Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Toroslu Yıllar,
Pikapta Raks
Dâr-ı Dünya, Cem
Yıldız
Iron, Woodkid
Küsüb Getdi, Sara
Gedimova
Skin, Rag'n'Bone Man
🕊️
L
Sevgili kızım;
Kaçıncı sayfayı
yırttığımı bilmiyorum ama her seferinde ellerim yeniden titriyor. Çünkü insan,
kendi evladına ait bir geçmişi yazarken, kelimelerin bile yetim kaldığını
hissediyor.
Senin bir oyun
halısına oturup sessizce oyuncaklarla oynaman gerekiyordu. Kırmızı kurdeleli
saçlarınla okulun ilk günü heyecanını yaşaman, ıslak kâğıt mendille dizindeki
yara kabuğunu silerken burnunu çekmen gerekiyordu. Oysa senin ilk çizimlerin
kâğıda değil, yüzüne yapışmış korkularaydı. İlk kalemin, plastik değil, dosya
arasında saklanan sahte bir kimlikti. Biz seni korumak için hayatından
çocukluğu çekip aldık ve sana ne zaman "sabırlı ol" desek, aslında
içimizdeki suçluluğu bastırıyorduk.
Evimizin duvarları
kalın, perdeler hep kapalıydı. Dışarıda güneş olsa bile, biz içeride hep
gölgede yaşadık.
Her kapı sesiyle
yerimizden sıçrarken, sen daha konuşmayı yeni öğreniyordun. O anlarda bile
yüzünü çevirmeden sessizce baktığını hatırlıyorum. Bir çocuğun annesine o yaşta
sığınması gerekirken, sen benden çok daha sakin, çok daha büyüktün. Bu ne gurur
verici bir olgunluktu ne de doğuştan gelen bir metanet. Bu, bizim sana mecbur
bıraktığımız bir yalnızlıktı.
Doğum günlerini
kutlamadık, komşu çocuklarının kahkahasını dinlemedin. Korkuyla büyümemeni
istedik ama korkuyu senin yerine biz yaşamak yerine, sana öğrettik. Gözlerinin
içine baktığım her anda, "bir gün her şey normale dönecek" diye
kendime söz verdim ama o gün hiçbir zaman tam olarak gelmedi.
Şimdi seni izliyorum,
asker üniformanla, çelik gibi bir duruşla yürüyorsun. İnsanlar sana cesur
diyor, ben ise içinde nasıl bir boşluk taşıdığını biliyorum. Bazen o boşluğu
gözlerinde görüyorum, bir saniyeliğine bile olsa o sessizlikte göz kırpan bir
çocuk hayaleti gibi beliriyor. Gülümsemek istiyor ama unutmuş. Sarılmak istiyor
ama ne tarafa uzanacağını bilemiyor.
Ben, o çocuğun
annesiyim.
Senin hiçbir zaman
olamadığın halinin, hiç yaşayamadığın yıllarının, hiç açılmayan defterlerinin
annesi... Ve biliyorum ki, en büyük borcum sana karşı suskunluğum oldu.
Senin ilk çizdiğin
resmi saklıyorum hâlâ. Renkler karışmış, güneş yamuk, evin bacasından çıkan
duman siyah süzülüyor... O küçük resim, senin bir daha asla yaşayamayacağın o
bahçeli evin hayaliydi. O evde ne baba vardı, ne korumalar, ne kaçak hayat... O
evde sadece sen vardın. Salıncağa binmiş, saçlarını rüzgâr savuruyordu.
Sana çocukluğunu
veremedik ama sen, büyüyüp nice çocuklara güvenli bir ülke vermek için kocaman
bir savaş verdin. Senin elin silah tuttuğunda bile, yüreğinde hâlâ o kayıp
salıncağın özlemi vardı, biliyorum.
Ben seni o salıncakta
büyüttüm, Eyşan. Sadece sen görmedin.
Belki bir gün bir kız
çocuğu olur hayatında. Belki o salıncağı yeniden kurarsın, belki o güneşi düz
çizersin birlikte. O zaman bil ki, ben orada olacağım. O evin penceresinden
size bakan bir gölge, rüzgârda fısıldayan bir anne sesi gibi...
Kaybettiğin çocukluğuna...
Annen Yağmur
29 Mayıs 2022 – 12:06
/ Şırnak
Yazar, Ağzından
Toroslu Yıllar, Pikapta Raks
Her anımız, bir
karara bağlıdır.
Hayat, peş peşe gelen
kararlar zinciridir. Sabah kaçta uyanacağımıza karar veririz, ne giyeceğimize,
kahvemizi nasıl içeceğimize, biriyle konuşup konuşmamaya... İlk bakışta önemsiz
görünen bu tercihler, aslında bir sonraki adımı şekillendirir. Bir insanla
tanışmamız, bir fırsatı kaçırmamız ya da yakalamamız, çoğu zaman bir anlık
karara bağlıdır.
Büyük kararlar, hayat
rotamızı dramatik biçimde değiştirir. Lakin küçük kararlar da aynı derecede
belirleyicidir; çünkü onlar bizi, büyük kararları alacağımız yere götürür.
Dolayısıyla, her an
bir yol ayrımıdır. Fark etsek de etmesek de seçtiğimiz yön bir diğerinden
farklı bir yaşamı doğurur. Hayat, bu yüzden belirsiz olduğu kadar değerlidir:
Çünkü her an, geleceğimizi inşa ettiğimiz bir karar anıdır.
Mete, Alparslan
Albay'ın, masanın karşısındaki koyu kahverengi koltuğa oturmuştu. Sırtı dik
gibi görünse de omuzlarındaki gerilim, çatışmadan çıkmış bir askerin hâlâ
çözemediği düğümler gibiydi. Ellerini dizlerinin üzerine koymuş, parmakları
farkında olmadan birbirine kenetlenmişti. Başını hafifçe eğmişti ama gözleri,
kaşlarının altından babasına kilitlenmişti. Sessizlik, odanın içinde ağır bir
yük gibi asılı duruyordu. Duvarda asılı olan şeref tablosu, üniforma
kalıntıları, madalyalar... Hepsi bu sessizliğe birer tanıktı.
"Bora
uyandı."
Alparslan Albay,
gözlerini oğlunun yüzüne dikti. Kaşları çatıldı ama hiçbir tepki vermedi.
Sadece bakıyordu. O yıllanmış, duvar gibi yüzünde bir kıpırtı aramak zordu.
Gözleri bir anlığına kırpıştı. Duygular orada, derinlerde bir yerde
kıpırdanmıştı.
Mete, babasının
yüzünde bir şey okumaya çalıştı ama alışkındı bu soğukluğa. Onun için duygular,
yalnızca savaş sonrasında gömülen silahlar gibiydi. Yeri belli ama erişilmezdi.
"Gözlerini
açmış," dedi Alparslan Çakır, belli belirsiz bir nefesle. Sözlerinin
içinde hem rahatlamanın solgun bir izi hem de temkinli bir tetikte oluşun
gölgesi vardı. Ardından gelen cümlesi, odadaki havayı bir anda ağırlaştırdı,
"Ama o çocuk bir daha aynı olmayacak, biliyorsun değil mi?"
Mete'nin içindeki
kırılma sessizdi. Dışarıdan belli olmayan ama içeride yankısı büyüyen türdendi.
Albay'ın kurduğu cümle, yalnızca Bora'ya ait değildi. O an, başka bir şeyi de
fark ediyorlardı: Değişiyorlardı. Birer birer.
Kaybettikleriyle,
sustuklarıyla, gördükleriyle...
Mete, farkında
olmadan yere çevirmişti bakışlarını. Ne zaman indirdiğini hatırlamıyordu.
Gözlerini yeniden babasına yöneltti.
"Ne yapmayı
düşünüyorsunuz?" diye sordu, sesi sakin ama içi kabaran sorularla doluydu.
Alparslan Albay'ın
gözleri, oğlunun gözlerinde kısa bir süre asılı kaldı. Ardından omuzları ağır
bir yük taşır gibi kalkıp indi.
"Kardeşlik,
fedakârlıkla ölçülür, evlat," dedi ve ağır adımlarla masasından kalktı.
Mete'nin karşısına, sessiz ama kararlı bir şekilde yürüdü. Oturduğunda
dizlerinin üzerine ellerini koydu, başını dikleştirdi.
"Bir gün,
aldığın bu kararın bedeli karşına çıkacak," dedi.
Mete, gözlerini
kapadı. Derin bir nefes aldı. Bu nefes, içindeki kararı mühürler gibiydi.
"Çıkarsa borç
bilirim," dedi gözlerini açarken. Sesi, çatışmalardan geçmiş bir adamın
içten gelen kararlılığıydı. "Ama Bora'ya ömür boyu taşıyacağı bir eksiklik
hissettirmem."
Alparslan Çakır,
oğlunun gözlerinde beliren kararlılığı sessizce izledi. Ardından, başını
yavaşça sol omzuna doğru eğdi. Bu, onun düşüncelere daldığında sık yaptığı,
yalnızca çok az kişinin fark edebileceği bir jestti. İçinde kırılgan ama
bastırılmış bir burukluk gizliydi.
"Senin Bora'ya
hissettirmemek istediğin düşünce," dedi usulca, ama her kelime sanki
yıllar boyunca biriktirilmişti, "senin, bu zamana kadar beline taktığın o
silah."
Cümleyi
tamamladığında başını yeniden doğrulttu. Gözleri, bir subayın taşıdığı
ağırlığın çok ötesine geçmişti. Yaşanmışlık vardı o bakışlarda, kayıplarla,
kararlarla, sessizliklerle örülmüş bir hayatın izleri. İşaret parmağını yavaşça
uzattı, Mete'nin bacağında asılı duran silaha yöneldi. Parmak ucu ne silaha ne
oğluna değdi, ama ima ettiği şey açık ve keskin bir kılıç gibiydi.
"Sen, o namusum
dediğin silahtan vazgeçiyorsun evlat," dedi ve sessizlik yeniden odanın
üzerine örtüldü.
Mete'nin boğazında
bir şey düğümlendi. Albayın sesi ne bağırıyordu ne de suçluyordu; ama bir baba
olarak, bir komutan olarak söylediği bu sözler, gerçeklerin en çıplak haliydi.
O silah, Mete için
sadece bir silah değildi. Kimliğinin, yeminlerinin, taşıdığı yükün bir
simgesiydi. Ama şimdi, Bora'nın yaşaması için, belki de onun bir daha aynı
acıyla yüzleşmemesi için, elinden bırakmak üzere olduğu bir parçaydı. Ve
Alparslan Çakır, bunu fark etmişti.
O an, baba ile oğul
arasında görünmeyen ama keskin bir çizgi çizildi. İkisi de biliyordu. Her
karar, bir bedel isterdi. Ve bazı bedeller, silahla değil, vicdanla ödenirdi.
"Başka şansım
yok." Mete'nin sesi, boğazında büyüyen bir yükün sonunda dışarı taşması
gibiydi. Sakin görünmeye çalışsa da kelimelerin ardında kıyıya vuran çaresizlik
dalgaları vardı. "Eğer ben Güvercin Timinin komutanlığından istifa etmezsem,
Bora bir daha asker olamayacak."
Söz, kararlılıkla
sarılmış ama kırılgan bir gerçeği açığa çıkarıyordu. Bu, bir itiraf değildi.
Bu, göz göre göre kendi yolundan çekilmenin, kendini geri plana atmanın sessiz
boyun eğişiydi. Çünkü bazen en büyük fedakârlık, geri çekilmeyi seçmekti.
Alparslan Çakır,
oğlunun sözlerini duyduktan sonra başını hafifçe eğdi. Kaşları çatılmış,
bakışları sertleşmişti ama içinde biriken duygular öfke değil, endişeyle
yoğrulmuştu. Sessizce geçen birkaç saniyenin ardından konuştu; sesi alçak ama
keskin, bir komut gibi değil, bir gerçeği hatırlatır gibiydi.
"Sence Bora, bu
duruma ne diyecek?"
Sözleri, odanın içine
serin bir rüzgâr gibi yayıldı.
"Sen sanıyor
musun ki Bora, senin bu kararına saygı duyacak, karşı çıkmayacak?"
Bakışlarını Mete'den
ayırmadı. Oğlunun yüzüne değil, içinde kıvrılan vicdanına hitap ediyordu sanki.
Bu, yalnızca bir babanın değil, yıllar boyunca omuzlarında yemin taşımış bir
komutanın da tepkisiydi. Çünkü o biliyordu ki bazı kararlar, yalnızca alanın
değil, ardında kalan herkesin yükünü artırırdı.
Mete'nin omuzları
farkında olmadan biraz düştü. Cevap vermedi. Çünkü biliyordu babası haklıydı.
Bora, bu kararı asla sessizce kabul etmezdi. Kardeşliğin, sırt sırta verilen
savaşların, susarak anlaşılan o bağın içinde böyle bir fedakârlığın yeri yoktu.
En azından Bora için.
Ama bazen insanlar
sevdiklerinin öfkesini göze alarak onları korumayı seçerdi.
Ve Mete, tam da bunu
yapıyordu.
Alparslan Çakır, kısa
bir süre oğlunun yüzüne baktıktan sonra derin bir nefes verdi. Yavaşça arkasına
yaslandı, sanki sırtındaki yük bir anlığına daha da ağırlaşmış gibi. Gözleri,
geçmişle bugünün arasına sıkışmış bir yorgunluğu taşıyordu.
"Karının bu
durumdan haberi olacak mı?" diye sordu. Ses tonu sakin gibiydi ama her
kelimenin ardında bastırılmış bir öfke dolaşıyordu.
Mete, sorunun yankısı
odada henüz tükenmemişken başını hızla iki yana salladı. Gözlerinde kararsızlık
değil, kesin bir karar vardı.
"Hayır,"
dedi. "O da herkesle birlikte öğrenecek."
Bu cümleyle birlikte
hava birdenbire değişti. Alparslan Çakır'ın çehresi sertleşti. Nefes alışverişi
yavaşladı ama dudaklarının kenarındaki çizgiler daha da derinleşti. Gözlerini
oğluna dikti; artık sadece bir baba değil, yıllar boyunca doğruyla yanlışı ayırt
etmiş bir adam konuşuyordu.
"O kadın,"
dedi sesi bu kez daha keskinleşerek, "Güvercin Timi'nin kalbi ve sen, o
kalbi yerinden sökeceksin."
Söz, Mete'nin üzerine
ağır bir yük gibi çöktü. Evet, Eyşan onun karısıydı. Ama ondan öte bir şeydi...
Timin orta noktası, neferlerin pusulası, tüm dağılmış ruhların gizli limanıydı.
Onun haberi olmadan alınan her karar, sadece bir sorumluluk değil, bir yara
bırakacaktı.
Alparslan Çakır bunu
biliyordu. Mete de biliyordu. Ama bazı gerçekleri bilmek, onları değiştirmeye
yetmiyordu.
Mete, sıkıntılı bir
nefes verdi. Göz kapakları bir anlığına kapandı, ardından ağır bir kararın
ağırlığıyla açıldı. Ayağa kalktı, ceketinin iç cebine attığı elini yavaşça
çıkarıp katlanmış bir kâğıdı babasına uzattı.
"Kararım
kesin," dedi. Sesi titremedi, ama içindeki uğultu neredeyse odayı
dolduruyordu.
Alparslan Çakır,
kâğıdı aldı. Mete'nin gözleri yerdeydi, sonra hızla odanın kapısına yöneldi.
Elini kulpa uzatırken arkasından babasının sesi geldi.
"Mete."
Adını söyledi sadece.
Ne bir emir ne bir ricaydı ama içinde susturulamayan bir şey vardı. Mete'nin
eli kulp üzerinde dondu. Omzunu hafifçe döndürerek başını çevirdi, gözleri
babasına değdi. Alparslan Çakır, elindeki kâğıttan bakışlarını kaldırdı,
oğlunun gözlerinin içine baktı.
O an, kelimelerden
çok bakışlar konuştu.
Kağıttaki mürekkep,
Alparslan'ın elinde ağırlaştı. Çünkü orada yazan sadece bir istifa değil, bir
veda, bir feda vardı.
"Bazı
kararlar," dedi Alparslan, sesi yavaş ama net, "yalnızca imzayla
verilmez. Bazı kararlar, insanın kim olduğunu da beraberinde değiştirir."
Mete, bir an başını
hafifçe eğdi. Sırtı dikti. Sonra kapıyı açtı ve hiçbir şey söylemeden dışarı
adım attı. Odada yalnız kalan Alparslan, elindeki kâğıda yeniden baktı. Ama bu
kez harflere değil, boşluklara. Çünkü bazı kararlar, yazılmayan yerlerde asıl ağırlığını
taşırdı.
9 Haziran 2022 /
Şırnak
Eyşan Çakır, Ağzından
İz.
İz nedir?
Kaybolan bir anın
nefesi, gözle görülmeyen ama ruhun derinliğinde taşıdığı bir sırdır.
Sessizliğin içinde fısıldayan bir çağrı, gözyaşlarının toprağa karıştığı yerde
açan bir çiçektir. İz, unutulanın hatırlanmasıdır. Bir savaşın ardından toprağa
bırakılan mermi kovanı gibidir, iz.
Kimse fark etmese de
oradadır.
Üzerimde beyaz
gömlek, altımda siyah pantolon vardı. Oturduğum tekli koltuğun kolçağına
yaslanmış, ellerim hafifçe gerilmişti. Parmaklarımı sıkıyor, belki de kendimi
toparlamaya çalışıyordum. Oda, sadece beyaz pike altında yatan Mete'nin
varlığıyla doluydu. Yatağın tam ortasında, derin uykusundan ya da belki de
bitkinliğinden kaçmaya çalışan o adam, bambaşka bir dünyadaydı.
Dün gece, Caner ile
Lara'nın düğününden sonra hemen eve geçmiş ve çok uykum olduğunu söyleyerek
yatağa kıvrılmıştım. Yorgunluk bedenimi tamamen sarmış ama zihnim bir türlü
susmamıştı.
"Mete,
Çilingir'in yeniden asker olabilmesi için kendi rütbesinden ve Güvercin Timinin
komutasından istifa etmiş."
