Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Only The Winds, Ólafur Arnalds
Dere Boyu Kavaklar, Barış Manço
🕊️
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Can acır, ten yarılır, yara kanardı.
Ama acıtacağını hiç ummadığın, en basit, en masum sandığın şey en çok acıtırdı.
Kâğıt kesiği, acısı geçse de sadece baktığında bile yarayı yeniden sızlatır, tüm bedenini titretir, ne olduğunu şaşırırdın. Ders niteliğinde bedene işlenmiş her bir yara, hikayesi anlatıldıkça kabuk bağlardı. Ama kabuk tutmayan, sürekli kanayan yara ise daima hatırlanır, daima acıtırdı.
“Acı, zihnindedir,” diye bir ses yükseldi, gündüzümün o amansız karanlığından. Ses, yerin ta derinliklerinden, bir fısıltıdan bir gürlemeye dönüşerek geliyordu.
“Sizler acı çekmeye mahkumsunuz. Sizler, bu vatanın nöbetçileri, bu kutsal toprağın bekçilerisiniz. Gerekirse, isterse bu vatan için canınızı bile vereceksiniz, hiç düşünmeden,” diye devam etti o karanlık ses, her kelimesi bir kırbaç gibi ruhuma iniyordu. Benliğime vurulan her bir darbe, vücudumun çeşitli noktalarında derin, silinmez izlerini bırakırken, dudaklarımdan istemsiz, boğuk iniltiler koptu.
“Susacaksınız! Kan kusacaksınız, ciğerleriniz parçalanacak; ama yine de susacaksınız!” derken son fiskesini, son darbesini vurdu ve karanlığın ta içinden, o kadim karanlıktan benliğimi söküp çekti.
Yüzüme çarpılan o buz gibi, o sert su ile derin, adeta yeniden doğar gibi bir nefes aldım ve karşımdaki adama, o maskeli cellada baktım. Yüzünü saran siyah maskesinden yalnızca iki gözü, o ele veren, o korkusuz gözleri görünüyordu. Sol gözünün tam yanındaki o küçük, o masum görünümlü ben, adeta onun koca, heybetli cüssesine, o vahşi duruşuna inat, bir çocuk masumiyetiyle duruyordu. Onu incelediğimi, o beni fark ettiğinde, maskesinin altından alçak, boğuk bir kahkaha yükseldi ve ellerini beline, bir komutan edasıyla koydu.
"Beni daha inceleyecek misin, yoksa başka bir isteğin mi var?" diye sordu, sesinde alay ve merhametsizlik harmanlanmıştı.
Ağzımın içi kan doluydu; dişlerimin arasından sızan o sıcak, o metalik sıvı boğazımı yakıyordu. Ama buna rağmen dişlerimi göstererek, bir kurt gibi sırıttım ve kafamı meydan okurcasına salladım. "Evet," der gibiydi bakışlarım. Bunu gören cellat, elini hızla havaya kaldırdı ve şiddetle bir tokat indirdi yanağıma. Başım sola doğru, bir kamçı darbesiyle savrulurken, bileklerime bağlı olan o kalın, o soğuk zincirler birbirine çarptı ve demir bir şıngırtı odayı doldurdu. Dilime daha yeni bulaşan o metalik kan tadıyla, yeniden gülerek, ağır ağır başımı çevirdim ve gözlerinin içine baktım.
"Tek yapabildiğin bu mu, yoksa daha fazlası da var mı?" dedim, sesim yorgun ama meydan okurcasına.
Gözlerinin tam olarak hangi renk olduğu belli olmuyordu, loş ışıkta kayboluyorlardı; ama giderek, her saniye biraz daha koyulaştıklarını, bir fırtına bulutu gibi karardıklarını fark edebilmiştim. Birden sağ elini yavaşça, bir yılanın kıvrılışı gibi cebine soktu. Geri çıkarttığında, avucunun içinde küçücük, pırıl pırıl bir anahtar vardı. Hızlı, sinirli hareketlerle bileklerimdeki o demir zincirleri söktü ve anahtarı öfkeyle köşeye, karanlığa fırlattı. Zincirlerin çözülmesiyle bedenim bir çuval gibi, tüm ağırlığıyla yere yığılırken, ensemden bir kedi yavrusu gibi kavradı ve acımasızca ayağa kaldırdı.
"Vur," dedi, nefesi maskesinin altından hırıltılı çıkıyordu.
Dişlerimi sıkarak sağ elimi tüm gücümle savurdum; ama nafileydi, havayı dövdüm sadece. Çünkü o, tam o anda beni bırakıp ustaca geriye çekilmişti. Tekrardan, dizlerimin üzerine yığıldığımda, ellerim sertçe yere, o nemli, o soğuk betona çarpmıştı. Sırtımdaki o taze, o henüz kapanmamış dikişlerin açıldığını, tenimin yeniden yarıldığını hissedebiliyordum. Dilimi yine dişlerimin keskin arkasında gezindirdim, acıyı bastırmaya çalıştım ve sol ayağımı yana doğru gererek onun ayağını bacaklarımın arasına hızla hapsettim. Bacağımı büküp bedenimi ani bir hareketle yan çevirdiğimde, bedeni bir an için sarsıldı, dengesini kaybetti; ama düşmedi, bir ağaç gibi dimdik kaldı. Elini, bacağıma sardığım kolumun altından geçirip bir anda beni kavradı ve sırtlayarak duvarın en sert, en soğuk köşesine, bir bebek gibi fırlattı.
Dudaklarımın arasından bir inilti daha koptuğunda, adam durmadı, merhamet göstermedi ve yine kolumdan tutup sürükledi. Zincirlerin durduğu o karanlık köşenin önüne getirdiğimde, bileklerimi yukarıya doğru, başımın üzerine kaldırdı. Sertçe, son bir vahşetle bileklerimi yeniden bağladı ve arkasını döndü bana. Başı sola doğru, düşünceli bir şekilde yatarken, sağ eli yavaşça yumruk oldu.
"Üzülme, asker," dedim, sesim fısıltıdan farksızdı. "Acı, yalnızca hissettiğindir."
Dediğim anda adam dik durdu, bir anda gerildi ve önümüzdeki o ağır, o demir kapıya dört kere, belli bir ritimle vurdu. Kapı ağır ağır, gıcırdayarak açılırken, gözlerimi kıstım, içeri giren ışığa alışmaya çalıştım; ama saniyeler içinde, bir gürültüyle kapı yeniden kapandı ve her şey o karanlığa, o sessizliğe gömüldü.
Sırtımdan bacağıma doğru süzülen o sıcak, o yapışkan kanın varlığı tenimi kaşındırıyor, sinirlerimi huylandırıyordu. Bakışlarım etrafta, o rutubetli, o küflü dört köşede dolaşırken, yalnızca kendi nefesimin sesini duyuyordum. Dilim kurumuş, damağıma yapışmıştı; çatlamış, kanamış dudaklarımın üzerinde dolaşırken, boğazımdan yorgun, kırık bir inilti koptu.
"Of," diye inledim, sesim boşluğa karıştı.
Sessizlik, bu amansız sessizlik, ağrılarımı daha da aciz, daha da dayanılmaz kılıyordu. Sanki her saniye bir asırdı.
"Acem kızı, Çeçen kızı, sen allar giy, ben kırmızı. Çıkalım şu dağın başından, sen gül topla ben nergisi. Hadi gülüm yandan, yandan, yandan; biz korkmayız ondan bundan," diye mırıldanmaya başladım, sesim ilahi bir ağıt gibi yankılandı duvarlarda.
Kapıdan bir gürültü koptu.
"Kapa çeneni!"
Gelen bu vahşi sesle burnumu çektim, umursamadım ve daha da yüksek sesle, inadına haykırmaya başladım.
"ACEM KIZI, ÇEÇEN KIZI, SEN ALLAR GİY, BEN KIRMIZI!"
Boğazım acıyla, o çığlıkla yanarken, kapı sertçe, bir bomba gibi duvara çarparak açıldı ve elinde bir kova dolusu buz gibi suyla, biraz önceki o cellat, o maske yüzlü adam içeri daldı. Suyu hiç acımadan, bütün gücüyle üzerime fırlattığında, öksürerek, nefes nefese kalarak devam ettim.
"Çıkalım şu dağın başına, sen gül topla ben nergisi!"
İki adımda, bir kaplan gibi bana yaklaştı ve yine o acımasız tokadı indirdi yanağıma. Yanağım tokadın etkisiyle sertçe zincirlere, o soğuk demire çarptığında, gözlerim ağırlaştı, perdeler indi; ama benliğimi, ne olursa olsun ayakta tutmaya, bilincimi korumaya çalıştım. Kısık, yorgun gözlerimle askere, o maskeli adama baktığımda, gördüm ki o da tam gözlerimin içine, ruhumun ta derinliklerine bakıyordu.
"Sen allar giy, ben kırmızı," diye fısıldadım, artık neredeyse sesimi duyuramıyordum.
Göz kapaklarım, o koca, o ağır perde, yavaşça, istemsizce gözlerimin üzerine örtüldü. Ve karanlık, her zamanki gibi, beni yine koynuna aldı.
Osman Çavdar, Ağzından
'E Asiye coxo skani k'urbani,'
Kurban olayım ismine ey Asiye,
'Si mu dologocans mçxuriş tik'ani.'
Koyun yavrusuna benziyorsun.
Bedenim, aracın içinde sağa ve sola, bir beşik gibi sallanırken, bakışlarım camın ardındaki o kurak, o ölü araziye çevrilmişti. Yine bir hafta daha dağların o amansız koynunda bitmiş ve geri dönüyorduk evimize, kışlamıza. Saymayı çoktan bıraktığım o günler, ayları devirmiş, bir tokat misali yılları üzerime, ruhuma çarpmıştı. Bir vedayı bile çok gören, o küçücük yüreğiyle ağlayan kız kardeşimin o masum yüzü, şimdi yüreğimin en sert, en fırtınalı odasında kendini bırakmış, orada sessizce ağlıyordu. İşte o günden sonra benim yüzüm bir daha asla gülmemişti. Bakışlarım o küçük, o buğulu camdan dört kişilik ekibe, o can yoldaşlarıma çevrildiğinde, içli, derin bir nefes çektim.
Güvercin'in kanatları artık kırık değildi; Güvercin, yavaş yavaş, sessiz sessiz ölüyordu. Deniz, eskisi gibi nefes almıyor, her soluk alışında sanki bir yük kaldırıyordu. Kubilay ise asla yüksek sesle konuşmuyor, o meşhur soğuk şakalarından, o deli dolu hallerinden eser kalmamış, sessiz, içine kapanık bir hayalet gibiydi. Annemin bir zamanlar 'Ayder Yaylası'nın o eşsiz yeşiline benzettiği gözlerimde ise dinmeyen, bitmeyen bir hüzün vardı; bir nehir gibi akıyordu.
"Osman Üsteğmenim, alaydan acil bir çağrı var," dedi şoför koltuğundaki Can, sesi endişeliydi.
Hemen öne doğru uzanıp, çantanın üzerindeki o soğuk, siyah ahizeyi kaldırdım kulağıma.
"Üsteğmen Osman Çavdar."
"Üsteğmen Osman; ben, Albay Alparslan Çakır. Size acil bir koordinat haritası gönderdim. Maalesef, bir arkadaşımız, bir kahramanımız hain bir pusuya düştü ve şu anda esir durumda. Onu bulun, kurtarın ve sağ salim bana getirin. Bu bir emirdir."
"Emredersiniz, komutanım," dedim ve ahizeyi aynı sertlikte geri çantanın üzerine kapattım.
Sesler kesilirken, aracın içindeki o eski, o hırıltılı cihazdan bir cızırtı yükseldi ve ardından tiz bir sinyal sesi. Direksiyonun hemen yanındaki küçük ekranda bir koordinat çizelgesi belirdi; kırmızı bir nokta, karanlıkta yanıp sönüyordu. Şoför koltuğundaki Can, bana dönmeden sordu.
"Gidiyor muyuz, komutanım?"
"Evet," dedim, sesimde tereddütsüz bir kararlılık vardı. "Son hız."
Dediğim anda Can, aracın hızını son sınıra dayadı. Yaklaşık yarım saat boyunca, tozlu, çakıllı yollarda sarsıla sarsıla gittikten sonra, koordinatların bizi getirdiği yerdeydik. Harabe bir çöplüğün, bir veba yuvasının tam ortasında, sanki zamana meydan okur gibi duran küçük, tek katlı bir karakol vardı. Duvarları çatlamış, boyası dökülmüş, terk edilmiş bir bina. Aracın içine hızlıca bir bakış attım, herkesin gözü bende, emir bekliyordu.
"Kubilay, Deniz, Mehmet ve Hüseyin; siz benimle gelin. Diğerleri, araçta bekleyip benden haber bekleyin. Kimse tetikte olmadan ayrılmasın."
Tim ile birlikte arabadan hızlıca, sessizce indiğimizde, parmağım anında tetiğin üzerine, o soğuk demirin üzerine gitti. Etraf ürkütücü bir sessizlik içindeydi; ne bir böcek sesi vardı ne de bir yaprak kıpırtısı. Görünürde hiç kimse yoktu. Hızla, yılların verdiği alışkanlıkla karakolun kapısının iki yanına siper aldık. Mehmet, ellerini birbirine kenetleyip bir basamak oluşturduğunda, Hüseyin, Mehmet'in kenetlediği ellerine basarak bir maymun çevikliğiyle karakolun çatısına çıktı ve bacanın oraya doğru sessizce süzüldü. Kubilay ve Deniz artık sağ kanatta, ben ve Mehmet ise sol kanatta, birbirimizin açığını kapatacak şekilde konumlanmıştık.
"Hüseyin, uzak görüş menzil? Görüş bildir," diye fısıldadım telsize.
"Temiz, komutanım. Kuzey, güney, doğu ve batı... Her yer temiz. Ama bu sessizlik beni rahatsız ediyor," geldi cevap.
Bakışlarım Deniz'e kaydığında, başıyla onay işareti yaptı, kapıyı tek bir hareketle açtı ve bir gölge gibi içeriye sızdı. Peşinden ben, silahımı omuz hizasında tutarak, temkinli, her bir santimde tetiğe basacakmış gibi yürümeye başladım. Tam o sırada yerdeki yemek atıkları dikkatimi çekti. Daha yeni, belki de birkaç saat önce bırakıldığı belli olan paketler, ekmek kırıntıları... Etrafta kesinlikle insan olabileceğinin, hâlâ burada olduklarının en büyük kanıtıydı. Dört odadan oluşan dar, loş koridorlara bakındığımda, şimdilik bir tehdit görünmüyordu.
"Nerede bu?" diye sordu Deniz, sesi fısıltıdan farksızdı.
"Komutanım, burada kimse yok sanırım," diye söylendi, hayal kırıklığıyla.
Aniden elimi kaldırıp Deniz'i susturdum. "Buradayım" diyen kısık, boğuk, kadın bir ses duymuştum. Deniz bana anlamamış, şaşkın gözlerle baktığında, bir önceki odaya, çıktığım yere geri girdim. Gözlerim hemen, kitaplığın önünde, yere düşmüş, tozlu bir kitaba takıldı.
"Kitaplığı çekin," diye emrettim, sesimde bir umut vardı.
Kubilay ve Deniz, kitaplığı iki yandan kavrayıp çektiklerinde, ortaya dar, demir bir kapı çıkmıştı. Birbirine kenetli kalın bir zincir ve zincirin tam ortasında, üzerinde kurumuş kan izleri olan, beyaz bir kuş tüyü... Kubilay'ın bana baktığını fark ettiğimde gözlerimiz buluştu. Sorgulayan, endişeli bakışlarla bir bana, bir de kapıdaki o tüye bakıyordu.
"Yoksa?" diye mırıldandım, içimden bir şey geçti.
Çenemle kapıyı işaret ettiğimde, Kubilay bir an duraksadı, sonra silahını zincire doğru çevirdi ve iki el ateş etti. Kurşunların isabetiyle zincirler kırılırken, o beyaz kuş tüyü yavaşça, bir rüzgârda süzülür gibi yere, o kanlı toprağa indi. Herkes kenara çekildiğinde, ben ayağımı kaldırıp tüm gücümle kapının kilidine, tam ortasına bir tekme savurdum. Kapı gıcırdayarak, acıyla açıldı. Silahıma yeniden, daha da sıkı sarıldığımda, içerinin loşluğunda, bir köşeye yığılmış, başı eğik, bileklerinden iple bağlı bir beden gördüm. O rutubet kokan, o ölüm kokan odaya adımımızı attığımızda, başını hafifçe, bir hayalet gibi salladı.
"Formunuzu kaybetmişsiniz," dedi boğuk, yorgun bir ses.
Bu ses... Bu sesi bir yerden tanıyordum.
"Siktir lan," dedi Deniz, kendini tutamayarak.
"Lan," dedi Kubilay, tek kelimeyle.
Karşımdaki beden, o kan revan içindeki kadın, yüzünü bize, ağır ağır kaldırdığında, kanlı, morarmış, bere içindeki yüzüne rağmen gülümsüyordu. Çok geçmedi ve yüzündeki o gülümseme bir anda dondu. Başı sert, acımasız bir şekilde öne düştü, bilincini kaybetmişti.
"Komutanım!" diye haykırdı Deniz, koştu ve bedeninin arkasına geçip onu tuttu.
"Kubi, çöz şu ipleri, çabuk!" diye bağırdı Deniz, sesi çığlığa dönüşüyordu.
Kubilay, silahının dipçiğiyle zincirlere vurup kırmaya çalışırken, ben elimdeki silahla, olduğum yerde donup kalmıştım. Sanki ayaklarım yere çivilenmiş, dilim tutulmuştu. Deniz, gücünü tamamen kaybeden kadını dikkatlice yere yatırdığında, bakışlarımı onun suratında, o tanıdık hatlarda gezdirdim. Kana bulanmış yüzüne, o şişmiş göz kapaklarına rağmen, teni ona Güvercin’e benziyordu.
"Osman! Osman, bu o! Bu, Güvercin!" diye haykırdı Deniz, gözleri yaşlıydı.
Bu kadar zaman sonra, onu kaybettiğimizi sandığımız anlardan sonra, nasıl olup da bir anda ortaya çıkmıştı? Ve ne zamandan beri bu pislikte, bu zindanda kalıyordu? Kafamı iki yana, inanamayarak salladım ve hızla, biricik kuzenimin yanına eğildim.
"Yardım edin, hemen araca taşıyalım! Acele edin!"
Ayaklarının ucuna geçtiğimde, Deniz koltuk altlarından ellerini geçirmiş, güçlükle kaldırmaya çalışıyordu. Yerde, Asena'nın altında yoğun, koyu, nereden geldiği belli olmayan bir kan birikintisi vardı. Karakoldan dışarıya çıktığımızda, çatıda bekleyen Hüseyin, bir anda atladı ve hepimizden önce koşarak aracın arka kapısını ardına kadar açtı. Dikkatle, bir cam parçası taşır gibi Asena'yı araca yerleştirip, biz de arkadan bindik.
