Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
These Final Words, Fractured Light Music
Master of Death, Peter Gundry
Kül, Cem Adrian & Mark Eliyahu
Bir Hadise Var, Mabel Matiz
Yalnız Sitem, Sezen Aksu
Neyim Var ki, Ceza & Sagopa
Nevale, Emir Can İğrek
İnsan İnsan, Fazıl Say
🐙
These Final Words, Fractured Light Music
Rauf Aslan, Ağzından
Yas, deniz kenarına vurup biriken köpükler gibidir.
İlki gelir, ıslak ve ağırdır, ayak bileklerinize kadar yükselir. Siz onu sindiremeden, ikincisi çarpar gövdenize, dizlerinize vurur. Üçüncü, dördüncü, beşinci... Artık sayamazsınız. Nefesiniz, tuzlu suyla dolmuştur; ciğerleriniz yanar. Gözleriniz, kum taneleri ve umutsuzlukla dolar. Ayakta durmaya çalışırsınız, ama her yeni dalga, sizi bir adım daha derine, dibi görünmeyen bir soğukluğa çeker.
Benim ilk dalgam, Arven oldu.
O gün, Ankara'daki evimizin kapısını çaldığımızda, dünyam siyah-beyaza döndü. Annemin ve babamın Arven'den haberleri yoktu. Onlar o gün orada değildi. Subayların ağızlarından çıkan kelimeler, camdan kesilmiş parçalar gibi dilime saplandı. Babamın yüzündeki rengin çekilip gitmesini, o demir gibi adamın bir anda kırılgan bir cam heykele dönüşmesini izledim. Evimizin koridorlarında yankılanan sessizliği, annemin mutfakta kırılan çay bardağının sesini hâlâ duyabiliyorum. O sessizlik, Arven'in artık gelmeyeceği her sabahın, her akşam yemeğinin, her doğum gününün içini dolduracak olan zehirli bir şeydi.
Ve tam o sessizliğe alışmaya çalışırken, daha bir hafta bile olmamışken ikinci dalga geldi.
Annem...
O, Arven'in yasını sessizce, içine gömer gibi yaşıyordu. Gözleri, bir fırtına sonrası durgunlaşmış deniz gibiydi; derinde korkunç bir şeyler kıpırdıyor, ama yüzeyde sadece düz, cansız bir mavilik vardı. Sonra bir sabah, onu uyandıramadık. Yatağında, yüzü huzur doluydu. Belki de ilk kez, oğlunun ardından ağlamadığı bir uykudaydı. Doktor, 'kalp krizi' dedi. Babam, 'kırık kalp' diye fısıldadı.
O ana kadar ben, yalnızca abisini kaybeden bir çocuktum. O ise iki çocuğunu aynı anda kaybeden bir anneydi artık. Ve Arven'i alan deniz, onu da çağırdı.
İşte o zaman, benim içimdeki deniz dondu.
Arven'in kaybı bir yaraydı, kanıyordu. Annemin kaybı ise o yaranın üzerine dökülen tuzdu. Acı, kemiklerime kadar işledi. Artık ağlamıyordum. Öfke de yoktu henüz. Sadece mutlak, taş gibi bir soğukluk vardı. Ev, iki mezarın sessizliğiyle doluydu. Babam bir gölgeye dönüştü. Ben ise... Ben, o mezarların bekçisi oldum. Her nefes alışım, her kalp atışım, kaybettiklerim adına atıyor gibiydi. Yaşamak, bir ihanet gibi geliyordu.
Geçmiş yandı. Anılarla dolu ev, artık dayanılmaz bir is kokusuyla kaplandı. Babam, kendi keder denizinde boğulmak üzere Çanakkale'ye, amcamın yanına gitti. Ben ise dedemle birlikte Büyükada'ya taşındım. Kaçıyordum. Denizden kaçmak imkânsızdı belki, ama en azından her köşesi Arven'in kahkahasıyla, annemin "Rauf'um," sesiyle yankılanan, yaktığım evden uzaktaydım.
Her şafak, botla Gölcük Deniz Üssü'ne doğru yol alırken, üzerimde sadece üniformalarımın değil, iki mezarlık ağırlığını taşıyordum. Dedem, Eamon, iskelede beni beklerdi. Eskiden, seneler boyunca ağır silah tutmanın verdiği alışkanlıkla yalnızca sol omzu düşük dururdu. Ama kızını, benim annemi kaybettikten sonra, sağ omzu da çökmeye başlamıştı. İki omzu da aşağıya çekilmiş gibiydi, sanki görünmez bir yük, onu usul usul toprağa doğru çekiyordu. Onun o halini görmek, bana kendi içimdeki çöküşü aynalıyordu. Biz, iki kuşak, iki yıkık insan, her gün aynı botta, aynı sessiz acının içinde gidip geliyorduk. Deniz, bizi birbirimize bağlıyordu; aynı deniz, bizi birbirimizden koparan şeydi.
Ta ki Miraç gelene kadar...
O, donmuş denizimin üzerine vuran ilk ve tek güneş ışığıydı. Buzların kalın katmanlarını çatlatmaya, derinlerde donup kalmış bir şeyleri eritmeye başladı. Onunla birlikte, ciğerlerime temiz hava çekmeyi, dudaklarıma samimi bir gülümseme yakıştırmayı, kalbimin acıdan başka bir şey için atmasını yeniden öğrendim.
Miraç, annemin belki de onun bana bıraktığı yaşam ışığının bir yansıması gibiydi. O bordo saçlar ve okyanus gözleri, kişisel cehennemime açılan bir pencere değildi sadece; kaybettiğim bir dünyaya, güvende hissettiğim tek zamana açılan bir geçitti. Pencereden içeri sızan ışık, tozlu köşeleri aydınlattı. İçimdeki mezarlığa biraz hayat, biraz umut getirdi.
Ama ışık, aynı zamanda gölgeleri de daha keskin gösterirdi. Onun varlığı, bana kaybettiklerimi daha acı verici bir şekilde hatırlattı. Onu sevdikçe, annemi ve abimi kaybetmenin verdiği korku katlanarak büyüdü. Ya onu da kaybedersem? Dişime kadar sindirdiğim ölüm korkusu, bu sefer onun üzerinden kusulmak istiyordu. Onu korumak, sadece bir sevgi değil, bir nevroz haline geldi. Çünkü kaybetmeye bir kere daha dayanamazdım. O benim yeniden doğuşumdu; onu kaybetmek, ikinci bir ölüm olurdu.
Ve onlar, o gölgeler, o ışığı da söndürmek istedi.
Şimdi buradaydım.
Uçurumun kenarında, rüzgârın tüm geçmişimi yüzüme çarptığı yerde. Elimdeki silah, soğuk ve ağır, tıpkı içimde taşıdığım miras gibi. Karşımda, tüm bu acıların mimarı duruyor. Taçsız Kral. Nefesimi tutuyordum. Parmak ucum, tetiğin soğuk metaline değiyordu. Dünya, sadece onun alnındaki hedef noktasına daralıyordu. Tüm köpükler, tüm dalgalar, tüm sessizlikler bu an için birikmiş gibiydi. İntikamım, hayatta kalmamın tek yoluydu.
Patlama sesi, kulak zarımı yırtarcasına geldi. Ama yanlış yerden. Çok yakından.
Zaman, bir an için şeker cam gibi çatladı, sonra paramparça oldu.
Taçsız Kral, yüzündeki güven ve küstahlığı anında silinmiş, şaşkınlık ve tanıdık bir korkuyla öne doğru devrildi. Kan, koyu bir leke gibi sırtında yayıldı. Ve onun devrilen siluetinin açtığı boşlukta, dumanın dağıldığı yerde o duruyordu.
Rüzgâr, kül rengi parkasının eteklerini dalgalandırıyordu. Saçları, alnına düşmüş birkaç kırla karışık kara tutamlar, geçen on yılın her anını anlatırcasına dağınıktı. Yüzü derin çizgilerle oyulmuş, denizin ve zamanın acımasızca yoğurduğu bir heykel gibiydi. Ama gözleri... O buz mavisi gözler değişmemişti. İçlerinde fırtınalar, kayıp yıllar, bitmeyen bir savaşın yorgunluğu vardı. Ve şimdi, dümdüz bana bakıyorlardı.
Silahı, henüz dumanı tüten silahı, hâlâ elindeydi.
Arven Doruk Aslan.
Aklım, bir an için tamamen boşaldı. Yılların özlemi, öfkesi, acısı, hepsi bir ağızdan bağırmaya başladı, ama hiçbir ses çıkmadı. Ciğerlerime çektiğim hava, keskin bir bıçak gibi oldu. Ayaklarımın altındaki toprak sallanıyordu. Bu bir hayal, bir yanılsama, kaybın beni delirtmesi olmalıydı.
Ama hayaller bir video kadar gerçek olamazdı. Hayallerin bakışları, seni on yıl öncesine, güvende olduğun bir limana götüremezdi. Hayaller, bir adamı öldürüp, seni kurtarmazdı.
Ve işte o anda, zaman yeniden akmaya başladı. Ayaklarımın altındaki toprak geri geldi. Rüzgârın sesi, kulaklarımdaki uğultunun yerini aldı. Ve ben, sadece ona, o imkânsız varlığa bakakaldım.
"Abi?" diye fısıldadım, sesim bir rüzgârın taşıdığı toz tanesi kadar zayıftı. Arven'in karşısına geçip durduğumda yüzünde, küçük, acıyla bükülmüş bir mimik belirdi. Dudakları, tam bir gülümsemeye varmadan, tanıdık bir kıvrıma izin verdi. O dudaklar, benim cümlelerimi şekillendirdi;
"Ee, sarılmayacak mısın bana? Özlemediysen geri gideyim?"
Dünya, tekrar durdu.
Bu, on yıl önce, askeri akademiden döndüğümde, kapıda beni gören abime gülerek, şakayla söylediğim bir cümleydi. O zamanlar, onun varlığı dünyanın en doğal, en garanti şeyi gibiydi. Ona sarılmak, nefes almak kadar olağandı.
Şimdi ise, aynı cümle, aynı tonlamayla onun ağzından çıkıyordu. Ama bu sefer bir bıçak gibiydi. Geçmişin o masum, kayıp mutluluğunu alıp, şimdinin bu kanlı, karmaşık ve acı dolu gerçekliğine saplıyordu. İçimde, on yıllık bir boşluğun birdenbire yırtılışı vardı. Özlem, öfke, şaşkınlık ve tarifsiz bir acı, hepsi bir ağızdan boğazıma yükseldi. Gülerek söylediğim bir cümlenin bu kadar acı vermesini asla beklemiyordum.
O cümle, sadece bir şaka değildi artık. Bir hesap soruydu. Bir geri dönüştü. Ve bir seçimdi. Geçmişin o kayıp abisine mi sarılacaktım, yoksa şimdinin bu hayaletine, bu strateji ustasına mı?
Gözlerim buğulandı. Ayaklarım, sanki çamura saplanmış gibi ağırdı. İçimdeki Kraken sustu, yerini tam bir boşluk aldı. Tek bir kelime bile edemeden, ona doğru, yıkılmış bir kale gibi adım attım. Vücudumu, onun katı, güçlü bedenine gömdüm. Kollarım, onun sırtında kenetlendi, tırnaklarım parkasının kumaşına battı adeta. Yüzümü, onun boynunun eteğine, soğuk havada bile sıcak ve tanıdık olan tenine dayadım. Burnumu oraya gömdüm ve kokusunu içime çektim.
Tuz. Barut. Islak yün. Ve en derinde, o kadim, değişmemiş Arven kokusu; sabun, tütün ve deniz birleşmişti. Annem gibi kokuyordu. Hayır, yanlış... Annem, böyle kokuyordu. Temiz ve güvenli. Bu koku, on yıl öncesinin kapısını araladı ve içimdeki tüm bentleri yıktı.
Benim annem, sen öldü diye öldü!
İç sesim bir çığlık koparmaya başladı.
Abi. Abi annem? Annem öldü lan benim! Benim annem, sen öldü diye öldü! Bana annemi geri ver! Abi, bana annemi geri ver. Anne! Abi, abi, abi! Bana annemi geri ver! Abi. Abi annem? Annem öldü lan benim! Benim annem, sen öldü diye öldü! Abi, bana annemi geri ver. Abi. Abi annem? Annem öldü lan benim! Abi, bana annemi geri ver. Abi. Abi annem? Benim annem, sen öldü diye öldü! Annem öldü lan benim! Abi, bana annemi geri ver. Abi. Abi annem? Annem öldü lan benim! Abi, bana annemi geri ver. Abi. Abi annem? Annem öldü lan benim!
Kafamın içinde yankılanan bir feryat vardı.
Abi, bana annemi geri ver.
Gözlerimi sımsıkı kapattım. Bu sesi durdurmaya çalıştım. Dudaklarım, kulağına değecek kadar yaklaştı.
"Onsuz geçen yılın her saniyesini, damarlarımdan söküp atabilir misin?" Sesim, bir bıçak gibi içimdeki çığlığı anında kesti. "Bana annemi geri verebilir misin, Arven?"
Nefesi kesildi. Bedeni, bir an için tamamen katılaştı. İçimdeki o boşluk, bir anda karanlık, öfkeli bir şeyle doldu. Sarılmanın yarattığı o anlık sıcaklık ve güven hissi, donmuş bir parçalanmaya dönüştü. Aniden, sanki teni ateşmiş gibi, onu ittim. Kollarımı hızla çektim, aramıza metrelerce değil, on yıllık bir ihanet ve sır uçurumu soktum.
Arven sendeledi, ama yüzündeki şaşkınlık sadece bir saniye sürdü. Yerini, acıyla karışık bir anlayış aldı. Bana baktı. O buz mavisi gözler, her şeyi görmüş gibiydi.
Ben ise geri adım attım. Sonra bir adım daha. Bakışlarımı ondan ayırmadan, yıkıntının, şaşkınlığın ve kendi içimdeki fırtınanın ortasından uzaklaşmaya başladım. Ayaklarım, beni nereye götürüyorsa oraya gidiyordu. Tek ihtiyacım olan şey uzaklaşmaktı. O kokudan, o sözlerden, o imkânsız gerçeklikten.
Sadece koştum.
Master of Death, Peter Gundry
1 Saat Önce
Yazar, Ağzından
Havanın soğuğu, camlardan içeri sızıyor, nefesleri buğulandırıyordu. Albay İlhan Gökçe, arabanın arka koltuğunda, gergin bir sessizlikle oturuyordu. Parmakları, dizindeki parkanın kumaşında hafifçe titreyecek gibiydi, ama onları sıkıca kenetlemişti. Gözleri, karanlıkta puslu bir ayna gibi parlayan araç camından, dışarıdaki uçurumun yalın hatlarına takılıydı. İçinde bir fırtına kopuyordu: Kızı Miraç'ın güvenliği ve... Okyanus.
Evet, İlhan Gökçe karısının ölmediğini bir ay önce öğrenmişti ve buna Miraç sebep olmuştu. Miraç'ın Rauf ile evlendiğini öğrendi. O karmaşık ailenin içine kızının girmesini, o bilinmez tehlikeleri istememişti. Onları ayırmanın bir yolunu bulmak için Çanakkale'deki evine, kendi kabuğuna çekilmişti. Tam o sırada, ismi sanı belli olmayan bir mektup eline ulaşmıştı.
Zarf, sade ve tehditkâr değildi. İçgüdüleri alarm veriyordu. Tüm tereddüdüyle, çalışma masasında, mavi ışıklı askeri fenerin soğuk aydınlığı altında kâğıdı açmıştı. İlk bakışta bomboştu. Sadece bembeyaz, saf bir sayfaydı. Ama o bir askerdi. Aldatmacaları, gizli iletişimi tanırdı. Fenerin UV ışığını kâğıda tutmuştu.
Ve işte oradaydılar. Görünmez mürekkeple yazılmış, titreyen mavi harfler vardı.
Okyanus nefes alıyor. -K.Y
O an, dünyası alt üst olmuştu. On yıllık yası, on yıllık acısı, birdenbire şaşkınlık, öfke ve imkânsız bir umutla karışmıştı. "K.Y." Kimdi bu? Neden şimdi? Miraç'ın bu işte rolü neydi? Kızının, bilmeden, annesinin hayatta olduğu gerçeğine giden yolu mı açtığını düşündü. O evlilik, bu sırrın kilidini mi açmıştı?
İlhan Gökçe, bu sırra tutundu. Hatta Miraç, ondan annesinin çalışmalarını istediğinde, bunu kesinlikle onunla paylaşmadı. Her umudunu, her çabasını ve her sorgusunu bir gün karısına ulaşmak için kullandı. Ta ki kızı kaçırılana kadar.
İlhan Gökçe, kızının kaçırıldığını öğrendiği günün beşinci günü, ona ulaştırılan bir notla gerçeği bir kez daha öğrendi. Notta, 'Deniz kızı Okyanus'a döndü. Kraken'i denizden uzaklaştır -K.Y' yazıyordu. İlhan Gökçe, bu bilgiden sonra Rauf'un çıldırdığını görmüştü. Bu bilgiden sonra Eamon ile konuşup Rauf'a bir şeyler yapmasını sağlamıştı.
Kızının güvende olduğunu biliyordu.
Şimdi, bu donuk camın ardında, o mektubun vaat ettiği hazır olma anı gelmişti. Okyanus, sadece bir hayalet değil, belki de sadece birkaç kilometre ötede, bu karanlık planın içindeydi. Ve Miraç da onlarla birlikteydi. İçindeki fırtına, bir babanın koruma içgüdüsü ile bir kocanın on yıllık özleminin ve bir askerin görevinin çarpışmasıydı.
Rauf'un, telsizden gelen sesi, onu bu iç hesaplaşmadan sertçe çekip çıkardı: "Herkes yerini aldı mı?"
Ses, gerilmiş bir yayın titreyen telinden çıkmış gibiydi. İlhan Gökçe, yavaşça başını çevirdi. Yanında, aynı arka koltukta, ağırlığını taşıyan bir kayaymışçasına oturan Eamon vardı. Adamın yüzü, loş ışıkta derin çukurlara dönüşmüş gölgelerle kaplıydı. İlhan'ın bakışlarıyla buluştuklarında, Eamon'un gözlerinde, bir babanın çaresizliğinin ötesinde, kadim bir askerin son savaşını verişinin soğuk kararlılığı vardı. Başıyla, zar zor seçilebilecek kadar hafif bir onay işareti verdi.
Belki de, diye düşündü İlhan içinden, ikimiz de bugün, kaybettiklerimizi geri alma şansı için savaşıyoruz.
Bakışları arabanın ön koltuklarında oturan Fırat'a ve Alistair'e çevrildi. Sualtı Akreplerinden Demir ve Ali, Rauf'a yakın bir konumda, olası bir durum için pusuya yatmıştı. Pars ve Eamon'un adamlarından biri, Taçsız Kral'ın ve ekibinin geleceği yol üzerinde onları bekliyordu. Amaçları, geldiklerini gördüğü anda herkese haber vermekti.
Baktıkları yol güzergahının tam tersindeki yoldan Miraç, Okyanus Gökçe ve Arven gelecekti. Arven, son dakikaya kadar Araf ile iletişimi olabildiğince sık tutmaya çalışmış ve Taçsız Kral'ın az bir korumayla oraya varmasını öngörmüştü. Araf, Taçsız Kral'a göre Alaz, bu durumu başarıyla tamamlamıştı.
Taçsız Kral, içinde Alaz'ın da bulunduğu küçük bir aracın içinde toplam dört kişiyle uçurum kenarına doğru yaklaşıyordu.
Ve şimdi, tüm bu hazırlıklar, planlar ve içsel fırtınalar, o uçurum kenarında tek bir patlamayla son bulmak üzereydi. Pars, gelen aracı fark ettiğinde hızla kulağındaki telsize bastı.
"Geliyorlar," dedi.
Sessizlik, anında elektriklenmiş bir bekleyişe dönüştü. Herkes tetikteydi. Ortada, uçurumun tam başında, rüzgâra karşı dimdik duran Rauf, sırtı dönük, bir heykel gibi hareketsizdi.
