GÜVERCİN

VI - GERÇEK

⏱️ 15 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Wicked Game, Ursine Vulpine ft. Annaca,

No Time To Die, Billie Eilish

🕊️

Yazar, Ağzından

Karanlık; aydınlık öncesi var olan, her şeyin başladığı ve her şeyin bittiği o son çıkış noktasıdır.

O öyle büyük, öyle amansız bir kuvvettir ki, içinde sakladığı her ne varsa, ister bir sır, ister bir acı, ister bir umut, isterse de bir öfke, onu dilediği zaman, belki de bir tek saniyede, bir şimşek çakar gibi dışarı fırlatır; ya da yıllarca, belki de bir ömür boyu koynunda saklar, bekletir, olgunlaştırırdı.

Karanlık, tıpkı içinde sakladığı her bir sır gibi, güneşi, o her şeyi aydınlatan, her şeyi gözler önüne seren yakıcı ateşi de koynunda saklıyordu. Zamanı geldiğinde, gün yüzüne çıkması, aydınlanması ve gerçeği, tüm çıplaklığıyla, acımasızca ortaya dökmesi için...

Çakmak gözlerine, yoğun bir sis, karanlık bir bulut basmıştı, Mete Yüzbaşı'nın. Parmak boğumları, direksiyonun soğuk, siyah derisini, o kadar sıkı, o kadar güçlü kavramıştı ki, kan çekilmiş, kemikler bembeyaz olmuş, bir iskelet elini andırıyordu. Çenesi ise hâlâ, o gergin, o taş gibi duruşunu koruyor, hiç gevşemiyor, sanki kilitlenmişti.

İki saat olmuştu.

Tam iki saat, Mete, evin önüne arabayı çekmiş, motoru susturmuştu; fakat inatla, bir türlü inmiyor, içinde bir fırtına kopuyor, durmuyordu. Ne yapacağını, nasıl bir yol izleyeceğini, buradan çıkacak sonuçların nelere mal olacağını, kime ne zarar vereceğini deli gibi düşünüp duruyordu. Ağırca, bir boğanın boynunu büker gibi, bakışlarını yan koltukta, başı yana düşmüş, derin derin, masum masum uyuyan Eyşan'a, o kadına çevirdi.

Ne demişti bu kadın?

"Bir gün, zamanı geldiğinde, bunu senin yapmana izin vereceğim."

Mete, burnundan, alayla, derin bir nefes verdi, hırladı adeta. 'Aptal, gerçekten de öpeceğimi sandı,' diye söylendi içinden, öfkeyle, nefretle. 'Rüyasında bile göremez, asla.' Ama bilmiyordu ki kaderi, o yazılmış, değişmez, acımasız kaderi, bilmiyordu tesadüfleri, bilmiyordu ki hayat onu bambaşka bir oyuna, çoktan hazırlamış, sürüklemişti bile.

Kararlılıkla kapıyı açtı, sert bir hareketle arabadan indi. Soğuk gece havası yüzüne çarptı, bir an için gözlerini kırpıştırdı. Hızla yan koltuğun kapısına ulaştığında, kapıyı açtı ve Eyşan'ı, bu sefer istemeye istemeye, tüm vücudu direnerek, fakat bir o kadar da dikkatli, bir o kadar da özenle, kollarının arasına aldı, kucağına. Eyşan, tam o sırada, bir rüyadaymış gibi, bir anda, hiç beklemediği bir anda, kollarını iki yandan birden boynuna, sımsıkı, bir çocuk gibi doladı, yapıştı. Mete'nin dişleri, bu ani, bu beklenmedik temasa, sinirle, gıcırdatarak birbirine sürtündü, çenesi kasıldı. Ayağıyla kapıyı sertçe kapattı.

Ezbere bildiği apartmanın girişine girdi, ağır adımlarla merdivenleri tırmandı. Her kat lambası yanmıyor, bazen karanlıkta kalıyor, bazen loş, sarı bir ışıkta ilerliyordu. Kapının tam önünde durdu. Kadını tek kolunda tutmaya devam ederken elini pantolona soktu ve anahtarı çıkarttı, 'Lanet.' dediği eve girdi. Tek odası olan evin yatağına kadını yatırdı ardından doğrulup derin bir nefes aldı.