"Sür lan, sür! Ne duruyorsun?" dedi Kubilay, şoföre bağırarak.
"Komutanım, çok kan kaybetmiş. Çok fazla kaybediyor," dedi Deniz, elleri titreyerek.
Kafamı iki yana sallayıp, hemen üstümde asılı duran sağlık çantasını söktüm, açtım ve Deniz'e uzattım. Deniz, bir gazlı bezi çıkarıp Asena'nın sırtına, o açık yaranın üzerine bastırdığında, Kubilay, Deniz'in elinin üzerine kendi elini koydu.
"Bir tane daha ver," dedi Kubilay, sesi boğuktu.
Sağlık çantasından bir tane daha gazlı bez çıkardım ve Kubilay'ın elini tuttum, havaya kaldırdım. Yeni gazlı bezi yerleştirdim ve Kubilay'ın elinin üzerine kendi elimi tüm gücümle bastırdım. Kubilay'ın gözlerine baktığımda, titreyen, bükülen dudağını ısırdı, kendini tutmaya çalışıyordu.
"Ölmez... değil mi lan?" diye sordu Kubilay, içindeki korkuyu bastırarak.
Dolan, dolu dolu olan gözlerime inat, onu korkutmamak için kafamı iki yana, inkâr edercesine salladım. "Ölmez."
"Ölürse, çeker vururum onu," diye söylendi Deniz, sesinde hem bir tehdit hem de bir yalvarış vardı.
Kubilay, Deniz'e baktı, uzun uzun. "Hatırlıyor mudur sence?"
Deniz, burnunu çekti, gözyaşlarını tutamıyordu. "Neyi?"
Kubilay, titreyen çenesini bu sefer durduramadı, kendini bıraktı. "Saçlarımdan battaniye yapacağını."
İşte o an, hepimiz bir anda bağırarak, haykırarak, için için ağlamaya başladık. Ben Kubilay'ın elini daha da sıkı tuttum, o da Deniz'in elini. Herkes bu ana, bu kırılmış ama bir o kadar da güçlü ana şahitti. Güvercin, sen iyileş, dedim içimden, ona fısıldadım. Sen iyi ol, gerisi, ne olursa olsun, hiçbir şey önemli değil.
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Bedenimde saf, ilkel ve tarifsiz bir ağrı vardı; neye benzediğini tam olarak tarif edemeyeceğim, ama her nefes alışımda ciğerlerime çöken bir kurşun ağırlığı gibiydi. Son bir haftanın, belki daha fazlasının boğucu ağırlığıyla geçtiğini biliyor, fakat o günlerin içinde nefes alıp vermekten başka hiçbir şeyi hatırlayamıyordum. Bilinçli, aklı başında bir insan olmasaydım, kendi ismimi bile unutur, karanlığın içinde kaybolup giderdim.
Yüzüme batan o meraklı, o sorgulayıcı bakışlar, aslında bedenimdeki o amansız ağrılardan daha keskindi. İnatla, bir çocuk inadıyla hemen sağ çaprazımda oturanlara, o eski dostlarıma bakmıyor, gözlerimi Alparslan Albay'ın o mavi, o derin denizinden ayırmıyordum. Onun dediklerine sığınacak, ağzımdan çıkacak her yanlış kelimeden korktuğum için onun benim yerime konuşmasını, beni kurtarmasını bekleyecektim.
Başımın tam tepe noktasında, bir çekiç gibi inip kalkan kuvvetli, zonklayıcı bir ağrı kendini belli ederken, derin, ciğerlerimi yırtarcasına bir nefes aldım. Alparslan Albay, gözlerini yüzümdeki o taze, o kanlı yaralarda, bere izlerinde gezdirip kaşlarını yukarıya, şaşkınlıkla çekti. Sanırım, o kadar kan kaybetmeme rağmen, bir mucize eseri hayatta kaldığıma şaşırmıştı.
Raşit gelip kafama bir kurşun sıksa bu kadar acı çekmezdim ya…
"Bize artık bir açıklama yapılacak mı, komutanım?"
Osman'ın o sert, o artık sabrı tükenmiş sesiyle Albay'ın bakışları ağırca, bir aslanın uyanışı gibi ona çevrildi. Şimdi sen naneyi yemedin mi dercesine alaycı bir gülümsemeyle karşılık verecekken, dudağımdaki kesik acıdı ve yerimde istemsizce, hafifçe hareketlendim.
"Asena Gündüz, 25 Kasım 2019 tarihinden beri, yani tam iki yıldır, özel ve çok gizli bir görevin tam ortasında. Size veda etmedi, gözlerinizin içine bakıp 'güle güle' demedi, çünkü maalesef öyle gerekti. İhanetin olduğu yerde vedalar lükstür," dedi Albay.
Osman'ın sesli, derin bir iç çektiğini, o iç çekişin içinde ne kadar çok şey sakladığını işittim.
"Hangi görev bu kadar sürer, komutanım?"
Albay'ın çehresi bir anda sertleşti, demir gibi oldu.
"Görevde gizlilik esastır, asker! Sen, beni mi sorguluyorsun?"
Albay'ın sesi ilk başlarda yüksek, gür bir gök gürültüsü gibi çıkarken, cümle sonlara doğru alçalarak tehlikeli bir fısıltıya dönüştü ve durdu. İşte o an, bakışlarımı ilk defa, bir özlemle, bir hasretle Osman'a çevirdiğimde, onun kafasını iki yana, derin bir hayıflanmayla salladığını gördüm. Kubilay'ın gözleri benimkilerle buluştuğunda, sağ gözümü hızlıca, onlara özel bir işaretle kırptım. Far görmüş bir tavşan gibi gözleri bir anda kocaman, faltaşı gibi açıldı ve ağzı açık bana öylece bakakaldı. Onun bu haline içimden gülümseyerek, kimseye fark ettirmeden kafamı iki yana hafifçe salladım.
"Bakın, size bir şeyi açık ve net söyleyeyim," diye devam etti Albay, gözlerini hepimizin üzerinde gezdirerek. "Asena, gerçekten de bu zamana kadar çok önemli, çok hayati bir görevin içindeydi ve hâlâ daha görevini icra etmeye, bu vatan için risk almaya devam ediyor. Belli birtakım şeyler aydınlığa kavuşana, o karanlık odanın kapısı aralanana kadar hiçbir şeyi sorgulamayın ve kimseye, anlıyor musunuz kimseye, Mete Mert Çakır da buna dahil olmak üzere, hiçbir şey anlatmayın. Bu dört duvarın içinde, şu anda olanlar, yalnızca ve yalnızca burada, aramızda kalacak bir sırdır."
Albay'ın o sorgulayıcı, o delici bakışları teker teker hepsinin üzerinde gezinip durdu.
"Anlaşıldı mı, askerler?"
Tek bir ağızdan, bir vücut olmuşçasına hepsi dikleşti. "Emredersiniz, komutanım!"
Albay bakışlarını en sonunda bana, yorgun ama anlayışlı gözlerle çevirdiğinde, derin, bitkin bir nefes bıraktı ve dilini alışkanlıkla şıklattı.
"Sen de git artık, Yüzbaşı. Dinlenmene bak, iyileşmene bak. Önümüzde uzun bir yol var."
Albay'ın kesin, geri dönüşü olmayan komutu ile esas duruşa geçtim ve bir an için bile olsa, bizimkilere, o kardeşlerime bakmadan, sırtımı onlara döndüm ve yine vedasız, yine sessizce odadan çıktım. Kapıyı araladığımda, koridorda bekleyen Mücahit, koşar adımlarla bana yaklaşırken, ben titreyen çenemi, dökülecek gözyaşlarımı zapt etmek için tüm gücümle sıktım. Mücahit, şaşkın, endişeli, tarifsiz bir merakla yüzüme bakarken, dolan gözlerimi hızlıca kırpıştırdım, ondan kaçırmaya çalıştım.
"Komutanım, iyi misiniz? Ne oldu? Çok kötü görünüyorsunuz," diye fısıldadı.
Kafamı iki yana, yalan söyler gibi salladım. "Götür beni buradan, Mücahit. Hemen, şimdi. Dayanamıyorum."
Mücahit, sessizce başını eğdi, beni askeriyenin o soğuk, o ağır havasından çıkartıp araca bindirdi. Yol boyunca zihnimi boşaltmış, hiçbir şey düşünmemeye, hissetmemeye çalışmış, sadece gözlerimi kapatıp o amansız yolun bir an önce bitmesini beklemiştim. Uzun ve sessiz bir yolculuğun ardından Mardin'e, evimin önüne getirmişti. Arabadan indiğimde, derin, kurtulmuş gibi bir nefes aldım; ama aldığım o hava ciğerlerime değil, yüreğime işlemişti.
Apartmanın girişinde Alev'i gördüm. Alev, sinirle, telaşla bana doğru yaklaşıp kolumdan tutmak istedi; ama yüzümü, o perişan halimi gördüğünde, kaşları şaşkınlıkla yukarıya doğru fırladı. "Ne oldu sana böyle, Eyşan? Kim yaptı bunu sana?" Eli yavaşça, sanki kırılacakmışım gibi, yüzüme değmeden saçlarımı okşadı. İşte o an, tutamadım kendimi. Ağlayarak, hıçkıra hıçkıra omzuna sarıldığımda, dudaklarımdan dökülen iniltiler, yıllardır içimde biriktirdiğim o çığlıklardı. Elini belime dolayıp, bir çocuğu yürütür gibi yavaş adımlarla eve doğru yürütmeye başladığında, ben de ona eşlik ettim, sessizce, boyun bükük bir şekilde yardımına izin verdim. Eve girdiğimizde kapıyı arkamızdan kapatıp sürgüledi ve beni yatağıma kadar, o güvenli limanıma kadar getirdi. Yatağa, annemin kolları gibi, narince yatırdı ve yatağın tam ucuna, bana bakarak oturdu.
"Uyu, güzelim," dedi, sesi bir ilahi gibi yumuşacıktı. "Uyandığında her şey geçmiş olacak, söz veriyorum."
Gözlerimi büyüyen bir karanlığın içine bıraktığımda, uzaklardan gelen ayak sesleri duydum. Göz kapaklarım yavaşça, ağır ağır aralandı. Bedenimin yatakta, cansız bir şekilde yattığını, benliğimin ise hemen yanında durduğunu gördüm. İçeriden, salonumdan gelen yüksek, sinirli bağırışlarla hızla kapıya koştum. Kapıyı açıp odadan çıktığımda, kendimi bambaşka bir yerde, zamanda geriye gitmiş gibi bulmuştum. Annem ve babam; evimizin o sıcak, o güzel salonunda ayakta durmuş, yüksek sesle, gergin bir şekilde kavga ediyorlardı.
"Al işte, istediğin oldu, Ethem! O artık resmi olarak bir bordo bereli, gurur duyuyorsun değil mi? Şimdi ne olacak peki, ne olacak?"
Annemin bu keskin, bu ağır cümlesi suratıma tokat misali çarpmış, beni yerime mıhlamıştı. Yoksa, annem benim asker olmamı hiç mi istemiyordu?
"Yağmur'um, yapma böyle, lütfen," dedi babam, sesi yalvarırcasına. "Bunları daha önce de konuşmuştuk, defalarca. Kızımız, canımız, vatanına yakışan, alnının akıyla giden bir asker olacak, oluyor da."
Babamın bu sözlerinden sonra annem, yorgun bir kuş gibi, yavaşça koltuğa çöktü, elleri dizlerinde titriyordu.
"Elbette, elbette vatanına yakışacağını biliyorum, ondan hiç şüphem yok ki," dedi gözleri dolarken. "Ama korkuyorum, Ethem. Alparslan'ın dediğini duymadın mı? Raşit, kana kan, dişe diş isteyecek, pes etmeyecek. O manyağın hedefi bizim kızımız."
Alparslan?
Yoldaşlarından ayrı kalmanın ne demek olduğunu çok iyi öğrendim.
Demek ki, ailem ile Alparslan Albay'ın arasında eskiye dayanan, sağlam bir dostluk vardı.
"Bir tanem, incim, Yağmur'um, lütfen, yalvarırım," dedi babam, annemin önünde diz çökerek. "Bırak bu korkuyu biraz. Alparslan halletsin, bu onun işi, onun görevi. Bizim görevimiz kızımızın arkasında durmak."
Ama annem inatla, bir dişi aslan inatçılığıyla kafasını iki yana sallıyordu. "Hayır, hayır. Bir şeyler yapmalıyız, birkaç önlem almalıyız. Bu iş daha da büyüyecek, ciddileşecek. Ben hissettim."
Babam, koltukta oturan annemin tam önünde durmaya devam ederken ellerini onun dizlerine koydu.
"Yağmur, dinle beni," dedi, her kelimesini tartarak. "Eyşan'ın, bizim kızımız olduğunu, o meleğin bizim evladımız olduğunu sonsuza dek saklamak için, onun kimliğini, geçmişini, her şeyini elinden aldık. Okuduğu bütün o askeri okullarda, bütün o zorlu eğitimlerde ona 'Asena' dediler, onu herkes, ama herkes Asena Gündüz olarak tanıdı, öyle bilecek."
Annem ellerini yüzüne kapatıp, içini parçalayan bir hıçkırıkla ağlamaya başladığında, babam, elleriyle hızla annemin ellerini yüzünden çekti, gözlerinin içine baktı. Annemin gözünde gördüğüm o parlayan, o düşen ilk yaş, benim de gözlerime etkisini bırakmış, sol yanağımda bir ıslaklık hissetmiştim. Demek ki, ben de bu hayalin içinde ağlıyordum.
"Ben de onu, biricik kızımı, o tertemiz üniformasının yakasında kendi ismiyle, Eyşan Boduroğlu yazısıyla görmeyi çok isterdim, o hayali kurdum defalarca," dedi babam, başparmağıyla annemin yanağından süzülen yaşı silerken. "Ama ne yazık ki, yapacak bir şey yok, böyle olması gerekiyordu ve işte oldu. Artık kabullenmeliyiz."
"Peki ya ona bir şey yaparlarsa, ya ona zarar verirlerse?" diye sordu annem, sesi korkuyla titriyordu. Babam, kararlılıkla kafasını salladı. "Verecekler, Yağmur. Maalesef bu işin olmazsa olmazı bu. Ama verecekler ki, biz de her zaman, her daim yanında olacağız, arkandayız diyeceğiz."
Dudaklarımdan istemsiz, acılı bir hıçkırık döküldüğünde, kafamı iki yana salladım.
"Ya bize zarar verirlerse, o zaman ne olacak?" diye haykırdı annem, çaresizce. "O zaman kızımızı nasıl koruyacağız, kim koruyacak onu?"
Hıçkırıklarımın şiddeti bir fırtınaya dönüşürken, titreyen, bir çocuk gibi güçsüz kalan dizlerimi serbest bıraktım, yere çöktüm. Halıya değen dizlerimin üzerine ellerimi dayayıp, yaşlı, mahvolmuş gözlerle onlara, o hayaletlere baktım.
"Verdiler, anne," diye fısıldadım, sesim boğuk, kırık döküktü. "Size zarar verdiler, işte bu yüzden, şimdi yapayalnızım."
Dudaklarımdan dökülen bu sözlerden sonra babam, annemin saçlarını okşamaya, onu teselli etmeye başladı. Sanki onun eli, şimdi, tam şu anda benim saçlarımda, avuçlarımda dolaşıyor gibiydi.
"Olur da, Allah korusun, şehit olursak, bir gün bu vatan için can verirsek," dedi babam, sesi kararlı ama hüzünlüydü. "Kızımız, biricik Eyşan'ımız; önce Allah'a, sonra kendine, kendi gücüne, kendi inancına ve en son, en çok da Alparslan'a emanet olacak. O, onu koruyacak, ona sahip çıkacak, bana söz verdi."
Babamın bu son cümlesinden sonra, o görüntü, o hayal yavaşça, bir tül geri çekilir gibi, bedenleri silikleşmeye, kaybolmaya başladı. Elimle, titreyen ellerimle kalkıp gitmelerine engel olmaya çalıştım; ama benliğim, o demir gibi ağırlık altında asla kıpırdayamadı. Önce siluetler, sonra o tanıdık eşyalar, koltuklar, perdeler... Her şey birer birer silindi. Üzerimdeki o tek, o yalnız lamba sönüverdi. Benliğim, karanlığa, o uçsuz bucaksız boşluğa gömüldü. Gözlerime sinen o koyu, o yoğun karanlıktan başka hiçbir şey göremiyordum. Tam o anda, hiç beklemediğim bir anda, uzaklardan bir saatin sesi, tik takları kulağıma ulaştı. Bedenimi, bu karanlığın içinde hareket ettirmeye çalıştım; ama nafileydi, her yerim buz kesmişti.
Zaman görünmezdi; ama geçtiğini, her saniye biraz daha aktığını biliyordum. O saatin her tik ve takında, ben biraz daha o karanlığa sinip küçülüyor, biraz daha kayboluyordum.
'Artık tamam, bitti. Dayanamıyorum,' dediğim yerde, tam o an, uzaklarda bir nokta aydınlanmaya başladı. Sanki bir el, karanlığın perdesini aralıyordu. Bir koridor oluştu, uzun, sonsuz bir koridor ve duvarlarda birer birer loş, titreşen ışıklar göründü. Ufukta belirmiş o tek ışık, giderek büyüyor, hızla bana yaklaşıyordu. Benliğim o anda, sanki bir büyü bozulmuş gibi çözüldü ve bilinçsizce, bir rüyada yürür gibi ayağa yükseldi.
Elinde yanan bir meşale tutan birisi vardı; ama yüzü, o parlak ışığın altında belli olmuyor, silik, bir hayalet gibi duruyordu. Bana yaklaşmasına çok az bir mesafe kala, ansızın sert, soğuk, nefes kesecek kadar güçlü bir rüzgâr esti ve bütün o aydınlığı, o umudu bir anda karanlığa, zifiri bir geceye hapsetti. Rüzgârın uğuldayan, yankılanan, adeta çığlık atan sesi rahatsız edici bir seviyeye ulaşırken, bu gürültünün arasında bir kanat sesi duydum, hafif, naif... İçinde bulunduğum o karanlığa rağmen, yokluğa inat, parlıyordu.
Beyaz bir güvercin, kanatlarını kocaman açmış, sessizce, heybetle hemen önümden geçti. Sönmüş olan meşale, bir anda, kendiliğinden yeniden yandı ve karşımdaki kişinin kim olduğunu gördüm, bütün çıplaklığıyla.
Şaşkınlıkla, "Buldum seni," dedi ve dişlerini gösterircesine gülümsedi.
