ANDROMEDA

7. BÖLÜM: "KRİZ UYKUSU"

⏱️ 28 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkısı;

So Far, Olafur Arnalds

🎲

Eflal Keskin, Ağzından

Geçmişin en ağır izleri, rüyama girmiş bir sinsi yılandan ibaretti. O yılan, her seferinde beyaz bir duvarın köşesinden sürünerek bir evin içine giriyordu. Soğuk bir gecede, ayaklarımın dondurucu betonla birleştiği o gecede bakışlarım duvarla buluştuğunda geçmişin ve geleceğin ne olacağı renklere karışmıştı. Duvara vurarak yanıp sönen mavi ve kırmızı ışıklar büyük bir işaretin simgesiydi.

Ölüm.

O soğuk gecede bizi hayatta tutan tek şeydi.

Ölüm insanı diri tutar mıydı? Tuttuğunu işte o gecede anlamıştım. Gözlerimi kapattığımda duvara yansıyan ışıklar belirirdi. Beni ve annemi hayatta tutan gerçek, geleceğime karalanan renklerden ibaretti.

"Renkler güzeldir Eflal. Bir tuvale bastırarak kullandığın o renkler, resimleri oluşturur." demişti annem.

Hayatım boş bir tuvalken üzerine sıçrayan kırmızı ve mavi renklerle geleceğimi oluşturmuştu. Üzerini ne kadar başka renklerle boyamaya çalışsam rengi karışmış ama yine orada kalmıştı. Önümde iki seçeneğim vardı ya o tuvali çöpe atacaktım ya da o renklerle yaşayacaktım. Andromeda bana o renklerle oynamamı sağlayan tek etkendi. Özgür'ün, özgürlüğünde kurduğu tek düzendi. Kendiyle ve geçmişiyle yüzleştiği ve yüzleşmeye devam ettiği oyunun adıydı.

Tutsak kaldığım bir rüyanın içinde benliğim vardı.

Gökyüzünde ağır ağır sürüklenen, griyle siyahın iç içe geçtiği bulutlar; sanki görünmez bir el tarafından çekiliyor, bilinmez bir noktada toplanmaya zorlanıyorlardı. Her biri, gökyüzünün yüzeyinde açılan sessiz bir yarık gibi; soğuk, tehditkâr ve kaçınılmazdı. Öğretmenin sesi, eski bir gramofondan çıkan cızırtılı notalar gibi havada asılı kaldı.

"Kriz anı, ruhun kendi karanlığıyla yüzleştiği andır."

Cümle, sınıfın ağır havasında yankılandı. Defterin kenarına bıraktığım kalem, masanın sert yüzeyine hafifçe çarptı. İnce bir tını yayıldı, sonra hızla kayboldu. Küçük sesler bile bu sessizliğe batıyor, boğuluyordu. Gözlerim pencereye takıldı. Siyah bulut, diğerlerinin üzerine sinsice süzülüyor. İçimde bir sıkışma, tanıdık bir ağırlık vardı. Sanki birazdan bir şey olacaktı, kaçınılmaz olandı.

"Beyin, tehdit karşısında üç tepki üretir," dedi öğretmen; sesi, pencereden içeri dolan keskin rüzgâr gibi tenimi ürpertti. "Savaş, kaç ya da donakal."

Savaş. Kaç. Donakal.

Her kelime, zihnime ağır bir çekiç gibi indi. Bulutlar sıkışıyor, gökyüzünün genişliğini daraltıyordu. Bir yerlerde bir şey kırılmak üzereydi.

"Donakalma," diye fısıldadı öğretmen, sanki bir sır veriyormuş gibi. "Bedenin en çıplak, zihnin ise en savunmasız hâlidir. Zaman, bir çığlık gibi yırtılır fakat ses asla çıkmaz."

Zaman.

O kelime göğsümde yankılandı. Zaman, geriye doğru akan soğuk bir nehir gibiydi. Bir an, nefes almayı unuttum. Sınıfın içindeki her şey soluklaştı; öğrencilerin silik yüzleri, parmaklarındaki titrek kalemler, öğretmenin tahtaya dönen gölgesi ama gökyüzü daha canlı, daha tehditkârdı.

Bir fırtına nefesini tutuyordu.

Öğretmen, beyaz tebeşiri tahtaya bastırdı. Cızırtılı bir çizgi yankılandı.

"En sessiz an, fırtınadan hemen önce gelir."

Cümleyi okurken, bulutların artık yerinde durmadığını fark ettim. Toplanmışlardı ve olacak şeyi bekliyorlardı. Tıpkı zihnin en zayıf anında, krizle yüzleşmeden önce beklediği gibiydi.

Ellerimi buz kesmiş bir heykel gibi, kımıldamadan masanın altına çektim. Parmaklarımı birbirine kenetledim. Fırtına yaklaşırken, savaşmak mı gerekir, yoksa donup kalmak mı? Belki de en büyük kriz, fırtınanın kopmasından önceki sessizlikte gizlidir.

Etrafımı sessizlik sardığında ayaklarımın altındaki zemin ıslanmaya başladı. Koyu gri bir sis, etrafımı çevrelemişti. Her geçen saniye sis biraz daha koyulaşıyor, nefesim daralıyordu.

Gökyüzü?

Yoktu.

Sanki gökyüzü, karanlık bir el tarafından sökülüp alınmıştı. Üzerimde yalnızca siyah bir boşluk asılıydı.

"Savaş... kaç... donakal..."

Derinden, kemiklerimin içinden gelen bir uğultu duydum. Başımı kaldırdım. Bulutlar, kâbusun gökyüzünde yeniden belirmişti ama artık sıradan değillerdi. Her biri bir yüz taşıyordu. Çarpık, bulanık yüzleri vardı gözleri yoktu. Sadece simsiyah boşluklar misaliydi. O boşluklardan biri bana baktı. Derin, karanlık ve dipsizdi. Adım atmak istedim ama bacaklarım yerinden kıpırdamadı.

Donakaldım. Ani, keskin, kulakları delen bir çığlık yükseldi. Benim sesimdi ama ağzım kapalıydı. Ses, içimden kopup gelmişti.

"Eflâl!"

Gökyüzündeki bulutlar hızla üzerime doğru çökmeye başladı. Yüzler yamuluyor, şekilsiz ağızlar sessiz haykırışlarla açılıyordu.

"Zaman..."

Bir anlığına gözlerimi kapadım. Açtığımda, önümde devasa bir aynayla karşılaştım. Kendimi gördüm ama bu ben değildim. Gözlerim simsiyah, yüzüm ifadesizdi.

"Eflâl, uyan!"

Birden, aynadaki yansıma hareket etti. Ben hareket etmemiştim. Yansıma başını yana eğdi, dudakları kıpırdadı.

"Kriz anı, seni senden alır."

Ardından ayna çatladı. Her bir çatlak, karanlığa açılan bir yol gibi derinleşti. Ayna, parçalandı.

"Eflal!"