'Şimdi,' dedi içindeki o vahşi, o kontrolsüz öfke. ‘Öldür gitsin.’

'Hayır,' dedi içindeki o soğuk, o mantıklı, o devlet. ‘Her ne olursa olsun o, şu an bir sivil.’

Kaideler, o demir gibi kurallar, o yılların terbiyesi, o alın teri daha baskın, daha ağır geldi ve Mete, derin, inleyen bir iç çekişle elini ceketinin iç cebine, kalbinin tam üzerine soktu. Daha önceden, günler öncesinden hazırladığı, özenle katladığı, beyaz, temiz bir kâğıdı parmaklarının arasından çıkardı ve Eyşan'ın yanındaki o boş, bembeyaz yastığın tam üzerine, bir hediye bırakır gibi, sessizce koydu.

Sonra, öteki cebinden, küçük, keskin, soğuk bir çakı çıkardı. Bir tık sesiyle, acımasızca açtı ve yastığın tam yanına, Eyşan'ın uyuyan başının hemen dibine, saplandı, bastırdı. Çakının keskin, parlak ağzında, neredeyse ateş gibi yanan, kazınmış üç harf vardı.

MMÇ

Bu, ondan kadına, gizemli, karanlık, tehlikeli bir hediyeydi.

'Günü geldiğinde,' diye düşündü, gözlerini kısarak, 'işte bununla kendi karanlık kaderini kesecek.'

Tüm bunları yaptıktan sonra, ağır adımlarla, evin küçük, buğulu camına doğru yaklaştı. Açık olan camın soğuk, ahşap pervazına, parmaklarıyla, tırnaklarıyla belli belirsiz, anlamsız, küçük, çizikler bıraktı, bir işaret gibi. Sonra bir an için durdu, uyuyan kadına, bir kez daha baktı. Ve sessizce, bir hayalet gibi evi terk etti, geceye karıştı.

Karanlık, er ya da geç, gün ışığını serbest bırakacağı, sakladığı o büyük, o korkunç sırrı, belki en umulmadık anda, en acımasız şekilde ortaya çıkaracaktı. Ve o gün geldiğinde, her şey, herkes, yerli yerine oturacak, herkes hak ettiğini bulacaktı.

Geriye sadece bir sessizlik, bir pişmanlık ve belki de tarifsiz bir acı kalacaktı.

2 Ekim 2021 / Mardin

Eyşan Boduroğlu, Ağzından

"Eyşan."

Annemin sesi.

Rüyanın ta derinliklerinden, bir ışık gibi süzülüp geldi.

Gözlerim ağırca, bir uyuşukluktan uyanır gibi aralanırken, tam o anda, odanın bir köşesinden korkunç, ciğerleri yırtan bir çığlık ve ardından büyük, sarsıcı bir patlama oldu. Ne olduğunu anlayamayıp olduğum yerde donup kalırken, gözlerimin önünde bir beden belirdi. Babam, yine o koca, o koruyucu cüssesiyle, annemin üzerine bir kalkan gibi kapanmış, onu kolluyor, ona siper oluyordu. Onlara doğru koşmak, onlara yetişmek, onlara sarılmak istiyordum tüm gücümle; ama bacaklarım birer kurşun gibiydi, kımıldamıyordu, bir türlü başaramıyordum.

Birden, o iki beden bir sis gibi gözlerimin önünden kayboldu, silindi ve kendimi ansızın bambaşka bir yerde, koyu, sık, ürkütücü bir ormanın tam ortasında buldum. Yemyeşil, dev ağaçlar, sık çalılar, kuş sesleri, börtü böcek...

Adımlarım, sanki benden, bedenimden bağımsız, bir rüzgarın sürüklediği yaprak gibi, kendi kendine ilerliyor, durmuyordu. Derken, bir yol kenarında, bir anda durdu ve adeta yere çivilendi, dondu kaldı. Tam o sırada, yüksek, tiz, kulak tırmalayan bir korna sesi kulağıma ulaştı. Karşılıklı, iki ayrı yönden, aynı anda hızla gelen iki kara araç, gözümün önünde, korkunç bir gürültüyle, birbirlerine çarptı, birleşti, paramparça oldu.

