GÜVERCİN

VII - KİRLİ BEYAZ

⏱️ 19 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkısı;

Without You, Extended, Ursine Vulpine ft. Annaca

Mete Mert Çakır, Ağzından

Küçük bir çocuğun ağlamasını işitiyordum.

Boğuk fakat bir o kadar da güçlü hıçkırıkları kulaklarımda yankılanıyor, sanki bir el ruhumu sıkıyor, acıtıyor, paramparça ediyordu. O masum çaresiz ses, kalbimin en derin, en karanlık çukurunda bir yangın başlatıyordu.

"Anne! Neredesin, çok korkuyorum!"

Küçük çocuğun haykırışı, kalbimin bin bir parçaya bölündüğünü hissettirmişti. Çocuğun ağlamaklı sesi giderek azalırken ufukta bir ışık yandı. Arkası dönük iki kadın belirdi. İkisinde de saç rengi ve boyutları aynıydı. Lakin biri asker üniformasıyla diğeri ise sivil kıyafetiyleydi.

“Öleceksin, Asena!”

Bu, Eyşan Boduroğlu'nun sesiydi.

Eyşan'ın elinde bir anda bir silah belirdi ve hiç tereddüt etmeden, arkası dönük duran kadını tam sırtından vurdu. Kurşunun sesi, boşlukta yankılandı.

"Asena!" diye bir ses yükseldiğinde gözlerim irice açılmıştı. Bedenim geriye doğru düşmeden önce gördüğüm son şey, Eyşan'ın bana gülerek bakan simasıydı. İrkilerek yatakta doğrulduğumda beni, pervazın kenarında izleyen Caner'i gördüm. Kafasını iki yana sallayıp salona geçerken ayaklarımı yataktan sarkıttım. 

Bakışlarım üzerimde, bir gece öncesinin yorgunluğuyla gezinirken, hâlâ dünkü kıyafetlerimle, öylece uyuyakaldığımı fark etmiştim. Bıkkınca oflayarak gözlerimi devirdim ve dolaba doğru yürüdüm. Üzerimdeki buruşmuş kıyafetleri, tamamen simsiyah, resmi bir takımla değiştirip kararlı adımlarla salona geçtim.

Sehpanın üzerinde, her zaman durduğu yerde, soğuk ve sessiz bekleyen silahımı alıp, belime, kemerime yerleştirdiğim sırada, kahvaltı masasında, telaşsızca çayını yudumlayan Alper, başını kaldırıp bana baktı.

"Komutanım, kahvaltı etmeyecek misiniz?" diye sordu, sesi sakin ve sorgulayıcıydı.

Kafamı hiç düşünmeden iki yana salladım. Masanın üzerinde, hali hazırda, demli, koyu ve mis gibi kokan bir çay bardağı vardı, bir an için ona uzanıp, derin bir yudum aldım. Ardından, yumuşacık, eski koltuğa çöktüm, yaylar gıcırdadı. Sigara paketimden yorgun bir dal çıkartıp, dudaklarımın arasına bir alışkanlık gibi yerleştirdim ve zehrin, ciğerlerime dolmasına, beni uyuşturmasına izin verdim. Öbür yandan, çayımdan bir yudum daha aldım. Ardından sehpanın üzerine bıraktım.

Caner'in telefonu, tam o anda tiz bir sesle çaldı. Sigaradan, derin bir nefes daha çektim, dumanı ciğerlerime hapsettim. Kaşları telefonuna baktığı anda çatıldı, yüzü gerildi. Ağzındaki lokmayı aceleyle bitirip, aramayı cevapladı.

"Efendim?" diye söylendi, sesi alçak ve meraklıydı. Sigaramın yarısını küllüğe bastırdım.

Her ne duyduysa “Ne!” diye bağırdı. Hiddetle sandalyeden kalktı, ayağa fırladı. Bakışları suçlayıcı bir şekilde beni bulduğunda, gözlerinde bir ateş, bir yangın vardı. Kafasını ağırca, bir acıyla, bir pişmanlıkla iki yana salladığında, artık benim de kaşlarım merakla, endişeyle çatılmıştı. Telefonun ekranı, kulağında parlamaya başladığında, telefonu indirdi ve masaya, sertçe, bir tokat gibi koydu. İki kararlı, öfkeli adımda karşıma, tam önüme geçip, sehpayı tek hamlede, gürültüyle sola doğru ittirdi. Ellerini yakama yapıştırıp, sertçe koltuğun üzerinden ayağa kaldırdı.

"Sana 'Hata yapacaksın.' dedim, değil mi?" dedi ve sarstı. Alper, yanımıza gelip elini Caner'in koluna koydu.

"Yapma Caner komutanım."

Caner, Alper'i dinlemedi ve bana bakarken çenesini gerdi. "Çek elini, kalbini kırarım."

