Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Ya Sidi, Orange
Blossom
Tamam Aşkım, İbrahim
Tatlıses
Çözemezsin,
Dedublüman
Nilüfer, Müslüm
Gürses
A Shadow's Lament
The Evening Fog,
Twelve Titans Music
Seni Seviyorum, Bora
Öztoprak
Yandım, Mazhar Alanson
🕊️
XLVIII
Her insanın bir
kimliği vardır.
Kimlik dediğimiz şey,
sadece bir isimden ya da doğum tarihinden ibaret değildir. O, insanın ait
olduğu yerdir, geçmişidir, tanıklarıdır. Peki ya bir askerin kimliği nedir?
Üniformaya sıkışmış bir suskunluk mudur yoksa her sabah giydiği kamuflajın
içinde kaybolan bir insan mıdır?
Bir asker için
kimlik, çoğu zaman boynuna asılı bir künye kadar basite indirgenir. O metal
parçaya kazınan birkaç harf ve rakam, insanın geçmişine dair tüm detayları
yutar fakat künyeye bakarak bir askerin sevdiği şarkıyı, çocukken hangi sokakta
top oynadığını ya da kime özlem duyduğunu anlayamazsın. Kimliği tanımlayan o
soğuk metal, görevle özdeşleştiğinde, geriye kalan yalnızca bir görev bilinci
olur. Ve o künye kaybolduğunda, kimlik de beraberinde kayar. Artık o kişi bir
isim değil, bir boşluk olur.
Künye ne zaman
bulunur, bilinmez. Belki hiç bulunmaz ama o kayıp, sadece bir eşyanın değil;
bir insanın, bir hafızanın ve bir aidiyetin de kaybıdır. Her geçen gün, adı
biraz daha silinir belleğimizden. Entropi, insanın içinde başlar; dağınıklık,
ilk önce hatırlanması gerekenleri yutar. Ve künye yoksa, kimlik askıda kalır.
Ne tamamen unutulmuş ne de tam olarak hatırlanmış bir hâlde olur.
Peki, kimliği olmayan
bir askeri rütbe mi tanımlar yoksa, o rütbenin uğruna susmayı seçtiği anlar mı?
🖇️
6 Eylül 2016 / Özel
Kuvvetler Komutanlığı, Gölbaşı, Ankara
Bora Yalaz Arınlı,
Ağzından
Ya Sidi, Orange Blossom
O gün sabah her
zamankinden sessizdi Gölbaşı. Kışa dönmeye hazırlanan Ankara havası, betonun
üzerinde ince bir buz gibi geziniyordu. Nizamiyeden geçtiğimizde, içimde tarif
edemediğim bir ağırlık çöreklendi. Sessizlik, sadece havanın değil, karargâhın
da içinde dolanıyordu sanki. Herkes bir şeylerin farkındaydı ama kimse dile
getirmeye cesaret edemiyordu. Alışıldık emir-komuta zincirinin dışında bir
şeyler oluyordu.
Üzerimde, siyah bir
gömlek ve aynı renkte taktik pantolon vardı. Ellerindeki dosyalarla bir sağa
bir sola yürüyüp giden askerlerin arasında bakışlarım, solda, duvara yaslanmış
bir şekilde bekleyen abime ve Ahmet'e kaydı. İkisinin de yüzü ciddiyetinden ödün
vermiyordu ama gözleri öyle değildi. Heyecanla bekleyiş, gözlerinde belirgin
bir parıltıya neden olmuştu.
Bir anda önümdeki
kapı aralandı ve üzerindeki kamuflaj üniformasıyla çıkan rütbeli, elindeki
kağıtla koridora baktı.
"Bünyamin Boraç
Arınlı."
Abim, ismini duyduğu
anda Ahmet'in yanından ayrılıp kapıya doğru yaklaştı. Kapıdan içeriye girmek
üzereyken gözleri bir anlığına bana değdi. Sağ gözü saniyelik bir farkla
kapanıp açılırken göz kırptığını anlayabilmiştim. Dudağımın sağ köşesi, titrek
ve silik bir şekilde kenara çekilirken Ahmet'in yanıma geldiğini gördüm. Hemen
solumda durduğunda omzunu hafifçe omzuma sürtüp duvara yaslandı.
İçeriden gelen sesler
bastırılmış bir uğultu gibiydi. Abim içeri girdiğinde kapı yeniden kapandı ve
koridor yine sessizliğe gömüldü. Saatime bakmadım ama zaman orada durmuş
gibiydi. Beklemek, bir asker için en zor eğitimdi belki de. Ne kadar hazır
olursan ol, o kapıdan içeri çağrılana kadar her şey belirsizdi.
Ahmet, sağ cebinden
bir şeker çıkardı ve avucuma bıraktı. "Naneli," dedi. Abimle birlikte
göreve gitmeden önce hep yapardı bunu. Boğazımda bir şey düğümlendi ama
yutkundum. Ahmet, abim ile aynı yaştaydı ve benden üç yaş büyüktü. Birlikte
çıktıkları yolculukta her ne kadar kendimi bir an için geride kalmış hissetsem
de hiçbir zaman öyle olmadığını kanıtlamışlardı.
Abimin yokluğunda
Ahmet, benim abimdi.
Yaklaşık yedi dakika
sonra kapı yeniden açıldı. Aynı rütbeli asker, bu sefer elinde kâğıt olmadan
Ahmet ile bana baktı.
"Zafir ve
Çilingir."
Bizim, kimliğimiz
yoktu.
Biz, kimliksizlerdik.
Bizi doğrudan brifing
salonuna aldılar. Geniş bir masanın etrafında toplanmış tanıdık yüzler, tüm
ciddiyetiyle bize bakıyordu. Masanın en başında Mete ve Caner'in babası,
Alparslan Çakır oturuyordu. Babamın can yoldaşı, benim can dostumun babasıydı.
Masanın solunda yer
alan sandalyelerde sırasıyla Mete, Caner, Barış, abim, Alper ve Yonca
oturuyordu. Ahmet ile birlikte onların tam karşısına oturduğumuzda dosyalar
dağıtıldı, kapılar kapandı, perdeler indirildi. Alparslan Çakır, önündeki
evraklara elini koymuş, sessizce göz gezdiriyordu. Kimseye bakmadan konuşmaya
başladı.
"Bugün burada,
TSK'nın özel bir inisiyatifi kapsamında, emir-komuta zincirine bağlı ama klasik
yapının dışında bir tim kuruyoruz. Adı: Mavi Ateş. Sıcak çatışmalara değil,
sıcak sessizliklere gideceksiniz. Bu timin içinde yer almak istiyorsanız, hayatınızda
artık geriye bir şey bırakmayacaksınız."
O cümleyle içimizden
bir şey koptu. O an anladım ki, sadece bir tim kurulmuyordu. Kendi adımıza yeni
bir kimlik, yeni bir yol çiziliyordu.
Mete'nin hafifçe
hareketlendiğini fark ettiğimde önündeki dosyanın kapağını açtığını gördüm.
Yüzü taş gibi bir ciddiyetle kaplıydı. Mete Mert Çakır, gerçekten de komutan
olmak için yetiştirilmişti.
"Herkes kendi
uzmanlığında bu timde yer alacak. Görev dağılımı şu şekilde olacak. Önünüzdeki
dosyalarda da vereceğim bilgiler mevcut. Caner, keskin nişancı olarak göreve
dahil."
Bakışlarımı dosyaya
indirdiğimde Mete, her göz gezdirdiğim ismi söylemeye başladı.
"Barış, sahada
iz sürme ve taklit etme göreviyle, Alper, medikal müdahale ve psikolojik analiz
göreviyle, Yonca, kamuflaj uzmanlığı sayesinde sızma göreviyle," bir
anlığına kafamı kaldırıp Mete'ye baktığımda bakışları abimin yüzüne odaklıydı.
Sanki geçmişle gelecek arasındaki çizgide bir karar anıymış gibiydi o an,
"Bünyamin, patlayıcı imha uzmanı olarak aramızda yer alacak," dedi.
Bakışları Ahmet ile
bana döndüğünde çenesini dikleştirip omuzlarını geriye attı.
"Yapılan
yazışmalar ve onaylar sonucunda Suikast Ekibinden ikinizi seçtik."
Gözlerimi Mete'nin
mavilerinden çekip önümdeki dosyada yazılanlara baktım.
Suikast Ekibi –
Kimliksizler:
Çilingir /
Uzmanlığı: İstihbarat ve Taktiksel Yönlendirme – Ölüm Anonsçusu
Zafir / Uzmanlığı:
Psikolojik Operasyonlar ve Şifreli İletişim – Zihin Avcısı
"Zafir, yabancı
dile olan etkin yatkınlığıyla sahada iz sürme, istihbarat toplama ve sızma
görevlerinde yer alırken, Çilingir ise elektronik erişim, kilit sistemleri ve
sessiz geçiş uzmanı olarak görev alacak."
Konuşma bittiğinde
kimse yerinden kıpırdamadı, nefes almadı. Yalnızca ve sessizce birbirimize
baktık. Geriye dönüp dönmemek, masadan kalkıp kalmamak arasında insanın içini
ezen bir kararsızlıktı ama kimsenin kalkmaya niyeti yoktu. Çünkü o andan sonra
artık biz sadece bir tim değil, bir kararın, bir yok oluşun, bir dirilişin kod
adlarıydık.
Alparslan Çakır,
önündeki kalemi alıp dosyaların köşesine kısa bir not düştü. Sonra başını
kaldırdı.
"Bu bir görev
değil evlatlar. Bu bir varoluş şekli. Mavi Ateş, gerektiğinde kendi gölgesini
bile arkasında bırakacak. Her biri ayrı birimlerden seçilmiş, özel kuvvetler
standartlarının üzerinde eğitim almış, uyum testlerini geçmiş bireylersiniz.
Artık birey değil, bir timsiniz. Aile gibi ama daha sessiz bir bağla bağlısınız
birbirinize. İçinizden biri düşerse, diğeriniz onu yalnız bırakmaz. Geri
dönmese bile izini bırakmaz."
Gözlerimin kenarında
hafif bir yanma hissettim. O cümle, "geri dönmese bile izini bırakmaz,"
içimi delip geçmişti. Çünkü bu timin kaderinde sessiz gitmek vardı. Adımızı
haykıranlar olmayacaktı. Geri dönsek bile, bizden önce dökülen teri kimse
bilmeyecekti.
Mavi Ateş Timi,
Gölbaşı'nın buz tutmuş sabahında ateşle yazılmıştı.
İlk resmi toplantıdan
birkaç saat sonra, karargâhtaki boş bir eğitim salonuna geçmiştik. Hepimiz hâlâ
ciddiyetimizi korumaya çalışsak da aramızdaki kimya, hafif çaplı bir kaosa
dönüşecekti.
Salonda, timin tamamı
çember olmuş şekilde yerde oturuyorduk. Ahmet'in elindeki ıslak mendille
Barış'ın ensesine saldırmasıyla başlayan dalga, kontrolsüz bir şamata halini
almıştı.
Barış, ciyaklayan bir
sesle irkildi. "YA! Ahmet! Ben sana o kolonyayı getirene kadar ne yaptım
ya?!"
Ahmet, gayet
ciddiyetle.
"Ense terini
vatana ihanet gibi gördüm, Barış."
Caner, gülmemek için
dudağını ısırdı ama Yonca, hiç acımadan lafı yapıştırdı.
"Bu timle görev
çıkarsa düşman kendi kendine teslim olur. Psikolojik savaş böyle bir şey."
Alper, köşede bir
sandalye çekmiş, herkesi gözlemliyordu. Elinde tuttuğu deftere bir şeyler
karalarken kafasını kaldırmadan konuştu.
"Bu ortam, yoğun
bastırılmış mizah potansiyeli içeriyor. Kronik saçmalama riski mevcut."
Mete, duvarda asılı
duran hedef tahtasına bakıyordu ama omzunun seğirmesinden gülümsediği belliydi.
"Bu kadar ciddi eğitimlerden geçip de hâlâ çocuk gibi davranabiliyorsunuz
ya, vallahi umut verici."
Gözlerimi kısıp
Mete'ye döndüm. "Senin ciddiyetin de ayrı bir tehdit unsuru zaten
Hekimoğlu. Bir gün seni gülerken görürsek zaman bükülmesi falan
yaşanacak."
Mete, göz ucuyla bana
bakıp kaşlarını kaldırdı. Tam konuşacakken Caner, söze atladı.
"Ben de bir gün
bu ekiple ciddi ciddi operasyona nasıl gideceğimizi düşünüyorum. Düşman bizden
önce gülmekten düşüp teslim olur diye korkuyorum."
Mete dayanamadı.
Gözlerini kapattı, burnundan nefes verdi.
Bu, "Eğer elimde
kelepçe olsaydı şu an sizi iki sıraya dizmiş, toplu olarak sorguya
almıştım" bakışıydı. Ahmet ve abim, Mete'nin sabır dilenen yüz ifadesiyle
kendilerini gülmekten alamazken Caner, kahkaha atarken başını geriye yasladı.
"Yemin ederim bu
timden ya çok büyük işler çıkacak ya da topluca bir rehabilitasyona
gönderileceğiz."
Mete, o meşhur
sabırlı lider tonuyla ama belli ki gülmemek için zorlanarak konuştu.
"Hazırlıklarınızı tamamlayın. Yarın ilk eğitim senaryosu başlıyor."
Caner, elini
kaldırdı.
"İtiraz
ediyorum. Göz temasın eğitimden çok vicdan muhasebesi yaptırıyor."
Mete, sinirle Caner'e
bakarken Mete'ye yaklaşıp elimi omzuna attım.
"Caner haklı
badi. Geçen eğitimde göz göze geldiğimizde bir hafta kendime gelemedim."
Yonca, ciddiyetle,
"Mete yüzbaşımın bakışı kesinlikle, psikolojik harp dersi olarak
okutulmalı." dedi.
Barış, yavaşça
eğildi, yerdeki pet şişeyi alıp elinde çevirdi.
"Çok
ciddiyetsiziz ama bak hâlâ timiz. Demek ki bu işte bir denge var."
Alper, not defterini
kapatırken mırıldandı.
"Evet.
Psikolojisi bozuk olan düşman bile bizim yanımızda terapi görmüş gibi hisseder.
Strateji budur."
Tam o sırada Barış,
bambaşka bir evrenden seslendi.
"Ya siz hiç
karpuzun içine tespih sakladınız mı? Şifreleme için birebir."
Üç saniye sessizlik.
Mete kafasını hafifçe
çevirdi, Caner'e baktı. Caner, bir saniye bile tereddüt etmeden elini kaldırdı.
"Vallahi bu sefer ben değilim! Yeminle bu fikir bana ait değil!"
Mete, kafasını iki
yana sallayıp sırtını duvara yasladı.
"Yemin ediyorum,
biz özel tim değiliz. Biz, devlet destekli sit-com ekibiyiz."
Tüm salon bir anda
gülme krizine girdi. O an, Mavi Ateş Timi'nin sadece özel yeteneklerle değil,
aynı zamanda birbiriyle eğlenebilen, gülebilen insanlardan oluştuğu anlamıştım.
İşte bu, bizi daha da güçlü yapacaktı.
1 Şubat 2017 00:12 /
Akçakale, Şanlıurfa
Çilingir, Ağzından
Tamam Aşkım, İbrahim Tatlıses
Hava, teni delen
türden bir ayazdı.
Rüzgâr, Suriye
sınırındaki yıkık duvarların arasından sürünerek geçip bizim tarafa fısıltılar
taşıyordu. Ama bu, sıradan bir rüzgâr sesi değildi. Betonların arasından
süzülen uğultu, gecenin içine gömülü karanlık işleri haber veriyordu. Bir tür
uyarı gibiydi. Tanrı bile yüzünü bulutların ardına gizlemişti sanki. Ay,
utangaç bir çocuk gibi yalnızca arada bir gözetliyordu yeryüzünü.
Bizse çoktan utanma
vaktimizi yitirmiş, vicdanlarını askıya asmış adamlar olarak göreve
alışkanlıkla yürüyorduk.
"Akyıldız
Traktör."
Yolun kenarındaki
neon tabela göz kırpıyordu. İçerisi traktör mezarlığı değil, resmen bir silah
cehennemiydi. Dıştan bakıldığında bir tamirhane gibi görünen bu bina, aslında
içinden RPG çıkan bir pavyondu. Bu kadar aleni bir maskeyi kimse ciddiye
almazdı. Belki de zaten bu yüzden işe yarıyordu. Kim, traktör tamircisinden
silah kaçırılacağını düşünürdü ki? Orası değil de dayımın Konya'daki buğday
ambarı gibi görünüyordu.
Bir hafta süren
takibin ardından, silahların Akçakale'den Suriye'ye nasıl ve nereden
taşındığını nihayet çözmüştük. Bu gece, bütün o düğümleri çözme gecesiydi.
Elimi kulaklığıma
götürdüm.
"Çilingir
konuşuyor. İniş sessiz. İçeride hareket var. Teyitli üç adam. Arkada sahne
ışığı yanıyor. Barış dikkat et, o sahneye çıkarsan bu kez seni gerçekten
gömeriz."
Bir çıtırtı geldi
kulaklıktan, Caner'in sinirli nefesi.
"Söz verdirt bir
de Çilingir, tam türkü moduna girdi."
Barış'ı susturmak,
atomu parçalamaktan zordu ve itiraf etmeliyim ki o gece hepimizin içinde sinsi
bir delilik dolaşıyordu. Üzerimde beyaz gömlek ve pantolon, cebimde ise sahte
kimlik vardı ama içimde hâlâ bordo bereli disiplinle çarpan bir kalp atıyordu.
Göz ucuyla, ketumluğun sözlük karşılığı olan Mete'ye baktım. O, afişin arkasına
sığınmış, her zamanki gibi dingin ama ölümüne tetikte bekliyordu.