Mavi gözleri, okyanusları, benim kahverengi çöllerimde gezindi; fakat benim gözlerim, o tanıdık yüzün her bir karışına, her bir çizgisine hasretle dokunuyordu. Kaşının bir köşesi patlamış, kanamıştı. Burnundan sızan koyu kırmızı kanlar, dudaklarının kenarına kadar süzülmüş, hâlâ tazeydi. Eli yavaşça, ağır bir büyüyle havaya kalktı ve parmakları usulca yüzümde, yanaklarımda, alnımda gezindi.
"Çok yakında, yanına geleceğim," diye fısıldadı, nefesi tenimdeydi.
"MMÇ," diye bir ses yükseldi, tam yakınımızdan. Gözlerimi, gözlerinin tam içine, o masmavi sonsuzluğa çevirdiğimde, yanağımdaki sıcak eli yavaşça düştü.
"Korkma," dedi, son bir fısıltıyla ve elindeki o yanan, o umut dolu meşaleyi elime, titreyen ellerime tutuşturdu. Geriye doğru, birkaç ağır adım atarken, gözleri bir an olsun gözlerimden ayrılmadı, ayrılamadı. "Seni yeniden bulduğumda, asla, ama asla bırakmayacağım. Söz veriyorum."
Alev Atsız, Ağzından
'Yarası çok olanın, acısı büyük olur.' derdi babam. Eli annemin elinde, bakışları ise hep kırmızı ve büyük yaralarında olurdu. Avcunu bana gösterir ve gülümseyerek 'Keşke ellerim birden fazla olsaydı da annenin yaralarını saklayabilseydim.' derdi. Küçük ellerimi ellerinin ucuna ekleyip babama bakardım anlamsızca.
"Ben sana yardım ederim."
Babamın gözleri dolarken bile malca bakmıştım gözlerine. Çocuk aklıydı işte, ne anlardı ölümden.
Şaka sandım, oyunlarımda büyüttüm küçücük dünyayı. Ailemin olduğu o dünyada bir kız kardeşim eksikti. Onu da annemin ilk ve son kez aldığı Tedy Bear ayıcığım ile tamamladım. Büyüdüm ve liseye geçtim fakat her şeyin gerçek olduğunu gördüğümde iş işten geçmişti: Annemi kaybetmiştim.
Üniversiteye geçeceğim zaman yüksek bir puan tutturdum ve askeri havacılık okumak istedim. Babam ilk başta karara karşı çıktı ama sonradan bana destek olmaya başladı. Derslerim, uçuş eğitimlerim ile geçen günlerim zorlu ama bir o kadarda keyifliydi.
İlk yalnızımı aldığım gün, pistte babamı görmüştüm. Saçlarına ak düşmüş ve iyice çökmüştü. Beni gördüğünde rahat bir nefes almış kocaman sarılmıştı. Geri ayrıldığımızda ona selam verip benim için hazırlanan uçağa binmiştim. Gözleri benden bir an olsun ayrılmamış ve sanki daha da çökmüştü.
Başarılı bir şekilde ilk yalnızımı tamamlayıp tam karşısında durduğumda selam verdim. Büyük eli yanağımı okşadığında gururla gözlerine baktım.
"Askeri havacı olacağım dediğin o gün sana asla izin vermeyecektim ama annen geldi aklıma. Asuman kızını korur, dedim."
Babam, o dediğinden tam bir hafta sonra, sessizce, bir sonbahar yaprağı misali vefat ettiğinde, daha da sıkı sarıldım Asuman'a, o demir kuşa. Her kanatlanışımda babamı, her karaya basışımda da annemi özledim. Gökyüzünde onlara daha yakın olduğumu hissettim.
İki yıl sonra, onca eğitimin, onca zorluğun ardından, bir F-16 pilotu oldum. Artık daha da Asuman'ın ta derinliklerine, onun ruhuna ulaşmıştım. Gökyüzünün her köşesindeki o beyaz, pamuk gibi bulutları, annemin kanayan yaralarına kapanmış babamın o güçlü, o şefkatli ellerine benzettim. Onların hayalleriyle uçtum hep.
Bir gün, kaderin cilvesi, bir görevde onunla karşılaştım.
Güvercin Timi'nin Güvercin'i, ta kendisi: Asena Gündüz.
Yollarımız kesiştiği, gözlerimiz ilk kez buluştuğu o günden itibaren, bir daha hiç ayrılmadık. Birlikte uçtuk, birlikte düştük, birlikte kalktık. Raşit'in yanına, o kirli yuvalarına gönderdiklerinde bile ayrılmamıştık, bağlarımız daha da güçlenmişti. Tedy Bir, oydu. O, benim artık kanımdan, canımdan, biricik kız kardeşimdi.
Ve şimdi, yaralıydı, hem de çok. Yüzünde bere olmayan, morarmamış, kanamış bir nokta yoktu desem yeriydi. Bedenine giren, ruhundan kopan her bir kurşunda yanındaydım. O gün, evin önünde vurulduğunda da dahildi. Evden çıkıp, aceleyle telefonunu almaya gittiğinde, içimde tarifsiz, korkunç bir sıkıntı vardı. Peşinden, onu fark ettirmeden, gizlice takip ettiğimde, uzaktan gördüm düşüşünü. Nasıl koştuğumu, nasıl o hızla oraya vardığımı hatırlamıyordum, sadece ona yetişmem gerektiğini biliyordum. Kendime, onu koruyacağıma, onun kalkanı olacağıma dair yeminler ederken, bir yandan da onun daha da kötüleşmesini, her saniye biraz daha solmasını izlemiştim, çaresizce. Albay'ın yanına gidip, bir haftalığına ayrıldığında, içimde bir umut vardı. Ama geri döndüğünde onu bu halde, bu virane halde görmeyi asla beklemiyordum.
Eyşan, rüyasında mıydı, uykusunda mı, hıçkırarak, ciğerlerini yırtarcasına ağlamaya başladığında, kapalı, titreyen gözlerinden birer birer, inci tanesi gibi yaşlar düştü. Yastığı ıslanıyordu.
"Verdiler, anne, size zarar verdiler," diye haykırdı.
Ne yapacağımı bilemeden, nasıl teselli edeceğimi şaşırarak, yalnızca elimi usulca saçlarına götürdüm ve okşadım, anneler gibi. Hıçkırıkları yavaş yavaş kesildi, sakinleşti; ama iç çekişleri, derin, yorgun nefesleri devam etti. Dakikalar saatleri kovaladı, pencerenin önündeki ışık yavaşça büyüdü ve bir ara, yüzünde bir tebessüm, bir huzur gölgesi oluştu. Derin, rahatlamış bir nefes alıp saçlarını bir kez daha okşadım.
"Uyandığında her şey geçecek demiştim, Güvercin. Daha uyanmadan, bak, her şey geçti bile, gördün mü?" dedikten sonra ayağa kalktım. Ama Eyşan kıpırdanıp irkildi ve gözlerini araladı. Bakışlarım pencereye kayarken, dışarının aydınlandığını, güneşin doğduğunu fark etmiştim. Kesintisiz, deliksiz bir şekilde uyuyabilmesine, içimden sevinerek mutlu olmuştum.
"Saat kaç?" diye sordu uyku mahmurluğuyla, sesi boğuk, anlaşılmazdı. Komodinin üzerindeki eski, ahşap saate baktım.
"Saat tam 07:56, daha erken, uyumaya devam edebilirsin."
Eyşan, üzerindeki pikeyi koklayıp derin bir nefes çekti; ama yüzü buruştu, ter kokuyordu, hasta kokuyordu. Tedy bakışlarını bana, sorgularcasına çevirdiğinde, ben gözlerimi devirdim ve dolabına doğru ilerledim. Ne yapacağımı anlamışçasına, yaralı bir ceylan gibi hızla yataktan kalkmaya çalıştı; ama acıyla inleyerek, bir çuval gibi geriye, yatağa düştü.
"Salak işte, boşuna demiyorum ben, kalkamazsın sen daha," diye mırıldandım, kafamı iki yana sallayarak.
Bu sefer ağır, dikkatli, yavaş yavaş yeniden kalkmayı denedi ve neyse ki başarılı oldu. Küçük adımlarla bana yaklaşıp elimdeki temiz, yumuşak kıyafetleri aldı ve odasındaki banyoya doğru yürüdü. Arkasından sessizce yürüyüp banyonun kapısını kapattım.
"Çıksana kızım, aaa! Ne işin var içerde?" diye sitem etti, sesinde hafif bir şaşkınlık vardı.
Gözlerimi devirip duş kabinin içine iki tane plastik, beyaz tabure koydum, musluğa yakın olana oturdum.
"Tercih sıramda bile değilsin, neyden bahsediyorsun sen?" diye söylendiğimde, kabinin kapısını aralayıp gülerek kabine girdi ve tam önüme, diğer tabureye oturdu.
"Vay be, kalbim çıt. Demek ki bir ara yükselebilirim," dedi, gülümsemesi yorgun ama yine de ateşliydi.
Sesini değiştirerek, taklit ederek söylediği bu cümleye gülmeye başladım ve kafamı iki yana salladım. "Otur hayde, işim var yahu!"
Ben de sesimi değiştirerek, onun gibi şaklabanlık yaparak cümlemi kurduğumda, hafifçe, içten kıkırdadı; ama bu neşesi çok uzun sürmedi. Canı acıyor olmalıydı, her hareketi bir iniltiydi. Tişörtünün eteklerinden tutup üzerinden dikkatle, yavaşça çıkarttığımda, yaralarla, morluklarla, kesiklerle dolu o sırtına bakarak olduğum yerde donakaldım. O sırt, benim tanıdığım o pürüzsüz, o güçlü sırt değildi artık. Bir haritaydı sanki, her yarası bir ülkenin sınırı gibi derin ve anlamlıydı. Alt dudağım acımasızca, istemsizce titrerken, dolan gözlerim bulanıklaştırmıştı her şeyi, bir sise bürünmüştü dünya.
"Yapma, Alev," dedi, sesi yumuşak, yalvarır gibi.
Tişörtü kenara, çamaşır sepetinin üzerine bırakıp, musluğu açtım, suyun sesi duş kabini doldurdu. Dudaklarımın arasından bir hıçkırık daha koptu, boğuk, bastırılmış. Başı yavaşça sağa doğru döndü.
"Ağlıyor musun sen?"
O, beni hayatımda ilk defa ağlarken, bu halde, bu savunmasız halde görmüştü. Burnumu çekip, elimle, sinirle yanağıma düşen o sıcak damlayı sildim.
"Hiç de bile."
Dişlerini göstererek, o eski, o muzip gülümsemesiyle gülümsedi.
"O zaman gözünden işiyorsun, Alev."
Kafamı yorgunca, pes edercesine sallayıp onun söylediği bu saçma şeye sığındığımda, gülümsemesiyle birlikte yeniden önüne döndü, bana sırtını verdi. Sol elimi suyun altına tutup sıcaklığı ayarladım; ama sorunumuz büyüktü, elim ağırlaşmıştı. Gözlerim sırtındaki o taze, o kırmızı dikiş izlerinde, o iğnelerin bedenine işlediği noktalarda gezinirken, Eyşan suyun altına elini uzattı, avuçladı ve sırtına dökmeye başladı. Kendi kendine, acıya meydan okurcasına. Dayanamadım, hızla ayağa kalkıp duş kabininden çıktım, nefesim daralmıştı.
"Delirdin mi kızım sen? Ne yapıyorsun!"
Eyşan, sıkıntılı, zoraki bir nefes alıp suyu başına, saçlarına doğru çıkarttı, iyice ıslanıyordu.
"Alışkınım, Alev. Alışkınım ben bu acılara. Sen çık hadi, kahve suyu koy, geliyorum hemen," dedi.
Ama ben orada, kapının aralığında, öylece durmaya devam ettim, taş kesilmiştim. Gitmediğimi anladığında, başıyla onayladı, duşunu aldı, vücudundaki kanı, teri, kiri temizledi ve suyu kapatıp büyük, yumuşak havlusuna sarıldı. Gözlerimin hâlâ dolu, hâlâ yaşlı olduğunu gördüğünde, kafasını iki yana, bir abla şefkatiyle salladı.
"Üzülme, kardeşim," dedi, sesi bir fısıltıydı, bir teselliydi. "Bu ilk yaram değil, son da olmayacak, biliyorsun."
24 Eylül 2021 /Mardin
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Elimde tuttuğum beyaz porselen bardağın üzerinde dans eden buhar taneleri, taze çekilmiş kahvenin o keskin, o davetkar kokusunu ta burnuma, ruhuma kadar ulaştırıyordu. Dudaklarımı kıvırıp, acısıyla, sıcaklığıyla bir yudum aldım ve sehpanın soğuk camına, bir özen gösterir gibi bıraktım. Derin, ciğerlerimi yırtarcasına bir nefes verip, vücudumu o eski, o yorgun koltuğun rahat, teslimiyetçi koynuna bıraktığımda, gözlerim istemsizce kapının yanındaki duvarda asılı olan o küçük, çerçeveli tarihe takılıp kaldı.
Yalnızca bir hafta, sadece yedi gün içerisinde ne çok şey yaşamışım, ne çok acı çekmişim, ne çok sır öğrenmişim diye düşünürken, kafamı hızla, inanamayarak iki yana salladım. Yaşamak denilirse tabii, buna ancak hayatta kalma mücadelesi denirdi.
"Şu koyduğum görevini yapana kadar uslu duracaksın, tamam mı?"
Alev'in o emrivaki, kardeşten çok bir anneyi andıran cümlesiyle gözlerimi devirdim, usanmıştım. Kendisi, Raşit Fas'tan aldığı o gizemli, o tehlikeli göreve gitmek için bir yandan eşyalarını telaşla hazırlıyor, bir yandan da arkası dönük bana laf yetiştiriyordu. Ona cevap vermek, boş bir laf kalabalığı yapmak yerine, sehpanın üzerindeki kahveme uzanmak isterken, tam o sırada kulağıma keskin, tiz bir kapı zili ulaştı.
"Eşyaları odaya götür, kapıyı ben açarım," dedim, ayağa kalkarken.
"Hay sikeyim ya," diye mırıldandı Alev, yüksek sesle, hiç çekinmeden.
Alev, irili ufaklı eşyaları yüklenip odasına doğru yürüdüğünde, ben derin, hazırlıklı bir nefes aldım ve kapıya doğru ilerleyip, soğuk tokmağı kavrayıp açtım. Gördüğüm o sima, o çizgiler, o mavi gözler... Rüyamda gördüğüm, karanlığın içinden meşaleyle bana yaklaşan o yüz ile tıpatıp benzerlik gösterirken, aldığım nefesi belli etmemeye çalışsam da başaramadım. Gülümseyen, o her zamanki naif dudakları, benim yüzümdeki o donuk, o perişan hali görünce, gülümsemesi yavaşça, bir solan çiçek gibi soldu, dudaklarının kenarları düştü. Mavi gözlerini şüpheyle, sorgulayarak kirpiklerinin arasında kısıp bana baktı.
"Ne bu halin?" diye sordu, sesinde gerçek bir endişe vardı. Gözlerimi devirerek, yorgun bir tavırla geriye doğru bir adım attım, geçiştirmek istiyordum.
"Kapkaça uğradım, dün akşam. Hoş geldin."
Mete, kafasını belli belirsiz, ikna olmamış gibi sallayıp içeriye, salonun loşluğuna doğru bir adım attı. Tam o sırada Alev, iki elinde iki tane kocaman, siyah biber gazıyla, bir savaşçı edasıyla salona geldi. Mete'yi görünce, suratı bir karış gülse de elindeki biber gazlarını sehpanın üzerine, gürültüyle bıraktı.
"Hoş geldiniz, Çağın Bey," dedi Alev, resmiyetle.
Mete kibarca, kafasını iki yana salladı. "Bey'i aradan kaldırabiliriz bence, sadece Çağın yeter."
Alev onu onaylar gibi başını salladığında, bu sefer bana döndü ve işaret parmağını bir tehdit gibi bana doğru salladı.
"Sende bunları al, çantana koy ve bir daha sakın kapkaça uğrama. Bu kaçıncı ayol?"
Mete'nin düşünceli, dalgın gözleri elinde tuttuğu o güzel, o rengarenk çiçek demetine indiğinde, derin, toparlanır gibi bir nefes aldı ve çiçekleri kibarca, iki eliyle bana uzattı. Çiçekleri alırken, istemsizce, bir alışkanlıkla burnuma götürdüm. Yasemin ve gül kokuyordu, tazeydi.
"Bir haftadan beri yoktum, kusura bakma. Ailem ile birlikte acil bir iş için şehir dışına çıkmamız gerekti. Dönüşte uğramak istedim."
Mete'nin yaptığı bu açıklamaya, içimde garip bir sıcaklıkla küçük, samimi bir tebessüm ettim. Mete, kendini tekli koltuğa, bir yükten kurtulur gibi bırakırken, ben mutfağa geçip ısıtıcıdaki suyu tekrar kaynatmaya başladım. Elimdeki çiçekleri, boş bir su bardağının içine, özenle, birer birer yerleştirdim.
"Ailen nasıl, Çağın?" diye sordum ve yüzüne, gözlerinin içine baktım. Gözlerinde bir özlem, yuvasından ayrı düşmüş bir çocuğun hasreti gibi bir kıvılcım yandığında, derin, anlayışlı bir nefes aldım. Bilirdim bu duyguyu, tanırdım bu ateşi. Ama kanlı canlı bir başkasının gözünde, bu kadar çıplak görmek, beni tuhaf, garip bir şekilde etkilemişti. Yoldaşlarından ayrı kalmanın acısı, acaba Alparslan Albay'ı da böyle mi mahvediyordu? Yoksa daha beter mi?
"Çok iyiler, şükür," dedi Mete, gözleri uzaklara dalarak. "Sana da çok selamları var. Ortak olacağımızı söylediğimde, çok mutlu oldular, sana güvendiklerini söylediler."
Gülerek, içten bir sevinçle kafamı salladım ve demlenen kahveyi, köpüğünü kaşıklayarak fincana doldurup Mete'nin önüne, titizlikle bıraktım. Ne ara kaybolduğunu ne zaman odasına sıvıştığını anlamadığım Alev, yeniden odasından çıktı; ama bu sefer elinde büyük, yıpranmış bir seyahat çantası vardı.
"Yengeme selam söyle, Alev," dedim, yaramaz bir çocuk edasıyla.
Alev, kurduğum bu masum cümlenin ardından öyle bir bakmıştı ki gözlerimin içine, 'Aha şimdi küfür gelecek, hazırlan,' demiştim. Ama suratında samimiyetsiz, yapay bir gülüş belirdi sadece. O gülüş, gözleri yüzümde, yaralarımda gezindikçe giderek buruklaştı, acılaştı.
"Yengemin amına koyayım," dedi Alev, dişlerinin arasından. "Yeter ki sana bir şey olmasın."
