Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
Uğruna
Yandığım, Dil Tengî
Gün
Gelir, Aysel Yakupoğlu
She
Remembers, Max Richter
Kolay
Değildir, Duman
The
Rains Of Castamere, Ramin Djawadi
Mevsim
Sonbahar, Metro
🕊️
LII
Bir
varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, kuzeyin
rüzgârlarının susmadığı, ayazın geceye hükmettiği yıllarda, Kasva Vadisi'nin
derinliklerinde adı unutulmuş bir halk yaşarmış. Bu halk, dağlarla konuşan,
rüzgârı anlayan, toprağın iç sesini duyan bir kavim olarak bilinirmiş. Onlar
kendilerine "Sırdaşlar" dermiş. Çünkü her bir birey, bir sırrı ölene
kadar taşıma yeminiyle doğar, sustukça güç kazanırmış.
Bu
halkın koruyucusu ise yalnızca efsanelerde adı geçen Anerah imiş. Gözleri ay
ışığı gibi parlak, elleriyle rüzgârı eğebilen bir kadınmış. Anerah, her yüz
yılda bir doğan ve kadim bilgeliği taşıyan tek kişiymiş. Onun gelişiyle halk
yemin eder, gökyüzü kararır ve sessizlik yeniden hüküm sürermiş.
Anerah'ın
zamanında, vadiye dışarıdan, Kehan adında bir asker gelmiş. Bu asker savaşta
kaybolmuş, ölümden dönmüş, geçmişini unutmuş biriymiş. Kasva halkı ona acımış
ama güvenmemiş. Yalnızca Anerah onun ruhunu temiz görmüş. Kehan'ı yanında
tutmuş. Aylar geçtikçe ikisinin arasında sessiz bir bağ kurulmuş.
Ancak
bu, Sırdaşlar'ın yasasına aykırıymış.
"Sırrı
olan, kalbe sahip olamaz. Kalbi olan, sessiz kalamaz."
Bir
gün, vadiyi bekleyen "Gece Yankısı" adlı eski bir lanet geri dönmüş.
Bu, sadece bir kişiyi değil, tüm halkı boğabilecek kadar güçlüymüş. Lanetin
geri dönme sebebi, Kehan'ın geçmişindeki bir ihanetin, vadiye taşınmış
olmasıymış. Onun gelişiyle vadinin dengesi bozulmuş. Halk, Kehan'ın
öldürülmesini istemiş. Ancak Anerah bir seçim yapmış.
"Ya
onunla giderim ve sessizliğinizi kurtarırım ya da kalırım, sesiniz sonsuza
kadar yankılanır."
Ve
Anerah, Kehan ile Kasva'nın dışına adım atmış. O andan sonra vadide rüzgâr
durmuş. Ne yaprak kıpırdamış ne de hayvan sesi duyulmuş. Vadinin üstüne bir
sessizlik çökmüş.
"Kalp
taşıyan bir sır, vadinin sessizliğini çığlığa dönüştürür..."
Sadece
kalbinde sır taşıyanlar yankı duyar.
🪶
2
Temmuz 2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Uğruna Yandığım, Dil Tengî
"Sürün!"
Güneş,
beyaz tozu altına boyuyordu. Dağın yamacında yükselen her sıcaklık, ciğerlere
bir kor gibi doluyor; taşla, toprakla, terle örülmüş bir sınav alanı
doğuruyordu. Ter kokusu, paslı bir silah gibi keskin; toprağın kuruyan
çığlığıyla karışık. Havada asılı kalmış, kokulara sinmiş, geçmişin isli bir
yankısı gibiydi.
Ayağımın
altındaki taş ezildiğinde çıkan ses, beni yıllar önceki bir geceye fırlattı.
Karanlık bir arazi, dizlerim parçalanmış, nefesim kısılmış, gözlerim yeminle
doluydu. "İyi olmak yetmez," demişti biri. Sırtını göremediğim ama
sesini asla unutamayacağım biri. "Ölmeden önce ne kadar öldüğünü bilmen
gerek."
O
günden beri kaç kere öldüm, saymadım ama işte buradaydım.
"Yerde
nefes almayı öğrenmeden tepede var olamazsın. Sürün!"
Emri,
Mete verdi. Sesi dağın kalbinden kopmuş gibiydi. Gençlerin gözleri büyüdü önce
ama tereddüt etmediler. Gövdelerini kavurucu toprağa yapıştırdılar. O an, zaman
yavaşladı. Parmaklarının arasından kayan taşlar, yanaklarına yapışan toprak,
yüzlerine sürülen ilk sabır katmanıydı. Çamurla sınandılar. Omurgalarıyla,
onurlarını sürüdüler.
Mete
öne çıktı. Adımları sertti. Yüzü gölgede kalmıştı ama sesindeki netlik,
güneşten bile keskindi. Omzundaki rütbe değil de tenine kazınmış anılar
konuşuyordu sanki. Biri onu tanımasa bile; yürüyüşünde, her emrinde, bu ülke
için nelerden vazgeçtiğini anlardı.
Ben anlıyordum. Çünkü bazen onun yürüyüşü, benim yaralarımın yankısıydı.
Göz
göze geldik. Gözlerinde bir anlığına bir soru belirdi.
Sen
olsan affeder miydin bu toprağı?
Bakışımı
kaçırmadım. Dudaklarım kıpırdamadı ama içimden söyledim.
Affetmek,
unutanlara mahsus. Biz unutmadan yaşamak zorundayız, Yüzbaşı.
"Devam
edin!"
Kimi
dizlerini yere çarptı, kimi ellerini parçalayarak ilerlemeye çalıştı. Feryat
yoktu. Çünkü burada, acının sesle değil sabırla taşındığını öğretmiştik biz.
Çığlıklar, içe akardı. Mete bir an durmadı. Sadece emir vermedi onlara doğru
yürüdü, etraflarında döndü, birinin botunun bağcığını gevşetti; eğilip göz
hizasına geldi, "Bağlamak için beş saniyen var," dedi, sonra omzuna
sertçe vurup ilerledi.
Sonra
patlayıcı simülasyonu başlatıldı. Toprağın birkaç metre ötesinde kontrollü bir
ses yükseldi. Gençler aniden irkildi. Ama sadece irkildiler. Kımıldamadılar.
Bu, sınavın ikinci aşamasıydı. Tehdit altında kalabilme.
Korkuyla
değil, disiplinle nefes alabilme.
Bir
diğeri silahını düşürdüğünde Mete hemen orada oldu.
"Sahada
düştüğünde, düşürdüğünü almak için eğildiğin an, seni hayattan silerler. Silah
senin gölgen olacak. Unutma!"
Her
emir, bir darbe gibi yankılandı ama aynı zamanda bu bir yeniden inşaydı.
Yorulanların kaslarında, vazgeçmenin değil; dönüşmenin izleri belirmeye
başlamıştı. Ben tüm bunları izlerken, yıllar önce bu eğitimin bizzat parçası
olduğumu unutmuyordum. Her emri, kendi bedenimde yankılanıyormuş gibi
hissettim. Çünkü acı değişmezdi.
Yalnızca
taşıyanı değiştirirdi.
Gözüm
bir kıza takıldı. Kumral saçları, terden alnına yapışmıştı. Gözleri boşluğa
değil; ileriye odaklıydı. İşte buydu. Aradığımız buydu. Beden yorgun olsa da
göz hâlâ yürüyorsa, o kişi bu dağa aitti.
Göz
ucumla Mete'ye baktım. Hâlâ dikkatle izliyordu ama omuzlarındaki gerginlik
yavaş yavaş çözülüyordu. Ellerimi sırtımın arkasında birleştirdim. Adımlarımı
yavaşça ona doğru çevirdim. Botlarımın her adımı toz kaldırdı. Sert toprağın
üzerinde yürümek değil bu. Geçmişin üzerine yürümekti.
Mete
beni fark etti. Bakışları, bir an gözlerime değdi. Sanki ne düşündüğümü anlamış
gibiydi. Başını çevirip kalabalığa döndü.
"Bugünlük
eğitim bu kadar. Dağılabilirsiniz."
Sesi,
dağın göğsünden yankılandı. Bir sessizlik çöktü. Toz havada asılı kaldı. Yerde
yatan herkes, bir anlık boşlukta durdu.
"Doğrulun.
Silahınızla. Yalnızca bedeninizi değil, bakışınızı da kaldırın."
Çünkü
bu ülkede yalnızca dik duranlar hayatta kalırdı.
Ben bir
adım daha attım. Mete'yle aramızdaki mesafe, bir nefes kadar kalmıştı. Ama
geçmişimiz, yan yana geldiğinde bile sessizliğin içinden konuşmaya devam
ediyordu. Eğitimde haşatı çıkarılmış asker grubu, ilk zamanlarında olduğu gibi
yeniden bana selamlarını verip hızlı bir şekilde dağılmaya başlamışlardı. Mete
ile yalnız başımıza kaldığımızda bakışlarımı ona çevirdim. Gözleri hâlâ giden
timin üzerindeydi.
"Çok
zorluyorsun onları," dedim. Sesimde ne yargı vardı ne de sitem. Sadece bir
tespit yapmıştım. Belki de kendime yönelttiğim bir yankıydı.
Bakışlarını
bana çevirmeden, "Bazıları operasyonda ilk haftayı çıkaramayacak,"
dedi.
"Çıkarmasın,"
diye yanıtladım hemen. "İlk haftada pes eden, sahada nefes bile
alamaz."
Kafasını
salladı ve bakışlarını sonunda bana çevirdi. Güneşte durmaktan kızarmış yüzünde
gözlerimi gezdirdim. Parlak, cam mavileri dikkatlice onu izlediğimi fark
ettiğinde hafifçe kısıldı.
"Ne
o hatun, yüzümün yanması hoşuna gitmedi mi?"
Mete'nin
alaylı cümlesine bende gözlerimi kıstım.
"Hayır,
anlamıyorum ki Şırnak gibi bir memlekette nasıl hâlâ beyaz tenli
kalabiliyorsun, çözemedim?"
Mete,
dudaklarındaki küçük bir tebessüm ile yüzümü süzdü.
"Karımın
gölgesi yetiyor, merak etme Yüzbaşı."
O söz,
gökyüzündeki kavurucu güneşin altında, yüreğime beklenmedik bir serinlik gibi
indi. Kalbim bir an için yerinden çıkacakmış gibi hızlandı; nefesim daraldı.
Dudaklarım büküldü, bir gülümsemeye dönüşmeden zar zor kontrolü sağladım.
"Gölgesi
bile böyleyse, harbi kadınmış," dedim, hafifçe alaycı ama içinde bir parça
hayranlık taşıyan bir sesle.
Yüzümde
dolaşan gözleri, gözlerime ulaştığında hayranlıkla parladı, hafifçe başını
salladı. "Öyle," dedi. Bakışları, dördüncü ayda olmama rağmen biraz
daha belirginleşmiş karnıma çevrildi.
Mete,
bir anda "Kontrole ne zaman gideceğiz?" diye sorduğunda ellerimi
karnıma koyup gülümsedim.
"Eğitimden
sonra gideriz diye düşünmüştüm," diye söylendiğim sırada Mete, hafifçe
gülümsedi. Biraz önce sert bir kapı gibi olan adam, şimdi yüzünde gülücükler
saçıyordu. Karnımdaki elimin üzerini baş parmağıyla okşayıp gözlerini
kırpıştırdı.
"O
halde gidelim karıcığım ve çocuklarımızın cinsiyetlerini öğrenelim," dedi.
On beş dakika içerisinde askeriyedeki yatakhaneye gidip üzerimizi değişmiş bir
şekilde kendimizi, kışlanın dışında bulmuştuk. Kışlanın arkasına yapılan askeri
lojmanın inşaatı henüz bitmemişti ama eli kulağındaydı. Çok yakında
tamamlanacak ve oraya yerleşebilecektik.
Mete,
zırhlı aracın kapısını kapattığında aracı çalıştırmıştı. Emniyet kemerini
bollaştırıp, karnımı engellemeyecek şekilde bağladığım sıra hafifçe gaza
yüklendi.
"Bu
arada yarın sabah beşte, ekibi sisli bölgeye götüreceğim. Oradan da elemeye
geçeriz."
Sesi
yine o sert, komutan tonu, az önceki samimi cümlenin yerini almıştı. Kafamı
sallayarak onun kararını onayladım.
"Çok
yerinde bir karar olur. Son bir ayları kaldı."
Mete,
keskin bakışlarını bana çevirip yeniden yola döndü.
"Evet,
son bir ayları kaldı. Dayanıklılıklarını sınamak zorundayız. Gerçek saha
şartlarında nasıl hareket edeceklerini görmek önemli."
Karnımdaki
küçük hayatları hissederek derin bir nefes aldım. Aklıma düşen görüntüyle
kıkırdayarak Mete'ye baktım.
"İlk
geldikleri günü hatırlıyor musun?"
Mete,
gözlerini büyüterek bana baktı.
"Unutmak
mümkün mü?"
17
Haziran 2022 / Şırnak
Yazar,
Ağzından
Mete
Mert Çakır, dirseklerini hafifçe bükmüş bankta oturuyordu; sağ eli dizinin
üstüne düşmüş, sol eli ise el valizinin sapında bekliyordu. O valiz, dışarıdan
sıradan görünse de içindeki belgeler ve bu sabah başlayacak sürecin ağırlığıyla
doluydu. Parmak kemikleri sertti, parmakları ince ama kuvvetliydi. Elini biraz
daha sıktı, sonra bileğini hafifçe kaldırarak saatine baktı.
