Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Near Light, Ólafur
Arnalds
Fyrsta, Ólafur
Arnalds
Pulim, Serdar
Ayyıldız & Seren Uzun
Aşk, Gökhan Türkmen
Yarala Meni, KareProd
Öyle Kolay Aşık
Olmam, Can Ozan ft. Damla Eker
Sil Baştan, Şebnem
Ferah
🕊️
XLIX
28 Şubat 2016 /
Şırnak
Yazar, Ağzından
Near Light, Ólafur Arnalds
Soğuk, geceyle
anlaşmış gibi dolanıyordu üs binasının koridorlarında. Yeni kurulmuş Güvercin
Timi, askeri disiplinin gölgesinde ama kader ortaklığının sıcaklığında ilk kez
yatakhanelerine dağılıyordu. Dışarıda kar ayak izlerini örtmeye çalışıyor,
içerideyse her adım yepyeni bir başlangıcın yankısıydı.
Kubilay ve Deniz aynı
odaya verildi. Beton duvarlı, çelik ranza kokan bir odada karşılıklı
yerleştiler. Kubilay sessizdi ama bakışları gergin bir geleceği tartıyordu.
Deniz göz ucuyla arkadaşına baktı, başını yavaşça salladı. Konuşmaktan çok
susmanın askeri dili olduğunu öğrenmişlerdi. Pencerenin önünde duran Kubilay,
dışarıya baktığında Şırnak'ın donuk siluetinde kendine ait bir savaş gördü
sanki. Burası artık bir oda değil, iki yeminli askerin ilk sınav noktasıydı.
Osman ve Cengiz yan
odaya geçtiler. Cengiz'in çantası omzundan düşecek gibi sallanıyordu,
yorgunluktan çok tedirginlik vardı onda. Osman ise her zamanki gibi sakin ama
sükûnetinin içinde kaya gibi bir dirayet saklıydı. Ranzalara göz gezdirdi,
sonra duvardaki boş panoya baktı. "Bir gün buraya şehit düşenlerin
isimleri yazılırsa, bizden biri de olur," dedi kendi kendine. Cengiz,
başını bile çevirmeden mırıldandı.
"Belki de
ikimizden biri..." diye düşündü. Odanın soğukluğu, ölümün soğukluğuna
benziyordu ama o an fark ettiler. Aynı odaya girenler, aynı kaderi paylaşmaya
başlardı.
Yaren ve Aslı, kadın
personel için ayrılmış küçük ama düzenli bir odaya geçtiler. Aslı ilk iş olarak
camı açtı, soğuk hava tokat gibi çarptı yüzlerine. "İyi geldi," dedi.
Yaren yatağın üzerine oturdu, gözleri duvardaki eski çatlaklara takıldı. "Burada
daha önce kalanlar olmuş," dedi. Aslı cevap vermedi ama o da hissetmişti.
Oda, geçmişin izlerini taşıyordu ama artık bu izlere yeni bir hikâye
eklenecekti: İki kadının, karanlığa meydan okuyan cesaretleri. O an, kimse fark
etmedi ama ikisi de ileride bu odadan başka bir hayata geçiş yapacaktı.
Mehmet, Mücahit ve
Alparslan, üç kişilik büyük bir odaya girdiklerinde kısa bir sessizlik oldu.
Mehmet, ranzasına silahını koyduktan sonra oturdu. Mücahit sırt çantasını yere
bırakırken inceden iç çekti. Alparslan kapının kenarında bir süre durdu, içeriye
değil, duvarlara baktı. "İnsan bazen duvarlarla konuşur," dedi.
Gülmediler. Çünkü burada espri değil, gerçeğin kendisiydi bu. Oda genişti ama
içi henüz boştu. İçlerinde taşıdıkları ne varsa, o boşluğu dolduracaktı
zamanla. Belki arkadaşlık, belki öfke, belki yalnızlık. Ama en çok da ölüm
korkusu.
Asena Gündüz, tek
kişilik odaya sessizce girdi. Kapıyı ardından kapattığında, dünya dışarıda
kalmış gibiydi. Oda sadeydi. Bir ranza, küçük bir masa, bir dolap. Camdan
dışarı baktı; rüzgâr, karın yüzeyini silmeye çalışıyordu. Elini camın buğusuna
koydu, sonra ağır adımlarla yatağa oturdu. Yalnızlık, onun için tanıdık bir
yoldaştı ama bu defa farklıydı. Bu yalnızlık, bir timin lideri olmanın yükünü
taşıyordu. Her nefeste, her karar anında, her ölüm haberinde onun adı
geçecekti. Gözlerini kapattı. İçinden bir dua değil, bir emir geçti.
"Kendini zayıf
göstermek yok. Bundan sonra yok."
Oda sessizdi ama
Eyşan'ın içi gürültülüydü.
O gece, bir kişi
hariç diğer kalanlar yatağa uzandı ama kimse tam anlamıyla dinlenemedi. Çünkü
Güvercin Timi'nin kaderi yazılmaya başlanmıştı. Ve bu yataklar, sadece uyumak
için değil; acıyı, dostluğu, ihaneti ve mücadeleyi sırtlamak için vardı.
Asena'nın odasının
kapısı üç kez tıklatıldı. Asena, ranzanın ucunda oturuyordu. Kararmış
botlarının bağcıklarını düzeltirken düşünceleri darmadağındı; geçmiş, gelecek
ve o an arasında sıkışıp kalmış gibiydi. Başını kaldırmadı önce, sadece bir iç
çekişle toparlandı.
"Girin,"
dedi, sesi netti ama içi hâlâ dalgalıydı.
Kapı aralandı. Genç
bir er başını uzattı. Sert, eğitilmiş bir duruşla selam verdi.
"Yüzbaşım,
Timuçin Albay sizi brifing odasında görmek istiyor," dedi.
Asena başını yavaşça
salladı. "Anlaşıldı."
Er sessizce selam
verip kapıyı kapattı. Asena bir an olduğu yerde kaldı. İçini kaplayan
yorgunluk, sanki o kelimeyle dağılıvermişti: Brifing. Demek ki beklenen
başlamıştı.
Yavaşça ayağa kalktı.
Ceketini omuzlarına geçirdi, tokasını takarken gözleri aynaya kaydı. Aynadaki
kadın, birazdan bir timin kaderine yön verecek olan kişiydi. Omuzlarına düşen
sorumluluk, sırtında taşıdığı üniformadan daha ağırdı.
Kapıyı açtı ve
koridora adım attı. Ayak sesleri taş duvarlarda yankılanıyordu. Koridor,
geceyle birlikte daha da soğumuş gibiydi. Her adımda ayaklarının altındaki yer
sertleşiyor, kalbindeki düğüm daha da sıkılaşıyordu. Bir brifing çağrısı
sıradan değildi; hele ki yeni kurulmuş bir timin ilk gecesinde...
Brifing odasının
ışıkları uzaktan loş bir şekilde görünüyordu. Sanki orası sadece bilgilerle
değil, kararlarla, emirlerle ve alın yazılarıyla doluydu. Asena, o ışığa
yürürken adımlarını hızlandırmadı. Her bir adımı, bilinçli ve kararlıydı. Çünkü
o artık sadece Asena değildi. Artık Güvercin Timi'nin lideriydi. Ve bu gece,
bir şeylerin başladığı gece olacaktı.
Kapı ağır bir sesle
açıldığında, içerideki hava sanki birkaç derece daha soğudu. Asena'nın
postallarının sesi, döşemedeki taşların arasından geçip odanın merkezine kadar
uzandı. Gözleri, içeri girer girmez refleksle masanın çevresindekileri taradı.
Dikdörtgen masa
genişti; ortasında büyükçe bir harita, kenarlarında kapalı dosyalar vardı.
Haritanın üzerinde birkaç kırmızı iğne dikkat çekiyordu. Masanın başında, sırtı
düz, bakışı keskin bir adam oturuyordu: Tuğgeneral Fikret Yıldırım.
Üniformasındaki yıldızlar gece kadar ağırdı. Asena'yı görür görmez sadece
başını hafifçe salladı. Ne bir gülümseme ne de bir hoş geldin sözü vardı.
Gereksiz hiçbir kelimeye yer yoktu bu odada.
Sağ yanda, gri
saçları düzgünce taranmış, alnında çizgilerle geçmiş yılların izini taşıyan
Timuçin Albay, dosyaya göz gezdiriyordu. Duruşu kararlı, her zamanki gibi
savaşla barış arasındaki o ince çizgide yürüyen bir adam gibiydi.
Asena'nın bakışları
masanın sol tarafındaki iki siluete kaydığında, kalbi istemsizce göğsüne
çarptı.
Ethem Boduroğlu. Eski
bir bordo bereliydi, şimdinin ise askeri danışmanıydı. Sert bakışları, çelik
gibi oturmuş çenesi ve karısının elini sıkıca tutuşuyla duruyordu. Yanında ise
zarif ama vakur bir kadın vardı.
Yağmur Boduroğlu.
Gözlerinde tarifsiz
bir parıltı gizliydi. Kızına, gururla, özlemle, neredeyse titreyen bir ışıkla
bakıyordu. Sanki o an zamanı dondurmak, Asena'nın bu hâlini belleğine kazımak
istiyordu. Asena, bakışları annesininkilerle buluştuğu anda, içini saran duygu
selini dizginlemek için omuzlarını hafifçe yukarı kaldırdı. Göğsünü
dikleştirdi. Yüzündeki ifadeyi en sade, en katı hâline getirerek başını
yalnızca bir kez eğdi. Göz göze geldiklerinde, Yağmur Boduroğlu'nun gözleri
hafifçe nemlendi ama kızı, bu zayıflığı sanki hiç görmemiş gibi davrandı.
Ciddiydi ama
yanaklarına yayılan o sıcaklık, damarlarından geçen heyecanın dışa vuran tek
iziydi. Bir gözlemci baksa fark etmezdi fakat içerideki herkes onun içinin
kıpır kıpır olduğunu anlayacak kadar geçmişini biliyordu.
Asena bir adım attı,
masaya yaklaştı. Timuçin Albay başını kaldırdı.
"Hoş geldin,
Yüzbaşı Gündüz. Yerine geç," dedi. Sesi buyurgan ama içinde ölçülü bir
saygı barındırıyordu. Asena başını bir kez daha eğdi, askeri disiplinle masanın
ucundaki sandalyeye ilerledi. Oturdu. Parmak uçlarını birbirine kenetledi.
Gözlerini ileri dikti.
Brifing başlamak
üzereydi.
Tuğgeneral Fikret
Yıldırım, ellerini masanın üzerinde kenetledi ve çenesini dikleştirdi.
"28 Şubat 2016
tarihi itibariyle kurulmuş Güvercin Timi'nin komutanı Asena Gündüz. Bu timin
varlığı tamı tamına üç sene boyunca hiç kimse tarafından bilinmeyecek. Hiç
kimse, timinize dair bilgi talep edemez. Bu yetki, yalnızca burada, şu anda
sizinle aynı havayı soluyan insanlarda."
Masanın üzerinde,
dosyaların kenarında duran mühürlü zarfa hafifçe dokundu.
"Bu zarfın
içinde önümüzdeki altı ayın görev haritası var. Her biri tek tek
değerlendirilmiş, analizi yapılmış, riski hesaplanmış operasyonlar. Ama
unutmayın... Her başarılı tim önce birbirine sadakatle bağlanır. Sadakat
olmadan ne operasyon kazanılır ne de vatan korunur."
Asena, düşünceli
bakışlarla Fikret Yıldırım'ın yüzüne baktı.
"Ya bir gün timi
bırakmak zorunda kalırsam?" diye sorguladı. Bir an için Asena, babası
Ethem Boduroğlu ile göz göze geldi. "Ne de olsa bizim kalıcı bir ismimiz
yok," diye fısıldadı. Ethem, gözlerini kızından kaçırmadı. O cümlede hem
Asena'nın geçmişi hem de Ethem'in ona sunduğu hayattan çalınmış aidiyet hissi
vardı. Kızının omuzlarına giydirdiği görünmez üniformayı görüyordu şimdi ve
onun ağırlığını. Yanıt vermedi, zaten böyle bir cümleye kelimeyle verilecek bir
cevap yoktu.
Fikret Yıldırım, bu
kısa ve duygusal anı görmezden gelir gibi yaptı ama yüz hatları bir anlığına
gevşedi. Derin bir nefes aldı ve dosyanın üzerinde duran mühürlü zarfı Asena
Gündüz'e doğru itti.
Asena, kendisine
itilen zarfa parmak uçlarıyla dokundu. Mühür çizgisine dokunduğunda içindeki
bir başka sessizlik daha yankılandı. Göz kapakları bir kez kırpıldı. Sonra
zarfı kendine doğru çekti.
Mührü kırarken çıkan
o keskin çıtırtı, geçmişine çekilen bir çizik gibiydi. Yıllarca sakladığı
kimliği, bastırdığı aidiyeti, şimdi o kâğıdın üzerindeki harflerle ete kemiğe
bürünüyordu. Gözleri, zarfın içinden çıkan kâğıda ilişti. Satır satır, cümle
cümle okurken boğazında bir şey düğümlendi.
Tuğgeneral Fikret
Yıldırım, gözünü Asena'dan ayırmadan konuştu.
"Doğan her tim,
doğduğu gün yalnız kalır."
Asena, okuduğu
yazılardan gözlerini kaldırarak Tuğgenerale çevirdi. Yıldırım'ın yüzünde ne bir
gurur tebessümü vardı ne de bir şüphe kırıntısı. Sadece emir gibi gelen bir
hakikatti.
"İşte bu yüzden
adımlarınızı sessiz, sadakatinizi ise gür tutun."
Asena'nın buğulanmış
bakışları tekrar kâğıda döndü. Ve artık ses onun içinden geldi; bu bir okuma
değil, bir ant içiydi.
GÜVERCİN TİMİ
KOMUTANLIK PROTOKOLÜ
Bu belge ile;
Asena Gündüz, 28
Şubat 2016 tarihinden itibaren kurulan ve faaliyetleri son derece gizli tutulan
Güvercin Timi'nin daimî komutanı olarak atanmıştır.
Protokolün
hükümleri şunlardır:
Asena Gündüz,
hangi görevde, hangi şartlarda ve hangi kimlikle olursa olsun, Güvercin
Timi'nin değişmez ve tartışılmaz komutanıdır. Bu atama ve komutanlık, Asena Gündüz'ün
görev süresince ve şehit olana dek devam edecektir. Devletin,
üst makamların ya da herhangi bir dış gücün talebi ve isteğine rağmen, Asena
Gündüz'ün komutanlık görevi ve kimliği değiştirilemez. Güvercin
Timi'nin varlığı ve komutanlık yapısı, sadece bu protokolde adı geçen kişiler
tarafından bilinir ve yönetilir. Asena Gündüz'ün görevden
alınması, herhangi bir nedenle mümkün değildir; bu durum sadece Asena Gündüz'ün
kendi isteği veya şehit düşmesiyle sona erer.
Bu protokol,
Güvercin Timi'nin operasyonel güvenliği ve sürekliliği için en üst düzeyde
gizlilik ve bağlayıcılıkla imzalanmıştır.
İmzalar;
Tuğgeneral Fikret Yıldırım
Albay Timuçin
Şahugül Ethem Boduroğlu
Yağmur Boduroğlu
Asena'nın parmakları,
protokol metninin alt kısmında titrek bir şekilde durdu. İmzalar sıralanmıştı.
Bir kararın, bir yükün, bir kimliğin ta kendisi gibiydi.
Gözleri, "şehit
olana dek" ifadesine takıldığında içinden bir şey çekilip alınmış gibi
oldu. Kalemi eline aldı ama ucu kâğıda dokunmadan önce durdu. Sessizlik, odanın
köşelerinde yankılandı. Ardından sesi çıktı. Yavaş, kontrollü ama içinde bastırılmış
bir hayret vardı.
"Bu nasıl mümkün
olabilir?"
Başını kaldırdı. Önce
babasına baktı, sonra Tuğgeneral Fikret Yıldırım'a döndü. Gözleri kısılmıştı,
yüzü ifadesiz gibi görünse de içinde fırtına kopuyordu.
"Devletin bile
geri çeviremeyeceği bir protokolden bahsediyorsunuz. Bir görevin ölümle
mühürlenmesinden. Kimliğim değişse bile bu komutanlık devam edecek diyorsunuz.
Peki bu nasıl işler? Kim böyle bir yetkiyi verebilir? Ya da buna kim 'evet'
dedi?" diye sordu.
Tuğgeneral Fikret
Yıldırım, gözlerini Asena'dan ayırmadan başını eğdi ve ellerini birleştirerek
masaya yaslandı. Sesini biraz alçalttı.
"Bazı yapılar
vardır, Asena. Görünmezdir. Bazı kararlar, devletten de önce alınır. Ve bazı
insanlar vardır... Bu kararları taşıyabilecek kadar güçlü doğarlar."
Ethem Boduroğlu,
gözlerini kızından kaçırmadı. O cümleler, onun aklında yıllardır saklıydı.
Kızına verdiği hayat, şimdi kâğıtla şekillenmişti.
"Senin adını
koruyamadık ama kaderinle ilgili ilk cümleyi biz yazdık," dedi Ethem
sessizce. "Güvercin Timi'nin komutanı olmak, senin kaderine doğarken
yazıldı."
Asena bir an sustu.
Masanın kenarına baktı. Yıllarca taşımaya alıştığı kimliklerin, görev
isimlerinin, sahte hayatların arasında ilk kez kendi gerçekliği bu kadar çıplak
kalmıştı. Kalemi tekrar tuttu ama hâlâ yazmıyordu. Solunda oturan annesi Yağmur
Boduroğlu, kızının boştaki elini kavradı ve dudaklarına buruk bir tebessüm
bürüdü.
"Her ne olursa
olsun, sen, Güvercin Timinin yegâne komutanısın. Bunu hiçbir güç
değiştirmeyecek. Kendi iradenle yerini bir başkasına devrettiğinde bile bu,
hiçbir zaman değişmeyecek. Eğer bir gün buna mecbur kalırsan bu protokolü
hatırla."
Asena, annesinin
elini avuçlarının içinde hissettiği an, içindeki tüm karmaşa bir anlığına
dondu. Zaman, o temasla birlikte ağırlaştı. Başını yavaşça çevirdi ve annesine
baktı.
Yağmur Boduroğlu'nun
gözleri, baharın henüz uyanmaya başladığı bir ormanın yeşiline benziyordu.
Sakin ama derin. O gözlerin içine baktığında, Asena çocukluğuna dair unuttuğu
şeyleri anımsar gibi oldu. İlk, asker üniformasını giydiğindeki o heyecanını,
Osman'ın karşısında dururken ki ciddiyetini ve anılarındaki hatırlamakta
zorlandığı o silueti.
O siluetin, gökyüzünü
andıran bakışlarını.
