgamdan gelen o belirgin çıtırtı, zamanın hiç de az ilerlememiş olduğunu haber verdi.
İstemsizce, sesi Rauf'un duyup duymadığını anlamak için göz ucuyla ona baktım. Tam o sırada, o da elindeki kalemi bırakıyordu. Derin, yorgun bir nefes verdi. Sanki benim gizli sorgumdan haberdarmışçasına, sandalyesini geriye itti ve ayağa kalktı. Kollarını iki yana açtı, parmak uçlarında yükseldi ve tüm vücudunu gergin bir yay gibi geriye doğru esnetti.
İşte o zaman, onun kemiklerinden gelen, benimkinden çok daha gürültülü ve doyumlu bir çıtırtı sesi odayı doldurdu. Gözlerim, şaşkınlık ve bir parça da yakalanmışlık hissiyle fal taşı gibi açıldı. Bu küçük, komik senkronizasyon, aramızdaki tüm gerginliğe, tüm söylenmemiş sözlere inat, garip ve samimi bir ortaklık anı yaratmıştı. İçimden bir gülme dürtüsü yükseldi, tutamadım. Kıkırdayarak yüzümü çevirdiğimde yüzüme batan bakışları hissedebiliyordum.
"Komik mi?"
Sesi beklediğim gibi gergin değil, daha çok meraklı, hatta belki de küçük bir şaşkınlıkla doluydu. Bu beklenmedik ton, beni cesaretlendirdi. Yüzümü ona çevirdim, hâlâ dudaklarımın kenarlarında oynamaya devam eden bir gülümsemeyle.
"Evet," dedim, sesim gülümsememden dolayı hafif titriyordu.
Rauf, gözlerini hafifçe devirerek, dişlerinin beyazlığı göz kamaştıran bir gülümsemeyle karşılık verdi. Yüzünü hemen sağa doğru çevirdi, sanki o nadide anı, o samimi sırıtışı fazla göstermekten çekiniyormuş gibi.
Ama o kısa an bile yeterliydi.
Göğsümün tam ortasında, kalbim ani ve güçlü bir darbe indirdi, sanki kaburgalarıma meydan okuyordu. Nefesim kesilmişti. İçimden, düşüncelerim isyankâr bir fısıltıyla şekillendi. Zalimin oğlu, rüyadakinden bile çok da güzel gülüyormuş.
Bu düşünce, zihnimde yankılandı. Ona olan tüm kırgınlığıma, tüm öfkeme rağmen, itiraf etmek zorundaydım. O gülümseme, yüzünü tamamen değiştirmişti. Onu daha genç, daha yakın, daha tehlikeli bir hale getirmişti. Çünkü şimdi, o buzul kabuğun altında saklanan sıcaklığın gerçekten var olduğunu biliyordum. Ve bu, onunla aynı odada olmayı, bir an için bile olsa, katlanılmaz derecede daha karmaşık hale getiriyordu.
Rauf, dudaklarındaki o kısa ömürlü, parıltılı gülümsemeyi bir an önce silmiş, yerine her zamanki ciddi maskesini takınmıştı. Dosyalarını hızlı ve verimli hareketlerle toparlamaya başladı.
"Kalk hadi, eve gidelim," dedi, sesi artık yorgunluğun ağır bastığı bir tonda. Bir an için bana baktı, gözlerinde kısa bir tereddütle. "Evde çalışmak istersen, dosyaları alabilirsin?" diye ekledi. Sorgulayan bakışları, benim cevabıma odaklanmıştı.
Kafamı iki yana salladım, sandalyemden doğrulurken. "Eve iş götürmeyi sevmem," dedim, kendi dağınık masamı toplamaya başlayarak. Her ne kadar takip ettiğimiz izler hayati önem taşısa, zihnimin köşelerinde bu dosyalarla eve dönmek cazip gelse de, onun gerçek yeri burasıydı. Bu dört duvar, bu güvenlikli ortam, bu masalar... Hepsi, üzerinde çalıştığımız tehlikeli gerçeklerle arama konulmuş birer bariyer gibiydi. Ev, sığınak olmalıydı; bu karmaşanın içine çekildiği ikinci bir cephe değil.
Rauf, cevabıma bir şey söylemedi, sadece hafifçe başını sallayarak onayladı. Ceketini askıdan alıp giydi. Kapıyı açtı ve ışığı kapattı. Koridora vuran loş aydınlatmanın içinde, bir an için silueti belirdi. Ceketimi alıp aralık bıraktığı kapıdan çıkıp durduğumda Rauf, kapıyı kilitledi ve anahtarı cebine attı. Bir şey demeden koridorda yürümeye başladığımızda uzaktaki kapıya baktım.
Hava kararmıştı.
Rauf, "Ben üzerimi değiştirip geliyorum," dedi ve bir şey demeden sağ koridora girdi. Benim üzerimde, kolumdan dolayı değiştiremediğim gömleğim duruyordu. En son hastanedeyken değiştirmiştim. Elimde tuttuğum ceketi sol omzumun üzerine bıraktım. Sağ elimle gömleğin yakasını burnuma yaklaştırdım.
Kokmuyordum.
Saçın?
İçimdeki küçük bir rahatsızlıkla saçımın arkasından bir tel çıkartıp gözlerimi etrafta gezdirdim. Burnuma yaklaştırıp kokladım. Şampuanımın azalmış kokusundan başka bir koku almamıştım. Gerçi, Rauf saçlarımı topladığında rahatsız olmamıştı. Olsaydı, bunu söylerdi, değil mi?
Elimde tutan uzun tutamı topuza dolayıp sol omzumda duran ceketi aldım. Rauf, koridordan çıktığında üzerindeki boğazlı siyah kazağa ve altındaki keten pantolonuna baktım. Kolunun üzerine attığı ceketiyle durdu ve kafasıyla yürümemi işaret etti.
Binadan çıktığımızda tuzlu denizin serinliği yüzüme çarptı. Rauf, uzakta duran arabasının kilidini uzaktan açarken yürümeye devam etti. Araca bindiğimizde motoru çalıştırdı, omzunun hizasından bana baktı.
"Eve gitmeden önce alışveriş yapalım. Dolapta pek fazla yiyecek falan yok. İlaç içiyorsun, yemek yeriz," dedi ve el frenini indirip önüne döndü.
"Olur," dedim.
Sonuçta benim de kendi ihtiyaçlarım olacaktı. Regl dönemim yaklaşıyordu ve her ne kadar çantamda acil durumlar için bir ped bulunsa da yedek almak şarttı. Bu tür kişisel ihtiyaçları onunla böyle doğrudan paylaşmaktan hâlâ çekiniyor olsam da, hayatın acımasız akışı bizi bu tür samimi rutinlere zorluyordu. Marketin floresan ışıkları altında geçireceğimiz o on beş dakika, belki de tüm gün yaşadığımız gerilimden çok daha gerçek, çok daha insani bir andı.
Zincir bir marketin aydınlatılmış otoparkında arabayı park edip dışarı çıktığımızda, akşamın iyice çöken soğuğu ince gömleğimi delip geçerek tenimi bulmuş, istemsizce titrememe neden olmuştu. Rauf, arabanın önünden değil de arkasından gelirken benim olduğum tarafın arka kapısını açtı ve eğildi. Elinde tuttuğu ceketimle doğrulup omuzlarımın üzerine bıraktı.
"Hava soğuk, bir de üşütüp iyice yorgun düşme."
Bu küçük hareket, onun doğasında olan bir şeydi; sessiz, pratik, gösterişsiz. Ama bu gece, yorgunluğum ve savunmasızlığım yüzünden her zamankinden daha derin işliyordu.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadım, sağ elimle ceketin sol yakasını çeneme doğru çekerek.
Otoparkta yürürken, adımlarımız asfaltta eşzamanlı bir ritim tutturdu. Rauf beni bir an izledi, ceketin içinde küçülmüş halimi görünce yüzünde belirsiz bir ifade belirdi. Sonra dikkatini marketin otomatik kapılarına çevirdi. Kapılar açılırken, geçmem için kenara çekilip öncelik verdi. Hiç duraksamadan, içeriye, yüzüme vuran o yapay sıcağın dalgasına attım kendimi. İçerisi dışarıdaki sessiz soğuğa kıyasla bir renk ve ses patlaması gibiydi; floresan ışıklar, rafların parlak ambalajları ve tekdüze bir müzik...
Rauf, kenardan bir market arabası çekip yanıma yaklaştı. Arabayı iterek yürümeye devam ettiğinde kuru bakliyat için ayrılmış alanda durduk. Rauf, akla gelebilecek her şeyi sepetin içine doldurmaya başladığında bakışlarımı etrafta gezdirdim. Bir şişe zeytinyağı ve Ayçiçek yağı alıp arabaya bıraktım. Gözlerim yağların üzerindeki ton balığı konservesine kaydığında yutkunarak parmak uçlarımda yükseldim.