Taçsız Kral'ın içinde bulunduğu araç, iki ağacın arasından giriş yaptı. Motorun sesi kesildi. Araf, Taçsız Kral'ın gözünde hâlâ sadık Alaz, sürücü koltuğundaydı. Kapılar açıldı. Arkadaki iki koruma, rutin bir kontrole çıkarcasına dışarı adım attı.
İşte o an oldu.
Araf, aniden fırladı. Kapıdan çıkışı bir sıçrayıştı. Belindeki tabancayı çekerken, hareketi akıcı, ölümcül ve şaşırtıcı derecede hızlıydı. İki el ateş etti. Sesler, gündüzün sessizliğinde çınlayan iki tok vuruş gibiydi. İki koruma, henüz ne olduğunu anlamadan, şaşkınlıkla yüzlerinde donan ifadelerle yere yığıldı.
Olanları izleyen ekip donakaldı. Bu, planın bir parçası mıydı? Kimdi bu adam? Fırat'ın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. "Bu kim lan?" diye homurdandı, sesi şaşkınlık ve bir parça hayranlıkla karışık. "Kendi adamı mı Taçsız Kral'a silah çekiyor?"
Tam o sırada, Demir ve Ali saklandıkları yerden çıktı. Ama onlar yalnız değildi. Karanlığın içinden, sessiz adımlarla, yirmiye yakın asker belirdi. Hepsi tam teçhizatlı, disiplinli, Eamon'un sessiz neferleriydi. Hızla, Araf'ın ve aracın etrafını çevreleyerek konumlandılar. Tüm alan, bir anda kontrol altına alınmıştı.
Ve tüm bu kaosun ortasında, Rauf hâlâ hareket etmiyordu. Sırtı, olan bitene sırtını dönmüş gibiydi. Belki de içindeki fırtınayla baş ediyordu.
Aracın ön kapısı yavaşça açıldı. Taçsız Kral dışarı çıktı. Yüzünde, güvenin yerini almış mutlak bir şok ve ihanete uğramışlık vardı. Gözleri, silahını kendisine doğrultan Araf'a dikildi. "Sen..." diye boğuk bir ses çıkardı, daha fazlasını getiremedi.
Araf, yüzünde hiçbir ifade yoktu. Profesyonel, buz gibi, ölümcüldü. Silahının namlusu, Taçsız Kral'ın göğsüne kilitlenmişti. Sesi, gündüzün havasını yaran keskin bir emirdi;
"Yürü!"
İlhan Gökçe, Eamon, Alistair ve Fırat hızla araçtan fırlayıp olay yerine doğru ilerlediler. İlhan'ın sesi, otorite ve aciliyetle yankılandı: "Hiç kimse ateş etmeyecek! Yasak!" Onun için bu sadece bir operasyon değildi; adaletin kendi elleriyle değil, kanunların eliyle teslim edilmesi gereken bir hesaptı.
Taçsız Kral, köşeye sıkışmış bir hayvan gibi etrafta gözlerini gezdirdi, bir kaçış, bir koz arıyordu. Ve işte o anda, uçurum kenarında sırtı dönük bekleyen Rauf'u gördü. Gözlerinde bir kıvılcım parladı. Ani bir hareketle, ayaklarının dibinde yatan korumanın silahını kaptı ve Rauf'un sırtına doğrulttu.
"Kraken!" diye haykırdı, sesi çaresizliğin ve son bir hamlenin çığlığıydı.
Bir anda, tüm askerlerin silah namluları Taçsız Kral'a çevrildi. Ama onun nişanı çoktan alınmıştı. Rauf, yavaşça, bir makine gibi arkasını döndü. Gözleri, önce silaha, sonra onu tutan adama kaydı. İçinde bir şey kıpırdamıyordu. Sadece boşluk vardı.
Tam o sırada Demir, silahını Ali'ye verip Taçsız Kral'a atılmak üzereydi ki, Taçsız Kral'ın sesi uçurumda çınladı;
"Kimse hareket etmesin! Vururum onu!"
Rauf, elini belindeki kınına götürdü. Kendi silahını çıkardı ve dümdüz karşısındakine doğrulttu. Bu sırada, kalabalığın en gerisinden, siste kaybolmuş üç siluet sessizce yaklaşıyordu: Miraç, Arven ve Okyanus Gökçe.
Demir, Taçsız Kral'dan vazgeçip Rauf'a yöneldi, onu durdurmaya çalıştı. "Rauf, sakın!" diye bağırdı, sesi yalvarır gibiydi. "Onu vurursan, onlardan bir farkın kalmayacak!"
Rauf, ona tek, keskin, öfkeli bir bakış fırlattı. O bakış, "Geri bas," diyordu. Demir, çaresizce ellerini havaya kaldırdı.
Rauf'un parmağı, tetiğin soğuk metaline yerleşti. Boşluğu almaya başladı. Zaman, bir an için genleşti. Herkes nefesini tutmuş, o parmağın hareketini izliyordu. Taçsız Kral'ın yüzündeki küstah güven, yerini saf bir korkuya bırakmıştı.
İşte o an oldu.
Tüm kalabalığın arkasından, hızlı ve sessiz bir gölge süzüldü. Arven. Elindeki silah, daha önce Rauf'unki kadar soğuk ve kararlıydı. Bir an bile tereddüt etmedi. Nişan aldı. Ve ateş etti.
Patlama sesi, Rauf'un tetiği çekeceği o mikro saniyeden önce geldi. Kurşun, Taçsız Kral'ın sırtına saplandı. Adamın gözleri fal taşı gibi açıldı. Ağzı aralandı, ama ses çıkmadı. Silahı elinden düştü. Bedeni öne doğru sendeledi ve arkasında, barut dumanının dağılmaya başladığı yerde, imkânsız bir gerçeklik belirdi.
Arven Doruk Aslan.
Kül, Cem Adrian & Mark Eliyahu
Miraç Gökçe, Ağzından
İzlemek, en zor eylemdir.
Çünkü izlemek, çaresizliğin en somut haliydi. Kaslarının her biri, seni ileri atmak, araya girmek, bir şey yapmak için gerilirken, aklın ve şartların onları demir bir zincirle olduğun yere mıhlardı. Gözlerin, olan biteni kaydeden iki acımasız kamera olurdu. Kalbin, her atışında sana "Harekete geç!" diye haykırırken, sesin boğazında sıkışıp kalırdı. İzlemek, aktif olmamanın en aktif haliydi; her sinirin, her duygun, dışarıdaki o tek kişiye, o tek ana odaklanmıştır, ama bedenin bir mezar taşı gibi hareketsizdir.
Ve ben şimdi, sevdiğim adamın kalbinin durduğu anı izliyordum.
O, uçurumun kenarında, rüzgârın onu salladığı karanlık bir heykel gibiydi. Uzaktan, yüzünü net göremiyordum. Ama görmeme gerek yoktu. Onun duruşunun her milimetresi bir dil gibi konuşuyordu bana. Omuzlarının çizdiği keskin hat, gerilmiş bir yaydı. Başının hafifçe öne eğik hali, bir boğanın saldırmadan önceki o ölümcül sakinliğiydi. Elleri... Ellerini göremiyordum, ama yumruklarının sıkılı olduğunu, tırnaklarının avuçlarını deldiğini biliyordum. Çünkü onu tanıyordum. Çünkü onun öfkesi, benim de kemiklerimde gezinen bir sızıydı.
Yanı başımda annemin varlığını hissediyordum. On yıllık ayrılıktan sonra, ilk kez böyle ölümcül bir anda yan yanaydık. Nefesi, benimki gibi, düzensiz ve kesikti. Onun da gözleri, aynı noktaya, aynı kayıp adama dikilmişti. Ama benim endişem Rauf'laydı. Aramızda, paylaşılmış bir korkunun gergin, sessiz bir köprüsü vardı.
Ve sonra, her şey çok hızlı oldu.
Taçsız Kral sendeledi. Silahı elinden düştü. Gövdesi, ağır ve anlamsız bir oyuncak bebek gibi öne doğru kapaklandı. Tüm dikkatim, yere çöken bedenin ardında açılan boşluktaydı. Silahı, hâlâ dumanı tüten bir uzantısı gibi elindeydi. Yüzünde zafer yoktu. Sadece kadim, bitkin bir ciddiyet ve gözlerinde, fırtınalı denizlerde kaybolmuş bir geminin pusulası kadar net ve ölümcül bir odak vardı. Hareketi o kadar kesin, o kadar nihai idi ki, içinizde ona karşı durmak diye bir seçenek bırakmıyordu.
Rauf'un gözleri, Arven'i buldu.
O an, zaman yavaşladı.
Rauf'un tüm bedeni çözüldü. O gergin yay, bir anda gevşedi. Omuzları çöktü. Sanki içine çektiği her nefes, on yılın yükünü bir anda üzerinden atmış gibiydi. Elinden, silahı düştü. Metal, taşlara çarparak sessiz bir 'clank' sesi çıkardı, ama o ses, dünyanın en yüksek gürültüsü gibi geldi bana. Çünkü o silahın düşüşü, onun savunmasının, öfkesinin, Kraken'in düşüşüydü.
Gözleri, Arven'e kilitlenmişti. Dudakları hafifçe aralandı. Uzaklıktan kelimeleri duyamazdım, ama onların şeklini okuyabildim: "Abi?"
O kelime, sadece iki heceydi. Ama Rauf'un tüm hayatı, tüm acısı, tüm özlemi o iki hecenin içine sıkışmış gibiydi. Sesi duymadım, ama hissettim. Boğazımda bir düğüm, gözlerimde ani bir sıcaklık oluştu. Rauf ona doğru bir adım attı. Bacakları, onu taşımakta zorlanıyormuş gibi sendeleyerek. Sonra bir adım daha. Her adım, on yıllık bir uçurumu kapatıyor gibiydi.
Arven'in dudaklarında, acıyla bükülmüş, küçük bir şey belirdi. Bir gülümseme miydi, yoksa bir ıstırap ifadesi mi, ayırt edemedim. Rauf, kendini Arven'in üzerine attı, kollarını onun sırtında kenetledi. Yüzünü, abisinin boynunun eteğine gömdü. Arven, yavaşça, neredeyse törensel bir ciddiyetle, kollarını kardeşinin sırtına doladı. Orada, ölümün ve ihanetin kokusunun sindiği o kayalık arazide, yaşayan bir anıt dikiliyordu.
Annem, yanımdan derin, titrek bir nefes verdi. Gözlerimden, kontrol edemediğim bir damla yanağıma süzüldü. Bu, mutluluk gözyaşı değildi. Bu, çok uzun süredir ertelenmiş bir yaranın nihayet dikilmeye başlamasının verdiği derin, sarsıcı bir rahatlamaydı.
Ama... bir şeyler yanlış gidiyordu.
Rauf'un sırtındaki kaslar, birdenbire taş kesildi. Sarılmasındaki o çaresiz tutunma, bir gerilime dönüştü. Başını eğip Arven'in kulağına bir şeyler fısıldadı. Ne dediğini bilmiyordum, ama etkisini gördüm. Arven'in bedeni, bir elektrik şoku almış gibi sarsıldı. Rauf ani ve şiddetli bir hareketle, kendini Arven'den kopardı. Onu öyle bir itti ki, Arven bile dengede durmakta zorlandı.
Rauf geri adım attı. Yüzü artık bana dönüktü, bana bakmıyordu ama ifadesini hâlâ seçemiyordum. Sadece, o beyaz, şok olmuş boşluğu görebiliyordum. Sonra döndü. Ve koşmaya başladı.
Saklandığım yerden hızla çıkıp koşmaya başladım.
"Rauf, bekle!"
Sesim, ona ulaşamamıştı.
"Çekilin!"
Önümde duran kalabalık ikiye ayrılıp bana bir koridor oluşturduğunda Sualtı Akreplerinden yükselen şaşkınlık ve adımı söyleyişlerini işitebiliyordum. Annemin de arkamdan geldiğinin farkındaydım. Adımları yarıda kesilmişti ama onu önemsemedim ve Arven'in yanında durdum.
Arven, gözleri dolmuş bir şekilde Rauf'un arkasından bakıyordu. Eamon, Arven'in kolundan tutup kendine çevirdiğinde Eamon, gözlerinden akan yaşlarla Arven'e sarıldı. Arven, ona verdiğim silahımı bana uzattı ve ardından titreyen çenesini sıkarak başını Rauf'un gittiği yöne doğru çevirdi.
"Miraç, peşinden git," diye fısıldadı.
Kafamı sallayıp hızla elindeki silahımı aldım ve bana bakan yüzlere baktım. Lerna, Fırat, Aslı, Pars, Ali ve Demir, şaşkınlıkla bana bakıyorlar ve durumu çözmeye çalışıyorlardı. Babama elimdeki silahı teslim ettiğimde babam, silahımı alıp beline taktı. Araf, elindeki araba anahtarını gösterip bana fırlattığında hızla havada kaptım. Kafamı eğip kaldırdım ve onların geldiği araca yöneldim. Koltuğa oturup kapıyı çarptım. Anahtarı kontağa soktum. Motorun hırıltısı, kulaklarımdaki çığlıkların ve kalbimin gürültüsünün yerini aldı. Direksiyonu kavradım. Parmak uçlarım hâlâ titriyordu, ama bu seferki titreme eylem için bir enerjiye dönüşmüştü.
Gözlerim, önümdeki camdaki büyük resme takılı kaldı. Uçurumun kenarında, bir hayaletle yeniden buluşmuş ve bir diğerini kaybetmiş bir kalabalık vardı. Annem, Arven'in yanında duruyor ve bana bakıyordu. Sonra, gözlerimi dikiz aynasına diktim. Ona gitmeliydim.
Arabayı geri vitese alıp hızla oradan uzaklaştım. Tekerlekler, çakılları savurdu. Yolda ilerlemeye başladığımda zihnim Rauf'la doluydu. Onun yüzündeki o beyaz, şok olmuş boşluk... O ifade, bir yıkımın habercisiydi. O, kendini yalnız ve ihanete uğramış hissediyordu.
Arven'e fısıldadığı şey ne olabilirdi ki onu bu hale getiren?
"Abim öldükten bir hafta sonra annemi kaybettik."
Bu cümle, birden zihnimde şimşek gibi çaktı. Arven'in ölmesi, annesinin sonu olmuştu. Arven, gerçekten ölmemişti ama anneleri, gerçekten ölmüştü. Bu düşünce, midemi bulandırdı. Rauf için en hassas, en kanayan yaraydı bu. O yarayı deşmek onu tamamen çökertmek demekti.
Evin olduğu sokağa, dokuz günün sonunda yeniden giriş yapmıştım. Arabayı apartmanın önüne çarpıcı bir sesle durdurdum. Anahtarı bile almadan arabadan indim ve hızla apartmana daldım. Asansörü beklemeye vaktim yoktu, merdivenlere yöneldim. Apartmanda, cam kırılması, ağır bir şeyin yere düşüşü, boğuk bir homurtu yükseliyordu. Adımlarımı hızlandırıp merdivenleri ikişer üçer tırmanmaya devam ettim.
Nefes nefese dördüncü kata ulaştığımda kapıya iki elimle dayandım.
"Annem öldü lan benim!"
Bu, yıkımın sesiydi.
İçerideki gürültüler arttığında, bir adım geri çekilip sağ ayağımı havaya kaldırdım. Duvardan destek alırken sertçe topuğumu kilide vurdum. Kapı, kilidinden kopup duvara çarptı. Kapı, duvara çarpıp geri sekerken, içeriye bir fırtına gibi girdim. Kafamı sola çevirmeye korktum.
İlk burnuma çarpan şey kokuydu. Sanırım alkol şişelerini kırmıştı ve bu da salona yayılmıştı. Taze, keskin bir acının kokusuydu. Sonra, nefes alıp vermenin ötesinde, ciğerleri yırtılırcasına çıkan o hayvani homurtular duydum. Yavaşça sola döndüm.
Salon, bir savaş alanına dönmüştü. Kitaplar, raflardan çekilmiş, yırtılmış, sayfaları halıyı beyaz bir kar gibi kaplamıştı. Duvardaki fotoğraf çerçeveleri paramparçaydı; cam parçaları, mutlu anların üzerine saçılmıştı. Şömine rafındaki küçük denizci objeleri yerdeydi. Ve ortasında, tüm bu yıkımın merkezinde, Rauf vardı.
Kütüphanenin önünde, çömelmişti. Sırtı bana dönüktü. Omuzları, her "Sen öldün diye annem öldü lan benim!" çığlığıyla şiddetle sarsılıyordu. Bu sadece bir çığlık değildi; bu, içten yırtılıp dışarı atılan, on yıllık sessiz bir çığlığın beden bulmuş haliydi. Elleri, başının iki yanındaydı, parmakları saçlarının içine gömülmüştü.
"Rauf..." diye fısıldadım, ama sesim bu yıkımın gürültüsünde kayboldu.
Bir adım attım. Ayak altımda bir cam parçası cızırdadı.
O sesle, Rauf aniden döndü. Gözleri, kırmızı çizgilerle bezenmiş, şiş, ama içleri bomboştu. Yüzü sırılsıklam ter ve gözyaşıyla ıslanmıştı. Ama en çok şaşkınlıktı. Beni gördüğüne inanamıyor gibiydi. Sanki hayaletini görmüştü.
"Mi... Miraç?" diye kekeledi, sesi parçalanmış, boğuk.
O anda, yeni bir öfke dalgası onu vurdu. Başını çevirdi, elini uzattı ve yerde duran kalın bir cildi kavradı. Bana, tehdit edildiği gece anlattığı, Arven'in ona hediye ettiği denizcilik günlüğüydü bu. Onu, bana doğru değil, kendi içindeki hayalete doğru fırlatmak için kaldırdı.
"HAYIR!" diye bağırdım, düşünmeden ona doğru atıldım. Amacım kitabı durdurmak değil, onu durdurmaktı. Kollarımı onun etrafına dolamaya çalıştım, yüzümü onun sırtına dayadım. "Rauf, lütfen! Dur!"
"Bırak beni!" diye gürledi, kendini kurtarmak için bir silkinişle kolunu savurdu. Bilinçsizce, hızlı, kontrolsüzdü. Sendeleyerek geri adım attım, ayağımın altındaki kitaba takılıp kalçamın üzerine düştüm. Ellerim yerdeki kırık camların üzerine yaslandığında nefesim kesildi. Ağzımdan, küçük, boğuk bir "ah!" sesi çıktı.
Ses, her şeyi değiştirdi.
Rauf aniden dondu. Tüm bedeni, bir heykel gibi kaskatı kesildi. Yavaşça bana döndü. Gözleri, şimdi gerçekten beni gördü. Ama o bakış... Öyle bir bakıştı ki, sanki ölmüş gibi hissettim. İçindeki tüm öfke, tüm fırtına, bir anda sönmüştü. Yerini, mutlak, dipsiz bir dehşet almıştı. Yüzü bembeyazdı. Ağzı hafif aralandı, ama ses çıkmadı.
"Miraç..." diye fısıldadı, sesi parçalanmış cam gibi tiz ve kırık. Sonra titremeye başladı. Önce elleri, sonra tüm bedeni.
Yavaşça, sanki dizleri onu taşıyamıyormuş gibi, önümde yere çöktü. Gözleri, yerdeki kendi kanıyla bulanmış cam parçalarına takılı kalmıştı, ama onları görmüyordu. Orada, o kırmızı lekelerde, işlediği günahı görüyordu sanki.
Kendi ellerimi, ağırlıkla kaldırıp avuçlarıma baktım. Hiçbir şey yoktu. Sadece toz ve küçük bir sıyrık vardı. Eğer yaralansaydım bu, daha büyük, geri dönülemez bir felakete yol açmış olabilirdi. Titreyen avuçlarımı birbirine sürttüm, sanki o sıyrığı da silmeye çalışıyordum.
"Rauf," dedim, sesimi olabildiğince yumuşatmak için çabalayarak. "Bana bak. Bak, hiçbir şeyim yok. İyiyim ben. Takıldım sadece, o kadar."
