Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
The Serpents Tongue, Peter Gundry
Şeyhim Beni Işınla, Kaan Boşnak
This I Love, Guns N' Roses
Witchcore, Bö
Once Again, Mad Clown
Dön, Dedublüman
Bir Günah Gibi, Ajda Pekkan
Sonne, Rammstein (Slowed)
🕊️
LI
Kanatlar...
Onlar, özgürlüğün en yalın simgesidir.
Gökyüzünde süzülen bir kuşun, sınır tanımayan
cesaretinin ve enginliğin kucağındaki sonsuzluğun ifadesidir ama
unutulmamalıdır ki, en özgür kanatlar bile görünmez bağlarla yere bağlıdır. O
bağlar, düşmemek için değil, düşene tutunmak için vardır. Her kanat, kendi
uçuşunu korurken, aynı zamanda yanındaki kanadı sıkıca sarar. Çünkü gerçek güç,
yalnızca havada süzülmekte değil; birbirine kenetlenmekte saklıdır.
Güvercin Timi'nin kanatları, sıradan kanatlar değildi.
Onlar, gökyüzünün özgürlüğünü yeryüzünün ağırlığıyla dengeleyen, sınırda ve
uçurumun kıyısında ince bir çizgide yürüyen kanatlardı. Her biri, göğe
yükselirken toprağın soğuk gerçekliğini hissetti; her uçuş, her iniş,
beraberinde sorumluluğu ve acıyı getirdi. Bu kanatlar, sadece kendi kaderlerini
değil, birbirlerinin hayatlarını taşıyan görünmez zincirlerdi.
Birbirine bağlı olan bu kanatlar, kopmaz bir bağla
örülmüştü. Bu bağ, yalnızca fiziksel değil; ruhların, yüreklerin ve
kararlılığın bir araya gelmesiydi. Güvercin Timi, bu bağın gücüyle fırtınalara
karşı dimdik durdu. Ne ihanetin zehri ne de yorgunluğun gölgesi bu zinciri
koparamadı. Çünkü onlar, düşerken değil; birbirine tutunarak hayatta kaldılar.
Her kanat, yalnızca kendi ağırlığını değil,
yanındakinin yükünü de taşıdı. Düşüşe hiç yer yoktu; çünkü yere düşen, hemen
bir diğerinin elinde tutuluyordu. Bu bağ, sarsılmaz bir inanç, sessiz bir yemin
oldu. Böylece kanatlar, özgürlükten asla vazgeçmeden bağlı kalmanın ne demek
olduğunu gösterdi.
Çünkü onlar bilirler; "Nemo volat solus."
Hiç kimse tek başına uçamaz.
🛦
Alev Atsız, Ağzından
The Serpents Tongue, Peter Gundry
Her yara, anıdan bir iz taşır.
Önce ufak bir sızı gibi başlar sonra kan tutar, kabuk
bağlamasını beklersin ama bazı yaralar tenin üstünde kalmaz; derine çok derine
işler. İçinde bir şeyler kıpırdamaya başlar; sessiz, karanlık ve ıslaktır.
"Baba, annem nerede?"
Anıdan izini taşıyan yaramın irin olduğunu fark
ettiğim gün, bu cümleyi kurmuştum. Sesim titremişti ama gözyaşım akmamıştı.
Çünkü gözyaşı, temiz olanın dışavurumuydu. Benim içimdeyse çoktan bozulmuş bir
şey vardı. Kirli, karanlık, kokmuş bir boşluktu. O gün öğrendiğim şey, bir
çocuğun içini sessizce öldürebilirdi. Annem yoktu.
Bir yokluk gibi kondu hayatıma. İlk o gün çürümeye
başladım.
Zaman geçti. Büyüdüm. Güçlü olmayı öğrendim ama güç,
bazen sadece daha fazla irin biriktirmeye yarıyordu. Ben her görevde, her ölüm
haberinde, her haykırışta, içimdeki o karanlık sızıya bir damla daha ekledim. O
yara hiç kabuk tutmadı. Kabukmuş gibi yapan şeyler, biraz sıyrılınca altından
hep aynı irin aktı.
Hiç beklemediğim bir anda bir kadın çıktı karşıma.
Kendisiyle görevde tanıştığım bu kadın, içimdeki karanlıkta, küçük bir ışık
gibi parladı. Her şeyin altında kırılgan bir kadın olduğunu bilsem de onun
yanında kendimi biraz daha güvende hissettim. Çünkü Eyşan, benim için sadece
bir komutan değil, aynı zamanda hayatta kalmamın, direnmemin sebebiydi.
Bir gün onun sayesinde Barış'ı gördü gözlerim. O an
içimde, uzun zamandır unutmuş gibi göründüğüm sıcaklık yeniden alevlendi.
Barış, benim kırılmış dünyamın tam ortasında duran son
sağlam parça gibiydi. Onun gözlerinde, bana duyduğu sevgiyle, beni anlama
çabasıyla dolu o sıcaklığı gördüğümde bütün çürüyen yaralarım, o an için
dondurulmuştu sanki. Onun sevgisi, içimde kabuk bağlamayan o yaranın üzerini
kaplayan ince, saydam bir zar gibiydi; yırtılmaya, delinmeye çok açık ama bir
yandan da koruyordu beni.
"Vê kişî bixwînin." (Uyandırın şunu.)
Ansızın yüzüme çarpılan soğuk suyla irkildim. Gözlerim
ani bir refleksle açıldı, ciğerlerime dolan keskin havayla derin bir nefes
çektim. Soğukluk vücuduma yayıldı, titremem bir an durdu ama panik ve korku
kalbimi hâlâ sıkıştırıyordu. Etraf karanlıktı, yalnızca metal soğukluğunu,
zincirlerin acı veren ağırlığını hissedebiliyordum.
Nefesim düzensiz, kalbim deli gibi atıyordu. Soğuk su,
kısa bir an için acıyı biraz olsun dindirmişti ama gözlerimi açtığımda gördüğüm
tek şey acımasız bir karanlıktı. O an, içimdeki o ince zarın tamamen
yırtıldığını, yaranın artık irinle dolduğunu biliyordum. Korku, çaresizlik ve
belirsizlikle dolu bu karanlık odada, bir an bile durmadan sarsılıyordum.
Derin bir nefes alıp gözlerimi biraz daha açmaya
çalıştım. Gözlerim netleşmeye başladıkça, önümde üç adamın durduğunu fark
ettim. İkisi bana yakın, biri biraz uzakta duruyordu. Ellerinde silahlar vardı,
yüzleri ise karanlıkta gölgeler gibi seçiliyordu. Adamlar birbirleriyle hızlıca
Kürtçe konuşuyorlardı. Kelimeler bana yabancı, cümlelerse anlaması zor, sert ve
keskin bir tonda akıyordu.
İri adam öne çıktı, yüzü katı, gözleri ateşliydi.
"Tu kî yî?" diye bağırdı, sesi tok ve emrediciydi. Başımı çevirdim.
Susmak en büyük silahımdı. Onun gözlerine bakmayarak cevap vermedim.
"Navê xwe bêje!" (Adını söyle!)
Yine sustum.
Adamın öfkesi patladı. Yumruğunu hızla kaldırdı ve
yanaklarıma sert bir tokat indirdi. Yanak kemiklerim acıyla zonkladı,
dudaklarımda tatlımsı bir kan tadı belirdi.
"Bêhnedanî nabe!" (İnat etme!) diye kükredi.
Bir adam yanıma yaklaşıp bileklerimi sıktı, kelepçeler
etrafında daha da keskin bir acı hissettim. Dizlerime vurdu, çırpındım ama
zincirler kısıtlıyordu hareketimi.
"Diçim destê te li ser te," dedi tehditkâr.
(Elimi sana vuracağım.)
İçimden kırılma sesi yükseliyordu ama dışarıya hiçbir
şey yansıtmadım. "Ez naxwazim lê danişînim," dedim boğukça, sesim
titriyordu. Ne dediğimi bile anlayamamıştım. Kelimeler, dudaklarımdan bağımsız
dökülmüştü. Geriye dönüp hatırlamaya çalıştığımda ise bunu yapamamıştım.
İri adam bana yaklaştı. Cebinden sivri, keskin bir
bıçak çıkardı. "Dengê te bigire," dedi. "Navê xwe bêje, an jî
biharî!" (Sesini kes! Adını söyle ya da acı çekeceksin!) Bıçağı bana doğru
uzattı, soğuk çelik tenime değdi.
Nefesim boğuldu, yüreğim yerinden çıkacak gibiydi ama
o an, adımı vermek istemedim. Direndim. Gözlerimi kırptım, acıya inat
gözlerimde ateş vardı. Birdenbire, tokatlar ardı ardına geldi. Her darbe,
içimdeki o yaranın üzerindeki zarın daha da yırtılmasına sebep oluyordu.
Beni yere doğru itti, yüzüm betona çarptı. Dizlerim ve
ellerim sızlıyordu. Karanlık odada gözlerim doldu ama ağlamadım. İçimdeki küçük
kızın korkusu vardı fakat ben ona teslim olmuyordum.
"Çarê fîloyê li ku tîne?" (Dördüncü filoyu
nerede saklıyorlar?)
İçimde büyüyen çaresizlikle boğuşurken, bir yandan da
umut kırıntılarını yakalamaya çalışıyordum. "Bilmiyorum," diye
fısıldadım, "ya da bilsem bile söylemem."
O an, işkencenin şiddeti arttı. Ellerimden tuttular,
zincirler gerildi, acı daha da derinleşti. İplerle bağladılar, ellerim
titriyordu. Bıçağın soğuk ucuyla yüzümde küçük çizikler açıldı. Her nefes
alışta acıdan kesiliyordum.
Düşüncelerim bir karmaşa içindeydi: Fatih neredeydi?
Barış beni nasıl bulacaktı? Bu karanlıktan nasıl çıkacaktım? Ve en derinde,
sızlayan bir yara; özgürlüğe, sevgiye, hayata dair kırılmış umutlar vardı.
"Dengê te mezintir," dedi iri adam, "an
tu dê herî dawî bibî!" (Sesini yükselt, ya da sonun gelecek!)
Sesi, beni sarmalayan karanlıktan daha soğuk ve
korkutucuydu. Gözlerimi açtım, tüm acıya rağmen, en derin yerimde bir ışık
yanıyordu. Direnmek, ayakta kalmak zorundaydım. Onların karanlığında, ben kendi
içimde bir umut saklıyordum.
"Bilmiyorum," dedim Kürtçe. İri adam,
yanındaki adama sertçe baktı, kaşlarını çatıp kafasını iki yana salladı.
Gözlerinde hayal kırıklığı ve öfke vardı.
"Wisa bê," dedi alçak bir sesle, "em dê
baştir bikem." (Öyleyse, biz daha iyisini yaparız.)
Adımlarını ağır ağır yaklaştırdı bana doğru, her adımı
odadaki sessizliği daha da derinleştiriyordu. Dizlerinin üzerine yavaşça çöktü;
o an dünya daraldı, nefesim boğulmaya başladı. Saçlarıma dokunduğunda tüylerim
diken diken oldu, istemsizce başımı geri çektim.
Ama o, pislikçe, içten içe zevk alırcasına
gülümseyerek parmaklarını saçlarıma doladı. Güçlü eliyle çekiştirirken yüzümü
kendine doğru zorla yaklaştırdı, nefesi sıcak ve iğrençti. Gözlerindeki
acımasızlık ve hakimiyet isteği, tutsak ettiğim karanlıktan bile daha soğuktu.
"Sana bir gün veriyorum," diye tısladı, sesi
odanın köşelerine kadar yayıldı, "Eğer tekrar geldiğimde dördüncü filonun
yerini söylemezsen, başına gelecekleri anlatmama gerek yok sanırım."
O an zaman donmuş gibiydi. Kulaklarım uğulduyor,
kalbim göğsümde patlamaya hazır bir bomba gibi atıyordu. Soğuk metal zincirler
bedenimi sardıkça, zihnimde sadece tek bir düşünce vardı: teslim olmamak,
direnmek...
Elleri saçlarımdan koptuğunda üçü birlikte benim
olduğum alandan dışarıya çıktılar. Bedenim bir çuval misali yerde kalırken
gözlerimi kapatıp yüzümü buruşturdum. Ben, buradan nasıl kurtulacaktım?
Düşün kızım,
düşün Alev.
9 Haziran 2022 / Toplantı Odası, Şırnak
Yazar, Ağzından
Şeyhim Beni Işınla, Kaan Boşnak
Toplantı odasında zaman ağır, hava gergindi. Sanki
söylenmemiş cümleler, alınmamış kararlar odanın tavanında asılıydı. Herkes
yerini almış ama kimse tam anlamıyla yerleşmemiş gibiydi. Duruşlar sert,
nefesler kısa ve sessizlik keskin bir bıçak gibiydi.
Albay Alparslan Çakır, masaya yerleştirilmiş
dosyaların önünde bekliyordu. Yanında duran Kerem Albay, ellerini arkasında
birleştirmişti; ikisinin de yüzünde bir şeyleri anlatmaya hazır ama anlatmaktan
hoşlanmayan askerlerin gölgesi vardı. Masanın hemen arkasında duran projeksiyon
cihazının içinden kısık bir fan sesi yayılıyordu, hazır ama huzursuzdu.
Odanın koltuklarında sıralanan isimler, görevden çok
daha fazlasını taşıyorlardı.
Osman, gözlerini bir noktaya sabitlemiş, içinden geçen
fırtınayı dışa vurmamak için çabalıyordu. Parmakları, oturduğu koltuğun
kolçağında küçük bir ritim tutuyor, bu ritim giderek hızlanıyordu. Kubilay,
başını hafif yana yatırmış, düşüncelere gömülmüş bir bakışla Eyşan'a
kilitlenmişti. Gözlerinde hem gurur hem de yaklaşmakta olan fırtınaya karşı
temkinli bir sessizlik vardı. Yonca, bir eli her zamanki gibi karnında, diğer
eli koltuğun kenarında. Vücudu sakindi ama bakışlarında annelik içgüdüsünün
verdiği o keskin uyanıklık titreşiyordu.
Deniz, başını önüne eğmişti ama bakışları her an
kalkmaya hazır bir asker gibiydi. Dudaklarında bastırılmış bir "hadi
artık" sabırsızlığı asılıydı. Lara, gözlerini Elleri dizlerinde kenetli,
ama zihni çok uzakta gibiydi. Yüzündeki ifade, bir kararı kabullenmekle
kabullenmemek arasında gidip gelenlerin ifadesiydi.
Ayakta bekleyenler ise başka bir gerilim hattını
taşıyordu.
Caner, Eyşan'ın birkaç adım arkasında, ayakta ve
neredeyse hareketsizdi. Gözleri duvardaki saate kaymıştı ama aklı odanın
merkezindeydi. Barış, Eyşan'ın hemen solunda, ayakta, elleri yanlarında serbest
ama bedeni her an ileri atılacakmış gibi gergindi. Gözlerini Eyşan'dan
ayırmıyor, onun hareketlerine uyumlanmış gibiydi.
Ve en öndeki o soğuk merkezde, Eyşan vardı. Dik bir
duruş, sert ama ölçülü bir nefes, sessiz bir komutan gibi değil; savaştan geri
dönmüş ama içinde başka bir savaş taşıyan bir kadın gibi duruyordu. Bordo
beresi, apoletinin sol tarafında yerini almıştı. Omuz çizgisi kusursuzdu ama
üniformanın altında beliren o yumuşak, dikkatli çizgi anne oluşunun iziydi. Bu
oda, onun için artık sadece bir görev yeri değil, kişisel bir hesaplaşma
alanıydı. Eşyalar yerli yerindeydi ama insanlar dağınıktı. Dışarıda bir fırtına
yaklaşıyordu ama içeridekiler çoktan içine girmişti.
Kerem Yüceer, elini projeksiyona uzattı ve açtı.
Merceğinden yükselen ışık, odanın karanlık köşesine hayat verdi. Beyaz perdeye,
titrek ama kararlı bir harita yansıdı. Damar damar uzanan dağlık alanlar, sınır
çizgileri ve üzerine kırmızıyla işaretlenmiş noktalar belirdi.