İlk ben girecektim.
Ben, Çilingir'im.
İçeri adım attığımda
karşıma çıkan şey bir tamirhane değil, rutubetli bir pavyondu. Hava; ter,
duman, parfüm ve bayat lahmacun kokusuyla yoğrulmuş gibiydi. Loş ışıkta sarkan
tavan lambaları, içerideki zamanın durmuş olduğunu anlatır gibiydi. Masaların
arasında kıpırdayan gölgeler, ölümle dans eden figüranlardı.
Köşedeki masada bir
adam telefonla konuşuyordu. Sandalyesinin altına gömdüğü çanta dikkatimi çekti.
Silah sevkiyatı ya da bilgi aktarımı olabilirdi.
Mete ve Caner'in
birbirinden uzaktaki masalara kurulduklarını fark ettiğimde küçük adımlarla
Mete'nin yanındaki masaya yerleşip arkama yaslandım. Caner'in gözleri
irileştiği sırada ortamda bir mikrofon cızırtısı işittim.
"Bu şarkı,
gözleri mavi, siniri kara olan birisine gidiyor."
Sahneye atlamış olan
Barış'tan gözlerimi çekip yeniden Caner'e döndüğümde kafasını sağa doğru
eğdiğini gördüm.
"Allah belanı
versin Barış. Adamlar uyanırsa götümüze boşaltacak mermileri."
Barış, "Bir gün
yolda giderken, biriyle konuşurken, bir şarkı duyduğunda, aklına geldiğim
oluyor mu hiç," diyerek şarkısını söylemeye başladığında hemen yan masada
oturan bir kaçakçı, burnunun kemerinde siyah gözlüğü indirip sahneye baktı.
Yüksek bir sesle yanındaki adama baktı.
"Ula bu adam
gerçek mi yoksa şakşuka yedim de halüsinasyon mu görüyorum?"
Göz ucuyla Mete'ye
baktığımda tüm soğukkanlığıyla üzerindeki siyah gömleği düzeltip kafasını sağa
çevirdi.
"Unutturmayın,
geri döndüğümüzde Barış'a nota anahtarıyla işkence yapılacak."
Barış, bir anda
ezbere bildiğimiz şarkının sözlerini atladı.
"Ah aşkım, aman
aşkım, sen ne dersen tamam aşkım, acılar içinde kaldın, ne istersen söyle
aşkım, bu senin farkın..."
Ben bir yandan
sahneyle mekândaki kaçakçıların ilgisini ölçmeye çalışıyor, bir yandan Barış'ın
sahneyi nasıl hâlâ kontrol altında tuttuğuna şaşırıyordum. Birkaç adam ayağa
kalkmıştı ama niyetlerinden emin değildik. Kimi Barış'a bakıyor, kimi onun
arkasındaki perdenin kıpırtısına. Mete'nin sesini yeniden kulaklıklarımda
duymaya başladım. "Yirmi beş tabanca, on kutu mermi, iki bidon kaçak viski
görüyorum. Sende ne var Zirve?"
Caner, boğazını
temizledi.
"Sahnede iki
keleş bir fiyasko görüyorum. Ayrıca Barış'ı sustursam görev başarısız sayılır
mı?"
Caner'in sesi
kulaklıktan kesildiği anda gözlerimi kısmış, yavaşça sahneye kaydırmıştım
bakışlarımı. Barış'ın elindeki mikrofon, sanki ölüm fermanımızı ilan eden bir
mühür gibiydi. Şarkının melodisi, pavyonun rutubetli duvarlarına değil, gecenin
iliklerine işliyordu.
Gözüm bir anda,
masaların arasında garip davranan bir adama takıldı. Ceketinin altından çıkan
metal parıltı, gecenin tüm karanlığını tek bir noktaya çekmişti. Mete
kulaklıktan fısıldadı. "Sağ duvarın dibindeki adam. Eli silahında. Yabancı
yüzler, onları uyandırdı."
O anda içerideki
atmosfer değişti. Sanki pavyon değil de bir mayın tarlasıydı bastığımız yer.
Her adım, her nefes bir tetik gibi gergindi. Caner'in pozisyon aldığı bölmede
hafif bir kıpırtı oldu. İki adam ayağa kalktı. Birisi çaktırmadan arka kapıya
yöneldi.
"Çilingir,"
dedi Mete. "Arkadan kaçıyorlar. Seçimini yap."
Ben seçmiştim bile.
Elim, ceketimin içine
gizlenmiş tabancaya uzandı. Parmaklarım tanıdık soğukluğa değdiği an geçmişin
bütün operasyonları bir anda zihnime çakıldı. Kandil'deki sessiz gece.
Cudi'deki kıyamet. Afrin'de yarım kalan bir operasyon ve gözleri açık kalan bir
silah arkadaşı.
Ateş etmeyecektim
henüz ama tetikteydim. "Barış," dedim kulaklıktan. "İniyorsun.
Şimdi."
Barış, bir tür hisle
göz göze geldi benimle. Sahnenin kenarına yürürken dudaklarıyla mırıldandı.
"Keşke son bir nakarat daha söyleseydim."
Mikrofonun 'pıt'
sesiyle kesilen şarkı, ortamı bir an için ölüm sessizliğine boğdu. Masalardan
biri hızla devrildi. Kaçmaya çalışan adam kapıya yöneldi. Mete, kurşun gibi
fırladı. Caner, arka bölmeye daldı. Ben, silahımı çektim ve içime çektiğim
soğuk havayı geride bırakıp ateşe döndüm. İçerisi birden çatışma sahnesine
dönüştü. Kurşunlar, nemli duvarlara çarpıyor, bardaklar paramparça oluyor,
çığlıklar birbirine karışıyordu.
O an, yıllardır
defalarca yaşadığım o his geri geldi. Kapatılmış bir dosya gibi bastırdığın ama
içinde hâlâ yanmaya devam eden şey neydi? Adını bilmiyordum ama ne zaman kurşun
sesi duysam, içimden çıkıp bana bakıyordu.
29 Mayıs 2022 – 01:05
/ Şırnak
Yazar, Ağzından
Çözemezsin, Dedublüman
Şırnak gecesi,
dağların koynunda sessizce uzanıyordu. Rüzgârın ince parmakları, kışlanın
duvarlarında geziniyor, demir kapıların köşelerine uğrayıp hafif bir uğultu
bırakıyordu. Gökyüzü, yıldızların titrek ışıklarıyla örtülmüş; ay, karanlıkla
kirlenmiş bir bıçak ağzı gibi ince ve solgundu.
Kışlanın ana
kapısının önünde, Mete tek başına ayakta duruyordu. Üzerindeki hâkî montun
yakası rüzgâra direnememiş, solgun tenine değiyordu. Elinde yanan sigara,
titrek bir ışık gibi, geceye karşı direnen son kıvılcımdı adeta. Dumanı,
dudaklarının arasından ağır ağır çıkıyor, soğuk havada silikleşmeden yukarı
süzülüyordu. Sigarayı orta ve işaret parmağı arasında tuttuğu gibi değil de
sanki bir yük gibi taşıyordu. Ucundaki kül, incecik bir hat olarak sallanıyor,
ne zaman düşeceğini bilmeden varlığını sürdürüyordu.
Mete'nin gözleri
maviydi ama o gece, mavinin ortasındaki siyah noktacıklar genişlemiş, gecenin
bütün boşluğunu içine çekmiş gibiydi. Göz bebekleri bir süre sonra küçülmüş,
gözlerinin mavisi karanlıkla çatışmayı bırakıp teslim olmuştu.
Sigarasından son bir
nefes aldı. Dudakları titremeden, düşünmeden dumanı saldı. Ardından sigarayı
ayak ucundaki boş teneke kutunun yanına bastırarak söndürdü. Geceye arkasını
döndü. Küçük, neredeyse sessiz adımlarla sıhhiyeye doğru yürümeye başladı.
Sıhhiyeye vardığında
içerisi loştu. Sarı floresan lambaların cılız ışığı, odanın beyaz duvarlarını
bile solgun göstermeye yetiyordu. Sol köşede bir sedye ve sedyenin üzerinde
yatan Çilingir vardı. Gözleri kapalıydı, solgun teni yastığa batmış gibiydi.
Mete, sedyenin
yanındaki sandalyeye oturdu. Sırtını hafifçe yasladı, başını geriye bırakmadan
önce derin, uzun bir nefes verdi. O an, dünyadan kopmuş gibi sadece kendini
duydu; kalbinin yorgun ritmini, aklının uğultusunu ve soluk alışının karanlığa
karışan sesini.
Gözleri istemsizce
Çilingir'in göğsüne kaydı. Sol tarafı kalın bir bandajla kapatılmıştı. Bandajın
beyazı, kanın solmuş izleriyle kirlenmişti. Mete, bir an o noktada bakışlarını
sabitledi ama sonra gözlerini kaçırdı. Cesaretini toplayıp yüzüne baktı.
"Duymuyorsun
biliyorum," dedi kısık bir sesle, "ama keşke bu kadar sessiz
kalmasaydık be Çilingir."
Söyledikleri havada
asılı kaldı.
Tam o sırada, kapı
sessizce aralandı. İçeriye giren Ahmet'in ayak sesleri duyulmayacak kadar
hafifti ama Mete, sağ omzunun üzerinden bakarak onun geldiğini hissetti.
Ahmet, bir şey
demeden Mete'nin yanındaki sandalyeye oturdu. Sessizliğin hüküm sürdüğü odada
iki adamın bakışları buluştu. Konuşmadılar. Sadece gözleriyle, kelimelerin
yetmediği yerden bir acıyı paylaştılar. Paylaştıkları şey, sadece bir sızının
değil, omuz omuza yaşanmış bir savaşın, susarak kabul edilmiş kaybın
yansımasıydı.
Koordinasyon merkezi,
içine kapanmış bir kutu gibiydi. Dışarıda gece Şırnak'ın sırtına ağır bir ur
gibi çökmüşken içeride yalnızca sarı bir masa lambası yanıyordu. Her şey
sustuğu için değil, her şey vazgeçtiği için sessizdi sanki.
Eyşan, masanın
başında dimdik oturuyordu ama varlığı dağılmıştı. Sırtı sandalyeye değmiyordu;
ruhu masanın üzerindeki kâğıt yığınlarının arasında bir yerlere sıkışmış
gibiydi. Telsiz sessiz, ekranlar donmuş, duvar saatinin tik takları bile
utançla geri çekilmişti.
Masayı kaplayan
evrakların arasında elini gezdirdi. Parmak uçları kâğıtlara değil de
yaşanmışlıklara değiyormuş gibi yavaş ve dikkatliydi. Sonunda bir dosyada durdu
eli. Açtı.
Çilingir.
İsmi, kâğıdın üst
kısmında siyah harflerle kazınmıştı; bir mezar taşına yazılmış gibi net, sert,
geri dönülmez.
Arkasına yaslandı.
Sırtını sandalyeye tam oturttuğunda, belki ilk kez o gece rahat bir nefes verdi
ama o nefes bile boğazına takılmış gibiydi. Gözleri, dosyanın içindeki
satırlarda gezindi.
İç sayfalarda
başarılar vardı. Operasyon tarihleri. Etkisiz hale getirilen hedefler. Kusursuz
atışlar. Takdir cümleleri. Onun yıllar boyunca ördüğü isimsiz bir gururun
dökümü. Eyşan'ın bakışları bir süre sayfalarda gezindi. Ama asıl durduğu satır
en alttaydı.
Tıbbi Not: Sol
hemitoraksta mermi girişi. Akciğer alt lob kısmi rezeksiyon. Kalıcı kapasite
kaybı. Askerlik durumu yeniden değerlendirmeye alınmalıdır.
Boğazında bir düğüm
oluştu. Eli, istemsizce sol göğsüne gitti. Sanki kendi ciğerine saplanmış gibi
bir boşluk hissetti. Arkaya yaslandı. Sandalyesi hafifçe gıcırdadı. Koyu
karanlığın içindeki yılan yeniden kıpırdandı. Bu odaya birini sokmayan,
Eyşan'ın bile kendi içine girmesine izin vermeyen o sessiz, tehditkâr
yalnızlıktı.
Bir rapor formu çekti
kenardan. Kalemi eline aldığında, tereddüt parmak uçlarına kadar yayıldı.
Yazmaya başlamadan önce gözlerini bir kez daha dosyaya çevirdi. Çilingir'in
sedyede yatan hali gözlerinin önüne geldi; nefes almak için gösterdiği çaba,
bilinçle bilinçsizlik arasındaki o ince çizgi... Ve bir yoldaşın düşmemek için
verdiği sessiz savaş.
Kalemi kâğıda
dokundurdu.
"Durum:
Hayati fonksiyonlar stabil. Göğüs bölgesinde operasyon sonrası hassasiyet
sürmekte. Fiziksel yeterliliği geçici olarak düşmüş durumda. Görev uygunluğu,
üst makamın takdirindedir."
Kâğıdı kıvırıp
dosyanın içine yerleştirdi. Kalemi bıraktıktan sonra ellerini yüzüne kapattı.
"Bir adam,
sadece göğsünden değil, geleceğinden de vurulabiliyor demek ki." diye
fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısık, yorgundu. O an, Eyşan ne
bir komutandı ne de raporları düzenleyen biri... O an sadece, birinin eksilme
ihtimalinin içinde yavaş yavaş küçülen bir insandı.
Gecenin ilerleyen
saatlerinde, Şırnak'ın üzerine daha da ağır basmıştı. Sessizlik, artık bir örtü
değil, sanki bir baskıydı. Betonun, dikenli tellerin, paslı mazgalların bile
nefes aldığı; gökyüzünün yıldızlarla değil, gölgeyle dolduğu saatlerdi.
Eyşan, koordinasyon
merkezinden çıkarken elinde ince bir dosya vardı. Rapor hâlâ sıcaktı, daha
mürekkebi kurumamış bir yük gibi taşıyordu. Parmaklarının arasındaki kâğıt
değil, belki de bir hayatın devamına dair alınacak kararın soğukluğu
titriyordu.
Sıhhiyeye giden yol
sessizdi. Nöbetçi kulübesinin önünden geçerken kimse başını kaldırmadı. Kimse
"komutanım" demedi. Sanki herkes, Eyşan'ın içindeki sessizliğe saygı
duruşuna geçmişti.
Kapının koluna
dokunduğunda, içeriden gelen hafif ilaç kokusu, kanın metalik yankısıyla
karışmıştı. İçeri girdi. Mete, aynı sandalyede oturuyordu. Ahmet gitmişti. Oda
daha da sessizdi şimdi. Çilingir'in solgun bedeni hâlâ yerli yerindeydi. Sadece
odadaki ışığın açısı değişmişti. Gecenin geç saatiyle birlikte, her şey daha
çıplak, daha savunmasız görünüyordu.
Eyşan adımlarını
yavaşlattı. Ayak sesleri yumuşak bir yankıyla odaya doldu. Sandalyelerin
bacakları, hastane seramiğinde çıkardığı o metalik sesle tanıştı. Mete başını
kaldırdı. Göz göze geldiler. Orada, kelimelerin ezileceği bir yoğunluk vardı. O
gözlerde yalnızlık yoktu artık, bir başkasının yalnızlığıyla kesişen bir başka
yalnızlık vardı.
Eyşan, dosyayı
yavaşça Mete'nin yanındaki masaya bıraktı. Sert bir hareket değildi. Bir görev
teslimi gibi de değildi. Bu, daha çok bir yük paylaşımıydı. Mete, dosyaya
bakmadı. Onun yerine gözlerini Eyşan'ın yüzünde tuttu. Eyşan ise, dosyanın
üzerine baktı ama sanki orada değildi. Sanki bir şey söylemek istiyordu ama
sözler, sol göğsünde bir yerde sıkışmıştı.
"Çilingir
uyandığında sağlık raporu teslim edilecek," dedi Eyşan, çok sessiz.
"Hümeyra anne ile Alparslan baba da orada olacakmış, öyle dediler."
Mete gözlerini tekrar
Çilingir'e çevirdi.
"Verilecek karar
umarım Çilingir'i yaşadığına pişman etmez."
Eyşan, bakışlarını
dosyadan çekip Mete'ye baktığında kaşlarını bilinçli bir sorumlulukla alnında
büzdü.
"Mete, her
karara hazırlıklı olmalıyız. Çilingir yalnızca bordo bereli değil, Suikast
Ekibinin de bir parçası. Yarın Türk Silahlı Kuvvetlerine iki tane evrak
gönderilecek. Birinden güzel bir karar alması, diğerinden de alacağı anlamına
gelmeyecek, bunu sende biliyorsun. Özellikle bordo berelinin standartlarını göz
önünde bulundurduğumuzda başımıza ne geleceğini biliyorsun."
Mete, o cümleye cevap
vermedi. Ve Şırnak gecesi, bir kez daha üç insanın omzuna çöktü. Biri
yatıyordu, biri direniyordu, biri taşıyordu.
Her cephede bir savaş
verilir. Bu gece, Tuğgeneral Fikret Yıldırım'ın odasındaki Alparslan ve Hümeyra
Çakır'da Çilingir için bir savaş halindeydi. Tuğgeneral, elindeki evraklara
bakıp derin bir iç çekti ve bakışlarını Alparslan'a çevirdi.
"Bu çocuk,
Bozkır Timi'nde şehit olan Coşkun'un oğlu değil mi?" diye sorduğunda
Alparslan Çakır, kafasını salladı ve gözlerini kırptı. "Bora, babası gibi
bir asker. Çıktığı her görev ve operasyonda başarıyla dönüş yapmış. Özel
Kuvvetler Komutanlığı'na bağlı bu asker, bizim için bir veli nimet
Tuğgeneralim. Onu kaybetmek demek çok büyük bir eksidir bizim için."