Asena'nın dudakları
hafifçe aralandı ama kelime çıkmadı. Bütün yanıtlarını, annesinin gözlerinde
bulmuş gibiydi. Onun bakışları, tüm savaşlardan, görevlerden, kimliklerden daha
gerçekti. Ve o bakışlar şimdi, bir mirası devrediyordu.
Kalemi yeniden tuttu.
Bu kez eli titremedi.
Kâğıdın en altına
kalemin ucunu değdirdi. Derin bir nefes aldı. İçinden geçen yüzlerce kelimenin
içinden yalnızca biri, sesi kadar ağır ve net düştü kâğıda.
Ek Madde:
"Eğer bir gün
görevimden kendi iradem dışında ayrılmak zorunda kalırsam ve yerime başka bir
kişi geçirilirse; görevi devralan kişinin tüm irade, yetki ve sorumlulukları,
bu protokol kapsamında tarafıma bağlı kabul edilir. Bu durumda, mevcut konumumdan
yeniden Güvercin Timi Komutanlığı görevine geçişim, işbu protokolü imzalayan
dört kişinin ortak onayıyla yürürlüğe girer."
Asena Gündüz
28 Şubat 2016
İmza atıldıktan sonra
odadaki hava kısa bir an için ağırlaştı; sanki kelimeler bile sessizliğe saygı
duruşuna geçmişti. Tuğgeneral Fikret Yıldırım, elini protokolün üzerine koyarak
nazik ama otoriter bir sesle konuştu.
"Protokol artık
yürürlükte. Asena Gündüz, bu imza ile sadece bir timin değil, aynı zamanda üç
yıl boyunca varlığı gizli kalacak bir direnişin, bir iradenin, bir devlet
sırrının da sorumluluğunu üstlenmiş oldu. Bu belge, sadece hukuki değil; ahlaki
ve vatanî bir bağlılık protokolüdür."
Ardından başını
hafifçe eğdi, masada oturan diğer üç kişiye baktı.
Tuğgeneral Fikret
Yıldırım, arkasına yaslanıp eliyle kapıyı işaret etti.
"Çıkabilirsin
Asena. İyice dinlenin ve sizden istediğimiz Mimba'yı bize getirin."
Asena, yavaşça
yerinden doğruldu. Sandalyesi hafifçe gıcırdadı. Önce babasına, sonra annesine,
sonra da Tuğgenerale baktı. Her bir bakışta başka bir veda vardı; geçmişe,
çocukluğuna, adı değiştirilen yıllarına... Ve şimdi, kim olacağını bilmediği
bir geleceğe karar verme yüküyle sarmalandı. Kapıya yönelmeden önce kısa bir
selam verdi. Duruşunda ne bir isyan ne de bir tereddüt vardı. Sadece, derin bir
kabullenişti. Asena, başını eğmeden kapıyı açtı. Omuzlarını dikleştirdi.
Arkasına bile bakmadan brifing odasından çıktı. Ethem Boduroğlu, arkasına
yaslandığı sırada Yağmur Boduroğlu, düşünceli gözleriyle Asena'nın imzaladığı
protokole baktı.
"Mevcut
konumumdan yeniden Güvercin Timi Komutanlığı görevine geçişim, işbu protokolü
imzalayan dört kişinin ortak onayıyla yürürlüğe girer."
Metnin bu kısmını
yeniden okudu ve kaşlarını hüzünle çatıp Tuğgeneral Fikret Yıldırım'a baktı.
"Asena'nın ilave
ettiği maddede dört kişinin ortak onayıyla yürürlüğe girmesini istediği
düşünceler var, ya biz şehit olursak? O zaman bu protokol nasıl yürürlüğe devam
edecek?"
Fikret Yıldırım,
geçmişin yüküyle ağırlaşmış omuzlarını dikleştirip küçük bir nefes bıraktı.
Gözleri, babacan bir tavırla Yağmur Boduroğlu'nun yüzünde dolaştı.
"Senin ileri
görüşlülüğün her zaman kendini gösterdi. Lakin merak etme onun içinde bir çözüm
buldum," dedi ve bakışlarını yanında duran masadaki telefona çevirdi.
Elini uzatıp ahizeyi kaldırdı ve sarı düğmeye basıp kulağına yasladı. Çok
geçmeden açılan hat ile dudaklarını araladı.
"Brifing odasına
Kıdemli Üsteğmen Osman Çavdar'ı çağırın."
O an, sadece bir
asker değil, gelecekte bir çatlağı onaracak olan irade çağrıldı.
🪶
7 Haziran 2022 –
02:00 / Suriye
Selçuk Ege Turalı,
Ağzından
Fyrsta, Ólafur Arnalds
Yorgunluk sadece
bedene değil, ruha da saplanır.
Çok daha derinlere
iner; görünmeyen, dokunulamayan bir yerde kök salar. Ruhun ince damarlarına,
kalbin en kırılgan köşelerine saplanır. Zamanla büyür, çürütür, sessizce
kemirir insanı. Bedeni dinlendirdiğinde geçmez o yorgunluk. Gözlerin kapanır
ama ruhun uyanıktır hâlâ; ağır, hırpalanmış, eksik kalmış bir parça gibi.
Savaşın, kayıpların, iç hesaplaşmaların yüküyle yoğrulmuş bu yorgunluk;
dışarıdan bakınca görünmez ama içten içe varlığın her anını zehirler.
Alperen ile
kaldığımız evin çatısında, yanımda duran Selami ile oturuyordum. Selami'nin
yaptıklarından dolayı ekip, Güvercin Timiyle çalıştırılmaktan vazgeçilmişti.
Üstüne üstlük Çilingir, kim olduğu bilinmeyen kişi tarafından vurulmuştu.
Sağlık durumu iyiydi ama sonuçların neyi doğurduğunu öğrenmek için yeniden
Selami'yi yanıma çağırmıştım.
"Selami,"
dediğimde kafasını kaldırdı ama konuşmadı. "Çıkart artık şu ağzındaki
baklayı."
Selami, bir an için
sustu ve bakışlarını gecenin gökyüzüne serpiştirdiği yorgandan çekip bana
baktı.
"Çilingir
yeniden askerlik yapabilsin diye Mete, rütbesinden istifa etti."
Duyduğum anda içimden
biri yumruk yemiş gibi oldu. Gözlerim bir an boşluğa takıldı. Kalbim, bozkırda
tek başına kalmış bir tank gibi donakalmıştı.
"Ne zaman oldu
bu olay?"
Selami, gözlerini
gözlerimden kaçırıp omuzlarını düşürdü.
"Dün gece saat
23:14'te kararı alınmış. Tuğgeneral Fikret Yıldırım'a gelen bir gizli evrakın
içindeymiş."
Başımı hafifçe
sarkıttığımda düşünceler, zihnime hücum etti.
"Çilingir
iyileşiyor diye sevinmiştim," dedim, "ama şimdi başka bir yara
açıldı."
Selami uzun bir nefes
aldı, ardından konuşmaya başladı.
"Mete'nin
yaptığı fedakârlık büyük. Rütbesinden istifa etmek kolay değil, hele böylesi
kritik zamanlarda... Ama onun kararı, Çilingir'in tekrar sahaya dönmesi için
bir zorunluluktu."
Gecenin
sessizliğinde, kelimeler bile ağırlaşıyordu. Yüzümde, içine gömüldüğüm bir
yorgunluk vardı. "Peki ya Mete? O nasıl kaldı bu kararın altında?"
diye sordum, sesim titreyerek.
Selami gözlerini yere
indirdi. "Onun da içinde fırtınalar kopuyor. Bunu senin gibi anlayabilecek
biri yok. Kendiyle, geçmişiyle ve şimdi, verdiği bu kararla."
Bir an için ikimizde
konuşmadık. Gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Yıldızlar sanki biraz daha solgundu.
Selami, damağını şaklatıp bana döndü.
"Eyşan'ın bu
durumdan haberi yok, Selçuk."
Selami'nin dediği
cümleyle bir anda ona baktım ve kaşlarımı çattım.
"Nasıl
yok?"
Gözlerim, gecenin
karanlığında bir cevap arar gibi Selami'ye saplandı fakat Selami sadece başını
hafifçe iki yana salladı, sessizliği seçti. O an anladım ki, en ağır yükler
bazen en sessiz kalanların omuzlarındaydı.
Eğer Eyşan bu
karardan haberdar olsaydı, asla böyle bir şeye izin vermezdi. Mete'yi
tanıyordum ama Eyşan'ı daha iyi tanıyordum. Eyşan'ın Mete için nasıl bir
çizgisi varsa, Güvercin Timinde verilmiş her karar içinde belirgin bir vicdanı
vardı. Kaşlarım, alnımda derin çizgiler hâlinde çatılıyken başımı yavaşça iki
yana salladım.
"Eyşan'a bu
durumu anlatmamız gerek," dedim kararlılıkla. "Evet, Mete,
Çilingir'in yeniden askerlik yapabilmesi için büyük bir fedakârlıkta bulunmuş.
Bunu inkâr etmiyorum ama Güvercin Timi, Eyşan'ın emekle, mücadeleyle, canıyla
var ettiği bir tim. Her ne kadar şu an komutasında olmasa da o timin ruhu
Eyşan'a ait. O yüzden bu karar verilemez."
Bedenim Selami'ye
dönerken sesim netti.
"Bana,
Tuğgeneral Yıldırım'a iletilen tüm evrakların bir kopyasını gönder. Gecikmeden.
Ben, Eyşan'a bu durumu aktaracağım. Bunu ondan gizlemek, timin ruhuna ihanet
olur."
Selami bir süre daha
sessizce durdu, sonra başını salladı. "Peki," dedi yavaşça.
"Evrakları sana ulaştıracağım. Ama Eyşan'a bu haberi verirken dikkatli ol.
Mete bu kararı kalbinden sökerek verdi."
Ayağa kalktı. Çatının
kenarına doğru yürüdü, ayaklarının altında hafifçe gıcırdayan tahtalar
yankılandı gecede. Çıkarken son bir kez omzunun üzerinden bana baktı.
Gözlerinde bir şey vardı. Belki sitem, belki de anlayıştı. Ardından merdiven
boşluğuna doğru kayboldu. Adımları, uzaklaştıkça gecenin sessizliğine karıştı.
Geride tek başıma
kalınca, içimde bir boşluk belirginleşti. Sanki kelimeler de nefes de
düşünceler de yavaşladı.
Çatının ortasına
uzandım. Tahtaların serinliği, sırtım boyunca yayıldı. Ellerimi başımın altına
koydum ve gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Yıldızlar; gecenin karanlığına
serpiştirilmiş, yırtık bir kumaşın arkasından sızan ışık gibiydiler. Her biri
binlerce yıl öteden parlıyordu ama ben o anda hiçbirine ulaşamayacak kadar
uzaktım.
Gökyüzüne bakarken
şunu düşündüm. İnsan bazen sadece yorulmaz. İnsan bazen parçalanır da fark
etmez. Savaşın, görevlerin ve alınan kararların altında; omuzlarda taşınan
değil, göğsün tam ortasında ezilen bir yük vardır. Ve o yük, gecenin
yıldızlarından bile daha uzakta bir yerden sızar içeri.
"Gülme öyle
Selçuk, kek yaptım diyorum işte. Bayağı da kabardı, bakma öyle küçümser
gibi..."
Sesin tınısı,
kalbimin en kırılgan yerinden yükseldi. Kirpiklerim titredi. Zihnimin en
arkasındaki çekmece açıldı. Gözümün önüne, gülüşüyle içimi ısıtan Neslihan
geldi.
Ruhumda hâlâ izi kalan, kahkahasıyla günümü aydınlatan kadın. Yanaklarında
gamzeleri vardı. Gözleri gülünce, dünya dururdu sanki. Ellerini her tuttuğumda,
hayatın bana sunduğu en saf mucizeye temas ediyormuşum gibi hissederdim.
Sol elimi yavaşça
göğsüme koydum. Yüzük parmağımda küçük bir sızı hissettiğimde içli bir nefes
bıraktım. Kalbim, acımaya devam ediyordu. Savaşlar sadece dışarıda olmazdı. Bir
insanın içi de cephe olurdu.
Ve ben, o cephede,
kaybettiklerimin yasını tutarak yaşıyordum.
Ellerim silah tutsa
da kalbim hep bir beşiği sallamak istemişti aslında. Ben baba olamamıştım. Ben
eşimi koruyamamıştım. Ben hiçbir zaman bir yuva kuramamıştım, sadece enkazın
içinde yaşamaya devam etmiştim. Gözlerimi kapatıp açtım ve yeniden yıldızlara baktım.
Bir tanesi, diğerlerinden daha parlaktı. Tıpkı Neslihan'ın gözleri gibiydi.
Belki de o yıldız
Neslihan'dı ve bana gökten bakıyordu ama ben, her gece aynı mezarda
uyanıyordum.
7 Haziran 2022 /
Şırnak
Eyşan Çakır, Ağzından
Pulim, Serdar Ayyıldız & Seren Uzun
Ayaklarımın altındaki
zemin ne taştı ne de toprak, bir boşluk gibiydi. Düşeceğimi düşünüp duruyordum
ama sanki görülmeyen bir şey beni taşıyordu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.
Gökyüzü griydi. Ne gündüzdü ne de gece. Zamanın bile işlemediği bir yerdi.
Üzerimde üniformam
vardı. Kusursuz, lekesiz, öylece üzerime oturmuştu ama ben, bu kabuğun içinde
kendim değildim. Göğsümün tam ortasında bir ağırlık vardı. Biri oraya
görünmeyen bir mühür basmıştı. İleride insanlar vardı. Hepsinin sırtı bana
dönüktü. Omuzları dik, bir asker edasıyla hareketsizdiler. Sanki biri durmuş,
zamanı ve onları o anın içine kilitlemişti.
En önde, ayakta,
üzerindeki asker üniformasıyla biri duruyordu. Ellerini arkasında
birleştirmişti ama bu duruş bana hiçbir yerden tanıdık gelmiyordu. Ona doğru
yürüdükçe üşüyordum, içim üşüyordu. Her adımımda ayaklarımın altındaki
sessizlik biraz daha derinleşiyordu. Sanki bu düzlüğün altında yıllardır
konuşmayan bir dünya yatıyordu.
"Asena Gündüz,
bu timin kalbidir..."
Tam o sırada,
derinlerden gelen bir ses yankılandı. İçimden değil, dışarıdan. Toprağın
altından kopup gelmiş gibiydi. Adımlarım ben istemeden durduğunda biri göğsüme
elini bastırdı ve nefesimi tuttu. Gözlerim o tanıdık sesin yüzünü bulmak için
önümde duran insanların yüzünde dolandı.
Sağ tarafımda kalan
boşlukta bir masa gördüm. O masanın etrafına toplanmış siluetlerin karşısında
duruyordu.
Osman.
"O var olduğu
sürece bu hiçbir zaman değişmeyecek."
Önümde duran arkası
dönük bedenler birden bana döndüklerinde yüzleri belirginleşmeye başladı.
Sırtlarının dönük olduğu yerde, en önde duran asker üniformalı kişi yavaşça
bizden ayrılarak yürümeye başladığında yanımda birinin varlığını hissettim.
Yüzümü ağırca sağ omzuma çevirdiğimde benden uzun olan birinin varlığıyla
tanıştım. Üzerindeki kısa kollu tişörtüyle dik duruyordu. Bakışlarım, yüzünü
görmek için yukarıya tırmandığında Mete'nin en önde giden adama baktığını fark
ettim. Mavi gözlerine işlenmiş kızıllığın, gözlerinin altındaki tene bıraktığı
yaşları izledim.
İçimdeki o mühürle
ona döndüm. Mete, giden kişiye adım atmadan önce ben bir şey söylemeliydim ama
dilim tutulmuş gibiydi. Tam o anda, göğsümdeki o görünmeyen el birden çekildi.
Yerine yakıcı bir soğuk doldu. Tüm görüntü silinmeden hemen önce, bir uğultu sardı
etrafımı. Sanki rüya çözülmeden önce son bir fısıltıyla beni geri çağırıyordu.
"Özür
dilerim."
Göz kapaklarım birden
aralandı. Soluk bir ışık gözlerimin içine doldu. Yastığım soğuktu. Alnım ter
içindeydi. Nefesim göğsümde sıkışmıştı, sanki hâlâ o görünmeyen el oradaymış
gibiydi. Birkaç saniye nerede olduğumu bilemedim. Saçlarıma vuran ılık nefeslerle
derin bir nefes vererek sağıma doğru döndüm.
Mete, sol kolunu
başımın altına yerleştirmiş diğer kolunu ise gövdesinin yanına yaslamış bir
şekilde uyuyordu. Göğsü yavaşça inip kalkıyordu, derin ve düzenli bir uykunun
içinde kaybolmuş gibiydi. Dudakları hafifçe aralıktı, bir şey fısıldayacakmış
gibi ama zamanı değilmiş gibi susuyordu.
Kirpiklerinin
arasından yayılan gölgeler, gözlerinin ne kadar uzun süredir açık kalmış
olabileceğini anlatıyordu. Alnına düşen birkaç tutam saç, o savaşlara göğüs
germiş yüzün üstünde çocukça bir perde gibiydi. Bir tek uykuda böyle
görünüyordu. Gözlerimi kaçırmak istedim ama yapamadım. Sanki onu izledikçe
rüyadaki boşluk biraz daha doluyor, üzerimdeki o görünmeyen ağırlık biraz daha
gevşiyordu.
Kollarımı, karnımın
izin verdiği kadar gövdesine yaslayıp kendimi ona doğru yaklaştırdığımda Mete,
aralı dudaklarını kapatıp derin bir nefes aldı ve başımın altındaki koluyla
beni biraz daha gövdesine çekti. Gövdesine yasladığı elini belime atıp bacağını,
bacağımın üzerine attı. Burnumu yumuşakça boynuna yaslayıp, ağır ağır derin bir
nefes aldım ve ardından sakince verdim.
Bilincimin kıyısında,
rüyamda gördüğüm o ağırlık ve söylenen sözler vardı; kalbimde taşıdığım yükün
hiç azalmadığını hatırlatan bir yankı gibi.
"Eyşan?"
Mete'nin sesini
işittiğimde yüzümü boynundan çekip başımı geriye yasladım. Mete'nin nefesi
yavaş yavaş derinleşirken, göz kapakları ağır ağır aralandı. İlk başta biraz
bulanıktı bakışları, sanki rüyalar ile gerçeklik arasında gidip geliyordu.
Dudakları hafifçe kıvrıldı, o tanıdık, yorgun ama içten gülümsemesi belirdi
yüzünde. Gözleri önce odanın loşluğunu süzdü, sonra benim yüzüme takıldı.
"Günaydın,"
diye fısıldadığımda Mete'nin bakışları onu sarmalayan ellerime ve bacağımın
üzerine attığı bacağıma dolanıp yeniden yüzüme tırmandı. Mete'nin gözlerindeki
o yorgunlukla karışık sıcak bakışı, içimde bir titremeye sebep oldu.
