KRAKEN KAPANI

LİMAN 07: PUSULA ÇEMBERİ

⏱️ 40 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Song Of The Sirens, Gaymaramada

Hè Mo Leannan (Hey My Sweetheart), Navan

Apparition, Artesia

Une Belle Histoire, Michel Fugain

🐙

Song Of The Sirens, Gaymaramada

27 Aralık 2014

"Güvendiğin her pusula, elbet bir gün doğrudan şaşar. Kendini öyle yetiştirmelisin ki en kuvvetli fırtınalarda bile, kendi rotanı çizebilir olmalısın."

Denizcilerin, özellikle de savaş görmüş askerlerin arasında bu eski söz dolaşır. Bu söz öylesine söylenmiş bir öğüt değildir; nesiller boyu aktarılan, kaybolmuş gemilerin, batmış denizaltıların, geri dönemeyen adamların hikâyelerinden süzülüp gelmiş bir kanundur.

Efsane der ki;

Yıllar yıllar önce, Karadeniz'in sisli kıyılarında bir fırtına kopmuş. Dalgalar gökyüzünü yutacak kadar yükselmiş, rüzgâr insanı denize değil, karanlığın içine doğru itmiş. O gece bir devriye teknesi kaybolmuş. Tekne değil aslında; tekneyi taşıyan yön duygusu kaybolmuş. Çünkü pusula bir anda sapmış.

Hiçbir sebep, hiçbir teknik arıza bulunamamış. O küçük sapma teknenin kaderini değiştirmiş. O günden sonra denizciler, pusulanın yalanını bir felaket habercisi saymış.

Oysaki pusulanın hiçbir suçu yoktu. Yalnızca dünyanın çekim merkezinden etkilenmişti. Devriye teknesini idare edenlerin, yön gösteren bir iğneye bağlı kalmamaları ve kendilerinin de rotayı takip etmeleri gerekiyordu.

Miraç, bir hafta önce dönüp sığındığı aile evinin yatak odasında, tavanı seyrederek uzanıyordu. Koridorun diğer ucundaki çalışma odasında ise annesi, Okyanus Gökçe, geceye ve geçmişe gömülmüştü.

Dirsekleri, üzeri eski harita izleriyle dolu masaya dayanmıştı. Kenetlenmiş parmakları, çelik gibi bir sükunetle dudaklarına yaslanmıştı. Odanın tek ışığı, masanın kenarındaki pirinç ayaklı lambanın yaydığı hüzünlü, turuncu bir aydınlıktı. Bu ışık hüzmesi, doğrudan masanın üzerinde duran kadife kaplı mavi bir kutunun içindeki pusula kolyeyi aydınlatıyor, gümüşünü hüzünlü bir şekilde parlatarak adeta ona hürmet ediyordu.

İç içe geçmiş iki daireden oluşan gümüş yüzeyi, zamanın aşındıramayacağı bir işçilikle işlenmişti. Dış dairede, dünyanın dört ana yönünü temsil eden derin çizgiler kazılıydı: Kuzey, Güney, Doğu, Batı. Ama asıl sır, içerideydi. Orada, sonsuz bir karanlığa işaret edercesine lacivert bir zemin üzerinde, tek bir yönü gösteren ince, kırmızı bir iğne duruyordu. Bu iğne, bir pusulanın kalbiydi; asla yalan söylemezdi.

Bu kolye, Arven Doruk Aslan'ın, Okyanus Gökçe'ye emanet ettiği bir anahtardı.

Okyanus'un ona dalan bakışlarında, o güveni taşımanın, o sırrı saklamanın verdiği bitmek bilmez bir endişe ve derin bir hüzün vardı. Gece ilerliyordu ve pusulanın iğnesi gibi, Okyanus'un zihni de geçmişin manyetik alanında, cevabını bir türlü bulamadığı bir sorunun etrafında dönüp duruyordu.

Dudaklarına yaslanmış kenetli elleri, yavaşça sol yanağına kaydı. Bakışları, masanın sağına, üzeri raporlar, eski haritalar ve teknik çizimlerle dolu kâğıt yığınlarına döndü. Tek lambanın titrek ışığı, mavi gözlerinde dalgalanan bir hüzün ve derin bir endişe yakalıyordu. Göz bebekleri anlık olarak büyüyüp küçülürken, zihni uzak bir anıya, bir hesaplaşmanın tam ortasına gömülmüş gibiydi.

"Okyanus Yüzbaşım!"

Okyanus Gökçe, ona seslenen Arven Doruk Aslan'a döndü. Arven, koşarak önünde durdu. Arven, bir an etrafı gözleriyle taradı, güvenli olduğundan emin olduktan sonra sesini alçalttı, samimi bir hitaba geçti.

"Okyanus Teyze," dedi söze başlayarak, "Haftaya göreve çıkacağız, biliyorsun. Ne olacağını kimse bilmiyor. Ondan dolayı sana verdiğim teminatı, Miraç'a vermeni istiyorum."

Okyanus Gökçe, ilk defa gözlerindeki öfkeyle Arven'e bakıyordu. Arven, dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı.

"Olmaz," dedi Okyanus, bastırarak. "Teminatı ona vermek demek, boynuna düşmandan önce urgan geçirmek demek. Miraç bunun yükünü taşıyamaz, Arven. Kaldıramaz."

Arven, karşısındaki kadının yüreğindeki o derin annelik korumasının ağırlığını hissediyordu. Sakinliğini bozmadı. Saygıyla bir adım daha yaklaştı ve sesini iyice alçalttı.

"Okyanus Teyze, Miraç askeri eğitime başladığı günden beri manyetik anomalileri öğreniyor. Onu bir imzası gibi görüyor. Beni bilirsin," diye ekledi, hafifçe gülümseyerek. "İşimi sağlama almayı severim. İleri görüşlüyümdür. Ve eminim ki bir gün Miraç, kardeşim Rauf'la da tanışacak."

Okyanus'un kaşları hâlâ çatıktı, bakışları sorgulayıcıydı. Arven ise gözlerinde artan bir zafer parıltısıyla ona bakıyordu.

"Sana verdiğim şey," diye açıkladı, sesi neredeyse bir fısıltıya dönüşerek, "Sismik Yansıma yöntemi kullanılmadan asla çalışmayacak şekilde tasarlandı. Ve o yöntemi Türkiye'de sadece bir kişi kullanıyor." Çenesini gururla kaldırdı. "Dünya yerinden oynasa, sular çekilse, ikisi bir araya gelmedikçe, o kapı asla açılmayacak."

Arven'in o son, vakur sözlerinin yankısı, Okyanus'un zihninde sönüp gitti. Gözlerinde dans eden geçmişin hayaleti, yerini çelik gibi bir şimdiki zamana bıraktı. Hüznün ve tereddüttün ağırlığı, bir anda odanın içindeki havayı yarıp geçen keskin bir iradeye dönüştü.

Dirsekleri masadan kalktı. Kenetlenmiş parmakları çözüldü. Tüm bedeni, uzun süredir hissetmediği bir kararlılıkla gerildi. Sandalyesinden, hızlı ve temiz bir hareketle ayağa kalktı. Öyle bir kalkıştı ki, bu sadece fiziksel bir hareket değil, bir dönüm noktasıydı. Yılların birikmiş endişesini ve pasif bekleyişini omuzlarından silkip atıyordu.

Artık kaçmak ya da saklanmak yoktu. Arven'in emanetini taşımanın, onu Miraç'a bırakmanın ve bu sırrın yükünü sonuna kadar omuzlamanın zamanı gelmişti. Adımları, eline aldığı kutuyla, odanın sessizliğinde kararlı bir yankıyla, bir sonraki hamleye doğru ilerlerken, yüzündeki ifade artık bir annenin naif, yumuşak ifadesiydi.

Miraç'ın odasının önüne geldiğinde, kapıya hafifçe tıklattı. Sonra, kapıyı aralayıp başını içeri uzattı. Miraç'ı yatakta, gözleri tavana dikilmiş uzanırken gördüğünde, yüzünde sıcak ve biraz da hüzünlü bir gülümseme belirdi. Sesini yumuşatarak sordu;

"Gelebilir miyim kızım?"

Miraç, kapı açılır açılmaz gözleri oraya dikilmişti bile. Yatağında hemen doğruldu ve annesinin sesindeki o farklı tondan bir şeylerin olduğunu anlamış gibiydi. Yüzünde meraklı ve sıcak bir gülümsemeyle başını onaylar şekilde salladı.

"Gel anne."

Bu, sıradan bir anne-kız sohbeti değildi. Havada, bir şeylerin değişmek üzere olduğuna dair hissedilir bir elektrik vardı. Okyanus, odaya adımını attı. Kapıyı kapatarak Miraç'ın yatağının kenarına oturdu. Bir an, kızının yüzünü sevgi ve endişeyle inceledi. Elinde tuttuğu kadife kutunun kapağını kaldırdı.

Miraç, kutunun içindeki zarif pusula kolyeye, sonra da annesinin gözlerine şaşkınlıkla baktı. Soru dolu bakışlarını görmezden gelen Okyanus, pusula kolyesinin gümüş zincirini parmaklarının ucuyla tuttu, kutudan çıkartıp kutuyu kenara bıraktı. Sağ avcunun içine kolyenin gümüş yüzeyini yasladı, zinciri bırakarak içindeki kırmızı iğneyi göreceği şekilde ona doğru sergiledi.

"Biz insanlar düşünebilen ve araştıran varlıklarız," diye başladı, sesi yumuşak ama her kelimesi derin bir anlam taşıyordu. "Aldığımız her karar, doğru olduğunu düşündüğümüz, orantılı çizgiler için alınır." Sol işaret parmağıyla, pusulanın üzerindeki düzgün kutup çizgilerini işaret etti. Sonra, parmağını hafifçe kaydırarak, o sabit duran kırmızı iğneye dokundu ve hızla çevirdi. Bir kordon gibi dönen iğne ucu, yavaşlayarak aynı doğrultuda durdu.