Ama o, bana bakmıyordu. Gözleri, hâlâ o kanlı ellere, beni incitmek için kullandığı o araçlara dikilmişti. Sonra, o elleri yavaşça kaldırdı. Yaralı, titreyen, parmakları kırık camlarla kesilmiş eller. Onlarla elime dokunmak istedi. Ama dokunamadı. Parmak uçları, havada, benim tenimden bir nefes kadar uzakta, çılgınca titriyordu. Sanki dokunursa, ben de o camlar gibi parçalanacak, o kanlı izleri üzerimde taşıyacaktım. Sanki dokunma hakkını, o hareketiyle sonsuza dek kaybetmişti.
Rauf Aslan, yıkımın içinde ağlamaya başladı.
"Miraç... sen nasıl... ben... özür dilerim," dedi, her kelime, boğazından yırtılarak çıkan bir hıçkırıkla boğuluyordu. "Özür dilerim... özür dilerim, Miraç..." Her 'özür dilerim', bir bıçak darbesi gibi havada asılı kalıyor, sonra yere düşüyordu.
İçim kavruldu. O elleri, o suçluluk ve pişmanlığın somut halini yakalamak için uzandım. Nazikçe, ama kararlı bir şekilde, havadaki titreyen elini kavradım. Soğuk, kanlı ve ıslaktı. Onu kendime doğru çektim, avuçlarımın içine aldım. Yaralarına baktım. Cam parçaları küçük kesikler açmış, kan sızıyordu. Bu yaralar, içindeki yaralanın dışa vurumu gibiydi.
"Bak," diye fısıldadım, başparmağımla, kanın aktığı yerin çok uzağındaki, temiz bir noktayı okşayarak. "Bak, işte dokundum sana. Ben buradayım sevgilim."
Gözleri, nihayet yüzüme kaydı. O balçığın derinliklerde, şokun ve dehşetin ardından, dipsiz bir umutsuzluk ve sorgulama vardı. "Nasıl?" diyordu o bakışlar. "Nasıl hâlâ burada olabilirsin? Nasıl bana dokunabilirsin?"
"Bir daha gitme..." diye inledi, bu sefer sesi daha boğuk, daha yalvarırcasına. Gözyaşları, yanaklarındaki toz ve kan izlerinde yeni yollar açıyordu. "Annem gibi... sen de gitme benden. Almasınlar seni... Lütfen... Ben özür dilerim..."
Başı öne düştü. Omuzları, şiddetli bir ağlama ile sarsılıyordu. Taş olsa çatlardı. Gözlerim dolduğunda dayanamadım, onu ensesinden tutup omzuma doğru nazikçe çektim.
"Şşş," diye titrekçe fısıldadım, sesim olabildiğince yumuşak çıkmaya çalıştı. "Buradayım. Seninleyim."
Rauf, hıçkırarak alnını omzuma yasladığında yaşla dolu gözlerimi salonda gezdirdim. Etrafımızda yıkıntı vardı. Kitaplar, kırık camlar, paramparça fotoğraflar... Ama ondan daha büyük bir yıkıntı, o'nun içindeydi. Rauf'un her hıçkırığı, benim gözümden bir damla yaşın daha idamına karar kılıyordu. Kendi yüreğimin feryadını boğazımda boğdum. Şimdi sırası değildi. Şimdi, onun çöken dünyasını tutma zamanıydı.
Ellerim, onun sırtında, ritmik, sakinleştirici hareketlerle geziniyordu. Her dokunuşumla, "Gitmeyeceğim," demeye çalışıyordum. "Yalnız değilsin." Ama içimde bir ses, bu enkazın sadece başlangıç olduğunu fısıldıyordu. Arven'in bir anda geri dönmesi, Rauf'u yerle bir etmişti. Ve şimdi, o yıkıntının altından onu çıkarmak bana düşüyordu.
Yavaşça, başımı onunkinden ayırıp hafifçe geri çekildim. İki elimle yüzünü tutarak, gözlerine baktım. O ılık kahverengi gözler, şimdi fırtına sonrası toprak gibi nemli ve yumuşaktı; her bir tonunda hüzünlü bir sıcaklık, altın kıvılcımlarını taşıyan bir dinginlik saklıydı.
"Rauf," dedim, sesim artık daha net, daha güçlü çıktı. İçimdeki sarsıntıyı bastırarak. "Burada, bu enkazın içinde kalamayız. Şimdi seni buradan çıkaracağım, tamam mı? Anlıyor musun?"
Gözleri, şaşkınlıkla bana dikildi. Gitmek? Benim gideceğimi düşünmüşçesine kafasını iki yana salladı.
"Gitme," diye inlediğinde hızla bende kafamı iki yana salladım.
"Hayır, ben gitmiyorum. Seni bırakıp hiçbir yere gitmiyorum, duydun mu beni?"
Gözlerindeki, dinginlik ağırca yerine geri döndü.
"Nereye gideceğiz o zaman?" diye fısıldadı, sesi hâlâ paramparça.
"Yanıma," dedim, en basit, en kesin cevabı vererek. "Sadece yanımda duracaksın. Şimdi ayağa kalk."
Biraz direnç gösterdi. Bedeni, yere mıhlanmış gibiydi. Ama ben pes etmedim. Onun koluna girdim, diğer elimle de tutunarak, onu ayağa kaldırmak için nazikçe ama kararlı bir güç uyguladım. İlk başta sendeledi. Ayağının altındaki cam parçaları cızırdadı. Sonra, ağır ağır, tüm hayatının yükünü taşıyormuş gibi doğruldu.
Orada, yıkıntının ortasında, birbirimize dayanarak durduk. Ona baktım. Toz, kan ve gözyaşları içindeki bu adam, benim her şeyimdi. Ve ben, onun dünyası yıkılırken, ona sığınak olacaktım.
"Hadi," dedim, onu yavaşça, enkazdan uzaklaştırarak. Yatak odasına doğru yönlendirdim. "Bir adım at. Sadece bir adım. Ben seninleyim."
Her adım, salonun kaosundan uzaklaşan bir nefes gibiydi. Yatak odasının kapısından içeri girdiğimizde, buranın nispeten dokunulmamış kalması garip bir huzur verdi. Burada, yıkım yoktu. Sadece yatağın üzerine düşen sokak ışığının soluk bir şeridi ve derin bir sessizlik vardı. Çoktan akşam olmuştu. Biz, ne zamandan beri o şekilde oturmuştuk?
Onu, yatağın kenarına oturttum. Kendisi, bir robot gibi itaat ediyordu, tüm direnci kırılmıştı. Yüzündeki ifade hâlâ uzak ve şoktaydı, ama gözlerindeki o çılgın panik azalmıştı.
"Burada bekle," diye fısıldadım. Banyoya girip bir havlu, ilk yardım çantası ve ıslak bir bez aldım. Yanına döndüğümde, olduğu yerde, ellerine bakarak oturuyordu. Avuçlarındaki küçük kesikler, kurumuş kanla kapanmaya başlamıştı.
Önünde diz çöktüm. "Elini ver," dedim yumuşakça. İtaatkâr bir çocuk gibi uzattı. Nazikçe, kanı temizledim, küçük cam kırıntılarını çıkardım, görünürdeki yaralarını sarmaya başladım. Sol elini elime avuçlarımın arasına aldığımda parmağındaki alyansı gördüm. Burukça gülümseyip baş parmağımla alyansın boşta bıraktığı boğumu okşadım. Benim koca adamım, benim yokluğumda ona mı sığınmıştı? Alyansa bulanmış kanı temizleyip sol elini de sardım. Sargı bezini küçük bir bantla tutturduktan sonra havlu ile yüzündeki kiri, tozu ve gözyaşlarını sildim. Her temasta, bir gerginlik daha azalıyordu ondan.
"Miraç..." diye mırıldandı, sesi artık bir fısıltıdan ibaretti. Gözleri, hâlâ içe dönük ve uzaktı. "O... oradaydı. Onu gördüm. Diriydi. Ve... ve onu vurdu."
Yüzünü temizlemeyi bırakmadan, ona odaklandım. "Biliyorum," dedim sakinleştirici bir tonda.
Başını iki yana salladı, bu basit mantığı reddedercesine.
"Senin olmadığın o günlerde onun bıraktıklarının peşinden koştum, seni bile arayamadım. Videodan öğrendim Miraç ben onun yaşadığını. Videodaki Arven söyledi bana yaşıyor olduğunu. Ama O ölmüştü. On yıl önce öldü. Annem de onun yüzünden öldü. Ve şimdi... şimdi geri döndü ve ben... ben..."
Cümlesini bitiremedi. Nefesi kesik kesik çıkmaya başladı. Zihni, on yıllık yası, annesinin kaybını, abisinin imkânsız dönüşünü bir arada sindiremiyordu. Arven'in varlığı, tüm bu acıların üzerine tuz basmıştı. Sarılma anı, bir rahatlama değil, bu çelişkilerin dayanılmaz ağırlığının patlaması olmuştu.
Havluyu yere bırakıp yüzünü iki elimle nazikçe tutarak, gözlerine baktım. "Rauf, dinle beni. O, senin abin. Ve senin için oradaydı. Şu an bunun ne anlama geldiğini anlamana gerek yok. Sadece şimdi nefes al. Şu an, bu odada, benimle güvendesin."
Gözleri gözlerime kilitlendi. İçindeki fırtınanın şiddeti azalıyor gibiydi, yerini derin, bitkin bir boşluğa bırakıyordu. Yavaşça, onu yatağa doğru yönlendirdim. Sırtüstü uzandı, gözleri tavana dikildi. Ben de yanına uzandım, elimi onun göğsüne koydum. Kalbinin hızlı atışı, yavaş yavaş normale dönüyordu.
"Uyu," diye fısıldadım. "Ben buradayım. Her şeyi sonra konuşuruz. Şimdi dinlen."
Yüzünü bana çevirip bedenini ağırca bana döndürdüğünde gözleri yeniden doldu. Gözleri titreyerek yüzümün her bir detayını geziniyordu. Benim dokuz gün boyunca Arven'in yanında durduğumu biliyordu. Bunu gözlerinden anlayabilmiştim. Sağ gözünden akan bir yaş burnunun kemerinden yastığa aktı.
"Seni de alıyordu benden."
İçimde, onun için duyduğum sevgiden daha büyük, daha ezici bir şey kabardı. Bu, bir acıma değildi. Bu, onun taşıdığı kadim acıyı görmenin, onun kırılganlığının tam ortasına şahit olmanın verdiği saf, insani bir sızıydı. O, herkesin gördüğü o güçlü, dik başlı, fırtınalara meydan okuyan Kraken değildi şu an. O, yaralı bir çocuktu. Kaybettiği her şeyin ağırlığı altında ezilmiş, şimdi de kaybettiklerinden biri tarafından kurtarılmış olmanın şokuyla paramparça olmuş bir adam.
Canım adam.
Elimi kaldırıp, o akan gözyaşının izini, başparmağımla nazikçe sildim. Teni sıcak ve ıslaktı.
"Şşş," diye tekrar fısıldadım, sesim neredeyse duyulmayacak kadar yumuşak. "Uyu artık sevgilim. Bak, ben buradayım. Sen uyurken de burada olacağım."
Göz kapakları ağırlaştı. Bir kez daha, son bir kez gözlerimi taradı. Sanki uyandığında benim orada olmayacağımdan korkuyordu. Dudaklarımı burnuna yaklaştırıp küçük bir öpücük bıraktım. Tüm bedeni irkilerek titredi, sonra uzun, derin bir nefes verdi. Ve nihayet, tüm o öfke, şok, acı ve dokuz günün yorgunluğuna yenik düşerek, gözlerini kapattı.
Nefesi yavaş yavaş düzene girdi, daha derin, daha sakin bir ritme kavuştu. Ama alnındaki kırışıklıklar, yüzündeki o hüzünlü gevşeme tam anlamıyla gitmedi. Rüyalarında bile ona eşlik edecek gibiydiler.
Ben ise uyumadım. Ona baktım. Göğsünün her iniş çıkışını izledim. Elimi, onun elinin üzerine, yastığın üzerine koydum. Parmakları, bilinçsizce, benimkilerin etrafına kıvrıldı. Dudaklarım nefesle açıldı ama sadece ruhum konuştu: "Senin gözünden akan yaş, benim gönlüme bir kor gibi sıçradı da ben ah diyemedim ya. Yansın öyleyse bu dünya. Yansın..."
Bir Hadise Var, Mabel Matiz
Yazar, Ağzından
Gölcük'te bugün hava erken kararmıştı. Gökyüzündeki alacalı tanın kızıllığı, bulutların arasından sıyrılamamış ve günü vaktinden önce sonlandırmıştı. Sualtı Akrepleri, yola dizilmiş iki aracı peşine takmıştı. En önde, Rauf'un aracında Demir, Ali, Pars ve Aslı vardı. Dümeni Demir tutuyor, ama bakışları yola değil, zihninde dönen ihtimallere takılı gibiydi.
Arkalarındaki iki araç daha sessizce ilerliyordu. Biri, Fırat'ın kullandığı hâkî yeşili Suv'du. İçinde, önde Lerna, arka koltukta ise yan yana oturan Okyanus ve İlhan Gökçe vardı. Aramızdaki mesafe fiziken azalmıştı, ama on yılın ağır sessizliği hâlâ camlara yansıyordu. Birbirlerine bakmıyorlardı; ikisi de ellerinde olmadan dışarıdaki geçen sokaklara, evlere, kayıp zamanın hayaletlerine bakıyorlardı.
Onların hemen arkasındaki arabayı Alistair sürüyordu. Arka koltukta, iki omzu da çökmüş, ama bakışları dimdik ileriye bakan Fehmi Aslan ve Eamon oturuyordu. Ön koltukta ise Arven Doruk Aslan vardı. Kolları göğsünde kavuşmuş, yüzü camdan dışarıyı gören bir profil olarak seçiliyordu. Yüzündeki ifade okunmuyordu; o eski, taş maskeyi yeniden takmıştı. Ama gözlerinin kenarındaki gerginlik, içinde kopan fırtınayı ele veriyordu.
Ali, sessizliği bozdu. Düşünceli bir şekilde dışarıyı izlerken, aniden Demir'e döndü. Sesi, arabanın içindeki gergin havada küçük bir çatlak açtı.
"Rauf abinin evde olduğuna emin misin?"
Demir, ona bakmadan, dikkati yolda, kafasını iki yana salladı. Cevabı kısa ve netti.
"Eamon dede, adayı kontrol ettirdi. Her yeri. Adada yokmuş." Sonra, Ali'ye kısa, anlamlı bir bakış attı. Bakışında, hepsinin paylaştığı endişe vardı. "Gidebileceği, şu an için tek bir yer var. O da evi."
Bir an sustu. Direksiyonu sıkıca kavradı. Sonra, için için kaynayan bir başka endişeyi daha dile getirdi, sesi biraz daha alçalarak;
"Ayrıca Miraç da onun peşinden gittiği saatten beri ortada yok. Kız, tek başına... Rauf'un o halinde onunla nasıl baş etsin?"
Soru, arabanın içinde asılı kaldı. Cevabı yoktu. Herkes, aynı cevapsız sorunun ağırlığını taşıyordu. Motorların uğultusu ve lastiklerin asfalttaki sesi, artan bir aciliyetin ritmini tutuyordu. Yol, karanlıkta onları tek bir noktaya doğru çekiyordu: Yıkıntının ve umudun aynı anda beklediği o kapıya.
Pars, arka koltukta, pencereden dışarı akan gece manzarasına boş boş bakarken, Ali'nin sorusuna sessizce kulak misafiri olmuştu. Demir'in cevabından sonra, yavaşça kafasını çevirdi. Yüzünde, olan biteni hâlâ sindirememenin ve derin bir endişenin karışımı vardı.
"Kolay değil," diye mırıldandı, sesi yumuşak ama yüklüydü. Gözleri, önce Ali'ye, sonra Demir'in yansımasını gördüğü dikiz aynasına kaydı. "Aradan on sene geçti." 'On sene' kelimesini öyle bir vurguladı ki, her hecesi arabanın içindeki herkese, kayıp zamanın ağırlığını bir kez daha hatırlattı.
"Rauf abinin yaşadıklarını biliyoruz. En az onun kadar içinde yer aldık." Burada duraksadı. Hepsi biliyordu aslında. Abisinin kaybının onu nasıl bir taş heykel haline getirdiğini, annesinin ölümünün o heykeli nasıl çatlattığını, sonra da Miraç'ın nasıl o çatlaklardan içeri sızan bir ışık olduğunu... Ama şimdi, o ışık sönmüş, heykel paramparça olmuştu.
Pars, derin bir nefes aldı. Bakışları, önlerinde uzanan karanlık yola döndü. Son cümlesini, bir gerçeği kabul eder gibi hem kendine hem de araçtakilere söyledi;
"Çabuk atlatmasını bekleyemeyiz, değil mi?"
Bu bir soru değil, bir teslimiyetti. Rauf'un içine düştüğü o karanlık kuyudan bir gecede, bir hamlede çıkmasının mümkün olmadığının kabullenilişi. Bu, sadece zaman ve sabır değil, aynı zamanda anlayış ve kesintisiz bir destek gerektirecekti. Ve hepsinin içini kemiren asıl soru da buydu: Onlar bu desteği verebilecek miydi? Miraç tek başına bunun altından kalkabilecek miydi?
Demir, direksiyonda, Pars'ın sözlerini duyduğunu belli etmese de çenesi biraz daha sıkılaştı. Önlerindeki yol, artık sadece bir evin adresine değil, bir yaranın tam kalbine gidiyordu.
Nihayet evin önünde durduklarında Okyanus Gökçe, kızının ve Rauf'un yaşadığı apartmana baktı. Gözleri balkonlarda, ışığı yanan evlerde gezindi. Hangisiydi? Kızı şu an hangi pencerenin ardında, ne haldeydi? On yıllık ayrılığın getirdiği anne içgüdüsü, kaygıyla karışıp ciğerlerine doldu.
Üç aracın da kapıları aynı anda, bir senkronizasyon içinde açıldı ve kapandı. Sesler, sessiz sokakta yankılandı. Demir, Fırat'a döndü ve içeriyi kafasıyla işaret etti. "Önce Rauf'un apartmanına bakalım," dedi ve Fırat ile birlikte kararlı adımlarla yürürken, geriye, Ali'ye döndü. Geri geri adımlarken ekledi: "Siz herkesle birlikte yukarıya gelirsiniz."
Önüne döndüğü an, adımlarını hızlandırdı. Aceleleri, içlerindeki kötü senaryo korkusundan kaynaklanıyordu. Üçer üçer tırmanmaya başladıkları merdivenle dördüncü kata ulaştılar. İlk şok, kapıdaydı. Kapı kilidinin kırık olduğunu önce Fırat gördü, gözleri fal taşı gibi açıldı. Demir de fark ettiğinde, içlerine soğuk bir korku oturdu. Birbirlerine bakıştılar ve hiçbir şey söylemeden, hızla içeriye daldılar.
İçerideki savaş alanını gördüklerinde nefesleri kesildi. Kitaplar, paramparça camlar, devrilmiş raflar... Her şey, buradaki şiddetin boyutunu anlatıyordu. Fırat, yerdeki kan izlerini gördüğünde yüreği ağzına geldi. Demir'i sertçe dürttü ve izleri gösterdi. Demir, o an beyninden vurulmuşa döndü. Yüzündeki renk attı. "Rauf..." diye mırıldanacak oldu, ama sözü boğazında kaldı.
Panikle, hızla koridora yöneldi. Banyonun kapısını açtı, boştu. Mutfak, zaten görünüyordu, orada da kimse yoktu. Geriye tek bir kapı kalmıştı: Yatak odası. Demir, elini kapı koluna attı, bir an tereddüt etti, sonra sert bir şekilde yatak odasının kapısını açtı.
İçeride, Miraç irkildi. Omzunun arkasından kapıya baktı. Yüzünde yorgunluk ve derin bir dikkat vardı. Sol elini dudaklarına yasladı ve net, kesin bir 'sus' işareti yaptı. Sonra, başıyla arkasındaki yatağı işaret etti.