Elimi her ne kadar uzatsam da bir türlü ulaşamıyordum. Kaşlarımı çatıp parmak uçlarımın üzerine daha sert bastım.
O ton balığı benimdi!
Sen ve ton balığı hastalığın, beni öldüreceksiniz...
Sussana sen!
Küçüklüğümden bu yana ton balıklı sandviç, ton balıklı salata, ton balıklı makarna, ton balıklı pilav, ton balıklı kısır... Kısacası ton balığının girebileceği her şeyi yemiştim. Yorulan parmak uçlarımı saniyeler süren bir beklemeyle dinlendirip yeniden yükseldim. Neden bu kadar yükseğe koyarsınız ki!
Tam o sırada, belimin iki yanına sarılan güçlü ellerle birden havalandım. Kendimi ton balığı konserveleriyle yüz yüze buldum. Şaşkınlıkla düşmemek için en yakındaki iki kutuya yapıştım.
Kim tutuyor lan beni?
Rafların arasından sızan bir Kraken olmayacağına göre?
Beni tutan eller beni nazikçe yere indirirken, kavradığım ton balıklarını daha sıkı sıkıya tutuyordum. Ayaklarım yere bastığında arkamı döndüm. Rauf, kollarını göğsünde bağlamış, gözlerinin hizasında duran ton balığı rafına, dudaklarında zorlukla bastırdığı bir gülümsemeyle bakıyordu. Ardından yüzünü bana doğru indirip kaşlarını kaldırdı.
"O kadar çabaladın ki dayanamadım," dedi, sesinde alaycı bir şefkat vardı. Elimde tuttuğum iki konserveye baktı. "Biraz cimrilik etmişsin ama, daha fazlasını hak ediyordu o çaba."
Elimdeki ton balıklarına bakıp yeniden ona baktığımda bana doğru bir adım attı ve sağ elini uzatıp üç tane daha ton balığı aldı. Arabaya doğru fırlatıp elimdekileri de aldı ve arabanın içine düzgünce koyup arabayı itmeye başladı. Onun yanında yürümeye başladığımda, bu aptalca mutluluğun verdiği suçluluk ve keyif arasında gidip geliyordum.
Kişisel ihtiyaçlar reyonuna geldiğimizde, bir an tereddüt ettim. Rauf, hiç tavrını bozmadan, erkeklere ait olan bir alanda gezinerek bana alan tanıdı. Hızlıca ihtiyacım olanları alıp sepete bıraktım. Hiçbir şey söylemedi ve yürümeye devam etti. Bu sessiz anlayış, aramızdaki yabancılığı bir nebze olsun eritiyordu.
Kasa sırasında beklerken, yanımızda duran yaşlı bir çift, birbirlerine "Akşam yemeğinde ne pişirelim canım?" diye fısıldaşıyordu. Rauf'un bakışları o çiftte kalırken gözlerini kırpıp bana döndü. Göz göze geldik ve aynı anda gözlerimizi kaçırdık. O an, ne kadar farklı bir evrende olduğumuzu bir kez daha hissettim.
Poşetleri arabaya yerleştirdikten sonra, eve doğru yola koyulduk. Arabanın içi, marketteki geçici hareketliliğin ardından yeniden bir sessizliğe bürünmüştü. Ancak bu sessizlik, sabahki gibi gergin değil, daha çok yorgun ve kabullenmiş bir sessizlikti.
Yol boyunca camdan dışarıyı izledim. Caddeleri aşana, araba paylaştığımız evimize yaklaştıkça Rauf'un direksiyonu sıkan parmaklarının biraz daha gevşediğini fark ettim. Bizim için güvenli olan tek limana yaklaşıyorduk.
Arabadan indiğimizde, poşetleri taşımak için elimi uzattım.
"Ben hallederim," dedi, tüm poşetleri iki eline toplayarak. Cebinden çıkarttığı anahtarı uzattığım elime tutuşturdu. Bir şey demeden apartmana girip asansöre bindik.
Tam kapılar kapanacakken araya koyulan ojeli bir el ile Rauf'un önüne geçtim ve ona doğru döndüm. Keskin topuk sesleri asansörün içinde yankılanırken, içeri giren kadının hafif parfüm kokusu burnuma doldu. Gözlerim kadının makyajlı yüzünde gezerken kadın bir bana bir de Rauf'a bakıp önüne döndü. Rauf'ta uzun kalan bakışması gözümden kaçmamıştı.
‘Kıskandın mı?’
Ne kıskanacağım be!
Rauf'a yüzümü kaldırdığımda yüzünü eğmiş bana bakıyor olmasını beklemiyordum. Gözlerindeki soğuk ifadesine nazaran arkasındaki yaramaz ışıltıyı saklayamıyordu. Bir an için çenesini alnıma yaklaştırıp sürttü. O kadar hızlı ve beklenmedik bir hareketti ki, nefesim kesildi. Ne ara çatıldığını anlamadığım kaşlarım düzeldiğinde nefesimi tuttum.
O kısa, samimi temasın sıcaklığı alnımda yanmaya devam ediyordu. Asansörün içindeki hava aniden elektriklenmiş, üçüncü kişinin varlığı bile silinip gitmişti. Rauf'un gözlerindeki o yaramaz ışıltı şimdi daha belirgindi, dudaklarının kenarında gizli bir gülümseme oynuyordu. Sanki, "Evet, kıskandın ve biliyorum," diyor gibiydi.
Kadın, üçüncü katta bizden önce indiğinde onun biraz önce durduğu yere kaydım. Dördüncü katta asansör durdu ve hızla asansörden indim. Karşımdaki daireye anahtarı sokup kapıyı araladım.
İçeri girdiğimizde, Rauf, ayakkabısını çıkartıp poşetler ile mutfağa girerken, ben ayakkabılarımı çıkarıp terliklerimi giydim. Peşinden mutfağa girdiğim sırada Rauf, mutfak tezgahının üzerine bir şey bıraktı. Dönüp baktığımda, market poşetlerinden çıkardığı küçük bir kutu çikolataydı gördüğüm. Hiçbir şey söylemeden, onu tezgâhın kenarına, benim ulaşabileceğim bir yere koydu.
Bu küçük, sessiz jest karşısında yutkundum.
Masaya bakıp kişisel eşyaların olduğu poşeti kenara, kapı koluna asıp üzerimdeki ceketi çıkarttım. Salona geçip üzerimdeki ceketi bıraktım ve mutfağa geri döndüm. Rauf, çoktan aldığımız her şeyi saniyeler içinde yerleştirmişti. Onun bu hızına hayran kalarak masanın üzerinde duran ton balığını elime aldım.
"Evet, ne yiyoruz?" diye mırıldandığımda Rauf, dolap kapağını kapatıp bana döndü.
"Sen oturuyorsun, ben ton balıklı salata ve makarna yapıyorum." Koluma anlamlı bir bakış attı, "Bu kolunla yemek yapamazsın."
Kaşlarımı meydan okurcasına kaldırdım. Ona bu kadar kolay pes edeceğimi sanıyorsa yanılıyordu. Bandajlı kolumu hafifçe sallayarak, "Sen öyle san," dedim ve ton balığı kutusunu tezgâha bırakıp gömleğimin sağ kolunu tutarak dişlerimle çekiştirmeye başladım. Yukarıya doğru sıyırmaya çalışıyordum ki Rauf, yaklaştı ve elimi usulca itti.
"Tamam, tamam anladık. En çatlak sensin," dedi ve kolumu kendine doğru çekti. Yüzümdeki zafer kazanmış gülümsemeyle gömleğin kolunu kıvırmasına izin verdim. Dirseğime kadar kıvırdığında geri çekilip doğrama tahtasını tezgâha koydu. Masanın üzerinde duran poşetin içinden iki domates alıp yanına doğru yürüdüm. Musluğu açıp sağ elimle yıkamaya başladığımda "Çatlak karı," diye fısıldadı, ama bu sefer sesinde alaydan çok, tuhaf bir sevecenlik vardı.
Yıkadığım domatesleri doğrama tahtasına bırakıp salatalık ve birkaç küçük biber alıp geri döndüm. Rauf, ocağı yakıp makarna suyunu koyduğu tencereyi üzerine bıraktı. Sonra da yıkadığım sebzeleri doğramaya başladı.
Mutfak, bir süre sadece doğrama sesleri, tencerenin fokurdaması ve zaman zaman birbirimize çarpmamak için yaptığımız küçük kaçamak hareketlerle doldu. Rauf makarnayı süzerken, ben de salatayı karıştırıyordum. O an fark ettim ki, bu basit akşam yemeği hazırlığı, tüm gün yaşadığımız gerginliklerden ve söylenmemiş sözlerden çok daha gerçekti. Ve Rauf'un yüzündeki o sakin ifade, bu basit ritüelden duyduğu tatmini açıkça gösteriyordu.