Sincar Geçidi.
Gecenin içinde yutulmuş bir yol gibi, tehlikeli ve
sessizliği andırıyordu.
Kerem Yüceer, bir tuşa bastığında harita yakınlaştı.
Kuzey Irak ile Suriye sınırında, Sincar Geçidi'nin yüksek konturları belirdi.
Kerem Yüceer, yanında duran Alparslan Çakır'a baktı, ardından Eyşan'a bakıp
gözlerini oturan askerlerde gezdirdi.
"Bir hafta önce Kızıl Toprak adlı görev için bir
grup kuruldu. 16. Filo'muza ait dördüncü filoyu oluşturduk. Dördüncü filo
pilotlarımız, onlardan istediğimiz bilgileri toplamak için Hakkâri sınırında
bir taarruz gerçekleştirdi fakat Alev Atsız, dördüncü filomuza ait bir
askerimizin kaybolmasıyla göreve gönderilmek zorunda kaldı. Bugün Alev Atsız'ın
kullandığı F-16 bilinçli olarak düşürüldü."
Barış'ın gözleri, ekranda beliren düşen uçakta takılı
kalmıştı. Caner, göz ucuyla Barış'a baktığında yumruklarının sıkılı olduğunu
fark etti. Lara'nın yanından ayrılıp Barış'ın yanına yaklaştı. Osman derin bir
nefes aldı, dudaklarını birbirine bastırdı.
"İstihbaratımız, bölgede bir hareketlilik
olduğunu ve yabancı destekli yerel bir grubun geçici üs kurduğunu söylüyor.
Ancak bu bilgi teyit edilmeden hamle yapamayız."
Bir sessizlik oldu. Projeksiyon cihazı hafifçe
uğuldarken Alparslan Çakır, geri çekilip gözlerini tüm tim üzerinde gezdirdi.
Alparslan Çakır, "Bu operasyonun taktik liderliği
Kıdemli Üsteğmen Osman Çavdar'da. Sahadaki tüm ilerleme ve geri çekilme
kararları onun komutasında alınacak."
Osman hafifçe başını salladı. Duruşu, görev
sorumluluğunun ağırlığını sessizce kabul etmiş bir askerin dinginliğini
taşıyordu.
"Osman'a doğrudan destek verecek kişi Kubilay
Cenk Eşver. Lojistik düzenleme, teknik mühimmat, sahada alternatif rota çizimi
ve benzeri unsurların hepsi Kubilay'a ait. Osman karar verir, Kubilay
destekler."
Kubilay, Alparslan Çakır'ın cümlesiyle dik durdu.
Gözleri bir anlık Yonca'ya kaydı, sonra hemen ileri sabitlendi. Alparslan
Çakır, Yonca'nın yanında oturan Deniz'e baktı.
"Deniz, siz Kubilay ile her noktada 'sessiz
koruma' sağlayacaksınız. Çatışma anında iç çemberi sen yöneteceksin."
Deniz'in boğazı düğümlendi. Sadece başıyla onayladı.
Alparslan albay, bu sefer bakışlarını Caner'e ve Lara'da takılı bir şekilde
bekletti.
"Lara, sivil tanıklık, yerel bağlantı, bölge
halkı üzerindeki etkinden dolayı Caner ile çalışacaksın. Bu insanlarla köprü
kurmamız gerekirse, sen bizim dilimiz olacaksın. Sessizliğin içine sızan biri
varsa, onu sen çıkaracaksın."
Lara ile Caner kafasını salladığında Alparslan Çakır,
ağırca Barış'a baktı. Barış, dişlerini sıkıp kafasını çok az bir şekilde sola
doğru çevirdi ama bakışları Alparslan Çakır'da takılı kaldı.
"Beni uzak tutmaya çalışmayın albayım, bana bir
görev verin."
Alparslan Çakır, duyduğu cümleyle çenesini
dikleştirdi.
"Barış Gömlekçi. Senin bu göreve duygusal
bağlılığın hepimizden fazla ama duygular, kılavuz değil tuzak olur. Bu yüzden
seni taktik kadronun dışında bırakıyorum ama her operasyonda benimle olacaksın.
Her adımı birlikte takip edeceğiz."
Barış tam bir şey söylemek istedi ama Alparslan Çakır,
elini hafifçe kaldırıp Eyşan'a baktı.
"Sen komutayı alır almaz harekete geçeceğiz. Bu
tim, eksik ama yeniden bir bütün gibi çalışmak zorunda. Geri dönüşü olmayan bir
yere giriyoruz. Herkes birbirini tamamlayacak. Eksik tamamlanmazsa, kimse sağ
çıkmaz."
Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra birer birer
herkes başını salladı. Bu, sadece bir görev değil, iç içe geçmiş bir kaderdi
artık.
Alparslan Çakır'ın "Toplantı bitmiştir, herkes
bir saat sonra, hazırlanmış bir halde koordinasyon merkezinde toplansın,"
sözünden sonra herkes nizamlı ama kalbi telaşlı adımlarla dağıldı. Herkes bir
görev dosyası taşıyordu ama asıl ağırlık, omuzlarındaki sorumluluktu.
Sessizlik, Mete'nin
etrafını bir zırh gibi sarmıştı. Duvara yaslanmış, başını geriye dayamıştı.
Tavanın beyaz sıvalarında, geçmişin gölgeleri yürüyordu sanki. Eyşan'ın salonun
ortasında duruşunu, bordo beresiyle sergilediği o sarsılmaz dikliği gözünün önünden
silemiyordu. Bir zamanlar o timin içinde olan adam, şimdi koridorda fazlalık
gibiydi.
"Bu timden
istifa ettiğinde, sadece kendi yolunu değil, bizim güvenimizi de yarım
bıraktın."
O cümle, Eyşan'ın dudaklarından çıkan bir hüküm değil,
bir infazdı sanki.
Mete ellerini yüzüne götürdü. Avuç içlerinde titrek
bir ateş vardı ama elleri buz gibiydi. İçindeki savaş, dışarıdaki hiçbir
çatışmadan daha kolay değildi. Kendi kararları, kendi kırgınlıkları, kendi
pişmanlıklarıyla şimdi tek başına yüzleşmek zorundaydı. Duvardaki görev
planları, eski başarı belgeleri, hepsi gözünün önünde silikleşiyordu.
"Kendimce bir doğru seçmiştim," diye
mırıldandı. "Ama bu doğru, timin dağılmasına neden oldu."
Mavi gözleri doldu ama ağlamadı. Askerdi. Komutandı.
Ya da öyle sanıyordu. Kendisini dışlayan, timden koparan şey sadece Eyşan'ın
sözcükleri değildi. Kendi içindeki eksiklikti. Kendi korkusuydu. Ve o korkunun
adı, sevdikleriydi, Eyşan'dı.
Kapının koluna uzanamadı. Arkasını dönüp gitmedi de.
Sadece orada kaldı. Çünkü Mete Mert Çakır için artık savaşın en kanlı cephesi
dışarısı değil, kendi içiydi.
Toplantı odasının kapısı yavaşça açıldığında içerideki
sıcak, yoğun hava dışarıya sızdı. Ardından Eyşan adım attı. Omzundaki arma,
göğsündeki rütbe ve yüzündeki o tanıdık kararlılıkla ama adımlarında belli
belirsiz bir yorgunluk vardı. Bordo beresi yerindeydi. Karın bölgesindeki hafif
kabarıklık, taşıdığı yeni hayatı sessizce fısıldıyordu. Ama asıl hayat, kapının
hemen dışında durmuş, onu bekliyordu.
Mete.
Gözleri, Eyşan'ın gözlerine kilitlendiği anda,
yılların biriktirdiği kelimeler boğazına dizildi. Eyşan, onu görür görmez
adımlarını yavaşlattı ama durmadı. Hiçbir şey söylemedi ilk anda. Çünkü
söyleyecek çok şey vardı ve hepsi fazlaydı. Eyşan, birkaç adım daha atmıştı ki
Mete'nin o kırık, sönük sesi arkasından geldi.
"Biraz konuşabilir miyiz?"
Eyşan'ın sırtı dondu. Omuzları gerildi, çenesi
kasıldı. Ayağını ileri atmadı ama geriye de dönmedi. Birkaç saniyelik bir
sessizlik geçti; o kısa zaman dilimi içinde Eyşan, başının içindeki yankılara
kulak verdi. Bir zamanlar her gece sesini duymadan uyuyamadığı adam, şimdi
kelimelerini tutuk bir şekilde çıkarıyordu. Onunla konuşmak istiyordu ama
Eyşan, bu konuşmanın yaralarını derinleştirme ihtimalinden korkuyordu.
Yavaşça arkasını döndü.
Yüzünde bir zırh vardı. Sert ve ifadesizdi ama
gözleri, ihanetin değil, kırgınlığın izlerini taşıyordu.
Eyşan, "Ne anlatacaksın Mete?" dedi.
"Yarım kalanları mı? Yoksa hiç başlamaması gerekenleri mi?"
Mete yutkundu. Gözlerini kaçırmadı ama baktığı şey
Eyşan'ın gözleri değil, geçmişleriydi. Eyşan, Mete'nin üzüldüğünü fark
ettiğinde sessiz ve derince yutkundu. Burnundan büyük bir nefes bırakıp
çenesiyle ilerideki odayı gösterdi.
"Gel, odanda konuşalım."
Koridor boyunca sessizce yürüdüler. Ne Eyşan bir şey
söyledi ne Mete bir adım öne geçti. Sanki iki hayalet, geçmişin içinde
yankılanan ayak sesleriyle ilerliyordu. Mete'nin odasına girdiklerinde
içerideki hava ağırlaştı. İkisi de oturmadı, birbirlerine yüzleri dönük ayakta
kaldılar.
Eyşan, dudaklarını hafifçe ıslattı, derin bir nefes
aldı ve gözlerini Mete'nin gözlerinde gezdirerek konuşmaya başladı.
"Biliyorum, bu yaptıklarını Çilingir'in tekrar
asker olması için yaptın ama hiç hayal etmemiştim ki bu yol, beni böyle
derinden yaralayacaktı." Sesinde kırgınlık vardı ama altında yılların
birikmiş yorgunluğu da. "Beni, Mete... çok büyük bir hayal kırıklığına
uğrattın."
Mete, titreyen gözleriyle Eyşan'ın topraklarında
duraksadı.
"Eyşan, ben," dedi fakat Eyşan, elini
kaldırıp Mete'yi susturdu.
"Ya ben sana timimi emanet ettim Mete!" diye
bağırdığında alnında belirmeye başlayan damar, bir an için nabız misali attı.
"Sadece bir asker değil, ailem olan o timi... Ve
sen, her şeyi bıraktın."
Mete'nin çenesi titredi, ellerini yumruk yaptı ama
bakışları kararlıydı.
"Eyşan, yanlış anlıyorsun," dedi, sesi
derinleşti, içinde hem öfke hem de çaresizlik vardı.
"Ben seni, timi, hiçbir şeyi bırakmadım. Sadece başka bir yolu seçtim. O
yol benim için doğruydu."
Eyşan'ın gözleri alev aldı, adımları bir an için ona
yaklaştı.
"Başka bir yol mu? O yol seni bizden kopardı,
Mete! Bizi parçaladı, bizi savunmasız bıraktı!"
Mete'nin gözleri karanlık bir kararlılıkla parladı.
Eyşan'a doğru bir adım yaklaştı.
"Peki senin seçtiğin yola ne demeli, Asena Eyşan
Çakır?" dedi sinirle, "O yeniden aldığın ismin sana
ne getireceklerinden haberin var mı?" diye kükredi.
Eyşan, başını hafifçe yana eğdi. Dudaklarını sıkıca
kapattı, sonra soluklandı.
"O isim beni değil, senin korkularını
tetikliyor."
Mete'nin gözleri parladı, sesi yükseldi.
"Hayır, o isim seni bizden uzaklaştırıyor! Soğuk,
hesapçı, dokunulmaz biri yapıyor seni. Ben... ben senin hâlâ Eyşan olduğunu
görmek istiyorum."
Eyşan gülümsedi ama o gülümsemede acı vardı.
"Ben hâlâ Eyşan'ım. Ama artık bir timin değil,
bir hayatın sorumluluğunu taşıyorum. Hem kardeşimin hem içimde büyüyen çocuğun
hem de terk edilmiş bir timin."
Mete bir an nefes aldı, sanki bir şey söyleyecek
gibiydi ama kelimeler boğazına takıldı. Eyşan onun gözlerinin içine baktı ve
ekledi.
"O yüzden, bundan sonra bana ne diyeceğini
dikkatle seç Mete Mert Çakır. Çünkü karşında sadece yaralı bir kadın değil,
kendi küllerinden yeniden doğmuş bir komutan duruyor."
Mete, gözlerinin dolduğunu anladığı an göz kapaklarını
devirdi.
"Ben sadece kendi kardeşimi, sırtımı yasladığım
dağımı korumak istemiştim!" diye bağırdı ve elleriyle yüzünü kapattı.
"Bilerek yapmadım bunu. Kırılmasın istedim, üzülmesin, küsmesin istedim.
Abisinin ölümünden sonra iyice kendini kaybetmesini izlerken, bir de bunun
çöküşünü görmek istemedim!" diye boğukça bağırdı.
Eyşan onu öylece izledi. İlk başta donmuş gibiydi ama
sonra gözlerindeki ateş, kalbine inmeye başladı. Mete'nin sesi her
kırıldığında, Eyşan'ın içinde bir başka duvar çatlıyordu. Adımlarını yavaşça
ona doğru attı. Mete'nin ellerini yavaşça tuttu ve yüzünden indirdi. Mete
gözlerini açtığında, Eyşan'ın gözleriyle burun burunaydı.
"O yüzden mi beni yok saydın?" dedi Eyşan
fısıltıyla.
Mete'nin yüzü buruştu.
"Ben seni yok saymadım, anla şunu artık!"
Eyşan, kaşlarını çattı ve çenesini sıktı.
"Ben sana hamileyim diye emanet ettim o timi
Mete, keyfimden değil. Asena'nın ismi silindiğinde bana gelen kimlik de sebebi
oldu. Kubilay'ın, Çilingir hakkındaki düşüncelerini biliyorsun. Bir kişi
yüzünden ve o kişi sadece bir karar ile yeniden askerliğe dönebilecekken neden
bir timin yıkımına sebebiyet verecek hareketler yapıyorsun?" diye
kükrediğinde Mete, kaşlarını çattı.
"Sen nasıl o timin kalbiysen, Çilingir'de bu
zamana kadar benim sırtımı yasladığım dağım Eyşan," dedi, Mete ve yüzünü
Eyşan'a yaklaştırdı. Artık aralarındaki mesafe azalmıştı.
"Sen, Asena olarak geri döndün ve isim
değiştirmekle her şeyi düzeltemezsin. O isimle yüklenen sorumluluklar,
yaşanmışlıklar var. Beni anlamanı beklemiyorum ama bırak da kendi savaşımı
göreyim."
Eyşan gözlerini kısarak karşılık verdi.
"Ben senin savaşını değil, timimizi kaybettiğimiz
o gecenin hesabını soruyorum."
Aralarındaki gerilim yükselirken, odada sessizlik
ağırlaştı; iki komutan, iki yürek, birbirlerine meydan okuyordu. Mete,
gözlerini Eyşan'ın gözlerinden bir an bile ayırmadı.
"Bir hata yaptım ve bu hatanın bedelini
çekeceğim."
Eyşan, alaycı bir şekilde gülümsedi.
"Bu ilk değildi, Mete Mert Çakır,"
dedi.
Mete'nin bakışları acı doluydu. Eli titredi, bir şey
söylemek ister gibi havaya kalktı ama kelimeler tükendiği yerde kaldı. O an,
Eyşan artık hiçbir şey söylemedi. Gözleri Mete'nin gözlerinde yanıp söndü.
İçinde tutamadığı öfke, pişmanlık ve hâlâ dinmeyen sevda tek bir anda kabardı.