"Ama bazen yanlış kararlar verebiliriz ya da yanlış kararlara sürüklenebiliriz. Bu kırmızı çizgi onu temsil ediyor. Sapmayı, kayboluşu... ama aynı zamanda gerçek kuzeyi de."

Okyanus Gökçe, kolyeyi avcundan alıp sarkıttı. Zinciri birleştiren minik kilidi sessizce çözdü. Miraç, şaşkınlık ve bir şeylerin ters gittiğine dair içgüdüsel bir korkuyla annesini izlerken, Okyanus kızının ince boynuna kolyeyi taktı. Gümüş, Miraç'ın tenine değdiğinde soğuk bir temas bıraktı. Okyanus, kolyenin adeta bir urganın halkası gibi kızının boynunda duruşunu hüzünle izledi. Gözleri doldu.

"Düşüncelerimiz bir pusuladır, kızım," diye fısıldadı, sesi titrek ama anlamı çelik gibi sağlamdı. "Doğru yönü bilmek kolaydır. Önemli olan, düşüncelerinden sapıp yanlış yöne gittiğinde kim olacağındır."

🐙 ⛓️🧜‍♀️

Miraç Gökçe, Ağzından

Hayatım boyunca severek aksesuar takan bir insan olmamıştım. Küpe, bileklik, toka, yüzük, atkı, gözlük, bere, kolye... Hepsi bana fazla gelirdi. Fazla süslü, fazla kişisel, fazla... lüzumsuz. Tenime değen, hareketimi kısıtlayan, dikkatimi dağıtan fazlalıklar gibi gelirlerdi.

Ancak Deniz Kuvvetleri'ne katıldıktan sonra, "aksesuar" kelimesi benim için tamamen farklı bir anlam kazandı. Bana zimmetlenmiş her bir ekipman, bir süs değil, bir uzuv gibi oldu. Silahım, omzumdaki bir çıkıntı, avucumun bir uzantısıydı. Muştam, bir parmağım gibi hassas ve tepkiliydi. Halmak komando bıçağım, uyluğumda attığım her adımı hatırlayan sadık bir yol arkadaşımdı. Tulumumun beresi, rüzgârda uçup gitmeyen, alnımdaki teri silen bir dostumdu. Üniformamın üzerindeki o parlak yıldızlar, sadece bir rütbe değil, omuzlarıma yüklenmiş sorumluluğun sessiz tanıklarıydı. Ve suya dayanıklı saatim... O, suyun altındaki karanlıkta, zamanın tek gerçek hâkimi, nefesimin her saniyesini bana fısıldayan bir can yoldaşıydı.

Bunlar benim için süslenmek değil, donanmaktı. Beni tanımlayan, bana güç veren, görevimi yerine getirmemi sağlayan araçlardı. Her biri, benim kim olduğuma dair somut, işlevsel bir parçaydı.

Annem, bana o kolyeyi ilk taktığında çıkartmıştım, evet. Göreve gittiğim gün, boynumdan çıkartmıştım. Ne yapabilirdim, takı takmayı sevmiyordum. Giysi dolabımın içine, kıyafetlerin arkasında duran küçük, kişisel kasama koymuştum. Kıymetli bir şey olduğu belli oluyordu, ama o zamanlar onun ne kadar kıymetli olduğunu tam anlamamıştım.

Annemi, o görev dönüşünden sonra bir daha asla göremeyeceğimi anladıktan sonra, onu taşımaya başlamıştım. Giysi dolabımdan çıkardığımda, soğuk gümüşü avucumda ısıtmıştım. Bunu takarken bana söylediği her kelimeyi, "Doğru yönü bilmek kolaydır. Önemli olan, yanlış yöne gittiğinde kim olacağındır," sözlerini, kulağıma bir küpe yapmıştım. O günden sonra da bazı anlar hariç, hiç çıkartmamıştım. O, annemin bana son, sessiz sorusuydu: "Yanlış yöne gittiğinde, sen kim olacaksın?"

Ve şimdi, yıllar sonra, Rauf'un dedesi Eamon'un o keskin, buz gibi sesi, bu soruyu bir tehdit ve bir kader olarak önüme koyuyordu.

"Taçsız Kral'ın Miraç'ın peşinde olmasının bir sebebi var evlat. Taçsız Kral, o pusulanın, abinin zamanında Okyanus Gökçe'ye verdiği anahtarın peşinde."

O cümleler, salonda, ayakta duran Rauf ile benim aramızda görünmez, dev bir halka oluşturmuştu. Bu halka, annemin boynuma taktığı o gümüş pusulanın dışındaki ilk, büyük daireydi. Ve şu andan itibaren vereceğimiz her karar, atacağımız her adım, o halkanın içindeki kırmızı iğne ucunu titretip hareket geçirecekti. Artık bu sadece benim kişisel yüküm değil, Rauf'u, onun ailesini ve geçmişimizin tüm hayaletlerini içine alan bir sarmaldı. Pusula iğnesi sadece kuzeyi göstermiyordu; şimdi bir düşmanı, bir sırrı ve belki de bir çıkış yolunu işaret ediyordu. Ve annemin sorusu, artık sadece bana değil, ikimize de soruluyordu: Yanlış yöne gittiğimizde, biz kim olacaktık?

Rauf'un, dedesine bakarken, "Ne yani, abimin Miraç'ın annesine verdiği hediye, bir kolye miydi?" demesiyle, şaşırarak ona baktım. Tüm bu zaman boyunca, bu kolyenin Arven'den geldiğini biliyor muydu? İçimde anlık bir ihanet ve korku dalgası yükseldi. Kendimi bir adım geriye attım, sanki onun varlığı aniden tehlikeli hale gelmişti.

"Se... sen bunu biliyor muydun?" diye fısıldadım, sesim neredeyse duyulmuyordu.

Rauf'un bakışları beni buldu. O mermi gibi sert ifadenin ardında, benim korkumu görünce gözleri yumuşadı. Beni ürküttüğünü anladı. İç geçirerek gözlerini kapattı, bir anlık mahcubiyet ve yorgunlukla. Derin, sarsıcı bir nefes verdi, sanki içindeki tüm gerginliği dışarı atıyordu.

"Abim annene, yardımlarından dolayı bir hediye verdiğini söyledi," dedi ve gözlerini yeniden açtı, bu kez daha sakin, daha düşünceli bir ifadeyle. "Ama ne verdiğini söylemedi."

Rauf'un babası, ayağa kalktı.

"Kapının üzerindeki pusula ile alakalı olabilir mi?" dediğinde kaşlarımı çatarak yeniden Rauf'a döndüm.

"Kapı ne alaka?"

Rauf, düşünceli gözlerini kısarak yere baktı.

"Çalışma odasının kapısına bir pusula kabartması yaptırmış. Hatta ilk başta çok dalga geçmiştim. Ondan sonra, önemli olan her kâğıda bu pusula işaretini de kullanmaya başlamış. Deniz yıldızını saran çift başlı yılan gibi, bir imza haline gelmiş."

Bu itiraf, odadaki havayı değiştirdi. Zihnimde bir şimşek çaktı. Eğer bu kolye gerçekten bir anahtarsa ve Arven sadece önemli, gizli şeylerinde bu sembolü kullandıysa... O zaman bu, bir şifrenin, bir yol haritasının parçası olabilirdi. Kaşlarımı çatarak bu olasılığı zihnimde evirip çevirdim.

Sonra, ani bir kararla, elimi kazağımın yünlü kumaşının altına soktum. Soğuk gümüş zinciri buldum ve boynumdan çekip çıkardım. Pusulayı, Rauf'un tam görebileceği şekilde, parlak gümüş yüzeyi ve içindeki sabit kırmızı iğnesiyle avucumun üzerinde tutarak ona uzattım.

"Kapının üzerindeki pusula," diye sordum, sesim gergin ve aceleci, "buna mı benziyordu?"

Rauf, başını eğmeden, sadece gözlerini aşağı indirerek kolyeye baktı. Göz bebekleri anında büyüdü, içlerinde şok ve kesin bir tanıma ifadesi vardı. Neredeyse irkilerek, yüzünü hızla kolyeye doğru eğdi. O kadar hızlı hareket etti ki, nefesimin sıcaklığı alnına çarpıp geri, yüzüme doğru savruldu. Sesi, bir çığlık atmamak için zorlanan birinin fısıltısı kadar boğuk ve gergindi.

"Evet," diye hırladı, "aynı bu şekilde... aynı bu kırmızı çizgi..." Sonra, parmağıyla pusulanın iğnesini işaret etti, ama dokunmaya cesaret edemedi. "Ama bir farkla. Kapıdaki pusulada, bu kırmızı çizgi... tam ters yönü gösteriyordu."

Cümlesi odada çınladı. Gözlerimiz, avucumdaki pusulaya, sonra birbirimize kilitlendi. Bu küçük, anlamsız gibi görünen detay, her şeyi değiştirmişti. Bu bir hata olamazdı. Arven bunu bilerek yapmıştı. Anahtar ve kapı biri diğerinin aynasıydı. Ve biz, bu aynanın iki tarafında, sırrın eşiğinde duruyorduk.

Rauf, işaret parmağını yavaşça indirdi. Bedeni gergin, bakışları ise geçmişin sislerinde kaybolmuş gibiydi. Bana bakarken yavaşça doğruldu, boyuyla odayı doldururken.

"Senin üsse geldiğin ilk zamanlar..." diye başladı, sesi alçak ve içe işleyen bir tonda. "Bu kolye dışarıdaydı. Üniformanın üzerinde... Pusula kolyesini öylesine, sıradan bir takı gibi taşıdığını sanmıştım." Bir an sustu, yutkundu, sanki itiraf etmekte zorlanıyordu. "Hatta... geçmişimi, abimin anısını hatırladıkça, onu taşıdığın için de senden nefret etmiştim."

