ANDROMEDA

6. BÖLÜM: "MAHŞER"

⏱️ 21 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkısı;

Erla's Waltz, Olafur Arnalds

🎲

Eflal Keskin, Ağzından

Soğuk rüzgâr, saçlarımın yüzüme doğru çarpmasına neden oluyordu. Görüşümü kapatmaya çalışan saç tellerimi kulaklarımın arkasına sıkıştırıp çenemi, kendime çektiğim dizlerimin üzerine yasladım. Kızgın rüzgâr nedeniyle bir sağa bir sola şiddetle yatan ağaçları izlemeye başladım.

Yere düşen her yaprak, savaşı kazanamayan askerlerden ibaretti. Rüzgârın uğultusu kulaklarımdan girip zihnimdeki sessizliğin artmasına neden oluyordu. Gözlerimi kapatıp başımı balkon duvarına yasladım. Gözlerimi açtığımda gördüğüm şimşek, bulutların arasından bana merhaba demişti.

Zeus, öfkesini gökyüzüne yansıtmıştı.

Ona olan hayranlığım bir kez daha dudaklarımda bir tebessüme dönüştü. Zeus, bütün kardeşlerinden bile güçlüydü, kindardı. Benim ise bir ablam bile yoktu, ölmüştü.

Şimşekten sonra gelen yağmur, sanki yerçekimine meydan okurcasına, gökyüzünden darmadağın akarak dünyayı sarmaya başladı. Oturduğum yerden kalkıp içeri kaçtım, üzerimi ıslatan tanecikler her an daha da ağırlaşan havaya karışıyordu. Balkon kapısını kapatıp camın kenarına oturdum. Evin içerisinde büyük bir şangırtı koptuğunda gökyüzünde çakan şimşek eşlik etmişti. İrkilerek bakışlarımı kapıya doğru çevirdiğimde zihnimdeki sessizlik, derin bir çığlığa dönüşmüştü.

"Ayakta bile duramıyorsun be adam!"

Sözler, boğazımda takılı kaldı, yumruyu zorla yuttum. Zihnimin içindeki korku, acı bir anı gibi büyüdü, etrafımda yankılandı. Kapı birden açıldı ve duvara çarparak yankı yaptı. Oturduğum yerden hızla kalkıp, dikkatle kapıya bakarken titremeye başladım. O an, vücudumun hiçbir yerinde ısınmak yoktu. İçimi donduran, kalbimi sıkan hissettiğim şey, sadece bir tehditti.

Odanın kapısının önünde durmakta zorlanan adam bana doğru yaklaşmaya başladığında odanın ışığı yandı ve bütün gerçeklik gün yüzüne serildi. En büyük korkularım toplanarak karşımdaki insanı gösterdi.

"Sen bu saatte neden ayaktasın?"

Sarhoş, kırık bir dilin ardında titrek bir ses yankılandı. Sarhoş adam, kendisi tutmaya çalışan kadını yere doğru ittirdiğinde tam karşısında durdum. İşte o an zaman durdu. Gökyüzünde çakan şimşek aydınlık odanın içinde gürledi. Elini kaldırıp havada tuttuğunda açık gözlerim kapandı. Bir hareket olmadığında gözlerimi açtım fakat ne ben o odadaydım ne de biz o haldeydik. Gerçeğin, gelecekte olduğu yerdeydik.

Bir içki dolabının arkasına sakladıkları, kapının ardında bağlanmış adamı gördüm. O adam, geçmişin halini taşıyordu. Ağzı yüzü kan içinde kalmış yerde boylu boyunca uzanıyordu. Odaya yayılan korku, insanın içinde bir kuş gibi hapsolmuştu. Yanımdaki adamın dokunuşu, bir yankı gibi bana ulaştı. Zeus, korkusuzca bana bakıyordu.

"Eflâl, iyi misin?"

Bu soruyu bir de kendime sordum. İyi miydim?

Geçmişin kanından kurtulmak için çabalarken beni terk etmeyen sanrılarım gün geçtikçe acıya dönüşüyordu. Ne acılarım ne de o sanrılarım bitiyordu. Hayatımı mahveden bütün kareler gözlerimin önünden silinmiyordu. Kafamı iki yana istemsizce salladığımda Özgür, kapıyı kapatıp içki dolabını duvara doğru ittirdi. Geçmiş, bu içki dolabının ardındaki odada kilitli kalmıştı.

Geçmiş, Andromeda'nın içinde tutsak olmuştu.

Derin bir nefes alıp koltuğa doğru ilerlediğimde sehpada viski bardağına baktım. Hayatı boyunca içkiden dolayı şiddet görmüş bir kız, alkolü sevebilir miydi? O tatla damağını ıslatıp, bir anlığına kafayı bulma pahasına, sevdiklerini yaralar mıydı? Gözlerimi kapatıp ellerimi saçlarımın içine daldırdım. Tükenmişliğin içinde kaybolmak üzereyken, yanıma oturan Özgür'ün sessizliğine dikkat kesildim.

Odada yalnızca nefes alışverişlerimiz ses çıkartıyordu. Ondan başka sesimiz çıkmıyordu. En büyük ses, benim zihnimin içindeki suskunluktu. Suskun bir zihnin içindeki cümleler ruhumda büyük bir yankıya neden oluyordu. Bilinmeyen bir boşluğun içine hapsolmuştum. Cevabını bilmediğim sorular ise o boşluğun içindeki bilinmezliği oluşturuyordu.

