ANDROMEDA

8. BÖLÜM: "BİR YUDUM, BİN SUSUŞ"

⏱️ 59 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Uyku, Son Feci Bisiklet

Jjuusstt oonnee, Izzamuzzic

🎲

Eflâl Keskin, Ağzından

Ölüm, bir dağın arkasında beliren güneştir.

Sessizce yükselir, varlığı önce gölgede hissedilir. Soğuk bir esintiyle haber verir gelişini, sonra usulca dokunur ufka, karanlıkla aydınlığın buluştuğu o ince çizgide. Her ışık huzmesi, geçmişin gölgelerini kısaltır; her karanlık hatıra, sabahın soluk renklerinde erir. Ölüm, yeni bir başlangıcın sessiz vaadidir, son sandığın yerde başka bir yolun kapısıdır ve bazen, bir dağın ardında kaybolan güneş gibi, bir süreliğine yok olur ama hep oradadır.

Bekler.

Tekrar doğmak için, başka bir vadide ışığını saçmak için.

"Eflâl, ödevini yaptın mı?" dedi, zihnimde anısı olan bir ses. Dudaklarımdaki derin gülümseme ile ayağa kalktım ve öğretmenin yaslandığı masanın yanına doğru ilerledim. Parmaklarımın arasında sıkıca tuttuğum dosyayı öğretmene uzatırken, düşünceli bakışları her an gözlerimdeki kırılmayı görmek istermişçesine orada soluklanıyordu.

"Yerine geçebilirsin."

Aldığım karşılıkla derin bir nefes aldım ve sırama doğru ilerleyip cam kenarına oturdum. Sınıfta herkes sessizdi. Pencereler aralanmıştı, rüzgâr dışarıdan içeriye doğru esiyor ve hafif bir serinlik bırakıyordu. Öğretmen, boş sıranın karşısında durdu ve bir an için sınıftaki her bir yüzü inceledi. O an, düşüncelerin karmaşası sadece seslerin değil, gözlerin arasında da yankı buluyordu.

"Travma, bir kişinin kendisini bir tehlike karşısında çaresiz hissettiği andır. Bu, korkunun ya da acının sadece o anla sınırlı kalmayıp, zamanla tüm düşünceleri ve duyguları sarstığı bir durumdur," dedi, öğretmen. Sözleri, sanki beklenen bir şeyin habercisi gibiydi.

Birkaç öğrenci, bu tanımlamadan sonra biraz daha dikkatli bakmaya başladı. Herkesin kafasında bir belirsizlik vardı. "Peki, bu korkunun etkileri ne gibi şeylere yol açar?" diye sordum. Bir an sessizlik oldu. Öğretmen kısa bir bakışla bana yöneldi.

"Zihnin savunma mekanizmaları devreye girer. Kimisi geçmişin acı verici hatıralarından kaçmak isterken, kimisi o anı yeniden deneyimlemekten kaçamaz. Bazı insanlar ise, geçmişte yaşadıkları korkuyu düşünmektense, o anı zihninde bir şekilde kilitlemeye çalışırlar," dedi öğretmen. Konuşurken, vücut dilindeki gerginlik artmıştı. Bir an, içimde bir sıkıntı oluştu.

"Bazen kişi, yaşadığı travma sonrasında dünyaya yeniden bir yabancı gibi bakmaya başlar. En basit olaylar bile, travmanın anımsattığı bir şeyleri tetikleyebilir. İnsanlar, adeta ondan kaçmak için her yolu dener fakat kaçmak, her zaman çözüm değildir. Bazen, en iyi çözüm yüzleşmektir."

Dersin odak noktası, o anın acısıydı.

"Sizin de düşündüğünüz gibi travma, sadece bedensel bir etkiden ibaret değildir," dedi, yeniden, "Zihnimiz, yaşadığımız olayı unutturmak ister ama unutmak, zaman zaman sadece geçici bir çözüm sunar. Travma Sonrası Stres Bozukluğu; yaşanan korku, sıkıntı ve travmaların bedene ve zihne nasıl kazındığını gösteren bir süreçtir."

Benliğim o sınıfın içinde kaybolarak silindiğinde gözlerim, en önde taşınan bir tabuta odaklanmıştı. Yönüm oydu ama arkamda bırakacağım tek şeyde buydu. Önümde taşınan tabut yere doğru indirildiğinde kenara geçip bir taşa oturdum. Yarılmış toprağın içine tabuttaki, kefene sarılmış bedeni yerleştirdiklerinde başımı gökyüzüne kaldırdım. Gökyüzünden düşen kar taneleri yavaş ve salınarak yeryüzüne doğru iniyordu.

Tanrı, sanki bizi izliyor gibiydi.

Avucumu gökyüzüne çevirerek bakışlarımı elime indirdim. Elimde birikmeye başlayan kar taneciklerini parmaklarımı kapatarak içeride hapsettim. Sıcakta erimeye başlayan kar taneleri sanki elimde iz bırakmış kanları siliyor gibiydi. Bakışlarım yeniden mezara çevrildiğinde gözlerimi kapattım. Göz kapaklarımın ardındaki karanlıkta bir kadının silueti oluştu.

Mavi gözlerinin içindeki siyahlıkta bir ateş yanıyordu. O ateş benim son gördüğüm kişiye hiç benzemiyordu, yabancıydı. Beni kolumdan ittirdiğinde bedenimi bir soğukluk kapladı ve kendimi, tek başıma bir morgda buldum. Morg soğuktu ve ölü insanların şehri her zaman soğuk olacaktı. Sedyenin üzerinde, örtünün altında biri vardı. Adımlarım istemsizce oraya doğru ilerledi ve ellerim örtüyü aşağıya doğru indirdi. Acı, tam da buradaydı.

Soğuk, bir kadının bedenine saklanmıştı. Soluk bir renge dönmüş göz kapaklarının altındaki, belki de fersiz olan mavi gözler aklımdakiyle uyuşmuyordu. Elimi kaldırıp ölü kadının yüzüne dokunduğumda parmak uçlarımda soğuğu hissettim. Gerçek soğuk buydu. Kaskatı olmuş bir bedenin ölümünü ferman eden his, buydu.

Gözlerimi açtığımda pınarlarıma dolan yaşları fark ettim. Sol yanağıma düşen bir yaş boynuma doğru süzüldüğünde elimin tersiyle silip ayağa kalktım. Geleceğim ve geçmişim burada, toprağın altında kalmıştı. Titreyen çenemi sıktığımda dolu gözlerimi durduramadım. Ardı arkası kesilmeyen yaşlar dökülmeye başladığında başımı yere mezara arkamı döndüm. İçimden bir ses 'Gitme.' diyordu ama burada kalmanın ne bana ne de ona bir faydası vardı. Omzumun üzerinden arkama baktığımda sol yanağımdaki son yaşın düşmesine izin verdim.

"Hoşça kal anne. Çok yakında görüşeceğiz."

Dudaklarımın arasından fısıltı ile çıkan cümleden sonra başımdaki tülbendi çıkartıp avucumda sıktım ve mezarlığın çıkışına doğru ilerledim. Arkamdan gelen ayak seslerini işittiğimde mezarlığın kapısında durup derin bir nefes aldım. Yanımda beliren bedenlere dönüp baktım.

Tuna, Alin, Aybars, Bartu ve Ateş siyah Vito'ya doluştuklarında kapı kapandı. Uzaklaşmaya başladıklarında Özgür, dudaklarına bir sigara yerleştirip yaktı. Alevin parıltısı, yüzüne kısa süreliğine sert bir ifade kattı.

Boş bir nefesle elimi uzattım. Daha önce hiç sigara içmemiş biri olarak, dudaklarının arasından çekip aldım. Sanki o dumanı içime çektiğimde, boğazımı yakan her şeyin bir anlığına yok olacağını düşündüm ama olmadı. Duman ciğerlerimi yaktı. Göğsümde bir baskı, keskin ve rahatsız ediciydi. Öksürdüm. Öksürdükçe boğazımdaki yanma arttı. Sanki nefes almaya hakkım yoktu.

"Nefes almak bile bir yük bazen. Boğulmak, daha kolay."

Parmaklarımın arasından alınan sigara ile sırtımda bir el hissettim. Sıcak, ağır ve yargılayan bir dokunuş. Dolu gözlerimi kaldırdığımda, Özgür'ün yüzünde tanıdık ama sert bir ifade vardı. Kaşları çatılmıştı, bakışları ise hâlâ buz gibiydi.

"Yapma."

Sesindeki sertlik, içimde bir şeyleri daha da sıkıştırdı. Kaşlarımı çatarak ona baktım.

"Asıl sen yapma! Beni rahat bırak, en azından... kendime gelebileyim." Sesim titredi. Bu cümlede saklamaya çalıştığım kırılganlık, havada asılı kaldı. Özgür, burnundan sert bir nefes vererek güldü ama bu gülüşün keyifle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Soğuktu. Kopuktu.

"Dedi, psikolog adayı." diye sakince fısıldadı. Gözleri bir anlığına derinliklerime sızmak istermişçesine titrekçe sağ ve sol gözümde gezindi. "Bu yaptığının, travma sonrası stres bozukluğu demek olduğunu bilerek."

Yutkunarak gözlerimi kaçırdım.

Travma sonrası stres bozukluğu.

Kulağımda dönüp duran bu kelimeler, göğsümde soğuk bir boşluk yarattı. Özgür'ün gürültülü nefesini işitirken çenemdeki parmaklarını hissettim. Soğuk ve kararlıydı dokunuşu. Başımı kaldırmak zorunda kaldım. Gözleri gözlerime kilitlendi; karanlık, öfkeli ama bir o kadar da endişeli görünüyordu.

"Eflâl." Adımı söyleyişinde bir uyarı vardı. Ses tonu, şimdiye kadar duyduğum en ciddi hâline bürünmüştü. "Kendini yok etmene, hata yapmana izin veremem."

Bir an nefesim kesildi. Sözleri, kalbimin duvarlarına çarpıp yankılandı. Kaçacak yerim yoktu. Gözlerimi kaçırmak istedim ama çenemi tutan parmakları gevşemedi. "Bana bak." dedi, sesi bu kez daha yumuşak, daha derinden.

"Bunların hepsi geçici ama sen..." Sözleri havada asılı kaldı. Boğazındaki düğümü yutkundu, "geçici değilsin." diye fısıldadı. Birkaç saniye boyunca sadece birbirimize baktık. Üzerimize vuran, bulutların arasından sızmış güneşin ışığı, yüzünün sert hatlarını belirginleştiriyordu. Yavaşça parmaklarını çenemden çekti. Sanki dokunuşunun ağırlığını hâlâ orada hissediyordum.

"Bizim çocuklar eve geçti, gel eve gidelim. Alin ile biraz oturur konuşursun." dedi.

Bir süre hareketsiz kaldım. Sonra derin bir nefes aldım. Ciğerlerimi yakan havayı içime çektim. Başımı belli belirsiz salladığımda elimi eline doğru uzattım ama tutması için onu bekledim.

Özgür, bir an tereddüt etti. Gözleri elimdeydi. Elini ağırca elime yaklaştırdı. Parmakları, parmaklarımın arasından bir tüy misali sürtündü. Parmak boğumlarımız birbirine kenetlenirken, elimin soğukluğunu sanki dağıtmak istercesine sıkıca kavradı. Avucunun sıcaklığı, içimdeki boşluğa kısa bir süreliğine bile olsa sızdı.

"Hadi." dedi, sesi yumuşak ama kararlıydı.

Sessiz adımlarla sokağın sonuna doğru yürümeye başladık. Yolun kenarındaki çatlamış kaldırımların ve sararmış yaprakların sesi adımlarımıza karıştı. Özgür yanımda yürürken, avuçlarımın hâlâ onun sıcaklığıyla ısındığını hissediyordum. Bir süre sonra birden durdu. Başını yana çevirip bana baktı.

"Alin seni bekler, yani konuşmak için. Ama konuşmak istemezsen de sorun değil. Yeter ki..." derken durdu ve derin bir nefes alıp yürümeye devam etti. Birkaç adım daha attık. Sessizlik tekrar aramıza sızdı. Özgür'ün bitiremediği cümle zihnimin içinde dönüp duruyordu. Yeter ki ne? diye düşündüm. Kendimi sormaktan alıkoyamadım.

"Devamında ne söyleyecektin?" diye sordum.

Sokağın köşesine geldiğimizde, gölgelerin arasından süzülen rüzgârın taşıdığı kuru yapraklar, kar birikintileriyle ayaklarımızın dibinde sürüklendi. Evin önündeki demir kapının önünde Özgür aniden durdu, omuzları gerildi. Yavaşça bana döndü ve bu kez bakışları kaçamak değildi.

"Yeter ki susma."

Sözleri ağırdı. Her bir kelime, içimdeki boşluğa dokundu. Boğazımda bir düğüm oluştu. Ne diyeceğimi bilemeden ona baktım. Başımı çevirmek istedim ama bakışları beni tutuyordu.

"Biliyor musun?" dedi, dudaklarının kenarı acı bir gülümsemeyle kıvrıldı. "Bazen en büyük savaş insanın kendi içinde verdiği oluyor. Kaybetmemeni istiyorum, Eflâl."

Adımı söyleyişinde bir sahipleniş vardı. Bu, duymaya ihtiyacım olan bir tınıydı. Yutkundum. Kelimeler boğazıma takıldı. Bir an için ona sarılmak istedim. Annemin durumundan dolayı kabul ettiğim teklifin sahibine teşekkür etmek istedim. İçine saplandığım balçığın içinden kurtulamayacağımı biliyordum.

Parmakları yavaşça parmaklarımın arasından çekildi. Elinin yokluğuyla avuçlarım yeniden soğudu. Özgür birkaç adım attı, demir kapıyı açıp içeriye girdi. Kapıyı geçmem için tuttu. Gözlerine bakmadan evin bahçesine girdiğimde demir kapıyı kapanması için bıraktı. Önümden yürümeye başladıktan sonra arkasını dönmeden konuştu.

"Biliyorum, her şeyin üstüne yürümek kolay değil ama yalnız değilsin," dedi ve cebinden anahtarı çıkartıp kapıyı açtı. Eve girdiğimizde herkes salonda toplanmıştı. Alin, burukça gülümseyerek bana baktığında derin bir nefes aldım. Hiç tanımadığım biriyle konuşmak beni daha iyi yapar mıydı?

Bunu yaşamadan bilemezdim.

"Alin," diye seslendiğimde Alin, neredeyse zıplayarak oturduğu yerden kalktı. Hatta o kadar aceleci davranmıştı ki Tuna'nın elinde tuttuğu bardaktaki sıvının dökülmesine neden olmuştu.