Mutfak masasının üzerinde, iki tabağa eşit konulmuş makarna ve salata kaseleriyle artık yemek yemeğe hazırdık. Rauf, iki bardağa su doldurup masaya bıraktığında sandalyeyi çekip oturdum. Rauf'ta yanımdaki sandalyeye çöktüğünde bana baktı.
"Afiyet olsun," dedi ve önüne döndü.
Onu taklit edip "Afiyet olsun," dedikten sonra makarnadan ilk çatalımı aldım. Sessiz bir şekilde on beş dakikada yemeğimizi bitirdikten sonra bulaşıklarımızı da birlikte yerleştirmiştik.
Bu akşam, sabah her ne kadar gergin geçse de, şu an huzur kokuyordu. Mutfağın ılık ışığında, yemek sonrasının o tatlı rehaveti içinde, kendimi bir an için evli hissettim. Gerçekten evli olan insanlar gibi. Birlikte yemek yapmış, birlikte yemiş, birlikte temizlemiştik. Bu sıradan rutin içinde bile bir bütünlük, bir ait olma duygusu vardı.
Kâğıt üzerinde!
Zihnimde aniden yankılanan bu acımasız cümle, bir bıçak gibi saplanıverdi. O tatlı yanılsamadan sıyrılıp gerçeğe döndüm. Gözlerimi, dalıp seyrettiğim şömine ateşinden çekip, salonun karşı köşesindeki koltuğa, kitabına gömülmüş olan Rauf'a çevirdim.
Orada, kendi dünyasında, benden ayrı bir yerde oturuyordu. Aramızdaki mesafe sadece fiziksel değildi. Bu huzur dolu an bile geçici bir ateşkesten, zorunlu bir birliktelikten ibaretti. Derin bir nefes aldım ve kendi koltuğuma biraz daha gömüldüm. Belki de bu kâğıt üzerindeki evliliğimiz, bazen işte böyle anlarda, gerçek olandan ayırt edilemeyecek kadar mükemmel yalanlar söyleyebiliyordu.
Saat hızla kadranlarını değiştirirken şöminenin alevlerinin ağır ağır sönüşünü izliyordum. Odanın içindeki altın rengi ışıltı yerini, gecenin lacivert gölgelerine bırakıyordu. Rauf, mayışan bedenini küçük bir hareketle kıtırdatıp kitabını kapattı ve ayağa kalktı.
Gözleri benimkilere değdiğinde "İyi geceler," dedi, sesi uykulu ve alçaktı. Duvar lambasını açık bırakarak koridora girdi.
Onun adımları merdivenlerde uzaklaşırken, salonda yalnız kalmıştım. Açık bıraktığı lambanın yumuşak ışığı, sanki aramızdaki o aşılamaz mesafeyi aydınlatmaya çalışıyor gibiydi. İyi geceler demişti, ama bu sadece bir veda değil, aynı zamanda bir sınırdı. O, kendi odasında; ben, bu salonda...
Kâğıt üzerindeki evliliğimizin fiziksel tezahürü, buydu.
Başımı koltuğun yumuşak arkalığına dayadım. Bugün, tüm o gerginlikler, beklenmedik yakınlaşmalar ve küçük çatışmalarla dolu bir gündü. Ama şimdi, her şey yeniden başlangıçtaki sessizliğe dönmüştü. Belki de bu, bizim hikayemizin trajedisiydi. Buzları eritmeye yetecek kadar sıcak anlar yaşasak bile, her zaman yeniden donmanın bir yolunu buluyorduk.
Gözlerimi kapattım. Yarın yeni bir gün olacaktı ve biz, yine bu ince çizgide ne tamamen birlikte ne de tamamen ayrı olarak yürümeye devam edecektik.
Zaman kavramını kaybettiğim sıralarda, koridordan gelen güçlü, boğuk bir haykırış sesiyle irkildim ve gözlerimi araladım. Kalbim, göğüs kafesimde çılgınca atmaya başlamıştı. O ses Rauf'a aitti, bu kadar emindim. Sesinde tanıdığım o kontrollü, güvenli ton yoktu; bu, için için gelen, delice bir korkunun ya da acının sesiydi.
Hiç düşünmeden fırladım, ayağa kalktım. Bacaklarım titriyordu. Bir kâbus mu görmüştü? Yoksa... Fiziksel bir şey mi olmuştu? Koridorda koşarken, kapısına yığıldım, tokmağı avuçlayıp içeri daldım.
Odası loştu, sadece pencereden sızan ay ışığıyla aydınlanıyordu. Yatağın üzerinde, çarşaflara sarılmış, nefes nefese, gözleri kapalı ve ter içinde kıvranıyordu. Çıplak göğsü sırılsıklam olmuş, alnına yapışmış saçları karanlıkta ıslak izler bırakıyordu. Bu, tanıdığım Rauf değildi. O her zaman kontrolü elinde tutan, duvarları yüksek adam değil; dünyanın bütün karanlığını omuzlarında taşıyan, yaralı bir çocuktu şimdi.
Yavaşça, bir avcının ürktüğü bir hayvana yaklaşır gibi, yatağın kenarına iliştim. Elim terli alnını bulurken iğrenmedim. Aksine onu rahatlatmak için geriye doğru, ıslak saçlarının arasından okşadım. Teni ateş gibi yanıyordu.
"Rauf," diye fısıldadım, sesim titreyerek. "Uyan, kâbus görüyorsun."
Rauf, ağlak bir ses çıkartıp "Abi!" diye inlediğinde gözlerimin arkası yandı. Bu çığlık, sadece bir sözcükten ibaret değildi; için için gelen bir yalvarış, çok eski bir acının yankısıydı. Saçlarını hafifçe okşamaya devam ederken, sesimi onu bu karanlığın içinden çekip çıkarabilecek kadar yükselttim.
"Rauf, uyan!"
Rauf, sıktığı dişlerinin arasından "Abi!" diye bağırdı ve yataktan sırtını ayırarak gözlerini açtı. Titreyen omuzlarıyla yükselip alçalan göğsü hâlâ nefes nefeseydi. Gözleri odaklandı, önce etrafa, sonra bana baktı. Sol gözünden akan bir yaşın yanağına süzüldüğünü gördüğümde, dayanamadım, sağ kolumu boynuna sararak ona sarıldım.
Hızla, "Geçecek diyemem, çünkü geçmeyecek. Bununla yaşamayı öğreneceksin Rauf," diye mırıldandım.
Nefesi hızla hırıltılı bir hal alırken, "Miraç..." diye boğuk bir sesle mırıldandı, sanki ismim ağzında yabancı bir şeymiş gibi. Kendini geri çekmek, duvarlarını yeniden inşa etmek istediği her halinden belliydi. Göğsüme çarpan kalp atışlarının ne kadar kuvvetli olduğunu görebiliyordum.
Onu sakinleştirmek için ensesindeki saçları okşadığımda sertçe yutkundu aramızda kalan elini çekerek belime yasladı ve yüzünü boyun girintime sakladı. Sıcak nefesi tenime değiyor, ıslak yanağı cildimi yakıyordu. Bu, aramızdaki ilk gerçek sarılıştı, zorunluluktan değil, bir ihtiyaçtan doğan. Hızlı nefeslerinin arasından aldığı soluklar sakinleşene, vücudundaki gerginlik yavaş yavaş çözülene kadar bu şekilde kaldık.
Zamanın ne kadar geçtiğini bilmiyordum. Belimdeki eli, yavaşça kaymaya başladığında yorgun gözlerimi kırpıştırıp kafamı geri çektim. Başı, yüzünü görebileceğim bir şekilde omzuma dayandığında kapalı gözlerinden uyumuş olduğunu gördüm. Yüzündeki gergin çizgiler yumuşamış, nefesi düzenli ve sakin bir ritme kavuşmuştu. Onu yatağına uzandırdığımda uyanacak sanmıştım ama uyanmamıştı, sadece yastığa gömülürken derin bir iç çekmişti.
Doğrulup yataktan kalktım ve bir an için yüzüne baktım. Şimdi, savunmasız ve sakin, tüm o katı disiplin ve mesafenin ardındaki adamı seyrediyordum. Onu bu hâlde bırakırsam yeniden kâbus görüp uyanır mıydı? O "Abi!" çığlığı odada yeniden yankılanır mıydı? Bu düşünce içimi bir korkuyla doldurdu.