"Andromeda'yı kurmamın tek sebebi özgürlük ve cesaretlilikti."

Gömüldüğüm sessizliğin içinde Özgür'ün sesini duydum. Ellerimi saçlarımın arasından çekip bakışlarımı ona çevirdiğimde, bakışları yalnızca kırmızı yazıda odaklanmıştı.

"Geçmişinde takılı kalan bir tek sen değilsin Eflâl."

Bakışlarımı hiç kaçırmadan Özgür'e bakmaya devam ettiğimde gözlerini bana çevirdi. Kehribar gözleri mavi gözlerime değdiğinde o siyah noktalarda bir şey fark ettim. Aslında bütün her şey orada gizliydi. Tutsaklık bir adamın gözlerinin içine saklanmıştı ve onu tutsak eden şey karakterini oluşturmuştu.

"15 Şubat 2018, benim hayatımın en felaket gecesini yazdı."

Ördüğü duvara bir balyoz vurdu ve gürültüyle üzerime yıkılmasını sağladı.

15.02.2018

Gece, şehri esir almış ve gökyüzünü karanlığa boyamıştı. Şehri aydınlatan sokak lambaları, bir nebze olsun, o karanlığa meydan okurcasına yanmaya devam ediyordu. Yeryüzüne düşmek için hazırda bekleyen yağmur habercisi bulutlar, gökyüzündeki yerini almıştı. Bir evin penceresinden dışarıya bakan genç, gökyüzündeki gri ve siyah bulutların kaderini şekillendireceğini tahmin edememişti.

"Oğlum hadi çıkalım yoksa geç kalacağız."

Pencerenin yansımasından ona bakan annesini izledi. İçindeki nedensiz sıkıntıya anlam veremiyordu. Yine de kafasını sallayıp bedenini ona doğru döndürdü. Gencin annesi çocuğundaki bu durumu fark edip ona doğru yaklaştı. Ellerini oğlunun yanaklarına koyup kokusunu ciğerlerine depoladı.

"Oğlum, bugün senin en mutlu günün. Kafanı hiçbir şeye takma, her şey çok güzel olacak."

Genç, annesinin cümlesiyle dudaklarına sahte bir gülümseme yerleştirdi. Kehribar gözlerini kırpıp annesine sarıldı. Burnunu annesinin saçlarında gezdirip geriye çekildi.

"Hadi çıkalım o zaman."

Annesi önünden yürümeye başladığında bakışlarını son bir kez pencereye çevirdi. Gri bulutlar gökyüzündeki yerine alışmış ve gittikçe artmaya başlamıştı. Kafasını iki yana sallayarak annesinin peşinden gitti. Evden çıktıklarında arka koltuğa geçip yanında oturan abisine baktı. Abisinin kehribar gözleri, onun gözlerine değdiğinde bakışlarını cama çevirdi.

"Babam nerede anne?"

Genç, abisi ile annesine bakmadan yalnızca konuşmalarına odaklandı.

"Alpay, babanı alıp lokantaya getirecek."

Genç bakışlarını annesine çevirdiğinde annesi, emniyet kemerini takıp arabayı çalıştırdı. Gökyüzünde biriken gri ve siyah bulutların artık görev zamanı gelmişti. Araba camlarının üzerine düşmeye başlayan yağmurlar giderek şiddetlenirken, genç derin bir nefes alarak bakışlarını yanında oturan abisine çevirdi.

Genç, abisinin de ona baktığını fark ettiğinde dudağının kenarı yukarıya doğru kıvrıldı. Abisinin elindeki poşeti fark ettiğinde kaşları istemsizce çatıldı. Abisi, elinde tuttuğu poşeti ona verip önüne döndü. Genç, elinde tuttuğu poşeti açtığında içinden iki farklı renkte zar çıktı. Poşetin en derininde minik bir kâğıt duruyordu. Kâğıdı eline alıp kanatlarını açtığında bakışlarını yazıda gezdirdi.

"Kırmızı olan zar geçmişi, mavi olan zar ise geleceği temsil eder. Anlamı ise Andromeda'dır."

Gencin çatık kaşları biraz daha çatıldığında bakışlarını kâğıttan çekip abisine baktı. Yüzüne vuran ışık hüzmesiyle bir anda abisini kendine doğru çekecekken bağlı olduğunu bildiği emniyet kemeri aklı geldi. Bulundukları araç şiddetle havalanırken elinde tuttuğu zarlar avucunun arasından kaydı. Kocaman olmuş gözleriyle zarları izlerken başını cama doğru vurdu. Gözleri kapanırken kulaklarında işittiği korna sesi zihnine kazındı. Zihnine kazınan şey kaderine de yazılmıştı.

Zaman, bir boşluğun içinde sürüklenmeye başladı. O, zamanın içinde boşluğun varlığını hissetti. Yana yatmış bedenine batan acıları bir anlığına ruhuna gömdü. Göz kapaklarının üzerinde sanki bir şey vardı. Dişlerini sıkarak gözlerini açtığında kırmızı zarı gördü. Kendini yüz üstü çevirerek yanağını soğuk asfalta yasladı. Kırmızı zar artık odağındaydı. Kırmızı zarın arkasında büyük bir kütle vardı.

