Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
The Night We Met, Lord Huron
Eternal Love, Future World Music
Batsın Bu Dünya, İskender Paydaş ft. BBD Korosu
Φιλί του Κράκεν: Kraken'in Öpücüğü
🐙
Miraç Gökçe, Ağzından
İlkler unutulmazdı.
Her gün aynı yerden doğan bir güneşin, farklı yönde, aynı yere batması gibi değildi bu. Ya da ne bileyim dolunayın, uzun zaman sonrası yeniden gözükmesi gibi de değildi. Daha farklı bir duyguydu. Sanki hiç deniz görmemiş bir insanın, denizle tanışmasıydı. Daha önce hiç yemediğin bir yemeği, ilk defa yemene rağmen çok beğenmekti. Uzun zamandır kurak olan bir toprağın, ilk defa bir su damlasıyla buluşmasıydı.
İlk görevimi hatırlıyordum. Görev öncesi giydiğim ilk üniformayı da.
Koyu bir gece mavisi ile çürümüş bir siyahın iç içe geçtiği, sol kolumun üst kısmında Türk Bayrağı'nın küçük bir cırt cırtını, sağ kolumda ise bir kılıç, bir zeytin dalı ve iç içe geçmiş iki yıldızdan oluşan birimimin amblemini taşımıştım.
İlk kurşunum, o üniformanın sağ omuz üstünden, arkamdaki duvara saplanmıştı. Kurşunun geçtiği yerde bıraktığı ize, on beş dikiş attığımı hiç unutmamıştım. Bana bir şey olmamıştı ama olabilirdi. Şimdi ise göğsümle kolum arasında bir yerde sızlayan yaramın ilk olmadığını bile bile, unutulmaz kılan bir ilk vardı.
Annemin katili ile ilk defa yüz yüze gelmiştim.
Ve bu, sahip olduğum yaralarımdan daha acı bir şekilde sızlatmıştı.
"Miraç Hanım, doğrulabilir misiniz?"
Duyduğum ses ile koluma uzanmaya çalışan hemşireye baktım. Uyandığım günün üzerinden iki gün geçmişti ve ben hâlâ hastanede kalıyordum. Sırtımı yaslandığım yastıktan doğrulurken açılan odanın kapısına baktım. Önde Ali olmak üzere, arkasından giren Pars, Aslı ve Demir'e baktım. Hepsi yatağın önünde birikmişti. Rauf ile doktor, kapıyı kapatarak sonradan girdiler.
Doktor Ünsal Bey, başından beri benimle ilgilenen, orta yaşlı, sakin bir adamdı. Yatağımın yanına yaklaştı, elindeki dosyayı açıp bana hafif bir gülümsemeyle baktı.
"Bugün nasılsın, Miraç?"
Yüzümde zoraki bir tebessümle cevap verdim:
"İyiyim. Sonuçta ilk değildi, alışkınım."
Ünsal Doktor, anlayışla kafasını sallayıp hemşirenin koluma geçirdiği destek bandını takmasını izledi. Hemşire eğilerek, cırt cırtı gövdemin etrafından dolaştırıp sol kolumu dirseğimden kırarak sabitledi. Böylece kolum, gövdeme yapışmış gibi duruyordu.
"Miraç Hanım, dikişleriniz alınana kadar sol kolunuzun üzerine yatmamaya ve kullanmamaya çalışın. Bu destek, iyileşene kadar sabit kalmanızı sağlayacak."
Hemşire "Geçmiş olsun," deyip uzaklaşırken, ben doktora döndüm.
"Peki, ne zaman çıkabilirim?"
Dosyaya göz atıp başını kaldırdı.
"En geç yarın taburcu olacaksınız."
Sıkıntıdan patlamak üzereydim ama ona rağmen kafamı sallamakla yetindim. Doktor odadan çıkarken yatağın önünde duran Sualtı Akrepleri Timi, bana baktı. Dik duran sırtımı yastığa yaslayıp derin bir nefes verdim. İlk konuşan Pars oldu.
"Geçmiş olsun komutanım," dedi.
Ardından Ali söze atladı.
"Bizi çok korkuttunuz komutanım."
Onları yeni tanımama rağmen benim için endişelenmişler miydi? Göz ucuyla Aslı'ya baktığımda, gözlerini yere dikmişti. Evet, onun yüzünden o denizaltına binmek zorunda kalmıştım; ama o olmasaydı, Taçsız Kral'la asla yüz yüze gelemezdim.
Pars, yeniden konuştu.
"Yapmamızı istediğiniz bir şey var mı?"
Kafamı belirsiz bir şekilde salladım.
"Evet. Buranın yemeklerine pek alışamadım. Hepsi saman gibi, tatsız tuzsuz. Bana düzgün bir şeyler ayarlayabilir misiniz, lütfen?"
Pars'la Ali birbirlerine bakıp gülümserlerken, Demir'in keskin bakışları üzerimdeydi. Ali, Pars'ın kolundan tutup çekmeye başladı.
"Size şimdi en güzel yemekleri getireceğiz."
Rauf, gözlerini devirerek kapıyı açan Ali'nin arkasından seslendi:
"Düzgün bir şey getirin!"
Ali, omzunun üzerinden baktı.
"La-"
"Lahmacun değil, Ali!"
Rauf'un öfkeli bakışlarını görünce, Ali gülümsemeye çalıştı.
"Lahmacun demeyecektim ki, komutanım. La Isla Bonita diyecektim." Duraksadı, bedenini döndürdü. "Yoksa canınız lahmacun mu çekti? Ortaya karışık yaptırayım mı?"
Rauf, gözlerini sımsıkı kapatırken çenesini sıktı.
"Çıkman için iki saniyen var. İki saniye sonra burada olursan, seni baş aşağı kreynin tepesinden sarkıtırım."
Ali'nin gözleri fal taşı gibi açıldı, Pars'ın koluna asılıp hızla odadan fırladı. Rauf, kapanan kapıya bakarak "Gerzek herif," diye mırıldandı. Sonra gözlerini bana çevirdi. Baktığı an, yüz ifadesi yumuşadı, öfke yerini durgun bir ciddiyete bıraktı. Göz ucuyla Aslı'ya bakıp derin bir nefes aldım ve Rauf'a döndüm.
"Bizi Aslı'yla yalnız bırakır mısınız?"
Demir, kaşlarını kaldırarak Rauf'a baktı. Rauf, gözlerini benden ayırmadan kapıya yöneldi.
"Demir," diye seslendi, kısa ve net. Dışarı çıktı. Demir, bir bana, çıkan Rauf'a baktı ve onu takip etti. Kapı kapandığında Aslı hâlâ gözleri yerde, dikilmiş duruyordu. Sanki odanın içindeki en kırılgan şey oydu. Derin bir nefes verip gözlerimi kapattım.
"Biliyor musun," diye söze başladım, odağın dağılmasına izin vermeyen yumuşak bir tonda, "böyle otururken bir başkasını ayakta görmek çok can sıkıcı." Gözlerimi açtım, "Yanıma yaklaş."
Aslı, cümlemi bitirdiğimde emin olamamış gibi gözlerime baktı. Sağ elimle yatağın boş kısmını işaret ettiğimde, birkaç hızlı göz kırpıştan sonra küçük, tedirgin adımlarla yaklaştı ve yatağın sol tarafına, neredeyse düşecekmiş gibi oturdu. Dizleri birbirine bitişik, elleri hâlâ kucağında kenetliydi. Yüzü solgundu, dudakları hafifçe titriyordu.
Bu genç kadın beni bir maceranın içine sürüklemişti, ama şimdi burada, yaralı ve yalnız bir komutanın karşısında, kendi yükünü taşıyordu. Belki de her şey onunla yüzleşmekle başlayacaktı.
Aslı'nın nefesi düzensizdi. Göz ucuyla bana baktı, sonra tekrar yere indirdi bakışlarını. Odanın sessizliği, hastane koridorlarından gelen uzak ayak sesleri ve makinelerin ritmik bip sesleriyle doluydu. Sol kolumdaki destek bandajı canımı acıtıyordu ama bunu belli etmemeye çalıştım.
"Aslı," diye seslendim, sesim yumuşak ama kararlıydı. "Bana bak."
Yavaşça başını kaldırdı. Gözleri nemliydi, endişe ve suçlulukla doluydu. İçinde bir şeyler kırılmış gibi görünüyordu.
"O denizaltı... Oraya senin yüzünden girdim, biliyorsun," dedim, kelimeleri özenle seçerek. "Ama bunun için sana kızmıyorum."
Aslı'nın gözleri hafifçe büyüdü, şaşırmıştı. "Ama... Komutanım, ben..."
Sözünü kestim. "Hayır, dinle. Evet, risk aldın. Rauf'un sana söylediklerinden dolayı yaptın. Bana ve ona, kimin daha rütbeli olduğunu göstermek istedin. Sonuçlarını düşünmeden aldığın çok büyük bir riskti. Ama o risk olmasaydı, Taçsız Kral'la hiç karşılaşamayacaktık. Bana onun hakkında bir şans verdin." Duraksadım, nefes alırken göğsümdeki ağrıyı hissettim. "Baban hakkında soruşturma açılacak, bunun farkındasın, değil mi?"
Aslı'nın yüzündeki ifade değişti. İlk şok ve inkâr, yerini kaçınılmaz gerçeğin ağırlığına bırakıyordu. Korku, yavaş yavaş acı bir kabullenmeye dönüşüyordu. İçini derin bir hıçkırık gibi çekti, kucağında sımsıkı kenetlenmiş ellerini çözdü. Parmakları hafifçe titriyordu.
"Biliyorum," diye fısıldadı, sesi o kadar kısıktı ki neredeyse duyulmuyordu. Gözlerini bana kaldırdı, içleri ıstırap ve pişmanlıkla doluydu. "Ve bu... bu, benim aptalca gururumun, ona ödettiği bedel. Ona verdiğim en ağır ceza olacak."
Sadece birkaç kelimeydi, ama taşıdığı anlam bir dağ kadar ağırdı. Bir babanın, kızının eylemleri yüzünden yargılanışı...
Buna engel olacaktım. İçimden geçen bu düşünce, katı bir gerçeklik gibi çaktı. Ama kimse, benim engel olduğumu bilmeyecekti. Derin bir iç çekip gözlerimi kıstım, bu yükü tek başıma taşımaya bir kez daha hazırlanarak.
"Aslı," dedim, sesim sakin ama altında bir titreşimle. Aslı, sızarak yanaklarına inen yaşlarla bana baktı. Kaşlarımı hafifçe kaldırarak devam ettim;
"Beni sevmek zorunda değilsin. Ama saygı, Aslı. Burada seninle alt-üst kavgası yapmayacağım ya da ne bileyim, senin yerini almaya çalışmayacağım. Senden tek istediğim şey, bana saygı duyman."
Aslı gözlerini kapattığında, yanağına düşen bir damla yaş daha gördüm. Bu manzara, alt dudağımı acıtacak kadar ısırmama neden oldu. Dayanamayıp kafamı iki yana salladım.
"Özür dilerim," dedi. Sesi o kadar kırılgandı ki, odanın sessizliğinde bir çatlak gibiydi.
Buruk bir gülümsemeyle sağ elimi kaldırdım ve hafifçe sırtına dokundum. Temasım, omurgasında bir ürperişe neden oldu.
"Özür dilenecek bir şey yok, Aslı," dediğimde, gözlerini açıp baktı. Bakışları şaşkın ve sorgulayıcıydı. "Rauf'un söylediklerine kırılmıştın, biliyorum. Ama bilmediğin bir şey vardı. Ben, senden çok önce kırılmıştım. Burada, bu birliğin içinde kalışımın tek bir nedeni var. Sadece ve sadece anneme bunu yapanları bulmak. Başka hiçbir şey için değil."