Yanağımın içini dişleyerek yatağın diğer ucuna yürüdüm. Battaniyeyi usulca kaldırıp altına girdim. Yatağın kenarına, mümkün olduğunca uzağına yerleştim. Soğuk çarşaflar ve aramızdaki mesafe, birkaç saat öncesinin o kâğıt üzerindeki sınırlarını hatırlatıyordu. Ama şimdi, bu sınırları kendi irademle, onu korumak için geçiyordum.
🐙 ⛓️🧜♀️
Yazar, Ağzından
Gölcük, karanlık bulutların arasından doğmak için mücadele veren güneşin soluk ışıklarıyla, yeni ve belirsiz bir güne merhaba demişti. Deniz, hâlâ geceyi taşıyor gibiydi; ağır, dalgalı ve gri. Martıların çığlıkları ise, sanki bu kasabaya musallat olan hatıraları yeniden uyandırıyordu.
Yatak odasında, alacakaranlık hâlâ hüküm sürüyordu. Miraç, yanağını Rauf'un çıplak göğsüne yaslamış, bedeni yamuk bir şekilde yatakta duruyordu. Yatağın içinde yan 'T' şeklinde görünen bu görüntü, Miraç'ın ne kadar deli yattığının bir kez daha kanıtı olacaktı.
Rauf göğsündeki ağırlıkla kaşlarını çatarak gözlerini açtı. Tavana bakan gözlerini kırpıştırdı. Bir an ne yapacağını şaşırdı. Geceyi hatırladı. Miraç'ın onu bırakıp gitmediğini anladı. Bu yakınlık hem yabancı hem de tuhaf bir şekilde tanıdık geldi. Başını yastıktan kaldırıp aşağıya, göğsüne baktığında Miraç'ın dudakları aralık, düzensiz nefeslerle derin bir uykuda olduğunu gördü. Gözleri, yan yatmış kadının bedeninde öylesine gezinip yeniden yüzüne döndü.
Dudakları, bu görüntüye istemsizce bir gülümsemeyle kıvrıldı.
"Gerçekten de deli yatıyormuşsun," dedi, fısıldayarak.
Yavaşça Miraç'ın bandajlı koluna dikkat ederek, tek eliyle belinden tuttu ve onu kendi yarattığı sarmaşık bahçesinden kurtarıp sırt üstü yatağa yatırdı. Miraç, aralı dudaklarını kırpıştırarak, hafif bir homurdanmayla uykusuna devam ederken Rauf, sağ elini yatağa bastırarak ona baktı. Gözleri, alnına dökülen o bordo tellerin, kirpiklerinin gölgelerinin ve yüzündeki o küçük çilleri sayacak kadar uzun, dikkatle kaldı.
Bu yakınlık tehlikeli derecede huzur vericiydi. Gecenin kâbusları, şu anki bu sakinlik karşısında silinip gidiyor gibiydi. Derin bir nefes aldı, havada hâlâ onun şampuanının hafif greyfurt kokusu ve kendi terinin keskin tadı vardı. Burada kalmak, bu anı uzatmak istediğiyle, her zamanki kontrollü dünyasına geri çekilmesi gerektiği arasında gidip gelen bir savaş veriyordu.
Sonunda, ikinci seçenek galip geldi. Yatağın kenarından sessizce kalktı. Son bir kez, battaniyeye sarılıp sakin nefesler alan Miraç'a baktı, sonra dolabından eşyalarını alıp odadan, onu uyandırmamak için olabildiğince yavaş ve sessiz adımlarla çıktı. Kapıyı kapatırken, ardında bıraktığı şey sadece uyuyan bir kadın değil, aynı zamanda içinde taşıyacağı yepyeni ve kırılgan bir hatıraydı.
Rauf, hızlı bir duş alıp saçlarını kuruttuktan sonra siyah pantolonunu giydi. Siyah gömleğini üzerine geçirip düğmelerini iliklemeye başladı. Düğmeler tamamen bittiğinde pantolonun içine sıkıştırıp aynadaki saçlarına baktı. Alnına dökülen tutamları düzeltirken bir an için eli havada asılı kaldı.
"Rauf, uyan!"
Kulağına ulaşan dün geceye ait sesin yankısıyla gözlerini kırpıştırdı. Miraç'ın sesi, o paniğin ortasında attığı çığlık, zihninde berraklaştı. Yüzünü buruşturup elini indirdi ve banyodan çıktı.
Mutfağa doğru ilerlerken, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmaya başladı. Amacı belliydi. Dün gece onu karanlıktan çekip çıkaran, o çılgın yatış tarzıyla ona sığınak olan kadına, bugün sıcak ve düzgün bir kahvaltı hazırlayacaktı. Buzdolabını açıp yumurta, peynir ve zeytinleri tezgâha çıkarırken, için için bir amaç duygusuyla hareket ediyordu.
"Güzel bir gün," diye mırıldandı, kendi kendine, sesi alışılmadık derecede hafif.
Ama kaderden haberleri yoktu. Dışarıda, Gölcük'ün sabah sisine bürünmüş sokaklarında, geçmişin gölgeleri yavaş yavaş şekil alıyor ve onların bu kırılgan yeni başlangıcına doğru ilerliyordu.
🐙 ⛓️🧜♀️
Miraç Gökçe, Ağzından
Gözlerim, çocukken üflediğim karahindibanın uçuşan tohumları kadar ağır ve yavaş bir şekilde açıldığında, ilk defa bu kadar huzurla uyandığıma şaşırmıştım. Odama sızan sabah ışığı, perdelerin arasından süzülerek yatağa düşmüş, her şeyi yumuşak bir altın rengine boyuyordu.
Yatağın solumda kalan kısmına baktığımda boş olduğunu gördüm. Rauf'un yastığında hafif bir çöküntü ve belki de onun kokusundan kalan bir iz vardı sadece. Geceyi düşündüm. Onun o kırılgan anını, çığlığını, ter içindeki halini... Ve sonra, onun yatağında uyuyakalmamı. Aynı konumda uyandığıma göre bende, ilk defa geceyi sakin, deli dolu yatmadan, kabuslarla boğuşmadan geçirmiştim.
Sanki onun yanında, o karanlık anında, ben de bir parça huzur bulmuştum.
Yataktan kalktım. Ayaklarım soğuk parkeye değdi. Rauf'un odasından çıkıp salona doğru ilerlerken, mutfaktan gelen bir ses beni durdurdu. Hafif bir tıkırtı, bir tencerenin kapağının kapanışı... İçeriye baktığımda, onu gördüm. Siyah gömleğinin kolları kıvrılmış, tezgâhta bir şeyler hazırlıyordu. Bu olağandışı manzara karşısında donup kaldım.
Rauf mutfakta, kahvaltı hazırlıyordu.
Sırtı bana dönüktü, ama sanki enerjimi, varlığımı hissedebiliyordu. Geldiğimi anlamışçasına, ocak başında kızarttığı bir şeyi tavadan tabağa almaya devam ederken, sakin ve yatıştırıcı bir sesle, "Günaydın," diye seslendi.
İrkilerek kapı pervazından uzaklaştım, sanki suçüstü yakalanmışım gibi.
"Gü...günaydın," diye kekeledim.
Lanet olsun.
Neden bu kadar gergindim? Neden sadece bir günaydın, kalbimi bu kadar hızlı çarptırıyor, yüzümü ateş gibi yakıyordu? Belki de bu sıradan nezaketin ardında, dün gece paylaştığımız o savunmasız anın yankısı vardı. Artık her şey farklıydı. Onun sadece bir kâğıt üzerindeki eşim olmadığını, korkuları, kâbusları ve şu an tezgâhta göründüğü üzere belki de beklenmedik jestleri olan bir adam olduğunu biliyordum.
Ve bu bilgi, bendeki tüm dengeleri tehlikeli bir şekilde değiştirmişti.
Rauf, elindeki tabakla bana doğru döndüğünde patates kızarttığını anlayabilmiştim. Yüzündeki sakinlikle birkaç saniye bana baktı ve kaşlarıyla üzerimi işaret etti.
"Üzerini değiştirip kahvaltıya gel, soğumasın," dedi.
Kafamı sallayıp salona doğru yürüdüm. El valizimin içinden birkaç parça kıyafet alıp dün gece uyuduğum odaya doğru ilerledim. Mutfak kapısından geçerken Rauf'un adımı söylemesiyle duraksadım ve ona baktım.
Elinde tuttuğu çaydanlığı masaya bırakırken, "Dolabımda senin için yer ayırdım. Eşyalarını yerleştirebilirsin," dedi ve doğrulup bana baktı. Geriye dönüp salondaki el valizimi alıp mutfağın önünden geçtim ve odaya girdim. Bu, ona verilecek en sessiz ama anlamlı cevabımdı.