Kehribar gözlerini o kırmızı zarın arkasındaki kütleye odakladığında kader, çoktan en büyük yazgıyı yazmıştı. Geçmişi temsil eden zar kana bulanmış ve tüm kaderi değiştirmişti. Kulaklarında bir siren sesi yankılanmaya başladığında ellerini asfalta yaslayıp yattığı yerden kalkmaya başladı. En fazla dizlerinin üzerine kalktığında, yerde emekleyerek kaderinin yanına doğru gitti.

Yerde yatan kişiye yaklaştığında aslında o kişinin abisi olduğunu fark etti. Bakışları yüzünde dona kaldığında birinin kollarından tutarak yatırmak istediğini anladı. Direnmek istedi fakat tenine değen kollar güçlendiğinde bu mümkün olmadı. Gözlerinin dolmasını sağlayarak görüşünü bulanıklaştıran yaşlar, birer birer yanaklarına düşmeye başladığında başını geriye atarak dişlerini sıktı. Acı, bir kaderin içine gizlenmişti ve o kaderin geçmişi yok edeceğini bilememişti.

Günümüz

Gözlerimin önünde serili olan anıdan bakışlarımı çektim.

"Andromeda benim doğum günüm Eflâl. Özgürlüğümü ve cesaretliliğimi veren tek oyun."

Elini çenemde hissettiğimde bakışlarımı ona doğru çevirdim. Gözlerindeki kırılmış duvarların molozları bir an bile dağılmamıştı.

"Ben doğum günümde abimi kaybettim. Bana o zarları veren de beni o oyunla tanıştıran da abimdi. Sen geçmişi unutmak isterken ben, her gün o geçmişi oynuyorum. Şimdi söyle bana, geçmiş mi önemli yoksa kaderinde ne yazıldığı mı?"

Bakışlarımı molozların ağırlığından çektiğimde derin bir nefes alıp elini çenemden çekti. Odanın kapısı tıklatıldığında ikimizin de bakışları kapıya doğru çevrildi. Özgür, boğazını temizleyip ayağa kalktı.

"Gel."

Adımlarını masaya doğru yönlendirirken kapı açıldı ve içeriye bir adam girdi. Özgür, sandalyeye oturup ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Bakışlarını içeriye giren kişinin üzerinde tuttuğunda gözlerimi adama çevirdim. Gergin yüzüyle bakışlarını Özgür'den çekmeden dudaklarını araladı.

"Alpay Bey geldi."

İçimde saf kan bir öfke oluştu. Bakışlarımı Özgür'e çevirdiğimde, hissiz gözlerinin arkasındaki öfkeyi hissedebiliyordum. Masadaki bağlı ellerini çözdü ve ayağa kalktı. Bakışları bana dokunduğu an çenesiyle kapıyı gösterdi. Oturduğum yerden kalkıp kapıya doğru ilerledim. Sırtımı iğneleyen bakışları hissederken odadan çıktım. Kırmızı, yuvarlak masanın etrafındaki sandalyelerden birine oturmuştu.

"Neden geldin?"

Arkamda yükselen sesin kaynağının kim olduğunu biliyordum. Özgür, önüme geçerek beni koca bedeniyle arkasına sakladığında, sessizce sırtını izlemeye başladım. Gerilmeye başlayan sırtının kasları belirginleşmeye başlamıştı. Önündeki adamın ne yaptığını bilmiyordum fakat Özgür, bir anda öne doğru ilerleyince ne yapacağını izlemeye başladım.

Alpay'ı oturduğu sandalyeden kaldırıp kırmızı masanın üzerine doğru yatırdı. Gözlerimin sonuna kadar açılırken, tüm kan hücrelerimde korkuyu hissetmiştim. Özgür, Alpay'ın yakalarını hiç bırakmadan sanki gözleriyle onu dövüyor gibiydi.

"Sen hangi cüretle," diye bağırdı, "yine bir insanın hayatına karışırsın Hancıoğlu?"

Bastırarak söylediği her bir kelime, bir kan tanesi gibi süzülerek zihnime kazınmıştı. Kulaklarıma koşan birkaç adım ulaşırken bakışlarım otomatik olarak kapıya çevrildi. Özgür'ün arkadaşları korkulu gözlerle onlara bakıyordu. Ateş ve Bartu onlardan ayrılarak Özgür'e doğru yürümeye başladı.

"Bir adım daha atanın üstünü çizerim!"

Ateş ve Bartu olduğu yerde dona kalırken Alpay, ellerini Özgür'ün yakasını koyup ittirdi. Özgür, sanki bu anı bekliyormuş gibi Alpay'a yumruk attı. Alpay, burnundan akan kanı gömleğinin koluna silerken ateşle parlayan gözlerini Özgür'e çevirdi. İkisinin de gözlerinden sanki ateş çıkıyordu. Kehribar gözlerinin içinde birikmiş olan öfke, dışarıya çıkacağı zamanı kolluyordu.

"Aklını mı kaçırdın sen? Değmeyecek bir kız için abine nasıl vurursun!"

Ruhumun içindeki soğukluk yavaşça bedenimi kaplamaya başladığında Özgür, Alpay'a doğru bir adım attı. Kafasını sağa doğru eğdiğinde dudaklarını araladı. Kehribar gözlerinin içindeki öfkenin artık çıkma zamanı gelmişti.

"Peki sen, kendi öz abini öldürecek kadar yüce miydin?"