Sırtımdaki elim, onun nefes alışverişlerini hissediyordu. Söylediklerim odada çınlamıştı. Annem, içimdeki tüm yumuşaklığı kemiren, hiç iyileşmeyen bir yaraydı. Bu acı, beni buraya getiren tek şeydi.
Zoraki bir gülümsemeyle dudaklarımın kenarlarını kaldırmaya çalıştım. Aslı'nın sırtındaki elimi yavaşça çektim ve avucumun içi yukarı bakacak şekilde, ona doğru, barışık ve davetkar bir şekilde uzattım. Aramızdaki mesafe, sadece fiziksel değil, aynı zamanda güvenle dolu bir uçurumdu.
"Bu yolda," diye sordum, sesimdeki kırılgan umut saklanamayacak kadar belirgindi, "bana yardım eder misin? Başlangıcımız iyi olmadı, evet... Ama devamında, benimle yürür müsün?"
Aslı'nın gözleri, uzattığım ele, sonra yüzüme kaydı. Gözlerinde, pişmanlık, korku ve yepyeni filizlenen bir bağlılık arasında gidip gelen bir savaş vardı. Bu, sadece bir operasyon için değil, aynı zamanda kişisel bir hesaplaşma için de bir davetti. Ve o, bu davetin merkezinde, hem kurtarıcı hem de kurtarılmayı bekleyen kişi olarak duruyordu.
Aslı bir an daha tereddüt etti. Nefesi hala hızlıydı, ancak artık titremiyordu. Sonra, yavaş ama kararlı bir hareketle, elini havada asılı duran avucuma bıraktı. Dokunuşu başlangıçta soğuk ve ihtiyatlıydı, ancak temas ettikleri an, adeta görünmez bir yükü paylaştıklarını hisseden bir sıcaklık yayıldı.
"Evet," diye fısıldadı, sesi bu sefer daha net, daha güçlü çıkmıştı. "Evet, komutanım. Yürürüm."
Bu iki kelime, odadaki gerilimin büyük bir kısmını boşaltmıştı. Artık müttefik miydik? Zaman gösterecekti. Ama en azından, aynı hedefe doğru ilerleyen iki yabancı değildik.
Tam o sırada, kapı usulca açıldı ve Rauf içeri girdi. Bakışları önce birbirine kenetlenmiş ellerimize, sonra yüzümüze kaydı. Kaşları hafifçe kalkmıştı, ancak yüzünde anlayış ifadesi vardı.
"Her şey yolunda mı?" diye sordu, sesi alışılagelmiş sertliğinden daha yumuşaktı.
Aslı elimi bırakarak doğruldu ve Rauf'a döndü. Yüzünde, az önceki çaresizlikten eser yoktu. Yerini, yeni bir amaç bulmuş birinin sakin kararlılığı almıştı.
"Evet, komutanım," diye cevapladı, sesi artık sarsılmazdı. "Yolunda."
Rauf, ellerini arkasında bağladı ve Aslı'ya bakarken ağırca salladı. Aslı, elimi bırakıp yatağın kenarından kalkarken, Rauf'un bakışları onu takip ediyordu. Gözlerinde öfke ya da hayal kırıklığı yoktu; daha derin, daha düşünceli bir ifade vardı. Bu, birine duyduğu sarsılmaz güvenin ilk kez çatladığı andı. Biliyordum ki Rauf, Aslı'ya güvenmeye devam edecekti, ancak artık bu güven körü körüne olmayacak, her kelimesi, her bakışı ölçülüp biçilecekti.
Tam o sırada, koridordan gelen ayak sesleri ve yükselen bir gürültü dikkatimizi dağıttı. Kaşlarım çatıldı. Kapı aniden hızla açıldı, Rauf'un öne attığı adımla duvara çarpıp geri sekti. Rauf, ön sezilerinden dolayı kapı sırtına çarpmadan kaçmıştı.
"Taze taze sıcak sıcak, Mercimek bunlar!" diye naralar atarak içeri dalan Ali'yi gördük. Elinde poşetler, yüzünde zafer dolu bir gülümsemeyle odaya girdi.
Rauf, bir anlık düşünceli halinden sıyrılıp eski sert komutan kimliğine büründü. Gözlerini daraltıp Ali'ye baktı. Ses tonu, buz gibi ve kesindi:
"Buranın bir hastane olduğunu sana anlatmama gerek var mı, Dalgakıran? Sesini kıs."
Ali, Rauf'un tonundaki tehdidi anında sezdi. Gülümsemesi silinip yerini bir çocuk mahcubiyeti aldı. Poşetleri sessizce yanımdaki yatak masasına bıraktı.
"Özür dilerim, Komutanım," diye mırıldandı. Rauf, Ali'yi bir an daha süzdükten sonra başını çevirip bana baktı, ardından yatak masasına doğru yürüdü. Aslı, olan biteni sessizce izliyor, Ali'nin getirdiği yemek poşetlerini düzenlemeye yardım ediyordu. Onun varlığı artık odada bir gerginlik unsuru değil, sakin bir iş bölümünün parçası gibiydi. Bu küçük, sıradan an, her şeyin yoluna girmeye başladığının ilk işareti olabilirdi. Ya da sadece fırtına öncesi sessizlikti.
Rauf, masanın kenarını kavrayıp hafifçe çekerek, tekerlekli ayaklarının gıcırtısıyla bana doğru yaklaştırdı. Sonra dikleşti ve odada kalanlara kesin bir tonla emir verdi:
"Ali, Aslı; Pars'ı da alıp üsse geri dönün. Demir burada zaten, fazla kalabalık etmeyelim. Siz araştırmaları kaldığı yerden devam ettirin."
Yüzünü çevirip onlara baktı. Bu bir öneri değil, doğrudan bir buydu. Aslı ile Ali, neredeyse aynı anda kafalarını sallayıp, bir bakış dahi atmadan odadan çıktılar. Kapı yavaşça kapandı.
Rauf, arkasında kalan sandalyeye ağır bir şekilde oturdu. Bir eliyle masanın üzerindeki sıcak mercimek çorbası kabını hafifçe bana doğru itti, diğer eliyle de bir kaşık uzattı.
"Ye," dedi. Sesindeki o katı ton, yerini alışılmadık, hatta biraz hırçın bir ilgiye bırakmıştı. "Güce ihtiyacın var."
Çorba kabından yükselen buhar, aramızdaki sessizliğin üzerine sinmişti. Sağ elimle kaşığı alırken, Rauf'un bana baktığını hissediyordum. Bu, sadece bir yemek yeme anı değildi; yeni kurulan bu hassas ittifakta, bir sonraki hamlenin planlandığı bir mola gibiydi.
İlk kaşık çorbayı içime çektim. Sıcaklığı, mideme inerken tüm gergin kaslarıma yayılıyor gibiydi. Rauf, sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı, gözlerini benden ayırmadan.
"Babanla, o günden sonra konuşabildin mi?" diye söze başladı, sesi alçak ve ciddi, "Hani seni Çanakkale'ye geri götürecekmiş ya?"
Çorba kabına daldırdığım kaşıkla bir an için dondum. Gözlerimi kırpıştırıp kaba baktım, kaşığa biraz çorba aldım ve eğilip içtim. Bakışlarım bir an bile olsa ona dönmüyordu. "Hayır," dedim ve bir kez daha kaşığa çorba aldım. "Konuşsam bile beni dinlemeyecek."
"Bazı insanlar geri dönüşü olmayan yollar seçer, Miraç," dedi, sesi alışılagelmiş sertliğinden daha yumuşaktı.
Elimdeki kaşığı kabın içinde bırakıp yüzümü çevirdim. İçimdeki tüm isyanı, kararlılığı görebilsin diye.
"Ben buraya zorla geldim Rauf. Ama tam annemle ilgili bir şeyler bulmuşken gitmek istemiyorum. O da sadece bunun tehlikeli olacağını düşündüğü için beni götürmek, her şeyden uzaklaştırmak istiyor."
Rauf, bir süre sessiz kaldı. Bakışları yüzümde geziniyor, içimdeki fırtınayı, kararlılığı ve kırılganlığı aynı anda okuyor gibiydi. Derin bir nefes alıp verdi ve sonra yavaşça, neredeyse kendi söyleyeceği şeyden bile emin değilmişçesine başını salladı.
"Pekâlâ," dedi, tek kelimeyle. Sessizliği yaran bu kısa cevap, odanın havasını bir an için değiştirdi. Sonra devam etti, sesi sakin ama altında çelik gibi bir ciddiyetle: "O halde evlen benimle."
"Ne...?" Nefesimle karışık bu tek hece, odada asılı kaldı. Beynim, bu beklenmedik kelimeleri işlemeye çalışıyordu. Rauf'un yüzündeki ifade ne bir şaka ne de bir romantizm taşıyordu; bu, askeri bir operasyon planlar gibi, stratejik ve son derece ciddi bir öneriydi.
Rauf, sandalyesinde hafifçe öne eğildi. Bakışları artık yumuşak değil, keskin ve odaklanmıştı.
"Bunu duymak istediğin için söylemiyorum. Bunu, bir çözüm olduğu için söylüyorum. Baban, yasal olarak senin velin değil artık. Ama eğer evlenirsek, yasal olarak senin ailen ben olurum. Senin burada kalmanı, bu soruşturmanın bir parçası olmanı resmi olarak talep etme ve bunu savunma hakkım doğar. Seni Çanakkale'ye göndermek isteyen hiç kimse, bir Deniz Kuvvetleri Komutanı'nın eşini kolay kolay yerinden oynatamaz."
Sözleri odada çınlıyordu. Bu delice, riskli, ama aynı zamanda mükemmel derecede mantıklı bir plandı. Bir ittifak teklifiydi. Bir sığınak önerisiydi. Ve hayatımda duyduğum en şok edici şeydi.
Bir an, ne diyeceğimi bilemedim. Yutkundum, boğazımda bir yumru vardı. Bu, bir evlilik teklifinden çok, bir müttefiklik anlaşmasıydı. Ama aynı zamanda, hayatımın kontrolünü geri kazanmam için sunduğu bir silahtı. Gözlerine baktım, orada samimiyet ve sarsılmaz bir irade aradım. Bulduğum şey, güvendiğim bir komutanın soğuk gerçekçiliğiydi.
"Bu..." diye başladım, sesim hâlâ güvenmiyordu, "Bu sadece kâğıt üzerinde mi olacak?"
Rauf hiç tereddüt etmedi. "Evet. Senin hayatın, senin kararın. Bu, seni korumak ve bu davada özgür kılmak için kullanabileceğimiz bir kalkan. Başka bir şey değil."
İçimde bir rahatlama ve aynı zamanda tarifsiz bir burukluk hissettim. Derin bir nefes aldım ve sonra yavaşça, kaderimi bağlayacak o iki kelimeyi söyledim: "Kabul ediyorum."
Rauf, başıyla onayladı, yüzünde herhangi bir zafer ifadesi yoktu, sadece bir sonraki adımı planlayan bir komutanın konsantrasyonu vardı.
"İyi. Gerisini ben hallederim." Ayağa kalktı, sandalyesini yerine itti. "Sen yemeğini bitir ve dinlen. Yarın yeni bir gün olacak." Kapıya doğru yürüdü, çıkarken durdu ve arkasına dönmeden ekledi: "Ve Miraç... Bu bir teslimiyet değil. Bu bir silahtır. Unutma."
Kapı kapandığında, odada yalnız kaldım. Elim titreyerek çorba kaşığını yeniden aldım. Hayatımın en büyük şokunu yaşamıştım, ama aynı zamanda, annemin katillerini bulma yolunda hiç olmadığım kadar güçlü hissettim. Artık sadece bir asker değil, aynı zamanda stratejik bir oyuncuydum.
Ve oyun yeni başlıyordu.
🐙
Düşünceler karanlığın içinde iz sürer sessizce,
Düşünülmemiş cümleler bekler derinde, gizlice.
Deniz konuşur fısıltıyla, kaderi yazar görünmez bir gece,
Ve her sözcük bir yara açar, kalbin attığı yerde delice.