07:30'du.
Yüzünde
sabahın serinliğinden eser yoktu. Güneş henüz tam yükselmemişti ama Mete'nin
alnında beliren birkaç damla ter, Şırnak'ın yaz sıcağının kaçınılmaz
habercisiydi. Kumral saçları, özenle değil ama alışkanlıkla sola doğru
yatırılmıştı. Aralara düşen birkaç açık ton, güneşte hafifçe parlıyordu. Ense
kökü tıraşlıydı ama saçın üst kısmı, parmakla geri taranmış gibi, başına boyun
eğmeyen bir diklik kazandırıyordu.
Üzerine
tam oturan siyah gömleği, omuzlarını ve göğsünü belirginleştiriyor,
pantolonunun sert çizgileri disiplinin altını çiziyordu. Her hareketi, yıllar
içinde içselleştirdiği askerî duruşun doğal bir yansımasıydı. Gömleğinin
kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı; kavruk tenine karşı belirginleşen ön
kol kasları, günün erken saatine rağmen tetikteydi.
Kaşları
gür ama simetrikti; aralarındaki mesafe, yıllarca aldığı kararların ciddiyetini
taşıyordu. Göz kapakları biraz düşük, bakışları ise uzakta beliren her
ayrıntıyı didikleyen bir keskinliğe sahipti. O sırada bakışları, kışlanın paslı
demir kapılarına yöneldi.
Ve o
an, beklenen araç tozlu yolda göründü.
Mete
birden doğruldu. Ayağa kalkarken dizlerinin kilidi sessizce açıldı, gövdesi tam
bir çizgiyle yukarı yükseldi. Valizini sol eline aldı, başını hafifçe yana
eğdi. Rüzgâr, gömleğinin yakasını hafifçe kıpırdattı. Yüzüne vuran güneşin
altında, kaşlarının arasındaki çizgi belirginleşti.
Araç,
kışlanın ortasında durduğunda yorgun Şırnak tozunun içinde yeni yüzler belirdi.
Hepsi farklı şehirlerden, farklı hayatlardan gelmişti ama artık hepsi aynı
amaca doğru yürümek zorundaydı. Kimi korkusunu saklamaya çalışıyor, kimi de
öfkesini cesaretle kamufle ediyordu. Ayaklarını yere basarken o ürkek ama
kontrollü adımlarla ilerliyorlardı.
Mete
onları izliyordu. Bedenlerinin gerginliğinden, nefes alışlarındaki
ölçüsüzlükten, kaçamak bakışlardan her şeyi okuyabiliyordu. Yine de dudak
kenarında, bastırmaya çalıştığı bir tebessüm vardı. Bu anı seviyordu. Çünkü bu
adamlardan bazıları, birkaç ay içinde, dağ başında ölümle burun buruna
geldiğinde hayatta kalacak kararlılığa erişecekti. Bazılarıysa, o gün gelmeden
önce pes edecekti. Her biri bir sınavdı; karakterin, disiplinin, ruhun sınavı.
Onlara
doğru yürümeye başladığında araçtan inen teğmenler, gözlerini gelen kişiden
alamamıştı. Mete Mert Çakır, zayıf ve cılız biri değildi. İçlerindeki, sarışın,
kült bakışlara sahip bir erkek, yanında duran kişiye bakıp yeniden onlara doğru
yürüyen kişiye baktı.
"Bu
da bizim gibi eğitime geldiyse, işimiz iş. Bize buradan ekmek çıkmaz aga."
Teğmenlerin
alaycı sözleri kulağında yankılanırken, Mete içten içe gülümsedi.
"İyi
ki böyle diyorlar," diye geçirdi içinden. "Çünkü zayıflar burayı
çabuk terk eder ve onların yerini, gerçek askerler alır."
Yanlarına
vardığında, sarışın olanın yanında duran esmer, yapılı genç başını kaldırıp
Mete'yi dikkatlice süzdü. Gözlerinde küçümseyici bir sorgu vardı.
"Siz,
farklı bir yerden mi geldiniz?" diye sorguladı. Sorunun arkasındaki niyet
belliydi. Mete, bir an bile tereddüt etmeden cevapladı.
"İzmir'den
geliyorum, kendi özel aracımla gelmek istedim."
Esmer
teğmen, kaşlarını indirip kafasını salladı. Yanındaki arkadaşına gözlerini
devirdi, sesi fısıltıya yakın ama alaycıydı.
"Klasik
züppe çocuğu..."
Cümle
tamamlandığı an Mete'nin içinde bir şey kıpırdadı ama yüzü kımıldamadı. Göz
ucuyla o teğmenin yüzünü ince bir dikkatle süzdü, bir portre çizer gibi her
çizgiyi hafızasına kazıdı. Göz bebeklerinin küçüldüğü an, o cümleyi duyduğunu
anlamıştı bile. Sonra başını çevirip gözlerini kışlanın ana kapısına dikti ve
çenesini hafifçe kaldırdı.
"Dikkat!"
Bir
komutanın sesi, Şırnak sabahına çivilendi. Sesin ardından gelen şok dalgası
öylesine güçlüydü ki, teğmenlerin ellerindeki valizler yere düştü. İçlerinden
biri, hazır ola geçerken dengesini kaybedip geriye sendeledi. Kışlanın
kapısından yaklaşan figürün gölgesi yere düştüğünde, içlerinden bazıları
refleksle gözlerini kısmıştı. Apoletlerdeki üç yıldız, sabah güneşinde
pırıldıyordu.
Kumral
saçları, ışığa çıktığı an parlamaya başlamıştı. Yüzündeki çizgiler sertti ama
ağırlık taşıyordu. Bu, bir üniformadan fazlasıydı; bu adam, yürürken bile
geçmişini taşıyordu. Mete'nin dudakları şaşkınlıkla aralandı ama o şaşkınlık
gerçek değildi. İçten içe kahkahalar patlıyordu.
Çünkü
şov, daha yeni başlıyordu.
Şaşkın
olan teğmenler, bir onlara yaklaşan kişiye bir de şaşırmış gibi yapan Mete'ye
bakıyorlardı. Önlerine gelip duran adam ile Mete'nin kaşları havalandı.
"İnsanlar
birbirine benzer derlerdi de bu kadarını beklemezdim," diye söylendiği
sırada adam, göz ucuyla ona bakıp teğmenlere döndü.
"Günaydın!"
Teğmenler,
hep bir ağızdan "Sağ ol!" dediler.
"Ben
Yüzbaşı Caner Cenk Çakır. Eğitiminizi benden alacaksınız."
Mete'nin
neredeyse dudakları kahkaha için aralanacaktı ki son anda kendini tuttu.
"Komutanım,
acaba akraba olabilir miyiz? Çünkü bu kadar birbirimize benzememiz biraz
imkânsız geliyor."
Caner,
kaşlarını sinirle çatıp Mete'nin önünde durdu.
"İzin
almadan konuşmayacaksınız!" diye bağırdı ve teğmenlere dönüp gözlerini
yüzlerinde gezdirdi.
"Evet,
insanlar birbirine benzerler ama bunun," Mete'ye döndü, "sana karşı
bir inisiyatif haline geleceğini düşünüyorsan yanılıyorsun teğmen!"
Mete
hafifçe gülümsedi, "Anlaşıldı komutanım, bundan sonra daha dikkatli
olurum," dedi.
Caner,
sert ifadesini koruyarak, "Umarım. Burada herkes birbirine saygılı
olacak," dedi. O sırada Mete'nin bakışları kışlanın kapısına kaydı.
Kubilay'ı ve üzerindeki üniformasını gördüğünde alt dudağını sertçe dişledi.
Eğer dişlemeseydi kahkaha atacak ve bütün eğlenceyi burada sonlandıracaktı.
Caner,
Mete'nin yüzünü gördüğü an teğmenlere bakıp arkasına döndü ve hızlıca esas
duruşa geçti.
"Dikkat!"
Teğmenler,
indirdikleri ellerini yeniden alınlarının yanına koyduklarında Kubilay, artık
karşılarındaydı.
"Merhaba
asker!"
Teğmenler,
yeniden "Sağ ol!" diye bağırdıklarında Kubilay, kısık gözleriyle
teğmenleri süzdü.
"Ben
Yarbay Kubilay Cenk Eşver."
Kubilay,
Yarbay'ın r harfini biraz bastırarak söylemişti. Mete, kendini tutamadan bir
kahkaha patlattığında Kubilay, hemen onun önüne geçip bağırdı.
"Gülmeni
gerektirecek komik bir şey mi var evladım, söyle de biz de gülelim."
Kubilay,
söylediği her r harfini bastırarak ve uzatarak söylüyor ve Mete'nin yüzünün
daha da kızarmasına neden oluyordu. Teğmenler, olayın anına şoktan tepki
veremiyor ve öylece kalakalmış bir şekilde izliyorlardı. O anın kaosu içinde
kimse, uzaktan onlara yaklaşmış ve her şeyi izleyen Eyşan'ı fark etmemişti.
Eyşan, gözlerini devirip ellerini arkasında birleştirdi ve yüzünü buruşturup
sağa doğru baktı.
"Astsubay
Kıdemli Başçavuş Kubilay Cenk Eşver!"
Herkes
bir anda arkalarından gelen sese döndüklerinde Kubilay'ın ağzından "Hiih,
komutanım," nidası döküldü. Teğmenler, artık neye anlam vereceklerini
şaşırmışçasına ikiye ayrılmış gruba bakıyorlardı. Eyşan, teğmenlerin arasından
yürüyüp Kubilay'ın önünde durdu. Bakışları, üzerindeki beyaz üniformada
gezindi.
"Bugün
23 Nisan değil, Kubilay," dedi gözlerini kısıp. "Ve bu üniforma da
Yarbay üniforması değil. Binbaşının törenlerde giydiği takım."
Teğmenler,
arkalarında Eyşan'ın durduğu Kubilay'a gülmeye başladıkları anda Eyşan, başını
hafifçe omzunun üzerinden çevirdi ve onlara bir bakış attı. Bir anlık sessizlik
oldu. Sonra, içlerinden biri, biraz önce gözlerini hayranlıkla kaçırmamış olan
sarışın, kült bakışlı teğmen çekinmeden seslendi.
"Acaba
evli misiniz?"
Soru
havada dondu.
Mete,
aniden başını çevirip teğmenlerin üzerine dik dik baktı.
"Kimdi
o?"
Teğmenler
birbirine bakarak bocalarken, Eyşan ellerini karnına koydu, çenesini hafifçe
kaldırdı.
"Arkadaşlar,"
dedi sakin bir sesle, "kendi aralarında sizler için ufak bir şaka
hazırlamışlar. Takılmayın."
Caner,
bu sözlerle artık dayanamadı ve geniş bir gülümsemeyle kendini belli etti.
Teğmenler, yedikleri şaka ile kandırılmanın burukluğunu yaşarken sarışın, kült
bakışlı olan teğmen, Mete'ye döndü. Parmağı ile Caner'i gösterdi.
"Peki
siz, gerçekten akraba mısınız?" diye sorduğunda Mete, tüm ciddi bakışıyla
hepsinin önüne geçti ve Eyşan'ın yanında durdu.
"Şırnak
Özel Tim Taburuna hoş geldiniz demeyeceğim," dedi duraksamadan.
"Çünkü her biriniz için burası bir cehennem olacak. Yanımda gördüğünüz
kadın sizin burada olma sebebiniz. Güvercin Timinin komutanı Asena Eyşan
Çakır."
Ona
zengin züppe diyen ve biraz önce Eyşan'a hayranlıkla bakan teğmeni buldu.
"Ve
ben de züppe dediğiniz, Yüzbaşı Mete Mert Çakır. Karımdan aldığım yetkiyle,
eğitim boyunca ikinizin de soluğunu keseceğim."
2
Temmuz 2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
"Çocuklara
yapmadığın şey kalmadı."
Mete,
omzunu silkti.
"Cambaz
değil, asker yetiştiriyoruz Eyşan. Kimsenin karısına gidip de 'Evli misin?'
diye sormasınlar. Ya da ne bileyim 'Zengin Züppe' demesinler," dedi ama
gözleri bir an için öfkeyle doldu. Eyşan'a bakıp yeniden yola döndü.
"Bak,
aklıma geldikçe heyheylerim gözüme gözüme vuruyor. Kapatalım şu konuyu
artık."
Böyle
zamanlarda onun içindeki kor gibi büyüyen adalet duygusunu bilirdim.
Sessizliği, öfkesinin en tehlikeli hâliydi. O yüzden, sadece başımı salladım.
Yolun kenarına yaklaştığımızda Mete arabayı yavaşlattı, sinyali verdi. Hastane
binası, tozun içinden siluet gibi belirmişti. Güneş hâlâ dik ve ısrarcıydı.
Gölgeye muhtaç bir temmuz günüydü. Motor sustuğunda içimizdeki uğultular daha
duyulur hâle geldi.
Mete,
kemerini çözdü ama kapıyı açmadan bana döndü. Elini, yavaşça karnımın üzerine
koydu. İçimdeki minicik kalpler, onun ellerine sanki karşılık veriyordu.
"Hazır
mısın?" diye sordu. Sesi birden yumuşamıştı. Sertliği çekilmiş, yerini
içten gelen bir tedirginlik almıştı. Bakışlarımız kesişti. Gözlerinin içine
uzun uzun baktım. Ne ben konuşuyordum, ne o. İçimizde bir şeyler anlaşmaya
varmıştı çoktan. Ben onun kaygısını, o benim sessiz heyecanımı anlıyordu.