Mete, başını eğerek Eyşan'ın yanından geçmek istedi
fakat Eyşan, birden yakasından tuttu Mete'yi. Gözleri karanlık ama dudakları
tereddütsüzdü ve onu kendine çekip dudaklarına yapıştı.
Bu bir öpüşme değildi sadece. Bu, yılların suskunluğu,
bitmeyen kavgası, yarım kalan kelimeleriydi. Dudaklarında acı vardı, özlem
vardı, ama en çok da "biz" vardı. Ellerini Mete'nin omzunda
sabitledi, sanki oradan başka hiçbir yere ait değilmiş gibi. Mete bir anlık
şaşkınlığın ardından gözlerini kapattı. Onunla kırıldığı yere geri döndü.
Elleri, Eyşan'ın sırtına sarıldı, korkuyla değil, aidiyetle. Dudaklarında hâlâ
Eyşan'ın öfkesi ama göğsünde onun kalp atışı vardı.
Nefes nefese ayrıldıklarında, birbirlerinin alnına
dayandılar. Konuşmadılar. Konuşulacak hiçbir şey kalmamış gibiydi. Çünkü bazen
bir savaş, sadece düşmanla değil, sevdiğinle de verilir. Ve bazen zafer, iki
kişinin yeniden birbirine tutunmasında gizlidir.
Eyşan, "Seni kulaklarından tavana asacağım ama
önce Alev'i bulmamız gerek," diye fısıldadı. Mete, nefes nefese kalmış bir
şekilde gözlerini kapattığında Eyşan, Mete'nin yanağını okşayıp hafifçe geri
çekildi.
"Mete yüzbaşı, şu andan itibaren benim emir
erimsin ve ben ne dersem o olur," dedikten sonra elini, bacağının
yanındaki fermuara uzatıp açtı. İçindeki kâğıdı çıkartıp havaya kaldırdı. Mete,
gözlerini duyduğu kelimelerle açtığında Eyşan'ın uzattığı kâğıda baktı.
Şaşkınlığı gözlerinden okunurken Eyşan'ın elindeki kâğıdı aldı ve kanatlarını
açıp ters yazıyı okuyabileceği şekilde çevirdi.
Eyşan, "Hiç kimse tek başına uçamaz," derken
Mete, gözlerini yazılarda gezdiriyordu. Eyşan'ın gözlerinin derinliklerindeki
sevgi tomurcukları, Mete'nin gözlerine bakarken usulca açılmaya başlamıştı.
"Sen, her ne yapmış olursan ol, hep benim
sevdiğim adam olarak kalacaksın Mete. Benim senin için yaptıklarım, senin bir
başkası için girdiğin borçların mükafatı olur," dedikten sonra burukça
gülümsedi ama Mete'nin dudakları okudukları yüzünden aralı bir şekilde
kalakalmıştı. "Ve ben o mükafatı alman ve aldırman için her şeyi göze
alırım."
T.C.
Millî
Savunma Bakanlığı
Mücadele İtibar
Teşkilatı Başkanlığı'na
Sayın Yetkili,
Suikast Timi
bünyesinde görev yapan, üstün disiplin anlayışı, stratejik zekâsı ve saha
tecrübesi ile timimize büyük katkılar sağlamış olan Bora Yalaz Arınlı (Kod Adı:
Çilingir)'nın, Mücadele İtibar Teşkilatı Başkanlığı görevine atanması hususunda
gerekli işlemlerin başlatılması için arz ve talepte bulunuyorum.
Bora Yalaz
Arınlı, gerek sahada gösterdiği liderlik becerileri gerekse üst düzey
operasyonlarda sergilediği soğukkanlılığı ve profesyonelliğiyle ekibimizin en
güvenilir unsurlarından biridir. Özellikle zorlu koşullar altında yürüttüğü
görevlerde elde ettiği başarılar, teşkilatımızın etkinlik ve itibarının
artırılmasında kritik rol oynamıştır.
Mücadele İtibar
Teşkilatı'nın başkanlık görevini üstlenebilecek vizyon, yetkinlik ve sorumluluk
bilincine sahip olan Bora Yalaz Arınlı'nın, bu göreve atanmasının
teşkilatımızın stratejik hedeflerine ulaşmasında önemli katkılar sağlayacağı
kanaatindeyim.
Bu nedenlerle,
bahse konu personelin Mücadele İtibar Teşkilatı Başkanlığı görevine atanmasını
bilgilerinize saygıyla arz eder, gereğinin yapılmasını talep ederim.
Asena Eyşan Çakır
Tuğgeneral Fikret Yıldırım
Güvercin Timi, dağılmakla birleşmek arasında, o ince
çizgide durmuştu fakat o çizgide bir kadın vardı. O kadın; sırtındaki
üniformayla, gözlerinde yanıp sönen yangınla yalnızca komutan değil, bir yemin gibi duruyordu.
O kadının adı, Asena Eyşan Çakır'dı.
9 Haziran 2022 / Şırnak
Barış Gömlekçi, Ağzından
This I Love, Guns N' Roses
Ona ilk ne zaman âşık oldum?
Bilmiyordum.
Gözlerini kısarak, güneşe aldırmadan dağlara baktığı o
sabahta olabilirdi, elimi tuttuğu ilk anda da. Belki onun yalnızlığı fark
ettiğimde, belki de yanına sığınılmaz bir kadının, bir anda koca bir duvar gibi
sessizleşmesinin, gözlerinin nemini göstermeden ağlamasının ve asla
"yardım et" dememesinin yükünü kendi sırtıma almayı istediğim bir
anda âşık oldum.
İşte asıl mesele buydu.
Onun adını duyduğumda içimin burkulması, sesini
duymadığımda yokluğunun sesini hissetmem, elleri soğukken bile bana sığınmış
gibi hissettirmesiydi. Tüm bunlar zamanla değil, birden olmuş gibiydi.
Ben, Alev'e aşıktım.
Onun gözlerinden kaçamaz hale geldiğimde anladım. Onun
adını susturup içimde sakladığımda, her çatışmada onu korumak için içimden dua
ettiğimde, bir şeyler çoktan olmuştu. Ben Alev'e âşıktım. Onunla yaşarken de
sustum, şimdi o yokken de susuyordum.
Kışlanın avlusunda, güneş yakıcı olmasa da yüzümü
ısıtıyordu. Dışarıdaki banka oturdum, etraf askerlerle dolu ama ben hiçbirini
görmüyordum. Gözlerim, bulutlarla dolu gökyüzünde takılı kalırken titrek bir
nefes bıraktım. İçimde bir yerlerde kırılmışlığın, yorgunluğun ve çaresizliğin
ağırlığı ağır ağır çöküyordu. Ellerim birbirine kenetlenmiş, parmak uçlarım
soğuk ama kalbim yanıyordu.
"Senin
gözlerinde ne var biliyor musun?"
Karşımdaki kadın,
gecenin karanlığını yeşil gözlerine saklamıştı. Biraz daha yaklaştığımda
nefesi, ılıkça yüzümü okşuyordu.
"Kendi
yansımam," diye fısıldadım. "Kuşu gökyüzünde uçarken, yeryüzünde
kalbi havalandırılmış bir adam. Ben kuş değilim Alev, hiç de olmadım ama
nedense kalbimin kanatları kırılmış gibi hissediyorum."
O an, zihnimde biriken tüm duygularımın sınırı açıldı.
Gözlerimde istemediğim bir ıslaklık belirdi, dudaklarım titredi. Kalbim, her
nefeste biraz daha parçalanıyordu.
"Kuşumu gökyüzünde vurdular," diye
fısıldadığımda gözümden akan yaşla göz kapaklarım, gözlerimin üzerine devrildi.
Suskunluğun içinde, içimde bir fırtına koptu. Her şey sustu, sadece zihnimdeki
o acı dolu sözler yankılandı. Onun tek gitmesine izin vermemeliydim. Mete'nin
yaptığı o karanlık tercihin, böyle yıkıcı sonuçlara varması mümkün olmamalıydı.
İçimde büyüyen pişmanlık ve öfke, kalbimi sıkıştırırken, adeta kendi ellerimle
onu kaybetmiş gibi hissediyordum.
Yanıma birinin oturduğunu hissettiğimde, yavaşça
kapalı gözlerimi aralayıp sağıma baktım. Eyşan'dı. Başının üzerindeki bordo
beresini ağır ağır çıkarttı, elleri nazik ama yorgundu. Gözleri uzaklara
dalmış, düşüncelerinin içinde kaybolmuş gibiydi. Beresini ikiye katlayıp sol
apoletine dikkatlice sıkıştırdı; sanki oraya bırakacağı yalnızlıkla beraber
biraz güç de saklamak istermiş gibiydi.
"İçindeki acıyı anlayabiliyorum," diye
mırıldandı ve bakışlarını bana çevirdi. "Ama Alev'i bulmak için elimizden
geleni yapacağız Barış."
Gözlerimi kapattım, kalbimde bir yerlerde yeni bir
kıvılcım belirdi. Kırılmıştım, parçalanmıştım ama onu bulmak için gücüm vardı.
"Ya," dedim, usulca. "Ya ona bir şey
olursa Eyşan, ben ne yaparım?"
Eyşan, sert bir ses tonuyla "Hayır,"
dediğinde gözlerimi açıp ona baktım. Çenesi kasılmış, gözleri donuk ve
kararlıydı.
"Ona hiçbir şey olmasına izin vermeden
kurtaracağız ama önce toparlanmamız gerek, Barış. Güvercin Timi, Mete'nin
aldığı o karar yüzünden dağılma noktasına geldi. O kararın acımasızlığını şimdi
Alev, tek başına, kim bilir nerede ödüyor."
Dişlerimi sıktım. İçimde yükselen öfkeyle başımı yana
çevirdim, bakışlarımı Eyşan'dan kaçırdım ama o durmadı. Sesindeki sarsılmaz
ton, beni yeniden kendime getirir gibiydi.
"Ben de senin kadar öfkeliyim. Belki daha
fazla," dedi, gözlerini gökyüzüne kaldırarak. "Ama bu öfke bize
Alev'in yerini söylemeyecek. Bu öfkeyle ne ona ulaşabiliriz ne de kendimizi
ayakta tutabiliriz. Şu an, duygularımızı değil, aklımızı konuşturmak
zorundayız."
Başını bana çevirdiğinde, sesi biraz yumuşamıştı ama
kararlılığı aynıydı.
"Mete, her ne yaptıysa, her ne hata yaptıysa...
onun bilgisine, refleksine, askeri sezgilerine ihtiyacımız var. Ve evet, o
benim eşim olabilir ama bu söylediklerim onun hatasını savunduğum anlamına
gelmez. Sen onun timindeydin Barış. Onun en iyisini nasıl yaptığını sen de
gördün, sen de yaşadın. Şimdi hesaplaşma zamanı değil. Şimdi Alev'i bulma
zamanı. Aranızdaki kırgınlık için beklemek zorundasınız."
Bir anda içimde sıkışan her şey, bir suskunlukla
boğazıma oturdu. Gözlerim doldu ama akmadı. Eyşan'ın sözleri içime sert bir kış
rüzgârı gibi vurdu.
Haklıydı.
Ve haklı olmak, bu kadar acı veriyordu.
Sol tarafımdan gelen adım sesleriyle, istemsizce
başımı çevirdim. Toprakta ezilen postalların ritmi tanıdıktı. Gözlerim,
yaklaşan iki silueti seçtiğinde içimde bir yer ürperdi. Mete ile Caner'di. Omuz
omuza yürümüyorlardı, aralarında belli belirsiz bir mesafe vardı. Sanki sadece
aynı yöne yürümüşlerdi ama aynı fikirde değillerdi.
Caner'in yüzünde gergin bir ifade vardı, çenesi
sıkılıydı. Gözleri bana takılı kalmadı bile. Mete ise her zamanki gibi
kontrollüydü ama bu sefer bir fark vardı. Gözleri daha yorgun, bakışları daha
ağırdı.
Eyşan hiçbir şey söylemeden doğruldu. Sessizce
beresini düzeltti ama gözleri Mete'ye sabitlenmişti. Havadaki gerilim, güneşin
altında bile hissediliyordu. Ben hâlâ bankta oturuyordum. Sırtım terlemişti ama
içim buz gibiydi.
Mete birkaç adım kala durdu. Gözleri önce bana, sonra
Eyşan'a kaydı. Sessizlik, söyleyecek çok şeyin ağırlığıyla doluydu. Caner
başını eğip birkaç adım geride durdu; belli ki patlamamak için kendini
zorluyordu. Yavaşça ayağa kalkıp Mete'nin karşısına geçtim. Mavi gözlerini
saran beyazlıklar, kızıl çizgilerle dolmuştu. Uykusuzluk, baskı ve pişmanlık
her şeyin üzerine bir tül gibi serilmişti ama hâlâ dimdikti. Yıkılmış fakat
çökmemiş bir dağ gibiydi karşımda.
Ve o an fark ettim. Bu zamana kadar sevdiği kadın için
korkan Mete gibiydim ben. Kalbi, kendi elleriyle verdiği bir savaşa kurban
gitmesin diye dua eden, her ihtimali hesaplayan ama hiçbir şeyi kontrol
edemeyen adam gibiydim. Alev yoktu. Ve bu dünyada beni en iyi anlayacak kişi,
ne yazık ki tam da karşımdaydı. Mete.
Eyşan'ı kaybetme korkusunu yıllarca yaşamış bir adam.
Onu mezara gömmekten değil, ölümün kıyısından çekip almanın sancısını taşımış
bir yüzbaşı. Şimdi ben, o yükün ne kadar ağır olduğunu, onun her suskunluğunda
ne kadar ezildiğini iliklerime kadar hissediyordum.
Sağ elimi yavaşça kaldırıp, ağır bir anlamla Mete'nin
kolunun yanına yasladım. Bir şey demedim. Sadece dokundum. Bu, öfkemin değil,
çaresizliğimin diliydi. Sessiz bir yalvarıştı belki de. Sonunda dudaklarımı
kıpırdattım. Sözler boğazımda düğümlendi önce, ama sonra çatallı bir fısıltıyla
döküldü.
"Bana Alev'i bul."
Sözlerim, havaya bırakılmış bir emir değildi. İçimde
çatlamış bir yerin yankısıydı. Umudun son eşiğiydi belki de. Diğer elimi de
kaldırıp koluna koyduğumda Caner'in bize biraz daha yaklaştığını fark ettim ama
engellemedim. Çenemin titrediğini fark ettiğimde Mete'nin gözleri ilk defa o an
kırıldı. Göz kapakları titredi ama ağzından bir kelime çıkmadı.
Dolu gözlerim, Mete'nin yüzünü görmemi engellerken
Mete, elini kaldırıp enseme yasladı. Titrek bir nefes çektim. Dudaklarım yine
hareket etti, bu kez biraz daha kırık, biraz daha yalvarır gibi. "Bana
sevdiğim kadını bul Mete," diye fısıldadım. Mete, kafamı omzuna
bastırdığında hıçkırarak alnımı omzuna yaslayıp gözlerimi kapattım.
"Sana söz veriyorum Barış. Sevdiğin kadını
bulacağız kardeşim."
O cümle, bir sözden çok daha fazlasıydı. O an,
karanlığın ortasında yakılmış bir meşale gibiydi. Yıkımın içinde ayakta tutan
tek şey inancın hâlâ bir yerlerde yaşıyor olmasıydı.
Omzunda nefes almaya çalışırken, içimdeki dalga henüz
durulmamıştı. Sessizlik, artık kabullenişin değil, fırtınanın hemen öncesindeki
sessizliğe benziyordu. Mete, bir şey söylemeden elini sırtımda sabit tutuyordu;
bu, bir emir gibi değil, bir kardeşin verdiği son siperdi.
Tam o anda, kışlanın girişinden bir çift hızlı adım
sesi yankılandı. Postallar taş zemine vuruyor, ses adım adım bize yaklaşıyordu.
Başımı Mete'nin omzundan yavaşça kaldırdım, gözyaşlarım hâlâ yanaklarımı
yakarken bakışlarımı gelen kişiye çevirdim.