Üzerimdeki ağırlıkla doğrulmaya çalışarak gözlerimi aralamaya çalıştım. Yüzüme vuran ılık, naneli bir nefes, ritmik bir şekilde yüzüme çarpıp duruyordu. Boğazımda bir düğüm, göğsümde keskin bir sızı vardı. Sanki ciğerlerim, henüz dünyaya gelmiş bir bebeğin ilk nefesini almasını bekliyordu. Her şey ağır çekimdeydi. Birbirine sanki bir tutkalla yapıştırılmış kirpiklerimi güçlükle araladım.

Özgür, el bileklerimi yatağa bastırmış, ağırlığını üzerime vermeden karnıma oturmuş ve çatık kaşlarıyla tepemden beni izliyordu. Özgür'ün gözlerinde yankılanan endişe, beni gerçeğe çeken ince bir ip gibiydi. Bir an nefesimiz birbirine karıştı. Ben, kâbusun boğucu kalıntılarından çıkmaya çalışırken; O, sanki hâlâ oradaymışım gibi, beni geri çağırmaya çalışıyordu.

"Eflâl... Duyabiliyor musun beni?" Ses daha net, daha yakındı. Gözlerimi kırpıştırdığımda üzerimdeki ağırlığın hafiflediğini hissettim. Özgür, el bileklerimi bırakmadan sırtımı yataktan ayırdı. Hareketi dikkatli, ölçülüydü; sanki her an paramparça olabilirmişim gibi.

"Burada bekle. Sakın hareket etme." Bu sözlerdeki titrek ciddiyet, ruhumun derinlerine sızdı. Kafamı belli belirsiz salladığımı hatırlıyorum. Bir düşün ya da bir sis perdesi içindeydim. Bileklerimden tereddütle sıyrılan ellerinin yerini bir anda derin bir soğukluk aldı. Sanki o sıcak dokunuşu kaybetmekle birlikte benliğimde bir parça daha yitmişti.

Bakışlarım yavaşça kollarıma kaydı. Ağırlığını zorla taşıyan göz kapaklarımın ardından kanla kaplanmış düz çizgiler belirdi. Kendi tırnak uçlarıma bulaşmış kanın sıcaklığı hâlâ tenimdeydi. Kabusumda kendimi tırmalamıştım. Farkında olmadan bedenimi, zihnimin korkusuna teslim etmiştim. Ellerim titremeye başladığında, yatağın Özgür'ün önümdeki varlığıyla yeniden çöktüğünü fark ettim. Yüzüme gölge gibi düşen silueti, boşlukla dolu bir huzur arayışı gibiydi.

Özgür, sol elimi tutup sanki camdan yapılmış gibi nazikçe havaya kaldırdı. Parmaklarının sıcaklığı, tenimin soğukluğu üzerinde bir tezat gibi dolaştı. Sanki dokunduğu yerden yeniden hayata dönüyordum. Ancak elindeki ıslanmış kalın pamuğu kanlı üç çizginin üzerine değdirdiği an, kolumu hızla kendime çekmek istedim. Fakat başaramadım. Direncim, sadece düşüncelerimde var olan silik bir yankıydı.

"Şşş, sakin ol." dedi. Sesi bu kez daha yumuşaktı, bir fısıltı, bir dua gibi. Dudaklarını öne doğru büzüp pamuğu bastırdığı yeri usulca üfledi. Her üfleyişinde tenimde bir serinlik gezindi. Her nefesi, tenimde gezinen bir rüzgâr gibi süzülüyordu. Pamuk, sanki bulutlardan koparılmıştı; her dokunuşunda cildimin üzerindeki yaraları değil, ruhumdaki çatlakları onarıyordu.

Rüzgâr, bulutların arasından sızarak çıplak bir dağın zirvesine dokunuyordu. Pamuğu sürttüğünde acının kenarında dolanan bir his yayılıyordu. Soğuk nefesi ve hafif dokunuşlarıyla, kabusumun getirdiği keskinliği yavaşça silmeye başladı. Kollarımı temizlediğinde elindeki pamuğu yanındaki boş kutuya koydu. Ellerimi avcunun içine aldığında buz tuttuğumu fark edebilmiştim.

Özgür, parmaklarını ellerimin üzerinde gezdirirken, o kadar yakındı ki, kalbimin her atışını hissedebiliyordum. Bir süre, gözlerini gözlerimden ayırmadan sessiz kaldı, sonra derin bir nefes aldı ve yavaşça, sanki her kelimesi bir yük taşıyormuş gibi, "Ne gördün?" diye sordu. Sesi, sıcak ve biraz daha yumuşaktı fakat içindeki soru, hâlâ keskin bir şekilde ruhuma saplanıyordu.

Gözlerimi kapadım, başımı hafifçe salladım. "Sadece bir kâbus," dedim, ama sesimdeki titremeyi ve korkuyu bastırmaya yetmedim. O kâbus, ne kadar kelimelerle tanımlamaya çalışsam da bir hayalet gibi ardımda sürükleniyordu.

Özgür, bir süre daha sessiz kaldı. O kadar dikkatli bakıyordu ki, sanki içimdeki her parçada bir şeyler kayboluyordu. Gözleri, sonra kollarıma kaydı. Kaşlarını hafifçe çatarak, "Kollarının halini görmüyor musun?" diye sordu. Sözleri, bir komut değil de bir uyarı gibiydi. "Nasıl bir kâbus, ruhundaki izleri kollarına yansıtır?"

Söylediği her kelime, beni derin bir şekilde sarsıyordu. Kollarımdaki izler, her geçen saniye daha da belirginleşiyor gibiydi. Gözlerim, kanlı çizgilere takıldı. O çizgiler, sanki bir savaşın izlerini taşır gibiydi, ama bu savaş bedenden değil, içsel bir boşluktan çıkıyordu.

"Bilmiyorum," dedim, sesim titrek, karanlık bir kuyu gibi. "Belki de bu izler, kabusların en derinine gömülmüştür ama bir şekilde, bütün bu karanlık, bedenimde yankı yapıyordur. Hislerim kollarımda, gözlerimde, her yerde."

Özgür, sessiz kaldı. O an, gözleriyle ruhumun içini deşmeye çalışıyordu, her parçasını okumaya, anlamaya çalışıyordu. Âdem elmasının yukarıya doğru kavislendiğini gördüğümde ellerimi bıraktı ve yataktan kalkıp kapıya doğru yürüdü.

"Sandalyenin üzerindeki poşette kıyafetler var. Duşa girmeden hazırlan. Seni aşağıda bekliyorum, okula gideceğiz." dedi, aralık kapıdan çıkarak kapıyı kapattı. Bedenimi yavaştan toparlayarak yataktan indim ve sandalyedeki kıyafetlere baktım. Kırmızı kazakla gözlerimi devirip odanın içindeki banyoya girdim.