Alper yavaşça elini Caner'in kolundan çektiğinde Caner, yakalarımda tuttuğu ellerini bırakmadan önce koltuğa doğru beni ittirdi. Dengemi koruyup ayakta dikilmeye devam ettiğimde dişlerimi sıktım.

"Ne oldu?"

Caner, sinirle güldü.

"Elinin körü oldu. Babamızı ve Güvercin timini kaçırmışlar. Hem de kim tarafından biliyor musun Mete Yüzbaşı? Sana ısrarla 'Yapma, bu işin peşini bırak. Sana, bana, bize zarar verecek o kadın.' dediğim kişi, Eyşan Boduroğlu!"

Duyduğum bu isimle bir anda bütün bedenim boşaldı, sanki kanım çekildi. Koltuğa bir çuval gibi yıkılırken, bakışlarımı paramparça olmuş, devrilmiş sehpaya, dağılmış kül tablasına, yere dökülmüş çaya çevirdim. Ruhumun en dip, en karanlık, en ücra köşesinde, yıllar önce, bir umutla, bir çocuk saflığıyla yarattığım, büyüttüğüm, beslediğim o kelebeğin, o güzel hayalin kanatları, işte o an, paramparça oldu, kırıldı, döküldü, bitti.

Caner, ısrarla, telaşla, ellerini oynatarak, bir şeyler anlatıyor, bir şeyler söylüyordu ama hiçbir şey duymuyordum. Zihnimde, beynimde, kulaklarımda kocaman, korkunç, sağır edici bir uğultu ev sahibiydi, başımı döndürüyor, gözlerimi karartıyordu. Bu ses, bu uğultu, ellerimi istemsizce kulaklarıma götürmeme, tıkamama, o acımasız dünyayı dışarıda bırakmaya çalışmama neden olmuştu.

Tam o anda, tüm sinir uçlarımı ele geçiren, benliğimi esir alan o korkunç, o kontrol edilemez öfke, ayağa kalkmama, bir yay gibi fırlamama sebep olduğunda, kendimi hiç düşünmeden, koşarcasına odaya, o karanlık, o dağınık odaya attım.

Yatağın üzerinde, buruşmuş, öylece duran yorganı bir anda kavrayıp, sinirle çekiştirip yere fırlattım. Sonra masaya yöneldim. Tek bir hamlede, tüm eşyaları, rafları, dosyaları, kalemleri savurup yere dökerken bile içimdeki öfke dinmiyor, durmuyor, aksine büyüyor, coşuyor, bir sele dönüşüyordu.

Dolabın kapaklarına tüm gücümle yumruklarımla vurup sertçe açtım ve içindeki o tertemiz, o özenle katlanmış kıyafetleri, hiç acımadan, hunharca dökmeye, saçmaya, ortalığı savaş alanına çevirmeye başladım.

"Mete, yapma!"

Gözüm hiçbir şeyi görmüyor, algılamıyordu. Yalnızca onu, onun yüzünü, o gülüşü, o kahverengi gözleri arıyordu. Bir kere görsem, bir kere dokunsam, bir kere koklasam duracağım, sakinleşeceğim o fotoğraf, tam ellerimin arasında, avuçlarımın içinde var olduğunda, dudaklarımın arasından, ciğerlerimin ta derinliklerinden, yüreğimi yırtarcasına, heybetli, korkunç, acılı bir hıçkırık koptu, boşluğa karıştı.

Omuzlarım, bir çocuk gibi şiddetle sarsılarak, titreyerek yere çöktüğümde, o kıymetli fotoğrafı göğsüme, kalbimin tam üzerine, bir emanet gibi bastırdım. Göz kapaklarımı sıkıca, bir daha hiç açmamacasına kapattım, içime kapandım.

Ne zamandır kördüm, hiçbir şeyi, en başından beri, olduğu gibi, gerçekten görmüyordum. Ve işte şimdi, bu acıyla, bu yıkımla, yeniden görmeye başlıyordum, her şeyi, her çirkini, her acımasızı, her ihaneti.

Sanki çoktan ölmüştüm, yıllar önce, belki de doğduğum gün. Ve şimdi, onun varlığıyla, onun ihanetiyle, onun yokluğuyla, bir kez daha, yeniden hayata dönüyordum, ama bu sefer, daha karanlık, daha vahşi, daha ölümcül.

"Mete, lütfen. Başlarına bir şey gelmeden gidip onları bulmamız gerek."

Caner'in bu kesin, bu acil cümlesiyle, dişlerimi sertçe birbirine gıcırdatarak sıktım ve göğsüme, yüreğime yasladığım o değerli fotoğrafı özenle, titreyen ellerimle cüzdanıma yerleştirdim. Her yere saçılmış eşyaların, yırtılmış kağıtların, kırılmış camların üzerinden basarak geçtiğimde, Caner derin, rahatlamış bir nefes aldı ve elini omzuma yavaşça koydu.