Tuğgeneral Fikret
Yıldırım, önündeki belgeleri kapattı. Masaya dirsekleriyle dayanıp öne eğildi.
"Bora'nın
yalnızca sahadaki performansı değil, sadakati, disiplin seviyesi, liderlik
vasfı da dikkat çekici ama rapor açık Alparslan. Mermi sol akciğere yakın bir
noktadan girmiş, kısmi rezeksiyon yapılmış. Uzun vadede yük taşıma, koşu, nefes
kontrolü gibi temel askeri fonksiyonlarda %30'dan fazla kayıp riski var."
Hümeyra Çakır,
çenesini dikleştirip Tuğgenerale baktı.
"O çocuk
silahını bırakırsa nefes almayı da bırakır."
Tuğgeneral, gözlerini
kadına çevirdi. Şefkatle ama kararlılıkla konuştu.
"Hümeyra Hanım,
anlıyorum ama bu mesele artık sadece vicdanla verilecek bir karar değil. Bu,
devletin güvenliğiyle, birliğin bütünlüğüyle ilgili. Onun sahaya dönmesi için
değil sadece, sahada bir daha düşmemesi için düşünmeliyiz."
Alparslan Çakır derin
bir nefes aldı, araya girdi.
"Eğer Bora'ya
bir masa başı önerisi getirirseniz kabul etmeyecektir. Onun ruhu haritaya
değil, arazinin kendisine yazılmıştır. Bu çocuk, kendi ölü babasının izinden
giden bir askerse siz de onu dosyadan değil, içinden gelen çağrıyla
değerlendirin."
Tuğgeneral kısa bir
sessizlikten sonra başını eğdi. Masadan bir kalem aldı, evrakların üzerine bir
not düştü.
"Tam teşekküllü
psikolojik değerlendirme ve ikinci fiziksel test istiyorum. Raporlar
netleşmeden kesin karar verilmeyecek. Ama söyleyin ona... Bazen kahramanlık,
zorlamakla değil kalmakla da olur."
Hümeyra gözlerini
yere indirdi. Alparslan ise, bir teşekkür gibi ama daha çok bir dua gibi başını
Tuğgenerale eğdi.
29 Mayıs 2022 – 03:03
/ Şırnak
Eyşan Çakır, Ağzından
Hayat, iki tarafı
tercihlerle donatılmış bir madalyondur.
Bir tarafında
bekleyenler vardır. Sessiz, sabırlı ve umutla bekler. Diğer tarafında ise
kanla, inatla ve yeminle yürüyenler vardır. Ben, ikinci tarafta yürümeyi
seçtim. On altı yaşımda adımı değiştirdiler, on sekizimde parmak izimi.
Yirmimde dağlara çıktım, ilk hainin kafasını nişanladım. Yirmi beşimde gözümün
içine baka baka "biz kazanacağız" diyen her düşmana, "önce bizi
geçeceksin" dedim.
Ben annemin ölümünü
gömen değil, intikamını taşıyan bir kadındım. Babamın adını andıklarında
içimden geçen dua değil, bir sonraki operasyonun planıydı. Acımı bir duanın
içine değil, bir silahın soğuk namlusuna yükledim. Anne ve babamın dağılmış
üniformaları gözümün önünden hiç gitmedi ama ben, gözlerimi yummadım, gözyaşı
dökmedim.
Yas tutmadım.
Çünkü yas, düşmanın
zaferini kabul etmekti.
Beni bu topraklara
bağlayan şey sadece kan değil, hatıraların sırtıma yüklediği bir sorumluluktu.
Bir kadının; annesinin çığlığını, babasının suskun cesaretini içinde taşıyarak
yürüyebileceğini gösterdim herkese. Diz çökmedim. Boyun eğmedim. Sevdiğim her
şeyin küle döndüğü o günden beri içimde bir yangın var. Ama ben bu yangını
ağlayarak değil, savaşarak söndürmeyi seçtim.
Ben, bir çocuğun
geceleri titreyerek uyandığı karanlıkta büyüdüm. Ben, geçmişini devlet sırrı,
kimliğini mühürlü dosya yapan bir sistemin içine doğdum ama yine de inancımı
kaybetmedim. Kendimi kaybetmedim.
Her adımım
hesaplıydı. Her nefesim görevdeydi. Gözlerimi her kapattığımda, annemin bana
son kez sarıldığı anı gördüm ama ben o anı bir yas olarak değil, bir emir gibi
taşıdım.
"Sakın durma
Eyşan... Bitirene kadar durma."
Durmadım.
Şimdi bizi hâlâ
durdurmak isteyen o madalyonun diğer tarafında bekliyordum. İhanet pusudaydı,
karanlık ise tetikte. Sessiz, sabırlı ve umutluyduk. O madalyonun gölgeli
yüzünü, güneşe çevirmeden de durmayacaktık.
Bakışlarım, ağırca
sol yüzük parmağımdaki alyansa indiğinde sesli bir iç çektim. O yüzük, sadece
bir evliliğin değil; yarım kalan hikâyemin tamamlanma sözüydü. Sağ yüzük
parmağımdaki güvercin kanatlarıyla bezeli yüzüğüme baktım. Beni ben yapan
kimliğime sarılarak sağ elimi de karnıma yasladım.
Karnımdaki bebekler,
henüz gözlerini açmadan önce bu ülkeye barışı göstermeliydim. Henüz bana
"anne" demeden önce, onların annesinin kim olduğunu, ne için
savaştığını bilmelilerdi. Ben onlara ölü bir ülke değil, uğruna yaşanacak bir
ülke bırakmak istiyordum.
Sevdiklerimizden
ayrılarak değil, sevdiklerimizle çocuklarımızı büyütmek istiyordum.
Ben Eyşan Çakır.
Sadece bir komutan değilim.
Ben, vatanı sırtında taşıyan tüm kadınların sesiyim.
Ben, bu ülkenin hem kurşun yiyen göğsüyüm hem de doğum sancısı çeken rahmiyim.
29 Mayıs 2022 – 12:06
/ Şırnak
Mete Mert Çakır,
Ağzından
Bora'nın başucunda
oturuyorum ama orada bekleyen sadece ben değildim.
Odamızda suskun bir
zaman duruyor, anılar kıpırdamadan sıralanıyor duvar diplerine. Kimi günün
sabahından, kimi bir cephenin ortasından, kimi gece yarısı uykusuz bir
çözümlemeden... Her biri, onunla ördüğümüz dostluğun tuğlaları gibi.
Bora Yalaz Arınlı.
Bir sırdaştı.
Bir omuzdu.
Bir kadeh sessizlikti.
Bir küfrün içinde saklı merhametti.
Başucunda otururken,
sırtıma kadar yürüyen o soğuk sızıdan anlıyordum; onu kaybetmek, sadece bir can
kaybı değildi. O giderse, bazı kelimeler sonsuza dek eksik kalırdı. Geri
dönmeyecek bir parçamdı o.
"Bora..."
dedim, sesim kendi içime gömüldü. "Uyan. Ne olur, uyan. Yalnız bırakma
beni."
Sessizlik, duvarları
çatlatan türdendi. Bir çift puslu bakış, acının ve kim bilir kaç rüyanın
içinden süzülerek bana değdi. O anda, dünyada bir şey yerinden oynadı. Sanki
Tanrı, sustuğumuz yerde konuştu.
"Bora?"
dedim yine. Fısıltıydı bu, ama içimde haykırıyordu. O bakış, önce tanımadı
beni. Gözlerinin içinde, beni benden daha iyi bilen bir dost yeniden doğdu.
Kaşlarının arasında bir çizgi beliriverdi. Dudakları çatlamış ama belli ki
kelimeler arıyordu. Bora'nın sağ tarafında oturan Ahmet, ağırca ayağa kalkıp
sedyeye doğru yaklaşırken gözlerimi Bora'dan ayıramadım.
"Ne ağladın be
Bozkurt?"
Sesi, rüzgâr gibi
hafifti ama göğsümde gürledi. Gülümsedim. Dudaklarım titredi. Ahmet, büyük
adımlarla revirin kapısına ilerlerken ayağa kalkıp biraz daha Bora'ya
yaklaştım. "Azıcık gözyaşı döktük diye hemen de yakaladın ha," dedim
boğuk bir kahkahayla. Sanki ciğerimden çıkmadı o ses. Sanki yıllardır içime
bastırdığım bir nefesin, nihayet dışarı salınmış haliydi.
Bora'nın yorgun
bakışları benden ayrılıp sağ kolumun yanından kapıya döndüğünde göz
bebeklerinin büyüdüğünü fark ettim. Sağ omzumun üzerinden arkama baktığımda
Ahmet, başını duvara yaslamış bir şekilde Bora'ya bakıyordu. Gözlerinden
yanaklarına düşen yaşları saklamaya gerek duymuyordu. Açık kapıdan içeriye
giren Ümit ile bir adım kenara çekilip gülümsedim. Ümit, yüzündeki rahatlama
tebessümü ile Bora'ya yaklaşıp elindeki defteri açtı.
"Yeniden aramıza
hoş geldin Bora," dedikten sonra bakışlarını monitöre çevirip yeniden
dudaklarını araladı. "Kendini nasıl hissediyorsun?"
Bora, gözlerini her
kırpıştırdığında sanki içindeki yorgunluğu bir nebze olsun kaybediyordu.
Konuşmak için yeterli nefesi bulduğunda "İyiyim," diyebilmişti. Ümit,
elindeki deftere kalemi bastırdığı anda bakışlarım Bora'nın gözlerine çevrildi.
Bora, ısrarla gözlerini Ahmet'ten çekmiyordu.
Ümit, kendi defterine
notlarını alırken aslında biz; bir kardeşin, ölümün kıyısından geri dönüşünü
içimize kazıyorduk.
Dikkatimizi çeken
adım seslerini işittiğimizde hepimizin bakışları kapıya çevrildi. İçeriye giren
Caner ve Barış'ın arkasından gelen Eyşan, hızla yanıma gelip gülümseyerek bana
bakarken derin bir nefes verip kolumu omzuna attım ve kendime doğru çektim. Dudaklarımı
şakağına bastırıp derin bir nefes aldım.
Eyşan, hâlâ omzumun
altındayken, avuç içini sırtıma koydu. Duruşum değişmedi ama içim çözüldü. Her
şey tamir olmasa da bazı şeyler yeniden inşa edilebilirdi. Revirin kapısından
içeriye giren Kubilay, Deniz ve Osman ile yüzümde naif bir tebessüm oluştu. Her
ne yaşanırsa yaşansın, içimizdeki bağlılık duygusu hiçbir şekilde çözülmüyordu.
O an, bir anlığına
zaman durdu. Sanki revirin duvarları, içeriye dolan nefesleri, yutkunmaları ve
boğaza oturan minneti tutmak için biraz daha genişledi. Bu sessizlik,
çığlıkların bittiği yerde başlayan bir dua gibiydi. Biz, dağlarda omuz omuza
yürümüş adamlardık. Aç kaldık, uykusuz kaldık, ölüme defalarca selam durduk ama
en çok da birbirimizin yokluğuna yenildik.
Boğazıma düğümlenen
cümleyi içime gömdüm. Çünkü bu an, kelimelerin değil, varlığın anıydı. Birinin
yaşadığını görmek, hâlâ burada olduğunu hissetmek... İşte bu, en büyük şükürdü.
Bakışlarımı Bora'ya çevirdim. Yastığa yaslanmış başını hareket ettirmeden, gözlerini
birer birer hepimize çeviriyordu. Çok şey söylemek ister gibiydi ama o sadece
başını hafifçe eğdi. İçindeki yorgunluğu taşıdığı hâlde, omuzlarındaki ağırlık
hafiflemişti.
Bakışları, gözlerimde
asılı kaldığında küçülen göz bebeklerinin içinde sıkıştım.
"Çilingir,
yarın bir gün, kader bu ya, ateş altına girersek, biraderimiz dediğimiz o
insan, bize ateş açarsa sen ne yaparsın?"
Bora, gözlerini
kısıp çenesini dikleştirdi.
"Dilsiz
cellat, günü gelir ağzını açarsa ilk kurşunu ben sıkarım."
Gözlerindeki
intikam ateşi, 18 Şubat 2017'de yanmaya başlamıştı. Bora, gözlerini kırpıştırıp
bir saniyeliğine benim gözlerimden ayırdı ve bir derin nefes alıp gözlerini
yeniden benimkilerle buluşturdu.
"Ya bir gün
bende gidersem?"
Aklıma düşen anıyla
titreyen çenemi sıkıp gülümsemeye çalıştım. "Sen hiç gitmedin ki,"
dedim sessizce. Bora, gözlerini kırptı ve gözlerinden bir damla yaş,
yanaklarına düşmeden kirpiklerinde kaldı.
Caner'in "Ahh,
yeter ama lan bu ne duygusallık?" demesiyle Çilingir, gözlerini açıp
Caner'e baktı ve gülümseye çalıştı. Göz ucuyla Caner'e baktığımda sol kolunun
altına Lara'yı, sağ kolunu da Barış'ın omzuna atmış bir şekilde gülümsediğini
gördüm. Tam o anda, revirin sessizliğini adım sesleri deldi. Sanki dışarıdan
gelen ayak sesi değil, içeriye sızan bir fırtınanın habercisiydi. Kapı
aralandı. İçeriye giren nöbetçi asker selam verdi ama selamı havada dondu. O
an, revire giren sadece bir asker değil, aynı zamanda huzursuz bir sessizliğin
sonuydu.
"Komutanım,
Alparslan albay ivedilikle sizi çağırmamı iletti."
Sağ kolumu Eyşan'ın
omzundan çektiğim sıra kaşlarım yukarıya yükselip alçalmıştı. Asker, bir adım
geriye çekildiğinde bakışlarımı Çilingir'e çevirip gülümsedim.
"Bakıp hemen
geleceğim," dediğimde Çilingir, kafasını iki yana salladı.
"Sanki bir yere
gittiğim var, Bozkurt."
Gülerek kafamı
salladım ve arkamı döndüğüm an ciddi bir surata bürünüp revirden çıktım.
Arkamdaki askerin peşimden eşlik ettiğini fark ederken yürüdüğüm koridorların
nedensiz bir şekilde uzadığının bilincine varmıştım. Attığım her adımda,
konuşulacak meselenin ağırlığı sanki içime işliyordu.
Koridorun sonunda
bulunan çelik kapı açıldığında içeriye bir anlığına sessizlik hâkim oldu.
Babam, masasının başında dimdik oturuyordu. Odanın loşluğunu delen tek ışık,
pencerenin önünden süzülen gün ışığıydı. Babamın bakışları, kapıdan girmemle
birlikte üzerime kilitlendi. Sertti, ama tanıdığım o bakışların altında bir şey
daha vardı: endişe.
"Otur
Mete," dedi kısa ve net bir ses tonuyla.
Söyleneni
sorgulamadım. Babamın karşısına geçip oturduğumda, ellerimi dizlerimde
birleştirdim. Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sanki içindeki fırtınayı bastırmak
için kelimeleri sıralamadan önce nefesini tutuyordu.
"Bora
uyandı," dedim ilk ben, usulca.
Babam başını yavaşça
eğdi. Elleriyle masanın kenarını kavradı, sonra parmaklarını gevşetti.
"Gözlerini
açmış," dedi. Bir tını vardı sesinde hem rahatlamış hem tetikte. "Ama
o çocuk bir daha aynı olmayacak, biliyorsun değil mi?"
İçimde bir şey
kırıldı. "Aynı olmayacak" cümlesi, sadece Bora'ya dair değildi. O an,
kendimize dair bir gerçeği de kabulleniyorduk. Hepimiz, birer birer
değişiyorduk. Kaybederek, görerek, susarak. Ne ara yere çevrildiğini fark
etmediğim bakışlarımı yeniden babama çevirdim.
"Ne yapmayı
düşünüyorsunuz?"
Babamın gözleri,
gözlerimde kısa bir süre dolandığında omuzları ağırca yükselip alçaldı.
"Kardeşlik,
fedakarlıkla ölçülür evlat. Alman gereken bir bedel var," dedi ve ayağa
kalkıp oturduğum koltuğun karşısına doğru yürüdü. Karşıma oturduğunda ellerini
dizlerinin üzerine koyup çenesini kaldırdı. "Bir gün, aldığın bu kararın
bedeli karşına çıkacak."
Gözlerimi kapatıp
derin bir nefes aldım.
"Çıkarsa borç
bilirim," deyip gözlerimi açtım. "Ama Bora'ya ömür boyu taşıyacağı
bir eksiklik hissettirmem."
5 Haziran 2022 /
Şırnak
Barış Gömlekçi,
Ağzından
Nilüfer, Müslüm Gürses
"Sevgisizliğine
bir kalp verdim..."
Yüreğimin içinde
küçük bir çocuk vardı ama o çocuğun yüreği, yıllar önce çatlayarak kapanmış bir
kutunun içindeydi.
Bunu kendime ilk defa
bu kadar net itiraf ediyordum. Belki yıllardır kaçtığım şey tam da buydu. O
çocuktan, içimde hâlâ annesinin peşinden koşan, kapının önünde oturup
'Dönebilir,' diye bekleyen o çocuktan.
Sekiz yaşındaydım.
Evden çıkarken
annemin kokusunu ezberlemeye çalıştım. Bir daha duyamadığımı biliyordum sanki.
"Ben seni seviyorum ama kendimi de sevmek zorundayım," demişti. O
cümle, bana ait olmayan bir savaşın silah sesi gibiydi. Annem, birini seçmişti
ama o kişi ben değildim.
O günden sonra
kadınlara bakış açım değişti. Hepsi geçici, yalan, gidiciydi. Benim kafamda bu
hep böyleydi ve o kutunun yanına kimse, gelmeye cesaret edemedi. Ben bile o
küçük Barış'ın yanına yaklaşamadım. Duygularımın üzerine beton döktüm.