Zemin, soluk gri karolarla kaplanmıştı, her adımda soğuk bir his bırakıyordu. Sağda, tüm tezatlığıyla beyaz bir çamaşır makinesi duruyordu, diğer öğelerin gri tonlarından sıyrılarak dikkat çekiyordu. Klozet, banyonun o köşesine yerleştirilmişti, sade ve işlevsel bir biçimde, hiçbir dikkat çekici detay olmadan. Hemen sol çaprazımda, yuvarlak hatlarıyla bir küvet vardı. Onun karşısında, buzlu camdan yapılmış duşakabin, kenara kaydırılmıştı, neredeyse görünmez hale gelmişti. Yanımda, solumda ise gri ve siyah çizgilerle bezenmiş, mermerden yapılmış bir lavabo vardı. Hem şıklığı hem de kullanım kolaylığıyla yerini almıştı, basit ama zarifti.

Aynadan yansıyan siluetim, yorgun, belirsiz ve bulanıktı. Göğsümdeki o karanlık, içimdeki kırılganlığı bir kez daha hissettirdi. Lavaboya dönüp musluğu açtım. Yavaşça ellerimi suya batırarak yüzüme temas ettim. Suyun soğukluğu, yüzümdeki tüm kasları uyarıp titrememi sağladı. Birkaç kez suyu avuçlarıma doldurup gözlerimi açmadan yüzüme sürdüm. Su damlacıkları, taze bir serinlik bırakarak cildimden süzüldü.

Yavaşça gözlerimi açtım, aynadaki yansıma solgun ve bir o kadar yabancıydı. Sadece birkaç saniyeliğine yüzümü temizlemek yetmişti ama içimdeki karanlık hala oradaydı, yüzümde değil, ruhumda. Gözlerimden süzülen bir damla su, çene çizgim boyunca aşağıya doğru kayarak yere düştü.

"Kriz anı, seni senden alır."

Dün annem İstanbul'a gönderilmişti, Rüya teyze ile. Ona her şeyi anlamıştım. Parayı nasıl bulduğumu, neyin içine saplandığımı ve geri dönüşü olmadığını söylemiştim. Hiçbir tepki vermemişti, çünkü uyuyordu. Raftaki havluya uzandım ve yüzümü kurulayıp banyodan çıktım. Sandalyenin üzerindeki kırmızı, uzun kollu balıkçı yaka kazak ile siyah kot pantolonu giyindim. Bedenimdeki tüm renkler hayatımdaki yerini belli etmişti. Gelecek gözlerimde gölgesini bırakırken, geçmiş ise bedenimdeki gölgesini hiç unutturmuyordu.

Odada yankılanan cep telefonumun ritmik tonu ile bakışlarım komodine çevrildi. Kayıtlı olmayan hattın kime ait olabileceğini düşünürken aramayı cevaplandırdım.

"Alo?"

Telefonun ucundan bir ağlama sesi geldiğinde zihnimde bir kadının profili oluştu. Dudaklarım aralandığında titrediklerini fark ettim.

"Anne."

"Kızım."

Kulağıma dolan melodi ruhumda görünmez çiçeklerin açmasına neden olmuştu. Kokusunu bildiğim ama koklayamadığım bu koku, cennetten koparılmış bir çiçek gibiydi. Gözlerimi kapattığım sırada onun sesi kulağıma ulaşmaya devam etti.

"Oyununda başarılar demek için aradım Eflal. Unutma, senin yapamayacağın hiçbir şey yok. Gülümse ve onları yen kızım."

Kapalı göz kapaklarımın altında dolan yaşlar inci gibi dökülürken, dudaklarımın arasından kaçan kahkaha mırıltısına engel olamadım. Derin bir nefes alıp gözlerimi açtığımda dudaklarımı birbirine bastırdım, duymuştu.

"Seni seviyorum kızım."

Kurumuş dudaklarım gözlerimden akan damlalarla ıslanmıştı. Dudaklarımı yaladığımda tuzlu su tadıyla konuştum.

"Bende seni seviyorum anne."

Telefon kapandığında derin bir nefes alıp telefonu kulağımdan indirdim. Ekranı kapatıp yatağın üzerine bıraktım. Kabanımı gözlerimle aradım ama bulamadım. Onun yerine sandalyenin arkasındaki 'Alpinestars' yazan montu gördüm. Montu yakalarından tutup havaya doğru kaldırdığımda kendi bedenime göre olduğunu gördüm. Bilinçli olarak konduğunu anlamıştım.

Montu üzerime geçirip telefonu aldım ve odadan çıktım. Merdivenlerden indim. Dün gece annemler gittikten sonra Özgür, beni kendi evine getirmişti. Nedeni sormadım, çünkü o adam evimin yerini biliyordu ve bende oraya gitmek istemiyordum. Özgür, geldiğimi fark ettiğinde kulağındaki telefonu indirdi.

"Dersler iptal olmuş, mekâna geçelim. Bizimkiler dışarıda bekliyor."

Bir şey demeden kapıya doğru yürüdüm. Dış kapıyı açıp ilerlemeye devam ettiğim sıra gökyüzüne bir an için baktım. Gri ve siyah bulutlar tek bir noktaya doğru sürükleniyordu. Sırtımdaki elle yürümeye devam etmek zorunda bırakılırken büyük, siyah bir aracın, kapısı açık bir şekilde beklediğini fark ettim.

Aracın içine bindiğimde Bartu ve Ateş, karşımdaki deri, açık krem renkteki koltukta oturuyordu. Aybars şoför koltuğunda, Tuna ise onun yanındaki koltukta oturuyordu. Özgür, sağıma oturduğunda aracın kapısı mekanik bir tıkırtıyla kapandı. Araç yavaşça yolda ilerlemeye başladığında Ateş, elini ağzıyla kapatıp esnedi ve ardından Özgür'e bakıp kaşlarını çattı.

"Bu saatte uyanmak zorunda mıydım ben? Zaten afyonum patlamadı, oradan oraya sürüklüyorsunuz. Semazen oldum, dönüp duruyorum anasını satayım."

Özgür gülümsedi, Ateş'in lafını duymazdan gelerek, "Yine senin uykusuzluğun patlamış," dedi, alaycı bir şekilde. "Daha 'merhaba' demeden mızmızlanmaya başladın."

Özgür'ün bu cümlesinden sonra Tuna, ön koltukta doğrularak arkasına döndü. Ateş ve Bartu ile bana baktılar. Bir ağızdan "Günaydın Hera!" dediklerinde kıkırdayarak gülmek zorunda kaldım. Tuna, bakışlarını Özgür'e çevirdiğinde kaşlarını yukarıya doğru alayla kaldırdı.

"Senin de laf sokma hızın patlamış," dedi, ardından gülümseyerek ekledi, "Bu sabah komik olan bir şeyler var sanırım? Bu yüzden sabah sabah bu kadar eğleniyoruz," dediğinde Özgür, gözlerini kıstı.

"Aybars, ani fren yap."

Tuna, gözlerini büyüterek hızla koltukta kendini düzelttiğinde Aybars'ın onun dediğini yapmadığını fark ettim. Özgür, kafasını iki yana sallayarak sağ bacağını sol bacağının üzerine attı.

Özgür, yavaşça derin bir nefes alıp, "İyi ki sabah saatlerinde yola çıkıyoruz, yoksa bu kadar gürültüyle ne yapardım ben," dedi, hafifçe gülerek. Tuna'nın Aybars'a korkuyla bakan bakışlarına karşılık gülümsedi, ancak bu sırada birdenbire Aybars'a bakıp, "Aybars, ben sana az önce 'ani fren yap' demedim mi?" diye sordu, sesi hafifçe yükseldi.