"Onu, onları, bu halinle, bu öfkeyle, bu enkaza dönmüş halinle bulamazsın, kurtaramazsın, Mete," dedi, sessizce. "Öncelikle, her şeyden önce ne olduğunu hatırla. Sen bir askersin, bir yüzbaşısın. Herkesten önce şimdi en çok senin sakin olman doğru kararlar vermen gerekiyor.”

Kafamı belli belirsiz salladıktan sonra Caner, Alper'e döndü.

"Buraları topladıktan sonra askeriyeye geç. İrtibat halinde kalalım." dedi ve evin dış kapısını açtı. Peşinden bir gölge gibi sessizce yürüdüğüm sırada, yüzümü yalayıp geçen hafif, serin sabah rüzgârı, derin, tertemiz bir nefes almama, biraz olsun kendime gelmeme yardımcı olmuştu. Caner, sola, arabaya doğru yürüyeceği bir anda, tam sağ tarafımızda, bir korna sesi yükseldi.

Filmli cam aşağıya doğru inerken Caner, bir anda duruşunu düzeltti. Kaşlarım çatılı bir şekilde şoför mahallindeki adama bakarken adam, güneş gözlüklerini burun kemerine indirip bize baktı. "Atlayın, babanızın selamı var."

2 Ekim 2021 / Mardin

Eyşan Boduroğlu, Ağzından

Her düşüncenin bir sonucu, alınmış bir kararın ise bedeli vardır.

Yaptığımız, anlık ya da uzun vadeli tercihler, iyiliğe ya da kötülüğe, doğruya ya da yanlışa, hayata ya da ölüme bizi yönlendirirken, buna sebebiyet vermek, bu yolun başına geçmek, yine bizim, bizzat kendi elimizdedir.

Oturduğum sandalyeden kalkıp hâlâ baygın vaziyette, sandalyelere bağlı olan time baktım. Osman, Deniz ve Kubilay harici iki kişi, daha önce görmediğim yeni yüzlerdi. Büyük ihtimalle Mete yüzbaşı geldikten sonra özel time yerleştirilmişlerdi.

"Eyşan."

Mücahit'in sesiyle ona döndüm. Elindeki iki tane büyük su kovasıyla bana doğru yürüdüğünü fark ettim. Kovalardan birini, ağırlığını hissettirerek ondan aldığımda, dudağımın kenarı sızlayarak burkuldu, hatırlattı kendini. Time, zamanında çektirdiğim o korkunç işkencelerin yanında, bir kova soğuk su, bir hiçti.

"Dök, Mücahit," diye emrettim, sesim soğuk ve kararlıydı.

Mücahit, komutumla, kovasını dökmeye hazırlanırken, ben de elimdeki bir diğer kovayı, tüm gücümle, hiç acımadan sertçe üzerlerine çarparak serptim.

"Ha!" dedi bir ağızdan, hepsi birden, irkilerek, silkelenerek, kendilerine gelmeye çalışarak.

"Ne oluyor, aga, neredeyiz biz?" dedi Deniz, kafasını bir sağa bir sola sallayarak, karanlıkta gözleri bağlı, bir şey görmeye çalışarak.

"Dereye düştük herhalde." dedi Kubilay.

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım, sıktım, dişledim. Mücahit, hızla timin gözlerindeki o ıslak, o kalın bantları çıkartıyor fakat ağızlarını, burunlarını, bilerek maskeli bırakıyordu. Bakışlarım Osman'ın gözlerinde sabit kaldığında Osman; gözlerini kırpıştırdı, etrafı taradı ve en son beni buldu.

Kubilay tam, "Anaa! Kom-" Mücahit, Kubilay'ın kafasına hafifçe vurdu. "Konuşmak yasak!"

Bütün tim bir anda Alparslan albaya baktığında albay, sakince kafasını salladı. Adımlarımı Alev'in yanına sürüklediğimde yavaşça, bir çiçeğe dokunur gibi başını kaldırdım, yüzüne baktım.

"Alev?" diye seslendim, fısıldayarak, bir umutla. Kaşlarım endişeyle çatıldı. Dudaklarından, belli belirsiz, anlamsız, boğuk mırıltılar, birer inilti gibi dökülüp gidiyordu. Çenesini yavaşça bıraktım ve sandalyeme geri döndüm, oturdum. Herkesin gözü sorularla, üzerimde, her bir hareketimde dolanıyor, beni izliyor, sorguluyordu. Yanağımın içini, sinirle, düşünerek sertçe dişledim.

"Barış'ı aradın mı?"

Mücahit kafasını salladı. "Raşit ile Şırnak'taki evdeler. İki saate burada olurlar." dedi. Kafamı sallayıp derin bir nefes aldım.