"Elimi
tuttuğun sürece her şeye hazırım," dedim sonunda. Gözleri parladı. Hafifçe
başını eğdi, sonra alnımı öptü. O an, savaşta değilmişiz gibi hissettim. O an,
biz sadece bir anne ve baba gibiydik. Ve içimde, o iki küçük kalp daha hızlı
atmaya başladı.
Mete,
arabanın kapısını açıp güneşin altına ilk çıkan oldu. Hemen etrafı kolaçan
etti. Ben kapımı açmadan önce onun gelip elimden tuttuğunu gördüm. İtiraf
etmeliyim ki, hâlâ her seferinde bu hareketi beni biraz utandırıyor, biraz da
güvende hissettiriyordu. Ayağımı yere koyarken, bedenimdeki ağırlık ikizlerden
değil, taşıdığım sorumluluktandı.
"Yavaş,"
dedi Mete, dudaklarını büzüp alnımı hafifçe kırıştırarak baktığında.
"Komutanım,
çok naziksiniz," dedim alayla.
"Her
zaman. Özellikle de hamilelere karşı..."
"Hamilelere
mi, karına mı?"
"Karım
aynı zamanda hamile biri olduğuna göre ikisine de," dedi ve göz kırptı.
Bir an için ikimiz de sustuk. İçimde bir kıpırtı, hafif bir heyecan vardı. Dört
aylık olan ikizlerimizin cinsiyetini öğrenmek için birlikte çıktığımız bu
yolda, ne olursa olsun yanımda olması yetiyordu.
Hastanenin
giriş kapısından birlikte içeri yürüdük. Soğuk klimanın alnıma çarpmasıyla iç
çekerek duraksadım. Mete, randevu saatimizi bildirmek için danışmaya yönelirken
ben kısa bir süre yerimde kaldım. Ellerim refleksle karnıma gitmişti.
Oradaydılar. Sessiz ama içimdeki her şeyin merkezindeydiler.
"Eyşan?"
Mete'nin
sesiyle başımı kaldırdım. Elinde numaramız, yüzünde o tanıdık sabırsızlık
vardı. Tuttuğu kâğıdı havaya kaldırıp kaşlarını kaldırdı.
"İçerideki
hasta çıktığında biz, içeriye gireceğiz." dedi, sesinde hem ciddiyet hem
de sabırsız bir heyecan vardı. İçeriye gireceğimiz o küçük oda, hayatımızdaki
en büyük sürprizi taşıyordu. Kalbim hızla atarken, Mete'nin eli sıkıca elimi
kavradı.
"Sence
cinsiyetleri ne olacak?" diye sorduğumda kıvrılmış dudakları biraz daha
belirginleşti. Gözlerinin ardındaki soru işaretlerine rağmen dudakları
aralandı.
"Kız
ve erkek," diye fısıldadı. O an, sessizliğin içinde içten bir umut ve
heyecan dolaştı. Kalplerimiz aynı ritimde atıyordu; belki de gördüğüm rüya
gerçeğe dönüşüyordu.
O
sırada hemşire kapıdan başını uzattı.
"Asena
Eyşan Çakır?"
"Burada,"
dedim.
Hemşirenin
sesi odaya dolarken kalbim aniden hızlandı. Gözlerim Mete'nin yüzüne kaydı;
onun da yüzündeki heyecanı, sabırsızlığı net bir şekilde okuyabiliyordum. Derin
bir nefes aldım, elim Mete'nin elini sımsıkı kavradı. Hemşire kapıyı tam açtı,
yüzünde profesyonel ama hafif gülümseyen bir ifade vardı.
"İçeri
buyurun, sıra sizde," dedi nazikçe.
Mete
ile birbirimize kısa bir bakış attık; kelimeler olmadan anlaşıyorduk.
Adımlarımız ağırlaşmadan, kararlılıkla odaya doğru yürüdük. Kapının eşiğinde
durup bir an duraksadım; içeride ne göreceğimiz belirsizdi ama umut doluydu
içim.
Odaya
adım attığımızda, ışığın hafifçe yumuşadığı o klinik ortamda, doktorun
yüzündeki ciddiyetle karışık sıcaklık dikkatimi çekti.
"Merhaba
Eyşan Hanım, hoş geldiniz," dedi ve eliyle sedyeyi gösterdi. "Uzanıp
tişörtünüzü sıyırın lütfen."
Ben
yatağa uzanırken, içimde kıpırdanan o tanıdık korku, yerini yavaşça bir meraka
bırakıyordu. Doktor, cihazı yavaşça karna gezdirirken, "Bakalım ikizler ne
alemdeymiş?"
Mete'nin
eli avucumda, parmaklarımız birbirine kenetlenmişti. Gözlerimiz ekrana
kilitlenmiş, kalbimiz heyecanla çarpıyordu. İlk görüntü belirdiğinde nefesimiz
kesildi; sonra doktor yumuşak bir sesle, "İlk bebeğimiz bir kız,"
dedi.
İçimde
sıcacık bir sevinç dalgası yayıldı, Mete'nin gözleri parladı, hafifçe
gülümsedi. Ekran yavaşça ilerledi ve doktor devam etti, "Ve ikinci
bebeğimiz bir erkek."
O an,
sanki dünya biraz daha güzelleşti; yanımda Mete'nin varlığı, elimizde
tuttuğumuz o yeni hayatların müjdesi, her şeyi daha anlamlı kılıyordu.
İkizlerimizin kız ve erkek olduğunu öğrenmek, umutlarımızın ve rüyalarımızın ta
kendisiydi.
Doktor,
"Her şey yolunda görünüyor," diyerek sözünü tamamladı. Bakışlarımı
monitörden çekip yeniden Mete'ye baktığımda gözlerinin içindeki tüm parıltıyla
yüzümü süzdüğünü fark ettim.
O an
anladım ki, ne zorluklar gelirse gelsin, biz birlikteydik ve yeni bir
başlangıca adım atıyorduk.
Doktor,
cihazı nazikçe karnımdan çekip, elindeki mendili bana uzattı. Mete hemen öne
eğilip, benim için mendili aldı, ellerini nazikçe ellerimin üzerine koydu. O
an, içinde bulunduğumuz o soğuk, steril odada bile kalbimin sıcaklığı arttı.
Göz göze geldiğimizde, kelimelere gerek yoktu; sadece destek vardı, sevgi
vardı.
Nazik
hareketlerle karnımdaki jeli silip kalkmam için yardım etti. Sedyede doğrulmuş
bir şekilde beklerken Mete'de yere çökmüş, çıkarttığım ayakkabılarımı
giydiriyordu. Bağcıklarını bağlayıp beni ayaklarımın üzerine kaldırdığında
bakışlarım doktor hanıma çevrildi.
Doktor,
sakin ve güven veren bir sesle, "Her şey gayet iyi görünüyor. Bebekler
sağlıklı, siz de güçlüsünüz fakat bir iki hafta dikkatli olmalısınız. Özellikle
hava değişimleri ve yorgunluk konusunda çok temkinli olun. Bu dönemde vücudunuz
ekstra hassaslaşabilir."
Bilinçlenmiş
bir şekilde kafamı salladığımda doktor hanımın yüzünde samimiyetle dolu bir
tebessüm vardı.
"Bir
ay sonraki kontrolünüz için randevunuzu oluşturdum. O aya kadar herhangi bir
durumda gelmeyi sakın ihmal etmeyin."
Doktorun
uyarıları kulaklarımda yankılanırken, Mete nazikçe kolumu tutup destek oldu.
Mete ile odadan çıktığımızda Mete, yanaklarımı elleriyle nazikçe kavrayıp
gözlerimin içine derin bir sevgiyle baktı. Sesinde hafif bir titreme vardı,
kelimeler çıkmadan önce bile hissettim o içtenliği.
"Bana
her seferinde yaşattığın mutluluk, benim için tarif edilemez bir hediye,
Eyşan," dedi Mete, gözlerindeki parıltıyla. "Seninle her anı
paylaşmak, hayatımın en değerli anı. Zorluklar ne olursa olsun, senin yanında
olmak bana güç veriyor. Seninle olmak, en karanlık günlerde bile içimde bir
güneş gibi parlıyor."
Parmakları
yanaklarımda hafifçe gezinirken, yüzündeki o kararlı ama yumuşak ifade, sanki
tüm zorlukları beraber aşabileceğimizin sözünü veriyordu.
"Senin
varlığın," dedim, usulca. Mete'nin gözlerine derin bir sevgiyle bakarak
devam ettim, "Senin varlığın, en zor anlarda bile bana umut oluyor.
Seninle yürüdüğüm her adım, hayatın anlamını yeniden keşfetmemi sağlıyor."
Kelimelerin
ötesinde bir bağ vardı aramızda; sessizlikte bile yüreğimiz birbirine
fısıldıyordu.
👨👩👧👦
"Hadi
ama kızım! Valla meraktan çat diye çatlayacağım şimdi!" diye bağırdı Alev,
heyecanı neredeyse odanın tavanına çarpıyordu. Sesi o kadar güçlüydü ki
gözlerimi istemsizce devirdim; derin bir nefes aldım, sakin kalmaya çalıştım.
Osman,
Deniz ve Kubilay yan yana, kol kola girmişlerdi. Gözleri parıldıyor, heyecanla
bana ve Mete'ye odaklanmıştı. Kubilay'ın kaşları hafifçe kalkmış, sanki
durmadan kalbini dinliyormuş gibi bakıyordu. Deniz, hafifçe gülümseyerek destek
verirken, Osman ise sabırsızlığını saklamaya çalışıyordu.
Yonca
ve Lara, oturdukları yerden gülümseyerek bana bakıyorlardı.
Öte
yanda, Caner, Barış ve Mete omuz omuza durmuş, aralarında sanki gizli bir güç
varmış gibi duruyorlardı. Mete'nin yüzündeki o milli vatan gülüşü, ortamı hafif
neşelendirse de dikkatimi dağıttı. Bora'nın Mete'nin omzuna vurmasıyla Ahmet,
Bora'nın ensesine vurdu.
"Lan
oğlum babaya vurulmaz."
Bora,
gözlerini devirerek Ahmet'e baktığında gülümseyerek Mete'ye baktım. Mete
çenesiyle beni işaret ettiğinde konuşmamın gerek olduğunu anlayabilmiştim.
Derin bir nefes daha aldım, odadaki tüm bakışların üzerimde olduğunu
hissediyordum.
"Bebeklerimizin
cinsiyetleri," deyip bekledim. Osman, Deniz ve Kubilay, gözlerini
kırpıştırarak bakmaya devam ederken Alev, başını devam etmemi istiyormuş gibi
salladı.
"Evet
cinsiyetleri?"
Alev'e
göz ucuyla bakıp "Susarsan söyleyeceğim," deyip kaşlarımı çattığımda
Caner ile Barış'ın gülerek beni izlediklerini fark ettim. Yeniden gözlerimi
devirip heyecanlı ve kısık bir nefes alıp verdim.
"Kız
ve erkek."
Alev,
zıplayarak havaya sıçradığında gülerek kafamı iki yana salladım. Osman, Deniz
ve Kubilay, kahkaha atarak birbirlerine sarıldıklarında Caner ve Barış,
Mete'nin sırtına sertçe vurmuşlardı. Mete, yüzündeki gülümsemeyi kaybetmeden
bana bakmaya devam ederken Bora ile Ahmet, Mete'nin saçlarını iki yandan bozup
kollarını sardılar. Mete, gülerek onlara karşı koymaya çalışsa da kahkahalar
ortamı daha da neşelendirdi.
Yonca
ile Lara, oturdukları yerden kalkıp bana yaklaştıklarında kollarımı açıp onlara
sarıldım. Alev, zıplayarak kollarını bize sarıldığında dudaklarımdaki
gülümsemenin büyümesine engel olamıyordum. Kışlanın soğuk duvarları bile sıcak
bir aile yuvasına dönüşmüştü.
Ayrıldığımız
sırada Kubilay ile Deniz'in gözlerindeki parlayan yaşları fark ettim. O an,
onların kalplerinde de aynı sevincin ve hafif bir hüznün karıştığını
görebiliyordum. Osman'ın kızarmış yeşil gözleri de kadrajıma girdiğinde, içinde
bulunduğumuz anın ne kadar özel ve değerli olduğunu bir kez daha anladım.
Her
biri, bu ailenin bir parçasıydı; birbirimize duyduğumuz bağ, en zor zamanlarda
bile güç veren bir sığınak olmuştu.
Sessizce
onlara baktım, kendi içimde yeni umutların filizlendiğini hissettim.
2
Temmuz 2022 / Şırnak
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Gün
Gelir, Aysel Yakupoğlu
Her
insan, kaderinin ona biçtiklerini yaşamak zorunda kalırdı. Buna ne engel
olabilir ne de üzerine bir şey ekleyebilirdi. Sen eklediğini sanırdın ama zaten
kader, onu da senin yazgına işlemiştir. Ben, kaderin biçtiği o hayatın içinde,
ruhumdaki yaralı çocuğun gözyaşlarını yeniden izlemek zorunda kalmıştım.
Büyürken
yaşadığım eksiklikler, şimdi gelecekte bu çocuklara nasıl bir baba olacağım
korkusuyla birleşiyordu.
