KRAKEN KAPANI

LİMAN 18: ÇİFT BAŞLI YILAN

⏱️ 75 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Out of The Depths I Cried, Pianza

Yaşanmamış Yıllar, Sezen Aksu

Zincir, Cem Adrian

Buain Na Rainich, Tannas

Kusura Bakma, Blok3

Krimata, Yüksel Baltacı

Remembrance, Balmorhea

🐙

9 Gün Önce

Out of The Depths I Cried, Pianza

Miraç Gökçe, Ağzından

Öyle bir ana denk gelmiştim ki sırtımı dayadığım en sağlam duvarın bile, bir anda toz olabileceğini anlamıştım. Tüm bildiğim her şey, tüm acılar, tüm kayıplar, tek bir gerçeğin etrafında dönüp durmuş ve o gerçek, şimdi karşımda, bir sandalyede oturuyordu.

Arven Doruk Aslan.

Rauf'un gözyaşlarıyla suladığı, yangınlarla yaktığı, acıyla gömdüğü abisi. Ölüydü. Efsaneydi. Bir hayaletti. Ta ki şu ana kadar.

Karşımda oturan adam, zamanın ve denizin acımasızca yoğurduğu bir heykel gibiydi. Yüzü, derin çizgilerle oyulmuştu; her biri kaybedilen yılların, taşınan sırların ve bitmeyen bir mücadelenin hikayesini anlatıyordu. Saçları, düzensiz ve bir tutamı alnına düşmüş, siyahında gri teller saklıydı. Çenesi, inatçı ve keskin bir hat çiziyordu, tıpkı Rauf'unki gibi ama onunkinde daha fazla ağırlık, daha fazla kırılma vardı.

Gözleri, bir zamanlar parlak çivit mavisinden, derin ve fırtınalı bir okyanus mavisine dönüşmüştü. İçlerinde, dibi görünmeyen bir hüzün yatıyordu, ama onun altında, çelikten bir kararlılık, soğuk ve keskin bir ışıkla parlıyordu. Bakışları beni süzüyordu; yargılamıyor, suçlamıyor, sadece bekliyordu. Uzun zamandır beklediği bir bulmacanın son parçasını tamamlamış, onun tepkisini izleyen bir bilge gibiydi.

Duruşu, gergin değil, fakat her kasının tetikte olduğu bir sakinlikti. Omuzları, taşıdığı yükün ağırlığıyla hafifçe çökmüş, ama dik duruşundan hiç taviz vermemişti. Elleri, masanın üzerinde hareketsizdi; parmakları ince, uzun, ama eklemleri belirgindi. Bir araştırmacının ya da bir askerin elleri olabilirdi, şimdi ise sadece sabrın ve acının aracıydılar.

Onun varlığı, ölümle yaşam arasındaki ince çizgi gibiydi. Bir zamanlar kayıp, bir efsane, bir hayaletti. Şimdi ise karşımda, nefes alan, acı çeken, pişmanlık duyan ama yine de amacından şaşmayan bir gerçeklikti. Rauf'un abisi, beni kaçıranların mimarı ve belki de şu an tek umudumdu. Bu çelişkiler, onun her hareketinde, her bakışında, her sessizliğinde saklıydı.

Zihnimde, yaşadıklarımızın tümü, sahile vurup dağılan deniz köpükleri gibi yeniden canlanmaya başladı. Her biri parıldayan, şeffaf ve geçici, ama arkalarında ıslak bir iz, acı bir gerçeklik bırakan köpükler...

İlk köpük, Rauf'un babasının o halini gördüğüm andı. Yanımdaki adamın Taçsız Kral için çalıştığını biliyordum. Eğer yanımdaki bu adam, gerçekten o acımasız Taçsız Kral'ın bir parçası olsaydı, neden Fehmi Aslan'ı hayatta bıraksındı ki? Neden sadece bir uyarı olarak kullanıp, sonra gözden çıkarmamıştı? O ilk köpük, parlak ama dayanıksızdı; şüphenin ve mantığın ilk dalgasıyla hızla sönüp kayboldu.

İkinci köpük hemen ardından, daha büyük, daha yoğun bir şekilde yükseldi. Taçsız Kral'la çalıştığını iddia ediyorsa, neden Rauf'u o gece öldürmedi? Neden sadece tehdit etme gereği duydu? Tehdit... Rauf'u boşanmaya ikna edip yanımdan uzaklaştırmak, etkisiz hale getirmek, beni almak... Bu bir kaçırma operasyonunun rutin bir adımı değildi. Bu, kasten yapılmış bir engellemeydi. Çünkü Arven için çalışıyordu. O yeşil gözlü adam, Arven'in bilerek Taçsız Kral'ın yanına soktuğu bir piyondu. Bir köstebekti.

Bu düşünce köpüğü, diğerlerinden farklı olarak dağılmadı. Aksine, büyüdü, şekillendi. İçinde, aldatmanın gri tonları ve stratejinin soğuk mavisi vardı. Arven'in masasında otururken ki o çelik gibi kararlı bakışı, bu köpüğün içinde anlam kazanıyordu. Bu bir ihanet değil, çok daha derin, çok daha tehlikeli bir oyunun ta kendisiydi.

Rauf'un vurulmasına da Arven sebep olmuştu.

O köpük, zihnimin sahiline vurdu.

"Rauf'u sen vurdurdun?"

Bu cümle, köpüğün geride bıraktığı ıslak izdi.

Arven'in yüzündeki o sakin ifade, bir an için parçalandı. Gözleri kapandı, derin bir nefes aldı. Açtığında, içlerinde, derin çizgilerin arasında, neredeyse acıyan bir yumuşaklık ve suçluluğun ağır gölgesi vardı.