El valizini yerleştirmeyi sonraya bırakıp kolumdaki bandajı söktüm. Dün akşam yemekten sonra değiştirdiğim pamuklu, beyaz tişörtü çıkarttım. Altımdaki eşofmanımı da çıkartıp siyah bir pantolon, üzerime de gri bir kazak giymiştim. Bandajı takmadan odadan çıkıp mutfağa geçmeden hemen önce tuvalete girdim. Elimi ve yüzümü yıkayıp mutfağa geçtim.
Masada, her şey hazırdı. Patates kızartması, peynir, zeytin, reçel... Ve iki demli çay. Rauf, beni bekliyordu. Yerime otururken, gözü bandajsız koluma takıldı. Bir an için bakıştık. Onun sessiz sorusunu görebiliyordum. Neden çıkardın?
"Bu kadar hareketsiz bir kol, benim için iyi olmaz," dedim, oturduğum sandalyeyi masaya yaklaştırırken. Sesimi mümkün olduğunca nötr tutmaya çalışıyordum. "Ben bir askerim, sonra bir de kolumun hamlığı ile uğraşmayayım."
Rauf, bir an cevap vermedi. Çaydanlığı kaldırıp bana çay doldurdu, sonra kendine. Bardağı önüme itti.
"Makul," diye mırıldandı sonunda, bir parça peynir alırken. "Yine de dikişlerine dikkat et. Henüz alınmadı."
Bu küçük, beklenmedik ilgi, çayımdan aldığım ilk yudumun sıcaklığından daha fazla ısıttı içimi.
"Afiyet olsun," dedi, sesi sakin.
"Afiyet olsun," diye karşılık verdim.
Çatalımı elime aldım ve sıcak görünen patateslerden yemeğe başladım. Sohbet yoktu, ama bu seferki sessizlik gergin değildi. Dün geceki fırtınanın ardından gelen sakin bir sabahtı bu. Bazen gözlerimiz buluşuyor, sonra ikimiz de aynı anda kaçırıyorduk. Her şey hâlâ kırılgandı, ama en azından artık bir başlangıç vardı.
Kahvaltıyı bitirdiğimizde dün akşam yaptığımız gibi birlikte bulaşıkları toparladık. Rauf, kabanını askıdan alıp üzerine geçirirken, ben de salona geçip trençkotumu giydim. Ceketin omuzlarına oturuşunu düzeltirken, Rauf'un kapıda belirdiğini gördüm. Anahtarları elinde çeviriyor, beni bekliyordu.
"Hazır mısın?" diye sordu, sesi sakin.
"Hazırım," diye cevapladım, yanına yürürken.
Kapıyı açtı, önce benim çıkmam için kenara çekildi. Bu küçük nezaket hareketi, artık otomatikleşmiş gibiydi. Koridorda yan yana yürüdük, ayak seslerimiz sanki yeni başlayan bugüne bir ritim tutturuyordu. Asansöre bindik, aynı yansımayı paylaştığımız o dar aynada göz göze geldik ve hemen bakışlarımızı kaçırdık.
Dışarı çıktığımızda, Gölcük'ün sabah serinliği yüzümüze çarptı. Arabaya doğru ilerlerken, Rauf'ta peşimden geliyordu. Güneş, bulutların arasından sızarak onun arkasında bir hale oluşturuyordu. Bu yeni gün, dünün karmaşasından ve gecenin kabuslarından arınmış, yepyeni bir başlangıç vaat ediyor gibiydi. Ve belki de bu sefer vaat gerçek olabilirdi.
Kapıyı açıp bindiğimde Rauf, şoför koltuğuna geçmek için aracın ön tarafına doğru yöneldi. Tam o sırada, park yerinin köşesinden beliren iki tane iri yarı adam, gerçekten iri yarıydılar, hatta atletik yapılı Rauf'tan bile daha geniş ve baskındılar, Rauf'un önünü kestiler. Rauf, kaşlarını çattığında dudakları aralandı. Her ne söylüyorsa ilk defa anlamamıştım.
İri yarı adamlardan biri, hiç vakit kaybetmeden, Rauf'un kolundan tutup acımasız bir güçle, yüz üstü arabanın kaputuna doğru savurdu. Araba, sarsıcı bir güç ile sallanırken gözlerim sonuna kadar açıldı.
"Rauf!" diye bağırdım, şok ve panikle arabadan fırladım.
Rauf, yüzü kaputa yapışmış, öylece duruyordu. Sanki başına gelecekleri biliyormuş gibiydi. Gözleri bir anlığına beni buldu ve içlerinde öfkeden çok, keskin bir alarm okudum. Bu bakış, "Sakın direnme!" der gibiydi.
"Sakin ol, yok bir şey," dedi ama sesi öyle demiyordu. Sesindeki o zoraki sakinlik, gerilimle gerginleşmiş teller gibi titriyordu. Bu bir yatıştırma değil, bir uyarıydı.
Diğer adam hızla bana yaklaştı, gölgesi üzerime düşmüştü. İri parmakları iki kolumdan nazikçe ama asla direnemeyeceğim bir güçle tuttuğunda, içgüdüsel olarak kollarımı çekiştirmeye, onun demir gibi sıkı kavrayışından kurtulmaya çalıştım. Boşuna.
Rauf, anlayamadığım bir dilde, göğü yırtan bir haykırışla bağırdığında, sesi tanıdık gelmekten çok uzak, yabani ve ilkeldi. Dudaklarından dökülen yabancı kelimeler, zihnimde bir ışık uyandırdı. Bu dili bilmediğim için belki de o yüzden, aracın önünde ne dediğini anlayamamıştım.
Beni tutan adam, birden kollarımı bırakıp ona baktı. Rauf'un arkasındaki adam, Rauf'un yüzünü kaputtan ayırıp doğrulmasını sağladığında Rauf, bana bakarak yaklaştı ve yanımdan geçip arka kapıyı açtı.
"Bin," dedi. Sesinde biraz önce bağırmanın hırıltısını taşıyordu. Ben arkasından dolanıp arabaya binerken o, karşımızda bekleyen, beni tutan adama yine anlamadığım birkaç cümle söylemişti. Rauf, kapıyı kapatıp aracın önünden yürüdü ve sol arka kapıyı açıp yanıma oturdu. İri yarı adamlar eş zamanlı olarak öne oturduklarında Rauf'a döndüm.
"Nereye götürüyorlar bizi, nereye gidiyoruz?"
Rauf, sıkıntıyla elini saçlarının içinden geçirirken önde oturan adama baktı.
"Babam evlendiğimizi öğrenmiş, dedemin yanına gitmiş. Dedemde senin kim olduğunu merak ettiği için bizi yanına çağırmıştı. Kabul etmediğim içinde bu yola başvurmuş," dedi ve bana baktı. Gözleri titreyerek sol kolumu inceledi. "Canın acıyor mu?"
Bu beklenmedik açıklama, zihnimde bir bomba etkisi yarattı. Tüm o korku, tüm o gerilim sadece bir aile meselesi miydi?
"Hayır," diye fısıldadım, "canım acımıyor. Ama... deden kim, Rauf?" öndeki adamları gösterdim, "Ve neden bu şekilde?"
Araba hareket ederken Rauf, kafasını iki yana salladı ve bakışlarını kaçırdı. Artık konuşmayacağını anlayabilmiştim. Ona bakakaldım. Birkaç dakika önce beni korumak için yabani bir hayvan gibi kükreyen adam şimdi, içine kapanmış, duvarlarını yeniden ve daha yüksek örüyordu. Dedesinin kötü biri olmadığını düşünüyordum yoksa neden annemin mektubunu bu zamana kadar saklamış olsundu ki?
Tek kaşımı kaldırarak hareket eden yolları izledim. Rauf'un gitmeme sebebi başka olmalıydı. Belki de babasıyla arası iyi değildi ve bu durum, dedesiyle olan ilişkisini de gölgelemişti. Ya da belki de... Bu davet, sadece bir tanışmanın çok ötesinde, Rauf'un kaçmaya çalıştığı bir hayatın, bir sorumluluğun kapısını aralayacaktı.
Bu düşünce, içimi garip bir hüzün ve aynı zamanda yeni bir belirsizlikle doldurdu. Kendimi, anlamadığım kuralları olan bir oyunun ortasında bulmuştum. Ve Rauf, bu oyunun hem rakibi hem de tek müttefikimdi.
Araba, Gölcük Deniz Üssü'nün yakınındaki tenha bir sahildeki boş bir alana park ettiğinde, şoför aracı stop ettirdi ve anahtarı çıkardı. Motorun sesi kesilir kesilmez, dalgaların ritmik hışırtısı ve martı çığlıkları arabanın içini doldurdu. Rauf, bana döndü. Yüzündeki ifade, artık sadece bir kararlılık değil, aynı zamanda derin bir tedirginlik de barındırıyordu.