Caner'le
birlikte aynı acıyı paylaşmak zorunda kalmıştık. Anneye muhtaç, eksik kalmış
çocuklar olarak büyümüştük. Bazen geceleri uyanır, karanlık odada yalnız
kalırdım. Gözlerimi kapattığımda annemin yüzü gelirdi aklıma; o günkü tören,
kalabalık, hüzünlü bakışlar... Ama tabii ki de annem ölmemişti, hayatın acı bir
oyunuydu bu. O gerçeği öğrendiğimde, çocukluğumun kırık dökük parçaları bir
anda yerinden oynamıştı. Caner'le büyürken öğrendiğimiz en zor şey, bir annenin
eksikliğiydi. O eksiklikle, yarım kalmış duygularla mücadele etmiştik,
yıllarca.
Şimdi
ise kaderimin bana bağışladığı en güzel bir yazgının tam orta yerindeydim.
Sevdiğim
kadından iki evladım olacaktı. Biri kız, diğeri ise erkekti. Onlara hem babalık
yapmak hem de geçmişin karanlık gölgelerinden korumak zorundaydım. Kendi kırık
geçmişimden sıyrılıp, onların hayatına güç ve sevgiyle dokunmak istiyordum.
Eyşan'ın
yanında kendimi biraz daha güçlü hissediyordum. Onun kararlılığı, sevgisi bana
yol gösteriyordu. Ama içimdeki o yaralı çocuk, bazen susmuyor, bazen
korkularımı fısıldıyordu kulağıma. Bu sefer farklı olmak zorundaydım. Onlar
benim için, bir hayatın yeniden başlaması demekti.
"Başlamış
yine bizim mesai."
Caner'in
sesiyle gözlerimi, daldığım noktada kırpıştırdım ve sağıma doğru baktım.
Üzerindeki beyaz gömleğinin kollarını kıvırmaya başladığı sıra bakışlarını
gözlerimle buluşturdu. Yüzündeki o hafif gergin ifade, yılların bize yüklediği
sorumluluğun ve alışkanlığın yansımasıydı.
"Yine
ne düşünüyorsun Mete?" diye sorduğunda gözlerimi kaçırıp dağın arkasına
batmaya hazırlanan güneşe baktım.
"Çocukluğumuzu,"
diye karşılık verdim. "Bizim çocukluğumuz nasıl geçti, farkında mısın
Caner? Annesiz, babasız, yalnız... Her şey elimizden alınmış gibi."
Caner'in
seslice alıp verdiği nefesi dinledim.
"Evet,"
dedi. "Unutmamalısın ki o yıllar, nasıl dayanılacağını da öğretti bize.
Ama yine de o gece yarısı uyanışlarını, sessizliğin içinde yankılanan
yalnızlığı unutmak zor."
Başımı
hafifçe salladım.
"Bir
annenin yokluğunu hissettiğin her an, küçük bir çocuğun dünyası çöküyor,
Caner."
Caner
ile gözlerimiz kesiştiğinde kaşlarını kaldırdı.
"Maalesef
ki ikimizde bunda en tecrübeli ikizleriz."
O an
ikimiz de sustuk. Sessizlik, etrafımızdaki dağların kucakladığı geniş boşlukta
yankılanıyordu. Uzaklarda, güneş yavaşça kayboluyor, gökyüzünü kızıla
boyuyordu. Hava serinlemiş, rüzgâr hafifçe esiyordu; yaprakların hışırtısı ve
uzaktaki kuşların son çağrısı dışında başka bir ses yoktu.
Gözlerimiz
birbirinden ayrılırken, güneşin ardında saklanan karanlığa takılmıştı. O
karanlık, sadece geceyi değil; geçmişin unutturulmamış acılarını, kaybedilen
yılları, unutulmuş sevinçleri de taşıyordu sanki. İçimizde yanan o küçük
çocuklar, korkusunu ve yalnızlığını orada, o karanlığın içinde bırakmış
gibiydi.
Caner,
"Artık farklı bir hayatımız var," dedi sonunda. "İkimizin de
ikizleri olacak. Kendi geçmişimizin gölgeleri altında büyüyen değil, onlara
ışık tutan bir baba olmak zorundayız."
Sürekli
gördüğüm rüyadaki o bağıran kız çocuğu sesiyle birlikte, çığlık atan Eyşan'ın
sesi zihnimde dönüp durmaya başlamıştı. Kollarımı göğsümde sıkıca bağlayıp,
düşünceli bir halde başımı hafifçe sola eğdim. İçimde, o seslerin bıraktığı
rahatsızlık ve çaresizlik büyüyordu.
"Her
neyse," diyen Caner'in sesiyle gözlerimi gözlerine çevirdim. Ayağa kalktı,
gömleğinin yakasını düzeltti ve çenesini dikleştirdi. "Geçmişin
hayaletleri peşimizi bırakmıyor, biliyorum ama artık onları kontrol etmemiz
gerek. Biz kendi hayatlarımız efendileriyiz, bir başkası değil."
Yüzümde
bir çarpık tebessüm oluştuğunda kaşlarımı alayla yukarıya kıvırdım.
"Efendiler
miyiz, gerçekten?" diye karşılık verdim, sesimde hem hafif bir meydan
okuma hem de içimde sakladığım o eski kırgınlığın gölgesi vardı.
"Kaderimizin iplerini elimizde tutuyor muyuz yoksa hala bir oyunun
piyonları mı?"
Caner
gözlerimi dikkatle süzdü, ardından buruk bir tebessüm etti.
"Çocuklar
doğana kadar efendi."
Kurduğu
cümleyle kahkaha atmadan duramadım.
"Benim
karımın kim olduğunu unutuyorsun sanırım, Caner?" dediğimde gözlerini
kısarak gözlerini kaçırdı.
"Doğru
ya Asena Eyşan Çakır, senin efendin," dedi ve bakışlarını alayla bana
çevirdi. "Oğlum ya sen nasıl bu kadar aptal oldun, hâlâ anlamıyorum."
Elimi
kaldırıp yapmacık bir sinirle ona savurduğumda Caner, gülerek bir adım arkaya
atarak hamlemden kaçtı.
"Kazık
kadar adam oldun, evlendin ve baba olacaksın ama gıcıklık hallerine ısrarla
devam edebiliyorsun ya, ben de bunu anlayamıyorum Caner."
Caner
kahkaha atmaya devam ederken, "Hislerimiz karşılıklı biraderim,"
dedi, hala alaycı bir ifadeyle. Gözlerimi devirip kafamı iki yana salladım ve
göğsümdeki kollarımı çözüp ayağa kalktım. Hafifçe omzuna vurup ellerimi
ceplerime soktum. Burnumu çekip başımı sağa doğru çevirdim.
"O
zaman bu gıcıklık devam etsin, çünkü ben buna alıştım. Hem unuttun mu, en büyük
dayanağım sensin," dedim. Başımı çevirmeden bakışlarımı Caner'e çevirdim.
Caner, gözlerini kaçırmadan, yüzünde küçülmüş ama içten bir tebessümle bir sağ
gözüme, bir sol gözüme baktı. Bu, onun hep yaptığı bir şeydi. Çocukluğumuzdan
beri, ne zaman ciddi bir şey söylemek istese ya da içine duygularını gömmeye
çalışsa böyle yapardı.
O
bakışların içinde yılların yükü vardı; annesiz geçen gecelerin kırılganlığı,
yersiz yurtsuz hissedişlerimiz, birbirimize yaslanarak atlatabildiğimiz o
karanlık zamanlar. Ve şimdi, önümüzde büyüyen yeni hayatların sorumluluğu
vardı.
Kalbimde
bir sıcaklık yayıldı. Yalnız olmadığımı, ne yaşarsam yaşayayım omzumun hemen
yanında duran bir kardeşim olduğunu bilmek, beni her zamankinden daha güçlü
kılmıştı.
Gözüm,
onun saçlarına takıldı. Kumral rengi yeniden yüzünü bulmuştu, yıllarca
sakladığı kimliğini geri almış gibiydi. Eskiden, kendine ait olmadığını
düşündüğü o görüntüyü bir daha taşımak istemezdi. Ama artık geçmişten kaçmıyor,
onunla barışıyordu.
Biz,
kaderin bizi aynı bedenden doğurup iki ayrı yöne savurduğu kardeşlerdik. Ve her
seferinde, ne kadar uzak olsak da aynı yerde buluşurduk.
Hiçbir
şey demedim. Elimle hafifçe içeriyi işaret ettiğimde Caner, hiç tereddütsüz
kolunu omzuma attı. Beni kendine doğru çektiğinde, ikimiz de fark etmeden
içimizdeki yükü biraz daha bırakmıştık. Ben de sağ kolumu onun omzuna attım.
Adımlarımız senkronizeydi, tıpkı kalplerimiz gibi.
İçeriye
yaklaşırken Caner kolunu hafifçe çekti. Ben de aynı anda kendimi geri çektim.
Sessiz bir anlaşmayla göz göze geldik. Tam o anda, ayak sesleri duyduk. Yavaş
ve kararlıydılar. Gözlerimiz refleksle arkamıza döndü.
Eyşan
ve Lara bize doğru geliyordu. O an zaman, sanki bir anlığına durdu. Bu iki
adam, biraz önce geçmişin hayaletleriyle boğuşurken, şimdi karşılarında
gelecekleri duruyordu. Kalbim ritmini değiştirdi. Boğazımda bir düğüm hissettim
ama belli etmedim.
Lara,
Eyşan'ın yanından ayrılıp Caner'e doğru yürüdü. Ben gözlerimi Eyşan'a
sabitledim. Onu ne zaman böyle görsem, içinde bir şeyler yerinden oynuyordu.
Ona baktım ve aklıma ilk gelen cümleyi söyledim.
"Yarın
eğittiğimiz teğmenleri Bestler'e götürmeyi düşünüyorum. Bölge güvenliğinin
alınmasını sağlamak lazım."
Sözlerim,
Eyşan'ın yüzünde kısa bir şaşkınlık yarattı. Belki de bu kadar hızlı görev
moduna dönmemi beklemiyordu. Ama ardından bakışlarındaki şaşkınlık yerini bir
kabule ve hafifçe gizlediği bir hayranlığa bıraktı. Cevabı netti.
"Ayarladım,
merak etme Mete Yüzbaşı."
Eyşan'ın
kısa ama net cevabıyla aramızdaki o görünmez bağ bir kez daha kendini
hatırlattı. O an göz göze geldiğimizde, kelimelere ihtiyaç kalmadı. Gözlerinde,
ne yaparsam yapayım hiç silinmeyen hem bana olan güveni hem de omuz omuza
vereceğimiz bir görevin sorumluluğunu gördüm. Kendimi daha dik, daha sağlam
hissettim.
"Senin
gibi bir komutanla çalışmak hâlâ biraz garip," dedim, hafifçe kaşlarımı
kaldırarak.
Eyşan,
gözlerini kıstı, dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı.
"Senin gibi bir eşle yaşamak da öyle," dedi. Ardından bir adım daha
yaklaştı. "Ama ikisini de gayet iyi idare ediyorum."
Bir an
güldüm. Sessizce ama derin.
"İyi
ki varsın," dedim sadece.
O da
gözlerini kaçırmadan, "Sen de," diye karşılık verdi. Ardından
bakışlarını kısa bir an Caner ile Lara'ya kaydırdı. "Onlar da öyle,"
dedi yavaşça. "Biz, sandığından daha büyük bir aileyiz artık."
Başımı
onaylarcasına salladım. Her şeyin merkezindeydik. Geçmişin acıları, bugünün
yükü ve geleceğin sorumluluğu omuzlarımızdaydı. Ama artık yalnız değildik.
Ve bu,
her şeyden kıymetliydi.
2
Temmuz 2022 / Suriye
Selçuk
Ege Turalı, Ağzından
She
Remembers, Max Richter
Motoru
kapattım. Cızırdayan fan sesi birkaç saniye daha sürdü, sonra o da sustu.
İçeride, kabinle ben de sessizleştim. Direksiyonun başında, ellerim hâlâ
vitesin kenarında asılı duruyordu. Parmak uçlarım tozla kaplıydı. El frenini
çekeli beş dakika olmuştu ama gitmekle kalmak arasındaki kararsızlık hâlâ
kolumun dirseğinde bekliyordu.
Ön
camın dışı sarımtırak bir kızıllıkla örtülüydü. Suriye'nin yaz akşamları böyle
olurdu; gökyüzü sıcak ama acımasız, toprak katı ama ölü gibidir. Ufuk çizgisi
bulanık, gölgeler uzun. Uzakta, terkedilmiş bir binanın silueti belli
belirsizdi. Çatısı çökmüş, pencereleri boştu. Yan koltukta, katlanmış bir
harita ve yarısı içilmiş bir su şişesi duruyordu. Su sıcaktı artık ne serinlik
verirdi ne de tat. Sadece içildiği için içilirdi.
Sağ
elim dizimdeydi, sol elim camın kenarına dayalı. Gözlerim aynada değil, daha
çok ötesindeydi. Yüzümde üç günlük sakal, alnımda kurumuş ter izleri. Havanın
tozu sinmişti yüzüme. Ama asıl yorgunluk, gözlerimin içine yerleşmişti. Sanki
günlerdir değil de aylardır uykusuzdum.
Dışarısı
serinlemeye başlamıştı. Güneş, toprağın arkasına doğru kayarken sinekler
arabanın etrafında vızıldıyordu. Toz, camlara yapışmıştı. Aracın içi hâlâ günün
sıcağını taşıyordu; koltukların kumaşı teni yakacak kadar değildi ama serin de
değildi. Derin bir nefes aldım. Göğsüm genişledi ama ferahlamadı. Elleriyle
duvar örmüş bir adam gibi içime kapanmıştım. Ne gelen vardı ne dönen. Sadece
ben vardım ve cevap bekleyen düşünceler.