Rauf'un gözlerimin içine bakarak söylediği o son cümle, göğsüme saplanan bir bıçak gibiydi. Sertçe yutkundum, boğazımda acı bir yumru oluştu. O ilk günlerdeki soğukluğunun, mesafesinin, bazen patlayıveren öfkesinin ardında bu mu yatıyordu? Onun için kutsal olan bir şeyi, habersizce, bir suç işler gibi boynumda taşıyordum. O kolye, benim için annemin bir hatırasıyken, onun için ihanetin bir sembolü olmuştu. Bu yeni bilginin ağırlığı altında eziliyordum.

"Oturun," dedi Rauf'un dedesi Eamon, bütün dikkatleri üzerine çekerek. "Daha konuşulacak çok şey var."

Rauf, bana doğru mahcup ve karmaşık bir ifadeyle baktı. Az önce açığa çıkan acı dolu itirafın ağırlığı hâlâ omuzlarındaydı. Sol eliyle, Eamon ve babasının oturduğu koltuğun tam karşısındaki boş koltukları sessizce işaret etti.

Küçük, istemeyen adımlarla geri dönüp aynı koltuğa yeniden yerleştim. Rauf, Eamon'un fırlattığı bastonu yerden alıp, saygıyla ona geri verdi. Sonra, ağır adımlarla yanıma geldi ve koltuğa çöktü. Öne eğildi, dirseklerini dizlerinin üzerine yasladı. Bu pozisyon, o her zamanki dik ve kontrollü duruşundan farklıydı; daha düşünceli, daha yorgun ve belki de biraz daha savunmasız görünüyordu.

Eamon, Rauf'un getirdiği bastonu aldı. İki avucuyla, tahtanın üzerine, gücünü ve kararlılığını vurgularcasına bastırarak tuttu. Sonra, buz mavisi gözlerini bana dikti. Bakışları, geçmişin sislerini delip geçiyor gibiydi.

"Sizi bir araya getiren kaderin hikayesini benden dinleyin," dedi, sesi derin ve yankılanandı, odadaki her bir çıtırtıyı bastırıyordu. Bastonu, kendine doğru çekerek hafifçe yanağını yasladı, sanki ona güç veya teselli veren kadim bir dostmuş gibi. Bu, sıradan bir hikâye anlatışı değildi; bir neslin tanıklığını, kayıpların ağırlığını ve şimdi bizim omuzlarımıza binen mirası aktaracak bir andı.

"İskoçya'daki son görevimde," diye başladı, gözleri uzaklara dalmış, "orada yaşayan ama aslı Türk olan babaannen Merrissa, yani Meryem ile tanışmıştım." Yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirdi. "Dünyalar güzeli bir kadındı. Saçları seninki kadar ateş kızılıyla sarılı, mavi gözleriyle bana limanımdaki denizim olduğunu anımsatırdı. Evlendikten sonra onunla yaşadığımız eve gittik."

Rauf, öne eğilmiş haldeyken aniden doğruldu, gözleri büyümüştü.

"Dede!" diye seslendi, neredeyse sitemle protesto edercesine. "Konumuzun babaannemle ne alakası var?"

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Eamon, bu kesintiye sinirle kaşlarını çattı ve bastonunu öfkeyle yere vurdu.

"Ben yaşlı bir adamım velet!" diye gürledi, gözleri Rauf'un üzerinde. "Hatırlamam için derine inmem gerek!"

Rauf, boğazını temizleyip göz ucuyla baktı ve ardından dedesine baktı.

"Fazla derine inme, yüzeysel geç."

🐙 ⛓️🧜‍♀️

🎵Hè Mo Leannan (Hey My Sweetheart), Navan

MacNeill Eamon – Neil'in Oğlu Eamon, Ağzından

Merrissa, bana dünyalar güzeli bir kız çocuğu verdiğinde, kendimi dünyanın tek sahibi gibi hissetmiştim. O minicik avuçları, o saf bakışları... Bana bu karanlık, tehlikeli dünyada, tertemiz, koşulsuz bir sevgi kaynağını armağan etmişti.

Nilüfer.

Adını ben koydum. Benim kızım, tehlikeli dünyamın içindeki bataklıkta kirlenmeyen, hep bembeyaz, hep tertemiz kalan bir Lotus çiçeğiydi. Ona bakarken, hayatımda yaptığım her şeyin, girdiğim her karanlığın, bir anlamı olduğunu düşünürdüm. Çünkü o vardı.

Emekli olduğumda, İskoçya'daki derme çatma, ama bizim olan evimizde, huzur içinde yaşlanmayı düşünüyorduk hep. Merrissa'nın çiçekleri, Nilüfer'in kahkahalarıyla dolacaktı odalar. Ama hayat düşündüğümüz gibi ilerlemedi. Düşmanlarım, peşimi bırakmamıştı. Bu gerçek, o güzelim düşüncemizi bir anda yok etti. Ve bizim için düşünülen her güvenli rota, yanlış yönlere savrulmamıza neden oldu.

Nilüfer'i, annesi Merrissa ile birlikte Türkiye'ye göndermek zorunda kaldım. Giderken arkalarından bakakaldım. O an, kalbim sadece kırılmakla kalmadı, yerinden sökülüp alınmış gibiydi. Kızımdan ve karımdan ayrı kalmamın o kemiren yalnızlığı ve çaresiz öfkesiyle bütün düşmanlarımın peşine düştüm. Onları temizlemeden, onlara asla kavuşamayacaktım. Onları korumanın tek yolu buydu.

Yıllar üzerimizden bir fırtına misali geçti. Her biri bir öncekinden daha acımasız, daha yorucuydu. Ama her seferinde, o bataklıktaki lotus çiçeğinin, yani kızımın hayaliydi ayakta tutan. Ona kavuşma umuduydu.

Türkiye'ye döndüm.

Tarih, 25 Şubat 1995'i gösteriyordu.

Kızımın büyümüş hayalini umut ederken, onu yanında duran küçük bir çocuk ve kucağında yeni doğmuş bir bebekle bulmayı hiç beklemiyordum. İşte o an, kendimden ve kaderimden nefret ettim. Geçen yıllar, benden çok şey çalmıştı. Sadece zamanı değil, onun ilk adımlarını, ilk kelimelerini, büyüyüşünün her anını... Nilüfer, evlenmişti ve çocukları vardı. Küçük olan henüz on yaşındaydı. Adı, Arven Doruk'tu. Benim gelişimle doğan bebeğin ise ismini ben koydum.

Rauf'tu. Merhametli, yumuşak huylu olsun istedim. Belki de hayatımda eksik olan şeyi, onun taşımasını umut ettim.

Merrissa'yı, Rauf'un on yaşındaki doğum gününde kaybettiğimizde, daha çok sarıldım torunlarıma. Kızımla yapamadığım her şeyi onlarla yapmaya, kaybettiğim zamanı onlarla geçirerek telafi etmeye çalıştım. Arven, tıpkı bir asker olarak yetişirken Rauf, gerçekten de ona verdiğim ismi taşıyordu. Merhametliydi, evet... ama yumuşak huylu değildi.

Evin asi çocuğuydu. Sürekli Arven ile uğraşır, babasıyla kavga eder, kuralları delip geçerdi. Ama beni çok severdi. Annesine ise hiçbir zaman kıyamazdı. Yumuşak huyluluğu, bir tek annesine özgü bir şeymiş gibi takılırdı. Ona karşı sesi hep bir ton alçalırdı.

Arven'in kafası, Rauf gibi çalışmazdı. Çok okurdu, o kadar çok okurdu ki benimle konuşurken sanki beyin yaşı, benimkiyle aynı sanırdım. Araştırma yapmayı ve benim çalışma odamda, duvarlarımdaki haritaların ve savaş hatıralarının arasında zamanını geçirmeyi çok severdi. Bu tutkuyla Sualtı Taarruz eğitimleri gördüğünü öğrendim. Bana; büyük bir adam olmak istediğini ve bunu, yalnızca araştırma yaparak, imkânsız denileni bulduğunda başarabileceğini söyledi.

Bende ona bir düşünce verdim. "Yeryüzünde ne görüyorsan, denizin altına da aynısı inşa edilmiştir," dedim. Üsler, kaleler, tuzaklar... Hepsi vardı.

O günden sonra araştırmalarına daha çok sarıldı. Tüm denizaltıları engelleyen, uzaktan imha eden efsanevi bir üssün kalıntısı olabileceğini düşündü. Ama bunu nasıl bulacağını bir türlü bulamadı. Birleşik Krallık'ta, bir SAS askeriyken görev yaptığımız koşulları hatırladım ve ona, yerin altındaki boşlukları ve yapıları tespit eden Sismik Yansıma yöntemini anlattım.

Türkiye'de o zamanlar kullanan kimse yoktu.

Bunu aklının bir köşesine yazdı, ama benimle aynı fikirde değilmiş gibi, farklı bir yoldan çalışmaya başladı. Bu sefer dünyanın merkezinin hareketlerini algılayan manyetik anomali dalgalarını izlemeye koyuldu. Denizin altını araştırırken, karayı asla es geçmedi.

Tunç ve bakırın karışımını araştırdı. Denizin altında nasıl ne kadar süre dayanabileceğini, hangi materyal ile bulunacağını araştırdı. Ve en sonunda hepsini birleştirdi. Sismik ve manyetik verilerin bir araya geldiğinde, farklı materyal kullanılmış, insan yapımı alaşımları bulduğunu gördü.