Kadınları tanıdığımı düşündüm. Onların ne zaman yalan söylediğini ne zaman
sıkıldığını, gözlerinin başka birini kaydığını anladığımı sandım. Tüm bunları,
annemin gözüne bakarken görmüştüm çünkü.
Ta ki gerçek bir göze
bakana kadar.
Alev, benim için bir
kural hatasıydı.
Ona bakarken kendimi
hep savunmasız hissediyordum. Tüm o ördüğüm duvarlar, gürültüler ve maskeler
bir kenara düşüyordu. Alev'in gözleri başka hiçbir şeye kaymıyordu, buradaydı,
benimleydi ve belki de ilk defa bir kadın, beni terk etmeyecek gibiydi.
Onunla olduğum
zamanlar o kutudan sesler gelmeye başlamıştı. Onun gülüşünü izlerken içimde bir
şey titriyordu. Belki de yıllar sonra biri o kutunun kapağını kaldırmaya
çalışıyordu.
"Barış."
Alev'in sesiyle,
dudaklarımın arasındaki sigarayı ağırca çekip üfledim. Omzumun arkasından bakıp
ardından bedenimi Alev'e doğru döndürdüm. Alev, birkaç adım daha yaklaştı.
Gözleri, benim o hep kaçtığım yere bakıyordu sanki.
"Bu sıralar pek
bir suskunsun," dedi. Sesi yargılayıcı değildi, sadece artık beni
tanıyordu ve bu beni korkutuyordu. Bir an hiçbir şey demedim. Sonra sigaramı
kenardaki küllüğe bastırıp yere baktım.
"Elimden gelse
susmam zaten," dedim, gülümsemeden. Gözlerimi yerden kaldırıp ona
baktığımda gözlerime kilitlenmiş yeşillerini fark ettim. Başımla köşedeki boş
bankı işaret ettim. "Gel, biraz oturalım."
Alev, sessizce yanıma
geçtiğinde, bankta yan yana oturduk. Rüzgâr, yaprakların arasında alçak sesli
bir şarkı gibi dolanıyordu. Bir süre konuşmadan durduk. Bu zamana kadar ona
hiçbir şey anlatmamıştım. Sanki içimdeki cümleler yıllardır pas tutmuştu, şimdi
tek tek çözülüyorlardı.
"Ben sekiz
yaşındaydım," dedim sonunda. Alev dönüp bana bakmadı, sadece dinledi.
"Annem evi terk ettiğinde... bir koku kaldı geriye. Parfümü. Hâlâ burnumun
ucunda. 'Ben seni seviyorum ama kendimi de sevmek zorundayım' demişti."
Sustum. Cümle
boğazıma takıldı. "Bunu duyduğumda, anlamamıştım ama bir daha da
unutmamışım."
Alev başını eğdi.
Sessizliği saygıyla örttü.
Devam ettim.
"O günden sonra
kadınlara bakışım değişti. Sevgiyi çıkarla karıştırdım. Herkesin bir gün
gideceğini düşündüm. Ve kimseyi uğurlamadan önce terk etmeyi öğrendim. Evime
aldığım herkes misafirdi. Güya güvendeydim."
Derin bir nefes
aldım.
"Sonra sen
geldin. Her şey karıştı. Sanki içimde biri kutunun kapağını zorlamaya
başladı."
Alev hafifçe başını
çevirdi. "İçindeki çocuk mu?"
Sesinde kırılgan bir
yumuşaklık vardı.
Başımı salladım.
"Evet. O çocuk annesini bekleyen, 'belki döner' diye kapıya bakan çocuk.
Hâlâ orada oturuyor. Sırtı duvara yaslı, yorgun..."
Birden Alev'in eli,
parmaklarıma dokundu. Tüm savunmalarım çatırdadı.
"Ben o çocuğun
yanına otururum, Barış," dedi. "Gitmem, bunu daha önce de söyledim
sana."
Boğazım düğümlendi.
Gözlerimi kaçırmadan edemedim. Rüzgâr biraz daha sert esti o anda; sanki
içimdeki sessizliği de beraberinde taşır gibi. Yutkundum.
"Alev... Ben
kendimden bile gitmek istemiş bir adamım. O çocuğun yanına kimse oturmadı çünkü
o çocuk, kendini bile kabul edemedi. Ben kendime bile anlatamadım neler
hissettiğimi. Anılarımı unuttum sanıyordum ama unutmakla donmak aynı şeymiş.
İçimdeki her şey donmuştu, ta ki senin ellerin değene kadar."
Alev'in parmakları
benimkilerin arasına kaydı. Alev, gülümseyerek kafasını iki yana salladı.
"Ben seni çok
seviyorum, Barış," dedi. "Geçmişinle, eksiklerinle, içindeki çocukla.
Ben seni olduğun gibi seviyorum. Gitmiyorum, çünkü seninle kalmayı
seçiyorum."
Gözlerim doldu ama
ağlamadım. Sadece başımı eğdim. Alnımı onun omzuna yasladım.
Ve orada o an içimde bir şey kırılmadı. Bu sefer tamir oluyordu. Alev'in
sessizliği bile şifaydı ve o kutunun içinden ilk kez bir ses yükseldi.
"Artık yalnız
değilsin."
"Oooooo! Çifte
kumrular."
Caner, Caner...
Alev, "Geldi
kumam," dediğinde burnumdan nefes vererek güldüm ve doğrulup Alev'e
baktım. Alev, gözlerini devirip göz ucuyla Caner'e baktığında Caner, kalçasını
banka yaslayıp bana doğru eğildi. Kollarının arasına alıp gülerek Alev'e baktı.
Alev, kollarını göğsünde bağlayıp kafasını iki yana salladı.
"Bende diyorum
Caner nerede kaldı?"
Caner, burnunu çekip
gözlerini askeriyeye doğru çevirdi.
"Lara,
karnındaki bebeler yüzünden sürekli uyuyor. Doğal olarak uğraşacak kimse
olmayınca bende sıkılıyorum. Sonra Barış'ın olduğunu hatırlayıp onu
arıyorum."
Caner'in yaptığı
açıklamaya gözlerimi devirip Caner'e baktım.
Alev, "Sonra
sende gelip aramıza giriyorsun," dedi.
Caner, omzunu silkti.
"Ne
yapayım," deyip beni kollarının arasında biraz sıkınca kendimi geriye
çekmeye çalıştım. Biraz ani çekince ikimizde yere doğru devrilecekken Alev,
hızla elini koluma koyup dik tutmaya çalıştı.
"Lan! Oğlum bir
dur lan!"
Caner, gürültülü bir
kahkaha bırakırken ben doğrulmaya çalıştım. Alev, karnını tutarak halimize
gülmeye başladığında gülerek Caner'in kolları arasından kurtulmaya çalıştım.
Alev, kafasını iki yana salladığı sıra oflayarak arkasına yaslandı.
Alev, "Ben bu
üçlüyle kendimi şey gibi hissediyorum... Hani bir filmin dramatik final
sahnesinde kameraman kadrajda kalır da her şeyin anlamı bir anda bozulur ya.
İşte o kameraman benim," dedi.
Caner, kollarını
üzerimden çekip dizlerine vurarak gülmeye başladığında gülmemek için
dudaklarımı birbirine bastırmaya çalıştım ama olmadı. Kahkaham, önce burnumdan,
sonra boğazımdan taşıp çıktı. Bakışlarım Alev'in hafif sinirli ama bu anda
olduğu için mutlu olduğunu yansıtan gözlerinde takılı kaldı. Derin bir nefes
alıp hafifçe bıraktım ve Caner'e baktım.
"Neyse, tıraşı
kes badi. Bora'nın durumundan bir haber var mı?" diye sorguladığımda
Caner, anında ciddileşmişti. Göz bebekleri küçüldüğünde tek kaşı havalandı.
"Kurulun
Bora'nın uyandığından haberi var ama henüz Bora hakkında bir hüküm
giydirmemişler. Eyşan, sorguladı fakat ona da bilgi vermeyeceklerini
söylediler," dedi ve boğazını temizleyip kaşlarını kaldırdı.
"Ayrıca, buraya
gelme sebebim sizinle uğraşmak değildi," piç gülüşü takındı, "o da
var da neyse. Annemle konuştum, Lara'ya kına gecesi ve düğün yapacağız. Bizim
istihbarattan arkadaşları da çağırmayı düşünüyorum. Sende kaç kişinin telefonu
var diye sormaya geldim."
Kaşlarımı kaldırıp
ona baktım.
"İstihbarat
kınası mı bu? Gelin çıkarırken telsizle haber mi geçilecek?"
Caner, iç çekerek
gülümsedi.
"Ne sandın? Kod
adıyla halay başı çağıracağız."
Alev başını geriye
yasladı, yeniden gülmeye başladı. O an, üçümüzün kahkahaları birbirine karıştı.
Geriye yaslanıp gökyüzüne baktım. Güldüğümüz için suçluluk hissettiğim anlar
çok olmuştu ama bu an onlardan biri değildi. Bir nebze olsun soluk aldığımız o
andaydık.
Alev, kolundaki saate
bakıp gözlerini yeniden bana çevirdiğinde küçük bir tebessüme büründü.
"Ben bir
Eyşan'ın yanına gideyim. Malum, kumam evleniyor, kendisine elti olacak
kıymetlimize özel bir muamele çekmemiz gerekli," dediğinde gülerek Caner'e
baktım. Caner, hiçbir şey demeden yalnızca Alev'deki bakışlarını çok kısa bir
anlığına bana çevirdi. Gözlerindeki ifadeden okuduğum tek şey 'Doğru kişiyi
bulduğum' anlamıydı.
Alev ayağa kalkarken
üstünü silkeledi. Rüzgâr, saçlarının ucunu hafifçe savurdu. O bildik, hızlı ama
zarif adımlarıyla yavaşça bizden uzaklaşırken, Caner'le aynı anda arkasından
baktık.
Caner,
"Hayatında ilk defa doğru bir şey yaptın Barış. Alev'in kıymetini
bil," dediğinde içli bir nefes verdim. Gözlerim, Alev'in yavaş yavaş ufka
karışan siluetinde takılı kaldı. Rüzgâr, onun gidişiyle sanki biraz daha serin
esmeye başlamıştı. Üzerimize kısa bir sessizlik çöktü. Öyle bir sessizlikti ki
içinde yılların yorgunluğu, defalarca bastırılmış kelimeler ve yüzeye çıkmamış
duygular vardı.
Başımı hafifçe
sallayıp burukça gülümsedim. Gözlerimin kenarlarına yerleşen çizgilerin o
gülümsemeyi hüzünle bıçakladığını hissettim.
"Bazen kıymet
bilmek için, kıymetin ne olduğunu önce anlaman gerekir," dedim. "Ben
geç anladım Caner. Geç olsun, eksik olmasın."
Caner, alayla
gülümseyip omzuma hafif bir yumruk attı.
"Bunları yaz bir
kenara. Yarın bir gün Alev kafana sandalye fırlatırsa, dönüp bu cümleyle
kendini avutursun."
Gülerek kafamı
salladım. "Alev sandalyeyi fırlatmaz. Önce seni bulur, sonra benim kafama
çarpar o sandalye. 'Dolaylı kusurlu' olduğun için."
Caner bir kahkaha
attı. "Hukuken yandım yani."
Dudaklarımdaki
gülümseme buruklaştı.
"Birini
kaybetmeden sevmeyi öğrenmek lazım. Ya da... kaybetmeden önce onu sevdiğini
söyleyebilmeyi."
Caner ciddileşti.
Gözlerini kıstı, başını salladı. "Sen de böyle derinleşince, ortam birden
mezarlık gibi oluyor ha."
Bir an durup güldüm.
"O zaman düğünde
takı yerine edebiyat kitabı takacağım. Sayfa arasına da küçük not bırakırım:
'Bu adam duygusal hasar aldı.'"
Caner, "Yanına
da şu notu iliştir: 'Tamir edilebilir ama yedek parça bulunamıyor,'" deyip
sırtıma hafifçe vurdu. İkimiz de bir süre sonra yan yana bir şekilde bankta
oturmaya başladık. Uzaktaki bir yaprağın savruluşunu izlerken bile susmanın gücünü
taşıdık.
5 Haziran 2022 /
Şırnak
Eyşan Çakır, Ağzından
A Shadow's Lament
Gökyüzü, açık bir
lacivertin içine uzanmıştı. Hafif esen rüzgâr, boğazımın ucunda unutulmuş bir
cümle gibiydi. Oturduğum taş betonun serinliği avuçlarıma yayılırken, sessizlik
bir örtü gibi üzerime serilmişti. Gözlerim ilerideki dağlara takılı kaldı. Her
biri, kendi içinde başka bir suskunluk taşıyordu.
Bu gibi anlarda,
içimden konuşmak daha kolay geliyordu. Sesli söyleyemediğim şeyler,
düşüncelerimin içinde yankılanıyordu.
"Bora uyandı,
testlere bile girdi ama belirsizliğin içindeyiz hâlâ. Güvercin Timi'nde herkes
bir şeylerin peşinde, herkes ayakta kalmaya çalışıyor ama... ben neyin
üstündeyim, tam olarak bilmiyorum," diye geçirdim içimden.
Mete'yi düşündüm. Son
konuşmamız gözümün önüne geldi. Sessizliğinde gizlediği kırıkları, bana
yansıttığı yüzü... Onu düşündüğümde hâlâ içimde bir düğüm oluyor. Çözmeye
kalktıkça daha da sıkışıyor. Elimi boğazıma götürdüm. O düğümü orada
hissedebiliyordum. Boğazıma saplanan, konuşmamı zorlaştıran bir şey vardı.
İçimde susturamadığım bir bekleyişti.
Bir çift ayak sesleri
toprağın üzerinde yankılandı. Başımı çevirmeme gerek kalmadan gelenin kim
olduğunu anladım. Alev'in yürüyüşü her zaman kendine özgüydü. Ne tam aceleci ne
de kayıtsızdı. Sessizce yanıma oturdu.
"Ben
geldim," dedi.
Sadece başımı eğdim.
Göz göze gelmedik. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Rüzgâr, saçlarımızı birbirine
karıştıracak kadar yakındı. Alev ellerini kucağında birleştirdi. Gözlerini
karşıda bir noktaya sabitlemişti.
"Bazen
düşünüyorum da," dedi, "biz sanki hayatlarımızı kurarken değil,
yıkıntılar arasında yaşamayı öğrenmiş gibiyiz."
Bakışlarımı yere
indirdim. "Savaşsız bir günü hatırlamıyorum," dedim.
"Ben de,"
diye yanıtladı. "Ama bu, hep böyle gidecek anlamına gelmez."
Bana döndü. Gözleri
yumuşaktı. Alev'in bakışlarında çoğu zaman sertlik olurdu. Bu sefer değildi.
"Lara ile Caner
evlenecek. Ve evet, bu karmaşanın ortasında. Ama hâlâ bir şeyleri
kutlayabiliyoruz. Bunu küçümseme Eyşan. Çünkü kutlamaya değer tek şey kaldıysa,
o da bizim hâlâ gülüyor oluşumuz."
Bir süre başımı
çevirmedim. Sonra istemsizce gözlerine baktım. Hafifçe gülümsüyordu.
"Yani şimdi sen
beni dolaylı yoldan eltiliğe mi hazırlıyorsun?" diye sordum.
Gülümsemesi
genişledi. "Hem de nasıl. Sen elti olurken ben hala görümcelik sınavından
geçemedim. Ama merak etme, düğüne kadar beni de yetiştiririz."
Kahkaha attım. Hafif,
temiz, içten bir kahkaha. Başımı omzuna yaslayıp derin bir nefes verdim. O an,
kısa ama gerçek bir huzurun içindeydim. Savaşın, acının, belirsizliğin tam
ortasında bir anlık soluk gibiydi bu. Alev, kollarını bedenime sarıp sağ elini
yavaşça karnıma yasladı.
"İkizlerin
doğmasına ne kadar kaldı?" diye sorguladığında burukça gülümseyip
bakışlarımı dağda gezdirdim.
"Tamı tamına
altı ay kaldı."
Başım, omzunda
hafifçe yükselip alçaldığında gözlerimi kırpıştırıp hafifçe omzundan başımı
kaldırdım. Aldığı derin nefesle yeniden gözlerime odaklandığında burukça
tebessüm etti.
"Ne kadar çabuk
zaman geçti, öyle değil mi?"
Kafamı sallayıp
gülümsedim.
"Öyle."
Alev kolundaki saate
baktı. Sonra bana döndü, gözlerinde o tanıdık ışıltı vardı.
"Haydi, kalk.
Lara için isteme gecesi planlamam gerekiyor. Operasyon planı çıkaracağım. Kızı
kuru kuru mu evlendireceğiz? Caner'in burnu sürtünsün biraz."
Başımı iki yana
salladım ama içimden "iyi ki geldin" dedim. Alev bazen gürültülü,
bazen suskun, ama daima tam zamanında gelen biriydi. Alev ile birlikte
olduğumuz alandan kalkıp binaya doğru yürümeye başladığımızda içimizdeki
sessizlik, biraz olsun dağılmıştı. Az önceki sakinlik yerini, tanıdık bir
telaşın eşiğine bırakmıştı. Hızlıca kantine doğru ilerledik.
Kantinin kapısını
açtığımızda içeride tanıdık sesler yankılandı. Osman, Deniz ve Kubilay, üçü de
karşı duvardaki uzun masaya yayılmış, yarı ciddi yarı boş muhabbetin
ortasındaydılar. Deniz'in elinde kahve kupası, Osman ise her zamanki gibi
kollarını göğsünde kavuşturmuş, sessiz ama her şeyi gören bir ifadeyle
oturuyordu. Kubilay'ın burnunda yara bandı vardı.