Sonra
sessizlik, yerini ani bir titreşime bıraktı. Telefon çaldı. Torpido gözünde
duran eski model siyah telefon, ekran ışığını tavana doğru yansıttı. Titredi,
sonra bir kez daha. Ekranda bir isim belirdi.
MMÇ
Bakakaldım.
Sonunda başparmağım ekranı kaydırdı. Sesim dudaklarımdan ancak bir çizik gibi
çıktı.
"Bozkurt?"
"Turalı,
müsait misin?"
Sadece
başımı salladım ama konuşmadığımı fark edince kısık sesle yanıtladım.
"Sana
her zaman müsaidim. Nasılsın, bizimkiler nasıl?"
Mete'nin
kıkırtısı kulaklarımda nüksetti. Uzun zamandan beri gerçekçi bir kahkaha
duymamıştım. Dudaklarımın kenarları hafifçe kıvrıldı.
"İyiler,
iyiyiz. Sana bir müjdeyi vermek için aradım. Sonuçta sen Eyşan'ın abisi
sayılırsın."
Kaşlarım
merakla alnıma doğru havalandı.
"Yoksa
cinsiyetleri mi belli oldu?"
Mete'nin
kahkahası kuvvetlendi.
"Evet,"
dedi. "Biri kız biri de erkek olacak."
"Hayırlısıyla,"
dedik aynı anda.
Başımı
yavaşça koltuğun arkalığına yasladım. Sadece göz kapaklarımda bir yanma vardı.
İçimde bir şey düğüm düğümdü.
"Allah,
evlatlarınızı sağlıklı bir şekilde kucağınıza almayı nasip etsin Mete,"
diye fısıldadığımda yutkunamadığımı fark ettim. Sanki biri, eski bir harabeye
çiçek bırakmış gibiydi.
Sadece
bir nefes sesi geldi önce. Kısa bir duraklama sonrasında boğazımı temizleyip
derince yutkundum.
"Ee
adlarını da seçmeye başlarsınız artık."
Mete
sustu bir an. Sonra hafif boğuk bir sesle devam etti.
"Kız
olursa Toprak koyacağız."
"Ya
oğlan?" dedim yutkunarak. Mete'nin uzakta olmasına rağmen burukça tebessüm
ettiğini hissetmiştim.
"Kaan."
Bu
cümlesinden sonra tebessüm ettiğinden emin oldum. Çünkü sesi o kadar naif
çıkmıştı ki düşüncelerim, bunu anlatmaya bir kelime bulamamıştı.
"Selçuk."
Mete'nin
sesiyle "Efendim," dedim.
"O
çocukların seni tanımasını istiyorum. Her nerede iseniz sağ salim geri dön,
geri dönün. Ayda, her ne kadar belli etmese de içten bir kırılma yaşıyor.
Alperen'in yokluğunu Deniz ile geçiriyor ama Deniz, bir abinin yokluğunu nasıl
doldurabilir. Abi, abidir. Ne annenin yokluğuna benzer ne de babanın."
"Beni
tanımalarını istiyorsun ya... Geri dönersem sadece adımı değil, nereden
geldiğimi, kimleri sevdim, kimleri kaybettim, hepsini anlatırım onlara. Ama söz
veremem, çünkü burada söz vermek en zayıf ihtimale tutunmaktır. Burada yalnızca
susmak kalır bazen."
Sesim
titrememişti ama içim darmadağındı. Mete uzun bir nefes aldı.
"Ben
sana söz vereceğim o zaman," dedi. "Sen gelmezsen, ben seni alırım.
Çocuklarım senden geriye yalnızca bir anı kalsın istemiyorum. Yanlarında olmanı
istiyorum."
Başımı
yavaşça iki yana salladım ama sesi duyacağı şekilde fısıldadım.
"Mete...
sen baba oluyorsun. Benim sana tek verebileceğim şey dua." Telsizden gelen
bir cızırtı gibi, kelimelerin ardından küçük bir cümle daha geldi.
"Çünkü
başka hiçbir şeyim kalmadı."
Mete'nin
sesi neredeyse fısıltı olarak bana ulaştı.
"Onlar
bize benzeyecekler belki ama bizim gibi büyümesinler, Selçuk. Onlar dağlara
bakıp, 'Oraya çıkarsam biri beni özler,' demesinler."
Bir
süre konuşmadım. Telefon hâlâ elimdeydi ama bakışlarım dışarıdaydı. Mete'nin
söyledikleri kafamda dönüp duruyordu.
"Benim
artık kapatmam gerek," deyip başka hiçbir şey demeden aramayı
sonlandırdım. Geriye sadece ekran ışığı ve yavaşça bastıran gece kalmıştı. Bu
dünya ne kadar karanlık olursa olsun, bir yerlerde onlar büyürken, biz
eksilmeyi biraz daha göze alıyorduk. Başımı koltuğun arkalığına yaslayıp
gözlerimi kısa bir an kapattım. Mete'nin sesi hâlâ kulağımdaydı.
Onlar
bize benzeyecekler belki ama bizim gibi büyümesinler...
İçimde
bir yer sızlarken kapıyı açtım. Sıcaklık bir örtü gibi yüzüme çarptı. Akşam
serinliği başlamıştı ama toprağın içindeki gündüz ateşi hâlâ ayaktaydı.
Ayakkabılarım taş zemine vurduğunda toz kalktı. Omzumu silkeleyip yürümeye
başladım. Evin önüne varmam birkaç adım sürdü. Tavanı eğik, sıvaları dökülmüş,
kapısı tam kapanmayan, duvarlarında zamana ait çatlaklar barındıran tek katlı
bir evdi bu. Ama bize yetiyordu.
Bana ve
Alperen'e.
Geri
dönülmesi gereken bir yer değildi, yaşanması gereken bir duraktı.
Kapının
önünde durup bir süre dinledim. İçeriden hafif bir kıpırtı sesi geliyordu.
Muhtemelen Alperen hâlâ uyanıktı. Zihninden geçirdiği onca yükün içinde uykuya
dalmak onun için kolay olmuyordu. Benim için de. Kapıyı yavaşça ittim.
Gıcırdayarak açıldı.
İçerisi
yarı karanlıktı. Rafların arasında sıralanmış birkaç konserve, duvarda askıya
alınmış yarı yırtık bir harita, bir köşede gaz lambası. Lambanın solgun sarı
ışığı, odanın ortasında uzatılmış eski bir kilimin üzerine titrek gölgeler
bırakıyordu. Yerde ince bir yatakta, yüzü duvara dönük bir çocuk yatıyordu.
Alperen.
Omuzlarının
arasındaki çöküklük, yaşından daha fazlasını taşıdığını gösteriyordu. Daha
yirmi beş yaşında bir gençti ama uyurken bile savunmada gibiydi. Üzerine örtü
çekilmemişti. Yavaşça yanına eğildim, nefes alışını dinledim. Sonra battaniyeyi
alıp üzerine örttüm.
Fısıltıyla
konuştum, kendime bile değil; geceye.
"Onlar
bizim gibi büyümesin, Mete. Ama ya bu genç, ya Alperen?"
Yavaşça
doğruldum. Ayakta durduğum yerden lambanın titrek ışığında gölgem uzamıştı.
Gölgeye bakmadım. Kendime bile tahammülüm yoktu bazen ama işte oradaydım. Yıkık
bir evin içinde, hâlâ ayaktaydım.
Ama
içim çoktan çökmüştü.
3
Temmuz 2022 – 05:06 / Bestler Dereler Bölgesi, Şırnak
Yazar,
Ağzından
Kolay
Değildir, Duman
Sabahın
solgun ışıkları, Bestler Dereler'in kucağındaki sis perdesini henüz
aralamamıştı. Her şey, sanki zamana karşı yarışan ağır bir uyku içindeydi. Göz
alabildiğine uzanan vadide, beyaz bulutlar gibi yoğun sis, toprağı ve kayaları
örtmüştü. Havanın nemi cildine işlemiş, her nefeste hafif bir serinlik
hissettiriyordu.
Mete
Mert Çakır, üzerindeki siyah pamuklu tişörtle, hâkî tonlarında yıpranmış askeri
pantolonuyla, sisin içinde dimdik bir heykel gibi duruyordu. Göğsünde hiçbir
rütbe işareti yoktu; bu eğitimde herkes eşitti. Ayaklarında toprak rengine
yakın, eski ama bakımlı asker botları vardı. Sağ elinde, hassas adımlarla
ilerlemek için sıkıca tuttuğu küçük pusula sallanıyordu.
Yüzündeki
sert çizgiler, soğuk havanın ve uzun mesafelerin izlerini taşıyordu. Kumral
saçları, sabahın nemiyle biraz dağınık ve doğal bir hâlde, alnına doğru hafifçe
düşüyordu. Kaşlarının altındaki koyu gölgeler, yorgunlukla karışık kararlılığın
ifadesiydi.
Onun
önünde, yeni yetiştirdiği teğmenler ilerliyordu. Üzerlerinde koyu yeşil
tonlarında, suya ve lekeye dayanıklı, ince askeri montlar vardı. Montlarının
kapüşonları aşağıya indirilmiş, yüzleri sisle birlikte neredeyse görünmez hale
gelmişti. Pantolonları, yıpranmamış ve ütülü, yeni ama işlevsel tasarımlıydı.
Ayaklarında temiz siyah çizmeler, ancak üzerlerindeki toz ve nemle biraz
matlaşmıştı.
Her
adımları, dikkatli ve ölçülüydü; ellerinde katlanmış haritalar ve pusulalar
vardı. Gözleri, sisin arasından yol bulmaya çalışırken endişe ve kararlılık
arasında gidip geliyordu.
Vadinin
yamaçlarından, uzaktan onları gözlemleyen Asena Eyşan Çakır, koyu yeşil bir
taktik ceket giymişti. Ceketin kolundaki küçük, bordo bereli simgesi gururla
parlıyordu. Altında siyah, esnek ve hareket kabiliyetini kısıtlamayan bir
pantolon vardı. Ayaklarında hafif, siyah yürüyüş botları, omzunda ise küçük bir
dürbün askılıydı.
Yüzünde
ağır bir ciddiyet vardı; keskin gözleri sisin içindeki hareketleri süzüyordu.
Yanında, Osman vardı. Osman da tıpkı Eyşan gibi yeşil tonlarda askeri
kıyafetler giymiş, yüzü sert, duruşu dimdik ve gözleri kararlıydı.
Sis,
yavaş yavaş dans edercesine dalgalanıyor, vadiyi adeta gizemli bir film
sahnesine çeviriyordu. Mete, sessizliği bozarak alçak ama kesin bir sesle
konuştu.
"Hedef,
batıdaki büyük kayalık. Oraya ulaşan kazanır. Ulaşamayan, geri döndüğümüzde
kendine eve dönüş biletini alsın."
Mete'nin
sesi vadide yankılanırken, sisin içinde ilerleyen teğmenlerin adımları toprağa
sessizce dokunuyordu. Herkesin yüzünde ciddi bir kararlılık vardı, ancak
derinlerde bir yerlerde endişe de saklıydı.
Eyşan,
Osman'ın yanında hafifçe eğildi; yüzünde hem ciddi hem de geçmişe dair hafif
bir tebessüm vardı. Sis perdesinin arkasından süzülen soğuk hava, nefeslerini
beyaz dumanlar halinde bırakıyordu.
"Hatırlıyor
musun Osman," dedi Eyşan, sesi derin ama yumuşaktı, "Güvercin Timinin
ilk oluşturulduğu zaman, biz de bu eğitimden geçmiştik."
Osman,
gözlerini sisin içinden uzaklaştırıp Eyşan'a çevirdi. Sert yüz hatları,
anılarla yumuşadı. "Evet, şimdi de birkaç sene sonra yerimize geçecek
olanlara kök söktürüyoruz," dedi hafifçe gülümseyerek.
O
sırada Mete, durup sisin içinde ilerleyen teğmenlere baktı. Yorgun ama kararlı
yüzlerinde kendi gençliğinin yansımalarını görüyordu. O sırada herkesin
kulağındaki kulaklığa Eyşan'ın sesi sızdı.
"Burada
kazanmak sadece hedefe ulaşmak değil çömezler; kendinize, birbirimize ve
vatanımıza olan bağlılığımızı göstermek demektir."
Mete,
duyduğu kadının sesiyle gülümsedi ve yürümeye devam etti. Mete'nin adımları
sisin içinde düzenli bir ritim tuttururken, kulaklıktan Eyşan'ın sesi
yankılanmaya devam etti.
"Unutmayın,
burası sadece bir vadi değil; burası yüreklerin sınandığı, cesaretin ve
sadakatin teriyle yoğrulduğu yerdir. Her adımınızda hem kendinize hem de bu
timin mirasına sahip çıkıyorsunuz."
Teğmenlerin
yüzlerindeki yorgunluk hafifçe azaldı, omuzlarındaki yük biraz olsun hafifledi.
Sis, onların azmini saklayan bir örtü gibi üstlerine serilmişti. Tam o anda,
derinlerden gelen, ani ve keskin bir çıtırtı yankılandı. Herkes donup kaldı.
Adımlar durdu, nefesler boğuldu. Teğmenlerin gözleri, sisin içinde kıpırdanan
bir gölgeyi yakalamaya çalıştı. Bir an için vadideki sessizlik paramparça oldu.
Mete,
ellerini arkasında bağlayarak bir adım geriledi.
"Bu
andan itibaren artık yalnızsınız," dediği an çalılıkların arkasından gelen
yirmi beş askeri personel hızla ellerinde çuvalları, teğmenlerin kafalarına
geçirip bayılttı. Baygın teğmenlerin bedenleri sessizce yere yığılırken,
çuvalları taşıyan askerler hızla çevreyi kontrol etmeye başladı. Mete, sakin ve
soğukkanlı adımlarla, gözleri karanlıkta parlayan bir gölge gibi ilerledi.