"Günaydın, koala
gibi sarmışım seni," dedikten sonra yavaşça bacağını, bacağımın üzerinden
çekti ve dudaklarını alnıma bastırıp yavaşça sırt üstü uzandı. Sol kolunu henüz
başımın altından çekmemişti. Mete'nin göğsüne doğru uzanacakken iki miniğin
karnımda olduğunu hatırladım ve oflayarak kendimi sırt üstü bıraktım. Ellerim
karnımın üzerinde yaslı bir şekilde konumlanırken Mete'nin uyku mahmuru
kıkırtısını duydum. Genizden gelen bu ahenge âşık olmamak mümkün değildi.
"Ne oldu hatun?
Sarılamadın mı?"
Dudaklarım istemsizce
bükülürken Mete, kıkırdayarak başımın altından kolunu nazikçe çekti. Üzerime
eğilip dudaklarını dudaklarıma bastırıp kısa ve sıcak bir öpücük bıraktı. O
sırada parmakları, karnımdaki şişliğe dokunduğunda içimde tarifsiz bir huzur ve
umut yayıldı. Dağılmaya başlamış uykulu gözleriyle gözlerimin en derinine
bakarken dudaklarında haylaz bir tebessüm yerleşti.
"Altı ay sonra,
tenini tenimden ayırırsam namerdim," dediğinde, gözlerindeki ciddiyetle
dudaklarındaki sırıtış birbirine zıt düşüyordu. Kaşlarımı kaldırdım, gözlerimi
kısıp hafifçe yana döndüm. "Seni temelli üstüme mıhlamayı mı planlıyorsun?"
dedim, sesime alaylı bir incelik katmaya çalışarak.
"Kesinlikle.
Sadece üstüne değil... her yanına," dedi ve karnıma dokunduğu elini
hafifçe yana kaydırdı.
"Yüzbaşım, şu an
resmi görev dışında mısınız? Çünkü bu dokunuşlar disiplin kurallarını biraz
zorluyor olabilir," dedim, gülüşümü bastıramadan. Gözlerinin en derininde
küçük bir kırılmaya şahit olacaktım ki hızla dudaklarını alnıma bastırdı. Yeniden
gözlerimin içine baktığında kafasını salladı.
"Benim görev
tanımım değişti. Artık sabahları seni öpmek, gün boyunca seni sevmek, akşamları
da seni epey sahiplenmekle yükümlüyüm," dedi fısıltıyla, dudağını çeneme
yaklaştırarak.
"Çok romantik.
TSK'nın yeni iç tüzüğünü sen mi yazdın?"
Mete güldü. "Yok
ama yakında 'eşini sabah sabah gıdıklamak mecburidir' maddesini
eklettiririm."
O an karın kaslarımın
hemen altına inen parmakları beni dürter gibi yapınca kahkahayı patlattım.
Kahkaha atarken bir yandan da içim ısınıyordu. Hayatımın bu kadar dağılmış
olduğu yerde, onun böyle haylazca hayatla dalga geçmesi, içimi düzeltiyordu.
"Dur be adam,
herkes evde, uyanacaklar şimdi."
Mete, kaşlarını
kaldırıp yüzüme alayla baktı.
"Uyansınlar,
Caner ile Lara için kıyafet falan bakılacaktı zaten."
Gözlerimi devirdim.
Bu adamın hiçbir sabahı sıradan geçirmeye niyeti yoktu.
"Elin hâlâ
belimde farkında mısın?"
"Farkındayım,"
dedi öyle bir tondaydı ki... Sanki her sabah o eliyle uyanmak ibadetmiş gibi.
"Elimi çekersem
dengem bozulur, düşerim. Hamile kadının üstüne düşmek istemem."
"Senin niyetin
zaten hep düşmek," dedim hınzırca.
"Senin üstüne,
senin içine, senin aklına... Niyetim belli yani," dedi ve başını yastığa
yaslayıp o umarsız gülümsemeyle tavanı izlemeye başladı. Birkaç saniye
sessizlik oldu. Ama o sessizlik bile elektrik yüklüydü. Sonra tekrar bana
döndü, sesi alçaldı.
"Bak, doğru
zamanı biliyorum. Ama sen bir kere daha bu şekilde gülersen..." Gözleri
dudaklarıma takıldı. "Sana dokunmamak için kutsal bir şeymişsin gibi dua
etmem gerekecek."
Gülmemi bastırmaya
çalışırken yanaklarım alev alev oldu.
"Elin hâlâ
belimde bu arada," dedim yeniden, gözlerimi kısıp ona bakarak.
"Dediğim gibi...
denge meselesi," dedi, dudaklarının kıyısında bir sırıtışla. "Bütün
terazim sende."
"Terazi mi? O el
kantar gibi bastı bastı da hâlâ inmiyor, farkındasın değil mi?"
Mete, parmaklarını
hafifçe oynattı, sanki tartıdaymış gibi. "Şimdi bir düşün. Sen merkezsin,
ben senin etrafında dönüyorum. Bunu dengelemem lazım. Elim belinde olmazsa ne
olur?"
"Ne
olurmuş?" diye sordum, kaşlarımı kaldırarak.
"Düşerim. Hem de
öyle bir düşerim ki bir başkası toplayamaz beni," dedi ve göz kırptı.
"Bütün yerçekimi sende hatun. Hem fiziksel hem duygusal."
"Ah canım
Newton'um," dedim gülerek, "romantizmi bile fizikle açıklıyor artık.
Ama yerçekimiysen, ben de dünyan olayım mı?"
"O zaman sana
her sabah çekilmekten hiç şikâyet etmem," dedi ve kolunu daha da sardı
belime. "Ve unutma, dünyam sarsılırsa ilk sende kayarım."
"Bu kadar laf
salatasını sabah sabah nasıl hazırladın acaba?" dedim gülerken.
"Yataktan
kalkmadan kelime proteinleriyle beslendim. Ama asıl enerji kaynağım..."
Parmaklarını tekrar karnıma doğru indirdi, bu kez nazikçe. "Buradaki iki
minik enerji pili. Onlar da anneleri gibi dengemi alt üst ediyor."
Gözlerimi devirip
yavaşça kalkmak için hareketlendim. Mete'nin gözleri bir anlığına karnıma,
sonra boynuma ve en son dudaklarıma kaydı. Karnımdaki eli haylazca gezmeye
devam ederken elini tutup yavaşça çekmeye çalıştım.
"Elini kolunu
nereye koyacağını bilmiyorsun gibi dolanıyorsun," dedim kaşlarımı çatıp.
"Yoo, gayet iyi
biliyorum," dedi ve gözlerini kısmış bir şekilde, tehdit eder gibi yavaşça
eğildi. "Sadece önce sevkiyat noktasını, sonra hedefi, sonra da stratejiyi
belirliyorum. Doğru zaman, doğru cephe."
"Cephe mi?"
"Bu sabah benim
için göbek hattı ile boyun hizası arasında mini bir harekât planı çizdim.
Düşman mı dost mu, hâlâ emin değilim ama rehin alınacak şeyler belli."
Kahkahayı patlattım.
"Sen asker değil, baş belâsısın."
"Baş belânım ama
gönüllü teslim olmuşsun," diyerek bir elini saçlarıma, diğerini belime
koydu. Sonra gözlerini gözlerime dikti. "Bak şimdi. Bir elimin yerini
değiştirmem bir manevra, dudağını öpmem psikolojik üstünlük, karnına el sürmem
doğrudan işgal. Bu savaş benim lehime."
"Hani sen barış
yanlısıydın?" dedim alayla.
"Barış için önce
ateşkesin bozulması gerekir. O da senin gülüşünle başlıyor."
Dudaklarıma yayılan
küçük bir tebessüm giderek büyüdü. Mete'nin bakışları dudaklarıma kaydığında
göğsünü kabartacak kadar güçlü bir nefes alıp bıraktı. Bedenimi kavrayarak beni
yatakta kendiyle birlikte doğrulttu ve alnıma derin bir öpücük bırakıp yataktan
kalktı.
Mete, odanın içindeki
banyoya doğru ilerlediğinde yataktan kalkıp nevresimi düzelttim. Komodinin
üzerindeki saate baktığımda saatin henüz 07:30 olduğunu fark ettim. Adımlarımı
banyoya sürükleyip aynanın önündeki Mete'nin yanına geçtim. Mete, eğildiği lavabodan
doğrulup kenardaki havluya uzandı. Suyu açıp avuçlarımı suyun altına koydum.
Avcuma doldurduğum suyu yavaşça eğilip yüzüme birkaç kez vurup doğruldum.
Sular, yüzümün
kenarlarından boynuma doğru akarken Mete'nin uzattığı havluyu kavradım ve
yüzümü nazikçe kurulamaya başladım.
Mete, "Annem
acaba kahvaltıyı hazırladı mı? Caner sabah ona yardım etmek için erken
kalkacaktı?" diye sorduğunda aynadaki yansımada göz göze geldik. O
yansımada birbirimize ne kadar benzediğimizi ne kadar farklı düşündüğümüzü ve
tüm farklılıkların nasıl da aynı yerde birleştiğini gösteriyordu. Saçları
dağınıktı, gözlerinde hâlâ uykunun izleri vardı ama dudaklarının kenarındaki
sırıtış dimdik ayaktaydı.
"Büyük ihtimalle
yardım ediyordur. Bu arada annen beni hâlâ, çocuğunu ayartmış gibi süzüyor,
farkındasın değil mi?" dedim gülerek. Mete, gözlerini kısıp bana döndü.
"Çünkü seni ilk
gördüğünde 'bu kızın burnu dik, kesin oğlumu ezer' dedi. Şimdi anladı ki, sen
sadece ezmekle kalmadın, devirdin de."
Elimdeki havluyu
hafifçe karnına vurup kenara astım.
"Senin her
bakışın başka bir dengemi bozuyor," diye de devam etti. Kalbimin, kurduğu
cümlelerle eridiğini hissettiğimde ritminin göğsümü delip geçeceğini fark
ettim.
"Sabah sabah bu
ne romantiklik kocacığım?" diye alayla kurduğum cümleye kaşlarını kaldırıp
indirdi. Göz ucuyla karnıma bakıp dudaklarına hınzır bir sırıtış bürüdü.
"İki çocuk
yapmış bir adamım ben. Sana şiir yazar gibi davranmam normal."
"METE, EYŞAN.
HADİ UYANIN ARTIK!"
Alev'in evi sarsacak
kadar güçlü uyandırma sesiyle Mete, gözlerini devirdi.
"Başladı bizim
mesai," dediği sıra gülerek arkamı Mete'ye döndüm. Kapıya doğru yürürken
omzumun üzerinden Mete'ye baktım.
"Senin
psikolojik üstünlük planın sabah banyosunda çöktü, kocacığım."
Mete, kıkırdayarak
yaklaştı ve burnumun üzerine küçük bir öpücük bıraktı.
"Benim planım
banyoda değil, gecede başlar. Gündüzler sadece ateşkestir karıcığım."
Mete ile odadan
ayrılıp koridora çıktığımızda Alev ve Caner'in sesleri duyuluyordu.
"Olmaz."
"Bana ne ya! Siz
eğlenirken biz evde kös kös oturacak mıyız?"
Mutfağa girdiğimizde
tüm ekibin masanın etrafında toplandığını fark ettim. Mete'nin belime yasladığı
elle sandalyeye yerleşirken yanıma oturup kaşlarını alnında büzdü. Alev,
ellerini masanın üzerine yaslamış bir şekilde sinirle Caner'e bakıyordu. Lara
ise sessiz bir şekilde kahvaltısını yapmaya başlamıştı.
Mete, "Sabah
sabah neyin kavgasını yapıyorsunuz?" diye sorguladığında Caner, elindeki
çayı Lara'nın önüne bırakıp yanına oturdu.
"Akşam için bir
eğlence düzenleyelim dedim, Alev'de 'Lara için de bir eğlence de biz
düzenleyelim,' dedi."
Kafamı sallayıp
Alev'e baktım.
"Zaten biz Lara
için bu akşam kına gecesi yapmayacak mıydık?" deyip Caner'e baktım.
"Sizde o sırada kendiniz eğlenmiş olursunuz."
Caner, Lara'ya bakıp
derin bir nefes aldı ve verirken kafasını salladı.
"Tamam tamam ama
lütfen düzgün bir yerde yapın. Hatta yapılacak yere bizde bakalım."
Alev, gözlerini
devirip kafasını iki yana salladı. Barış, sol kolunu Alev'in oturduğu
sandalyenin sırtına koyup masaya doğru eğildi.
"Oldu olacak tüm
istihbaratı kapılarına dizelim badi. Sabah sabah saçmalama Caner ya. Bırak
eğlensin kızlarda."
Alev, büyük bir
gülümsemeyle Barış'a baktı ve ardından Caner'e dönüp nispet yaparcasına Barış'a
omzunu yasladı. Caner, bıyık altından gülerek Lara'nın oturduğu sandalyeye
yaslandı ve Lara'nın çayına şeker koyup karıştırmaya başladı. Bakışlarım
masadaki Cemile ve Ayda'ya kaydığında kaşlarımı kaldırıp gülümsedim.
"Ee kızlar,
sizin neden bu aralar hiç sesiniz çıkmıyor?" diye sorguladığımda Ayda'nın
gözleri kahvaltı tabağında kaldı. Bakışlarım Deniz'e çevrildiğinde Ayda'nın
yüzünü inceleyip bana baktı.
"Alperen abi
göreve gitti ya ondan beri böyle, Eyşan abla," dedi Deniz yavaşça. Ayda
gözlerini kaçırmadan tabağa bakmaya devam etti. O an göz göze geldiğimizde,
içindeki sessizliğin ne kadar yüksek bir çığlık olduğunu fark ettim. Birini
özlemek, onu beklemekten daha ağır oluyordu bazen. Hele ki nerede olduğunu
bilemeden, her sabah aynı boş sandalyeye bakarak uyanmak zorundaysan.
Masada kısa bir
sessizlik oldu. Çünkü bazı anlar vardı ki, sözcükler sadece sessizliğe çarpar
ve yankılanmazdı. Herkes o sessizliğin içinde kahvaltısını ederken Mete,
annesine baktı ve boş kalan iki sandalyeyi gösterdi.
"Babam ve Kartal
nereye gittiler?"
Hümeyra anne,
elindeki çatalı tabağının yanına koyup kulplu kahve bardağına uzandı.
"Askeriyeye
uğradılar. Babanla birlikte davetiye meselesini halledecekler."
Mete, anlayışla
kafasını salladığında Hümeyra anne, kahvesinden bir yudum aldı ve bana baktı.
"Kahvaltı
yaptıktan sonra kıyafetlere bakmaya gidelim. Akşama doğru da kına yapacağımız
yere geçeriz. Erkeklerde ne yapıyorsa yapsınlar."
Mete ve Caner,
gülerek birbirlerine bakarken Lara, boğazını temizleyip Hümeyra anneye baktı.
"Alev ile
zamanında bir mekâna gitmiştik. Orada kına için organizasyon yapıyorlar. O
yüzden kına malzemesi almamıza gerek yok. Sadece organizasyon için haber
vermemiz gerekiyor."
Alev, ağzındaki
lokmayı bitirip kafasıyla onayladı.
"Evet, evet.
Tiki Restoran'ın üst katında eğlence Pub'ı var."
Caner ile Barış'ın
birbirine baktığını fark ettim. Gözlerindeki şüpheci bakışların Alev'in eğlence
anlayışına bir korku gibi duruyordu. Mete, Caner ile Barış'ın aklından
geçenleri duymuş olacaktı ki kafasını sallayıp Caner'e baktı.
"Kızlar
eğlenirken bizde biraz gideceğimiz yerde dururuz. Kına yakılacağına yakın
kızların yanına geçeriz."
Caner, ağırca
kafasını sallayıp Lara'ya baktı. Derin bir nefes alıp bıraktığında bakışlarını
Lara'dan çekmeden, "O halde gel git yapmayalım, bizde kına gecesinde
duralım," dedi.
Lara'nın dudaklarında
büyük bir gülümseme oluştuğunda bakışlarımı Mete'ye çevirdim. Sol gözünü kırpıp
elimin üzerine elini yasladı. Birbirimize ne zaman uzansak, başka bir yerden
eksiliyorduk sanki. Ne zaman gülümsesek, bir vedanın gölgesi yanağımıza düşüyordu.
Biz askerdik. Her
sevinç yarım kalma ihtimaliyle doğardı bizde. Her sabah, son sabah gibi
kalkılırdı ama ona rağmen bağlanıyoruz ve kahkahalar atıyoruz.
Çünkü insanız.
Ve insan olmak, en
çok savaşın ortasında öğreniliyordu.
7 Haziran 2022 /
Şırnak
Yazar, Ağzından
Aşk, Gökhan Türkmen
Güneş dar sokaklara
dik açıyla vuruyor, dükkân tabelalarının gölgeleri kaldırıma keskin bir bıçak
gibi düşüyordu. Dağ rüzgârı arada bir gelip geçtiğinde, bir gelinlik
mağazasının kapısında asılı ince tül perde hafifçe uçuşuyor, içerideki lavanta
ve sabun kokusu dışarı sızıyordu. Lara, küçük taş basamaklardan çıkarken
ayakkabısının ucuyla yere düşmüş bir gelinlik tülünü geri itti. Dükkân eskiydi
ama zarifti. Ahşap çatısı, dikiş masalarının üzerinde yığılı danteller, raflara
özenle dizilmiş inci işlemeli taçlar; her şey bir zamanların hikâyesini
taşıyordu.
Eyşan ellerini
kavuşturmuş, bir kenarda sessizce izliyordu. Onun bakışlarında yıllarca keskin
nişancı dürbününden bakan bir askerin disipliniyle, şimdi bir ablanın duygusal
kırılganlığı iç içe geçmişti. Ayda, duvakların arasında kaybolmuştu. Alev,
gelinliklerin kol boylarını ölçüyor, kumaşların ışığı nasıl yansıttığını
inceliyordu.
Hümeyra Çakır,
düğmeye basılmış gibi mağazayı yöneten teyzeye sorular soruyordu.
"Şu Fransız
dantelli olan hangi bedene denk gelir?" diye ciddi bir yüzle ölçü
alıyordu.
Cemile, bir köşede
aynanın karşısında eline giydiği eldivenle poz verirken iç çekti.
"İnsan şu dantel
içinde bile kendini prenses gibi hissediyor."
Lara ilk gelinliği
giydiğinde, dükkânda her şey bir anda sessizleşti.
Elbise, sırtı
transparan işleme detaylıydı; omuzlarından başlayan zarif inciler, beline kadar
iniyor, gövdesindeki Fransız güpürü tül eteğe sanki su gibi dökülüyordu. Etek
geniş değildi ama adım attığında kendiliğinden dans ediyordu. Duvak, başından
değil, ensesinden tokayla tutturulmuştu; saçlarının açık olması, her zamanki
Lara sertliğini yumuşatmıştı. Ayna karşısına geçtiğinde, birkaç saniye boyunca
nefes almayı unuttu.
"Ben... bu
muyum?" diye fısıldadı.
Eyşan, arkasından
yaklaştı, omzuna bir elini koydu.