Tam o sırada, havada bir şey ıslık çaldı, önümden bir su püskürtüldü adeta. Bakışlarımı Mete'ye çevirdiğimde, onun bir eli ağzında, şaşkınlık ve dehşetle Alev'e baktığını gördüm. Gülmemek için alt dudağımı dişledim, kendimi zor tuttum. Mete, hızlı bir şekilde, utanarak kendini toparladığında, çekinerek, mahcubiyetle bana baktı. Kafamı iki yana, 'aldırma' dercesine salladım.
"O öyle, alış. Ben alıştım artık, ne yapayım," dedim, bir iç çekişle. "Alev, küfürbaz bir insan, iyi biridir ama küfreder. Çaresi yok, çok doktora gösterdim, bir türlü düzelmedi bu hastalığı."
Cümlemi tamamlayıp Alev'e bakmamla, yüzüme bir yastık yemem saniyelerle yarışmıştı. Gözlerim bir anda yere düşen o beyaz yastığa, bir Alev'e, bir de Mete'ye çevrildiğinde, gözlerimi teslimiyetle devirdim.
"Ee, ben yavaştan gitsem iyi olacak," dedi Mete, ayağa kalkarak, gülümsemeye çalışarak. Onunla birlikte ben de ayağa kalkıp, elimle daha bir yudum aldığı kahvesini gösterdim.
"Kahveni bitirseydin hiç olmazsa. Daha yeni koydum."
Kafasını iki yana, kararlılıkla salladı. "Yok, sağ ol. Gerçekten gitmem lazım."
Onaylayıp, bir misafir ağırlamanın verdiği nezaketle kapıya kadar eşlik ettim ve derin, bitkin bir nefes aldım. Kapının önünde ayakkabılarını giyerken, bakışlarını yüzümde, her bir yaramda gezdirdi.
"Telefonum yedi yirmi dört açık," dedi, sesi alçak ve ciddi. "Acil bir şey olursa, en ufak bir şeyde, ara. Gece gündüz fark etmez."
"Teşekkür ederim, çiçekler için ayrıca," dedim, samimiyetle.
Gülümseyerek, son bir kez yüzüme bakıp merdivenleri inmeye başladığında, usulca kapıyı kapattım ve Alev'e döndüm. Gözlerimi kısıp ellerimi belime yasladım, ona doğru eğilerek.
"Çok kötüsün Alev."
Alev, elindeki çantayı sıkıca, sinirle kavrayıp bana doğru bir adım attı. "Kötü olan ben değilim, şekerim," dedi, kaşlarını çatarak. "İyi olduğumu düşünen sizlersiniz hep. Kendinizi kandırıyorsunuz sadece."
Bir Ceza hayranı kadının, bir nihilistin ağzından çıkacak cümle tam da bu şekil olurdu. Gülerek, sevgiyle omzuna vurdum ve derin bir nefes aldım.
"Kendine dikkat et, tamam mı? Aklım sende kalacak, hadi yine iyisin," diye mırıldandım, içim sıkkındı.
Alev, saçlarını gururla arkasına attı ve elindeki çantayı yere, gürültüyle bıraktı. Sonra kollarını açıp bedenimi, bir anne sarar gibi sıkıca, korumacı bir şekilde sarmaladı. Bedenimdeki onca ağrıya, her bir sızıya rağmen, ellerimi onun sırtına koyup sarılışına tüm kalbimle karşılık verdim.
"Ben yokken uslu dur, Eyşan," dedi, saçlarımı okşayarak. "Yoksa geldiğimde, vallahi kulaklarından seni tavana asarım, haberin olsun."
Alev'in bu tehdidine gülerek, içtenlikle geri çekildim. Alayla, bir asker selamı verir gibi, "Tabi, efendim," dedim.
Alev, son kez hızlı ama yumuşak bir şekilde omzuma vurup geri çekildi. Çantayı yerden bir hamlede aldı ve kapıya yaklaştı. Peşinden, ayaklarımı sürüyerek, bir gölge gibi onu takip ettim ve ayakkabılarını giymesini sessizce izledim. Ruhumu saran o derin, o tanıdık burukluk, dudaklarıma da yansımıştı, çekiyordum.
"Allah'a emanet ol, Güvercin," dedi Alev, gözlerimin içine bakarak. "Geri geldiğimde, lütfen iyileşmiş ol. Yemin et bana."
Kafamı salladım ve ona en güzel gülümsememi vermeye çalıştım. "Tabi, efendim."
Alev, gözlerini devirdi ama ona rağmen, istemsizce gülümsedi ve evden çıktı. Kapıyı usulca kapatıp derin, boş bir nefes aldım. Ağır, bitkin adımlarla koltuğa çöktüm ve ellerimi birbirine kenetledim.
Aklıma, mantığıma, tüm bildiklerime uymayan bir durumun tam ortasındaydım ve ne yöne gideceğini, nerede duracağını bir türlü kestiremiyordum. Sehpanın yanındaki sigara paketinden yorgun bir dal çıkardım ve dudaklarıma, alışkanlıkla yerleştirdim. Çakmağı alevlendirip sigarayı yaktığımda, ilk nefeste zehri ciğerlerime çektim. Dumanının bir kısmını içime hapsederken, bir kısmını da yavaşça burnumdan dışarı saldığımda, kendimi geriye, koltuğun karanlık koynuna bıraktım.
Timimi, yoldaşlarımı, onların gözlerindeki o şaşkınlığı, o özlemi yeniden görmüş olmam, ruhumda yeniden hırçın, kontrol edilemez duygularımın kabarmasına neden olmuştu. Ama Raşit'in bunları öğrenme ihtimaliyle birlikte, her şeyin mahvolabileceği, daha büyük yaraların açılabileceği gerçeği, içimi ürpertiyordu. Mücahit ve Barış'ın, Kanarya görevinde olmaları hoşuma gitmişti fakat buraya gelmeleri, fark edilme riskini arttırarak ortalığı daha da karıştırabilirdi. Üstelik Mete'nin keskin bir asker olduğu, önsezilerinin kuvvetli, zekasının parlak olduğu gerçeği, bir kez daha kanıtlanmıştı.
'Üstelik Güvercin Timi'nde,' dedi içimde o tedirgin, o ihtiyatlı ses.
Dudaklarımdaki sigaranın külleri usulca yere düşerken, hiç önemsemedim ve sigarayı küllüğe bastırıp söndürdüm. Sehpanın üzerindeki telefonu elime aldım. En üstteki aramalara kaydettiğim, gizli numaraya tıklayıp telefonu kulağıma, yavaşça yasladım.
"Alo?" Mücahit'in sesi, tedirgin ve sorgulayıcıydı.
Dilimi yine o eski, o sinir bozucu huyla dişlerimin keskin arkasında gezindirdim.
"Mücahit, Mete'ye her şeyi söyle. Ajan olduğumu, Asena Gündüz'ün peşinde olduğumu ve Raşit için defteri bulmaya çalıştığımı olduğu gibi anlat."
Telefonun ucundan derin, endişeli bir hışırtı, bir nefes alıp verme sesi geldi. "Abla, emin misin? Biraz daha bekleyemez miyiz? Bu çok riskli."
Dişlerimin arasından, tıslayarak bir nefes çektim, sabrım zorlanıyordu.
"Sen benim kararımı mı sorguluyorsun?"
Mücahit, bir an için sessiz kaldı. Ben de bir an için durdum, düşündüm. Her yaranın bir hafızası, her acının bir sessiz çığlığı vardı. O hafızalar, o çığlıklar, benim zihnimin en karanlık, en derin kuyusunda, gün yüzüne çıkmayı bekliyordu. Onları oradan çıkartmam, bu zincirleri kırmam için, önce etrafımdakileri, onların canını, onların sırrını korumam gerekiyordu. Yutkundum, boğazım düğümlendi ve kararlılıkla tekrar ettim.
"Tekrar ediyorum, Mücahit. Mete Mert Çakır’a ajan olduğumu ve Asena Gündüz'ü, yani Raşit'in peşindeki o defteri bulmak için görevlendirildiğimi birebir söyle. Eğer birazcık aklı varsa, en az benim kadar, belki de benden daha iyi düşünecektir. Ve Barış'ı yönlendirdiğim gibi yönlendirir."
Yazar, Ağzından
Sır, zamanı kollardı.
Tıpkı bir avcı gibi, elindeki tüm kozlarla sessizce kenara çekilir, gölgelere siner ve pusuya yatardı. Pimi çekilmiş, tetikte bekleyen bir bomba misali, onu patlatacak, onu harekete geçirecek o tek kıvılcımı, o doğru anı sabırla beklerdi.
Mücahit, suratına kapatılan o soğuk, siyah telefona bir an için boş gözlerle baktı. Derin, yorgun bir iç çekti ve telefonu yavaşça cebine, kalbinin üzerine yerleştirdi. Bakışları dışarıda, loş ışıkla aydınlanan bahçede, evin önünde tek başına sigara içen komutanına, Mete'ye takılıp kaldı. Kafasını, kaderci bir tavırla salladı ve içinden, 'Zamanı geldi artık,' dedi. Derin bir nefes alıp dışarıya, o soğuk gece havasına çıktı.
Mete Mert Çakır, yanındaki kişinin varlığını, o tanıdık duruşu hissettiğinde bakışlarını yavaşça çevirdi. Mücahit’in derin bir dalmışlıkla kendisine bakan gözlerini fark etti ve tek kaşını sorgulayarak yukarıya kaldırdı.
"Bir Güvercin uçtu ve bilgiyi avucumuza bıraktı, komutanım," dedi Mücahit, sesi alçak ve anlamlıydı.
Dediği anda, Mete'nin kaşları birden devrildi ve alnının tam ortasına, sert bir çizgi halinde düştü. Gecenin o derin, o amansız karanlığına rağmen parlayan, birer yıldız gibi ışıldayan mavi gözleri, bir anda uzaklara, geçmişe, belki de hiç gitmediği bir geleceğe daldı. Parmaklarının arasındaki sigaradan tüm ihtişamıyla, sanki o dumana ruhunu üfler gibi son nefesini çekip, yanındaki demir küllüğe acımasızca bastırdı. Ardından tüm bedenini, yanında sabırla bekleyen Mücahit'e çevirdi. Gözlerinde fırtına öncesi sessizlik vardı.
"Seni dinliyorum," dedi, sesi buz gibi, keskin.
Mücahit'in içinde durumlar karışıktı, söyleyeceği sözler boğazında düğümleniyordu; ama yine de dudaklarını aralamayı, o zehri kusmayı başardı.
"Eyşan Boduroğlu," dedi, her heceyi dikkatle vurgulayarak, "bir ajanmış. Raşit Fas için çalışıyormuş, onun emrindeymiş."
Dedi ve komutanının gözlerini, o iki mavi denizi dikkatle inceledi, tepkisini ölçmeye çalıştı. Mete'nin şaşırmasını, en azından kaşlarını kaldırmasını beklemişti; ama O, öldürücü bir sakinlikte, hiç acele etmeden cebinden yeni bir sigara daha çıkardı ve yaktı. Komutanı ciğerlerini o kirli, o boğucu dumanla beslerken, Mücahit sessizce sadece izledi.
"Biliyorum, Mücahit," dedi Mete, dumanı ağır ağır, bir perde gibi havaya salarken. "Bana, bilmediğim, duymadığım, hissetmediğim bir şey söyle."
Mücahit'in dilinin ucundaki o büyük, o karanlık sır, işte bu emirle birlikte daha da büyüdü, şişti ve sonunda bir zehir gibi, bir kurşun gibi dilinden dökülüp havaya karıştı.
"Defterin peşindeymiş, komutanım. Raşit'in istediği o defteri bulmaya çalışıyormuş."
O an, o kısa, o ölümcül an, Mücahit, Mete'nin gözlerinde hayatı boyunca ilk defa bir şey gördü: Alabora. O her zaman sakin, her zaman kontrollü, okyanusa benzettiği mavi gözler, bir anlığına dalgalandı, karıştı, içinde küçük bir fırtına koptu. Mücahit, yüreği ürpererek o anı izledi; ama Mete, sakinliğini büyük bir ustalıkla korudu, göstermedi. 'Sinirlendi,' diye düşündü kendi kendine, içinden, 'Hem de çok. Bir daha asla böyle bir şey görmem.' Ama maalesef ki yanılıyordu.
Bu, daha başlangıçtı, buzdağının sadece görünen yüzüydü.
"Defterin peşine düşmüş, öyle mi?" diye sorguladı Mete, sesi tehlikeli derecede alçak ve yumuşaktı. Mücahit'ten bir yanıt, bir onay gelmeyince, parmaklarındaki sigarayı sertçe, neredeyse kırarak küllüğe bastırdı. Henüz daha yarısına bile gelmemiş olan sigara, sünger kısmından acımasızca kırılarak söndü. Mete, bakışlarını o sigaranın artığından çekti ve Mücahit'e, alayla, küçümseyerek döndü. Tek kaşı sorgulayıcı bir şekilde yukarıya kıvrıldı.
"Defter?" dedi, kelimeyi sanki ilk kez tadıyormuş gibi. Sonra birden kahkaha atmaya başladı. Acı, karanlık, sinirli bir kahkahaydı bu. Sırtını Mücahit'e dönüp, hızla evin içine, loşluğa doğru girdi.
Mücahit, karnına saplanan keskin bir sancıyla, bir bıçak darbesiyle koşarak komutanının peşinden gitti. Mete'nin kendi odasına girdiğini gördüğünde, kapının soğuk pervazında, bir nöbetçi gibi beklemeye başladı, içi içini yiyordu.
Birkaç saniye sonra, komutanı, masasının üzerinde duran o kalın, o deri kaplı defteri alıp ona doğru, bir zafer işareti gibi salladı.
"Bu defteri mi kastediyorsun?" diye sorguladı yeniden, bu sefer kahkahalarının arasında, kelimeleri yutkunarak.
Mücahit ise komutanının bir sonraki hamlesini, ne yapacağını asla kestiremiyor ve endişeyle, sinirden yanağının içini, neredeyse kanatırcasına dişliyordu. Ağzına gelen o keskin, metalik kan tadıyla irkildiği anda, komutanının o çılgın kahkahası aniden, bir bıçak gibi kesildi.
Mete, soğukkanlılıkla, kabanının düğmelerini birer birer çözdü, önünü açtı ve kalbinin tam üzerine, en güvendiği yere denk gelen iç cebine, o defteri dikkatlice, bir kutsal emanet gibi yerleştirdi ve ardından kabanının düğmelerini yeniden, titizlikle ilikledi. Sonra masasından, sıradan, içi boş bir defter daha aldı ve üç kararlı adımda Mücahit'in tam karşısına, bir milimetre bile şaşmadan geçti.
"Bu defteri benden alacak olan kişi," dedi hiddetle, her kelimenin altını çizerek, "daha anasının karnından doğmadı, doğmayacak da."
Bunu söyledi ve zihninin bir köşesine, silinmez bir mürekkeple bugünü, bu anı kazıdı, Mete. O an, gözlerinde bir intikam ateşi yandı.
"Komutanım," dedi Mücahit, tüm cesaretini toplayarak, "açıklamam gereken birkaç nokta daha var. Raşit, defterde yazılanın ne olduğunu, hangi bilgilerin olduğunu biliyor; fakat Eyşan, ne aradığının farkında değil, bilmiyor."
Mete, elini acımasızca havaya kaldırıp Mücahit'i, bir çocuğu susturur gibi susturdu.
"Mücahit, sen de benim kadar iyi bilirsin ki, Raşit aptal değil, geri zekalı değil. O, namusunu satmış, vatanına ihanet etmiş, yeminini bozmuş, fakat asla aptal değil. Neyin ne olduğunu, kimin kim olduğunu elbette biliyor. Sen ve Barış dışında, sizden başka, bizim asker olduğumuzun da kesinlikle farkında. Sanır mısın ki keyfimden, canımın sıkılmasından sizi yanına, o çukur yuvasına soktum? Eyşan'a bile, bir türlü ısınamadığı o kadına bile güvenmeyen bu herif, en çok size güveniyor. Biriniz sağ kolu, biriniz sol kolu!"
Sona doğru giderek yükselen, tehditkâr sesiyle Mücahit, olduğu yede irkildi, silkinmiş gibi oldu. Mete, boştaki elini yorgunca yüzüne götürdü ve parmaklarıyla burun kemerini, gözlerinin arasını sıktı, sıkıntıyla.
"Raşit'ini de, Eyşan'ını da sikeyim!" dedi, dişlerinin arasından tıslayarak ve elindeki o boş defteri, bir tokat gibi Mücahit'in göğsüne yapıştırdı. Mücahit, yere düşmek üzere olan defteri son anda, bir refleksle havada kaptı, sıkıca tuttu.
"Onlar oyun istiyorsa, biz de kurallarına göre oynarız, Mücahit. Al bu defteri, hemen şimdi git ve Barış'a ver. Raşit'in, Boduroğlu'ndan ne bulmasını istediyse onu aynen bu deftere geçirsin. Bu bize, hepimize değerli bir zaman kazandıracaktır."
"Ne için zaman kazandıracak, komutanım?" diye sorguladı Mücahit, patavatsız, korkusuz bir merakla, belki de fazla ileri giderek.
Mete, bu son ve tehlikeli soru karşısında uzun uzun sustu, gözlerini Mücahit'in gözlerinden ayırmadı. Sonra, hiçbir şey söylemeden, sessizce onun yanından geçip gitti ve evden, soğuk geceye adım atıp ayrıldı.
Mücahit, bir an için peşinden gidip gitmeme konusunda kararsız kaldı, iki arada bir derede; ama sonra cebindeki telefonu çıkartıp, ekranda en üstte duran o numarayı, o kaydı tekrarladı.
"Söyledin mi?" diye bir ses geldi karşıdan, boğuk ve sabırsız.
Mücahit'in dudağı, bir çocuk edasıyla burukça büküldü, mahcubiyetle.
"Çok sinirlendi, Güvercin. Onu hiç böyle görmemiştim."
Telefonun ucundaki Eyşan'ın sıkıntılı, ağır nefesini işitti, nefes almakta zorlandığını duyar gibi oldu.
"Sinir iyidir, Mücahit," dedi kadın, sessiz, soğuk bir kararlılıkla, telefonu kapatmadan önce. “Unutma, karşındakinin ne düşündüğünü öğrenmek istiyorsan önce sen onun zaafına dokunacaksın.”
Mete Mert Çakır, Ağzından
Her insanın bir sınırı, tahammül edemeyeceği, aşıldığında içindeki tüm vicdanı, tüm merhameti söndüren bir kıvılcımı vardır.
Benim sınırlarım, sevdiklerimin etrafından, onların ayak izlerinden geçiyordu ve söz konusu onlar, onların canı, onların namusu olduğunda, benim için tahammül diye bir kavram yoktu.
Sınırımı aşan, o çizgiyi geçen her kim olursa olsun, ona bir şekilde, en ağırından bir bedel ödetirdim.