"Evet," dedi, kelimeleri ağır, itiraf dolu. Cümleleri, ağır bir Galce aksanıyla dökülüyordu. "Buna ben sebep oldum. Özel bir silahla vuruldu, Miraç. Eamon'un silahıyla vuruldu. Mermiler, öldürmek için değil, yalnızca hareketlerini durdurmak, onu etkisiz hale getirmek için tasarlandı. Öbür türlü seni onun yanından, o sokaktan alamazdık."

Alamazdık.

Kelime, kulübenin nemli tahtalarına çarpıp bana geri döndü. Bir yankıdan çok, bir ilkeydi bu. Bir gerekçe. Rauf'u vurarak, beni kaçırarak... Bu nasıl bir almaydı? Bu, sevdiğim her şeyi paramparça eden bir çalma değil miydi?

Şokum, bir saniye içinde eriyip gitti. Yerini, ciğerlerimi yakan, boğazımı sıkan, kontrolden çıkmış beyaz-sıcak bir öfke aldı. Bu öfke sadece Arven'e değil, bu saçma sapan plana, hayatlarımızı bir satranç tahtasına döndüren karanlık oyunlara, hepimize bu acıyı yaşatan herkeseydi.

Şokum, bir buz tabakası gibi çatlayıp paramparça oldu ve altından fışkıran, ciğerlerimi kavuran, boğazımı kömürleşmiş bir düğüme dönüştüren beyaz-sıcak bir öfkeydi. Bu sadece Arven'e değil; bu saçma, acımasız planın tamamına, hayatlarımızı bir satranç tahtasında piyona çeviren o karanlık, kirli oyunlara, Rauf'un göğsündeki o kan lekesinden benim bu bağlı bileklerime kadar uzanan zincirin her halkasına yönelikti.

Karşımdaki adama, o çizgili yüzüne, o suçlulukla dolu mavi gözlerine doğru çığlık çığlığa "Neden?" diye haykırmak için yanıp tutuşuyordum. Her hücrem, bu patlamayı, bu yıkımı istiyordu. Ama tam da alevler dilimin ucuna gelmişken, zihnimin derinlerinden buz gibi bir dalga yükseldi.

Faydasız.

Bu kelime, öfkemin ateşini söndüren bir su şoku gibiydi.

Bağırmak, sadece sesimi yorardı. Çığlıklarım, bu kulübenin tahta duvarlarında kaybolur, Arven'in kurduğu bu karmaşık labirentte bir yankıdan öteye geçemezdi. O, zaten nedeni biliyordu. Benim amacım, onun pişmanlığını duymak ya da öfkemle onu cezalandırmak değildi. Amacım, gerçeği bulmaktı. Bu oyunun kurallarını öğrenmekti.

Yumruklarımı sıktım, tırnaklarım avuç içlerime battı. Bedenim hâlâ öfkeyle titriyordu, ama sesim boğazımda, yutkunurken hissettiğim o keskin, metalik acıya hapsolmuştu. Gözlerimi Arven'e dikerek, bağırmak yerine, bir bıçak gibi keskin ve soğuk bir suskunlukla ona baktım. Öfke, dışarı vurulmayıp içeride yoğunlaştığında daha ölümcül bir şeye dönüşüyordu: Kararlılığa.

Soruyu sormadım. Cevabı, onun anlatmasını bekleyecek kadar sabrı, ya da gücü kendim alacak kadar zekayı toplamalıydım. Nefesimi düzelttim. Ciğerlerimdeki yanma hâlâ sürüyordu, ama artık kontrol bendeydi. İçimdeki fırtına dindi demek değildi bu. Sadece, yönünü bulmuş, hedefine kilitlenmişti.

Arven, sessizliğimin ağırlığını hissetti. Gözlerinde, beklediği patlamayı görememenin şaşkınlığı vardı. Sonra, yumuşak, neredeyse bir itirafçının fısıltısıyla konuşmaya başladı;

"Düşündüğün gibi değil, Miraç." Sesini alçaltmıştı, kelimeleri kulübeyi görünmez bir sır perdesiyle örtüyordu. "Hiçbir şey, senin ya da Rauf'un düşündüğü gibi değil. Senin dayın..." Duraksadı, kelimeyi seçerken içinde bir tiksinme vardı. "...o, hiç kimseye, hiçbir şeye acıması olmayan bir varlık. Bizi, diri diri o denizaltının içinde ölüme terk etti."

Bir an sustu, yüzünde acı ve ironiyle karışık buruk bir tebessüm belirdi. Sobanın titrek ışığı, çizgilerini daha da derinleştiriyordu. "Nalan Toprak, son dakikada bize her şeyi anlattı. Çünkü o da bizimle öleceğini biliyordu. Onun için de bir kurtuluş yoktu. Taçsız Kral, onu da gözden çıkarmıştı."

Orada, sobanın loş, dans eden ışığı altında, ölü olduğu sanılan bir adam, bana aslında nasıl öldürüldüğünün hikayesini anlatıyordu. Her kelimesi, zihnimdeki dünyayı alıp bir yapboz gibi savuruyor, parçaları topluyor ve onları korkunç, tanınmaz, yepyeni bir resimde birleştiriyordu. Düşmanlar müttefik, kurbanlar fail, ölüler diriler oluyordu.

Dokuzuncu dalga, beni sadece fiziken bu ıssız kıyıya atmakla kalmamıştı. Beni, gerçekliğin sınırlarına, her şeyin altüst olduğu bir uçurumun kenarına fırlatmıştı. Ve şimdi, o kayalık, bilinmez kıyıda, tek rehberim, bir hayaletin ta kendisi ve onun getirdiği, midemi bulandıran, ürpertici hakikatlerdi.

"Operasyon 'Sessiz Geçit'ti," diye devam etti, sesi artık uzak bir fısıltı değil, geçmişin üzerine çöken sisin içinden gelen net, acı dolu bir anlatıydı. "Karanlık sularda, kimsenin bilmediği bir sınırdan veri çipi alacaktık." Gözleri, yanımdaki pencereden dışarıya, görünmeyen bir ufka dikildi. Gözbebekleri küçüldü, o anı zihninde yeniden yaşıyormuş gibi, orada hapsolmuştu. "O gün öleceğimizi biliyordum ama nasıl olacağını hiç tahmin etmemiştim."