Zihnimde Özgür'ün cümlesi dolaşmaya başladığında, kulaklarım bir yumruk sesi daha işitti. Ne zaman yere çevrildiğini fark etmediğim bakışlarımı onlara çevirdiğimde Özgür, Alpay'ı yakalarından tutmuş sarsıyordu.

"Söylesene! O yağmurlu günde, neden o kadar sarhoştun?"

"Yeter!"

Bir ses, mekânın içine bomba gibi düşmüş ve herkesi sessizleştirmişti. Arkamdan geldiğini fark ettiğim adım sesleri bana doğru yaklaşıyordu. Bakışlarımı arkama çevirdiğimde kaşları çatık bir adam duruyordu. Soluk kehribar gözleri bana doğru çevrildiğinde tek kaşı hafifçe yukarıya doğru yükseldi. Gözlerinin içinde gördüğüm öfke onda da yer edinmişti. Bakışlarını benden çekip Özgür ve Alpay'a baktığında elindeki bastonu yere bir kere vurdu. Bastonunun ucundaki yılan motifi, ondan ürkmeme neden oluyordu.

Tok bir sesle, "Ayrılın." dedi.

Özgür, Alpay'ın yakalarını bıraktığında Alpay, adımlarını kapıya doğru ilerletti. Yanımda duran yaşlı adam, hiçbir şekilde gitmesine karışmamıştı. Bakışları bana çevrildiğinde soluk kehribar gözlerinin içinde, adını koyamadığım bir tuhaflık vardı. Gözlerini benden çekip Özgür'e baktığında elini uzatıp omzuna bıraktı. Özgür, önce omzundaki ele sonra da soluk kehribar gözlere baktı. Derin bir nefes alıp dudaklarını yaladı.

"Dede."

Özgür'ün dediği sözcükle, dedesine baktım. Kaşlarını çatıp bakışlarını Özgür'den çekmeden konuşmaya başladı.

"Neden kavga ettiniz?"

Özgür, dudaklarını yaladı.

"Burnunu sokmaması gereken bir yere soktu."

Özgür'ün dudaklarından çıkan her bir sözcük bir nota misali zihnime kazındı. Bakışlarımı istemsizce yere eğdiğimde kolumda hissettiğim elin sahibine baktım. Soluk kehribar gözlere sahip olan Özgür'ün dedesi, yüzündeki hissizlikle gözlerime bakıyordu. Gözlerinin ardında saklanmış olan bir ifade beni, zihnimdeki o görüntüye götürdü.

Karşımda gözleri masmavi olan bir adam vardı. Bakışları, Özgür'ün dedesinin bakışları gibiydi. Anlamını bildiğim bir hissin kalıntılarını ruhumda hissedebiliyordum. Aralarındaki tek ortak nokta, gözlerinin içindeki küçük siyah noktalardı. Ruhlarında sakladıkları her şey o siyah noktalardan zihnime kazınıyordu. Bunun adı belliydi.

Acımasızlık.

Hayatımı mahveden bir adamın gözlerine saklanmış olan duygunun adı buydu. O duygunun ruhumda bıraktığı izler beni geleceğe taşıyan en büyük dayanaktı. Bir insan geleceğe olan dayanağını mutluluğa bağlarken ben hüzne ve üzüntüye boğularak gelecek hayallerimi inşa etmiştim. Kolumda hissettiğim el bedenimden ayrıldığında gerçek hayata geri döndüm.

"Odaya geç, Hera."

Özgür'ün cümlesiyle sırtımı, onlara dönüp kırmızı kapıya doğru yürüdüm. Geçmişe aralanan kapıyı açıp kendimi siyah, deri koltuğa sürükledim. Koltuğa botlarımı çıkartıp uzandım ve bacaklarımı kendime doğru çektim. Tıpkı annemin karnındaki gibi cenin pozisyonuna geçtim. Sırtımı kapıya doğru çevirip gözlerimi kırptım.

Zihnimin içinde bir melodi çalmaya başladığında, kulaklarımdaki çınlama beni rahatsız etmeye başlamıştı. Gözlerim kapanmaya devam ederken, kulaklarımdaki çınlama artmış ve geriye sadece zihnimde çalan melodi kalmıştı.

Siyah duvarlara sahip ruhumun koridorlarında benliğim dolaşırken, zihnimin içinde çalan o melodiyi duydum. Kapalı kapıların ardından çıkan sesin kaynağına doğru yürümeye başladım. Attığım her adım melodiye sarmalanmış koridorda ses çıkartırken bir kapının önünde durdum.

Kapıyı açtığımda dört duvar arasında siyah bir piyanonun önünde oturmuş küçük kız çocuğunu fark ettim. Kapıyı kapatıp ona doğru ilerlediğimde küçük parmaklarının piyanonun üzerinde gezindiğini gördüm. Onu rahatsız etmeden yanındaki boşluğa oturduğumda çalmaya devam etti. Parmaklarını siyah ve beyaz tuşların üzerinden ayırmadan bakışlarını bana çevirdi.

Mavi gözlere sahip olan kız çocuğu kafasıyla piyanoyu işaret ettiğinde istemsizce parmaklarımı piyanonun tuşlarına bıraktım. Parmaklarımın altındaki tuşlara baskı yapmaya başladığımda çıkan seslerle melodiyi yakalamaya çalıştım. Bastığım her tuş bir notaya sarılıp melodiyi oluşturuyordu. Tıpkı acının, hüznü oluşturduğu gibiydi. Bir mutluluğun sevinçle harmanlandığı gibiydi. Bu en büyük aşkın, birbirini seven iki kalple bağlandığı gibiydi.