"Sen hâlâ
sensin, Lara."
Alev, Lara'nın
solundan yaklaşıp dudaklarındaki büyük bir tebessümle Lara'yı aynadan süzdü.
"Çok yakıştı ama
diğer seçtiklerini de dene. İçine sinmezse bunu alırsın."
O sırada, çarşının
birkaç sokak ötesindeki bir damatlık satan bir dükkânda, erkekler bambaşka bir
alemdeydi.
Soyunma kabininde
Caner, ağır ağır damatlığını giyiyordu. Ellerinde hafif bir titreme vardı.
Gömleğin kolunu son kez çekiştirirken derin bir nefes aldı. Aynanın önündeki
ışık, terzinin loş ortamında soluk yüzüne vuruyor, gözlerinde hem heyecan hem
de hafif bir endişe parlıyordu. Kulaklarında düğün telaşının, terzinin makine
sesinin ve dışarıdaki adamların mırıldanışının karışımı yankılanıyordu.
Odanın diğer ucunda,
Kubilay eski bir sandalyeye yaslanmış, elleriyle çenesini tutuyordu; Osman,
pencereden dışarıdaki sokak hareketlerini izliyordu. Deniz, hafifçe
gülümseyerek Barış'la şakalaşıyor, Bora ve Ahmet ise terzinin köşesindeki
masada çaylarını yudumluyordu. Mete, odanın ortasında duruyor, sessizce
Caner'in kabin kapısına doğru bakıyordu; gözlerinde derin bir kardeşlik, sessiz
bir destek vardı. Aralarındaki bağ, kelimelerin ötesindeydi; Caner'in her
hareketi Mete'nin yüreğinde karşılık buluyordu.
Birden kabinin kapısı
aralandı.
Caner, soyunma
kabininden ağır adımlarla çıktı. Üzerindeki beyaz damatlık, ona adeta özel
dikilmişti. Kumaşı ince ama dayanıklı, üzerinde hafif mat bir parlaklık vardı;
Şırnak'ın sert rüzgarlarına rağmen pürüzsüz ve kusursuz görünüyordu. Ceketin
omuzları tam oturuyor, kaslı ama iri yapısına mükemmel şekilde uyum sağlıyordu.
Düğmeler, ince işçilikle yerleştirilmiş, el işçiliğinin zarafetini taşıyordu.
Kravatı ise beyazın biraz daha açık tonundaydı ne çok parlak ne de çok mat, tam
dengede, sade ama asil.
Paçaları biraz dar
kesim olup, adımlarını rahat ve kendinden emin atmasına izin veriyordu.
Caner'in sert duruşunu yumuşatan bu beyazlık, onun hayatında yeni bir sayfanın,
hem de en önemli sayfanın açıldığını her bakışta anlatıyordu. Üzerindeki beyaz
damatlık, ona sadece bir kıyafet değil; içinde taşıdığı sorumluluğun, sevginin
ve kararlılığın da simgesiydi.
Caner beyaz
damatlığıyla kabinden adımını attığında, odadaki tüm gözler ona kilitlendi.
Mete'nin bakışlarında kardeşlik ve gurur vardı; yılların beraberliği, bu anın
ağırlığını sessizce taşıyordu. Barış ise hemen yanına yaklaşıp hafifçe sırıttı.
"Valla Caner, bu
beyaz takım elbise seni hiç alışık olmadığımız kadar nazik göstermiş. Sen
sınırda terörist kovalayan adamdın, şimdi neredeyse bir cam bardak kadar
kırılgan duruyorsun!"
Dükkânda yankılanan
kahkahaların arasında Caner, gözlerini devirip kafasını iki yana salladı ve
ellerini ceplerine sokup aynanın karşısına geçti.
"Barış, tıraşı
kes abicim." Aynada üzerine bakıp Barış'ın gözlerini alaycı bir tavırla
buldu. "Ayrıca seni de göreceğiz. Biliyorsun, bu işler sırayla."
Barış, boğazını
temizleyip kafasını salladı ve Mete'ye baktı. Mete, dudaklarındaki tebessümle
Caner'e yaklaşıp kolunu omzuna attı.
"Neden
beyaz?" diye sordu, sesi hem merak hem de hafif alayla doluydu.
Caner, aynadan
kendine son bir kez baktı, beyaz takımın duruşunu hissetti. Hafif bir
tebessümle cevap verdi.
"Beyaz... Yeni
başlangıçların rengi. Eskilerimden arınmış bir şekilde yeni hayata başlamak
istedim."
Barış, kenardaki
sandalyeye çöküp kafasını iki yana salladı.
"Üzerin
kirlendiğinde gelen pişmanlık hissini görmek için sabırsızlanıyorum."
Caner, gözlerini
devirip aynaya sırtını döndü ve Barış'ı gösterdi.
"Ya biz bu adamı
niye aramıza aldık ki? Bıraksaydık da babamla birlikte askeriyeye gitseydi
amına koyayım."
Caner'in lafı havada
asılı kalmışken, Barış kahkahayı patlattı, "Tamam tamam sakin ol, demedim
bir şey."
Mete, alaycı bir
tavırla Caner'i süzdü.
"Ee, nasıl
oluyormuş Caner Bey? Sen de benim düğünümde az çektirmedin bana," deyip
Bora'ya baktı.
"Sen şahitsin
valla Çilingir. Düğünümde yapılan muamelenin aynısını Caner için de yapılmasını
istiyorum."
Mete'nin bu
cümlesinden sonra Barış, Mete ile göz göze geldi. Mete'nin dudaklarında sinsi
bir tebessüm olduğunda Caner, üfleyerek önüne döndü.
Mete,
"Yaranamadım yavrum, yaranamadım," dedi.
Oda tekrar
kahkahalarla dolarken Caner, beyaz takımının üzerindeki kusursuz duruşu ve
omuzlarına yüklenen sorumluluğu hissediyordu. Gözlerinde hafif bir kararlılık,
yanında ise yıllardır omuz omuza savaştığı dostlarının dostça alayları vardı.
O sıralarda, lacivert
bir Range Rover gelinlikçinin önünde durdu. Kartal, arabanın anahtarını alıp
arabadan indi ve kilitleyip dükkâna girdi. Bütün kızlar, Kartal'ın geldiğini
gördü fakat Kartal'ın bakışları yalnızca Lara'da takılı kaldı.
Kartal'ın boğazı
kurudu. Gözlerinde bir şey yandı; gözyaşı değil, daha çok geçmişe duyduğu
özlemin ateşiydi bu. Lara hep cesurdu, güçlüydü, özgür bir ruhtu. Ama şimdi,
onun bembeyaz bir gelinlik içinde bu kadar sessiz ve narin duruşu, Kartal'ı
fena halde sarstı.
Çünkü Lara onun
ikiziydi. Aynı kalp ritmiyle büyümüş, aynı acıya aynı anda ağlamışlardı. Yıllar
boyunca, birbirlerine sadece kardeş değil, sırdaş, yoldaş, bazen de siper
olmuşlardı. Şimdi Kartal ilk kez onun sırtının gölgesine alışmalıydı. Artık
Lara'ya eşlik eden ayak sesi kendi sesi olmayacaktı. O yanına yürürken, başka
bir adamın kalp atışı duyulacaktı.
Kartal bir şey
söylemek istedi ama kelimeler dudaklarına gelmedi.
Sadece yürüdü. Yavaşça, adım adım, her bir adımı geçmişlerinden bir parçayı
daha arkasında bırakarak. Lara başını çevirdi. Göz göze geldiler. Lara'nın
bakışında endişe değil, onay bekleyen bir sessizlik vardı. "Olmuş
mu?" diye sormadı ama gözleri öyle söyledi.
Kartal yutkundu.
Dudakları aralandı, "Güzel... çok güzel olmuşsun Lara," dedi.
"Çocukken pamuktan elbise yapardın kendine... Şimdi gerçekten bulutlara
karışmış gibisin, Lara."
Lara hafifçe güldü,
gözleri nemlendi.
"Yanımda yürümen
biraz daha zor olacak, değil mi?"
Kartal başını
salladı.
"Zor olacak...
ama sen mutluysan, hepsine değer."
O an, odada sadece
iki kardeşin yüzyıllık bağları yankılandı. Sessiz, ağır ama sarsılmaz.
Kartal, bir an daha
fazla dayanamadı. İçindeki ağırlığı ses tellerinden söküp atmaya çalışır gibi
boğazını hafifçe temizledi. Ardından ellerini yavaşça ceplerine soktu. O
bildik, kendinden emin ama içten içe darmadağın haline sığındı. Kendini
toparlamaya çalışırken başını hafifçe yana çevirdi.
Gözleri, odanın bir
köşesinde sessizce onları izleyen Alev'e takıldı.
"Kına gecesi
için Tiki Restoran'ın üstündeki Pub'ı düşünmüşsünüz ama ben sizin için çoktan
yer ayırttım fakat farklı bir yerde."
Alev'in gözleri
hafifçe büyüdü, şaşkın ama meraklı. Kartal'ın ses tonu bir anda tüm dikkatleri
üzerine çekmişti. Oradaki hiç kimse, bu sözleri beklememişti.
Lara, gelinliğinin
eteklerini hafifçe düzeltip Kartal'a döndü. Gözlerinde yıllardır alıştığı o
koruyucu abi ifadesi vardı şimdi onun yüzünde, ama bu kez biraz daha farklı...
Sanki bu gece, Lara'yı sadece bir kardeş olarak değil, bir kadın olarak da
onurlandırmak istiyordu.
Lara, "Sen bunu
ne zaman planladın?" diye sorduğunda Kartal gözlerini kısarak gülümsedi.
"Siz sabah
kahvaltı yaparken biz de askeriyeye gitmiştik. O zaman planladım ve gidip
görüştüm. Bugün eski bir taş evinin geniş avlusunda yapılacak."
Lara'nın gözleri
dolmuştu ama ağlamamaya yeminli gibiydi. O an, abisinin ne kadar değişmediğini
fark etti. Savaş meydanlarında nasılsa, onun kalbinde de hep bir koruma
içgüdüsü vardı. Onu kırmadan, ezmeden, sahip çıkar gibi...
Cemile, bir adım öne
çıkarak elindeki bindallıyı gösterdi.
"Kartal
haklı," dedi ve bindallıyı Lara'nın eline tutuşturdu.
"Bu gece Lara
için özel bir gece. O yüzden hiçbir ayrıntı eksik olmamalı."
Aynı akşam, Şırnak'ın
eski taş evlerinden birinin geniş avlusunda, kına gecesi için hazırlıklar
tamamlanmıştı. Avlunun ortasına, nar çiçeği rengi örtülerle süslenmiş yuvarlak
masa yerleştirilmiş, etrafına minderler atılmıştı. Tüller, fener ışıkları ve karanfillerle
süslenmiş avlunun duvarları, sıcak yaz gecesinin yumuşak esintisiyle hafifçe
kıpırdanıyordu. Ortadaki küçük sahnenin hemen önüne, yerden yükseltilmiş bir
sedir kurulmuş, üzerine kırmızı kadife örtü serilmişti.
Eyşan'ın üzerinde mor
bir elbise vardı. Omuz başlarına kadar gelen ince tül detaylar, hareket ettikçe
nazikçe dalgalanıyordu. Saçları gevşek bir topuzla toplanmış, kulaklarında sade
ama göz alıcı bir çift küpe sallanıyordu. Yüzündeki makyaj abartıdan uzaktı;
zarif ama kararlı ifadesiyle olduğu gibi dikkat çekiyordu. Açık havada nefes
alırken bir köşede olan biteni gözlüyordu.
Eyşan'ın gözleri,
soldan gelen Mete'ye takılı kaldığında derin bir nefes alıp bıraktı. Mete, koyu
füme renkte, dar kesim, şık bir takım elbise giymişti. Gömleği beyazdı, kol
düğmeleri ise Caner'in düğün günü hediye ettiği, Bozkurt motifli kol
düğmesiydi. Eyşan'ın yanına geçtiğinde Mete'nin gözleri, müptelası olduğu
toprak gözlere gömülü kaldı.
Sol kenardaki geniş
alandan içeriye giren Ayda, açık somon rengi, beli kuşakla toplanmış, hafif
dökümlü ipek bir elbise giymişti. Eteği diz hizasında, zarifçe dalgalanıyordu.
Saçlarını yarım topuz yapmış, kalan kısmı omuzlarına düşüyordu. Kına gecesinin duygusunu
taşıyan sade ama romantik bir görünümü vardı.
Elini tutarak yürüyen
Deniz, siyah tonlarının hâkim olduğu klasik bir takım elbise giymişti.
Ceketinin cebinde küçük bir karanfil çiçeği detayı vardı. Ayakkabıları parlak,
duruşu dikti. Gecenin anlamına uygun biçimde saygılı, ama yüzünde hafif bir
heyecan taşıyordu.
Kubilay, mavi-gri
karışımı bir takım elbise tercih etmişti. Diğerlerinden farklı olarak
kravatsızdı, yerine yakasına iğnelenmiş küçük bir ay yıldız broş vardı. Saçları
klasik bir şekilde geriye taranmış, parfümü uzaktan bile fark ediliyordu.
Davetliler arasında en genç ama en derli toplu görünendi.
Kubilay'ın koluna
girmiş Yonca, gül kurusu renginde, yarı transparan kolları olan, yerlere kadar
uzanan bir şifon elbise giymişti. Şişmiş karnını gizlemeyen elbise, onun
anneliğini bir kez daha gözler önüne seriyordu. Saçlarını dağınık dalgalarla
salmış, sadece bir tarafını tokayla toplamıştı. Hafif bronz makyajı, gözlerini
daha da belirginleştiriyordu.
Kubilay'ın sağında
yürüyen Osman, lacivert keten bir takım elbise giymişti. İçine klasik beyaz
gömlek yerine hafif desenli bej bir gömlek tercih etmişti. Gülümsemesi geceye
uygun şekilde sıcaktı ne gergin ne fazla rahattı. Tam kararında bir hâli vardı.
Cemile, zümrüt
yeşili, A kesim, ince işli bir elbise içindeydi. Boyun hizasına kadar uzanan
zarif bir yaka detayı ve bileklere inen şifon kollarıyla oldukça asil
görünüyordu. Saçlarını topuz yapmış, kulaklarını saran büyükçe küpeleriyle
dengeli bir görünüm sergiliyordu. Gözlerinde geçmişin sessizliğini,
dudaklarında ise bir tebessüm taşıyordu.
Sağ köşede Bora'nın
yanında duran Ahmet, açık kahverengi takım elbise giymişti. İçine klasik açık
mavi gömlek, üzerine ince bordo kravat takmıştı. Ceketinin cebinden mendil gibi
çıkardığı beyaz yazma, yöreye selam çakan bir detaydı. Yüzünde içten bir gurur
vardı.
Bora, gecenin
enerjisini taşıyan karakterlerden biriydi. Üzerinde kömür grisi dar kesim bir
ceket, içine ise açık gri t-shirt giymişti. Klasiğe karşı hafif isyankâr bir
duruş sergiliyordu ama bu onu daha karizmatik kılıyordu. Saçlarını geriye
atmış, bileğinde ince bir deri bileklik vardı.
Hümeyra Çakır, diz
hizasında, yumuşak krem rengi, ince kumaştan, hafif dökümlü bir elbise
giymişti. Kolları yarım kollu, yakası hafif V kesim, çok abartısız ama
şıklığıyla dikkat çekiyordu. Boynunda ince bir altın zincir vardı, küçük bir
kolye ucu takılıydı. Saçları doğal dalgalar halinde omuzlarının üzerine
dökülüyordu. Hafif bir makyaj, yüzüne tazelik katmıştı.
Ayakkabıları topuklu
ama rahat bir modeldi; açık tonlardaydı, elbisesiyle uyumluydu. Üzerinde çok
ince, krem tonlarında bir hırka vardı. Elleri nazikçe kenardaydı, yüzünde hem
gurur hem de hafif duygusallık vardı.
Alparslan Çakır ise
koyu lacivert kumaş pantolonuyla, beyaz gömlek giymişti. Gömleği ütülü, temiz
ve klasik kesimliydi. Üzerine açık gri tonlarında hafif ince bir ceket
giymişti; ceketin kol düğmeleri parlak ama sadeydi. Kravat takmamıştı, yakası
hafif açık bırakarak rahat ve şık görünüyordu. Ayakkabıları siyah, deri ve iyi
bakım görmüştü. Saçları düzgün taranmış, yüzünde yılların getirdiği tecrübe ve
oğlunun mutluluğuna dair hafif tebessüm vardı.
Kartal, kına gecesine
uygun olarak zarif ama rahat bir görünüm tercih etmişti. Üzerinde beyaz bir
gömlek ve siyah bir pantolon vardı. Yakasını hafifçe açık bırakmıştı ve kravat
takmamıştı.
Kısa bir süre sonra
Lara'nın ve Caner'in hazırlandığı odaların kapıları açıldığında Alev ve Barış
göründü. Barış, hızla Alev'in üzerinde gözlerini gezdirdiğinde sadece kendinin
duyabileceği bir sertlikte yutkundu. Alev, koyu lacivert, dökümlü, omuzları açıkta
bırakan bir elbise giymişti. Sırtına kadar uzamış saçlarını sıkı bir atkuyruğu
yapmış, iri halka küpeleriyle göz kamaştırıyordu. Makyajı belirgindi, özellikle
gözlerine yoğunluk verilmişti.
Alev, Caner'in
odasından çıkan Barış'ı gördüğünde bir an için nefesini tuttu. Barış'ın
üzerinde koyu lacivert, kesimi tam oturan bir takım elbise vardı. Beyaz gömleği
temiz ve ütülüyken, göğsünde ince, siyah bir kravat zarifçe bağlanmıştı.
Ayakkabıları ise siyah, cilalı deri; her adımında hem sağlam hem de kararlı bir
imaj çiziyordu.
Takım elbisesinin kol
düğmeleri küçük, gümüş renginde ve sadeydi; bu da onun minimalist ama
etkileyici tarzını tamamlıyordu. Saçları özenle taranmış, yüzündeki hafif sakal
ise onu daha olgun ve karizmatik gösteriyordu.
Alev ve Barış,
birlikte yürüyerek odanın önünden çekildiklerinde Alev, adımlarını biraz
hızlandırdı ve müzik sisteminin yanında durdu. Dudaklarında tebessümle kayda
bastığında oldukları alanda gürültülü bir müzik çalmaya başladı. Müziğin sesini
duyan Lara, aynanın karşısında son kez kendine baktı.
Lara'nın üzerinde,
geleneksel motiflerle işlenmiş, zarif ve ağır bir bindallı vardı. Koyu kırmızı
kadife kumaştan yapılmış bindallının üzeri, altın ve bakır renklerinde ince
işçilikle süslenmişti. Yakası yuvarlak ve hafifçe açık bırakılmış, kolları bele
kadar dar, bileklere doğru hafifçe genişleyen kollardı. Kollarının ve göğsünün
etrafını saran motifler, yaldızlı ipliklerle işlenmiş, her biri ayrı bir hikâye
anlatır gibiydi.