Bana döndüğünde, bakışlarındaki donukluğun yerini keskin bir zekâ almıştı. "Çipi alana kadar hiçbir şeyden şüphelenmedim. Ta ki annen beni uyarana kadar." Annen. Kelime, göğsüme hafif bir sıcaklık, sonra derin bir sızı yaydı. "Benim şüphelerimden o da faydalandı. Tam derine inecekken, bir göstergeyi işaret etti. Elektronik sinyallerde bir tuhaflık... Taşıdığımız şey bir veri çipi değil, canlı bir iz sürücüydü. Bir yemdi. Ve biz, o yemi götüren balıklardık."

Derin bir nefes aldı, ciğerlerine hava çekişi, kulübede yankılanan tek ses gibiydi.

"Yasemin Gök Kurnaz." İsmi, buz gibi bir nefes gibi odanın içinde dolaştı. "Görevin başındaki Yüzbaşı. Geri çekilme emri vermek yerine, denizaltının tüm kapılarını uzaktan kilitledi. Oksijen düşmeye, su sızmaya başladı. Bizi o demir tabutta, birbirimizin çığlıklarını duyarak boğulmaya mahkûm etti. Neden? Çünkü şüphelenmiştik. Onun asıl işini öğrenebilirdik."

Sesi burada titredi. "Nalan Toprak... O zamanlar onun en güvendiği istihbaratçılardan biriydi. O da kilitlendi içeride. Ölümün soğuk yüzünü görünce, gerçekleri anlattı. Taygun, çoktan karanlık işlere bulaşmıştı, bunu zaten biliyordum. Bizi yanında görmek istedi ama bunu kabul etmedik. Kabul etmemekle kalmayıp onu ihbar ettim. O da gördü ki biz, sadece onun kirli oyununda birer engeldik. Temizlenmemiz gerekiyordu."

Arven'in sözleri, kulübeyi yalnızca bir mekân değil, bir zaman makinesine dönüştürdü. Her kelime, geçmişin karanlık sularından yükselen bir balon gibiydi; patladığında içindeki acı ve ihanet havayı dolduruyordu. Kendimi bir hikâyenin ortasında değil, bir uçurumun kenarında buldum.

"Nasıl kurtuldunuz?" diye fısıldadım, sesim neredeyse duyulmuyordu.

Arven, sobanın yanındaki yeşil gözlü adamı işaret etti. "Araf sayesinde. Olası her durum için planlarım vardı. Denizaltının geçmişi, torpidolar, gizli bölmeler... Araf, operasyondan bir ay önce onların 'Kıyıdaki Fener' birimine sızdı. Adını değiştirdi. Alaz Fergiur oldu."

Bir an durdu, hâlâ bağlı olan ellerime baktı. Sonra, net bir emir verdi: "Ellerini çöz."

Araf. İsmi öğrendiğim adama baktım. Yerinden kalktı, cebinden küçük bir anahtar çıkardı. Gözlerimi yeniden Arven'e çevirdim, bileklerimi ona doğru kaldırdım. Kelepçe açıldı, metal halkalar çözüldü. Bileklerimi ovuşturdum, deride kırmızı izler vardı. Sandalyenin tahta kolçaklarına tutundum, yere kök salmaya çalışıyormuşum gibi.

Arven, gözlerindeki özür dolu bakışla devam etti.

"Denizaltı acil koduyla yüzeye çıktığında, sadece iki dakikamız vardı. Önceliğim, anneni çıkarmaktı." Anneni. Kalbim, göğsümde hızla çarpmaya başladı. "Vücuduna enjekte ettiğimiz özel bir sıvı, yarım saatliğine nefes alışını ve kalp atışını dinlenemez hale getirdi. Onu kontrol etmek isteyen herkes, öldüğünü düşünecekti."

Gözlerimin büyüdüğünü, nefesimin kesildiğini hissettim. Umut, zehirli bir ok gibi kalbime saplanmıştı. "Annem... annem yaşıyor mu?"

Arven, kafasını hafifçe salladı. Evet. Gözlerim anında buğulandı, bir an için onu, kulübeyi, her şeyi görünmez bir perde ardında gördüm. Gözlerimi kırpıştırdım, titrek ama derin bir nefes aldım. Çenemi sıktım. Şu an onunla, o imkânsız umutla yüzleşme zamanı değildi. Öncelik, gerçeği tamamen öğrenmekti.

Arven, bunu anlamış olmalıydı. "Ben büyük bir risk alarak hemen uzaklaştım. Yerime, denizaltında vefat eden bir astsubayı bıraktım. Denizaltında normalde dört kişiydik, ama yedek olarak son dakikada ben getirttim. Her ihtimale karşı."

Rauf, o çarşafı hiç açmadı. Aklıma düşen bu düşünce, her şeyi yerli yerine oturttu. Eğer açsaydı, abisinin bedeninin olmadığını görecekti. Yedek bir beden, bir aldatmaca...

"Biz o günden beri gölgelerde yaşıyoruz, Miraç. İsmimiz, kayıtlardan silindi. Ama bir şeyi asla bırakmadık: Gerçeği öğrenme ve onu durdurma sözümüzü. Taçsız Kral, gücüne güç katmaya devam etti. Anahtarın senden olduğunu öğrendi. Babanı tehdit etmeye başladı. Seni Gölcük'e gönderdi. Yasemin Gök Kurnaz, harekete geçti. Onunla aynı denizaltında kaldın. Çıktığınızda vuruldun. Arkadaşların şehit oldu. Taçsız Kral'ın peşine düştün. Böylelikle Taçsız Kral için çalışan Alaz, yani Araf sayesinde seni izlemeye başladık. Gitmemen için evlenmek zorunda kaldıktan sonra Rauf'u da izlemeye başladık. Çünkü biliyorduk ki, siz araştırmanın gerçek yüzüne yaklaştığınız an, sizi de yok edecekti. Tıpkı bizi yok etmeye çalıştığı gibi."