Bir erdi. Soluk soluğaydı, alnından süzülen ter
çenesine damlıyordu. Duraksamadan yaklaştı, selam durdu ama sesi nefesinin
arasından patladı.
"Kerem Albayım... sorguya çekilmesi için birini
göndermiş komutanım."
Hepimizin bakışları onda toplandı. Eyşan bir adım öne
çıktı, sesi soğuk ve netti.
"Kim bu kişi?"
Er derin bir nefes aldı, gözleri sırayla hepimize
kaydı.
"En son, uçağın düştüğü noktada görülmüş. Orada
yalnız başına iz süren biriymiş. Alev Atsız'ın bulunduğu bölgeye dair bilgisi
olduğu düşünülüyor."
İçimde donmuş damarlarım bir anda ısındı, yerimden bir
adım attım. Alev'e çıkan bir yol belirmişti. Ve bu kez kimse beni
tutamayacaktı.
9 Haziran 2022 / Sorgu Odası, Şırnak
Yazar, Ağzından
Witchcore, Bö
Sorgu odasının soğuk havası, dört kişinin omuzlarında
ağır bir yük gibi hissediliyordu. Barış, Caner, Eyşan ve Mete bir aradaydı.
Kapı sessizce kapanırken, içeride gerilim bir an bile düşmüyordu.
Barış'ın gözleri, sorguya girmek konusunda ısrarcıydı.
O, beklemeye tahammül edemiyordu; Alev'in kaybı içindeki boşluğu büyütmüş,
çaresizliği derinleştirmişti. Kendi içinde savaşırken, bu yükü tek başına
taşıyamayacağını biliyordu.
Caner hem destek vermeye hem de engellemeye
çalışıyordu; risklerin farkındaydı ama dostunun kararlılığına karşı
koyamıyordu. Eyşan'ın bakışları ise sessiz bir güç taşıyordu. Onun içinde de
aynı acı, aynı korku vardı. Sorguya girecek kişinin Barış olması gerektiğini
biliyordu; çünkü kimse onun kadar Alev'in yerini öğrenmek için yüreğini ortaya
koyamazdı. Mete, ise yalnızca sabırlı olmasını, her kelimeyi dikkatle dinlemesi
gerektiğini söylüyordu. Sorgunun kolay olmayacağını, en ufak hata ya da aşırı
tepkinin sonucu değiştirebileceğini belirtmişti.
Kapı açıldığında içeriye terörist girdi; yorgun, tozlu
ve bitkin. Gözlerindeki karanlık, sakladığı sırların ağırlığını
hissettiriyordu. Barış, derin bir nefes alarak sorgu odasına adım attı. Artık
zaman beklemek değil, harekete geçmekti. O an, odanın dışındaki sessizlik de
içeriye sızmış gibiydi. Eyşan ve Mete kapının dışında beklerken, Caner hemen
arkasında, destek vermeye hazır duruyordu. Herkesin yüreği, içeriye sızan bu
kırılgan adamın ellerinde tutuluyordu.
Terörist, soğuk odanın köşesine, masaya çekilmişti.
Ellerindeki kelepçe zinciri masaya bağlıydı, hareketlerini kısıtlıyordu ama
gözleri kaçamıyordu. Barış ağır adımlarla yaklaştı, masanın üzerine sertçe
ellerini koydu, gözlerini teröristin gözlerine kilitledi.
"Havacı nerede?" diye sordu, sesi sert ve
kesin.
Terörist, Barış'ın sorusunu duymazdan geldi, kaşlarını
kaldırıp sinsi bir şekilde karşılık verdi.
"Dördüncü filo nerede?"
Barış'ın dişleri sıkıldı, masaya yumruğunu vurdu.
"Burada soruları ben sorarım! Kaçırdığınız
askerler nerede?"
Barış'ın sesi sorgu odasının dört duvarı arasında
yankılanırken Eyşan, camın dışında kaşlarını çatarak sorguyu izlemeye devam
ediyordu. Terörist kafasını iki yana sallayıp kelepçeli ellerini esnetti.
Yüzündeki umursamazlık devam ediyordu.
"Bilmiyorum."
Barış, ellerini yasladığı masaya eğildi ve dişlerini
sıktı. Sesi alçaldı ama gözleri ateş saçıyordu.
"Yalanı bırak. Söyle yoksa bedelini ağır
ödersin."
Terörist omuz silkti, meydan okuyordu.
"Bana zarar mı verirsin asker?" dedikten
sonra Barış'ı göz ucuyla süzdü. Sağ dudağının kenarı usulca yukarıya kıvrıldı.
"Halbuki yeterince güçlü görünmüyorsun."
Barış, teröristin bu küçümseyici tavrına sinirlense de
dışarı yansıtmadı. Gözleri, donuk ve keskin bir kararlılıkla teröristin yüzünde
gezindi. Yavaşça, neredeyse fısıldarcasına ama bir o kadar da kesin bir sesle,
"İstersen bunu test edebiliriz," dedi.
Kalleş, her zaman kalleşti. Teröristle anlaşma
olmazdı. Almak istediğin bilgiyi alana kadar onu hayatta tutmak zorundaydın.
Barış, her ne kadar öfkeyle dolu olsa da bu gerçeği aklından bir an bile
çıkaramıyordu.
Tam o anda teröristin dudaklarındaki alaycı gülümseme
büyüdü; bu soğuk ve kibirli zafer ifadesi Barış'ın dişlerini sıkmasına neden
oldu. İçindeki fırtına, dışa vurulamayan bir kararlılıkla daha da alevlendi.
Terörist, "Bana zarar vermen beni ürkütmez asker
ama," masadaki kelepçeli eline rağmen sandalyeye sırtını yasladı.
"Kuşê teke mezin bibin, ev dê te xemgîn bike." (Kuşunun kanadını
koparırlarsa bu seni üzer.)
Gözlerini, Barış'ın küçülen göz bebeklerine mıhladı.
"Eger perên balîka te bibînin, ew dê dilê te
birêve." (Tabii, daha farklı bir şey de yapabilirler.)
Bu cümle, odanın içinde bir mermi gibi dolaşıp
Barış'ın göğsüne saplanmıştı. Alev'e dair o belirsiz ima, içinde taşıdığı her
kırık anının üstüne benzin döküp tutuşturmuştu. Sadece gözleri değil, artık
nefesi bile titriyordu. Camın arkasında Eyşan, donmuş halde olanları izliyordu.
Dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Mete yanında sessizdi, gözlerini kısmış,
Barış'ın ruhunda yaklaşan kasırgayı sezmişti.
Barış, gözlerini teröristin gözlerinden ayırmadan ani
bir hareketle masanın kenarını itip sandalyesiyle birlikte onu geriye doğru
savurdu. Teröristin başı sertçe duvara çarptı, bir inleme sesi çıktı ağzından
ama yine de gülümsüyordu. Barış, tek bir an tereddüt etmeden üstüne yürüdü.
Caner camın ardından hamle etti ama Eyşan kolunu
tuttu.
"Hayır," dedi kısık sesle. "İhtiyacı
var buna."
Barış, teröristin yakasına yapıştı.
"Sana son kez soruyorum. Neredeler?!"
Sesi, içi yırtılmış bir dağın çığlığı gibiydi.
Terörist yanıt vermek yerine kanlı dişlerini göstererek alaycı bir kahkaha
attı. İşte o an Barış'ın elleri istemsizce hareket etti. Yumruğu, adamın
yanağına indi. Kafası yana savruldu, dudak kenarından bir damla kan süzüldü.
Bir değil, iki değil, üçüncüde teröristin başı geriye
düştü. Zincirli ellerini kaldırmaya çalıştı ama masaya bağlıydı. Direnemedi ama
acıya rağmen gözlerinde hâlâ o aynı kibirli ışık vardı. Barış, biraz eğildi ve
teröristin kulağına doğru konuştu.
"Onsuz geçirdiğim her saat başı için sırayla
parmaklarını kırarım. Ve yemin ederim her kırılışta seni seyrettiririm
kendine."
Terörist gülümsedi, yanağındaki morarma daha da
belirginleşmişti ama bu onu durdurmadı.
"Ah, biz bu duygusal boşlukları severiz asker.
Sevdiğini kaybeden adam, en zayıf halkadır. Yalnız kalır. Sonra çöker. Sonra
biz-"
Yüzüne bir yumruk indi. Sert. Ani. Net.
Adamın kafası yana savruldu. Zincirler gerildi,
metalin çınlaması odada yankılandı. Barış nefes nefese, yumruğu havada kalmış
şekilde öylece durdu. Kasları gerilmiş, gözleri kıpkırmızıydı. Bir anlık
refleksle adamın masaya kelepçeli ellerine uzanıp sertçe sıktı.
"Sonra siz ne yaparsınız, ha?" diye tısladı
Barış. Parmakları, teröristin bileğini ezene dek bastırdı. Kemiklerin birbirine
sürtündüğü çıtırtı, odada yankılandı. Terörist ilk kez acıdan irkildi, kaşları
çatıldı, dişlerini sıktı ama yine de bağırmadı. Gözleri teröristin gözlerine
kilitlenmişti. Sol eliyle teröristin bileğini sıkmaya devam ederken, sağ elini
silah kılıfına attı ve çeviklikle kabzayı kavrayıp çıkarttı. Terörist gözlerini
kaçırmak istedi ama zincirlenmiş olan bedeni gibi, bakışları da kaçamıyordu
artık.
Barış, namlunun ucunu teröristin avcuna yaslayıp yere
doğru bastırdı. Metal, etin üzerinde kayarken çıkan ince sürtünme sesi odanın
gerilimini bıçak gibi kesti. Terörist ilk kez korkuyla göz kırptı. O alaycı,
zehirli bakışın yerini donuk bir tetikte bekleyiş aldı. Göz bebekleri küçüldü.
Nefesi derinleşti ama hâlâ konuşmuyordu. O susuyordu ama Barış'ın içindeki kaos
bağırıyordu.
Barış, silahı bastırdığı yerde tuttu. Konuşmadı.
Sadece bakıyordu. Sanki bu sessizlikte onu yutacak, düşüncelerini kemiklerinden
çekecek bir kudretle sarmalıyordu. Kırmızıya çalan gözlerinin içi yanıyordu ama
bu ateş öfkenin değil, sevgiden gelen yıkımın ateşiydi.
Sonra Barış hafifçe eğildi. Sol eliyle hâlâ bileği
bastırırken, sağ elindeki silahı hafifçe yukarı kaydırdı. Şimdi namlu,
teröristin başparmağının kökünde durmuştu. Bu sefer sesi neredeyse duyulmazdı
ama içindeki kasvet, kelimelerden taşmış gibiydi.
"Alev'e ne yaptınız?"
Bu kez sorduğu şey bir emir gibi değil, bir lanet
gibiydi. Ağzından çıkan her hece, içindeki boğulmuş adamın çığlığıydı.
"Alev mi?"
Barış, tetiğe bastı. Adam haykırarak namluya dayalı
elini çekmeye çalışırken Barış, alnını sertçe adamın burnuna vurdu.
"Onun adını ağzına almayacaksın! Söyle,
nerede?"
Barış'ın alnı, teröristin burnuna çarptığında çıkan
ses tok bir çatırtıydı. Et kemiğe çarptı, nefes havada kırıldı. Teröristin
burnundan aşağıya bir çizgi gibi kan indi. Nefesi kesilmişti. Bir anlığına
gerçekten acıyı hissetmişti. Barış, gözünü dahi kırpmadan, hâlâ adamın üzerine
eğilmiş bekliyordu. Silahı şimdi adamın şakağına dayalıydı. Nefesi sıcaktı,
kelimeleri titriyordu.
"Söyle. Nerede? Onu nerede tutuyorsunuz?"
Terörist öksürdü, burnundan boşalan kanı diliyle
silmeye çalıştı. Gözleri pusluydu artık; karanlık içinde bir gölge, panik
içinde bir hayatta kalma dürtüsüyle doluydu ama hâlâ konuşmuyordu. O anda,
Barış silahı indirip iki eliyle teröristin boğazına sarıldı. Parmakları, onun
sesini boğacak kadar sertti. Adam nefes almaya çalışıyor, kelepçeli elleri
masaya bağlı olduğu için yalnızca parmak uçlarını oynatabiliyordu.
"Bir. Kez. Daha. Soruyorum." dedi Barış,
kelimeleri boğazından bir tokat gibi fırlatarak. "Eğer şimdi söylemezsen,
seni burada yavaş yavaş öldürürüm. Nefesini değil, hafızanı sökerim."
Terörist öksürdü. Boğazı sıkıldıkça gözleri büyüdü.
Barış ellerini birden gevşetti. Adam öksürükle kendine geldi. Yutkundu, başını
yana çevirdi.
"Sincar... Sincar Geçidi'nin güney yamacında...
eski bir maden ocağı..." dedi, çatlamış sesiyle. "İçinde geçit var.
Biz sadece teslim ettik. İçeri alınmadan önce... bir kadın sesi... bağırıyordu.
Susturmaya çalışıyorlardı. Ama ben... o sesin kim olduğunu bilmiyorum. Beni
buraya bilerek yolladılar ama yakalandım."
Barış'ın yüzü kasıldı. Çatlayan çenesi, dişlerinin
arasından geçen öfkeyi zorlukla tutuyordu. Gözleri, kelimeleri ağzından dökülen
adamın üzerine bir kurşun gibi saplandı. Teröristin cümlelerindeki titrek
boşluklar, içindeki korkuyu ele veriyordu. Ama esas olan o çığlıktı.
"Kadın sesi," diye tekrar etti Barış, sanki
anlamını daha derine çekmek ister gibi.
Yutkundu. Boğazı düğümlendi. O sesi zihninde canlandırdı. Alev'in gülüşüyle
karışan, sonra haykırışa dönen bir yankı gibi çarptı kulaklarına. Ellerini
yavaşça geri çekti, silahını kabzasından tuttu. Adamın yüzüne bir kez daha
baktı.
Eyşan, kapının yanında duran Caner'i biraz kenara
çekip kapıyı açtığında Barış, ayağa kalkıp kabzasını biraz daha sıkı kavradı.
"Çık artık Barış, yerini öğrendik. Daha fazla
vakit kaybetmeden gidelim," dedi ve kapıyı Barış'ın da çıkması için aralı
bıraktı. Derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı. İçinde, Alev'in çaresiz
çığlığı yankılanıyordu. O ses, ona hayatını yeniden hatırlatıyordu. Gözlerini
açtı ve namluyu yerde yatan adamın alnına nişan aldı. Tetiğe bastığında
namludan çıkan kurşun, teröristin alnına saplandı. Adamın vücudu aniden dondu,
sonra geriye doğru devrildi; zincirlerin gıcırtısı odada yankılandı. Kan sessizce
süzüldü.
Eyşan, omzunun üzerinden Barış'a bakarken "Odayı
temizletip kayıtları sildirin," dedi ve sorgu odasından çıktı. Barış,
silahını indirirken elleri titriyordu; içindeki acı ve öfke artık kelimelere
sığmıyordu. Bir kez daha baktı cesetleşmiş bedene, ardından soğuk adımlarla
odadan çıktı.
Arkasında bıraktığı tek şey, susturulmuş bir çığlıktı.
Mete ile Caner, Barış'ı da alıp giyinmeye giderken;
Osman, Kubilay ve Deniz hazır bir şekilde koordinasyon merkezinde
bekliyorlardı. Sessizlik, patlayacak bir mühimmat kadar tehlikeliydi. Birden
hareket başladı; sanki her biri kendi içinde zamana karşı bir yarış
başlatmıştı.
Koridor boyunca ayak sesleri yankılandı. Kapılar
açıldı, silahlar hızlıca kuşanıldı. Güvercin Timi, eksik ama dimdik, hazırdı.
Bu kez sadece görev için değil, ailelerini kurtarmak için hareket ediyorlardı.
Yüreğinde kırgınlık, gözlerinde kararlılık vardı hepsinin.
Caner, hazırlanmış bir şekilde keskin nişancı
dürbününü kontrol ederken koordinasyon merkezindeki Alparslan Çakır'ın sesi
duyuldu.