🧜♀️
Yazar, Ağzından
Rauf, Miraç'ın kaldığı odanın kapısını, ardındaki ağır sessizliği içeride hapsedecek şekilde usulca kapattı. Tam o sırada, karşı duvara yaslanmış olan Demir, sırtını betondan ayırdı. Sessiz bekleyişi sona ermiş, bedeni tetikte bir gerginlikle dikilmişti. Çenesini hafifçe kaldırarak Rauf'a baktı, sorgulayan bakışlarında yanıt aradı.
Rauf ise ona bakmadı bile. Önünden, kararlı adımlarla, sanki görünmez bir rüzgâr gibi geçerken, keskin ve emredici bir tonla ekledi: "Gel benimle."
Demir, hiç tereddüt etmeden, onun peşine takıldı. Koridorda yankılanan ayak sesleri, aciliyet ve gizlilikle dolu bir senfoni gibiydi. Rauf'un omurgası çelik gibi dimdikti; zihni, yeni kurulan bu hassas ittifakın ve önümüzdeki fırtınanın detaylarıyla meşguldü. Demir, bir adım gerisinden, komutanının sırtına bakıyor, cevaplanmamış soruların ağırlığını taşıyordu. İkisi de biliyordu.
O kapının ardında verilen karar, sadece iki insanın kaderini değil, çok daha büyük bir oyunun tahtasını da değiştirmişti.
İkili, hastane binasının otomatik cam kapılarından geçerek serin ve nemli gece havasına adım attı. Rauf'un adımları hâlâ aynı kararlı hızla, asfalt park alanına iniyordu. Arkasından gelen Demir'in sessiz sorgulayışını sırtında hissediyor gibiydi. Otoparktaki aralıklı sokak lambaları, yüzlerini aydınlatıp tekrar karanlığa bırakarak, onları bir gizem perdesinin ardında yürütüyordu.
Rauf, cebinden araba anahtarını çıkardı, uzaktan kumandaya basarak siyah bir sedanın kapılarının kilidini açtı. Kapıların açılma sesi, gece sessizliğinde bir silahın emniyetinin kalkışı kadar keskin çınladı. Rauf direksiyon koltuğuna, Demir ise yanına yerleşti. Araç çalıştı, farların ışığı otoparkın karanlığını ikiye böldü. Rauf, vitesi hareket konumuna getirmeden önce, elini bir an direksiyonda hareketsiz tuttu. Gözleri ön camdaki boşluğa dalmış gibiydi.
"Sana bahsettiğim konu vardı, hatırlıyor musun?" diye sordu Rauf.
Demir, bir an için gözlerini kıstı ve Rauf'a bakarak kafasını salladı.
"Hatırlıyorum?"
Rauf kısa bir süre sessiz kaldı, sonra yavaşça başını çevirip Demir'e baktı. Yüzündeki ifade sakin, neredeyse duygusuzdu, ancak gözlerinin derinliklerinde fırtınalar esiyor gibiydi.
"Miraç'a evlilik teklifi sundum. Kabul etti." Duraksadı, bir sonraki cümleyi nasıl kuracağını düşünür gibiydi. "Miraç'ı babasının müdahalesinden korumanın en temiz, en yasal yolu bu. Bu sayede hem kendi annesi hem de Arven için araştırmalarımıza devam edebileceğiz."
Demir'in kaşları çatıldı. Yüzünde inanmamış olma ve derin bir endişe vardı. "Peki ya duygular, Rauf?" diye sordu, sesi yükselmeden ama vurgusu keskindi. "Bu bir makine değil, bir insan. Sen bunu bir operasyon hamlesi olarak mı görüyorsun?"
Rauf, gözlerini tekrar yola dikti. Direksiyonu sıkan parmaklarının beyazlaştığını fark ettirecek kadar sıkıyordu.
"Bunu, onu kaybetmemek için yapılabilecek tek hamle olarak görüyorum, Demir," dedi, sesi alçak ve gergin. "Babası onu buradan alıp götürdüğünde her şey bitecek. Araştırmalar sona erecek. Sıfırdan başa döneceğiz. Tüm bu süreçte elde ettiğimiz her şey, her ipucu, her emek... heba olacak. Bu, sadece onun için değil, Arven'in ve kendi annesinin gerçeğine ulaşma şansımız için de bir dönüm noktası."
Demir, Rauf'un profilindeki gergin çizgileri inceledi. Onu yıllardır tanırdı; bu soğuk ve mantıklı önermenin ardında, her zamankinden daha farklı, daha kişisel bir telaş seziliyordu.
"Peki ya sen, Rauf?" diye sordu Demir, sesi bu kez daha yumuşak, daha alaycı bir tondaydı. "Sen bunun neresindesin? Bu sadece bir kalkan mı yoksa... başka bir şey mi?"
Rauf, bir an için gözlerini kapadı. Miraç'ın hastane odasında, ona uzattığı eli, gözlerindeki o kırılgan ama sarsılmaz kararlılığı düşündü.
"Bu bir gereklilik," diye yanıtladı sonunda, sesi neredeyse bir fısıltıyla. "Ve bazen gereklilikler, kişisel olan her şeyden daha ağır basar. Şu anda onu bu davada, bu mücadelede tutmanın tek yolu bu. Gerisi... gerisi önemsiz."
Demir, ağzının kenarında beliren sinsi bir gülümsemeyle önüne baktı. Emniyet kemerini takarken, fazlasıyla rahat bir tavırla;
"Tabii. Gereklilik elbette." dedi. "Biz buna aşk derdik ama sen bilirsin."
Rauf'un kaşları çatıldı. "Ne demek istiyorsun?"
"Hiç," diye cevapladı Demir, pencereden dışarı bakarken. "Sadece bazı gerekliliklerin çok özel olduğunu düşünüyorum. Mesela, gereklilik olarak alınan bir yüzük... Gereklilik olarak aynı evde yaşamak... Gereklilik olarak sabah kahvaltısı yapmak..."
Rauf'un yumrukları direksiyonda sıkılaştı. "Kes şunu Demir! Bu tamamen operasyonel."
"Tabii ki öyle," diye onayladı Demir, aynı sakin tavırla. "Ben de öyle söylüyorum zaten. Sadece merak ediyorum, gereklilik gereği düğün pastasında kılıçlı denizci figürü mü yoksa kalp mi istiyorsun?"
Rauf, Demir'e öyle bir baktı ki arabanın içi aniden buz kesti. "Bir daha bu konuyu açarsan, seni en uzak karakolda nöbetçi bekçisi yaparım."
Demir, ellerini savuşturarak "Tamam, tamam! Gerginlik yok. Gereklilik konusunu kapattık," dedi. Ama sonra ekledi, gözlerinde bir ışıltıyla: "Sadece şunu söyleyeyim... Eğer gereklilik gereği bir gelinlik alman gerekirse, kuzenim çok iyi bir terzi. İndirim bile yapar."
Rauf'un iç çekişi, arabanın motor sesini bastıracak gibiydi. "Demir..."
"Peki, tamam! Konu kapandı!" diye güldü Demir. Rauf, derin bir iç çekip arabayı otoparkın çıkışına doğru sürmeye başladı ama Demir, göz ucuyla Rauf'a baktı, "Ama cidden... Tebrikler. 'Operasyonel gereklilik' için tabii."
Rauf, dişlerini sıkarak "Arabadan atlayıp kendi ayaklarınla üsse kadar yürümek de bir operasyonel gereklilik olabilir," diye homurdandı.
Demir, sonunda susmuş gibi yaptı. Ama ağzının kenarındaki o sinsi gülümseme hiç gitmemişti. Birkaç dakika sonra, sanki aklına yeni bir şey gelmiş gibi, "Peki ya operasyonel gereklilik nedeniyle balayı?" diye mırıldandı. "Belki de stratejik bir tatil..."
Rauf'un direksiyona yumruk atmasıyla araba hafifçe sarsıldı. "DEMİR!"
"Tamam, tamam!" diye güldü Demir, ellerini havaya kaldırarak. "Ama cidden... İçin rahat olsun. Kimse bir şey anlamaz. Hepsi çok profesyonel ve resmi görünecek." Son bir anlamlı bakış attı. "Tabii sen öyle söylüyorsan."
Rauf, bu son cümleye yanıt vermedi. Sadece gözlerini yola dikti ve arabayı biraz daha hızlı sürmeye başladı. Demir'in sinsi gülümsemesi ise yol boyunca hiç solmadı. Bazen, en iyi zaferler, hiçbir şey söylemeden kazanılırdı.
🐙
En keskin bıçak, en derin yarada paslanır,
Teslim olmuş bir kalp, zırhından sıyrılır.
Yenilgi sanma bu sükûneti,
En güçlü silah, öfkeyi susturan sakinliktir.
🧜♀️
Eternal Love, Future World Music
Miraç Gökçe, Ağzından
Motorun hırıltısı kulaklarımda çınlarken, araba son hızla Gölcük Deniz Üssü'nün ağır kapılarından içeri süzüldü. Lastiklerin asfaltta çıkardığı ses, bir çığlığı andırırcasına keskin ve telaşlıydı. Yanımda, babam yerinden hafifçe kıpırdandı. O küçük, görünüşte önemsiz hareket bile, üzerimde bir gerginlik dalgası yarattı. Sanki bir yay daha fazla gerilmişti.
Araba, görevlinin keskin selamı eşliğinde ana binanın önünde aniden durdu. Ön koltuktaki babamın koruması, emniyet kemerini bir silah kabzasına uzanan el kadar hızlı ve otomatik bir refleksle çözdü. Kapıyı açıp dışarı fırladı ve saniyeler içinde, sanki içeride hapsolmuş bir mahkûmu çıkarır gibi, benim kapımı açtı. Soğuk, tuzlu gece havası içeri doldu.
Korumanın gölgesi kapıyı bloke ederken, bir an tereddüt ettim. Bu arabanın içi, babamın varlığıyla dolu olsa da, dışarıdaki bilinmezlikten daha güvenli hissettiriyordu. Sonra, babamın arka koltukta doğrulduğunu hissettim. Onun hareketi, bir emir kadar netti.
"Komuta merkezine gidiyoruz, arkadaşlarınla vedalaşmak için, biliyorsun değil mi?"
Sesi, buz gibi ve tartışmaya kapalıydı. Yutkundum ve kendimi dışarıya, üssün soğuk ve aydınlık gecesine attım. Babam da beni takip etti, omuzları dimdik, bakışları ilerideki binaya sabitlenmişti. Ona yetişmek için adımlarımı sıklaştırdım, içimde bir isyan ve boyun eğiş arasında gidip gelen bir duyguyla. Buraya, geri dönmüştüm. Ama bu sefer, her şey farklı olacaktı. Çünkü ben de farklıydım.
Gölcük Üssü binasına giriş yaptık. Rauf ile ismimin olduğu odanın kapısı aralandığında Rauf, odadan çıkıyordu. Bakışları önce bana, sonra babama, sonra tekrar bana kaydı. Gözlerinde, bir komutanın soğuk analizinden çok daha fazlası vardı. Belki de bu veda, hiç kimsenin planladığı gibi olmayacaktı.
Babam, onun varlığını görmemiş gibi yürümeye devam ederken onu takip etmek zorunda kaldım. Biliyordum ki birkaç dakika sonra her şey değişecekti.
Komuta merkezine girdiğimizde Ali, Aslı, Pars ve Aydın Binbaşı; masanın etrafında, hiçbir şeyden habersiz, bir rapor üzerine eğilmiş halde oturuyorlardı. Bizi gördüklerinde hepsi aynı anda ayağa fırladı, yüzlerinde şaşkınlık ve bir şeylerin yanlış olduğunu anlamanın erken belirtileri vardı. Ama yalnızca konuşan Aydın Binbaşı oldu.