Demir'in gözleri, Miraç'ın yanında, yatakta uyuyan Rauf'un siluetine kaydı. Nefes alıp verişi düzenliydi. İkisinin de güvende olduğunu fark edince, Demir'in tüm bedenindeki gerginlik bir anda boşaldı. Ciğerlerinden, tutulmuş, derin bir nefes verdi. O sırada, Fırat da Demir'in yanından usulca göründü. Göze yansıyan resme baktı. Yıkıntıların ortasındaki sığınağı gördü. Yüzü yumuşadı, o da rahatlamış bir nefes bıraktı.
Miraç, gözlerini kapatıp açtı. Sonra, işaret parmağını tekrar dudaklarına götürdü. Bu sefer konuşmuyor, sadece dudaklarını hareket ettiriyordu. Sessizce şekillenen kelimeler netti: "İçeriyi toplayın."
Fırat, kafasını hafifçe sallayarak anladığını belirtti. Demir'i kolundan hafifçe çekiştirdi. İkisi de kapıyı yavaşça, neredeyse hiç ses çıkarmadan kapattılar. Salona doğru döndüklerinde, Okyanus, İlhan, Arven, Eamon, Fehmi, Alistair, Pars, Aslı ve Ali sessizce içeri girmiş, şaşkınlıkla etrafı süzen bir kalabalık oluşturmuştu.
Sualtı Akreplerinin ve diğerlerinin yüzlerindeki endişeli, sorgulayıcı bakışlar Demir'e yöneldi. Demir, onların arasında durdu.
"Rauf uyuyor. Miraç da yanında. Bize, burayı toplayın dedi."
Fırat, Lerna'ya döndüğünde, elini ona uzattı. Konuşmaya gerek yoktu. Lerna, Fırat'ın hiçbir şey söylemesine izin vermeden, cebindeki anahtarı çıkarıp onun avucuna bıraktı. Her şeyden haberi vardı. Miraç'ın evinin anahtarını alan Fırat, anahtarı Okyanus Gökçe'ye uzattı.
"Okyanus teyze," dedi, sesini alçak tutarak. Çenesiyle, sessizce olan biteni izleyen Arven'in durduğu yeri gösterdi. "Siz, diğerleriyle birlikte aşağıya inin. Burayı biz hallederiz."
Okyanus Gökçe, bu teklifi duyunca ilk önce İlhan Gökçe'ye baktı. İkisi de aynı yerde, kapı eşiğinde duruyor, içerideki enkazı ve kapalı kapının ardındakileri düşünüyorlardı. İlhan Gökçe, karısının bakışlarına kafasını iki yana, hayır anlamında salladı. Kızı ve Rauf iyi değildi, evet. Ama Rauf'u anlayabiliyordu. Bu enkazın ortasında, bir baba olarak, kaçmak yerine orada, yakın olmak istiyordu.
Okyanus Gökçe, Fırat'a döndüğünde Fırat anladı, kafasını belli belirsiz salladı ve geri cebine koyması için Lerna'ya verdi. Lerna, anahtarları alırken Sualtı Akrepleri, çoktan enkazın içine dalış yapmıştı. Eamon, Fehmi Aslan, İlhan ve Okyanus Gökçe, kapı ağzında dururlarken Arven, Sualtı Akreplerine bakıyordu.
Tam o sırada, Demir kitaplığın en ağır, devrilmiş rafını yerden kaldırmaya çalışırken zorlandı. Omuzları gerildi. Gözleri, odanın diğer ucundaki Arven'e kaydı. Konuşmadı. Sadece, çenesiyle rafın diğer ucunu işaret etti ve bakışlarıyla bekledi.
Bu küçük, sessiz çağrıyı anlamak, Arven için bir saniye sürmedi. İki büyük, kararlı adımla Demir'in yanına geldi. Ceketinin kolunu bile sıvamadan, doğrudan işe koyuldu. Demir "Yavaş," diye fısıldadı ve birlikte, ağır ahşap rafı yerden kaldırdılar. Bu küçük hareket, geçmiş ile şimdi, iki farklı ekip arasında kurulan ilk somut bağdı. Birlikte taşıdıkları sadece bir raf değil, bir nevi sorumluluktu.
Pars ve Aslı kırık camları dikkatle süpürüyor, Ali dağınık kitapları konularına göre ayırmaya çalışıyordu. Lerna, mutfaktan bir çöp torbasıyla çıkmış, enkazı topluyordu. Her hareket, bir saygı ritüeli gibiydi. Yıkıntıyı temizlerken, aynı zamanda Rauf'un iç dünyasındaki kaosa bir düzen getirmeye, ona sessizce alan açmaya çalışıyorlardı.
Kapalı kapının ardında ise, başka bir tür iyileşme, daha kırılgan ve kişisel olanı, uykunun kollarında gerçekleşiyordu.
İki saat sonra her yer eski haline dönmüştü, ama hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Kitaplığın yarısı boştu. Raflar, kurtarılabilen kitaplarla yeniden düzenlenmiş, ancak aralarındaki boşluklar, yok edilmiş olanın sessiz tanıkları gibi duruyordu. Duvarlardaki çerçeveler kaldırılmış, yerlerine sadece soluk izler kalmıştı. Cam parçaları, toz, her şey temizlenmiş, halı bile havalandırılmıştı. Ama havada, toz ve taze boyanın altında, hâlâ bir öfkenin ve acının keskin kokusu asılı kalmış gibiydi.
Salon, artık bir savaş alanı değil, tedirgin bir bekleyişin mekanıydı. Sualtı Akrepleri, işlerini bitirmiş, bir köşede sessizce bekliyorlardı. Eamon ve Fehmi Aslan, şömine kenarındaki iki koltuğa oturmuş, kelimelere dökülmeyen bir yorgunlukla bakışıyorlardı. İlhan ve Okyanus Gökçe, mutfak ile salon arasındaki kemerde durmuş, aralarında on yıllık mesafeyi doldurmaya çalışan sessiz bir diyaloğun içindeydiler.
Arven ise camın önünde, dışarıdaki geceye sırtını dönmüş bekliyordu. Kolları göğsünde kavuşmuş, duruşu tetikteydi. Yüzündeki ifade, operasyon liderinden ziyade, derin bir endişe ile yoğrulmuş sabırlı bir bekleyişi yansıtıyordu.
Tam o sırada, kapı sessizce aralandı.
Miraç çıktı. Yüzü solgun, gözlerinin altı mor halkalarla çevriliydi, ama bakışları net ve kararlıydı. Üzerinde Rauf'un büyük, gri bir sweatshirt'ü vardı. Kapıyı arkasından usulca kapattı, Rauf'u uykusunda yalnız bıraktı.
Salona girdiğinde bakışlar ona yöneldi. Sessizce, salonun kenarında durdu. Herkese teker teker annesine, babasına, Arven'e, Eamon'a ve diğerlerine baktı. Onlara, bu saatte, bu enkazda oldukları için minnettarlık ve yorgunluk karışımı bir ifadeyle.
"Uyuyor," diye fısıldadı, sesi biraz kısılmıştı. "Ara sıra sayıklıyor ama... uyuyor."
Miraç, kollarını göğsünde bağlayıp, koridoru ve kapalı kapıyı görebilecek şekilde duvara yaslandı. Tüm bedeni yorgunlukla doluydu, ama zihni tetikte, kulakları arkasındaki odadaki en ufak sese açıktı. Yüzündeki ifade, bir bekçinin kararlı sakinliğiydi.
Gözleri, salondaki sessiz kalabalığın üzerinde dolaşırken, Lerna ile göz göze geldi. Lerna, Miraç'ın kurumuş dudaklarına, yüzündeki solgunluğa baktı. Sağında duran su sürahisine uzanıp, soğuk cam gövdeyi kavradı. Yanındaki tepside ters duran temiz bir bardağı çevirdi ve berrak suyu içine doldurdu. Ses çıkarmamaya özen göstererek, üç kısa, sessiz adımda Miraç'ın karşısına geçti. Bardak, iki eli arasında, bir sunu gibi duruyordu.
Miraç, Lerna'nın bu sessiz nezaketine ilk başta şaşırdı, sonra minnettarlıkla. Farkında olmadan dudaklarını yaladı. Kurumuşlardı. Yavaşça, kollarını çözdü ve iki eliyle bardağı kabul etti. "Teşekkürler," diye fısıldadı, sesi boğazındaki tozdan biraz pürüzlü çıktı.
Lerna, sürahiyi yanındaki konsola bırakırken Miraç, bardağı dudaklarına götürdü. Soğuk su, boğazından aşağı inerken, ona kısa bir süreliğine de olsa bir canlılık, bir gerçeklik hissi verdi. Bir yudum, iki yudum... İçtikçe, omuzlarındaki gerginlikten bir nebze kurtuluyor gibiydi. Lerna, orada, saygılı bir mesafede, onu izledi.
Miraç, bardağı indirdi. Gözlerini, odanın diğer ucunda, şömine kenarında oturan Eamon'a çevirdi. Su, ona konuşacak gücü vermişti sanki, ama soruyu en tecrübeli, en köklü başa, ailenin reisine yöneltti. Bu bir saygı işaretiydi, aynı zamanda "Sorumluluk sende," demenin bir yoluydu.
"Evet," dedi, sesi biraz daha net ve güçlü. Bardak hâlâ elindeydi, soğukluğuna tutunuyor, adeta ondan güç alıyordu. "Rauf uyuyor ama şimdilik."
Cümle, odadaki herkese, içerideki kırılgan barışın halen sürdüğünü hatırlattı. Sonra, asıl soruyu sordu, her kelimesi ağır ve netti;
"Peki, uyandığında ne yapacağız?"
Soru, sadece Eamon'a değil, oradaki herkese, özellikle de Arven'e yönelikti. Geçmişi anlatmak bir yana, geleceğin ilk adımı ne olacaktı? Rauf, şoktan çıkıp gerçeklerle yüzleşmeye başladığında, kim, nasıl yanında olacaktı? Onu tekrar kaybetmeden, bu sefer kendi iç savaşından nasıl çıkaracaklardı?
Eamon, Miraç'ın bakışlarını derin bir ciddiyetle karşıladı. Yavaşça ayağa kalktı. Tüm odanın dikkati ona kaydı. Önce torunu Arven'e baktı. Sonra, yüzünü Miraç'a döndürdü.
"Önce," diye başladı, sesi yaşanmış onlarca yılın ağırlığını taşıyordu, "onu yalnız bırakmayacağız. Sen," Miraç'ı işaret etti, "her zaman olduğu gibi, onun en büyük dayanağı olacaksın. Ama bu sefer yalnız değilsin."
Gözlerini Arven'e çevirdi. "Ve sen," dedi, sesi biraz daha yumuşadı, ama talimat kesindi, "artık saklanmayacaksın. Kardeşinin karşısında duracak, ona gerçekleri anlatacak ve bu yükü birlikte taşıyacaksın. Çünkü bu yük," diye ekledi, bakışları Okyanus ve İlhan Gökçe'de dolaştı, "hepimizin. Ve hepimiz, onu taşıyacağız."
Sonra, nihayet, doğrudan Miraç'ın sorusuna cevap verir gibi konuştu;
"Uyandığında, Arven, ona anlatması gereken her şeyi anlatacak. Yavaş yavaş. Acıtmadan değil, ama... yıkıcı olmadan."
Miraç, Eamon'un sözlerini dinlerken, yüzündeki gerginlik biraz daha azaldı. En azından bir yol vardı. En azından yalnız değildi. Başıyla onayladı, bardağı usulca yanındaki komodine bıraktı.
"Peki," dedi, bu sefer Arven'e bakarak. "O zaman sen anlat. Uyanmadan önce, buradaki herkese her şeyi anlat ki, herkes doğru kelimelerle yanıt verebilsin."
Artık geçmişin perdesi aralanmak zorundaydı. Çünkü gelecek, o perdenin ardında saklananlarla inşa edilecekti.
Yalnız Sitem, Sezen Aksu
Miraç Gökçe, Ağzından
Bardağın soğukluğu avuçlarımdan çekilirken, yerini bir titreme aldı. Uyandığında ne yapacağız? Bu soru, zihnimde bir yankı gibi dolanıp duruyordu. Cevabını aramıyordum artık. Cevabı alacaktım.
Gözlerim Eamon'dan Arven'e kaydı. O, hâlâ camın yanında, geceye sırtını dönmüş duruyordu. Ama artık kaçacak yeri yoktu. Hepimiz bu enkazın içindeydik. Ve Rauf, bu enkazın tam göbeğinde, savunmasız ve kırık uyuyordu.
İçimde bir şey yerinden oynadı. Bu bekleyiş değil, bir hesaplaşma anının sessiz gerilimiydi. Lerna'nın suyu, boğazımı ıslatmıştı sadece. Asıl susuzluk, gerçeğe duyduğum susuzluktu. On yıllık yalanlar, kayıp zamanlar, saklı mezarlar... Hepsinin üzerimizdeki tozunu silkelenmesi gerekiyordu. Rauf için de, benim için de, annem için de. Hepimiz için.
Arven, nihayet yerinden kıpırdadı. Camdan uzaklaştı. Adımları ağır, ama kaçınılmazdı. Salonun ortasına, hepimizin onu görebileceği bir noktaya ilerledi. Sırtı, şöminenin sönmeye yüz tutmuş korlarına dönüktü. Yüzü, ateşin titrek ışığıyla yarı aydınlık, yarı gölge içindeydi. O çizgili, deniz ve zamanla oyulmuş yüz, şimdi bir itirafçının maskesini takınmış gibiydi.
Konuşmaya başladı.
Sesi önce alçak ve pürüzlüydü, tıpkı uzun süre konuşmamış birinin sesi gibi. İlk kelimeler, "Operasyon 'Sessiz Geçit'ti..." diye başladı. Ve o anda, odadaki hava değişti. Artık bir salon değil, bir mahkeme salonu, bir itiraf hücresiydi.
Onu izledim. Ellerini nasıl masanın kenarına koyduğunu, bazen gözlerini kapayıp geçmişe daldığını, bazen de gözlerini diktiği bir noktada belki Eamon'da, belki annemde dayanak aradığını gördüm. Anlattıkça, sesi güçlendi. Yer yer titredi. Yer yer, öfkenin keskin bıçağı gibi keskinleşti. Yasemin Gök Kurnaz'ın adı geçtiğinde, annemin bedeni sanki bir hançer yemiş gibi gerildi karşımda. Babamın yüzündeki ifade dondu, taş kesildi.
Arven harita çizmedi kelimelerle. Bir mezarlık kazdı. Kayıp denizaltının metalik karanlığını, oksijenin tükenişinin paniğini, Nalan Toprak'ın ölüm döşeğindeki itiraflarını, annemi o demir tabuttan çıkarırken ellerinin titreyişini... Hepsinin kokusunu, sesini, hissedişini salona bıraktı. Taçsız Kral'ın yükselişini, onları tehdit etmesini, Araf'ın sızmasını, Rauf'u ve beni izleyişlerinin her detayını, soğuk bir operasyon raporu gibi değil, yaşanmış, kanlı, canlı bir travma olarak anlattı.
Ara sıra, Eamon derin, hırıltılı iç çekişlerle başını salladı. Fehmi Aslan'ın gözleri hep aynı noktaya, oğlunun anlattığı geçmişe dikili kaldı, ama orada gördükleri onu her seferinde biraz daha eğdi. Sualtı Akrepleri, nefes almaktan bile çekinir gibi sessizdiler; duydukları, inandıkları her şeyi alt üst ediyordu.
Ben ise sadece dinledim. Her kelime, zihnimdeki yapbozun bir parçasını acıtarak yerine oturttu. Babamın bana söylemediği şeyler, Rauf'un içine düştüğü yalnızlık, Arven'in taşıdığı suçluluk... Hepsi, zehirli bir nehir gibi aktı önümden.
Arven anlattıkça, salonun duvarları eriyor, yerini o lanetli denizaltının dar koridorlarına, Bursa'daki gizli bağ evinin gölgelerine, Taçsız Kral'ın karanlık ağına bırakıyor gibiydi. Biz dinleyiciler değil, tanıklardık. Ve şahit olduğumuz şey, bir plan değil, on yıllık bir hayatta kalma, intikam ve koruma savaşıydı.
Anlatması bitene kadar kıpırdamadım. Sadece dinledim. Ve içimde, Rauf için duyduğum acının yanına, şimdi Arven Doruk Aslan için de aynı acıdan bir parça ekledim. Çünkü anladım: O da kendi tarzında, kendi cehenneminde yanmıştı. Ve şimdi, o cehennemin ateşini, hepimizin önüne seriyordu.
Arven'in anlatması bittiğinde salonda dünyanın bütün sesini emen, boğucu bir sessizlik oldu. Kelimelerin ağırlığı hâlâ havada asılıydı, nefes almak bile o zehirli havayı ciğerlerine çekmek gibi geliyordu. Kimse kıpırdamadı. Kimse nefesini tuttuğunu fark etmiyordu bile.
Derken, içgüdüsel bir şekilde, sağa, koridora doğru döndüm.
Orada duruyordu.
Rauf.
Kapının hemen dışında, koridorun gölgeli ışığında, sırtını duvara dayamıştı. Kolları, göğsünde sıkıca kavuşmuştu. Üzerinde, uzun kollu bir tişört ve siyah bir eşofman altı vardı. Ayakları yalındı.
Ama yüzü... Yüzü bomboştu. Şokun, öfkenin, ağlamanın hiçbir izi yoktu. Sadece mutlak, buz gibi, taş bir ifadesizlik vardı. Gözleri, doğrudan salonun ortasına, Arven'in üzerine dikilmişti. O bakışta ne suçlama vardı, ne özlem, ne de merak. Sadece derin, dipsiz bir boşluk.
O an, ensemden aşağıya, omurgamın her bir omuruna kadar bir ürperti yayıldı. Tüylerim diken diken oldu. İçimde bir şey korkunç bir şekilde yanlış olduğunu haykırıyordu. Bu, uyanıp şaşkınlıkla sızlanan, kırık bir Rauf değildi. Bu, içindeki her şeyin öldüğünü sandığım o andaki Rauf'tu da değildi. Bu, yeni, tehlikeli, tanımlayamadığım bir şeydi.
Arven de onu görmüştü. Konuşmasını bitirdiği noktada donup kalmıştı. Şimdi, kardeşinin o ölü bakışlarıyla yüzleşiyordu. O çelik gibi duruşunda ilk kez bir çatlak, bir sarsıntı gördüm. Çenesi hafifçe oynadı.
"Rauf," diye fısıldadı Arven, sesi şimdiye kadarki en kırık haliyle.
Rauf hiç tepki vermedi. Bakışını bile kıpırdatmadı. Sadece orada, gölgelerin içinde, bir yargıç, bir hayalet, bir mezar taşı gibi durdu. Ve ben, aramızdaki mesafeyi hissettim. Sadece birkaç metreydi, ama onun içine düştüğü o buzlu, sessiz uçurum kadar derin ve aşılmaz göründü bana.
Yavaş, ağır, ama son derece kasıtlı bir adımla koridordan salona girdi. Yalın ayakları, halının üzerinde hiç ses çıkarmadı. Gözleri, odadaki hiç kimsenin üzerinde durmadı. Sanki hepimiz görünmezdik. Doğrudan yanımdaki konsola ilerledi. Herkes donmuş, onu izliyordu. Demir bir adım atacak oldu, ama Eamon'un keskin bir baş hareketiyle durduruldu. Bu an, Rauf'un anıydı. Müdahale edilemezdi.
Konsolun üzerindeki sürahiyi alıp, benim su içtiğim bardağa su doldurmaya başladı. Sargılı elleri bile titremiyordu. Su, bardağın içinde berrak ve sessizce doldu. İçinde hiçbir dalga, hiçbir titreme yoktu. Sanki zaman donmuştu. Bardağı dudaklarına götürdü. Yudumladı. Boğazının hareketini gördüm. Soğuk suyu yutarken, gözleri, hâlâ hiçbir şeye odaklanmamıştı. Bardağı konsola geri bıraktı.