O sırada ben, SAS'tan gelen bir olağanüstü emirle, son görevime çağrıldım. O sırada Okyanus Gökçe'yi gördüm. Onunla daha öncesinde tanışmıştım. Ona, Arven'den bahsettim. Beni kırmadı ve Arven'e yardım etmeye başladı. Eli kolu uzundu Okyanus Gökçe'nin. Arven'e bulamadığı yerlerin adreslerini, açamadığı kapılardan girme fırsatı verdi.

Arven, Okyanus Gökçe ile araştırmalarına devam ederken Okyanus, ona pusulanın temel prensibinden bahsetti.

Pusulalar, Dünya'nın manyetik alanından aldığı kuvvetle doğru yönü gösterirdi. Arven, bu pusula konusunda çok düşündü. Pusulanın doğru yere konumlandığında gideceğin yeri doğru gösterdiğini biliyordu. Ama metal nesnelerin veya elektrik alanlarının bu manyetik alana zarar verip, yönü şaşırtacağının da farkındaydı. İşte o an, kıvılcım çaktı. Arven, bunu bir engel olarak değil, bir fırsat olarak gördü.

Çalışmalarını, Okyanus Gökçe'den aldığı bu bilgiyle yeniden şekillendirdi. Manyetik anomali ona, insan yapımı metallerin yerini gösteriyordu. Sismik Yansıma ise o metalin bulunduğu yerde, devasa bir boşluğun varlığını kanıtlıyordu. Arven, bu iki farklı metodun verilerini birleştirerek, adeta kendi pusulasını yarattı. Bu yeni pusula, manyetik alanın bozulduğu yerleri, yani hedefinin tam kalbini gösteriyordu.

Bu yarattığı manyetik imzalarla, yer altındaki fiziksel yapıyı gösteren sismik verileri kesiştirdi ve nihayet kayıp üssün yerini tespit etti.

Ona bu keşif yolculuğunda eşlik eden, bilgisi ve bağlantılarıyla kapıları aralayan Okyanus Gökçe'ye, minnettarlığının ve ortak sırrının bir sembolü olarak, o üssü işaret eden pusula kolyesini verdi.

🐙 ⛓️🧜‍♀️

🎵Apparition, Artesia

Miraç Gökçe, Ağzından

Eamon, o ağır, yılların yükünü taşıyan anlatısının sonunda, daldığı o uzak ve acı dolu boşluktan gözlerini çekti. Gözleri buğulanmıştı, onları hızla kırpıştırıp, içine düştüğü duygu selinden sıyrılmaya çalışıyor gibiydi. Hafifçe kafasını iki yana salladı ve o derin, yorgun sesiyle, her şeyi özetleyen o acımasız cümleyi kurdu;

"Ama bunun, onun ve senin annenin sonunu getireceğini bilemedi."

Cümle odada, bir mezar taşı gibi ağırlığını hissettirdi. Tüm o zekâ, azim, keşif hepsi bir trajedinin habercisiymiş meğer. İstemsizce bir an için Rauf'a döndüm.

Arkasına, koltuğun derisine yaslanmıştı. Kolları sıkıca göğsünde bağlanmış, adeta kendini bir arada tutmaya çalışıyordu. Yüzünde, onu hiç görmediğim bir ifade vardı. Çıplak, savunmasız ve derinden yaralı. Buğulu gözleri, hiç kırpmadan dedesine kenetlenmişti. Öyle bir bakışı vardı ki, sanki göz kapakları bir an aşağı inse, orada biriken tüm acı, tüm özlem, kontrol edilemez bir sel gibi dışarı boşalacaktı. Gözlerinin beyazı, içine çektiği acıyla kıpkırmızı olmuştu. O asi çocuk, o sert asker gitmiş, yerini kaybettiği abisinin yasını ilk kez bu kadar derinden hisseden bir erkek kardeşe bırakmıştı.

Ağırca Eamon'a baktım. Artık bir bilge veya bir dede değil, bu acımasız gerçeği söyleyen kişiydi benim için. Gözlerimin arkası yanmaya, bulanmaya başlarken bundan çekinmedim. Nefesim sıkışıyordu. Boynumda asılı duran, bir an öncesine kadar annemin bir hatırası olan o gümüş parça, şimdi aniden alev alev yanan, beni nefessiz bırakan bir urgana dönüşmüştü. Parmak uçlarımla, soğuk metali, boğazımdan çekip çıkarmak istercesine çekiştirdim.

"Yani ben," diye başladım, sesim titrek ve ince, bir cam kırığı gibi, "bunca sene boyunca..." Kaşlarım, acı ve şaşkınlıkla alnımda hafifçe kalkarak büzüştü. Zihnim, bu korkunç denklemi kurmaya çalışıyordu. "Onların ölümüne sebep olan şeyi mi taşıdım?"

Eamon, kafasını belirsizce salladı. Gözlerimi kırpmama rağmen sol yanağıma bir yaşın düştüğünü hissettim. Kolyenin ucundaki pusula parmağımın ucu yaktığında, bir ateşe dokunmuşçasına elimi çektim. Meğer boynumda, sevdiklerimin mezar anahtarını taşıyormuşum.

"Arven, başlarına gelebilecek her ihtimali biliyordu Miraç," dedi acımasızca. "O yüzden sana herkesin aklına gelebilecek bir metot öğrettiler. Ama Sismik Yansıma metodunu Türkiye'de kimse kullanmıyordu. Bir tek Rauf'a öğretti," dediğinde Rauf'a baktım.

Rauf'a baktım. Kapanmış gözleriyle, alt dudağını kanatırcasına ısırmış, öylece duruyordu. Bu yüzden mi bu yük, onun omuzlarına da mı bırakılmıştı? Yeniden, kelimeleri bir hançer gibi kullanan Eamon'a döndüm.

"Taçsız Kral'ın ilk zamanlar aradığı şey, sadece üssün nerede olduğuydu," diye devam etti Eamon. "Arven ve Okyanus'a ihanet eden Nalan Toprak, Taçsız Kral'a hiçbir şey veremedi. Taçsız Kral, ceza olarak onu da o lanetli denizaltında ölüme mahkûm etti." Kafasını iki yana salladı, bu ihanetin ve intikamın anlamsızlığı karşısında. "Ama Taçsız Kral durmadı. Arven'in yaptığı tüm araştırmaların, notların yerini aradı. Rauf, o belgeler bulunamasın diye hem evi hem de geçmişin lanetini yaktı."

Sonra, gözleri bana dikildi. "Taçsız Kral bu sefer seni takip etmeye başladı. Babana tehdit mektupları gönderdi. Seni korumak için baban, tek çareyi, her şeyin başladığı Gölcük Deniz Üssü'nün eğitim birimine göndermekte buldu. Böylece hem görevlerde kullandığın manyetik anomali imzalarından kurtulacak, izini kaybettirecektin hem de annenin izinde, 'resmi' bir araştırmanın parçası olacaktın."

Parçalar sonunda yerine oturuyordu. Annemin bana bıraktığı her şey, babamın katı disiplini... Hepsi, bu karanlık gölgeden korunmak için örülmüş bir kalkandı. Ve ben, tüm hayatımın, bir başkasının savaşının piyonu olduğunu anlıyordum. Bu düşünce, içimde zehir gibi yayılıyordu.

Rauf, burnundan sert, hırıltılı bir nefes aldı. Sanki boğazına kadar dolan öfke ve çaresizliği bu nefesle dışarı atıyordu. Gözlerini, o kıpkırmızı, buğulu halleriyle açtı ve bakışlarını dedesine dikti.

"Sana tek bir soru soracağım," dedi, sesi gergin ve keskindi, bir bıçağın ağzı gibi, "ve sen de bunu tek bir cevapla yanıtlayacaksın." Öne eğildi, dirseklerini dizlerine yasladı, tüm bedeni bir yay gibi gerilmişti. "Taçsız Kral, Miraç'ın boynunda duran o kolyenin varlığını biliyor mu?"

Kalbin yerinden fırlayacakmış gibi attı. Alacağım cevapla, duyacağım tek kelimeyle her şeyin değişebileceği korkusuyla gözlerimi Rauf'tan ayıramadım. Onun yüzündeki her kasılmayı, her titreşimi izliyordum.

Eamon bir an bile tereddüt etmedi. Cevabı, odayı donduran bir buz kütlesi gibi pat diye düştü aramıza;

"Biliyor."

Rauf'un gözleri, bu tek kelimenin darbesiyle anında kapandı. Yüzünde bir acı, çaresizlik ifadesi belirdi. Ama Eamon bitirmemişti. Devam etti, sesi biraz daha yumuşak, ama yine de son derece netti.

"Ama anahtarın nasıl çalışacağını bilmiyor."

Bu, bir umut ışığı mıydı, yoksa sadece kaçınılmaz sonu biraz daha erteleyen bir bilgi mi? Bilmiyordum. Ama biliyordum ki, artık sadece bir piyon değildim. Tahtadaki en kıymetli, en hedef alınmış piyondum.

Rauf, gözlerini, bir saniye önceki o ağır darbenin ağırlığıyla yere bakarak açtı. Yavaşça başını kaldırdı ve yeniden, tüm sorumluluğu, bilgeliği ve geçmişin gölgesiyle orada oturan dedesine baktı. Yüzündeki o savunmasız ifade gitmiş, yerini odaklanmış, savaşçı bir ifade almıştı. Artık acı çeken bir kardeş değil, bir sonraki hamleyi planlayan bir stratejistti.

"Peki," dedi, sesi çelik gibi sakin ve kararlı, "şimdi ne yapacağız?"

Bu sadece bir soru değildi. Bu, bir devralmaydı. Geçmişin pasif kurbanları olmayı reddedişti. Tüm yükü, tüm tehlikesi ve tük sorumluluğuyla birlikte, "biz" diye soruyordu. Gözleri Eamon'u deler gibiydi, bir emir değil, bir ortaklık ve liderlik bekliyor gibiydi.