Ölümden dönen bir adamın itiraflarını dinlerken, kaçırılışımın anlamı değişiyordu. Bu bir kayboluş değil, gizli bir koruma, korkunç ve acımasız bir kurtarma operasyonuydu. Ve ben, şimdi bu operasyonun misafiriydim.

Arven, sanki düşüncelerimin yankısını duymuşçasına, yüzünde buruk, ağır bir gülümseme belirdi. O gülümseme, zaferden çok, kaçınılmaz bir kaderin kabullenilişiydi.

"Miraç, sen artık bu hikâyenin sadece bir seyircisi değilsin. Sen, en tehlikeli bölümünün tam ortasındasın. Ve ben," diye duraksadı, derin bir nefes aldı, "ben, seni ve kardeşimi, bu bölümden sağ çıkarabilmek için geri döndüm."

O anda, kulübe sadece dört duvar ve bir soba olmaktan çıktı. Bir sığınak, bir karargâh, belki de bir mezarlıktı. Ve ben, içindeki en yeni, en kırılgan, en öfkeli sakiniydim. Seyirci koltuğundan kalkıp, sahnenin tam ortasına, spotların en yakıcısının altına fırlatılmıştım. Ve repliğimi söylemek, hareketimi yapmak zorundaydım.

Gözlerimi Arven'in gözlerine diktim. İçimdeki öfke, korku, şüphe vardı ama şimdi ona yeni bir his katılmıştı: güven. Bu oyuna isteyerek katılmamıştım. Ama şimdi, oyunun içindeydim. Ve oyunu kazanmanın tek yolu, kurallarını öğrenmek ve en iyi hamleyi yapmaktı.

"Benden ne yapmamı istiyorsun?" diye sordum. Sesim ilk kez bu kulübede net, temiz ve sarsılmaz çıktı.

Arven, beni şaşırtarak kafasını iki yana salladı. Hareketi yavaş, ama kesindi. "Senden değil," dedi, sözlerini dikkatle seçerek. "Rauf'tan istedim."

Cevap o kadar beklenmedikti ki, zihnim bir an için boşaldı. "Nasıl yani?" Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı, tüm hazırladığım zihinsel savunmalar anlamsızlaştı.

Arven, derin, düşünceli bir nefes aldı. Ama cevap vermek yerine, ağırca ayağa kalktı. Sandalyesinin gıcırtısı, odadaki sessizliği deldi. Ondan korkmuyordum, ama vücudumun içinden gelen hafif bir titremeyi hissedebiliyordum. Soğuktan mı, şoktan mı, yoksa bu yeni bilinmezlikten mi, emin değildim.

Bana doğru yürüdü, ama saldırgan bir hareketle değil. Sağ tarafta duran kalın, yün bir pikeyi aldı ve sessizce bana uzattı. Onun bu beklenmedik nezaketi, tüm sertliğinin altında gizlenmiş insani bir yanı ortaya çıkardı. Pikeyi alırken, gerçekten üşüdüğümü fark ettim. Üzerimde sadece ince bir beyaz kazak ve kot pantolon vardı. Ayaklarımda ayakkabı bile yoktu, sadece çamurlu çoraplar. Kaçış denemem sırasında ayakkabılarımı kaybetmiş olmalıydım.

Arven, ayaklarıma baktı. Yüzünde bir an için şaşkınlık, ardından keskin bir hoşnutsuzluk belirdi. Gözlerini, sobayı bekleyen Araf'a çevirdi. Bakışı, buz gibi ve sorgulayıcıydı.

"Gerçekten mi, Araf?" Sesi alçak, ama içinde gizli bir azar vardı. Tıpkı bir ustanın, dikkatsiz çırağını payladığı gibi. "Bir ayakkabı bile giydirmedin mi kıza?"

Gözlerimi daraltıp doğrudan Araf'a çevirdim. O, Arven'in azarına rağmen sakin, hatta rahat görünüyordu. Sırtını sandalyesine yasladı ve bacak bacak üstüne attı. Bir gölge kadar sessiz, ama şimdi ortaya çıkan bu küçük eleştiri karşısında küstahça bir kayıtsızlık sergiliyordu.

"Ayakkabıları vardı," diye cevapladı, sesi ifadesiz ve düzdü. "Kaçmak için koştuğunda geride bıraktı. Dönüp almadı da."

Bu küstahlık, içimdeki tüm öfkeyi, korkuyu ve çaresizliği bir anda alevlendirdi. Bu, sadece bir ayakkabı meselesi değildi artık. Bu, onun beni bir eşya, bir yük gibi gören yaklaşımının ta kendisiydi. Parmak ucumdan başıma yükselen bir sıcaklık hissettim.

"Küstah herif!" İçimdeki patlamayı bastıramadım. Elim, titreyerek onu işaret etti. "Benim yüzüme vurdu. Bak!" Parmaklarımı, hâlâ zonklayan, şişmiş burnuma götürdüm. O anın acısı ve aşağılanması, sesimi tiz ve öfkeli bir tonda çıkarıyordu. "Beni burnuma vurarak bayılttı!"

İtirazım kulübede çınlayıp sönene kadar Arven yüzümdeki, daha doğrusu burnumdaki somut kanıta baktı. Kaşları, içgüdüsel bir endişeyle çatıldı, ama hemen ardından dudaklarında garip, gülüp gülmemek arasında gergin bir bükülme oldu. Sanki durumun absürtlüğünü görüyor, ama bunun ciddiyetini de biliyordu. Boğazını temizleyerek bir ara bulmaya çalıştı.