"İn," dedi, sesi dalgaların sesine karışacak kadar alçak ama netti. "Buradan kalanı deniz yolculuğu ile geçireceğiz."
Kapıyı açıp dışarı çıktım. Tuzlu deniz rüzgârı, yüzümü okşayarak saçlarımı dağıttı. Önümüzde uzanıp giden boz renkli kumlar ve arka planda, üssün siluetiyle birleşen uçsuz bucaksız deniz... Sanki bir sınıra hem fiziksel hem de mecazi bir eşiğe gelmiştik.
Rauf, yanımda durduğunda gözleri açık denize kilitlenmişti. Ufukta, kıyıya doğru yaklaşan küçük, hızlı bir tekne görünüyordu. Bu, sadece bir ulaşım aracı değil, Rauf'un geçmişine açılan bir kapıydı. Ve şimdi, o kapıdan birlikte geçmek üzereydik.
Tekne, suları yararak sahile yaklaşırken, onun sadece bir ulaşım aracı olmadığı hemen belli oluyordu. Parlak siyah boyalı, altın sarısı bir çizgiyle süslenmiş, bakımlı ve güçlü bir şeydi. Sanki suların üzerinde süzülen zarif ama tehlikeli bir yırtıcıyı andırıyordu. Pırıl pırıl beyaz olan güvertesi, profesyonelce yerleştirilmiş teçhizatla doluydu.
Gözlerim, teknenin zarif eğrilerini takip ederken, pruvasının sol tarafında, altın varakla işlenmiş stilize bir yazıya takıldı: KRAKEN.
Rauf, yanı başımda, bu ismi görür görmez sert ve gürültülü bir küfür savurdu, ardından "Dede! Bari teknemi kullanmasaydınız," dedi.
Öyle beklenmedik ve içtendi ki, şaşkınlıkla ona döndüm. Onu hiç böyle görmemiştim. Bu küçük cümle, her şeyi anlatıyordu. Bu tekne onundu. Onun kişisel alanı, belki de kaçışının, özgürlüğünün bir sembolüydü. Ve şimdi dedesi, onu kendi evine, kendi aracıyla geri götürüyordu. Bu, sadece fiziksel bir yolculuk değil, aynı zamanda Rauf'un en derin bağlarına ve aidiyetine dair keskin bir hatırlatmaydı.
Kıyıya yanaşan tekneden, bizi karşılamak için iki denizci forması giymiş adam indi. Rauf, bir an daha ufka, özgürlüğe açılan o yola baktı. Sonra, çenesi gergin, bana doğru döndü. Gözlerinde, bir savaşçının savaş alanına giderken ki o kararlı ifade vardı. Hiçbir şey demeden sağ elime uzandı. Avuç içi sıcak ve sertti, ama dokunuşu şaşırtıcı derecede hafifti. Parmakları, benimkileri sıkıca kavrayıp hafifçe çekiştirdi ve iskeledeki tekneye doğru yürümeye başladı.
Bu, aramızdaki ilk kasıtlı, rehberlik eden temastı.
Adımlarımızı, dalgaların kıyıya vuruş ritmiyle senkronize ettik. İskeleye, sonra da 'Kraken'in güvertesine çıktık. Rauf, elimi bırakmadı. Bu, sadece fiziksel bir destek değil, aynı zamanda bir taahhüttü. Bilinmeyen bir yere, onun geçmişinin labirentlerine doğru çıkılan bu yolculukta, artık yalnız değildim. Ve o, bunu bana en basit, en güçlü şekilde, bir el temasıyla gösteriyordu.
Peşimizden tekneye binen adamlar, arka tarafta kalırken Rauf, benimle kaptan köşküne girdi. Denizci formasıyla gelen iki adama baktı.
"Ben kullanacağım, güvertede bekleyin."
Adamlar, tereddütle öylece durdular. Rauf, gözlerini kapatıp derin, sabır dolu bir nefes verdi. Dudaklarından, yine o yabancı, melodik ama bu sefer keskin bir bıçak gibi keskin dizeler döküldü: "Ma nì mi a-rithist e, cha tèid e le bhith ga ràdh."
Heceleyerek söylediği iççin ilk defa kelimelerin ne olduğunu duyabilmiştim. Adamlar anında, hiç tereddüt etmeden, bir emir almış askerler gibi köşkten çıktılar. Rauf, titreyen çenesiyle gözlerini açtı ve elimi bırakıp dümenin başına geçti. Sağdaki gaz kolunu ileriye doğru hızla ittirip bakışlarını, 'Kraken'in pruvasının yararak ilerlediği ufka dikti. Bu saatten sonra geri dönüşün olmayacağını bilerek solunda duran yüksek sandalyeye oturdum.
🎵Mairead Nan Cuiread, Tannas
Motorun güçlü homurtusu tekneyi titretirken, o, kendi gemisinin kaptanı, kendi kaderinin sürücüsü olmuştu. Bu, bir isyandı. Dedesine, bu zorla alınan yolculuğa, her şeye karşı küçük ama anlamlı bir başkaldırıydı. Ve ben, onun yanında, bu isyanın hem tanığı hem de ortağıydım.
Tekne, Marmara'nın lacivert sularında bir ok gibi ilerlerken, Rauf'un dümendeki hâkim duruşu dikkat çekiyordu. Parmakları kontrollü hareketlerle dümeni yönlendirirken, gözleri ufuk çizgisinde sabitlenmişti. Bu, sadece bir nakil değil, onun için kişisel bir meydan okumaydı.
Teknenin burnu dalgaları yararken, köşkün kapısı açıldı ve içeriye taze demlenmiş kahvenin mis gibi kokusu yayıldı. Yaşlıca bir amca, elindeki tepsiyle içeri girdi. Tepside iki porselen fincan ve yanında kare çikolatalar vardı. Rauf'un hemen arka sağ çaprazındaki sehpaya bıraktı.
"Büyük Reisin selamı var," diye mırıldandı yaşlı amca, sesi dalgaların uğultusuna karışırken. "Pruvanız neta olsun."
Rauf, başıyla hafifçe selam verdi, ancak gözlerini ufuktan ayırmadı. Adam çıkıp gittikten sonra, gözlerini ufuktan çekti, çaprazındaki sehpadan bir fincanı alıp bana uzattı.
"Al," dedi kısaca. "Yaklaşık yarım saat sürecek."
Fincanın sıcaklığı avuçlarımı ısıtırken, bu küçük nezaketin arkasındaki anlamı düşündüm. Büyük Reis, dedesi olduğunu düşünüyorum, bizi zorla getirtmiş olsa da bu yolculuğu mümkün olduğunca rahat kılmaya çalışıyordu. Bu, bir tehdit mi yoksa bir hoş geldin miydi, ayırt etmek zordu.
Bakışlarım fincanın içindeki açık kahve rengindeki sıvıda gezindikten sonra ilk yudumu aldım. Ağzıma dağılan tat ile yeniden fincana baktım. Bu, muhteşem bir şeydi. Dilime vuran alkol tadını alabiliyordum ama saf alkole de benzemiyordu. Daha likörümsü bir şeydi. Fincanından yudum alan Rauf'a baktım. Profili, artık sakindi ama gözlerinden hâlâ düşündüğünü anlayabiliyordum.
"Tam olarak deden nerede yaşıyor?" diye sordum. Çünkü gittiğimiz rota bir adaya doğru gidiyordu. Rauf, bir anlığına bana baktı, gözlerinde derin bir çatışma okunuyordu. Fincanındaki içeceği fondip yapıp yerine bıraktı.
"Büyükada'da," diye yanıtladı, sesi neredeyse bir fısıltıydı. "Orada yaşıyor. Abim şehit olduktan sonra, bir süre bende orada yaşadım."
"Anlıyorum," diye fısıldadım, kelimeler motorun güçlü homurtusu yanında neredeyse duyulmazdı. Ama o duydu. Başı hafifçe sallandı, minnettarlık ya da sadece kabul, hangisi olduğunu anlayamadım.
O an, bu zorunlu yolculuğun anlamı değişti. Bu, sadece onun ailesiyle yüzleşmek değil, aynı zamanda onun yaralarına, kaybına ve belki de iyileşmesine tanıklık etmekti. Ve ben, ister kâğıt üzerinde ister gerçekte olalım, artık bu hikâyenin bir parçasıydım.
Yarım saat sonra gerçekten bir adaya doğru yaklaştığımızda Rauf, hızını kesti ve neredeyse paralel olarak suyun tekneyi taşımasına izin verdi. Gözleri, kıyıdaki özel bir iskeleye kilitlenmişti. Elimi yeniden, hiçbir açıklama yapmadan, izinsizce tuttuğunda, bu sefer içgüdüsel olarak parmaklarımı onunkilerin arasına kenetledim.