Eamon, bastonunun sivri ucunu havaya kaldırdı ve doğrudan bana doğrulttu. Hareket keskin ve tartışmaya yer bırakmazdı.

"Karına göz kulak olacaksın."

Cümle, bir tokat gibi çarptı. Bu, bir öneri değil, bir emirdi. 'Kadını koru' ya da 'Miraç'ı güvende tut' değildi. Çok daha ilkel, çok daha sahiplenici ve çok daha ağırdı. Rauf'un yüz ifadesi değişti. O çelik gibi sakin kararlılık, yerini derin bir düşünceye bıraktı. Gözleri bana kaydı, bir anlığına, içinden geçenleri okumaya çalıştı.

Gözlerimi istemsizce devirerek Eamon'a baktım. Bu saçmalığa bir son vermek, aslında evli olmadığımızı, bunun sadece bir anlaşma olduğunu haykırmak için dudaklarımı araladım. Ama hiçbir ses çıkmadı.

Çünkü Rauf, aniden kolunu omzuma attı. Hareketi o kadar hızlı ve beklenmedikti ki, nefesim kesildi. Aynı anda, sol elinin geniş, sıcak avucu yüzümü, ağzımı kapatacak şekilde kapattı. Beni kendi sert, güvenli gövdesine doğru çekti. Sırtım göğsüne değdi, etrafımı saran kaslarının gerginliğini hissedebiliyordum.

O gerginliğin içinde, göğsünü bir kurşun gibi sekip sırtıma vuran kalbinin ritmini de hissedebiliyordum.

"Onu en iyi şekilde koruyacağım."

Bu, bir 'evet' ya da bir kabul değildi. Bu, bir yemindi. Ve ben, onun kolları arasında sıkışmış, bu yemine sessizce tanık oluyordum. "Kâğıt üzerindeki" evliliğimiz, o an, çok ama çok gerçek bir hal almıştı.

🐙 ⛓️🧜‍♀️

Yazar, Ağzından

Konuşmaları bittiğinde, kulübenin küçük pencerelerinden sızan son ışık huzmelerinin de sönmüş olduğunu gördüler. Odanın içi, şöminedeki ateşin titrek turuncu ışığıyla aydınlanıyordu; dışarıda ise gece, tüm ağırlığıyla çökmüştü. Eamon, onların gitmesine izin vermedi. Bu, sadece bir nezaket değil, korumanın da bir devamıydı. Bilinmeyen bir tehdit karşısında, ailenin bir arada kalması gerekiyordu.

Her birlikte, ağırlıklı bir sessizliğin hâkim olduğu bir akşam yemeği yediler. Sofradaki yemekler lezzetliydi belki, ama kimse tadına varacak ruh halinde değildi. Yutkunmalar ve çatal-bıçak sesleri, söylenmemiş onlarca şeyin yerini dolduruyordu.

Yemekten sonra Rauf, yorgun olduğunu söyledi. Sesindeki ton, fiziksel bir yorgunluktan çok, zihninin ve yüreğinin taşıdığı ağır yükten bitap düştüğünü ele veriyordu. Miraç'ın gözlerine kısa, anlamlı bir bakış attı ve onu, merdivenlerden çıkıp burada büyüdüğü, gençliğinden kalan odasına götürdü. Kapı ardından kapandığında, aşağıda sadece Eamon ve belki de geçmişin hayaletleri kalmıştı. Yukarıda ise, artık ortak bir kaderi paylaşan iki insan, yeni ve belirsiz bir birlikteliğin ilk gecesine hazırlanıyordu.

Oda, hafif toz ve eski tahta kokuyordu. Ay ışığı, perdelerin arasından süzülerek loş bir aydınlatma yapıyor, her şeye hayali bir görünüm katıyordu. Duvarlarda hâlâ bir genç adamın izleri vardı: soluk deniz haritaları, elinde İskoç çalgısı olan Gayda'yı tutan Arven'in ve Rauf'un çocukluk fotoğrafları ve bir köşede, üniforması asılı duran bir asker manken. Bu, zamanın donduğu bir yerdi.

Miraç, odanın tam ortasındaki çift kişilik yatağa, sonra da gömleğinin ilk iki düğmesini usulca çözmeye başlayan Rauf'a büyümüş gözlerle baktı. Nefesi, boğazında düğümlendi.

"Ne yapıyorsun?"

Ses, odanın dondurucu sessizliğini aniden delip geçmişti. Rauf'un düğmeleri çözen parmakları havada asılı kaldı. Yavaşça başını çevirip düşünceli ve bitkin gözlerle Miraç'a baktı. Bakışları, "Bunu gerçekten sormak zorunda mıydın?" der gibiydi.

"Görüyorsun ki gidemiyoruz. Ayrıca çok yorgunum," dedi, sesi çatallanarak. "Üzerimi değiştirip uyuyacağım." Cümleler, havada sallanan ağır taşlar gibiydi. Gömleğinin düğmeleriyle daha fazla uğraşmaktan vazgeçerek dolabına yürüdü. Kapıyı açtı, içinden iki eşofman takımı çıkarttı. Birini elinde tutarken, diğerini hiçbir açıklama yapmadan yatağın üzerine fırlattı. "Bunları giyersin."

Miraç, üzerindeki şaşkınlık perdesini aralayamadan, önce yatağın üzerine atılmış pamuklu kumaş yığınına, sonra da Rauf'un ifadesiz yüzüne baktı. Zihni, olup biteni anlamlandırmakta güçlük çekiyordu.

"Burada mı yatacaksın?"

Rauf, elinde tuttuğu eşofman takımıyla kafasını onaylarcasına salladı.

"Evli olduğumuzu biliyorlar, başka odada yatamam."

Miraç, kaşlarını şüpheyle kaldırdı. Mantık, bu saçmalığa isyan ediyordu.

"Ee? Onlara gerçeği söyle."

Rauf, bir anlığına onun gözlerinin derinliklerine baktı, ardından içgüdüsel bir kaçınmayla bakışlarını yere dikti. Başını iki yana sallayışı hızlı ve kesindi. "Olmaz," diye mırıldandı, sonra yeniden ona döndü. İfadesi, uyarı dolu ama aynı zamanda çaresizdi. "Eğer söylersek babam, babana her şeyi anlatır."

Miraç, kaşlarını çatarak inatla direndi.

"Dedene söyle?"

"Dedem de babama söyler."

"Söylemez."

Rauf, gözlerini devirdi.

"Söyler denizkızı, söyler," diye karşılık verdi. Ses tonu, bu tartışmanın sona erdiğini bildiren nihai bir perde indiriyordu. Ve Miraç'ın itiraz etmek için ağzını açmasına dahi fırsat tanımadan, odanın içindeki küçük tuvaletin kapısına yöneldi. Kapı, ardından, onları birbirinden ayıran keskin bir sesle kilitlendi.

Miraç, yalnız kaldığında, için için kaynayan bir öfke ve çaresizlik hissetti. Gözleri, yatağın üzerine atılmış eşofman takımına takıldı. Yumuşak, eski pamuk kumaş, içinde bulundukları sert ve saçma gerçeğin küçük düşürücü bir parodisi gibiydi.

Ağır adımlarla yatağın kenarına ilerledi ve kendini bırakırcasına oturdu. Sanki dünyanın bütün ağırlığı omuzlarına binmişti. Soğuktan değil, içindeki huzursuzluktan korunmak istercesine kollarını göğsünde sıkıca bağladı. Tam o sırada, kapalı kapının ardından belirginleşen su sesleri duyuldu. O sesler, aralarındaki görünmez duvarın ne kadar yıkılmaz olduğunu ve bu gece boyunca sürecek garip birlikteliğin başladığını hatırlatırcasına, odanın ağır sessizliğini acımasızca dolduruyordu.

"Ne kadar sürdürülebilir ki bu?" diye düşündü içeriden. Gözlerini, bir isyanı bastırır gibi sıkıca kırparak devirdi. Direnişi kırılmıştı. Pratik olanı yapacaktı.

Ayağa kalktı. Üzerindeki günlük kıyafetleri birer birer ve biraz da sert hareketlerle, kolundaki dikişlere dikkat ederek çıkarttı. Her bir parça yere düştüğünde, normal hayatlarına dair bir parçanın da sona erdiğini hissediyordu. Sonunda, yatağın üzerindeki eşofman takımını aldı. Kumaş Rauf'un kokusunu taşıyordu; tıraş losyonu, temiz çamaşır ve denizden gelen hafif bir yosun...

Ona ait olan bu yabancı kokuya bürünmek tuhaf bir samimiyetti. Eşofmanın bol gelen kumaşını giydi. Paçalarını topladı, üstünün lastiğini sıkılaştırdı. Aynanın karşısına geçtiğinde, içinde bulunduğu tuhaf durumu bedeninde somutlaşmış olarak gördü: Başkasının kıyafetlerini giymiş, başkasının geçmişinde mahsur kalmıştı.

Yeniden yatağın ucuna oturdu. Kapalı kapının ardındaki su sesleri kesildi. Bir süre sonra kapı açıldı ve Rauf, buharın hafifçe dağılan izleriyle birlikte çıktı. Saçları nemli, alnına yapışmış birkaç tel, yüzü yıkamayla berraklaşmış ama gözlerinin altındaki halkalar daha da belirginleşmişti.

Rauf, Miraç'a bakmadan, sanki odada tek başınaymışçasına, ağır ve yorgun adımlarla yatağa doğru ilerledi. Üzerindeki eşofman takımı, onun o her zamanki şıklığına uygun değildi; bir teslimiyet, bir 'olan biteni kabullenme' hali gibi duruyordu. Yatağın kenarına geldi. Yorganı kaldırdı. Tam yerleşmek üzereyken, Miraç onu sertçe durdurdu.

"Yatakta mı yatacaksın?"