"Kıdemli Üsteğmen Caner Cenk Çakır'da bu görevde
yer alacak. Lara, Yonca ve Eyşan, buradan size brifing aktarımlarını işleyecek.
Kartal'ı önden gönderdim, sizi orada karşılayacak."
Lara, Caner'in de göreve gideceğini duyduğunda istem
dışı ellerini karnına yasladı. Caner, bir anlığına dürbünden bakışlarını çekip
kaşlarının altından Lara'ya baktı. Lara'nın korkusunu anladığında
sakinleştirmek amacıyla sağ gözünü kırptı ve yeniden dürbününü kontrol etmeye
devam etti.
Osman, telsiz kulaklığını takarken dudaklarını ısırdı,
parmakları bile titriyordu. "On dakika içinde yola çıkmış oluruz,"
dedi alçak bir sesle. Herkesin gözleri ona çevrildi; itiraz edecek kimse yoktu.
Çünkü biliyorlardı. Bu görev sadece teknik bir operasyon değil, kayıp bir
kardeşi geri getirme umuduydu.
Kubilay çantasını kontrol etti, eşyaların yerli
yerinde olduğunu bir kez daha doğruladı. Yanında duran Yonca'ya kısa bir bakış
attı. Yonca karnını tutarak hafifçe doğruldu, gözlerindeki endişe ve
kararsızlık Kubilay'ın yüreğini burktu. Kubilay, alt dudağını ısırıp Yonca'ya
doğru eğildi ve Yonca'nın alnına dudaklarını yaslayıp gözlerini kapattı. Yonca,
sıkıntılı bir nefes verdiğinde elleri, koruma iç güdüsüyle Kubilay'ın ellerine
tutundu.
Kubilay, dudaklarını Yonca'nın alnından çekmeden
burukça gülümseyerek Yonca'nın şişkin karnına yasladı.
Yonca, "Bize geri dön," diye fısıldadı.
Kubilay, alnını Yonca'nın alnına yaslayarak gözlerinin içine baktı.
"Benim pusulam sensin, Yonca'm. Nereye gidersem
gideyim, yolum hep sana çıkar," dedi ve Yonca'dan istemeyerek de olsa
uzaklaştı ve yürümeye başlamış olan Osman'ın peşinden ilerlemeye başladı.
Deniz, nazikçe Yonca'nın omzuna dokundu ve burukça gülümseyerek Kubilay'ın
yanına yetişti.
Mete, istifası geri çekildiğinden dolayı o da göreve
katılmaya hak kazanmıştı. Eyşan, gözlerini kısarak omzuna hafifçe vurdu. Mete,
kaşlarını hafifçe kaldırıp silahını sağ tarafına doğru sarkıttı.
Eyşan, "Dikkatli olun," diye fısıldadığında
Mete, burukça gülümsedi ve sol elini kaldırıp Eyşan'ın başının arkasına
yasladı. Dudaklarını alnına bastırıp hızla geri çekildi ve silahını iki eliyle
tutup çenesiyle karnını gösterdi.
"Sizde dikkatli olun."
Önde Barış, arkada Mete ile Caner odadan
çıktıklarında; Yonca, Lara ve Eyşan büyük adımlarla dijital ekranın önünde
beklemeye başladılar. Barış, Osman, Kubilay, Deniz, Mete ve Caner, son
kontrollerini yapıp sessizce birbirlerine baktılar. Aralarındaki sessizlik,
söylenmeyen binlerce kelimenin yükünü taşıyordu.
"Ne olursa olsun, birlikteyiz. Ve birlikte dönmek
zorundayız," diye fısıldadı Barış, gözlerinde demir gibi bir kararlılıkla.
Her biri biliyordu ki, bu görev sadece bir operasyon değil; yeminlerine,
onurlarına ve ailelerine olan bağlılıklarının son sınavıydı.
9 Haziran 2022
Alev Atsız, Ağzından
Once Again, Mad Clown
Şıp...
Şıp...
Şıp.
Gözlerimi açsam da fark etmiyordu; bu karanlık,
uyanmakla geçmiyordu. Her yer rutubet kokuyor, taş duvarlardan aralıklarla
damlayan suyun sesleri zihnimin içini kemiriyordu. Her damla, zamanın bana ne
kadar acımasız davrandığını fısıldıyordu sanki. Hareket etmiyorum; çünkü yerin
altı gibi kokan bu yerde her kıpırtı, taşların iniltisiyle karşılık buluyordu.
O sürekli damlayan suya, metalin sürtünme sesi
karıştı. Nefesim, kendi göğsümde sıkıştı kaldı. Derin karanlığın içinde bir
çıtırtı çıktı. Kapı ağır, paslı bir gıcırdamayla açıldı. Taş duvarlarda
yankılanan bu ses, o karanlığın içine hançer gibi saplandı. Göz bebeklerim
hiçbir şey seçemese de bedenim, içeri süzülen soğuk hava akımından gelen
değişimi fark etti.
Ayak seslerinden anladığım kadarıyla üç kişilerdi. Her
biri ağır ve kararlı adımlarla yaklaşıyordu. Çizme seslerinden biri hafifçe
sürünerek geliyor; demek ki biri daha cüsseli ya da daha hoyrattı. Diğeri, her
adımda bir şeyi parmaklarıyla sıyırıyor duvardan, bu sesi daha önce de
duymuştum. O tırmalayıcı, sabırsızlık taşıyan parmak sesi. Ve üçüncüsü
sessizdi. Belki en tehlikelisiydi.
Yutkunmaya çalıştım ama boğazım kuruydu. Hareket
etmemem gerektiğini biliyordum. Karanlıkta onları göremesem de onların beni
gördüğünü biliyordum. Üç gölge gibi üzerime eğiliyorlardı sanki.
Konuşmuyorlardı ama varlıkları, duvarların neminden daha ağırdı.
Adımlar durdu. Hemen önümdeydiler. Karanlığın içinde
bir el, zincir halkalarını çekti. Soğuk metal bileklerimde inledi. Biri öne
eğildi; nefesini yüzümde hissettim. Sarımsağa ve çürümüş tütüne benziyordu.
Gözümün önünde hâlâ yalnızca karanlık vardı ama onun dişlerinin arasında
sıkışmış kelimeleri net duydum.
"Me hatin bi te re xweş bixin, delalê min."
(Seninle eğlenmeye geldik, güzelim.)
Diğeri, daha genç bir ses tonuyla, Türkçe devam etti.
"Şu haberlerdeki meşhur Alev Atsız... Bakalım
ateşin hâlâ yanıyor mu?"
Üçüncüsü konuşmadı. Sadece eğildiğini ve bir şey
çıkardığını hissettim. Metalin deriyle buluşan soğuk tınısı, kalbimin altına
kadar indi.
Ben hâlâ susuyordum. Çünkü konuşursam, bu nemli
duvarlara gözyaşımı anlatacağımı biliyordum. Onlara değil. Ama gözlerim
karanlığa değil, geçmişe çevrildi o an. Barış'ın sesi çınladı zihnimde. "Diren Alev. Sen yanmazsın. Sen,
küllerinden doğarsın."
Biri saçlarıma dokundu. Sertçe. Saç diplerimden yukarı
doğru çektiğinde, nefesim boğazıma takıldı.
"Hiç konuşmayacak mısın?" dedi alaycı ses.
"Ne oldu? Devletin seni unuttu mu? Yoksa onlar da seni bizden daha çok
korkuyor?"
Diğer terörist yavaşça eğildi, dudakları neredeyse
kulağıma değiyordu.
"Ez ê şevê çavên te bi xwînê bigrim, keçik."
(Bu gece gözlerini kanla yıkayacağım, küçük kız.)
İçim titredi. Ama çenemi sıktım. Dişlerimi sıktım.
Onlara korkumu göstermeyeceğim. Göstermeyeceğim çünkü o zaman yalnızca bedenim
değil, içimdeki her şey çökerdi. Ve ben hâlâ Alev Atsız'ım. O karanlıkta bile.
Teröristin parmakları saç diplerimi kavramışken,
alnımı geriye doğru çekecek kadar sert bir hamle yaptı. Başımı kaldırmak
zorunda kaldım. Gözlerim hâlâ karanlığa alışamamıştı ama orada, karanlığın
içinde bile gözlerimi onunkine kilitledim. O kadar yakındık ki nefesleri
yüzümdeydi. Midem bulanıyordu ama bana ait tek şey bile ellerinden
kaçmayacaktı.
Kıpırdamayan dudaklarımın arasından bir nefes süzüldü.
Yavaş, sakin, neredeyse fısıltı gibiydi.
"Eğer beni kırmak istiyorsan, önce yaktığım her
şeyi geçmen gerekir."
O an, başımı geriye çekip tüm gücümle teröristin
yüzüne tükürdüm. Tükürük, onun yanak kemiğine çarpıp aşağı süzüldü. Bir an
donakaldı. Sonra yüzündeki alaycı ifade bozuldu. Elinin tersiyle yanağına
bastı. Diğeri öne atıldı.
"Piç kurusu!" diye bağırdı. "Sen hâlâ
konuşuyorsun ha?!"
İçlerinden biri dizini böğrüme geçirdi. Nefesim bir
anda göğsüme saplandı. Zincirler şıngırdadı. Başım yana düştü ama çenemi
sıktım. Dişlerim etime battı.
"Ben... Alev Atsız'ım," dedim, dişlerimin
arasından. "Sizse sadece duvarlarda çürüyecek isimler bile olmayan
cesetlersiniz."
Teröristlerin alaycı kahkahaları kesildi. Bir anlık
sessizlik oldu; sonra ilki öne atıldı.
"Demek Alev Atsız ha?" dedi, sesinde öfkeyle
karışık küçümseme vardı. "Bak bakalım o ismin kemiklerini koruyabilecek
mi?"
Acı, acının üzerine yığıldı. Böğrümde patlayan
darbenin ardından tüm iç organlarım yer değiştirmiş gibiydi. Nefesim göğsümde
sıkıştı, ciğerlerim daraldı ama ses çıkarmadım. Bu karanlıkta en küçük inilti
bile zaferlerini kutlamalarına yetebilirdi. Bunu onlara vermeyecektim.
Birinin yumruğu yüzüme indi. Başım geriye savruldu,
sırtım taş duvara çarptı. Dişim dudağıma gömüldü. Ağzımın kenarında bir
sıcaklık yayıldı. Tadını unutmamıştım ama asıl öfke, dilimin altında büyüyen
zehir gibiydi.
"Yine de," dedim, tükürüğümle karışan kanı
yutarken, "Benim korkum... sizinkinden daha temiz."
O cümleyi kurarken, burnumun üstünde zonklayan ağrıyı,
dudağımın yırtığını, kaburgamın altında kıpırdayan acıyı hissettim ama içimde
bir kıvılcım sönmüyordu. Üçüncü adam hareketsizdi. Sessizdi. Belki de beni
öldürmeden önce parçalara ayırmak istiyordu. O üçüncü adam, elini yavaşça
kemerine götürdüğünde bir kez daha yutkunup hareketlenmeye çalıştım.
Kalbim göğsümde öyle hızlı çarpıyordu ki, sanki
kulaklarımda onun ritmi yankılanıyordu. Karanlığın içinde nefesim kesildi.
Hareketsizdim, zincirler beni esir almıştı. O adamın niyetini biliyordum; bu,
bir tehditten daha fazlasıydı. İçimde karışık bir korku ve öfke yükseldi.
"Yapma," dedim sessizce, boğazımda düğümlenen bir çığlıkla.
"Wê bigrin." (Tutun şunu)
Yanında duran iki adam hızla üzerime eğildiğinde
çığlık atarak çırpınmaya başladım. Diğer adam, önümde diz çöküp elini saçlarıma
yeniden geçirdiğinde yüzüme yaklaşmaya çalıştı ama bütün gücümle burnuna kafa
attım. Adam, inleyerek burnunu tutarken diğer adamlar daha sıkı tutmaya
çalışıyordu.
Adamın acıyla inlemesi kısa sürdü; iki adam daha sert
tutmaya çalışırken, ben de tüm gücümü toplayıp etrafı yoklamaya devam ettim.
Zincirlerin kısıtladığı ellerimle ellerini ittiğimde, taş duvarlar arasındaki
karanlık odada yankılanan tek ses kalbimin çarpıntısı ve nefes alışverişimdi.
İki el silah sesiyle adamların baskısı bir anlığına
gevşerken çırpınmaya ve çığlık atmaya devam ettim. Kapalı kapı duvara çarparak
güçlü bir yankı bırakırken üç silah sesiyle üzerimdeki ağırlıklar arttı.
"Ulan orospu çocukları!"
Barış'ın sesiyle ne ara kapandığını bilmediğim
gözlerimi açtım. Caner ve Mete, üzerime çullanmış iki adamı çekerken Barış,
diğeri çekip geriye doğru savurdu. Barış'ın maskeli yüzünün altındaki gözlerini
gördüğüm an, gözlerimin dolmasına engel olamamıştım.
"Barış?" diye inleyerek ağlamaya
başladığımda Barış'ın gözleri, hızla yüzümde dolandı. Önümde dizlerinin üzerine
çökerken Deniz ve Kubilay, sağdan ve soldan yaklaşıp elimdeki ve ayaklarımdaki
zincirleri çözmeye başlamışlardı. Barış, ellerini dokunmaya kıyamazmışçasına,
titrekçe omuzlarıma koyup beni kendine çekti.
"Geldim güzelim, geldik bak buradayız."
Barış'ın elleri omuzlarımda titriyordu; o sıcak
dokunuşu, karanlığın içinde bir umut ışığı gibi parıldıyordu. Gözleri, endişe
ve çaresizliğin birleştiği derin bir fırtınayı yansıtıyordu. Her hareketimde
sanki içimdeki acıyı kendi yüreğinde hissediyormuş gibi titreyen bakışları,
beni ayakta tutmaya çalışan görünmez bir ip gibiydi.
Deniz ve Kubilay, dikkatle ama aceleyle zincirlerimi
çözüyorlardı. Zincirlerin metal sesi odanın soğuk duvarlarında yankılanırken,
Barış'ın gözleri hiç benden ayrılmıyordu. O, sadece zincirleri değil,
üzerimdeki çaresizliği de kırmaya çalışıyordu.
Burnumu çekip çözülmüş bileklerimi kendime doğru
çektim. Barış, ellerini omuzlarımdan çekip, üzerindeki hücum yeleğini çıkartıp
kenara attı. Altında kalan kamuflajının düğmelerini hızla çözüp üzerinden
çıkartıp omuzlarımdan çektiği ellerinin yerine yasladı. Titrediğimi o an da
fark edebilmiştim.
Burnumu çekerek, "Onlar bana," derken Barış,
dudaklarını yanağıma bastırıp beni durdurdu.
"Şşş, hayır hiçbir şey olmadı," dedi alçak
ve yumuşak bir sesle. Gözleri yüzümü hızla tararken, içinde hem koruma hem de
derin bir pişmanlık vardı; sanki benim yaşadığım acıyı kendi kalbinde
taşıyormuş gibiydi. O an, kelimeler gereksizdi. Barış'ın varlığı, kelimelerden
çok daha güçlüydü; yıkılmış ruhumu tamir eden bir güç gibi.
Barış, beni kurtulduğum zincirlerimden sonra kucağına
alıp ayağa kalktığında Caner, silahını düzeltip önümüze yaklaştı. Göz ucuyla
yüzüme bakıp yeniden Barış'a odaklandı.
"Ablukada kalın, Mete ve ben, arkanızdan sizi
takip edeceğiz. Kubilay, Deniz ve Osman önünüzde olacaklar."
Barış, kafasını salladığında hiç zorlanmadan yürümeye
başladı. Ellerimi kucağımda tutarken başımı Barış'ın göğsüne yasladım. Kalp
atışı, güçlü ve ritmik bir şekilde göğsünde yükselip alçalıyordu. O ses, güven
veren bir melodi gibi ruhuma işliyordu; korkularımı bir an olsun dindiriyordu.
Her adımıyla bana, buradan sağ salim çıkacağımızı fısıldıyordu.