"Kızım yavaş aaa!"

Ateş, Bartu ve Aybars kısık sesle gülüştüklerinde yutkundum ve yeniden derin bir nefes aldım. Alin, koşarak yanıma geldiğinde gözleri iyice açılmış bir şekilde bana bakmaya devam etti. Alt dudağını bir an için kemirip ellerime uzandı. Tutmasına izin verdiğimde gülümseyerek gözlerimin en içine baktı.

"Moral gecesi yapalım mı, bugün, hep birlikte?" diye sorguladığında gülümsedim ve kafamı onaylarcasına salladım. Alin, bileğimden çekiştirerek üçlü koltuğa doğru yöneltti. Koltuğa devrildiğimizde kenarda duran siyah, yünlü pikeyi bacaklarımıza örttü ve kolunu omzuma atıp beni kendine doğru çekti.

Ateş, Bartu, Aybars, Tuna hatta Özgür bile şaşkınca bakıyordu. Özgür, yavaş adımlarla Tuna'nın yanına kurulduğunda Alin'in bana baktığını hissedip ona döndüm.

"Bugün seni kendime ayırıyorum. Dışarıda ne varsa unutacağız, tamam mı?" dedi.

Sesindeki neşeyi korumaya çalışsa da gözlerinde endişe vardı. Bunu hissettiğimde bir an içim burkuldu. Beni korumaya, iyileştirmeye ve kendime döndürmeye çalışıyordu. Hiç tanımadığım bir insanın bana bu kadar yakın olmasını beklememiştim.

"Tamam," dedim kısık bir sesle.

Ateş, sırıtarak başını öne eğdi.

"Vay, moral gecesi ha? Bizi sattın yine Alin Hanım."

Bartu kıkırdayarak başını salladı.

"Bizi boş verin siz, keyfinize bakın."

Özgür sessizdi. Kanepenin köşesinde oturmuş, dizlerini dirsekleriyle destekliyordu. Bakışları bir an gözlerime kaydı. Gözlerindeki o tanıdık karanlıkla karşılaştığımda kalbim bir an duraksadı. Sonra hemen bakışlarını kaçırdı.

Alin başını hafifçe yana yatırdı. "Ne bakıyorsunuz öyle? Film izleyeceğiz, saçma sapan dizilere güleceğiz, belki biraz dertleşiriz. Siz de gidin başka yerde eğlenin."

Aybars, şaka yollu bir şekilde elini kalbine götürdü. "Kalbim kırıldı Alin. Ama madem öyle, biz de erkek gecesi yaparız."

Herkes hafifçe gülerken Özgür, sessizce ayağa kalktı.

"Ben dışarı çıkıyorum." dedi kısa bir ifadeyle. Bir an göz göze geldik. Gitmesine engel olmalı mıydım? Ama sonra Alin'in omzumdaki sıkı tutuşunu hissettim. Özgür hızla evden çıkıp kapıyı kapatırken, içimde hafif bir sızı hissettim.

"Boş ver," dedi Alin kulağıma eğilerek. "O her zaman böyledir. Barbaros abiyi kaybettikten sonra hiç olmadığı bir insana dönüştü," dedikten sonra bana baktı. "Senin de dönüştüğü karaktere dönüşmenden korkuyor." diye usulca fısıldadı.

"Ne fısıldaşıyorsunuz kız siz?"

Tuna'nın sesiyle Alin, gözlerini kısarak ona alayla baktı.

"Sana ne be kart horoz?"

Tuna, Alin'in sözlerine alaycı bir kahkaha attı.

"Hop, hop! Moral gecesi dediniz diye bize laf mı sokuyorsunuz şimdi?"

Ateş kıkırdayarak devreye girdi.

"Tuna, seninle mi uğraşacaklar be? Bak, Alin bile seni ciddiye almıyor."

Tuna, gözlerini devirip kanepenin koluna yaslandı.

"Ne ciddiye alması ya," Alin'e döndü, "horoz moroz... neyse, ben bir kahve alayım. Belki ayılırım." dedi, sitemle. Tuna mutfağa yöneldiğinde Alin, başını hafifçe bana çevirdi.

"Özgür abi için söylediklerimi düşün, tamam mı?" dedi, "Onun değişimini gözümün önünde izledim. Senin de kendini kaybetmenden korkuyorum."

Sözleri boğazımda düğümlendi. "Ben... kaybolmam," dedim ama sesim yeterince ikna edici çıkmadı.

Alin, bir an gözlerimin içine baktı. Sonra kollarını daha sıkı omzuma doladı.

"Umarım."

O sırada Tuna, elindeki iki kahve fincanıyla geri döndü.

"Bakın size ne getirdim?"

Fincanı havaya kaldırdı.

"Kahve mi? Bravo Tuna. Dünya barışı için büyük bir adım." diye alay etti Bartu.

Alin, göz devirdi.

"Tamam çocuklar, hadi film açıyoruz. Kalmak istiyorsanız da gereksiz muhabbet istemiyorum."

Aybars kumandayı eline aldı.

"Ne açıyoruz? Romantik mi, aksiyon mu?"

Alin gözlerini devirerek, "Tabii ki romantik. Eflâl'in bu geceye ihtiyacı var," dedi.

Tuna, başını iki yana salladı.

"Of, aşk meşk mi şimdi ya?"

"Kes sesini Tuna." Alin gözlerini kısarak baktı. "Moral gecesi kuralları geçerli. Ya katlanırsın ya da gidersin."

Tuna'nın mızmızlanmaları eşliğinde film açıldı fakat ben ekrana bakarken, aklım Özgür'ün kapıyı çarparak çıkışında ve Alin'in söylediklerinde kalmıştı.

"Senin de dönüştüğü karaktere dönüşmenden korkuyor."

Bu cümle zihnimin derinliklerinde yankılanırken, Özgür'ün kaybolan bakışlarını ve annemin hastane odasındaki zayıf bedenini düşündüm.

Acaba gerçekten kayboluyor muydum?

Televizyonun ekranından yayılan solgun ışık, duvarlarda titrek gölgeler çiziyordu. Zaman, hasarlı bedenimin etrafında dolanıyor, sanki beni alıp sürüklemeye çalışıyordu. Görüntüdeki insanlar gülüp eğlenirken, zamanın sessiz akışına eşlik ediyorlardı. Fincandaki kahveler bitti, kaselere konulan abur cuburlar bir ara Tuna ile Alin'in arasında havada uçuştu. Onların çocukça kavgasına gülerek baktım. Kahkahalar yankılandı önce sonra yavaş yavaş azaldı.

Bir noktadan sonra sesler bulanıklaştı. Sanki hepsi uzak bir yerden geliyordu. Tuna bir şeyler söyledi, Bartu hafifçe gülümsedi. Alin omzuma dokunduğunda, parmaklarının sıcaklığı bile yabancı geldi. Perdelerin arasından giren gün ışığı, ağır adımlarla akşamın turuncusuna dönüştü. Sonra, gökyüzü geceye teslim oldu. Şehrin sokak lambaları yanarken, dışarıdan ara sıra gelen araba sesleri bu sessizliği bölüyordu.

Saatin kaç olduğu umurumda değildi. Zamanın üstümden geçmesine izin verdim. Sanki her saniye, içimde açılan boşluğu daha da büyütüyordu. Tuna, "Ben yatıyorum," diye mırıldandı. Ardından Bartu ve Aybars, sessizce mutfağa yöneldi. Kalan fincanların birbirine çarpan sesleri bir anlığına uykumu böldü.

Alin yanıma yaklaştı. Gözlerinde, kelimelere dökemediği bir şey vardı. "İyi misin?" demedi ama bakışı yetti. Başımı hafifçe salladım. Söyleyecek ne kalmıştı ki? Gülümsedi. Üzerime yünlü battaniyeyi çekti ve sessizce gitti.

Geriye sadece ben kaldım.

Koltuğa uzanırken dizlerimi karnıma çektim. Televizyonun ışığı tavanda silik yansımalar oluşturuyordu. Sokağın sessizliği, odanın içine doldu. İçimde bir yerde, saatler hala ağır ağır ilerliyordu. Her nefes alışımda, sanki bir şeyin eksildiğini hissediyordum. Zaman durmuştu belki ama ben hâlâ o anın içindeydim.

Gözlerimin ağırlaştığını hissettiğim anda, sessizliği bozan bir tıkırtı duydum. Hızla irkilip koltuğun kenarına doğruldum. Loş ışıkta Özgür'ü gördüm; vestiyere yaslanmış, botlarını çıkarmaya çalışıyordu. Hareketleri ağır, dengesizdi. Başını kaldırıp bana baktı. Gözleri yarı kapalıydı; bakışları bulanık, sesi boğuktu.

"Sen hâlâ uyumadın mı? Bizimkiler nerede?"

Sorusundaki dalgalanmayı fark ettim. Sarhoştu. Hem de fazlasıyla.

"Uyuyamadım ama onlar yukarıya çıktı." Sesim, boğazımdaki düğümden sıyrılırken kısık çıkmıştı. Özgür, hafifçe güldü; kuru ve anlamsız bir kahkahaydı bu. Sonra sendeleyerek salona girdi. Yürüyüşü, geceyle birlikte ağırlaşan havaya uyuyordu.

"Garip..." diye mırıldandı, "Herkes dağılmış ama sen her şeye rağmen buradasın."

Koltuğun yanına geldiğinde birkaç saniye boyunca bana baktı. Gözlerindeki bakış, yabancıydı. Sanki beni tanımaya çalışıyordu. Sonra birden adım attı ama fazla hızlı ve dengesizdi. Bir an kontrolünü kaybetti.

"Özgür!"

Tüm bedeninin ağırlığı üzerime yığıldı. Kalbim, göğsümün içinde sanki yerinden fırlayacakmış gibi çarpmaya başladı. Gözlerim sonuna kadar açıldı. Özgür'ün nefesi yanaklarımı yaladı. Sıcak ve alkol kokuyordu. Nefes almaya çalıştım ama göğsüm sıkışmıştı. Gözlerim onun gözlerine kilitlendi. Kıstığı kirpiklerinin ardındaki bakışları sersemlemişti. Gözleri dudaklarıma kaydığı an kaşlarını çattı.

"Bunlar," diye fısıldadı, sesi o kadar alçaktı ki bir anlık nefes gibi hissettirdi, "o gece daha renkliydi. Neden solmuşlar ki?"

Kelimeleri, dudaklarımı sanki zar zor geçen bir nefes gibi okşadı. Bir elim, refleksle göğsüne dayandı. Onu itmek için mi, yoksa orada durmasını sağlamak için miydi, bilmiyorum.

"Özgür... kalk." Sesim çatlamıştı. Kalbimin gürültüsü kulaklarımı dolduruyordu ama o yerinden kıpırdamadı. Bakışları hâlâ dudaklarımda, kaşları çatık, ifadesi karmaşıktı.

"Renkler... kaybolmamalı Hera," diye mırıldandı tekrar. Parmak uçları, farkında olmadan yanağıma hafifçe dokundu. Dudaklarımı araladım ama kelimeler çıkmadı. Bedenim donmuştu. Zaman durmuştu sanki ve o an, Özgür'ün başı yavaşça omzuma düştü. Ağır nefesleri kulağımın dibinde yankılandı. Uyuyakalmıştı.

Bir anlığına öylece kaldım. Kalbimin deli gibi atışı, salonun sessizliğinde yankılanıyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ama göğsüm hâlâ yanıyordu. Göğsünde kalan ellerim aramızda sıkışıp kalmıştı. Avcuma vuran kalbinin ritmine odaklandım. Sanki onun kalbiyle benimki, aynı karmaşık melodiye ayak uyduruyordu. Göğsümdeki baskı, Özgür'ün ağırlığından mı yoksa zihnimde dolaşan karmaşık düşüncelerden mi kaynaklanıyordu, emin değildim.

Özgür, derin bir nefes aldı. Yüzü, boynumun hemen dibindeydi. Sıcak nefesi tenime dokunduğunda ürperdim. Tam o an, uyandı sandım. Kaşları hafifçe çatıldı, dudakları kıpırdadı ama gözlerini açmadı.

"Renkler..." diye mırıldandı yine, sesi boğuk ve uykulu.

Bu fısıltı, zihnimde yankılandı.

O gece...

Kalbim yeniden hızlandı. O geceden kastı neydi? Sesi, bir sırrı ifşa edecekmiş gibi alçak ama bir o kadar da tehlikeliydi. Yavaşça ellerimi çekmeye çalıştım ama hareketimle birlikte Özgür kımıldandı. Başını hafifçe kaldırdı. Göz kapakları yarıya kadar aralandı, bakışlarımız buluştu. Gözleri karanlıkta parlayan puslu bir şafak gibi görünüyordu; sıcak ama tehlikeli. İçinde kaybolacakmışım gibi hissettiğim girdaplar, dudaklarıma kayarken nefesimin daraldığını fark ettim.

Kaşları bir kez daha çatıldı. Özgür'ün gözleri, dudaklarımdan gözlerime, sonra tekrar dudaklarıma kaydı. Nefes alışverişi yavaşlamıştı ama aramızdaki hava yoğunlaşmıştı; her şey ağır çekimde gibiydi. Başını biraz daha eğdi, mesafe tehlikeli derecede azalmıştı. Kalbimin deli gibi atışını bastırmaya çalıştım ama göğsümdeki çarpıntı kulaklarımda yankılanıyordu.

"Bunlar hâlâ soluk..." diye yineledi, bu kez daha yumuşak, daha boğuk bir sesle. Dudaklarının arasından çıkan sıcak nefes yüzüme çarptı. Bedenim donmuştu. Nefes almakta zorlanıyordum. Özgür'ün başı ağır ağır bana yaklaşırken, gözleri hâlâ aynı dikkatle beni inceliyordu. Sanki bir cevap arıyor, bir işaret bekliyordu.

Dudaklarımız neredeyse birbirine değecekti. Zaman durmuş gibiydi. Tam o an, Özgür'ün gözleri yeniden hafifçe kısıldı ve bir an için tereddüt etti. Dudakları, birkaç santim ötemde asılı kaldı. Kalbim, göğüs kafesime sığmıyordu. "Her öpücük, iyileşmenin bir adımı, geçmişin acılarının bir nebze olsun dindirilmesi, ruhun daha geniş bir alanda özgürleşmesidir." dedi, zihnimin içindeki kadın. "Öp onu."