Rauf, hareketini yarıda kesti. Yorgan hâlâ elindeydi, havada asılı kalmıştı. Nihayet Miraç'a döndü. Gözlerinde, derin bir bitkinliğin ötesinde, küçük bir sitem ve şaşkınlık vardı.

"Başka seçenek mi var, Miraç?" diye sordu, sesi yorgunluktan pürüzlü, ama altında bir sızı saklıydı.

Miraç, "Yerde yat?" dedi, teklif sunarcasına.

Rauf'un gözleri açıldı.

"Yerde yatıp sabah boynu tutuk mu kalkayım?" dedi ve gözlerini devirerek sanki hiçbir şey olmamışçasına yorganın altına girdi ve üzerini örttü. "Yatarken ışığı kapat."

Miraç, ağzı açık bir şekilde ona baktı.

"Se... Sen? Rauf!" Şaşkınlıktan ve öfkeden kekelemişti. Rauf, gürültülü derin bir iç çekip omzunun üzerinden ona baktı.

"Yatmadığın şey değil Miraç," dedi sertçe. "Dün gecede yattın, bir şey oldu mu? Hayır. Yat o zaman şuraya."

Işık hâlâ yanıyor, odanın tüm gerginliğini aydınlatıyordu. Rauf ise, artık konuşmak istemediğini söylercesine, sırtını ona dönmüş, hareket etmeden yatıyordu. Miraç, bakışlarını ondan kaçırdı. Ayağa kalkıp yatağa yürüdü, Rauf'un yanındaki yastığı kaptığı gibi hışımla yere fırlattı. Sonra, sandalyenin üzerinde duran kalın battaniyeyi aldı ve yastığın yanına, halının üzerine uzanarak üzerini örttü.

Rauf, yattığı yerden gözlerini açıp kıstı. 'Tahmin ettiğim şeyi mi yaptı?' diye sorgularken omzunun üzerinden diğer tarafa baktı. Şaşkınlıkla doğruldu ve yerde uzanan Miraç'a baktı.

"Asıl sen ne yapıyorsun Miraç? Yaralısın, çık şu yatağa!" Sesinde endişeli bir sertlik vardı.

Miraç sırtını hem yatağa hem de Rauf'a döndü, battaniyeyi daha sıkı çekti. "Yerim burası."

Bir anlık sessizlik oldu. Miraç, Rauf'un yataktan kalktığını duydu. Rauf'un ayak sesleri halıda ağır ağır ilerledi. Miraç gözlerini yummaya çalıştı, ama yanı başında durduğunu hissetti. Sonra, hiç beklenmedik bir hamleyle, Rauf battaniyeyi çekip Miraç'ı kolundan tutarak kaldırdı. Bir anlık şaşkınlık ve direnme fırsatı bile tanımadan, onu hafifçe yatağa fırlattı.

Miraç yaylanan yatakta toparlanmaya çalışırken, Rauf onun az önce uzandığı yere, halının üzerine uzanıverdi. Battaniyeyi üstüne çekip sırtını döndü.

"Bir kelime daha etme. Yat zıbar."

Miraç'ın ağzı açık kalmıştı. Öfkeden ve şaşkınlıktan dili tutulmuştu. Rauf'un yerdeki sert gölgesine baktı bir süre, sonra yorganı başına çekip yatağa uzandı. Yüreğinde garip bir sızı, zihninde ise allak bullak olmuş düşüncelerle, yorgunluktan bitap düşmüş bir halde, en sonunda uykuya yenik düştü.

🐙 ⛓️🧜‍♀️

🎵Une Belle Histoire, Michel Fugain

Miraç Gökçe, Ağzından

Gemide uyuduğum ilk günü hatırlıyordum.

Fırtınalı bir geceydi, hiç unutamazdım. Sağa ve sola yalpalayışlarımla yatağa uzanmayı başarmış ve gözlerimi sıkıca yumup uyumaya çalışmıştım. Rahatsızdım ama görev bilinciyle bunun da üstesinden gelebileceğimi biliyordum. Gözlerimi açtığımda fırtına dinmiş, okyanus uslanmıştı. Gemi, hafif dalgaların üzerinde, tıpkı nazik bir beşik gibi sallanıyordu.

Suyun üzerinde yükselip alçalan o ritim, uzandığım yatağa da sirayet etmiş, dün gece beni korkutan ve uyutmayan her şeyin özrünü dilemek ister gibiydi. Kendimi o sallantıya, o huzura o kadar kaptırmıştım ki, bir süre sonra onunla bütünleşip daha derin, daha teslimiyetçi bir uykuya dalmıştım. O andaki o gevşeme hissini asla unutamayacaktım. Şu an bir gemi de olmadığımı biliyordum.

O zaman neden şimdi böyle hissediyordum?

Karnıma batan battaniyenin sertliğinden rahatsız olarak kıpırdandığımda, bir boğaz temizlemesiyle yukarıya doğru yükseldim. Altımda düzensiz, güçlü bir ritimle kalkan bir şey vardı. Bir rüya mı görüyordum yoksa altımdaki yatak nefes alıp veriyor muydu? Zihnimin sisleri dağılır dağılmaz, gerçeğin şok dalgasıyla sarsıldım. Gözlerimi açtım ve dünyanın en tanıdık, en yasaklı manzarasıyla karşılaştım.

Rauf'un göğsünün üzerinde uyanmıştım.

Başım, onun kalbinin tam üzerine dayanmıştı ve o düzensiz atışı yanaklarımda hissedebiliyordum. Daha da korkunç olanı, bir kolumun da onun vücuduna sarmaş dolaş olmasıydı, sanki bir sığınağa tutunur gibi. Yutkunarak kıpırdandığımda, karnıma batan battaniyeye baktım.

Lan!

Orada bir battaniye yoktu!

Tam o anda, altımdaki beden gerildi. Başımı kaldırdım ve Rauf'un bana bakan gözleriyle buluştum. Uykunun buğusu, yerini anında saf bir şaşkınlığa bırakmıştı. Gözleri, bir uçurumun kenarında aniden uyanmış bir adamınki kadar büyük ve tetikteydi.

Ciğerlerimden bir çığlık yükseldi, bir panik seli. Ama sesim daha boğazımdan çıkmadan, Rauf'un eli bir şimşek gibi hareket etti. Geniş, sıcak avucu ağzımı sıkıca kapattı, çığlığımı içeride boğdu. Aynı anda, diğer eli belimi kavradı ve tüm vücut gücüyle, inanılmaz bir çabaymış gibi görünmeyen bir akıcılıkla, bir hamlede yerlerimizi değiştirdi.

Bir saniyeden kısa sürede, dünya altüst oldu. Sırtım yatağa yapışmış, üzerimde Rauf'un gölgesiyle hapsolmuştum. Kolları, başımın iki yanına dayanmış, tüm ağırlığını taşıyarak bana yakın ama temas etmeyecek bir mesafede asılı duruyordu. Kaşları çatıktı, bakışları ise hem kesin bir uyarı hem de "Lütfen sakin ol" diye yalvaran bir ifade taşıyordu.

Nefesi, yüzüme sıcak sıcak vuruyordu. Kalbim göğüs kafesimden çıkacak gibi çarpıyordu.

"Elimi çekeceğim," diye fısıldadı, sesi uykudan dolayı pürüzlü ama tok, "Bağırma sakın."

Gözlerimin içine derinlemesine baktı, bir onay, bir söz bekliyordu. Nefesim kesilmiş, dilim damağımda kurumuştu. Göz kapaklarımı hızla açıp kapayarak, zoraki, minik bir baş hareketiyle onay verdim. Avucu yavaşça, hâlâ her an geri gelebilecekmişçesine tetikte, ağzımdan çekildi.

"Ne yaptığını sanıyorsun? Neden yataktasın?"

Rauf, gözlerini iyice kıstı, bakışlarındaki uykulu sakinlik yerini keskinleşen bir ısrara bırakmıştı.

"Soğuktu. Götüm dondu yerde. Deli yattığını dün öğrenmiştim ama bu kadar deli yatabileceğini nereden tahmin edebilirdim ki?"

Ulan! Allah bilir dün nasıl yattık da, adam utanmayalım diye erkenden kalkmış gitmiş?

İç sesimi duymamazlıktan gelirken öfke, boğazımda sıcak ve acı bir yumak oldu. Dişlerimi o kadar sıktım ki çenem ağrımaya başladı. Nefesim, ciğerlerimin derinliklerinde sıkışıp kalmıştı.

"Rauf," dedim, her heceyi bir uyarı gibi vurgulayarak, "üzerimden kalk."

Ama bu sefer olmadı. Söylediğim cümlenin, içinde bulunduğumuz durumun tüm anlamını nasıl değiştirdiğini görmek bir saniyemi aldı. Rauf'un bakışları, üzerinde asılı durduğu beni, gerçekten gördü.

Yanaklarımdan boynuma yayılan kızarmanın, gözlerimdeki şaşkın öfkenin farkına vardı. Ve o zaman, dudaklarının kenarında çarpık, kendinden emin bir gülümseme belirdi. Kasıtlı olarak, ağırlığını biraz daha üzerime verdi. Tüm bedenimle, kaslarındaki gerginliği, nefesinin sıcaklığını, kalçasının kemiklerimin üzerindeki baskısını... her şeyi, tüm ayrıntıları hissedebiliyordum.

"Neden utanıyorsun ki, karıcığım?" diye fısıldadı. Sesindeki alay, bal gibi yapışkan bir yumuşaklığa bulanmıştı. "Bunlar doğal şeyler."

Dişlerimin arasından, zehir zemberek bir ses sızdı.

"Biz. Gerçekten. Evli. Değiliz."

Rauf, burnundan sert, küçümseyici bir nefes vererek güldü. Ama gözlerindeki alayın arkasında, tanımlayamadığım karanlık, ciddi bir duygu daha vardı. Yüzüme iyice eğildi. Öyle yakındı ki nefesi dudaklarımda karıncalanma yapıyor, kirpiklerim neredeyse onunkilere, alnındaki nemli bir tel saç alnıma değiyordu.