Melodi hızlandıkça tuşların üzerindeki parmaklarımı hareket ettirdim. Gözlerimi kapatıp o melodinin hayatıma karışmasına izin verdim. Tüm hüznümü, acımı, duygularımı notalara bıraktım. Notalara bezenmiş geçmişim melodiye dönüşürken acının sesi ortaya çıkmıştı. Çaresizlik ve geçmişin en büyük kaybıydı.

Karnıma sarılan ellerle, sırtıma yaslanan sıcak bir göğsü hissettim. Kapalı gözlerimin ardında bir çift sönmüş, altın halkalı gözler meydana çıktı. Bedenimdeki yorgunluğu tüm hücremde hissetmeye başladım. Gözlerimi yavaşça açtığımda ne yanımda kız çocuğu ne de çaldığım piyano vardı. Zihnimdeki bütün melodi susmuş ve ruhum derin bir sessizliğe gömülmüştü.

Yüzümü sola doğru çevirip bakışlarımı, tüm sakinliğiyle bana bakan Özgür'e çevirdim. Bana verdiği ve sağladığı her imkân, Andromeda'nın içine sıkıştırılmıştı. Göz kapaklarını, sakinliğinin üzerine bir örtü misali kapatıp yüzünü saçlarımın arasına gizledi. Yüzümü sağa doğru çevirip gözlerimi kapattım.

"Seni içine attığım her şey için özür dilerim," diye fısıldadı.

Bunu kabullendiğimi ve artık geri dönüşü olmadığın göstermek amaçlı sırtımı, sıcak göğsüne daha çok bastırdım. Sesli yutkunmasını işittiğimde karnımdaki elleri biraz daha sıkılaştı ve iyice kendine doğru çekti. Bedenimin her noktasında hissettiğim sıcak bedeni, ruhumu yeniden uykuya çağırdı.

Zaman bir boşluğun içindeydi. Geçen her saniye o boşluğun içinde akıp gidiyordu. Var oluş ve yok oluşun simgesi olan yaşam ise geçmişin içine saklanmıştı. Zihnimin içindeki düşüncelerde kaybolduğum zaman o boşluğun içine karışıyordum. Geçmişim ile yüzleşmek için en derinlere iniyordum. Var oluş işte benim için o zaman yok oluş hikâyesini oluşturuyordu. Benim olduğum yer bilinmezliğin içiydi. Soru kalıplarım, bilinmezliğin içinde hapsolmuş bir şekilde cevaplarımı aramak için oradaydı.

Gözlerim soğuğa açıldığında Özgür, yanımda değildi.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldığımda elimi, kalbimin üzerine götürdüm. Elimin altındaki kalbin ritmini hissetmeye başladım. Bir saatin kadranından çıkan ses gibiydi. Pili olduğunda çalışmaya devam eden fakat pili bittiğinde durandı. Elimi biraz daha kalbime bastırdığımda avucumun altındaki itmeyi hissettim. Yavaş ama canlı atan kalbimin ritmi sanki tüm bedenimde yankılanıyordu. Elimi kalbimin üzerinden yana bıraktığımda gözlerimi açıp tavana baktım. Tavanda şekillenen bir işaret beni çocukluğuma götürmek ister gibiydi.

O siyah tavanda, küçük bir kızın görüntüsü oluştu. Sarı saçları beline kadar uzanıyordu. Ellerini gökyüzüne kaldırdığında üzerine düşen kar taneciklerinin avucuna da konduğunu hissetti. Avucundaki ıslaklığa aldırmadan gözlerini kapatıp yüzünü gökyüzüne kaldırdı. Yüzüne konan soğuk, her bir kar tanesinin varlığıyla dudaklarında oluşan tebessüme engel olamadı. Bu, saflığın en büyük göstergesiydi. Geleceğinde neler olacağını bilmeden yaşamanın büyük bir avantajıydı.

Yüzü bir anda buruştu ve kapalı gözlerini açıp açık avuçlarını kendine doğru çevirdi. Sanki bembeyaz olan kar taneleri onun geleceğini şekillendirecek kırmızı noktalara dönüşmüştü. Başını yere eğerek etrafına baktığında uzakta, ona bakan bir adamı fark etti. Avucunu kapattığında aslında gerçeğin tam karşısında olduğunu anlamıştı.

Karşısındaki adam ona doğru ilerlemeye başladığında geri geri ilerleyerek sırtını ona doğru döndü ve adımlarını hızlandırmaya başlayarak koşmaya başladı. Attığı her adımda üzerine düşen kar taneleri artık yüzüne çarpmaya başlamıştı. Geçmişin en büyük darbesi geleceğe yazılmaya hazırlanan bir yazgıydı ve gökyüzündeki kişi bu durumun en mükemmel bir şekilde yazılması için anı kolluyordu.

Kız, küçük ayaklarına aldırmadan ciğerlerinde kalan son nefesleri harcayarak koşmaya devam ederken sarı saçlarına dolanan elle arkaya doğru çekildi. Gökyüzünden akan her bir kar tanesi ağır çekimde yeryüzüne düşmeye başladığında sırtında irili ufaklı taşları ve zeminin soğukluğunu hissetti. Onun hissettiği acı, benim geçmişimdeki bedenime aitti.