Bir anlık cesaretimle dudaklarımı, onun soğuk dudaklarına dokundurup geri çektim. İçinde kaybolacakmışım gibi hissettiğim girdaplar büyüyerek donakaldı. Sesli bir yutkunmasını işittiğimde küçük bir öpücük daha kondurdum. Özgür, gözlerini ağırca kapattı ve burnundan sert bir soluk çekerek dudaklarını dudaklarıma bastırdı.

Üst dudağını aceleci bir şekilde dudaklarımın arasına sıkıştırdı. O an, her şeyin hızla değiştiğini, aramızdaki her mesafenin ortadan kaybolduğunu hissettim. Onun baskısı, beni biraz daha yakına çekiyor, ama aynı zamanda içimdeki korkuları daha da derinleştiriyordu. Dudaklarındaki sertlik, bana hem bir sınav hem de bir meydan okuma gibiydi. Her hareketi, her dokunuşu, beni daha da içine çekiyordu ama o çekim; bir yanda beni boğuyor, bir yanda ise kendimi daha çok aramamı sağlıyordu.

Alt dudağımı dişlerinin arasına alıp ezdi ve dilini bir yılan bir ruhumun içine sızdırmak istermişçesine ağzımın içine sızdırdı. Dilinin ağzımın içinde gezdiğini hissetmek, onu daha yakın ve daha uzak yapıyordu. O kadar yakındı ki, bedenimdeki her kıpırtıyı duyabiliyor ama aynı zamanda beni bir o kadar yabancılaştırıyordu. Sanki ruhumda bir boşluk oluştu, bir yanda ona teslim olma isteği, bir yanda kendimi kaybetme korkusu vardı.

Sağ eli saçlarımın içine girerken, karnımın üzerindeki baskısını fark edebiliyordum. İlk öpüşmem değildi elbette ama hissettiklerim farklıydı. Karnımın üzerindeki baskının ne olduğunu bilecek kadar kitap sever ama yaşamamış biri olarak korkaktım. Gözlerinin üzerine örtülü göz kapakları bir çarşaf misali üzerinden çekildiğinde bir an için, dudaklarımdaki dudakları duraksadı.

"Bir yudumda değil, bin susuşta içtim seni," deyip yutkundu ve üzerimden bir hışımla kalkıp merdivenlere doğru yürüdü. Bedenini yalpalayarak yukarıya sakladığında öylece donakaldım. Kalbim hâlâ hızlı atıyor ve biraz önce yaşadığım anın sıcaklığını dudaklarımda hissediyordum. Aramızdaki çekimin farkına varmıştım. Bunun beni mahvedeceğini biliyordum ama sonumuzun ne olacağının farkında değildim.

🎲

Elimdeki ince belli bardaktan yükselen buhar, yüzüme hafif bir sıcaklık verdi. Çayın buruk tadı, dilimin ucunda ağır ağır dağılırken sessizlik hâkimdi. Karşımdaki sandalyede oturan Alin, ince parmaklarıyla tuttuğu ekmeği yavaşça tabağıma bıraktı. Çikolata, ekmeğin üzerine sürülmüş bir gülümseme gibi parlarken Alin'in yüzündeki mutlu ifade dikkatimden kaçmadı.

"Teşekkür ederim," diyerek kıkırdadığımda Alin, göz kırptı.

Dün gece ayrıntılı olarak sohbet edememiştik ama onunda bizim üniversite olduğunu ve psikoloji okuduğunu öğrenmiştim. Bizim alt sınıfımızda okuyordu ve benden bir yaş küçüktü. Ona rağmen sıcakkanlı davranıyordu. Beni hiç tanımamasına rağmen saatlerce sıkıca sarılmış ve beni iyi etmek için elinden geleni yapmıştı.

Onu kırmamak adına çikolatalı ekmeği alıp çiğnemeye başladım. O sırada merdivenlerden gelen adımlar dikkatimizi dağıttı. Tuna, esneyerek aşağı iniyordu. Gözlerinin altı morarmış, saçları darmadağındı. Bir önceki geceden kalma yorgunluk, her adımına işlemişti sanki. Merdivenin son basamağına geldiğinde, başını hafifçe yana eğip gözlerini ovuşturdu.

"Dün gece namusum elden gidiyordu." dedi, sesi boğuk ve kırık. Aybars, Ateş ve Bartu, sesli bir şekilde kahkaha attıklarında Alin ve benim kaşlarım çatılmıştı.

"Ne oldu ki dün gece?" diye sordu, Alin. Tuna, kafasını iki yana sallayıp Alin'in yanındaki boş sandalyeyi çekti ve oturup sandalyeyi masaya doğru yaklaştırdı.

"Özgür yarınlar yokmuş gibi içmiş, çakmak çaksam patlayacaktı. Üzerime yıkıldı hayvan. Tam beni mıncıklayacaktı ki elinden zor kurtuldum."

Tuna'nın cümlesiyle bir an için ağzımdaki lokmadan boğulacaktım. Ağırca çiğnemeye devam ederken zihnimdeki görüntüler yerini koruyordu. Acaba onu öptüğümü ve bana karşılık verdiğimi hatırlıyor muydu? Kalbimin ritmini bastırmak ve ağzımdaki lokmayı yutabilmek için çayıma uzandım. Bir yudum alıp geri masaya bıraktım. Boğazımda takılıp kalan çikolata tadı, şimdi yalnızca tatsız bir hatıraya dönüşmüştü.

Merdivenlerde yeniden bir ses duyduğumuzda gelen kişinin kim olduğunun farkındaydım. Her ne kadar bakmak istesem de o an için kendimde bir cesaret kırıntısı bulamadım. Dün gece öperken öyle demiyordun cengâver?

Sen dedin ya salak!

"Günaydın Özgür abi!"

Alin'in bir anda bağırmasıyla yerimde sıçrayıp Alin'e baktım. Tuna'nın, çatık kaşlarıyla Alin'e baktığını gördüm. Uykulu gözlerini kırpıştırıp kafasını iki yana salladı.

"Sabah sabah bu enerjiyi nerede buldun sen?" diye sorduğunda Alin, omzunu silkti ve çikolatalı ekmeğini yemeğe devam etti. Göz ucuyla Özgür'e baktığımda en baştaki sandalyeyi çekip oturmuş ve ellerini şakaklarına yaslamıştı.

Bartu, kaşlarını kaldırıp Özgür'ün omzuna dokundu. "Öz, başın mı ağrıyor?" diye sorduğunda Özgür, ellerini şakaklarından çekti ve gözlerini açıp Bartu'ya baktı. Gözlerinin beyazları kırmızı, ince kablolarla örülmüştü. "Biraz." diye cevap verdiğinde Tuna, Alin'e döndü.

"Ağrı kesici getirsene gülüm. Bir şeyler yedikten sonra içsin." dedi ve ardından sırıtarak Özgür'e baktı, "Dün gece ırzıma geçiyordun pis sapık."

Alin, masadan kalktığında benim bakışlarım Özgür'de takılı kalmıştı. Özgür, sağ dirseğini masaya yaslayıp sol dirseğini masada dikleştirdi. Sol avcunu havaya doğru açıp kaşlarını kaldırdı.

Kafasını iki yana sallarken, "Eve nasıl geldiğimi bile hatırlamıyorum Tuna, neyden bahsediyorsun?" dedi ve ardından havadaki sol dirseğini sağ dirseğinin üzerine koydu. Dudakları aralanırken artık ne dediğini duymamaya başlamıştım. Kalbim bir anlığına duracak gibiydi. Eve nasıl geldiğimi bile hatırlamıyorum. Bu cümle kafamda tekrar tekrar yankılandı. Gerçekten hatırlamıyor muydu, yoksa hatırlamıyormuş gibi mi yapıyordu?

Elimi çay bardağına uzatıp bir yudum çay aldım ama boğazımdaki düğüm hâlâ çözülmemişti. Bardağı yerine koyduğumda Alin, bir bardak su ve ağrı kesici ile geri döndü. Özgür'ün önüne bırakıp yeniden sandalyesine çöktü. Çayından bir yudum alırken bakışları benim gözlerime takıldı. Kaşlarını hafifçe kaldırıp indirdiğinde gözlerimi kıstım.

Dün gece sizi görmüş olabilir mi?

Tek kaşımı kaldırdığımda minik bir tebessüm etti ve elindeki çay bardağını bırakıp şakağını kaşıdı. Gözlerim büyüyüp küçüldüğünde yutkunup dirseklerimi masaya yasladım. Parmaklarımı çıtlattığımda Alin, gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıp elindeki çay bardağını masaya bıraktı.

"Bugün okul yok, benimle alışverişe gelir misin, Eflâl?" diye bir anda sordu. Sesi, sabahın sessizliğini yarıp geçen neşeli bir melodi gibiydi. Gözlerinde güneşin ilk ışıkları gibi parlayan bir sevinç vardı; bu masumiyeti görmek içimde beklenmedik bir sızı yarattı.

Tuna, bir anda bana döndü. Yüzündeki mimikler, birbirine karıştı. Sanki bu anı yaşamış ve kimsenin de yaşamasını istemiyormuş gibi bana baktı.

Ağlamaklı bir ses tonuyla, "Lütfen hayır de, Alin'i kontrol etmek çok zordur," dedi ve kaşlarını kaldırdı. Gözlerinin kenarında beliren çizgiler, sitemkâr bir ağırlık taşıyordu. Sanki bu sözler, yalnızca bir alışveriş isteğinin ötesinde, daha derin bir hikâyenin ipuçlarını veriyordu.

Değişiklik iyi olabilirdi. Biraz kafamı dağıtmak belki de bu boğucu duygulardan kaçışın yoluydu. Alin'e bakıp gülümsedim; o masum, mavi gözlerin içinde kendi karmaşamın yansımasını gördüm. Kalbimde bir yer, o gözlerde gördüğüm saflığın ne kadar kırılgan olduğunu fark ederek ürperdi.

"Olur ama öncesinde bir yere uğramam gerek." dedim. Sesimin tonunda belirsiz bir kararlılık vardı; kendimi bile ikna edemediğim bir cesaret. Bu kelimeler dilimden dökülürken, içimde yükselen karmaşayı bastırmak için harcadığım çaba sesime yansıyordu.

Alin, tam bir şey söyleyecekken Özgür'ün sorusu kulağıma nüksetti.

"Nereye uğrayacaksın?"

Hafifçe yutkundum. Boğazıma bir düğüm yerleşmişti. Bakışlarımı ona çevirdiğimde, bana bakmadığını fark ettim. Elleri, kahvaltılıklara uzanırken yüzüne gölgeler düşüyordu. Duruşu sakin görünse de altında başka bir fırtına gizliydi. Sanki saklamaya çalıştığı duygular, odadaki hava kadar ağırdı.

Dudaklarımın kenarı kıvrıldı; nedenini bilmediğim bir alaycılıkla. Bu mesafe, bu görmezden geliş içimde tanımlayamadığım bir sızı bıraktı. Bu soğukluk, belki de aramızdaki görünmez duvarın ilk taşlarıydı.

"Bu seni hiç ilgilendirmez." dedim ve ellerimi masaya yaslayıp sandalyeyi gürültülü bir şekilde ittirdim. Metalin zemine sürtünüş sesi, odanın sessizliğini keskin bir bıçak gibi kesti. Ayağa kalktığımda gözlerim Alin'e çevrildi. O an, ilk defa bir mavinin beni hayranlıkla izlediğini fark ettim. Aynı renge sahip gözlere olan kişi gibi bakmıyordu. Sanki koyduğum tavırdan gurur duymuş gibiydi. İçimde bir yerin daha çöktüğünü hissettim. Bu gurur, yalnızlığımı derinleştiriyordu.

"Bana ödünç kıyafet verebilir misin?" diye sorguladım.

Alin, yerinden zıpladı; coşkusu dalgalar gibi yayıldı. Bileğime asıldı, parmaklarının sıcaklığı, buz gibi soğuk içsel boşluğuma bir anlık da olsa dokundu. Onunla birlikte merdivenleri tırmanırken, her adımda arkamda bıraktığımı sandığım duyguların ağırlığını hissettim. Özgür'ün odasının hemen yanındaki odaya girdik.

Dün gece burada uyumuş olmalıydı. Bileğimi henüz bırakmamıştı. Alin, bileğimi hâlâ tuttuğunu fark edince kıkırdayarak bıraktı ve gözlerini benimkilere çevirdi. Yüz mimiklerine çekingen bir tavır takındığında bizi gördüğünü anlamıştım. Biz? Çok çabuk mu kabullendin?

Gözlerimin yere devrildiğini fark ettim. İçimde, bastırmaya çalıştığım hisler yumak gibi dolanıyordu. Özgür ve benim aramda bu olmamalıydı. Yaşanmamalıydı. Bu yanlışın yükü, omuzlarıma binen görünmez zincirler gibiydi. Alin'e geri baktığımda kaşları kalkık bir şekilde bana bakmaya devam ediyordu.

"Kendini zorlama Alin, gördüğünü belli ediyorsun." Omzumu silktim. Sesim sertti ama kırılgandı. "En azından bana karşı."

Alin, kaşlarını büzdü. Derin bir nefes aldı; nefesi, sanki içinde biriken tüm soruları taşıyordu. Dudaklarında buruk bir tebessüm oluştu. Gözlerindeki masum merak, yerini derin bir hüzne bırakmıştı.

"Pişman mısın?" diye sordu.

Sessiz kaldım. O an içimde büyüyen baskı, göğsümün ortasında ağır bir taş gibi oturdu. Kalbim sanki damarlarından kopuyormuş gibi ağrıyordu. Pişman değildim. Çünkü onu ben öpmüştüm. Ama beni üzen neydi? İçimde yankılanan o sessiz soru, cevapsız kalıyordu.

Beni pişman olmam gerekiyormuş gibi hissettiren neydi?

Alin, cevabımı beklerken gözlerinde umutla korku arasındaki ince çizgide dans eden bir ifade vardı. Bu ifade, bir anlık bir dokunuşla bile paramparça olabilecek bir cam parçası gibi narindi.

"Ne diyeceğimi bilmiyorum dersem yalan söylemiş olmam. Gerçekten bilmiyorum," dedi.

Burnumdan hafifçe nefes vererek güldüm. Kahkahamda acı bir titreme vardı. Elimi omuzlarına bıraktım; parmak uçlarımda hissettiğim hafif titreme, içimdeki boşluğu yankıladı. O an, bu dokunuşun gerçekte ne kadar çok şeyi ifade ettiğini fark ettim.