Harabe olan bu yerden çıktığımızda buranın bir maden
ocağı olduğunu anlayabilmiştim. Barış'ın kolları beni sıkıca sarmalamaya devam
ederken adımları hızlandı. Yanımızda, bizi ablukaya almış tim güvenli bir
şekilde helikoptere doğru koşturmaya başladığında gözlerimi kapatıp Barış'ın
yakalarına tutundum.
Barış, kucağında ben olmama rağmen hiç zorlanmadan
helikoptere bindiğinde Mete ve Caner'de binip tam karşımızdaki koltuklara
oturmuşlardı. Osman, helikopterin kapısını kapatıp çantasına bağlı olan telsiz
tuşuna bastı.
"Güvercin, Tedy Bir güvende. Geri
dönüyoruz." dedi soğukkanlı ama net bir sesle.
İçimdeki kırıklar, birden hıçkırıklara dönüştü. Barış,
yüzümü nazikçe kendi göğsüne bastırırken, yüzünü saçlarımın arasına sakladı.
Titrek nefesleri kulağıma değiyor, saç diplerimde ince bir ıslaklık
hissediyordum. O an anladım ki, o güçlü adam, benim için de kendi içinde de
kırılmıştı.
Barış, sessizce ağlıyordu.
9 Haziran 2022 / Şırnak
Asena Eyşan Çakır, Ağzından
Dön, Dedublüman
İnsan, en çok kaybettiğinde doğar.
Beni yok etmeye çalıştıkları o karanlıkta, kendi
benliğimin yankısını duydum. Acılarımın, ihanetlerin, kayıpların arasında
ezilmeme ramak kala bir şey oldu. O küllerin içinde titrek de olsa bir kıvılcım
parladı. İlk başta korktum. Güçlü olmaktan değil, gücün bana neler
yaptıracağından korktum. Çünkü güç bazen merhameti boğar, bazen ise vicdanı
sustururdu ama ben ne o karanlığın esiri ne de eskisi gibi bir kurban oldum.
Her adımda yeniden tanıdım kendimi. Aslında ben kim
olduğumu unutmamıştım, sadece susturulmuşum. Şimdi her nefesim, her bakışım
bunu haykırıyordu. Bana "bittin" dedikleri yerde başladım ben. Onlar
beni zayıf yanımla tanıdılar; şimdi karşılarında duruyorum, en güçlü tarafımla.
Geri döndüm demeyeceğim. Çünkü ben hiçbir zaman kaybolmadım. Sadece yeniden
şekillendim.
Kaybettiğim kimliğin ruhu, sönmüş bir közden yeniden
doğdu.
"Fatih'i bulduk, sıra Alev'de."
Telsizden yükselen sesle bakışlarım monitörler
arasında gidip gelmişti. Osman'ın direktifleriyle önce Fatih'i bulmuşlardı.
Sıra şimdi Alev'in olduğu yeri bulmaya gelmişti.
Mete'nin ve Caner'in olduğu konum biraz arkada
kalırken, Barış'ın hepsinin önünden yürüdüğünü anlayabiliyorduk. Maden ocağının
karışık krokisinde, iz sürmek gerçekten de zordu. Yeraltındaki geçitler, çökmüş
tüneller ve sürekli değişen hava akımı, ısı izlerini bulanıklaştırıyordu ama
yılmıyorduk. Çünkü bu sadece bir görev değildi. Bu, eksik olan bir parçayı
yerine koymak gibiydi.
Alev... Bizim sesimizdi. Onu susturmak isteyenlere
rağmen biz, onu bulacaktık.
Gözlerim ekranda bir noktaya sabitlenmişken, elim
telsizin üzerindeydi. Osman'ın sesi bir kez daha yükseldi.
"Barış, kuzeydoğu hattından ilerle. Orada bir
ayak izi var, içeride taze hareketlilik görünüyor."
Barış'ın kamerası hafifçe sarsıldı. Dizine kadar gelen
suyun içinde ağır ağır ilerlerken başını çevirdi. Hiçbir şey söylemedi. Sadece
gözleri... Onların bakışı, kelimelerden daha fazlasını anlatıyordu. Oradaydı.
Bir şey sezmişti.
Mete'nin sesi gergin ama kontrollü geldi. "Görsel
teyit almadan yaklaşma. Alev oradaysa, yalnız değildir."
Ekrana biraz daha
yaklaştım. Sesler, dikkatimi dağıtamıyordu. İçimde, tanımlayamadığım bir his
vardı. Sanki oradaydım. Sanki karanlıkta nefes alan her varlığın korkusunu ben
taşıyordum. Alev oradaysa, yalnız olmadığını bilmeliydi. Bir anda Barış'ın
kamerası döndü. Birden hızlandılar ve sağlam titreyen kamera Alev'in yüzüne
çevrildi. Derin bir nefes alıp tuttuğumda yutkunmakta güçlük çektim. Yüzü,
bayağı bir hırpalanmıştı.
Barış, Alev'in üzerine eğildiğinde diğer kameralar
anında aktif dışı kaldı. Arkamızda duran Alparslan albaya baktığımda derin bir
nefes verdi ve bakışlarını ekrandan çekip bana baktı.
"Ben Kerem albaya Alev'in ve Fatih'in bulunduğunu
haber vermeye gidiyorum. Yola çıktıklarında haberim olsun."
Alparslan albay, kafamı sallamamı beklemeden arkasını
dönüp gittiğinde yeniden monitöre döndüm. Hiçbir kamera artık aktif değildi.
Soluk bir parıltı gibi beliren bir nefes sesi yankılandı mikrofonda.
"Güvercin, Tedy Bir güvende. Geri
dönüyoruz."
Telsizden gelen o son cümleyle birlikte içimdeki
gerilim bir anda boşaldı. Omuzlarımdaki yük biraz hafifledi ama yüreğimdeki
düğüm hâlâ oradaydı. Gözlerimi monitöre dikmiş halde, boş bir ekrana bakıyordum
artık. Kameralar kapanmıştı ama zihnimde Alev'in yüzü gitmiyordu. O morluklar,
o kurumuş kan izi, o gözlerdeki yarı uyanık ifade hâlâ karşımdaydı.
Bir süre hiçbir şey demedim. Ne Lara'ya ne de yanımda
sessizce bekleyen Yonca'ya döndüm. O an sadece içimde konuşan o tanıdık sesle
baş başaydım.
Onlara güvendin
Eyşan...
Alev'i
kaybetmemek için kendi parçanı verdin. Şimdi onu geri aldın ama onunla kendi
acıların da yeniden geldi."
Bir elim masanın kenarına sıkıca tutundu.
Parmaklarımın rengi değişene kadar bastırdım. Kontrol... Bu görevde en çok ona
ihtiyacım vardı. Ama bazı anlar olur, kontrol değil insan kalır geriye. Ve
insan yanım, bağırmak istiyordu. Masaya doğru eğildim. Dizlerimi kırmadan,
sadece sırtımdan çöktüm. Alnımı yumruğuma dayadım.
Ve o an, içimdeki sessizlik bir kez daha şekil aldı.
Bu kez bir karar gibi. Bu kez yalnızca Eyşan olarak değil...
Asena Eyşan Çakır olarak.
Yarım saatin sonunda gecenin içinden bir uğultu
yükseldi. Rüzgâr, önce toprağı, sonra kalbimi kaldırdı yerinden. Bakışlarımı
pistin ilerisindeki karanlığa diktim. Dağların arasından döne döne gelen o
tanıdık ses geliyordu. Helikopterin pervane sesi, sadece bir araç gürültüsü
değildi artık; içinde taşıdığı her şeyle beraber gelen bir kaderdi.
"İniş beş dakika," dedi Lara, telsizi göz
hizasına indirirken. Yanımda durmuş, bana değil, boşluğa sesleniyordu sanki.
Ama ikimiz de biliyorduk: Bu beş dakika bir ömrün ağırlığına bedeldi.
Rüzgâr şiddetini artırdı. Pervanenin sesi yaklaştıkça
çevremdeki her şey silikleşti. Sadece ışıklar vardı pist boyunca dizilmiş ve
ben vardım, dimdik. Üniformamın yakası rüzgârda titrerken, dizlerimin
kırılmaması için bütün iç gücümle ayakta kalmaya çalışıyordum.
Helikopter indiğinde gözlerimi kırpmadan baktım. Kapak
açıldı. Önce Osman ile Mete çıktı, gözleri kararmış, sesi susmuş. Sonra Caner,
elinde Fatih'in dosyasıyla çıktı ama ben sadece birini arıyordum.
Barış.
Gözleri, kucağındaki kadının yüzünde kalmıştı. O an
kalbim neye uğradığını şaşırdı. Boğazıma kadar gelen duyguyu yuttum. Sarsıldım
ama bir adım bile gerilemedim. Helikopterin pervanesi hâlâ dönüyordu ama ben
artık başka bir gürültü duymuyordum. Barış başını çevirdi, bir an göz göze
geldik. O gözlerde öfke, acı ve tarifsiz bir rahatlama vardı. Sessiz bir çığlık
gibiydi ifadesi.
Sedye uzatıldı. Alev dikkatlice yerleştirildi. Üstü
örtülürken, alnındaki yarık bir an göründü. İçimde bir şey parçalandı ama
gözyaşı dökmedim. Bu ağlama zamanı değildi. Bu, onun yaşadığını görme anıydı.
Yanlarına yürüdüm. Ne diyeceğimi bilmiyordum. İçimden
geçen tek cümleyi söylemekten başka çarem yoktu. Eğildim, Alev'in başına
yaklaştım. Fısıltı gibi çıktı sesim, "Hoş geldin kardeşim," dedim.
Yanıt gelmedi ama göğsünün hafifçe kalkıp indiğini gördüm. Bu bile yeterdi.
Kafamı kaldırdım.
"Revire götürün. Tam teşekküllü kontrol
istiyorum."
Barış ile Caner, giden sedyenin başından ilerlerken
Lara'nın omzuna dokunup peşlerinden ilerlemek için hareketlendim. Sedyenin
arkasından yürürken Alev'in solgun yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Sadece
fiziksel yaraları değil. Orada, göz kapaklarının ardında saklanan karanlığı
hissedebiliyordum.
Revir binasının kapıları otomatik olarak açıldığında
içeriden steril hava çarptı yüzüme. Ne kadar temiz kokarsa koksun, o soğukluğun
içinde bir şey eksikti. İnsanlık. O yataklara düşen her beden bir savaş
anısıydı. Ve biz, bu anılardan bir ordu kurmuştuk.
Barış hâlâ sessizdi. Eli yumruk, çenesi sıkıydı.
Gözleri Alev'in üzerindeydi ama aklı çok daha derindeydi, çok daha karanlıkta.
Doktor Ümit, bize doğru döndü.
"Hayati tehlike görünmüyor ama ciddi sıvı kaybı
ve kas ezilmesi var. Psikolojik tepki için birkaç saatlik gözlem gerekli. İlk
müdahale tamam."
Barış hareket etti. Elini Alev'in parmaklarına uzattı
ama son anda durdu. Dokunamadı. Ümit, bakışlarını önce Barış'a ardından bana
çevirip çenesini dikleştirdi.
"İzninizle Alev biraz dinlensin. Serum
bağlayacağım, sabaha anca uyanır."
Başımı hafifçe salladım. Gözlerim Alev'in yüzünden,
parmaklarının hâlâ gevşekçe yanına düşmüş hâlinden bir an olsun ayrılmadı ama
göz ucuyla Barış'ı da izliyordum. Barış, o dakikadan beri ilk kez kıpırdadı.
Eğildi. Alev'in yüzünde yara olmayan, o solgun yanına yavaşça yaklaştı.
Gözlerini kapadı. Hiçbir şey söylemeden, sadece bir öpücük bıraktı yanağına.
Hafif, titrek ama tarifsiz derin bir sevgiyle.
Sonra doğruldu. Ne gözlerini sildi ne arkasına baktı.
Kimseyle göz göze gelmeden odadan çıktı. Omuzları gergin, adımları sessizdi ama
ardında kalan sessizlik, çığlık gibiydi. Onun çıkarken kapının hemen önünde
kısa bir an durduğunu fark ettim.
Bir saniye.
Sadece bir saniye...
Sonra gitti.
O da parçalandı.
Alev o maden ocağındaydı evet ama Barış, oradan
çıkamamıştı.
10 Haziran 2022 / Şırnak
Alev Atsız, Ağzından
Bir Günah Gibi, Ajda Pekkan
Gökyüzü sanki küskün bir sonsuzluktu.
Ne gündüze ait bir ışık vardı ne geceye ait bir
karanlık. Her şey duruydu, her şey donuktu. O an, zamanın dilsizce durduğu bir
yerin içindeydim. Ayaklarım yere basmıyor ama düşmüyordum da. Sessiz, ağır bir
boşluğun içinde süzülüyordum.
Sonra uzaktan bir hışırtı geldi. Rüzgâr değildi, bir
kanat gibiydi. Yırtıcı, ürkütücü ama aynı zamanda garip bir şekilde tanıdıktı.
Başımı kaldırdım. Bir atmaca, gökyüzünü yararak bana doğru süzülüyordu.
Kanatları paslı bir demir gibi ağır ama her çırpışında göğü yaran bir kudrete
sahipti. Gözleri başka bir âlemin aynasıydı. Soğuk ama canlıydı. Sanki beni
tanıyordu.
Yaklaştı, çok yaklaştı. Öyle ki nefesimi tutmak
zorunda kaldım. Gagasında bir şey vardı. Ne olduğunu seçemedim ama ağırdı.
Sanki bir yük taşıyordu. Benim yükümü...
Kanatlarını açtı. Uçmuyordu artık. Asılıydı. Öylece,
havada durmuş bana bakıyordu. Bir çift gözü beni delip geçiyordu. 'Hatırla' der
gibiydi. 'Unutma' der gibiydi. Birden çığlık attı. O tiz, kulakları delercesine
keskin çığlık, bir kurşun gibi göğsüme saplandı. Gözümün önünde bir karanlık
patladı. O an, atmaca yere çakıldı. Düşüşüyle birlikte her şey sarsıldı. Sanki
içimde bir şey yıkıldı. Sanki biri gitmişti.
Yanına koştum ama ayaklarım beni taşıyamadı. Dizlerim
çöktü. Kanatları paramparçaydı fakat o hâlâ bana bakıyordu. Gözleri hâlâ
yaşıyordu.
"Ne zaman uyanır?"
Zihnimin derinliklerinde yükselen Barış'ın sesiyle,
vücudumdaki ağrıların yoğunluğunu da hissedebiliyordum. Sanki iç organlarımın
arasına sıkışmış bir ağırlık, nihayet koptu ve karanlığa çakıldı. Karanlık,
içime dolmuştu ama huzurlu değildi. Gözkapaklarımın altı yanıyordu. Nefes almak
istedim. Göğsümün üzerine biri oturmuş gibiydi. Vücudum bana ait değildi.
Parmak uçlarım yoktu. Zaman yoktu.
Gözkapaklarım kıpırdadı. Bir ışık sızdı. Önce bir
çizgi, sonra genişleyen bulanık bir şekil oluştu. Başımı kıpırdatmaya çalıştım
ama kaslarım sanki bir kayaydı. Boğazım kuru değil, yok gibiydi. Gözüm yan
tarafa kaydı. İlk gördüğüm yüz Barış'tı. Gözleri bana değil, damarlarıma giren
seruma kilitlenmişti. Çenesindeki kas geriliği, o kadar tanıdıktı ki sadece onu
izleyerek zamanın geçtiğini anlardınız.
Gözlerini kaldırdı. Göz göze geldik. Avuç içi, elime
yerleşmişti ama fark etmem saatler sürmüş gibiydi. Gözleri nemliydi ama
ağlamıyordu. Sadece doluydu. Sanki içindeki binlerce kelime, tek bir bakışta
yer değiştirmişti. Gözlerimin kenarından bir sıcaklık süzüldü. İlk önce fark
etmedim. Gözyaşıydı. Sessizce akmış, yanağımda soğuyup yastığa karışmıştı.