Siyah araçlardan birinin, film kaplı, simsiyah camları, bir anda, bir yılanın gözü gibi açıldı. İçeride oturan adamın yüzünü gördüğümde, kanım dondu, nefesim kesildi: Raşit Fas. Korkuyla, dehşetle diğer araca, o hurda yığınına baktığımda, camından sarkan, kanlı, cansız bir kol gördüm. Asiye yengemin kolu... Ve başı, acı içinde, öne düşmüş, camın kenarına yaslanmıştı.

Bağırmak istedim. Çığlık çığlığa haykırmak, o haini, o canavarı oracıkta gebertmek, paramparça etmek istedim. Ama yapamadım, sesim çıkmıyordu, ellerim titriyordu, dizlerim boşalıyordu. Tam o sırada, bir anlığına, ensemden tarifsiz bir ürperti geçti, bir soğukluk yayıldı ve tüm tüylerimin, her bir kıl kökümün diken diken olmasına sebep oldu.

"Karanlığa geri dönme," diye fısıldadı bir ses, bir rüzgâr misali, yumuşacık, ama bir o kadar da kararlı ve uyarıcı. "Raşit'e güvenme, sakın güvenme. Onun, aydınlığını, umudunu, ışığını almasına izin verme. Sana ait olanı çalmasına müsaade etme."

Kafamı, bir çılgın gibi, çırpınırcasına iki yana sallamaya başladığımda, kulağımda bir çığlık yükseldi. Geriye doğru, bir uçuruma düşer gibi, düştüm, sarsıldım ve ne ara kapandığını ne zaman kapattığımı bilmediğim, hatırlamadığım göz kapaklarımı zorla, ağır ağır araladım.

"Lan, bu ne böyle?"

Alev'in endişeli sesi işittiğimde, ürkek, korkmuş gözlerimi ona çevirdim. Korkuyla bir bana, bir de yanımdaki yastığın üzerine bakıyor, bir anlam veremiyordu. Bakışlarını takip ettiğim sırada, yastığın tam ortasında, bir not kâğıdı ve onun hemen yanında, soğuk, parlak, korkunç bir çakı gördüm. Çakının bana bakan, keskin, ışıltılı yüzünde, adeta kazınmış, oyulmuş, ateşten harflerle yazılmış bir isim vardı: MMÇ.

"Bu, bu buraya nasıl gelmiş?" diye sordu Alev, sesi şaşkın ve öfkeliydi. "Ayrıca sen, niye kıyafetlerinle, böyle yatağa öylece kıvrılıp uyumuşsun? Ne oldu dün gece?"

Alev'in sorularını, o sorgulayan, o meraklı bakışlarını hiç önemsemeden, bir hışımla, öfkeyle yatakta doğruldum, başım döndü ve ayaklarımı aşağıya, soğuk zemine sarkıttım.

"Alev, lütfen," dedim, sesimi sakinleştirmeye çalışarak, "lütfen, dur şimdi. Sadece bir dakika, ne olursun, bana bir kendime gelme, bir nefes alma, bir toparlanma izni ver. Sonra her şeyi anlatacağım."

Alev, sinirle, bir çaresizlikle elini sertçe alnına vurdu, bir of çekti ve odanın içinde, bir kafesteki kaplan gibi, hızlı adımlarla volta atmaya başladı. Sağ elimi yorgunca yüzüme, gözlerime, yanaklarıma götürdüm ve parmaklarımla burun kemiğimi, gözlerimin arasını sıktım, sıkıca. Gördüğüm o gerçekçi, o korkunç rüya, o kabus, neredeyse aklımı kaybetmeme, gerçeklikten kopmama neden olacaktı. Asiye yengemin o korkunç trafik kazasında öldüğü, paramparça olduğu kesin, sabitti, doğruydu. Ama bunu, bu kazayı, bu ölümü Raşit'in planlamış, onun sebep olmuş olabileceği ihtimalini düşünmek, bu ihtimali aklımdan geçirmek bile, içimi tarifsiz bir acıya, bir kedere boğuyordu.

Parmaklarımı burnumdan, gözlerimden çektim ve arkamda, başımın hemen yanındaki o yastığa, o tehdit dolu hediyelere baktım.