"Bir şey demene gerek yok Alin. Dün gece öylesine bir geceydi. Evet, aramızda benim bile farkında olduğum bir çekim var ama bu sadece Andromeda'dan ibaret bir çekim ki," deyip bir adım geri çekildim. Sözlerim soğuk ve keskin döküldü. "Yakında bu iş bitecek ve yollarımız ayrılacak."

Alin'in gözleri açıldı. Şaşkınlıkla aralanan dudakları, içinden geçen itirazı söyleyemedi.

"Ne, nasıl? Neden?" Kafasını iki yana salladı. "Lütfen, kalman gerek Eflâl. Sen çok iyisin. Yani tamam, seni oyun oynarken görmedim ama abimin anlattığına göre çok iyiymişsin ve şanslıymışsın."

Bir anda içimdeki duvar çöktü. Sanki yıllardır bastırdığım her duygu o an taşmıştı. Kalbimin derinliklerinden yükselen ses, sonunda özgür kalmıştı.

"Alin, benim annem öldü." dedim. Sesim titrek, kırılgandı. Gözyaşlarımın sıcaklığı yanaklarımdan süzüldü. "Benim kendime bir yol çizmem gerek. Psikolog öğrencisiyim ama daha kendime bile çare bulamıyorum. Hayatım bir bok çukurunun içine sürüklenmek üzere ve ben bunu kaldıramam. Kendi ayaklarımın üzerinde durmam gerekli."

Alin'in yanaklarına dökülen yaşları gördüm. Karşımda bir ayna var gibiydi. O mavi okyanus gözler, derin bir uçurumdan aşağıya doğru akıyordu. Bu acı, yalnızca ona ait değildi; ikimizin de ortak yarasıydı.

"Tuna ile ben de kaybettik annemizi." dedi, gözlerini kapatarak. Kirpiklerinden süzülen yaşlar, yüzüne sanki acının ince çizgilerini çiziyordu. "Seni anlıyorum. Bence benden başka kimse anlayamaz. İnsan nereden yaralandıysa, bir başkasında da gördüğünde yarası yeniden kanar. Acıyı anlamaya başlar."

Kollarımı açtım. Alin, hiç tereddüt etmeden sarıldı. Alnımı omzuna bastırdım. Onun sıcaklığı, içimdeki soğukluğu kısa süreliğine de olsa eritti. Kalbimin attığını hissettim; bu anın samimiyetinde, acının ağırlığının paylaşıldığını fark ettim.

"Gitme Eflâl, kal. Emin ol pişman olmayacaksın."

Sessizce sarılmaya devam ettim. Kelimeler artık yetersizdi; sadece kalp atışlarımızın sessizliği birbirine dokunuyordu. Ve belki de o sessizlik, her kelimeden daha çok şey anlatıyordu. Birbirimizden ayrıldığımızda titrek, derin bir nefes aldı. Gözleri, sanki sonsuz bir boşluğun kenarına tutunuyormuş gibi üzerimdeydi.

"Sen duşa gir, ben de sana kendimden kıyafet vereyim, olur mu?" dedi, ses tonu yumuşak ama ardında sakladığı kederle doluydu.

Kafamı hafifçe sallayıp kendimi banyoya sakladım. Banyoya adımımı attığımda, soğuk duvarların yansımaları üzerime çöktü. Ellerim lavabonun mermer tezgâhına yaslandığında aynada kendime baktım. Gözlerimde sanki bir yabancı vardı. Sanki biri bilerek canımı acıtmaya çalışıyordu. Ellerimin titremesine engel olamadım. Parmaklarımın beyaz mermer üzerinde nasıl cansızca durduğuna, tırnak diplerimin solgunluğuna takıldı gözlerim. Kalbimin her atışı, kaburgalarımı zorlayan sessiz bir çığlık gibiydi.

Su cildime değdiğinde, sıcaklığın bile içimdeki soğukluğu eritmediğini fark ettim. Duşun altında geçen her saniye, zihnimde dolanan düşüncelerle daha ağırlaştı.

Duşumu alıp havluya sarındım ve odaya geçtim. Hafif buharın etkisiyle odanın camı hafifçe buğulanmıştı. Alin, yatağın üzerinde oturmuş bana bakıyordu. Bakışları, içinde kaybolduğum denizler gibi derin ve sorgulayıcıydı. Ayağa kalkıp arkasını döndüğünde, yatağın üzerindeki kıyafetleri gösterdi.

Sessizliğin arasından bir gülümseme sızdı. Onun seçtiği mavi balıkçı kazağı ve siyah kot pantolon, bir başkası için sıradan görünebilirdi ama o an, sanki içimdeki parçaları bir araya getirecek bir kabuk gibiydi. İç çamaşırlarını giyinip, mavi balıkçı kazağını üzerime geçirdiğimde yumuşak dokusu tenime değdi. Pantolon kumaşının sıcaklığı, bir anlığına bile olsa içimdeki boşluğu örttü.

"Hazırım." dediğimde Alin, bana doğru döndü.

"Araba ehliyetin var mı?" diye sorduğunda kafamı salladım.

Gülümsedi.

"O halde bizi bırakmamalarını sağlayacağım. En azından senin ehliyetin var ve bizi gideceğimiz yere sen götürürsün."

Kafamı ağırca salladım. İçimde beliren hisler karmaşıktı. Kendimi toparlamaya çalışırken, Alin'in varlığı bir nebze olsun yükümü hafifletiyordu. Ancak hâlâ önümde belirsiz bir yol uzanıyordu ve bu yolun sonu karanlığa benziyordu. Derin bir nefes aldım, ciğerlerime dolan hava bile ağır geliyordu.

Kenarda duran kabanımı alıp üzerime giydim. Kumaşın soğukluğu tenime dokunduğunda içimdeki ürpertiyi bastırmaya çalıştım. Alin ile birlikte odadan çıkıp aşağıya indiğimizde, bakışlarım salonda gezindi. Salon, sessiz bir tiyatro sahnesi gibi; herkes bir rol üstlenmiş, sahne ışıkları yanacak anı bekliyordu.

Özgür, arkası dönük bir şekilde tekli koltukta oturuyordu. Omuzları biraz çökmüş, düşüncelerine gömülmüş gibiydi. Yanındaki tekli koltukta Bartu, bacak bacak üstüne atmış, sessizliği izliyordu. Bartu'nun karşısında ise Ateş, dirseklerini dizlerine dayamış ve yere bakıyordu. Gözlerinde bir şeyler saklıydı; belki de söylenmemiş cümleler.

Ateş'in sağındaki tekli koltukta Aybars oturuyordu. Parmak uçları, koltuğun kenarına ritmik bir şekilde vuruyordu; sabırsızlık mıydı bu, yoksa başka bir şey mi? Ayakta, elleri cebinde bekleyen Tuna, sessizliği yırtan bir bakışla bize döndü. Gözleri, dalgalı bir denizin ortasında yolunu kaybetmiş bir gemi gibiydi.

Tuna, önce bana baktı; gözlerinde sorgulayan ama bir o kadar da endişeli bir ifade vardı. Sonra, Alin'e çevirdi bakışlarını. Kaşları yavaşça çatıldı, sanki Alin'in gözlerinin içine bakarak yanıt arıyordu.

"Ağladın mı sen?" diye sordu Tuna, sesi salonun sessizliğinde yankılandı. Gözleri bana çevrildi. "Nız mı siz?"

O an Özgür'ün yüzü, sağ omzuna doğru hafifçe çevrildi. Sanki Tuna'nın sorusunu duymuştu ama yüzleşmeye cesareti yokmuş gibiydi. Salonun ağırlığı daha da arttı; herkes bir şey söylemeyi bekliyor ama kelimeler dilin ucunda donup kalıyordu.

Gülümsemeye çalıştım ama dudaklarımın kıyısındaki o titrek kıpırtı, ruhumdaki kasveti gizleyemedi. Ellerimi kabanımın ceplerine soktum; parmaklarım avuçlarımda yumruk oldu. Soğuk kumaşın dokusu, içimde buz gibi bir boşluğu yansıtıyordu. Parmaklarımın eklemleri gerildi, tırnaklarım avuç içlerime battı.

"Travma sonrası stres bozukluğu yaşıyorum." Sesim beklediğimden daha kısık ve kırılgandı. "Kardeşine yansıttığım için üzgünüm."

Özgür'e göz ucuyla baktığımda yan profili, içindeki fırtınayı ele veriyordu. Çenesi sertleşti, dişlerini sıkarken yanağındaki kaslar belli belirsiz seğirdi. Şömineye odaklı gözlerinde öfkenin mi, yoksa çaresizliğin mi gölgesi vardı, ayırt edemedim.

Birden Alin'in ellerini havada gelişigüzel salladığını gördüm; sesindeki hafiflik, ortamın kasvetini dağıtmaya çalışır gibiydi.

"Aman canım sizde, hah. Neyse abi, biz Eflâl ile gideceğiz. Yani, Eflâl arabayı kullanacak. Ehliyeti varmış, senin gelmene gerek yok."

Alin'in sözleri havada bir çatlak gibi yayıldı. Tuna'nın gözlerinin kısa süreliğine Özgür'e kaydığını fark ettim. Sessiz bir anlaşma mı vardı aralarında? Özgür, Tuna'ya bakıp başıyla bizi işaret ettiğinde kaşlarımı çattım. İçimde bir huzursuzluk kabardı. Bu da ne demek oluyordu?

Tuna ağır adımlarla bize yaklaştı. Her adımı sanki yere kazınmış bir kararlılığın izini bırakıyordu. Alin, sağ elini hızla Tuna'ya uzattı. "Sana bizimle gelmemeni söyledim."

Tuna, bir anlığına durdu. Kaşları çatıldı, yüzüne gölge gibi bir ciddiyet yerleşti.

"O halde siz de bir yere gitmiyorsunuz hanımlar," dedi.

Bir saniyelik sessizlik. Sonra içimde biriken öfke, dudaklarımda alaycı bir gülümsemeye dönüştü. Sinirden gülmeye başladım. Kahkaham, odanın sessizliğinde yankılanırken içimdeki kaosu gizleyemiyordu. "Ne yani?" dedim, sesim titreyen bir meydan okuma gibiydi. "TSSB yaşıyorum diye araba kullanamaz mıyım? Korktunuz mu?"

Beynimin içinde sarsıcı bir gürültü yükseldi. Sanki her düşünce, her an bir çöküşe sebep olabilecek çatlaklar açıyordu. Biraz daha bastırsalar, yıkılacaktım ama gülümsemeye devam ettim. Çünkü bazen, bir yıkımın en iyi maskesi yine bir gülümseme oluyordu.

Alin, Tuna'nın koluna hafifçe dokundu. "Abi biraz konuşabilir miyiz?" diye sordu. Tuna, bakışlarını benden çekmeden kaşlarını hafifçe yukarıya kaldırdı.

"Hayır Alin. Ne diyeceğini biliyorum ve eğer gitmek istiyorsanız, sizi ben bırakacağım." dedi, sesi sert ama içindeki kısıtlanmış kaygıyı sezebiliyordum.

O anda içimde bir çöküş daha oldu. Her şeyin beni ezmesine izin veremezdim ama bu çöküş, onu engellemek için harcadığım gücü daha da azalttı. Gülümseme hala dudaklarımda ama ne kadar gerçekti, kimse bilmiyordu. Kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim.

Yanaklarımı geren gülümsemenin ağırca bir balon misali söndüğünü hissettim. Kelimeler duraksadı, beni izleyen kadın ne yapacağını bilemez bir hâlde arkasına yaslanıp beni izledi. Sanki bana ait cümleleri bulamıyor gibiydi. Yüzündeki buhranlı ifadeyi çözemiyordum.

İlk defa o bile ne yapacağını bilmiyordu.

Kendimi özgür hissetmiyordum.

"Oğuzhan, biraz konuşabilir miyiz?"

Onun ağırca ayağa kalktığını fark ettim. Tuna'nın sağ omzunun arkasından göz göze geldiğimizde tek kaşı hafifçe kavislenmişti. Ona Oğuzhan dememi beklemiyor gibiydi. Çenemi kaldırıp kabanımın cebindeki elimi son bir kez yumruk yaptım. Avcuma batan tırnakların canımı acıtmasını istedim. Çünkü kelimelerimi toparlayabilmek için buna ihtiyacım vardı.

"Alacak verecek bir hesabım yoksa Andromeda'yı artık oynamak istemiyorum. Sana yeterince para kazandırdığımı da düşünüyorum. Annemde öldüğüne göre aramızda artık bir anlaşma yok. Bugüne kadar yaptığın her şey için teşekkür ederim."

Kelimelerimi söyledikçe, gözlerinde bir değişim oldu. İlk başta sadece bir belirsizlik vardı ama sözlerim havada yankılandıkça, o belirsizlik yerine öfke yükselmeye başladı. Gözlerinin kehribar tonu, aniden daha sert ve karanlık bir hale dönüştü. Bakışları, önce bana donuk bir şekilde bakarken, sonra şaşkınlık ve öfkenin karıştığı bir bakışa çevrildi.

Bir şeyin kırıldığını, bir şeyin artık geri dönülmez şekilde değiştiğini fark etmişti. Sadece sessizce bana bakmakla kalmadı, gözleri bir anlam arıyor gibiydi ama içinde bir suçluluk, bir kayıp duygusu da vardı. Sinirli ve şaşkın ama aynı zamanda bir şeylerin artık değiştiğini anlayan bir bakıştı.

Gözlerini kırpıştırdı ve çenesini dikleştirip anında ifadelerini sakladı. Ellerini çok rahat bir tavırla cebine koyup bana yaklaştı. Tuna, Alin'in yanına geçtiğinde Oğuzhan, artık tam karşımdaydı. Yüzünü eğmeden üstten bana baktı.

"Sana ilk gün," sesi sakindi, "Andromeda kirli bir oyundur, dedim. O kire bulanan bir daha temizlenemez, dedim." dediği an, o sözler, gözlerinde bir yansıma buldu; bir kara leke gibi, geçmişinin kararmış izleri ortaya çıkıyordu. Şimdi, bana bakarken, gözlerindeki kir daha da koyulaşmıştı, sanki o söyledikleriyle kendini bir kez daha batırmış gibiydi.

Kaşlarını kaldırdı ve bir adım daha yaklaştı. Sönmüş ateşin küllerinden kalan kırmızı çizgiler, henüz gözlerini terk etmemişti. Benim yanımda yıktığı, gözlerinin arkasındaki duvarı yeniden inşa ediyormuş gibi hissettim.

"Şimdi bana gelmiş gitmek istediğini mi söylüyorsun?" diye sordu, sesi hala sakin ama içinde barındırdığı baskı belirginleşmişti. O anda, çenemi dikleştirip başımı geriye doğru yasladım, Oğuzhan ise hâlâ bana üstten bakmaya devam ediyordu.