Aybars, gözlerinde belirgin bir şaşkınlıkla hızla dikiz aynasından baktı, "O kadar da ciddiye almamıştım," dedi, gülerek ve direksiyona daha sıkı sarılarak araçtaki dengeyi sağlamaya çalıştı.

Tuna, bir anlık huzursuzlukla gözlerini kısıp, "Bunların hepsi şaka değil mi?" diyerek gülümsedi, "Aybars frene basmaya başlarsa, diğerleri ne yapacak, gösteri mi yapacak? Hoş, işime gelir sağa sola çarparsınız."

Bartu, öne doğru eğilerek, "Sabah egzersizi olurdu. Ayrıca sabah sabah ne diyorsunuz ya," diye ekledi.

Özgür, başını sallayarak sinsice gülümsedi, "Sabah egzersizi demişken, Tuna, gözüme batmaya başladın dikkat et, seni izliyorum."

Ateş ve Bartu, Özgür'ün kurduğu cümleye kahkahalarını patlatırken Özgür, yüzünü filmli cama çevirdi. Hiçbir şey olmamışçasına gülmeleri ve gülmem, bir anlığına her şeyin yolunda olduğunu hissettirmişti. Buna aldırış etmedim, bir saniyeliğine o nefes almayı kendime hak gördüm.

Kısa bir süre sonra mekânın önüne vardığımızda bakışlarımı filmli cama çevirdim. Bir sürü araba vardı.

"Bu arabalar ne?"

Bartu'nun sesini duyduğumda gözlerimi camdan çekip Özgür'e baktım. Biçimli kaşları çatılmış bir şekilde "Kapıyı aç." dedi. Sesine yüklenen öfke tohumunu hissettiğim sıra yanındaki kapı otomatik bir sesle yana doğru kaymaya başladı. Oturduğu yerden kalktı ve arabadan indi. Bartu, inmem için öncelik tanıdığında hızla arabadan inip Özgür'ü takip etmeye başladım. Mekânın içine girdiğimizde masalardaki kalabalık hayra alamet değildi. Hemen önünden geçen garsonu çevirdiğinde dudaklarını araladı.

Dişlerinin arasından "Burada ne oluyor?" diye sorguladı. Özgür'ün yüzündeki ifade, tıpkı aniden kararan bir gökyüzü gibi donuklaştı. Gözlerindeki sertlik, etrafındaki havayı aniden ağırlaştırmıştı. Çenesindeki kaslar gergindi ve dudakları, sanki sözcükleri yutmakta zorlanıyordu.

Dün gece gördüğüm garson, korkarak çenesiyle arka masayı gösterdi. Gözlerimi o masaya doğru çevirdiğimde Alpay'ın masada oyun oynadığını fark ettim.

"Zeus, oyunlar başlamış."

Ateş'in dudaklarından dökülen cümle, bir kaosun başlangıcıydı. Her kelimesi havada yankılandı, sanki bir şeylerin bozulması an meselesiydi. Özgür'ün dudakları aralandığında, derin bir nefes alıp gözlerini kıstı. İçindeki karanlık birikmişti, sadece birkaç sözcükle bu boşluğu daha da derinleştireceğini hissedebiliyordum.

Havanın içinde, her şey aniden daha ağır ve tehditkâr hale gelmişti. Bu, sadece bir anın kırılma noktasıydı; belki de bir şeyin sona erdiği, bir şeylerin başladığı an.

"Herkes odaya." diyerek sırtını bize dönüp, kırmızı kapılı odaya doğru ilerledi ve bedenini içeriye gizledi. Hepimiz, birer birer onun peşinden odaya girdik. Gözlerim, onun koltuğa oturduğunu fark ettiğinde durakladı. Sehpanın üzerindeki kağıtları dikkatle elinden geçirirken, sessizce yanına oturdum ve izlemeye başladım. Havanın keskinliği, bu sessizlik içinde hissediliyordu. Her hareketi, dikkatle yapılan bir hesaplaşma gibiydi. İki elinde tuttuğu kağıtlardan birini Aybars'a uzattığında, gözlerim onun elindeki her çizgiyi takip etti.

Kağıtları tek tek sağ eline alarak dağıtmaya devam etti. O an, sıramın geldiğini hissettim. İçimde bir beklenti oluştu, bir şeyler değişecekti. Sol elindeki kâğıdı bana doğru uzattığında, gözlerim hemen kâğıdın üzerine kaydı. Aldım, dikkatlice göz gezdirirken her kelimenin altını çizmek istercesine üzerinde yoğunlaştım. Her sayfa, bir bulmacanın parçaları gibiydi ve her bir kelime bir ipucuydu. Yavaşça okurken, içimde bir merak dalgası büyümeye başladı.

AIDONEUS.

Onunla oynayacaktım.

Özgür'ün ayağa kalktığını hissettiğimde, bakışlarımı kâğıttan çekip ona yönelttim. Gözleri, üzerimizde bir tur attıktan sonra çenesiyle kapıyı işaret etti. Onun işaretiyle birlikte, oturduğum yerden kalkıp herkesle beraber kapıya doğru ilerledim.

Fakat, montun cebinde titreyen bir şeyin varlığını hissettiğimde, adımlarım bir an için yavaşladı. En arkada kaldım. O an içimde bir huzursuzluk belirirken elimi cebime götürdüm. Telefonu çıkarıp ekranına baktım; sabah annemin aradığı numara, yeniden ekranımdaydı. Bir an tereddüt ettim ama sessize alıp yeniden cebime koydum. O sırada, kalbimde biraz huzursuzluk birikti. Önemsemeden adımlarımı devam ettirerek odadan çıktım.

Boş olan masaya oturduğumda, çevremdeki sessizlik daha belirginleşti. Her şey bir anda fazla netleşmiş gibi geldi. Birkaç saniye boyunca, sadece derin nefes alıp vermek dışında hiçbir şey yapmadım. Zihnimdeki karışıklığı bir kenara koyup, sakinleşmeye çalıştım.

Bakışlarımı sağa doğru çevirdiğimde, Özgür'ün gözleriyle beni izlediğini fark ettim. Gözlerinin içinde bir şeyler hareket ediyordu, derin bir anlam arayışıyla bakıyordu. Gözbebekleri hafifçe büyümüş, dikkatini tamamen üzerimde yoğunlaştırmıştı. Her detayı yakalamaya çalışan bir avcı gibi, bakışları ince ince beni tarıyordu.

Bir süre sonra gözleri benden çekildi ve bana doğru yönelen dikkatini başka bir noktaya yöneltti. O an, gözlerindeki o yoğunluğu, o gözbebeklerinin derinliklerinde gizli anlamı izlemekten kendimi alamadım. Göz bebekleri, sanki karşısındaki kişiden nefret edermişçesine küçüldü ve öyle kaldı.