Yonca'nın hamileliği
gerçekten zor geçiyordu.
Göz göze gelince
kafalarını bize çevirdiler. Alev'in omzuna dokunup başımla o yöne işaret ettim.
Hiç konuşmadan yürümeye başladık.
"Hayırdır
komutanlar? Bir şey mi var?" diye sordu Kubilay, bizi görünce gözlerini
hafif kısarak. Osman, hâlâ gözlerini ayırmadan bakıyordu. Deniz oturuşunu ve
üzerini düzeltmişti bile. Hep böyleydi. Resmiyeti şakaya döker ama saygıyı
eksik etmezdi.
Masaya vardığımızda
hafifçe gülümsedim. "Bir operasyon planlamamız var," dedim. "Ama
bu sefer düşman birlikleri değil, hedef."
Osman başını hafif
yana eğdi. "Tehdit düzeyi?"
Alev hemen araya
girdi. "Yüksek dozda kına, bolca gözyaşı ve tamamen sivil halk destekli
duygusal bir saldırı planlanıyor."
Deniz kıkırdadı.
Kubilay'ın kaşları daha da kalktı. "Yine neye bulaşıyoruz?"
"Lara'yı
istemeye gidiyoruz," dedim. Bu cümleyi kurarken ağzımdan çıktığı anda
tuhaf bir sıcaklık kapladı içimi. Sanki biz, yıllardır çatışmaların ortasında
yaşayan insanlar değilmişiz gibi... Normal bir şeyden, sıradan bir gelenekten
bahseder gibiydim. Ve bu tuhaf biçimde güzeldi.
Osman gözlerini
kıstı. "Kimden isteyeceğiz?"
"Lara'nın ailesi
yok biliyorsunuz. Sadece ikizi Kartal var. Dolayısıyla, bu işi düzgün yapmamız
gerek. Ciddi ama içten, sade ama eksiksiz bir hazırlık olacak."
Osman ve Deniz,
kafasını sallarken Kubilay'ın bakışları arkamıza çevrildi. Bir anda ayağa
kalktığında arkama döndüm. Yonca'nın uykulu gözleriyle kantine girdiğini
gördüğümde gülerek yanımdan jet hızıyla geçen Kubilay'a döndüm.
"Bu kadar aşk
dolu bir kalkış ancak seninle açıklanabilir, Kubilay," diye arkasından laf
attım ama çoktan kulakları onu duymuyordu. Masaya yeniden döndüğümde, Alev
koluma girmişti. Yavaşça sandalyeye çöktüğümde küçük bir nefeslendim. İçimizde
sessizce yayılan o hafif mutluluk hâli kantine de sinmişti sanki. Osman,
kollarını masaya dayayıp gözlerini bana dikti. Ciddi bir asker gibi değil,
yıllardır aynı sofrayı paylaşan bir kuzenim gibi bakıyordu.
"Ciddi misiniz
bu işte?" diye sordu.
Başımı yavaşça
salladım. "Ciddiyiz. Bu dünyada hiçbir şey uzun sürmüyor ama bazı şeylerin
hakkını vermek gerek. Özellikle de sevgi gibi ender şeylerin."
Bir an sessizlik
oldu. Herkes bir şey düşündü ama kimse dile getirmedi. Belki kaybettiklerini,
belki de hâlâ hayatta tutmaya çalıştıklarını. Bu tür anlar, savaşın içinden
çekip alınmış küçük molalardı. Ve o molalarda biz, sadece asker değil, insan
oluyorduk.
Alev kolumu hafifçe
sıktı. "Planı konuşmak için detaylı bir oturum şart," dedi
gülümseyerek. "Bunun istemesi olacak, kınası olacak, eğlencesi olacak,
düğünü olacak. Ne yapacaksak beraber karar verelim."
Osman gözlerini
masadan dışarıya, puslu ufka çevirdi. "Belki de bu kadar karmaşanın içinde
bir kutlama planlamak, en büyük cesaret," dedi.
Alev hafifçe başını
salladı. "O zaman cesur olalım."
Ben de gülümsedim.
Çünkü savaş bitmese de gülümsemek hâlâ mümkünse, hayat bir yerlerde devam
ediyor demekti. Omzuma konulan elle, burnuma dolan Mete'nin kokusu anlık
bedenimin etrafını sarmıştı. Sağıma doğru baktığımda gülümseyerek bana
baktığını fark ettim.
"Koordinasyon
merkezinde yoktun, sorduğumda burada olduğunu söylediler."
Sesinde ne sitem
vardı ne de acele. Sadece beni bulmak istemişti, hepsi bu.
"Biraz hava
almak için çıkmıştım," dedim. "Lara ile Caner için planlama
yapıyoruz."
Mete başıyla
onayladı. Ardından masada oturanlara göz ucuyla selam verip yanıma oturdu.
Omzumda kalan eli hâlâ sıcaktı.
"Gülümseyerek
yakaladım seni, karıcığım. Nadir bir manzara," dedi alçak sesle.
Ben de hafifçe omzumu
kaldırıp göz kırptım. "Cesaret dediler, ben de gülümsedim." Kısa bir
kahkaha koyuverdi, sonra yüzü ciddileşti.
"Lara ve Caner
için ne yapmayı düşünüyorsunuz?" diye sordu.
Derin bir nefes
aldım. "Alev, geleneksel olsun istiyor. Kına gecesi, isteme, eğlence...
Hepsi. Sanki birer zafer gibi kutlamak istiyorlar bu kararı."
Mete, onaylayarak
kafasını yeniden salladı.
"Hak
ettiler," dedi ve sinsice gülümsedi. "Caner için devran vakti."
Mete'nin gözlerinde
sinsi bir ifade belirirken ne yapacağını sorgulamak yerine zamanı geldiğinde
öğrenmeyi seçtim. Osman, oturduğu sandalyeden kalktığında üzerindeki üniformayı
düzeltip boğazını temizledi. Bileğindeki saate bakıp kaşlarını kaldırdı ve bakışlarını
bana çevirdi.
"Ben Cemile'yi
okuldan almaya gidiyorum. Akşam yemekte ayrıntıları konuşuruz," dedi ve
hiçbirimize başka bir şey demeden yanımızdan ayrıldı. Kubilay ve Deniz, imalı
gülümsemeleriyle birbirlerine bakıp kaşlarını kaldırdılar ve gözlerini bana çevirdiler.
Aynı anda,
"Kurumuş boğazım," dediler. Masada biriken kahkahalar kantini
sardığında omzumdaki elin varlığı biraz daha ağırlaştı. Bakışlarımı Mete'ye
çevirdiğimde bakışlarının dudaklarımdaki gülümsemede takılı olduğunu fark
ettim.
O bakış, savaşın,
yorgunluğun ve belirsizliğin arasında kaybolan her şeyi bir anlığına
durduruyordu. Sadece ikimiz vardık, o sıcaklık, o sessizliğin içinde saklıydı.
Gülümsemem biraz daha büyüdü; çünkü biliyordum, bu küçük an, hayatın hala bir
yerlerde nefes aldığını kanıtlıyordu.
Kahkahalar,
dışarıdaki karanlığı unutturmaya çalışan bir koruyucu duvar gibiydi. Ama ben,
omzumdaki eli ve Mete'nin gözlerindeki o anlık huzuru seçtim. Çünkü en zor
zamanlarda, insanı ayakta tutan şey işte bu küçük bağlardı; dokunmak, hissetmek
ve yanında birinin olduğunu bilmek.
Ve o anda, içimde
yeni bir cesaret belirdi çünkü savaştan daha güçlü olan, birlikte olmaktı.
Mete, gözlerini
dudaklarımdan çekip gözlerime odakladığında göz bebeklerinin büyüdüğünü gördüm.
Bir sağ gözüme bir de sol gözüme bakıp kafasıyla kantinin kapısını işaret etti.
"Bir benimle
gelsene."
Mete'nin sesi,
kantinin gürültüsünden sıyrılıp kulaklarımda yankılandı. Hâlâ kalkmadığımı fark
ettiğinde kolumdan nazikçe kavrayıp ayağa kalktı. Alev, soru soran gözlerle
"Nereye gidiyorsunuz?" diye sorguladığında Mete, onu duymamazlıktan
geldi. Mete ile birlikte kantinden çıktığımızda kolumu hafifçe çekiştirdim.
"Mete, nereye
götürüyorsun beni böyle aniden?" diye sordum, gözlerimi kısarak,
tebessümüm hâlâ dudaklarımda.
"Orası çok
gürültülüydü," dedi, sesi kısık ama kararlıydı. Adımlarımız yatakhanenin
koridoruna kesiştiğinde tebessüm ederek gözlerimi devirdim.
"Senin için
gürültülü olan yerler genelde sadece birkaç kahkaha içeriyor," dedim,
alayla karışık bir gülümsemeyle. Sesim hafifti ama kalbim hızla atıyordu. Bu
sessiz yürüyüş, içimde fırtınalar koparıyordu.
Mete, yanımdan bir
adım geri çekilmedi. Sessizliğimizi bir anlığına soluklarımız doldurdu.
Koridorun loş ışıkları, aramızdaki mesafeyi daha da dar gösteriyordu. Sonunda
yatakhanenin kapısının önünde durduk. Elini kapının koluna götürmeden önce
başını bana çevirdi.
"Sadece birkaç
dakikalığına... Sadece sen ve ben," dedi.
Gözlerimi onunkilere
kilitledim. Orada bir acele, bir talep yoktu. Sadece dürüst bir yakınlık,
sakince dile gelen bir istek vardı. Başımı hafifçe salladım. Kapı açıldı. İçeri
adım attığımızda, yatakhanenin içindeki huzur bizi içine çekti. Sessizdi. Dışarının
kalabalığı, görevlerin yükü, o sonsuz endişe geride kalmıştı.
Mete, kapıyı yavaşça
kapattı. Ardından arkasını dönüp bana baktı. Omuzlarımda biriken günün
ağırlığını fark etti belki de çünkü sessizce yanıma geldi ve parmak uçlarıyla
saçlarımı yüzümden geriye itti.
"Sen gülünce
dünya biraz daha kolaylaşıyor," dedi fısıltıyla. Sadece baktım. O an
konuşmak zordu. Çünkü onun gözlerinde kaybolmak, bir cümle kurmaktan daha
gerçekti.
Mete, alnını alnıma
yasladığında gözlerimi kapattım. Sessizlik, ikimizin arasındaki her şeyi
anlatıyordu. Bedenim, onun tenine yakınlaştıkça kalbim daha çok atıyordu. Ama
bu korku değil, yaşamak isteğiydi. Hayatta kalmak değil, gerçekten yaşamak...
Dudaklarımın üzerine
dudaklarından arşınlanan nefesini hissetmek, nabzımın biraz daha artmasına
neden oluyordu. Mete, parmaklarını saçlarımdan okşarcasına geçirip burnunu
burnuma sürttü.
Mete, dudaklarını
acelesiz ama sertçe dudaklarıma örttüğünde, sanki içimde tuttuğum onca duygu
nihayet bir çıkış yolu buldu. Zaman, dışarıdaki tüm uğultularla birlikte durdu.
Ne kantindeki kahkahalar ne de binanın eski duvarlarında yankılanan ayak sesleri
vardı artık. Sadece biz vardık. Dudaklarımızın birleştiği o yer, bütün
acıların, bütün suskunlukların, bütün bekleyişlerin anlamını bulduğu bir yerdi.
Öpücüğü, içinde
taşıdığı her şeyi anlatıyordu. Özlem, koruma içgüdüsü, sahiplenme ama en çok da
şefkat vardı. Savaşın kararttığı günlerin ardından, bu öpücük bir tür vaatti.
"Buradayım, gitmeyeceğim," diyordu.
Ellerim, üniformanın
kumaşında gezindi. Kalbinin hemen üzerinde durduğumda, atışlarını hissettim.
Hızlıydı, benimkiyle aynı ritmi tutturmuş gibiydi. Bu yakınlık, bir kıvılcımdan
fazlasını doğuruyordu bedenimde. Teninin sıcaklığı, alnıma, yanaklarıma, boğazıma
yayıldı. Başımı biraz geriye çekip ona baktım. Gözleri benimkilere
kilitlenmişti; bakışı, cümlelerden daha derindi.
Mete alnını yeniden
alnıma yasladı, elleri saçlarıma karışırken burnunu usulca burnuma sürttü.
Aramızda bir nefeslik mesafe vardı ama o mesafe bile yeterince yakıcıydı.
"Seni çok
özledim," dedi. Sesi, karanlık bir odada yankılanan sade bir cümle kadar
yalındı ama etkisi büyüktü. Boğazım düğümlendi.
"Ben de... ben
de çok özledim," dedim titreyen bir fısıltıyla. Sesim bile onun varlığına
boyun eğmişti.
Mete'nin parmak
uçları boynuma doğru ilerlerken, başparmağı çenemde nazik bir daire çizdi.
Parmakları usulca uzaklaşırken ellerini belime yerleştirip beni kendine çekti.
Bakışlarımız aramızdaki büyüyen karnıma çevrildiğinde Mete'nin kafasını iki
yana doğru salladığını fark ettim.
"Evlatlar sağ
olsun, karıma düzgün bile sarılamıyorum."
Mete'nin cümlesine
kıkırdayarak tam dudaklarımı aralayacakken dudaklarını yeniden dudaklarıma
bastırdı. Parmakları, belimden sıyrılıp sırtıma doğru kayarken bedenim
istemsizce ona daha fazla sokuldu. Zihnimdeki bütün cümleler işlevini yitirdi.
Öpüşümüz bir çağlayan gibi coşkulu ama dikkatliydi; acele yoktu, sadece
hissetmek, tamamen birbirimizde erimek vardı.
Nefes nefese
kalmıştım ama geri çekilmedim. Dudakları, dudaklarımda dans ederken zamanın
içinde eriyorduk. Dilini hafifçe dudağımın arasına dokundurduğunda kalbim bir
anlığına göğsümü delip dışarı çıkacak sandım. Ben de karşılık verdim, her
hareketini hissederek, içimde kıpırdayan hayatın onunla anlam bulduğunu
bilerek. Dudaklarımız uyum içinde hareket ederken, bir elim boynuna dolanmıştı,
diğer elim parmak uçlarıyla saç diplerinde geziniyordu.
Mete, öpücükler
arasında nefes almak için yüzünü yana kaydırdığında, çenemden aşağı
dudaklarının izi gibi bir sıcaklık kaldı. Sonra dudakları boynuma kaydı. Hafif,
usulca... Gözlerimi kapatıp başımı yana eğdim. Omzumdan başlayıp köprücük
kemiğime kadar ilerleyen öpücükleri, içimde titreşimlere dönüşüyordu.
Parmakları belimde hafifçe sıkıldığında, tenimin onun dokunuşuna nasıl
açıldığını hissediyordum. Bu temas, sadece fiziksel değil, ruhumun da
sınırlarını kaldırıyordu.
"Eyşan,"
diye fısıldadı dudaklarının arasından, adımı sanki dua eder gibi söyleyerek. İç
çekişi, benim de derin bir nefes almama neden oldu. Adımı böyle söylediğinde,
bu dünyada onun için tek gerçek benmişim gibi hissediyordum.
Kollarını bedenime
daha sıkı doladı. Biz birbirimize sarıldıkça, dünya küçülüyor, biz büyüyorduk.
Dudaklarımız tekrar buluştuğunda, bu sefer daha yavaş ama daha hissederek, daha
içe işleyerek öpüştük. Bir öpücük, iki insanı birbirine ne kadar yaklaştırabilirse,
o kadar yakındık. Dudaklarının hareketi, boynuma yayılan sıcaklığı,
parmaklarının kalçamda bıraktığı izi unutulmaz kılıyordu.
"Kaç,"
boğazını temizledi, "kaçıncı aya kadar yapabileceğiz?" diye
sorduğunda alt dudağımı dişleyerek alttan ona baktım.
"Sanırım son bir
aya kadar," dedim kısık sesle, dudaklarımın köşesi belli belirsiz
kıvrılırken. Mete güldü. Kahkahası, göğsüme yaslanmışken içimde yankılandı. Bu
kadar yakınken bile, onun gülüşü kalbimin ritmini bozuyordu. Gülüşünün hemen
ardından tekrar ciddileşti, bakışları gözlerime döndüğünde, içinde hem
hayranlık hem de hafif bir endişe vardı.
"Elimi
tuttuğunda, her şey yolunda gibi hissediyorum," dedi. "Ama ya senin
bedenin yorulursa ya ben istemeden-"
"Şşş..."
Parmaklarımı dudaklarına götürdüm. "Sen olmasan çok daha zor olurdu. Beni
yorma. Beni tamamla."
Sözlerimden sonra,
aramızdaki mesafe yine yok oldu. Dudaklarımız yeniden buluştu; bu kez daha
içgüdüsel, daha fazla tutku yüklenmişti. Öpüşürken, bedenlerimiz arasında
sadece birkaç kat kumaş değil, binlerce kilometrelik yollar, onca acı, onca
bekleyiş vardı. Ama şimdi, tam bu anda, bütün o mesafeler bir öpücüğe sığmıştı.
Mete, beni
kucaklayarak hafifçe yatağın kenarına oturttu. Belime sarılı kolları dikkatle,
titizlikle gevşemedi. Karın kaslarımın altında hissettiğim minik kıpırtılar
beni gerçeğe çekti ama korkutmadı; onun varlığıyla, bu anın içindeki güvenle
daha da cesur hissettim. Geriye doğru hafifçe sarktığımda dudakları
dudaklarımdan koptu.
"Bizi asla
bırakma," dedim, dudakları boynumdayken.
"Bırakmam,"
diye mırıldandı, dudaklarını gömleğin üzerinden sürterek alnını karnıma
yaslayarak. "Hiçbirinizi bırakmam."