Tuna'nın ve Alin'in aynı anda boğazını temizlediğini duydum. Alin, "Bence şu an hiç kimse, mantıklı kararlar veremiyor." dedi, bir an için. Sağ omzuma dokunduğunu hissettim.

"Eflâl, aracı yine sen kullan ama Tuna'da bizimle gelsin, hıh, olmaz mı? Aklı kalmasın, lütfen."

Oğuzhan'ın sertçe yutkunduğunu işittim.

"Hiç kimse," dedi, "bir yere gitmiyor. Akşam oyun var, herkes o oyuna çalışacak."

Gözlerini ısrarla gözlerimden çekmiyordu. Kaşlarımı çatıp bir adım geri çekildiğimde tek kaşı yukarıya doğru kıvrıldı. Bu adam, benim ne dediğimi anlamıyor muydu?

"Ben sana gideceğim dedim," deyip burnumdan nefes vererek gülümsedim. "Gelmiş bana akşam oyun var diyorsun. Kafayı mı yedin sen?"

Duygusuzluğu bozulmadı ama gözlerindeki fitilin yandığını gördüm. Gözlerinin üzerine çarşafını çekti ve burnundan derin bir nefes çekti. Göğsü kabarıp indiğinde boynundaki damarların şiştiğini gördüm. Yüzünü bir anda sola çevirip gözlerinin üzerindeki çarşafı kaldırdı. Tuna'ya bakarken kaşlarını çattı.

"Git, zar takımlarını getir." dedi ve sırtını bize dönüp koltuklara doğru yürüdü. 'Bırak.' dedi, zihnimin içindeki kadın. 'Bırak ve akışa odaklan. Bu geceden sonra her şey değişecek.'

Üzerimdeki kabanı sanki parçalamak istermişçesine üzerimden çıkartıp kapıya doğru fırlattım. Parkede bıraktığı tok sesiyle adımlarım parkede sertçe yankı bırakmaya başlamıştı. Duvar dibindeki üçlü koltuğa kendimi bıraktım ve yutkunarak dirseklerimi dizlerime yasladım. Salondaki sessizlik beşiği, gürültülü bir gerginliğe kollarını uzatmış bir bebek gibiydi.

Alin, yanıma oturup öylece durduğunda Tuna, elindeki tahta kutuyla orta sehpaya eğildi ve yavaşça bıraktı. Kutunun yanındaki kancayı sola doğru kıvırdı ve tahta kapağı yukarıya yükseltti. Kırmızı kadife kumaşın sarmaladığı üç bölmenin her birinde, kırmızı ve mavi zar vardı. Tuna, kendine en yakın bölmedeki kırmızı ve mavi zarı parmaklarının ucuna sıkıştırıp kutuyu sol tarafa doğru ittirdi.

Emin olamamış bir yüz ifadesiyle bana bakmaya başladığında, derin bir nefes aldım ve dişlerimi sıktım. Birkaç kere sıkıp bıraktım ve sağ elimi devam et dercesine salladım. Arkasına dönüp şöminenin yanındaki küçük, siyah pufu aldı ve oturdu. Ellerimi birbirine kenetleyip baş parmaklarımı birbiri etrafında döndürmeye başladım.

Zihnim karanlıktı ve ardındaki düşünceleri okuyamıyordum. Yalnızca odağım Tuna'nın parmak uçlarında tutsak kalmış, geçmiş ve geleceğin simgelerindeydi. Bir metalin tıkırtısının ardından yanan sigaranın kokusunu aldım. O zehrin dumanı Tuna'nın elindeki zarlara doğru süzüldüğünde, Özgür'ün sigara içtiğini anlamıştım.

Ateş, Tuna'nın parmaklarının altına metal bardağı uzattığında Tuna, zarları içine bıraktı. Ateş, oflayarak sol elini bardağın üzerine koydu ve bakışlarını bana çevirdi.

"Kaç kaç gelecek?" diye sorduğunda çenemi dikleştirdim.

"Altı ve altı."

Ateş, kafasını sallayıp sol elini bardağın üzerinden çekti ve ortadaki sehpaya havadan döktü. Zarlar kendi etraflarında dönmeye devam ederken dirseklerimi dizlerimden ayırdım ve sağ bacağımı sol bacağımın üzerine attım. Kenetli ellerim sağ dizimin üzerinde yerini alırken kırmızı zar, mavi zara çarparak durdu. Mavi zar, dönme gücünü bulamadı ve ardından o da durdu.

"Hadi canım!"

Bartu'nun abartılı şoku, bir an için alt dudağımı dişlerimin arasına almama neden olmuştu. Zarlar, altıya altı gelmişti. Göz ucuyla Özgür'e baktığımda bakışları ısırmakta olduğum dudağımdaydı. Sırtımı dikleştirerek doğruldum ve gülümseyerek kollarımı göğsümde bağladım. Tuna'ya baktığımda ise elini yumruk yaptı ve kalbine doğru vurdu.

"Ben öleydim de bugünü görmeyeydim," bakışlarını zardan çekip bana baktı, "Nasıl bu kadar tık olabilirsin? Büyücü müsün sen?"

Omzumu silktim.

"Bilmem. Belki de öyleyimdir." dedim ve burukça gülümsedim. "Her neyse, madem gidemiyorum o hâlde oyunları kazanmaya devam edelim."

Tuna, gülümseyerek Özgür'e baktığında bakışlarımı Özgür'e çevirdim. Gözlerindeki duygular artık yoktu. Yıktığı duvarları yeniden örmüştü. Bakışlarımı ondan kaçırıp Tuna'ya baktım. Oturduğu puftan kalkıp Aybars'a elini uzattı.

"Geç abi geç, benim hassas kalbim bir kez daha yenilgiyi hazmedemez." dedi ve Aybars'ın kolundan tutup kalktığı pufa oturttu. Ateş, gülerek zarları bardağın içine koydu ve yeniden çalkaladı. Bu sefer sormadan yalnızca bana baktı. Kafamı iki yana salladığımda gözlerini devirdi ve Aybars'a baktı. Aybars, ellerini birbirine sürtüp sinsice gülümsedi.

"Düştün şimdi elime." dedi ve Ateş'e dönüp çenesini dikleştirdi.

"Dörde bir." dediğinde kaşlarımı kaldırdım. "Kırmızı dört mavi üç."

Tuna, elini kalbine koyup bayılır gibi kendini geriye bıraktığında Alin, kıkırdayarak gülmeye başladı. Ateş, kahkaha atarak zarları sehpaya attığında zarlar bu sefer çok dönmedi. Durduğunda benim dediğim olmuştu.

Bartu, "Eeeee yeter ama lan!" diye sitemle bağırdı.

Kahkaha atarak gülmeye başladığımda Alin'de benimle birlikte gülüyordu. Aybars'ın ayağa kalkıp Özgür'ün karşıma oturduğunu fark edince kahkaham son nefeslerini verir misali sonlandı. Dudaklarımda kalan masum kıvrılış yerini, bir idam sehpasının üzerindeki ipe bıraktı. Gerginlik, bir halat gibi çekildiğinde Ateş, sehpanın üzerindeki zarları bardağın içine koydu ve Özgür'e baktı.

Özgür, örmüş olduğu duvarlarının içindeki alevlerin arasından beni gördü.

Sanki içindeki alevlerin küllerini üflermişçesine "Dörde dört." diye fısıldadı. Salondaki herkes yalnızca, metal bardağın içindeki zarların ne geleceğini, merakla bekler halde susmuştu. Bardaktaki zarlar, sehpanın üzerine özgürlüğüne bırakıldı. Gözlerim, bir tüyün havada süzülüşü misali ağırca zarlara dokundu.

Mavi ve kırmızı zarlar dört gelmişti.

Bartu'nun yeniden sesini duydum. "Bunu nasıl yapıyorsunuz?" diye sorduğunda Bartu'ya baktım.

"Olasılık hesaplama." dedim ama aynı anda benimle Özgür'de söylemişti. Bakışlarımız bir mıknatıs misali yeniden birbirlerine çevrildi. Kaşlarını çatıp bana bakmaya başladığında sanki karşımda bir ayna vardı. Aynı şekilde kaşlarımı çattığımda nefesimin hızlandığını hissettim.

"Kutuyu çek, kutuyu. Aralarındaki çekimden alev alacak amına koyayım."

Tuna'nın fısıltısını yalnızca ben duyabilmiştim ama tepki veremeyecek kadar Özgür'e kilitlenmiştim. Ayağa kalktı ve ellerini ceplerine sokup çenesini dikleştirdi.

"Benimle gel, Andromeda'dan gitmek istediğini bir kez daha konuşalım."

Bende onun yaptıklarını tekrar edip çenemi dikleştirdim.

İmayla "Hay hay." diyerek mücadelemin ilk fitilini ben ateşledim. Alin, bacaklarını koltuğa çekip bana geçmem için izin verdiğinde boşluktan sızdım ve merdivenlere doğru yürüdüm. Attığım her adımda nefeslerim bir kor misali ciğerlerimi dağlarken üst kata çıktım. Özgür'ün sağa doğru yöneldiğini gördüğümde peşinden onu takip ettim. Koridorun en sonundaki odaya girip kapıyı açtı ve içeriye girip girmem için bekledi. Odaya girdiğim anda ferah bir nane kokusu etrafımı sardı.

Soldaki kitaplık, tamamen geniş bir duvarı kaplamıştı. Ansiklopediler, romanlar, dergiler ve biblolar tamamen o rafların üzerine özenle yerleştirilmişti. Sağda ise iki tane mavi berjer ve önünde küçük bir puf duruyordu. Tam karşımda ise boydan boya camın önündeki çalışma masası gayet genişti. Üzerindeki Mac bilgisayar, bir an için yutkunmama neden olmuştu.

Hayaller Mac, hayatlar Windows.

İç sesimi duymamış gibi yaparak Özgür'e baktım. Elini berjere doğru uzatacağını düşünürken kolumu kavrayıp sırtımı kapıya yapıştıracağını beklememiştim. Saniyeler içinde gerçekleşen olayla gözlerim irice açılmıştı. Ellerimi onu itmek için göğsüne koyduğum sıra elleri, bileklerime bir pranga misali dolandı. Göğüslerimizin birleşmesini önleyen ellerimi aramızdan çektiğinde, bedeniyle kapı arasında tutsak kaldım.

Dişlerimin arasından yüzüne tıslayarak "Ne yaptığını sanıyorsun, çekil." dedim ama Özgür, beni umursamadan yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

"Ne sen beni ne de ben seni öpmeliydim," dedi. Kalbim, göğüs kafesimin parmaklıklarından çıkmak istermişçesine vurmaya başladı. Hatırlıyordu ama bundan pişman mı olmuştu? Kalbimin, onun gövdesine doğru sızan gürültüsünü duymasını istememiştim. Bileklerimdeki prangasından kurtulmaya çalışırken yüzümü sağa doğru çevirdim.

Özgür'ün yanağıma vuran nefeslerini hissedebiliyordum. Burnunu bir kedi misali yanağıma sürttüğünde verdiği nefes, yere düşen bir bardak misali, boynumda parçalarına ayrıldı. Cam kırıkları, can kırığı olarak ruhumu çizdi ve kanattı.

"Evet, hataydı," dedim farkında olmadan. Ruhumdaki acının yansıttıkları dudaklarımın arasından bir acı inlemesi olarak dökülmüştü. Dediklerimden dolayı geri çekileceğini düşünürken burnu, yanağımdan şakak çizgime doğru sürüklendi.

"Benim içinde öyleydi," nefesimi tuttum, "Çünkü o şekilde olmasını istemezdim."

Aldığım nefesin, boğazımda kalacağını düşünememiştim. Bilinçsizce yaptığım bu hareketin, nabzımı daha fazla arttıracağını bilmiyordum. Boynumda yükselip alçalan o damarın, beni açık edeceğini yeni öğrenmiştim. Özgür, alnını şakağıma yasladığında gözlerimi kapatıp derin bir nefes almak istedim.

"Artık çekil," diye ürkekçe fısıldadığımda burnundan sert bir nefes verdi. Yüzünü göremesem de gülümsediğini hissettim. Göğsünü şişirecek kadar güçlü bir nefes alıp şah damarımın üzerine doğru usulca üfledi. Öyle yakındı ki, şah damarımdan geçen her titreşimi hissettiğini biliyordum.

"Nedense çekilmemi istemiyorsun gibi hissettim," dedi, karanlık bir ses tonuyla, "Nabzın hızlandı."

Sağ bileğimden çıkarttığı pranganın soğukluğu, dağılarak bir kan misali tenime oturdu. Usulca elimi havaya kaldırıp nefesi ile şah damarım arasına elimi bariyer haline getirdim. Parmak uçlarım şah damarıma değdiği an, düşmüş bir bedenin trambolinde son yaylanmasını yaşıyormuş gibi hissettim. Özgür'ün dudakları elimin üzerindeki damarda soluklandı.

"Ne hissediyorsun, Hera?" diye sordu, fısıldayarak. Elimin kemikli yüzeyine dağılan nefesi, parmak uçlarımdaki damarın sertçe tenime çarpmasına neden oldu. Sanki varlığını nabzıma mühürlüyor, içimdeki bütün kaçış yollarını tıkıyordu.

"Ölümüm, parmak uçlarında soluklanıyor."

Damağını şıklattı.

"Yanılıyorsun," dedi soğukkanlılıkla. Sol eliyle elimi sertçe çekti ve dudaklarını şah damarımın üzerine bastırdı. Bir bıçağın keskin ucu tenime sürtünüyormuş gibi ürperdim. Teni sıcak, nefesi soğuktu ve ikisinin birleşimi içimdeki bütün dengeleri bozuyordu. Şah damarımın hemen üzerindeki nefesi, titrememe sebep oldu. Sanki benden bir şey alıyordu. Sanki içimde, o an geri dönmeyecek bir şey kırılıyordu.

Bedenimin ona verdiği tepkiye lanet ederek geri çekilmek istedim ama sol eli hala bileğimi sıkıca kavrıyordu. Özgür, dudaklarını nabzımın attığı yere iyice bastırdı. Kısa, acımasız bir öpücük gibi ama bu bir öpücük değildi, bu bir mühürdü.

"Yanılıyorsun," diye tekrarladı ama bu kez sesi daha kısıktı. Sanki sadece kendine konuşuyordu. "Özgürlüğün, ölümünle aynı ritimde atıyor."