Derin bir nefes alıp uzandığım yerden doğruldum. Tavandaki siluetler zihnimin içindeki boşluğa doğru sürüklenirken benliğim, geleceğin içindeki geçmişte kalmıştı. Ben, geçmişimle yine yüzleşememiştim. Oturduğum koltuktan kalkıp küçük adımlarla kapıya doğru ilerlerken bakışlarım içki dolabına takıldı. Aslında en büyük geçmişim, bu yazının arkasındaki duvarın içine gizlenmişti. Onunla yüzleşmek isteğim, geleceğe yapılan en büyük yanlış olacaktı.

Zamanı değildi.

Elimi kapı kulpuna götürüp kapıyı açtığımda kendimi odadan attım. Mavi gözlerimin odağına kırmızı büyük masada oturan kişiler çarptığında adımlarımı onların yanına doğru ilerlettim. Adım seslerimi duyan Özgür'ün bakışları bana çevrildi andan itibaren, masada oturan herkes, artık bana bakıyordu.

Özgür, oturduğu sandalyeden kalkıp kenardan bir sandalye çekti ve çenesiyle masaya yanaştırdığı sandalyeyi gösterdi. Onun emrine uyarak masaya yaklaştırdığı sandalyeye oturduğumda masanın üzerine serilmiş olan kağıtları fark ettim. Bakışlarımı kağıtlarda gezdirirken üzerlerinde yazılan isimler aklımı karıştırmaya yetmişti.

"Kâğıtların üzerindeki isimler ne oluyor?"

Dudaklarımın arasından istemsizce yuvarlanan sözcükler, masanın etrafına toplanmış kişilerin dikkatini çektiğinde sol tarafımdan bir ses yükseldi.

Özgür, "Bu cumartesi günü, çok büyük bir oyun oynanacak. Oyuna katılacak olan rakiplerin isimleri de bu kâğıtlarda yazıyor. Geçmiş oyunlarında yaptıkları hamleler ve cezalara bakıyoruz ki ona göre hareket edelim." dedi.

Özgür'ün açıklamasıyla önümdeki kağıtlar anlam kazanırken, gözlerimi kısıp en köşedeki kâğıdın üzerindeki yazıyı okumaya çalıştım. Siyah mürekkep sanki bana kendini göstermek istercesine zihnimde parladığında, aslında orada yazılan ismin, kendime ait olduğunu fark ettim. İstemsizce elim masaya tutunurken dudaklarımın aralandığını hissettim.

"Burada benim ismimde yazıyor."

Diğer kağıtlarda da Özgür ve arkadaşlarının adları da yazıyordu. Yeniden Özgür'ün sesini duyduğumda, elimi masadan çekip bakışlarımı Özgür'e çevirdim.

"Oynanacak oyundaki rakiplere göre bizden birilerini seçeceğiz. Karşı rakibin hamlelerini, daha önceki oyunlarda yapan olmuşsa, rakibin karşısına o kişi oturacak."

Gözlerini gözlerimden ayırmadan yaptığı konuşma, aklımdaki bazı soruların cevap bulmasına yardımcı olmuştu. Kafamı sallayıp gözlerimi gözlerinden çektiğimde, tam karşımızda oturan Ateş, konuşmaya başladı.

"Öz, kişileri eşleştirdik." deyip elinde tuttuğu kâğıdı Özgür'e uzattı. Özgür, Ateş'in elindeki kâğıdı alıp gözlerini yazılarda gezdirdi. Kehribar gözleri, kâğıdın üzerinde gezinirken kasılmış çenesi, yüzünü sert bir görünüme kavuşturmuştu. Kemikli parmakları ile kâğıdı sıkıca tutmuştu. Sanki biri elinden kâğıdı alacakmış gibi duruyordu, öylesine sahiplenmişti.

Bakışlarını kâğıttan çektiği vakit kehribar harelerinin, nedensizce, benim mavilerimle birleşmesini dilemiştim. Sanki zihnimi okuyormuşçasına bana doğru baktığında, küçülmüş göz bebeklerinin büyüdüğünü fark ettim. Sanki göz bebekleri büyüdükçe içindeki küçük siyah noktaların içinde kayboluyordum. Birkaç saniye sonra harelerini benden çekip arkadaşlarına baktığında solgun dudakları aralandı.

"Ateş ve Bartu, siz birinci takım ile oynayacaksınız. Aybars, sen ikinci takım ile oynayacaksın. Tuna üçüncü takım sende, haberin olsun. Ben ve Eflâl dördüncü takımda beraberiz."

Herkes Özgür'ün söylediklerini onaylarken Özgür, elindeki kâğıdı katlayıp cebine koydu. Ellerini masanın üzerine koyup ayağa kalktığında boğazını temizledi.

"Artık dağılabiliriz. İki gün sonra bizi yorucu bir oyun bekliyor."

Özgür'ün arkadaşları, ayağa kalktığında bakışları bana çevrildi. Hepsi kafa selamı verip bana sırtlarını döndüklerinde bedenlerini çıkışa doğru sürüklediler. Derin bir nefes alıp bakışlarımı Özgür'e çevirdiğimde, yanımdan ayrılıp masanın diğer ucuna geçti. Boştaki sandalyeye oturduğunda artık, tam karşımda oturmuş oluyordu.