Mete,
Eyşan ile Osman'ın beklediği vadinin yamacına çevik hareketlerle çıktı ve
Eyşan'ın omzundan sarkan dürbünü alıp kulaklığını çıkarttı. Dürbünü gözlerine
yasladığında askeri personellerin, bayılmış teğmenleri omuzlarına alarak
götürmelerini izledi. Eyşan, ellerini birbirine sürtüp çenesini dikleştirdi.
"Yavaştan
kışlaya geçip odaları hazırlatalım, Bozkurt."
Mete,
bir an için sessiz kaldı. Duyduğu lakap, gözlerinde tanıdık bir parıltı
oluşturdu. Dürbünü Eyşan'a uzatırken yüzünde belli belirsiz bir tebessüm
belirdi.
"Emrin
olur, Güvercin," dedi alçak ama net bir sesle.
Osman,
her ikisine birden göz ucuyla bakarken omzundaki telsiz hafifçe inip kalktı.
Sis
hâlâ Bestler'in yamaçlarını bırakmamıştı ama artık kışlanın etrafında yükselen
güneş, gündüzü iliklere kadar hissettirmeye başlamıştı. Araç, asfaltın
üzerinden geçerken tekerleklerin çıkardığı uğultu dışında içerde konuşan yoktu.
Herkes, vadide kalan görüntülerle baş başaydı.
Kısa
bir yolculuğun ardından kışla kapısından içeri girdiklerinde, ilk göze çarpan
şey önceden hazırlanan prefabrik yapıların sıralanmış hâliydi. Beton zeminin
üzerine oturtulmuş, tek kapılı, küçük ama fonksiyonel odalardı. Her biri yeni
eğitilen teğmenler için ayrılmıştı.
Girişe
yaklaştıklarında Eyşan ve Mete eşzamanlı olarak yan ceplerine uzanıp yüz
maskelerini çıkardılar. Eyşan'ın yüzüne geçirdiği hâkî maske, sadece gözlerini
açıkta bırakıyordu. Alnına kadar gelen kumaş, çene hattını tamamen örterken
sert bakışlarını daha da belirginleştiriyordu. Mete de benzer bir maskeyi
taktı; onunki biraz daha koyu tonlardaydı, maskenin üst kenarı kaş hizasında
bitiyor, gözlerini derinleştiriyor, yüz hatlarını keskinleştiriyordu.
Eyşan,
içlerinden bir prefabrike yöneldi. Odanın içi sade ama düzenliydi. Hemen ön
tarafta ince, beyaz bir masa, üzerinde klasör ve kalem kutusu; arkasında siyah
deri bir sandalye vardı. Hemen masanın arkasına geçip oturdu. Postürünü
bozmadan, ellerini masanın yüzeyine koydu. Mete, Eyşan'ın sol yanında dikildi.
Göğsü, içerideki klima sesine karışan nefesiyle ritmik inip kalkıyordu.
Eyşan,
"İlkini gönderin," dediğinde Mete, başını hafifçe eğerek onayladı ve
kapıyı açtı. Dışarıda görevli erle kısa bir şeyler konuştuktan sonra kapıyı
yarım aralık bırakıp tekrar Eyşan'ın yanına döndü.
Kapının
önünde kısa bir ayak sesi duyuldu. Metal gövdenin verdiği yankıyla, dışarıdaki
adımlar bir süre sonra durdu. Ardından kapı tam açıldı ve içeriye genç bir
teğmen adım attı. Güneşten gözleri kısılmış, alnındaki ter neredeyse şakağına
inmişti. Üzerindeki yeşil montun önü açık, nefesi biraz düzensizdi ama hâlâ
hazır ol duruşunu bozmaya çalışıyordu.
Eyşan,
yüzünü hafifçe yukarı kaldırdı. Maskenin içinden görülen gözleri, genç askerin
yüzüne sabitlendi. Sessizlik, duvarda asılı saatten gelen tik taklarla birlikte
daha da gerildi. Teğmen, birkaç saniye sonra istemsizce yutkundu. Mete, bir
adım öne çıkıp dosyalardan birini masaya bıraktı. Ardından, yere sabit gözlerle
duran genç teğmenin birkaç adım sağına geçerek yeniden dikildi.
Eyşan,
önündeki klasörü açmadan konuştu.
"İsminiz?"
"Teğmen
Umut Saydam, komutanım," dedi genç asker, sesi hem gergin hem saygılıydı.
Eyşan'ın
parmak uçları, masanın üzerine hafifçe vurdu. Vuruşlar ne sertti ne yavaştı,
karşısındakini izlerken zamanın işleyişini hatırlatıyordu adeta.
"Umut
Teğmen," dedi Eyşan, dosyayı açıp ilk sayfaya göz gezdirirken.
"Bestler'deki ilk yirmi dakikada, pusulanı kaybettin."
Teğmen
Umut, yutkundu ama bu sefer sesini daha kararlı buldu.
"Doğrudur
komutanım."
Mete,
göz ucuyla Eyşan'a baktı. Eyşan, dosyayı kapattı ve ellerini tekrar masaya
yerleştirdi.
"Seni
ilk gördüğümde bana, 'Bu timin en iyisi olurum' dedin. Bu hâlinle mi
olacaksın?"
Umut
başını hafifçe eğdi. Gözleri yerdeydi ama sesi kesilmedi.
"Hayır
komutanım ama olacağım."
Eyşan'ın
bakışları sertti ama altında yakıcı bir öğreticilik vardı. Uzun bir
sessizlikten sonra başını yana çevirip Mete'ye baktı. Mete, bir kez başını
salladı.
Eyşan
tekrar Umut'a döndü. "Neden sizi bayıltarak buraya getirdiğimizi biliyor
musun?"
Umut,
kafasını iki yana salladığında Eyşan, arkasına yaslandı.
"Çünkü
burası son düzlük. Eğitime birlikte başlayan yirmi beş kişiden bugün on kişiyi
seçerek yolumuza devam edeceğiz. Düşürdüğün harita yüzünden yük olduğun
arkadaşını hatırlıyor musun, Serdar'ı? Bir teşekkür bile edemeden, kafalarınıza
geçirilen çuval içinde kalakaldınız. Son bir kez bile birbirinizi göremediniz.
Halbuki bu insanlarla bir aydan beri, aynı ortamda uyuyorsunuz. Aynı kaptan
yemek yiyip, su içiyordunuz."
Eyşan,
sözlerini ağırlaştırarak bitirdiğinde, odada nefes alınamayacak bir yoğunluk
oluştu. Sessizlik, bir mahkeme salonundaki karar anı gibiydi. Mete, Eyşan'ın
arkasındaki gölge gibi duruyordu. Ne bir adım öne çıkıyor ne de gözlerini
Umut'tan kaçırıyordu.
Teğmen
Umut Saydam, başını kaldırdı. Yüzünde pişmanlıkla karışık bir kararlılık vardı.
Dudakları hafifçe titredi ama sesi bu kez daha net çıktı.
"Serdar'a
teşekkür edememiş olabilirim ama onun sırtında taşındığım her saniyeyi
hatırlıyorum."
Eyşan,
öne eğilip dirseklerini masaya yasladı.
"Sana
bir sır vereyim mi teğmen? Bu hayat, nefes aldığın müddetçe iki şeyi unutturmaz
sana," dedi Eyşan, gözlerini Umut'un gözlerine kilitlemişti. "Biri,
senin için şehit olmuş arkadaşlarını. Diğeri ise o şehit olmuş arkadaşlarına
edemediğin teşekkürlerini."
Bu
kelimeler, acı bir hakikati, yıllarca sırtında taşımış bir komutanın ağzından
çıkmıştı. Mete, başını yavaşça eğdi. O sözlerin içindeki yük, sadece Umut için
değil, oradaki herkes için geçerliydi. Çünkü o odadakilerin hepsi bu yükle
yaşıyordu. Kimi adını hâlâ mırıldanarak anıyordu kaybettiği kardeşinin, kimi
yalnızca gece uykusunda içinden fısıldıyordu. Ama hiçbirinin omzu boş değildi.
Teğmen
Umut Saydam'ın çenesi titredi. Gözlerinde yaş yoktu ama bir şeyin yerinden
koptuğu belliydi. Bu kez eğilmedi, bu kez saklanmadı. Eyşan başını eğip dosyayı
kapattı. Masanın yanındaki küçük düğmeye bastı. Kapı açıldı. Umut Saydam'ı
almak için gelmiş görevli asker kapının önünde beklerken Eyşan, gözlerini
Umut'tan ayırmadı.
"Kalbini
ikiye böl teğmen. Biri vatanın, diğeri de vatanı için canını ortaya koymuş tim
arkadaşının olsun."
Bu söz,
sadece bir öğüt değil; bir vasiyet gibiydi. Yalnızca Umut'a değil, o odadan
geçen her askere, her nefese, her adımda düşeni arkada bırakmayacak olanlara
hitaben söylenmişti.
Umut
Saydam, başını eğmeden son kez Eyşan'a baktı. Bu bakışta ne isyan vardı ne de
sitem. Eyşan, göz kırpmadan izledi onu. Kapıdan çıkarken omuzları hâlâ yorgundu
belki ama artık daha dikti. Çünkü sırtında taşıdığı yükü tanımıştı.
Eyşan,
boğazını temizleyip bakışlarını önündeki dosyaya çevirdi. Biraz önce içeride
olan teğmenin vesikalık fotoğrafına uzun uzun baktı. Sonra bir refleksle elini
uzatıp fotoğrafı dosyadan ayırdı. Onu, sol yanındaki klasörün arasına
yerleştirdi. Fotoğrafsız kalan dosyayı çekmecenin içine koydu. Hemen dosyanın
altında kalan diğer isim Serdar Altuntaş'tı.
"Bu
bahsettiğimiz teğmen değil mi, Serdar?"
Mete'nin
bakışları Eyşan'ın yüzünde bir an sabitlendi.
"Evet,"
dedi. Eyşan, kafasını salladı ve dosyaya bakarken eliyle kapıyı gösterdi.
"Çağır
gelsin."
Mete,
komutu aldığı gibi dönüp kapıya doğru yürümeye başladı. Duruşunda bir askerî
sertlik, yürüyüşünde yorgun bir gurur vardı. Eyşan, onun sırtını izledi. Kumral
saçlarının enseye yakın kısmı hafif terliydi. Yürürken üniformasının vücuduna
oturan kısmı, özellikle kalça çizgisi, Eyşan'ın gözlerinin orada takılı
kalmasına neden oldu. Gözlerini kırpıştırdı. Maskesini yüzüne biraz daha çekti,
göğsünden çıkan nefesi bastırmak ister gibi bir eliyle boynunu serinletti.
Kafasını
iki yana sallayarak arkasına yaslandı ve içeri girecek teğmenin hikâyesine
hazır olmak için yeniden önündeki dosyayı açtı. Saat ilerliyordu ama Eyşan'ın
vicdan terazisi, henüz kimseye kefil olmamıştı.
Kapının
önünden gelen adım sesleri, odanın ağır sessizliğini bölmeden yaklaştı. Metal
tokasının kapıya çarptığı hafif tını duyulduğunda Eyşan, dosyanın sayfasını
çevirip Serdar Altuntaş'ın sicil kaydını açmıştı. Mete, yine Eyşan'ın yanında
yerini aldığında, içeri giren genç teğmen, birkaç saniye boyunca gözlerini
ışığa alıştıramamış gibi kırpıştırdı.
Serdar'ın
üstü hâlâ toprak içindeydi. Üzerindeki hâkî montta birkaç çizik vardı.
Dizlerinde kurumaya yüz tutmuş çamurlar, ellerinde ise diken sıyırıklarının
izleri duruyordu. Odaya adım attığında, gözleri ilk olarak Eyşan'a değil,
yanında duran Mete'ye kaydı. Ama Eyşan'ın masanın başındaki keskin duruşu,
bakışları yeniden ona çekmişti.
"İsminiz?"
"Teğmen
Serdar Altuntaş, komutanım," dedi genç asker. Sesi önce titredi, sonra
toparlandı. O tınıda hem saygı hem yorgunluk hem de bir başarma arzusu vardı.
Eyşan'ın parmakları dosyanın kenarında ilerledi. Fotoğrafın yanındaki notlara
bakarken, sesi yavaşça yükseldi.
"Bir
arkadaşını sırtında taşımışsın. Üstelik pusulasını kaybetmiş, haritasını
düşürmüş, yönünü şaşırmış haldeydi. Neden onu bırakmadın, belki de onun
yüzünden bugün eleneceksin?"
Serdar'ın
çenesi gerildi. Bir an cevap vermekle susmak arasında kaldı ama sonra kırılgan
bir şekilde gülümsedi.
"Çünkü
biz aynı kamptan çıktık, aynı yemeği yedik komutanım. Ben onu orada
bıraksaydım, kendi gölgemi de bırakmış olurdum."
Eyşan,
o cümleye dikkatle baktı. Sessizliği, Mete'nin nefes alışlarıyla birlikte sanki
odada yankılandı. Ardından başını hafifçe eğdi.
"Bu
kadar basit mi?"
"Hayır,"
dedi Serdar. "Ama bu kadar net."
Eyşan,
başını kaldırdı. Gözleri Serdar'ınkine değdiğinde o bakış, sadece bir komutanın
sorgusu değil, bir sınavın da son sorusuydu.