Bakışları bana çevrildi.
O buz gibi, ölü ifade, bana baktığında bir an için çözüldü ama çabuk toparlandı. Sonra, nihayet salona döndü. Sırtını konsola dayadı. Gözleri, salonun ortasına, Arven'in üzerine yeniden kaydı. Ama bu sefer, o boş bakışın ardında, buzdan kesilmiş bir keskinlik vardı.
"Anladım."
Sesi öyle düz, öyle cansız, öyle tehlikeli derecede sakin çıktı ki, içimi bir ürperti kapladı. Bu, bağıran, kıran, ağlayan Rauf değildi. Bu, hesabını çoktan yapmış, kararını çoktan vermiş birinin sesiydi.
"Her şeyi anladım."
İkinci cümle, ilkinden daha ağırdı. Her şeyi. On yıllık yalanları, ihanetleri, saklı mezarları, koruma adına yapılmış acımasız hamleleri... Hepsi.
"Şimdi," dedi, sesi bir bıçağın kınından çıkışı kadar yumuşak ve keskin. "Hepiniz gidin."
Orada öylece durdu. Yalın ayaklarıyla, yıkılmış salonun ortasında, bir son duvar gibiydi. Bizi dışarı atan, kendi içindeki savaş alanına kimseyi sokmayan bir duvar. Bu bir istek değildi. Bir emirdi. Ve biz, hepimiz, o buz gibi emrin ağırlığı altında, ne diyeceğimizi, ne yapacağımızı bilemeden, donup kaldık.
"Beni Arven ile yalnız bırakın."
Cümle, odanın ağır havasında erimedi. Aksine, bir şartel gibi indi. Kararı geri döndürülemez kılan, o sözcüklerin ta kendisi değil, onları söyleyen kişinin duruşuydu. Rauf, orada, konsolun yanında, bir daha asla hareket etmeyecekmiş gibi kök salmıştı. Gözleri Arven'den ayrılmıyordu. Bekliyordu.
İlk hareket, beklenmedik bir yerden geldi.
Fehmi Aslan yavaşça, kemiklerinin her birinden acı çekercesine ayağa kalktı. Oğluna baktı. O bakışta, on yıllık bir babanın suskun acısı, bir çaresizlik ve en nihayetinde, bir saygı vardı. Bu saygı, oğlunun artık kendi savaşını veren bir adama dönüştüğünü kabul etmenin sessiz teslimiyetiydi. Başını hafifçe öne eğdi, sessizce salondan çıktı. Yerine boşalttığı koltuğun üzerinde, görünmez bir ağırlık kalmıştı.
Bu, zincirleme bir tepki başlattı.
Eamon, derin, hüzünlü bir nefes verdi. Gözlerini Arven'den Rauf'a, sonra tekrar Arven'e çevirdi. Yüzünde, bir taktikçinin yenilgiyi kabullenmesi ve bir çınarın derin üzüntüsü birbirine karışmıştı. Yerinden kalktı, Arven'in yanına doğru kısa bir adım attı, sanki ona dokunmak, bir şey söylemek istiyordu. Ama sonra durdu. O da başını salladı, Sualtı Akreplerine bir işaret yaptı. Herkes, askerî bir disiplinle, odadan tek sıra halinde sessizce çekildiler. Geçit töreni değil, bir geri çekilişti bu.
Annem, hâlâ kıpırtısızdı. Sonra, yavaşça bana baktı. Bakışında bir soru, bir onay ve ağır bir görev vardı. Hafifçe başıyla işaret etti. Gidelim.
Babamın eli, omzuma hafifçe dokundu. Teması sağlam, ama nazikti. "Haydi kızım," diye fısıldadı. Sesinde, bu anın kutsallığını bozmamak için alçaltılmış bir aciliyet vardı. Beni kendi isteğimle hareket edemeyecek kadar şok olmuş halimden çekip çıkardı.
Ayaklarım taş kesilmişti. Rauf'a bakmaktan kendimi alamadım. O hâlâ aynı yerde, aynı pozisyonda duruyordu.
"Sende git," dedi.
Ses, bir bıçağın kemikten sıyrılışı gibi keskin ve cansızdı. Cümle bana düştü, ama onun bakışları bana değil, karşısındaki tek gerçekliğe, Arven'e kilitlenmişti. Sanki sözcükler, beni oradan uzaklaştırmak için zihninin bir köşesinde otomatik olarak üretilmiş, dudaklarından mekanik bir şekilde dökülmüştü. Ben bir engeldim. Odadaki diğer herkes gibi. Onun ve geçmişinin arasındaki son, en kalın perdeyi indirmesini engelleyen bir gürültüydüm.
Bu beni öfkelendirmedi. İçimi parçaladı.
On yıllık ayrılığın ve birkaç günlük kavuşmanın ardından, bizi birbirimize bağlayan her şey, o anda, o iki kelimeyle bir kenara itilmişti. Yanaklarımda yeni kurumuş gözyaşlarının hatırası yanarken, şimdi boğazımda yeni, kuru ve acılı bir yumruk oluştu.
Babamın eli, omzumu daha sıkı kavradı. Bu sefer bir öneri değil, bir yönlendirmeydi. Beni geri çekti. Ayaklarım halıya sürtünürken, direnmeden onu takip ettim. Son bir kez dönüp baktığımda, gördüğüm manzara gözlerime bir daha asla silinmeyecek şekilde kazındı.
Salonun bir ucunda Arven, şömine ışığının titrek turuncusuyla aydınlanan yüzünde, her şeyi kaybetmiş bir adamın vakur bekleyişiyle duruyordu. Diğer ucunda Rauf, kapıya sırtı dönük, yalın ayaklarıyla yere kök salmış, gözlerini abisinin gözlerine dikmişti. Aralarındaki mesafede, havada asılı duran, nefes alınamayacak kadar ağır bir sessizlik vardı. Şömineden bir kor parçası patladı, kızıl bir kıvılcım yağmuru halinde havalandı ve söndü. Sanki sahnenin son perdesi iniyordu.
Ben, babamın kollarıyla koridora çekilirken, kapı yavaşça önümde kapandı. Son görüntüm, o iki kardeşin, birbirlerini ilk ve son kez gerçekten görmeye hazırlandıkları o donmuş an oldu. Yaptırdıkları kapı mandalı yerine oturduğunda, içeride kalan dünya ile dışarıda kalan dünyamız arasına kalın, ses geçirmez bir duvar örülmüş oldu. Ve ben, o duvarın dışında, artık içinde yer almadığım bir hikâyenin sonunu beklemeye mahkûm edilmiştim.
Neyim Var ki, Ceza & Sagopa
Yazar, Ağzından
Kapının mandalı, dünyanın geri kalanını dışarıda bırakan net ve kesin bir sesle yerine oturdu. O sesle birlikte, salonun havası anında değişti. Dışarıdaki dünyanın nefes alışları, gergin bakışları, hissedilen acıları bir perdenin arkasında kalmıştı. Geriye, sadece iki adam ve aralarındaki on yıllık sessizlik kalmıştı.
Şöminedeki ateş, son bir kütüğü kemiriyordu. Işığı artık titrek ve oynaktı; duvarlara dev, dans eden gölgeler fırlatıyor, iki kardeşin yüzlerini yarı aydınlık, yarı karanlık maskelere dönüştürüyordu. Havada, yanmış odunun isli kokusu ve daha derinlerde, bastırılmış bir şeyin keskin kokusu vardı.
Rauf hiç kıpırdamadı. Kapı kapandığında gözlerini bile kırpmadı. Bakışları, Arven'in gözlerine mıhlanmıştı. O bakış artık bomboş değildi. İçi doluydu. Doluydu, ama neyle? Öfkeyle mi? Özlemle mi? Yoksa ikisinin de ötesinde, her şeyin bittiği yerde başlayan, saf ve katıksız bir tanıma ile mi? Yalın ayaklarının altındaki halının dokusu, tenine iğne gibi batıyor olmalıydı, ama o hissi bile bloke etmiş gibiydi. Tüm benliği, tek bir noktaya, karşısındaki hayalete odaklanmıştı. Bedeni, bir sonraki hamleyi bekleyen bir yay kadar gergindi, ama aynı zamanda, bir daha asla hareket etmeyecek kadar ağırdı.
Arven, kardeşinin bu donmuş halinin karşısında, ilk kez tamamen savunmasız görünüyordu. Salonun ortasındaki pozisyonunu korumuştu, ama omuzlarındaki komutan dikliği erimiş, yerini ağır bir yükün altında hafifçe çökmüş bir duruş almıştı. Elleri yanlarında sallanıyordu; ne cebine atmış ne de kavuşturmuştu. Sanki onlarla ne yapacağını bilemiyordu. Gözleri, Rauf'un yüzünü tarıyor, o toprak katmanının altındaki yangını, o taş maskenin arkasındaki kardeşini arıyordu. Dudakları hafifçe aralandı, ama hiçbir ses çıkmadı. On yıl önce söyleyemediği, belki de söylemeyi hiç planlamadığı her şey, şimdi boğazında düğümleniyordu.
Zaman, şöminedeki alevin yavaş yavaş sönüşüyle ölçülüyordu. Dakikalar değil, yürek atışlarıyla geçiyordu. İlk hareket, en küçük, en insani olandan geldi.
Arven'in gözlerinin kenarından, tek bir, incecik bir gözyaşı süzüldü. Ateşin ışığında cıva gibi parladı ve çenesinin sert çizgisine doğru ilerledi. Bunu silmek için bile hareket etmedi. Bu gözyaşı bir zayıflık işareti değil, bir itiraf idi. On yıllık özlemin, suçluluğun ve sessiz bekleyişin somut, ıslak kanıtı.
Rauf'un gözleri, o gözyaşı izine kilitlendi. Göz bebekleri, neredeyse algılanamayacak kadar hafifçe büyüdü. Çenesi, o kadar ince, o kadar güçlü bir şekilde sıkıldı ki, kemikleri derisinin altında beyaz bir çizgi gibi belirdi. Göğsü, derin ve sessiz bir nefesle kabardı. Odadaki belki de on dakikadır çektiği ilk bilinçli nefesti.
"Abi."
Sesi, uzun süre konuşmamış birinin sesi gibi pürüzlü ve gırtlaktan geldi. Tek bir heceydi. Ama o hecenin içinde, bir isimden çok daha fazlası; bir suçlama, bir soru, bir yakarış ve en nihayetinde, bir tanışma vardı.
Arven, gözlerini kapadı. Bu sesi duymak, ona görünmez bir yumruk indirmiş gibiydi. Sonra, yavaşça açtı. İçlerindeki okyanus mavisi, şimdi fırtına sonrası berraklığında parlıyordu.
"Rauf," diye karşılık verdi. Ses tonu, Rauf'ununki kadar kırıktı. "Kardeşim."
Bu iki kelime, aradaki mesafeyi aşan ilk gerçek köprüydü. Ve şimdi, köprünün her iki ucunda duranlar, kimin ilk adımı atacağını bekliyorlardı. Rauf, gözlerini devirip şömine ateşine baktı. Yanağına bir gözyaşı düştüğünde gözlerini sıkıca yumdu ve kafasını iki yana salladı.
"Böyle olmayacaktı," diye fısıldadı. "Ağlamayacaktım."
Sözleri, şömine ateşinin üzerine düşen sessiz bir yağmur gibiydi. Her kelime, içindeki fırtınanın haritasını çiziyordu: Öfkenin planlanmış rotası, acının beklenen patlaması... Ve şimdi, tam karşısında duran gerçeklik karşısında paramparça olan o plan vardı. Gözyaşları, artık kontrol edilemez bir şekilde, sıkıca kapalı göz kapaklarından süzülüyor, çenesinin sert köşesine damlıyordu.
"Yirmi yaşımda, daha hayatımın baharında... seni öldü bilerek büyüdüm ben." Sesinde, itirafın keskin acısı vardı. "Her gece, o denizaltının içinde senin son anını düşünerek uyudum. Nasıl boğuldun? Panikledin mi? Beni düşündün mü?" Gözlerini açtı. Bakışları, Arven'e değil, onun arkasındaki geçmişe dikilmişti. "Bunu taşıdım. Taşıdım ve onunla yaşamayı öğrendim. Ta ki..." Duraksadı. Nefesi hırıltılıydı. "Ta ki sen, hayatımı bir kez daha paramparça edene kadar."
Arven, bu sözler karşısında hafifçe sallandı, ama yerinden kıpırdamadı. Dinliyordu. Bütün yükü, bütün suçlamayı, hiç savunmaya girişmeden, bir borçmuş gibi üzerine alıyordu.
"Her şeyi, her şeyi alıp götürdün," diye devam etti Rauf, sesi biraz daha yükselerek, ama hâlâ bir çığlık değil, içi kanayan bir iniltiydi. "Annemi. Huzurumu. Hayallerimi. Hatta..." Nefesini tuttu, kelimeyi söylemek bile acıtıyor gibiydi. "Hatta Miraç'ı. Sen, onu benden ayırdın. Sen, bana karımı boşattın. Onu gözlerimin önünde kaçırttın. Ve şimdi..." Elini, hızla gözlerine götürdü, gözyaşlarını silmek için değil, daha çok onları geri itmek, içeri hapsetmek için. "Şimdi burada, ölü olduğunu sandığım abimin karşısında ağlıyorum. Ve bütün öfkem, bütün nefretim... sanki... sanki kumdan bir kale gibi dağılıyor."
O anda, Arven ilk adımını attı. Tek, ağır, kararlı bir adım. Aralarındaki mesafe biraz azaldı.
"Dağılsın," dedi Arven, sesi şimdi daha net, daha yumuşak, ama aynı derecede yaralıydı. "Öfken dağılsın. Nefretin dağılsın. Hepsi, her şey bırak dağılsın, Rauf. Geriye sadece..." Nefesini derin bir şekilde içine çekti. "Geriye sadece hakikat kalsın. Senin hakikatin. Benim hakikatim. Ne kadar çirkin, ne kadar acı verici olursa olsun."
Rauf, Arven'in attığı o adıma baktı. Ardından, yavaşça, neredeyse düşmemek için çabalıyormuş gibi, konsoldan uzaklaştı. Kendi ağır adımını attı. İkisi arasında artık sadece birkaç adım mesafe kalmıştı. Şöminedeki son alevler, yüzlerini ısıtıyordu.
"Bana hakikati söyle," dedi Rauf, sonunda doğrudan Arven'in gözlerine bakarak. "Sadece bir kerecik olsun, bana doğruyu söyle. Annemin öldüğünü öğrendiğinde ne hissettin?"
Soru, odadaki tüm oksijeni anında yok etmiş gibiydi. Şömineden gelen ısı, buz kesici bir soğuğa dönüştü. Arven'in yüzündeki o kırılgan, bekleyen ifade, bir an için tamamen silindi. Yerini, geçmişin en karanlık köşesinden zorla çıkarılmış bir anının saf, yakıcı acısı aldı.
Gözleri genişledi. Nefesi kesildi. Bir an için, dünyaya meydan okuyan asker, komutan, strateji ustası gitmiş; geriye sadece bir çocuk kalmıştı. Gözlerinin derinliklerinde, on yıl önce o haberi ilk aldığı andaki şok dalgası, tazeliğinden hiçbir şey kaybetmemiş gibi yeniden canlandı.
"Bir boşluk. Göğsümün ortasında, ciğerlerimin altında, kalbimin yerinde... koskocaman, dipsiz, buz gibi bir boşluk. Sanki benliğimin bir parçası, bir denizaltının basınçla ezilmesi gibi, içimde paramparça olmuştu. Ama ses yoktu. Çığlık yoktu. Sadece... o boşluk. Ve o boşluğun içinde, dönüp duran tek bir düşünce..."
Burada durdu. Gözlerini kapattı. Yanağına dökülen yaşlarla uzun, titrek bir nefes aldı. Açtığında, gözleri Rauf'a döndü ve bu sefer bakışları, tüm savunmaları kırılmış, en çıplak haliyle itiraf ediyordu;
Onu sana geri veremeyeceğim...
"O boşluğun içindeki tek şey buydu, Rauf. Onu sana geri veremeyecek olmam. Onun ölmesine ben sebep oldum. Ve şimdi... seni de kaybedeceğim. Çünkü ben, onu kaybettiğimiz için seni kaybedeceğim."
Arven'in sesi boğuklaştı, son kelimeleri boğazında düğümlendi. Gözlerinden artık tek bir damla değil, sessiz, ama amansız bir sel aktı. Duruşu çökmüştü. İşte şimdi, burada, Arven Doruk Aslan gerçekten ölüyordu. On yıldır taşıdığı hayalet, sonunda onun ruhunu tamamen ele geçiriyor ve tüm gücünü, tüm iradesini, onun karşısında eritiyordu.
"Bu benim hakikatim, kardeşim," diye fısıldadı, sesi parçalanmış. "Ölü olduğunu sandığın abin, aslında o gün o denizaltında boğuldu. Geriye sadece... sadece bu boşluğu taşıyan bir hayalet kaldı. Ve bu hayalet, sadece tek bir şey için yaşamaya devam etti."
Rauf, sertçe yutkunduğunda Arven, devam etti.
"Bir deniz kızının Okyanus'una kavuşmasını sağlamak. Ben, bir tek bunun için yaşamaya devam ettim," ağlarken tebessüm etti, "Sana annemizi geri veremem ama, karşında anne acısını çektiğini bildiğin, o her şeyden çok sevdiğin kadını annesi ile buluşturdum."
"Peki neden?" diye sordu Rauf, kaşlarını kaldırarak. Sesindeki tüm sertlik gitmiş, yerini bitkin bir merak almıştı. "Neden bunca yıl gizlendiniz? Neden bana... neden bize haber vermediniz?"
Arven'in yüzündeki o buruk tebessüm, derin bir hüzne dönüştü.
"Çünkü bilmek, seni hedef haline getirirdi, Rauf. Taçsız Kral, zaten anahtar yüzünden Miraç'ın peşindeydi. Eğer sen bunu bilseydin, en ufak bir yanlış adımın, en küçük bir bakışın... her şeyi mahvedebilirdi. Seni korumanın tek yolu, seni de kandırmaktı. Ve Miraç'ı... Onu korumanın tek yolu, onu senden uzak tutmaktı. Sen, onun yanındayken, asıl düşmanına odaklanamazdın. Sadece onu korumaya çalışırdın. Ve bu, ikinizi de öldürürdü."
Arven, sonunda gözyaşlarını sildi. Hareketi yorgun, ama içinde yeni bir netlik vardı.
"Bu yüzden Araf'ı, Alaz Fergiur kimliğiyle onun yanına soktum. Bu yüzden seni tehdit ettirdim. Bu yüzden sizi ayırdım. Ve bu yüzden... Miraç'ı kaçırttım. Onu almak için değil. Onu, bu savaşın merkezinden, Taçsız Kral'ın tam gözünden uzaklaştırmak için. Ve annesine kavuşturmak için."
Sessizlik çöktü. Şöminedeki son korlar da sönmek üzereydi, etrafı loş, titrek bir alacakaranlık kaplıyordu. İki kardeş, bu karanlıkta birbirlerine bakıyorlardı. Arven'in itirafı, havada asılı duruyordu. Her kelime, Rauf'un geçmişine düşen bir çekiç darbesi gibiydi, ama aynı zamanda, parçaları yeniden bir araya getiren bir yapıştırıcı gibiydi.
Rauf, yavaşça başını öne eğdi. Bakışları, Arven'in yalın ayaklarının yanındaki halıya daldı. İçindeki fırtına dinmişti. Geriye, durgun, ağır bir deniz kalmıştı. Ve o denizin dibinde, ilk kez, abisinin eylemlerinin gerçek şeklini görüyordu: Bir mezarlık değil, bir kale. Acımasız bir ihanet değil, çaresiz bir koruma.
"Seni," diye mırıldandı Rauf, sesi neredeyse duyulmuyordu. Sonra başını kaldırdı. Gözleri, Arven'in gözlerine dikildi. "Hemen affetmeyeceğim."