Bindallının etek
kısmı yere kadar uzanıyor, kumaşın içinde minik, parıldayan taşlar gece
ışığında hafifçe titrek bir ışıltı yaratıyordu. Alnındaki bindallı tacı, ince
işlenmiş altın işlemeleri ve kırmızı incilerle doluydu, nar çiçeği rengine
yakın bir parıltı saçıyordu. Kırmızı duvağı, bindallının koyu tonunu
yumuşatıyor, Lara'nın yüzüne ve gözlerindeki hafif buğulu ama kararlı ifadeye
mistik bir hava katıyordu.
Caner, olduğu odanın
kapısı açıp dışarıya çıktığında herkesin gözü Caner'e kaydı. Caner'in
üzerindeki takım elbise, gece kadar derin ve simsiyah bir renge sahipti. Kumaşı
hafif parlak, ince dokulu ve tamamen pürüzsüzdü; ışık vurduğunda bile matlığını
koruyarak asaletiyle öne çıkıyordu. Ceket, vücuduna tam oturuyor, keskin ve net
hatlarıyla güçlü bir siluet çiziyordu. Omuzları geniş, beli ise inceydi, adeta
özel dikim bir tasarımdı.
Ceketin yakası,
klasik değil, ince saten bir şerit ile kaplanmış, klasik smokin havası
veriyordu. Gömlek ise tamamen siyah, sade ve yakasızdı; kravat yerine ince bir
siyah fular, boğazına hafifçe sarılmış, modern ve biraz da asi bir duruş
katıyordu.
Pantolon da ceketin
rengine tam uyumlu, ince kesimli, neredeyse ikinci deri gibi duruyordu.
Ayakkabılar ise aynı tonlarda, rugan değil, mat siyah deriyle kaplanmış, son
derece zarif ve şıktı.
Lara'nın olduğu
odanın kapısı açıldı ve içeriden Lara, ağır adımlarla çıktı. Caner'in nutku,
Lara'nın güzelliğini gördüğü andan itibaren tutuldu.
"Uçtu, uçtu,
baba, kızın evden uçtu
Kızın evden uçtu,
baba, o çapkına kaçtı"
Lara, Caner'e dönüp
gülümsedi.
"Uçtu, uçtu,
baba, kızın evden uçtu
Kızın evden uçtu,
baba, ellere karıştı"
Mete, birbirlerine
bakakalan çiftlerin dikkatini toplamak için sağ elini dudaklarına götürüp sert
bir ıslık çalıp alkış tutmaya başladı. Herkesin dudaklarında büyük bir
gülümseme oluşurken Caner, heyecanlı ellerini üzerine silip sağ elini karnına
doğru yaklaştırıp kolunu Lara'ya doğru uzattı. Lara, utangaç ve kararlı bir
şekilde küçük adımlarla ona yaklaşıp koluna girdi. Birlikte, alkışlayan ve
onları izleyen Güvercin Timi'nin yanına doğru yürümeye başladılar.
"Uçtu, uçtu,
baba, kızın evden uçtu
Kızın evden uçtu,
baba, o çapkına kaçtı
Uçtu, uçtu, baba,
kızın evden uçtu
Kızın evden uçtu,
baba, ellere karıştı"
Alev, müziği
değiştirip bir dans müziği açtığında Caner ve Lara, ortadaki boş olanda durdu.
Caner'in eli Lara'nın beline sarılırken Lara'nın elleri, Caner'in omuzlarına
kondu.
"Kendine
benim gözlerimden
Bi' bakabilsen
Bendeki eşsiz manzaranı
Bi' görebilsen"
Bir kenarda duran
Mete ile Eyşan, bu büyülü anı izlerken kısa bir bakışla anlaştılar. Sessizce
kenardaki uzun, işlemeli gül kutularına yöneldiler. Kutuların kapaklarını
kaldırdıklarında içlerinden kırmızı, pembe ve beyaz gül yaprakları fışkırdı.
Eyşan, elini kutuya
daldırırken Mete, Lara ve Caner'e doğru yürümeye başladı. Ardından Eyşan da
geldi. Birlikte ellerini doldurdukları gül yapraklarını, dans eden çiftin
üzerine atmaya başladılar. Yapraklar, Lara'nın kırmızı bindallısının üzerine
serpilirken Caner'in siyah takımına nazlı nazlı kondu. Gül yaprakları onların
etrafında dönerken Lara'nın saçlarından kayıp yere düşüyor, ayaklarının altında
bir çiçek tarlası oluşturuyordu.
"Seninle şu
solan umudum
Yeşerdi yeniden
Dört bi' yanım hüzünlü güzdü
Şimdi yediveren"
Caner, başını hafifçe
iki yana sallayarak kahkahayla güldü. Bu mutluluk, içindeki çocuğun sesiydi;
sonunda ait olduğu yere, Lara'nın yanına varmanın neşesiydi.
"Beraber
göğüsleriz biz
Zorunu, korunu da hayatın
Yeter ki ellerimiz
Hiç ayrılmasın"
Kalabalık bir anda
alkışlamaya başladı. Yonca, Alev'e yanaşıp fısıltıyla "Düğünde ne
yapacaklarını düşünemiyorum," derken Barış bir an gözlerini kaçırmadan
Alev'e baktı. Gülümsemeleri, bu gecenin yalnızca bir başlangıç olduğunun sessiz
ifadesiydi.
"Sen canımsın
benim
Kalp atışımsın
Sen nerede, ben orda
Evim, vatanımsın"
Müzik, yumuşak bir
inişle sona erdiğinde Caner ve Lara, birkaç saniye daha göz göze kalmayı
sürdürdüler. Sonra Lara başını eğdi, gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı.
Caner, onun alnına minik bir öpücük kondurduğunda, alkışlar yeniden yükseldi.
Müziğin ardından devreye davul ve zurna girdi. Ritim yükselmişti artık. Kına
gecesinin hüzünlü kısmı, yerini coşkuya bırakıyordu.
Alev, Barış'a
kaşlarıyla işaret verdiğinde Barış, koşarak Caner'i kenara doğru çekti ve pisti
Lara'ya bıraktı. Lara'nın yanına yaklaşan Ayda, Cemile ve Alev ile birlikte
Eyşan ve Yonca eline ikişer tane tef aldı.
"Rakkas geldi
meydane, al bastı ak gerdane
Ay-ay-ay-ay-ay-ay, canlar
Böyle dilber gördün mü, ey meclisişahane?
Ay-ay-ay-ay-ay-ay, canlar"
Lara, sağa ve sola
sallanırken Alev, Cemile ve Ayda, ezberledikleri koreografide dans etmeye
başladılar.
"Aşk ile
Allah Allah
Vur defe, vur zile, yallah
Cihan da böyle yanıyor, yansın
Yosmam, salla"
Teflerin şıngırtısı,
ayak sesleriyle birleşince avlunun taş zemini titrer gibi oldu. Lara,
eteklerini hafifçe savurarak döndü, yüzünde hem zarafet hem de kıpırtılarla
dolu bir neşe vardı. Alev ve Ayda, adımlarını yere vura vura sağa sola
açılırken Eyşan ve Yonca teflerini havaya kaldırıp havalı dönüşler
yapıyorlardı. Cemile ise, Lara'nın arkasına geçip elindeki tefi kavisli bir
hareketle havada çevirerek ritme eşlik etti.
Tüm kadınlar,
şarkının nakaratına yaklaşırken bir anda senkronize şekilde geri çekildi, Lara
ortaya çıktı. Tef sesleri sustu, sadece davulun tok vuruşları kaldı. Lara,
gözlerini kapatıp belinden yukarı doğru vücudunu dalga gibi kıvırdı. Ardından
bir anda ellerini havaya kaldırıp dönerken eteği açıldı, sanki zaman bir
anlığına durdu.
Ardından hep birlikte
bağırdılar:
"Yosmam,
salla!"
Kadınların
kahkahaları, teflerin yeniden ritme girmesiyle havaya karıştı. Alev, Eyşan'a
dönüp göz kırptı.
"Biz neden senin
düğününde böyle bir şey düşünmedik ki?"
Eyşan, gülerek
elindeki tefi salladı.
"Bu zamana
nasipmiş, salla!"
Caner, bu manzarayı
izlerken iç çekti.
"Bir insan bu
kadar mı güzel olur be..."
Mete, Caner'in yanına
yaklaştı, onun buğulu bakışlarını fark edince hafifçe omzuna dokundu.
"Olurmuş demek
ki," dedi gülümseyerek. "Hem de senin gibi bir adamın
karşısına."
Caner, başını eğdi,
gülümsedi ama gözlerini Lara'dan ayırmadı.
"Ben hâlâ gerçek
olduğuna inanamıyorum. Bir sabah uyanacağım da hepsi bir rüya çıkacak
sanıyorum."
Mete, başını iki yana
sallayıp dudaklarının kenarını kıvırdı.
"Yok kardeşim,
bu rüya değil. Rüyaysa da bu kez uyanma," dedikten sonra kahkaha attı.
Caner, Mete'nin omzuna attığı eline vurup Lara'yı izlemeye devam etti. O sırada
pistteki ritim biraz daha hızlandı, Lara ve kızlar dansın son figürlerine
geçiyordu. Tefleri havada sallayarak Lara'yı yeniden ortada tek başına
bıraktıklarında Osman ve Barış'ın ellerindeki davul dikkat çekti.
"Hadi bizim
çapkın, sıra sende."
Caner, bir an durdu.
Derin bir nefes aldı. Sonra takımının ceketini düzeltti ve sanki hayatının en
önemli görevine adım atar gibi ağır ama kendinden emin adımlarla Lara'ya doğru
yürümeye başladı. Tüm tim alkışlamaya başladı.
Alev, "Aha kumam
geliyor!" diye seslenince kalabalık kahkahalarla coştu.
Caner, hiçbirini
duymuyordu artık. Tek duyduğu, kalbinin attığı ritimdi ve tek gördüğü, Lara'nın
gözleriydi. Lara, eline tutuşturulan tefle Caner'in etrafında dönmeye
başladığında Caner, kızarmış kulaklarıyla Lara'yı izlemeye başladı. Barış ve
Osman, ritme uygun bir şekilde davula vururken Alev ve Cemile, ellerini
dudaklarına yaslayıp sert bir zılgıt çekti.
Lara, Caner'in
etrafında dönerken eteğinin uçları havalanıyor, her adımda bindallısının ince
işlemeleri ışığın altında parlıyordu. Gözlerinde ise sadece Caner vardı.
Hafifçe başını yana eğdi, Caner'e eğlenceli ama bir o kadar da utangaç bir
bakış attı. Elindeki tefle bir kez Caner'in omzuna dokundu.
Caner, gülümsedi.
Elleriyle ceketinin düğmesini açtı, adımını öne attı. Barış ve Osman'ın davul
ritmi hızlanırken kalabalık bir anda tempo tutmaya başladı. Alev, bağırdı.
"Haydi Damat
Bey, göster marifetini!"
Caner, Lara'nın
çevresinde bir tur attıktan sonra hafifçe dizlerini kırıp başını eğdi. Lara,
tebessüm ederek elindeki tefi başının üstünde çevirdi. Ardından Caner'in yanına
geldi, elini tuttu. O an kalabalık bir kez daha alkış kopardı.
Davullar sustu.
Birkaç saniyelik sessizlikte sadece çiftin solukları duyuldu. Caner, Lara'ya
eğildi.
"Ben sana bir
ömür böyle bakmaya razıyım," dedi fısıltıyla.
Lara, elini onun
kalbine koydu.
"Ben de seninle
her gün böyle gülmeye..."
Zamanın, bir kum
saati misali nasıl aktığı bilinmezken, kurulmuş masanın etrafındaki rakı
bardaklarından bazıları, yemek tabaklarına yaslanmıştı.
"Paralar oldu
yeşil money
Tanımıyor engel, mâni
Yok insafı, imani
Bol keriz, bol enayi
Ütüverirler gari
Gari de gari, gari"
Alev, Lara, Eyşan,
Ayda, Cemile ve Yonca; yemek masasında oturmuş, gülerek kollarını birbirlerinin
omuzlarına koymuş ortadaki erkekleri izliyordu.
"Gemisini
kurtaran
Fedakâr ve cefakâr
Kaptanın yüzdüğü deniz
Biziz abicim, biziz
Yüzdürmeyin gari
Gari de gari, gari"
Caner, Kartal, Mete,
Bora, Ahmet, Barış, Kubilay, Deniz ve Osman zıplayarak dönmeye başladıklarında
Alparslan Çakır, gözlerini devirerek gülmeye başladı.
"Kıl olmadan
dinleyiverin gari
Gari de gari
Hayret bi' şey oluve'meyin gari
Gari de gari
Zilleri takıverip
oynayıverin gari
Gari de gari
Şıkıdım da mıkıdım, şıkıdım, mıkıdım gari
Gari de gari"
Masadaki kahkahalar
göğe yükselirken, Alev ve Cemile bir yandan ellerindeki rakı bardaklarını
tokuşturuyor, bir yandan da gözlerini dans eden adamlardan ayırmıyordu. Eyşan,
başını Lara'ya yasladı.
Lara, "Bunlar
sabaha kadar durmaz," dediğinde Eyşan, gözleri parlayarak Mete'ye baktı. O
sırada Mete, Bora'yla sırayla takla atar gibi dizlerini kırarak zıplıyordu.
"Durmasınlar. En
son ne zaman bu kadar güldük ki?" dedi hüzünle karışık bir gülümsemeyle.
Alev, tefini önündeki
boş rakı bardağına vurdu.
"Hadi hanımlar,
erkekleri pistte yalnız bırakmayalım!"
Ayda, hemen ayağa
fırladı.
"Şıkıdım da
mıkıdım mı? Tam benim alanım!"
Kadınlar,
kahkahalarla sandalyelerden kalkarken, masadaki peçeteler havaya savruldu.
Alev, Barış'a göz kırptı.
"Yandı buralar,
hazır ol!"
Barış kollarını iki
yana açtı, abartılı bir reverans yaparak Alev'e doğru yürüdü.
"Buyurun
sultanım, meydan sizin!"
Kına gecesi artık
tamamen bir şenliğe dönmüştü. Dans eden kadın ve erkekler karışmış, masanın
etrafında dönen çember büyümüştü. Gülüşmeler, rakı kadehlerinin şıngırtısına
karışıyor, zaman sanki gerçekten durmuştu. Bir tek yıldızlar, bu gecenin şahidi
olarak yukarıdan parlıyordu.
Gecenin neşesi, yavaş
yavaş yerini duygusal bir telaşa bırakmaya başlıyordu. Alev, tepside
hazırlanmış kırmızı duvakları ve kına sepetini alırken Lara ile Caner, el ele
tutuşarak hazırlanmış sedire doğru yürümeye başladılar.
Lara, Caner'in elini
sımsıkı tutuyordu; parmakları birbirine kenetlenmişti. İçinde hem tarifsiz bir
heyecan hem de içten bir huzur vardı. Caner ise derin bir nefes alıp Lara'ya
cesaret veren, kararlı bir bakış attı. Sedire yerleştiklerinde Alev, Eyşan'a doğru
yaklaştı.
Eyşan, Alev'in eline
sıkıştırdığı kırmızı duvağı açarak Lara'ya doğru eğildi ve nazikçe başının
üzerine örttü. Caner'in gözleri, duvağın ince tülünün ardından zar zor seçilen
Lara'nın yüzüne kilitlendi. Gözlerindeki heyecan, sevgisi ve koruma arzusu,
kelimelere sığmayacak kadar derindi. Lara'nın hafifçe yana eğdiği başı, duvağın
kırmızı tonlarıyla bütünleşirken, ortamda bir sessizlik hâkim oldu; sadece
kalplerin atışları duyuluyordu sanki.
Ayda, Deniz'in
yanından ayrılarak Lara'nın yanına geçti ve hafifçe ellerini arkasında bağlayıp
boğazını temizledi.
"Bülbül olsam
gül dalında salınsam"
Deniz'in bakışları
bir anda Ayda'ya takıldığında kaşları şaşkınlıkla havalandı.
"Duman olsam
dağ başında savrulsam
Kemer olsam yar beline sarılsam aman
Ağlaya ağlaya yar yüreğime kan doldu"
Ortam, Ayda'nın
yumuşak ve içten sesiyle bir anda büyülenmişti. Herkes nefesini tutmuş, bu
nağmeli anı dinliyordu. Deniz, Ayda'nın gözlerine bakarken yüzünde hafif bir
tebessüm belirdi; aralarındaki o kısa, anlam yüklü an, geceye gizemli bir
sıcaklık kattı.
"Siyah da
zülüf pembe yanak ah üstüne bend oldu
Ağlaya ağlaya yar yüreğime kan doldu
Siyah da zülüf pembe yanak ah üstüne bend oldu
Verin benim tamburamı çalayım"
Kartal, boğazına
takılan yumruyla güçlükle yutkunup kollarını göğsünde bağladı. Gözlerine batan
yaşlardan, gözlerini kırpıştırarak kurtulmaya çalıştı ama sol yanağına akmasına
engel olamadı. Aynı anda Lara'nın da yanağına düşen yaş, aynı duygunun sessiz yansımasıydı.
O an zaman durmuş gibiydi; sadece kırmızı duvağın altında saklı o kırılgan ama
güçlü bağ hissediliyordu. Kartal, gözyaşlarını saklamaya çalışırken, yüreğinde
Lara ve Caner için duyduğu derin bağlılık daha da güçlenmişti.
Caner, Lara'nın
burnunu çektiğini duyduğunda sağ elini uzattı ve Lara'nın elini sıkıca kavradı.
Caner, Lara'nın avcunu kapattığında Lara, Caner'in bu küçük ama anlamlı
jestiyle gözlerini ona çevirdi, ağlamasına rağmen yüzünde tatlı bir tebessüm
belirdi.
Alev, hafifçe
Lara'nın önünde eğilip gülümsemeye çalıştı.
"Damadın annesi,
gelinin elini açmıyor!"
Hümeyra Çakır,
elindeki altınla Lara'ya yaklaşıp avcunun üzerinde tuttuğunda Lara, ağırca
avcunu açtı. Avcuna koyulan altının ardından Alev, kınayı alıp Lara'nın avucuna
yavaşça sürdü. Kınanın o koyu, canlı kırmızısı avuç içinde yavaş yavaş yayıldı,
adeta geceyi daha anlamlı kılıyordu.
Her dokunuş, Lara'nın
içinde büyüyen duyguları katlayarak çoğaltıyordu. Kına, sadece bir gelenek
değil; artık Lara ve Caner'in yaşamlarının yeni bir dönüm noktasını, bağlılık
ve sevgiyle yazılmış bir hikâyenin ilk sayfasını müjdeliyordu.
Alev, kınayı
sürdükten sonra Lara'nın avcunu beyaz bir tül ile kapattı, üzerine küçük
kırmızı bir kurdele bağladı. Barış, küçük bir atakla Alev'in elindeki kına
tepsisini alıp Caner'in önünde diz çöktüğünde Caner, yavaşça elini Lara'nın
elinden çekip Barış'a baktı.