Mete Mert Çakır…

Bunu bana yapmakla, bu ahmakça, bu çocukça tehdidi bırakmakla, çok büyük, affedilmez bir hata yaptın. Aklınca, bir şeyleri ispatlamaya, kendini kanıtlamaya çalışmış, böylesine saçma, böylesine anlamsız bir yola saptın.

Gözlerimi devirip, bir kararlılıkla ayağa kalktım.

"Mücahit'i ara," dedim, sesim soğuk ve emir verir gibiydi. "Gelmesi gerektiğini, yalnızca on dakikası olduğunu söyle. Acil."

Alev, kafasını onaylarcasına sallayıp, cebinden telefonunu çıkarttığı sırada, evin kapısı, adeta alacaklı misali, tehditkâr bir şekilde çalmaya başladı. Beş hızlı adımda kapıya ulaşıp sertçe, sinirle açtım. Mücahit, endişeli, tedirgin gözlerle üzerimi, baştan aşağı taradı ve sorgulamadan, hızla yanımdaki boşluktan, bir ok gibi içeriye sızdı, geçti. Kapıyı kapatıp, kaşlarımı şaşkınlıkla, endişeyle çattığımda, Alev odadan çıkıp salona geldi ve Mücahit'e, sessizce, soran gözlerle baktı.

"Sıçtık," dedi, Mücahit. Elleriyle saçma hareketler yaptık. "Bu sefer vallahi sıçtık!" diye bağırdı, sesi endişe ve panik doluydu.

Kaşlarım iyice çatılırken, Alev'in sessizce, en yakındaki sandalyeye çöktüğünü gördüm, elleri dizlerinde titriyordu.

"Dün gece Raşit, ben ve Barış teftiş yaptığımız sıra Mete yüzbaşını askeriyeye girerken gördü."

Mücahit'in cümlesiyle derin bir nefes aldım ve tekli koltuğun kolçağına kalçamı yasladım. Tam dudaklarımı aralayacaktım ki Alev, benden önce davrandı.

"Ee, ne var bunda? Adam zaten Mete'nin asker olduğunu biliyor." diyerek lafı ağzımdan aldı. Mücahit, bu soruya 'Dalga mı geçiyorsun?' dercesine baktığında tek kaşım yukarıya doğru havalandı.

"Mete'nin asker olduğunu zaten biliyordu ama onun lügatinde Mete’yi askeriyeye girerken görmek, Asena'yı bulduğu anlamına geliyor."

Mücahit'in cevabıyla kafamı iki yana salladım. "Mete yüzbaşı dün gece hata üstüne hata yaptı. Bunun bedelini biz ödeyeceğiz."

Alev'in bakışları bir bana, bir de Mücahit'e çevrilirken sinirle işaret parmağını bana doğru uzattı.

"Sen, bana artık bir açıklama yapacak mısın? Sadece bir hafta, kodumun bir haftası yoktum. Bu süre boyunca ne olmuş olabilir ki?"

Sinirle, ama bir o kadar da acıyla gülüp, Alev'in gözlerinin içine baktım. Ne olmadı ki, gülüm, demek geldi içimden, söyleyecektim; ama tam o sırada Mücahit'in keskin, acil cümlesiyle sustum.

"Zamanımız yok. Raşit yolda ve buraya geliyor."

Alev, aniden ayağa kalktı. "Ne için?"

Mücahit'in gözleri bana çevrildi.

"Eyşan'dan da şüpheleniyor."

Azrail, bana geliyor.

Aralanmış, kurumuş dudaklarımdan derin, acılı bir nefes çekip, aynı öyle, usulca, burnumdan bıraktım. Alev'in gözleri bana, sorgulayarak, endişeyle çevrildiğinde, kafasını iki yana, bir çaresizlikle salladı.

"F planı," dedi Alev, sadece iki kelime, gözlerimin içine bakarak.

Oturduğum kolçaktan bir anda kalktım, ayağa fırladım ve kafamı iki yana, kararlılıkla, şiddetle salladım.