Yüzünde hafif bir tedirginlikle, alışılmadık derecede yumuşak bir sesle "Geçmiş olsun kızım," dedi. Bu basit, insani samimiyet karşısında gözlerim yanmaya başladı. O sırada babam, Binbaşının yanına gidip tam önümü kapatacak şekilde durdu ve odayı emri altındaymış gibi kuşatan soğuk, resmi sesiyle konuştu;
"Teşekkürler Aydın. Kızımı almaya geldim. Artık buradaki görevi sona erdi."
Komuta merkezindeki hava, ağır bir kararlılık ve bastırılmış bir öfkeyle doluydu. Ali, Pars, Aslı ve Aydın Binbaşı, odanın bir ucunda adeta donup kalmışlardı. Tam ortada, babam dimdik duruyordu. Tüm gözler benimle babam arasında gidip geliyordu.
"Bilginiz olsun Aydın Binbaşı," diye seslendi babam, sesi odanın her köşesinde net ve tartışmasız bir şekilde yankılanırken. "Miraç, yarın benimle birlikte Çanakkale'ye dönüyor."
Odanın havası aniden elektriklenmişti. Pars'ın şaşkınlıkla kaşları kalktı, Ali'nin ağzı hafifçe aralandı. Ama hepsinden önce, kapı eşiğinden gelen bir ses, her şeyi dondurdu.
"Bu dediğinizi kabul etmiyorum."
Tüm başlar, sesin geldiği yöne, kapıya döndü. Rauf, hemen kapının önünde duruyordu. Yüzü, keskin hatlarıyla adeta taştan oyulmuş gibiydi, gözlerinde ise fırtınalar kopuyordu. Babam, bedenini ona doğru döndürdü ve kaşlarını tehditkâr bir şekilde çattı.
"Senden izin mi alacaktım, Yüzbaşı?" diye hırladı, sesi buz gibi keskin ve aşağılayıcı. "Ayrıca, senin buna karışmaya hakkın yok."
Ama Rauf etkilenmiş gibi görünmüyordu. Gözleri babamda değil, bende sabitlenmişti. Odayı, tüm o gözlerin üzerimde hissettiğim ağırlığa rağmen, sakin ve kararlı adımlarla geçti. Doğruca bana yürüdü. Kalbim, göğsümde deli gibi çarpıyordu, sargının altındaki yara alev alev yanıyordu. Yanıma geldi, durdu ve sağ elini uzattı. Tereddüt etmeden elimi ona verdim. Avuçlarımız birleştiğinde, sanki tüm gücümü ondan alıyormuşum gibi hissettim.
"Elbette buna karışmaya hakkım var," dedi, sesi odayı titretircesine net ve gür çıkmıştı. Babama döndü, bakışları artık bir çeliğin keskin kenarı gibiydi. "Karımı hiçbir yere götüremezsiniz. Onun yeri, benim yanım."
Oda, mezarlık sessizliğine büründü. Babamın yüzünde, öfkeden öte, derin bir şok ve ihanet ifadesi vardı. Gözleri, birbirine kenetlenmiş ellerimize kitlenmişti.
"Ne...?" Bu tek hece, onun ağzından boğuk bir sesle çıktı. "Bu ne cüret, bu ne kepazelik!" Sesini yükseltmeye başladı, kontrolden çıkıyordu. "Sen benim kızımla nasıl evlenirsin? İznim olmadan!"
Rauf, babamın öfke patlaması karşısında sakinliğini korudu, hatta daha da dikleşti.
"Yetişkin bir kadın, Sayın Albay. Kanunen izninize ihtiyacı yok. Ve evlilik belgelerimiz dün gece resmiyet kazandı." Sonra, sesini yumuşatarak, sadece bana duyurabileceği bir tonla ekledi: "Söz verdiğim gibi."
O an, Ali'nin sessizliği bozan, boğulmuş bir kahkahası duyuldu. "Vay canına!" diye mırıldandı, "Demek Demir'in bahsettiği operasyonel gereklilik buymuş!"
Babam, Ali'ye bir bakış fırlattı ki odadaki herkes dondu. Sonra yeniden Rauf'a döndü, yüzünde artık kaybolan bir savaşın ifadesi vardı. Yasal zemin ayaklarının altından kaymıştı. Ateşli öfkesi, yenilgiyi kabullenmenin soğuk ve acı gerçeğine dönüşüyordu.
Oda, Ali'nin o sözcüğüyle buz kesmişti. Babamın yüzü öfkeden bembeyaz kesilmiş, gözlerinde inanmaz bir şimşek çakmıştı. "Bu... Bu bir skandal!" diye gürledi, sesi titreyerek. "Sen... Sen benim kızımı, benim arkamdan... Nasıl cüret edersin? Bu evlilik geçersiz! Geçersiz ilan ettireceğim!"
Rauf, babamın öfkesi karşısında bir kaya gibi sarsılmazdı. Elini, benimkinden daha sıkı kavradı, bir dayanak, bir sığınak gibi.
"Kanunen hiçbir eksiğimiz yok, Sayın Albay," diye yanıtladı, sesi sakin ama çelik gibi sağlam. "Miraç artık yetişkin bir kadın ve kendi kararlarını vermekte özgür. Ayrıca," diye ekledi, bakışlarını odadaki diğer askerlere çevirerek, "resmi nikahımız, bu sabah erken saatlerde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın ilgili birimlerine de bildirilmiştir. Her şey kayıt altında."
Babam, bu sözler karşısında bir an için söyleyecek söz bulamadı. Nefes nefese kalmıştı, adeta boğuluyordu. Gözleriyle beni delmeye çalışıyordu. "Miraç," diye seslendi, sesi bu sefer öfkeden ziyade, son bir umutla yalvarırcasına çatlak bir tondaydı. "Söyle ona. Söyle bunun bir yanlış anlaşılma olduğunu. Seni zorladı, değil mi? Söyle bana!"
Tüm gözler bana çevrilmişti. Rauf'un avucunun sıcaklığı, bana güç veriyordu. Derin bir nefes aldım ve babamın gözlerinin içine baktım.
"Hayır, baba," dedim, sesim ilk defa ona karşı bu kadar net ve kararlı çıkıyordu. "Kimse beni zorlamadı. Bu benim kararımdı."
O an, babamın omuzları çöktü. Yenilgiyi kabul etmişti. Yüzündeki öfke ve şaşkınlık, yerini derin, kemikleri sızlatan bir kırgınlığa bıraktı. Bana son bir kez, anlamaya çalışırcasına baktı, sonra odadan, geldiği gibi gururlu ama içi paramparça bir şekilde çıktı.
Kapı kapandığında, odada bir bomba patlamış gibiydi. Donmuş zaman çözülmeye başladı. Ali, "Vay be..." diye mırıldandı, gözleri hala dev gibi açılmış bir şekilde Rauf'a ve bana bakıyordu. Aslı, gözlerinde bir şaşkınlık ve belki de bir parça hayranlıkla bana bakıyordu; belki de kendi zincirlerini kırmaya cesaret edemeyen biri olarak, bunu yapabilmiş olmama içten içe saygı duyuyordu.
Aydın Binbaşı, ağır adımlarla Rauf'a yaklaştı, yüzü ciddi ve düşünceliydi. Elini Rauf'un omzuna koydu ve alçak, sadece ikisinin duyabileceği bir sesle, "Beni takip et," dedi. Ardından, odadaki diğerlerine kesin bir tonla, "Siz burada kalın," diye ekledi.
Rauf, elini bırakmadan önce hafifçe sıktı, gözlerinde "Merak etme, her şey yolunda" der gibi sakin bir ifade vardı. Sonra Aydın Binbaşının peşinden giderek merkezden çıktı. Kapı kapandığında, odada sadece biz ve ağır bir sessizlik kaldı. Ali, hemen sıçrayarak yanıma geldi.
"Komutanım, yani... yani artık siz..." diye kekeledi, ne diyeceğini şaşırmış bir halde. "Yani Rauf Komutanımla mı...?"
Pars, Ali'yi usulca kenara çekti. "Bırak nefes alsın, Ali," dedi, ama kendisi de bana bakarken hâlâ şok içindeydi.
Aslı ise yavaşça yanıma yaklaştı. "Cesur bir şey yaptın," dedi sessizce, sesinde samimi bir saygı vardı. "Gerçekten cesur."
Ben ise sadece Rauf'un gittiği kapıya bakakaldım. Bu hamle, beni babamın kontrolünden kurtarmıştı, evet. Ama şimdi kendimi, ne olduğunu bile tam olarak anlamadığım bir ittifakın, bir "operasyonel gerekliliğin" içinde bulmuştum.
Özgür müydüm, yoksa sadece kafes değiştirmiş miydim?
Cevabı henüz bilmiyordum. Ama ilk defa, kendi kaderimin dizginlerini elime aldığımı hissediyordum. Ve bu his, korkutucu olduğu kadar, bir o kadar da heyecan vericiydi.
Komuta merkezinin kapısı açıldığında sol omzumun üzerinden kapıya baktım. Demir, başını içeriye uzatmış bir şekilde bana baktı.
"Komutanım, Rauf Yüzbaşım siz çağırıyor."
Ali, "Kocası diyeceksin salak!" dedi ve gülmeye başladı. Tek kaşımı kaldırarak ona baktığımda merkezde tek gülen oydu. Pars derin bir nefes alıp gözlerini devirdi, Aslı ise Ali'yi susturmaya çalışır gibi hızlıca koluna dokundu. Ali, bakışımı görür görmez kahkahası anında kesildi, yutkundu ve sırtı biraz daha dikleşti.
"Özür dilerim, Komutanım," diye mırıldandı.
Kafamı iki yana sallayarak Demir'e baktığımda gülmemek için kendini zor tuttuğunu gördüm. Boğazını temizleyerek ciddi ifadesiyle bana bakmaya devam etti.
"Komutanım, gelmeyecek misiniz?"
Bir şey demeden kapıya doğru ilerledim. Demir, hemen doğruldu ve kapıyı iterek açtı. Geçmem için pervaza yaslandı, hareketleri kusursuz bir askeri disiplinle yapılmıştı. Kapıdan geçtiğimde, arkamdan gelip kapıyı kapattı ve adımlarını ayarlayarak yanıma yerleşti.
"Rauf komutanım, dışarıda bekliyor," dedi ve koridorda yürümeye başladık. Binadan çıktığımızda, keskin gece havası yüzümüze çarptı. Otoparkın kenarında, tek bir aracın farları loş bir şekilde yanıyordu. Işığın içinde, bir heykel gibi hareketsiz duran bir siluet vardı.
Rauf, elleri ceketinin ceplerine gömülmüş, kalçası arabanın kaputuna yaslanmış, gözlerini ise ayaklarının önündeki asfalta dikmiş bir şekilde öylece duruyordu. Farların ışığı, yüzünün keskin hatlarını vurguluyor, alnındaki birkaç kırışığı daha da belirginleştiriyordu. Düşünceli, belki de bir miktar yorgun görünüyordu. Bu, her zaman gördüğüm komutan edasından farklı, daha insani bir pozu.
Rauf, ayak seslerimi duyduğunda başını kaldırdı. Gözleri, geceye adapte olmuş gibi derin ve karanlıktı. Bir an için hiçbir şey söylemeden yüzümü inceledi, sanki içimdeki karmaşık duyguları okuyabilmek için. Ardından Demir'e baktı. Demir, herhangi bir emre gerek kalmadan, saygılı bir mesafeyle yanımızdan ayrılıp loş otoparkın gölgelerinde nöbet tutmaya başladı.
Rauf, kalçasını kaputtan ayırıp bana doğru bir adım attı. Aramızdaki mesafe azalmıştı, şimdi sesini daha alçak, daha kişisel bir tonda tutabiliyordu.
"Burada kalamazsın," dedi, sözlerinin ağırlığı havada asılı kalırken. "Baban, her şeyi ince ayrıntısına kadar inceleyecektir. Seni, buradaki evime yerleştireceğim." Duraksadı, sanki vereceği bir sonraki bilginin beni nasıl etkileyeceğini ölçüyordu. "Aslı'ya eşyalarını hazırlatmıştım, arabanın bagajında duruyor."