Barış, Caner'in
gözlerinin içine gülümseyerek baktı. O gülümsemenin içinde hem kardeşlik vardı
hem de yıllarca sırt sırta savaşmış bir yoldaşın gururu. Tepsiyi yere koydu,
bir tutam kınayı işaret parmağının ucuna aldığında çalmaya başlayan melodiye
Caner, gözlerini kapatmak durumunda kaldı.
"Hain gibi bu
aşk, hain gibi bu ayrılık
Hain gibi beklemek ve seni gizlemek
Sen de yenik düşme, sabrını yitirme
Korkma ölmezsin daha çok istedin diye"
Caner'in gözkapakları
titreşti. Şarkının sözleri, içinde sakladığı nice gecenin yankısını taşıyordu.
Barış, parmaklarını Caner'in avucunda tuttuğu an hafifçe başını eğdi.
"Korkma ölmezsin
daha çok istedin diye..."
Barış'ın sesi
çıkmıyordu ama dudakları mırıldanıyordu.
"Bir ömür
yetmez ki
Sana doymaya, ah be, sevgilim
Bir hayat yetmez ki
Bir kıyısından başlasak aşkın bari"
Barış, Alev'in
uzattığı tülü alıp Caner'in avucunu kapattı, kurdeleyi bağlarken gözleri doldu.
Caner, gözlerini açtığında Barış, kaldırıp hafifçe gülümsedi. "Bu da bizim
usulümüz," dedi. "Kınan kutlu olsun, kardeşim. Gönlün kadar temiz bir
yolun olsun."
Caner, elini sıkıca
yumruk yaptı. O yumruğun içinde artık sadece kına değil, yılların yükü,
geleceğin sözü ve Lara'ya duyduğu sonsuz sevgi vardı. Caner, alt dudağını
sertçe dişleyip Barış'ın kolundan tuttu ve kendiyle birlikte ayağa kalkıp
sıkıca sarıldı. Barış, hiç beklemeden Caner'in sarılışına karşılık verdi.
Barış, "Artık
senin de bir evin var. Biz sırtını koruruz, sen yüreğini koru," dediğinde
Caner, kafasını sallayıp hafifçe geri çekildi ve Lara'ya bakıp gülümsedi.
Lara'ya elini uzatıp ayağa kalkmasına yardımcı olduğunda bedenini Lara'ya doğru
çevirdi ve başındaki duvağa doğru uzandı. Parmaklarının arasına sıkıştırdığı
duvağı ağırca açıp Lara'nın yüzüne baktı.
Lara, başını hafifçe
eğdi; utangaç bir tebessümle Caner'in gözlerinin içine baktı.
O an, ikisinin arasında zaman durmuş gibiydi.
Kalabalık sessizce
onları izliyordu, ama o sessizlik içinde Caner'in kalp atışları sanki yüksek
sesle çarpıyordu. Lara'nın yüzü, o kırmızı duvak altındaki mahcubiyetle
aydınlanmış, yanaklarındaki pembelik bir ömür boyu sürecek bir sözleşmenin
mührü gibi olmuştu.
Caner, dudaklarını
Lara'nın alnına bastırdı ve ardından alınlarını birbirlerine yaslayıp
birbirlerine baktılar.
"Evlerinin önü
yonca, yâr gülüm ben sana gonca."
İkisinin de
dudaklarından dökülen cümle hem bir ezgi hem de kalpten gelen bir yemin
gibiydi. Sesleri öyle içten, öyle birbirine karışmıştı ki, o anda kimin ne
söylediği değil, aynı anda aynı duyguyu paylaşıyor olmaları anlam kazanmıştı.
O gece, yalnızca bir
kına gecesi değildi.
O gece, yıllar boyu kalplerde yankılanacak bir dua, bir söz, bir bağlılıktı.
7 Haziran 2022 /
Şırnak
Lara Akman, Ağzından
Yarala Meni, KareProd
Bazen insanın içinde
öyle bir sessizlik olur ki, en kalabalık gecelerin ardından gelir.
İçin doludur ama boş hissedersin. Güldüğün, sarıldığın, "mutluyum"
dediğin her anın ardında eksik biri durur.
Gece çökmüş,
kalabalık dağılmıştı. Herkesin ardında bıraktığı o tatlı yorgunluk benim içimde
bir başka türden yankılanıyordu. Yalnızlığa çok alıştım sanıyordum. Meğer bazı
gecelerde daha keskin oluyormuş bu eksiklik. Kınalı avuçlarımı dizlerimin
üstüne bıraktım. Sadece sessizlik vardı. Ta ki o tanıdık adım sesini duyana
kadar.
"Üşüyorsun."
Kartal'dı bu. Usulca
yaklaştı. Ceketini omuzlarıma attı. Oturdu yanıma, hiçbir şey sormadan. Zaten
neyi sorsa cevabı gözlerimdeydi. Kafamı çevirip ona baktım. Gözlerindeki
yansıma, benim içimdeki boşluğu tam yerinden tanıyordu. Çünkü o da aynı
boşlukla büyüdü. Aynı eksiklikle yürüdü bugüne kadar. İkimiz de annesizliğin,
babasızlığın ne demek olduğunu biliriz. İkimiz de "mutluluğun tam
ortasında neden ağlanır" sorusunun cevabıyız.
Bir süre hiç
konuşmadık. Sonra, ikimizin de içine aynı anda gelen bir cümle gibi çıktı
sesim, "Annem olsaydı..."
Yarım kaldı. Devamını
getiremedim. Çünkü her seferinde o boşluğu hayal etmek bile boğazımı
düğümlüyordu. Kartal usulca başını çevirdi.
"Annem olsaydı,
senin elini tutardı. O kınayı sürerken ağlamamak için kendini zor tutardı. Ve
gece uyuyana kadar başucunda beklerdi."
Durdu. Sonra ekledi.
"Ben de kapının
önünde beklerdim."
Güldüm. Hıçkırıkla
karışık bir gülümseme.
"Sen hep
beklemedin mi zaten, değil mi? Küçüklüğümden beri."
Omuzlarım titredi.
Gözyaşlarımı gizlemeye çalışmadan yüzümü ellerime gömdüm.
Kartal başını geriye yasladı, gökyüzüne baktı.
"Ben seni hep
izledim, Lara. Düşerken, kalkarken, susarken. Bir kardeşin yapabileceği en iyi
şey bazen sadece orada olmak. Ses çıkarmadan. Kol kanat olmadan. Gölge gibi.
Sen güçlü kal diye."
Dönüp ona baktım.
"O kadar çok
şeyin içinde ayakta kaldık ki... Bazen bizim bile inanasımız gelmiyor, değil
mi?"
Kartal başını eğdi.
"Sen gelin
oluyorsun, ben sanki biraz daha yalnızlaşıyorum. Ama mutlu yalnızlık bu. İçinde
gurur var."
Sonra gözlerini bana
dikti.
"Caner iyi bir
adam Lara. Kalbini emanet ederken hiç tereddüt etmedin. Ben de etmiyorum. Ama
bir şartla."
"Ne?" dedim
fısıltıyla.
"Ne olursa
olsun... Beni unutma. Ben sadece kardeşin değilim, ben senin yarınım. Beni
kaybedersen kendini kaybedersin."
Gözlerimi kapattım.
"Seni kaybetmek,
annemi ikinci kez kaybetmek gibi olurdu."
Birbirimize döndük.
Sessizce sarıldık. Omzuna başımı koydum. O an hiçbir kelime gerekmedi.
İkizliğin o anlatılamaz dili konuştu içimizde. Gece soğuktu ama biz birbirimize
yaslandık. İlk defa hayatımda, bir sayfayı kapatırken korkmadım. Çünkü o
sayfanın kenarında, Kartal vardı. Benim yarım. Benim kardeşim.
Benim hep bekçim.
İçimde koca bir
rahatlama vardı. Bu gece, geçmişin acılarını taşısa da geleceğe dair içimi
aydınlatan bir sözü de yanında getirmişti. Kartal ayağa kalktı. Üstünü
silkeledi, ceketini omuzumdan aldı ama hemen ardından beni sardı kollarıyla.
"Hadi. Yarın
yeni bir gün. Evleniyorsun, kız kardeşim. Şimdi biraz uyu. Çok ağladın,
gözlerin sabaha şişmesin," dedi.
Gülümsedim.
Kartal'ın sarılışı,
yıllardır eksikliğini duyduğum o güven hissini yeniden hatırlattı bana. Onun
kokusunda, çocukluğumuzun toprak kokusu vardı. Birlikte ağladığımız geceler,
birlikte sırtımızı yasladığımız o yalnızlık... Hepsi geride kalmış gibiydi
şimdi.
Kartal usulca
çekildi, gözlerimi yokladı.
"Ben içeri
geçiyorum," dedim hafifçe başımı sallayarak.
"Tamam. Ben de
biraz hava alırım," dedi.
Verandadan ayrılıp
merdivenleri çıktım. Gece ağırdı ama yıldızlar sanki benimle birlikte
yürüyordu. Üst kata vardığımda herkes uyumuş gibiydi. Sadece içeride, odanın
aralığından sızan loş bir ışık beni çağırıyordu. Kapıyı itip odaya girdim.
Caner yatağın kenarında oturuyordu. Başını kaldırmadan, elinde tuttuğu küçük
bir kitabın sayfalarını karıştırıyordu. Geldiğimi fark ettiğinde başını
kaldırıp gülümsedi. O gülümseme, tüm gece boyunca taşıdığım ağırlığı biraz daha
hafifletti.
Caner kitabı kapatıp
komodine bıraktı, sonra elini yavaşça bana doğru uzattı. Elimi tuttuğunda
kalbim hafifçe hızlandı. Odanın sessizliği içinde sadece nefeslerimiz
duyuluyordu.
Caner, beni
dikkatlice yatağa doğru çekti. Sol dizinin üzerine oturttuğunda, boynunu
hafifçe arkaya eğip mavi gözleriyle beni dikkatle süzdü. O bakışlar, bütün
günün yorgunluğunu, gecenin ağırlığını ve içinde taşıdığı tüm sevgi ve şefkati
yansıtıyordu. Sağ eli nazikçe bacağımda gezinirken, sol eli belimde sağlam bir
destekle durdu; düşmemem için oradaydı, ama aynı zamanda sanki "Buradayım,
seni bırakmayacağım" diyordu. O an, zamanın yavaşladığını hissettim.
Gözlerime baktı, mavi
gözleri derin bir deniz gibi dalgalanıyordu. "Biliyorum, hayat kolay
olmadı ama ne geçmişi ne de geleceği tek başına taşıyamazsın. Ben
buradayım."
Bir an durdu, sonra
hafifçe tebessüm etti. "Şimdi seni buraya oturtuyorum, çünkü güçlü
olduğunu biliyorum. Ama biliyorum ki bazen durup dinlenmek de gerekiyor. Ben
senin o molan olacağım."
"Caner..."
dedim, sesi titrek. "Yanımda sen olunca, korkularım küçülüyor."
Gözlerini kırptı,
hafifçe eğildi ve dudaklarıma dokunmadan önce fısıldadı, "Sana söz
veriyorum, artık ne olursa olsun, bu yolun sonuna beraber yürüyeceğiz."
Başımı hafifçe
kaldırdım, dudaklarımı onunkine yaklaştırdım ama biraz durdum. "Bu yolun
kolay olmayacağını biliyorum. Ama seninle her zorluğu aşarım."
Göz göze geldik,
sessizlikte içten bir an paylaştık. Sonra Caner dudaklarını bana yumuşakça
dokundurdu ve dünya bir an durdu. Öpüşmemiz derinleşirken, zaman sanki
yavaşladı. Ellerim istemsizce Caner'in omuzlarına uzandı, onun sıcaklığını tüm
benliğimde hissettim. Dudaklarımızı ayırmadan yavaşça ayağa kalkıp bacaklarımı
iki yana açarak yeniden kucağına yerleştim.
Caner'in dudaklarıyla
benimkiler arasındaki temas giderek yoğunlaştı; nefeslerimiz hızlandı,
kalplerimiz senkronize bir ritimle çarpmaya başladı. Ellerim, sırtında
gezinirken Caner beni daha sıkı sarıp bedenini bana iyice yaklaştırdı.
Dudaklarından ayrılırken, çenemi hafifçe ısırdı ve gözlerime derin, alevli bir
bakış attı.
"Seninle olmak,
tüm dünyayı unutmak gibi," dedi, sesi karanlık ve çekiciydi.
Bacaklarım beline
sarılıydı. Parmaklarımı saçlarına doladım, yumuşak ama tutkulu bir çekişle
başını bana doğru çektim. Vücudumuz adeta birbirine yapışmıştı, aramızda
elektrikten başka bir şey yoktu. Dudaklarına açlıkla yapıştığımda Caner'in
hırıltılı nefesini işittim.
Öpüşmemiz alevlendi,
elleri bedenimde gezindikçe içimdeki tutku daha da büyüyordu. Her dokunuşu, her
nefesi beni sarhoş ediyor, kontrolümü biraz daha kaybettiriyordu. Parmaklarım
onun saçlarında dolaşırken, o beni bırakmadan yavaşça sırt üstü yatağa doğru
yatırdı. Vücudumun her kıvrımı onun varlığıyla dolup taştı, o an dünya sadece
bizim etrafımızda dönüyordu.
"Seni bebekler
gibi uyutmak istiyorum," diye fısıldayıp dudaklarıma küçük buseler
kondurmaya başladı. Elleri eşofmanımın lastiklerinde amansızca dolandı ve bir
çırpıda üzerimden çıkarttı.
Caner'in dudakları
tişörtümün üzerinden sıcak izler bırakırken, elleri yavaş ama kararlı bir
şekilde tişörtümü kaldırıp sıyırdı. Sütyenimin açıkta kalan hassas derisi, onun
nefesini ve dokunuşlarını daha da belirgin kılıyordu. Üzerimdeki son giysiyi de
çıkarttığında, bedenimin her santimi Caner'in elleriyle ve dudaklarıyla
buluşmaya hazırdı.
Caner, dudaklarını
nazikçe karnıma doğru gezdirdi. Hafifçe soluklanarak dudaklarını orada tuttuğu
anda, içinde büyüyen bir sıcaklık dalgası bedenimi sardı. Boşluğun hemen
altındaki o yerde, dudaklarını biraz daha bastırdı ve fısıldadı.
"Burada iki tane
hayat var. Senden ve benden birer parça."
O sözler, kalbimde
yeni bir kıvılcım çaktı; bir yandan korku, bir yandan tarifsiz bir bağlılık
hissettim. Caner'in yanında olmanın ne demek olduğunu, bu küçük ama anlam dolu
anlarda bir kez daha derinden anladım.
+21 (Argo, cinsellik vb unsuzları içerir. Okumak
istemeyenler için işaretli alanı bıraktım. Oraya doğru kaydırın lütfen.) +21
Dudakları kasıklarıma
doğru sürüklendiğinde, bütün bedenim birden elektriklenmiş gibi titredi. O an
zamandan kopmuş, sadece Caner'in varlığı etrafımı sarmıştı. Başımı yavaşça
geriye doğru attım; boynumun uzunluğu açılırken, göz kapaklarım ağırlaştı ve gözlerimi
sıkıca kapattım.
Nefesim
düzensizleşti, ciğerlerim daralırken kalbim göğsümde öyle hızlı çarpıyordu ki,
ritmini duyabiliyordum sanki. Caner'in dudaklarının sıcaklığı, yumuşak ama aynı
zamanda ateşli dokunuşları, tenimde izler bırakıyordu. O hafif titreyen
dokunuşları, kasıklarımdaki en hassas noktada geziniyor, içimde bir fırtına
kopuyordu.
Dilini klitorisime
bastırdığında ellerim saçlarına uzandı. Farkında olmadan iyice onu kendime
yaklaştırdığımda bacaklarımı biraz daha onun için araladım. Kapalı gözlerimin
ardındaki siyahlık, beni kendi içimde bir kapana hapsetmişti. Tam o sırada
deliğimde hissettiğim ıslak dille hapsolduğum kapandan inleyerek kurtulmaya
çalıştım. Caner, tüm arzusuyla benim şehvetime can katmaya çalışırken birden
dilini oradan çekip sağ elini ensesine doğru uzattı. Sol kolu gergin bir
şekilde yatağa yaslı kalırken tek eliyle tişörtü kafasından çıkarttı.
Sağ elini yatağın
üzerine yasladı, şişmiş pazısının üzerinde kalan tişörtü gözden uzağa bir yere
fırlatıp üzerime eğildi. Tutkudan büyümüş göz bebekleriyle gözlerimi izlerken
ellerimi kaslı gövdesine yasladım. Hızlı dokunuşlarla eşofmanına inerken lastiklerine
tutunup aramızdaki engeli ortadan kaldırması için heyecanla sıyırmaya çalıştım.
Caner, kalbimi
durduracak bir hareketle gülümseyerek dudaklarını dudaklarıma bastırdığında bir
anda çıldırma noktasına geldiğimi hissettim. Eşofmanın lastiklerinde bir kanca
misali takılmış parmaklarımı sertçe çekerek omuzlarından ittirdim. Caner, ne
olduğunu anlayamamış bir şekilde üzerimden doğruldu.
"Yataktan
in," diye fısıldayıp dizlerimin üzerine kalktığımda sertçe yutkundu. Aşağı
yukarı oynayan âdem elmasını dişleyip emme isteğini bir süreliğine kenarda
bırakırken kafamı sallayarak onu yataktan aşağıya doğru ittirmeye çalıştım.
"Lara, bunu
yapmana gerek yok."
Kirpiklerimin
altından ona bakarken nasıl göründüğümün bilincinde değildim ama Caner'in
gözlerindeki tutku, giderek artan bir boğuk şehvete karışıyordu. Yatağın ucuna
doğru kayıp yataktan indiğinde parmaklarımı eşofmanın lastiklerine takıp
aşağıya çekiştirdim. Boxerını eşofmanı ile indirdiğimde büyümüş ve erekte olmuş
penisi o kadar güzel görünüyordu ki kendimi inlemekten alıkoyamamıştım.
Penisinin ucunda parıldayan zevk suyu alt dudağımı ıslatıp dişlememe neden
olduğunda Caner, elini çeneme koyup yüzüme doğru eğildi.
"Bana, aklımı
kaçırtacakmış gibi bakma," dedi ve baş parmağını alt dudağımda ezmek
istermişçesine bastırarak gezdirdi. Yüzümü eğmeden gözlerimi penisine eğdiğimde
penisinin ucundaki zevk suyunun akışını izledim.
"Benim için
yaşını dökerken, aklını kaçıracak olan sen değilsin bence?" diye
mırıldandım. Dilimi çenemi tutan parmaklarına değdirip çektiğimde Caner,
boğazdan bir hırıltılı nefes verdi. Çenemi tutan parmakları ağırca ayrıldığında
kurumuş dudaklarımı ıslatıp penisine baktım.