"Gerçek bir karı koca olsaydık," diye mırıldandı, sesi o kadar alçak ve yakındı ki, kelimeleri duymak yerine tenimde hissettim, "bu pozisyonda konuşmaktan ziyade başka şeyler yapıyor olurduk."

Cümlesi, iki beden arasındaki son birkaç santimlik boşluğa, dokunulduğunda patlayacak elektrik yüklü bir tel gibi gerilip asıldı. Nefesim, boğazımda sıcak ve yabancı bir yumak gibi düğümlenmişti. Onu yutkunmaya çalıştığımda, çenemdeki kaslar istemsizce seğirdi.

Vücudum, bu küstah yakınlığa ihanet eden bir titremeyle karşılık verdi; damarlarımda ilerleyen sıcak, karnımdan kasıklarıma akan yabancı bir dalgaydı bu. Onu, içimde kaynayan öfkeyle, dişlerimi daha da sıkarak, tüm irademle bastırmaya çalıştım. O beni daha hiç tanımıyordu. Kimse Miraç Gökçe'ye böyle davranamazdı.

Ben, onun kapanına alabileceği bir denizkızı değildim.

Rauf, üzerimden kalkmak için ellerini yatağın üzerine yasladığında hızlı düşündüm. Ellerimi aramızdan geçirip tişörtünü avuçlarımda bir toparlayarak tuttum. Kumaş, parmaklarımın altında sıcak ve gerçekti. Çenemi ve gövdemi meydan okuyan bir ifadeyle yukarı kaldırdım, yüzümü onunkine iyice yaklaştırdım. Öyle ki, burnumun ucu onunkine değiyor, nefeslerimiz aynı havayı paylaşıyordu. Bu meydan okuma, gözlerinde net ve parlaktı. Bunu beklemediği kesindi.

"En yakın zamanda boşayacağım seni," diye tısladım, her kelimeyi, nefesim onun dudaklarına değecek kadar yakından fısıldadım. "Bir daha yanıma bile yaklaşamayacaksın."

Rauf, kaşlarını hafifçe kaldırdı. 'Diyorsun?' dercesine bakıyordu. İfadesi, tehlikeli bir sakinliğe büründü, buz gibi ve keskin.

"Boşayacaksın, öyle mi?" diye sordu, sesi alçak, çelikten bir bıçak gibi süzülerek geldi.

Kafamı hırsla salladım, burunlarımız birbirine sürtündü. Gözlerini yakalamıştım, kaçırmıyordum.

"Hem de buradan döner dö-"

Sağ eliyle yatakta kalmayı başarırken sol eliyle yanaklarımın iki yanından anında bastırdı. Bunu saniyeler içinde yaptığı için tepki verememiştim. Öne uzanan büzüşmüş dudaklarıma baktı.

"Unut bunu."

Bu iki kelime, bir emirden çok, nihai bir yargı gibi kesip attı cümlemi. Ve sonra, aklımın tüm tellerini aynı anda koparan şey oldu. Rauf, aradaki son umarsız mesafeyi kapattı ve dudaklarını benimkilerin üzerine kapatıverdi. Sırtım yatağa yaslanırken bayılmayı umdum.

Tüm küstahlığını, tüm gücünü, o anlam yüklü bakışlarını, dudaklarıma bir mühür gibi bastırdı. Nefesim kesilmiş, bedenim şok içinde donup kalmıştı. Zihnim çığlık atıyordu, ama her şey donuk, beyaz bir gürültüden ibaretti. Dudaklarımı, kendi dudaklarının arasına sıkıştırdı, onları hafifçe emdi, sonra da bir uyarı, bir ceza gibi, alt dudağıma hafifçe dişleriyle kenetlendi. Hafif, keskin bir acı hissettim. Bu anın, bu temasın acımasız gerçekliğini bana hatırlatan bir işaretti.

İçimde bir savaş vardı. Kalbim, bu ihlale karşılık vermem gerektiğini haykırırken; mantığım, her hareketimin bu gergin dengeyi daha da altüst edeceğini bilerek, bunu kırmızı, alevli bir çizgiyle reddediyordu. Donup kalmıştım. Karşılık vermediğimi gören Rauf, yavaşça geri çekilmişti.

Kapanmış gözlerini açtı. Gözleri, düşünceli ve iyice kararmış bir ifadeyle, benim şaşkınlık ve inançsızlık içindeki gözlerimde gezindi. Nefes alışım, hızlı ve düzensiz, aramızdaki boşlukta yankılanıyordu. Dudaklarım yanıyordu. Onun izi, onun kokusu, onun ihlali... her şey oradaydı.

O, sadece bakıyordu. Bakışları kaşlarımdan, şaşkınlıkla aralanmış gözlerime, oradan burnumun ve yanağımın üzerine serpilmiş çillerime kayıyordu. Sanki beni, gerçekten beni, ilk kez görüyormuş gibiydi. Bir şey söyleyecekmiş gibi derin bir nefes aldı, sözcükler boğazında bir yumak olup kaldı.

Sonra, sanki görmek istediğini görememiş, her şeyi berbat etmiş ve bundan harap olmuşçasına gözlerini ağırca kapattı. Üzerimden kalktı ve yataktan inip tuvalete yöneldi. Kapı, ardından sessizce, nihai bir yargı gibi kapandı. Yatakta öylece uzanmış bir şekilde kalırken zihnimde onun cümleleri geçiyordu.

"Nefes al, Miraç."

Bir nefes aldım. Titrek ve sığ.

"Korkma, seni öpmeyeceğim."

Parmak uçlarım, Rauf'un dudaklarımda bıraktığı nemli, sıcak izi, bir hayalet gibi okşadı.

Eğer ki olursa, bu artık benim için de önemsiz olmaz.

Tuvaletten su sesleri gelmeye başladı. Ben ise, o önemsiz olmayan şeyin ağırlığı altında eziliyordum. Çünkü belliydi ki, onun için bir anlamı vardı. Ve işte o an, içimde derin ve ürpertici bir şey kıpırdadı. Bu sadece bir ihlal değildi. Sadece öfke ve utanç da değildi hissettiğim. Parmaklarım dudaklarımdaki izde gezinirken, yüreğimde kabullenmekten korktuğum bir gerçek filizlendi.

Hayır.

Bu... benim için de önemsiz olmayacak.

Bu düşünce, Rauf'un bıraktığı o yakıcı izden daha sarsıcı, daha korkutucuydu. O andan itibaren, hiçbir şey aynı olmayacaktı. Ve en korkuncu, bunu biliyordum.

Yatağın kenarına doğru çekilip oturmuş, parmak uçlarımla hâlâ yanan dudaklarıma dokunurken tuvaletin kapısı açıldı. Elimi hızla çekip dizlerime yasladım. İçeriden çıkan Rauf'tu ama sanki içine bir yabancı girmiş gibiydi. Bakışları benden özenle kaçıyor, odanın boşluğuna sabitlenmişti. Üzerine yeniden geçirdiği ama pantolonun içine sokmadığı siyah gömleği vardı. Üstündeki buruşukluklar gibi, onun da dağılmış halini anlatıyordu.

Hiçbir şey söylemeden, odanın kapısına doğru ağır adımlarla yürüdü. Sırtı bana dönük bir şekilde, eşikte durdu. Omuzlarının gerildiğini, derin ama sesiz bir nefes aldığını gördüm. O sırt, az önceki yakınlığın, o ihlalin ağır yükünü taşıyor gibiydi. Sesi, odanın durgun havasını aniden yırtarak geldi; metal gibi soğuk ve mesafeli, her şeyi olduğu yerde kesip atan bir tondaydı.

"Giyinip aşağıya gel." Duraksamadan, son sözü de ekledi, "On dakika sonra bu adadan ayrılıyoruz," dedi ve kapıyı açıp çıktı.

Odayı terk edişinin yarattığı boşlukta, sözcükleri havada asılı kaldı. Kaşlarım, anlamlandıramadığım garip ve keskin bir hüzünle çatıldı. Ayağa kalktım. Bacaklarım sarsılıyor, titreyen çenemi sımsıkı kapatmak tüm irademi tüketiyordu. Gözlerimin arkası yanmaya başlamıştı; bastırmaya çalıştığım gözyaşlarından değil, her şeyi fazlasıyla görmenin, fazlasıyla hissetmenin verdiği bir ıstıraptı bu.

Hızla üzerimdeki eşofmanları sakince çıkartıp, katlı bir şekilde yatağın üzerine bıraktım ve kendi çıkarttığım günlük kıyafetlerimi üzerime giydim. Odadan çıkıp merdivenlerden indiğimde Rauf, salona doğru dönüktü dedesiyle ve karşısındaki, dün adının Alistair olduğunu öğrendiğim korumayla, dış kapının önünde konuşuyordu.

Rauf, beni gördüğü an susup arkasına döndüğünde, kalbimdeki bir kırgınlıkla boğazımı temizledim. Eamon, yani Rauf'un dedesi, Alistair'in yanından bana gülümsedi ve ellerini iki yana açtı.

"Mo bhròid bhòidheach," dedi, sesi yumuşak ve melodik.

Anlamamıştım, ama kelimelerin nazik tınısı ve yüzündeki samimi ifade, dudaklarıma istemsiz bir gülümseme yerleştirdi. Bana doğru geldi ve kollarını açtı. Hiç tereddüt etmeden, o sıcak, dedesel kucaklamaya karşılık verdim, kollarımı onun etrafına doladım. Üzerimdeki gerginliğin bir kısmı, bu samimi temasla eriyip gitti.