Ellerini havaya kaldırdı, parmaklarını birbirine kenetledi. Bu, hem bir teslimiyet hem de ciddiyet işaretiydi. "Bunun için çok özür dilerim," dedi ve sesi samimi bir pişmanlık taşıyordu. "Tekrarının hiçbir zaman olmayacağına söz verebilirim."

Sonra, yavaşça Araf'a döndü. Yüzündeki ifade aniden değişti. Pişmanlık, yerini soğuk, geleceği gören bir öngörüye bıraktı. "Sırf bunun için bile Rauf'tan ölümüne dayak yiyeceğiz. Hazır ol."

Rauf.

İsmi, Arven'in ağzından çıktığı an, gözlerimin ardında ani, yakıcı bir sıcaklık hissettim. Sanki tüm duygusal savunmalarım çökmüş, en hassas yerime dokunulmuştu. Kalbim, bin parçaya ayrılıyormuş gibi acıdı. Ve o acının içinde, daha derin bir zehirli gerçek belirdi. Bizim o zoraki, acı dolu boşanmamızın arkasındaki asıl gölge de Arven'di. Onun oyunu, Rauf'u paramparça etmiş, bizi birbirimizden koparan o ilk, en büyük yarığı açmıştı.

Ve şimdi Rauf neredeydi? Uyanık mıydı? Zihnimde, hastane koridorunda çöken, kırık halini hayal ettim, umarım öyle bir şey yapmamıştır. Şu an ne yapıyordur? Beni arıyor muydu? Elbette arıyordu. Onun için ben, her şeydim. Ama nasıl? Öfkeyle mi, umutsuzlukla mı, yoksa Arven'in dediği gibi, şu an burada konuştuğumuzu bilmeden, bizi ayıran herkesten hesap sormaya hazır mıydı?

Bu düşünce beni hem titretti hem de içimi bir aciliyet ateşiyle doldurdu. Bu kulübede oturup geçmişin sırlarını dinlerken, Rauf dışarıda, karanlıkta, belki de çok daha tehlikeli bir yolda ilerliyor olabilirdi. Arven'in koruması, onu daha da pervasız, daha da yıkıcı hale getirmiş olabilir miydi?

Gözlerimdeki yanma, artık sadece duygusal değil, fiziksel bir acıya dönüştü. Burnumun zonklayan ağrısına, kalbimin sızısı karıştı. Artık sadece geçmişi dinlemek değil, Rauf'la olan geleceğimizi kurtarmak zorundaydım.

Gözlerimdeki yaşlar buğusundan önümdeki zemine odaklanırken, bir gölgenin hareket ettiğini gördüm. Arven, sessizce önüme eğildi. Yere, bir çift kadın botu bıraktı. Basit, pratik, karanlıkta ve çamurda yürümeye uygun botlardı. Doğruldu ve bana baktı.

Yüzünde artık o buruk gülümseme vardı, ama bu sefer gözlerinde daha derin, daha anlamlı bir ışık parlıyordu. "Giy, Denizkızı," dedi, sesi yumuşak ama içinde bir çağrı, bir vaat saklıydı. Ardından gelen cümle, kalbime bir şimşek gibi düştü, tüm içimdeki karanlığı bir anlığına aydınlattı: "Seni Okyanus'una götüreceğim."

9 Gün Önce

Yaşanmamış Yıllar, Sezen Aksu

Yazar, Ağzından

Kulübenin ahşap kapısı, Arven'in çekişiyle dışarıdaki dünyaya açıldı. İçerideki sobanın hapsolmuş sıcaklığı, aniden keskin, iğneleyici bir soğukla yer değiştirdi. Gökyüzünden, sessizce, kar taneleri düşüyordu.

Miraç, omuzlarına aldığı kalın, yün pikenin içine adeta büzülmüştü. Pike, onun narin bedenini sarmalıyor, kulübede üşüyen titreyişini durdurmaya çalışıyordu. Yüzü, soğuğun ve yaşanan şokun etkisiyle solgun bir mermer gibiydi, sadece gözlerinde kızarmış, nemli bir parlaklık vardı. Bordo saçları, dağınık bukleler halinde alnına, yanaklarına düşmüş, üzerlerine düşen ilk beyaz kar taneleri ile garip, hassas bir kontrast oluşturuyordu. Her bir kar tanesi, o saçlarda bir anlığına parlayıp, eriyordu. Ayaklarında, Arven'in verdiği basit kadın botları vardı; her adımda çamurda hafif bir iz bırakıyor, kar henüz onları örtemeyecek kadar yavaş yağıyordu.

Onun hemen solunda Arven yürüyordu. Üzerinde, neredeyse yere kadar uzanan, ağır, kül rengi bir yün parka vardı. Parka eski ama dayanıklı görünüyordu, üzerinde zamanın ve birçok mevsimin izleri vardı. Yakası kalkıktı, yüzünün bir kısmını ve o keskin çene hattını gizliyor, sadece buz mavisi gözleri ve alnına düşen bir tutam kara saçı görünüyordu. Parkasının altından, sağlam botlarının her adımda karlı zeminde çıkardığı tok, güvenli ses geliyordu. Hareketleri ağır ama amaçlıydı, ormanı bir haritaymış gibi ezbere biliyordu. Elleri parkasının ceplerindeydi, ancak omuzlarındaki gerginlik, sürekli tetikte olduğunu ele veriyordu.

Miraç'ın sağında ise Araf sessizce ilerliyordu. Onun parkası da uzundu, zifiri siyahtı. Yakası düşüktü, yeşil gözleri önlerindeki karanlık ormanı tarıyor, kulakları ise en ufak bir sese açıktı. Hareketleri kedi gibi çevik ve sessizdi; Arven'in aksine, neredeyse hiç iz bırakmıyor, kar taneleri onun üzerinde bile erimekte tereddüt ediyor gibiydi. Yüz ifadesi, kulübedeki o küstah kayıtsızlıktan, profesyonel, buz gibi bir dikkate dönüşmüştü. Elleri parkasının ceplerinde değildi; serbest ve hazırdı.