İçimde kopan fırtına,
dışarıya vuracak güç bulamıyordu. O, kararını verdi ama bunun ağırlığını
kimseyle paylaşmıyordu. Ben ise biliyordum. O henüz bilmiyordu benim bildiğimi.
"Senin
adaletin benim okum kadar keskin olmalı ama unutma. Zaafını tanımayan, savaşını
kaybeder."
Sessizlik odayı
doldururken, zihnimin içi, göğsüme saplanmış hayali bir okun fısıldamasıyla
kaplıydı. Gözlerim yatağın üzerindeki beyaz pikenin altında, tamamen savunmasız
yatan Mete'nin üzerinde geziniyordu. Onun bu ağır yükü tek başına taşıması,
içinde sakladığı karmaşayı düşündükçe, boğazımda bir düğüm oluşuyordu.
Kaşlarımı hafifçe
kaldırıp derin bir nefes aldım. Aldığım nefesi geri verirken kaşlarımı indirdim
ve sırtımı koltuktan ayırıp ayağa kalktım. Sağdaki konsolun üzerindeki silahımı
aldım. Omuzlarımdan inen silah kılıfına silahımı yerleştirip kapıya doğru yürüdüm.
Her hareketim, içimde bir şeylerin kırıldığına dair sessiz bir işaretti sanki.
Kapı koluna elimi
koyup hafifçe bastırdım; arkamda, beyaz pikenin altındaki Mete'nin hareketsiz
görüntüsü kaldı.
İçimde, kelimelere
dökemediğim o sessiz hesaplaşma devam ediyordu.
Merdivenlere
yöneldiğimde her adımda kalbim daha hızlı çarpıyordu. Merdivenlerin soğuk demir
korkuluklarına ellerimi koydum; serinliği, içimdeki gerginliği biraz olsun
hafifletiyordu. Adımlarımı hızlandırdım, merdivenlerden inerken evin sessizliği
ardımda kalıyordu. Kapının önüne vardığımda, dışarının hafif esen rüzgârı
yüzüme vurdu.
Arabama doğru
yürürken düşüncelerim karmaşık, geleceğe dair belirsizdi. Her adımda, verdiğim
kararın ağırlığını daha derinden hissediyordum. Arabanın kapısını açtım,
içeriye otururken uzun bir nefes aldım ve motoru çalıştırdım. Yolun nereye
çıkacağını bilmiyordum ama gitmem gerekiyordu.
Hemen yanımdaki
koltuğun kapısı açıldığında derin bir nefes verip emniyet kemerime uzandım.
Araba hafifçe sarsılırken yanımdaki koltuk doldu. Emniyet kemerimi sakince
takıp sağ omzumun hizasından yanıma baktım.
"Emin misin Eyşan?
Alacağın bu karar, bir döngünün kırılma noktası olacak," dedi, Hümeyra
anne. Arabanın içi sessizdi, sadece motorun hafif vınlaması vardı.
Bir an tereddüt
ettim, sonra kararlılıkla başımı salladım.
"Başka yolu yok.
Bunu yapmak zorundayım," deyip aracın içindeki telefonu klimanın üzerinde
sabitlenmiş telefon tutacağına yerleştirdim. Hümeyra anne, emniyet kemerini
takıp telefonunun ekranını açtığında direksiyonu sola çevirip gaza bastım. Aracın
sesi hafifçe yükselirken, Hümeyra anne telefonu kulağına yasladı.
"Gerekli
evrakları hazırladınız mı?" diye sordu ve bir anlığına bekledi. İçimde bir
karışıklık vardı; kararımın ne kadar doğru olduğundan emin olamıyordum ama geri
dönüş yoktu.
"Tamam, bizde
kışlaya doğru yola çıktık, arabadayız. On beş dakika sonra helikopterin yanında
oluruz."
Arabanın hafif
sarsıntısıyla birlikte hızlandım. Hümeyra anne yanımda, sessizce önümdeki yolu
izliyordu. Telefon ekranı karardıktan sonra derin bir nefes aldı, gözleri kısa
süreliğine kapandı. Kışlaya doğru ilerlerken içimde bir umut kırıntısı, ama
aynı zamanda büyük bir yük vardı.
On beş dakika
sonrasında kışlanın önüne vardığımızda geldiğimizi gören iki görevli asker
koşarak ön tarafa yaklaştı ve ağır sürgülü kapıları iki yana çekerek bekledi.
Hızımı yavaşlatmadan açık alandan geçip direksiyonu sabit tutmaya devam ettim.
Arabayı otoparka bırakıp araçtan indik. İleride bekleyen helikopteri gördüğümde
derin bir nefes alıp yanıma yaklaşan askere arabanın anahtarını uzattım.
Gözlerimi kısıp helikopterin olduğu alana bakmaya devam ettim.
Açık alanda bekleyen
helikopterin önündeki siluet, rüzgârda kıpırdamadan duran bir heykel gibiydi.
Pervanenin savurduğu tozlar ve kuru ot parçaları etrafında uçuşurken, o
yerinden hiç kımıldamıyordu. Tanıdık bir duruştu bu. Dimdik, sessiz ve
sarsılmaz. Hümeyra anne yanımda durdu, ben birkaç adım ileri çıktım. Gözlerim
silueti seçtiğinde içimdeki karmaşa bir anda derin bir sessizliğe dönüştü.
Alparslan Baba'ydı
bu. Elleri cebindeydi ama omuzlarındaki yük, ellerinden değil, gözlerinden
sarkıyordu. Yüzü aydınlatmanın altında kısmen görünüyordu. Gözleri bir noktaya
sabitlenmişti; yaklaşan bana mı, yoksa çok daha ötede başlayacak olan kaderime
mi bilmiyorum.
Pervane her turda
daha güçlü esiyor, gündüzün sıcağını biçiyordu. Saçlarım yana savruldu ama
ayaklarım sabitti. Sanki o an, geçmişle gelecek arasında sıkışmıştım. Zamanın
içinden kopup gelen bu adamın önünde, çocukluğumun, kararlarımın ve
kayıplarımın hepsi birden dizildi.
"Dikkatli
gidin," dedi ama sesini rüzgâr değil, yalnızca gözleri taşıdı bana.
Yaklaştım. Aramızda
birkaç adım vardı ama onca yılın sessizliğiyle doluydu. Bir şey demedim. Sadece
gözlerine baktım. Onun gözlerinde, geçmişin gölgesiyle geleceğin ağırlığı
karşılıklı durmuştu zaten.
Helikopterin
zırıltısı altımızdaki zemini titretiyordu. Arkamda Hümeyra annenin nefes
alışları, önümde Alparslan Baba'nın sustuğu kelimeler ve ortada ben. Ne
çocukluğumun elleri kadar masum ne de askerliğimin emirleri kadar nettim.
Sadece bir kararın tam ortasındaydım.
Metin değişiyor, biz
değişiyorduk ama izler, her zaman kalıyordu. Benim izim, attığım her adımda
yankılanan sessiz çığlıktı.
İz.
Kendi hikayemin,
yaşadığım toprakların ve kayıplarımın sessiz bekçisiydi.
9 Haziran 2022 /
Şırnak
Mete Mert Çakır,
Ağzından
Dâr-ı Dünya, Cem Yıldız
Uyku, bana her zaman
bir sığınak gibi gelmedi. Bazen bir ceza gibiydi. Gözlerimi kapadığımda neyle
yüzleşeceğimi bilmeden sürüklendiğim karanlık bir yolculuktu. Bu gece, o yolda
yürürken ayaklarım beni çocukluğuma değil, henüz yaşamadığım bir geleceğe götürdü.
İlk başta etrafımda
bir boşluk vardı. Ne duvar vardı ne gökyüzü. Sadece soluk bir sis ve hafifçe
uğuldayan bir rüzgâr. Ardından bir ses yükseldi içimden. Sanki yüzyıllardır
anlatılan ama kimsenin sonunu bilmediği bir efsaneyi anlatıyordum.
"Vaktiyle,
bir dağın eteğinde iki çocuk doğmuş. Aynı anda, aynı çığlıkla. Birinin adı Ay,
diğerininki Gölge olmuş. Ay, gündüzleri güler, ışığın altında koşarmış. Gölge
ise geceleri uyanır, sessizce yürürmüş. Biri konuşur, biri dinlermiş. Biri
sever, diğeri bekler. Herkes Ay'ı görürmüş ama kimse Gölge'nin farkına
varmazmış."
Sözler ağzımdan
dökülürken aslında hikâyeyi anlatmıyordum; yaşıyordum. Ay bendim belki de. Ya
da Gölge. Belki ikisi birden ya da hiç biriydim.
"Derler ki
Ay, bir gün düşüp kaybolunca, Gölge ilk kez güneşe çıkmış. Onu aramış, bulmuş
ama Ay, onu tanımamış. Çünkü ışık, Gölge'yi hatırlamazmış ama Gölge, hep ışığı
beklermiş. İkizler birbirine sarılmış ama bir daha aynı olmamışlar. Çünkü biri
hep gitmeye, diğeri hep kalmaya yazgılıymış."
Bir hışırtı duydum o
an. Sis, hafifçe aralandı. Karşımda küçük bir kız çocuğu belirdi. Üzerinde sade
bir elbise vardı, ayakları çıplaktı ama adımlarında korku yoktu. Saçları
rüzgârla dalgalanıyordu, gözlerinde ise tanıdık bir ışık vardı. Sol gözü
kahverengi, sağ gözü ise maviydi. Sanki yıllardır içimde taşıdığım ama adını
koyamadığım bir şeyin vücut bulmuş haliydi.
"Baba..."
dedi fısıltıyla.
Donakaldım. Sesini
ilk kez duyuyordum ama o kadar tanıdıktı ki... Kalbim göğsümde değil, boğazımda
çarpıyordu. Yutkundum ama sesim çıkmadı. Bir adım attı bana doğru. Ardından bir
adım daha. Her adımında zaman ağırlaştı, dünya sessizleşti. Dizlerimin bağı
çözüldü, olduğu yere çöküverdim.
Onu kollarıma almak
istedim ama sis yeniden yükselmeye başladı. Küçük bedeni gözümün önünde
silikleşti. Elimi uzattım ama tutamadım. Rüzgâr bir uğultu gibi geçerken içimde
bir cümle yankılandı.
"Sen ışığı
seçtin ama ben gölgeydim..."
"Toprak!"
Eyşan'ın sesi
kulağıma nüksettiğinde bir çığlık sesi duydum. Gözlerimi irkilerek o an açtım.
Nefesim düzensizdi, alnım ter içindeydi. Üzerimde ince bir pike örtülüydü.
Gözlerim hızlı bir şekilde odayı tararken yalnız olduğumu fark edip yutkundum
ve yatakta doğrularak ellerimi yatağa bastırdım.
"Eyşan?"
diye seslendim fakat ses gelmedi. Komodinin üzerindeki çalan telefonu fark
ettiğimde sağ dirseğimin üzerine yaslanıp sol elimle komodine uzandım. Telefonu
alıp yastığa başımı koydum ve aramayı cevapladım.
"Efendim
baba?"
"Eyşan, annen
ile kurul toplantısına gitti. Sende hazırlanıp bir an önce kışlaya gel.
Gönderdiğimiz dosyaya cevap gelmiş, Eyşan yokken başladığın işi bitir."
Telefonun ucundaki
sesin ciddiyeti omuzlarıma ağır bir yük bindirdi. "Tamam, hazırlanıp
çıkıyorum," dedim, sesimde hem yorgunluk hem de kararlılık vardı. Telefonu
kapattım ve derin bir nefes aldım. Rüyamda gördüğüm o kız çocuğunun bakışları
hâlâ gözlerimin önündeydi; içimde hem umut hem de korku vardı.
Yatakta kısa bir an
oturdum, sonra kalktım. Silahımı, üniformamı hazırlarken düşüncelerim
dalgalandı. Kışlaya gitmek, yeni bir başlangıcı başlatmak demekti. Ama içimde
taşıdığım yük, sadece görevden değil, geçmişten de geliyordu.
Sen ışığı seçtin
ama ben gölgeydim.
O sözler kulağımda
çınlıyordu.
Evden çıkıp araca
bindim ve kışlaya doğru gitmek için yola koyuldum. Yol boyunca düşüncelerim,
rüyadaki o çift gözde takılı kaldı. Kahverengi ve mavi... Sanki iki farklı
dünyayı taşıyorlardı içinde. Karanlıkla aydınlığın, umutla korkunun arasında
sıkışmış bir sembol gibiydi o.
Motorun ritmik
sesiyle birlikte, her kilometrede yüküm biraz daha ağırlaşıyor, geleceğin
belirsizliği biraz daha netleşiyordu. Kışlanın kapıları önümde açılmayı
bekliyordu. İçimde, geçmişle geleceğin kesiştiği o sınırdaydım.
Arabadan indiğimde,
ağır adımlarla otoparktan çıkarak kışlanın içine doğru yürümeye başladım.
Koridorlar uzun ve sessizdi; duvarlarda asılı olan bayraklar, yılların yükünü
taşıyan eski fotoğraflar ve madalyalar, ağır atmosferi daha da
derinleştiriyordu. Her adımda zaman yavaşlıyor, buranın sadece bir bina değil,
anıların ve hesaplaşmaların evi olduğunu hatırlatıyordu.
Koridorun sonundaki,
kalın ahşap kapının önünde durdum.
Albay Alparslan
Çakır
Derin bir nefes çekip
bıraktım. Ellerim terliydi, yüreğim hızlı atıyordu. Elimi kulpa uzattım. Kapıyı
açıp içeriye girdiğim an babamın olduğu masanın önündeki koltukta oturan
Osman'ı gördüm.
Onun burada ne işi
vardı?
Osman, derin
düşüncelere dalmış gibiydi; yüzündeki ifade ne şaşkınlık ne de kaygı taşıyordu,
sanki beklenen bir ziyaretçiymişim gibi sakin bir duruşu vardı. Babam,
sıkıntılı bir şekilde oturuşunu düzeltti ve eliyle Osman'ın karşısında kalan
tekli koltuğu gösterdi.
"Otur
Mete."
O an, sadece kapıdan
girmiş biri değil, bu odada beklenmeyen bir yüzle karşılaşmanın ötesinde, yeni
bir dönemin kapısındaydım. Geçmişin gölgeleriyle hesaplaşma ve geleceğe dair
bilinmezlik, aynı anda üzerime çökmüştü. Ağır adımlarla koltuğa yaklaşıp oturduğumda
Osman, kaşlarını çatıp babama döndü.
"Acil bir durum
mu var komutanım?"
Babam, ağır bir nefes
alıp bıraktığında Osman'ın bakışları bir an için bana döndü ama çok beklemeden
babama çevrildi.
"Evet Osman.
Yüzbaşı Mete Mert Çakır, Güvercin Timi ile ilgili büyük bir karar aldı ve
yardımcı komuta sende olduğundan dolayı herkesten önce senin duyman
gerekir."
Osman, kaşlarını
yukarıya kaldırdığı sıra, babam devam etti.
"Mete Mert
Çakır, Güvercin Timinden istifasını arz etti ve ardından yerine geçecek olan
komutanın Çilingir yani Bora Yalaz Arınlı olmasını talep etti. Tuğgeneral
Fikret Yıldırım da bu kararı onayladı."
Osman'ın kaşları,
babamın her sözcüğünde ağırca düştü ve cümlesinin sonunda, alnında derin bir
çukurun oluşmasına neden oldu. Gözleri aniden karardı, dudakları sıkıldı. Sakin
bir nefes almaya çalıştı ama gözlerindeki ateşi saklayamıyordu. Yüzü babama bakarken
gözleri bana çevrildi.
"Bu kararın
sonuçlarını hesapladın mı? Biliyorum, baban destek veriyor ama bu, herkesin kabul
edeceği anlamına gelmez."
Herkesin sözcüğüne
öyle bir bastırmıştı ki altında yatan isimleri saymış kadar olmuştu.
Babam, araya girerek
ağır ve kararlı bir sesle konuştu.
"Osman, bu karar
üst makamlarca onaylandı. Tartışma burada biter."
Osman gözlerini
kapattı, ardından yavaşça açtı ve sertçe devam etti.
"Biliyorum
komutanım ama Çilingir, Güvercin Timi'nin sahadaki dinamiklerini, takımın
ruhunu tam anlamıyla bilmiyor. Ayrıca kondisyon eksikliği var, daha yeni
ölümden döndü bu adam. Bu değişim sadece operasyonel değil, psikolojik bir
sınav olur."
Osman'ın sözleri
odada ağır bir yankı bıraktı. Hissedilen gerginlik, adeta görünmez bir sis gibi
etrafı sardı. Babam, alnını hafifçe kırıştırarak başını salladı ve derin bir
nefes aldı.
"Bora'nın
durumunu biliyoruz Osman," dedi ağır ağır, "ama dediğim gibi, karar
verildi. Bu, üst makamların iradesi ve senin de destek vermen bekleniyor."
Osman, gözlerindeki
ateşi biraz daha saklamaya çalışarak yere baktı, sonra başını kaldırıp sert bir
ifadeyle bana bakmaya devam etti.
"Bu tim sadece
bir ekip değil, bir ailedir. Lider değişimi, sadece komutanın yerini almak
değil; bütün dengeleri, güveni, motivasyonu etkiler," dedi ve ayağa kalkıp
babama döndü. Sol ayağını sertçe sağ ayağının yanına vurup kafasını eğdi ve kaldırdı.
Bana selam vermeden kapıya doğru ilerledi ve kapıyı açıp dışarıya çıktı. Sağ
elimi sertçe alnıma vurup arkama yaslandım. Derin bir nefes aldım, kafamda
düşünceler birbirine karışıyordu. Osman'ın sert tavrı ve sözlerindeki haklılık,
içimde bir düğüm oluşturmuştu.
Bora'nın durumu hem
fiziksel hem de psikolojik açıdan bir sınav olacaktı.
"Eşyalarını üç
gün içinde teslim edip askeriyeden ayrıl."