Baktığı yere bakmak için kafamı çevirdim. Alpay Hancıoğlu, tam karşımda duruyordu. Kaşlarımın istemsizce çatıldığını hissettim, bir rahatsızlık, belirsizlik kanımda dolaştı. Alpay, sandalyeyi çekip oturduğunda dikkatlice gözlerini bana dikip incelemeye başlaması, bu gerilimi daha da arttırdı.

El parmaklarını birbirine kenetleyip çenesinin altında koydu. Çok sakin görünüyordu ve asla gözlerinde neler olduğunu bana yansıtmıyordu. Masanın sol boşluğundan garson geldi. Elinde tuttuğu iki kâğıdı önümüze koyup ardından birer tane kalem bıraktı. Kalemi elime alıp kâğıtta yazan yazılara göz gezdirdim.

AIDONEUS VS HERA

OYUN SAATİ: 12:00

Oyun 100.000 Türk lirası için oynanacaktır.

Derin bir nefes alıp kâğıdın altına imzamı attım. Kalemi üzerine koyup kenara doğru çektiğimde, bir anlık sessizlik oldu. Bütün odanın ağır havası, ellerimle kâğıdın kenarlarına odaklandığımda bana yapışıyormuş gibi hissediliyordu. Bakışlarımı Alpay'a çevirdiğimde, hâlâ elleri çenesinin altına birleşmişti. Gözleri, derin ve keskin bir dikkatle bana odaklanmıştı.

Çenemle önündeki kâğıdı işaret ettiğimde, Alpay'ın tek kaşı yavaşça yukarı doğru kıvrıldı. Bir saniye bile kaybetmeden, bir elini çenesinden çekip havaya kaldırdı ve parmaklarını şaklatarak mekânda bir anda yankılanan mekanik bir ses yükseldi. O ses, bir kalbin attığını gösteren cihazın bip sesi, soğuk ve hayatı hatırlatıcı gibiydi.

Bakışlarımda bir parça kararsızlık, kaşlarımda ise bir sertlik vardı. Alpay'ın gözlerindeki o sert bakışlar, bana doğru kaydı.

"Senin oyun oynamaya şu anda gücün var mı?" O anda bana yönelttiği cümle, bir tehditten çok, bir meydan okumaydı.

Yüzümü, hafifçe sola doğru çevirdim ama hâlâ ona bakmaya devam ediyordum. O anda, mekânda yankılanan mekanik sesin titremesi duyulmaya başladı. Zihnimde, düz bir çizgi gibi başlayan bir boşluk büyüyordu; sanki bir şeyler parçalanıyordu. Ruhumda, içsel bir piyano sesi tüm sesleri bastırıyormuşçasına yükseldi. Kaşlarımın ortasında bir çukur, gittikçe derinleşiyor gibiydi. Cebimde ısrarla titreyen telefon, kalbimin ritminin hızlanmasına neden oluyordu. O anda, içimi kasvetli bir korku sararken, kötü bir şeyler olduğunun farkına vardım.

Hızla ayağa kalktığımda elimi arka cebime götürdüm. Telefonu çıkartıp aramayı cevaplandırdığımda kulağıma yasladım.

"Defibratörü hazırlayın, hastayı kaybediyoruz."

Kulağıma ulaşan ses, mekânda yankılanan o mekanik sesle aynıydı. Sonsuz bir çizgi, zihnimde akmaya devam ediyordu, her şeyin bozulduğunu hissediyordum. O an, bir anlığına tüm dünya sessizleşti. Tüm sesler, sadece tek bir cümleye odaklandı.

"Anne..."

Ne zaman aralandığını bilmediğim dudaklarımın arasından kaçan bu sözcük, aslında kaosun en büyük başlangıcıydı. Geçmişin, ruhuma sızmak için zihnime karışması, kaosun derinleşmesiydi. Geçmiş, zihnime karıştı; keskin, soğuk bir anı gibi, içimde yankılandı.

Bir kız sokakta ayakları çıplak bir şekilde bekliyordu. Sokağın köşe başından duyulan siren sesiyle kalbinin ritmi kalbimde atmaya başladı. Her atışı, onun kalbiyle uyum içinde bir ritim oluşturdu, ama o ritim hızla dengesini kaybetti. Korku, bir gölge gibi sarıldı, hiç çıkmayacak bir iz bırakarak.

Araçtan inen sağlık ekipleri hızla eve doğru ilerlerken evin içine doğru koştu. Bakışları öncelikle annesini buldu. Sağlıkçılar yerde yatan kanlı bedene müdahale yaparken zihnimde ve kulaklarım yalnızca bir sese odaklandı.

"Hastayı kaybettik. Ölüm saati, 12.00."

O ses, ne zaman başladığını bilmediğim bir çığlık, yalnızca içimde çürüyen bir hatıra gibi büyüdü. O an, ne zaman bittiğini anlayamadım ama bu kaos, içimdeki karanlık bir hatırlama gibiydi; sanki her şey, bir anda tek bir noktada birleşiyordu ve zihnim, o anın hapsine düşüyordu.

Kulağıma yaslı olan telefon elime ağırlık yaptığı gibi, telefonun ucundan gelen seste, yüreğimde büyük bir yara oluşturmuştu. Telefon elimden kayıp yere düşerken tutunmak için elimi masaya doğru uzattım. Ölüm gece 00.00'de başlamıştı ve yine 12.00'yi bulmuştu. Geçmiş, ruhuma sızmıştı. En acı ölüm annemin ki olmuştu. Kaos, burada tam içimdeydi. Yüreğimde açılan yaranın içine gizlenmişti.

Kaos, ölümdü.

Kaos.

Geleceği mahveden geçmişin ikinci adı buydu.

"Kriz anı, ruhun kendi karanlığıyla yüzleştiği andır."

Arkamda, bir nabız misali atan saatin sesi kulağımda çınlıyordu. Gözlerim pencereden görünen şehrin manzarasına takılı kalmışken ellerimdeki kan kokusu midemin bulanmasına neden oluyordu. Çıplak ve kirli olan ayaklarım mermerin soğukluğuyla bedenimin dirayetli durmasını sağlıyordu. Odamın kapısı gıcırdayarak yavaşça açıldığında omzumun üzerinden arkama baktım. Karanlık odamın içine ufak bir ışık süzmesi girdiğinde pencereden bir adım geriye çekilerek yüzümü içeriye giren kişiye çevirdim.

"Kapıyı kapat."

Odanın içerisini biraz olsun aydınlatan ışık tamamen yok olduğunda geri adımlar atarak sırtımın soğuk duvara değmesini sağladım. Odanın içeri artık zifiri karanlıktı ve sadece çalışan bir saat ve adım sesleri duyuluyordu. Adım sesleri kesildiğinde bakışlarımı odanın karanlığında gezdirdim. Siluet gördüğümü sandığım kişi üzerinde bakışlarımı durdurdum.

"Suçu ben üstleneceğim."

Kulaklarıma dolan mırıltılarla bakışlarımı ellerime indirdim. Ellerime sinmiş olan koku sanki ellerimin üzerinde bir katman bırakmıştı. Ellerimi iki yanıma bıraktığımda bakışlarımı, biraz önce baktığım yere çevirdim. Zihnimde birikmiş olan cümleleri söylemek istedim ama nasıl konuşacağımı bile unutmuştum.