"F planı ne?" diye sordu Mücahit, şaşkınlıkla, bir o yana bir bu yana bakarak. Ama ikimiz de onu hiç takmıyor, dinlemiyor, sadece birbirimizin gözlerinin ta içine, ruhumuza bakıyorduk. F planı, benim canımın karşılığına onun canının yanması demekti. Bu saçma planın, böylesine kritik bir zamanda devreye sokulmasına asla ama asla izin veremezdim.

“İstemiyorum, konu kapanmıştır,” deyip tüm kararlılığımla sehpanın çekmecesindeki silahıma uzandım. Güvenlik kilidini açarken bakışlarım Alev’i buldu. "Raşit'te gelirse, bugüne kadar ertelediğim şeyi gerçekleştiririm." dedim ve sertçe sürgüyü çektim.

"F planı dedim, Eyşan, duymuyor musun!"

Alev yüksek bir sesle bağırdığında silahın kabzasını alnına geçiresim gelmişti.

"Duygularınızı başlattırmayın! Size 'Raşit yolda, geliyor.' diyorum. Yüzbaşım kusura bakmayın ama sizin canınınız teminatı bizim görevimizdir."

Mücahit cümlesini bitirdiği an telefonu çaldı ve siyah paltosundan çıkartıp aramayı cevaplandırdı. Sadece karşı tarafı dinledi ve en son 'Tamam,' diyerek telefonu kapattı.

"Geliyormuş," derken kapıya ilerliyor ve üzerindeki paltoyu çıkartıyordu. Bakışları bir saniyeliğine bana çevrildi ve çenesiyle silahımı işaret etti. "Silahı yerine koy. Bugün kimse ölmeyecek." dedi ve kapıyı açıp çıktı. Bakışlarımı Alev'e çevirdiğimde yavaş adımlarla bana yaklaştı ve elini kaldırıp saçlarımı okşadı.

"Ablanın sözünü dinlemelisin, Tedy."

"Aynı yaştayız Alev!" deyip gözlerimi abartılı bir şekilde devirdim ve derin bir nefes aldım.

Sehpanın üzerindeki demir, kare plaka ile göz göze geldiğimde uzandım ve Alev'in tişörtünün altına yerleştirdim. Kapı zili salonda yankılandığında Alev, derin bir nefes aldı ve çenesiyle kapıyı gösterdi. İki adımda kapıya ulaşıp açtığım sırada alnımda soğuk metali hissetmiştim.

"İçeriye geç." dedi, Raşit. Sakince gözlerimi kırpıştırıp geri adımlarla yürümeye başladım.

"Raşit Bey, buldum!"

Raşit'in arkasında Mücahit belirdiğinde bakışlarımı değiştirmiş olduğu kıyafetlerinde gezdirdim. Biraz öncekine nazaran şimdi takım bir elbise vardı. Hâlâ alnımın tam ortasında, soğukluğunu hissettiğim, varlığını yitirmeyen silaha endişeli, korkmuş gözlerle bakan Mücahit, Raşit'in arkasından sessizce kapıyı kapattı ve her an her şeye hazır, gerilmiş bir yay gibi, gergin, tetikte beklemeye başladı. Salonun ortasında durduğumda Raşit, sıkıntıyla ofladı.

Mücahit hızla, "Aslı askermiş adı Alev Atsız, dört sene önce yanınıza yerleşip sadakatinizi kullanmış. Eyşan Hanım, temiz. Bir haftadan beri onu ve bu evi takip ediyorum. Mirço'yu hatırlıyor musunuz? O sizin kadim dostunuzdu, işte o geçen gün yaralandı ve Eyşan onu iyileştirdi," Dedi, atılarak.

Mücahit'in cümleleriyle Raşit'in gözlerinde şaşkınlık kırıntıları oluştu ve dehşetle Alev'e baktı. Alev, sakin yüz hatlarıyla Raşit'e bakarken dişlerimi sıktım ve Alev'in ensesinden tutup öne doğru eğdim. Alev'in çene kaslarını sıktığını fark ettiğimde karnına yerleştirdiğim metal plakanın yanına vurdum. İnleyerek ayaklarıma yığıldığında saçından hafifçe tuttum.

"Hain köpek," dedim, dişlerimin arasından.

Kolumda bir el hissettiğimde Raşit'in yüzüyle karşılaştım. Bir hışımla kendimi geriye çektim.