"Bizi neden buraya getirdiniz?" diye sordu Osman, sesi öfkeli ve sabırsızdı. Sorusunu duymazdan geldiğimde, sertçe sandalyesini oynatmaya, sarsılmaya, kurtulmaya çalıştı.

"Sana bir soru sordum!"

Dilimi dişlerimin arkasında gezdirirken Deniz'in omzuyla Osman'ın omzuna dokunduğunu gördüm. Osman, sinirli bir şekilde bakışlarını Deniz'e çevirdiğinde birkaç saniye baktı ve ardından gözlerini devirip yeşillerini bana odakladı. Ağırca göz kapaklarımı kapatıp açtığımda sanki siniri, bir nebze olsun dinmişti. Elimi cebime soktuğum sıra bakışlarımı Osman'dan çekip albaya baktım. Gözleri kapalı bir şekilde öylece duruyordu. Elimi cebimden çıkartıp göğsümde bağladım.

Evet, Raşit'in istediği olmuş ve herkesi depoya getirtmişti. Bundan sonrası tamamen spontane ve karmaşık gerçekleşecekti. Sıkıntıyla bir iç çektim ve kenarda duran sandalyeyi önüme çektim. Kemerime sıkıştırdığım silahı çıkartıp parçalarını sökmeye başladım. Mücahit, yapmak üzere olduğum şeyi anlamış olmalıydı ki sandalyenin üzerine bir mendil bıraktı. Ardından yanıma çöküp izlemeye başladı.

"Süre tutmamı ister misin?" Mücahit'in gülerek sorduğu soruya ciddiyetle cevap verdim. "Tut."

Silahımı düzenli olarak zaten temizliyordum ama can sıkıntısıyla söktüğüm parçaların tozunu almaya başladım. Sandalyenin kenarında beliren yağ şişesiyle temizlemeye devam ettim. Birleşim yerlerine bir damla sıkıp yayıyor ve ardından kenara bırakıyordum. Bütün parçalar gözümün önünde, tertemiz bir şekilde sıralandığında öne doğru eğildim ve ellerimi havaya kaldırdım.

"Başlıyorum."

Mücahit elindeki telefonu gösterdi ve 'Başla.' dediği an süreye bastı. Çevik hareketlerle silahın bütün parçalarını takıp tabancayı sandalyenin üzerine bıraktığım zaman süreyi durdurup alt dudağını sarkıttı. "On beş saniye, helal olsun." diye söylendi. Bakışlarım Osman'ı bulduğunda maskesinin altından gülümsediğini fark ettim. Gözleri ise 'Hâlâ beni geçemiyorsun.' dercesine bakıyordu. Silahımı belime koyup arkama yaslandım ve gözlerimi bileğimdeki saate çevirdim. Zaman, sanki akmıyor ve olduğu yerde durmuştu.

Mete Mert Çakır, Ağzından

Zihnimde bir yorgunluk, göz kapaklarımın üzerinde de sanki bir ağırlık vardı. Bir elin yüzüme dokunduğunu anladığım an irkilirken gözlerimdeki ağırlık kalktı, bir ışık huzmesi gözlerimi kırpıştırmama neden oldu. Şaşkınlıkla ve merakla etrafıma bakınırken Caner'in gayet rahat bir şekilde önümde durduğunu fark ettim.

"Ayağa kalk, Mete, toparlan," dedi, emir verir gibi, buyurgan bir sesle ve sırtını bana dönüp, yürümeye başladı.

Sözüne güvenerek ayağa kalktığımda artık her şey daha netti. Sayamayacağım kadar masanın üzerine donatılmış bilgisayarlar vardı. Her birinde farklı görüntü ve işlem yapan insanlar bulunuyordu. İki tarafa ayrılmış masaların arasından babam yaşında olduğunu tahmin ettiğim biri, bize doğru yaklaşmaya başladı. Asla kalıplı biri değil, aksine zayıf ve çelimsiz birine benziyordu. Kemerinin kenarında asılı olan silahı ve onun hemen çaprazında bir arma vardı. Tam karşımızda durduğunda yüzünü daha net görebilmiştim.

"Merhaba çocuklar, hoş geldiniz,” dedi, sesi yumuşak ama bir o kadar da otoriterdi. “Ben Erdinç Savaş, namı diğer Mezarcı. Sizi buraya getirme sebebim babanızın ve Güvercin Timinin kaçırılmış olmasıdır."

Sinir uçlarıma ansızın yükselen, beynimi yakan bir ateşin yükseldiğini hissettim, tüm bedenimi sarmalıyordu. Ama nefesimi tuttum, dişlerimi sıktım ve bu öfkeyi, bu yangını bastırmaya, kontrol etmeye, içime gömmeye çalıştım.

"Mezarcı Bey, bunu zaten biliyoruz. Bizi neden yolumuzdan aldığınızı merak ediyoruz?" diye aklımdaki cümleleri dilime yansıtırken Caner'in kolumu dürttüğünü fark ettim. Birçok kişinin bakışları bize dönmüştü ama çok sürmemişti.