"Kıyı taşlık, iple çekecekler," dedi, beni kaptan köşkünden çıkarıp güverteye doğru yürütürken.
Güvertede, denizciler halihazırda hazır bekliyordu. Biri kalın bir halatı omzuna almış, diğeri ise teknenin yanaşacağı taş iskeleye doğru bakıyordu. Rauf, beni güvenli bir mesafede, ancak kendisini hareket halindeki teknenin kenarında durdurdu. Gözleri, adamların her hareketini izliyor, her şeyin kusursuz olmasını sağlıyordu.
Tekne, taş iskeleye zar zor temas ederken, halat atıldı ve gerginleşti. İskelede bekleyen başka adamlar da halata yapıştı. Tekne, son bir sarsıntıyla yerine oturdu. Rauf, "Gel," dedi, sesi sakin ama arkasında bir gerginlikle. Ve ben, onun rehberliğinde, 'Kraken'in güvertesinden, Büyükada'ya, Rauf'un geçmişinin beklediği bilinmeyene doğru bir adım attım.
İskeleden, çam ağaçlarının oluşturduğu loş bir koridordan geçerek ilerledik. Ayaklarımızın altındaki kuru çamur ve dökülmüş iğnelerin kokusu, havaya keskin bir aroma katıyordu. Ağaçların arasından sızan güneş ışığı, yerde hareketli desenler oluşturuyordu.
Sonra, bir açıklığa ulaştık. Ortada, kocaman, sönmüş bir ateşin siyah kalıntıları vardı. Etrafa dağılmış iki küçük, ahşap tabure, sanki bir sohbetin ya da bekleyişin yarıda kesildiğini anlatırcasına öylece duruyordu.
Çam ağaçlarının gölgesinde, tahtadan yapılmış, oldukça büyük bir kulübe vardı. İşçiliği kaba ama sağlamdı, sanki bir elin ustalıktan çok, ihtiyaçla inşa ettiği bir sığınaktı. Pencereleri karanlık, sanki içerideki hayat çoktan çekilip gitmişti. Her şey, derin bir yalnızlık ve terk edilmişlik hissi uyandırıyordu.
"Geldiler!"
Kulübenin içinden gelen tok, gür sesle, Rauf'un eli benimkinde bir anda kasıldı. Öyle bir sıkıştırdı ki, parmaklarım acıdı. Bu, kontrol edemediği, içgüdüsel bir tepkiydi. Ona baktığımda, yüzündeki ifadeyi okuyamadım. Ne korku ne de öfke vardı. Daha çok, kaçınılmaz bir şeyle yüzleşen bir adamın, derin ve karmaşık bir kabullenmişliği gibiydi. Gözleri, kulübenin karanlık kapısına kilitlenmişti, soluğu biraz kesilmiş gibiydi.
Kapı gıcırdadı ve gölgelerin içinden bir siluet belirdi. Işık, önce onun üzerine parlayan bastonunu, sonra da işlemeli bir yeleğin üzerindeki gümüş saat zincirini aydınlattı. Dedesi olduğunu artık bildiğim kişi, Rauf'a hiç benzemiyor, daha çok annesine benziyordu. Yavaşça dışarı çıktı ve ilk gördüğü kişi ben oldum.
Rengi soluk olmasına rağmen titreyen mavi gözleri, beni gördüğü an büyümüştü. Saçlarıma bakarken bastonu tutan elinin titrediğini görmüştüm.
"Tha seo do-dhèanta..." diye fısıldadı, sesi bir rüzgârın hışırtısı kadar hafifti. Sonra, Türkçe devam etti, sanki kelimeler ağzından kendiliğinden dökülüyor gibi, "Gözlerime inanamıyorum."
Bir an için öylece donakaldı, bana bakakaldı. Sanki zaman donmuş, geçmiş şimdiye karışmıştı. Rauf, yanımda gerginleşti. Bu tepkiyi beklemiyordu, bu kadarını beklemiyordu. Dedesinin bakışları, sadece şaşkınlık değil, derin bir heyecan, hatta bir pişmanlık da taşıyor gibiydi.
Sonra, yaşlı adam gözlerini Rauf'a çevirdi. İç çekti, sesi biraz daha kontrollü ama hâlâ duygu yüklüydü.
"İçeri girin, üşemeyin," dedi ve arkasını döndü. Rauf hafifçe çekiştirdi ve beni kulübeye doğru yönlendirdi. Onun avucundaki sıcaklık, bu belirsizliğin ortasında tek istikrarlı şey gibiydi.
Kapıdan içeri adım attığımızda, tek kaşım farkında olmadan havaya kalktı. Dışarıdaki mütevazı kulübenin aksine, içerisi bir savaş müzesi ya da bir strateji odası gibiydi. Duvarlar, çeşitli dönemlere ait üniformalar, parıldayan madalya ve rozetler, eski ama iyi korunmuş silahlar ve üzerinde el yazısı notlar bulunan ayrıntılı haritalarla kaplıydı. Her bir eşya, bir hikâye, bir savaş, bir hayatta kalış anlatıyor gibiydi. Bu koleksiyon, sıradan bir emekli askerininkinden çok daha fazlasıydı.
Duvardaki Türk Bayrağı'nın yanındaki İskoç Bayrağı tek kaşımın eski haline gelmesine neden oldu. İskoç Gaelcesi... Ve o an, parçalar yerine oturdu. Rauf'un konuştuğu dil, buydu. Rauf'un dedesi, sıradan bir asker değildi. O bir SAS'tı. İngiliz Ordusu'nun en seçkin, en gizli özel kuvvetlerinden birinin efsanevi bir üyesi.
Tam o sırada elindeki tepsiyle içeriye giren bir adam, beni gördüğü an elindeki tepsiyi ellerinden bıraktı. Porselen fincanlar paramparça oldu, çay ise ahşap zeminde koyu bir leke yaydı. Ama adam buna hiç aldırmıyor gibiydi. Bakışları saçlarımda dolandı ve Rauf'a baktı, yüzündeki şok ifadesi yerini yavaş yavaş derin, karmaşık bir duyguya bırakıyordu.
Rauf, elini benimkinden çekmedi. Aksine, daha da sıkıca kavradı. Dik duruşu, bir meydan okumaya dönüştü.
"Merhaba baba," dedi sakince.
Sesindeki o sakinlik, odadaki gerilimi daha da keskinleştirdi. Baba. Bu adam, Rauf'un babasıydı. Ve onun bu şok hali, benim varlığımla tetiklenmişti. Parçalar zihnimde hızla yerine oturmaya başladı: Babasının ilk kez gördüğü gelini değil, tanıdığı başka birini görüyordu. Belki de Rauf'un annesini.
Rauf'un dedesi, oğlu ve torunu arasında gidip gelen bu ağır bakışlara daha fazla dayanamadı. Bastonunu tahta döşemeye keskin bir sesle sertçe vurdu. Ses, kulübenin içinde bir silah sesi gibi yankılandı. Ucuyla yerdeki kırık porselen parçalarını ve çay lekesini işaret edip, önce Rauf'a, sonra da Rauf'un babasına, çelik gibi keskin bir bakış fırlattı.
"Tha sibh fhèin, an dithis agaibh. Glanaibh an t-eugall seo air a bheil sibh fhèin ciontach sa bhad," dedi, sesi buz gibi ve tartışmaya kapalı.
Ardından, tüm dikkatini bana çevirdi. Yüzündeki sert ifade, yerini daha yumuşak, neredeyse koruyucu bir ifadeye bıraktı. Yürüdü ve Rauf'un elimi tutan elinin yerine, kendi kolunu uzattı. Rauf, tereddütle elimi bıraktı, dedesinin otoritesine boyun eğerken.
"Gel kızım, oturalım," dedi yaşlı adam, sesi şimdi sakin ve davetkardı. Koluna girmemi sağlayıp, beni şöminenin yanındaki geniş, deri bir koltuğa doğru yönlendirdi. Bu, sadece bir nezaket değil, aynı zamanda net bir mesajdı: Burada, şu anda, onun koruması altındaydım. Ve o iki adam hem fiziksel hem de duygusal dağınıklıklarını kendi başlarına toparlamak zorundaydılar.
Alevlerin sıcaklığı hemen yüzümü okşadı. Beni koltuğa yerleştirdikten sonra, bastonuna yaslanarak karşımdaki koltuğa geçti ve ağır ağır oturdu. Gözleri, hâlâ yerdeki enkazı temizlemeye başlayan oğlu ve torununun üzerinde bir an dolaştı, sonra bana odaklandı.
"Affedersin, kızım," dedi, sesi şöminenin çıtırtılarına karışırken. "Biraz sıcak bir karşılama oldu. İsmim Eamon. Ama sen, büyük ihtimalle beni sadece 'Dede' olarak biliyorsundur."