Bu sözlerle yeniden
yükselerek dudaklarıma kapandı ve ben gözlerimi kapatıp bir kez daha kendimi
ona bıraktım. Artık sadece bir kadındım; savaşçı değil, komutan değil, yalnızca
sevdiği adamın kollarında kendini güvende hisseden bir kadın...
Gömleğimin
düğmelerini usulca çözerken bakışları gözlerimden ayrılmadı. Her biri
açıldıkça, içimdeki yüklerden arınıyordum sanki. Karın kaslarımın üzerindeki
küçük hareket, içimdeki yeni hayatın varlığını hatırlattı. Mete'nin avuç içi, o
hareketin üzerine hafifçe yerleşti. Parmak uçlarıyla karnımı okşadı.
"Burada...
hayatın kalbimden çaldığı iki mucize var," dedi, sesi kısık, gözleri
nemliydi. "Ve sen Eyşan, sen onu taşıyorsun. Benim kalbimi
taşıyorsun."
Parmak uçlarıyla
gömleğimin son düğmesini çözdü. Kumaş, omuzlarımdan süzülerek yatağa düştü.
Tenim, onun nefesiyle ürperdiğinde gözlerimi kapattım. Yalnızca hissetmek
istedim. Düşünmeden, savaşmadan... Sadece onunla bir olmak.
Ellerim, onun
gömleğine uzandı. Titreyerek düğmelerini çözdüm, teni ortaya çıktıkça içimdeki
arzu değil; ona daha da yakın olma ihtiyacı büyüyordu. Parmak uçlarım göğsünde
gezindiğinde, kalbinin atışını hissettim. Ritmi, benimkine karıştı.
+21 OKUMAK
İSTEMEYENLER BİR SONRAKİ BELİRTTİĞİM NOKTADAN DEVAM EDEBİLİRLER.
Mete'nin avuç içleri
belimde gezinirken, gözlerimi kapattım. Dokunuşu, bilinçle çizilmiş bir
haritanın yollarını takip ediyordu sanki; nereye nasıl dokunacağını bilen,
ezbere tanıdığı bir bedenin üzerinden geçiyordu. Beni çözüyor, sonra yeniden
var ediyordu.
Boynuma bırakılan
öpücükler, derimin altında bir melodi gibi titreşiyordu. Parmakları kürek
kemiklerimin arasında gezinirken, göğsüme bastırdığı teniyle aramızda hiçbir
boşluk kalmamıştı. Nefesi sıcak, ıslak ve sabırlıydı. Dudaklarını omzumun
kıvrımına, oradan köprücük kemiğime doğru sürüklerken, içimden bir titreme
geçti.
Yavaşça sırt üstü
yatırdı beni. Yatakta hafifçe gömüldüm. Karnıma baktı, sonra bana... Bakışları
yakıcıydı; yalnızca arzuyu değil, hayranlığı ve sadakati de taşıyordu içinde.
"Elimde
tutuyorum seni," dedi fısıltıyla, "ama sanki ellerim yetmiyor. Daha
fazlasını istiyorum. Daha derine... daha içeriye..."
Parmaklarıyla
göğsümdeki çizgileri izledi. Avuç içlerini üzerimde gezdirdiğinde, başımı
geriye düşürüp gözlerimi kapattım. Parmaklarının çizdiği her daire, kaslarımda
bir kasılmaya, dudaklarımda bastırılmak istenen bir iniltiye dönüştü.
Sonra dudaklarını
üzerime indirdi. Göğsüme, sonra sol mememin tam üstüne... Islak ve yavaş
öpücükler kondururken elleri kalçama kaydı. Teni sıcaktı, elleri kararlı.
Nefesim düzensizleşti, parmak uçlarım onun saçlarına dolandı. Gözlerini
kaldırdığında, içimde kaybolmaya hazır bir adama baktığımı biliyordum.
"Her hücrene
tapıyorum ben."
Bende ona taptığımı
söylemek istemiştim ama sesim boğazımda düğümlenmişti. Pantolonumun düğmesini
çözdü. İç çamaşırımla birlikte dizlerime indirdi ve üzerimden söküp attı,
dudakları kasıklarıma doğru indi. Geri çekilmek istedim, utançtan değil, daha
fazla dayanamamaktan ama Mete, tutkulu bir sabırla beni dizginliyordu.
"Seninle
olmak... bir zafer gibi Eyşan," dedi dudaklarını iç uyluklarıma
bastırarak. Dudakları, nemli izlerini bırakarak vajinamda yaslı kaldığında
bedenim titredi. Kalçalarım kontrolsüzce yükseldi. Mete her tepkimi hissediyor,
içimde büyüyen fırtınayı yönetiyordu. Bir iniltiyi daha bastıramadım. Adını
fısıldadım. Gözümden bir damla yaş aktı ne acıdan ne utançtan. Bu bir teslim
oluştu. Bu bir arınmaydı.
Parmaklarım
saçlarında dolaşırken, her hareketimde onu daha da derinden hissediyordum.
İçimde büyüyen hayatı düşündüm. Göğsümdeki ritim, onun kalp atışıyla
birleşiyordu adeta. Gözlerimi açtım, onun gözlerine baktım; orada hem aşk vardı
hem koruma hem umut.
Beni öptü. Uzun,
sabırlı, yoğun...
Mete dudaklarını uzun
uzun üzerimde gezdirdikten sonra, yavaşça doğruldu ve gözlerimde kaybolan ateşi
hissetti. Elleri hâlâ kalçalarımdaydı; parmak uçları hafifçe bastırarak beni
daha da kendine çekiyordu. Solukları arasında kararlı bir sesle, "Seni
daha fazla bekletmemeliyim," dedi.
Göğsünde yükselip
alçalan ritmi hissettim; o da benimle aynı fırtınanın içindeydi. Yavaşça
pantolonunun kemerini çözdü, düğmelerini tek tek açarken gözlerini benden
ayırmadı. Her hareketi dikkatli ve neredeyse tören gibiydi; bedenimi ve ruhumu
kutsayan bir dokunuşun habercisi gibiydi.
Pantolonunu yavaşça
indirdi ve dizlerinin üzerine çöktü. Gözlerinde yanan o kararlı tutku, içimde
bir yerdeki tüm duvarları yıktı. Bana doğru eğildi; dudakları tekrar
dudaklarımı buldu, bu sefer daha sert, daha aç ve tutkulu bir biçimde.
Dudaklarının sertliği, beni yerimde tutan zincir gibiydi ama aynı zamanda
özgürlüğe açılan kapı.
Öpüşleri arasında
nefes alışlarımız karışıyor, kalplerimiz adeta senkronize atıyordu. Ellerini
yavaşça omuzlarımdan aşağı doğru indirdi, ardından belime ulaştığında sıkıca
kavradı. Parmak uçları tenimi hafifçe bastırarak kalçalarıma kaydı; sıcaklığı,
dokunuşlarının her zerresinde hissediliyordu.
Ellerinin avuçları
kalçalarımda durdu; parmakları tenimi sıkıca sarıp hafifçe bastırırken, ben
istemsizce derin bir iniltiyle karşılık verdim. O an bedenimin her hücresi ona
teslim oldu. Mete, inlememi duyunca gözlerini gözlerimden ayırmadı; sanki her
sesi, her nefesi içimde kaydediyordu.
Kalçalarımı elleri
arasında hafifçe kaldırdı, parmaklarının nazik ama kararlı hareketleri,
bedenimde dolaşan fırtınayı büyüttü. İçimde kıpırdanan o gizli heyecan,
kontrolümden tamamen çıkıyordu. Nefesim düzensizleşti, kalbim deli gibi
atıyordu.
Ellerini bırakmadan,
bedenimde dolaştırdı; sırtımdan aşağıya, kalçalarımdan uyluklarıma doğru
nazikçe ama derin bir ihtirasla. O an dünyadaki her şey durmuştu; sadece onun
teni, benim tenim vardı. Parmaklarının tenimde bıraktığı izler, sanki birer
kelimeydi ve ben her kelimeyi can kulağıyla dinliyordum.
Onun kalbindeki
ateşi, dudaklarındaki sıcaklığı hissederken, kendimi ona teslim ettim tamamen.
Gözlerimi kapattım, bütün dünyadan kopup sadece onun varlığında eridim.
Penisini vajinamda
hissettiğimde Mete, inleyerek dudaklarını dudaklarımda soluklandırdı. Her
hareketinde, her dokunuşunda, içimde yeni bir dünyanın kapıları aralanıyordu.
Bedenlerimiz birbirine uyum sağlarken, ruhlarımız da bu ritme eşlik etti. Mete,
yavaşça içime girdiğinde alnını alnıma yaslayıp kalçalarımı avuçlarının içinde
sıktı.
Mete yavaşça
derinleşirken, ellerini kalçalarımdan ayırmadan sıktı. O sıkışta içimde hem acı
hem haz bir arada yükseldi; bedenim onun varlığıyla tamamen doluyor,
kayboluyordu.
"Sikeyim, her
seferinde nasıl bu kadar sıkı olabilirsin ki?" diye boğuk bir sesle
fısıldadı, dudakları hâlâ birbirimize yapışmışken. Sesi, kararlılığı ve
arzusuyla beni daha da içine çekti, bedenimi onun ritmine teslim etmeye
zorladı.
Aklımı
kaybedercesine, sesim titreyerek "Daha derin..." diye fısıldadım,
arzuyla, istekle. Mete tereddüt etmeden, tüm gücünü kullanarak derinlere doldu.
O anda ikimizin çıkardığı inlemeler, dudaklarımızın arasına hapsoldu; nefes
nefese kalmış, birbirimize sıkıca yapışmıştık.
"Seni öyle deli
gibi istiyorum ki, her bir damarını, her bir hücreni içimde hissetmek
istiyorum," diye fısıldadığımda Mete'nin boğazından kopan bir hırlamayla
hızlandığını fark ettim. Yanağı yanağıma yaslandığında nefeslerini kulağımda
hissettim.
"Seni
parçalayacak kadar yakınım ama aynı zamanda korkuyorum," dedikten sonra
gözlerini gözlerime mıhladı. Arzuyla karışık o şefkat içime bir nehir gibi
akıyordu.
"Beni
kışkırtma," dedi, sesi sert ama içinde kaybolan bir sızıyla. Parmakları
kalçalarımda sıkıca dolaşırken, bedenimi adeta kendi ateşine çekiyordu.
Dudakları yanağımdan
boynuma, oradan göğsüme doğru inip çıkarken, kalbim onun ritmine uydu; artık
sadece onun vardı, sadece onun sesi vardı. Gözlerimi açtığımda, ateşle dolu
bakışlarıyla bana baktığını gördüm, hırslı, kararlı ama bir o kadar da nazik.
Kasıklarımda patlamaya hazır bir hazın beklediğini hissettiğimde Mete,
hareketlerini hızlandırdı.
"Geleceğim,"
diye fısıldadığımda, Mete, "Birlikte," deyip dudaklarıma yapıştı.
Mete'nin dudakları, sözcüklerin çok ötesine geçmişti artık; her dokunuşu, her
nefesi birer itiraf gibiydi. Göğsüme yaslanan vücudunun sıcaklığı, kalbimin ritmini
belirliyordu. Her hareketinde, içimde giderek büyüyen bir fırtına vardı.
Birlikte o kıyıya doğru yaklaşıyor, hiçbir kelimenin anlatamayacağı bir doruğa
sürükleniyorduk.
Nefeslerimiz
birbirine karışmıştı. Her saniye biraz daha titriyordum; ellerim sırtında,
parmaklarım tenine gömülüydü. Varlığıyla içimdeki her kırık tamir oluyordu, her
boşluk doluyordu. Gözlerimizi birbirimize kenetlediğimiz o an, birlikte o eşiği
geçtik. Nefesimiz, bedenimiz, kalbimiz aynı anda sarsıldı.
Mete, alnını
gerdanıma yaslayıp soluklarını göğüslerime doğru üfledi.
Bedenimizden taşan
haz, kalbimize işliyordu.
DEVAM EDEBİLİRSİNİZ.
Mete, alnını
gerdanımdan ayırdığında gözleri gözlerimde mıhlandı.
"Ruhumu alaşağı
ediyorsun," diye fısıldadı. "Senin için var olan bu beden, senin
varlığınla nefes alıp veriyor. Verdiğim ve vereceğim her kararda gözlerimin
önüne ilk önce sen ve evlatlarımız geliyor."
Mete'nin gözleri
gözlerimdeyken zaman durdu sanki. Sesindeki titrek kararlılık, göğsümde
yankılandı. Bu cümleyle birlikte kalbimde bir şeyler yer değiştirdi. Titreyen
nefesimi tutmaya çalıştım ama olmadı; o an içimde biriken her şey, gözlerime
doldu.
"Evlatlarımız..."
dedim fısıltıyla, sesi zar zor duyulan bir dua gibi. O kelimeyi onun ağzından
duymak, içimde hem umut hem de tarifsiz bir sızı bıraktı. Parmakları yüzümde
gezindi. Başparmağıyla yanağımdaki ıslaklığı sildi.
"Sana söz
veriyorum," dedi, sesi neredeyse yutkunur gibiydi. "Eğer bir gün
senden ayrı düşersem, bil ki sadece bedenim kaybolmuştur. Ruhum, seni
bırakmaz."
İçim titredi. Onunla
savaşın ortasında bile böyle konuşabiliyor olmak, ne kadar yaralıysak da hâlâ
insan kalabildiğimizi hatırlatıyordu. Elimi kalbinin üzerine koydum.
"Hiçbir şey,
senin varlığından daha kıymetli değil," dedim, sesim titreyerek.
"Dünya ne kadar karanlık olursa olsun... senin yanındayken kendimi sanki
hiç zarar görmeyecekmişim gibi hissediyorum."
O anda sarıldık.
Zamanın dışına taşmış gibiydik. Ne arzunun aceleciliği vardı tenimizde ne de
kelimelerin telaşı. Sadece birbirine yaslanmış, kırık yerlerinden tutunmaya
çalışan iki insan... İki ruh, aynı sessizliğe sığınmıştı.
Ve biliyorduk ki: Biz
yan yana durdukça, hayat ne kadar darmadağın olsa da hiçbir fırtına bizi
yıkamazdı.
6 Haziran 2022 /
Şırnak
Caner Cenk Çakır,
Ağzından
The Evening Fog, Twelve Titans Music
Bir yüzük, sahibine
en çok değer verdiği şeyi kaybettirir.
Bazen insan, bir şeye
uzanırken onun aslında neyi götüreceğini hiç düşünmez. Bir yüzük kutusunun
içinde ne olabilir ki? Bir halka. Altından ya da titanyumdan, belki de sadece
çelikten yapılmış bir parça. Ama sen onu taktığında, o artık sadece metal değildir.
Bağ olur. Yemin olur.
Korku olur.
Kimisi aşkı yüzüğe
sığdırırdı. Kimisi ise yüzüğün içine kendi sonunu mühürlerdi. Ben hangisi
olacaktım? Bazen düşünüyorum da Lara, bu yüzüğe bakarken neler hissedecek? Bu
yüzük onun için sadece bir mücevher mi olacak, yoksa bizim aramızdaki sessiz
sözlerin sembolü mü?
Derin bir nefes alıp
verdim. İçimde bir ağırlık vardı. Bu sadece bir yüzük seçmek değildi, bu,
hayatımdaki en büyük kararlardan biriydi. Tüm bu savaşın ortasında yeni bir
hayat kurma çabasıydı.
Tam o anda, omzuma
dokunan bir elin sıcaklığı içimde yankılandı. Arkama döndüğümde Mete'nin
gülümseyerek bana baktığını gördüm. Gözlerinde hem güven hem de bir kardeşin
verebileceği en büyük destek vardı.
"Sevdiğini
yitirme korkusu, bazen sevmenin kendisinden daha acı verir ama korkuyla yaşamak
yalnızca gerçek bir sevginin önündeki büyük bir engeldir," dedi ve
omzumdaki elini diğer omzuma kaydırıp beni kendine doğru çekip hafifçe sarstı.
"O yüzden Caner, korkma. Dün yaşanmış her olay, bugünün gölgesinden başka
bir şey değildir. Asıl olan, yarına umutla bakabilmektir."
Mete'nin sözleri
içimde kıpırdanan korkuyu biraz olsun hafifletti. Derin bir nefes daha aldım,
yüzüğe son bir kez baktım. Klasik bir gümüş altının değeri yoktu, yalnızca
taktığım kişinin varlığı benim için değerliydi.
Bu küçük metal
parçası, bana büyük bir sorumluluk yüklüyordu; sadece Lara'ya değil, kendime de
söz veriyordum. Sevgimi, cesaretimi ve geleceğimi...
Bakışlarımı
karşımdaki kuyumcunun gözlerine çevirip gülümsedim.
"Alıyorum."
Kalbimde garip bir
sızı vardı; korku ve umut iç içe geçmişti ama artık biliyordum ki korkmak,
sevmekten vazgeçmenin bir bahanesi olamazdı.
Ve ben, her ne olursa
olsun, onun ve çocuklarımız için savaşmaya hazırdım.
Yüzüğü alıp
kuyumcudan Mete ile birlikte çıktığımızda, dışarıda bekleyen arabaya doğru
ilerledik. Çilingir, sağ kolunu açık camdan dışarıya doğru sarkıtmış bir
şekilde gülerek bizi izlerken kehribar gözlerindeki ışıltı gülmeme neden
olmuştu.
Çilingir, "Aga
be, gözlerimizin önünde ikisi de dünya evine girdiler lan," derken Mete,
gözlerini devirmiş ve arka kapıyı açmıştı. Araladığı kapıdan arabaya bindiğinde
peşinden bende binip kapıyı kapattım. Barış, aracı çalıştırırken Mete, öne
doğru eğilip Çilingir'in ve Barış'ın hafifçe omuzlarına vurdu.