"Bana dostunu söyle." dedi ve bir adım daha yaklaştı. "Sana kim olduğunu söyleyeyim."

Bakışları Caner'e çevrildi. "Caner Cenk Çakır. 25 Aralık 1993, İzmir doğumlu. Kan grubu 0 RH (-). Son görev yeri ise Mardin."

Elimi hızla kaldırıp konuşmasını böldüm.

"Mezarcı Bey, siz beni dinlemiyor musunuz? Kendi ikizimi elbet tanıyorum."

Mezarcı, başını sola doğru eğdi ve dilini şıklattı.

"O zaman ikizinizin Eyşan Boduroğlu ile görüştüğünü de biliyor olmalısın, Mete yüzbaşı?"

Şaşkın ve kızgın bakışlarla Caner'e çevirirken hâlâ esas duruşta durması sinirlerimi geriyordu. Dişlerimi sıkıp Mezarcı'ya döndüm.

"Siz tam olarak kimsiniz?"

Mezarcı, gülümsedi.

"Ben," dedi, ağır ağır, tane tane. “Bozkır Timi oluşturulduktan sonra kurulan MİT, yani Mücadele İtibar Teşkilatı'nın ikinci komutanıyım. Albay Alparslan Çakır'ın sağ koluyum. Yanında duran ikiz kardeşin ise benim sol kolum."

Şaşkınlığım artık utangaçlığa dönüşmüştü. Öfkemin kurbanı olan benliğim, dudaklarımın buruklaşmasına neden olmuştu. Kırgın bakışlarla Caner'e bakarken Erdinç Bey'in sesini işittim.

"Kırgınlığa veya utangaçlığa önem yok. Asıl görevimiz onları bulup, güvenliklerinden emin olmak." dedi ve arkasına döndü. "Yerlerini bulabildiniz mi?" diye sordu. Bilgisayar başındaki bir adamın önündeki harita yanıp sönmeye başladığında hızla kafasını salladı.

"Askercell açıldı."

Erdinç Bey, hızla masaya eğildi ve koordinatları bir kâğıda karaladı. Elindeki kâğıdı bize uzattığında gülümsedi ve kafasını salladı. "İşte buradalar. Gidin ve emanetlerinizi alın. Bu arada Raşit Fas'ın oraya varacağından eminiz, dikkatli olun."

2 Ekim 2021 / Mardin

Eyşan Boduroğlu, Ağzından

Saatin tik takları, odanın içinde ölümcül bir ritim gibi yankılanıyordu. Akrep, ağır ve kararlı adımlarla dakikaları tırmalarken, yelkovan sanki akrebin yerine geçmek için acele ediyor, vakti durdurulmaz bir uçuruma sürüklüyordu.

Kırık camların ardından, uzaktan geçen bir arabanın boğuk sesini duyduğumda, demir gibi sertleşen bacaklarıma rağmen ayağa kalktım. Gözlerim albaya takıldı. O ise yalnızca göz kapaklarını ağır ağır kapatıp açtı; sakinliği ölümün ta kendisiydi.

Mücahit'in bundan yaklaşık on dakika önce avucuma bıraktığı güneş gözlüğünü parmaklarımın ucuyla kavradım. Plastik yüzeyine kondum, sonra yavaşça kulağıma iliştirdim. Derin bir nefes çektim içime; ciğerlerime dolan hava keskin ve soğuktu. Yutkundum, boğazımda bir bıçak ağzı gibi duran o ıslak sessizliği sindirdim ve sakince üfledim.

Başlıyorduk.

Raşit, içeriye adımını atar atmaz sırıtarak kollarını iki yana açtı. Bu hareketi, bir celladın kurbanlarını selamlamasından farksızdı. Yüzündeki o çarpık gülümseme, ağzının kenarına yapışmış bir yılan gibi kıvrılıyordu.

"Aa! Ama çocuklar," dedi, sesi bal gibi tatlıydı fakat her hecesi zehir damlıyordu. "Ben size misafirlerimize iyi davranın demedim mi? Hepsinin üzeri ıslak, yazık... Hasta olacak zavallılar."

Sakince bir nefes alırken, gözlerimin ucuyla Alev'in başını hafifçe kaldırdığını fark ettim. Baygın bakışları bana döndüğünde, kaşlarımı milimlik bir hareketle yukarı çekip indirdim. Sessiz bir ihtardı bu: Sakın uyanmış olduğunu belli etme. Zira uyanıklık, bu odada ilk kesilecek kurbanlık koyun olmanın garantisiydi.

Mücahit ve Barış, sanki daha önce defalarca çalışmış gibi eşzamanlı hareket ederek Alev'e doğru ilerlediler ve onun önünde durdular. Bedenleriyle onu Raşit'in görüş alanından gizlediler.