Bu cümleyle birlikte, Arven'in tüm bedeni hafifçe sarsıldı. Sanki on yıldır taşıdığı o buz gibi boşluk, ilk kez bir umutla, küçük bir ışıkla doluyordu.
Rauf, son adımını attı. Aralarında artık hiç mesafe yoktu. Yavaşça, hantal bir şekilde, bir elini kaldırdı. Havada bir an tereddüt etti. Sonra, Arven'in omzuna, o ağır parkasının üzerine, hafifçe yerleştirdi. Bu bir kucaklama değildi. Henüz değil. Ama bir dokunuştu. Bağın ilk, kırılgan ipliğiydi.
"Bana Miraç... senin yaptıkların sayesinde geldi," diye fısıldadı Rauf, sesi bu kez tamamen kırılmıştı. "Miraç'a da... annesini sen geri verdin."
Rauf'un sözleri, şöminedeki son kıvılcımlar gibi havada asılı kaldı ve söndü. Arven, omzuna konan o ağır, hantal elin ağırlığı altında hafifçe sallandı. Dokunuş, parkanın kalın kumaşını delip geçememişti belki, ama on yıllık buzul katmanını delmeye başlamıştı.
Arven, başını yavaşça kaldırdı. Gözleri, Rauf'un yüzündeki o kırık, çocuksu ifadeye takıldı. Kendi gözyaşları kurumuştu, ama şimdi yüzünde yeni bir şey vardı: Derin, kemikleri ısıran bir yorgunluk. Bir dağ, sonunda üzerindeki karları dökmüş ve altındaki çıplak, aşınmış kayayı göstermiş gibiydi.
Yavaşça, belki de on yıldır ikinci kez, kardeşine karşı kendi ellerini kaldırdı. Soğuktan ve zamanın ağırlığından sertleşmiş, çatlak ellerini... Rauf'un henüz omzundan çekmediği elinin üzerine, onu tam kavramadan, sadece üstüne koydu. Alnını, Rauf'un omzuna yasladı. İki el, parkanın koyu rengi üzerinde buluştu. Birinin üzerinde geçmişten kalan yara izleri, diğerinde sargının altındaki taze, kırmızı yara izleri vardı.
"Onsuz geçen on yılı damarlarından söküp atamam," diye fısıldadı Arven, "Ama sana sevdiğin kadınla sonsuzluğu sağlarım, Rauf."
Sözler, odanın sessizliğine yapılan bir ant gibi çınladı. Geçmişin acısını silmeyecekti, bu imkansızdı. Ama geleceği, onun yıkıntıları üzerine değil, hâlâ ayakta duran tek sağlam temel üzerine inşa edecekti: Sevgi.
Rauf, bu sözler karşısında gözlerini kapadı. İçinde bir şey, son bir dirençle kırıldı ve dağıldı. Omzundaki el, artık bir dokunuş değil, bir kavrayıştı. Parkanın kumaşını sıkıca tuttu. Başı, Arven'in boş omzuna doğru eğildi. İki kardeş, aynı nefesi, aynı ağırlığı, aynı mirası paylaşarak, o solgun ışıkta öylece durdular.
Ne kadar öyle durdular, ikisi de bilemedi ama en sonunda kapı nazik bir tonla çalındı. Rauf, burnunu çekerek doğruldu ve doğru duyup duymadığı konusunda abisine baktı. Arven, kurumuş göz altlarını sildi ve çenesiyle kapıyı gösterdi. Boğazını temizledi.
"Kapı çaldı."
Rauf, başını hafifçe salladı. Gözlerini Arven'den ayırmadan, geriye, kapıya doğru bir adım attı. Sonra durdu. Sanki oradan ayrılmak, yeni kurulan bu kırılgan bağı tekrar koparmak gibi geliyordu. Derin bir nefes aldı ve kapıyı açıp içeriye doğru araladı.
Kapı, ahşabın ruhuna işleyen bir yorgunlukla hafifçe gıcırdadı. İçeri sızan, sadece koridorun loş ışığı değildi; aynı zamanda dışarıda biriktirilmiş onca nefesin, beklentinin ve korkunun ağırlığıydı. Sualtı Akrepleri, kapının hemen önünde, duvardan kesilmiş koyu gölgeler gibi duruyorlardı. Bedenleri tetikte, ama gözlerinde sorgulayıcı bir dinginlik vardı. Geçit töreni için değil, bir enkaz alanına giriş izni bekliyorlardı gibiydiler.
Ve onların önünde, eşikte Miraç vardı.
Yüzü, uykusuzluk ve endişeden solgundu, ama o fırtına mavisi gözleri canlı ve keskindi. Kapı açılır açılmaz, bakışları bir ok gibi Rauf'a fırladı. Onu baştan ayağa taradı. Yalın ayaklarını, buruşuk giysilerini, gözlerinin çevresindeki kırmızı, şiş halkaları ve en önemlisi, yüzündeki o yeni, kırılgan ama gerçek ifadeyi gördü. Bu, daha önce kapıda gördüğü taş heykel değildi. Bu, bir depremden çıkmış, yaralı ama ayakta kalmayı başarmış bir insandı.
Miraç, içeri adım attı. Çıplak ayaklarının altı, parke üzerinde neredeyse gıdıklanacak gibi oldu. Adımları, bir mayın tarlasında yürüyormuşçasına dikkatliydi. Sualtı Akrepleri, onu sessizce takip ettiler, kapıyı ardından usulca kapattılar. Hepsi, salondaki iki adamın arasındaki görünmez enerji alanına girmişlerdi.
Miraç'ın bakışları yavaşça salona kaydı. Her şey yerli yerindeydi. Arven'e baktı. Arven, hareket etmemişti. Sadece onları izliyordu. Yüzünde, şafağın gri-mavi tonlarıyla aydınlanan, derin bir yorgunluk ve bitkin bir sakinlik vardı. Miraç ile göz göze geldiklerinde, başını hemen hemen hissedilemeyecek kadar hafif bir şekilde eğdi.
Miraç, salona tam olarak girmeden, Rauf'un yanında durdu. Bakışlarını Rauf'a çevirdiğinde Rauf'ta artık ona bakıyordu. Gözlerindeki buzul çözülmüştü. Artık o dipsiz, ölü boşluğun yerini, fırtına sonrası bir limanın hüzünlü berraklığı almıştı. İçinde yanan öfkenin korları sönmüş, geriye, dumanı tüten bir enkaz ve o enkazın ortasındaki yalın gerçek kalmıştı.
Rauf'un bakışları, Miraç'ın yüzünde geziniyor, her bir çizgiyi, her bir ifadeyi okuyor, sanki onu uzun bir ayrılıktan sonra ilk kez görüyormuş gibi yeniden keşfediyordu.
Miraç, bu bakışı aldığında, nefesi hafifçe kesildi. İçinde, onu buraya getiren tüm endişe, tüm korku, bir an için eriyip gitti. Yaralı, bitkin, paramparça olmuş ama gerçek olan Rauf'tu bu. Göğsüne, sıcak ve tanıdık bir ağrı yayıldı. Özlemin ve şefkatin keskin karışımıydı.
Rauf derin bir nefes aldı ve Miraç'ın elini, sargılı sol avcunun içine aldı. Parmakları, onunkilerin etrafında kapandı. O anda, aralarındaki tüm fiziksel, duygusal, zamanın yarattığı mesafeler eriyip gitti. Salon, Sualtı Akrepleri, Arven... hepsi bir anlığına bu küçük, özel evrenin dışında kaldı. Sadece iki elin birleştiği nokta ve o noktada akan, bir aşkın ve dokuz günlük bir kâbusun tüm sessiz dili vardı.
Arven, bu sessiz diyaloğu köşesinden izledi. Yüzünde, derin bir hüzünle karışık, saf bir rahatlama belirdi. Planının en riskli, en acı verici parçası işe yaramıştı. Köprü yıkılmamış, sadece yeniden inşa edilmişti. Şimdi, sıra temeli sağlamlaştırmaktaydı.
Nevale, Emir Can İğrek
Miraç Gökçe, Ağzından
En derin yaralar, en sağlam dokuları büyütürdü. Belki yaralarımız hiçbir zaman geçmeyecekti ama onları birlikte sarabilecek birden çok ellerimiz vardı.
Annem, çaydanlığın porselen kapağını kaldırıp demliğin içine bir çay kaşığı daha çay atarken, işte tam o an gördüm onu. Elinin üzerinde, bileğine doğru uzanan incecik, soluk bir çizgiydi. Denizaltının oksijen maskesinin lastiğinin, on yıllık bir hayatta kalma mücadelesinde tenine bıraktığı iz. O iz, bir dövme gibi gösterişli değildi. Bir yara izi gibi çirkin de değildi. Sadece oradaydı. Tıpkı babamın alnındaki, endişeden derinleşmiş çizgiler gibi. Tıpkı benim, Rauf'un uykusunda annesini sayıklarken, istemeden sıktığım yumruğumun avucumda bıraktığı minik, kırmızı çentikler gibi.
Annem, kapağı usulca yerine koydu. Buhar, hafifçe yüzüne çarptı. Gözlerini kısmadan, buharı içine çekti. O iz, hareket ediyordu. Yaşayan bir şeyin parçasıydı. Ve şimdi, o el, çayı demlemek için, bana bir dilim ekmek uzatmak için kullanılacaktı. Yarayı taşıyan el, aynı zamanda iyileştiren elin ta kendisiydi.
Birden, sofrayı kurarken neden dört kişilik değil de beş kişilik kurduğumu fark ettim. Hiç düşünmeden, içgüdüsel olarak. Dördüncü tabak Rauf için. Beşincisi... Beşincisi, henüz adını koyamadığımız, ama varlığını hissettiğimiz bir başkası için. Belki Arven için. Belki geçmişin bütün hayaletleri için, onları da bu sıradanlığa, bu sıcaklığa davet etmek için.
Babam, masaya yaklaştı. Ellerini masanın kenarına koydu, parmaklarını hafifçe yüzeyde gezdirdi. Belki de ahşabın dokusunu, sağlamlığını kontrol ediyordu. Bir limana yanaşan kaptan gibiydi. Sonra, bana baktı. Gözlerinde bir soru yoktu. Sadece, "Hazır mıyız?" der gibi sakin bir onay vardı.
"Geliyorlar," dedi annem salondan, sesi mutfak penceresinden gelen kuş cıvıltılarına karışarak. Kimi kastettiğini söylemedi. Ama hepimiz biliyorduk. Rauf'u, geleceği, yeni günün getireceği her neyse onu kastediyordu.
Ben, peçeteleri katlarken, her birinin köşesini özenle kıvırdım. Bu küçük, anlamsız detay, bana bir düzen duygusu veriyordu. Bir şeyleri kontrol edebildiğimi gösteriyordu. Yaralarımız kaotik ve düzensiz olabilirdi, ama kahvaltı sofrası düzenli olabilirdi. Çay, demliğin içinde doğru süre bekleyebilirdi. Yumurta, tam kararında pişebilirdi.
Ve eller... Evet, ellerimiz vardı. Annemin, çaydanlığın kulpunu kavrayan ve aynı zamanda geçmişin izlerini taşıyan eli. Babamın, masayı sınamak için dokunan, koruyucu ve istikrarlı eli. Benim, peçeteleri kıvıran, geleceği düzenlemeye çalışan elim. Ve henüz masada olmayan, ama sofrada yeri hazırlanmış diğer eller. Rauf'un, belki hâlâ titreyen, ama kavramayı öğrenmeye hazır eli. Arven'in, ağırlığıyla ve bağışıklığıyla, belki bir gün bu sofrada bir fincanı kaldıracak olan eli.
Onları birlikte sarabilecek birden çok ellerimiz vardı. Ve bu sarma işi, büyük, dramatik jestlerle değil; çay demlemek, peçete katlamak, dördüncü, belki beşinci bir sandalyeyi masaya yaklaştırmak gibi küçük, sıradan dokunuşlarla olacaktı.
Kapı zilinin çalmasıyla irkildim. Ses, evin sessiz ritmini deldi. Nefesim bir an için tutuldu. Babam, kıkırdayarak kafasını salladı. Annemin kapıyı açtığını işittim.
Gelenin kim olduğunu biliyorduk. Ve biliyorduk ki, onların yaralarını sarmak için, hazır bekleyen ellerimiz vardı.
"Hoş geldiniz çocuklar, hadi geçin içeriye."
Kısaca üzerimi kontrol ettim. Üzerimde kollarının kenarlarında zarif, soluk gül desenleri işlenmiş uzun kollu gri bir kazak, altımda ise bildik siyah kot pantolonum vardı. Saçlarımı omuzlarıma salıvermiştim, ama yüzüme düşen perçemlerimi, üzerinde minik, narin çiçekler olan bir tokayla, başımın tam arkasında, dikkat çekmeden tutturmuştum. Sıradan bir sabahın sıradan bir kıyafeti gibi görünmek, o an için en büyük lükstü.
Adım sesleriyle, elindeki son peçeteyi özenle katlamayı bıraktım. Başımı kaldırıp mutfağın kemerli girişine baktığımda, Rauf'u gördüm. O an, nefesim göğsümün ortasında hafifçe tutuldu ve dudaklarımdan yayılan yumuşak, samimi bir tebessüme engel olamadım. Bu, içten gelen, kontrolsüz bir tepkiydi. Onun dudaklarında da aynı yansımayı gördüm; hafifçe kıvrılan köşeler, yüzüne dokuz gündür hasret kaldığı bir sıcaklık ve huzur getiriyordu.
Ardından, Rauf'un hemen arkasından gölgelerin arasından süzülen Arven belirdi. Kapı eşiğinde durdu, hafifçe yaslandı. Yüzünde, yorgun ama gerçek bir sakinlik vardı. Gözleri, kardeşinin sırtından bana doğru kaydı, sonra tekrar Rauf'a döndü. Dudaklarının kenarında, belli belirsiz, muzip bir anlamla yüklü bir gülümseme belirdi. Bu gülümseme, katı bir stratejistin veya ağır bir mirasın taşıyıcısının değil; uzun zamandır beklediği bir sahneyi nihayet izleyen bir abinin ifadesiydi. Gözlerinde, koruyucu bir sıcaklık ve hafif bir alaycılık parlıyordu.
"Birader," dedi, sesi alçak, ama odanın sessizliğinde net bir şekilde duyuluyordu. "Bakışmaya devam edecek misiniz? Kızın babası seni dövecekmiş gibi bakıyor."
Tonu, dostane bir şakaydı, ama içinde, bu yeni, kırılgan dengeyi hafif bir gülümsemeyle test eden ve aynı zamanda koruyan bir bilgelik vardı.
Rauf, bir an için gülümsemesini yitirip babama göz ucuyla baktı. Babam, sandalyede, elindeki gazeteyi okur gibi yapıyor, sayfaları özenle karıştırıyordu. Gazetenin kenarı, onun alnının bir kısmını ve kaşlarını gizliyordu. Görünüşte tarafsız, hatta biraz mesafeli bir manzaraydı. Ama ben, yakınında durduğum için görebiliyordum. Gazetenin arkasında, babamın dudakları hafifçe kıvrılmıştı.
Gözlerinin kenarlarındaki kırışıklıklar derinleşmiş, o her zamanki sert denizci ifadesi, yerini eğlenmiş ve onaylayan bir sıcaklığa bırakmıştı. Rauf'a bakmıyordu belki, ama onun orada, eşikte duruşunun yarattığı komik ve dokunaklı sahnenin keyfini çıkarıyordu.
Babam, gazeteyi biraz daha kaldırdı, sanki okumaya daha fazla dalmak istiyormuş gibi, ama omuzlarının hafifçe oynayışı onu ele veriyordu.
"Hadi çocuklar, çekilin önümden."
Annemin sesi, mutfağın sıcak sessizliğini yaran net, şefkatli bir emirdi. Bir kapıyı aralayan, bir ritmi başlatan anahtar gibiydi. Rauf, bu sesle irkildi, gözlerini benden ayırmak zorundaymış gibi bir an tereddüt etti, sonra öne doğru ağır bir adım attı. Hareketi, bir geminin halattan kurtulup açığa çıkışı gibi hantal ama kararlıydı. Eşiği geçti.
Ardından, onun gölgesi gibi Arven geldi. Rauf'un arkasından, adımları yorgun ama hafifmişçesine ilerledi. Üzerindeki kazak, sanırım Rauf'un kazağıydı. Çünkü ona gerçekten bol geliyordu. Omuzları kumaşta hafifçe askıda kalıyor, kolları biraz uzun düşüyordu. Bu uyumsuzluk, onun uzun süredir kendi bedenine, kendi hayatına yabancı kalışının sessiz bir itirafı gibiydi. Ama yüzündeki ifade, bu küçük rahatsızlığa aldırmıyordu. Yorgun gülümsemesi, kapıda bıraktığı ağır parkanın aksine, omuzlarından görünmez bir yükü daha indirmiş gibiydi. Sadece takip ediyordu. Kardeşinin açtığı yolu, eve dönüşün ilk izlerini.
Rauf, benim koca adamım... diye geçirdim içimden. Ama bu sefer, bir yakarış veya bir özlem değildi. Bir tanımaydı. Burada, babamın karşısında benim mutfağıma sığmaya çalışan, elleri hâlâ nasıl davranacağını bilemeyen bu kırılgan dev, işte bendeki o devdi. Yara izleri ve çocuksu beklentilerle doluydu.
Annem, onların arkasından mutfağa girdi. Hareketi sakin ve amaçlıydı, bir geminin kaptanı gibi kendi köprüsüne yürüyordu. Tezgâha yöneldi, çaydanlığın kapağını kaldırdı. Buhar, yüzüne bir anlık nem ve ılık bir esinti getirdi. Sonra, bana döndü. Gözlerimiz buluştu. O derin, fırtınalı deniz mavisi gözlerde, on yıllık ayrılığın yorgunluğunun yanında, şimdi parlayan kesin bir memnuniyet vardı. Her şey yerli yerine oturuyordu. Planı değil, ailesi...
"Hadi oturun kızım," dedi, sesi çay deminin kendisi kadar ılık ve koyuydu. "Ben çayları doldururum."
Bir an tereddüt ettim. Sonra, Rauf'un karşısındaki sandalyeyi, çekip oturdum. Aramızda, şimdi bir masa, bir gelecek ve doldurulmayı bekleyen fincanlar vardı. Arven, Rauf'un sağındaki sandalyeye, sessizce, bir gözlemci olarak değil, bir parça olarak yerleşti.
Babam solumdaki sandalyede oturuyordu. Annem, porselen fincanlara, altın rengi çayı dökmeye başladı. Her bir dolum sesi, bu yeni sabahın, bu yeni hayatın ilk, kusursuz ritmini tutturuyordu. Annem, kendi çayını da doldurduktan sonra çaydanlığı ocağın üstüne koydu ve masaya dönüp en baştaki yerine döndü.
Bu resmi bir yerden tanıyordum.
Bir zamanlar zihnimde asılı, donmuş bir anın içinden baktığım, dışında kaldığım, özlemini çektiğim bir tabloydu o. Şimdi çerçevenin camı erimiş, beni de için almıştı. Masanın ahşap dokusu parmaklarımın altında sıcak ve gerçekti. Çayın buharı yüzümü ıslatıyordu. Annemin, masanın öbür ucundan bana uzattığı ekmek sepetinin sapı, cilalı tahtasının pürüzünde hafifçe sallanıyordu.
Zamanında benim olmadığım bir resimdi, artık ben de oradaydım.
"Afiyet olsun," dedi annem ve bana baktı. "Ellerine sağlık kızım."
Sesi, fincanların kenarına vuran çay dalgası kadar yumuşak ve dolgundu. "Ellerine sağlık" derken, sadece sofrayı kurduğum için değil, bu anı kurduğum, bu tabloyu tamamladığım için teşekkür ediyordu. Gözlerinde, on yıllık ayrılığın derin hüznünün üzerini örten, taze ve gururlu bir sevgi parıldıyordu.
"Afiyet olsun."