Kelimeleri üzerime devrildi. Bir duvar gibi. Bir uçurum gibi. Yüzümü sola doğru çevirdiğimde dudakları şah damarımdan koptu. Boğazımdan ayrılan dudakları, tenimde bir yanık izi bırakmış gibiydi. Orada artık ona ait bir şey vardı. Görünmez ama inkâr edilemez bir iz.

Kararmış gözleri, ruhumda dolanan sessiz bir tehdit gibiydi. Nabzımın attığı yere tekrar dokundu. Beni duyuyordu. Hislerimi, içimdeki titremeyi, kaçmaya çalışan her şeyi. Diyecek bir cümle bulamadım. Sustuğum an, zaten ona kaybettiğimi biliyordum ama Özgür, zaferini bir savaşçı gibi değil, bir cellat gibi karşılıyordu.

"Sana bir sır vereyim, Hera," diye fısıldadı. "İnsan, en çok kendisini öldürebilecek olana yaklaşır."

Bir an için, her şey durdu. Zihnimdeki her düşünce yerle bir olmuştu. Gözlerim, Özgür'ün gözlerinden başka hiçbir şey görmüyordu. İçimdeki duvarlar, her geçen an daha da inceliyordu. Şah damarımdaki her vuruş, içimdeki son direnişi sessizce öldürüyordu. Özgür ise dudaklarını bükerek gülümsedi.

Bir sayfanın üzerine dağılmış mürekkep izleri, hayran kalınabilecek bir eğimle yazılmış el yazısından hemen sonra oluşmuş gibiydi. El yazısına gizlenmiş saklı ölümün, bizi yaratan kadının ellerindeki kandan akmıştı. En güçlü silahıyla bizi yerle bir edecekti ve o da bunun farkındaydı.

Bir cellat gibi değil, bir tanrı gibi.

Özgür'ün bakışları, kaplanların o sarımtırak gözlerinde görülen o yabani kararlılığı taşıyordu. Bir adım geriye çekildiğinde derin bir nefes aldı ve ellerini ceplerine soktu.

"Akşamki oyun için kıyafete ihtiyacın var. Alin ile dışarı çıkabilirsiniz ama Tuna'da sizinle gelecek," dedi. Sesi, itiraz etmemi istemiyormuşçasına net ve keskindi. Kafamı salladığımda gözlerindeki tatminlik bariz belli olmuştu. Sol elimin istemsizce titrediğini fark ettim. Yumruk yaptım. Gözlerimi kaçırmadım.

"Ve sen?" dedim. "Sen bizimle geliyor musun?"

Sustu. Gözleri bir anlığına uzak bir noktaya, boşluğun tam ortasına odaklandı.

Kehribarın içindeki o tuhaf ışık, yerini donuk bir küle bırakmıştı. Bana sırtını döndüğünde, sırt kaslarının gerildiğini fark edebilmiştim.

"Hayır," dedi. "Akşam oynanacak oyunun planlarını çıkartmam gerek, mekânda olacağım."

Sol elimin titremesi devam ederken, nefesimi derin alıp vermeye çalıştım. Özgür'ün sırtına bakarken, aramızdaki görünmez duvarın çatladığını ama hâlâ yıkılmadığını hissettim. Sırtımı yasladığım noktadan ayırıp kapıya döndüm ve kulpa uzandım. Elim kulpa uzandı, soğuk metal dokunuşu parmaklarımda hafif bir ürperti bıraktı.

Bir an duraksadım. Arkama dönüp baktım; Özgür hâlâ sırtı dönük bir şekilde arkamdaydı. O an, ikimizin de içinde bulunduğu bu sessiz savaşın ne kadar derin olduğunu bir kez daha anladım.

Kapıyı açtım. Soğuk hava, üzerinde taşıdığı tüm belirsizlikle birlikte içeri süzüldü.

Dışarıdaki gölgeler, içerideki umutları yutmaya hazır bir karanlık gibi dans ediyordu.

Adımımı attım ve ardımdan kapı sessizce kapandı.

🎲

"Başkentte hafta boyunca etkili olacak kar yağışıyla birlikte hava sıcaklıkları sıfırın altına düşecek."

Haber cümlesi arabanın içinde yankılanırken, camın ötesinde gökyüzü ağırlaşan bir keten gibi sarkıyordu. Araç sanki gökyüzünün bu ağırlaşan ketenini yarmak istermişçesine kurşuni bir sessizliğe dokunarak ilerliyordu. Aracın içinde hava sönük, soluk ve bekleyiş yüklüydü.

Alin'in yanımda oturuşu sessizdi; kelimelerle değil, duruşuyla konuşan bir yoldaş gibiydi. Gözleri camda kaybolmuş, düşünceleri ise çoktan yolları karla kapanmış başka bir zamana sapmıştı. Tuna'nın elleri direksiyona sımsıkı kenetlenmişti. Yüzünde dikkatle örülmüş bir sükûnet vardı ama göz kenarlarında yorgun bir tetikte oluşun izleri okunuyordu. Her fren, her dönüş; yoldan çok hafızaya temas eder gibiydi.

Radyodan gelen spiker sesi, araç içindeki sessizliği nazikçe yararak devam etti.

"Özellikle çarşamba gecesinden itibaren Ankara'nın yüksek kesimlerinde yoğun kar yağışı bekleniyor. Perşembe sabah saatlerinde etkisini artıracak sistem, ulaşımı olumsuz etkileyebilir. Sıcaklıklar sıfırın altına düşerken, buzlanma ve don olaylarına karşı vatandaşların dikkatli olması öneriliyo-"

Tuna'nın direksiyonu kavrayan sağ eli aracın teybine değdiği an spikerin sesi kesildi.

"İçimi siktin be abla," dedi ve gözleri yoldan ayrılmazken teybin farklı bir tuşuna bastı. Aracın içinde yankılanmaya başlayan bir melodi ile Alin, heyecanla öne doğru eğildi ve çalan melodinin sesini arttırdı. Tuna, gülerek kafasını iki yana sallarken Alin, bana döndü ve elini bir mikrofonmuş gibi yumruk yaptı.

"Yeter artık, naza çekme, kendini bana bir teslim et be!"

Şarkıyı söylerken bir yandan da omzuyla omzuma vuruyor ve sanki eşlik etmemi istermiş gibi eliyle yaptığı mikrofonu bana doğru uzatıyordu. Bu haline gülmekten kendimi alamazken Tuna'nın direksiyondan kopardığı sağ eli havada tezahürat yapar gibi sallanıyordu.

Aracın içindeki coşku, dışardaki ağırlaşan havaya inat eden bir uğultu gibiydi. Alin'in enerjisiyle dolan küçük kabinde, Tuna'nın hafifçe sallanan başı ve direksiyon hakimiyeti arasındaki denge, zamana karşı kurulmuş bir dirençti sanki ama ben, o neşenin hemen yanı başında, sessiz bir kıyıda bekleyen gölgeydim. Gözlerim, arabanın penceresine vuran ilk kar tanelerini kovalıyor; beyazın soğuk dokunuşunu henüz hissetmemiş şehrin, belirsizliğe doğru ağır ağır teslim oluşunu seyrediyordu.

Kar, sadece yeryüzünü değil, zihnimin karmaşasını da örtmek ister gibiydi. Her tanesi, geçmişin ve geleceğin karanlığında birer sessiz fısıltı taşıyordu. Arabanın motorunun mırıltısı arasında, soğuk havanın derinliklerinden yükselen bu sessizlik, içimde bir ağırlık olarak çöküyordu.

Yine de bu soğuk ve karanlık örtünün altında, henüz tam olarak söndürülmemiş bir şey vardı; o ince, titrek bir umut ışığıydı. Belli belirsizdi ama oradaydı. Sanki beyaz örtü, yalnızca şehri değil, içimdeki yaralı parçaları da yavaş yavaş saracak, iyileştirecekti.

Ya da öyle düşünmek istiyordum.

Şarkı yerini farklı bir melodiye bırakırken Tuna, teybe dokunup biraz sesi kıstı ve dikiz aynasından Alin ile bana baktı.

"Evet kızlar, hangi Avm'ye gidiyoruz?"

Alin, hafifçe omuz silkerek gözlerini bana çevirdi. "Panora olabilir, sakin olur bugün. Daha rahat gezeriz" dedi ve bana döndü. "Sen nereye gitmek istersin Efuli?"

İsmimin farklı telaffuz edilmesiyle gözlerimi açarak Alin'e baktım. Alin sakince gözlerimin içine bakarken Tuna'nın garip homurtusunu duydum.

"Efuli mi?" diye mırıldandı, sesi biraz şaşkın, biraz da alaycıydı. "Bu da nereden çıktı şimdi?"

Alin, sakince omuz silkerek, "Eflâl demek aramızda bir mesafe oluşturdu gibi geldi bana. Ama rahatsız olduysan söylemem," dedi, gözlerinde küçük bir parıltı vardı. Alin'in gözlerindeki parıltıların içme dostane bir varlık gibi sızıntısını kaybetmek istemedim ve gözlerimi kırpıştırıp kafamı usulca iki yana salladım.

"Rahatsız olmadım aksine hoşuma gitti," kaşlarımı kaldırdım, "Efuli, bu güzel."

Alin gülümseyerek önüne döndüğünde Tuna, direksiyonu hafifçe kırıp sağda aracı duraklattı. Alışveriş merkezinin girişinde yer alan otoparkın bariyeri güvenlik tarafından açılırken Tuna, araca yeniden ivme kazandırarak otoparkın içine sürdü. 15 yazılı park bölmesine arabayı park edip kontaktan anahtarı çıkarttı ve bize döndü.

"Evet hanımlar, inişler sağ ve soldan," dedi ve yanındaki kapıyı açıp araçtan indi. Alin ile aynı anda yanlarımızdaki kapıyı açıp aracı terk ettiğimizde Alin, aracın arkasından dolaşarak yanıma yaklaştı.

Alin, bana bakarak "Ben çok acıktım," dediğinde Tuna, Alin'in yanına gelip burnundan alaylı bir nefes bıraktı.

"Senin aç olmadığın bir gün yok ki Alin. Sen bu dünyaya karın tokluğu için gelmişsin."

Alin bana bakan gözlerini devirip Tuna'ya baktı ve kaşlarını kaldırdı.

"Sen de bu dünyaya benimle dalga geçmek için gelmişsin," dedi.

Alin ile Tuna'nın arasındaki bu hızlı, samimi atışmayı izlerken hafifçe gülümsedim. İkizlerin birbirlerini bu şekilde çekiştirmeleri, aralarındaki bağın derinliğini gösteriyordu. Oyunbaz sözler ve alaycı bakışların ardında, sessiz bir koruma ve karşılıklı güven saklıydı.

"Yemek yiyip kahve içelim," dedim ve sol kolumdaki saate baktım. Birkaç saate gün batacaktı. "Akşam mekânda oyun var Tuna, oyalanmayalım. Özgür, kıyafet bakmam gerektiğini de söyledi."

Tuna'nın alaycı gülümsemesi, Özgür'ün adını duyduğum anda yerini ani bir donukluğa bıraktı. Gözleri bir an için keskinleşti, tüm şakacı ifadesi silindi; yerini ağır bir ciddiyet aldı. Sanki o isim, hafifletilmesi mümkün olmayan bir yükü beraberinde getiriyordu. Bana bakarak kafasını salladığında eliyle kapıyı işaret etti.

"O halde vakit kaybetmeyelim."

Tuna'nın ardında adımlarımız alışveriş merkezinin geniş ve ışıklı koridoruna karıştı. İçeri adım attığımızda, dışarının soğuk ve karanlık havası yerini sıcak, canlı ve hareketli bir atmosfere bıraktı. Cam tavanlardan süzülen yapay ışıklar, mağazaların vitrinlerindeki renkli düzenlemeler ve hafif bir müzikle dolu bu mekân, şehrin gri tonlarını bir anlığına unutturuyordu.

Gözlerim etrafı dolaşıyordu ama zihnimdeki düşüncelerde akşam oynanacak olan oyun dolanıyordu. Evet, Andromeda benim kilit altında kaldığım kapıydı ama bu sefer kendim içeriye girmiş ve kapıyı, ben içerdeyken kilitlemiştim. Özgür benim elimden anahtarı alıp kapıyı açana kadar, gitmeye hiç niyetim yoktu.

Alin, yanımda hafifçe nefes aldı; o da benimle bu sessiz karara tanıklık ediyordu. Tuna ise birkaç adım önde, yüzündeki ciddiyetle koridorun sonuna doğru ilerliyordu. Zaman, ağır uçlu saliseleri sırtında bir bıçak gibi taşırken yemeklerimizi yemiş ve kendimizi bir kahveciye atmıştık. Masanın üzerinde duran bardakların dumanı usulca ciğerlerimizi dolduran kokulara bürünmüştü.

Alin'in gözleri arada bir bana kayıyor, sonra tekrar dışarıdaki gri bulutlara dalıyordu. Tuna ise parmaklarını masanın yüzeyinde hafifçe tıklatırken, gözleri mekândaki hareketlilikten ziyade kendi iç dünyasında gezinmekteydi. Üçümüzün de bedenleri burada ama zihinlerimiz çok daha başka yerlerdeydi.

Masanın üzerindeki duran kahveme uzanıp dudaklarıma doğru yaklaştırdım. Buharın sıcaklığı, soğuyan avuçlarımı nazikçe sardı; kokusu ise anıların derinliklerinden bir melodi gibi yükseldi. Aldığım sıcak yudum boğazımdan akıp giderken, masada yalnız oturan bir kadının bana olan bakışlarını fark ettim. Ellerinin arasında karıştırdığı kartlara bakmadan öylece bana bakıyordu.

Kadının buz mavisi bakışları, karıştırdığı kartlardan çok daha anlamlıydı; sanki kelimelerden ve zamanın akışından bağımsız, doğrudan ruhuma sesleniyordu. Gözlerindeki o derinlik, hafifçe gülümseyen dudakları ve ellerinin arasındaki kartlar, sanki bana bir sır fısıldamak ister gibiydi.

Bir kartın elinden kayıp masaya fırladığını fark ettiğimde elimdeki fincanı yavaşça masanın üzerine bıraktım. Alin'in bana baktığını fark ettiğimde gözlerimi masanın üzerine düşen karttan alamıyordum.

Alin'in "Nereye bakıyorsun?" dediğini işittim ama nedensiz bir şekilde ona bakamadım. Alin, baktığım yere doğru dönüp sırtını dikleştirdi ve bir şey demeden bana döndü.