Raşit ise bu olan bitenden habersiz, hâlâ o iğrenç tebessümüyle ortalıkta salınıyordu. Alparslan Albay ise iki metre önünde duran adama bakıyor; gözlerinde nefret değil, tiksinti vardı. Çünkü nefret, bir insanın değer verdiği bir duyguydu. Tiksinmek ise çok daha derin bir iğrenmeydi.

"Yanıma yaklaşmaya cesaretin yok mu, vatan haini?"

Albayın bu sözleri odanın içinde bir kırbaç gibi şakladı. Raşit'in yüzündeki gülümseme bir an dondu, sonra yerini vahşi bir ifadeye bıraktı. Eli belindeki silaha davrandı. Sürgüyü sert bir hareketle çekti, ses oda içinde çelik bir çığlık gibi yankılandı ve namluyu albaya doğrulttu.

İşte tam o anda, beklenmedik bir silah sesi yükseldi.

Dehşetle elim cebime giderken -orada ne aradığımı bilmiyordum, belki bir umut, belki bir cevap- kulaklarıma tanıdık bir ses tırmandı. Mete'nin sesi. Delici, keskin ve öfkeyle çatırdıyordu.

"İndir lan silahını!"

Albayın uzağında, sol köşedeki gölgelerin arasından iki figür belirdi. Caner ve Mete. Adımları sessizdi fakat gelişleri bir deprem gibiydi. Dişlerimi sıktım ve dilimi dişlerimin üzerinde gezdirdim, ağzımda biriken o metalik tada aldırmadan. Bunların burada ne işi vardı? 

Mete, silahını Raşit'e çevirdi ve mermiyi namluya sürdü. O mekanik ses, ölümün kapıyı çalması gibiydi.

"Zamanlamana hayran kaldım, komutan," dedi Raşit, hâlâ o sırıtışını koruyarak. "Ama şu an senden daha önemli bir misafirim var."

Gözlerimdeki gözlüğü bir hışımla çıkardım ve yere fırlattım; yere çarpışı küçük bir çatırtı çıkardı, önemsiz bir sesti fakat içimde kopan fırtınanın habercisiydi. Belimdeki silahı kavradım. Sertçe kemerime yasladım, soğuk çeliğin tenime değen o keskin hissini içime çektim. Sürgüyü çektim ve namluyu albaya doğrulttum.

Mete'nin gözleri, uzaktan bile fark edilen o gözler, koyulaşmaya başladı. İçlerinde bir şey kararıyor, bir şey sönüyor, yerine ateşli bir kıvılcım doğuyordu.

"İndir silahını, Mete Yüzbaşı!" diye bağırdım.

Sesim odanın dört duvarına çarptı, geri döndü. Boynundaki damarların gerildiğini, çenesinin kasıldığını gördüm. Kan beynine sıçrıyor, mantığını kemiriyor, parçalıyordu. Tek kaşımı yukarı kıvırdım; bir işaretti bu, sadece ikimizin anladığı bir dil.

Raşit'in kahkahası yükseldi. Uzun, katlanarak büyüyen, içi boş bir kahkaha. Yüzümü ifadesiz bir maskeye dönüştürdüm.

"Eyşan," dedi Raşit. "Tam kalbinin üzerinden vurmanı istiyorum."

Mete'ye bakan gözlerimi yavaşça albaya çevirdim. Alparslan Albay, başını iki yana salladı.

Raşit, "Bu hayatta en kötü şey nedir, biliyor musun albay ya da Osman üsteğmen?" dedi. Kalbim bir kez daha hızlı atmaya başladı. Raşit'in bakışları birden bana değil, timin içinde bir yere kaydı. Osman'da durdu.

"Oy Asiye'nin yavrusu da buradaymış," diye fısıldadı Raşit, sesinde bir zevk tınısı vardı. Bu söz, bir hançer gibi Osman'ın kalbine saplanmış olmalıydı.

Osman anlamsızca Raşit'e baktı. Yüzünde bir ifade yoktu; bembeyaz kesilmişti, dudakları birbirine yapışmıştı.

Hayır. Bunu yapmış olamazdı.

Rüyam... O gece gördüğüm rüya. Asiye yengemin bana gösterdiği o korkunç sahne. Onu o şekilde öldürmüş olamazlardı. Sinirlerim, damarlarımda bir sel gibi kabarmaya başladı. Derin bir yutkundum, o yutkunma boğazımı yırtarcasına acıdı.

"Ethem ve Yağmur nasıl?" diye sordu Raşit, kıvırarak. "Onların bir kızı vardı... Adı neydi?"

Bu, bardağı taşıran son damlaydı.

"En kötüsü nedir biliyor musun albay?" diye haykırdım.