Üçlü, sessiz bir şekilde ilerliyordu. Arasında konuşma yoktu, sadece ayak seslerinin karda ve çamurda çıkardığı farklı ritimler, Miraç'ın zaman zaman içine çektiği buharlı, sıcak nefes ve ormanın derinlerinden gelen, karın yumuşak inişini bile bastıran bir rüzgâr uğultusu vardı.

Kar, giderek yoğunlaşıyordu. Artık sadece saçlara değil, parkaların omuzlarına, kirpiklere, dünyayı soluk, sessiz bir beyaz örtüye dönüştürmeye başlayan bir tül gibi yağıyordu.

Kulübeden belki on beş dakika sonra, ormanın seyrelmeye başladığı bir açıklığa geldiler. İki katlı, büyükçe bir bağ evi belirdi.

Ev, ahşap ve taş karışımıydı, zamana direnen sağlam bir görünüşü vardı. Çatısı, henüz ince bir kar tabakasıyla kaplanmaya başlamıştı. Alt katın pencerelerinden sıcak, altın rengi bir ışık sızıyor, karanlıkta ve karda bir sığınak, bir yuva vaadi gibi parlıyordu. Büyük bir sundurması ve geniş bir bahçesi vardı, şimdi kış uykusundaydı. Göl ise, evin hemen önünde, durgun, buz tutmaya yüz tutmuş ve üzerine düşen kar taneleriyle puslu, hayaletsi bir aynaya dönüşmüştü. Ev, ormanın ve gölün sessizliğinde hem gizlenmiş hem de egemen görünüyordu.

Arven, hızlı ve sessiz adımlarla öne geçti. Bahçenin karlı taş yolunu aşıp, sağlam görünümlü ahşap kapının önüne geldi. Bir anahtar çıkarmadan, parmak izini okuttuğu bir mekanizmayla, kapıyı açtı. Ağır kapı, içeriden gelen sıcak hava dalgasıyla birlikte hafif bir gıcırtıyla aralandı. Arven, dönüp Miraç'a baktı ve eliyle içeriyi, bir davet, bir keşif izni verircesine işaret etti.

Miraç, tereddütle bir adım attı. Pikeyi daha sıkı sarındı. Botlarının tabanları sundurmadaki karı sıyırdı. Ve içeri adımını attı.

İçerideki hava, dışarıdaki keskin soğuğun tam zıttıydı. Burnuna ilk çarpan, eski kitapların, deri ciltlerin tozlu, kadifemsi kokusuyla, taze kesilmiş meşe odununun yanıcı, ısıtan kokusunun karışımı oldu. Bu, bir denizci evinin kokusuydu. Bir savaşçının, ama aynı zamanda bir bilgenin sığınağının kokusu.

Salon, geniş ve yüksek tavanlıydı. Duvarlar koyu renkli, yağlı boya ahşap kaplamaydı, üzerlerinde sayısız hatıra asılıydı. Solunda, duvarı neredeyse tamamen kaplayan devasa bir taş şömine vardı. İçinde, kalın kütükler dostane, turuncu alevlerle yanıyor, odanın her köşesine titrek ışık ve dalgalanan gölgeler yayıyordu. Şöminenin üst rafında, bronz döküm bir dümen ve yanında, cam bir fanus içinde, incecik iplerle asılı duran, detaylı ahşap bir denizaltı maketi vardı. Maket, bir Su Altı Taarruz birimine aitti; her bir pervane, kule, hatta minik bir Türk Deniz Kuvvetlerinin flaması mükemmel işlenmişti.

Yine aynı yerde, şöminenin bıraktığı boşluğu kaplayan, bir kitaplık vardı. Raflar eğilmek üzereydi; denizcilik tarihi, askeri strateji, eski haritalar, deniz fenerleri üzerine ciltler, felsefe kitapları hatta Galce ve Türkçe şiir kitapları yan yanaydı. Kitapların arasına serpiştirilmiş, deniz kabukları, eski pusulalar, kurumuş deniz yıldızları vardı.

Ancak asıl dikkat çeken, sağ taraftaki duvardı. Burası bir fotoğraf galerisi, bir aile tapınağı gibiydi. Her kare, bir hikâye anlatıyordu.

En üstte, renkli bir fotoğraf vardı. İki genç adam, sırtları dimdik, lacivert denizci üniformaları içindeydi. Arven, biraz daha uzun, ciddi, gözlerinde geleceğin ağırlığı var gibi. Yanında, ona tıpatıp benzeyen ama yüzünde daha asi, daha pervasız bir gülümseme taşıyan Rauf. Rauf'un üniformasının üzerindeki, kolunun hemen yanındaki "Sualtı Akrep" arması netçe seçiliyordu. Bu, onların gururunun, kader ortaklığının ilk kaydıydı.

Hemen altında, siyah beyaz bir fotoğraf duruyordu. Daha genç, saçları henüz ağarmamış, güçlü görünüşlü Eamon, yanında zarif, güler yüzlü karısı Meryem. Yanında Fehmi Aslan ve ona sarılan Nilüfer Aslan. Önlerinde, belki 10-12 yaşlarında, üniforma hayaliyle gözleri parlayan Arven ve ona sıkıca sarılmış, daha küçük, yaramaz Rauf. Arka planda, dalgalı bir deniz ve bir yelkenli vardı. Saf, korunaklı bir zamanın fotoğrafıydı bu.

Bir başka karede, genç ve gözleri deniz mavisi kadar berrak bir kadın, Okyanus Gökçe gururla gülümsüyordu. Yanında, üniformasının ilk düğmelerini iliklemiş, ciddi ama gözlerinin kenarında bir gurur kırışıklığı olan İlhan Gökçe. Ve ikisinin arasında, belki 5-6 yaşlarında, annesinin saçlarının aynı bordo rengini taşıyan, meraklı gözlerle kameraya bakan küçük Miraç. Bu fotoğraf, Miraç'ın kaybettiğini sandığı dünyasına açılan bir pencereydi.