"Rauf sana emanet," diye fısıldadı kulağıma, sesi aniden ciddileşerek. "Bizim çatlağa dikkat et, olur mu kızım?" ve ağırca geri çekildi.

Kafamı belli belirsiz salladım.

"Tabii, merak etmeyin."

Yalan söylüyor dedeciğim. Yukarıda şapur şupur-

Sus!

Kavga ettiler diyecektim...

Eamon'un yüzü tekrar aydınlandı. Elimi sıktı ve ardından dönüp benimle kapıya doğru yürüdü. Kapıdan çıktığımızda Rauf'un babasını gördüm. Oğlunun omzunu sıvazlıyor, ancak bakışları Rauf'un omzunun üzerinden bana kenetlenmişti. Rauf'un sağ omzunun hizasından geçip bana doğru ilerledi. Küçük, ağır adımlarla ona doğru yaklaşıp önünde durduğumda, elini ağır ağır kaldırdı ve avucunu başımın üstüne, bir nevi takdis eder gibi yasladı. Dolu, buruk gözleriyle saçlarımı tarayışını izledim.

"Bizim deli oğlana sahip çık kızım."

Cümlesi, basit bir temenniden çok daha fazlasını taşıyordu; bir yalvarıştı. Gözlerimin arkası aniden yandı. Gözlerimi hızla kırpıştırırken, boğazıma düğümlenen bir şeyle kafamı salladım, bir şey söyleyemedim.

Rauf, sanki arkasından atlı kovalıyormuş gibi hızla uzaklaşmaya başladı. Dedesinin arkasından bağırdığı ses, sahili doldurdu: "Karını bekle deyyus!"

Rauf, sesi duymazdan gelerek yürümeye devam etti. Ben ise, bir adım geri çekilip son bir kez Eamon ve babasına gülümseyerek yanlarından ayrıldım. Geldiğimiz yerden farklı bir yöne, kıyıya doğru ilerlerken bizimle gelen Alistair ve iki denizci vardı. Çakıl taşlarının çıtırtısı ayaklarımın altında ezilirken, solumuzdaki iskelenin yıkık halini gördüm. Zihnimde bir soru şimşek gibi çaktı: Adaya giriş iki yerden miydi?

Bu düşünceyi daha fazla kovalamadan, gözlerimi kıyıya bağlanmış ufak bota çevirdim. Rauf çoktan binmiş, dümene geçmişti. Direksiyonu tutan elleri, beyazlaşmış boğumlarıyla belli edecek kadar sıkıydı. Binerken bana yardım etmek için uzanan bir el yoktu.

Umursamaz bir tavırla, ayağımı tekneye atıp dengemi buldum. Tam o sırada Alistair, botun bağlı olduğu ipi çözdü. İpi avuçlarımın arasında hissederek, hızla botun içine çektim. Motor anında hırlayarak çalıştı. Rauf, bir bakış bile atmadan, dümene yüklenip tekneyi geldiğimiz yönün tam tersine, bilinmeyen sulara doğru kırdı.

Botun içindeki dar koltuğa oturduğumda gözlerimi, uçsuz bucaksız denizin çelik grisi rengine bürünmüş sularında gezdirdim. Her yanımızı saran bu soğuk sonsuzluk, içimde açılan boşluğu daha da derinleştiriyor, Rauf'un yarattığı sessizlikle birleşip fiziksel bir ağırlığa dönüşüyordu.

Kendimi içgüdüsel olarak korumaya aldım. Sağ ayağımı bankın üzerine çektim, sol kolumu karnıma, adeta orada yuvalanmış olan huzursuzluğu sarmalarmış gibi yasladım. Sağ dirseğimi yükselttiğim dizime dayadım, yumruğumu sıkarak çenemin altına gömdüm. Bu, dünyaya ve önümdeki adama karşı kapalı, kendi kabuğuma çekilmiş bir pozdu.

Denizin serin, tuzlu rüzgârı yüzümü ve savrulmuş saçlarımı okşarken, bakışlarım ister istemez Rauf'a kaydı. Onun, rüzgârda savrulan kısa, siyah saçlarında geziniyordu. Sırtı bana dönük, omuzları ve sırtının merkezindeki kaslar gergin bir şekilde sertleşmişti. Bir heykel kadar hareketsiz ve ulaşılmazdı.

Gözlerim onda takılı kaldı.

Bu, sadece fiziksel bir çekim değildi. Öfke de değildi. Bu, onun o inatçı, kırılgan, karanlık ve bir o kadar da koruyucu hâlinin tam kalbime işlediği o çıplak andı. Onun yaralarını, benimkilerle aynı acıyı taşıdığını fark ettim. Ve bu farkındalık, göğsümde sıcak, kaçınılmaz bir dalga gibi yükseldi.

Âşık oldun, değil mi?

Evet.

Bu, bir seçim değil, bir yargı gibi gelmişti. Bir gerçek. Tıpkı denizin tuzlu, gökyüzünün gri oluşu gibi katı ve inkâr edilemez bir gerçek. Onun yanında, onun yarattığı fırtınanın göbeğinde, deliliğin ve tehlikenin tam ortasında, sonunda evimi bulmuştum. Ve bu, beni ürperten, korkutan ama aynı zamanda hiç olmadığım kadar canlı hissettiren bir evdi.

Ve kalbim ilk defa, tüm mantığımı hiçe sayarak, bunun doğru olduğunu biliyordu.

Uzun sessizliğim, onun tetikte olan duyularını harekete geçirmiş olmalıydı. Bana dönmeden, sesi motorun uğultusunda neredeyse kaybolacak kadar alçak, ama benim için kristal berraklığında bir soru sordu;

"Düştün mü?"

Soru, zihnimde kelimenin tam anlamıyla değil, mecazi olarak havada asılı kaldı. Düşmüş müydüm? Evet. Ona, bu hisse, bu kaçınılmaz gerçeğe düşmüştüm. Kaşlarımın altından, artık yepyeni bir bakışla ona bakmaya devam ettim.

"Düştüm."

Tek kelimelik cevabımın ağırlığı, teknenin içinde çınladı. Rauf, sağ omzunun üzerinden göz ucuyla bana baktığında, kalbim yerinden fırlayacakmış gibi hızlandı. O an, neredeyse yüzünü tamamen görebileceğim, ifadesindeki her bir çizgiyi okuyabileceğim için içimden dua ediyordum. Gözlerinde şaşkınlık mı, endişe mi, yoksa başka bir şey mi vardı?

Önüne döndü ama bu sefer kafasını sabır diler gibi, derin bir nefes alırken sola doğru çevirdi ve bakışlarını tamamen küçük bir adacığa dikti. Bot, Büyükada'nın hemen önündeki küçük bir adacığı geçtiğinde karşımızda Gölcük Deniz Üssü'nü görmeyi beklemiyordum. Ayrıca kıyıda zıplayan biri vardı.

Üniformasının üst kısmı çıkarılmış, beyaz tişörtü içinde, çılgınca zıplayarak ve kollarını sallayarak bizi karşılayan bir figür. Gözlerimi kıstım, ayağa kalkıp Rauf'un tuttuğu direksiyonun yanına yürüdüm. Gördüklerime inanamadım.

Ali Dalgakıran...

Rauf'un dilinden düşürmediği, her fırsatta küfrettiği, ama bir o kadar da gizemli bir bağla bağlı olduğu o isim, şimdi karşımızda somut bir gerçeklik olarak duruyordu. Bu absürtlük ve beklenmedik karşılama, içimde bir anda kaynayan tüm gerginliği, şaşkınlığa ve sonrasında kontrol edilemez bir kahkahaya dönüştürdü. Aniden, içimde kopan bir fırtınayı bastıramayarak kahkahayı attım.

Yanı başımda, Rauf'un bedeninin aniden taş kesildiğini hissedebiliyordum. Bütün kasları gerilmiş, dümene kenetlenmiş parmakları beyazlaşmıştı. Öfkesi, botun içindeki havayı bile elektriklendirmişti. Yanıtı gecikmedi; ani bir hareketle botun gaz koluyla oynadı ve tekne bir sarsıntıyla daha da hızlandı. Ben de son anda bir yere tutunmak zorunda kaldım.

Rüzgârın ve motorun uğultusu arasında, onun dişlerinin arasından sızan, öfkeyle ve bir o kadar da tanıdık bir dargınlıkla dolu o mırıltıyı duyabildim;

"Siktim seni Dalgakıran."

Bot, üssün iskelesine yanaştığında Rauf, botun içindeki halatı kavradı ve Ali'ye kırbaçlarcasına fırlattı. Ali, gözleri fal taşı gibi açılmış, korku ve şaşkınlıkla halatı havada yakalayıp babaya bağlarken, Rauf bottan fırladı. Hırsla bana döndü. Tam ayağımı iskeleye uzatmışken eğildi, belimi saran kollarıyla beni yerden kesti ve havaya kaldırarak sağlam bir şekilde iskeleye çekti.

Dudaklarımın arasından küçük çaplı bir şaşkınlık nidası dökülürken ayaklarımın yere bastığından emin oldu. Ardından doğruldu ve Ali'ye yöneldi. Onu yakalarından tuttuğu gibi, hiç zorlanmadan havaya kaldırdı. Ali'nin havada sallanan, boşlukta çırpınan ayaklarını gördüğümde gözlerim iyice büyüdü. Hemen Rauf'un koluna yapıştım.

"Bir daha saçma sapan, çocukça şeyler yapma," diye hırladı Rauf, sesi Ali'yi titretmeye yetecek kadar keskin ve soğuktu. Yakalarını bıraktığında Ali, arkasına bile bakmadan koşarak kaçtı. Ancak Rauf'un öfkesi bitmemişti. Bu sefer bana döndü. Aynı hızla, benim de yakalarımdan tuttu ama yüzünü, yüzüme eğdi. "Hep gül ama benden başkası için bu kadar güzel gülme."


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!