O an, duvarların
sessizliği bile üzerime çöktü. Odanın içindeki hava ağırlaştı. Yıllardır her
sabah giydiğim üniformanın, artık bir yükümlülük değil, bir hatıraya
dönüşeceğini fark ettim. Gözlerimi yere indirdim; orada, nice adımın, nice
kararın gölgesi yatıyordu.
"Resmiyetin
bitebilir ama savaşın henüz bitmedi oğlum. Herkesin önünde çekilsen de
vicdanından çekilemezsin."
Başımı kaldırdım,
onun gözlerindeki ciddiyete karşılık verdim. Ayağa kalktım, botlarımın tabanı
ahşap zeminde tok bir ses bıraktı. Selam vermeden dönüp yürüdüm. Bu sefer ben
de kapıyı açtım ve çıktım.
Işığı bıraktın,
şimdi gölgenle yürümeyi öğreneceksin.
İç sesim zihnimde
derin bir yankısını bırakmıştı.
Koridora sırtımı
dönüp yürümeye başladım. Köşeyi döndüğümde Osman, kolları bağlı bir şekilde
duvar dibine yaslanmış bekliyordu. Gözleriyle beni çoktan görmüştü ama
kıpırdamamıştı. Yaklaştıkça çenesindeki gerginlik fark ediliyordu. Dişlerini
sıkıyor, nefesini kontrol altında tutmaya çalışıyordu.
"Geri
çekeceksin," dedi. Sesi bir hırıltı gibiydi önce. Sonra adım atıp aniden
önüme geçti. "Kararını geri çekeceksin!" diye bağırdı ve ellerini
yakalarıma geçirip beni duvara doğru itti. Çevredeki askerlerin gözleri
üzerimize çevrildi. Birkaç kişi refleksle ayağa kalktı. Koridor aniden sustu,
sadece bizim soluklarımız kalmıştı. O an bir koşuşma sesi geldi.
"Osman!"
Yakalıklarımda
sertleşen parmaklarının baskısını hissetsem de gözlerimi onunkilerden
ayırmadım. Gözleri öfke doluydu ama içinde yalnızca öfke değil; bir hayal
kırıklığı, bir terk edilmişlik vardı. Belki de bir kardeşin, diğerini
kaybedişiydi bu.
Deniz ve Kubilay aynı
anda yaklaştı, araya girip Osman'ın ellerini yakamdan çekmeye çalıştılar.
"Komutanım sakin
olun, askeriyedeyiz," dedi Deniz ama sesi bile titriyordu. Osman'ın
gözleri parlayan bir ateş topu misaliydi. Baktığı her yer yeri yakıp kavuracak
kadar güçlüydü.
"Bu tim Mavi
Ateş Timi değil Mete, bu tim Güvercin Timi! O, bu timi sana emanet etti.
Emaneti, henüz içeriye girememiş bir adama teslim ediyorsun..."
Deniz ve Kubilay'ın
elleri ağırca aramızdan çekilirken Kubilay, kaşlarını çattı ve olayı anlamak
istermişçesine Osman'ın yüzüne baktı.
Osman, "Biz bu
timi sadece görevler için değil, hayatta kalmak için bir arada tuttuk. Şimdi
her şeyi dağıtıyorsun. Buna izin veremem Mete," dediğinde Deniz,
şaşkınlıkla bakışlarını bana çevirdi. Kubilay, gözlerini devirip ellerini
palaskasına koydu.
"Ne olduğunu
biri artık bize de açıklayabilir mi?" diye sorduğunda Osman, ellerini
sertçe yakalarımdan çekip işaret parmağıyla beni gösterdi ve bir adım geri
çekildi.
"Anlatsın,"
dedi. "Herkes duysun. Neyi bıraktığını, neyi kimlere emanet ettiğini kendi
ağzından anlatsın."
Koridordaki sessizlik
keskinleşmişti. Yanımızdan geçen birkaç asker başını çevirip bakmaya yeltenmiş,
sonra hızla uzaklaşmıştı. Bir köşede rüzgârın ittiği bir bayrak hafifçe
kımıldıyor, Eyşan'ın sesi sanki taş duvarların ardında yankılanıyordu.
"Biri bile
eksilirse, bu tim dağılır..."
Yutkundum. Sesim
boğazımda düğümlendi ama geri adım atmadım. Gözlerimi Deniz ve Kubilay'a
çevirdim.
"İstifa ettim,
Güvercin Timi komutasına Çilingir atandı."
Sözlerim havada asılı
kaldı, tıpkı o an donmuş bir zaman parçası gibi. Kubilay'ın alnı çatıldı,
gözleri hafifçe kısıldı. Deniz'in yüzünden anlık bir hayal kırıklığı geçti;
şaşkınlıkla umut arasında sıkışmış gibiydi. Koridorun ucundan geçen bir çavuşun
ayak sesleri yankılandı, sonra yine sessizlik. Hatta kendi kalp atışımı bile
duyabilecek gibiydim.
"Ne?" diye
sordu Deniz, sesi boğuk ve hâlâ inanmakta zorlanır bir tondaydı. Kubilay,
gülerek Osman'ın omzuna vurdu.
"Şaka mı
yapıyorsunuz amına koyayım? Normalde burada esprileri ben yapıyordum. Bugün
sıra sizde herhalde?"
Osman, Kubilay'a
baktı.
"Ne
saçmalıyorsun geri zekâlı? İstifa ettim diyor. Çilingir'i, sırf askerliği
yanmasın diye başınıza komutan yaptım diyor!"
Kubilay'ın yüzündeki
gülümseme aniden silindi. Yüzü kasıldı, sonra bir boşluk gibi bakmaya başladı
bana. Başını iki yana sallayıp arkaya doğru bir adım attı.
"Hayır, bu doğru
olamaz. Mete Yüzbaşı, böyle bir şeyi yapmaz."
"Yaptı,"
dedim, sesimde bir titreme olmamasına rağmen içim zangır zangır titriyordu.
Osman, alt dudağını
sertçe dişleyip bir adım bana yaklaştı.
"Hadi bizi
siktir et, Eyşan bunu duyunca ne diyecek, bunu hiç düşündün mü? Koskoca,
Mücadele İtibar Teşkilatı Başkanı Güvercin. Eski Güvercin Timinin komutanı
Asena Gündüz. Bu verdiğin sikik kararı duyunca sana neler yapacak, biliyor
musun?"
Sözleri, kelime değil
hançer gibiydi. Boğazımda bir yumru oluştu ama yutkunmaktan öteye geçemedim.
İçimde Eyşan'ın siluetini gördüm bir an: o çatık kaşlarıyla bana bakıyor,
hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gidiyordu.
Osman, bana doğru bir
adım attığında Kubilay, elini kaldırdı ve Osman'ın göğsüne yaslayıp onu
durdurdu.
"Osman, bu kadar
yeter," dedi ve bakışlarını bana çevirdi.
"Emanete
sadakat, sadece elde tutmakla olmaz Mete Mert Çakır, bazen bırakmakla da
ihanete dönüşür. Ve benim ablam, ihanet edenleri hiç sevmez," dedi
ardından yüzünü çevirdi. Osman'ı çekiştirerek koridorda yürümeye
başladıklarında gözlerimi kapatıp başımı duvara yasladım.
Ben bu kararı
verirken kaç kişiyi kıracağımı biliyordum. Ama hiçbir şey, kelimelerin gerçekte
nasıl yankılandığını duymak kadar acıtmıyor insanı. Evet. Biliyorum.
Eyşan bu timi bana emanet etti. Sadece bir isim, bir görev değil. Kalbinden
söküp verdiği bir parçayı bıraktı avuçlarıma. Ben o parça elimdeyken kendimce
sağlam bir şekilde tuttum zannettim.
Ama şimdi o emanet,
avuçlarımda kırık dökük duruyordu.
9 Haziran 2022 /
Şırnak
Osman Çavdar,
Ağzından
Her anının kendine
ait bir hafızası vardır.
Yaşadığın her dakika,
düşündüğün her detay, hissettiğin her duygu, zihninde silinmez bir iz bırakır.
Şırnak'ın sıcak ve sert coğrafyasında yürürken, geçmişin gölgeleri peşimdeydi.
Bu topraklar, sadece bir savaş alanı değil; dostlukların, acıların ve kayıpların
kesiştiği bir hikâye merkeziydi.
Zihnimin gerisindeki
hafızada yer alan bir anıya savrulduğumda yanımda duran kadına baktım. Biçimli
kaşları hafifçe çatılmıştı. İşaret ve orta parmağının arasına sıkıştırdığı
sigarayı ağırca dudaklarına yaklaştırıp küçük bir nefes çekti ve usulca üfledi.
Sigarasını işaret ve baş parmağının arasına sıkıştırdı. Orta parmağıyla
destekleyerek gözlerini kıstı, ardından uzaktaki yanmaz konteynıra fırlattı.
Yüzünde beliren çizgiler, yaşananların ağırlığını taşıyordu.
Arkamızdan gelen adım
seslerine dikkat kesildiğinde gözlerini konteynırdan çekti ve ellerini
ceplerine sokup arkasına döndü. Onu taklit ederek bende arkama döndüğümde hemen
karşımızda duran Ethem Boduroğlu'nu gördüm.
"Kararını verdin
mi Asena Yüzbaşı? Kubilay'ın, bacağının kesilmesine izin veriyor musun?"
Eyşan'ın gözleri
kısacık bir süre babasıyla buluştu. Sonra başını çevirdi. Cevap vermedi. O
anda, suskunluğu bile bir karardı. İçine işleyen, ciğerini yakan ama dışarıya
belli etmediği bir karardı.
Ethem Boduroğlu, bir
adım daha yaklaştı. Üzerindeki üniformanın yakasını düzeltti. Her zamanki gibi
dimdikti ama bu defa sesindeki ton, komutanlıktan çok bir babanın öfkeli
kararlılığına benziyordu.
"Bu kadar mı
Eyşan?" dedi. "Sessiz mi kalacaksın? Emir komuta zincirinde susmak
bazen ihanettir. O çocuğun geleceği, bu kararınla yok olacak."
Eyşan gözlerini
kısmadan babasına döndü. "Ben kararımı çoktan verdim. Kubilay'ın bacağı
kesilmeyecek."
Ethem'in kaşları
çatıldı, sesi sertleşti. "O bacağı kurtarmak için başka riskler alacaksın,
farkındasın. Bu bir emir değil. Bu, kendi tim arkadaşının hayatını daha büyük
tehlikeye atmak demek."
O an Eyşan'ın yanında
durduğumu, sırtımın terden yapış yapış olduğunu, yumruklarımı sıkmaktan
ellerimin ağrıdığını fark ettim. Gözlerim ikisinin arasında gidip geliyordu.
"Ben o riski
alırım," dedi Eyşan. "Çünkü o riski onlarca kez aldık. Kubilay'ın
bedenindeki her yara, bizim timin ortak yükü. Kimseyi yarım bırakmayız. Bunu en
iyi siz bilirsiniz Ethem Komutanım."
Ethem Boduroğlu, bir
an sustu. Dudaklarını birbirine bastırdı. Sonra başını hafifçe eğip geri
çekildi. "O zaman kendi sorumluluğunu kendin taşırsın, Asena Yüzbaşı. Bu
kararın bedelini de... sonucunu da... tek başına."
Ethem Boduroğlu,
arkasını dönüp yürümeye başladığında Asena hiç hareket etmedi. Rüzgâr tekrar
konteynırın yanından geçerken bir şeyin farkına vardım. Asena korkmuyordu.
Kararının arkasında dimdik duruyordu ama içten içe, paramparça bir yalnızlığa
doğru yürüyordu.
Eyşan'ın yanında
durduğum her saniye, onun omzuna biraz daha yük bindiğini hissediyordum. Herkes
karar vermesini bekliyordu ondan. Herkes, bir komutandan daha fazlasını... bir
mucize bekliyordu belki. Ama onun gözlerinde ben başka bir şey görüyordum:
Yorgunluk değil, kararlılık. Korku değil, sorumluluk. Ve hepsinin içinde sessiz
bir öfke. Kimseye değil, zamana, sisteme, kayıplara.
"Sence
yapabilecek miyiz?" diye sordum usulca. Gözlerini bana çevirdi. Göz
bebeklerinde yanıt yoktu ama göz kırpmadan öyle bir baktı ki cevap almış gibi
hissettim.
Belki yapamayacağız.
Belki Kubilay'ın bacağını kurtaramayacağız. Belki bu kararın sonu bizi başka
bir felakete götürecek. Ama biz yine de deneyeceğiz. Çünkü Güvercin Timi
böyleydi. Yarım kalan kimse olmazdı. Ve o yüzden, Asena Yüzbaşı'nın o anda
aldığı karar, sadece bir bacağı kurtarmaya değil, birliğin onuruna sahip
çıkmaya dair bir karardı.
Ve ben o gün, o
karardan sonra, Kubilay'ın yeniden yürümesiyle, Asena'nın sadece bir komutan
değil, bir efsane olduğunu bir kez daha anlamıştım.
Kubilay, ayağındaki
destek aparatına rağmen odanın içinde dolaşıyor, her birkaç adımda bir elini
havaya kaldırıp laf atıyordu. Bir yandan şikâyet ediyor gibi görünse de
yüzünde, dudaklarının kenarında inatla tutmaya çalıştığı o sırıtış vardı. Göz
göze geldiğimizde başını yana eğdi, kaşlarını kaldırdı.
"Birlikte ölümü
göze almış adamlarız ama bakıyorum da burada kimse bana çay bile demlemiyor.
Bacağı bıçağın altından kıl kapı kurtardım, insan bir simit alır, baklava
getirir, lokma döktürür!"
Ben içimden
gülümsedim. Asena ise gözlerini devirdi ama ses etmedi. O anda o sessizlik bile
aralarında yıllardır süren dostluğun bir göstergesiydi. Asena'nın dudaklarının
kenarında beliren hafif kıpırdanma, onun da bu anı hafızasına kazıdığını
gösteriyordu.
"Kubilay, daha
iki gün önce ayağa kalktın, ne lokması?" dedim. "Bacağın kesilmedi
diye hâlâ mucizeye inanmıyorsan seni tekrar doktora götürelim."
"Kesilseydi
madalya takacaktınız. Resmen yarım saatte kaderimi değiştirdiniz."
Asena, hiç bakmadan
konuştu.
"Yarım saatte
değil, bir ömürlük karar verdik."
Kubilay bir an sustu.
Sonra yürümeyi bırakıp ellerini kalçalarına koydu. "Komutanım, komutan
olmak zor bir durum değil mi? Böylesine zorlu bir kararı verirken korkmadınız
mı?"
Asena, boğazını
temizleyip oturduğu sandalyede sırtını dikleştirdi.
"Eğer bacağın
kesilseydi beni rütbemden alacaklardı, timi dağıtacaklardı. Sana da madalya
takıp evine göndereceklerdi tabii o psikolojiden çıkacağına inanacak
olurlarsa," dedi ve kaşlarını kaldırıp eliyle hem kendisini hem de
Kubilay'ı gösterdi. "Ben, ikimizi de kurtardım."
Gözleri benimkilere
değdiğinde zihnimde derin gürültüler kopmaya başladı.
"Çünkü biz kanadı
kırık ama sağ kalmış Güvercinleriz. Bir Güvercin'in diğer kanadını da
kıramazdım. Ben, bunun yükünü kaldıramazdım."
"Adama bak ya.
Gelmiş Çilingir'i komutanınız yaptım diyor!"
Kubilay'ın sesiyle
gözlerimi daldığım noktadan çekip ayakta volta atan Kubilay'a çevirdim. Her şey
kaldığı yerden başlamıyordu ama biz, kaldığımız yerden yürümeye devam
ediyorduk. Hayatta kalmak, bazen sadece nefes almak değil, aynı yolda yürümeye
cesaret edebilmekti.
Deniz, Kubilay'a
yaklaşıp onu tutmak için ellerini uzattığında "Sakin ol," diyerek
Kubilay'ı yakaladı. Kubilay, hafifçe durup Deniz'in gözlerinin içine baktı.
"Ne sakin ol
Deniz, nasıl sakin olayım? Ortada Eyşan abladan habersiz alınmış bir karar var.
Hadi onu geçtim, Mete'nin başımıza komutan olarak getirdiği kişi daha yeni
vuruldu. Adamın raporu var, o mu bize komutanlık yapacak?" diye yüzüne
karşı tısladı.
Deniz bir an
duraksadı. Elleri hâlâ Kubilay'ın kollarındaydı ama sesi düşüktü, yumuşaktı.
"Komutanlık
senin istediğin gibi verilmez, biliyorsun," dedi.
Kubilay, onun
ellerini omzundan silkelercesine bıraktı. Gözlerinde alev alev yanan bir öfke
vardı. Ama bu öfke kimseye değilmiş gibi, daha çok çaresizliğe duyulmuş bir
isyandı.
"O adam buraya
bir kararnameyle mi geldi? Bizim başımıza lider olacak adam, önce timin
güvenini kazanır. Kağıtla gelenle değil, bizimle çamura düşenle olur
komutanlık. Eyşan abla şu kapıdan girene kadar kimse bana komutan
demesin."
Sıkıntılı bir nefes
bırakıp "Yeter," dedim. Kubilay, gözlerini kırpıştırıp karşımdaki
sandalyeyi sertçe çekti ve kendini bırakarak oturdu. Deniz, ağırca Kubilay'ın
yanındaki sandalyeyi çekip oturduğunda kollarımı göğsümde bağlayıp arkama
yaslandım.
"Eyşan yokken
onun ismini kavga malzemesi yapmak, Eyşan'a ihanettir. Sorumluluk, bazen
istemesek de önümüze düşüyor. Bu tim ayakta kalacaksa, önce birbirimize
saygıyla duracağız. Kimse Eyşan değil, bunu unutmayın."
Deniz, bakışlarını
bana çevirdi.
"Sahi Eyşan abla
nerede?"
Damağımı şaklatıp
sandalyede biraz yayıldım.
"Hümeyra Çakır
ile kurul toplantısına gitmiş. Gelince olanlardan haberi olacaktır. O zamana
kadar -Kubilay'a baktım- dilinizi ısırın ve susun."