Bedenimi ona doğru döndürdüğümde, ellerini masanın üzerine koyup kenetledi. Kehribar gözlerini mavi gözlerimden hiç ayırmadan öylece bakmaya başladı. Mekânda yalnızca tepemizdeki ışıktan cızırtılar geliyordu, onun haricinde ikimizden de ses çıkmıyordu.

Özgür, derin bir nefes alıp masanın üzerinde kenetlediği ellerini çözdü ve üzerindeki siyah yeleğin cebine soktu. Elini geri çıkardığında parmaklarının arasında görünen, kırmızı ve mavi zarı masanın ortasına koydu ve ellerini yeniden kenetledi. Sağ başparmağı sol başparmağının etrafında dolanırken, bakışlarımı ellerinden çekip zarlara baktım.

"Geçmiş mi, gelecek mi?"

Özgür'ün sorduğu soruyla bir şey demeden ona baktım. Alt dudağını büküp kırmızı zarı eline aldı. Parmaklarının arasına sıkıştırdığı zarı kendine doğru çevirip avucuna hapsetti. Gözlerini kapatıp masanın üzerine yuvarladığında gözlerim, istemsizce masada dönen zara kilitlendi. Kırmızı zar kendi etrafında dönüp durduğunda, üzerindeki bir rakamını gördüm. Bakışlarımı Özgür'e çevirdiğimde dirseklerini masanın üzerine yaslayıp dudaklarını araladı.

"Attığım zardaki sayılara göre sana o kadar soru soracağım. Kırmızı geçmiş olduğu için, sana şimdilik bir tane soru yönelteceğim. Geçmişinde ne yaşadın da bu kadar korkuyorsun?"

Özgür'ün dudaklarının arasından çıkan her bir sözcük bir duman gibi zihnime yerleşti ve bütün gücüyle hükmetti. Kurumuş dudaklarımı ıslatıp araladığımda, ruhumun zehri dilimden yuvarlandı.

"Ruhumda ölü bir çocuk var." diye fısıldadım.

Özgür'ün hareleri aşağıya doğru eğildiğinde önümdeki kırmızı zarı aldım. Gözlerimi kapatıp masaya yuvarladığımda çıkan tok sesi kulaklarıma doldu. Gözlerimi açtığımda masada dönen zar durdu. Yine aynı rakam gelmişti. Bakışlarımı zardan çekip Özgür'e baktığımda derin bir nefes alıp bakışlarını bana çevirdi.

"Ben geçmişimle yüzleşmiş biriyim. Bana ne sorsan cevabını alamazsın."

Bir anlığına zihnimde duran kadının şaşkınlıkla Özgür'ü izlediğini fark ettim. Yukarıya yükselmiş kaşları, yüzündeki alaycı mimikleri belirginleştirmişti. Oturduğu yerden kalkıp sanki bizim masaya dahil olmuştu. Dirseklerini masaya yaslayıp omuzlarını dikleştirdi. Sanki o zaman durmuş gibiydi. Özgür'e bakmaya devam eden o kadın, alaycı ifadesini hiç kaybetmedi.

Başımı yere eğdim. Sessiz geçen süre boyunca Özgür, hâlâ zarı atmamıştı. Başımı kaldırıp ona baktığımda dudağının bir kenarı yukarıya doğru kıvrıldı.

"Pandora kutusunu bilir misin?" diye sordu. 'Biliyorum.' dercesine kafamı salladığımda, dirseklerini masadan kaldırıp kollarını göğsünde bağladı. Belirginleşen kol kaslarından bakışlarımı kaçırdığım vakit, dudaklarını yeniden araladı.

"Antik Yunan mitolojisine göre; Prometheus ve Epimetheus adında iki kardeş varmış. Prometheus balçıktan insanlar var eder, Epimetheus ise canlılara vasıflarını bahşedermiş. Bir gün yine Epimetheus görevini yaparken elindeki tüm önemli özellikleri hayvanlara dağıttığını fark etmiş. Artık hayvanlar daha uzağı görüyor, daha hızlı koşuyor, daha iyi koku alıyor ve daha yükseğe sıçrayabiliyormuş."

Özgür'ün dudaklarından çıkan her sözcük zihnimdeki bazı anılarla çakışıyordu.

"Epimetheus elindeki güçleri har vurup harman savurmuş yani, tutarsız kullanmış. Böylece biz insanlara hiçbir şey kalmamış. Bunun üzerine Epimetheus kardeşi Prometheus'tan yardım istemiş. Prometheus, dâhice bir plan yapıp Zeus'un ateşini çalmış ve insanlara vermiş. Zeus ise sinirden küplere binmiş bir şekilde kara kara düşünüyormuş. Prometheus'u cezalandırmak için Zeus, güzeller güzeli bir kadın yaratıp kadını Epimetheus'a sunmaya ve evlendirmeye karar vermiş. Balçıktan yarattığı kadına Pandora adını vermiş, anlamı ise 'Tanrıların Armağanı'ymış."

Zihnimde bir sözcük kendini belli edercesine parıldadı. Ruhumda bir filiz gibi yeşermeye başladı. Benliğim ruhumun içinde olup bitenleri izlerken Özgür devam etti.