Sesim öyle bir yükseldi ki odadaki herkesin nefesi kesildi. Dişlerimi sıktım, o kadar sert sıktım ki çenemdeki eklemler gıcırdadı. Gözlerimi kıstım; dünya bir yarığın içinden görünüyor gibiydi.

Albay başını olumlu anlamda salladı. Bu onay, üzerimdeki son perdeyi kaldırdı. Silahı daha sıkı tuttum, parmaklarım namlunun soğukluğunu kemiklerime kadar hissetti.

"Hain olmak."

Silahı tam Raşit'e çevireceğim sırada farklı bir silah patladı ve göğsümün tam ortasında büyük bir ateş yandı. Sanki demir bir eldiven, sıcacık etimi kavrayıp iç organlarıma doğru sıkıştırıyordu. Üzerimdeki kazağı, kıpkırmızı bir bulut kaplamaya başladı. Kan, kumaşın liflerine işliyor, koyu ve yapışkan bir göl gibi yayılıyordu.

Dizlerimin üzerine yığıldım. Bir zamanlar sağlam ve dimdik duran bacaklarım, şimdi tıpkı ıslak kuma gömülen bir kule gibi çöküyordu. Bedenim geriye doğru yatarken, tavanı gördüm. Çatlamış sıva, dökülen boya parçaları ve bir ampul... Sapsarı, uğultulu bir ışık saçan bir ampul. Göz kapaklarım ağırlaştı, ağırlaştı. Nabzımda bir yavaşlama hissettim; her atış, bir öncekinden daha zayıf, daha uzak, daha az gerçekti.

"Hayır!" diye bağırdı, Mücahit

"Çözün lan beni!" diye çığlık attı, Alev.

Kulaklarımda bir uğultu başladı. Sanki binlerce arı, aynı anda kanat çırpıyordu beynimin içinde. Koşan adımlar... Birileri koşuyordu. Kimdi? Ayırt edemiyordum. Sesler birbirine karışıyor, bir bulamaç gibi kulağıma akıyordu.

"Bırakın gitsin."

"Güvercin!"

"Çözsenize oğlum bizi?"

"Çöz, önce Deniz'i çöz."

Artık seslerin kime ait olduğunu çözemiyordum. Dünya, bir sis perdesinin ardında kayboluyor, renkler soluyor, şekiller eriyordu. Yüzümde ve göğsümde garip bir karıncalanma hissettim. Sanki binlerce iğne, derimin altında geziniyordu.

"Çekilin."

Bir ses yakınımdan emrediyordu. Kimdi? Gözlerimi açamıyordum fakat o sesi tanıyordum. 

Göğsümde baskı yapan bir iğne ile ciğerlerime büyükçe nefes doldu. Önce yavaşça, sonra daha hızlı. Hava, ciğerlerime yeniden girmeye başlamıştı. Bu acı vericiydi. Her nefes, göğüs kafesimde bir bıçak darbesi gibi saplanıyordu.

Göz kapaklarımı sonuna kadar açtım. Dünya bulanıktı, sallanıyordu. Ciğerlerime havayı öksürerek doldurmaya çalıştım; her öksürükte göğsümden fışkıran sahte kanı hissediyordum. Kendimi sola doğru yatırdım. Alev hızla eğildi, elleri titriyordu fakat hareketleri kararlıydı. Kazağımı yukarıya sıyırdı. Soğuk hava, timi almaya gittiğimde, Alparslan Albayın bana giydirmiş olduğu düzeneğe değdi.

"Sikerim lan böyle işi!"

Alev'in sesi kulaklarımı tırmaladı. Deniz, beni yerden kaldırmaya çalışıyordu. Kollarını belime dolamış, tüm gücüyle beni yukarı çekiyordu. Öksürük krizlerimin arasında dik durmaya çalıştım. Vücudum sanki kurşunla doldurulmuş gibi ağırdı. Her hareketim, oksijen borcumun altında ezilmeme neden oluyordu.

Albay tam karşımda duruyordu. Gözleriyle beni analiz etti; bir doktorun hastasını muayene ettiğinden daha dikkatli, bir generalin askerini sınadığından daha titizdi. Derin bir nefes aldı, başını hafifçe yana çevirerek etrafı taradı. Sol elini palaskasına koydu, o klasik, emredici duruşuyla. Gözleri Mete'ye kaydı. Burnundan bir soluk verdi; o soluk, bir fırtınanın habercisi gibi ağırdı. Çenesinin gerildiğini fark ettim. Bana baktı.

"Boduroğlu."

Sesinde ne öfke vardı ne de merhamet. Sadece buyruk.

"Timi topla ve kışlaya dön. Askeriyede hazır ol da bekleyip benden haber bekleyin."

Esas duruşa geçtim. Çenemi dikleştirdim, sırtımı dümdüz ettim. Vücudumdaki her kas, bu emre itaat etmek için kendini topladı. Öksürdüm, burnumu çektim.

"Emredersiniz komutanım," dedim.