Diğer karede Miraç'ın ilk denizle tanışması gözler önündeydi. Okyanus Gökçe, altındaki keten pantolonu dizlerine kadar sıvamış ve kızının yanına çökmüştü. Kızına gülümseyerek bakıyordu. Hemen yanındaki karede ise küçük Miraç, İlhan Gökçe'nin omuzları üzerinde gülerek kadraja bakıyordu. İlhan Gökçe ise kızının ellerinden tutup havaya kaldırmış kadraja bakıyordu.

En şaşırtıcı olan, bütün fotoğrafların yanında, aile fotoğraflarının arasında duran küçük, samimi bir fotoğraftı.

Rauf, elini çenesinin altına koymuş, yüzündeki tebessümle Miraç'ı izliyordu. Gözlerinin köşeleri kırışmıştı ve bakışları o kadar yoğun, o kadar yumuşamıştı ki, baktığı şeyin dünyadaki en kıymetli hazinesi olduğu her halinden belliydi. O bakış, korumacılıktan öte, saf bir hayranlık taşıyordu.

Hemen yanında Miraç vardı. Başı tamamen geriye atılmış, samimi ve kontrolsüz bir kahkaha patlatmıştı. Bordo saçları, bu ani hareketle omuzlarına dökülmüş, gözleri kapalı, yüzü saf neşeyle aydınlanmıştı. Rauf'un ona baktığının bile farkında değil gibiydi; o anın, o kahkahanın, o mutluluğun tam içinde, tamamen özgürdü.

Bu kare, bir tehdidin hemen öncesine, belki de sadece dakikalar öncesine aitti. Araf, o yeşil gözlü gölge, onları izlerken, tehdit etmeden, o korkunç sahneyi başlatmadan hemen önce, bu anı gizlice çalmıştı. Bu, bir istihbarat fotoğrafı değil, neredeyse bir sanat eseri, bir aşk belgesi gibiydi. Ve Arven, bu fotoğrafı diğer fotoğrafların en görünür yerine, bir hazine gibi koymuştu.

Bu küçük kâğıt parçası, Arven'in iddialarının en güçlü, en duygusal kanıtıydı. Onları sadece takip etmemiş, onların bağını görmüş, anlamış ve belki de gıptayla bakmıştı. Rauf'un o bakışındaki saf sevgiyi, Miraç'ın o kahkahasındaki savunmasız mutluluğu görmüştü. Ve bu güzelliği, bu kırılganlığı, Taygun'un karanlığının yok etmesine izin vermemeye ant içmiş gibiydi.

Miraç, bu fotoğrafı gördüğünde, nefesi kesildi. O anın tam kendisiydi bu. Rauf'un ona nasıl baktığını gerçekten ilk kez bu kadar net görüyordu. Ve bu an, Arven'in elindeydi. Bu, bir ihlal miydi, yoksa bir koruma nişanesi mi? Gözleri fotoğrafta, sonra diğer fotoğraflarda gezindi. Bu evde, her şey bu ikilemle doluydu. İzlenmiş ama korunmuş, çalınmış ama saklanmış, acı dolu ama umut dolu. Ve şimdi o, bu çelişkiler labirentinin tam ortasındaydı.

Miraç'ın gözleri, duvardaki fotoğrafların ve şöminenin sıcak cazibesinden sıyrılıp, salonun derinliklerine doğru kaydı. Karşı duvarı neredeyse tamamen kaplayan, basmaya başlayan gecenin ve karın beyazlığını içeri davet eden devasa, boydan boya bir cam pencere vardı. Camın ardında, dondurucu göl ve karla kaplı orman, loş iç mekânın aksine, donmuş, sessiz bir tablo gibi uzanıyordu.

Camın hemen önünde, rahat görünüşlü bir deri koltuk takımı duruyordu. Ama onun da ötesinde, eski, ağır, meşe bir masa vardı. Masanın üzeri, bir operasyon merkezini andırırcasına kaotikti: Açık duran eski deniz haritaları, üzerleri notlarla dolu, uydudan çekilmiş fotoğraflar, katlanmış istihbarat raporları ve birkaç dijital tablet. Bu, Arven'in savaş odasının kalbiydi.

Ve tam o masanın önünde, salona sırtı dönük, hafifçe öne eğilmiş, masadaki bir belgeyi inceleyen bir siluet duruyordu. Kişi, uzun, ince, ama omurgası dimdikti. Saçları, arkasından görülebilen şekilde, Miraç'ınkine çok benzeyen, ancak zaman ve acıyla biraz daha koyulaşmış, dalgalı bordo tonlardaydı. Üzerinde basit, koyu renk bir kazak vardı ve tüm dikkati önündeki kağıtlara vermiş gibiydi. Pencereden süzülen karın soluk ışığı, siluetin çevresinde hafif, buğulu bir hale oluşturuyordu.

Miraç'ın bedeni aniden dondu. Kalbi, göğüs kafesinde şiddetle, adeta kaçmak istercesine çarpmaya başladı. Nefesi kesildi, boğazında bir yumruk oluştu. Yavaşça, sanki zemine basmak dünyayı yıkacakmış gibi, birkaç adım ileri yürüdü. Pike, omuzlarından kaydı, ama o hissetmedi.

Dudakları hafifçe titredi. Gözleri, o siluete kilitlendi; o duruşa, o saç rengine, o tanıdık ama çok uzak duran varlığa. Zihnindeki tüm sesler, tüm şüpheler, tüm acılar bir anlığına sustu. Geriye kalan sadece ham, çıplak bir umut ve onu ezen bir şoktu.

"A-Anne?" Sesi, odanın ağır sessizliğinde, çatallı, incecik, neredeyse duyulmayan bir fısıltı olarak döküldü dudaklarından. Bir çağrı değil, bir tereddütlü tanıma, bir imkânsıza duyulan inançsız soru gibiydi.