"Ee, sıra artık
size mi geliyor acaba?" diye şakalaştığında Barış ile dikiz aynasından göz
göze geldim. Dudaklarımda sinsi bir tebessüm meydana geldiği sırada Barış,
arabayı yürütmeye başladı. Mete, arkasına yaslandığında Çilingir, kemerin izin
verdiği yere kadar bize doğru döndü.
"Bilemem artık,
Barış abimiz ne zaman cesaret edip de yengeye yüzük alırsa onun da düğününü
yaparız."
Barış, kafasını iki
yana sallayıp Çilingir'e baktı ve ardından yola döndü.
"Bizim daha
sıramız var Bora, sen kendi haline yan."
Çilingir, elini
göğsüne koyup "Pardon," dedi. "Hadi benim bir kız arkadaşım yok.
Senin hayatında biri var oğlum daha neyi bekliyorsun?"
Barış, derin bir
nefes alıp direksiyonu sola doğru çevirirken gülümsedi.
"Evlilik demek,
yeni bir başlangıç demektir," dedi ve Çilingir'e bakıp yola döndü.
"Benim, önce kendi hesaplarımı kapatmam gerek. Ardından onun da sırası
gelecek."
Mete, başını hafifçe
eğip Barış'a baktı.
"Haklısın,
geçmişi arkamızda bırakmadan geleceğe yürümek zor ama bazı insanlar var ya
Barış, beklemeye değiyor."
Barış, dikiz
aynasından göz ucuyla Mete'ye baktı. Yüzünde hüzünle karışık bir tebessüm
vardı.
"Bekliyor zaten.
Sabırla. O yüzden ben de acele etmiyorum. Bu kez, her şey tam olsun istiyorum
Mete."
Çilingir, kıkır kıkır
güldü.
"Beyler, siz
fazla romantik oldunuz ha! Evlilik insanı değiştirir derlerdi de
inanmazdım."
Arabanın içinde
gülüşmeler yükselirken, ben elimdeki yüzük kutusunu bir kez daha açmadan
parmaklarımı üstünde gezdirdim. Bu yolun sonunda kim olduğumuzu değil, kimin
için değişmeye cesaret ettiğimizi hatırlayacaktık. Bir an sessizlik oldu
arabada. Dışarıda şehir akmaya devam ediyordu ama ben içimde bir yerlerde
durmuş gibiydim. Barış'ın, Mete'nin, Çilingir'in sözleri dönüp dolaşıp kalbimin
en hassas yerine dokundu.
Her birimizin
sırtında taş gibi anılar vardı. Kayıplar, pişmanlıklar, yarım kalmış
kelimeler... Ama şimdi ben, o yüklerin arasından bir yüzüğe sarılıyordum.
Küçücük bir halkaydı ama içinde bir ömrün cesareti vardı.
Babam, Kartal ile
konuşmuştu. Lara için bir isteme töreni yapmamız gerektiğini, Lara'nın en
iyilerini hak ettiğini söylemişti. Lara, her ne kadar bu durumu istemiyor olsa
da Kartal, bir kere olacağını söyleyip Lara'yı ikna etmişti. Bu akşam isteme
olacaktı.
Mete, bana dönüp
kaşlarını kaldırdı, "Gömleğini hazırladın mı Caner?" diye sorduğunda
kafamı salladım.
"Hazırladım,
bagajda asılı."
Mete, kafasını
salladığı sıra dördümüzün telefonuna da eş zamanlı bir bildirim düştü. Mete ile
aynı anda ceplerimizdeki telefonu çıkartırken Çilingir, yüksek sesle bir
kahkaha patlattı.
"Yengem bu işi
biliyor yav!"
Çatlaklar
grubundan 1 yeni mesaj
Yengem:
Yengem: Biz hazırız,
peki ya siz neredesiniz?
Mete, "Aslan
karım benim, on parmağında on marifet var," dediğinde Çilingir, omzunun
arkasında bize döndü.
"Mete, yemin
ediyorum hayatında verdiğin en büyük karar Eyşan'ı sevmekti, biliyorsun, değil
mi?"
Mete, gözlerindeki
ışıltıyla Çilingir'e baktı. "Ve ben hiç pişman değilim. Bu dünyaya bir kez
daha gelsem, yine Eyşan'ı severdim," dedi. Onların arasındaki bu aşkın
büyüklüğü hep gıpta ve hayranlıkla izlenecek bir durumdu. Şimdi ise bende bu
yolda yalnızca Mete'nin izlerini takip ediyordum ve belki de ondan daha
korumacı bir tavırla Lara'yı seviyordum.
Bakışlarımı telefona
indirip parmaklarımı klavyede gezdirmeye başladım.
Siz: Geliyoruz yenge,
ellerine sağlık.
Barışınki: Sanki tüm
hepsini tek başına yaptın @Yengem
Dudaklarımda bir
gülümseme oluştu.
"Barış, seninki
de yardım etmiş."
Barış, omuzlarını
geriye atıp gülümsediğinde Mete'nin kaşları çatıldı.
"Barış, havacı
çok oluyor ha. Karımı sinirlendirmesin."
Bir yeni mesaj
Yengem: Telefona
bakacağına git de Lara'ya bak. @Mete nerede kaldınız ya! Herkes geldi, bir siz
yoksunuz!!!!
Çilingir, önüne dönüp
kıs kıs gülmeye başladığında kıkırdayarak Mete'ye döndüm. Kızarmış yüzüyle ve
büyümüş gözleriyle ekrana bakıyordu.
Mete, "Yemin
ediyorum sesini duymuş kadar oldum. Kulağımın içinde eko yaptı," dediğinde
Barış, sesli bir şekilde güldü.
Çilingir, "Her
ne kadar komutan bile olsan da karının bir cümlesinden korkuyorsun işte,"
dedi. Bakışlarımı alayla Mete'ye çevirdiğimde, Mete, elindeki telefona değil,
ona bakmayan Çilingir'e bakıyordu. Yüzünde herhangi bir sinir emaresi yoktu. Daha
çok adını koyamadığım bir ifade vardı. Mete'nin son bir haftadaki değişiminin
ve ruh halinin farkındaydım ama bir türlü sormak nasip olmamıştı. Bunu sonra
sormam gerektiğini zihnime kodlayıp boğazımı temizledim.
"Yengem haklı.
Barış, biraz daha hızlan koçum. Bizimkileri daha fazla bekletmeyelim."
6 Haziran 2022 /
Şırnak
Lara Akman, Ağzından
Seni Seviyorum, Bora Öztoprak
Kalbim göğsümde
değilmiş gibi hissediyordum. Sanki ellerimin arasına alıp, "Sakin ol"
diyecektim birazdan. Oysa yüzümdeki tebessümle oturuyordum, herkesin arasında,
bembeyaz duvak gibi dökülen perdelerin önünde... Ve o an fark ettim, her şey ne
kadar narinmiş aslında. Sessizlik bile.
Üzerimdeki elbise
gökyüzünün en solgun tonuydu. Sanki sabahın en erken saatine ait bir masalı
yaşıyordum. İnce askılar omuzlarıma zarifçe tutunuyordu, bedenimi saran tül
kumaşın üzerinde yıldızlar ve çiçekler vardı; her biri tek tek işlenmişti.
Elimi istemsizce belimdeki ince kurdeleye götürdüm. Çözülse düşecekmişim gibi
hissettim ama duruyordum. Oradan oraya koşturan Alev'e gülümsüyordum.
Evde büyük bir panik
hali vardı.
Tepsinin üstündeki
çikolatalar düzgün dursun diye defalarca yeniden dizen Yonca... Arka odadan çay
tepsisini taşırken son anda halıya takılıp düşmekten kıl payı kurtulan
Cemile... Ayda, köşede sakince olan biteni izliyor ama gözleri beni kolluyordu.
Osman, Kubilay ve Deniz, Eyşan'a yardım ediyordu. Herkes benim için bugünün
olabileceğinden en güzeli olması için çırpınıyordu.
Bakışlarımı ağırca
kapının yanında duran Kartal'a çevirdim. Yüzündeki küçük bir tebessümle pervaza
yaslanmış bir şekilde bana bakıyordu. İkizimin bana böyle baktığını en son ne
zaman görmüştüm, hatırlamıyordum. Ne o sert duruşundan ne de kararlı ses tonundan
eser vardı. Gözleriyle beni sarmalıyor, adeta bana "Seninleyim, hep senin
yanında olacağım," diyordu.
Göz göze geldiğimiz o
saniyede, içimde bir düğüm çözüldü. Onun onayı, orada olması... İşte en çok
buna ihtiyaç duymuştum.
O sırada içeriden
Alev'in sesi yükseldi.
"Yonca yeter
artık erittin çikolataları, ellemesene kızım!"
Kahkahalar yayıldı
salona. Gerginliğin içinde bir anlık neşeydi o. Gülümsedim. Belki de yıllar
sonra hatırlayacağım şey bu sesler olacaktı. Alev'in abartılı telaşını,
Yonca'nın ince titizliğini, Cemile'nin kırmızılaşmış yüzünü, Ayda'nın sessizce
beni kollayan gözlerini, Osman'ın bir köşede gülümseyerek Eyşan'a yardım
edişini, Kubilay'ın Deniz ile şakalaşarak Ayda ile Deniz'i göstermesini sanırım
unutamayacaktım.
Hepsi, hepsi
oradaydı. Herkes bendeydi.
Sonra bir sessizlik
daha oldu.
Birkaç adım ötede
duran Eyşan bana yaklaştı. Eğilip saçımı düzeltti, elini hafifçe yanağıma
koydu. "Derin nefes al," dedi. Sesi hem komutanımdı hem ablam. Hem
bir dağ gibi sert hem de bir yorgan gibi sıcaktı. Dediğini yaptım. Derin bir
nefes aldım. Göğsümde dolanan sıkışıklık biraz gevşedi. Ellerimi karnımın hemen
altına koyup Caner ile olan bağlarıma dokundum.
Tam o sırada kapının
zili çaldı.
İşte o an, içimdeki
her şey sustu. O kalabalık, o sesler, o tebessümler... Hepsi birer perde gibi
aralandı ve içimde sadece tek bir kelime yankılandı.
"Ay,
geldiler!"
Alev, yüzünde kocaman
bir heyecanla kapıya doğru yürüdü. Kapı açıldığında ayakta kalmakta zorlandım.
Bacaklarım ağırlaştı. Yutkundum. Gözlerim istemsizce girişe kaydı. Terleyen
avuç içlerimi eteklerimi kirletmek pahasına üzerime sürttüm. Yanıma yaklaşan Kartal'a
bakıp yeniden kapıya baktığımda omzunu omzuma sürtüp ellerini ceplerine sürttü.
Alev, kapıyı açıp
geriye çekildiğinde Caner, elindeki büyük çiçek buketiyle kapıdan içeriye
girdi. Bakışları ilk beni aradı. Kalabalığın içinde bana kilitlendiği anda
nefesimi tuttum. Üzerine giydiği siyah gömleği ile muhteşem görünüyordu.
Gözleri üzerimde dolanıp yeniden gözlerime yükseldiğinde dudaklarında,
dişlerini gösterecek kadar büyük bir gülümseme oluştu.
Mete, Caner'in
ensesine vurup "Yürüsene oğlum," diye çemkirdiğinde salondaki
yükselen kahkahalar yalnızca bir uğultu olarak kalmıştı. Caner, gözlerini
kırpıştırıp omuzlarını yükseltecek kadar derin bir nefes alıp vermişti. Birkaç
adımla yanıma yaklaştı ve elindeki çiçek buketini bana uzattı.
Caner, elindeki çiçek
buketini bana uzattığında ellerim bir an havada kaldı. Parmaklarım titriyordu.
Buketi kavradığımda, çiçeklerin arasındaki ince lavanta kokusu ciğerlerime
işledi. İçimde bir yerde bir düğüm daha çözüldü. Caner gözlerini kaçırmadan bana
baktı. Dudaklarını araladı ama söyleyeceği şeyi unuttu sanki. Sadece başını
hafifçe eğdi.
"Peri
kızı," dedi sonunda, sesi neredeyse fısıltıydı. O kelimeler, bende ne
varsa yıktı. Yutkunmamı bile duyduğunu düşündüm. Gözlerim buğulandı ama hemen
göz kapaklarımı kırpıştırdım. Şu an ağlamamalıydım. Ağlamak istemiyordum. Bu,
gözyaşıyla değil, kalbin titreşimiyle hatırlanacak bir andı.
Alparslan baba ve
Hümeyra anne, koltuklara yerleşirken Mete, Çilingir ve Barış sağda oturan Alev,
Eyşan ve Ahmet'in yanına doğru yürüyüp oturdular. Kartal, tekli koltuğa kendini
bırakırken Caner ile birlikte, Eyşan'ın ve Alev'in büyük bir özenle hazırladığı
köşeye kurulduk.
Alev, gözlerini
devirip ayağa kalktı ve bana doğru yaklaştı.
"Kız, sen niye
oturdun kahveler vahiy ile mi inecek?"
Kahkaha atmamak için
dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Tamam, tamam...
Gidiyorum," dedim ve yavaşça yerimden kalktım. Caner'in dizine hafifçe
dokunarak yanından geçtim. Elim titremesin diye kendimi mutfağa adeta attım.
Mutfakta Cemile ve Yonca çoktan tezgâhı sarmıştı. Kahve fincanları sıralanmış, cezve
fokurdamaya başlamıştı bile. Ayda da arkamdan sessizce içeri süzüldü.
Yonca elime cezveyi
verdi. "Sen ilk Caner'inkini yap. Bak dikkat et, yanlış fincanı verme.
Bizi rezil etme," diye fısıldadı. Kahve pişerken içimdeki o garip çarpıntı
yeniden başladı. Sanki kahvenin yüzeyindeki köpük değil, kalbimde biriken her şey
kabarıyordu. Göğsüm daralıyordu ama bu, kötü bir his değildi. Heyecanın,
mutluluğun, biraz korkunun karışımıydı. Hayatın yoğun tadıydı bu.
Beş fincanı tepsiye
dizdim. En sade olanı Caner'inkiydi.
Yonca yine uyardı,
"O sade, dikkat et. Sade. Anladık mı?"
"Anladık
efendim." Göz kırptım ona. Cemile ile göz göze geldik, ikimiz de hafifçe
başımızı eğdik. Ne kadar alışık olsak da bu an her kızın kalbinde bir yer
ederdi.
Tepsiyi iki elimle
kavrayıp salona adım attım. Gözler bir anda üzerime çevrildi. İçimden
"Düşürme sakın," diye geçirdim ama düşürmedim. İlk fincanı Alparslan
babaya uzattım. Ardından Hümeyra anneye, sonra diğerlerine. Sıra Caner'e
geldiğinde gözlerim bir saniyeliğine yere indi.
Caner bardağı alırken
eli elime hafifçe dokundu. O an ikimizin de başını kaldırmadan gülümsediğini
biliyordum.
"Kahveyle kırk
yılı da kilitledin," diye fısıldadığını işittiğimde kıkırdayarak geri
çekildim ve elimdeki tepsiyi Cemile'ye uzatıp sandalyeye, Caner'in yanına
oturdum. Sessizliğin içinde herkes kahvesinden yudumlarını alırken Caner, üç
yudumda kahvesini bitirip önümüzdeki sehpaya bıraktı. Sağ elini pantolonun
cebine sokup yüzük kutusunu çıkarttı ve Alev'e uzattı. Alev, ayağa kalkıp
tepsiye yüzükleri yerleştirirken Alparslan baba, boğazını temizledi.
Kalbim, göğsümde
değilmiş gibi değil artık, bir başkasının avuçlarına teslim edilmiş gibiydi.
Gözüm Kartal'daydı ama zihnimde annemle babam vardı. "Keşke
görebilseydiniz," dedim içimden, "Keşke bugün burada
olsaydınız..."
Alparslan Baba
hafifçe başını eğerek konuşmaya başladı:
"Biz bu güzel
kızı evladımız gibi bildik. Kendi öz kızım gibi. Eksik olan ne varsa,
tamamlamak için değil, onu olduğu gibi sevmek için geldik bu dünyaya. Şimdi de
onu, oğlumuz Caner için istemeye geldik Kartal."
Sanki tüm salon
küçüldü bir anda. Koca dünya içime doldu. Alparslan Baba'nın sesi bile çatladı
hafifçe, belki gözümden düşen yaş çatlatmıştır zamanı. Kıpırdayamadım, sadece
izledim. Kartal, alt dudağını büzüp gülümsedi ve buğulu gözlerini bana çevirdi.
Kartal, alt dudağını
büzüp gülümsedi ve buğulu gözlerini bana çevirdi. O bakışta sadece ağabeylik
yoktu. Sahiplenmek vardı. Anılar vardı. Benim ilk kez saçımı ördüğü gün vardı.
Soğuk bir kış sabahında okula beni sırtında taşıdığı anlar vardı. Annemle babamdan
sonra "Artık yalnız değilim," dedirten o sessiz ama sarsılmaz varlığı
vardı.
"Lara, bana
annemle babamın emaneti," dedikten sonra başını yavaşça Alparslan Baba'ya
çevirdi. Gözlerinde onaydan çok, teslimiyet vardı. Bir emaneti devreder gibi,
gönül rahatlığıyla. "Bende onların emanetini Caner'e emanet ediyorum.
Madem kalpleri birbirlerine bağlanmış Allah tamamına erdirsin."
O an içimden kopan
şeyin ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Belki yıllardır sakladığım bir
korkuydu. Belki bir gün sevgiye layık olmadığım düşüncesiydi. Ya da sadece, ilk
kez 'tamamlanmış' hissetmenin tarifsiz sızısıydı.