Sesim yorgun fakat kararlıydı.

Alparslan Albay, Caner'in koluna girip uzaklaşmaya başladı. Adımları ağırdı, fakat her adımında bir otorite vardı. Kapıya doğru yürürken, arkasında bıraktığı sessizlik, bir çığlıktan daha gürültülüydü.

İşte o anda, bana bakan bir çift gözün radarına girdim.

Mete Mert Çakır.

Şaşkınlıkla bana bakıyordu. Gözlerindeki o koyuluk dağılmış, yerini şaşkınlığın ve hayretin açtığı boşluğa bırakmıştı. Biraz önce beni vurduğu yere bakıyor, sonra gözlerime, sonra tekrar kalbime sıktığı kurşun izine bakıyordu. İnanamıyordu. Zihnindeki tüm denklemler altüst olmuş, tüm bildikleri yanlış çıkmıştı.

Elimi ona doğru uzattım. Parmaklarım hâlâ kanlıydı, hâlâ titriyordu fakat bu uzatış, bir barış teklifi değildi. Bir meydan okumaydı. Dudaklarıma kurnaz bir gülümseme yerleştirdim. Dudaklarımı araladım, yavaşça, her heceyi bir hançer gibi saplamak istercesine.

"Ben Asena Gündüz," dedim.

Bu isim odanın içinde bir gök gürültüsü gibi yankılandı. Mete'nin bakışları değişti. Bana bakarken küçülen o göz bebekleri büyüdü. Dudakları aralandı, bir şey söylemek istedi fakat hiçbir şey söyleyemeden tekrar kapandı.

Dudaklarımdaki kurnaz gülümseme yavaşça kayboldu. Elimin üzerindeki kanı fark etmiş gibi parmaklarıma baktım, sonra tekrar onun gözlerine döndüm. Yavaşça elimi indirdim. İki adımla önüne geçtim. Yüzümü onun yüzüne doğru yaklaştırdım; nefesim onun nefesine karışıyor, iki ayrı bedenin soluğu aynı boşlukta buluşup tek bir nemli buhar olarak süzülüyordu.

Ve işte o an, yıllardır beslediğim, büyüttüğüm, geceler boyu sırtımı döndüğüm fakat asla unutamadığım bir duygu, göğsümün en derin çukurunda kanat çırpmaya başladı. O kadar güçlüydü ki kaburgalarımın arasından sıyrılıp dışarı fırlayacak sandım. Zihnimde bir oda kuruldu. Duvarları buz gibi taştan, zemini ıslak topraktan, tavanı örümcek ağlarıyla örtülü bir oda.

O odanın tam ortasında, yere yığılmış, beyaz tüyleri kan içinde, kırık bir kanadıyla çırpınan bir Güvercin vardı. Tüyleri artık bembeyaz değildi. Kurumuş kan lekeleri, o masum beyazlığı kirli bir kızıla boyamıştı. Gagası aralanmış, minik göğsü hızlı hızlı inip kalkıyor, kırık kanadını kaldırmak için boşuna çabalıyordu. Her çırpınışında yerden bir avuç toz kalkıyor, her çırpınışında kanatlarının altından taze bir sızıntı damlıyordu.

O güvercinin adı nefretti. Aşktı. Hasretti. İhanetti. Adı ne konulursa konulsun, fark etmezdi. Çünkü o güvercin, iki yıl önce, bir gündüz vakti ölmüştü. Öylece, sessizce, kimseye haber vermeden. Anne ve babasının şehit olduğunu gördüğünde o güvercinin kanatları ilk kez kırılmıştı. İlk kez göğsüne düşmüş, ilk kez nefessiz kalmıştı. O gün ağlamamıştı. Sadece oturmuş, ellerini kucağına koymuş, boş duvara bakmıştı. Ve içindeki o beyaz kuş, sessizce yere yığılmıştı.

Ama sonra, bir umut belirmişti. Her şey bitecek, tam Güvercin'i iyileştireceğim derken Mete Mert Çakır, Raşit'in kaçmasına sebep olmuştu.

Nefsim, boğazımın tam kıyısında duruyor, sessizce bekliyordu. Gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçen yıllar, tek bir karede toplanmıştı. Anne ve babamın cenaze töreni. Erlerin ellerinde Türk bayrağına sarılı iki tabut. Raşit’i öldürmek için saydığım günlerin boşa çıkması…

Dudaklarımı araladım. Sesim o kadar alçaktı ki yalnızca onun duyabileceği bir tınıda süzülüp dudaklarının hemen önünde buharlaştı.

"Her hatanın bir bedeli vardır," dedim, fısıldayarak. Sözlerimin arasında nefret vardı, acı vardı, yılların biriktirdiği bütün o ağır, sindirilmemiş keder vardı. "Ve sen bugün bütün bedellerin altında kalacaksın, MMÇ."





Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!