"Prometheus ne kadar Epimetheus'u uyarsa da dinlememiş. Bunun üzerine Zeus bir çeyiz sandığı hazırlamış. Pandora'ya bu sandığı açmaması için sıkıca tembihlemiş fakat bir Pandora bu kutuyu açmış. Kutunun içinden sence ne çıkmıştır?"

Dudaklarımda buruk bir tebessüm olduğunda gözlerimi kapattım.

"Kötülük, hastalık, ölüm ve kıtlık çıkmış."

Gözlerimi açıp Özgür'e baktığımda kafasını salladı.

"Evet doğru. Kutunun içinden çıkan şeyler dünyaya salınmış. Pandora hemen kutuyu kapattığında içinde tek bir şey kalmış."

Ruhumdaki sözcük o çocuğu diriltmeye çalışıyordu. İstemsizce dudaklarım aralandı.

"Umut."

Bakışlarım Özgür ile kesiştiğinde ikimizin de aynı anda o sözcüğü söylediğimizi fark ettim. Utanarak bakışlarımı kaçırdığımda Özgür'ün sesini duydum.

"Ruhumuz kapalı bir kutu gibidir. O kutunun içinde geçmişi saklar. Sen her ruhuna indiğinde geçmişinle yüzleşirsin fakat en sona kadar inemezsin. Eğer en sona inersen umudu görürsün Eflâl. O yüzden geçmişinle yüzleş yüzleşirsen, iyileşirsin."

Özgür, haklıydı. Geçmişimle yüzleştiğim an artık onunla savaşabilirdim. Dudaklarıma buruk bir tebessüm bürüdüğümde Özgür de gülümsedi. Ellerini masaya koyup ayağa kalktığında onu taklit ederek ayağa kalktım. Eliyle mekânın çıkışını göstererek dudaklarını araladı.

"Artık gitme vakti, yarın okul çıkışı mekâna gelip biraz oyunlara çalışalım."

Kafamı salladığımda ayaklarımı çıkışa doğru yönelttim. Dar koridordan geçip açık kapıya ulaştığımızda bedenimi saran rüzgâra kucak açtım. Geçmişimle yüzleşeceğim ilk şey soğuk olacaktı. Önümde duran siyah arabanın farları yandığında kapıyı açıp ön koltuğa oturdum. Yanımdaki şoför koltuğu dolduğunda araba çalıştı. Elim istemsizce kapının üzerindeki düğmeye ulaştığında basıp camın sonuna kadar aralanmasına izin verdim.

"Hava soğuk Eflal."

Özgür'ün sesini duyduğumda bakışlarımı camdan çekip ona baktım. Hiç konuşmadan, yalnızca kehribar harelerine baktım. Arabanın içi yalnızca sokak lambasının içeriye sızdığı ışıkla doluyordu. Yüzü sanki ikiye bölünmüş gibiydi. Biri aydınlık diğeri ise karanlıktı. Biz şu an o karanlığın içinden hemen yanında duran aydınlığa doğru ilerliyorduk.

Arabanın içindeki sessizlik bulutu Özgür'ün bakışlarını benden çekmeden çevirdiği motorun homurtu sesiyle bozulmuştu. Bakışlarını benden çekip arabayı sürmeye başladı. Bende bakışlarımı yeniden cama çevirdim. Araba biraz hızlandığı sıra omuzlarıma dökülmüş saçlarım geriye doğru uçuşmaya başladı. Gözlerimi kapatıp rüzgârın tenime işlemesine izin verdim.

Zihnimin içinde, küçük bir kız çocuğunun silueti oluştu. O kız çocuğu, sonsuzluğun simgesi olan bir uçurumun kenarındaydı. Bedenini saran rüzgâra aldırış etmeden kolları açık vaziyette o kenarda bekliyordu. Arkasında onu itmek için bekleyen bir geçmiş vardı. Sırtını uçuruma dönük geçmişine baktığında arkasından vuran rüzgâr düşmesini engelliyordu.

Büyük bir gürültü koptuğu sırada gözlerimi saniyesinde açtım. Zeus'un varlığı şimşeğinin gücüyle kanıtlanırken, gözyaşlarını yeryüzüne akıtmaya başladı. Öyle bir yağmurdu ki, göğün acısını, öfkesini ve pişmanlığını taşıyordu.

Yüzüme vuran esinti yavaş yavaş canlılığını yitirirken derin bir nefes aldım. Cam kapanmış ve arabanın içi ısınmaya başlamıştı. Bakışlarımı istemsizce Özgür'e çevirdiğimde iki eli direksiyonu sıkıca tutmuş, gözleri tam karşıyı hedef almıştı.

Onun dikkatini bozmamak amacıyla bakışlarımı yola çevirdiğimde yolun sol tarafında bir kaza olduğunu gördüm. Ters dönmüş arabanın içindeki insanları kurtarmaya çalışıyorlardı. Özgür'ün neden dikkatlice yolu izlediğini fark etmiştim. Hepimiz aslında geçmişimizle yüzleştiğimizi sanırken aslında onlara daha çok batıyorduk.

Yaptığımız her hata, seçtiğimiz her yol geçmişte kalırken, aslında geleceği şekillendirdiğimizi sonradan anlıyorduk. Geçmişle yüzleşeceğimiz tek bir yer vardı. Herkesin sorunuyla tek başına kalacağı bir sondu.

Mahşer.

Mazlumun bedelini ödettiği tek yerdi.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!