Sözlerim, odanın sıcak havasına karıştı. Bu bir duanın veya bir ritüelin sözleri değildi. Bir gerçeğin ilanıydı. İşte, dedim içimden, afiyet. İşte, bolluk. İşte, beraberlik. Hepsi, bu masanın üzerinde, buharı tüten çayda, taze ekmeğin kokusunda, birbirimize uzattığımız ellerin sıcaklığında somutlaşmıştı.
Rauf, tam çatalına aldığı peyniri yiyecekken bir an için bana bakarak durdu ve gözlerini kapatıp çatalını bıraktı. Gözlerini açtığında göz ucuyla babama baktı. Gözlerini kıstı ve bana bakmaya başladı. Gözleri gözlerimde mıhlı kalırken görmeyi özlediğim o çapkın gülüşünü büründü. Sargısını çıkartmıştı daha yeni fark ediyordum. Çiziklerle dolu sağ eli, pantolonun cebine gitti ve geri çıkarttığında bana doğru uzattı.
Tek bir çiçekti. Bir gül değil, lale ya da orkide gibi narin bir şey de hiç değildi. Bir papatyaydı. Sapı biraz eğik, beyaz yapraklarının kenarları sabah çiyinden ıslak, sarı göbeği ise güneşi henüz görmediği için utangaç ve kapalı duruyordu. Bahçede, yol kenarında kendi kendine bitmiş, kimsenin fark etmediği bir çiçek olmalıydı. Belki de bulabildiği tek, en saf şeydi.
"Bunu vermeyi unuttum," diye fısıldadı.
Çiçeğe bakarken gözlerim yeniden buğulandı. Bu, pahalı bir buket değildi. Bu, bir vaatti. Toprağa tutunabilen, kendi kendine açabilen, en umutsuz yerlerde bile filiz verebilen bir şeyin vaadi.
Babamın boğazını temizlediğini duyduğumda Rauf, gözlerini daha çok kıstı ve dişlerini göstererek güldü.
"Al artık şunu, sapını götüme sokacak yoksa."
Sözler, dişlerinin arasından, kahvaltı masasının huzurlu sessizliğine düşen bir şimşek gibi çaktı. O an, zaman bir anlığına dondu. Annemin fincana uzanan hareketi kesildi. Babamın, bakışları tabağında takılı kaldı. Arven ise, elindeki ekmeği tabağına bıraktı, başını hafifçe geriye attı ve sessiz, ama için için sarsılan bir gülüşle güldü. Omuzları titredi, gözleri kapandı. Bu, on yıldır ilk kez duyduğu, kardeşine ait, saf ve filtresiz bir sesti.
Ben ise, nefesim kesilmiş, Rauf'a bakakaldım. O çapkın, muzip, deli gülüşünü yüzünde görüyordum. Gözleri hâlâ benimkilerde kilitliydi, ama şimdi içlerinde, eski Rauf'un o tanıdık, pervasız ışıltısı parlıyordu. Elindeki papatya, bu sahnenin ortasında, komik ve dokunaklı bir nesneye dönüşmüştü.
Hızla elimi uzattım ve çiçeği onun parmaklarından aldım. Sapı gerçekten biraz dikenliydi. Soğuk ve ıslaktı. "Aptal," diye fısıldadım, ama sesimde hiç azarlama yoktu; sadece, taşan bir sevgi ve rahatlama vardı. Gözlerim buğulanmıştı, ama dudaklarım onunki gibi sırıtıyordu. Bu, bizdik. Karmaşık planların, ağır sırların, ölüm kalım mücadelelerinin ötesinde, basit, gülünç ve insani olan biz.
Çiçeği masanın kenarına, bardağımın yanına koydum. Orada, beyaz yapraklarıyla, tüm ciddiyetin ve duygusal yükün ortasında, küstahça ve güzelce durdu. O an, Arven'in gözleri, masanın üzerinde, benim önüme koyduğum o küçük vahşi papatyaya takıldı. Arven, ona baktı, sonra bana, sonra Rauf'a baktı. Dudaklarında, önceki alaycılıktan çok daha derin, daha anlamlı bir tebessüm belirdi. Gözlerinde, neredeyse hissedilmeyecek kadar hafif bir onay işareti vardı.
İşte, der gibiydi, kayıp zamanın mirası bu değil mi? Enkazın arasından filizlenen bu küçük, dayanıklı çiçek.
Masanın etrafında, beş kişi artı, kenarda bekleyen küçük, vahşi bir papatya tamamlanmıştı. Geçmişin ağır gölgesi hâlâ oradaydı, evet. Yarınki belirsizlik de öyle. Ama şu an, bu kahvaltı masasında, hepsinin üstesinden gelebileceğimize dair sarsılmaz, delice bir inanç vardı. Çünkü bir araya gelmiştik. Ve içimizden biri, sapının bir yerine sokulma tehdidiyle bile olsa, hâlâ çiçek getirmeyi hatırlayacak kadar aptal ve insan kalmayı başarmıştı.
Kahvaltının son lokması tükendiğinde, fincanlar dibinde yalnızca ılık çay tortuları kalmıştı. Ama masadan hiç kimse kalkmadı. Sandalyelerden, huzurlu bir ağırlıkla geriye yaslanmışlardı. Bu, bir toplantının dağılma vakti değil, güvenin yerleşme anıydı. Yemek, bir bahaneydi; asıl ziyafet, o masanın etrafında kurulan, görünmez ama sağlam alandı.
Babam, parmak uçlarıyla masanın cilalı yüzeyine hafifçe vurarak, odadaki sessizliği ölçer gibiydi. Gözleri, Rauf'un hâlâ tabağının kenarındaki peynir kırıntılarına dalıp gittiği yüzünde gezindi, sonra Arven'in, şömine başındaki fotoğraflara benzeyen o vakur ve yorgun duruşuna kaydı. Nihayet, derin ve temiz bir nefes aldı. Bir konuşma öncesi ciğerlerini hava ile dolduran bir denizcinin nefesi gibi.
"Şimdi," diye başladı, sesi sabahın dinginliğine uygun, alçak ama odanın her köşesine ulaşacak kadar netti. Parmaklarını masanın üzerinde birleştirdi. "Birkaç şeyi netleştirme vakti geldi."
Sözleri, havada somut bir ağırlık kazandı. Bu bir sorgulama veya hesap sorma tonu değildi. Daha çok, bir kaptanın, fırtınadan çıkmış mürettebatına, haritayı masaya serip 'Burası neresi, şimdi nereye gidiyoruz?' diye sorması gibiydi. Sakin, ama kaçınılmazdı.
"Arven," diye devam etti, bakışlarını doğrudan ona çevirerek. "Senin durumun... resmiyette hâlâ şehit statüsünde. Bu, üzerinde dolaşan bir gölge. Rauf," diye ekledi, ona dönmeden, ama onu da işin içine katarak, "sen de bir sivil olarak, son günlerdeki eylemlerinle resmi kayıtlara bir hayli ilginç notlar düştün."
Bir an sustu, sözlerinin ağırlığının oturmasına izin verdi. Odanın havası, rahatlıktan, dikkatli bir odaklanmaya dönüştü. Arven, hareketsiz durdu, babamın sözlerini bir istihbarat raporu dinler gibi soğukkanlılıkla dinliyordu. Rauf ise, başını kaldırdı, çenesini sertleştirdi.
"Sorun değil," diye ekledi babam, yüzünde ince, bilmiş bir gülümseme belirerek. "Deniz, sadece dalgalardan ibaret değildir. Dibinde, görünmeyen akıntılar, yerleşik düzenleri değiştiren derin çatlaklar vardır." Gözleri, anneme, sonra bana kaydı. "Bu evde yenen bir kahvaltı, dört duvar arasında kalmaz. Kokusu, sözleri, kararları... hepsi, doğru kanallarda, doğru kulaklara ulaşır."
Belli ki, kanallardan ve kulaklardan kasıt, onun uzun yıllara dayanan askeri ve bürokratik bağlantılarıydı. Resmi kayıtlardaki çarpıklıkları düzeltmek, geçmişi temize çekmek için sessizce çalışacağını ima ediyordu.
"Ancak," diye vurguladı, sesi biraz sertleşerek, "hiçbir akıntı, kendi rotasını çizmeyen bir gemiyi istediği yere götürmez. Önümüzde, iki mesele var. Birincisi: Taçsız Kral'ın geride bıraktığı enkaz ve ardındaki gücün kalıntısı. İkincisi ve daha önemlisi: Siz." Elini, Arven ile Rauf'u kapsayacak şekilde hafifçe salladı. "Bu gölgelerden nasıl çıkıp, yeniden gerçek insanlar olmayı planlıyorsunuz?"
Soru, odada çınladı. Bu, stratejik bir soru değil, insani bir soruydu. Mirası taşımak bir yana, onunla nasıl yaşanacağına dairdi.
Arven, ilk kez konuşmak için ağzını açtı. "Plan," dedi, sözcüğü ağzında tartarak, "her zaman aynıydı, İlhan Amca. Tehlikeyi kökünden temizlemek. Gerisi... gerisi, ancak ondan sonra düşünülebilir." Sesinde, on yıllık takıntının soğuk gölgesi vardı.
Rauf ise, babamın sorusuna doğrudan cevap vermedi. Bunun yerine, bana baktı. Gözlerindeki o çapkın ışıltı sönmemiş, ama derinleşmiş, ciddileşmişti. Sonra, masanın altında, dizime yaslı elimi tuttu. Bu, sessiz bir cevaptı. Benim planım o. Benim geleceğim o.
Babam, bu sessiz diyaloğu anlamış gibi başıyla onayladı. "Pekâlâ," dedi. Ama sesinde tuhaf bir şakacı tavır vardı. Anneme döndü.
"Bu arada bizim kızın da evlilik zamanı geldi de geçti hanım. Var mı şöyle tanıdığın cesur, yiğit, yakışıklı, aslanlar gibi bir kişi?"
Babamın sorusuyla birlikte Rauf'un kulaklarının hafifçe kızardığını gördüm. Masanın altındaki eli, benimkini biraz daha sıktı. Yüzündeki şaşkınlık yavaş yavaş yerini, muzip bir meydan okumaya bırakıyordu. Gözleri babama dikildi.
Ben ise, yanaklarımın alev aldığını hissediyordum. "Baba, ne diyorsun sen?" diye mırıldandım, ama sesim odadaki gergin mizah havasında cılız kaldı.
Oda, bir an için tamamen sessizleşti. Annem, elindeki çay kaşığını hafifçe tabağa bıraktı. Ses, odadaki şaşkınlığı daha da belirginleştirdi. Yüzünde, önce bir anlık donakalma, ardından yavaş yavaş yayılan, bilmiş ve eğlenceli bir ifade belirdi. Gözlerini bana dikti, sanki "Bak işte, başladı," der gibiydi. Sonra, babama döndü, dudaklarında incecik bir tebessümle.
"Valla İlhan," dedi, sesini alçaltıp gizemli bir tavır takınarak, sanki çok önemli bir istihbarat paylaşıyormuş gibi. "Öyle biri var aslında. Çok yakınımızda. Ama bir kusuru var."
Babam, merakla öne eğildi. "Nedir kusuru?"
Annem, sahte bir üzüntüyle başını iki yana salladı.
"Bizim kızdan çok uzun."
Cümle, odadaki neşeli havayı anında değiştirdi. Rauf'un yüzündeki şaşkınlık, bu sefer tamamen başka bir türdendi. Gözleri büyüdü, kaşları yukarı kalktı. "Kim?" diye sorar gibiydi bakışları. Anneme, sonra babama baktı. İkisi de son derece ciddi, hatta biraz meraklı görünüyorlardı. Uzun dedikleri kişi kimdi? Bu masada, uzunluk-kısalık skalasında tek istisna Rauf'tu.
Yüzünde, az önceki çapkın güvenin yerini, komik bir çaresizlik almıştı. Arven ise, hemen elini ağzına götürdü. Bir öksürük sesiyle kamufle etmeye çalıştığı açıkça belli olan bir gülümseme, gözlerinin köşelerini kırıştırıyordu. Omuzları hafifçe titriyordu.
"Şerafettin'den mi bahsediyorsun?"
Babam, anneme bu soruyu sorduğunda Rauf, masanın altındaki elimi aniden bıraktı. Ellerini masanın üzerine, avuçları aşağı bakacak şekilde yasladı. Parmaklarının uçları, cilalı ahşaba hafifçe vuruyor, sessiz bir protesto ya da şaşkınlık ritmi tutuyordu. Anne ve babam ise, onun bakışlarını görüyor ama görmezden geliyormuş gibi, son derece ciddi ve tartışmaya açık bir konuyu ele alıyorlardı.
Annem kafasını salladı.
"Evet."
Babam, başıyla onaylayan bir hareket yaptı, yüzünde düşünceli bir ifadeyle. "Olsun canım," dedi, sesi uzlaşmacı ve felsefi bir tondaydı, "boyun ne önemi var? Önemli olan yürek, dimdik duruş. Hele denizde, dalgaların üstünde, boy değil denge mühimdir." Sözlerini, bilgece bir noktayla bitirir gibiydi, ama gözlerinin içindeki ışıltı onu ele veriyordu.
Annem de bu fikre katılır gibi başını salladı. "Doğru söylüyorsun İlhan. Hem," diye ekledi, bu sefer biraz daha yumuşak, hatta şefkatli bir tonla, masaya doğru hafifçe eğilerek, "uzun boylu adamların, daha büyük... kararlılıkları olur derler." Sözcükleri öyle bir seçmişti ki, 'kararlılık' kelimesinin yerine koyabileceği başka, daha müstehcen bir kelime varmış da onu kullanmamayı tercih etmiş gibiydi.
Arven, bu noktada artık kendini tutamadı. Boğuk, ama gerçek bir kahkaha patlattı. Hemen eliyle ağzını kapattı, "Özür dilerim," diye mırıldandı, ama omuzları titremeye devam ediyordu.
Babam, tek kaşını kaldırdı.
"Boyu kaçtı onun ya, 1.99 muydu?" diye sordu. Annem kafasını salladığında babam, yüzünü buruşturdu. "99'sa zor. O olmaz, başka birini bulmak lazım."
Rauf, babama bakarken dudaklarını araladı.
"1.98. Ben 1.98'im."
Rauf'un sesi, masanın üzerinde çınlayan bir savunmaydı. Gözleri babama dikilmişti, ifadesi komik bir ciddiyetle karışık bir meydan okumaydı. Sanki boyu, onurunun en son kalesiydi ve onu da kaybetmeye niyeti yoktu.
Gözlerimi alaycı bir tavırla kıstım. İçimdeki muzip şeytan, babamın açtığı bu kapıdan tamamen içeri girmişti. Ali ile Rauf'un, dikişlerimin alınacağı gün arabada, onların arasındaki bu eski, saçma geçen tartışmayı hatırlıyordum.
"Ali sana her seferinde '1.98'lik komutanım,' diyordu ama sen ısrarla, 'Hayır, 1.99'um,' diye diretirdin, Rauf?" Sesimde masum bir merak vardı, ama herkes masanın altındaki bombayı görmüştü.
Oda, yeni bir gülme dalgasına hazırlanır gibiydi. Arven, kahkahasını kesmiş, ama şimdi gözleri parıldıyor, bu yeni cepheyi izlemekten keyif alıyordu. Annem, dudaklarını ısırarak gülümsemesini bastırıyordu. Babam ise, olayları büyük bir ilgiyle takip eden bir hakem edasıyla kollarını göğsünde bağlamıştı.
Rauf'un yüzünde bir anlık panik belirdi. En yakın arkadaşıyla yaptığı bu önemsiz atışmanın, şimdi sevdiği kadının ailesinin önünde silah olarak kullanılacağını hiç tahmin edemezdi. Boğazını temizledi.
"Ölçüm... hassastır," diye cevap verdi, sesini biraz daha derinleştirerek, profesyonel bir ton takınmaya çalışarak. "Sabah ve akşam ölçümleri farklıdır. Omurga sıkışması, duruş... Bazen 1.98, bazen 1.99 olur. İkisi de benim."
"Yani," diye atıldı babam, kaşlarını kaldırarak, "stratejik bir esneklik söz konusu. Düşman, tam 1.99'a ayarlı nişangah yapmışsa, sen bir santim aşağı inip kurşunu atlatıyorsun öyle mi?"
"Aynen öyle, İlhan Amca!" dedi Rauf, babamın beklenmedik desteğini büyük bir ciddiyetle, neredeyse minnetle kabul ederek. "Tamamen taktiksel bir manevra."
Arven, artık dayanamayarak, kısık sesle, "Oğlum sen salak mısın? Zaten eğildiğinde mermi kafanın üstünden geçip gitmez mi?" diye mırıldandı. Annem, kahkahaya boğuldu. Ben, başımı iki yana salladım, yüzümde "İnanmıyorum" ifadesiyle. Rauf, gerçekten bu saçma şakaya kanmış mıydı? Babam da kahkahaya büründüğünde Rauf, bir an için durdu.
Rauf, artık hepimizin kendisiyle dalga geçtiğini anlamıştı. Yüzündeki şaşkınlık, yavaş yavaş, yenilgiyi kabul etmiş ama aynı zamanda eğlenen bir ifadeye dönüştü. Dudakları, direnmeye çalıştığı bir gülümsemeyle titredi. Sonra, bana baktı. Gözlerinde, "Görüyor musun ailenin yaptığını?" der gibi sahte bir sitem vardı, ama altında, bu şakalaşmanın, onu resmen ailenin bir parçası yaptığının farkındalığı ve rahatlaması yatıyordu.
Rauf, boğazını temizledi ama kulakları neredeyse pembe, ama dudaklarının kenarı, kaçınılmaz bir şekilde yukarı kıvrılmaya devam ediyordu. Yenilgiyi kabul etmiş, ama bundan keyif alan bir savaşçı gibiydi.
Rauf'u biraz daha kızarmaktan kurtarmak için derin bir nefes aldım ve ellerimi masaya yasladım. Bakışlarımı babama çevirdim.
"Biz Rauf ile üsse geçeceğiz, siz ne yapacaksınız?"
Sorum, odadaki duygusal yoğunluğu pratik bir zemine çekti. Babam, artık yüzündeki şaka mimiklerini kaldırmışçasına ciddileşti. Gözlerindeki oyunbaz ışıltı sönmüş, yerini derin, odaklanmış bir düşüncelilik almıştı. Parmakları, masanın kenarında hafifçe tıkladı. Düşünürcesine kaşlarını kaldırdı; bu, uzun yılların komutanı olarak bir karar anına girdiğinin işaretiydi.
"Hep birlikte üsse geçelim," dedi, sesi artık tamamen net ve emir verir gibiydi. Şefkatli baba gitmiş, yerini Albay İlhan Gökçe gelmişti. "Tuğgeneral Kemal Candan ile konuşmam gerek."
İsmi söylerken, odadaki hava bir derece daha ağırlaştı. Gölcük Üssü'nde görev yapan Tuğgeneral Kemal Candan, sadece bir üst rütbe değildi; babamın en güvendiği, yıllara dayanan dostu ve bu karmaşık operasyonda en kritik resmi kapıydı. Bu görüşme, geçmişin kayıtlarını düzeltmek, Arven'in statüsünü netleştirmek ve belki de gelecekteki hamleler için yeşil ışık yakmak demekti. Bu bir ziyaret değil, bir resmi girişimdi.
Kafamı salladım. Anlıyordum. Bu artık sadece aile meselesi değildi; devlet, ordu ve geçmişin karanlık işlerinin kesiştiği noktaya dönüşmüştü. Rauf'la benim üsse gitmemiz bir rutin, bir normale dönüş çabası iken, onların gidişi bir savaş konseyi toplantısıydı.
Rauf, bu kararı duyunca omuzları biraz daha dikleşti. Kendi üniformasını giymemişti, ama babamın bu tonu, onu da içgüdüsel olarak hazır olmaya itmişti. Abisine döndü. Yüzündeki utangaçlık veya şakacılık tamamen gitmiş, yerini askeri bir ciddiyet almıştı.
"Kalk bakalım," dedi, sesi alçak ama kararlı. "Ayaklı akıl küpü seni. Aşağıda bekleyelim." Bu sefer lakap bir şaka değil, bir görev çağrısı gibiydi. Harekete geçme zamanı.