"Korkma, hapse girmeyeceksin. Ben bir çaresini bulacağım."

O an dudaklarım aralanmış ve şuh bir kahkaha dökülmüştü. Bu, ruhumun içindeki acının iziydi. Sırtım yavaşça duvarda kayarken kanlı ellerim dizlerimin üzerine kapandı. Kalçalarımın mermere değdiğini hissettiğimde derin bir nefes alıp bakışlarımı karanlığın içindeki siluete diktim.

"Peki, ondan sonra ne olacak anne?"

Odanın içerisi kırmızı renge bulandığında aslında o odada olmadığımı fark ettim. Gerçekteydim bunu, kalbin atmadığını işittiğim sesle anlamıştım. Bakışlarım masanın üzerindeki ele kaydı. Kan bulanmış ellerim yoktu ama kırmızı geçmişe dayalı bir elim vardı.

"Beyin, tehdit karşısında üç tepki üretir. Savaş, kaç ya da donakal."

"Alpay! Seni bu sefer elimden kimse alamaz!"

Kulaklarıma dolan ses kendime gelmeme neden olurken bakışlarımı Özgür'e çevirip ona seslendim.

"Özgür, hayır!"

Eritmeye hazır altın halkaları bana çevrildiğinde elimi masadan çektim ve dik durmaya çalıştım. Çenemi dikleştirdiğimde kasılan yüzünü gevşetip arkasını döndü. Sakince kalktığım masaya geri oturduğumda, ellerimi çenemin altında bağladım. Zihnim çok sakindi fakat böyle olmaması gerekirdi. Sessizlik, beni kendine çoktan tutsak etmişti.

"En sessiz an, fırtınadan hemen önce gelir."

Zihnimdeki sesleri susturamıyordum.

Çenemin altındaki bağlı ellerimi çektim. Avuç içlerimi masaya bastırarak garsona baktım. Hafifçe başımı eğdiğimde avucundaki kırmızı ve mavi zarı masanın ortasına doğru yuvarladı. Mavi zar olduğu yerde bir kere dönüp dururken kırmızı zar, iki tur döndü ve durdu. Bir ve iki sayıları gözüme çarparken bakışlarımı Alpay Hancıoğlu'na çevirdim.

Şaşkın bakışları zarda dolanırken garsonun bana uzattığı kâğıdı son anda fark ettim. Garsonun elindeki kâğıdı alıp masaya yasladım. Kenardaki kalemi alıp geçmişin en acı cümlelerini kâğıda akıttım. Kâğıdı katlayıp garsona geri verdiğimde garson masanın üzerindeki zarları alıp kâğıdı Alpay'a verdi.

"Oyun, kırmızı zarın bir gelmesi nedeniyle sona ermiştir. Aidoneus, bir hafta içinde kâğıtta yazılan cezayı gerçekleştirmezse, 100.000 Türk lirası Hera'nın hesabına aktarılacaktır."

Alpay, elindeki kâğıdı açıp gözlerini yazıda gezdirirken yüzünün düştüğünü fark ettim. Zihnim akıllılığıyla zafer kazanmış gibi mutluyken ruhumdan ses seda yoktu. Alpay gözlerini kâğıttan çekip bana baktığında, ellerimi masaya koyup yavaşça ayağa kalktım. Özgür'ün oyun oynadığı masanın yanından geçerek kırmızı kapılı odaya doğru yürümeye başladım.

Odanın önüne geldiğimde kapıyı açıp kendimi içeriye hapsettim. Ruhumdan, adını bilmediğim bir sızı kopup kalbimi acıtmaya başlatmıştı. Kendimi koltuğa yavaşça bıraktığımda elimi cebime götürdüm. Telefonu alıp ellerimin arasına sakladığımda ekranına bakmayı sürdürdüm. Arayabilecek miydim? Neler olduğunu sormaya gücüm var mıydı?

Ellerimin arasındaki telefon titremeye başladığında aramayı cevaplandırıp kulağıma yasladım.

"Eflâl Hanım, ben annenizin doktoru Leyla Çetin. Bundan on dakika önce anneniz sizi aramamızı söylemişti. Biz sizi aradığımızda ise annenizin kalbi durmaya başladı."

Cümleler sustu, ruhum sessizlik yemini etti.

Cevaplar öldü, o sessizlik bir kriz anına dönüştü.

"Annenizin naaşı, yarın sabah 09.00'da Ankara'da olacak."

Telefondan aramanın sonlandırıldığına dair bir ses geldiğinde gözlerimi kapatıp telefonu aşağıya indirdim. Ayağa kalkıp odadan çıktım. Kimseye bakmadan barın karşısındaki tuvalete girdim. Kırmızı LED ışıklarla aydınlatılmış alanda ilerleyerek aynanın tam karşısında durdum. Aynada kendimle göz göze geldiğimde arkamdaki kırmızı ışık beni geçmişe götürmek için hazırlanmıştı.

"Peki, ondan sonra ne olacak anne?"

Zihnimde yankılanan cümle geçmişin en büyük ihaneti olmuştu. Cevapsız kalmış bir sorunun cevabının şimdi geldiğini anlamıştım. Elimi musluğa götürüp soğuk kısmını açtım ve elimi altına götürdüm. Soğuk su elime çarptığı anda tenimin ürpermesine neden olurken kalbimin içindeki yangını söndürmüyordu. Musluğu kapatıp tuvaletten çıktığımda bana bakan birini fark ettim. Oturduğu masada, ellerini çenesinin altına koymuş bir şekilde bana bakıyordu. İri gövdesi, kırmızı rengin arasına karışmıştı. Göğsü yükselip alçaldığında ellerini masaya koyup ayağa kalktı.

İstemsizce ona doğru yürümeye başladım. Özgür ise kapıya doğru ilerlemeye başladı. Ona ayak uydurup peşinden ilerledim. Kırmızı ve mavi ışıklarla donatılmış uzun koridordan geçip çıkışa vardığımızda kendi arabasının kilidini uzaktan açtı. Arabaya bindiğimizde kemerlerimizi taktık ve ardından araba ilerlemeye başladı. Araba giderek daha da hızlandığında gözlerimi kapatıp sessizliği dinlemeye başladım. Sessizliğin içi acıyla doluydu. Ruhumdaki izlerin sanrısıydı.

Araba bir süre sonra yavaşlamaya başladığında, gözlerimi açıp geldiğimiz yere baktım. Özgür, arabayı sabah çıktığımız evin önünde park etti. Motor sesi tamamen kesildiği an, onu beklemeden araçtan indim ve eve doğru ilerledim. Arkamdan gelen ayak sesleri benim ayak seslerime karıştı. Kapının önünde durakladığımda Özgür, kapıyı açtı ve kenara çekildi. Sıcak salona adım attığım sırada ayakta bana bakan kızıl saçlı mavi gözlü bir kız vardı. Tuna ile yan yana durmuş, bana bakıyorlardı. Tahminimce benimle aynı yaştaydı ve Tuna'nın kardeşi olmalıydı.