"Bir
gün esir alınıp ölümle yüz yüze geldiğinde, vatanını mı satarsın yoksa sırtında
taşıdığın o arkadaşını mı?"
Serdar'ın
yüzü bir an için dondu. Gözleri, Eyşan'ın gözlerinin içine sabitlendi; yutkundu
ama bakışını kaçırmadı. Sanki bu soruyla bir değil, bin hayat tartıya konmuştu.
Dudaklarını araladı, sesi bu kez kararlı, içten ve ağırdı.
"Bir
vatan, içinde yaşayanlarla vatandır. Ölmek pahasına arkadaşımı korur ve ona
uğruna savaşılacak bir vatan bırakırdım."
Eyşan'ın
kaşları çatılmadı ama göz kapakları bir an için yavaşça indi. O an, Serdar'ın
sözlerinde aradığı o kırılmayan çizgiyi bulmuş gibiydi. Masadaki ellerini
yavaşça dizlerinin üzerine çekti. Gözleri, Mete'ye döndü; maskesinin ardında,
bir anlık gülümsemenin izini Mete sezdi.
Mete,
Eyşan'ın niyetini anlamıştı. Sessizce başını eğdi.
Eyşan,
Serdar'a döndü.
"Çıkabilirsin
Serdar, yarın sabah eğitimde görüşmek üzere."
Serdar'ın
yüzünde ne sevinç ne korku vardı. Sadece ağırlığını bilen bir adamın kabulüydü.
"Emredersiniz
komutanım," dedi ve ayağa kalktı. Eyşan ile Mete'ye selam verip kapıya
doğru döndüğünde Eyşan, kaşlarını kaldırdı.
"Serdar
Teğmen," Teğmenin bakışları Eyşan'ı buldu. Eyşan, maskesinin altındaki
dudaklarını kıvırdı, "Bu arada bizler ölmeliyiz," dedi ve gülümsedi.
"Şehit oluruz."
Mete,
kapıya doğru yürüyüp sessizce kapıyı açtı. Serdar içeriye girdiği gibi dimdik
adımlarla dışarı çıktı. O an odada yeniden sessizlik oldu. Ama bu kez yük
hafiflemişti. Çünkü bir asker, sadece sınavı geçmemişti; inancını da ortaya
koymuştu. Eyşan, Serdar'ın vesikalığını alıp Umut'un olduğu dosyaya koydu ve
diğer teğmenin getirilmesini emretti.
Kapının
açılmasıyla birlikte, sessizlik yerini yeni bir nefese bıraktı. İçeri adım atan
genç teğmen, hafif terlemiş ve gözlerinde karışık duygular taşıyordu.
"İsminiz?"
diye sordu Eyşan, gözlerini yerinden ayırmadan.
"Teğmen
Deniz Korkmaz, komutanım," dedi genç kadın, sesi titrek ama kararlı.
Eyşan, aklına düşen Deniz'in görüntüsüyle gülümsememek için kendini zor tuttu
ve yıllar önce Deniz'e sorduğu soruyu ona da sormak için maskenin altındaki
dudaklarını araladı.
"Arkandaki
duvarın rengi nedir, Deniz?"
Deniz,
arkasına döndü. Eyşan, sıkkın bir nefes verdiğinde başını eğerek dosyayı sağ
tarafa aldı.
"Karşındaki
duvarda aynı renkti Deniz, çıkabilirsin."
Eyşan'ın
sesi odada yankılanırken Deniz, ağır adımlarla kapıya yöneldi. Odaya girerken
hissettiği baskı biraz azalmıştı ama yüzündeki o hafif titreme, yaşananların
ağırlığını hala taşıyordu. Kapı kapandığında, Eyşan bir an için gözlerini
kapadı, derin bir nefes aldı ve ardından Mete'ye döndü.
"Demek
ki Güvercin Timine bir Deniz yeterliymiş."
Mete,
gözlerini kırpıştırıp kafasını sola doğru eğdi.
"Neden
duvarın rengini sordun?"
Eyşan,
gülümseyerek arkasına yaslandı.
"Amaç
renk değildi akıllım. Dikkatini ölçmekti."
Mete,
Eyşan'ın açıklamasına gözlerini devirip ellerini arkasında bağladı.
"Yalnızca
hazırlıksız yakalandı."
Eyşan'ın
gülümsemesi, maskenin ardında hafifçe soldu. "Hazırlık, savaşta hayat
kurtarır, Mete. Herkesin gözü önünde değil, en basit ayrıntılarda başlar bu
dikkat."
Eyşan,
yeniden dosyalara bakarken devam etti ve "Diğerlerini almaya devam
edelim," dedi. Sınav, acımasızca sürüyordu. Odaya girip mutlu çıkanlarda
oluyordu, odaya girip yalnız ayrılanlarda ama her biri bir başka hikâyede can
bulmak için hayatlarına devam etmeye çalışacaklardı.
13
Kasım 1994 / İdlib
Muamma-i
Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
The
Rains Of Castamere, Ramin Djawadi
Kanı
bozuk birinden merhamet beklenmezdi.
Geçmişini
temiz göstermeye çalışsa da kelimelerinin arkasındaki paslı izleri silmeye
yetmezdi. Kimin nerede sustuğu, kimin kim için kurban verildiği unutulmazdı.
Ama bu topraklar, ihanetin kokusunu unutmayan toprağa gömülmüş yeminlerle
doludur.
Onlar
geçmişin tozunu halının altına süpürmeye çalışırken askerler, o tozun
nefeslerine bulaştığını biliyordu zaten. Kimliğini yitiren, ruhunu da kaybeder
mottosuyla bu işe gönül vermiş askerlerden önce gelmiş kanı bozuklar vardı.
Çünkü bu topraklarda yalnızca insanlar değil, yeminler de ölür ama ruhlar,
ihanetin izini taşıyarak yaşamaya devam ederdi.
Soğuk
ve loş ışıklarla aydınlatılmış, beton duvarların sertliğini hissettiren üs
binasının toplantı odasında, zaman ağır aksak ilerliyordu. Duvarlarda yıpranmış
haritalar asılı, masanın ortasında eski tip projektör sessizce homurdanıyordu.
Odaya yayılan tozlu hava, uzun süredir aynı mekânda bekleyenlerin soluklarını
kesiyordu.
Önde,
geniş ve iri bir masa vardı. Masanın tam ortasında, siluetleri belirginleşen
Bozkır Timinin fotoğrafı yansıyordu. Dört adam; sert bakışlar, kamuflaj
giysileri ve keskin hatlarla bir araya gelmişti. Fotoğrafın etrafında, titreyen
ışıkta adları belirmişti.
Komutan,
Saldırı Uzmanı, İstihbarat, Keskin Nişancı.
Elias
Farouq, odanın en sağ köşesindeki deri kaplı büyük koltukta oturuyordu.
Bacaklarını hafifçe açmış, parmaklarını birleştirerek hafifçe öne eğilmişti.
Yüzü karanlıkta gölgelenmiş, sadece gözlerinin ateşi odayı delip geçiyordu.
Yanında
küçük kız kardeşi Rojin ve Mümtaz Çalkun duruyordu; Mümtaz'ın çenesinde hafif
bir sakal, Rojin'in ise soğuk ama hesapçı bakışları vardı. Arka tarafta Raşit
Fas, Zara Demirkan ve Erdinç ise duvara yaslanmış, elleri cebindeydi,
gerginlikten parmak uçları titriyordu.
Merhamet,
ancak yüreğinde vicdan taşıyanların hakkıydı ama bu beş kişi terör örgütünün
bel kemiğiydi.
Elias
Farouq ve Rojin, amansız planların mimarlarıydı. Yanlarında tuttukları Raşit
Fas, Mümtaz Çalkun, Zara Demirkan ve Erdinç Savaş ise sahada kan döken, kural
tanımayan tetikçilerdi. Bu topraklarda barış için değil, kaos için
savaşıyorlardı.
Elias,
parmaklarını birbirinden ayırmadan başını hafifçe kaldırdı. Projeksiyondaki
fotoğraf titrek bir şekilde dalgalanırken, gözleri o görüntüye değil;
çevresindekilere dikildi.
"Gördüğünüz
bu adamlar bir tim değil yalnızca," dedi alçak ama tok bir sesle.
"Bir ülkenin ayakta kalma çabası. Bir halkın direnişi. Bir milletin sessiz
ordusu."
Sözcükleri
ağır ağır yere düşüyor, her biri taş gibi yankılanıyordu odada. Erdinç göz
ucuyla Raşit'e baktı. Raşit'in dişleri kenetliydi. Zara'nın gözleri ise hafifçe
kısıldı. Elias konuşurken nefes almak bile gereksizdi.
"Ve
biz... Biz bu çabayı boğmak zorundayız," dedi Elias. "Onları yok
etmek demek, köklerini kesmek demek. Yalnızca hedefleri değil; hafızalarını da
yakacağız."
Bir an
sustu. Sanki sözlerinin yankısı odanın duvarlarından dönsün istemişti. Sonra
parmaklarını çözdü, sağ elini koltuğun kenarına koydu ve yavaşça doğruldu.
"Bu
haritada sadece yollar yok," dedi, duvardaki solmuş haritalardan birine
bakarak. "Bu haritada damarlar var. Kim nereden besleniyor, kimin kalbi
nerede atıyor? Biz bunların hepsini biliyoruz artık."
Başını
Rojin'e çevirdi. Kız kardeşi, duygusuz bir ifade ile başını eğdi, hazır
olduğunu gösterdi. Elias yürümeye başladı, ağır adımlarla. Mümtaz'ın önünde
durdu.
"Sana
güveniyorum," dedi kısık bir sesle. "Ama bir adımın eksik olursa,
seni ilk yakacak olan da ben olurum."
Mümtaz
sadece başını salladı. Tepkisiz ama tetikte. Raşit'in önüne geldiğinde
bakışlarını biraz daha sertleştirdi.
"Onların
içine gireceksin, bize içeriden bilgi akışı sağlayacaksın."
Zara'ya
döndüğünde kısa bir gülümseme beliriverdi dudaklarında.
"Zeki
kadınsın. Ama zekânın yönünü şaşırırsan, sana ait olan her şey senden alınır.
Hatırla, bu oyunda sadakat satın alınmaz; kanla ispat edilir."
En son,
projeksiyonun karşısında durdu. Gözlerini bir kez daha Bozkır Timinin
görüntüsüne dikti. Fotoğraftaki dört adamdan birinin gözlerine uzun uzun baktı.
Sonra soğuk bir tonda fısıldadı.
"Önce
gözlerini oyacağız, sonra isimlerini bile sileceğiz."
Elias
arkasını döndü. Projeksiyonun ışığı bir anlığına gövdesine gölge düşürdü. O an
odada bulunan herkes, onun yalnızca bir adam değil, bir inançsızlık sistemi,
bir yıkım simgesi olduğunu hissetti.
Elias
Farouq, yalnızca bir süreliğine yanlarından ayrıldığında Mümtaz ile Erdinç
Savaş'ın arasında çıkan silahlı tartışma, belki de gecenin kalbine damlayacak
ilk kanın sessizce belirmesine yol açmıştı.
"Ölüm
her yerde," dedi Mümtaz, küçümseyerek. "Ama biz mezar taşlarını
okumaya değil, yazmaya geldik."
Erdinç'in
gözleri daraldı. Parmakları, kemerine asılı silahın kabzasına istemsizce kaydı.
Zara bir adım geri çekildi. Rojin ise Elias'ın koltuğunun arkasından,
hareketsiz bir yılan gibi durumu izliyordu.
"Sen
hâlâ kiminle savaştığını bilmiyorsun," dedi Erdinç. "Sana göre onlar
birkaç bozkır sıçanı olabilir. Ama Akıncı Timi'nin adını duymamış olamazsın.
Bozkır Timi onların habercisiydi sadece. Asıl ölüm daha yolda."
Mümtaz,
başını bir yana eğdi. "Akıncı Timi ha. Dağ efsanelerine mi kaldık
şimdi?"
Söz
henüz ağzından çıkmıştı ki Erdinç silahını çekti. Odanın içi bir anda gerildi.
Metalin soğuk sesi duvarda yankılandı. Mümtaz da refleksle silahını çıkardı.
İki terör örgütü üyesi, projeksiyondaki ışığın titrek beyazında karşılıklı
durmuş, parmaklarını tetiğe dayamıştı.
Bozkır
Timi'nin yüzleri, onların arasında sanki bir hayalet gibi duruyor; geçmişle
gelecek arasında bir tehdit gibi salınıyordu.
Rojin,
hafifçe öne çıktı. Sesi buz gibiydi.
"Silahlarınızı
indirseniz iyi olur. Elias döndüğünde hâlâ birbirinize silah doğrultuyorsanız
bu sefer iki kişilik mezar kazdırır."
Zara
derin bir nefes aldı. "Burası kum sahası değil, Mümtaz. Erdinç. Elias'ın
yokluğu size serbestlik vermiyor."
Ama
Erdinç'in sesi çatallı, tehdit doluydu.
"Burası
yakında kum değil, kan görecek. Ve o kan, içimizden biri olursa
şaşırmayın."
Mümtaz
yavaşça silahını indirdi ama gözleri hâlâ öfkeliydi.
"Beni
tehdit etme, Erdinç. Kan dökülürse, ilk damla senden gelir."
Kapıdan
dışarıda yankılanan adımlar duyuldu. Silah sesleri ile karışan çığlık ve
koşuşturma adımları duyuldu. Tarih, bu anı hiçbir zaman unutmayacaktı. Bir
künye, iki elin arasında dolanıp duracaktı. Sekiz ocağa düşen yangın, tüm
ülkeyi yasa boğacaktı. Memleketin her karış toprağı, intikam sesleriyle
yankılanacaktı.