Eşyalarımın önceden toplanmış olması, tüm bu olanların Rauf için ne kadar planlı ve hesaplı olduğunu gösteriyordu. Sıkıntı değildi, en azından beni toplanma derdinden kurtarmıştı. Rauf, elini arabanın arka kapısına doğru uzattı. "Hadi gidelim. Yolda konuşuruz."
Arka kapıya uzanıp açarken Demir'in şoför tarafına yürüdüğünü gördüm. Hareketleri akıcı ve senkronizeydi, daha önce bu dansı defalarca yapmış gibiydiler. Rauf, aracın önünden geçerek ön koltuğun kapısını açarken, eş zamanlı olarak Demir ile araca bindiler. İki kapı neredeyse aynı anda, sessiz ve güvenli bir şekilde kapandı.
Demir, emniyet kemerini takmadan el frenini indirdi ve arabayı yürütmeye başladı. Bakışlarım önde oturan iki adamda gezinirken aklımda biriken sorular ağırlaşıyordu. Dudaklarımı aralayıp sessiz bir nefes aldım.
"Kimliğim ve ben olmadan nasıl evlendik?"
Ön koltuktan boğuk bir kıkırdama sesi geldi. Demir, direksiyonu sıkıca tutuyor ama omuzları hafifçe titriyordu.
Rauf, yavaşça başını çevirip bana baktı. "Araya tanıdık soktuk," dedi, sesindeki bıkkınlıkla komik bir tezat oluşturuyordu. "Nüfus Müdürlüğü'nde çalışan bir astsubay. İşini hızlandırdı."
Demir bu sefer kendini tutamadı, boğuk bir kahkaha patlattı. "Hızlandırdı derken? Lan adam ofiste çayını yudumlarken aniden 'Evlenmem lazım, hemen şimdi!' deyişinden sonra neredeyse kalp krizi geçiriyordu!"
"Demir!" diye kesip attı Rauf, sesi tehditkâr bir tonda. "Eğer araba bagajında yolculuk yapmak istemiyorsan, kapa çeneni!"
Demir anında sustu, ama ağzının kenarındaki o sinsi gülümseme ve gözlerindeki parıltı hiç gitmedi. Rauf, bir kez daha bana döndü ve daha yumuşak, neredeyse özür diler gibi bir ifadeyle, "Gerekli evraklar tamamlandı," dedi. "Resmiyet kazandı. Şu an için önemli olan tek şey bu."
Kafamı sallayıp camdan dışarıyı izlemeye başladım. Şehrin ışıkları arabanın içinde kayıp gidiyor, her bir geçen saniye beni tanıdık hayatımdan biraz daha uzaklaştırıyordu. Dudaklarımda benden habersiz var olmuş bir gülümseme taşırken sırtımı, yaslandığım koltuğa biraz daha bastırdım. İlkler, gerçekten de unutulmazdı.
Sonuçta, her gün evlenmiyordum, değil mi?
Araç, sessiz ve ağaçlarla çevrili, oldukça nezih bir mahalleye girdi. Binalar karanlıkta sıralanmış, sadece birkaç pencereden sızan ışıklarla aydınlanıyordu. Sağdaki ilk dönemeçten döndü ve iki araç arasında kalan tek boş yere, neredeyse hiç ses çıkarmadan park edip durdu.
Kapıyı açıp dışarı adım attığımda, serin gece havası yüzümü okşadı. Rauf ise zaten aracın ön tarafından inmiş, hiç beklemeden bagaja doğru ilerliyordu. Bagaj kapağını açtı, içindeki valizlerden benim küçük, siyah el valizimi seçip aldı ve bana döndü. Gözleri loş sokak lambasının altında ciddi, ama aynı zamanda koruyucu bir ifade taşıyordu.
"Burası güvenli," dedi, sesi gecenin sessizliğinde yankılanmadan. "İçin rahat olsun. Komşular, kimin gelip gittiğiyle ilgilenmiyor, soru sormazlar."
Demir araçtan indi, ancak uzakta kaldı, gözleri etrafı kolaçan ediyordu. Rauf valizi eline aldı ve kapıyı göstermek için başıyla hafifçe işaret etti.
"İçeriye geçelim," diye ekledi. Sanki sadece fiziksel değil, duygusal olarak da bu yeni ve belirsiz eşiği birlikte geçmemiz gerektiğini hissediyordu. Bu sadece bir sığınak değil, aynı zamanda yeni, karmaşık bir birlikteliğin de başlangıcıydı.
Yürümeye başladığımda Rauf, Demir'e bakıp "On dakikaya geliyorum," dedi ve hemen bana yetişti. Önümüzde, modern çizgilere sahip, beyaz boyalı ve geniş camlı balkonları olan yeni bir apartman yükseliyordu. Rauf, kapıyı anahtarsız giriş sistemiyle açtı ve ferah, mermer zeminli bir lobiye girdik.
Asansörle dördüncü kata çıktık. Kapıyı açtığımızda karşılaştığım manzara beni şaşırttı.
Sol taraf tam bir entelektüel köşesiydi: Duvar boyu uzanan raflar, cilt cilt ansiklopediler ve askeri tarih kitaplarıyla doluydu. Hemen yanında şömine, önünde iki deri tekli koltuk ve zarif bir içki arabası vardı. Şöminenin üzerinde, çerçeve içinde asılı, büyük bir deniz yıldızı ve onu saran çift başlı yılan figürü vardı.
Geçmişimiz, her yerdeydi.
Sağ taraf ise daha gündelikti: Üç kişilik modern bir kanepe, karşısında televizyon ve orta sehpa... Pratik, sade. Kapının hemen yanındaki koridorda ilerlerken, sağda temiz ve düzenli mutfağı, solda ise önce misafir banyosunu, ardından kapalı duran ve içinde ne olduğunu bilmediğim bir oda kapısını gördüm.
Rauf, valizi salona bıraktı ve doğrulup bana baktı.
"Baban bize inanana kadar, bir süre burada kalacağız. Misafir banyosunun hemen yanındaki oda bana ait ama kullanmıyorum. Sen orada yatarsın, bende burada."
Kafamı iki yana salladım.
"Kanepede ben yatarım, seni yerinden etmek istemiyorum."
Rauf'un kaşları hafifçe çatıldı. "Bu saçma. Sen konuksun."
"Hayır, burada senin hayatına zorla dahil olan benim," diye karşı çıktım, sesimde hafif bir inatla. "Ayrıca," diye ekledim, hafifçe gülümseyerek, "yaralı biriyim, çok da hareketsiz biri değilim, biraz deli yatarım. En azından kanepe sol kolumun üzerine yatmamı engeller."
Rauf'un dudaklarında istemsiz bir kıpırtı belirdi. Gülmemek için kendini zorluyor gibiydi. "Deli yatmak mı?" diye tekrarladı, ses tonu hâlâ ciddi ama gözlerinde bir parıltı vardı.
Kaşlarımı kaldırdım.
"Niye gülmemek için kendini zorluyorsun? Sen düzgün mü yatıyorsun?"
Rauf bu kez kendini tutamadı, kısık bir kahkaha attı. "Evet ama abim değildi... Abimde deli yatardı."
Sözleri odada aniden bir boşluk yarattı. Kısa ve keskin bir sessizlik oldu. "Abim" kelimesi, alışılmadık bir yumuşaklıkla, belki de biraz acıyla ağzından dökülmüştü. O sırada, yüzündeki o nadir gülümseme soldu, yerini uzaklara dalmış bir ifade aldı. Bu, onun sıkı kontrolünün arasından sızan, kişisel ve korunmasız bir andı.
Gözleri, solumda kalan alana, o iki tekli koltuğa çevrildiğinde, göz bebeklerinin hafifçe büyüyüp derinleştiğini izledim. Sanki o boş koltuklardan birinde, sadece onun görebildiği bir hayalet oturuyordu. Bir an öylece dondu, nefesi tutulmuş gibiydi. Raflardaki ansiklopediler, duvardaki tablo, aniden bir anlam daha kazanmış gibiydi.
Belki de hepsi, anılar ve kayıplarla doluydu.
Sonra, sertçe gözlerini kırptı, çenesindeki kaslar gerildi ve bakışlarını bana çevirdi. O an orada değilmiş, geçmişe dalmamış gibi davranmaya çalışıyordu, ama başaramıyordu.
"Senin için temiz bir battaniye getireyim," dedi ve koridora girdi. İkimiz de geçmişimizin hayaletleriyle yaşamayı biliyorduk. Derin bir nefes alarak rafa baktığımda çerçeveye mahkûm kalmış insanları gördüm. Fakat biri, gözlerimin açılmasına neden olmuştu. Hangi ara önüne geldiğimi fark etmeden elimi uzattım. Dokunmak ile dokunmamak arasında kararsız kalırken dudaklarım aralandı.
Dört kişilik bir ailenin çekilmiş fotoğraf karesiydi. En solda bir adam duruyordu ama Rauf'a benziyordu, sanırım babasıydı. Onun yanında Rauf ve Arven Doruk Aslan duruyordu. Arven'in yanındaki kadın ise bana çok benziyordu. Ya da ben ona benziyordum. Kareden bile belli olan gözleri, benimkilerle aynıyken saçları da benim gibi bordo kızılıydı.
Nefesim kesildi. Kalbim göğsümde hızla çarpmaya başladı. Rauf'un annesi, böyle mi görünüyordu?
Koridordaki ayak sesleri yaklaşıyordu. Elimi indirerek sırtımı rafa döndüm. Rauf, elindeki battaniye ile koltuğa geçerken bakışları beni buldu. Bir an için bakışları arkama, çerçeveye kaydığında önüne baktı ve battaniyeyi bırakıp bana yaklaşmaya başladı.
Önümde durup ellerini ceplerine soktu ve başını sol omzuna yatırarak çerçeveye bakmaya başladı.
"İlk başlarda senden nefret ediyordum," dedi. İtirafı, kalbimde bir noktayı sızlattı. "Hatta İris Yalçın'ın annenden bahsetmesiyle, bir an için, annenin abime ihanet ettiğini bile düşünmüştüm ve bu, beni daha çok senden nefret etmeye zorlamıştı. Tüm geçmişim, karşımdaydı ve ben hiçbir şey yapamıyordum."
Sesi o kadar yumuşak ve kırılgandı ki, nefesimi tutarak dinledim. Gözleri hâlâ fotoğraftaydı.
"Ama sonra," diye devam etti, nihayet bana döndü, gözlerinde şimdi daha farklı, daha berrak bir ifade vardı, "mektubu okuduk, seni tanıdım ve öyle biri olmadığını gördüm. Sen sadece sendin. Ve bu geçmişi değiştirmiyor, ama belki de geleceği kurtarabilir."
İçimi garip bir hüzün ve aynı zamanda bir rahatlama kapladı. Yıllardır taşıdığı yükün bir kısmını nihayet paylaşıyordu. Ve belki de ikimiz için, geçmişin gölgelerinden kurtulmak için bir şans vardı.
Gözlerini benden ayırmadan geriye doğru bir adım attı ve omzuna yatırdığı başını düzeltti.
"Ben, Demir ile bir yere gidip geleceğim. Sen dinlenmene bak. Kendi evinmiş gibi..." dedi ve bir şey dememi beklemeden evden ayrıldı. Kapının kapanış sesi odada yankılandı. Aniden, tüm bu yeni ve karmaşık duygularla baş başa kalmıştım. Etrafa bakındım. Burası Rauf'un dünyasıydı. Askeri düzeni, geçmişinin hayaletleri ve şimdi de ben...