Gözlerimi onlardan çekip merdivenleri tırmandım ve odaya girip kapıyı kapattım. Kendimi yatağın üzerine bırakıp ellerimi dizlerimin üzerine yasladım. Annem ölmüştü. Bundan sonra ne yapacağımı bile bilemezken, Özgür ile aramızdaki anlaşmanın da biteceğini anlamıştım.

Nereye gidecektim, ben ne yapacaktım?

"Biraz konuşmak ister misin?"

Özgür'ün sesini duymayı beklemediğim için irkilerek kapıya baktım. Araladığı kapının arkasından bana bakıyordu ama içeriye girmiyordu. Belli belirsiz kafamı salladığımda, çenesini kastı ve içeriye girip kapıyı kapattı. Sakin adımlarla yatağa yaklaşıp yanıma oturdu.

İkimizde birbirimize bakmıyorduk. Aramızdaki sessizliğin en büyük uçurumları zihnimin hemen kenarındaydı. Kelimeler ise hâlâ dudaklarımızdan o uçuruma dökülmemişti. Bunu bozan ilk ben oldum.

"Anlaşmayı ne yapacağız?" diye sordum, korkarak. Çünkü ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bir an için Özgür'e baktım. Özgür, başını hafifçe eğip derin bir nefes aldı. Bakışları hâlâ benden kaçarken ellerini dizlerinin üzerine koydu. Parmakları birbirine kenetlenmişti; sanki birazdan söyleyeceklerini tutuyormuş gibi. O an, odanın sessizliği üzerimize ağır bir battaniye gibi çöktü. Dışarıdan gelen rüzgârın ince uğultusu dışında hiçbir ses yoktu.

"Sen ne yapmak istiyorsun?" diye sordu sonunda, sesi neredeyse fısıltıydı. Sesindeki kararsızlık, zihnimin içindeki belirsizlikle örtüşüyordu. Cevap veremedim. Dudaklarım aralandı ama kelimeler çıkmadı. Gözlerimi yere indirdim. Özgür, göz ucuyla bana baktı. "Biliyorum," dedi, sesi bu kez daha netti. "Ne yapacağımızı bilmiyorsun. Ben de bilmiyorum."

Bakışlarımız bir an için kesişti. Özgür'ün gözlerinde bir dalgalanma vardı; kehribar tonları, loş ışıkta daha da koyulaşmıştı. Gözlerinde sakladığı, adı konulmamış bir savaşın izleri saklıydı. Bir şey anlatmaya çalışıyor gibiydi ama kelimeler yine eksikti.

"Ayrılacak mıyız, yoksa oynamaya devam mı edeceğiz?" dedim, sesimde titrek bir cesaretle. Bu sorunun cevabını aslında hiç duymak istemiyordum.

Özgür, başını hafifçe yana eğip bana döndü. Çenesi hâlâ kasılıydı. "Ayrılmak mı? Eğer bu bir oyun olsaydı, belki," dedi. Sonra gözlerini tekrar benden kaçırdı. "ama artık oyun değil."

Bir an sessizlik oldu. Zihnimin kenarında, az önce hissettiğim o uçurum hâlâ oradaydı. Kelimeler dudaklarımda bekliyordu ama dökülecek cesareti bulamıyordum.

Sonunda Özgür, sessizliği bir kez daha bozdu.

"Senin için hâlâ yol var mı?"

Bana döndüğünde gözlerinde aradığım cevabın kendisi gizliydi. Şimdi kelimelerden çok, o bakışlarla konuşuyorduk. Ona çekildiğimi fark ettim. Aramızdaki mesafe daraldıkça, kalbimin ritmi duyulacak kadar hızlanmıştı. Özgür'ün gözleri, yüklü bir bulutun ardındaki fırtınayı saklıyordu. Hem durdurmaya çalışan hem de sürüklenmekten korkan bir bakıştı.

Bir an, nefeslerimizin birbirine karıştığı o ince çizgide durdum. Parmak uçlarımda bir titreme vardı. Belki de yaklaşmak, içimde bir süredir büyüyen boşluğu dolduracaktı. Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, şu anın ağırlığıydı. Onu öpmek için uzandığım an Özgür, sağ avucunu yavaşça dudaklarıma yasladı. Anında gözlerini kapattı.

Dokunuşu sert değildi ama kararlıydı. Sıcak avucunun hissi cildimde bir iz gibi kaldı. Nefesi, parmaklarının arasından süzülüp hem eline hem de yüzüme çarptı; sıcak, uyarıcı ve durdurucu.

"Duygusal olarak bir çöküştesin. Yapma," yutkundu, "sonradan pişman olacağın şeyleri." dedi, sesi alçak ama netti. Kelime aralarındaki nefes, sanki her hecenin ardına ağırlık katıyordu. Elini dudaklarımdan çektiği anda kalktı ve bir an olsun bana bakmadan odadan çıktı.

Yataktan kalkıp küçük adımlarla pencereye ilerleyip durdum. Zihnimdeki odasının penceresinde bekleyen, turuncu ışık süzmeleri yüzüne vuran kızı izledim. Ruhum henüz sessizdi fakat zihnimdeki düşünceler dillenmişti. Pencerenin önünden çekilip banyo kapısını yavaşça açtım, içeriye girdim. Üzerimdeki montu çıkartıp küvete oturdum, musluğa uzandım. Küvetin içine akmaya başlayan suyla dizlerimi kendime çekip yanağımı dizime yasladım.

Küvetin içinde sular birikmeye başlayan sular etrafımı sardı. Üzerimdeki kıyafetler ağırlığını bedenime bırakırken taşmak üzere olan suya baktım. Musluğu kapatıp arkama yaslandığımda boynumdan aşağısı suya gömüldü.

Zihnime annemin resmi düştüğünde gözlerimi kapatıp küvetin içine doğru kaydım. Yüzüm suyun altına gömülmüştü. Zihnimdeki görüntü, ruhumun sessizliğinde kaybolduğunda gözlerimi açtım. Küvetin üzerinde yanan ışıkları şimdi fark etmiştim. Mavi spot ışıkları suyun altından belirgin oluyordu. Gelecek, yıkılma noktasında belli olmuştu.

Yıkılma noktası şimdiki andı.

Kriz ile birleşmiş geçmiş değildi, çok sonrasıydı.

"Kriz anı, seni senden alır."

Dudaklarım istemsizce aralandığında, ciğerlerimin oksijene ihtiyacı olduğunu anladım. Aralı dudaklarımı kapatıp kendimi küvetin tabanına bastırdığımda ruhumda bir sözcük belirdi, ölüm ve intihar.

Ölüm; iki hece dört harften oluşan, bana göre kusursuz işlenmiş bir cinayetti. İntihar ise üç hece yedi harften oluşan, kasten yaşamı bitirme çabasıydı. Ölüm, kimsenin ne zaman geleceğini bilmeden beklediği bir andı. İntiharsa yaşadığı zorlu yaşamı sona erdirme zamanıydı. Ölüm belki de hiçbir çaba sarf etmeden gelen bir şeydi ama intihar öyle değildi.