Arven, ağır ağır ayağa kalktı. Hareketi hâlâ yorgunluğunu ele veriyordu, ama gözlerindeki ifade berrak ve tetikteydi. Tuğgeneralin ismini duymak, onun da zihnindeki tüm strateji dişlilerini harekete geçirmiş olmalıydı. Başıyla onayladı, Rauf'a doğru ilerledi. İki kardeş, kapıya doğru yan yana durdular. Biri geçmişin hayaletinden yeni çıkmış, diğeri on yıllık bir planın mimarı... Şimdi, aynı hedefe doğru yürüyorlardı.
Annem de sessizce ayağa kalktı. Çay tabaklarını toplamaya başlamadı. Onun da yer artık mutfak değildi. Okyanus Gökçe, Yüzbaşı olarak, bu resmi görüşmenin bir parçası, belki de en önemli canlı tanığı olacaktı. Üzerindeki sade kazak ve ev pantolonu, onun rütbesini ve geçmişini gizleyemezdi. Duruşundaki o demir irade, şimdi tamamen ortaya çıkmıştı.
Hepimiz yaklaşık on dakika içinde apartmanın önündeki araçlarımıza ilerlerken, babam, benim Jeep'i görünce kaşlarını havalandırdı. Durdu, başı hafifçe yana eğik, arabayı tepeden tırnağa süzdü.
"Ne zaman araba aldın?" diye sordu ve ileriye uzandı, parmak uçlarıyla kaputun soğuk metaline hafifçe, bir eseri kontrol eder gibi dokundu. Ardından, fark edilir bir onayla dudaklarına bir gülümseme yerleşti. "Güzelmiş de he."
Bu, babamdan gelen büyük bir övgüydü. Sadece estetik için değil, pratiklik, dayanıklılık ve iş görürlük için verilen bir onaydı. Arabayı, onu seçen kişinin karakterinin bir uzantısı olarak görüyor ve beğeniyordu.
Tam Rauf'un hediye ettiğini söylemek için dudaklarımı aralayacaktım ki Rauf'un bilinçli, boğazını temizler gibi yaptığı bir öksürüş, tam o sırada keskin sabah havasında duyuldu. Ses, babamın sözleriyle aynı anda kulaklarıma doldu. Hafifçe babamın arkasına baktım. Rauf, babamın arkasında, ellerini kabanının ceplerine sokmuş, bana bakıyordu. Ama kulaklarının uçları, yeniden, ifşa edilmiş bir sırın utancıyla mı, yoksa beğenilmenin verdiği garip bir gururla mı pembeleşmişti, tam kestiremedim. Yüzünde, bastırmaya çalıştığı küçük, çocuksu bir sırıtış vardı.
Arven, siyah sedanın yanında durmuş, babamın Jeep'i incelemesini ve Rauf'un tepkisini izliyordu. Yüzünde, her zamanki ifadesizliğin altında, bir parça eğlence ve belki de rahatlama vardı. Kardeşinin, bu küçük, sıradan onaydan bile nasıl etkilendiğini görüyordu. Bu, Rauf'un hayatındaki büyük boşlukları doldurmanın, büyük jestlerle değil, böyle küçük, babacan dokunuşlarla olabileceğinin kanıtı gibiydi.
Rauf, babamın arkasından çekilip kendi aracına doğru ilerlerken arabanın kilitlerini açtım ve şoför kapısını açtım.
"Hadi binin geç kalıyoruz," dedim ve araca bindim. Annem, arka koltuğa otururken babam, ön koltukta yerini aldı. Emniyet kemerimizi taktıktan sonra kontağı çevirdim. Vitesi taktım, el frenini indirdim. Hareketlerim otomatikti, ama şimdi taşıdığım yükün bilinciyle daha kasıtlı, daha ağırbaşlıydım.
Annemin arka koltuktan, "Sana arabayı o mu aldı?" diye sorduğunu duydum. Dikiz aynasından ona küçük bir bakış atıp sırıttım.
"Düğün hediyesiydi."
Sözlerim, aracın kapalı kabininde küçük bir şimşek gibi çaktı. Ardından, keskin bir sessizlik oldu. Motorun uğultusu ve lastiklerin asfalttaki sesi, bu sessizliği doldurmaya çalışan tek şeydi.
Annemin arka koltukta hafifçe öne eğildiğini, gözlerinin dikiz aynasında benimkilerle buluştuğunu hissettim. Okyanus mavisi gözlerinde, önce bir şaşkınlık, sonra hızla yayılan, ışıldayan bir onay ve derin bir duygusallık belirdi. Dudakları hafifçe aralandı, ama sesi çıkmadı. Sadece başıyla, yavaş ve anlamlı bir şekilde salladı. Anladım, der gibiydi. Ve çok güzel.
Sonra, yavaşça babama döndü. Ben de, yolun kenarından süzülürken, göz ucuyla ona baktım.
Babam, ön koltukta hareketsiz oturuyordu. Yüzü önce donuk, ifadesizdi. Çenesi sıkılmış, kaşları hafifçe çatılmıştı. Sanki resmi bir rapor dinliyor ve içindeki bir detayı onaylamıyormuş gibi bir hali vardı. Bu, Albay İlhan Gökçe'nin, disiplini ve kuralları sorgulayan bir durum karşısındaki standart tepkisiydi. Düğün hediyesi... Henüz resmi olmayan, hatta biraz kaçamak bir bağlamda verilmiş böyle önemli bir hediye, onun defterinde kurallara tam uymuyor olabilirdi.
Ama sonra işte o oldu.
O sıkı, disiplinli çizgiler, yavaş yavaş erimeye başladı. Önce, gözlerinin kenarlarındaki kırışıklıklar hafifçe derinleşti. Sonra, dudaklarının bir köşesi, kontrol edilemez bir şekilde, yukarı doğru titreyerek kıvrıldı. Bu bir gülümseme değildi henüz. Daha çok, gülümsemenin hayaleti, onu bastırmaya çalışan iradenin kaybettiği ilk savaştı. Burnundan, bastırılmış, boğuk bir nefes sesi geldi.
"Hımm," diye mırıldandı, sesi alçak ve biraz boğuk. Gözleri, ön camdan dışarı, ufuk çizgisine dikilmişti, ama orada değildi. Zihni, sanırım, çok uzaklarda, belki de kendi gençliğinde, anneme verdiği ya da alamadığı ilk hediyeyi düşünüyordu. Ya da belki de, kızının, hayatını adamaya hazır olduğu erkeğin, onu ne kadar ciddiye aldığını bu kadar somut bir şekilde göstermesinin verdiği karmaşık, tatlı-acı bir gururu sindirmeye çalışıyordu.
"Pahalı bir hediye," dedi sonunda, sesi artık daha net, ama hâlâ duygusal bir pürüzle kaplıydı. Cümlesi bir yargı veya azarlama değil, sadece bir gözlemdi. Ve belki de, arka planda, "Düşünceli ve zevkli bir adammış," anlamına gelen bir onaydı.
"Ama sağlam," diye ekledi annem, arka koltuktan, sesi yumuşak ve aracılık eden bir tondaydı. "Tıpkı niyeti gibi."
Babam, bu sefer başını çevirip anneme baktı. Aralarında, onlarca yıllık bir evliliğin, sayısız sırrın ve ortak anlayışın sessiz bir diyaloğu geçti. Sonra, babam tekrar önüne, yola döndü. Bu sefer, omuzlarındaki gerginlik biraz daha azalmıştı. Dudaklarındaki o kaybedilmiş savaşın izi, artık kalıcı, küçük, samimi bir tebessüme dönüşmüştü.
"Öyle görünüyor," diye mırıldandı, neredeyse kendine. Sonra, biraz daha yüksek sesle, bana ve önümüzde uzanan yola hitaben ekledi: "O halde... iyi bak ona. Hem arabaya, hem de... hediyeyi verene."
Cümlesi bitince, arabanın içindeki hava tamamen değişti. Gerginlik, yerini ılık, dolgun bir huzura bıraktı. Onay verilmişti. Kabul edilmişti. Ve bu kabul, sadece bir araba için değil, arabayı veren adam ve onunla kurulacak hayat için de geçerliydi.
İnsan İnsan, Fazıl Say
Yazar, Ağzından
Güneş, öğlenin ışıklarını değil, son bir nefesi verir gibiydi. Karanlık, kurşuni bulutların arasından zorlukla sızan soluk, hasta sarısı bir ışık, her şeyi ölü bir parıltıyla yalayıp geçiyordu. Işık, keskin değil, yayılmıştı; keskin hatları yumuşatmıyor, aksine her şeyi gri ve donuk bir sisin içinde eritiyordu. Gölcük Deniz Üssü bu ışıkta bir hayalet şehir gibi duruyordu.
Oysaki bir saat önce hava açıktı.
Rıhtımdaki devasa denizaltılar, koyu gri gövdeleriyle suyun üzerinde yüzen tabutlar gibi hareketsizdi. Havada, tuzun keskin kokusuna, yağın ağır buğusuna ve daha derinden, bekleyişin ve metalik bir tehdidin kokusu karışıyordu. Rüzgâr, yüksek telli çitlerde ıslık çalmıyor, daha çok iç çekiyordu.
Bariyerleri aşan konvoy bu dünyaya sessizce nüfuz etti.
Önde, Miraç'ın kullandığı mavi cip ilerliyordu. Araç, üssün steril düzenine meydan okuyan canlı bir varlık gibiydi. Kaportasındaki ince toz tabakası, dışarıdan getirilmiş bir maceranın izlerini taşıyordu. Direksiyondaki Miraç'ın duruşu dik ve odaklanmıştı, ama gözlerinin kenarındaki bir gerginlik, buraya bir misafir olarak değil, farklı bir kimlikle döndüğünü ele veriyordu. Ön koltukta babası İlhan Gökçe, arka koltukta annesi Okyanus Gökçe vardı. Camlardan, üssün aşina manzarasına bakan yüzlerinde, geçmişin anıları ve geleceğin yükü ağır basıyordu.
Hemen arkasından, Rauf'un kullandığı siyah sedan geliyordu. Çenesi sıkı, bakışları önündeki aracın tekerlek izlerine kilitlenmişti. Bu, onun için bir dönüş değil, hiç bilmediği bir savaş alanına inişti. Bedeni gergin, her kası, bu demir yumruğun içinde yeniden bir asker olmanın getirdiği içgüdüsel tetikte haldeydi.
Arven, camdan dışarıyı değil, önlerindeki Jeep'i izliyordu. Yüzü, sürücü koltuğundaki kardeşinin aksine, donuk bir sakinlikle kaplıydı. Bu onun için bir dönüş değil, bir hesaplaşmaydı. On yıl önce bir hayalet olarak terk ettiği bu dünyaya, şimdi başka bir hayaletin peşinde, somut ve tehlikeli bir gerçeklik olarak dönüyordu. Elleri dizlerinin üzerinde hareketsizdi, ama parmaklarının hafifçe içe kıvrılışı, içindeki fırtınayı ele veriyordu.
İki araba, üssün derinliklerine, otoparkın belirlenmiş alanına doğru ilerlerken, arkalarında yalnızca lastik izi değil, dönen bir kaderin ve çözülmeyi bekleyen on yıllık sırların ağır izini bırakıyorlardı. Üssün demir disiplini, bu küçük konvoyun taşıdığı insani karmaşanın yanında soğuk ve cansız kalıyordu.
İki araba, üssün cenaze sessizliğine gömülmüş otoparkında yan yana durdu. Kapılar aynı anda açıldı, sanki bu senkronize hareket, paylaştıkları amacın ve yazgının ilk mekanik teyidiydi. Metalin hafif bir iniltiyle yerinden oynayışı, öğle sonrasının ağır, cansız havasında bir çatlak açar gibiydi.
Arven, arabadan adeta bir gölge gibi süzüldü. Soğuk havayı içine çekti ve yüzünü, gökyüzündeki o hasta sarı parıltıya çevirmeden, bakışlarını önlerindeki uzanan üsse dikti. Rauf, siyah sedanın kapısını kaparken çıkan tok sesle Arven irkildi. Bedeni hâlâ gerilimle dolu, omurgası dimdikti. İlhan ve Okyanus Gökçe, araçların önünde birleşti. Okyanus'un gözleri, üssün tanıdık çizgilerinde bir anlık kayboldu, İlhan ise çenesini sıkarak etrafı gözlemliyordu; bir albayın tecrübeli bakışıyla sahneyi okuyordu.
Miraç, arabadan inince üzerindeki kabanın yakasını düzeltti. Hareketi rahat ve tabiiydi. Aniden, üs binasının cam kapısından dışarı fırlayan bir figür dikkatini çekti. Koşan adamın aceleci, neredeyse çaresiz adımlarıydı. Miraç'ın dudaklarının kenarında beliren o tanıdık, alaycı gölge bir tebessüm, sanki beklenen bir sahnenin ilk perdesinin açılışı gibiydi. Başını hafifçe çevirip, göz ucuyla Rauf'a baktı; sessiz, anlam yüklü bir bakış.
Rauf, koşarak yaklaşan Ali'yi gördüğünde iç geçirdi ve gözlerini kısarak İlhan Albay'a baktı. Resmiyetin ve disiplinin hüküm sürdüğü bu yerde böyle bir telaş yakışık almazdı. Nefesini tutup, Ali'yi karşılamak için bir adım öne attı, muhtemel bir patavatsızlığı susturmak niyetindeydi. Ali, nefes nefese önünde durdu. Uyarıcı bakışlar atacaktı ki Ali'nin alnında biriken teri, gözlerindeki korkunun keskin buğusunu ve yüz hatlarındaki taşlaşmış endişeyi gördü. Kaşları, bir soru işareti gibi çatıldı.
"Ali, ne oldu?"
Ali, boğazını adeta kazırcasına yutkundu. Sanki kelimeleri oraya takılmıştı. Titreyen elini cebine soktu ve çıkardığı şey, kaderlerinin o anda odaklandığı nokta gibiydi. Resmi, soluk bej rengindeki zarfı Rauf'a uzattı, parmakları hafifçe titriyordu.
Rauf, zarfı aldı. Dokunuşu, beklenmedik bir ağırlığı varmış gibiydi. Üzerindeki koyu mavi, kabartmalı Deniz Kuvvetleri Komutanlığı mührü, loş ışıkta küçük ve sert bir leke gibi parlıyordu. Bu mührün ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Kaşları bu sefer şaşkınlıkla havalandı. Zarfın kendisinden çok, Ali'nin ona ulaştırma biçimi, içinde taşıdığı haberin aciliyetini ve tehlikesini haykırıyordu.
Ali, Miraç'a baktı. "Komutanım, hakkınızda soruşturma açılmış," dedi ve Rauf'a baktı. "Anında tebliğ edilmesi emredildi."
Bir an için zaman dondu. Rauf, nefesini tutarak zarfın ağzını tek, kararlı bir hamlede yırttı. İçindeki katlı kâğıdı çıkardı. Başını eğip, gözlerini hızla satırlar üzerinde gezdirmeye başladı. Okudukça yüzünün rengi soldu, solgun gri bir gölgeye büründü. Bir satırda, birden durdu. Sanki kelimeler fiziksel bir darbe indirmişti.
Yavaşça, mekanik bir hareketle başını kaldırdı. Gözleri, içinde öfke, korku ve saf bir şaşkınlık barındıran bir ifadeyle, omzunun üzerinden Miraç'a kaydı. Elindeki resmi kâğıt, parmakları arasında zar zor hissedilir bir titremeyle sallanıyordu. Boğuk, neredeyse tanınmaz bir sesle, kâğıdı ona doğru uzattı. Cümle, ağzından, o hasta sarı ışıkta billurlaşan bir zehir damlası gibi döküldü;
"Soruşturma sana açılmış?"
Cümle, aralarındaki soğuk havada asılı kaldı. Gölcük Deniz Üssü'nün hayalet sessizliği, bu suçlamayı yutmuş, onu daha da ağırlaştırmış ve herkese geri püskürtmüş gibiydi.
Miraç'ın gözleri, bir anlığına, keskin zekâsından sızan nadir bir şaşkınlıkla dondu. Sanki bir satranç tahtasında hiç hesapta olmayan, mantık dışı bir hamle görmüştü. Göz kapakları, normalden biraz daha hızlı, iki kez açılıp kapandı. Bu, onun için olağan dışı bir hareketti; kontrolü elinde tutan, her şeyi öngören Miraç'ın değil, anlık bir kafa karışıklığı yaşayan bir adamın refleksiydi.
"Ne?" kelimesi, dudaklarından daha bir nefes, bir hece gibi döküldü. Sesi, her zamanki o kontrollü tonunu kaybetmiş, yerini saf, ham bir şaşkınlığa bırakmıştı. Rauf'un uzattığı kâğıdı elinden çekip aldı. Gözlerindeki o bulanıklık, yerini yeniden tanıdık olanda, ancak bu sefer buz gibi bir berraklığa bıraktı. Kaşları, bu sefer şaşkınlıktan değil, derinlemesine bir düşüncenin ve uyanan bir teyakkuz halinin gerginliğiyle çatıldı.
Gözleri satırlar arasında hızla kayarken, yüz hatları giderek daha sert, daha maskeli bir hal alıyordu. Kâğıdı okumayı bitirdiğinde, başını yavaşça kaldırdı. Bakışları önce Rauf'a, sonra babasına kaydı. Kâğıdı uzattı.
"Bana soruşturma açmış," Albay İlhan Gökçe, kızının elindeki kâğıdı sertçe çektiğinde Miraç, gözlerini, üssün gri binasına, pencerelerden muhtemelen kendilerini izleyen görünmez gözlere doğru çevirdi. İçinde bulundukları sahne, aniden çok daha farklı bir anlam kazanmıştı. Bu sadece bir dönüş değil, bir tuzağa davetti artık.
T.C.
DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI
Askeri Savcılık Makamı
Sayı: 2025/451-SRO
Konu: Soruşturma Tebliği
Kime:
Yüzbaşı MİRAÇ GÖKÇE
Gölcük Deniz Üssü, SAT Komandosu
Doğum Tarihi: 29.05.1997
T.C. Kimlik No: 265987454544
İLGİ: 11.02.2025 tarihli olay tutanağı ve bağlı ek deliller.
Yukarıda kimlik bilgileri belirtilen şahsın, 11.02.2025 tarihinde Gölcük Deniz Üssü yakınında bulunan Karanlık Koy mevkiinde, "Taçsız Kral" lakabıyla bilinen ve gerçek kimliği Taygun Kılıç Yıldız, T.C. Kimlik No: 18793562890 olan kırmızı bültenle aranan şahsa yönelik silahlı saldırı sonucu ölümüne sebebiyet verdiği iddiası ile ilgili olarak;
TCK'nın 81. maddesi (Kasten Öldürme) kapsamında resmî soruşturma başlatılmıştır.
Söz konusu iddiaya ilişkin deliller (balistik raporu, olay yeri inceleme tutanağı, tanık ifadeleri ve teknik iz takip kayıtları) Askerî Savcılık makamınca değerlendirilmeye alınmıştır.
Soruşturma kapsamında;
-İlgili şahıs (Yüzbaşı Miraç Gökçe), aktif görevden alınmıştır.
-İkametgâh adresinden çıkmaması ve yurt dışına çıkış yasağı uygulanmıştır.
-Soruşturma süresince üsse giriş-çıkış izni askıya alınmıştır.
-İlk ifadesinin alınması için en geç 24 saat içinde Askerî Savcılık Makamına (Gölcük Deniz Üssü İç Güvenlik Binası, Kat:2) bizzat başvurması gerekmektedir. Refakatinde hukuki danışman bulundurma hakkı saklıdır.
Bu tebliğ, ilgili şahsa iletmekle yükümlü olduğunuz resmî bir bildirimdir. İhlal halinde sorumluluk tarafınıza ait olacaktır.
Gereği için bilgilerinize sunulur.
12.02.2025
Tuğgeneral KEMAL CANDAN
Gölcük Deniz Üssü Komutan Vekili
(Askerî Savcı Vekili sıfatıyla)
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!