Kanepeye uzandım, battaniyeyi üstüme çektim. Rauf'un sözleri kulaklarımda çınlıyordu: "Kendi evinmiş gibi..." Ama burası benim evim değildi. Henüz değildi. Belki de zamanla öyle olabilirdi. Gözlerimi kapattım, zihnim hem geçmişin sırları hem de geleceğin belirsizliğiyle doluyken. Yarın ne getirecekti? Bilmiyordum. Ama ilk defa, bu belirsizliğin içinde yalnız olmadığımı hissediyordum.
Yorgunluk, ağır bedenimi ve zihnimi ele geçirdi. Zamanın akışı bozuldu, gece mi yoksa gündüz mü olduğunu, hatta kaç saat geçtiğini bilemeden, bilincin o sisli kıyılarına sürüklendim.
Kendimi doğup büyüdüğüm evin salonunda buldum. Her şey en ince ayrıntısına kadar doğruydu. Sağ tarafta geniş bir aile masası, üstünde büyük bir avize, arkasında bir konsol vardı. Konsolun yaslandığı duvarın tam ortasında çapa tasarımlı bir saat duruyordu.
Çapanın halka kısmında yuvarlak bir saat vardı, ancak akrep ve yelkovan donmuş gibiydi. Ama altında, sağa ve sola oynayan ikiye ayrılmış kolları, her hareketinde küçük, boğuk bir gong sesi çıkarıyordu. Gong... Gong... Ses, odanın içinde süzülüp kulaklarıma ulaşıyordu, ritmi düzensiz ve rahatsız ediciydi.
Sol tarafımda ise televizyon ünitesi ve koltuklar duruyordu. Televizyon ekranında bir haber bülteni sunuluyordu. Türkiye'de yaşanan olayları gündeme alırken, salonda bir kahkaha sesi işittim.
"İlahi Arven!"
Duyduğum annemin sesiyle, başım anında sağıma doğru çevrilmişti. Nefesimin kesildiğini, kalbimin ritminin arttığını hissettim. Hatta o kadar artmıştı ki bedenimin hafif sallandığını bile fark edebiliyordum.
Biraz önce boş olan masa, şimdi yemeklerle dolmuş, üç sandalye çekilmişti ama dördüncü kişi için bir tabak hazırdı. En başta annem oturuyordu. Babam onun sol tarafındaki sandalyede oturuyordu. Sağında kalan kişinin yalnızca siyah saçlarını ve geniş sırtını görebiliyordum. Ama annem ismini söylediği için onun o olduğunu biliyordum.
Rauf'un abisi. Arven Doruk Aslan.
Hepsi yemek yiyor, sohbet ediyor, benim varlığımın farkında değillerdi. Annem, Arven'in söylediği bir şeye gülüyordu. Onu hiç böyle, bu kadar canlı, bu kadar gerçek görmemiştim.
"Anne..." diye fısıldadım, sesim titreyerek.
Beni duymadılar.
Tam o sırada kapı çaldı ve bana arkası dönük Arven, sağ omzunun üzerinden bana doğru baktı. Beni görecek sandım ama görmedi. Gözleri, o kadar maviydi ki tıpkı bir suyun en derin katmanları gibiydi. O mavilikte bir parıltı, bir heyecan ve canlılık vardı.
Arven, "Gelmiş olmalı," dediği an annem gülümseyerek ayağa kalktı ve yanımdan geçerek kapıyı açtı. Kapıyı açtığında, eşikte duran adamın silueti, koridordaki ışıkta belirdi.
Elinde, sarı ve turuncu renklerden oluşan, henüz tomurcuk halinde bir gül demeti tutuyordu. Saçları, düzgün bir şekilde taranmış, simsiyahtı ve alnını açık bırakan bir modelle dağılmayacak şekilde ayrılmıştı. Uzun boyluydu, ceketinin omuzları tam oturmuştu, ancak bedeni ne aşırı kaslı ne de zayıftı; dengeli ve güçlü bir izlenim veriyordu. Yüzü tertemiz, bir tıraşın tazeliğini yansıtırcasına sakalsızdı. Yüz hatları yumuşak, neredeyse çocuksu bir düzlükteydi, ancak çenesi kararlılıkla keskinleşiyordu.
Ama onu asıl tanımlayan, yüzüne yayılan sıcak, samimi ve biraz da utangaç gülümsemesi ve bu gülümsemeyi aydınlatan, sıcak çikolata rengindeki sakin ve derin bakışlı kahverengi gözleriydi. İçeri girerken gözleri önce annemi, sonra Arven'i buldu ve yüzündeki o gülümseme daha da genişledi.
"Kusura bakmayın, biraz geciktim," dedi. Sesinin tonu da tıpkı görünüşü gibi yumuşak ve sakin bir etki bırakıyordu. Elindeki sarı-turuncu gül demetini anneme uzattı, sonra omuzlarından tutarak üzerindeki bej rengi trençkotu çıkarmaya koyuldu. Ceketin altında, hafif buruşuk ama temiz bir açık mavi gömlek ve ona uyumlu bir kumaş pantolon vardı. Gömleğin kolları, bileklerine kadar düzgünce kıvrılmıştı.
Annem çıkarttığı trençkotu askılığa asarken, o, Arven'in yanındaki sandalyeye çöktü. O dördüncü sandalyenin, hazırda bekleyen tabağın sahibi oydu.
Arven, omzunun üzerinden ona bakıp gülümseyerek masaya geri oturan anneme baktı. Annem, sandalyesine yerleştiğinde parıldayan gözlerle bir o kişiye bir de Arven'e baktı. Gülümsemesi yüzünde büyürken yeniden o kişiye baktı.
"Demek Arven'in dilinden düşürmediği kardeşi sensin?"
Soru, odada asılı kaldı. Kardeşi. Bu kelime zihnimde bir şimşek gibi çaktı. Arven'in kardeşi... Rauf. Ama bu olamazdı. Bu kişi, Rauf'a benzemiyordu. Rauf'un keskin hatları, çelik bakışları yoktu. Buradaki kişi daha yumuşak, daha sıcaktı.
Abisini kaybettikten sonra neye dönüştüğünü gördün.
İç sesim, bana gerçek cevabı söylerken Rauf, utangaç gülümsemesini Arven'e çevirdi. "Abim her zaman abartır," diye mırıldandı, sesi alçak ve sevecendi. Sonra anneme döndü, o sıcak çikolata rengi gözleri parlıyordu. "Arven'de sizden çok bahseder Okyanus Teyze."
Okyanus Teyze.
Rauf'un ağzından annemin ismini duymak garibime gitmişti.
Arven, kardeşinin sözünü keserek anneme baktı.
"Bu kadar kibar olduğuna bakmayın, bana kök söktürüyor," dedi ve Rauf'a baktı. "O bizim ailenin asi çocuğu."
Rauf, burun kıvırarak abisine baktı.
"Hiç de bile, ben gayet kibar biriyim."
Ses tonu imalıydı, gözlerinde muzır bir ışıltı vardı. Annem ve babam, bu iki kardeşin diyaloğunu gülümseyerek izliyordu. Birbirlerine laf sokmaları, gülerek yemek yemeleri, Rauf'un babamın sorduğu sorulara çekinerek verdiği cevaplar... Bu, Rauf'un hiç bilmediğim bir yönüydü. Bu genç, utangaç, şakacı delikanlı, acıların ve kayıpların onu dönüştürdüğü o sert komutandan çok farklıydı. Evet, daha önce babamla tanışmıştı. Ve bu mutlu anın bir parçası olamamak, içimi tarifsiz bir hüzünle doldurdu.
"Bir hafta sonra Gölcük'e gideceğiz," dedi annem, ağzını sildiği peçeteyi iki katlarken. "Sen ne yapacaksın Rauf?"
Rauf, ağzında lokmayı bitirip doğruldu.
"Biliyorsunuz ki okulum henüz yeni bitti ama nedenini bilmediğim bir şekilde," abisine baktı, "bana bir ekip tanındı. Sualtı Akrepleri adı verilen bir timde Kıdemli Üsteğmen olarak görev icra edeceğim."
Annem, parıldayan bakışlarla Arven'e baktı.
"Arven, gerçekten de geleceğe, kendisi kadar iyi bir komutan bırakacak."
Arven, kafasını sallayarak Rauf'a baktı. Mavi gözlerinin ortasındaki göz bebekleri genişleyerek büyüdü, sanki geleceği görüyor gibiydi.
"Rauf, benden daha iyi bir komutan olacak. Belki de araştırmalarımıza yardım edecektir," dedi ve bir anda anneme döndü. "Miraç nerede?"
Nefesimi tuttum. Annem, buruk bir tebessüm ile omzunu silkti.
"İlk görevine çıktı bugün."
Bugün dediyse, günlerden 28 Aralık'tı. 28 Aralık 2014.
O anda, her şey solmaya, dağılmaya başladı. Ayaklarımın altı su ile ıslandı. Fırtınanın ortasında bir geceydi. Deniz, öfkeli bir yılan gibi teknemizin etrafında kıvrılıyor, dalgalar çılgınca kabarıyordu. Tekne, taşlığa otururken hızla atladığımı görüyordum. Beyaz bir örtünün altındaki bedene sarılan Rauf'u izliyordum.
"Abi!"
Bu sahneyi izlerken, kalbim sızladı. Rauf, idealist adamken, gördüğü acılar, kayıplar ve zorlu seçimlerle dolu bir yoldan geçmiş ve o yumuşak ifade, yerini bugün tanıdığım o çelik maskeye bırakmıştı. Onun bu dönüşümünün bir parçası olmak... Bu düşünce içimi burktu.
Tarih, 4 Ocak 2015'ti.
Hemen sağında duran beyaz örtüde annemin yattığını biliyordum. Çünkü babamda ona sarılıyordu. Bu son damla taşırdı. Zihnim bu bilgiyi kaldıramadı. Etrafımda her şey dönmeye, renkler ve sesler birbirine karışmaya başladı. Gözümü kırptığımda salonda duruyordum. Masada herkes gülerken, Rauf aniden başını kaldırıyor ve doğrudan bana bakıyordu. Sanki beni orada, bu mutluluk tablosunun dışında, gölgelerin arasında görmüştü. Gözlerindeki neşe söndü, yerini derin bir hüzün aldı. Dudaklarını araladı ve sanki "Özür dilerim," der gibiydi.
Gözlerimi yeniden kırptım.
Annemin kahkahası uzaklaştı, Arven'in sesi sönükleşti. Rauf'un yüzü, şimdi tanıdığım o sert ifadeye dönüşürken, odanın içinde eriyip gitti. Bir anda kendimi başka bir yerde buldum. Rauf, neredeyse kendi evine dizayn ettiği bir odanın içinde, tam ortasında duruyordu. Ortalık darmadağındı. Sağ tarafta kalan duvarın üstündeki asılı olan deniz yıldızı ve onu saran çift başlı yılan tablosu, sağa doğru sarkmıştı.
"Mutlu musun şimdi? İstediğin oldu mu?"
Rauf'un omuzları hızla yükselip alçalıyordu. Sanki bu odayı dağıtan oydu. Yumrukları sıkılı, yüzü gözyaşları ve öfkeyle bozulmuştu. Boşluğa bağırıyordu, ama sesi kırık ve acı doluydu.
"Siktiğim araştırması aldı seni benden! Bunu mu istedin?" diye bağırdı ve masaya doğru yürüdü. "Amına koyduğumun anomalisi," hırsla kağıtları yırtmaya başladı, "Manyetik anomaliymiş. Senelerce aradı seni, senelerce! ABİMİ BANA GERİ VER!"
Her bir yırtılan kâğıt, onun ruhundan kopan bir parçaydı. Bu, hiç kimsenin görmemesi gereken, Rauf'un en karanlık, en çıplak anıydı. Kaybının büyüklüğü karşısında çaresizliğinin ve öfkesinin ta kendisiydi.
Dolan gözlerimi kapattığımda yanağımdan akan yaşla gözlerimi, Rauf'un salonunda açtım. Nefesim hızlı hızlı çıkıyor, yastığımı gözyaşlarımla ıslanmıştı. Hem o mutlu aile yemeğinin hem de o öfkeli, yıkıcı çığlığın, zihnimde yankıları çınlıyordu.