Kubilay, ağırca
oturduğu sandalyeden masaya doğru eğildi ve gözlerini kıstı.
Kubilay, dişlerinin
arasından, "Eyşan abla buraya döndüğünde bir tim değil, enkaz
bulacak," diye tısladı ve sandalyeyi geri ittirerek ayağa kalktı. Deniz,
ne yapacağını bilemez bir halde bana bakarken çenemle odadan çıkan Kubilay'ı
işaret ettim. Deniz, yere devrilmiş sandalyeyi kaldırıp kendi sandalyesinden
kalktı ve koşar adımlarla Kubilay'ı takip etmek için odadan çıktı.
"Yarım kalan her
şeyin bedeli ödenir," dedim kendi kendime. Bakışlarım, ranzamın hemen
yanındaki demir dolaba çevrildi. "Çünkü Asena Gündüz, aldığı her kararın
arkasında bir iz bırakır."
9 Haziran 2022 /
Şırnak
Alev Atsız, Ağzından
Iron, Woodkid
Koridorun serinliği
tenime işliyordu. Duvarlardaki sararmış operasyon haritaları, bir zamanlar
alınan kararların ve verilen kayıpların gölgesini taşıyordu sanki. Her adımım
tok seslerle yankılandı. Tabanlarımın altındaki taş zeminin sertliği, zihnimin
içinde çınlayan düşüncelere karışıyordu.
Brifing odasına
yaklaşırken boğazımda bir şey düğümlendi. Sol elim refleksle üzerimdeki tulumun
cep kenarını sıktı. Sanki içimdeki sıkıntıyı bastırmaya çalışıyordum. Kapının
önünde bir an durdum. Elimi uzatıp metal kapı kolunu çevirdim. Kapı
gıcırdamadan açıldı.
İçeri adımımı attığım
anda gözüme ilk çarpan, odanın köşesindeki televizyon ve masanın etrafına
toplanmış ekip arkadaşlarım oldu. Görüntü akıyor, sesi kısıktı, herkes
suskundu. Kapıyı usulca kapattım.
"Gelişmeleri
aktarmaya devam ediyoruz sayın seyirciler..."
Spikerin sesi ile
kapının kapanma sesi neredeyse aynı anda çarptı duvarlara. Göz göze geldiğimiz
an, Kerem Albay başını hafifçe eğip karşısındaki sandalyeyi eliyle işaret etti.
Gözlerindeki ifade ne yapabileceğini bilen ama ne hissedeceğini bilemeyen bir
komutanın suskunluğuydu. Sessiz, hızlı adımlarla ilerleyip sandalyeye
yerleştim. Dizlerim birbirine dokunuyordu.
Gergindim.
Kerem Albay uzanıp
televizyon kumandasına bastı. Ses biraz yükseldi. O an spiker, cümleye devam
etti.
"Hakkari'nin
sınır hattında, 6 Haziran'da gerçekleştirilen hava operasyonuna katılan F-16
pilotu Yüzbaşı Fatih Gökmen'den hâlâ haber alınamıyor. Operasyonun hemen
ardından uçakla bağlantı kesildi. Millî Savunma Bakanlığı, bölgede
arama-kurtarma çalışmalarının tüm hızıyla sürdüğünü açıkladı."
Televizyonun sesi
kesildiğinde, odadaki sessizlik bir anda çöküverdi. Kerem Albay bana döndü;
gözleri, durgun ama içinde fırtına kopan bir deniz gibiydi.
"Fatih, Hakkâri
sınır hattında keşif ve destek uçuşundaydı. Her şey planlandığı gibiydi, hava
açıktı, rotası netti."
Sesi sertleşti, yükü
ağırdı.
"Son irtibat
saat 11:43'teydi. O andan sonra radyo sessizliğe gömüldü. Sinyal yok, konum
sabit kaldı. Orada bir şey oldu ama ne bilmiyoruz."
Masadaki haritaya
baktı, ardından bana döndü.
"Arama-kurtarma
ekipleri bölgeye gitti ama bölge zorlu, çatışmalar sürüyor. Her saniye
kritik."
Yüzümde hissedilen
ağırlık giderek arttı. Fatih'in adı, kulağımda çınlıyordu; onu tanıyordum,
onunla uçmuştum. Bir kardeşimi kaybetmek gibiydi bu. Ve şimdi ben de göreve
çağrılıyordum.
"Yakın destek ve
keşif uçuşları için hazırlıklı ol," dedi Kerem Albay. "Zamanla
yarışıyoruz."
Ciğerlerimdeki hava
ağırdı ama durmaya ve düşünmeye vakit yoktu. Görev belliydi. Gökyüzü bizim
evimizdi; bu evde her kayıp, her sessizlik, bizi biraz daha yaralıyordu.
Aklımdaki fikirle kaşlarımı kaldırıp yerimde dik bir konuma geçtim.
"Albayım, kara
çalışmaları için Güvercin Timinden destek almamı ister misiniz?"
Kerem albay,
düşünceli bir şekilde gözlerini kıstı.
"Olabilir. Mete
Yüzbaşının önderliğinde arama çalışmalarımız hız kazanabilir. Sonuçta kendisi
meskûn mahallerde teröristle mücadele konusunda uzman," dedi ve
sandalyesini ittirerek ayağa kalktı. Masanın etrafına dizili arkadaşlarımla
aynı anda ayağa kalktığımızda Kerem albay, kafasını salladı.
"O halde bir an
önce Güvercin Timi ile operasyona başlayın. Ben gerekli yazışmaları
sağlayacağım."
Esas duruşta bir
selam verip hızla kapıya doğru ilerledim ve brifing odasından ayrıldım. Ardımda
kalan kapı, sessizce kapandı ama içimdeki uğultu hâlâ yankılanıyordu. Ayaklarım
beni otomatik olarak pistin ötesindeki kışlaya yönlendirdi, ama zihnim bambaşka
bir yerdeydi.
Hangarların yanından
geçerken çizmelerimin taş zemine çarpan sesi, düşüncelerime eşlik ediyordu. Her
adımda artan kararlılığımı, ellerimi yumruk yaparak dengelemeye çalıştım. Görev
beni çağırıyordu. Ama bu sefer sadece bir görev değildi bu. Bir dostu, bir
kardeşi bulma savaşıydı.
Askerî üs sınırının
ötesine geçerken turnikelerin kenarında görevli erin selamını aldım. Hafif bir
baş selamı verdim ve nizamiyeden dışarı adım attım. Gözüm, uzak tepelerdeki
tozlu silueti taradı. Şırnak'ın güneşi öğleye yakındı; sert ama konuşmaz bir tanıktı
sanki. Sessizlikte çarpan bir gerçek gibiydi.
Birliğe tahsis edilen
askeri araç, beni bekliyordu. Kapısını açıp içeri oturduğumda motor sesiyle
birlikte içimdeki sessizlik de parçalanmaya başladı. Araç, Özel Birlikler
Kışlası'na doğru hareket etti. Radyoda ses yoktu. Konuşan tek şey asfaltın
altımızdan akış sesi ve içimde gittikçe büyüyen sorumluluktu.
Gökyüzünü delip geçen
izini, toprakta arayacaktık artık.
Askerî araç, Özel
Birlikler Kışlası'nın beton duvarları önünde yavaşladı. Tellerin ardında göğe
uzanan nöbet kuleleri, sanki yalnızca tehditlere değil, zamana da karşı
nöbetteydi. Kapıdaki görevli beni tanıdı. Selam verip yolu açtı, gözleri kısa
bir an için gözlerime takıldı. Kendi bakışımı kaçırmadım; sessizce başımı
salladım.
Araç kışla içine
süzülürken gözüm, eğitim sahasındaki birliğe takıldı. Koşu bandında ter içinde
antrenman yapan birkaç asker, hayatın burada nasıl devam ettiğini bir tokat
gibi hatırlatıyordu bana. Bir yanımız kayıp verirken, diğer yanımız dimdik
yürümeye devam ediyordu. Askerlik, duygulara yer bırakmazdı ama yine de içimde
bir yer, inatla sızlıyordu.
Barış, ana binanın
önünde, elleri cebinde bir şekilde olduğum aracı inceliyordu. Araba durduğunda
kapıyı açıp indim. Birkaç saniyelik şaşkınlığın ardından alnını kırıştırdı.
"Alev,
neredeydin?" diye sordu fakat gözleri üzerimde gezindikten sonra alnındaki
kırışıklar kayboldu, gözlerine bir anlayış yerleşti. Barış'a birkaç adım
yaklaşıp derin bir nefes verdikten sonra ellerimi tulumumun ceplerine soktum.
"Bizden birisi
kaybolmuş, haber alınamıyor. Karadaki arama çalışmalarına destek için Güvercin
Timini sahaya alacağız. Kerem Albay gerekli yazışmaları sağlayacağını
söylemişti."
Barış, kafasını
salladı ve ellerini ceplerinden çıkartıp kafasıyla içeriyi gösterdi.
"Bizimkiler
nerede bilmiyorum ama Alparslan Albay, birazdan hepimizi toparlar. Haydi gel,
koordinasyon merkezine geçelim."
Hiçbir şey demeden
başımı eğdim ve onunla ana binaya yöneldim. Binanın duvarları, üzerine sinmiş
onlarca görev öyküsünü taşıyordu. Her adımda, içimde yükselen o tanıdık histi.
Brifing odasının kapısına yaklaşırken kapının önündeki askeri fark ettik. Bakışlarımı
Barış'a çevirdiğimde onun da bir anlığına bana bakıp askere döndüğünü gördüm.
"Bu niye kapının
önünde bekliyor?" diye sorduğunda kafamı iki yana salladım.
"Bilmiyorum
ki?"
Asker, bizim
geldiğimizi gördüğünde esas duruşa geçti ve selamını verip durdu.
"Komutanım,
Alparslan Albay, bütün Güvercin Timini ve Mücadele İtibar Teşkilatı yardımcısı
Caner Cenk Çakır'ı toplantı odasına aldı. Ekipten olan herkesi oraya
yönlendirin dedi."
Barış, kafasını
salladığında bir adım kenara çekilip adımlarımı toplantı salonuna kaydırdım.
Toplantı odasının kapısına yaklaştığımda boğazımda bir düğüm daha belirdi. Elim
refleksle kapı koluna uzandı. Soğuktu. İçeridekilerden çok, o soğuk metal beni
ürpertti sanki. Derin bir nefes alıp kapıyı açtım.
İçeri adım attığımda
gözüm ilk olarak iki tarafa ayrılmış yüzlerde gezindi. Alparslan Albayın
sağında kalan tarafta Osman, Kubilay, Yonca, Lara ve Deniz vardı. Solunda ise
Çilingir ile Ahmet duruyordu. Alparslan Albayın sol kolunun olduğu hizada Mete,
sağında ise Caner, kaşları çatık bir şekilde Mete'ye bakıyordu.
Osman, elindeki
kâğıdı masanın üzerine bırakıp Alparslan Albaya baktı. Havada hissedilen ağır
bir gerginlik vardı ki henüz hiçbiri, bizim geldiğimizi fark etmemişti.
"Ben,
Çilingir'in komutanlığı kabul etmiyorum albayım. Bu timin Güvercin'den sonraki
komutanı Mete Mert Çakır'dı. Onun da görevi bırakmasıyla sanırım bizim de
süremiz doldu."
İçimdeki öfke bir
adım atmak istese de dizlerimde kilitlenmişti. Aklımdan geçenleri dile
getirmeden önce gözüm Barış'a takıldı. Kaşlarını derince çatmış, çenesini
sıkmıştı. Bir adım daha attım, yere bastığımda botumun tabanından çıkan tok ses
odadaki sessizliği yarıp geçti. Bütün gözler aniden bize çevrildi. Osman'ın
elinin yarı havada kaldığını, Çilingir'in gözlerini kısmaya başladığını ve
Caner'in bakışlarını Mete'den ayırıp bana yönelttiğini gördüm.
"Ne oluyor
burada, bu da ne demek?" dediğimde Barış, kapıyı kapattı. Sessizlik, artık
yalnızca gerilim değil; kelimelerin yerini alan bir siper hâline gelmişti.
Alparslan Albay, göğsünü kabartacak kadar büyük bir nefes alıp bıraktı.
Gözlerini önce bana, sonra da Barış'a çevirdi. "Yaklaşın," dedi sade
ama keskin bir tonla. Barış'la birlikte birkaç adım daha attık. İki tarafa
ayrılmış gruba yaklaştıkça gerginliğin, bir iğne misali bedenime battığını
hissedebiliyordum.
Bakışlarımı Mete'ye
çevirdiğimde başını eğdiğini gördüm. Sanki içindeki hesaplaşma dışarı taşmasın
diye dudaklarını birbirine bastırıyordu. Gözlerim Eyşan'ı ararken kaşlarımı
çattım.
"Eyşan
nerede?" diye sorduğumda Osman ve Mete'nin aynı anda bana baktığını fark
ettim. Alparslan albay, ellerini arkasında bağlayıp çenesini dikleştirdi.
"Toplantıya
gitti ama konumuz şu an o değil," dedi. "Mete Mert Çakır, Güvercin
Timindeki görevinden ve rütbesinden istifa etti ve yerini Bora Yalaz Arınlı'ya
bıraktı."
Alparslan Albay'ın o
sözleri içime sanki kızgın bir demir bastı. Dudaklarımı sıktım. Çilingir'in adı
geçince bile içimdeki her şey tepki verdi. Gözüm Osman'la Mete arasında bir kez
daha gidip geldi.
"İstifa mı
etti?" dedim, sesimi bastırmaya çalışarak. Her hece, boğazımdan değil,
içimde yükselen yangından kopmuş gibiydi. Asıl mesele istifa etmesi değildi,
Çilingir dediği kişiyi Güvercin'e bir komutan olarak getirecek olmasıydı.
Özellikle, sağlık raporu olan bir askeri...
Alparslan Albay
kaşlarını çattı ama ses etmedi.
Gözlerimi Mete'ye
diktim. Eğdiği başını kaldırmıyordu. Dayanamadım.
"Bunu Eyşan'a
söyledin mi?" diye sordum, sesimdeki sertlik gitgide büyüyordu. Gözlerim
Mete'nin eğik başından doğrulup bana bakmasını bekliyordu. İçimde kopan fırtına
dışarı vurdukça, kelimelerim keskin bir bıçak gibi etrafı dilimliyordu. "Ya
da Osman'a? Kubilay'a, Deniz'e? Bu timin kalbini oluşturan herkese?"
O hâlâ suskun,
gözlerini kaçırıyordu. O an anladım ki bu mesele sadece bir görevden çekilmek
değil, çok daha derin, çok daha kirli bir hesaplaşmaydı.
İçimdeki öfke, soğuk
bir nehir gibi akıyor, damarlarımda hızla dolaşıyordu. "Bize bunu neden
söylemedin?" diye fısıldadım, sesim hem kırgın hem de sarsıcıydı. "Bu
sır, bizi paramparça etmeye mahkûm. Böyle gizlemekle neyi koruyacağını sanıyorsun?"
Gözlerim hala ona
kitlenmişti. Oysa odadaki diğer bakışlar da üzerimize kilitlenmişti; sessizlik,
patlamaya hazır bir volkan gibiydi. Alparslan Albay'ın yüzündeki çizgiler
derinleşirken, Barış'ın sıkı sıkıya kapattığı yumruklar, odadaki gerilimi daha
da ağırlaştırıyordu.
Mete'nin suskunluğu,
cevap vermemesi beni çıldırtıyordu.
Ellerimi yumruk yapıp
ona doğru bir adım atacakken Barış, elini bileğime sarıp beni durdurdu.
Mete'nin yüzüne okkalı bir yumruk savurmak istiyordum.
"Güvercin'e,
karına bunu nasıl reva gördün, Mete Yüzbaşı?" diye bağırdığımda Mete,
ağırca gözlerini kapattı.
Alparslan Albay,
arkasında bağladığı ellerini çözüp sağ elini havaya kaldırdı.
"Yeter,"
dedi. "Güvercin Timi'nin kaderi, masa başında tartışılarak belirlenmez.
Sahada, görevde, birlikte alın teriyle yazılır bu hikâye."
Alparslan Albayın
gözleri, Osman'a çevrildi.
"Çilingir'i
kabul etmiyor olabilirsin," dedi Osman'a, sesini alçaltarak ama
keskinleştirerek, "Ama kabul etmediğin her komutanla savaşmayı
bırakacaksan, bu sadece bir direniş değil, tim ruhuna ihanettir."
Gözlerim Osman'ınkine
kenetlendi. O gözlerde yalnızca öfke yoktu; hayal kırıklığı, inat, bir parça da
sığınacak yer arayan bir isyan vardı.
Osman, sakin kalmaya
çalışarak, "Bu tim, komutanını seçmek için kurulmadı, Alparslan Albayım.
Bu tim, birlikte göze alınamayacak şeyleri göze almak için kuruldu. Eyşan,
zamanında bu tim için canını bile verecek konuma geldi. Asıl, onun yaptıklarını
hiçe saymak ihanet değil midir?" dedi.
Barış'ın bileğimi
sıkışı, öfkemin dozunu biraz olsun düşürürken, Alparslan Albay'ın sözleri odayı
ağır bir sessizliğe bürüdü. Osman'ın kelimeleri ise bir çekiç gibi kafama
vurdu. Gözlerindeki o kırılma, öfke ve umudun karışımı birden içimi kavurdu.
"Eyşan..."
diye fısıldadım kendi kendime, sesim neredeyse duyulmayacak kadar düşük çıktı.
O, timin can damarlarından biriydi, vazgeçilemezdi. Aldığı her kararın
arkasında bir iz bırakan bu kadın, eşine emanet ettiği timin bu hâle düşeceğini
hesaba katmamıştı.
Odada derin bir
nefesler alındı, herkesin bakışları bir kez daha bana, Mete'ye, sonra da
Alparslan Albay'a yöneldi. Bileğimi sertçe Barış'ın elinden kurtarıp sırtımı
onlara çevirdim. Kapıya yaklaşırken Barış'ın "Alev, nereye
gidiyorsun?" dediğini duydum. Adımlarımı durdurup omzumun üzerinden arkama
baktım.