"Sen, o yüzden mi, yıllarca bana güvenmedin, hep şüpheyle baktın?" diye sorguladım, sesim sitem ve öfke doluydu. "Beni astırdın, o ipe çektirdin, işkence ettirdin, dövdürdün. Hepsini, her şeyi, hep bu yüzden mi yaptın, Raşit, söyle?"

Raşit'in gözlerinde, o an, belli belirsiz, derin bir pişmanlık, bir utanç kıvılcımı gördüğüme yemin edebilirdim, ama çok kısa sürdü. Silahını, bir anda Alev'e çevirdiğinde, ben de hızla elimi kaldırıp onun elini, silahını yukarıya, tavana doğru çevirdim. Tetiğe baskı yapan parmağı, silahın büyük bir gürültüyle tavanda patlamasına, alçının, sıvanın dökülmesine sebep olurken, öfkeyle dişlerimi sıktım.

"Bugün değil Raşit. Zamanı geldiğinde onu ben öldürmeliyim. Şimdi bana söyle, kimi istiyorsun?"

Raşit'in kolunu indireceğini anladığımda elimi çektim.

"Davut ile hazırlanın." dedi ve Mücahit'e baktı. "Davut, bu haini alıp Eyşan ile depoya gidin. Ardından Güvercin Timini ve Alparslan Çakır'ı bana getirin."

Mücahit, başıyla onaylayarak Alev'in koluna girdi, onu yerden kaldırdı. Dilim, yine o sinir bozucu alışkanlıkla, dişlerimin keskin arkasında geziniyordu. Bir sinir, tam tepemden, beynimin tam ortasından iniyor, tüm bedenimi yakıyordu. Hızla arkamı döndüm, odama yürüdüm. Hâlâ yastığın üzerinde, durduğu yerde sabit duran o notu ve o çakıyı bir anda kavradım, aldım ve salona, onların yanına geri döndüm.

"Bu arada, Raşit," dedim, sesimi yükselterek.

Ruhumun o derin, o karanlık kuyusunda, yanıp kül olan geçmişte kalmış her anı, her acıyı, her ihaneti, şimdi, bu an, onun varlığı karşısında utandı, küçüldü ve ağzımda, dilimin ucunda kocaman, korkunç, ölümcül bir cümle doğurdu. O cümle, büyüdü, büyüdü, ciğerlerimi şişirdi ve sonra, pimi çekilmiş tetikte bekleyen bir bomba gibi, zihnimin tam ortasında patladı, dumanı, acısı her yere yayıldı.

Her hatanın bir bedeli olmalıydı.

"Dün gece bunu yatağıma bırakmışlar."

Raşit'in gözlerinde bir parıldama oluştu ama çok sürmedi. Alev ve Mücahit'in yanından geçti ve evden ayrıldı. Sıkıntıyla iç çekerek Alev'e doğru ilerledim. Alev'in saçını okşayıp boynunun sağ tarafına sertçe vurdum. Mücahit, bayılttığım Alev'i omzuna aldığı sırada yürümeye başladı. Apartman kapısının önünde durup bana baktı ve dudaklarını araladı.

"Arabada dinleme cihazı var."

Kafamı salladığımda arabaya ilerledi ve kilidi açtı. Alev'i yerleştirmesine yardımcı olup ön koltuğa geçtim. Mücahit'te bindiğinde gazı kökledi ve yola koyuldu. Sol eliyle direksiyonu tutmaya devam ederken torpidoyu açtı. Bir kalem ve kâğıdı kucağıma bıraktığında hızla kalemi alıp kâğıda sürttüm. Hızla, titreyen parmaklarımla kalemi kavradım, kâğıda yazmaya başladım. Birkaç saniye sonra, yazdığım notu ona, okuması için çevirdim:

Askercell'i ver.

Mücahit, yine sağ eliyle botunun içine elini soktu. Geri çıkarttığında tuşlu telefonu kucağıma bıraktı. Hızla ezberimde olan telefon numarasını tuşlayıp mesaj kutusuna bastım.

Güvercin yuvaya uçtu, yem var mı?

Çok geçmeden telefon sakince titredi.

•••_ • – • – •

Bu, var demekti.