'Mevzu bahis vatansa, gerisi teferruattır,' cümlesi zihnimin bir köşesinde, bir nalbant çekici gibi durmadan çınlıyor, yankılanıyordu. Derin bir nefes alıp cüzdanımı çıkardım, yavaşça açtım ve nöbetçi askere, kimliğimi gösterir gibi çevirdim. Beni gördüğü an, kim olduğumu anlayıp hemen ciddileşti, kafasını dikleştirdi ve en yüksek asker selamını verdi. Ardından, araladığı soğuk demir bariyerin altından içeriye, o kutsal topraklara adımımı attım. Mevzu bahis vatan değildi elbet, o her şeyin üstündeydi. Ama bu vatanın kutsal sınırları içine, kaleminin çizdiği en derin çukura koyduğum birisi vardı, taş gibi oturtmuştum.
Asena Gündüz.
Onu hayatımda yalnızca bir kere, tek bir kere gördüm.
Yıllar önce, hepimizin üzerine bir karabulut gibi çökecek o kasırgadan habersizce yenen son akşam yemeğinde.
O yemeğin sonrası, bizim için felaketin bir başlangıcı olmuş ve hepimiz, hayatımızın yönünü değiştiren sert rüzgârlara kapılmıştık. O günden sonra onu sadece fotoğraflarından, o siyah beyaz, o soluk karelere bakarak tanıyarak büyüdüm. Ama biliyordum ki o, Güvercin Timi'nin efsanevi komutanıydı. İsmi dudaklardan döküldüğü anda, herkes olduğu yerde bir durur, kendine çeki düzen verir, üniformasının kıvrımlarını düzeltir ve asla yanlış, asla kusurlu bir cümle kurmamaya özen gösterirdi. Önce saygıyı, sonra sevgiyi, en sonunda da o ölümsüz bağlılığı aşılamıştı timine. Timinin ve bütün askeriyenin göz bebeğiydi. Onu bulmak, onu korumak, onun etrafında dönen o karanlık bulutları dağıtmak ise artık benim en kutsal, en öncelikli görevimdi.
Ezbere bildiğim, çocukluğumdan beri adımladığım o uzun, o soğuk koridorun sonuna geldiğimde, önümdeki o ağır, o kahverengi kapıya baktım. Babamın hâlâ burada, bu odanın karanlığında olduğunu biliyordum. Çünkü artık neredeyse hiç çıkmıyor, yatıp kalkıyor, hayatını bu dört duvarın arasında süründürüyordu. Kapıyı tıklamadan, hiçbir izin beklemeden açtım ve içeriye, bir fırtına gibi daldım. Oturduğu sandalyeden, ağır ağır, bir aslan uyanır gibi kalktı ve sağ elini, o her zamanki alışkanlıkla palaskasına, kemerinin üzerine koydu.
"Nereye girdiğine dikkat et evlat, evde değiliz" diye söylenmeye başladı, sesi yorgun ve hırıltılıydı.
Sözünü bitirmesine fırsat vermeden kapıyı sertçe, bir gürültüyle kapattım ve masasının tam karşısına, bir suçlu gibi değil, bir yargıç gibi geçtim. Babam, sol elini sertçe, tüm gücüyle masaya vurdu, tahta inledi.
"Ahır mı lan burası? Seni bir daha uyarmayacağım, Mete! Hâl ve hareketlerine, konuşma şekline dikkat et, yoksa..."
Dediklerini, o boş tehditleri hiç umursamadan, soğukkanlılıkla kabanımın önünü, düğmelerini birer birer çözdüm ve iç cebimde taşıdığım o defteri, bir kanıt gibi masanın tam ortasına bıraktım. Ardından belimin sağında, kılıfında duran silahımı sıkıca, kemiklerim gıcırdarcasına kavrayıp çıkardım ve defterin tam üzerine, ağırlığımı vererek yasladım. Elim orada, tetikte beklerken bakışlarımı yavaşça, ateş püskürürcesine babamın gözlerine çevirdim.
"Sana, en başında söylemiştim," dedim, sesim tehlikeli derecede alçak ve sakindi. "Benim sınırlarım olduğunu, çizgilerim olduğunu anlatmıştım. Eğer birisi ya da birileri, namussuzun tek bir tanesi o sınırımı aşarsa, tahammülümün, vicdanımın, merhametimin kalmayacağını açıkça belirtmiştim."
Bedenimi saran, her bir hücremi sarmalayan o sinir alevinin, o delikanlı ateşinin gözlerimden fışkırdığını, etrafa kıvılcım saçtığını biliyordum. Çünkü ben, babamın oğluydum, onun mayasından yoğrulmuştum ve şimdi, aynaya bakar gibi, onda kendimin en çıplak, en asi yansımasını izleyebiliyordum.
"Senin çizdiğin o daracık, o boğucu sınırları aşacaklar, çiğneyecekler, çiğneyip geçecekler, dedim. Beni dinlemedin, duymak bile istemedin. Bırak, dedim, senin için dağları kırayım, taşları döşeyim, önünü açayım, yolunu aydınlatayım. İstemem, dedin, karışma, dedin. O zaman, şimdi o sınırlara o kirli elleri uzattıklarında benden hesap soramazsın, Mert! Hiçbir şey soramazsın!"
Mert.
Senin belanı sikeyim.
"Bana Mert deme," dedim, dişlerimin arasından tıslayarak. "O hatalarla, o günahlarla dolu o lanetli ismi duymak istemiyorum."
Babam iki elini birden, yorgun ve çaresizce havaya kaldırıp, aynı güçle masaya, bir tokat gibi bıraktı. "Yapma lan o zaman! Yapma bu halini, Mete! Ne istiyorsun, ne anlatmak istiyorsun?"
Dişlerimi o kadar sert gıcırdattım ki, çenem ağrıdı. Babam, derin, bitkin bir nefes aldı ve ağır ağır, bir ihtiyar gibi sandalyeye oturdu. Ben ise ayakta kalmayı, ona tepeden bakmayı tercih ettim. Gözlerimi sinirle devirdim.
"Raşit Fas, o herif, o namussuz, artık defterin peşine iyiden iyiye düştü. Eyşan Boduroğlu ise, kendi halinde, bir sikimden haberi olmadan, bir kuzu gibi onu dinliyor, onun emirlerini yerine getiriyor. Herkes kendi kafasına göre, hesapsızca iş yapıyor, sen ise burada, bu karanlık odada oturup uyumaya devam et, albay!"
Babam kafasını yavaşça sola, belli belirsiz çevirdi, dudaklarını kıpırdattı, bir şey söyleyecek gibi oldu; ama vazgeçti. Saniyeler sonra yeniden gözlerime, yorgun ve derin baktı.
"Benim her şeyden haberim var, oğlum. Her şeyden."
O bilindik, o kezzap gibi cümlesiyle damağımı sinirle, nefretle şıklattım.
"Alparslan Albay'ın herkesten önce, her şeyden haberi vardır. Ya sonra? Başımıza bir şey mi geldi, biliyorum, işittim, duydum. Onu dediler, söylediler. Yoldaşlarının, o kahramanların biricik kızına sen böyle mi sahip çıkıyorsun, böyle mi koruyorsun? Söyle bana, böyle mi?"
"MMÇ!" diye bağırdı, o kadar yüksek sesle ki camlar titredi. Bir anda ayağa fırladı, sandalye arkaya devrildi. Masanın yanından beş hızlı, gürültülü adımda karşıma, yüzüme geldi. Mavi gözleri artık birer girdap, birer fırtına misaliydi. Ne var ne yoksa, bütün karanlığı, bütün acıyı içine çekiyor, yutuyordu.
"Bir daha söyle," dedi, her bir kelimenin, her bir hecenin üstüne basarak, bir cellat gibi. Dişlerini sıktı ve arasından zorla, kesik kesik bir nefes aldı. "Yoldaşlarımın kızına böyle mi sahip çıkıyorum, öyle mi, Mete Yüzbaşı?"
Çenemi, inatla, gururla dikleştirdiğimde, babam kafasını ağırca, bir hâkim edasıyla salladı ve sağ elinin tersiyle, şiddetle kalbimin tam üzerine, bir mühür basar gibi vurdu.
"Hiç kimse, kendi öz oğlum dahi olsan, benimle bu şekilde, bu saygısızlıkla, bu kinle konuşamaz. Bunu bir daha asla unutma," derken arkasını döndü ve masasına yürüdü. Ahizeyi kaldırdı, bir tuşa bastı.
"Bana Kurt'u çağırın. Hemen, şimdi."
Ahizeyi sertçe, kırar gibi yerine kapattıktan sonra parmaklarını masanın soğuk yüzeyinde birkaç saniye boyunca sinirle, ritmik bir şekilde vurdu. Kısa, çok kısa bir süre sonra kapı çalındı ve gıcırdayarak açıldı. Kendimi iri, cüsseli, yapılı bir adam sanırdım; ama karşımdaki, benden daha iri yarı, daha heybetli, yüzünün yarısını siyah bir maskeyle gizlemiş, soğuk, ölümcül bir sessizlikte biri girdi içeri. Gri, donuk, buz gibi gözleri, bir anlığına benimkilerde gezindi, süzdü. Kaşlarımı çatıp, sorgulayarak babama baktım. Babam bir kez olsun bana, gözlerime bile bakmadı; bakışları, gözleri bu Kurt dediği adamdaydı, sabitlenmişti. Kurt, yanıma, bir adım yaklaştı, durdu ve elini alnının yanına götürüp babama sessiz, anlamlı bir selam verdi.
"Al bunu, şu terbiyesizi karşımdan götür," dedi babam, sesinde artık bir yorgunluk değil, bir tiksinme vardı. "Nizamı unutmuş, askerliğin en temel kaidesini, kim olduğunu, rütbesinin ne demek olduğunu unutmuş. Hatırlamasına yardım et, ona istediği dersi ver."
Tam ağzımı açıp bir şeyler söyleyecektim ki, son gördüğüm şey bir şimşek gibi, gözlerimin tam ortasına, burnumun üzerine inen o keskin, o demir gibi dirsek oldu.
1 Ekim 2021 / Mardin
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Bedenim, soğuk demir pencere pervazına yaslanmış, yorgun ve bitkin bir halde duruyordu. Gözlerim ise aşağıda, sokakta, gelip geçen o umarsız, o habersiz insanları tarıyor, her bir silüette bir anlam, bir iz arıyordu.
İçimde büyüyen tarifsiz bir sıkıntıyla derin, ağır bir iç çektim ve alnımı, başımı o soğuk, o nemli pervaza dayadım. Raşit ve Alev, hâlâ o lanetli görevden dönmemişlerdi; ama haber alamadığım, telefonlarını defalarca çaldırıp da açmadığım, içimi kemiren bir başkası daha vardı: Mete.
Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.
O cırtlak, o mekanik, o insanlıktan nasibini almamış kadın sesini ne kadar duyduğumu, kaçıncı kez dinlediğimi hatırlamıyordum artık. Yüzü geçtikten sonra saymayı bırakmıştım. O sesi bir daha, yine, yeniden işittiğimde, sinirle, bir yılan gibi geriye, arkamı döndüm. Lakin benden önce Mücahit, bir şimşek gibi hızlı davranmıştı.
"Lan, yeter artık, oğlum!" diye bağırdı, Mücahit. "Kapalı işte telefonu, anlamıyor musun Alper?"
Alper, elindeki telefonu masaya bırakıp kafasını iki yana, endişeyle salladı. "Kesin komutanımın başına bir hal geldi, yoksa açardı telefonu, hiç düşünmezdi," dedi, saniyesinde, yüzünde derin bir endişe gölgesiyle.
Söylediği anda, bakışlarım istemsizce üzerinde gezindi, kaçırdım. Bir haftadan beri, her gece, her gündüz zihnimin bir köşesinde dönüp duran o lanetli cümleyi, şimdi bir başkasının ağzından, bu kadar net duymak, içimi daha da kötü, daha da karışık hissettirmişti. Demek ki yalnız değildim bu endişede.
Bakışlarımı utana sıkıla kaçırdığım sırada, adının Caner olduğunu, Mete'nin ikiz kardeşi olduğunu öğrendiğim kişinin sessizce, derin derin beni izlediğini gördüm. Caner, tıpkı Mete gibiydi; ama aralarında onu belli eden, gözle görülür tek bir fark vardı: Saçlarının rengi. Mete sarı, buğday sarısı saçlıyken, Caner koyu, bir gece kadar siyah saçlıydı. Diğerlerinin aksine, o bana öyle rahat, öyle sorgulamadan, öyle kabul edercesine bakıyor ve her zamanki gibi sakin, telaşsız duruyordu. Belki de hissetmişti, sezmişti.
Benden henüz iki gün önce, gerçek kimliğimden haberdar olmalarına rağmen, asla bana kötü, önyargılı, mesafeli bakmamışlardı. Aksine, daha çok sahiplenmişlerdi. Hele ki Asena'nın ben olduğumu duyduklarında, utanmasalar, çekinmeseler, oldukları yerden kalkıp 'Bulduk, bulduk!' diye halay çekeceklerdi gözümün içine baka baka. Ben kendi içimde, bu duygu selinde, bu şaşkınlıkta boğulurken, tam o sırada Mücahit'in telefonu çaldı.
"Emredin, albayım," diye söylendiğinde, olduğum yerde bir anda gerildim, bir yay gibi dikleştim. Yere, halının desenlerine çevrilmiş olan bakışları, bir an için beni buldu ve elindeki telefonu sessizce, kibarca bana uzattı. Alıp, titreyen bir elle kulağıma yasladım.
"Dinliyorum, komutanım," dedim, sesim olabildiğince sakin ve kararlıydı.
"Acil, ama çok acil bir konu var, Yüzbaşı. Kimseye, ama kimseye belli etme. Hemen siyah bir kamuflaj giy ve yola çık. Hiç vakit kaybetme. Seni, 47 ASY 4847 plakalı siyah bir araç alacak. Güvercin Timi ile de orada, operasyon bölgesinde irtibat kuracaksın, onlarla birlikte hareket edeceksin."
Belli belirsiz, kimseye fark ettirmeden kafamı salladım. "Emredersiniz, albayım."
Telefonu kapatmasını, söyleyeceklerini bitirmesini beklerken, tam o sırada, ahizenin ucundan alçak, boğuk bir gülüşünü işittim. O gülüş, içimi ürpertti.
"Bu arada, Eyşan," dedi, ismimi tane tane söyleyerek. "Kurt'un sana selamı var, çok sevmiş seni. Onu son görüşün olacak bu, not et. Dedi ki: 'Bana iyi davransın, bende ona iyi davranacağım.'"
Ve telefon kapandı.
Dudaklarımda, o an, istemsizce, çarpık, anlamlı, karanlık bir gülümseme meydana gelirken, telefonu yavaşça kulağımdan ayırdım ve bakışlarımı bana merakla, heyecanla, endişeyle bakan o dört çift göze çevirdim. Telefonu, bir disk gibi Mücahit'e fırlattığımda, o, bir kaleci gibi havada kaptı.
"Siz gidin artık," dedim, ellerimi derin bir nefesle ceplerime sokarak. "Albay beni çağırıyor."
Mücahit, bana tereddütle, gitmek istemeyen bir çocuk gibi baktı; ama Caner, o anda ayağa kalktı, burnunu çekerek, toparlanarak.
"Haydi, çocuklar. Asena'nın yetişmesi gereken çok önemli bir yer var,” dedi ve kapıya ilk ulaşan o oldu. Her biri sırasıyla, sessizce kapıdan çıkıp, beni o loş, o şimdi bomboş salonda yapayalnız bıraktıklarında, hızla, bir ok gibi odama daldım ve gardırobun önüne, sarsılarak geçtim.
Siyah, yumuşacık kargo pantolonumu ve yine siyah, tenimi sıkan boğazlı kazağımı tek bir hamlede yatağın üzerine, bir ressamın fırçası gibi fırlattım. Ardından, kenarda duran, bir köşede unutulmuş kar maskesini kaptım. Gözüme, hemen yanında duran, yere düşmüş gri bir bandana çarptı. Onu da yerden alıp, bir yıldırım hızıyla yatağın başına geçtim ve hazırlanmaya başladım. Saçlarımı sıkı, bir asker gibi, bir at kuyruğu yapıp tepede topladım ve gri bandanayı koluma, bir nişan gibi bağladım. Kar maskesini ise cebime, en kolay ulaşabileceğim yere sokuşturdum. Önce odadan, sonra evden, bir hayalet gibi sessizce çıktım.
Merdivenleri ikişer, üçer, neredeyse uçarcasına, adımlarımın sesi boşluğa yankılanarak indim ve apartmanın o soğuk, o demir kapısından dışarıya fırladığımda Albay'ın söylediği o plakalı aracı hemen gördüm. Tam karşımda, bir kara panter gibi duruyordu. Siyah, camları simsiyah bir Vito’ydu. Beni görür görmez, yan kapısı sessizce, bir rüzgâr gibi aralandı. Koşar adımlarla, sanki arkamdan biri ateş ediyormuş gibi araca atladığımda, kapı açıldığı yerde öylece, donup kaldı ve geri kapanmasını beklemeden, şoför acımasızca gaza bastı, araç bir roket gibi ileri fırladı.
"Merhaba, Asena Yüzbaşım," dedi şoför, dikiz aynasından bana bakarak, sesi genç ve dinçti. "Ben, Tünel görevinden Halil Şanlı. Bugünkü tek ve en önemli görevim, sizi operasyon bölgesine götürmek ve sağ salim geri getirmek."
Hafifçe, teşekkür edercesine bir tebessüm ettim ve cebimdeki o soğuk, o siyah kar maskesini yavaşça çıkardım. Avuçlarımın arasında, bir kutsal emanet gibi sıkıca tutarken, tam o sırada aracın içinde, telsizden bir ses yankılandı.
"Atmaca Tek, ben Güvercin 3. Biz yerimizi aldık, pusuyu kurduk. Sizden gelecek komutu bekliyoruz, komutanım."
Halil asker, boğazını temizleyip yan koltuğun üzerinde duran kalın bir halatı arkaya, ayaklarımın dibine doğru bıraktı.
"Yüzbaşım," dedi, sesi artık daha ciddi, daha resmiydi. "Albayımın direkt, kesin ve değişmez emri Güvercin Timi'nden sonra, sizin girmeniz ve binanın en üst katındaki, çatıdaki camdan sızmanız. Gerekli tüm operasyonel bilgiler, haritalar, kodlar, Güvercin Timi'ne daha önceden iletilmiştir. Gideceğimiz yerde, sizi onlar bekliyor olacak, haberiniz olsun. Lütfen, şimdi arka koltuğa bıraktığım o kulaklığı takın ve kar maskenizi yüzünüze geçirin. Yüzünüzün, Asena Gündüz olduğunuzun, olay yerinde, yanlış bir kamera, yanlış bir göz tarafından ifşa olmaması, bu operasyonun en hayati, en hassas noktasıdır, unutmayın."