"Benim emir
komuta zincirim size bağlı değil. Benim yalnızca emir aldığım iki insan var.
Biri Kerem Albay," deyip bakışlarımı Mete'ye çevirdim. "Diğeri ise
Güvercin Timinin eski komutanı Asena Eyşan Boduroğlu."
Önüme dönüp kapı
kolunu sertçe indirdim ve toplantı odasından çıktım. Adımlarım binanın dışına
çevrili bir şekilde ilerlerken içimde öfke keskin korlarla harlanmaya devam
ediyordu. Eyşan, bu haberi duyunca ne yapacaktı bilmiyordum ama bulunduğumuz
durum, gelecek için bir dönemeçti.
Ve biz, o dönemeçte
duruyorduk.
Beni kışlaya bırakan
aracın yanına yaklaştığımda önde bekleyen asker, hızla kapıyı açıp şoför
koltuğuna oturdu. Yan koltuğun kapısını aralayıp arabaya bindim ve kapıyı
kapattım.
"Geri
dönüyoruz."
Asker, kafasını
sallayıp aracı çalıştırdı ve direksiyonu çevirerek gaza bastı. Bakışlarım
toprak zeminde takılı kalırken bilinçsizce kafamı iki yana salladım. Mete,
gerçekten bu kadar mı kör olmuştu? Biz ne için savaşmıştık, kim için düşmüştük
toprağa? Bu timin canını veren kadın hâlâ nefes alıyorsa, bazı kararlar öyle
rastgele alınamazdı.
Arabada akan
sessizlik, içimdeki kaosu bastıramıyordu. Timin omurgası kırılmıştı ve o kırık,
Eyşan'ın omzuna saplanan başka bir hançerdi.
"Alev yüzbaşım,
geldik."
Askerin sesiyle
etrafıma baktığımda aracın durduğunu fark ettim. Küçük bir baş selamıyla
arabadan inip uçuş pistinin yanındaki kulübeye doğru yürümeye başladım. Gri
sabah sisinin içinde, pistin ilerisine sıralanmış helikopterler bulanık
gölgeler gibiydi. Kapının önüne geldiğimde rüzgârın taşıdığı egzoz kokusu ile
toprak arasındaki tanıdık karışım burnuma çarptı. Kapıyı açtım.
İçeride haritalar,
telsizler ve görev dosyalarıyla dolu bir masa başında iki kişi ayakta beni
bekliyordu. Kerem Albay, yanındaki yardımcısı ile bakışlarını bana çevirdiğinde
Kerem Albay elini kaldırıp "Gel Alev," dedi. Kapıyı kapatıp masaya
doğru yaklaştığımda Kerem Albay, masanın üzerindeki haritayı işaretledi ve
elindeki kalemi bırakmadan bana baktı.
"Sen içeriye
girmeden hemen önce Alparslan Çakır ile görüştüm. Durumlar biraz karışık olduğu
için başka bir ekip yönlendirmeyi teklif etti ben de kabul etmedim.
Koordinatlar elimize ulaştı, Mardin sınır hattında, Sincar Geçidi'nin doğusu.
Fatih'in kaçırılmış olduğunu anladık."
Kerem Albay'ın
yüzündeki kararlılık, gözlerinin derinliklerindeki endişeyi saklayamıyordu.
Harita üzerindeki kırmızı işaretler, Sincar'ın geçilmez dağlarını ve sınır
hattını gösteriyordu. Her an çatışmanın patlak verebileceği bir yerdi.
"İz sürme ve
yakın destek görevi. Ekibin güvenliği senin önceliğin olacak," dedi Kerem
Albay. Derin bir nefes alıp verdim. İçimde hem bir asker hem de bir kardeş
olarak var olan o yumuşak ama sert kararlılığı topladım.
"Emredersiniz
albayım."
Bulunduğum yerden çok
beklemeden ayrılıp hazırlık hangarına geçtim. Üzerimdeki kahverengi tulumu,
uçuş tulumuyla değiştirip ayakkabılarımı giydim. Bağcıklarını sıktım, sanki
ayağımı değil, dağılmış duygularımı bağlıyordum. Dizime taktığım harita cebine
göz attım. Rota netti. Görev kodu netti ama ben, içimde bir sisle boğuşuyordum.
Ne zaman sükûnet
çökerse, tehlike tam da oradadır.
Zihnimde çınlayan
Eyşan'ın sözüyle doğrulup açık dolabın köşesindeki fotoğrafa baktım. Parlak
yüzeyine düşen ışıkta, benden bir kareydi. Annem, yüzünde hastalığının yorgun
bir gülümsemesini taşırken ben, babamın kucağında, hiçbir şeyden habersiz
gülümseyerek oturuyordum.
Sükûnet, şimdi
yüreğimdeydi.
Alev, dedi içimde bir
ses. Uyan. Toparla kendini. Bu bir uçuş değil, bu bir cevap. Kapıya yöneldim.
Her adımım metale çarpan ritmik bir yankıydı artık. Hangarın kapısı açıldığında
günün ilk ışığı gözlerimi aldı. Uçağım oradaydı. Savaşmak için değil, birini
bulmak için hazırlanıyordum.
Bu kez gökyüzü,
sadece mavilik değildi.
Bu kez gökyüzü, bir
kardeşin sessiz çığlığıydı.
Uçağın kapısını
araladığımda soğuk metal dokusu ve kokusu burnuma çarptı. Kokpitin içine
yerleşirken, her şeyin ağırlığı bir anda omuzlarıma bindi. Kaskımı taktım,
mikrofonu yerleştirdim. Ellerim hafif titriyordu; bu, korkudan değil,
adrenalinle birleşen bir sorumluluktu.
Kontrolleri tek tek
gözden geçirdim. Her düğme, her gösterge, aslında hayatın kendisi gibiydi;
doğru zamanda doğru yerde olmak gerekiyordu. Motorlar çalışmaya başladığında
titrek bir uğultu yükseldi. Uçak, neredeyse canlıymış gibi titredi.
Kalkış pistine
ilerlerken, kulaklarıma dolan rüzgâr ve motor sesleri beynimi keskinleştirdi.
Kabin içinde sadece nefes alışverişim duyuluyordu. Pistin sonunda durduk.
Kaptan pilot olarak komutları bekledim.
"Alev Atsız,
rüzgâr yönü saat dokuz, kalkış serbest," diye seslendi kulaklığımda Kerem
Albay'ın sesi. Her kelimesi, sınırda çalınan bir davet gibiydi; korkunun ve
cesaretin dansı.
Gazı tam açtım. Uçak
yere yapışmış gibiydi, sonra hızla öne doğru sürüklendi. Gözlerimi hedefe
kilitledim. Uçak gökyüzüne doğru yükselirken, yer hızla küçülüyordu. Gövdem,
kalkışın g kuvvetiyle yere daha sıkı yapışmış gibi hissediyordu. Nefesimi tutup
kokpitteki göstergelere baktım; irtifa yükseliyordu, hız artıyordu. Her saniye
biraz daha uzaklaşıyordum ama sorumluluk yerinde, ağır ve sarsılmazdı.
Bulutlar, uçağımın
etrafını kaplamış, gökyüzünde bir battaniye gibi yayılmıştı. Hepsi birbirine
uyum içinde, sessiz bir ahenkle beni sarmalıyordu. Sanki babamın elleri,
annemin yaralarını kapatmak için yaptığı o koruyucu dokunuşları şimdi
gökyüzünde tekrar canlandırıyor ve beni güvenle kuşatıyordu.
Kokpitin daracık
alanında, motorun ritmik uğultusunun arasında telsizden gelen sesi duydum.
"Alev Atsız,
burası Kule, rotan sabit mi?"
Haritama bakıp, ekran
üzerindeki GPS koordinatlarını doğrularken, "Evet, Kule," dedim.
"Mardin sınır hattı, Sincar Geçidi'nin doğusuna odaklanıyorum. Yükseklik
4500 feet, seyir hızı 450 knot."
Telsizden Kerem
Albay'ın net ve kararlı sesi yankılandı.
"İki kritik
nokta var, Dağtepe ve Dereboyu mevzileri. Radar ve elektro-optik sistemlerle
alan sürekli taranıyor. Bölge coğrafi olarak çok engebeli, ayrıca termal ve
hareket sensörlü mayınlar mevcut. Gözlem ekipleri yerleşmiş durumda ama temas
ihtimali yüksek."
Telsize basıp,
"Anlaşıldı Kule," diye yanıt verdim. "Görev kodunu, haritayı ve
koordinatları tekrar teyit ettim. Yakın hava desteği ve telsiz irtibatını
sürdürüyorum. İniş ve keşif noktalarında düşük irtifa için rotor hızımı ve
kanat açılarını optimize edeceğim. Ayrıca, IR sistemlerini aktif tutuyorum;
olası bir durum için gece görüş moduna hazır."
"Destek
helikopteri hazır bekliyor, iletişim hattı açık tutulacak. Maliyetli yakıt
tüketimini minimize etmek için kalkış ve iniş açılarını hesapla, telsiz
frekansını HF'den VHF'ye geçirmeyi unutma."
"Telsiz açık,
iletişimdeyim. Ekip güvenliği birinci önceliğim. Roket ve MANPADS tehdidine
karşı önlemler alındı, ECM sistemleri aktif. Elektronik harp modunu da devrede
tutuyorum."
Kerem Albay'dan gelen
onay sesiyle nefesimi biraz rahatlattım. Görev başladı; gözlerim hedefteydi.
Kokpitin içinde alarm
sesleri yankılanmaya başladı. Telsizden Kerem Albay'ın sesi sert ve
endişeliydi.
"Uyarı! MANPADS
fırlatıldı, saat 11 yönünde, füze hızla sana doğru geliyor!"
Kalbim göğsümde tok
bir davul gibi çarpıyordu. Elimi hızla kontrol çubuğuna götürdüm, reflekslerle
ani manevralar yapmaya başladım. Yüksek irtifaya çıkmak için gazı sonuna kadar
açtım, uçağın burun kısmını hızla yukarı kaldırdım. Elektronik karşı tedbir sistemlerini
devreye soktum, flar ve chaff fırlattım.
Radar ekranımda
füzenin takibinin kısa süreliğine kesildiğini gördüm. "Başarılı!"
diye düşündüm ama umut kısa sürdü.
"Füze yeniden
kilitlendi. 300 metre, 200 metre..."
Beynimde bir alarm
çalarken, uçağımın sağ kanadında aniden bir titreşim hissettim. Kontrol
yüzeyleri sarsılmaya başladı, motorun sesi değişti.
"Sağ kanat hasar
aldı," diye fısıldadım kendi kendime. Kontroller zorla çalışıyordu. Bir
saniyelik tereddüt bile ölüm demekti. Gözlerimi sıkıca kapattım, tüm
konsantrasyonumu uçağı ayakta tutmaya verdim. Bir anda kabin içinde korkunç bir
sarsıntı oldu. Camlar titredi, metal büküldü. Uçağımın sağ tarafı kontrolümden
çıktı.
Telsizden son bir
nefesle mesaj gönderdim.
"Mayday, mayday!
Düşürüldüm! Konum 36°56'N, 42°12'E. İniş için acil prosedürleri
uyguluyorum!"
Yüreğim sızladı,
ağzımdan çıkan kelimeler bir görev emrinden çok çaresiz bir çığlıktı şimdi.
Gökyüzü artık sadece bir mavilik değil, aynı zamanda ölümle yaşam arasında ince
bir çizgiydi.
"Bu görev sadece
bir uçuş değil, bir cevaptı..." diye geçirdim içimden. Ama şimdi tek
düşüncem hayatta kalmaktı. Uçağımın burun kısmı yere doğru eğilirken, gözümle
ufka bakmaya çalıştım; mavi olan gökyüzü artık bulanık bir korkuya dönüşmüştü.
Her saniye, zamansızca eriyen bir umut gibi önümde kayıp gidiyordu.
Metal gövdenin
sarsıntıları henüz son bulmamıştı. Kokpitin daracık camından dışarı baktığımda,
etrafımı kaplayan ormanın yavaş yavaş büyüdüğünü, ağaçların devasa gövdeler
gibi üzerime doğru geldiğini hissettim. Uçağın titreşimiyle birlikte tüm
vücudumda bir sarsıntı dalgası yayıldı. Gökyüzü bir anda yerle yer toprağa
dönüştü, puslu ve koyu kahverengi bir hal aldı.
Camda, düşerken
kırılan küçük çizikler, üzerlerine vuran güneş ışığını dağıtıyor, dünya
paramparça bir mozaik gibi gözlerimin önünde eriyordu. İçimde bir telaş vardı
ama dışa yansıtamadım. Her şey donmuş, yalnızca kalbimin ritmi yüksek ve keskin
bir şekilde atıyordu. Kaskımın içinde nefesimi duyabiliyordum; soluk
alışverişim uçağın ağır, dumanlı havasında yankılanıyordu.
Uçağın motor sesi
azalmış, ama o uğultu boğuk bir yankıya dönüşmüştü. Gözlerimi kapattım, düşüşün
karanlığında yitmek istemedim. Yumuşak ama sağlam toprak yüzeyine çarptığımızı
hissettim. Sarsıntılar azalıyordu, metal gövde artık hareketsizdi. Yanımda yanan
birkaç ufak kıvılcım, ateş çıkarmadan sönmeye yüz tutuyordu.
Kendi içinde kaybolan
gökyüzüne inat, yıkılmayacaktım. Çünkü biliyordum: her düşüşün ardından bir
kalkış vardır.
Ve ben kalkacaktım.
9 Haziran 2022 /
Sincar Geçidi – 36°56'N, 42°12'E
Yazar, Ağzından
Küsüb Getdi, Sara Gedimova
Güneş, dağların
zirvesinde sarı bir hançer gibi parlıyordu. Öğleye yaklaşan saatlerde gökyüzü,
kobalt mavisine çalan sertliğiyle hâlâ sakindi. Ancak yeryüzü için aynı şey
geçerli değildi.
Uçağın düştüğü
bölgede, ormanın kıyısında kara bir duman yükseliyordu. Yanık metal ve kuru
otların karışmış keskin kokusu, rüzgârla birlikte çevreye yayılıyordu. Birkaç
dakika önce yankılanan patlama sesi, hâlâ uzak dağlardan yavaşça yansıyordu.
Uçak, çarpma anında
parçalanmıştı ama kokpit bölgesi patlamadan kısa süre önce ayrılmış gibiydi.
Gövdenin büyük kısmı yanmış, kanatlar birbirine yamulmuş, motor kısmı hâlâ için
için tüterken yerde kocaman bir çukur açılmıştı. Patlamanın izi, çam ağaçlarının
gövdelerini karartmış, çalılıkları adeta biçmişti.
Beş kişilik bir grup,
dağların arasındaki patika yollardan hızlıca, ama organize adımlarla
ilerliyordu. Yüzlerini sardıkları örtüler ve kamuflajlarıyla dikkat çekmeden
bölgeye sızmışlardı. Patlamanın olduğu alanın çevresini dikkatle kolaçan
ettiler. Ellerindeki silahlar hazır, gözleri tetikteydi. Her biri nereye, nasıl
hareket edeceğini biliyordu. Bu, rastgele gelinmiş bir yere benzemezdi.
Liderleri hafifçe
elini kaldırdı. Uçak enkazının kenarındaki çalı yığınına doğru ilerlediler. Ve
orada; gövdeden birkaç metre uzaklıkta, yarı bilinçsiz, başı yana düşmüş hâlde
Alev yatıyordu. Kaskı yandığı için çıkarılmıştı. Saçları külle kaplanmıştı, giysilerinin
bir kısmı isliydi ama nabzı hâlâ vardı. Nefesi zayıf ama düzenliydi. Bir
mucizeydi bu. Belki de kasıtlı bir kurtarılıştı.
Adamlar vakit
kaybetmedi. Alev'in bilinci yerindeydi ama hareket edemiyordu. Onu hızlıca
sedyeye benzer bir düzenekle taşıdılar, patlama izlerini silmeye, enkazı daha
fazla ateşe vermeye başladılar. Bu görüntü dışarıdan bakan biri için netti:
Pilot ölmüştü.
Ama gerçek başkaydı.
Alev, yanmak üzere
olan F-16'nın gölgesinde, düşman ellerinde canlı olarak götürülüyordu.
Hava Kuvvetleri
Üssü'nün kontrol odası, normalden farklı bir sessizlikle doluydu. Dijital
ekranlar, radarlar ve koordinat haritaları ışık saçarken, her biri kritik
görevlerin simgesi gibiydi. Ama şimdi, bu teknolojik karmaşa ve disiplinin
içinde, beklenmedik bir korku ve belirsizlik havası sarmıştı her köşeyi.
Kerem Albay, komuta
masasının başında duruyordu. Kafasını ellerinin arasına almış, gözleri önündeki
dijital ekrana kilitlenmişti. Yüzündeki çizgiler derinleşmiş, alnındaki ter
damlaları ışıkta parıldıyordu. Gözleri şaşkınlık ve çaresizliğin karmaşık ifadesini
taşıyordu. Ekrandaki koordinatlar, uçağın kontrolünü kaybettiği ve ardından
irtifa kaybettiği kritik anların sayısal verilerini gösteriyordu. Her bir
saniye, komuta odasında yankılanan sessiz bir çığlık gibiydi.
"Nasıl
oldu?" diye mırıldandı kendi kendine, sesi boğuk ve kırılgandı.
Etrafındaki subaylar ve teknisyenler endişeyle fısıldaşıyor, kimi telefonlara
sarılıyor, kimi hızlıca yeni verileri analiz etmeye çalışıyordu. Ancak kimsenin
yüzünde umut ışığı yoktu; herkesin içinde ağır bir gölge dolaşıyordu.
Albay'ın elleri
titriyordu; sadece bir komut vermesi, bir hareket etmesi gerekiyordu ama
çaresizlik, onun iradesini zayıflatıyordu. Görevden sorumlu olması, onun
üzerinde devasa bir yük oluşturmuştu. Gökyüzünde vurulan uçak, onun için sadece
bir savaş aracı değil, aynı zamanda kaybetmek istemediği bir evladın
simgesiydi.