İntihar etmeyi düşünen bir insan sonrayı düşünemezdi, iki sonu vardı. Ya ölür öteki dünyada cezasını çekerdi ya da yaşar yaşadıklarından kurtulamazdı. Benim sonum hangisi olacaktı?

İnsanoğlu, yaşamının her noktasında sorunlarla karşılaşırdı. Bu sorunları içine atıp bir çığ misali büyümesini sağlardı. Peşine başka sorunlarda eklendiğinde bunu durduramazdı. Gün geçtikçe bedeni ağırlaşmaya başlar ve içindekileri taşıyamaz hale gelirdi. Bir gün gelir hiçbir şey düşünemez ve sadece acı vermeyecek bir ölüm isterdi. Beş dakikalık saf bir acı, sonrası sessizlik olan derin bir uykuya dalardı.

Benim beş dakikam dolmuştu ama sessizlik birden çığlığa dönüştü. Gözlerimi suyun içinde açtığımda bir çift kolun bana uzandığını gördüm. Üzerimdeki kıyafetlerden tutulup suyun üzerine çıkarıldığımda gözlerimi kapatıp nefes almaya çalıştım. Ciğerlerim oksijensizlikten öksürük krizini getirirken, biri omuzlarımdan sarsmaya başladı.

"Lan delirdin mi sen! Ne yapıyorsun?"

Özgür'ün öfkeli sesi banyonun içinde yankılandığında gözlerimi açıp ona baktım. Koluna bir el dolandığında büyük gövdesinin ardında, aşağıda gördüğüm kız göründü.

"Özgür abi şokta kız, titriyor görmüyor musun? Odaya getir çabuk, hasta olacak yoksa."

Özgür'ün elleri küvetin içine daldığında sağ kolunu dizlerimin altına geçirip beni sıkıca tuttu ve kucağına aldı. Sırtımdaki sol koluyla beni göğsüne yasladı.

"Benim gördüğüm, izlediğim güçlü kız bu olamaz."

Özgür'ün sesi boğuklaşırken ruhumdaki kıza baktım. O soğuk gecede, çıplak ayaklarıyla betona basan kız ruhuma dolan su birikintileriyle boğulmuştu. Gözlerim yanmaya başladığında acı gerçeğin tam ortasında kalmıştım. Geçmişimdeki kız, ölmüştü. Ellerimle yüzümü kapatıp hıçkırdım.

Acı hıçkırıklarım ruhumda yankılanırken ruhum, ölü bir kadının cenazesini kaldırmakla meşguldü.

Gerçek hayat sessizliğin içinde kalmayı kabul ederken, zihnimde çığlıklar yankılanıyordu. Ellerim hâlâ yüzümü örterken bedenim yumuşak bir yere bırakıldı. Bir kapı sesi duyduğumda bir ayak sesi odada dolaşmaya başladı. O ayak sesi yanımda durduğunda ellerimi yüzümden çekip bulanık gözlerle karşımdaki kişiye baktım. Bana doğru eğilip gözlerimin altını sildiğinde görüntü netleşmişti. Kızıl saçlı kız, şefkatle bana bakıyordu.

"Ben Alin, Tuna'nın kız kardeşiyim."

Elinde tuttuğu kıyafetleri kenara koyup arkasına döndüğünde, zorlukla ayağa kalkıp üzerimi kuru giysilerle değiştirdim. İşimin bittiğini anlamış olacaktı ki yere bıraktığım ıslak kıyafetleri aldı ve banyoya girdi. Geri odaya döndüğünde Tuna'nın kız kardeşi, kollarını iki yana açtı.

"Gel bacım." diye fısıldadı.

Ona doğru yaklaşıp kollarımı bedenine sardığımda yüzümü omzuna gömüp delicesine ağlamaya başladım. İki yana açtığı elleri sırtımda yer edinirken başımı yana çevirip gözlerimi kapattım. Gözlerimden akan her yaş, ruhumda cenazesi kaldırılan kadına akıyordu.

"Alin, bizi yalnız bırakır mısın?"

Özgür'ün sesini işittiğimde Alin, benden ayrılıp gözlerimin altını sildi odadan çıktı. Yatağa oturduğumda bakışlarımı yere eğdim. Yatak yavaşça çöktüğünde Özgür'ün sesli nefes aldığını fark ettim.

"İntiharı neden bir yol olarak gördün?"

Boğazımdaki yumruyu geçirmek için yutkunduğumda, pek de işe yaramadığını fark ettim ve onun yerine derin bir nefes alıp Özgür'e baktım. Gözleri, sönmeye yüz tutmuş bir ateşin son kıvılcımları gibi mavilerimde dolaştı. Sağ elini yavaşça kaldırıp yanağıma koydu. Başparmağı ile sol gözümün altında asılı kalmış yaşı şakağıma doğru sildiğinde başını omzuna doğru eğdi.

"Gözlerinde ne görüyorum biliyor musun?" Gözlerimi kırpıştırdım ama sustum. "Sen bugün kendine zarar vermek istediğinde... aslında geçmişinden, içinden birini kaybettin."

Sözcükler, keskin bir bıçak gibi bedenimi yararak ruhuma indi. Gözlerim aniden yandı. Dudaklarım bana ihanet etti ve içimdeki acıyı fısıldadı.

"Aslında ben bugün iki kişiyi kaybettim, Özgür."

Özgür'ün seslice yutkunduğunu duydum. Yanağımdaki elini omzuma indirip beni yavaşça dizine yatırdı. Kemikli elleri saçlarımda gezinmeye başladığında, gözlerimi açık banyodan sızan ışığa diktim.

"O zaman," dedi, sesi buğulu ve sakindi. "onları birlikte uyutalım. Sonsuza kadar huzur içinde uyusunlar. Sen de yeniden doğabil."

Göz kapaklarımın gözlerimin üzerine devrilmesine izin verdiğimde Özgür, saçlarımı daha ağır çekimde okşamaya başladı.

"Goognight, my angel." (İyi geceler meleğim.)

Ninni gibi bir şey söylüyordu.

"Now it's time to sleep." (Şimdi uyku zamanı.)

Söylediği ninninin ruhuma işlenmesine izin verdim.

"And still so many things I want to say" (Ve hâlâ söylemek istediğim çok şey)

"Remember all the songs you sang for me" (Benim için söylediğin tüm şarkıları hatırla.)

"When we went sailing on an emerald bay" (Zümrüt bir koyda yelken açtığımızda)

"And like a boat out on the ocean" (Ve okyanustaki bir tekne gibi)

Öne doğru eğildiğini hissettiğimde nefesini kulağıma çarptı.

"I'm rocking you to sleep" (Seni uyutmak için sallıyorum.)

"The water's dark" (Su karanlık)

"And deep inside this ancient heart" (Ve bu eski kalbin derinliklerinde)

"You'll always be a part of me." (Sen her zaman benim bir parçam olacaksın.)

Nefesi şakağımda soluklanırken dudaklarını şakağıma bastırdı.

Ruhumda ölen iki kadın, derin uykularına gömüldü.

Ve geçmiş, beni kriz uykusuna yatırdı.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!