Ve
bir gün, değil silahlarını, tüm lanet geçmişlerini toprağa gömseler de bu
milletin hafızasında pislikleri yazılı kalacaktı.
3
Temmuz 2022 / Şırnak
Osman
Çavdar, Ağzından
Mevsim
Sonbahar, Metro
Güneş,
sırtımı kavuran bir sabırla tepemde asılıydı. Havada yanık toprakla ter
karışımı keskin bir koku vardı; uzun süredir dinmeyen tozla sarmalanmış bir
sessizlik çökmüştü etrafa. Dağların gölgesi bile tereddütlü düşüyordu toprağa.
Önümde,
ayak sesleri yankılanıyordu. Her biri, aynı yoldan geçmiş gibi tek tek yürüdü.
Başlarında karanlık bir çuval, omuzlarında geçmişin yükü, belki de geleceğin
hükmü... Ses yoktu. Sadece içeri süzülen gölgeler ve arkamdan kesilen güneş
vardı.
Prefabrik
binanın paslı kapısı her açıldığında içeriye bir anlığına hayat sızıyor, sonra
kapı kapanıyor, her şey yeniden susuyordu. Yüzlerini görmüyordum ama
adımlarındaki tereddütleri, ayakta duruşlarındaki kırılganlığı izliyordum.
Bazılarının dizleri titriyordu, bazıları göğsünü dik tutmaya çalışıyordu. Kimi
içeriye girerken hafifçe başını eğiyordu, kimi sanki kaderi kendi elleriyle
yazacakmış gibi dimdik yürüyordu.
Sonuncusu
da içeri girdikten sonra, ayaklarım toprağın kıyısında durdu. Öylece. Bekledim.
Ne bir emir geldi ne de bir ses. Sadece kuşların araya serpiştirdiği birkaç
ötüşü ve uzaklardan gelen rüzgârda hışırdayan kuru yaprakların sesi vardı.
Sırtımı döndüm. Geniş adımlarla yürümeye başladım.
Toprak
çatlamıştı. Ayaklarımın altındaki her çatlak, sanki bir hatıra gibi önümde
uzanıyordu. Etrafta yıllarını susarak geçirmiş ağaç gövdeleri, delik deşik
edilmiş duvar kalıntıları, eski nöbet kulübesinin yıkılmış çatısı... Her şey
zamanın bir yerinde asılı kalmış gibiydi.
İleriye
baktım.
Kışlanın
eşiğinde, yolun ucunda bir çınar ağacı vardı. Geniş gövdesi toprağı ikiye
yarmış gibi kök salmıştı. Dalları, savaş yorgunu bir askerin omuzları gibi
eğikti. Altında biri vardı.
Züğürt.
Çınarın
gölgesine sığınmış, başını önüne eğmişti. Sağ elindeki tespihi ağır ağır
çekiyor, her tanede bir kayıp daha anımsıyormuş gibiydi. Ona doğru yaklaştıkça
gölge üzerime düştü. İçimdeki ağırlık, güneşin yerini alıp daha da bastırdı. Bu
sadece bir yürüyüş değildi; bu, bir hatıraya saygı duruşuydu. Bir gölgeye, bir
tarihe, bir emanete doğru ilerliyordum.
Züğürt,
benim geldiğimi fark ettiğinde başını yavaşça kaldırdı. Güneş, kırışmış alnına
vurduğunda, dudaklarının kenarında bir gülümseme kıvrıldı. Bir savaş görmüş,
bir dua etmiş, bir mezar başında susmuş insanın gülümsemesiydi. Sanki bir
zamanlar o çınarın gölgesinde diz çökmüş genç birliğini, tekrar yürürken
görmüştü.
Ama bu
sefer gelen, hepsinin ardından kalan biriydi.
"Asiye'nin
yavrusu gelmiş," dedi. Sesi hem kırık hem vakurdu. O kelimelerde hem bir
sahipleniş hem bir sitem hem de saklanmayan bir özlem vardı. Yutkunamayıp
öylece adımlarımı duraksattığımda ona bir kez daha hayran oldum. Çünkü Züğürt,
yalnız kalmış bir çınarın gölgesinde bile devleşebilen bir adamdı.
Tespihi
avucunun içinde yuvarladı, sonra çınarın gövdesine yaslandığı yerden biraz
doğruldu. Gözleri prefabriğe kaydıktan sonra yeniden bana çevrildi.
"Tim
kurmak kolay değil. Asker seçmek mesele değil evlat, yürek seçmek mesele. Omuz
verecek olanı değil, omuz vereceği düşeni kaldırabilecek olanı ararız biz.
Savaşmayı herkes öğrenir. Ama savaş bittikten sonra nefes almayı bilen kaç kişi
kaldı, söyle bana?"
Sustum.
Çünkü o
cümle, içimi delip geçmişti.
Çınarın
yaprakları hafifçe hışırdadı. Rüzgâr, bir dalı titretti. Sanki zamanın içinden
biri adımı söyleyecekmiş gibi kulağım çınladı. Gözleri gözlerimde dolanırken
kafasını iki yana salladı.
Züğürt,
bir süre başını eğdi. Parmakları tespihin son tanesinde bir süre durdu.
Gözlerini kapattı. Yüzünde, dağların rüzgârla eskitilmiş kayalarını andıran bir
sakinlik vardı. Dudakları kımıldadı.
"Bismillâhillezî
lâ yedurru me'asmihi şey'un fi'l-ardi ve lâ fi's-semâi ve
hüve's-semî'u'l-alîm... Hasbiyallâhü lâ ilâhe illâ hüve, 'aleyhi tevekkeltü ve
hüve rabbü'l-arşi'l-azîm..."
Sesi
öyle derin ve eskiydi ki, duyduğum dilin anlamından önce, taşıdığı yük vurdu
yüreğime. Her kelime, sanki toprağa kazınıyor, çınarın gövdesinden yankı
buluyordu. Dua değil, bir hatırlatmaydı. Zamana. İnsana. Ateşe. Sonra gözlerini
açtı. Bakışları artık geçmişte değil, bende sabitlenmişti.
"Gök,
bir kez daha yere eğilecek," dedi. "Ve toprağın içinden biri çıkacak;
adı unutulmuş olanı hatırlatacak."
Bir
anlık sessizlik çöktü. Bu, sadece mecaz değildi. Bu, Züğürt'ün ağzından çıkan
bir işaretti. Ben o an neye uğradığımı bilemedim. İçimde soğuk bir boşluk
doldu. Rüzgâr birden yön değiştirdi. Çınarın dalları bir başka türlü hışırdadı.
Züğürt başını göğe kaldırdı.
"Dualar,
bazen emir gibi iner. Bazı insanlar da o emri fark etmeden yerine
getirir."
Bana
bakmadan ayağa kalktı. Tespihi ceketinin cebine koydu.
"Sen,
o adı unutulmuş olanı hatırlayacak mısın, Osman?" dedi, yavaşça.
"Yoksa unutacaklardan biri mi olacaksın?"
Başını
yere eğdi ve sırtını bana dönüp yürümeye başladı. Ardından bakakaldım. Geçmişin
ağırlığı ve geleceğin belirsizliği arasında kaldım; önümde sadece
yürüyebileceğim bir yol vardı. Kafam, düşüncelerimden dolayı iki yana
sallanırken küçük adımlarla çınar ağacının altından çıktım. Bana doğru yaklaşan
Ayda, Deniz ve Cemile'yi gördüğümde adımlarıma devam ettim.
Cemile'yi
görmek, güneşin tepemde kavurduğu bu toprağın üzerinde, ilk defa nefes
alabilmek gibiydi. Kalbim neyi neden anladığını açıklayamadan hızlandı.
Bakışları bana değdiğinde içimden geçen tek şey, "iyi ki yaşıyor"
demekti. Ve belki de ben, Cemile'yi sevmeye başladığımda değil onun yaşadığı
için dua ederken fark ettim bunu.
Hiçbir
zaman tam karşısında durup söyleyemedim. "Ben seni seviyorum," demek
değildi mesele. Ben onu düşünürken başka hiçbir şey düşünemememi saklayamadım.
O benden habersiz yürürken bile, ben onu ezberliyordum. Ve işin tuhafı ben onu
ne zaman izlesem, kendimi daha az yalnız hissediyordum.
Cemile
ile göz göze geldiğimizde dudaklarının kenarları bir hilal misali kıvrıldı. Ben
sustum, dünya sustu. İçimde susmayan tek şey onun gülüşü oldu.
Deniz
ile hep birlikte yanıma yaklaştıklarında bakışlarımı Cemile'den ayırıp Deniz'e
bakmak zorunda kalmıştım. Deniz'in yüzündeki imalı gülüşe gözlerimi devirip
boğazımı temizledim. Kaşlarımı hafifçe çatıp yeniden Deniz'e baktığımda hâlâ o
gözlerinin içindeki imalı bakışın parıltılarını kaybetmemişti.
"Hayırdır,
nereye böyle?" diye sorguladığımda Deniz, ellerini arkasında bağladı ve
sağ omzunu silkti.
"Yarın
Cemile ablanın okulda bir sunumu varmış. Ayda'ya gelmesi için ricada bulundu.
Onları okula biz götürebilir miyiz diye sormaya geldik."
Cemile,
Deniz'in sözlerinden sonra başını hafifçe eğdi. O sakin duruşunun altında,
içinden geçenleri fazla göstermeyen ama gösterirse de yüzünü kızartacak bir
taraf vardı.
"Senin
işin vardır diye zahmet vermek istemedim. Ayda'yla birlikte gitmek iyi olur
diye düşündüm," dedi usulca. Sesi rüzgârın toprağa dokunması gibiydi. Ne
fazla iddialı ne de tamamen çekinikti. Sadece başımı eğip bir kez, neredeyse
fark edilmeyecek kadar kısa bir bakışla gözlerine baktım. Ama o kadarı yetti.
İçimde beliren o tuhaf kıpırtı, yerinden kalkmak için zemin arıyordu.
"Elbette
götürürüm," dedim, istemsizce hızlıca. Söz ağzımdan çıkarken kendime
şaşırdım. Deniz'in bakışı bir tokat gibi yüzüme çarptı. Gülmedi ama gülmediği
için daha çok güldü sanki. Cemile başını sallayıp nazikçe gülümsedi.
"Teşekkür
ederim, Osman."
İsmimi
böyle söyleyen kaç kişi oldu bilmiyorum ama onun söyleyişi başka bir şeydi.
Sanki ismim ilk kez bana ait olmuş gibiydi. Yutkundum. Cevap vermedim. Çünkü
vereceğim her kelime, içimde tutmaya çalıştığım her şeyi ağzımdan söküp
alabilirdi. Cemile, gözlerimin içine bakarak dudaklarındaki gülüşü büyüttü.
"O
hâlde ben gideyim, sunuma çalışayım. Hadi gel Ayda."
Cemile,
Ayda'yla birlikte birkaç adım öne çıktı. Rüzgârla birlikte saçlarının ucu
hafifçe savruldu. Ben hâlâ yerimdeydim. Ne yürüyordum ne konuşuyordum. Bir iç
geçirdim, belli etmeden. Uzaklaşmalarını izlerken yandaki sessizlikten Deniz'in
kısık kahkahası geldi.
"Osman..."
dedi uzatarak, hafif başını bana eğip gözlerini kıstı. "Bu teşekkür
cümlesi sende neden kimlik bunalımı yarattı acaba?"
Kaşlarımı
çatıp ona döndüm.
"Kubilay
seni buraya yalnız yollarken beynini, senin beyninin yerine monte mi etti
Deniz?"
Deniz
iki adım geri çekildi, abartılı şekilde ellerini havaya kaldırdı.
"Yo
abi, ben Kubilay'ı daha görmedim bile. Ama senin o 'elimizden geleni yaparız'
tonun var ya -hafifçe kıkırdadı- yani bir adım sonrası düğün salonu
rezervasyonu gibiydi."
Gözlerimi
devirdim ama ağzımın kenarı istemsizce kıvrıldı.
"Senin
gibi birinin şahitliğiyle evlenmek zorunda kalırsam yemin ederim boşanma
sebebim olur."
Deniz
kahkahayı bastı.
"Ben
sana damatlığı Cemile'nin sunumuna giderken getireyim mi? Lacivert mi siyah mı
istersin?"
Deniz'i
bir anda boyun kilidine alıp sırtını göğsüme yasladım.
"Ben
de seni burada mı döveyim yoksa Ayda'nın yanında mı? Hangisini istersin?"
Deniz,
kahkaha atarak boyun kilidimden çıkmaya çalışırken gözlerimi devirip kollarımı
boynundan çektim. Birlikte yürümeye koyulduk. Gülüşmeler, adımların tozlu
zemine karıştığı ritme eklendi. Zihnim, ikiye ayrılmış bir yolun eşiğindeydi.
Birinde Züğürt'ün dedikleri dururken diğerinde ise Cemile'nin varlığı vardı.
Bir yanda geçmişin kanla yazılmış emirleri, öte yanda bir gülüşle sızan hayat
bulunuyordu.
İçimden
geçenleri ne Deniz'e söyleyebilirdim ne de kendime yüksek sesle itiraf
edebilirdim ama biliyordum ki bazı kararlar cephede verilmezdi.
Bazı
kararlar, insanın kendi içine döndüğü bir anda; yalnızca bir bakışın yankısında
alınırdı.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!