"Mirina. Gözü sende olduğuna göre sana tarot bakıyor. Bende bazen buraya tek başıma kafa dinlemeye geldiğimde bana da bakmıştı," derken göz ucuyla Tuna'ya baktım. Tuna, elindeki telefonuna bakarken parmakları ekranda dolaşıyordu. "Tarota inanmam ama bu kadın tam bir çatlak."

Gözlerimi Alin'in bakışlarından çekip kadına baktığımda elini masaya uzattığını gördüm. Kapalı kalmış kartı çevirdiğinde gözleri usulca gözlerime dokundu. Boştaki eliyle karşısındaki sandalyeyi gösterdiği sıra bakışlarımı kaçırıp kahveme baktım. Bir an için, çevremdeki tüm sesler sustu; sadece o sessiz ve yoğun bakışlar vardı. Kahvemden küçük bir yudum daha alırken, içimde beliren merak ve hafif bir huzursuzluk dalgası bir arada yükseldi. Tuna, elindeki telefonu cebine koyup yerinde hafifçe hareketlendi.

"Kahvelerinizi çabuk için kızlar, mekâna geçmemiz gerek."

Tuna'nın sesiyle kavradığım fincanı yeniden elimden bırakıp ayağa kalktım. Alin, kaşlarını kaldırmış bir şekilde masanın üzerindeki kahvesine bakarken Tuna'da ayağa kalktı. Alin, ellerini kaldırıp arkasına yaslandı.

"Ee, ben daha kahvemi bitirmemiştim," masaya eğildi, "sizinkilerde duruyor," dedi sitemle. Tuna, Alin'in sitemini görmezden gelerek eliyle gel işareti yaptı.

"Ben sana mekândayken ısmarlarım ufaklık, hadi kalk bakalım."

Alin, gözlerini devirerek ayağa kalktığında göz ucuyla tarot bakan kadına baktım. Buz mavisi bakışları hâlâ üzerimdeydi; sanki zihnimin içini okuyormuş gibi, beni en savunmasız hâlimle görüyordu. Ne kartlarına bakıyor ne de çevresindeki dünyaya aitmiş gibi duruyordu. Sadece beni izliyordu.

Alin'in adımlarının yankısı, ahşap zemine karışırken kadının elindeki kartlardan biri daha parmaklarının arasından sıyrılıp masaya düştü. İstem dışı bir refleksle gözlerim karta kaydı.

Asılan Adam - Mahkeme

Kelimeler dudaklarımdan dökülmedi ama zihnimde yankılandı. Belki de artık kaçamayacağım bir hesaplaşmanın eşiğindeydim.

Gözlerimi masadan kaçırıp hızlı adımlarla kıyafet alacağımız bir mağazaya girmiştik. Alin, küçük bir çığlık atarak kendini reyonların içinde kaybederken Tuna, ellerini ceplerine soktu ve oflayarak ilerlemeye devam etti. Kabanımın cebindeki telefonumun titrediğini fark ettiğim sıra, elimi sağ cebime soktum ve telefonu çıkarttım. Ekran, yüzümü otomatik olarak tanıyıp kilidi açarken kaydırıp WhatsApp'a girdim.

Zeus: Ne yaptınız?

"Efuli, buna kesinlikle bakman gerek."

Telefondan bakışlarımı ayırıp Alin'e baktığımda elindeki mavi elbiseyi havaya kaldırmıştı. Elbise güzeldi ama uzundu. Yüzümü buruşturup kafamı iki yana salladığımda Alin, omzunu silkti ve elbiseyi yerine bırakıp ilerlemeye devam etti. Bakışlarımı yeniden ekrana çevirdiğimde parmaklarımı usulca klavyede gezdirmeye başladım.

Siz: Kıyafet bakıyoruz...

Siz: Sen?

İsminin kayıtlı olduğu yerdeki yazıya istem dışı kıkırdadım.

Zeus yazıyor...

Bakışlarımı bir an için etrafta gezdirdiğimde Tuna ile Alin'in kıyafetlerin arasında durup konuştuklarını gördüm. Telefonum titrediğinde bakışlarımı ekrana çevirdim.

Zeus: Oyun taslaklarını hazırlıyorum.

Zeus: Akşam için ne giyeceksin?

Dudaklarımı büzdüm.

Siz: Bilmem, daha bakmadım.

Siz: Alin sağ olsun bana elbise gösteriyor ama güzel tercihlerde bulunmuyor.

Zeus: Senin fikirlere ihtiyacın olduğunu düşünmüyorum.

Zeus: Sezgilerine güven...

Zeus: Hera.

Hera.

Bu isim ruhumda eriyen bir bal damlası gibi aktı, her hecesi kalbime saplanan bir hançere dönüştü. Nabzım, göğüs kafesimin daracık mahzeninde çırpınan bir kuş misali hızlandı. Kulaklarımda uğuldayan bir fırtınanın sesi, damarlarımda dolaşan ateşle dans ediyordu.

Özgür'ün attığı mesajı görüldü olarak bırakıp telefonu cebime geri koydum. Başımı kaldırıp mağazanın loş ışıklarına baktım; her bir kıyafet, asılı olduğu askıda birer suskun tanık gibi duruyordu. Vitrinlerde sergilenen şık elbiseler, kadife dokunuşlu gölgelerle sarmalanmıştı. Lacivert bir geceyi andıran ipekli bir tuvalet, üzerine düşen spot ışıklarıyla parlıyor, sanki bana göz kırpıyordu. Yaklaştım, kumaşın dokusunu parmaklarımla hissettim.

"Resmi ama asla katı olmayan bir şey..." diye mırıldandım dudaklarımdan dökülürken. Gözlerim, askılar arasında kayıp gitti. Sonra, tam köşede, onu gördüm. Krem rengi, dantel yakalı, dizlerimin bir karış üzerinde biteceğine inandığım, beli incecik bir kurdeleyle zarifçe kavranmış bir elbiseydi. Adımlarım elbiseye çekilirken adım sesleri duydum ama umursamadım. Elbiseyi askılıktan alıp havaya kaldırdığımda Alin'in yanıma geldiğini gördüm.

"Gerçekten, benden daha iyi zevkleri olan bir arkadaşım oldu," dedi. Ona bakıp gülümsediğimde omuzlarımdan ittirerek kabine doğru sürüklemeye başladı.

"Hadi, git ve onu dene."

Kabine girip perdeyi seçtiğimde elbiseyi askısıyla birlikte çentik yuvaya geçirdim. Üzerimdeki kabanı ve kıyafetlerimi çıkartıp elbiseyi askısından ayırdım. Elbiseyi ilk giydiğimde dantel yakası boynuma değdi, ürperdim. Kurdele, belimi sarmalarken nefesim kesildi; sanki birisi içimi sıkıyor ama acıtmıyordu.

Kabinden çıktığımda kabinin kapısındaki aynaya döndüm. Aynadaki yansıma nefesimi kesti. Krem rengi, dantellerin gölgesinde kaybolmuş bir melankoli, bir özgüven saklıydı. Arkamda beliren Alin'in gözlerindeki parıltıyı fark ettim. Dudakları hafif aralandı.

"Vay canına!"

Bedenimi ona doğru döndürdüm. Tuna, elleri cebinde bir şekilde Alin'in yanında durdu. Parmaklarıyla Alin'in aralanmış dudaklarını kapatmak için çenesine baskı yaptı.

"Köpek ağızlı seni, kapat kız şu ağzını."

Alin, Tuna'nın eline vurup gözlerini yeniden bürüyen hayranlıkla bana baktı.

"Sei bellissima," dediğinde, kelimeler sanki bir büyü gibi havada süzüldü. Rusça bilmiyor olabilirdim ama güzel bir İtalyancam vardı. Gülümsedim.

"Ti ringrazio, amico mio." (Teşekkür ederim dostum.)

Tuna, ellerini birbirine vurduğunda ses, mağazanın loş koridorlarında yankılandı. "İtalyanca gösteriniz bittiyse, davaĭ paydyom," dedi Rus aksanıyla, dudaklarının kenarında alaycı bir kıvrım vardı.

Alin, Tuna'nın bu kez omzuna vurdu, bu sefer daha sert. "Rusça mı? Gerçekten mi? Senin dil yeteneğin bir gün bizi öldürecek," diye söylendi ama gözleri gülüyordu.

Tuna omuz silkti. "Hayat çok kısa, birkaç dil bilmemek için." Sonra bana döndü, gözlerinde o bildik muzip ışıltı. "Ama sen, bu elbiseyle, bütün dillerde 'vay canına' dedirtiyorsun."

Alin'e dönüp "Kendine çok hızlı bir elbise seç ve giyin. Eflâl'in eşyalarını da alıp yanımıza gel," dedi ve eliyle kasayı gösterirken yürümeye başladı. Alin, çok hızlı bir şekilde askılıkların arasına dalış yaparken Tuna'yı takip ettim. Tuna, elindeki telefonunun ekranını açıp bana baktı.

"Özgür ile hiç konuştunuz mu?"

Göz ucuyla Tuna'ya bakıp kafamı salladım. Tuna, dudaklarındaki silik tebessüm ile bakışlarını arkama çevirdi ve hafifçe o tebessümü büyüttü.

"Zeus'a iyi geleceksin Hera."

Tuna'nın sözleri havada asılı kaldı, Zeus ismi kalbime bir hançer gibi saplandı. Gözlerimi kısarak ona baktım, içimde bir şeyler kıpırdandı.

"Ne demek istiyorsun?" diye sordum, sesim bir parça gergin.

Tuna arkama bakarken omuz silkti ama o belli belirsiz sırıtışı hiç kaybolmadı. "Bilirsin işte... Mitolojideki gibi ama Zeus'un gazabından kaçan Hera değil, tam tersi." Kasadaki boş sandalyeye baktı. "Belki de bu elbise senin savaş zırhındır."

Alin, nefes nefese yanımıza yetişti, kolunda asılı iki farklı elbiseyle. "Tamam, ben hazırım! Eflâl'in şeylerini de aldım," dedi, heyecanla. Sonra aramızdaki gergin havayı sezmiş olacak ki, bir an duraksadı. "Bir şey mi kaçırdım?"

Tuna, Alin'in omzuna hafifçe vurdu. "Hayır, sadece Hera'nın taç giyme provasını izliyorduk."

"Tuna," diye uyardım, sesim keskinleşirken. "Oyunlarını başka yerde oyna."

Tuna, elindeki telefonla ellerini havaya 'Tamam' dercesine kaldırdı ve kasaya yaklaşan kadın ile konuşmaya başladı. Alin, benim eşyalarım ile kendi eşyalarını bir poşete koydururken elime bir topuklu ayakkabı tutuşturdu. Burun kısmı, elbisenin kremini tamamlayan fildişi rengi süet ile kaplıydı. İnce strapleri olan, tabanı keskin bir stilettoydu. Tahminimce on santim falandı.

"Arabada giyersin," dedi ve kutusunu kenara bıraktı. Tuna, ödemeyi yaptıktan sonra Alin'in elindeki poşeti aldı ve önümüzden yürümeye başladı. Otoparka inip arabaya doluştuğumuzda hâlâ elbisemin kumaşının tenimde bıraktığı izi hissediyordum. Tuna, aracı otoparktan çıkartırken ayağımdaki botları çıkarttım. Sağ bacağımı sol bacağımın üzerine atıp sağ teki elime aldım. Sol ayağım içinde aynısını yaptım.

Ayakkabıları giydiğim andan itibaren ince strapleri bir yılan misali bileklerimi sarmıştı. Süet burun, baldırımın kavisine değdiğine bir iç çektim. Alin, ön koltuktan bana doğru döndü "Tanrım," diye mırıldandı. "Tam bir fişek oldun Efuli."

Eteğime dikkat ederek ayaklarımı yere bastım. Ayakkabıların sert topuğu arabanın zemininde tak etti.

Tuna direksiyonda gülümsedi. "Zeus'un yıldırımları bile bu kadar şimşek çakmamıştır."

Tuna'nın bu dediğine istem dışı bir kahkaha attığımda Alin'de aynı şekilde gülmüştü. Elini arkaya doğru uzatıp makyaj çantası olduğunu fark ettiğim bez çantayı dizlerime bıraktı.

"Çok bir şey yok ama renk vermeye yetebilir."

Alin'in attığı makyaj çantasını açarken parmak uçlarım hafif titredi. Çantanın içinde bulduğum ayna ile kırmızı ruju sürerken aynada gördüğüm kadın tanıdık gelmedi. Parmak ucumla dudağımın köşesini düzeltip eyeliner kalemini aldım. Gözlerimin içine sürme çektiğim sıra, aynadaki buğulu bakışlarım kendime bir özgüven bulmamı sağlamıştı. Aynayı kapatıp çantayı Alin'e uzattım. Alin, bana baktığında sinsice gülümsedi.

"Desene Efuli, bugün kimse senden gözlerini alamayacak?"

Tuna ile dikiz aynasından gözlerimiz birleştiğinde kaşlarını kaldırıp indirdi ve yeniden yola baktı.

"Özgür, o gözleri yerinden çıkartmazsa eğer."

Gözlerimi devirip yola döndüğümde telefonumun kabanımda olduğunu hatırladım. Solumda duran poşetin içinden kabanımı ve telefonumu çıkarttım. Kabanı üzerime giyip telefonu elime aldığımda saatin 19:00 olduğunu gördüm. Bir an için Tuna'ya baktım.

"Oyun kaçta açılacak Tuna?" diye sorduğumda Tuna, direksiyonu çevirdi. Sarsıntılı bir yoldan geçtiğimiz sıra da "19:15'te," dedi. Avcumdaki telefonu sımsıkı kavradım. Bakışlarımı telefona indirip ekranı yeniden açtığımda yavaşça iç çektim ve kilitleyip kabanımın cebine geri koydum. On beş dakika sonra oynanacak oyun hakkında hiçbir fikrim yoktu.

İçinde bulunduğumuz araba sonunda düz yola çıktığında, uzakta beliren mekânın neon ışıkları arabacın belirli noktalarını aydınlatmaya başlamıştı. Kırmızı bir şerit, kolumun üzerinden kayarak taze bir yara izi gibi geçti. Tuna'nın park etmesiyle, motorun titreyişi son bir nefes verir gibi durdu. Alin'e dönüp işaret parmağını salladı.

"Sen, yanımdan ayrılmıyorsun ufaklık. Beni uğraştırma, yoksa seni Bartu ile eve göndermek zorunda kalırım, güzelim."

Alin'in gözlerini devirişi bir isyanın başlangıcıydı ama kapıyı açarken ki hareketleri itaatkârdı. "Tamam, tamam," mırıldandı, "Siz viskilerinizle takılırken bende vişne suyumla kafa bulacağım."