"Kontak kaybı,
düşüş bildirildi... Sincar hattı, uçağın son pozisyonu...," kelimeleri
kulağına çalındı, her biri bir bıçak gibi saplanıyordu yüreğine. Gözleri
ekranda donup kaldı, dünyası başına yıkılıyordu.
Bu karmaşanın içinde,
umut ve korku arasında sıkışmıştı. Gökyüzü artık onun için sadece bir savaş
alanı değil, kaybettiği her anıyla birlikte yüreğinde açılan derin bir yaraydı.
Bir hışımla sağına
dönüp yardımcısına baktı. Yüzündeki dehşet yerini aniden keskin bir kararlılığa
bırakmıştı.
"Derhal ekip
yönlendirin!" diye gürledi Kerem Albay, sesi komuta odasının metalik
duvarlarında yankılandı. Yardımcısı, irkildi ama vakit kaybetmeden harekete
geçti.
"Arama-kurtarma
timi hazırlansın. Sincar hattına en yakın hava desteğini de ayağa kaldırın. Kod
kırmızı, tekrar ediyorum, kod kırmızı!"
Ortam bir anda
hareketlenmişti. Subaylar, harita masalarının başında konumları işaretlemeye
başladı. Telsiz sesleri üst üste biniyordu. Operasyon ekranlarında uçağın son
sinyal verdiği koordinat kırmızıyla işaretlenmişti: 36°56'N, 42°12'E.
Kerem Albay, hâlâ
nabzı boğazında atarken dijital haritanın başına yürüdü. Ekrandaki düşüş
çizgisine parmağını dayadı. Uçağın rotası, bir anda keskin şekilde aşağı
inmişti.
"Orada hâlâ
yaşıyor olabilir," dedi kendi kendine. Bu cümle, çaresizlikle değil,
inatla söylendi. "O bizim en iyi pilotumuzdu. Alev hayattaysa onu oradan
çekip alacağız."
Sol köşede sessiz bir
şekilde açık kalmış televizyonda o sırada bir haber sunulmaya başladı. Kerem
albayın yardımcısı, eline kumandayı aldı.
"Albayım, buna
bakmanız gerekli," dedi ve televizyonun sesini açtı. Ekrana çevrilen
bakışlarda, Uzak bir noktadan çekilmiş, siyah dumanın yükseldiği, gövdesi
parçalanmış bir F-16 görüntüleri dönüyordu.
"Son dakika
gelişmesiyle karşınızdayız sayın seyirciler. Şu anda ekranlarınıza gelen bu
görüntüler Mardin sınır hattından, Sincar Geçidi'nin doğusundan. Az önce askeri
bir savaş uçağının bölgede düştüğü bilgisi geldi."
Ekran bir anda
titredi. Canlı yayında, düşen uçağın olduğu noktadan bir patlama sesi duyuldu.
Kamerayı tutan kişi sarsıldı. Görüntü bulanıklaştı, sonra netleşti. Alevlerin
içinde F-16'nın kıvrılmış gövdesi belirmişti. Odada derin bir sessizlik oldu.
Kerem Albay, bir anda
elini alnına götürdü. Göz bebekleri büyümüştü, nefesi kesik kesikti.
"Allah
kahretsin..."
Yüzünü öfkeyle
yardımcısına çevirdi. Gözleri kandan boşlamış gibiydi.
"Bu görüntüler
bizden önce basında nasıl olabilir? Yayın sırasında patlıyor, kameraları bile
var. Kim haber verdi bunlara? Hangi delik sızdırdı bunu?!"
Yardımcısı yutkundu,
sesi çıkmadı. Oda artık sadece dijital ekranların sesiyle doluydu. Harita
masasında, düşüş noktası olan 36°56'N, 42°12'E koordinatları yanıp sönüyordu.
Her saniye, Alev'in yaşama ihtimaliyle ölme ihtimali arasındaki mesafeyi biraz
daha açıyordu.
Kerem Albay,
yumruğunu harita masasının kenarına vurdu.
"Bu saatten
sonra tüm arama-kurtarma protokolleri değişti. Bu artık sadece bir düşme değil.
Bu bir kaçırılma olabilir."
Şırnak Özel Tim
Taburundaki yemekhanede çatal-kaşık sesleri, metal tepsilerin yüzeyine çarpıp
yankılanıyordu. Tavandaki eski vantilatör dönüyor ama havayı serinletmek yerine
daha fazla toz yayıyordu. Masaların çoğu doluydu. Kimi asker sessiz, kimi
şakalaşarak yemeğini yiyordu. Ama bir masa dikkat çekici biçimde sessizdi.
Barış, Caner, Lara, Kubilay, Yonca, Osman ve Deniz, hep birlikte oturuyorlardı.
Önlerindeki yemekler neredeyse dokunulmamıştı. Sessizlik, boğazdan geçmeyen
lokmalar gibi oturmuştu içlerine.
Caner, kaşığını
tabağın kenarına bırakıp etrafına bakındı. Solunda oturan Barış'a eğildi.
"Mete yok,"
diye fısıldadı. Barış, başını hafifçe eğdi, gözleri boşlukta bir noktaya
dikilmişti.
"Kendini
cezalandırıyor," diye cevap verdi. Karşılarında oturan Osman, onların
fısıltısını duymuş olacaktı ki gözlerini devirip elini kaşığına uzattı. Caner,
Barış'a eğildiği yerden doğruldu ve yemeğini yemeğe başladı. Barış, kafasını
iki yana sallayıp tabldotunu aldı ve ayağa kalktı.
"Afiyet
olsun," dedi. "Tabii ne kadar olursa."
Tabldotuyla birlikte
masadan ayrıldığı sırada Caner, elindeki kaşığı tabldota bırakıp arkasına
yaslandı ve gözlerini Barış'ın sırtına sabitledi. Barış, tabldotunu diğer
bulaşık olanların yanına bırakıp köşeden bir bardak çekti. Damacanaya eğilip
suyunu doldurdu ve doğruldu. Arkasına döndüğünde oturdukları masanın
arkasındaki televizyona bakakaldı. Yemekhanedeki sessizlik, televizyonun aniden
yükselen sesiyle paramparça oldu.
"Son dakika...
Mardin sınır hattında bir savaş uçağı düştü. Bölgeden yükselen yoğun duman
görülüyor. Henüz pilot hakkında resmi bilgi yok. Gelişmeleri aktarmaya devam
edeceğiz."
Barış'ın eli hafifçe
titredi, bardak parmaklarının arasından kaydı. Metal tepsiye çarpan çatal-kaşık
seslerinin arasında yankılanan camın kırılma sesi, aniden ortamı delercesine
yükseldi. Bardak, yere düşerken ince cam parçaları etrafa saçıldı. Herkes bir
anda başını kaldırdı, gözleri korku ve şaşkınlıkla Barış'a döndü. O an,
yemekhanedeki o boğucu sessizlik, kırılan camın keskin yankısıyla bütün
kalplere işlendi.
Barış, titreyen
sesiyle, "Alev?" diye fısıldadı. Gözlerinde inanamamanın ve derin bir
korkunun izleri vardı. Barış, yüzündeki tüm umudunu yitirmişçesine ağır ağır
kafasını iki yana salladı. Gözlerindeki karanlık, yıkılmış bir dünyayı
saklıyordu. Dudakları titreyerek "Hayır..." dedi; kelimeler boğazında
düğümlenmiş, çıkmaya cesaret edemiyordu.
Caner, ekrandan
gözünü zorla ayırdı. İçindeki şok, sanki tüm bedenini dondurmuştu. Elleri
istemsizce titrerken, yavaşça kalktı yerinden. Her şey donmuş gibiydi; zaman
ağır ağır ilerliyordu. Barış ise sanki yüreğine bir bıçak saplanmıştı. Nefes
almakta zorlanıyordu, kalbi göğsünde çılgınca atıyordu.
Caner, Barış'ın
yanına gittiğinde Barış'ın boğazından boğuk bir inleme döküldü. Barış, ellerini
Caner'in kollarının yanına koydu ve sarstı.
"Caner, Alev.
Alev, göreve gitti Caner! Caner!"
Caner, hızla ellerini
Barış'ın yüzüne koydu. Barış'ın dolmuş gözleri, haber bülteninde takılı
kalmıştı. Barış'ın yüzünü hafifçe çevirerek ona baksın diye hafifçe salladı.
"Barış,
değildir. Alev değildir. Sakin ol, hiçbir şey belli değil."
Barış, bir an durdu
ama gözleri Caner'e çevrildiğinde sol gözünden akan yaşı tutamadı. Yaş,
Caner'in parmaklarına yuvarlandı.
"Ya oysa Caner?
Ya Alev ise?"
Caner, Barış'ın
gözlerine baktı, içinde korku ve çaresizlik vardı ama dışına yansıtmamaya
çalıştı.
"Ekrandaki
görüntülerden bir şey anlamak mümkün değil."
O sırada Barış'ın
gözleri yeniden televizyona çevrildi. Göz bebekleri büyüdüğünde yüzü buruştu.
Çenesi titreyerek televizyona bakmaya devam etti.
"Alev, hayır
Alev."
Caner, Barış'ın
tamamen çöktüğünü fark edince kendisi de ekrana baktı. Televizyonda, görevdeki
üniformasıyla Alev'in fotoğrafı beliriyordu.
"Güvenilir
kaynaklardan alınan bilgiye göre, düşen savaş uçağında Hava Kuvvetleri pilotu
Alev Atsız'ın cansız bedeninin bulunduğu teyit edildi."
Barış'ın yüzündeki
ifade giderek donuklaşıyor, gözleri ağırlaşmaya başlıyordu. İlk başta nefesi
hızlandı, ardından derin bir baş dönmesi hissetti.
"Alev..."
diye fısıldadı, sesi güçsüzleşmişti. Tutunacak bir yer aradı ama Caner'den
başka tutunacak dalı yoktu. Barış'ın yüzü aniden solgunlaştı, sanki rengi bir
anda çekilmiş gibiydi. Elleri istemsizce titremeye başladı, avuçları
terliyordu. Derin bir nefes almaya çalıştı ama göğsü sıkışıyor, hava yetersiz
geliyordu. Gözleri aniden kararmaya başladı, çevresindeki ışıklar sönükleşiyor,
sesler birbirine karışıyordu.
Osman ve Kubilay,
Barış'ın kötü olduğunu fark ettikleri an ayağa kalkıp Caner ile Barış'a
yaklaştı. Caner, bir hışımla Barış'a dönüp ellerini yüzünden çekti. Barış'ın
kafası geriye doğru yaslandığında Caner, hızla kollarını Barış'ın bedenine
sardı.
"Barış!"
dedi, sesi endişeyle titriyordu.
Barış, solgun yüzüyle
"Alev," diye fısıldadı. Kafasını iki yana sallayıp bir kez daha
Alev'in ismini sayıkladı. Barış'ın bedeni aniden gevşedi, dizleri hafifçe
bükülüp kendini destekleyemez hale geldi. Caner, refleksle onu kucakladı, yere
yığılmasını engellemeye çalıştı ama Barış'ın dizleri geri çekildi, neredeyse
yere çökecekti.
"Barış! Kendine
gel Barış," diye seslendi Caner, titreyen elleriyle sıkıca tuttu onu.
Osman, büfenin yanındaki kolonyayı alıp hızla geri döndü. Osman, kolonyayı açar
açmaz şişeden birkaç damla avuç içlerine döktü. Elleriyle hızlıca ovalayarak ellerini
temizledi, sonra da Barış'ın alnına ve bileklerine serpti. Serinlik Barış'ın
yüzüne değdiğinde hafifçe gözleri aralandı, ama hala kendine gelmekte
zorlanıyordu.
Caner, onu yere
tamamen bırakmamak için daha sıkı sarıldı. "Barış, buradayız. Bizi
duyuyorsan, gözlerini aç, bak bana!" diye tekrar etti.
Barış'ın gözleri
yavaş yavaş aralandı, yüzündeki solgunluk hafifçe azalmaya başladı ama hâlâ
kırılgandı. Dudakları titredi, boğuk bir fısıltıyla, "Onun
yüzünden..." dedi.
Birdenbire Caner'in
ellerini itti, sertçe geri çekildi. Dizlerinin üzerinde bir an sendeledi ama
hemen toparlandı. Gözlerinde kırgınlık, öfke ve çaresizlik bir arada vardı.
"Hepsi onun
yüzünden..." dedi, sesi yükselirken kelimeler arasında titreme vardı.
Ayağa kalktı, adımları dengesiz ama kararlıydı. Koşar adımlarla yemekhaneden
çıktı. Koridorda yürürken tam karşısına Mete çıktı. Barış'ın öfkesi patladı;
yüzü kıpkırmızı, gözleri alev almış gibiydi.
Ayakları
kendiliğinden yürüdü ona doğru. Yumruklarını sıktı. Kalbi değil artık, öfkesi
atıyordu göğsünde.
"Mutlu
musun!" diye bağırdı. "Senin o siktiğim kararların yüzünden öldü
Alev!"
Mete ne olduğunu
anlamamışçasına, şokla durdu, sadece baktı. Barış bir adım daha attı, yüzü
kıpkırmızıydı. Caner, Kubilay ve Osman koridordaki Barış'ın bağırışını duyup
hızla koşmaya başladılar. Barış, Mete'nin yakalarından tutup duvara yapıştırdı.
Mete, ellerini Barış'ın yakalarını kavrayan eline koydu.
"Barış, ne
oluyor?"
Barış, kaşlarını
çattı.
"Ne mi
oldu?" Sağ elini Mete'nin yakasından ayırıp yumruğunu duvara savurdu. Kan
parmaklarının ucuna doğru süzüldü ama umurunda bile değildi. "Beynini
siktirip egonla aldığın kararların bedelini ödüyoruz!"
Caner ilk yetişendi,
hızla araya girmeye çalıştı ama Barış, Caner'in onları ayırmasına izin vermeden
kanlı eliyle Mete'ye bir yumruk attı. Mete'nin başı yana çevrilmişti,
yanağındaki sıcaklığı ve metalik tadı fark ettiğinde dudağının kenarına kan
sızdığını anladı. Ama yine de ses çıkarmadı. Sadece Barış'a baktı. Barış ise
nefes nefese, gözleri delirmiş gibi, hâlâ öfkesini kusmaya hazırdı.
"Her seferinde
senin peşinden gittik, senin kararlarına inandık. Hiç çizginden çıkmadık ama
sen ne yaptın? Sana güvenen insanları yarı yolda bıraktın. Alev, senin yüzünden
tek başına gitmek zorunda kaldı o göreve, senin yüzünden!"
Kubilay ve Osman,
Barış'ı kollarından tutup geri çekmeye çalışırken, Barış kendini yırtarcasına
direndi. Sesi çatallaştı, bağırışlarının yerini hıçkırıkla karışık kelimeler
aldı.
"O oraya tek
gitmek istemedi. Karadan bizde gidecektik. Güvercin Timine güvenerek yola
çıkacaktı ama senin aldığın bir karar yüzünden gidemedik! Alev'i yalnız başına
gönderdim ben o göreve!"
Mete gözlerini
kısmıştı ama hâlâ sessizdi. Gözlerinde bir sarsıntı vardı; ilk kez, gerçekten
ilk kez, aldığı kararların yükü yüzüne vurmuştu. Ama Barış buna aldırmıyordu.
Barış, Mete'nin yakalarından bir kez daha duvara çarptığında Caner, araya
girmeye çalıştı.
Caner, "Barış
yeter!" dedi, sesi tok ve titreşimliydi. "Şu an ne kendinle de de
onunla da savaşamazsın. Dur artık!"
Barış, gözlerinden
ateş püsküren bakışlarla Mete'nin yüzüne bakarken sertçe yutkundu.
"Bu yaptıklarını
ödeyeceksin Mete Mert Çakır," dedi tek nefeste. "Bu yaptıklarını
ödeyeceksin," diye fısıldayıp alnını Mete'nin göğsüne yasladı. Dizleri
titreyerek kırıldığında Mete, hızla Barış'ın bedenini kollarıyla sarmalayıp
yüzünü korkuyla Barış'a eğdi.
"Barış?"
dedi panikle.
Caner hemen çömeldi,
yüzünü Barış'a yaklaştırdı. "Nefes alıyor, bayıldı sadece..." dedi
derin bir nefesle ama gözlerindeki endişe dağılmıyordu. Kubilay, başını iki
yana salladı, elini alnına götürdü. Osman, Caner'in yanına çöküp Barış'ı
Mete'nin kollarından yavaşça kendine çekti.
Zaman durmadı ama
kalpler, o an olduğu yerde kırıldı ve bir daha eskisi gibi atmayacaktı.
9 Haziran 2022 / İran
Eyşan Çakır, Ağzından
Aidiyet.
İnsanın kalbi nerede
atarsa, beden oraya aittir.
Benim kalbim ilk kez
bir silah sesiyle değil, bir arkadaşımın omzuma dokunan eliyle, birliğimin
sessizliğinde, gecenin ortasında duyulan nöbet değişiminde, soğuk taşlara
yaslanmış yorgun bedenlerin arasında, aynı hayali paylaşan gözlerle kurduğumuz
bakışlarda attı.
Benim kalbim, vatanın
en sessiz sınır köşelerinde, düşmanın adımını beklerken attı.
Hümeyra anne ile,
karşımızda oturan Caffar'a baktım. Önümüzde sıralanmış dosyaların üzerindeki
mühürler, bir kez daha kırılmıştı. Zarfların içinden çıkan anlaşmalar ve imzalı
kağıtlar bu kez benim için masanın her tarafına yerleştirilmişti. Caffar,
elinde tuttuğu kâğıdı sağ tarafına bırakıp ellerini masanın üzerinde kenetledi
ve bakışlarını bana çevirdi.
"Protokolleri
okudum. Bu vereceğin karar, tüm bu zamana kadar verilmiş tüm hükümleri geri
planda bırakacak. Şehit Timuçin albayın, Tuğgeneral Fikret Yıldırım ile aldığı
karar hâlâ geçerliliğini sürdürüyor ama son bir kez daha onayını almak isterim."