Barış, o an başını eğdi. Elini hafifçe sıktı. Sanki hâlâ düşmekten korkuyordum
ama onun avucu, o düşüşe engeldi.
Etraf yavaş yavaş açılıyordu. Sesten önce şekiller
geldi. Gözbebeklerim odadaki loş ışığa alışırken, çevremdeki bedenler
netleşmeye başladı. Sol yanımda iki siluet vardı. Eyşan.
Dimdik duruyordu ama gözlerinde yıkılmış bir kale vardı. Dudakları sıkıydı,
bakışı ise donuktu. Yanında, omzunun hemen gerisinde Mete duruyordu. Gözleri
kıpırdamıyordu. Bakışları duvara çevriliydi ama ifadesiz değildi. İçinde,
bastırdığı bir öfkenin kıyısında durmuş gibiydi.
Gözüm biraz daha sağa kaydı. Caner'in yanında duran
Lara, gözlerini kırpmadan bana bakıyor, bir eli Caner'in sırtında, diğeri
avucunun içinde sıkılmış halde titriyordu. Bana bir şey söylemek ister gibi ama
sanki kelimelerden vazgeçmişti. Bir adım geride Osman duruyordu. Elleri
arkasında birleşmiş, alnı kırışık, gözleri uzak bir noktayla benim aramda gidip
geliyordu. Odanın kapı tarafında, Kubilay ile Yonca vardı. Yonca, omzunu
Kubilay'a yaslamıştı ama gözleri hep üzerimdeydi.
Hepsi oradaydı.
Hepsi gerçekten oradaydı.
"Alev."
Barış'ın sesiyle gözlerim yeniden odağını buldu. Sesi
boğuk bir mırıltıydı, sonra damarlarımdaki serum gibi yavaş yavaş içime aktı.
Barış başını bana biraz daha yaklaştırdı. Gözleriminkine değen bakışı, yaralı
bir yemin gibiydi. Sanki "geçti" diyordu ama geçmiş olan hiçbir şey
geçmemişti. Vücudum hâlâ acının karanlığında titreşiyor, zihnim hâlâ o
atmacanın düştüğü boşlukta asılı kalıyordu.
Barış, "Kendini nasıl hissediyorsun?" diye
sorduğunda zihnim, dilime ihanet etti. Bir an sustum. Sonra dudaklarım hafifçe
kıvrıldı ve fısıldadım.
"Sanırım biraz geç kaldınız. Normalde kaybolan
ben değildim."
Barış gözlerini kısıp hafifçe tebessüm etti, Eyşan
kaşlarını kaldırdı, Mete ise gözlerini devirdi ama gülmemeye kendini zor
tutuyordu. Caner ve Lara da birbirlerine bakıp hafifçe gülümsediler, odada bir
anlık hafiflik oluştu. Barış, elimi sıkarken, "Espri yapıyor olduğuna göre
iyisin, iyi," dedi ve yeniden eğilip elime bir öpücük kondurdu.
Yanımda bir kıpırtı olduğunda gözlerim hafifçe yana
kaydı. Eyşan, sessizce yaklaşıp parmak uçlarıyla alnımdaki saçları kenara itti.
O dokunuşta, bir kadının yitirdiği onlarca kardeşi, askerini ve kız kardeşini
hissettim.
"Beni korkuttun," dedi.
Sesi hâlâ sertti ama içinde gömülü, ince bir titreme
vardı.
"Sen korkmazdın," dedim kısık sesle.
Gözlerini kırptı. Dudaklarının kenarı kımıldadı ama
bir şey demedi. Yalnızca eğildi, alnını benim alnıma yasladı. Öylece birkaç
saniye durdu. Sanki iki duvar birbirine yaslanmıştı. Eyşan'ın nefesini
kulağımda hissettiğimde hafif bir derin nefes aldım.
"Bunları yaşamana neden olan her durum
düzeltildi. Artık, Güvercin gökyüzünde."
Eyşan'ın cümlesiyle, yorgun başımı bir anda geriye
çekip yüzüne baktım. Eyşan'ın sağ dudağının kenarı imayla yukarıya doğru
kıvrılmıştı. Gözlerindeki parlak ateş ile gözlerim üzerinde dolaştı.
Yorgunluğun mahmurluğuyla üzerinde ne olduğunu fark edememiştim.
Eyşan'ın üzerinde üniforması vardı. Apoletine takılı
üç yıldız, gözlerimi kamaştıracak kadar parıltılıydı. Kız kardeşim, uğruna
ölebileceği üniformasında yeniden vücut bulmuştu. Gözlerim bir an o yıldızlara
takılı kaldı. Sanki her biri, Eyşan'ın geçirdiği acıların, suskunluğun ve
direnişin ödülü gibiydi. Çünkü Eyşan, kendinden kopan her parçayı tekrar tekrar
toplamış ve dimdik durmuştu.
"Sen... geri mi döndün?" diye sorguladığımda
kıkırdayarak doğruldu ve ellerini palaskasına koyup çenesini dikleştirdi.
Kendinden emin duruşuna rağmen gözlerinde bir titrek kıvılcım vardı. Bir
fırtınanın içinden çıkmış ama hâlâ yüzü rüzgârda ıslanan biri gibiydi. O an
anladım ki, Eyşan geri dönmüştü ama aynı Eyşan değildi. Artık daha ağır, daha
sessiz ama çok daha güçlüydü.
"Herkes, ait olduğu yerde," dediğinde
gözleri benimkilerdeydi. Sanki o cümleyle sadece kendini değil, beni de yerime
çağırıyordu. O an, avucumu uzattım. Eyşan, birkaç saniye tereddüt etti. Sonra
elini ellerimin içine yerleştirdi. Bizi biz yapan şey buydu. Sözler değil,
sessiz dokunuşlardı.
"Tedy Bir'im..." dedim fısıltıyla.
Gülümseyerek, "Kız kardeşim..." diye
cevapladı Eyşan. Birbirimize hem en yakın hem en uzak sıfatları verdik. Aynı
yükü farklı omuzlarda taşıyorduk. Aynı karanlıktan geçmiş ama birbirini
bırakmamış iki kadındık.
Çünkü biz, aynı hikâyenin iki ayrı satırıydık.
11 Haziran 2022 / Şırnak
Yazar, Ağzından
Dere Boyu Kavaklar, Barış Manço
Bazı duygular, adaletin diliyle anlatılamazdır. Bazı
yaralar için mahkemeler kurulmaz, dilekçeler yazılmaz, aflar istenmezdir. Bazı
acılar sadece susarak, susulanın intikamını alarak iyileşirdi. Yeminler ve
sözler yalnızca intikam için verilirdi.
Şırnak, bugün sessizdi.
Dağların, taşların, rüzgârın bile sesi kısılmıştı
sanki. Patikalar, daha önce onlardan geçenleri hatırlıyor gibi ağırdı. Toprak,
ayak seslerine cevap vermiyordu. Gökyüzü açık ama renksizdi. Ne mavi ne de
griydi. Sanki içindeki her tonu kaybetmişti. Şırnak suskundu çünkü içinde bir
karar verilmişti.
Koridorların uzandığı noktalardaki bir odanın kapısı
ardına kadar açıktı. Hava ağırdı. Odanın içindeki duvarlar bile içeride
söylenmemiş şeyleri emmiş gibiydi. Masanın etrafında toplanmış Güvercin Timi,
ayakta duran Eyşan'ın bakışlarına kilitlenmişti. Eyşan, elleri arkasında bağlı
bir şekilde ayakta duruyordu. Solunda kalan sandalyelerin ilk başında bütün
hata ve günahlarıyla Mete Mert Çakır oturuyordu. Yanında, sivil kıyafetiyle
duran Bora Yalaz Arınlı, Ahmet Kurtuluş ve onun yanında ise Kartal Akman yer alıyordu.
Eyşan'ın sağ tarafında kalan sandalyelerde sırasıyla;
Osman Çavdar, Kubilay Cenk Eşver, Deniz Güler, Yonca Tombik Eşver ve Lara Akman
Çakır oturuyordu. Eyşan'ın bulunduğu masanın tam ucunda ise ayakta duran Caner
Cenk Çakır, üzerine çektiği ütülü beyaz gömleği ve siyah pantolonuyla verilecek
olan komutu bekliyordu.
Koridorların uzandığı noktalardaki odaya çöken
sessizlik, nefeslerin ve kalp atışlarının yankısı kadar büyüktü. Güvercin
Timi'nin üyeleri, kendi iç hesaplaşmalarıyla yüzleşirken, Eyşan'ın bakışları
sanki tüm yükü üzerindeydi. Başındaki bordo beresi hem bir gurur nişanı hem de
taşınan ağır yükün simgesiydi.
Mete Mert Çakır, omuzları hafifçe eğilmiş, gözleri
derin düşüncelerdeydi. Yüzündeki çizgiler, her savaştan kalan yaraları taşıyor
gibiydi. Yanındaki Bora Yalaz Arınlı ve Ahmet Kurtuluş, ellerini kenetlemiş,
sessizce olan biteni izliyordu. Kartal Akman ise sessiz bir bekleyiş içinde,
gözlerini yere dikmişti; içinden geçenleri kimse bilemezdi.
Sağ taraftaki ekipte Osman Çavdar'ın yüzündeki
kararlılık, Kubilay Cenk Eşver ve Deniz Güler'in endişe dolu bakışları arasında
keskin bir kontrast yaratıyordu. Yonca Tombik Eşver, Lara Akman Çakır'a hafifçe
dokunmuş, onun sıkışmış elini sıkıca tutuyordu. Oradaki herkesin omuzlarında,
gözle görülmeyen ama hissedilen bir ağırlık vardı.
Eyşan, masanın başında hafifçe derin bir nefes aldı.
"Bu andan itibaren Güvercin Timinin yeniden
komutanı benim. Mete Mert Çakır'ın istifası geri çekilmiş olup yeniden 2.
Komutan olarak bu timde varlığı sürecek. Fakat," bakışlarını Mete'ye
çevirip çenesini kaldırdı, "Bir süre boyunca hiçbir operasyona
katılmayacak. Güvercin Timi için, yedek bir tim arkadaşları yetiştireceğiz.
Mete Mert Çakır, bu arkadaşların eğitimlerinden sorumlu olacak," dedi.
Sözleri, sessizliği delip geçecek kadar netti. Oda bir
anlığına nefessiz kaldı; herkesin yüreğine dokunan hem ağır hem umutlu bir
kararın ağırlığı hissediliyordu. Mete, gözlerini kaldırdı. İçinde kırgınlık ama
aynı zamanda bir kabullenme vardı. Eyşan, masanın etrafındaki herkese baktı.
"Bu süreçte, herkes üzerine düşeni yapacak. Her
an tetikteymiş gibi, her zaman hazır olacağız."
Herkes kafasını salladığında Eyşan'ın bakışları
Caner'e çevrildi.
"Caner, Bora Yalaz Arınlı, yani namı değer
Çilingir, artık Mücadele İtibar Teşkilatı'nın Başkanı olarak görev alacak. Bana
gösterilen değerin aynısı, Çilingir içinde gösterildiğinden emin olmanı
istiyorum."
Caner, kafasını salladığında Çilingir'in bakışları
Eyşan'a çevrildi. Gözlerindeki derinlikte barındırdığı hayranlık, birkaç saniye
sonra başını eğmesiyle kalbindeki sızının yerine gömüldü. Eyşan, Çilingir'in bu
bakışını son anda fark edebilmişti ama üstüne gitmeden yeniden bakışlarını
masadaki tim arkadaşlarında gezdirdi.
"Alınan her kararın altındaki imzada Asena Eyşan
Çakır olarak var oluyorum. Biliyorsunuz ki Asena Eyşan Çakır'ın temiz bir
geçmişi yok, özellikle de Asena'nın. Bundan dolayı özel hayatlarınızda yer alan
insanların ve kendi güvenliğinizi sağlamak için askeriyenin arkasında yer alan
büyük araziye üç tane askeri lojman inşa edilecek. Bu lojmanlarda tayinini yeni
almış askerler ve aileleri konaklama yapabilecek," dedi ve bakışlarını
Deniz ve Osman'a çevirdi.
"Ayda bize Alperen'in emaneti. Onu Cemile ile o
lojmana yerleştireceğiz," Kubilay ile Yonca'ya, ardında da Caner ile
Lara'ya baktı. "Evli olan çiftlerde kendine birer daire tahsis
edebilecekler."
Yonca, dudaklarında büyüyen gülümseme ile Kubilay'a
baktığında Kubilay'ın aynı gülümseme ile kendisine baktığını fark etti. Kubilay
ve Yonca'nın aralarındaki küçük gülümseme, zorlukların ortasında filizlenen bir
mutluluk kırıntısıydı. Küçük bir an için, her şeyin yeniden mümkün
olabileceğini hatırladılar.
Çünkü Eyşan, tüm bu planların üzerinde yükselen bir
gökyüzü gibiydi; bazen bulutlu, bazen parlak ama her daim güçlü ve vazgeçilmez.
Oda, derin bir sessizliğe gömülmüştü. Herkes, alınan
kararların ağırlığını hissediyor, geleceğe dair belirsiz ama umut dolu bir
bekleyiş içindeydi. Dışarıdaki renksiz gökyüzü, içinde taşıdıkları kararlılıkla
hafifçe renklenmeye başlamış gibiydi.
Eyşan, sakin ama kararlı bir sesle devam etti.
"Lojman inşaatlarına önümüzdeki hafta başlanacak.
Askeriyenin arkasındaki arazideki zemin çalışmaları için hazırlıklar şimdiden
başladı. Süreçten sizin de haberiniz olacak, merak etmeyin."
Arkasında bağladığı ellerini çözüp palaskasına yasladı
ve derin bir nefes verdi.
"Yeni yedek tim arkadaşlarımızın eğitim
programları ise inşaatın tamamlanmasıyla eş zamanlı olarak başlayacak. Mete'nin
koordinasyonunda olacak bu eğitimler, en geç iki ay içinde tam kapasiteyle
çalışır hale gelmeli. Her şey hazır olduğunda, Güvercin Timi, yedek ekibiyle
bir operasyona katılacak. Bu operasyondan sonra ise yetişemediğimiz yerlere
gönderecek ikinci, sağlam ve dayanıklı personellerimiz var olmuş olacak."
Eyşan'ın sesi odaya çivilenmiş dikkatlerin arasından
geçip herkesin içine işledi. Konuşurken gözleri, sadece bir liderin değil; her
birini kendi kardeşi gibi bilen bir kadının gözleriydi. Palaskasına yaslanan
elleri, artık yalnızca silah taşımakla kalmayacak, bir nesli yeniden
şekillendirecekti.
"Bu süreçte her birinizin gözlemi, raporu ve
fikri önemli. Yedek tim, sadece bir ikinci ekip değil; bizim ruhumuzu,
refleksimizi, kararlarımızı taşıyan bir uzantımız olacak," dedi.
Mete, hafifçe başını eğdi. Görev yeniden omuzlarına
yüklenmişti ama bu yük, bu kez bir ceza değil; bir onarım fırsatıydı. Sustu.
Konuşmadı ama Eyşan'la kısa bir göz teması kurdu. İçinde, kaybettiği her şeyin
ardından kalanları ayağa kaldırma arzusu vardı.
Eyşan, ardından başını sağa çevirip Osman ve Deniz'e
baktı.
"Zemin ekibiyle haftalık toplantıları sen
yöneteceksin Osman. Deniz, sağlık biriminden destek alınacak. Hem lojmanlarda
kalacak ailelerin hem de yedek timin fiziki ve psikolojik durumu başından beri
kayıt altında tutulacak. Kimseyi yaralı bırakmıyoruz. Ne içeride ne de
dışarıda."
Deniz ve Osman, sessizce başlarını salladı. Eyşan, son
kez masaya baktı, sonra gözlerini kapatıp kısa bir iç çekti.
"Bu bir inşa. Betonla değil, sadakatle. Sadece
binalar değil, hayatlar da kuruyoruz. Unutmayın."
O an, odadaki herkes, timin yeni çağının başladığını
fark etti. Yeni bir Güvercin doğuyordu ve bu defa, kanatları daha kalabalıktı.