Arkama uzanıp, yumuşacık koltuğun üzerinde duran o siyah, o profesyonel kulaklığı bir çırpıda aldım ve kulağıma, usulca yerleştirdim. Kar maskesini kafama, gözlerimden başka hiçbir yerim görünmeyecek şekilde, titizlikle geçirdiğimde, koltuğa bağlı olan küçük, kare dikiz aynasından kendime baktım. Sadece gözlerim, o kahverengi, o yorgun, o delici gözlerim görünüyordu ki, işte tam olarak istediğimiz, emredilen buydu. Halatı, bir alışkanlıkla kemerime, sağlamca bağlayıp Halil askere, bir onay bekler gibi baktım.
"Deneme?" diye sordum.
Halil asker, kulağına dokundu, bir şeyler dinliyor gibi yaptı, sonra bana döndü. "Sizi, Güvercin Timi'nden ve albaydan başka, bu dünyada canlı hiçbir kulak, hiçbir teknoloji duyamayacak, yüzbaşım. Güvende olacaksınız, söz veriyorum."
Gözlerimi sıkıca, bir an için, tüm geçmişi, tüm acıyı içime gömer gibi kapattım, sonra aynı hızla, bir uyanışla açtım ve derince, ciğerlerimin ta dibine kadar yutkundum. Seneler, yıllar sonra, onlarla, timimle, yoldaşlarımla böyle, bir operasyonun kıyısında, bu şekilde konuşacağımı, sesimi duyuracağımı düşünmek, aklımın ucundan bile geçmemişti.
"Güvercin 3, ben Güvercin 1," dedim, sesimi olabildiğince sakin, komutana yaraşır bir tonda ayarlayarak. "Sizi yeniden duymak güzel."
Kulaklıktan, uzun bir süre, bir sessizlik, derin bir hışırtıdan başka bir ses gelmedi. Sonra, derin bir iç çekiş duyuldu, tanıdık, özlem dolu.
"Güvercin 1, ben Çakır," dedi albayın sesi. "Yüzbaşı Mete Mert Çakır, şu an Kurt'un misafiri, yanlış anlaşılma olmasın. Kendisini bizzat, şahsen ben oraya gönderdim. Timin ve Kurt'un önüne gelecek her şeyden haberi var, planın bir parçası. Sizden ricam, Kurt’u fazla hırpalamadan, kendini Mete’ye göster. Sonra sizinkiler, yani Güvercin Timi, sizin gerçek kimliğinizi, Eyşan Boduroğlu olduğunuzu ifşa etmeden, ustalıkla, her şeyi ona açıklayacaklardır."
Araç, bir süre daha o karanlık, o virajlı yollarda ilerledikten sonra, yavaşça durdu, motoru sustu.
"Kolay gelsin, Güvercin," dedi Albay.
Derin, hazırlıklı bir nefes alıp, araçtan indim. Koşar adımda, bir ceylan çevikliğinde, karşımdaki o yıkık, o izbe, o kimsesiz binaya girip, tozlu, basık merdivenleri hızla tırmanmaya başladım. Burası, gerçekten kimsesiz, sahipsiz, izbe bir yerdi; fakat yeni dökülmeye başlamış, hâlâ nemli olan duvarları, aslında pek de uzun olmayan bir zaman önce inşa edildiğini, yapıldığını kanıtlıyordu.
"Güvercin 3, Güvercin 1. Konumun nedir?" diye fısıldadım, nefes nefese.
"Güvercin 1, Güvercin 3," geldi cevap, net ve kararlı. "Merdivenlerdeyim, siz başlayın geliyorum."
Mete Mert Çakır, Ağzından
Ruhumun o derin, o karanlık kuyusunun bir anda kan gölüne dönüşmesine, benliğimin paramparça olmasına izin versem bile, yüzümde ve bedenimde açılan her bir yara, her bir çatlak acıyla sızlarken, içimdeki o amansız sinir bir an olsun dinmiyor, geçmiyordu.
Babama olan o derin, o karmaşık saygım, bu yaptıklarına rağmen, hatta belki de bu yaptıklarından ötürü daha da artarken, sinirle, dişlerimi birbirine o kadar sert bastırdım ki, çenem sızladı, inledim. Yüzüme, kaçıncı olduğunu, bu gece kaçıncı kez yumruk indiğini saymadığım bir darbe daha yerken, başım acıyla, bir kütük gibi yere, o soğuk, o nemli betona eğildi. Kurt, adını bile tam bilmediğim, sadece kod adını bildiğim bu koca cüsseli adam, kendisine verilen o alçak, o kirli görevi hakkıyla, layığıyla, tastamam yerine getiriyordu.
O gri, o donuk, o ölü gözleri, benim ateşten mavilerimden bir an olsun ayrılmazken, kan içinde kalmış, şişmiş dişlerime inat, ona meydan okurcasına, bir kurt gibi sırıttım.
"Yapabildiğin, becerebildiğin sadece bu mu, Kurt? Daha fazlası yok mu sende?"
Kurt'un, o siyah, o soğuk maskesinin altından, alçak, boğuk, hayvani bir kahkaha ile güldüğünü fark ederken, tam o sırada, dışarıdan bir gürültü, bir patırtı koptu. Kapıya doğru koşan, birbirine karışan ağır, bot sesleri. Güvercin Timi, bir rüzgâr gibi içeriye dolarken, Kurt, elindeki zinciri hırsla, sinirle sıktı ve kanlar içindeki bedenimin yanında dimdik durdu. Sakin, ağır, profesyonel adımlarla bize doğru yaklaşan o dört kişilik timin üzerine, Kurt, elindeki zinciri bir kırbaç gibi havaya kaldırıp onlara doğru savurdu. Hepsi bir anda, eş zamanlı bir refleksle geriye çekilirken, Osman uzun uzun, derin derin bana baktı. Yüzümde, her bir yaramda gezinen gözleri, sonra yavaşça Kurt'a, o heybete çevrildi.
"Beni alt eden," dedi Kurt, sesi bir fısıltıdan bir gürlemeye dönüşerek, "Yüzbaşı'yı alır, götürür. Gelin bakalım."
Tam o sırada, odanın yüksek, dar, tozlu camının arkasında bir karartı, bir gölge belirdi. O siluet, aniden ayaklarını hızla, tüm gücüyle öne doğru ittirip, camın ortasına iki ayağını birden dayadı. Cam, büyük bir gürültüyle, binlerce parçaya bölünerek içeriye savruldu. Siyah kamuflajlı ve maskeli figür, bir panter gibi yerde yuvarlandı, süzüldü. Yerden ayaklandığı an, Kurt, hiç vakit kaybetmeden elindeki o kalın, o demir zinciri ona doğru savurdu. Ama gelen kişi, bu sefer kaçmadı, çekilmedi. Zincir, siyah kamuflajının sol koluna, tam kolunun üzerine bağladığı o gri bandananın oraya çarptı, sıyırarak geçti. Kurt, bir anda, bir hışımla elindeki zinciri iki eliyle kavrayıp, bir hamlede kırdı ve iki parçaya ayırdı. Ardından, ardı arkası kesilmeyen, hızlı, acımasız darbeler atmaya başladı. Ama karşısındaki o siyah kamuflajlı, bu darbelerin her birinden bir şekilde sıyrılıyor, kurtuluyordu. Derken, bir anda, sağ ayağını duvara, arkadaki soğuk duvara dayayıp zıpladı ve bir maymun çevikliğiyle Kurt'un sırtına, ensesine yapıştı.
"Bırak lan!" diye bağırdı, sesi boğuktu, maskenin altından.
O gri bandanalı, cüssesi Kurt'un yanında neredeyse yarı yarıya küçücük kalmasına rağmen, bir şekilde elindeki zincirleri kapmayı başardı ve aşağıya, yere atladı. Hızla, bacaklarını Kurt'un ayak bileklerine doladı ve tüm gücüyle, bir timsahın kıskacı gibi bedenini geriye, arkaya doğru çekti. Kurt, devrilen bir ağaç gibi, korkunç bir gürültüyle yere, sırt üstü düştüğü an, o gri bandanalı anında üzerine çıktı ve ondan aldığı zincirlerle, bir çılgın gibi, hızlıca Kurt'un kollarını, bileklerini, ellerini bağladı. Sonra, eğildi, maskeli yüzünü Kurt'un kulağına yaklaştırdı, bir şeyler fısıldadı. Kurt, bir an için duraksadı, sonra hızla kafasını salladı, onay verdi. Gri bandanalı, zincirleri bırakıp yavaşça doğruldu ve bana, yüzüme, kanlar içindeki bu bedene doğru döndü. Maskesinin altından dudaklarının büküldüğünü, gerildiğini gördüm, fark ettim.
Osman, hızla, koşar adımlarla yanıma, bana doğru gelirken, bakışlarım bir anlığına onun üzerinde takılı kalmıştı. Deniz, ona yanaşıp sırtında taşıdığı o kalın, o sağlam halatı sessizce uzattı.
Kaşlarımı sorgulayarak çatıp "O kim?" diye sordum, sesim boğuk, yorgun, meraklıydı.
Osman, bileklerimi bağlayan o soğuk, o keskin zinciri dikkatle, özenle çözerken, bir an için arkasına, o siyah siluete baktı. O kişi her kimse, Deniz'den aldığı o sağlam halatı, odanın tam ortasında, yere sabitlenmiş, paslı, ama sağlam bir demir halkaya bağladı ve bir anda, bir şahin gibi kendini aşağıya, boşluğa bıraktı. Ortadan kayboldu. Osman, derin, rahatlamış bir nefes alıp önüne, bana döndü ve zinciri çözmeye devam etti. Bakışlarımız ansızın buluştuğunda, aldığı içli, derin bir soluk verdi. O yeşil, o her zaman soğuk, her zaman mesafeli, her zaman dalgın gözlerinde ilk defa o soğukluk, o boşluk yoktu. Artık boş bakışlar atmıyor, anlamsızca uzaklara dalmıyordu. Sanki o gözlerin içine, yeniden, taze, ılıcak bir bahar gelmiş, çiçekler ekilmişti.
"Güvercin'di, komutanım," dedi, sesi alçak, saygılı ve derindi. "Geldi, uçtu, gitti."
O yorgun, o dövülmüş, o paramparça kalbim, olduğu yerde, göğüs kafesimin içinde bir çekiç gibi çarptı, yerinden çıkacak gibi oldu. Yıllar önce, bir çocukken, yalnızca fotoğraflarına bakarak, onun kahramanlık hikayelerini dinleyerek büyüdüğüm o kız, o efsane, o Güvercin, işte şimdi, kanlı canlı, bir avuç acı gibi, bir umut ışığı gibi tam karşımda durmuş, beni kurtarmıştı. İşte buradaydı. İstemsizce, kendimi tutamayarak gülümsediğimde, Osman, o nadir, o kıymetli gülümsememi gördü ve o da yorgun ama içten, hafifçe tebessüm etti.
"Sizi Mardin'e götürmem emredildi, komutanım," dedi Osman. "Bizzat Albay'ın emri."
Osman'ın bu kesin cümlesiyle derin, teslimiyetçi bir nefes alıp kafamı, yorgunca salladım. Ellerim, bileklerim boşluğa düştü, zincirler çözülmüştü. Sertçe yutkundum, boğazım kurumuş, dilim damağıma yapışmıştı ve öne bir adım attım. Bana, bir yardım eli gibi uzatılan o sıcak avucu sağ elimle kibarca ittirip durdurdum ve kendi ayaklarımın üzerinde, sendeleyerek, yavaş adımlarla, bir yaralı ceylan gibi Osman'ın yanında yürümeye başladım. Osman, her ihtimale karşı, bana her an düşebilirmişim gibi bir elini havada, arkamda tutuyor, tetikte bekliyordu. Bizi, kapısı ardına kadar açılmış, karanlık bir canavar gibi bekleyen o soğuk, o demir araca zorlukla doluştuğumuzda, başımı hemen arkaya, soğuk camın kenarına yasladım ve dişlerimin arasından, acıyla, zorla bir nefes çektim.
Kurt, yüzümden çok karnıma çalışmıştı. Her nefes alışımda ciğerlerim sızlıyor, bir bıçak saplanıyordu. Gözlerimi, buğulanan camdan dışarıya çevirip göz kapaklarımı yorgunca, ağır ağır devirdim. Bedenim yorgundu, her bir hücrem tükenmişti; ama zihnimin yorgunluğu, o bitmek bilmeyen düşünceler, sorgulamalar, bütün bu olanların acısının, yorgunluğunun üzerini bastırıyor, ondan daha ağır basıyordu. Gözlerimi bir çaba ile araladım ve bakışlarımı, sessizce dışarıyı izleyen Osman'a çevirdim. Osman, dışarıya bakıyordu, elleri dizlerinde, sakin, derin derin düşünüyordu.
"Temel, askerdeymiş," diye söylendi Kubilay, sessizliği bozarak. Deniz'in bakışları, merakla Kubilay'a çevrildi.
"Sonra? Sonra ne olmuş?" diye sordu Deniz, sabırsızca.
Kubilay, burnunu çekti, genzini temizledi ve Deniz'e döndü.
"Teröristlerin pusu kuracaklarının haberi alınmış. Bunlarda gelecekleri yerde pusuya yatmışlar. Bir saat olmuş gelen yok, iki saat olmuş gelen yok. En sonunda Temel komutanına 'Komutanım gidip bakayım başlarına bir şey gelmiş olmasın.' demiş."
Deniz, Kubilay'ın anlattıklarına gözlerini devirip, hayretle Osman'a baktı. Osman ise hâlâ aynı ifadeyi koruyor, yüzünde hiçbir mimik oynamıyordu. Sadece dudaklarını hafifçe araladı ve tek kelimeyle, "Eşek," dedi, tane tane. Kubilay, Osman’a doğru eğilip, sırıtarak, muzipçe gülümsedi.
"Eşek olduğum için mi arkadaşınım yoksa arkadaşın olduğum için mi eşeğim?”
Osman, elini ağırca, yorgunca havaya kaldırdı ve Kubilay'ın kafasına, bir abi şefkatiyle, sert bir fiske vurdu.
"Lan oğlum, bir sus artık, be!" dedi, sesinde yalancı bir öfke vardı. "Güvercin'i gördünüz guguklamaya başladınız."
Osman, cümlesini bitirdikten sonra derin bir nefes aldı ve bana baktı.
"Komutanım, kapatın gözlerinizi ve biraz dinlenin. Geldiğimizde biz sizi uyandırırız."
Kafamı en son belli belirsiz salladığımı hatırlıyordum, ondan sonra devrildiğim karanlığa hapsolmuştum.
1 Ekim 2021 / Şırnak
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
En zor yollar, geri dönmeyi, vazgeçmeyi ya da tam da o anda durmayı gerektiren tercihlerin tam ortasında, ansızın karşına çıkardı. Kararsız kaldığın, iki ateş arasında kaldığın o kısa, o amansız anlarda ne yapacağını şaşırır, zamanın nasıl da akıp geçtiğini fark etmeden, ona karşı ezici bir kaybın olurdu. Geri alamayacağını, silemeyeceğini çok iyi bilirsin; ama bir şekilde, kaderin cilvesine, şartlara mecbur kalırsın.
İşte ben de o çetin, o taşlı yollardan birinin tam ortasındaydım ve ne yapacağım, hangi yöne gideceğim konusunda hiçbir fikrim yoktu.
"Yüzbaşım, Alparslan albayımın emri ile sizi askeriyeye götürüyorum." demişti, görevli asker Halil.
Sonuç olarak henüz Şırnak’tan ayrılamamıştım.
Bakışlarımın tam odağında, masanın başında oturan o yorgun, o ağır adama bakarken, Alparslan Albay, önündeki o kalın, o yıpranmış dosyadan ağır ağır, bir aslan uyanır gibi başını kaldırdı ve derin, yorgun gözleriyle bana baktı. Elini dosyanın üzerine, sanki onu korumak, içindeki sırları saklamak ister gibi koydu ve derin, içten bir iç çekti, yılların yükü omuzlarından iner gibiydi.
"Sana, uzun zamandan beri, aslında yıllardır açıklamak istediğim, fakat bir türlü nasıl söyleyeceğimi, nereden başlayacağımı bilemediğim çok önemli bir husus vardı, evladım," dedi, sesi alçak, yorgun ve hüzünlüydü.
Ellerini masaya yaslayıp ayağa kalktı. Üç yorgun, kararlı adımda karşımdaki koltuğa, tam karşıma geçip oturdu. Ellerini birbirine kenetlerken, parmakları oynuyor, bir tedirginlik vardı üzerinde. Bakışlarını, doğrudan gözlerime, ta içime çevirdi.
"Üsteğmen Hümeyra Çakır," dedi, ismi ağzında bir dua gibi heceleyerek, "hayatımın eşi, biricik sevdam ve iki oğlumun, Mete ile Caner'in annesiydi. Annen, rahmetli Yağmur'la aynı sınıfta okudular, aynı zorlu eğitimlerden geçtiler ve birlikte, omuz omuza asker oldular. Ben ve baban Ethem ile ise çocukluk arkadaşıydık. Hiçbir zaman, en zor zamanlarda bile birbirimizden ayrılmadık, kopmadık. Sonra hayatımıza, o iki melek gibi kadın dahil oldu. O zamanlar Rize'nin o yemyeşil, o sisli dağlarında görev yapıyorduk. Derken, bir gün, hiç beklemediğim bir anda, baban birden tayin istedi, Şırnak'a. O amansız ateş hattına."
Kafasını hafifçe sola, geçmişe, o günlere doğru eğdi.
"Hatta bir ara çok kızmıştım, darılmıştım ona," dedi, buruk bir gülümsemeyle. "Bizi burada, Rize'de bırakıp gidecek diye düşünmüştüm, korkmuştum. Ama sonra vazgeçti, bir sebeple. Daha da çok yanımda durmaya, daha da sıkı tutunmaya başladı bana, aileme. Hiç yalnız bırakmadılar, annen de dahil olmak üzere, hepimizi, tüm zamanları boyunca. Birlikte, güçlü bir time sahiptik; adı 'Bozkır Timi'ydi, baban ile benim kurduğum, yıllarca emek verdiğimiz bir timdi. Raşit Fas da o zamanlar bizimleydi, timin bir parçasıydı. Kendini çok sevdirdi, çok saydırdı, güvenimizi kazandı. Ta ki..."
Sustu, boğazı düğümlendi. Derin, hıçkırıklı bir nefes aldı.
"2003 yılında, takvim 24 Kasım'ı gösterirken," devam etti, sesi titreyerek, "askeriyeye haince bir saldırı düzenlendi. Üsteğmen Hümeyra Çakır, benim canım, biricik karım, o gün, bir kahraman gibi şehit oldu, kollarımın arasında can verdi."