"Kâbus mu gördün?"
Rauf'un sesiyle irkilerek başımı yastıktan ayırdım. Rauf, elinde tuttuğu kitaptan başını kaldırmış bana bakıyordu. Şöminenin yanındaki koltuğa oturmuş, üzerine bir battaniye almıştı. Yüzü, loş ışıkta sakin, ama gözlerinde olağandışı bir dikkat vardı. Ben uyurken o, burada oturmuş okumuştu. Beklemişti.
Geçmiş, hepimizin en güzel yıllarını sessizce çalmıştı ve bu çalınmış hayatların en çarpıcı örneği, şu an karşımda oturuyordu. Rauf'un o her zamanki sert ve kontrollü ifadesine baktığımda, yüreğimde bir şeyler koptu. Yüzümü buruşturmaya engel olamadım ve ardından, içimde birikmiş tüm acı, hıçkırıklara dönüşerek dışarı boşaldı.
Rauf, şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Elindeki kitabı alelacele kapatıp sehpaya bıraktı ve battaniyeyi önemsemeden ayağa fırladı. Hiç zaman kaybetmeden yanıma, kanepeye oturdu. Bir anlık tereddüt etti. Sonra, sakince, neredeyse tedirgin bir dikkatle, elini omzuma koydu.
"Miraç, neden ağlıyorsun?" Sesi alışılagelmiş keskin tonundan daha yumuşak, ama aynı zamanda içgüdüsel bir telaşla titrekti.
Hıçkırıklarım öyle şiddetliydi ki kelimeler boğazımda düğümleniyordu. O sırada Rauf, ne yapacağını bilememenin verdiği bir şaşkınlıkla, sağ elini yanağıma yasladı. Avucunun sıcaklığı, üşümüş tenimde hem yabancı hem de teselli edici bir his uyandırdı. Bu, onun o mesafeli, askeri disiplinle örülü dünyasına hiç uymayan, samimi ve insani bir hareketti.
"Korkuttum mu seni?" diye mırıldandı, bu kez sesi neredeyse bir fısıltıydı. Kafasını hafifçe sağa çevirdi, kendi kendine konuşur gibiydi. "Aptal. Kâbus görüp uyandığında beni görmeyi beklemiyordu ki, korkmuştur."
Yüzünü yeniden bana çevirdiğinde, gözlerindeki o maskelenmiş ifadenin altında, derin bir çaresizlik ve yaptığı hareketten ötürü duyduğu içten bir pişmanlık okunuyordu. Sert kabuğunun çatladığı o nadir anlardan biriydi bu.
"Özür dilerim Miraç," dedi, sesi bu kez daha sakin ama yine de gergin. "Sadece kitap okumak istemiştim. Niyetim seni korkutmak değildi."
O anda, rüyamdaki sesler zihnimde yankılandı;
"Bu kadar kibar olduğuna bakmayın, bana kök söktürüyor," dedi Arven ve Rauf'a baktı. "O bizim ailenin asi çocuğu."
Rauf, burun kıvırarak abisine baktı.
"Hiç de bile, ben gayet kibar biriyim."
Bu tatlı anının anısıyla şu anki çaresiz Rauf arasındaki tezat o kadar acımasızdı ki, gözlerimi sıkıca kapattım ve daha şiddetli hıçkırmaya başladım. Geçmişin o mutlu, kayıp dünyası ile acımasız gerçeklik arasında sıkışıp kalmıştım. Vücudumun bir ağlama krizinin eşiğinde olduğunu biliyordum.
"Sikeyim," dedi Rauf dişlerinin arasından, sesi boğuk ve çaresizlikle titriyordu. "Ne yapacağımı da bilmiyorum."
Hıçkırıklarım nefesimi kesecek bir boyuta ulaşmış ve yanağımdaki elin sahibini ürkütmüş olacaktı ki Rauf'un cümlesini duydum.
"Özür dilerim," dedi, sol yanağımda da bir sıcaklık hissettim. "Bana başka çare bırakmadın."
Sonra, beklenmedik bir şey oldu. Hıçkırıklarımın arasında, dudaklarımda hafif, geçici bir sıcaklık hissettim. Tuzlu gözyaşlarımın arasında, bu beklenmedik temas, hıçkırıklarımı anında yatıştıran bir sükûnet dalgası yaydı. Gözlerimi şaşkınlıkla açtığımda Rauf'un gözlerinin sımsıkı kapanmış olduğunu gördüm. Kaşları hafifçe çatılmıştı, yüzündeki ifade ne pişmanlık ne de tutkuyu gösteriyordu; daha ziyade, derin bir konsantrasyon ve neredeyse bir duanın yoğunluğunu taşıyordu.
Sanki tüm dünyayı dışarıda bırakmış, sadece bu kırılgan anın doğruluğuna odaklanmıştı.
Beni öpmüştü.
Hayır öpmüyordu. Sakinleşmem için, yalnızca dudaklarımızı buluşturmuştu.
Hastanede gördüğüm rüya gibi değildi.
Rauf, hıçkırıklarımın kesildiğini, bedenimin gerildiğini hissettiğinde dudaklarını usulca çekti. Sanki bir rüyadan uyanır gibi yavaşça gözlerini açtı. Gözleri, şimdi, bir an önceki o derin konsantrasyondan arınmış, bunun yerine saf bir şaşkınlık ve "Ne yaptım ben?" sorusuyla doluydu. Nefesi hızlıydı, ama şimdi bu hız, benim sakinleşmem için değil, kendi içindeki şokun bir yansımasıydı.
Birbirimize bakakaldık. Bu, planlanmış bir an değildi. Bu, iki yaralı ruhun, sözcüklerin yetersiz kaldığı yerde, suskun bir anlaşma yapmasıydı.
Rauf, ellerini yanaklarımdan ağırca çekti. Avuçlarının sıcaklığı tenimde bir an daha asılı kaldı, sonra yerini aniden gelen soğuk bir boşluğa bıraktı. Gözlerinde, o nadir savunmasızlığın yerini, tanıdık olan o mesafeli ve kontrollü ifade almıştı. Kendini toparlıyor, duvarlarını yeniden inşa ediyordu.
"Özür dilerim." Sesi artık daha sert, daha resmiydi. "Kolun yaralı olduğu için sana sarılamazdım, o şeyi yapmak zorunda kaldım." Duraksadı, bakışlarını benden kaçırarak. "Benim için önemsizdi," diye ekledi, sesi neredeyse bir fısıltıya dönüşerek.
Bu son cümle, bir bıçak gibi saplanmıştı. Önemsizdi. Bu kelime, o kırılgan, şefkat dolu anı bir anda sıradan, mekanik bir harekete dönüştürüvermişti.
Ve sonra, kanepeden kalkıp gitti. Arkasında, hâlâ titreyen dudaklarımla, yalnız ve daha da karmaşık hisseden beni bırakarak. Kapı sessizce kapandı, odada onun sözlerinin ve o kısa, tatlı dokunuşun yankısı kaldı. Önemsizdi. Peki ya neden o kadar derinden, o kadar önemli hissettirmişti?
🐙
Kraken'in öpücüğü tutku değil yasıydı,
Kaybettiklerinin sessiz çığlığıydı.
Tuzla yazılmış bir vedaydı dudaklarda,
Yuttuğu güneşlerin son hatırasıydı.
🧜♀️
Batsın Bu Dünya, İskender Paydaş ft. BBD Korosu
Yazar, Ağzından
Miraç, o gece bir daha uykuya geri dönmemişti. Sesini bile çıkartmadan hazırlanmış, Rauf uyurken sabaha karşı evden ayrılmıştı. Apartmanın ana kapısından dışarıya çıktığında dışarıdaki ayaz, ruhunu soğutacak kadar dondurucuydu. Gözlerindeki hissizlikle mahallenin köşesinde duran taksiciye el etti.
"Kendime ait bir araç almalıyım," diye düşündü içinden, taksiye binerken. Taksiciye Gölcük Deniz Üssü'ne gideceğini söyledi. Taksici kafasını sallayıp taksimetreyi açarken Miraç, kafasını cama doğru çevirdi.
Aklı hâlâ dün yaşadıklarında takılı kalmıştı. Önemsiz demişti Kraken. Miraç, bunu o kadar önemsiz bulmamıştı. Bulamamıştı. Çünkü ilkler unutulmazdı.
Bu ilk öpücüğüydü.
Ama bilmiyordu ki bu, ilk değildi. Biri Rauf'un ona verdiği hayat öpücüğüydü diğeri ise onu sakinleştirmek için dün öptüğü dudaklarıydı. Belki de bu durumdan Miraç'ın hiçbir zaman haberi olmayacaktı. Miraç, ilk öpücüğünün her zaman önemsiz bir durum için geliştiğini sanacaktı.
Taksi, Gölcük Deniz Üssü'ne giriş yapmadan kapı önünde durdu. Miraç, parayı ödedikten sonra taksiden indi ve kapıyı kapatıp üsse giriş yaptı. Miraç, üssün loş ışıkları altında ilerlerken, etrafındaki sessizliğin ağırlığını hissediyordu. Hava henüz aydınlanmamıştı. Yürüdüğü limanın solunda kalan deniz, çarşaf gibi dümdüz ve hareketsizdi. Üzerine düşen son yıldızların pırıltıları, adeta donmuş gibi duruyordu suyun yüzeyinde. Bu dinginlik, onun içindeki fırtınayla tezat oluşturuyordu.
Komuta merkezinin kapısına yaklaştığında, içeriden gelen bir ışık huzmesinin altında, kapının hemen yanında bir siluetin beklediğini fark etti. Demir'di. Omzuna attığı montunun yakası havaya kalkmış, yüzünde derin bir ciddiyet vardı. Miraç'ı görür görmez, hafifçe başını sallayarak selam verdi. Gözlerindeki şaşırma ifadesini son anda gizledi.
"Komutanım, bir sorun mu var?" bakışları etrafta gezindi. "Rauf, sizinle gelmedi mi?"
Miraç, Demir'in sorusu karşısında bir an tereddüt etti. Rauf'un onunla birlikte gelmesini beklemeleri, durumun resmiyetini gösteriyordu. Oysa o, kişisel kaçışını yaşıyordu.
"Hayır," dedi, sesi sakin ama yüzündeki gergin çizgileri gizleyemiyordu. "Ben erken geldim."
Miraç, Demir'in başka bir şey demesine izin vermeden yanından geçip gittiğinde Demir, kaşlarını artık serbest bıraktı. Kendiliğinden havaya kalkan kaşlarıyla, hızlı ve kararlı adımlarla uzaklaşan kadının sırtını izledi. Sabahın bu erken saatinde, tek başına, üstelik Rauf'suz gelmişti. Bu, özellikle dünkü 'evlilik' olayından sonra, hiç beklemediği bir durumdu.
"Tuhaf..." diye mırıldandı kendi kendine. "Çok tuhaf."
Miraç, Rauf ile paylaşacağı odaya giriş yaptığında derin bir nefes bıraktı. Kapının ardında, artık biraz da kendine ait olan bu sessiz alanda, için için yükselen duygularla baş başa kaldı. Gözleri, odanın karşı köşesinde duran Rauf'un masasına, oradaki askeri düzene, sonra kendi sade masasına kaydı. Oraya doğru yürüdü, döner sandalyeye yerleşti ve arkasına yaslandı.
Sandalyenin hafif gıcırtısı, odadaki sessizliği bölerken, gözleri tavana dikildi. Zihninde, Rauf'un önemsiz sözü ve dudaklarındaki o geçici sıcaklık, birbiriyle çarpışıyordu. Bir yanda, belki de haklı olduğu, bunun sadece bir sakinleştirme çabası olduğu düşüncesi; diğer yanda, bunun kendi için taşıdığı anlamın ağırlığı vardı.