Gözlerimi, masanın
üzerindeki belgelerden çekmeden kısa bir nefes aldım. İçimde, o tanıdık baskı;
üniformanın yakasından içime süzülen sorumluluk duygusu bir kez daha kendini
hatırlatıyordu. Bu masa, yalnızca evrakların döküldüğü bir masa değildi. Bu
masa, hayatların yazıldığı, kararların silah sesinden önce yankılandığı bir
cepheydi.
"Ben,"
dedim gözlerimi Caffar'a dikerek, "verdiğimiz her kararın, arkamızda
kimleri bıraktığını unutmam. Bu protokol, imza altına alınmış her hükmü yeniden
tartışmaya açıyor olabilir. Ama bizim için bu kağıtların anlamı, sahada
aldığımız nefes kadar gerçek."
Hümeyra annenin
bakışlarında derin bir endişe vardı. Elini masaya uzatıp hafifçe üzerime
kapatırken, dudakları titreyen bir dua gibi kıpırdadı.
"Karar verirken
kalbini dinle Eyşan, ama aklın yolundan ayrılma."
Başımı yavaşça
salladım.
"Benim kalbim
nerede atıyor, biliyorum," dedim. "Bu üniforma, bana yalnızca görev
vermedi. Benliğimi verdi. Eğer bu imza, bir çatışmayı önleyecekse, bir askerin
daha ölmesini durduracaksa... O zaman kalbimin attığı yer de bedenimin olduğu yer
de bellidir."
Masanın üzerindeki
kaleme uzandım. Kalem, parmaklarımın arasında soğuk ve ağır kaldı. Tetiğe
bastığım her anı hatırlatan bir ağırlık gibiydi ama bu sefer bastığım şey bir
tetiğin soğukluğu değil, barış ihtimalinin ince çizgisiydi.
İmzayı atıp kalemi
yavaşça elimden bıraktım. Başımı kaldırıp Caffar'a baktığımda yanında oturan
Selami ayağa kalktı ve göğsünü yükseltip alçaltan bir nefes aldı.
"Aramızdan
ayrıldığına üzüldüm Güvercin ama daha güçlü bir şekilde karşımızda da durduğuna
açıkçası seviniyorum."
Gözlerimi hafifçe
kısmıştım.
"Güç dediğiniz
şey, bazen bir emirle değil; bir vicdanla büyür," dedim sonunda. Selami
başını eğdi, düşünceli bir sessizliğe gömüldü. Hümeyra anne ise sadece başını
onaylarcasına salladı, gözlerinde tanıdık bir gurur vardı. Caffar, elindeki bordo
bereyi uzattığında derin bir nefes alıp bıraktım.
O bere, yıllar
boyunca alnımdan teri, kalbimden yeminleri silip süpürmüştü. Yalnızca savaşın
değil, dostluğun, kaybın, inancın izini taşıyordu. Elimi uzattım. Parmaklarım
kumaşa dokunduğu anda, zaman durdu sanki. Sanki o an, tüm anıların içinden
süzülüp gelmişti: Şehit düşen arkadaşlarım, kan ter içinde tamamlanan
operasyonlar, karanlık bir gecede yalnızca omzuma dokunan bir elin verdiği
umut...
Bereyi başımın
üzerine yerleştirip sağıma doğru döndüm. Elimi hafifçe havaya kaldırıp,
bayrağın üzerindeki G3 tüfeğinin soğuk çeliğine yasladım. O an, içimdeki her
fırtına sustu. Bir tek ses vardı artık. Yıllar önce ilk kez kışlada yankılanan
ama her seferinde kalbime yeniden kazınan o kelimelerdi.
"Barışta ve
savaşta, karada, denizde ve havada; her zaman ve her zaman ve her yerde
milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet, kanunlara ve
nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu, Türk sancağının
şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet vazife uğrunda seve seve
hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine ant içerim."
Yeminim dudaklarımdan
değil, kalbimden yükseldi. O an fark ettim ki bu yemin, sadece bir törende
değil, her karar anında, her vicdan sızısında, her kayıpta yeniden edilirdi.
Hümeyra anne, kalkmış olduğu yerden kısa bir alkış tuttuğunda Caffar ve
Selami'de ona eşlik etti.
Caffar, bana doğru
yaklaşıp eline aldığı mühürlü dosyayı uzattı.
"Güvercin Timine
yeniden hoş geldin, Asena Eyşan Çakır."
O an, içimde eski
güçle yeni bir sorumluluğun birleştiğini hissettim. Bu timin, bu ailenin bir
parçası olmak, benim için hiçbir zaman sona ermeyecekti. Başımı kaldırdım,
gözlerimde hem geçmişin yükü hem de geleceğin kararlılığı vardı.
"Hoş
buldum," dedim. "Ve artık daha güçlü, daha kararlı bir şekilde
buradayım."
Burası, kalbimin ve
yeminimin attığı yerdi. Çünkü aidiyet, yalnızca nerede durduğunla değil, neye
inandığınla ilgilidir. Ve ben inandığım yerden, bir daha dönmeyecektim.
Selami, cebindeki
telefonunu çıkartıp havada hafifçe salladı ve yeniden cebine koyup gözlerini
bana çevirdi.
"Hayalet Ekibi
her ihtimale karşı etrafınızda dolaşacak. Varlıklarını hiçbir zaman
hissetmeyeceksiniz. Artık, eskisinden daha tehlikeli bir ortamdasın Asena. Bunu
hiçbir zaman unutma. Eski düşmanların senin yeniden var olduğunu fark
ettiklerinde, seni alt etmek için bütün tuşlara basacaklardır."
Hümeyra annenin,
bulunduğu yerden ayrılıp yanıma yaklaştığını hissettim.
"Bunun olmasına
izin vermeyeceğiz."
Selami, şuh bir
tebessüm ile kaşlarını kaldırdı ve yan gözle Hümeyra anneye baktı.
İmayla "Oğlunuz
da aynı şeyi diyordu," dedi. Selami'nin yaptığı bu kinayeye boğazımı
temizlediğim sıra Hümeyra anne, bir adım daha yaklaşıp ellerini ceplerine
soktu.
"Karanlıkta ışık
olacağını iddia eden herkes, önce kendi gölgesini tanımak zorunda, değil mi
Selami?"
Hümeyra annenin
sözleri odanın içinde bir tokat gibi çarptı. Karanlık, ışık ve gölgeler...
Bunlar sadece metafor değildi artık; içinden geçtiğimiz gerçeklerin ta
kendisiydi. Selami, birkaç saniye gözlerini kaçırmaya çalıştı ama Hümeyra
annenin o delip geçen bakışlarından saklanacak bir yer yoktu. Boğazını
temizlerken yüzünde o alaycı ifadeden eser kalmamıştı.
"Bende öyle
tahmin etmiştim," dedi Hümeyra anne, dudak kenarları hafifçe kıvrılarak.
Ardından başını bana çevirdi; bakışlarında o tanıdık kararlılık, bir neferin
ardında dimdik duran bir annenin vakur iradesi vardı.
"Artık geri
dönelim," dedi net bir sesle. "Çok geç olmadan Güvercin Timine eski
komutanını geri vermemiz gerekli."
"Eski"
dediğinde, gözleri bir an üzerimde asılı kaldı. Ama ben o bakışta geçmişe
değil, geleceğe bakan bir umut gördüm. Gülümseyerek kafamı salladığımda Hümeyra
annenin telefonu çaldı. Hümeyra anne, masanın üzerindeki telefonunu alıp
ekranını kendine doğru çevirdiğinde Alparslan babanın aradığını gördüm. Aramayı
cevaplandırıp kulağına yasladığında gülümsedi.
"Efendim
Alparslan?"
Her ne duyduysa
saniyeler geçtikçe dudaklarındaki gülümseme yavaşça soldu. Hümeyra annenin
gözlerindeki ışık sönmeye başladığında içimde tanıdık bir huzursuzluk
kıpırdadı. Telefon hâlâ kulağındaydı ama artık hiçbir şey söylemiyordu. Sanki
kelimeler boğazına düğümlenmişti. Gözleri bana odaklanmış ama zihni çoktan
başka bir yere, başka bir tehlikeye kaymıştı.
"Ne oldu?"
dedim, sesim doğal refleksle sertleşmişti.
Hümeyra anne,
Alparslan babanın sözlerini dinlemeye devam ederken başını yavaşça sağa sola
salladı. Ardından telefonu yüzünden biraz uzaklaştırıp kapatmadı, sadece
mikrofonunu eliyle örttü. Yüzünde artık ne bir anne vardı ne de bir diplomat.
Orada sadece acil kararlar almaya alışkın bir devlet aklı duruyordu.
"Alev'in
kullandığı uçak düşürülmüş," dedi, sesi kısıktı ama odada her şey o anda
yankılanır gibi sustu. Kalbim bir an göğsümde sertçe çarptı.
"Ne?" dedim
neredeyse fısıltıyla. Sesim kendi kulağıma bile yabancı geldi. Zaman bir an
için akmayı bıraktı. O odada herkes hâlâ yerindeydi ama ben o anda çölde
açılmış bir yarığın kenarında duruyordum. Rüzgâr içimden geçti. İçimdeki bütün
sesler bir çığlığa dönüşüp boğazımda sıkıştı.
Alev.
Benim güzel kız
kardeşim.
"Sağ mı?"
diye sordum, gözlerim donuk bir noktaya saplanmıştı ama içimde bir ateş
büyüyordu. "Kurtulmuş mu?"
Hümeyra anne, hâlâ
telefondaki sesi dinliyordu. Cevap, geciktiği her saniyede içime daha büyük bir
dehşet bırakıyordu. Sonunda başını ağır bir şekilde iki yana salladı. Telefonu
kulağından çektiğinde derince yutkundum.
"Yayın yasağı
getirtebilmek için şehit olduğunu lanse etmişler. Kerem Albay ile görüşmüş,
kaçırıldığını düşünüyorlar. Bilinçli olarak düşürülüp patlatılmış."
Boğazımdan çıkan ses
ne ağlama ne de çığlık gibiydi. Yalnızca sessiz bir nefes, ruhumu terk eden bir
parçaydı. Bedenim taş kesilmişti ama gözlerim yavaşça Selami'ye döndü.
Gözbebeklerim yangın yeriydi.
"Beni içimden
yakamazlar," dedim, sesi dipten gelen bir fırtına gibi. "Çünkü ben
zaten kül oldum. Şimdi o küllerin içinden doğan biriyle yüzleşecekler."
Bir an gözlerimi
kapattım. Tüm yüzler, tüm anılar ve tüm yeminler zihnimde sıralandı. Alev'in
gülüşü, birlikte kurduğumuz hayaller, omuz omuza verdiğimiz mücadele... Hepsi
şimdi içimde bir kılıca dönüşüyordu.
Gözlerimi açtım.
"Güvercin Timi
yeniden toplanacak," dedim. "Gölgeden dönecek, karanlığa sızacak.
Alev'i geri alacağız."
Elimdeki mühürlü
belgeyi Hümeyra anneye uzattım.
"Bora Yalaz
Arınlı'nın sağlık raporuyla lütfen sen ilgilen. Bir ay sonra Güvercin Timinde
kaldığı yerden askerliğini yapabilir. Mete'nin istifasını da Tuğgeneral Fikret
Yıldırım ile konuşup geri çekmesini sağlayın," dedikten sonra kaşlarımı
çatıp kafamı iki yana salladım.
"Eğer Fikret
Yıldırım bu kararı hemen onaylarsa Mete'ye haberi vermeyin. Birazcık
askeriyeden ayrı dursun, belki aklı başına gelir."
Selami, dediklerimden
sonra başını kaldırdı. Bu kez sesinde saygı vardı.
"Kraterin
içinden çıkmış bir komutan gibi konuşuyorsun."
Çenemi kaldırıp
"Hayır," dedim. "Kraterin artık ta kendisiyim."
Artık bir hedefim
vardı ve o hedefin arkasında sadece kin değil; bir kardeşin kutsal yeminle
yanan kalbi vardı. Omzumun ardında bıraktığım her şey, artık beni tutmak için
değil; itmek, yükseltmek içindi. Çünkü bazı savaşlar, yalnızca kazananı değil,
döneni de değiştirirdi. Ben, artık sadece geri dönen değil, savaşı kendi
elleriyle başlatan kişiydim.
Güvercin'in
kanatlarını yeniden açma zamanı gelmişti.
9 Haziran 2022 /
Şırnak
Barış Gömlekçi,
Ağzından
Işıklı Yol, İzel
Birini kaybetmeden
sevmeyi öğrenmek lazımdı. Kaybetmeden önce değerini bilmediğin her şey,
ardından ruhunda açılan sessiz bir yara olurmuş ve o yara, zamanla büyüyüp
içini kemiren, hiçbir sözün iyileştiremediği derin bir yalnızlığa dönüşürmüş.
Ama insan bazen, öğrenmek için en ağır bedeli ödemek zorunda kalıyormuş.
Ben bunu, Alev'in
şehit olduğunu gördüğümde öğrenmiştim.
Hayatıma giren ilk
kadın annemdi, beni terk etmişti.
İkinci giren kadın
ise Alev'di ama o da gitti.
İçimdeki çocuk bir
kez daha yalnız kaldı; sanki dünyaya açılan kapılar birer birer kapandı ve ben,
büyümeyi bir türlü başaramayan, kendini kilitli bir kutunun içinde buldum. O
kutunun içinde, sırtımı kapıdan ayırdım ve küçük adımlarla karşımdaki metal dolaba
doğru ilerledim.
O kutunun içinde,
sırtımı kapıdan ayırdım ve küçük adımlarla karşımdaki metal dolaba doğru
ilerledim. Soğuk yüzeyi elimde titrerken, yıllardır sakladığım korkularım ve
kırıklıklarım gözlerimin önünde bir film şeridi gibi aktı. Her kapı, her kilit,
açılmayı bekleyen bir sırdı aslında; ama anahtarı kaybetmiştim.
Bir çocuğun
büyüyememesi gibi, ben de o an büyümenin sancısını yaşadım. Korkularımla,
kayıplarımla ve suskunluğumla yüzleşmek zorundaydım. O metal dolabın ardında ne
vardı bilmiyordum ama biliyordum ki; içinde gizlenenler, beni ben yapan en
gerçek parçalardı.
Dolabı açtığımda
kapaktaki iki fotoğrafa baktım. Biri Alev'in annesi ve babasıyla olan
fotoğrafıydı. Gözlerim ağırca ikinci fotoğrafa çevrildiğinde titremeye başlayan
çenemi sıktım. Alev, sırtıma çıkmış ve kollarını iki yana açmıştı. Ben ise
düşecek korkusuyla yüzümdeki endişeli ifademle onu sıkı sıkıya kavramıştım.
Şimdi geriye dönüp
baktığımda, o an sadece bir fotoğraf değil; yaşanmamış bir hayatın, söylenmemiş
sözlerin, tamamlanmamış bir hikâyenin kanıtıydı. Alev'in gülüşü hâlâ gözlerimin
önündeydi ama artık o gülüşe dokunamıyordum. O karedeki çocuk gibi, yine aynı
korkuyla sımsıkı tutunmak istiyordum ama artık kimse sırtımda değildi.
O fotoğrafa her
bakışımda, içimdeki çocuk biraz daha sessizleşiyordu. Parmak uçlarım Alev'in
yüzüne dokunur gibi yaptı ama fotoğrafın soğukluğu elimde kaldı. Gerçek ile anı
arasındaki o ince çizgide, artık onun sesine ulaşamayacağımı fark ettim. İçimde
bir şey kırıldı. Sessizce, çığlık atmadan. Derinden, usulca ama tarifsiz bir
acıyla.
Dizlerimin bağı
çözüldü. Metal dolabın önünde, yere çöktüm. Ellerim fotoğrafı bırakmaya
kıyamazken, çenemi daha fazla tutamadım. Titreyen omuzlarım bir çocuk gibi
sarsıldı. Gözyaşlarım sessizce akmaya başlamıştı ama içim, bağırmak istiyordu.
Hiç susmamış, yıllardır birikmiş, boğazıma oturmuş bir ağrı gibi.
Sesim çıkmadı. Sadece
gözyaşlarım aktı. Sanki yıllar önce terk edilen o çocukla, Alev'i yitiren adam
bir araya gelmişti. Sanki dünya sustu, sadece içimde yankılanan keşkeler kaldı.
Ve o an, ilk kez
gerçekten büyüdüm. Ama büyümek, hiç bu kadar acı verici olmamıştı.
Fotoğrafa baktım, bir
daha... Son kez değil, biliyordum. Ama o an, dayanabildiğim son bakıştı.
Dizlerimin üstünde duruyordum, nefes almak boğazımı yakıyordu. O kutunun içi
bana mezar gibi geldi; Alev'in gülüşü ise başucumda bir hayalet gibi asılı
kaldı.
Arkamda bir hışırtı
duydum. Kapı kapanmadı, sessizce açık kaldı.
Caner hiçbir şey
demeden içeri girdi. Adımlarının sesini tanırdım, konuşmasına gerek yoktu.
Duruşunda acele yoktu. Hemen konuşmadı, hemen dokunmadı. Sadece oradaydı.
Nefesi bile dikkatliydi, sanki yanlış bir şey söylese daha da kırılacağımı
biliyordu.
"Barış..."
dedi sonunda.
Yutkundum ama cevap
veremedim.
"Topla kendini,
badi..." Sesi titrekti ama netti. "Bak bana... Lütfen."
Başımı kaldırmadım.
Yapamadım. Gözyaşlarım fotoğrafa akıyordu hâlâ, Alev'in gülümsemesine. Sırtımda
yoktu artık, gökyüzüne açılmış kolları belleğimde kırılmıştı.
"Barış...
Yapma." Bu kez sesi biraz daha yakındı. "Ben seni hiç böyle görmedim.
Görmek de istemiyorum."
Omuzlarım sarsıldı,
yutkunmaya çalıştım ama boğazım beton gibiydi.
"Caner,
git," diyebildim güçlükle. "Lütfen..."