Kalbimin derinliklerinde bir burukluk, bir sızı hissettim, kaşlarım istemsizce çatıldı. Bu tarih, bu 24 Kasım... Bu, benim anne ve babamın, Yüzbaşı Ethem ve Yüzbaşı Yağmur Boduroğlu'nun da şehit düştüğü gün ile birebir aynıydı. Arada sadece yıllar vardı. Kaderin acımasız, korkunç bir cilvesi.
"O günden sonra," dedi Albay, gözleri uzaklara dalarak, "benim hayatım, dünyam alaşağı oldu, alt üst oldu. Üstlerden gelen bir ihbar, bir bilgi üzerine, annen, baban ve ben, hemen, bir gecede Şırnak'a, o cehenneme resmi olarak görevlendirildik. Mete ve Caner, o zamanlar henüz daha 10 yaşındaydı, küçücük çocuklardı. Ben bir askerdim, bir kocaydım ama onlara, hem annelik hem de babalık yapmam, onları bu beladan, bu acıdan korumam imkânsızdı. Bu yüzden, onları, Rize'de, o güvenli limanda, Asiye Yengenizin yanında bırakmak zorunda kaldım. Onlar için, canları için en doğru kararın bu olduğunu düşündüm."
Derin, acılı bir nefes aldı, gözleri dalgınlaştı.
"Benim için, bir baba için, bir insan için bu, çok ama çok zordu, tarifsizdi. Bir anda hem hayatımın eşini, hem de biricik oğullarımı, onların büyüyen hallerini kaybetmiştim. Asla nasıl büyüdüklerini göremedim, onların yaptıkları güzel şeyleri, başarıları izleyemedim, yanlarında olamadım. Ama her hafta, aksatmadan, bir mektup gönderdiler bana, iki kardeş. Ve Mete'nin bana gönderdiği mektupların, her birinin, her bir sayfasının içinde, hep senin fotoğrafların vardı, Eyşan."
Karnımın tam içinde, midemin çukurunda tuhaf, hafif, sıcak bir yanma, bir kıpırdanma hissettim. Derin, şaşkın bir nefes aldım. Alparslan Albay, sol yanağına, o derin kırışıklıkların arasına usulca süzülen bir damla yaşı, elinin tersiyle, mahcubiyetle sildi.
"Mete, o içine kapanık, o dünyaya küs, o ikiziyle bile oynamayan, kimseyi yanına yaklaştırmayan haylaz çocuk, senin fotoğraflarına bakarak, senin sayende barıştı hayatla, insanlarla, kendisiyle. Sen, onun için bir umut ışığı oldun, o karanlık günlerde."
Nedenini, bu kadar samimi, bu kadar derin bir sebebini bilmediğim bir duyguyla, gözlerim birden doldu, bir sis kapladı. Albay, gözlerimin dolduğunu, o parıltıyı fark ettiğinde, kafasını iki yana, yorgunca salladı ve derin, inleyen bir iç çekti.
"Onlar da büyüdüler, tıpkı senin gibi, bizim gibi, asker oldular. Vatanlarının, bayraklarının, namuslarının ne demek olduğunu çok iyi öğrendiler. Ve işte o zaman, işler daha da kızıştı, daha da çetrefilleşti. Eşimin, Hümeyra'mın şehit olmasına sebep olan kişinin, o hainin kim olduğunu, maalesef ki çok geç de olsa öğrendik. Askeriyeye, o gün, o karanlık günde gelen o 'asker', o sıcak çorbayı içen, o yemek yiyen, o sohbet eden adam, Raşit Fas'tan başkası değildi. O, içimize sızan, güvenimizi kazanan, evimize kadar giren bir casustu, bir haindi. Anlamadık, onca yıl birlikte olduğumuz halde anlayamadık, göremedik, seçemedik. Ama anlayabilirdik, görebilirdik, seçebilirdik. Keşke..."
Albay'ın gözlerinden, bu sefer ardı ardına, iki üç damla daha yaş süzüldü. Bakışlarını yukarıya, tavana, sanki gökyüzüne, orada bir yerlerde olanlara kaldırdı.
"Hümeyra, son günlerinde, son gecesinde bana demişti ki: 'Alparslan, bu adama güvenmeyin, bu Raşit'e bir şey oluyor, değişiyor, onunla ilgili bir şey var, hissettim.' Ama biz dinlemedik, üstüne gitmedik, uyarıları ciddiye almadık. Sırt sırta çarpıştığım, aynı ekmeği bölüştüğüm, aynı yastığa baş koyduğum adam, benim kendi eşimin mezarını kazdırdı, benim ellerimle."
Albay'ın omuzları, o güçlü, o heybetli omuzları, birden şiddetle sarsılmaya, titremeye başladı, içindeki fırtına dışarı vuruyordu. Kafam hafifçe sağa doğru, bir anlamışlıkla, bir acıyla yattı. Avuç içlerini, o nasırlı, o yorgun avuçlarını yüzünde, gözlerinde, yaşlarında gezdirdi ve yeniden, daha derin, daha yanık bir iç çekti. Ruhum, sanki biri tarafından ele geçirilmiş, onun acısına, onun yalnızına ortak olmuş gibiydi. Ben de ağlamamak için kendimi zorluyor, dişlerimi sıkıyordum. Albay, burnunu çekti, toparlanmaya çalıştı ve kafasını iki yana, kararlılıkla salladı.
"Raşit'in casus olduğunu kesin olarak öğrendikten sonra, beni hemen, daha sessiz, daha karanlık bir cephede savaşmam için MİT'e atadılar. Baban ve annen, her operasyon öncesi benden gizli bilgiler alır, ona göre planlarını yapar, ona göre hareket ederlerdi. Ta ki o lanet güne, 24 Kasım 2019'a kadar, işte o gün şehit düşene kadar. Harbiden, yemin ederim ki, hayatımda en çok dağıldığım, en çok yıkıldığım, en çok acıyı hissettiğim gün o gündü. İçim içimi yiyor, boğazıma kadar hırs ve acı doluydum, ellerim kelepçeli gibiydi, bir şey yapamıyordum, ne yapacağımı bilmiyordum. Raşit'i arıyordum, bir türlü ulaşamıyordum, onunla ilgili haber alamıyordum, çok kötü, çok çaresiz bir durumda kalmıştım. Ne yapacağımı, nereden başlayacağımı düşünürken, tam o sırada, penceremin soğuk, nemli camının kenarına bir kuş kondu. Sarı, minicik, upuzun, tüyleri ıslak, zayıf, ama bir o kadar da güzel bir kuş... Cama, camın soğuk yüzeyine kafasını, gagasını sürttü, sürttü, sanki yardım istiyor gibiydi. Onu içeriye, odama aldım. Bir süre odada, dört duvar arasında, özgürce, çılgınca uçtu, durdu ve sonra, birden, masamın üzerine, tam da bakmayı aklımın ucundan bile geçirmediğim, farkında olmadığım bir dosyanın tam üzerine kondu, tünedi. Gittim, o dosyayı açtım ve neyin ne olduğunu, o gün, o saatte gördüm, anladım, oldu."
Dudaklarında buruk, hüzünlü, unutulmaz bir tebessüm oluştu.
"Güvercin Timi'nin o kara gün, o yemin töreni sonrası, kayıtlara geçirilmiş gizli bir listesi, en başında, ilk sırada senin ismin: Asena Gündüz. İşte o an, dosyayı inceledim, araştırdım, sorguladım. O sırada Şırnak'ta görev yapan, biricik dostum merhum albay, rahmetli Timuçin sayesinde, seni bu göreve, bu kutsal, bu tehlikeli göreve ben dahil ettim. Seni bana, o karanlıkta, o umutsuzlukta bulan, bana ulaştıran ise bir Kanarya'ydı, küçük, sarı bir kuştu."
Ellerini yüzünde, gözlerinde, alnında bir kez daha gezdirdi, sanki tüm bu anıların tozunu, acısını silmek ister gibi ve ellerini yeniden, sıkıca, kenetledi.
"Sana bunları, geçmişin tozlu raflarındaki bu ağır sırları anlattım, Eyşan, çünkü bilmeni istedim. Annen ve baban, bu dünyada benim görüp görebileceğim, tanıyıp sevebileceğim en değerli, en cesur, en vefalı insanlardı. Rahmetli Asiye Yengen, iki tane küçücük oğlumu, bir ana şefkatiyle, bir kucak dolusu sevgiyle büyüttü, adam etti. Bu devirde, bu zamanda, kim, kim bunu yapardı ki? Ama onlar yaptı, kendi canlarından verdiler. İşte bu yüzden, bu onurlu borçtan ötürü, ben de, ne pahasına olursa olsun, seni koruyacağım, kollayacağım, kanatlarımın altına alacağım, kızım. Söz veriyorum."
İşte o an, o zorlu, o taşlı yolların, o karmaşanın, o çaresizliğin içinde bir nokta, en güzel, en umut verici bir hakikat belirdi. Düştüğün, yere çakıldığın, en dibe vurduğun anda, aslında seni kurtaracak, sana elini uzatacak bir el, bir yüz her zaman vardı. Sadece başını kaldırıp etrafına bakman, görmen, fark etmen yeterli olacaktı.
Mete, tüm bu zamana, bu karanlık yola, bu acılara rağmen, benimle birlikte büyümüştü, fotoğraflarımla, mektuplarımla, hayallerimle. Peki, o zaman, nasıl olmuştu da beni, karşısında, gözlerimin içine bakarak tanıyamamıştı?
"Gözlerin, farklı bakıyor." dedi, iç sesim.
Haklıydı.
"Bir süre daha kendini sakla Eyşan."
İç sesim, yine haklıydı.
Mete Mert Çakır, Ağzından
Korktuğun ne ise, bir gün elbet kaybedeceğin şey tam olarak odur.
Korku, tıpkı bir gölge gibi peşini bırakmaz ve en ummadığın anda, en savunmasız olduğun yerde karşına çıkar. İşte bu yüzden, neyden korktuğunu bilmek, onunla yüzleşmek, belki de hayatta kalmanın tek yoludur.
Güvercin Timi beni, o uzun, o sessiz yolculuğun ardından kaldığımız evin kapısının önünde bıraktıktan sonra, evdekilerin hiçbirisiyle tek bir kelime dahi konuşmadım, onların endişeli bakışlarını bile görmezden geldim. Hızla, bir ok gibi odama girip kapıyı arkamdan sertçe, bir gürültüyle kapattım, dış dünyayı, tüm o karmaşayı, tüm o acıyı dışarıda bıraktım. Çalışma masama ilerleyip sandalyeye oturdum.
Sol köşemde, saygı duruşunda gibi, ayakta duran o kutsal, o yorgun üniformaya elimi usulca, titreyerek uzattım. Parmak uçlarımın ucunda, yavaşça, bir okşayışla gezindiğim üniforma, aslında ait olduğu kişiyi, yüzünü şimdi ancak hayal meyal, bir rüya gibi hatırladığım bir kadını anımsatıyordu bana: Annemi.
Oturduğum sandalyede kendimi geriye, yorgun ve çaresiz bir şekilde bıraktım, başım arkaya düştü, gözlerim tavandaki çatlaklara takıldı. Zihnimin derinliklerinde, yıllardır orada bekleyen o anıyla birlikte gözlerimi yavaşça, teslimiyetle kapattım.
O kara gün…
Evimiz, o gün ilk defa, belki de son defa bu kadar kalabalık, bu kadar tıklım tıklımdı. Ama bu kalabalık, bir düğünün, bir bayramın neşesi değildi; tanımadığım, yabancı, siyahlar giymiş insanlardan oluşan, korkunç bir sessizliğin ve hıçkırıkların ortasında boğulan bir garipti. Etrafta, bir o yana bir bu yana koşuşturan, feryat figan ağlayan, birbirlerine sarılıp yıkılan insanların bedenlerinde, gözlerinde tarifsiz bir acı vardı. Evimiz, o sıcacık, o güvenli evimiz, ilk defa bu kadar yabancı, bu kadar soğuk, bu kadar kalabalıktı.
Arada, o ağlayan, o kıvranan bedenlerden bazılarının yaşlı, yorgun gözleri bana, o küçücük, o donup kalmış çocuğa değiyor ve daha da hıçkırarak, daha da yıkılarak ağlamaya devam ediyorlardı. Neden ağladıklarını, bu kadar üzüldüklerini anlamıyordum, sadece korkuyordum.
Bir acı, bu dört duvarın arasına, evimizin tam ortasına sıkışıp kalmış, herkesin boğazını sıkıyor, nefesini kesiyordu. Küçücük bedenim, o soğuk, o yüksek salonun pervazından çekildi, usulca, sessizce kaydım ve annemin odasına gittim.
Yatağın tam ortasında, bir çocuk gibi dizlerini karnına çekmiş, iki yana sallanarak, hıçkıra hıçkıra ağlayan, koca cüssesiyle yatağı inleten babam vardı. Omuzları, o güçlü, o beni göklere kaldıran omuzları, şiddetle sarsılıyor, hıçkırıkları odanın dört bir duvarında yankılanıyor, taşları ağlatıyordu. Sesi dışarıya, o acımasız kalabalığa duyulmasın diye, odanın kapısını usulca, titreyen ellerimle kapattım ve sonra, olduğum yere, kapının dibine, soğuk parkelere çöktüm.
İşte o an anladım ki acı, aslında dört duvarın arasında değildi. Bir odada, bir evde, bir sokakta değildi.
Acı, kocaman, kör edici, durdurulamaz, amansız bir ateşti. Ve bu ateş, sanki kaderin acımasız bir cilvesiyle, onlarca, yüzlerce evin, huzurlu yuvanın arasından bir tek bu evi, bizim evimizi seçmiş, bir tek bu evi yakıyor, bir tek bizi kül ediyordu.
Gözlerimi, o karanlık anıdan, o çocukluğumdan söküp alırcasına açtım ve parmaklarımı annemin üniformasının üzerinden, bir vedayla çektim, bıraktım. Bakışlarımı, odanın öbür ucundaki pencereye çevirdim.
O eve düşen o lanetli ateş, işte hâlâ, yıllar sonra bile, ruhumun ta derinliklerinde, en karanlık, en gizli köşesinde hiç sönmeden, hiç dinmeden yanmaya, kor olmaya, ciğerlerimi dağlamaya devam ediyordu. İntikam hırsıyla, ateşle kavrulan bedenim, bu zehrini daha da açığa vuruyor, her geçen gün biraz daha kararıyordu.
Annemin mezarını, o soğuk toprağın altındaki huzurunu ziyaret ettiğimiz 24 Kasım 2019 tarihinde, tam mezarın başında dururken babamın cebindeki telefon acımasızca çalmıştı. Babam, yüzü bembeyaz, elleri titreyerek telefonu kapattığında, neredeyse olduğu yere, o ıslak toprağa yıkılacaktı, dizleri bükülüyordu. Caner ile bir an onun kollarına yapıştığımızda, onun ağırlığı altında neredeyse biz de yere düşecektik ve işte o an, acı, o tanıdık, o korkunç acı, bir tokat gibi yeniden yüzümüze vurdu, gözlerimizin içine baktı.
"Daha kaç şehit vereceğiz size? Doymadınız kana, doymadınız!"
Ateş, yine düştüğü yeri yakmıştı. Babamın en yakın arkadaşları şehit olmuştu.
Asena'nın, o efsanevi Güvercin'in içindeki ateşin ne halde olduğunu ne kadar yandığını tam olarak bilemezdim; ama bir yerlerde, derinlerde, yüreğinin en karanlık çukurunda, tıpkı benim gibi, belki de daha beter yandığını, aynı şeyleri hissettiğini, aynı zehirle beslendiğini kesinlikle biliyordum.
Artık bir şeyler yapma, bu ateşi bir çığlığa, bir eyleme dönüştürme zamanı gelmişti, hatta çoktan geçiyordu. Bin bir güçlükle, ellerim hâlâ titreyerek masamın kenarında duran o soğuk, o siyah telefonu aldım ve ekranını açtım. Beşinci sıradaki, kayıtlı numarayı buldum, tuşladım ve yavaşça, bir kurban sunar gibi kulağıma yasladım.
"Alo?" dedi karşıdaki ses.
İçimdeki o kadim, o vahşi ateş, bu sesle birlikte bir anda büyüdü, alevlendi, coştu ve tüm bedenimi, tüm varlığımı yeniden, eskisinden de beter sarmaya, kavurmaya başladı. Önce beni yaktı, sonra babamın o gece yatağa düşüşünü, o çaresiz anı yaktı, ardından da yıllar boyunca fotoğraflarına bakarak, onun hayaliyle büyüdüğüm o kızı, Asena'yı, Güvercin'i içine hapsetti, yuttu, yok etti.
Ağzımda, dilimin ucunda büyüyen, kocaman, korkunç, dönüşü olmayan bir kelime vardı. Bu kelimenin zehri, bir kere döküldü mü, herkesi, her şeyi saracak, yakacak, yok edecekti. Ama ben bunun bedelini, pişmanlığını ve yarınlarımı ne kadar ağır ödeyeceğimi bilmiyordum.
"Buluşalım, Eyşan. Seni, Sangria içirmeye götüreceğim."
Telefonun ucundaki kadın, bir an için sessiz kaldı, düşündü, tereddüt etti, sonra bunu kabul ettiğini söyledi, sesi yumuşak ve meraklıydı. Aramayı hiç beklemeden, bir şey daha eklemeden sonlandırdım.
Çok hızlı bir duş alıp üzerimdeki kokmuş ve kan lekeleriyle dolu tenimi temizleyip dolabın tam karşısına geçtim. Beyaz, yüksek boğazlı bir kazak ve altına da mavi bir kot pantolonu üzerime geçirdim. Dolabın kapağını kapatmadan, bir de kalın, siyah bir kaban kaptım, odadan çıktım.
"Komutanım, nereye böyle?" diye sordu Mücahit, endişeli ve sorgulayıcı bir sesle, salonun ortasında dikilirken.
Cevap vermedim, adımlarıma devam ettim.
"Komutanım, siz daha yeni yaralandınız" dedi Alper, bu sefer o da itiraz etti, sesi yalvarır gibiydi. "Lütfen, bir yere gitmeyin, dinlenin."
Bir hışımla Alper'e baktım, gözlerim ateş püskürüyordu.
"Ne zamandan beri alt, üstü sorgulamaya başladı?" diye söylendiğimde Alper ve Mücahit gözlerini kaçırmıştı. Üzerime kabanımı giyerken devam ettim. “Rütbenizi mi unuttunuz, yoksa ben mi fazla müsamahakâr davrandım?"
Masanın üzerinde duran araba anahtarlarını bir hamlede aldım, sol elimi kabanımın derin cebine soktum ve onlara sırtımı döndüm. Evin giriş kapısına doğru yürüdüm. Tam kapıya uzanmıştım ki, omzumda sıcak, ağır ve tanıdık bir el hissettim. Başımı hafifçe sola çevirdiğimde, Caner, o her zamanki gibi sakin, anlayışlı, fakat bu sefer daha da ciddi gözlerle bana bakıyor, ta içime işliyordu.