Aldığım cevaptan sonra nasıl bir cevap vereceğimi düşünürken telefon, bir kez daha titredi.

Kuş hasta mı?

Sıkıntıyla önümdeki yola bakıp dudağımı birbirine bastırdım. Aklıma gelen ilk fikir ile açık alfabe rakamlarını yazmaya başladım.

21/1/23/11/24 - 19/9/21/6/17/5/11 – 8/26/27/6/21/3/11/17 – 27/6 – 22/11/29/11 – 11/22/24/11/28/18/21.

Raşit öğrendi Güvercin ve sizi istiyor.

Attığım mesajdan sonra uzun bir süre boyunca ses gelmedi. Araba yavaşlamaya başladığında Mücahit'in eli önüme gelmişti. Telefona umutsuzca bakarken aldı ve botuna geri koydu. Aracı tamamen durdurduğunda bana baktı ve çenesiyle kapıyı işaret etti. Araçtan inip Alev'i aldığında bakışlarımı etrafta gezdirdim.

Boş, büyük bir araziye kurulmuş fabrika terkedilmişti. Kırık camlarında içerisi az çok görünüyor, yerdeki çeşitli kan izleri buradan çok kişinin geçtiğini kanıtlıyordu. Dişlerimi sıktığım sırada Mücahit, benden önce içeriye girdi. Peşinden ilerlemeye başlarken Alev'i yukarıdan inen ikili zincirin yanına getirdi.

"Sandalyeye oturt bari."

Mücahit, beni dinlemedi ve Alev'i zincire bağladı. Ardından arkasına dönüp tam arkama el salladı. Bu yaptığı hareketle gözlerimi sıkıca kapattım ve yumruğumu sıktım. Raşit, gerçekten de hafife alınmayacak biri değildi ama ben ondan daha da deliydim ve o bugün bu halimi görecekti. Tek ihtiyacım olan şey Alparslan albayıma haber uçurmaktı.

Mücahit, elini ileriye doğru uzattı ve yürümem için koluma girdi. Dışarıya çıktığımızda arabanın anahtarlarını bana verdi.

"Askeriyeye ulaş ve bir şekilde bu işi hallet."

Anahtarı aldığım gibi koşar adımda araca bindim ve tekerlerin acıyla bağırmasını umursamadan arabayı döndürdüm. Toprak zeminden toz dumanları yükselirken sıkıca direksiyonu tuttum. Düşünceli bir zihnin bu kadar çabuk etki edeceğini asla fark etmemiş ve Mete'nin bunu yapmış olmasını henüz atlatamamıştım. Elbette ki hata yapacağını biliyordum ama bu kadar istisnasız yapacağını beklememiştim.

Askeriyenin önüne geldiğimde önümde formasız biri durdu ve arabadan inmemi bekledi. Araçtan inip karşısına dikildiğimde benimle hiç konuşmadı ve yürümeye başladı. İçimdeki bir ses onu takip etmemi söylerken hislerime güvendim ve ilerlemeye başladım. Arka kapı girişine vardığımızda demir kapıyı açtı ve beni kolumdan tutup sertçe içeriye ittirdi. Hızla dengemi kurup karanlık yerde gözlerimi gezdirirken nefesimi tuttum.

"Seni dinliyorum Güvercin."

Albayın sesi, karanlığın derinliğinden yükseldi. Yanağımın içini sıkıntıyla dişledim ve zihnimdekileri açıkça yansıtmaya başladım.

"Raşit, Mete'nin buraya girdiğini görmüş. Benden şüphelendiği için F planını devreye soktuk. Raşit, Alev'i bir depoya kapatmamızı ve ardından tim ile sizi getirmemizi istedi."

Karanlığın içinden sanki bana doğru yaklaşan bir siluet olduğunu hissedebiliyordum. Ellerimi refleks gereği gardıma saklamıştım ama karanlık, yalnızca yanılgıyı doğurmuştu.

"İstediğini vereceğiz Eyşan." dediği an tepemizde bir floresan cızırdayarak açıldı. Gözlerim ışığa alışmaya çalışırken karşımdaki görüntüyle bir adım geriledim. Güvercin timi; yüzlerindeki maskelerle, elleri bağlı duruyorlardı. "Bugün bu iş bitecek."

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!