Gözlerindeki şefkat ve merak, onu tamamen farklı biri gibi gösteriyordu. Sanki bir an önceki otoriter SAS efsanesi, yerini bilge bir aile büyüğüne bırakmıştı.
"Ben Miraç," diye fısıldadım, sesim hâlâ biraz gergin çıkıyordu. "Miraç Gökçe." Bir an için duraksadım. "Aslan yani. Alışkanlık, bilirsiniz. Daha yeni evlendik ama alışamadım bir türlü."
"Gökçe," diye tekrarladı, sanki ismi ağzında deniyordu. Gözlerinde bir anlık bir tanıma ifadesi belirdi, "Gözlerin annene benziyor Miraç."
Odasındaki hava anında elektriklendi. Arkamda, bir porselen parçasının tekrar yere düştüğünü duydum. Rauf veya babası olmalıydı. Ama ben Eamon'a bakakalmıştım, nefesim kesilmişti. Kalbim göğsümde hızla atmaya başladı.
"Ondan kalan mektubu siz gönderdiniz. Onu ne kadar tanıyordunuz?" diye sorabildim sonunda, sesim bir fısıltıdan ibaretti. Bu, sadece bir evliliği onaylama meselesi değildi artık. Bu, benim geçmişime, anneme uzanan, benim bile tam olarak bilmediğim bir bağdı.
Eamon, bastonunun topuzuna elleriyle bastı. Yüzündeki ifade, uzak anıların ağırlığıyla doluydu.
"Bazen," dedi, sesi alçak ve samimi, "geçmiş, en beklenmedik şekillerde karşımıza çıkar. Ve bize, kaçmaya çalıştığımız şeylerle yüzleşmemiz gerektiğini hatırlatır." Derin bir nefes aldı, gözleri şöminedeki alevlerde kaybolmuştu. "Okyanus ile görevde tanışmıştım. Daha ilk görevi olmasına rağmen, çok başarılı olacağını ta o zamandan biliyordum."
Eamon bana baktı, gözlerinde bir özür ve büyük bir acı vardı. "O mektup... Evet, onu ben gönderdim. Sana ulaşması gerektiğini biliyordum. Okyanus... annen, çok özel bir kadındı. Ve kaybı, Arven'den sonra hepimiz için büyük bir yıkım oldu."
Gözlerimin arkası aniden yanmaya, bulanmaya başladı. Dayanamayıp, bakışlarımı hemen şöminedeki dans eden alevlere kaçırdım.
"Her neyse," dedi, Rauf'un dedesi, ağır havayı dağıtmak istercesine. Derin bir iç çekip yeniden ona baktım. Yüzündeki ifade yumuşamış, şefkatli bir merakla yer değiştirmişti.
"Geçmişten bir bağınız olduğunu biliyorum. Sizi kader bir araya getirdi, yollarınızı kesiştirdi ama," diye ekledi, hafifçe sırıtarak, gözlerinde oynak bir ışıltıyla, "bu asi torunumu nasıl baştan çıkartıp, evlenmesini sağladın?"
Sorusu hafif bir mizah içeriyordu, ama altında derin ve keskin bir ciddiyet yatıyordu. Bu bir sınavdı. Sadece benim karakterimi değil, aramızdaki ilişkinin gerçek doğasını da ölçmek istiyordu. Arkamda, Rauf'un temizlik yapmayı bıraktığını, dikeldiğini hissedebiliyordum. Onun da bu sorunun cevabını merak ettiğini biliyordum.
Bir an sustum, ateşe bakarak doğru kelimeleri aradım. Sonra, Eamon'a döndüm ve dudaklarımı tam aralayacakken, Rauf'un sıcaklığı aniden arkamda belirdi. Kolları omuzlarımın üzerinden geçerek beni nazikçe ama sahiplenici bir tavırla kuşattı. Yüzünü yanağıma yaklaştırdı, öyle ki nefesinin sıcaklığını hissedebiliyordum.
Kaşlarını komik bir şekilde kaldırıp indirdi, bana anlamlı bir bakış attı ve sonra gülümseyerek dedesine döndü. Gülümsemesi, çekingen ama gururlu ifadeydi.
"Ben onu baştan çıkardım," diye açıkladı, sesi rahat ve kendinden emin, Eamon'un şaşkın bakışları arasında. "Cazibeme dayanamadı ve benimle evlendi."
Şaka yaptığı çok açıktı, ama aynı zamanda gerçeği de saklıyordu. Bu, bir çeşit korumaydı. Beni, dedesinin sorgulamalarına karşı siper ediyor, aramızdaki anlaşmanın gerçek doğasını saklıyor ama aynı zamanda bizi biz olarak sunuyordu.
Eamon, bir an şaşkınlıkla ona baktı, sonra gürültülü bir kahkaha attı. Ses, kulübenin duvarlarında yankılandı.
"Ah, öyle mi, torunum?" diye güldü, gözleri ışıldayarak. "Demek ki o ürkek tavuk huyların sonunda işe yaramış!"
Rauf, ona anlamlı bir bakış attı ve sonra, beni saran kollarını çözerek, tembel bir kedi gibi koltuğun arkalığından atladı. Yerine, benim yanıma, koltuğa kendini bıraktı. Eamon'un, Rauf'un bu kendinden emin tavrına sinirlendiğini, hemen elindeki bastonu kaldırışından anlamıştım. Ama Rauf, dedesinin tam olarak bunu yapacağını biliyormuş gibi, daha baston hareket etmeden elini enseme bastırıp ikimizi de hafifçe öne eğmişti. Kafamızın üzerinden hışımla savrulan baston, zararsızca boşluğu yararak geçip gitti.
Doğrulduğumuzda Eamon'un yüzünde, belli belirsiz, gurur dolu bir gülümseme vardı. Bu, sadece bir şaka değil, aynı zamanda sessiz ve kesin bir onaydı. Rauf'un beni sezgisel olarak, anında koruma içgüdüsü, onun gözünde, bu evliliğin sahici olduğuna dair her türlü şüpheyi silmişti. Bu, bir SAS efsanesinin onayıydı.
Rauf'un babası, Rauf'un dedesinin yanında yerini aldığında, iki nesil bir olmuş, ortak bir cephe oluşturmuşlardı. Rauf, yerinde rahatsız olmuşçasına kıpırdadı ve çenesini, meydan okuyan bir tavırla kaldırdı.
"Geldik, gördünüz," dedi, sesi gergin ve sınırlarını belli edercesine keskin. Elimi tutup beni ayağa kaldırdı. Ayağa fırladığımda, bana baktı ve kaşlarını, sert bir çatılışla çattı. "Ve şimdi de gidiyoruz. Uğurlamanıza gerek yok."
Beni çekiştirerek kapıya doğru yürümeye başladı. Adımları hızlı ve kararlıydı.
"Alistair!"
Eamon'un sesi, bir kamçı şaklaması gibi odayı yardı. Aynı anda, kulübenin kapısı sertçe aralandı ve bizi buraya getiren iri yarı adam içeri girdi. Kapıyı tıkadı, bedeni çıkışı fiziksel olarak engelliyordu.
Rauf'un adımları anında durdu. O durunca, ben de onun çekiştirmesiyle durmak zorunda kalmıştım. Omzumun arkasından dedesine baktığımda, Eamon yavaşça, ama son derece otoriter bir şekilde ayağa kalkıyordu.
"Ben gidebilirsiniz diyene kadar," dedi, sesi alçak ama her hecesi demirdendi, "hiçbir yere gitmiyorsunuz." Gözlerini Rauf'un sırtına dikti ve emrini, tartışmaya yer bırakmayacak bir tonla, onun dedesine dönmesine sebep olacak kelimeyle mühürledi: "Tha beatha do bhean ann an cunnart."
Rauf'un tuttuğum eli bir mengenede sıkışmış gibi kasıldı, yüzü taş kesildi. Onu bu kadar ani ve mutlak bir şekilde dondurabilecek şey ne olabilirdi ki? Eamon'a baktı, artık bir asi çocuk olarak değil, bir asker olarak, bir tehdidin değerlendirmesini yaparcasına.
"Ne?" diye sordu, sesi şimdi gergin ve odaklanmıştı. "Ne demek istiyorsun?"
Eamon'un gözleri karardı. "Taçsız Kral'ın Miraç'ın peşinde olmasının bir sebebi var evlat," dedi ve gözleri gerdanıma kaydı. Sanki orada olduğunu bildiği, annemin bana hediye ettiği o kolyeye bakıyordu. "Taçsız Kral, o pusulanın," dediği an Rauf'un gözleri beni buldu ve anında, neredeyse bir mermi hızıyla boynuma indi. Göz bebekleri irileşti. "Abinin zamanında Okyanus Gökçe'ye verdiği anahtarın peşinde."
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!