"Alevi körüklüyorsun, Mete," dedi, sesi alçak, tecrübeli ve uyarıcıydı. "Dikkat et, sonu iyi olmayacak.”
Omzumdaki elini yavaşça çekip, sessizce salonun derinliklerine, diğerlerinin yanına geçti. Dişlerimi sıktım, çenem kasıldı, hiçbir şey söylemeden kapıyı açtım, eşiği geçtim ve evden, o sorgulayan gözlerden uzaklaştım. Her birinin gözlerindeki o derin, o içten endişe, aslında benim zihnimdeki o karanlık, o intikam dolu düşüncelerin, o vahşi planların önüne geçemiyordu. Ama onlar, ne yazık ki çok iyi biliyorlardı ki, asıl ateş karşımdaki insanın bana yapabileceklerinde değil, benim kendime, kendi karanlığıma, kendi hırsıma yapabileceklerimdeydi.
Tıpkı Asena Gündüz'ü korumak için hatalara bulanmam gibi.
Sol elimi cebimden çıkardım ve arabanın soğuk, demir kilidine taktım, çevirdim. Seri, sinirli hareketlerle kontağı çevirdim, motor homurdandı, canlandı ve direksiyonu iki elimle sımsıkı, kemiklerim gıcırdarcasına kavradım. Sadece on dakikalık, kısacık bir yol vardı önümde. Ama bu yol, sanki ulaşılması en zor, en tehlikeli, en gizemli mesafe gibiydi, ta ki evinin önünde, o loş ışığın altında bekleyen kadını görene kadar.
Eyşan, üzerine giydiği koyu renkli paltosuyla, elleri ceplerinde, başı hafif eğik, usulca beni bekliyordu. Arabayı tam önünde, durdurduktan sonra, dört adımda sağ kapıya doğru ilerledi, yan koltuğa oturdu, kapıyı kapattı. Emniyet kemerini takarken, dudaklarında yorgun, fakat bir o kadar da içten bir gülümseme belirdi ve yüzüme, gözlerimin içine bakarak gülümsedi. Ama bir anda, o gülümseme, bir solan çiçek gibi yavaşça dudaklarından silindi, kayboldu ve gözleri, yüzümdeki o taze, o kanlı, o morarmış yaralarda, bere izlerinde takılıp kaldı, dondu.
"Yüzüne ne oldu böyle?" diye sordu, sesi endişeli ve şaşkındı. Elini kaldırıp usulca, bir kelebek dokunuşuyla dudağımın kenarındaki o kesik, o sızlaya yaranın tam üzerine, neredeyse değecek gibi koydu. Bir ateşe, kızgın bir küle dokunmuş gibi, bir anda, istemsizce, acıyla ve bir şeyden kaçar gibi hızla kendimi geriye çektiğimde, yüzümü buruşturdum.
'Hoşt,' dedim içimden, kendime. 'Ben kendimi Asena'ya saklıyorum' Bunu söylemek, haykırmak, içimdeki yangını dökmek istedim ama diyemedim, susmak zorundaydım. Eyşan, temkinli, yavaş, anlamaya çalışan bir hareketle gözlerini gözlerime çevirdiğinde, başımı hafifçe sola, yorgunca, çaresizce eğdim.
"Acıyor." dedim.
Kafasını ağırca salladı. "Bunu sana kim yaptı?"
"Babam ile kavga ettik, o da adamlarını üzerime saldı." diye bir açıklama yaptım dürüstçe. Bunda bir yalan yoktu. Eyşan, şaşkın ve sorgulayan gözlerle beni inceledi, uzun uzun, baştan aşağıya süzdü. Sonra, önüne, karanlığa döndü, ellerini kucağına koydu ve bir daha yolculuk boyunca, bu konuyu, yüzümdeki yaraları bir daha asla sorgulamadı, açmadı.
Sessizlik, uçsuz bucaksız bir okyanus gibi aramızda dalgalandı, durdu.
1 Ekim 2021 / Mardin
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Her bir seçimin, atılan her bir adımın arkasında, görünürde ya da gizlide, mutlaka belli bir neden vardır. O nedenler, tıpkı bir heykeltıraşın elleri gibi bizi biz yaparken, sonuçlar ise verdiğimiz her kararı bize defalarca, bıktırırcasına sorgulatırdı. Hata yaptığını, yanlış yolda olduğunu fark ettiğin an ise her şey bir anda sona ererdi. Ne o karar kalırdı sorgulanabilir bir şekilde, ne de vicdanın rahat yüzü görürdü bir daha.
Zihnimde darağacına astığım cümleler vardı. Her biri pişmanlığım ile idam edilirken ruhum, çoktan sessizliğe bürünmüştü. Yalnızca karşımdaki adamın hata yapmasını bekliyor ve o hatanın üzerini örtmek için pusuya yatıyordum.
"Bu zamana kadar o seni bulamadı ama sen onu buldun. Hata yapmasını önle, Eyşan. Unutma, onun hatasının geri dönüşü olmaz." diyen Alparslan Albay'ın o derin, o uyarıcı cümleleri, işte şimdi, zihnimdeki o kara darağacının etrafında, halkalar çizerek, ıslık çalarak, sanki dans eder gibi geziniyor, durmuyordu. İçimi kemiren, şüpheyle dolduran noktalardan biriydi bu. Peki ya ben hata yaparsam, ya ben yanlış yolda, fazla ileri gidersem, o zaman beni kim önleyecekti, beni kim durduracaktı, kim kurtaracaktı?
Derin, ciğerlerimi yırtarcasına bir iç çektim ve bakışlarımı etrafta, o büyüleyici, o karanlık mekânda gezdirmeye başladım. Burası, gerçekten çok büyük, tarihi, bir o kadar da gizemli bir şarap mahzeniydi. Yukarıya, birbirine paralel, iki dar, taş merdiven çıkıyor, tavanın karanlığına karışıyordu. Duvar boyunca, neredeyse tavana kadar uzanan, eski ama tertemiz raflarda, yüzlerce, belki binlerce şişe şarap, birer tarih gibi, birer sır gibi sıralanmıştı. Bakışlarım masanın üzerine, tam ortadaki o küçük, şık, kristal bardak takımına kaydığında, her biri adeta bir sanat eseri gibi, keyif ve tehlike vaat ediyordu.
"Evet, geldim. Biraz geciktim, kusura bakma," dedi birden Mete elindeki malzemeleri kesme tahtasının üzerine bıraktı. Koltuk altına sıkıştırdığı orta boylu bir şişeyi alıp masanın üzerine bıraktı. Ellerimi geriye yaslayıp gerindim. Eline tirbuşonu alıp şişeyi ihtişamla açtı ve önündeki küçük bardaklardan birine bir tutam döktü.
Bardağı, bileğini döndürerek çalkaladı, şarabın duvarlardan süzülüşünü izledi. Sonra gözlerini kapattı, derin bir nefesle kokusuna baktı, adeta bir meditasyon yapıyor gibiydi. Tadına bakmadan önüne ayaklı, tombul gövdeli bir şarap bardağı çekti. Bardak, kusursuz bir şekilde parlıyordu. Şişedeki koyu sıvıyı, dikkatle, üçte birine kadar doldurdu ve bana gülümseyerek, bir sunum yapar gibi uzattı.
"Dene bakalım," dedi, sesinde bir gurur, bir meydan okuma vardı. "Beğenecek misin, merak ediyorum."
Bardağı nazikçe kavrayıp, yavaşça burnuma götürdüm. Keskin, yoğun, adeta bir orman yangınını andıran bir üzüm ve baharat kokusu, zihnimin dört bir yanına sinyaller gönderirken, şaraptan küçük, tereddütlü bir yudum aldım. Kırmızı şarabın o kadim, o yoğun, o tanenli yapısı, tüm dilimi sarmalamış, damağımda ve boğazımda kekremsi, hafif meşe, hafif topraksı, uzunca kalan bir tat bırakmıştı.
Mete, gözlerini ayırmadan, merakla yüzümü incelerken, "Doluca, Hayal serisi," diye söylenmeye başladı, bir profesör edasıyla. "Cabernet Sauvignon ve Shiraz üzümlerinin muhteşem bir harmanı."
Alt dudağımı hafifçe, düşünceli bir şekilde büktüm ve başımı kaldırıp Mete'nin o mavi, o bekleyen gözlerine baktım.
"Güzelmiş, sevdim," dedim, sade ve samimi. "Gerçekten iyi."
Mete'nin yüzü bir anda aydınlandı. Ellerini tek bir kere, sevinçle birbirine vurup, hızla eline keskin bir meyve bıçağı aldı. Kesme tahtasının üzerindeki iri, mor, taze üzümleri, saplarıyla birlikte, acele etmeden, birer birer büyük, kristal sürahinin içine koydu. Ardından, kırmızı, parlak elmaları ve tatlı, sarı portakalları ustalıkla, eşit orta boy dilimlere kesti ve onları da sürahiye, bir şef titizliğiyle ekledi. Birkaç ince dilim yeşil limon, birkaç dilim yumuşak şeftali de ekleyip, eline yanındaki şişeyi aldı. Şişeyi yavaşça eklediği tüm o meyvelerin üzerinde gezdirdi, koyu kırmızı sıvı, meyvelerin arasında kayboldu, karıştı. Bitirdiğinde, biten şişeyi yeniden masanın üzerine, boş bir şekilde koydu.
Kenardan iki uzun, ince, ayaklı bardak çekti ve sürahiyi nazikçe tutup yanıma oturdu. Bardaklara, sürahinin dibinden, meyveleri kaşıklayarak servis yaptıktan sonra, bakışlarını yine gözlerime, derin bir kuyuya bakar gibi dikti.
"Denemek ister misin?" diye sordu, sesi yumuşak ve davetkardı.
Kafamı evet anlamında, düşünmeden salladım ve yavaşça, titreyen bir elle bardağa uzandım. Sangria'dan, ilk yudumu aldığım anda, ağzımda patlayan o taze, o meyveli, o ferah, o bir o kadar da karmaşık tat, bir anda gözlerimi kapatmama neden olmuştu. Boğazımdan, bir şelale gibi, usulca akıp giden o serin, o tatlı, o hafif ekşimsi sıvıyla birlikte gözlerimi araladım ve Mete'ye, o an, her şeyi unutup baktım.
Gülümsememi tutamayarak, "Bu, bu gerçekten çok güzel, harika bir şey olmuş," dediğimde, o da gülerek kendi bardağına uzandı ve büyük bir yudum aldı. Uzun bir süre, göz göze, hiç konuşmadan, sadece yudumlayarak, o anın tadını çıkararak içkilerimizi bitirmeye başladık. Mete, her biten bardağın ardından, sessizce, şefkatle yeniden dolduruyordu. Zaman, işte böyle, bir su gibi, bir rüzgâr gibi, bir şarkı gibi sessizce, fark edilmeden akıp geçiyor, avuçlarımızdan kayıp gidiyordu. Derken, tam o huzur dolu anın ortasında, Mete'nin telefonu acımasızca çaldı, tiz bir sesle.
"İzninle, bir dakika," dedi, sesi biraz tedirgindi, ayağa kalktı ve telefonu açıp bir köşeye, duvarın dibine çekildi.
Ben de ağırca oturduğum yerden kalktım ve onun peşinden, bir gölge gibi gittim. Duvarın tam köşesinde, onun konuştuğu yere, gözükmeyecek bir şekilde saklanıp, kulağımı dört açarak konuştuklarına kulak vermeye başladım.
"Gelme buraya gelme sakın," dedi Mete, sesi alçak ama oldukça sertti. "Eyşan burada, yanımda."
Karşı taraftaki sesi, boğuk bir hışırtı, bir şeyler söylüyordu, tam seçemiyordum.
"Biraz daha içtikten sonra, nasıl olsa sarhoş olacak zaten. O zamana kadar ben hallederim. Merak etme," diye devam etti Mete, telefonu kapatmadan önce.
Dudaklarımda, fark edilmeyen, sinsi, karanlık bir gülümseme belirirken, sessizce, ayak sesimi duyurmadan, hiçbir şey olmamış gibi yerime, masanın başına geri döndüm. Şanslıydım, çok şanslıydım ki, alkole karşı doğuştan gelen, babamdan miras bir direncim vardı, kolay kolay etkilenmez, kontrolümü kaybetmezdim. İşte bu kriz, bu beklenmedik fırsattı. Şimdi bu fırsatı, lehime nasıl çevirebilirim, Mete'nin ağzından nasıl bir sır, nasıl bir itiraf koparabilirim diye düşünmeye başladım.
Tam o sırada, duvarın arkasından Mete belirdi, telefonunu cebine koyup bana doğru, ağır adımlarla yaklaşmaya başladı. Bardaktaki şarabı bir dikişte, hızlıca bitirip, boş bardağı önüne doğru, ister gibi uzattım.
"Bir tane daha alabilir miyim?" diye sordum, sesimi olabildiğince yumuşak, biraz da sızlanır gibi ayarlayarak. “Uzun zamandan beri böylesine güzel bir gece geçirmemiştim.”
Mete, kafasını onaylar gibi salladı ve bardağımı yeniden, ağzına kadar, meyveleriyle birlikte doldurdu. Zamanı en akıllı, en kurnaz bir şekilde kullanıp, sürahinin dibine, son damlalarına kadar ulaştım. Yavaşça, ağır ağır, tüm o zehri, o lezzeti içime çektim. Artık rol yapma, planımı uygulama vakti gelmişti. Elim yapmacık bir şekilde şakağıma, sanki ağrıyormuş gibi yaslanıp, başımı hafifçe sallayarak sarhoş numarası yapmaya hazırlandım.
"Sanırım, sanırım biraz fazla kaçırdım," diye fısıldadım, sesimi peltek bir hale getirerek. Bakışlarımı ona, süzerek çevirdim. Mete, gülümseyerek, hafifçe alay eder gibi bana bakıyordu. O anda fark ettim ki, o henüz bardağındaki ikinci şarabını bile bitirmemişti, neredeyse hiç içmemişti. Derin, hazırlıklı bir nefes aldım, sıra gelmişti.
"Biliyor musun?" dedim, sesimi bir sır verir gibi kısarak. "Bazen buralardan, bu şehirden, bu karmaşadan kaçıp, ta Şırnak'a, o dağlara, o topraklara gidesim geliyor. Mardin'de yaşadığım onca olay, onca acı, onca yalan... çok ağır geldi bana, bilemezsin."
Mete, anlamaya çalışan, sorgulayan, ama bir o kadar da meraklı bakışlarını benden ayırmadan, sessizce, öylece bana bakmaya devam ediyordu. İşte o an, zihnimdeki o kara darağacında, yeni bir cümle daha, son bir cümle daha yükselmeye, idam edilmeyi beklemeye başladı.
"Mete, çocukluğunun birçoğunu senin fotoğraflarınla geçirmişti. İkiziyle bile oynamayan, neredeyse hayata küsen o yaramaz çocuk, senin sayende barışmıştı hayatla, insanlarla, umutla."
Alparslan Albay'ın o ağır, o anlamlı kelimeleri, teker teker, birer mahkûm gibi darağacına çıkmaya, son sözlerini söylemeye hazırlanıyordu ki, elimi yavaşça, titreyen bir elle havaya kaldırdım. Elim, usulca, bir kuş tüyü gibi, Mete'nin yüzündeki o taze, o kabuk tutmuş yarasının tam kenarına, dudaklarının hemen dibine dokundu. Bekledim. Mete, bu sefer geri çekilmedi, kaçmadı, sadece derin, yavaş bir nefes aldı. Bir an için nefesimi tuttum, bütün cesaretimi topladım ve yüzüne, ağır ağır, bir pusula gibi yaklaştım. Baş parmağım, onun dudağının kenarındaki o kesik, o kırmızı yaranın tam üzerinde, bir mühür gibi mıhlanıp kaldığında, gözlerimin içine, gözbebeklerimin ta içine baktım. O mavi gözlerinde, o an, o siyah noktalar, o ele veren o karanlık noktalar küçülmüş, iğne ucu kadar olmuştu.
"Acaba," diye fısıldadı içimdeki o tedirgin, o şüpheci ses, "Acaba bizim, Asena olduğumuzu öğrendiğinde, bu adam ne yapacak, nasıl tepki verecek?"
"Bir gün, zamanı geldiğinde," dedim, bu sefer yüksek sesle, alçak ve kararlı bir tonda, "bunu senin yapmana izin vereceğim."
Cümlemi bitirdikten hemen sonra kafamı aniden, rol icabı, sarhoş bir ağırlıkla, bir taş gibi Mete'nin geniş, sıcak omzuna yasladım, gözlerimi kapattım. Eli hemen, şefkatle yanağıma, yüzüme dokunduğunda, gözlerim hâlâ kapalı, sadece nefes alıp veriyor, uyuyormuş, sızmışım gibi yaptım. Mete, bir an öylece durdu, sonra yavaşça, başımı omzundan kaldırdı. Ayağa kalkıp beni baş aşağıya omzunun üzerine aldı ve yürümeye başladı.
Ben de o an, gözlerimi hafifçe, bir milim araladım ve yere, o taş zemine, ağır ağır geçen ayaklarına baktım. Arabanın tam önünde durduğumuzda, ön kapıyı açtı ve beni sarsmadan koltuklara yerleştirdi.
Yüzümde, sıcak, düzenli, nemli nefesini hissedebiliyordum. Çok yakındı, sadece bir nefes kadar. Kalp atışımı kontrol etmek, ona belli etmemek için büyük bir çaba sarf ediyordum. Parmakları yüzümde, yanaklarımda, alnımda, şakaklarımda, daha yeni yeni iyileşmeye başlayan yaralarımın, izlerimin üzerinde geziniyordu. 'Acaba benim kim olduğumu, Asena olduğumu biliyor muydu, çoktan öğrenmiş, sezmiş miydi, yoksa hâlâ bir şeyden haberi yok muydu?' diye düşünürken, tam o karmaşanın tam ortasında, Mete'nin alçak, boğuk, tehlikeli derecede sakin olan sesi, zihnimdeki o darağacında sallanan, idamı bekleyen tüm cümleleri bir anda indirdi, paramparça etti ve onların yerine geçti.
"Bir gün," dedi, nefesi dudaklarımın tam üzerinde, gözlerim hâlâ kapalı, "zamanı geldiğinde, inan bana Eyşan, bu oyunu bozacak, bu rolü sonlandıracak olan ne yazık ki ne ben olacağım, ne de başka biri. O gün, o saat, o an, geldiğinde, kendini mahvedecek, kendi sonunu getirecek olan, yalnızca ve yalnızca sen olacaksın. Bunu asla unutma."
Yorumlar (1)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Eline sağlık