Tuna'nın homurtuları kulağıma ulaşırken kapıyı açarak ittim. Soğuk gece havası ciğerlerime dolarken, mekândan gelen güçlü müzik ritimleri kalbimle aynı hızda atıyordu. Bakışlarım Andromeda yazısının üzerinde dolanırken damağımın kuruduğunu hissettim.

Alin ile mekâna girip dar koridordan ilerlediğimiz sıra, bizi arkamızdan Tuna takip ediyordu. Göz ucuyla üzerindeki kıyafetlere baktım. Altına giydiği pantolonu aynıydı ama üzerindeki kazağın yerini siyah bir gömlek almıştı. Sanırım biz dışarıdayken üzerini değiştirmişti. Kırmızı saten perdeyi araladığımda mekânın dolu olduğunu ve bazı insanların masadaki oyunlara başladığını gördüm.

Yoğun sigara dumanı, yine mekânın tavanında puslu bir örtü gibi asılıydı. Her nefes alışımda ciğerlerime yanık tütün ve pahalı parfüm karışımı doluyordu. Alin koluma sıkıca yapışmış, bir gölge gibi peşimden geliyordu. Bartu, Ateş ve Aybars; sol köşede yer alan locada bizi görüp el salladıkları sıra Tuna'nın önümüze geçtiğini gördüm. Bakışlarımı istemsizce sola çevirdiğimde barın önünde onu gördüm.

Özgür, viski bardağını parmaklarının ucunda yavaşça döndürüyordu; sanki zamanın akışını kendi ritmine göre şekillendirmek ister gibiydi. Gözleri bardağa sabitlenmişti. Boşluğa değil, içine gömülmüş bir anıya bakıyordu. Sonra birden, başını kaldırdı. Sanki içten içe izlenmekte olduğunu hissetmişti. Göz göze geldiğimizde, bakışları üzerime saplandı.

Bakışları bir bıçak sırtı gibi üzerimde gezindi. Krem dantel elbisemin üzerinde bir leke ararcasına dolaştı. Kehribar rengi ışıklar tenimi yalayarak geçtiğinde, kendimi cam bir vitrinin ardında sergileniyormuş gibi hissettim.

Çıplak.

Gözlerim bana bakan gözlerinden dudaklarına indiğinde yutkundum. Ağzımdaki kuruluk, dudaklarımda bıraktığım izle birleştiğinde, beni dün gece dudaklarından içeri çeken o anı hatırladım. Sessizdi ama her şey ondaydı. Bakışlarım üzerine giydiği siyah gömleğe takıldı. İlk üç düğme kasten açıktı. Buğday teni ile gömleğinin rengi arasındaki tezat, bir yara gibi parlıyordu.

Gözlerimiz yeniden buluştuğunda elindeki bardağı döndürmeyi bıraktı ve yavaşça bar taburesinden kalkıp bize doğru yürümeye başladı. Alin'e bakmak için kafamı çevirdiğimde Alin'in çoktan Tuna ile locaya gittiğini gördüm. Yeniden Özgür'e baktığımda ise bakışlarının gözlerime kilitlendiğini fark ettim.

"Oyunlar beş dakika sonra başlayacak," dedi, alçak ama net bir tonda. "Hazır mısın?"

Dudaklarımı büzüp omzumu silktiğimde, gözümde kenetli kehribarları bir anlığına dudaklarıma düştü ve ardından gözlerime yeniden yükseldi. Göz bebeklerinin buz gibi keskin ama içten içe yanan bir parıltıya bürünüşünü izledim.

"Ne için oynayacağımız hakkında henüz bir fikrim yok," diye fısıldadığımda sesim o kalabalığın uğultusunda bile yankı bulmuş gibiydi. Beni duyduğunu biliyordum. Çünkü Özgür'ün boğazında gezinen o anlık yutkunmayı, âdem elmasının sertçe yükselip alçalışını izledim.

Sağ eli, hiçbir aceleye kapılmadan, neredeyse zamanın ağırlığını taşırcasına ağır ağır yükseldi ve çeneme yaslandı. Dokunuşu ne çok yumuşaktı ne de baskıcı. Sadece orada oluşuyla bile etki eden, kontrolü tamamen eline alan bir temas.

Aramızdaki boy farkını topuklarımın gücüyle kısaltmıştım ama yine de o bana doğru eğilince, nefesleri yüzümde birleşti. Gözlerinin içine baktım. İçlerinde ürperten bir sakinlik vardı; derin, karanlık bir okyanus gibi. Yüzeyi donmuş ama altında fokurdayan bir fırtınaydı.

"Bir renk gelmiş, hayatımın tam orta yerinde geçmişimi bulamış. Diyorum ki 'Özgür, geçmişini kana buladılar, ama mavin hâlâ var. Bırak gelecek orada başlasın.' ama o gelecek karşıma geçmiş, benimle dalga geçer gibi tüm hayatımı bana sorgulatıyor," Bakışları dudaklarıma kayarken, sesi neredeyse bir sitem fısıltısına dönüştü, "Emin ol bu gece ne yapacağım hakkında henüz benim de bir fikrim yok, Eflâl."

(Yazar Notu: Evin yanıyor Özgür :D)

Sözleri dudaklarımın üzerinde bir bıçak gibi süzülerek geçti. Nefesi o tanıdık viski ve karamel karışımı, bu kez daha yakıcıydı; içinde yandığı ateşi bana da solutuyordu. Parmakları çenemdeydi hâlâ; bir idam kararı gibi kesin, bir itiraf kadar çıplaktı. Yaptığı kıyaslama yutkunmama sebep olurken, boğazımdan geçen lav karnımda derin bir sarsıntıya neden oluyordu.

"Kendime bir söz verdim," dedi kısık sesle. Başparmağı, çenemden ayrılıp alt dudağıma usulca dokunduğunda, içimde bir tel titreşti. "Hangi renkte boğulduysam, o rengi hayatımdan söküp atacaktım."

Sonra gözlerimin içine baktı. Kehribar bakışlarındaki sıcaklık koyulaşmıştı; artık bir güneşin parıltısından çok, yanmaya hazır bir kor gibiydi. Gözlerinde hem sitemin hem de tutkunun gölgesi vardı. Diliyle yuttuğu bir öfke, yutkunduğunda geride bıraktığı bir yara gibi bakıyordu bana. Her nefesini içimde hissediyordum; onunla doluyor, onunla tükeniyordum.

"Ama görüyorum ki Andromeda, belki de bu yüzden seni se-"

"Özgür!"

Tuna'nın sesi, aramızdaki yoğun havayı bir bıçak gibi kesti. Özgür, parmaklarını çenemden ağır ağır çekti ve başını Tuna'ya çevirdi. Gözlerinde o anlık kırılganlık yerini derin bir kararlılığa bıraktı.

"Ne oldu, Tuna?" diye sordu, sesinde hafif bir tedirginlik vardı ama kontrolü kaybetmemeye çalışıyordu. Tuna'nın araya girmesiyle geçen o sessizlik, bana sözünü tamamlamamış cümlelerin ağırlığını bir kez daha hatırlattı. Tuna'nın gergin bakışları kapıya yöneldiğinde Özgür'ün gözleri baktığı yöne çevrildi. Çenesinin gerildiğini fark ettiğimde arkamı döndüm.

Alpay Hancıoğlu, buradaydı.

Yanında, koluna girmiş bir kadın vardı. Yeşil gözleri, uzakta olmasına rağmen keskin ve yakıcıydı. Üzerine giydiği siyah elbisesi, vücudunun tüm hattını sıkı sıkıya sarmıştı. Gözlerinin yeşiline yakışan toprak renk tonuyla bulanmış saçları, tek omzunda usulca salınıyordu. Göz göze geldiğimizde hızla bakışlarını kaçırdı.

Tuna'nın arkamda Özgür'e "Alpay'ın Persephone'yi daha önce hiç oyunlarına getirdiğini görmemiştim. Aklından yine ne kurnazlıklar geçiriyor, Allah bilir?" dediğini işittim. Omzumun üzerinden Özgür'e baktığımda onlara bakan bakışları gözlerime çevrildi.

"Bu gece daha neler göreceğiz bakalım?" dedi ve ellerini ceplerine sokup bir adım bana yaklaştı. Sırtımda hissettiğim sıcak göğsü, neredeyse bir anlığına ona yaslanmama sebep olacaktı ki yanağımı dişleyerek bu histen sıyrılmaya çalıştım. Aramızdaki çekim, beni sürekli ona itiyordu.

Alpay'ın dudaklarındaki sinsi tebessüm, bir yılan misali bakışlarına sürüklendiğinde gözleri mekânda dolandı ve ağır adımlarla yanındaki kadın ile önlerindeki masaya yaklaşmaya başladı. Kulaklarımda yankılanan bir mikrofon sesiyle bakışlarım sola çevrildi. Görevli garson; sağ tarafı kırmızı, sol tarafı ise mavi ile bürünmüş gömleği ile birkaç adım öne çıktı.

"Andromeda başlıyor! Oyun oynayacak kişilerin masalara geçmesi gereklidir."

Bir elin sinsice belime yaslandığını hissettiğimde yüzümü Özgür'e çevirdim. Elinin sıcaklığı tüm tenime yayılırken çenesi ile Alpayların oturduğu masayı işaret etti. Bir şey demeden yürümeye başladığımda eli oradan ayrılmamıştı. Masaya yaklaştıkça diğer insanların da masaya yerleşmeye başladıklarını gördüm.

Özgür ile masaya geldiğimizde Özgür, elini sırtımdan çekti ve sandalyeyi çekip oturmam için bekledi. Seri bir hareketle sandalyeye yerleştiğimde yanımdaki sandalyeye oturdu. Alpay, bakışlarını Özgür'den bana kaydırdı. Yüzündeki o tanıdık alaycılık, bu defa daha kontrollüydü; çünkü bu oyunda, sadece bilgi değil, denge ve manipülasyon da kazandıracaktı. Yanındaki kadına bir şeyler fısıldarken, parmakları masaya ritmik şekilde vurmaya başladı.

Tam o anda Özgür sağ dirseğini masaya yaslayarak hafifçe bana doğru eğildi. Dudakları kulağıma yaklaşırken sesi neredeyse fısıltı gibiydi.

"Bu arada, nefesimi kesecek kadar güzel olmuşsun."

Özgür'ün kurduğu cümle içimi hem yakıp hem de serinleten bir rüzgâr gibi geçti. O an, kalbim bir anlığına hızını yitirdi sanki; sonra tekrar çarpmaya başladığında, ritmi çoktan değişmişti. Yanaklarımın ısındığını fark ettim ama kendimi tutup gözlerimi kaçırmadım. Bu, bir zaaf anı değil, içimde çatışan gerçeklerin sessizce yüzeye çıkışıydı.

Özgür'ün bakışları yanaklarımda dolanıp yeniden karşımızda oturan Alpay ile Persephone dedikleri kişiye kaydı. Sırtımı sandalyeye gergince yasladım, omurgam hâlâ tetikteydi. Bacak bacak üstüne atarken çıkan kumaş sesi havada keskin bir bıçak gibi yankılandı.

O anda Özgür'ün sağ dirseği masadan ayrıldı. Kolunu yavaşça indirdi ve avucu, neredeyse hesaplı bir yavaşlıkla sağ uyluğumun üzerine yerleşti. Elinin sıcaklığı tenime bir uyarı gibi işledi. Ne tamamen tehditkâr ne de tamamen şefkatliydi. Bir sınır ihlaliydi bu. Hem beni koruyan hem de beni boğan bir aidiyetin ilanı gibiydi.

Persephone'un dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrılmıştı; sanki bir şeyleri anlıyor, fakat yorum yapmamayı tercih ediyordu. Özgür, baş parmağıyla bacağımda ufak daireler çizerken başını bana çevirmedi. Gözlerini hâlâ karşıya dikmişti.

"Şunu unutma," dedi. "Bu masada kimin hangi bilgiye sahip olduğu kadar, kimin neye ne kadar tahammül ettiği de önemli."

Ses tonu sakindi ama içinde kıymık gibi batan bir uyarı vardı. Gözüm, onun bana dokunduğu yerdeki baskıya kaydı; bedensel bir temas gibi değil, bir mesaj gibiydi.

Persephone, hafifçe öne eğilip ince parmaklarıyla kristal bardaktaki buz parçalarını çevirmeye başladı.

"Bu kadar ateşli bir atmosferde buzun dayanma süresi de kısalıyor, değil mi Alpay?"

Sözleri masum bir gözlem gibi duyulsa da bakışları doğrudan bana yönelmişti. Sırtımı dikleştirip, içimde yükselen kıvılcımları soğuk bir perdeyle örterek gülümsedim.

"Bazı buzlar, yanmadan önce çok şey gösterir. Kimileri de sadece çözülür," dediğimde Özgür'ün avucu, uyluğumda ağırlaştı. Masaya gelen garson ile ikisinin de bakışları garsona çevrildi. Özgür, ısrarla onlara bakıyordu.

"Aidoneus ile Persephone'nin rakibi, Zeus ile Hera'dır. Oyun açılışı 500 Bin Türk lirasıdır. Hazırsanız, oyunu başlatıyorum," dedi ve zarları elindeki kabın içine koyup döndürmeye başladı. Zihnimde yankılanan kelimeler bir cümlenin altını çizdi. Onu aldı ve ruhumun kapılarından içeriye soktu. Kapılarını kapatıp onu içeriye tutsak ettiğinde o sözcüğü tekrarladım.

"Zaaf, oyunların en vazgeçilmez tutkusudur. Karşındaki rakibin libidosunu yükseltir fakat zaafı olan kişi için en tehlikeli durumdur."

Persephone.

Hades'in en büyük zaafıydı.

Bacağımın üzerindeki baş parmağın derin dairesi bir anlığına Özgür'e bakmama neden olmuştu. Bakışları inatla onların üzerinden ayrılmamıştı ama baş parmağı usulca uyluğumun iç kısmına doğru kaydı.

"Tahammül," diye fısıldadı, sesi masanın üzerinde dolaşan bir bıçak gibi. "İşte bu gecenin dayanması güç fikri."

Andromeda'nın içinde, masanın altında, uyluklarıma yaslı el, en hassas noktamı buldu. Parmakları bir celladın ipini sıkıştırması gibi hafifçe kıvrıldı. Zarlar, garsonun elindeki kaptan usulca masanın ortasına doğru yuvarlanması için bırakıldı.

Andromeda'da tahammül oyunu başlıyordu.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!