Sesim neredeyse
çıkmıyordu ama duymuştu. Yaklaştı. Yanıma diz çöktü. Yavaşça. Omzuma dokunmadı,
sarılmadı. Sadece yanımda durdu. Bu, en çok ihtiyacım olan şeydi belki de.
"Gitmeyeceğim,"
dedi. "Sen ne kadar dağılmış olursan ol ben hep buradayım."
"Ben seni çok
seviyorum, Barış. Geçmişinle, eksiklerinle, içindeki çocukla. Ben seni olduğun
gibi seviyorum. Gitmiyorum, çünkü seninle kalmayı seçiyorum."
Aklıma düşen Alev'in
sesiyle yüzümü buruşturdum.
"Yalancı,"
diye fısıldayıp hıçkırmaya başladığımda omuzlarım titreyerek öne eğildi.
Yanaklarımın üzerinden kayan her damla, içimde biriken tüm acıyı, kırgınlığı ve
kaybın ağırlığını taşıyordu. Nefesim düzensizleşti, göğsüm sıkıştı, boğazım
düğümlendi. Gözlerimi kapatıp, engel olamadığım hıçkırıklarla kendimi
bırakıyordum; kelimeler değil, sadece çaresizlik ve yalnızlık konuşuyordu.
Caner, "Ah be
Barış, ah be kardeşim," diyerek elini kamburlaşmış sırtıma yasladığında
burnumu çekerek kollarımı Caner'in bedenine sardım.
"Caner,"
dedim, sesi çatallı ve kırılgandı. "İçimde öyle bir yangın var ki, sanki
kalbim değil de bedenim yanıyor ama aynı zamanda yanarken donmak gibi, sanki
eriyip yok oluyorum ama hiç bitmeyecek bir acıyla sarılıyorum."
Caner'in derin bir
titrek nefes verdiğini hissettiğimde sırtımdaki elleri bir kez daha sırtımı
dolaştı.
"Barış,"
dedi, "biliyorum ama ayağa kalkmak zorundasın. Her ne kadar acı seni sarsa
da senin dimdik durman gerek. Çünkü alınması gereken bir intikam var."
O kelime, soğuk bir
bıçak gibi içime işledi; acının yanı sıra, kararlılığın kıvılcımı da yandı
gözlerimde.
"İntikam..."
fısıldadım, "Bu ateş sönene kadar durmayacağım."
İçimdeki yangın
sadece acı değildi artık. Gözlerimdeki yaşlar, yerini soğuk ve keskin bir
kararlılığa bırakıyordu. İçimde bir fırtına kopuyordu; sessiz ve derinden. O
fırtına, beni yok eden değil, beni güçlendiren bir kılıca dönüşüyordu.
Caner'in yardımıyla
ayağa kalktığımda ellerini yüzüme yaslayıp baş parmaklarıyla gözyaşlarımı
sildi. Mavi harelerinin etrafındaki beyazlar kırmızı çizgilerle dolmuştu.
Caner, gözlerini kırpıştırıp ellerini omuzlarıma indirdi.
"Babam herkesi
yeniden toplantı salonuna toplayacak. Güvercin Timi ile Kerem Albay iş birliği
yapacak."
Caner'in sözleri,
kulağımda yankılanırken içimde fırtınalar kopuyordu. Güvercin Timinin içinde
saklanan çatlaklar vardı. Güvenler sarsılmış, dostluklar zedelenmişti.
Parçalanmış bir aile gibi, bir arada durmaya çalışan ama her an kopabilecek bir
yapıya dönüşmüştü. Caner'e baktım; onun da yüzünde o parçalanmanın izleri
vardı. Birlikte ayağa kalkmış ama yorgunluk ve endişeyle doluyduk.
Hiçbir şey demeden
Caner ile Alev'in odasının kapısına ilerledik. Caner, kapıdan çıktığında başımı
arkama çevirip açık kalmış dolaba baktım. İçimde hem derin bir boşluk hem de
bir direnç vardı. Hem kaybın acısı hem de toparlanma isteği yan yana duruyordu.
Güvercin Timi'nin parçalanması, kanımda daha yeni dolaşan acı kadar gerçek ve
yakıcıydı.
Caner'in elini
omzumda hissettiğimde derin bir nefes alıp Caner'e döndüm.
"Bu savaş sadece
düşmanla değil Barış, içimizdeki karanlıkla da. Birlik olmadan, hiçbir şey
kazanamayız."
Kafamı belli belirsiz
sallayıp odadan çıktım ve kapıyı kapattım. Ağır ama nizami adımlarla koridoru
geçip toplantı salonuna doğru yürüdük. Kapıyı açıp toplantı salonuna adım
attığımızda bütün bakışlar üzerimize çevrildi. Caner, kapıyı kapatıp yürümem
için elini sırtıma koydu ve kapının yanında beklemeye başladı. Sol tarafta
oturan Mete'nin sağındaki koltuğa oturup yüzüne ifadesizce baktım.
Dudağının sol
tarafındaki kabuk bağlamış yara, bir anlığına elimin üzerindeki yaranın
sızlamasına neden olmuştu. O küçük acı, bir anlığına hem geçmişin hem de şimdi
yaşadığımız tüm yükün vücuduma yayılan hatırlatıcısıydı. Toplantı salonundaki
sessizlik, içimde büyüyen fırtınanın sessizliğinden farksızdı.
"Barış
Gömlekçi," dedi Alparslan Albay. "Bugün yaptığın hareketten dolayı
hakkında tutanak tutuldu bilgin olsun."
Sözler, soğuk bir
tokat gibi yüzüme çarptı. Gözlerimi Alparslan Albaya çevirdiğimde, odadaki
herkesin üzerimdeki o baskısını hissettim. İçimde kopan fırtına, şimdi çok daha
keskin bir hale gelmişti. Sessizce karşılık verdim, hazırdım. Çünkü biliyordum,
bu savaş sadece dış düşmanla değil, kendi içimdeki tüm engellerle de
mücadeleydi.
Alparslan Albay,
kaşlarını yukarıya kaldırıp derin bir nefes verdi ve indirip ellerini arkasında
bağladı.
"Bora Yalaz
Arınlı'nın Güvercin Timi komutanı olması imkansızdır, çünkü kendisi bir aylık
rapora tabii tutulacak. Mete Mert Çakır'ın da istifası nedeniyle Güvercin
Timine bir komutan atandı," dediğinde Osman'ın ayağa kalktığını gördüm.
"Komutanı-"
Alparslan Albay, sert
çehresiyle Osman'a baktı. Osman, sinirden kızarmış yüzüyle bir şey diyemeden
geri oturduğunda Alparslan Albay kafasını iki yana salladı ve Kerem Albaya
bakıp yüzünü düzeltti.
"Zamanla
yarıştığımızı biliyorum, hızlı tutacağım," dedi ve bakışlarını kapıya
çevirdi. Kafasını indirip kaldırdığında herkes ile oturduğum yerde omzumun
üzerinden arkama baktım. Kapının yanında duran Caner, kapıyı açıp dışarıya
çıktı ve eliyle içeriyi gösterdi. Kapının aralığından içeriye doğru adımlar
sessizce süzüldü. Gözlerim fark ettiğinde, zihnimde beklenmedik bir sarsıntı
hissettim.
"Bazen en iyi
savunma, müdahale etmemektir. Ona alan bırak, kararını kendi versin."
Sağ dudağımın kenarı
acıyla kıvrıldı; içimde hem tanıdık hem de kırgın bir yük ağır ağır
çörekleniyordu.
9 Haziran 2022 /
Şırnak
Yazar, Ağzından
Skin, Rag'n'Bone Man
Asena Eyşan Çakır.
Güvercin Timi'nin
eski komutanı, dimdik duruşu ve keskin bakışlarıyla sessiz ama güçlü bir
fırtına gibi içeri girdi. Üzerinde yılların yorgunluğunu ama aynı zamanda
dimdik duruşunu taşıyan, üzerinde özenle dikilmiş, temiz ve düzenli bordo
beresiyle eski komutan görünümündeydi. Üniforması, omuzlarından göğsüne kadar
kusursuz oturmuş, sert ve disiplinli duruşunu vurguluyordu.
Kubilay şaşkınlıkla
etrafına bakındı, sanki olanlara inanamıyordu.
"Benim gözlerim
mi bozuldu yoksa bu Eyşan abla mı?"
Deniz, gözlerini
ovuşturdu, birkaç kez göz kırptı; emin olmak istiyordu.
"Evet, o o...
ama hiç beklemiyordum böyle geri dönmesini."
Mete, Eyşan'ın
üniformasının üzerindeki çizgilere, bordo beresine ve hafifçe kabaran karnına
bakarken ifadesi dondu; şaşkınlık ve hayranlık arasında gidip geliyordu.
"Bu... Bu
imkânsız," dedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı. Eyşan, o sessiz bakışların
içinde dimdik durdu. Yorgun ama kırılmamıştı. Yeni hayatını, yeni savaşını ve
en önemlisi, yitirilmiş zamanları geri almak için buradaydı. O an, odadaki
herkesin içinde bir şey değişmişti; parçalanan Güvercin Timi, belki de yeniden birleşmenin
ilk kıvılcımını yakmıştı.
Eyşan birkaç adım
attığında, botlarının zemine her vuruşu odadaki sessizliği daha da
derinleştiriyordu. Sanki herkes nefesini tutmuştu; kimse bu anı bozmak
istemiyordu. Üniformasının üzerindeki bordo beresi, güneş görmeyen bir savaşın
yeniden hatırlatması gibiydi. Omzundaki arma hâlâ gururla duruyordu.
Karnının
belirginleşmeye başlayan çizgisi ise başka bir gerçeği fısıldıyordu: O artık
sadece bir asker değil, aynı zamanda bir anneydi. Ama yüzündeki ifade, bunun
onu zayıflatmadığını; tam tersine, daha güçlü, daha köklü bir duruş
kazandırdığını söylüyordu.
Eyşan, salonun tam
ortasında durdu. Ne sağa ne sola baktı. Gözleri ileriye, doğrudan Alparslan
Albay'a kilitlenmişti. Alparslan Albay kısa bir an durdu. Dudakları hafifçe
gerildi, gözleri derinleşti.
"Yüzbaşı Asena
Eyşan Çakır." dedi, sesinde bastırılmış bir şaşkınlık ve belirsiz bir
memnuniyet vardı. "Seni burada görmek birçok dengeyi değiştirir."
Eyşan başını hafifçe
eğdi, sonra dikleşti.
"Zaten bazı
dengelerin değişmesi gerekiyordu, Albayım," dedi sakince.
Osman'ın gözleri
parladı, sanki içinde bir umut kıvılcımı yanmıştı.
"Güvercin
yeniden geri döndü," diye fısıldadığı an Eyşan bunu duydu. Başını ona
çevirdi. Bakışı yumuşak ama ses tonu sertti.
"Burası hâlâ
evimse, evime döndüm Osman üsteğmen."
Osman, buruk bir
gülümsemeyle başını hafifçe salladı, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
Göz kapaklarının arkasına vakitlice süren bir özlemi, bir yitişi ve yeniden
kavuşma ihtimalini sıkıştırmış gibiydi. Gözlerini yeniden açtığında içlerinde,
eski günlerin gölgesiyle birlikte parlayan bir umut vardı.
Eyşan'ın yüzündeki
ifadede sertlik hâkimdi. Zaman onu daha da köşeli yapmıştı; ama bu keskinliğin
ardında hâlâ tanıdık bir ateş yanıyordu. Bakışlarını salonun bir ucunda oturan
Mete'ye çevirdiğinde, Mete'nin kaşlarının çatıldığını fark etti.
Mete, dudaklarının
kenarını belli belirsiz kıpırdattı. Sesi düşük ama netti.
"Asena Eyşan
Çakır?" Gözlerini kısarak devam etti. "Asena ismini geri mi
aldın?"
Eyşan bir an durdu.
Tek kaşını yukarı kıvırdı, ardından gözlerini sıkıntıyla devirdi ve doğrudan
Alparslan Albay'a döndü.
"Kişisel
meselelerin zamanı değil," dedi tok ve serin bir ses tonuyla.
"Alev Atsız'ın durumu ile ilgili brifing istiyorum, Albayım. Bize
yapılması gerekenleri anlatın, gidip kız kardeşimizi kurtaralım."
Odada aniden bir
uğultu yükseldi. Herkesin bakışları Eyşan'a çevrilmişti ama Barış çoktan
yerinde duramaz hâle gelmişti. Sanki oturduğu koltuk ona batıyordu. Saniyeler
içinde ayağa kalktı, birkaç adım atıp Eyşan'ın yanına yaklaştı.
Gözleri alev alev
yanıyordu hem şaşkınlık hem de öfke vardı içinde. "Ne?" dedi, sesi
çatallıydı. "Alev yaşıyor mu?"
Eyşan'ın başı Barış'a
döndü, gözleri karanlık bir kararlılıkla doluydu.
"Yaşıyor, Barış.
Ve bizim hâlâ bir şansımız var ama nerede olduklarını bilmiyoruz."
Barış, duyduklarıyla
sendeledi, gözleri dolmuştu. Sanki içindeki buz gibi boşluk bir anda erimiş,
yerini ateşli bir umut almıştı. Dudakları kıpırdadı ama bir kelime daha
çıkaramadı.
Salonda yankılanan
sessizlik, yerini yavaş yavaş nabzı yükselen bir beklentiye bırakıyordu. Herkes
ayağa kalkmak istiyordu artık. Eyşan ise hâlâ dimdikti. Üniformasının içinde
yalnız bir komutan değil, kayıp bir kardeşin izini sürecek bir ablaydı. Ve onu
durduracak hiçbir şey kalmamıştı.
Eyşan, Alparslan
Albaya bir adım daha yaklaştı ve çenesini dikleştirdi.
"Zaman
kaybetmeyelim," dedi ama bir an için Mete'ye bakıp kaşlarını kaldırdı.
"Sizi dışarıya alalım Mete Yüzbaşı."
Mete bir an afalladı.
Oturduğu yerden kalkarken sandalyesinin gıcırtısı salondaki gerilimi biraz daha
belirginleştirdi. Gözleri Eyşan'a kilitlenmişti ama o bakışta alışıldık bir
meydan okuma yoktu bu defa; daha çok, neyle karşılaşacağını bilmeyen
bir askerin temkinli kararlılığı vardı.
Eyşan, gözlerini
Mete'den ayırıp Güvercin Timine baktı.
"Göreve gizlilik
kararı verildi. Bu timde görevi olmayan hiç kimse, operasyon detaylarına
erişemez," dedi Eyşan, sesi keskin ama titremeyen bir netlik taşıyordu.
Gözleri tek tek tüm tim üyelerinde gezindi; Osman'ın kaşları çatık, Lara'nın
nefesi tutulmuştu, Yonca'nın bakışlarında endişe vardı, Barış ise hâlâ yerinde
ayakta, kıpırtısız duruyordu.
"Bu, güven
meselesi değil," diye devam etti Eyşan. "Bu, sorumluluk meselesi.
Gereksiz bir kelime, Alev'in hayatına mal olabilir."
Gözleri, bir
süreliğine timin yüzlerinde gezindi. Her biri bir anlam arıyordu onun
bakışlarında ama Eyşan, artık bu anlamları tek tek açıklayacak hâlde değildi.
Sonra yeniden Mete'ye döndü. Dudaklarının kenarına, yorgun bir kararlılıkla
süslenmiş o tanıdık gülümsemeyi kondurdu. Ama sıcak değildi. İçten hiç değildi.
"Sen," dedi
Eyşan, sesi buz gibi bir kırağıya dönüştü, "bu timden istifa ettiğinde,
sadece kendi yolunu değil, bizim güvenimizi de yarım bıraktın, Mete Mert
Çakır."
Sözcükler, odanın
içinde yavaş ama keskin bir hançer gibi yankılandı.
"Şimdi bu
operasyonun dışında bırakıldın. Bu, bir ceza değil. Bu bir gereklilik. Artık
dışarıya çık, daha fazla seni bekleyemeyiz."
Mete'nin çenesi
hafifçe titredi. O an ne bağırdı ne de kendini savundu. Yalnızca bir asker gibi
değil, kırılmış bir insan gibi baktı Eyşan'a. Mete Mert Çakır, haksız olduğunun
bilincindeydi. Hiçbir şey söylemedi ve başını eğerek kapıya yöneldi. Mete,
toplantı salonundan çıktığında Yonca, yavaşça Eyşan'a doğru adımladı. Kubilay,
Yonca'nın omzuna dokundu ama Yonca onu umursamadı.
"Eyşan
abla..." dedi kısık ama titrek bir sesle. "Mete Yüzbaşı olmadan bu
masa eksik olacak."
Osman başını eğdi,
dudaklarını ısırdı. Kubilay hafifçe başını iki yana salladı. Yonca'nın gözleri
dolmuştu, bir eli hâlâ karnındaydı. Lara, Caner'in yanında ne yapacağını
bilemeyen bir suratla duruyordu. Eyşan, bu tepkileri tek tek fark etti ama geri
adım atmadı.
"Savaş,
duygularla değil, disiplinle kazanılır," dedi ve Alparslan Çakır'a döndü.
"Brifinge geçelim, Albayım."
Ve böylece salonun
içindeki sessizlik, artık sadece bir geçiş anı değil, parçalanmış bir ailenin
yeniden toparlanma çabasıydı. Herkes konuşmasa da biliyordu: bu savaş yalnızca
düşmana karşı değil, içlerindeki kırgınlıkla, kayıplarla ve susarak büyüttükleri
acılarlaydı. Eyşan dimdik duruyordu ama kimse onun da içindeki fırtınayı
görmüyordu. Mete'nin ardında bıraktığı sessizlik, timin kalbine düşen ince bir
çizik gibi kaldı orada.
Bir karar verilmişti
ve o karar, zamanla haklı mıydı, yoksa sadece mecburi mi, kimse şimdilik
bilemezdi. Ama bir gerçek vardı: Saat artık geri dönmüyordu. Ve bu defa ya
birlikte var olacaklardı ya da birlikte düşeceklerdi.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!