Gözlerimi kaçırmadan
ikisine de baktım. Sonra Caner'e. Caner, başını çevirip bana baktığında zaman,
o an için eğildi sanki. Gözleri bana, beni içimden bilen birine bakar gibi
bakıyordu. Geçmişime değil, yarınıma dokunuyordu o bakış. Dudakları kımıldadı hafifçe,
"Seni çok seviyorum." dedi.
Bu sahne, hayatımın
en sessiz, en gürültülü anıydı.
Herkes bir anda ayağa
kalktığında Caner, ellerimi tuttu ve parmaklarımı kendi avuçlarına aldı.
Titreyen ellerimi sımsıkı sardı. Kartal, boğazını temizleyerek eliyle yüzükleri
gösterdi.
"Yüzükleri kim
takacak?" diye sorguladığında Kartal ve Caner, aynı anda Barış'ın ismini
söyledi. Barış, büyümüş gözleriyle Alparslan babaya baktı. Alparslan baba,
gülerek kafasını salladı ve kafasıyla yüzükleri gösterdi. Barış, elini Alev'in
kenetlediği elinden ağırca çekip bize doğru yaklaştı ve gülümseyerek Caner ile
aramıza girdi.
Mete, Eyşan'ın
arkasından kollarını uzatıp karnının üzerinde birleştirirken Alev, yüzük
tepsisiyle yanımda durdu. Barış, Alev'in tuttuğu tepsiden yüzükleri alıp önce
bana doğru döndü. Caner, sağ elimi bıraktığında Barış, gülümseyerek yüzüğü tek
taşımın olduğu yüzük parmağına alyansı taktı. Ardından tek kalan yüzüğü
Caner'in parmağına takıp tepside kalan makası aldı.
Makası aralayıp ipi
arasına aldıktan sonra bakışlarını bana çevirdi. "Caner'e çok iyi geldin,
Lara," dedi Barış, gözlerindeki minnetle. "O zorlukların içinde senin
varlığın, onun en büyük dayanağı oldu. İyi ki onun hayatındasın, iyi ki bizimlesin."
Büyük bir
gülümsemeyle Barış'a bakarken Barış, yavaşça Caner'e dönüp kaşlarını kaldırdı.
Caner, gözlerindeki hınzır bakışla Barış'ı süzerken dudaklarındaki sırıtışı
gizleyemiyordu. Barış, kaşlarını indirip yüzüne, neredeyse ilk defa gördüğüm
bir ciddilikle Caner'e baktı.
"Her darbede,
her zorlukta senin yanında olmak, güç bulmak demekti benim için. Sen, sadece
bir dost ya da kardeş değil, benim yol göstericim, en sağlam dayanağımsın.
Şimdi ise sevdiğin kadın için yaşamaya devam edecek ve onu korumak için elinden
gelenin en iyisini yapacağından eminim," dediğinde Caner'in yutkunuşunu
duydum. Dudaklarındaki sırıtış ağırca silinirken gözlerindeki hayranlıkla
Barış'a bakmaya devam etti.
Barış, gözlerini
kısıp kaşlarını kaldırdı. Makası kapattığında kesilen ip aşağıya doğru süzüldü.
"Ya Barış!"
diye çemkirdi Alev. "Makas kesmiyor demen gerekirdi."
Barış, gülerek Alev'e
baktı.
"Kumandan da
para almazsın diye düşünmüştüm güzelim," dediğinde bütün salon kahkahalara
boğulmuştu. Barış, bir adım kenara çekilirken Caner, küçük bir adım atıp tam
karşımda durdu. Ellerini havaya kaldırdığında sağ yüzük parmağındaki kırmızı ipe
bakıp yeniden gözlerine odaklandım. Sıcaklamış avuçları, yanaklarıma hafifçe
yaslandığında dudakları önce burnuma ardından da alnımda durakladı.
O an kalbim birden
hızlandı; Caner'in o dokunuşu, yılların yükünü, zorluklarını, sevincini hepsini
bir anda taşıyordu. Dudakları alnımda hafifçe titrerken, gözlerimi kapattım ve
derin bir nefes aldım. O sessizlikte sadece ikimizin var olduğunu hissettim;
dünya, zaman sanki durmuştu.
Caner, alnımdan
yavaşça uzaklaşırken gözlerime baktı; içinde hem kararlılık hem de tarifsiz bir
şefkat vardı. "Söz veriyorum, Lara," dedi fısıldar gibi, "Ne
olursa olsun, seni koruyacağım. Hayatın tüm yükünü omuzlarımızda taşırken,
senin yanında olacağım."
O an, kelimelerden
çok daha güçlüydü bu bakış; herkesin içinde olduğumuz o özel an, bize ait,
dokunulmaz bir sırdı. Kalbimde umutla karışık, sarsılmaz bir güven doğmuştu.
6 Haziran 2022 –
23:14 / Özel Kuvvetler Komutanlığı, Şırnak
Yandım, Mazhar
Alanson
Gece, Şırnak'ın
dağlarına çökmüş, siyah bir örtü gibi karanlık her yanı sarmıştı. Havanın
içinde, keskin bir soğuk ve rutubet vardı; nem, taş duvarlardan yükselen
soğukla birleşerek nefesi buğuya dönüştürüyordu. Komutanlığın etrafında nöbetçi
kulübeleri, zırhlı araçlar ve bekleyen askerlerin donuk silüetleri, karanlığın
içinde silik gölgeler gibi belirmişti.
Gökyüzü, bulutlarla
kaplanmış, yıldızlar incecik perdelerin arkasına saklanmıştı. Uzaktan, dağların
arasından gelen rüzgâr, ağaçların dallarını hışırdatarak ürkütücü bir melodi
çalıyor, sessizliği bölüyordu. Ara sıra bir helikopterin motor sesi yükselip alçalıyor,
sonra ansızın uzaklaşıyordu; tıpkı gölgelerin içinde kaybolan bir hayalet gibi.
Komutanlık binasının
içi ise tamamen başka bir dünyaydı. Flu ışıkların altında, duvarlarda asılı
olan haritalar ve planlar, yer yer hafifçe titreyen elektronik ekranlardan
yayılan mavi ışıltıyla parlıyordu. Masaların üzerindeki kahve fincanlarından
yükselen buhar, soğuk havaya meydan okurcasına havada dans ediyordu.
Burada zaman ağır
akıyor, sessizlik ise gerilimin ağırlığıyla neredeyse elle tutulur hale
geliyordu. Her nefes, her adım, her fısıltı bir sır taşıyordu, tıpkı içerideki
askerlerin zihinlerinde gizlenen planlar gibiydi. Dışarıdaki karanlık kadar
soğuk, içeride ise huzursuz bir elektrik dolaşıyordu; çünkü bu gece sıradan bir
gece değildi.
Tuğgeneral Fikret
Yıldırım, ofisinde oturuyordu. Ofisin ağır, koyu ahşaptan yapılmış kapısı,
gecenin sessizliğini bozan hafif bir tıklama ile aralandı. Kapının ardında,
üniforması titizlikle ütülenmiş genç bir asker belirdi. Ellerinde, üzerinde
"ÇOK GİZLİ" damgası taşıyan kalın bir dosya vardı. Dosyanın deri
kaplaması, uzun yılların yıpranmışlığını ve pek çok önemli sır taşıdığını
hissettiriyordu.
Kısa bir selam verip
elindeki dosyayı masanın üzerine bıraktı.
"Özel Tim
Taburundan gönderilmiş, Tuğgeneralim."
Tuğgeneral Fikret
Yıldırım, uzun yıllar boyunca pek çok savaşın içinde olmuş, sert ve ağırbaşlı
bir adamdı. Yorgun gözleri masanın üzerindeki dosyaya takıldı. Başını hafifçe
salladı.
"Sen çık,"
dedi keskin ve kararlı bir tonla.
Genç asker,
sarsılmadan, emir kumanda zincirine duyduğu saygıyla adımını geri çekti ve
kapıyı usulca kapattı. O an, odanın içine yalnızca dosyanın ağırlığı ve
beklenen bir kararın soğuk havası doldu.
Tuğgeneral,
sandalyede hafifçe geriye yaslandı ve elleriyle dosyayı masanın üzerinde
dikkatle açtı. İçindeki sayfalar, gece lambasının altında hafifçe parıldıyor,
kağıtlara işlenmiş kelimeler ve sayısız not, planlar, grafikler, gizemli
işaretler ardı ardına diziliyordu. Her bir kelime, her bir cümle, kritik bir
dönemin, bir kırılmanın habercisiydi.
Gözleri belgelerin
üzerinde ağır ağır gezindi. İlk sayfadan son sayfaya doğru ilerledikçe, kaşları
çatıldı. Yılların disiplinli duruşu, bu belgelerde saklı gerçekler karşısında
hafifçe çökmeye başladı. Omuzları yavaşça düştü; nefes alışları derinleşti. Kısa
bir an için gözlerini kapattı; o anın ağırlığı, hayatında aldığı en zor
kararlardan birini düşündürüyordu ona.
Gözlerini yeniden
açtı, bakışları masa üzerindeki A4 kağıdına takıldı. Elini uzattı ve kâğıdı
kendine doğru çekti. Yorgun elleri hafifçe titredi ama kalemi sağlam kavradı.
Derin bir nefes aldı; bu nefes, sadece bir askerin değil, bir liderin
omuzlarındaki yükün simgesiydi.
Karanlık odada, kalem
kâğıda bastırırken çıkan sessiz tıklamalar, zamanın ağırlaştığını
hissettiriyordu. Tuğgeneral, kelimeleri büyük bir titizlikle seçti, adeta bir
kehanet gibi. Kendi içinde fırtınalar kopuyordu ama yüzünde profesyonel bir
sakinlik vardı.
"Şırnak Özel
Tim Taburu Komutanlığına;
6 Haziran 2022
tarihi itibariyle Suikast Ekibi üyesi Çilingir kod adlı, Bora Yalaz Arınlı'nın
Güvercin Timi komutanı olmasına, hali hazırda Güvercin Timi'nin komutanı olan
Mete Mert Çakır'ın Güvercin Timi'nden alınmasına karar verilmiştir.
Gereğinin
yapılmasını ivedilikle arz ederim."
Kalem, kâğıdın
üzerinde durdu. Tuğgeneral derin bir nefes daha aldı ve yorgun gözleri, imzayı
koymak üzere kâğıda doğru hareket etti. Ancak o an, yılların tecrübesine rağmen
titremediği elleri bir an tereddüt etti. Gözleri kapandı ve hafifçe gülümsedi;
ama bu gülümseme, zafer değil, kayıpların, vazgeçişlerin buruk ifadesiydi.
Sonra imzayı koydu;
adını ve rütbesini resmi bir ciddiyetle yazdı. Bu belge, bir dönemin
kapanışını, yeni bir dönemin başlangıcını ilan ediyordu. İçinde bulunduğu odada
ağır bir sessizlik çöktü. Dışarıda ise dağların soğuk nefesi, duvarların
ardında saklanan sırlar kadar derindi ve keskin.
Tuğgeneral dosyayı
kapattı, sırtını sandalyeye dayadı ve gözlerini tavana kaldırdı. Gecenin
karanlığında, komutanlığın soğuk duvarları arasında, yaşanacak fırtınaların ilk
işaretleri duyuluyordu. Bu karar, sadece bir atama değil; bir savaşın ve bir
dostluğun sınandığı anların başlangıcıydı.
Tuğgeneral Fikret
Yıldırım'ın bakışları soldaki, biraz önce okuduğu el yazısında dolandı.
Sandalyesinden biraz doğrularak kâğıdı eline aldı ve yeniden arkasına yaslandı.
"ŞIRNAK ÖZEL
KUVVETLER KOMUTANLIĞINA
Konu: Görevden
İstifa ve Komutanlık Değişikliği Talebi
Sayın
Tuğgeneralim,
Ben, Mete Mert
Çakır, halihazırda yürütmekte olduğum Güvercin Timi komutanı görevimden, şahsım
ve timimizin menfaatleri doğrultusunda, görevimden istifa ettiğimi ve bu
görevimin 29 Mayıs 2022 tarihi itibarıyla sona erdirilmesini saygıyla arz
ederim.
Görev sürem
boyunca, Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası ve ülke güvenliği için gece gündüz
demeden büyük bir özveriyle çalışmış bulunmaktayım. Ancak, mevcut durumun
değerlendirilmesi neticesinde, Güvercin Timi'nin operasyonel etkinliğinin
artırılması ve yönetimsel anlamda stratejik bir iyileştirme yapılması gerektiği
kanaatine varılmıştır.
Bu bağlamda,
Suikast Ekibi mensubu, operasyonel tecrübe ve liderlik vasıfları ile tanınan
Çilingir kod adlı Bora Yalaz Arınlı'nın, Güvercin Timi komutanı olarak
atanmasının, birimimizin hedeflerine ulaşması ve başarısının devamı açısından
elzem olduğu değerlendirilmiştir.
Söz konusu
atamanın ivedilikle gerçekleştirilmesi ve görev değişikliğimin kabulü hususunda
gereğinin yapılmasını saygılarımla arz ederim.
Görev sürem
boyunca üstün desteklerini esirgemeyen kıymetli komutanlarıma, mesai
arkadaşlarıma ve tüm Güvercin Timi mensuplarına teşekkürlerimi sunar, Türk
Silahlı Kuvvetleri'nin yüce misyonunda başarılarının devamını temenni ederim.
Saygılarımla arz
ederim."
Mete Mert Çakır
29 Mayıs 2022
Tuğgeneral Fikret
Yıldırım, titrek elleriyle kâğıdı usulca, neredeyse saygıyla masanın üzerine
bıraktı. Kâğıdın hafifçe masaya değme sesi, odadaki sessizliği daha da
derinleştirdi. Bir an duraksadı, ardından ağırca masasının kenarına uzandı.
Elini yavaşça telefonun ahizesine götürdü; parmakları ahizeyi kavradığında
hafif bir gerginlik hissediliyordu. Sonunda, kararlı bir hareketle ahizeyi
kaldırdı. Telefonun ince sesi, odanın soğuk atmosferine eşlik etti.
"Odaya
gel," deyip ahizeyi indirdi. Ardından seri bir hareketle dosyaları
dikkatle iç içe koyup titizlikle kapattı. Masanın üzerinde yankılanan bu
sessizlik, aldığı kararın ağırlığını odanın her köşesine taşıyordu. Tuğgeneral,
kapının hafifçe açılmasıyla başını kaldırdı. İçeriye giren askere bakarak,
derin bir nefes aldı. Masanın üzerindeki dosyayı askere uzatıp çenesini
dikleştirdi.
"Dosyayı Özel
Tim Taburuna ulaştır."
Asker, kısa ve net
bir şekilde "Anlaşıldı, Tuğgeneralim," diye cevap verdi. Arkasını
dönüp kapıya doğru ilerlerken, Tuğgeneralin sert bakışları onu odadan çıkana
dek takip etti. Kapı ağır ağır kapandığında, odadaki sessizlik yeniden hüküm
sürdü. Tuğgeneral, derin bir nefes alıp gözlerini kapattı, kararı ve yol
açacağı sonuçların ağırlığını yüreğinde hissetti.
"Umarım verdiğin
karar, doğru yoldur Mete Mert Çakır," diye mırıldandı Tuğgeneral, sesi
odanın soğuk duvarlarında hafifçe yankılandı. Parmakları masanın üzerindeki
kalemin sapını sıkıca kavradı; aklında pek çok ihtimal, endişe ve
bilinmezlikler vardı.
Gözlerini kapatıp
başını arkaya yasladı, düşünceleri savaş alanlarından çok daha karmaşık bir
yerdeydi. "Bu, sadece bir değişim değil, bir dönüm noktası olacak,"
dedi kendi kendine. Oda yeniden sessizliğe gömülürken, Tuğgeneral Fikret
Yıldırım'ın aklında tek bir şey vardı: Ülkenin güvenliği için atılan her adımın
bedeli ağır olurdu.
Odanın ağır havası
geride kalırken, babasının evinin balkonunda duran Mete Mert Çakır,
sigarasından derin nefesler çekiyordu. Gözleri, camın ardında, hiçbir şeyden
uyuyan karısına kaydı. İçinde kopan fırtınaya rağmen, dışarıya yansıtmamaya
kararlıydı. Bazı yolları seçmek, bazen sevdiklerini korumanın en zor ama tek
yoluydu.
"Pişt, balkon
gülü, insene oğlum aşağıya."
Mete, Bora'nın
sesiyle bakışlarını camdan çekip demir korkuluklara eğildi ve aşağıya baktı.
Bora, verandada tek başına oturuyordu. Mete, sigarasıyla içeriyi gösterdi.
"Eyşan uyuyor,
sigaramı içip bende yatacağım," diye yavaşça fısıldadı. Bora, kafasını
sallayıp elinde tuttuğu bardağa geri baktığında Mete, parmaklarının arasındaki
sigarayı söndürüp odaya girdi. Mete, ardında bıraktığı sessizliğin ağırlığını omuzlarında
hissederek odanın kapısını yavaşça kapattı. Yatağın kenarına kıvrılmış Eyşan'ın
arkasına uzanıp kollarını kadına yavaşça sarmaladı.
Mete'nin nefesi
hafifçe titriyordu; yorgunluk ve iç çekişler arasında sakladığı derin bir
hassaslık vardı. Gözleri, Eyşan'ın uyuyan yüzünde gezinirken, yaşadığı tüm
fırtınalara rağmen bu anın sükûnetinde küçük bir huzur bulmaya çalıştı.
Kalbinin en kırılgan köşesinde, sevdiklerini korumanın bedelini ağır da olsa
omuzlamaya hazırdı. Sessizce, karanlığın içine gömülen odada, sadece nefes
alışları birbirine karışıyordu.
"Özür dilerim
Eyşan ama bunu yapmam gerekliydi," diye fısıldadı usulca. "Çünkü
dostlar kaybedilmez ve bazen onları korumak için en ağır kararları vermek
gerekir."
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!