Caner, boştaki eliyle
penisini kavrayıp sıvazlamaya başladığında dudaklarımı birbirine bastırıp
yutkundum.
"Dilini
çıkart."
Dudaklarımı aralayıp
dilimi alt dudağıma yasladım. Caner, penisini biraz daha sıkıca kavrayıp başını
dilime yasladığında gözlerimin kapanmasına engel olamamıştım.
"Gözlerini aç.
Senin için ağlayan varlığıma gözlerini kapatmanı hakaret sayarım," diye
tısladı. Gözlerim, duyduğum cümleyle anında açılırken Caner, sol elini nazikçe
saçlarıma daldırdı. Usulca okşamaya başladığında dudaklarımı kapatıp varlığını
ağzıma kenetledim. Caner, yaptığım hareketle başını arkaya atıp inlediğinde
dişlerimi sürtmeden ağzımdaki varlığını daha çok sahiplenmeye başladım.
Caner'in sert
nefesleri, benim boğazımdan gelen mırıltılarımla birleşirken gözlerimi bir
saniyeliğine kapatıp ağzımdan çıkarttım ve penisindeki elini çektim. Penisine
avcumu yaslayıp başını ağzıma alıp bir lolipop misali emdim ve dilimi
gezdirdim. Ağzımdaki salgılarla bulanan penisi, kasıklarımda bir ağrının sebebi
olmak üzereydi. Hamlelerimi hızlandırdığımda vajinamdan akan özümün
bacaklarımın arasından akıp gittiğini fark ettim. Caner, saçlarımdaki
parmaklarını biraz daha sıkılaştırıp bana doğru yüzünü eğdi.
"İçine gömülüp
seni parçalamamak için kendimi zor tutuyorum Lara, yavaşla," diye güçlükle
kelimeleri bir araya getirdiği cümleden sonra nedense içimde kopan bir güçle
daha sert asıldım. Avcuma oturan damarlı yapısı, avuç içlerimi karıncalaştırırken
ağzımdaki penisi giderek büyüyordu.
Caner, saçlarıma
asılıp kafamı inleyerek geriye çektiğinde nefes nefese geriye çekilmek zorunda
kaldım. Dudaklarımın kenarından akan tükürüklerimle gözlerinin içine devamını
istermişçesine bakarken Caner, sol elini saçlarımdan yüzüme indirirken sağ
elini de yüzüme yasladı. Çatık kaşlarıyla bir an için kızdığını bile
düşünmüştüm ama gözlerindeki şehveti gördüğümde bunun yalnızca bir hayranlıkla
karışık doyumsuzluk olduğunu fark etmiştim.
"Canın
acımadıkça durmayacağım," diye fısıldarken ellerini bir anda belime
indirip yatağa doğru uzanmaya zorladı. "O yüzden bana canın acıdığında
söylemen gerekecek," bacaklarımı aralayıp bedenini sıkıştırdı. Dudaklarını
bana göre sağ, ona göre sol göğsüme yaslayıp delirmişçesine emmeye başladığında
tırnaklarımı omzuna bastırıp beline doğru indirdim. Vajinamda hissettiğim
penisiyle inlemek üzereyken göğsümü dişleyip çekiştirdi. Soluğum kesilircesine
kalırken bir anda dudaklarını göğsümden çekti ve yüzünü yüzüme eşitleyip sertçe
içime girdi.
Aralı dudaklarıma
yasladığı dudaklarıyla inlemelerimiz birbirimizin solukları arasına karıştı.
Elleri, göğüslerime kapandığında kalçasını hızlandırarak içime gömülmeye devam
etti. Ruhumda patlayan duygularım, büyük bir ahenkle onun varlığını kabul etmek
için algılarımla oynamaya başlamıştı.
"Off, yavrum
benim," diyerek inlediğinde ellerini göğüslerimden çekti ve kalçalarımı
avuçlarının arasına alıp sertçe avuçladı. Öpüşlerimiz, ıslak ve terbiyesiz bir
ahenkle birleşmesine devam ederken kulaklarımda yankılanan kirli şakırtılarımız
bir melodi misali içimi okşuyordu.
Caner, ellerini
kalçalarımdan çekip iki göğsüme de avuçladı ve hafifçe sıkarak birbirlerine
yaklaştırdı. Sert solukları şişmiş göğüs uçlarıma çarparken ritimlerine de
devam ediyordu. Dilini önce sağ göğüs ucumun haresinde gezdirip sertçe emdi ve
ardından sol göğsüme sürükleyip onun da haresinde gezindi. Burnundan sert bir
nefes bıraktığında ellerimi kendi saçlarıma daldırıp hafifçe çekiştirdim. Meme
uçlarımda bıraktığı ıslak dokunuşuyla emmeye devam ederken inleyerek ellerimi
saçlarına daldırıp yüzüme çekmeye çalıştım.
"Caner, öp
beni," diye fısıldadığımda Caner, dudaklarını göğsümden çekip yüzüme
yükseldi. Elleri saçlarımın yanında kalırken dirsekleri yatağa yaslanmıştı. Sağ
elini saçlarıma daldırıp hafifçe çekiştirdi ve dudaklarımızı birbirine
kenetledi. Dillerimiz birbiriyle adeta bir savaş içerisine girmiş gibiydi.
Bunun bir galibi yoktu. İkimizde vuslatın tutsakları olmuştuk.
Caner, "Özümü
özüne akıtmak istiyorum," diye dudaklarımın içine fısıldadı.
Soluklarımın arasında
kafamı belli belirsiz salladım.
"Akıt, özünü
özüme."
Caner, inleyerek
hareketlerini sertleştirdiğinde sağ bacağımı omzuna doğru çekiştirdi. Hızlanan
nefesleriyle dudaklarımın üzerinde soluklarımdan çaldı. İçimde sürüklenen
penisin, duvarlarıma her çarptığında damarlarının biraz daha gerildiğini
hissedebiliyordum. Aldığım zevkten gözlerimin geriye doğru kaydığını fark
ettiğimde Caner, diğer bacağımı da alıp omzuna attı ve biraz daha üzerime
eğildi. Diplerimde hissettiğim darlığın genişlediğini hissettiğimde atacağım
çığlık Caner'in dudaklarının arasında kısıldı. Caner'in dişlerini sıktığını
çenemde hissederken zevkten bir gözyaşım şakağıma doğru yuvarlandı.
Kasıklarımdan kopan
bir damarın özümü içerdiğini biliyordum. Özüm, duvarlarımın arasında sıkışmış
penisin etrafına sarıldığında Caner, kasıldı ve sertçe köklerini vajinama
yaslayıp durdu. Caner'in kızarmış yüzü gevşerken içimde zonklayan penisin
bıraktığı öz, özüme karıştı.
DEVAM EDEBİLİRSİNİZ
İçimde hâlâ Caner'in
varlığının yankısı vardı. Nefes alışlarımız birbirine karışmıştı, oda sessizdi
ama kalbimin atışı her şeyi bastırıyordu. Caner, dudaklarını yavaşça
dudaklarımdan çekti. Gözlerini gözlerime dikti. Derin, yorgun ama sonsuz bir
bağlılıkla bakıyordu. Ardından alnını benimkine yasladı, bir süre öylece
kaldık.
Tenimizin temas
ettiği her yerde bir sıcaklık vardı, sadece bedensel değil, ruhlarımız
birbirine karışmış gibiydi. Sanki tüm dünya, o anın dışında kalmıştı. Birlikte
geçirdiğimiz her an, hayatlarımızın en gerçek haliydi.
Caner, üzerimden
kalkıp kollarını bedenimin etrafına dolamadan önce ince pikeyi üzerimize çekti.
"Biliyor
musun?" dedi, sesi fısıltıdan ibaretti. "Sen benim bütün yaralarıma
merhem oldun. Sana baktığımda, artık geçmişimden korkmuyorum. Sen, benim
cesaretimsin."
Sözleri göğsümde
yumuşak bir dalga gibi yayıldı. Elimi yüzüne götürdüm, yanaklarını avuçlarımın
içine aldım. "Sen de benim yıllarca içimde susturduğum her duyguyu tekrar
konuşturan insansın. Kalbimin sesini ilk defa duyar gibi oldum seninle."
Gülümsedi. Yüzünde
huzur vardı. Parmaklarını karnımın üzerinde gezdirdi, nazikçe. Geleceği
düşündüğümde kalbimde endişe yerine umut vardı. Başımı onun çıplak göğsüne
koydum. Caner parmaklarını saçlarımda gezdirdi, dudaklarını başıma bastırdı.
Öylece sarıldık; geçmişin yükünü arkada bırakmış, geleceğe omuz omuza yürümeye
hazır iki insan gibi... Gece sessizdi ama içimizde bir hayat sesi vardı.
Ve o gece, ilk defa
gerçekten evimdeymişim gibi hissettim.
8 Haziran 2022 /
Şırnak
Yazar, Ağzından
Öyle Kolay Aşık Olmam, Can Ozan ft. Damla Eker
Düğün alanı,
Şırnak'ın eteklerinde, dağların göğe değdiği bir noktada kurulmuştu. Askeriyeye
ait geniş, korunaklı bir bahçeydi burası; etrafı yüksek çamlarla çevrili,
girişte güvenlik noktasında nöbet tutan iki asker görünüyordu. Gökyüzü açık ve
berraktı. Alacakaranlık, yavaş yavaş toprağa iniyor, doğunun sessiz asaleti
törenin üzerine seriliyordu.
Düğün kalabalıktı.
İstihbarattan gelen
konuklar, Caner'in birlikte görev yaptığı komandolar, Lara'nın tim arkadaşları,
onların hayatlarına dokunmuş insanlar vardı. Sol köşede, nikah masasının hemen
uzağındaki boşlukta bekleyen kızlar, uzaktan bile göz kamaştırıcı duruyorlardı.
Eyşan, uzun toz pembe
bir elbise giymişti. Kumaşı şifon, eteği hafifçe rüzgârla dalgalanıyordu.
Omuzlarına dökülen saçları dağ esintisiyle hafifçe kıpırdıyor, gözleri her
zamanki gibi dikkatli ve duygulu bir yerdeydi.
Alev, koyu mürdüm
renginde, belden oturtmalı bir elbise giymişti; sade ama çok etkileyiciydi.
Kaşlarını yukarı kaldırdığında, bakışları çakmak gibi parlıyordu. Yonca, beş
aylık hamileydi ve açık bej rengi bir elbise giymişti. Elbisenin bel altına
yerleştirilen ince kemer, karnını nazikçe vurguluyordu. Gülümsemesi,
etrafındaki herkese huzur veriyordu. Ayda, dantel detaylı pudra tonlarında bir
elbiseyle sade ve şıktı. Saçlarını açık bırakmıştı, dudaklarında hafif bir
gülümseme vardı. Cemile ise lacivert mat saten, sade bir elbise giymişti. Yüzü
yumuşak ama gözlerinde alışık olduğu sorumluluk ciddiyeti vardı.
Sağ köşede, nikah
masasının hemen uzağındaki boşlukta ise erkekler duruyordu.
Mete, Osman, Bora,
Ahmet, Kubilay, Deniz ve Barış; hepsi resmî tören üniformaları içindeydi.
Üniformalar temiz ve kusursuz ütülüydü. Mete'nin yakasında bordo berelilerin
nişanı, göğsünde üç madalya vardı. Osman'ın omuz apoletleri kararlı adımlarını
yansıtıyordu. Kubilay ve Deniz'in yüzü heyecandan kıpkırmızıydı ama gözleri
ciddiyetle ileriye bakıyordu.
Barış'ın şapkası kolunun altındaydı, diğer eli kılıcına hazır şekilde
kenetlenmişti. Bora ve Ahmet, resmi duruşlarının altında bir gurur taşıyordu.
Alparslan ve Hümeyra
Çakır, kalabalığın ilerisine yerleştirilen sade ama zarif bir masanın önünde
misafirleri karşılıyordu. Hümeyra'nın üzerinde zarif taş detaylı koyu bordo bir
elbise vardı, saçları topuz yapılmıştı. Alparslan ise koyu lacivert takım elbisesi
ve yakasındaki eski asker rozetleriyle, geçmişin ve bugünün saygısını
taşıyordu.
Kapının önünde, taş
zemin üzerine sıralanan askerlerin arasında bir geçit kuruldu.
Mete ile Bora önde, kılıçlarını çapraz kaldırmıştı. Ardında Osman ve Kubilay;
en sonda Deniz ile Barış duruyordu. Kılıçlar gökyüzüne uzanıyor, aralarındaki
geçitte gölgeler düşüyor ama ışık metalin üzerinden yansıyarak parlıyordu.
Alanda yankılanan
İzmir Marşı ile birlikte herkes ayağa kalktı ve kapıdan görünen Caner ile
Lara'yı alkışlamaya başladı.
Caner, beyaz
takımını, göğsünde yalnızca istihbaratın anlayabileceği küçük bir yıldızlı
rozetiyle süslemişti. Lara'nın üzerinde, zarafetin kusursuz bir temsilcisi
olan, beyaz saten kumaştan dikilmiş, ince askılı ve göğüs kısmı düz kesimli,
sade ama çarpıcı bir gece elbisesi vardı. Kumaş, ışığı nazikçe yansıtıyor;
elbisenin her hareketle birlikte dalgalanan yapısı, sanki her adımında bir
fısıltı gibi yankılanıyordu. Yüksek yırtmacı, ince ama kararlı adımlarını daha
da belirginleştiriyor, her adımda zarafetini gözler önüne seriyordu. Elbisenin
arka eteği hafifçe sürünüyor, bu da Lara'nın yürüyüşüne gösterişli bir ihtişam
katıyordu.
Ayağında sade, ince
bantlı ve zarif topuklu ayakkabılar vardı. Saçları özenle geriye toplanmış,
yüzü tüm saflığıyla ortaya çıkmıştı. Her ayrıntısıyla hem zarif hem güçlüydü.
Sanki her anı kontrolünde tutan bir kadının asil duruşunu taşıyordu.
Caner, otuz diş
sırıtarak kılıçların altından Lara ile geçerken bir an için Mete ile göz göze
geldi. Saniyelik bir vakitle sağ gözünü kırpıp Lara'ya baktı ve gülümsemesini
olabildiğince genişletti. Kalabalık arasında sessizce selamlaşan gözler, sadece
anı değil, yılların birikmiş güvenini de paylaştı.
Kılıçların altından
geçtikten sonra Lara'nın elbisesi, basamaklardan inmenin ardından açık hava
platformunun taş zemininde hafifçe sürünmeye başladı. Caner, Lara'nın eline
sıkıca sarıldı. Elbisenin uzun kuyruğu biraz takılınca hemen eğildi, diğer
eliyle eteği nazikçe toparladı. Lara, dudaklarının kenarında beliren hafif
gülümsemeyle başını eğdi, sonra adımlarını yeniden hızlandırdı.
Nikâh masası,
süslenmiş bir zeytin ağacının altındaydı. Şırnak'ın yalçın dağlarının gölgesi
uzaktan silikçe görünüyordu ama havada barış ve dinginlik hâkimdi. Sandalyeler
sade ama zarifti, masa ise beyaz dantel örtülerle kaplanmıştı. Yanlardan ince
çiçek süslemeleri sarkıyor, üzerinde küçük, zarif bir kalem duruyordu.
Caner, Lara için
sandalyeyi usulca çekti. O otururken bile gözlerini üzerinden ayırmadı. Sonra
kendi yerine geçti. Nikâh memuru tam karşılarında duruyordu ama onların dünyası
sadece birbirine bakmaktan ibaretti. Mete, yüzündeki sırıtışla Caner'in sağ çaprazında
yerini alırken, Eyşan, boğazını temizleyerek Lara'nın sol çaprazındaki yerini
aldı.
Mete, dilini köpek
dişine sürtüp ellerini önünde birleştirdi ve gülümseyerek Caner'e doğru eğildi.
"Gördük senin de
aptal olduğun günleri," diye fısıldadı. Caner, gözlerini kapatıp açarken
kafasını iki yana sallayıp gülümsedi ve Lara'ya baktı. Mete, haklıydı. Caner,
âşık olmuştu. Aptalca, akılsızca ama gerçek bir tutkuyla ve o gün, aşkın yalnızca
bir duygu değil, bir karar olduğunu anlamıştı. Caner, aptal dediği aşkın
kapılarını, şimdi evlilikle aralıyordu.
Nikâh memuru, kısa ve
zarif bir konuşmanın ardından gözlüğünü hafifçe düzeltti, ellerini masanın
üzerine koydu. Mikrofonu eline aldı, ama ses tonu yüksek değil, yumuşak ve tok
bir tondaydı. Bütün gözler Caner ve Lara'nın üzerindeydi.
"Sayın Lara
Akman ve Caner Cenk Çakır," diye başladı memur, sesi mikrofona yumuşak ama
kararlı bir şekilde yansırken. "Sizler bugün burada hem yasal olarak hem
de ruhlarınızla bir hayat arkadaşlığına, bir ömre yemin etmeye geldiniz. Hayatın
önünüze ne getireceğini bilemeden... Bazen savaşın, bazen fırtınanın, bazen
yalnızca sıradan bir sessizliğin içinden geçeceğinizi bilerek..."
Kalabalıktan derin
bir sessizlik yayıldı. Herkes o an, sadece iki kişiyi izliyordu. Birbirlerine
göz kırpmadan bakan iki yorgun, savaşçı ruhu.
Memur, başını hafifçe
yana eğdi ve Lara'ya yöneldi.
"Lara Akman.
Bugün burada, hiçbir baskı altında kalmadan, özgür iradenle; yoldaşlığını
karanlık zamanlarda da sürdüreceğine, birlikte susacağın ve birlikte
konuşacağın bir hayata 'evet' demeye, Caner Cenk Çakır'ı, iyi günde de kötü
günde de sadakatle seveceğine ve yanında duracağına söz veriyor musun?"
Lara'nın gözleri
buğulandı ama sesi titremedi. Gözlerini Caner'e dikti. Sesinde ne fazla bir
duygu ne eksik bir kelime vardı. Her şey olması gerektiği kadar netti.
"Evet,"
dedi. "Kalbimle, evet."
Memur döndü, bu kez
dik bir duruşla Caner'in gözlerinin içine baktı.
"Caner Cenk
Çakır. Bugün burada, hiçbir baskı altında kalmadan, kendi iradenle; hayatın her
anında Lara Akman'ın yanında olacağına, onun kalbinin güvenli limanı olacağına,
onu sadece bir eş değil, kaderin ta kendisi gibi kabul edeceğine söz veriyor musun?"
Caner'in dudakları
kıpırdadı ama önce sesi gelmedi. Gözlerini Lara'ya dikti.
"Evet. Gönlümle,
onurumla ve son nefesime kadar, EVET!"
Caner'in ilk başta
sakin çıkan sonu sondaki kuvvetiyle haykırışa çevrildiğinde Mete, irkildi ve
Caner'e kahkaha atarak bakmaya başladı. Lara'nın şahidi Alev, gülmeye
başladığında Barış, nemlenen göz altlarını çaktırmadan silmeye çalışıyordu.