İlk öpücüğü, bir Kraken'in derin, karanlık ve anlamı belirsiz dokunuşuydu. Ve şimdi, aynı çatı altında, aynı havayı soluyacağı adamla arasında, paylaştıkları bu garip, konuşulmamış anlar vardı.
Kapıya doğru bir bakış attı. Rauf ne zaman gelecekti? Geldiğinde ne diyecekti? Yoksa o da, o önemsiz anı gerçekten unutup, sıradan bir güne mi başlayacaktı?
Bu belirsizlik onu kemiriyordu. Daha fazla bekleyemezdi. Eyleme geçmeli, zihnini meşgul edecek bir şey bulmalıydı. Miraç, masasında duran üsse bağlı santral telefonunun ahizesini kaldırdı ve kulağına yaslayıp sarı tuşa bastı. Bu sarı tuş, otomatik olarak kapılarının önünde duran nöbetçiye aktarılıyordu. Miraç telefonun açıldığını duyduğunda gözlerini masanın üzerinde sabitledi, sesi tüm titrekliğinden arınmış, net ve komutavari çıktı:
"Bana Taçsız Kral'ın dosyasını getirin."
Nöbetçinin 'Emredersiniz komutanım,' cümlesinden sonra ahizeyi kapattı ve ellerini masanın üzerinde kenetledi. Parmakları hâlâ hafif titriyordu, ama artık bir amacı vardı. Kapı açıldı, kapandı. Nöbetçi asker dosyayı bırakıp odadan çıktı. Miraç, önüne koyulan kalın dosyanın kapağını açtı ve masaya doğru eğildi. Sayfaları çevirirken, Rauf'un dudaklarının izi, yerini soğuk gerçeklerin ve istihbarat raporlarının ayrıntılarına bıraktı.
Arkada kalan duvardaki saatin akrebi, onun bu yoğun odaklanmasına inat, yavaş ve temkinli adımlarla ilerlemeye başladı. Yelkovan ise sanki vakti kovalamaktan bıkmışçasına hızlandı ve her dönüşünde, ağırkanlı akreple sessizce dalga geçercesine ona tur farkı attırdı.
Miraç, bu süre zarfında; sol kolundaki destek bandını çıkartmış ve canının acımasına rağmen kollarını kaldırıp sırtını örten bordo saçlarını tepede, dağınık bir topuz yapmıştı. Hatta toka bulamadığı için, Rauf'un kalemlerinden birini alıp saçlarının arasına ustalıkla geçirerek bunu yapmıştı. Bordo saç telleri, siyah kurşun kalemin etrafında dolanmış, geçici ama şaşırtıcı derecede sağlam bir düzen oluşturmuştu.
Bu küçük eylem bile onun niyetinin ciddiyetini gösteriyordu. Engel tanımıyordu. Fiziksel acı ya da kişisel duygular, onu hedefinden alıkoyamazdı. Önündeki dosyaya eğilmiş, bir eli sayfaları çevirirken diğer eli çenesini destekliyordu.
Miraç üsse geldiğinde saat 04:00'dı. Geçen zaman dört saate tekabül ediyordu.
Saat 08:00'di.
Kapı sertçe açıldı ve Rauf, içeriye girdi. Üzerindeki üniforması her zamanki gibi kusursuzdu fakat saçları, normalde olduğu gibi değil, parmaklarıyla sertçe tarandığına dair izler taşıyordu. Odasının, sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanmış halinde, ilk gördüğü şey masasında duran Miraç oldu. Göğsünü yükseltip alçaltan bir nefes verdi.
Kapıyı arkasına dönmeden kapattı ve olduğu yerde durdu. Bakışları Miraç'ın bandajsız koluna kaydı, orada bir an durdu. Sonra, saçlarının arasına saplanmış kendi kalemini gördü. Yüzündeki ifade değişmedi, ancak çene kasları hafifçe gerildi.
"Günaydın," dedi, sesi gergin ve alçak, adeta tehlikeli bir sakinlikle.
Miraç, kafasını kaldırıp Rauf'a baktı ve yeniden baktığı kağıtlara döndü. Sol eliyle başka bir kâğıda uzandı. "Günaydın."
Cevap, odadaki havayı daha da ağırlaştırdı. Rauf, birkaç adım daha atarak kendi masasına yöneldi. Oturdu, ancak sandalyesini Miraç'ın olduğu yöne doğru çevirdi. İki masanın arasındaki birkaç metre, onların kişisel hayatlarındaki o ilk geceden kalma görünmez, gerilimle dolu bir uçurum gibiydi.
Rauf, Miraç'ı izlemeye devam etti. Onun kâğıt çevirişini, kalemi tutuşunu, hafifçe sallanan ayağını kaydediyor gibiydi. Sonunda, sessizliği yine kendi bozdu, sesi bu sefer daha yumuşak, ama yine de altında bir alay saklıydı:
"Yaran nasıl oldu?" diye sordu, imayla. Bandajın yokluğu, odada söylenmemiş bir suçlamaydı.
Miraç, bakışlarını kâğıttan ayırmadan sayfayı çevirmeye devam etti, "İlk yaram değil Yüzbaşım," diye yanıtladı, sesi Rauf'ununkinden çok daha nötr ve mesafeli. Fiziksel yarasından mı, yoksa başka bir şeyden mi bahsettiği belirsizdi. "Önemsiz bir şey zaten."
Önemsiz. Aynı kelime. Bir silah gibi, onun kendi sözünü ona geri fırlatmıştı.
Rauf, gözlerini kapatıp sessiz bir iç çekti. Kadının kırıldığını anlamıştı. Sağ eli masanın üzerinde yumruk oldu. Ona söylediği o kelimeyi hatırladı. Miraç'ı dün krizin eşiğinden o şekilde kurtarabilirdim, diye yapmıştım ben onu, dedi içinden. Yine de teyit etmek istedi. Gerçeği duymak istiyordu.
"Miraç," dedi, gözlerini açarken. Bakışları artık yumuşamış, alaycılıktan arınmıştı. "Şu anki bu pervasız eylemlerinin, dün gece yaşadığımız o anla bir ilgisi var mı?"
Sonunda, odadaki filenin adını koymuştu. Soru, aralarındaki gerilim dolu sessizliğin ortasına düşmüş bir taş gibiydi. Miraç sonunda başını kaldırdı. Gözleri, artık kağıtlara değil, Rauf'a bakıyordu. Odaya ilk kez gerçek bir meydan okuma havası gelmişti. Alaycı bir tavırla elindeki kalemi bırakıp sağa, Rauf'a doğru döndü.
"Önemsiz diye kendin söyledin. Neden şimdi peşine düşüyorsun ki? Yoksa senin için önemli miydi?"
Soru, Rauf'u hazırlıksız yakalamıştı. Miraç, onun kendi silahını çevirip, savunmasının merkezine saplamıştı. Gözleri hafifçe büyüdü, ağzından bir şeyler gevelemeye çalıştı, ama kelimeler boğazında düğümlendi. Tüm o komutan edası, bu basit ve doğrudan soru karşısında sarsılmıştı. Kendi kurduğu duvarlar, bir anda kendi etrafında yükseliyor gibiydi.
Kendini toparlamaya çalışarak gözlerini kırpıştırdı.
"Ne alakası var?" diye sordu hiddetle. "Ayrıca... sen sabahın dördünde niye geldin buraya? Bir açıklama yapmadan, bir not bile bırakmadan evden ayrılmışsın! Daha Taçsız Kral'ı bile bulamamışken tek başına," kolunu gösterdi, "yaralı halinle buraya geliyorsun."
Nefes nefese kalmıştı. Gözleri, Miraç'ın üzerine dikilmişti. Öfkesi, aslında içindeki paniğin ve korkunun maskesiydi. Onu evde bulamayınca yaşadığı o ilk anlık dehşet, şimdi kontrol edilemeyen bir öfkeye dönüşmüştü.
Miraç, oturduğu sandalyeden kalktığında sandalye, hızdan dolayı arkaya doğru sürüklenmişti.
"Sana hesap mı soracaktım? Sana ne!" diye bağırdı, sesi Rauf'un öfkesini bastıracak kadar keskin ve yaralıydı. "Sen kimsin de bana ne yapacağımı söylüyorsun?"
Rauf, çenesini sıktı, yanak kasları seğiriyordu.
"Kocanım ben senin," dedi dişlerinin arasından, her kelimeyi bir çekiç darbesi gibi vurgulayarak.
Miraç, gözlerini fal taşı gibi büyüttü. Kalbi göğsünde deli gibi çarpıyordu. Bu iddiaya, içindeki tüm acı ve isyanla karşılık verdi;
"Kâğıt üzerinde!" diye haykırdı, sesi titreyerek. "Gerçek hayatta değil! Gerçek hayatta sen benim önemsiz bir an yaşadığım adamdan başka bir şey değilsin!"
Rauf, tüm öfkenin alnında bir damar oluşturduğunu hissettiği an Miraç'a doğru yürüdü. Miraç, çatık kaşlarının altından ona meydan okurcasına bakarken Rauf, onun burnunun ucuna kadar yaklaştı ve durdu. Yakınlık o kadar fazlaydı ki, nefesleri birbirine karışıyordu.
"Kâğıt üzerinde bile olsa," diye hışırdadı, sesi tehlikeli bir alçak tondaydı, "bana haber vereceksin. Bizimkiler harici bütün herkes," diye vurgulayarak devam etti, gözleri onunkileri delercesine, "bizim gerçekten evli olduğumuzu düşünüyor."
Miraç, dudaklarında hissettiği nefesle ve Rauf'tan yükselen yosun kokusuyla gözlerini kırpıştırmamak için kendini zor tuttu. Bu yakınlık dayanılmazdı. Onu hem ürkütüyor hem de etkiliyordu. Ama boyun eğmeyecekti.
"Geri bas," dedi, sesi gergin ama metindi. "Bana bu kadar yaklaşamazsın."
Rauf'un dudaklarında ince, zalimce bir gülümseme belirdi. "Yapamaz mıyım?" diye fısıldadı. "Dün gece yapabildim. Ve unutma, bu odada, bu üste, nefes aldığın, ayak bastığın her yerde... ben senin kocanım. Ve sen," bir anlık duraksayıp bakışlarını onun dudaklarına kaydırdı, "benim karımsın."
Miraç, bu sözler karşısında gözlerini kırpıştırdı. Rauf'un nefesi teninde yanıyor gibiydi. "Çek o gözlerini oradan," dedi, sesi tehditkâr bir titremeyle. Bedeni gergin, yumrukları sıkılıydı. Bu yakınlık artık dayanılmazdı.
Rauf, bu meydan okumayla gülümsemesini biraz daha genişletti. Ellerini ceplerine soktu ve kafasını sağ omzuna doğru eğip Miraç'ın yüzüne doğru eğildi. Miraç, gözlerini kapatıp sıktığında Rauf, baktığı dudaklardan Miraç'ın kapalı gözlerine baktı. Dudaklarındaki meydan okuma gülümsemesi solarken Miraç'ı izledi.
Miraç, hâlâ onu itmemişti.
Bu, her şeyi değiştirirdi. Onun sadece duruyor olması, o yakınlığa tahammül ediyor olması... Bu bir teslimiyet değil, bir davetti. Bir anlık tereddüt, Rauf'un yüzünde belirdi. Tüm o kibirli güven, yerini kırılgan bir sorgulamaya bıraktı. Bu sefer farklıydı. Dün gece bir çaresizlik vardı, şimdi ise bir seçim.
Rauf, yavaşça Miraç'ın dudaklarını teğet geçerek kulağına yaklaştırdı.
"Nefes al, Miraç. Korkma, seni öpmeyeceğim," diye fısıldadı, sıcak nefesi teninde titreşirken. Sonra dudaklarını Miraç'ın boynuna doğru eğdi, orada, nabzının deli gibi attığı noktada, hafifçe durdu. "Eğer ki olursa, bu artık benim için de önemsiz olmaz."
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!