Çünkü onlar bilirler; "Nemo volat solus."
Hiç kimse tek başına uçamaz.
18 Haziran 2022 / İran
Muamma-i Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
Eski püskü, yorgunluğuyla duvarları çatlamış bir
gecekondu; tüm sırlarıyla içinde barındırdığı gizemi saklamaya devam ediyordu.
Evin dış cephesi yıllardır güneş yüzü görmemiş
gibiydi. Sıvası dökülmüş duvarlar, suskunluğun diliyle konuşuyordu. Kırık
pencereler, eski bir hayatın perdesiz sahneleriydi. Kiremitlerin arasından
sarkan otlar, çatının ölümünü kabullenmişliğini fısıldıyordu. Kapının önüne
gelişigüzel bırakılmış teneke bir bidon ve devrilmiş bir tabure, bu evde uzun
zamandır kimsenin yaşamadığını değil, hâlâ birinin inatla yaşamaya çalıştığını
gösteriyordu.
İçeri adım atıldığında karşılama duygusu yerini
tedirginliğe bırakıyordu. Havanın ağır kokusu, tozla küf arasında sıkışmıştı.
Zemin, yer yer kabarmış tahta plakalarla örtülüydü. Bastıkça hafifçe esneyen bu
zemin, evin kendini taşıyamadığını açıkça belli ediyordu. Tavandaki lambanın
sarkıt kablosu, zamanın asılı kalmış anılarını andırıyordu. Eşyalar eşya
olmaktan çıkmış, birer tanıklığa dönüşmüştü. Her köşede geçmişin izleri,
geleceği reddeden bir kararlılıkla duruyordu.
Zaman, dört bir yana örümcek ağlarıyla dokunmuştu. Oda
karanlık değil, karanlığın ta kendisiydi; loşluk değil, dipsizdi.
Odanın tam ortasında, sırtı dönük Elias Farouq vardı.
Duvardan sarkan bir çıplak ampul, zayıf ışığıyla Elias'ın gölgesini ikiye
bölüyordu. Gölge, bir yanıyla hâlâ insana benziyor, diğer yanı ise çoktan bu
dünyadan vazgeçmiş bir hayaleti andırıyordu. Titreşen ışıkta bir sinek
vızıldadı ama Farouq kımıldamadı. Çünkü onun savaşı dışarıdaki dünyayla değil,
içeride, ruhunun en kuytusunda, en çok sessiz kalan yerinde devam ediyordu.
Omuzları aşağıya doğru eğilmişti. Bu bir yaşlılık
emaresi değildi; daha çok bir teslimiyetin, daha doğrusu bekleyişin ifadesiydi.
Boynu hafifçe öne eğilmişti. Başını kaldırmıyor, haritalara eğilmiş şekilde
sabit duruyordu. Ellerini birbirine kenetlemişti. Parmakları arasında bir
kurşun kalem vardı. Kalem, yazılmayı bekleyen bir kader gibi sessizdi. Elias
onu tutuyor ama hareket ettirmiyordu.
Duvarda asılı panoya bakıldığında, yalnızca belgeler
değil, bir hayatın tüm kırılma anları görülebiliyordu. Fotoğraflar, bazı
yüzlerin üzeri çizilmiş şekilde duruyordu. Haritalarda bazı bölgeler koyu
işaretlenmiş, sanki bir gölge oraya yerleşmişti. Not kağıtlarının kenarlarına
elle yazılmış kısa cümleler vardı. Bu cümleler, notun ne için yazıldığından
çok, yazanın o an ne hissettiğini yansıtıyordu. "Geri dönmedi."
"Saat 02.13'te sustu." "Yalnızdım." gibi kelimeler, bu
duvarda bir taktiksel planın değil, içsel bir çöküşün belgeleri gibiydi.
Bu ev, dışarıdan bakıldığında yıkılmak üzere olan bir
yapıydı. Fakat içinde hâlâ ayakta duran bir şey vardı. Çözülememiş bir muamma,
anlatılmamış bir hikâye ve söylenmemiş son bir cümle...
Elias Farouq, işte bu son cümleyi hazırlıyordu.
Sessizliğin ortasında, bir ruhun gizemini haritalara çizerken zamanla pazarlık
etmiyor, onunla vedalaşıyordu. Kalem parmaklarının arasında hafifçe dönüyor,
ancak bir satıra dokunmuyordu. O anın ağırlığı, zamanın ağır ağır ağırlaşan
nefesi gibiydi.
Tam o sırada, kapı ağır ve tehditkâr bir sesle
aralandı. Gıcırtısı odanın sessizliğini delercesine yankılandı. İçeriye uzun
boylu, güçlü yapılı bir adam adım attı. Ayaklarının yere basışı, sadece bir
insanın değil; gölgesiyle bile korku ve saygı uyandıran bir varlığın
işaretiydi. Siyah deri ceketi, odadaki loş ışıkta mat bir gölge gibi
parlıyordu. Gözleri, soğuk ve kıymetli bir bıçak gibi keskin parıldıyordu;
bakışları insanın ruhuna nüfuz edebilecek kadar derindi.
Bu adam, Güvercin Timi'nin kuruluşuna sebep olan,
yüzlerce hayatın kaderini değiştiren, terörist başı Mimba'ydı.
Elias yavaşça başını çevirdi. Gözleri Mimba'yı
gördüğünde sertleşti. Yorgun bedeninde aniden bir gerilim yayıldı; hava bir
anda ağırlaştı. Her iki adamın odadaki varlığı, sanki dünyanın en kadim
savaşlarından birinin arkasındaki duruşu gibiydi.
"Mimba," dedi Elias, sesi derin ve
kararlıydı, ama içinde hem yorgunluk hem de soğuk bir sarsıntı vardı.
"Zamanla vedalaşma vakti yaklaşıyor."
Mimba'nın yüzünde gülümseme yoktu; varlığının içinde
soğuk ve karanlık bir fırtına vardı. Sadece keskin bakışları odanın havasını
delip geçiyordu.
"Sen hâlâ kendi hikâyeni yazmayı bekliyorsun,
Elias," dedi, sesi düşüklüğünde bile tehditkârdı. "Ama gerçekler,
senin kaleminden çok önce gelir."
Elias'ın parmakları kalemi daha sıkı kavradı.
Gözlerini panodan ayırmadı.
"O gerçekler, eninde sonunda ortaya çıkar,"
diye yanıtladı, sesi hem inatçı hem de kararlıydı.
Mimba adımları yavaşça panoya doğru attı.
Parmaklarıyla üzerindeki notları işaret etti; o notlar, geçmişin karanlık
dokusundan parçalar taşıyordu.
"Bu notlar sadece anı değil, içimizden çaldıkları
zamanlardır," dedi Mimba alçakça. "Ama unutmamalısın ki her doğuş,
bir ölümün gölgesinde yükselir."
Elias başını hafifçe salladı. Gözleri doldu, sesinde
ince bir sızı belirdi.
"Her hatırlayış, içimi acıtan bir bıçak
gibi."
Bir an için odada zaman durdu. İki adamın arasında
sadece birkaç kelime vardı ama onlar yılların hesaplaşmasını taşıyordu. Elias
kalemi yere bırakmak üzereydi; Mimba ise öfkesini ve korkusunu yansıtan
bakışlarla onu izliyordu.
Ve orada, o puslu loşlukta, herkesin beklediği son
cümle yazılmayı bekliyordu.
25.03.2018 / Tahran
Yazar, Ağzından
Sonne, Rammstein (Slowed)
Tahran'ın karmaşasından uzaklaştıkça, şehir merkezinin
gürültüsü ve karmaşası yerini kıraç topraklara, çıplak kayalıklara bırakıyordu.
Burası, Elburz Dağları'nın gölgesinden uzak, genişçe bir çöl alanıydı. Gecenin
karanlığı, bu ıssız ve unutulmuş coğrafyada daha da derinleşmişti. Rüzgâr, ince
kum tanelerini savuruyor, ay ışığıyla parıldayan toz bulutları uzaklarda dans
ediyordu.
Gizlenmiş, küçücük bir karargâh yükseliyordu bu
sonsuzluk içinde. Basit çadırlar ve birkaç konteynerden oluşan bu kamp, bir
terörist ağının kalbiydi. Dışarıdan bakıldığında bir hiç gibi görünse de
içeride Mimba'nın planları, adamları ve ölümle örülü sırları saklanıyordu.
Güvercin Timi, aylar ve yıllar süren istihbarat ve
takip sonunda, Mimba'nın izini buraya kadar sürmüştü. Sessizce geceye
karışarak, zifiri karanlıkta dev adımlarla kampın etrafını sardılar. Her biri,
yılların deneyimiyle donanmış, nefeslerini tutuyor, zamanı bekliyordu. Küçük
radyo sinyalleri, telsiz fısıltıları arasında komutan Asena Gündüz'ün sert ve
kararlı sesi yankılandı.
"Operasyon başlıyor. Patlamaya son 25 dakika 38 saniye. Elinizden gelebileceği
kadar sessiz ve hızlı olun. Mimba'yı canlı yakalayıp diğerlerinin üzerine düşen
molozları izleyeceğiz. Güvercin 2, sen, Güvercin 3 ile sol kanatta kal. Saat
dokuz yönünden baskın yapacaksınız. Güvercin 4 ve 5 benim arkamdan seyir
halinde olun. Güvercin 6, 7 ve 8, bağlantı noktalarını pusulayın, hiç kimse bu
patlamadan sağ çıkmayacak."
Yüzbaşı Asena Gündüz'ün keskin talimatları
telsizlerden yankılanırken, Güvercin Timi sessizce pozisyonlarını aldı. Her
adım, kumların üzerinde neredeyse duyulmaz bir fısıltı gibi yankılanıyordu.
Gecenin koyu karanlığında, yalnızca yıldızların ve ayın solgun ışığı ekibin
yolunu aydınlatıyordu.
Asena, arkasındaki Deniz ve Alparslan ile sıkı bir
koruma hattı oluşturmuştu. Sol kanatta, Osman ve Kubilay sessizce ilerliyordu.
İletişim telsizlerinden kısa, hızlı ve net komutlar havada uçuşuyordu. Herkes
nefesini tutmuş, zamanla yarışıyordu.
Geri sayım 25 dakika 10 saniyeyi gösterdiğinde, ilk
çatışma kıvılcımları doğdu. Mimba'nın adamları, bilinmeyen bir yerden ani ateş
açtı. Ancak Güvercin Timi hazırlıklıydı; kurşunlar karşılıklı dans ederken,
çevredeki kumlar ve kayalar çatışmanın sessiz tanıkları oldu.
Asena, kısa bir işaretle hareketi hızlandırdı.
"Hedefe 15 dakika kaldı!" Komutuyla takımın temposu yükseldi. Patlama
mekanizmasının devreye girmesi için geri sayım tüm ekip tarafından
hissediliyordu.
Mimba, kampın merkezindeki konteynerlerden birinde
sığınmıştı. Soğukkanlılığına rağmen, sıkıştığını hissediyordu. Yanında duran
birkaç adamı hızla toparlayıp geri çekilmeye çalıştıysa da Güvercin Timi'nin
keskin nişancıları kaçış yollarını kontrol altına almıştı. 5 dakika kala, Asena
önden saldırı emrini verdi. Telsizlerde kararlı sesler yankılandı.
"Harekete geçiyoruz!"
Aslı ve Mücahit Dönen ile duran Mehmet Atmaca,
bağlantı noktalarını tuttu; hiçbir kaçış kapısı kalmayacaktı. Kısa ve ölümcül
çatışmalar, kampın dört bir yanında patlamalarla karıştı. Bir patlama tüm kampı
sararken, kum ve toz bulutları havaya yükseldi. Sesler yankılanıyor, toprak
titriyordu.
Asena, Mimba'nın saklandığı konteynere doğru
ilerlerken kalbinin hızla attığını hissediyordu. Gözleri hedefe kitlenmiş, her
adımı dikkatli ve kararlıydı. Aniden konteynerin kapısı gürültülü bir şekilde
açıldı. Mimba, elinde ağır silahıyla dışarı fırladı ve kontrolsüzce rastgele
ateş açmaya başladı. Kurşunlar, etrafındaki toprak ve metal parçalarına
çarparken yüksek sesler kampın sessizliğini parçaladı.
Tam o anda, çığlık gibi Arapça bir kadın ismi
yankılandı.
"Layla!"
Asena'nın kulağına işleyen bu ses, zamansız ve
acılıydı.
Kurşunlar Asena'nın çevresinde ıslık çalarak uçuyor, o
ise hızlı reflekslerle kendini siperler arasına attı. Diz çöküp birkaç saniye
boyunca nefesini tuttu, ardından hızla doğrulup Mimba'ya ateş etti.
Mimba, kalabalıktan uzaklaşmaya çalışırken bacağından
aldığı kurşunla sendeledi. Yere düşerken dudaklarından güçlükle dökülen kelime
tek bir isimdi.
"Layla..."
O an, Asena gözlerindeki kararlılıkla bu ismin
anlamını çözmek için zihninde binlerce soru belirdi. Mimba, yerde debelenirken
kaçmaya çalışıyor, alevlerle sarılı olan kampa doğru sürüklenmeye çalışıyordu.
Osman ve Kubilay koşarak Mimba'nın ensesinden ayaklarını bastırdıklarında
Asena, hızla eğildi ve Mimba'nın elindeki silahı aldı.
Mimba, olduğu konumdan kurtulmaya çalışırken bile o
ismi dudaklarından henüz düşürmemişti. Osman, maskesinin altından belirgin olan
gözleriyle Asena'yı buldu ve kaşlarını derince çattı.
"Layla kim?"
Asena'nın bakışları, kampın alevlerinde yükselen
kıvılcımlara takıldı; gözlerinin derinliklerinde bir yangın gibi parıldayan
sorular vardı. Kaşlarını düşünceli bir ifadeyle çattı, dizlerini kırarak yere
çöktü. Sağ elindeki silahı, solundaki silahla birleştirip iki eliyle sıkıca
kavradı; bu silahlar onun hem gücü hem de kararlılığının simgesiydi.
Bir an için durdu; ardından yavaşça sağ elini
Mimba'nın dağınık saçlarına daldırdı ve yüzünü kendine doğru çevirdi.
Mimba'nın gözleri, Asena'nın maskesinin altındaki
soğuk ama bir o kadar da derin anlamlar taşıyan gözlerine değdiğinde, o an
ikisi arasında sessiz ama yüklü bir gerilim oluştu.
Mimba, gözlerindeki yanan alevle, "Tu jiyana min
ji destê min birî." (Sen benim hayatımı elimden aldın.) dedi.
Asena, ona bakarken, bu satranç oyunundaki en karanlık
taşın bile bir hikayesi olduğunu fark etti.
"Tu keçika min kuştî, fermandar!" (Sen benim
kızımı öldürdün, komutan!)
Mimba'nın dudaklarından fırlayan bu söz, kurşun gibi
ağır ve keskindi. Ağzından fışkıran tükürük, öfke ve nefretle havaya savruldu.
Postallarının gücü, ensesine bastığı anda daha da sertleşti; Osman ve Kubilay,
Mimba'nın direnişini kırmak için daha sıkı bastırdılar. Saçlarını tutan Asena,
soğukkanlılığını koruyarak onun çaresiz çırpınışlarını izliyordu.
Mimba'nın gözlerindeki ateş, aniden alev aldı.
Dişlerini sıkarak, boğazından gelen boğuk ve karanlık bir sesle devam etti.
"Bir gün onun çektiği acı, senin vicdanına bir
lanet gibi çökecek."
Sesi, kampın alevlerinin çıtırtısıyla karıştı; gece
rüzgârının soğuk nefesi, bu lanetin yükünü daha da ağırlaştırdı. O sözler, bir
tehditten öteydi; kaderin acı bir yansımasıydı. İki düşmanın hayatını birbirine
bağlayan görünmez bir iplik, o karanlık gecede çekiliyordu. Gecenin soğuk
rüzgârı, kampın üzerindeki alevlerin dansıyla birleşirken, bu iki düşmanın
hikayesi daha yeni başlamıştı.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!