Nikah memuru Barış ve
Alev'e bakıp kaşlarını kaldırdı.
"Şahitler,
şahitlik ediyor musunuz?"
Barış ve Alev,
kafalarını sallayıp birbirlerine baktılar ve aynı anda Caner ve Lara'ya bakıp
otuz iki diş sırıttılar.
"Hayır demek
olmaz, tabii ki de evet!"
Kalabalık alkışlara
boğulurken, nikâh memuru gülümseyerek defterin sayfalarını çevirdi. Lara ve
Caner, isimlerini zarif imzalarıyla mühürlediler. Kalem Caner'in elindeyken,
Lara'ya dönüp hafifçe eğildi.
"Artık resmen
benim eşimsin," diye fısıldadı. Lara, dudaklarında hafif bir tebessümle
cevap verdi. "Zaten hep öyleydim."
O sırada Bora,
arkadan Barış'ın sırtına bir şaplak attı. "Gördün mü be kardeşim, Caner de
evlendi ha. Bundan sonra sırada kim var?"
Barış cevap vermedi,
gözlerini kısa bir an için Alev'e çevirdi. Gülümseyerek başını hafifçe yere
eğdi. Nikah masasından ayaklandıklarında nikah memuru Caner ile Lara'ya baktı.
"O halde;
şahitler huzurunda, yasal olarak sizleri karı koca ilan ediyorum."
Caner, hafifçe
Lara'ya döndü ve ellerini Lara'nın kollarının yanına yaslayıp alnına
dudaklarını değdirdi. Ağırca kondurduğu nazik öpücük sonrası burnunu Lara'nın
burnuna sürttü.
"Hayatıma hoş
geldiniz karıcığım, iyi ki geldiniz, iyi ki."
Lara, Caner'in
gözlerinin içine baktı.
"Hoş bulduk
hayatına, seni sonsuza dek sevmeye geldik."
Birbirlerinden
ayrıldıklarında Caner, hızla arkasındaki Mete'nin karşısında durdu. Mete, alt
dudağını sertçe dişleyip kollarını açtı ve Caner'i kendine çekip sıkıca
sarıldı. Lara ile Eyşan, gülümseyerek sarıldıklarında Caner, gözlerini kapatıp
derin bir nefes verdi.
Lara ile Eyşan,
birbirinden ayrıldıklarında Caner ile Mete'de ayrılmışlardı. Caner, alaylı bir
şekilde kollarını iki yana açtı.
"Yenge?"
diye söylendiğinde Eyşan, gülerek Caner'e sarıldı.
Eyşan, Caner'in
kulağına "Öğk," diye fısıldadığında kahkaha atarak ayrıldılar. Mete
ile Lara, bir abi kardeş edasıyla sarılıp ayrıldıklarında Barış ile Caner göz
göze geldi. Caner, kaşlarını kaldırıp Barış'a kollarının arasını gösterdiğinde
Barış, gözlerini devirdi ve Caner'e doğru yaklaşıp sarıldı.
"Artık sıra
sende Barış," diye fısıldayıp geri çekildi. Barış, umutla parlayan
gözlerle Caner'i süzüp Lara'yla tokalaştı. Caner, elini gülümseyerek Alev'e
uzattığında Alev, Caner'in uzattığı eli sıkıp gülümsedi. Lara ile Caner,
yeniden birbirlerinin ellerine kenetlendiklerinde sahnenin ortasına doğru
yürümeye başladılar.
Caner, sol elini
Lara'nın beline yaslayıp kendine doğru çektiğinde Lara'nın eli otomatik bir
şekilde Caner'in sağ eline kenetlenmişti. Lara, sol elini Caner'in omzuna
koyduğunda ilk dans müziklerinin melodisi yankılanmaya başlamıştı.
"Öyle kolay
âşık olmam
Ama senin ayrı bi havan var
Seni gördüğümde beynim oyunlar oynar"
Caner'in dudaklarında
şarkı sözlerini duyduğu andan itibaren buruk bir tebessüm oluşmuştu.
"Yine
görüşürüz hiç sanmam
Yaşıyoruz çok farklı hayatlar
Benim olmazsan burda bi dakka durmam"
Lara'nın gözleri,
Caner'in gözlerinden bir anlığına bile kopmazken derin bir nefes alıp usulca
verdi.
"Bir bir bir
söyledim her şeyi olmaz ki
Zorlama boş yere
Senden kaçar oldum ben engeller yüzünden
Hiç hiç hiç yok mu bi yolu demiştin
Ben de o gece fazla içmiştim
Kıralım duvarları gel yanıma yat dedim"
Caner, Lara'nın
belinden elini çekip Lara'yı kendi etrafında bir kez döndürdü. Yeniden
birbirlerine yaklaştıklarında alınları birbirlerine yaslandı.
"Öyle kolay
âşık olmam
Ama senin ayrı bi havan var
Seni gördüğümde beynim oyunlar oynar
Yine görüşürüz hiç sanmam
Yaşıyoruz çok farklı hayatlar
Benim olmazsan burda bi dakka durmam"
Caner, derin iç
çekti.
"Aşık ettin beni
kendine," diye fısıldadı.
Lara, gülümseyerek
alnını Caner'in alnına sürttü.
"Havadan oldu
herhalde?" deyip güldüğünde Caner, kahkaha atarak alnını Lara'nın alnından
ayırdı ve elini başının arkasına koyup Lara'yı göğsüne yasladı. Caner, Lara'yı
göğsüne daha sıkı bastırdı; kalplerinin aynı ritimde attığını hissediyordu. O
an, tüm dünyanın gürültüsü ve karmaşası yok olmuş, sadece ikisi kalmıştı.
Lara'nın sıcak teni, yumuşak nefesi, Caner'in içinde büyüyen huzur ve
mutluluğun en somut kanıtıydı.
Gözlerini
kapattığında, yanında sevdiği kadının varlığı ona hayatın tüm zorluklarına
karşı güç veriyordu. Bu anın, birlikte atacakları sayısız adımın ilk ve en
değerli başlangıcı olduğunu biliyordu. Sessizce ama derin bir kararlılıkla,
geleceğe doğru birlikte yürümeye hazırdılar.
8 Haziran 2022 /
Şırnak
Eyşan Çakır, Ağzından
Sil Baştan, Şebnem Ferah
Bir çiçek, tohumu
patladığında kökünden koptu. Tohuma bulaşan kan taneleri, dünyaya gelen canın
varlığını kanıtladı. Çiçek öldü ama tohum toprağın altına gizlendi. Bir gün
gelecek, o tohum çiçeğin izlerini taşıyarak topraktan patlayacaktı.
Ve zaman geçti...
Toprak, o tohumu
bağrına bastı, derinlerinde sakladı. Geceler boyu karanlığa sarındı, soğuk
yağmurlara göğüs gerdi, rüzgârın savurduğu anlarda bile kök salmaya devam etti.
Dışarıdan bir hiç gibi görünen bu sessiz bekleyiş, aslında içten içe büyüyen
bir hayattı.
Derinliklerde
filizlenmek, karanlığın içinde ışığı hayal etmek zor bir sanattı. Toprak bazen
fazla ağır geldi, nem fazlalaştı, soğuk, keskin bir bıçak gibi iliklerine
işledi. Lakin tohum biliyordu; ne kadar derine gömülse de bir gün o karanlıktan
sıyrılacak, toprağın çatlaklarından süzülerek gökyüzüne uzanacaktı.
Bir süre sonra vakti
geldi. İki filiz, toprağın kabuğunu kırarak gün ışığına gözlerini açtı.
Küçüktü, narindi ama inatçılığı atalarından mirastı. Onu örseleyen
fırtınaların, onu ezen toprakların, onu unutan zamanın inadına büyüyecekti.
Kökleri geçmişin kanını, dalları geleceğin umudunu taşıyordu.
Her yaprak, bir anıyı
anlatıyordu. Her çiçek, kaybedilmiş bir hikâyeyi fısıldıyordu. O tohumdan
doğan, sadece bir bitki değil; bir hatıra, bir direniş, bir yeniden doğuştu.
Çünkü hiçbir şey gerçekten ölmezdi. Toprak sadece korurdu, saklardı ve zamanı
geldiğinde dünyaya geri verirdi.
Ve şimdi, rüzgârın
kollarında savrulan narin çiçeğin ta kendisi, bir zamanlar toprağın altında
gömülü kalan o kanlı tohumdu. Artık, göğe uzanan bir hikâyeye dönüşmüştü.
Etrafımdaki
kalabalığın canlılığı ve neşesi, içimdeki o hafif huzursuzluğa rağmen varlığını
koruyordu. Osman, Barış, Ahmet, Alev, Yonca, Kubilay ve Deniz, Caner ile
Lara'nın etrafında oyunlarına dalmıştı. Onların enerjisi, o anın samimiyeti ve
sıcaklığı beni bir anlığına rahatlatıyordu. Gözlerim etrafta dolaşırken,
herkesin yüzünde o anın mutluluğunu gördüm; bu an, hayatın güzel yanlarından
biriydi.
Bir an için telefonun
sessizde olduğunu hatırladığımda içimdeki dürtüyle çantama uzandım. Telefonun
soğuk yüzeyini avuçladım. Ekranı açtığımda Selçuk'un adı orada, birkaç
kaçırılmış arama ile birlikte parlıyordu. Gözlerim kalabalığın arasından
Mete'yi aradı; ama o an göremedim. Kısa bir tereddüt yaşadım, ama kalabalığın
neşesi ve çocukların oyunları gözlerimin önündeydi. "Bir şey olmaz,"
diye kendimi teselli ettim, telefonumu tekrar kapattım ve yürümeye başladım.
Ayaklarım hafifçe
yere basarken kalabalığın sesi kulaklarımda yankılanıyordu; her kahkaha, her
koşu, o anın huzurunu daha da güçlendiriyordu. Kapıya yaklaştığımda serin hava
yüzüme vurdu; dışarıda, hafif esen rüzgârın tazeliği içimi ferahlattı. Telefon
yine titrediğinde, ekranda Selçuk'un adı tekrar parladı.
Parmaklarım hafifçe
titreyerek telefonu kulağıma götürdüm. Kalabalığın enerjisi arkamda kalırken, o
an tamamen Selçuk'un sesine açıldı.
"Alo,
Selçuk?"
"Nasılsın, kız
kardeş?"
Duyduğum kız kardeş
kelimesiyle dudaklarımda oluşan bir gülümsemeye engel olamamıştım. Nefesimi
derin çekip, kararlılıkla karşılık verdim, "İyiyim, Selçuk. Sen
nasılsın?"
Selçuk'un derin bir
nefes aldığını işittiğimde arkamda yankılanan müziğin uzaktaki uğultusunun
telefona gittiğinin bilincine varmıştım.
"Neredesiniz, bu
müzik sesi nereden geliyor?" diye sorguladığında boğazımı temizledim.
Kırılmaya çalışan gülümsememi yitirmeden gözlerimi yumdum.
"Caner ile
Lara'nın düğünü var."
Sesim yumuşak ve
hafif titrek çıktı, ama içimde saklamaya çalıştığım özlemin ve sıcaklığın
izleri vardı. Düğünün neşesi arka planda yükselirken, kalabalığın kahkahaları
ve müziğin ritmi uzaklaşıp sadece bir fonda sesi gibi kalıyordu. Selçuk'un
sessizliği, onun da bu anın ağırlığını hissettiğini anlatıyordu.
Bir an, o uzaklarda
olmaları gerektiğini düşündüm; birlikte olsak, bu an çok daha anlamlı olurdu.
Gözlerimi açtım, etrafıma baktım; herkes mutluydu, herkes kendi dünyasındaydı
ama benim dünyam biraz daha farklı, biraz daha eksikti şimdi. Telefonu sıkıca tuttum,
içimde hem sevinç hem de hasret dolu bir sızı vardı.
"Keşke siz de
burada olsaydınız..." diye mırıldandım, sesimin içinde hem umut hem de
biraz da çaresizlik vardı.
Selçuk'un karşılık
vermesi gecikti; sessizlik yine telefon hattını doldurdu. Derin bir nefes aldı,
sonra hafifçe konuşmaya başladı.
"Nasip Güvercin.
Bize nasip olmadı."
Sözcüklerin ağırlığı
kulaklarıma dolarken, ben de içimdeki karmaşayı bastırmaya çalışıyordum.
Gözlerim etraftaki mutluluğu aradı ama içimde bir yerde hâlâ kaygı vardı.
"Her
neyse," dedi, bir anda. "Sana bildirmem gereken bir durum var."
O andan itibaren,
zaman yavaşladı. Düğünün neşesi, kalabalığın sesi, her şey arkada kalmıştı;
sadece o cümle ve ardından gelecekler vardı. Parmaklarım telefonun üzerinde
sıkıca kenetlendi. Beklemeye hazırdım, ne olursa olsun.
"Dinliyorum."
Telefonun ucunda
belli bir süre sessizlik oluştuğunda kapandığını zannettim ve bir saniyeliğine
telefonu kulağımdan çekip ekrana baktım. Aramanın devam ettiğini gördüğümde
kulağıma yaslayıp kaşlarımı çattım.
"Selçuk, orada
mısın?"
Selçuk'un gürültülü
bir nefesini işittiğimde kaşlarım, alnımda büzüldü.
"Lafı çevirmeyi
ikimizde sevmeyiz Eyşan. Mete, Çilingir'in yeniden asker olabilmesi için kendi
rütbesinden ve Güvercin Timinin komutasından istifa etmiş."
Dünyam bir an için
durdu; içimde büyüyen karmaşanın ne kadar derin olduğunu o anda daha iyi
anladım. Sözcükler zihnimde yankılanırken, içimde tarifsiz bir boşluk açıldı.
Mete'nin böyle bir karar alacağını aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Güvercin
Timi'ni emanet ettiğim adamın, bir anda bambaşka bir yola savrulması korkunç
bir ihtimaldi.
Kalbim sıkıştı,
nefesim daraldı. Emanetin ne kadar kırılgan olduğunu, birinin elinden kayıp
gitmesinin ne denli acı verici olacağını düşündüm.
"Eyşan?"
"Selçuk..."
dedim, sesimde hem şaşkınlık hem de bir parça endişe vardı. "Bunun ne
anlama geldiğini tam olarak biliyor musun?"
Selçuk'un sesinde
yorgun bir kararlılık duyuldu.
"Biliyorum Eyşan
ama Mete, başka çare görmedi. Çilingir'e şans vermek zorundaydı."
Kendimi toparlamaya
çalışırken gözlerimi içeriye doğru çevirdim. Camların arkasında oynamaya devam
eden Osman, Alev, Yonca, Kubilay ve Deniz'i izledim. Her biri, gelecekte
karşılaşabileceğimiz belirsizliklerden habersiz, anı yaşıyordu.
Bilinçsizce,
"Mete'nin kararı tüm dengeleri sarsacak," diye fısıldadım.
Dudaklarımdan dökülen cümleyle dişlimi sertçe dişleyip kafamı iki yana
salladım. Gözlerimi kapattım. O an, ne kadar büyük bir sorumluluk üstlendiğimi,
ama aynı zamanda ne kadar güçlü olduğumu da hissettim. Kalbimde hem korku hem
de sarsılmaz bir inanç vardı.
"Benim kapatmam
gerek Güvercin, bu yolda doğru bir karara varılacağından eminim."
Aramanın sonlandığına
dair bir ses yankılanırken kulağıma yaslı telefonu ağırca çektim. Bedenimi
kapıya doğru çevirdiğimde müziğin yüksek sesi hâlâ devam ediyordu. Ama benim
içimde artık farklı bir sessizlik vardı; bu sessizlik, fırtınadan önceki
durgunluk gibiydi.
Ağır adımlarla
içeriye doğru yürümeye başladığımda ilk defa savsakladığımı fark ettim. İçimde
bastırdığım o korku ve kaygı, şimdi bedenime ağır bir yük gibi çökmüştü.
Adımlarım ritmini yitirmiş, ağırlaşmıştı. Kalabalığın kahkahaları, müziğin
coşkusu bir yandan kulağıma çalınırken, diğer yandan zihnimde koca bir boşluk
açılıyordu. Gözlerimi yere indirdim; yorgunluğun, korkunun ve belirsizliğin
ağırlığı omuzlarımdaydı.
İçeriye girdiğimde
gözlerim dalgınca sürüklendi ve uzakta, gülüşerek birbirleriyle konuşan Mete
ile Bora'ya takıldı. Aralarındaki rahatlık, o an içimde büyüyen fırtınayla
tezat oluşturuyordu. Onların samimiyeti, gürültünün içinde bir huzur noktası
gibiydi ama benim içimdeki endişe ağır ağır büyüyordu.
"Kızım?"
Hümeyra annenin,
önüme geçip Mete ile Bora'ya olan bakışımı kesmesiyle gözlerim, gözlerini
buldu. Endişeli gözleri, yüzümü tarayıp gözlerimde duraksadı.
"Yüzün bembeyaz
olmuş, iyi misin kızım? Mete'yi çağırayım."
Bir anda Hümeyra
annenin elini tutup kendime doğru çektim.
"Hayır,
çağırma." Boğazımı temizledim. "İyiyim, sadece..."
Kelimeleri
toparlayacak gücü kendimde bulamıyordum. Aldığım nefeslerin düzensizliği,
içimdeki karmaşanın küçük bir yansımasıydı. Kalbim hızlı hızlı atıyor, ama
kelimeler dilimin ucunda donup kalıyordu. Gözlerim, arkasındaki Bora ve Mete'ye
kaydığında bakışları baktığım yere kaydı ve birkaç saniye ağırca bana döndü.
"Öğrendin
demek?"
Gözlerim, bir
mıknatıs misali Hümeyra annenin gözlerine çekildiğinde gözlerini kıstı. O
bakışlarda, yılların verdiği tecrübe ve şefkatin yanı sıra, içimde saklamaya
çalıştığım o sıkıntıyı görüyordu.
Bir an durakladım.
Hümeyra annenin yanımda olması hem bir sığınak hem de sorumluluğumu hatırlatan
bir yük gibiydi. O gözlerin içine bakarken, bu yükün altından nasıl kalkacağımı
düşündüm.
"Öğrendim,
anne..." diye fısıldadım sonunda, sesim kırıktı ama kararlıydı. Onun
anlayış dolu bakışıyla karşılaşmak, içimdeki fırtınanın biraz olsun
hafiflemesini sağladı.
"Peki, ne
yapmayı düşünüyorsun?"
Hümeyra annenin
sorusuna sessiz kaldım; dudaklarım mühürlüydü ama içimde fırtınalar birbirine
çarpıyordu. Dışarıdan dingin bir siluet gibi görünsem de içimde kıyamet
kopuyordu. Çünkü ben, kelimelerle sarılmış yalanların ötesinde, gerçeğin peşine
düşmüş bir izdim.
Ve o iz; bir sonun
doğurduğu, ilk başlangıç olacaktı.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!