O anda, masanın arkasındaki siluet irkildi. İncelediği belgeyi bıraktı. Çok yavaş, çok ağır bir şekilde, ömrünün yükünü taşıyormuş gibi dönmeye başladı.

Arven ve Araf, kapının girişinde, birer bekçi gibi sessizce duruyor, bu anı izliyorlardı. Şöminenin çıtırtısı, odadaki tek ses olmuştu. Her şey, o dönen figürün yüzünü göstermesine, Miraç'ın fısıltısına cevap vermesine bağlıydı.

Siluet döndü ve işte oradaydı.

Okyanus Gökçe.

On yıl. On uzun, acı dolu, kayıp yıl.

Zaman, yüzüne kazınmıştı, ama onu silmemiş, sadece derinleştirmişti. Yanakları biraz daha çökmüş, gözlerinin çevresinde hüznün ve bekleyişin ince çizgileri birikmişti. Ama o gözler... O deniz mavisi gözler, tıpkı Miraç'ın hatırladığı gibi, ama şimdi içlerinde daha derin, daha sakin, fırtınalardan geçmiş bir okyanusun bilgeliği vardı. Saçları, Miraç'ınki gibi dalgalı ve bordoydu, ancak şakaklarına ilk gümüş teller düşmüştü; acının ve sabrın nişaneleri.

Okyanus, kızını gördüğünde, nefesi hafifçe kesildi. Dudakları hafifçe aralandı, ama hiçbir ses çıkmadı. Sadece gözleri, kızının yüzünü, her bir detayını, aç bir şekilde taramaya başladı. O yirmi yaşındaki kız gitmiş, yerinde güçlü, ama şu an kırılgan, şaşkın, yetişkin bir kadın duruyordu.

İkisi de salonun iki ucunda, on yıllık bir boşluğun iki yakasında donup kalmışlardı. Arven ve Araf, bu yeniden kavuşmanın kutsal alanına saygıyla, beklemeye devam ettiler.

Sonra, Okyanus yavaşça, bir rüyada yürüyormuş gibi adım atmaya başladı. Her adımı ağırdı, belki de bu anın gerçek olup olmadığından, kızının buharlaşıp gitmeyeceğinden korkuyordu.

Miraç da hareketlendi. Bacakları taş gibi ağırdı, ama içinden gelen bir çekim, onu ileri doğru sürüklüyordu. İlk adım en zoruydu. Sanki on yıllık buzları kıracaktı. Aralarındaki mesafe yavaş yavaş azalıyordu. Birbirlerinin gözlerine bakıyorlardı; şaşkınlık, ezici bir özlem ve yürek burkan bir hüzün hepsi bir arada, sessiz bir dilde konuşuyordu.

Miraç'ın gözlerinde, ilk kristal damla belirdi. Göz kapaklarında titreyerek, kirpiklerinin ucunda parlıyordu. Burnunun ucunu hafifçe çekti, ama duygularını tutamadı. O damla, aşağıya, solgun yanağına doğru yavaş, ılık bir iz bırakarak süzüldü.

Tam o sırada, Okyanus'un da gözleri buğulandı. Onun gözyaşları daha yavaş, daha ağırdı; yılların birikmiş, sessiz acısını taşıyor gibiydiler. Ama dudaklarında, hafifçe, titreyen, kırılgan bir gülümseme belirmeye başladı. Bu gülümseme, tüm kayıp yıllara, tüm acılara meydan okuyan, saf bir anne sevgisiydi.

Aralarında sadece bir adım kalmıştı. Miraç, annesinin yüzündeki her yeni çizgiyi, her gümüş teli görüyor, on yıllık yokluğun ağırlığını hissediyordu. Okyanus ise kızının gözlerindeki kadınlaşmış hüznü ve yine de tanıdık olan o çocuksu ışıltıyı görüyordu.

Miraç'ın dudakları tekrar hareket etti, ama bu sefer ses biraz daha güçlü, daha yakıcı bir feryat gibiydi;

"Anne..."

Ve Okyanus, artık dayanamayarak, kollarını açtı. Bu bir davetti. Kayıp zamanı telafi etmeye çalışan, koruyucu, bağışlayıcı, her şeyi anlatan bir davet.

Miraç, son adımı atıp o açılan kollara doğru düştü. İki beden, on yıllık ayrılığın, sessiz çığlıkların, bitmeyen soruların ağırlığıyla birbirine kenetlendi. Miraç'ın yüzü annesinin omzuna gömüldü. İlk boğuk hıçkırık çıktığında, tüm bedeni titremeye başladı. Gözyaşları artık bir sel olmuştu; hem acının, hem özlemin, hem de şu anki şaşkın, ezici mutluluğun gözyaşlarıydı. Elleri, annesinin sırtındaki kazağı sıkıca kavradı, sanki bırakırsa yeniden kaybedecekmiş gibi.

Okyanus da onu sıkıca tuttu, bir eliyle kızının başını okşarken, kendi gözyaşları sessizce Miraç'ın saçlarına karışıyordu. "Kızım," diye fısıldadı, sesi yılların suskunluğundan gelen, boğuk ve pürüzlüydü. "Benim cesur, güzel kızım."

Okyanus'un kızım fısıltısı, Miraç'ın içindeki son direnci de çökertti. Omuzları, ansızın gelen, dayanılmaz bir duygu yüküyle çöktü. Bacakları artık onu taşıyamaz hale geldi. Kendini tutamayarak, yavaşça, neredeyse dua eder gibi, dizlerinin üzerine çökmeye başladı. Bu bir çöküş değil, teslimiyetti; on yıllık bekleyişin, kaybın ve şu anki ezici gerçekliğin ağırlığı altında, bedeninin verdiği içgüdüsel bir tepkiydi.

Ve Okyanus, ona asla bırakmayacağını gösterircesine, onunla çöktü. İkisi de salonun ortasındaki kalın halının üzerinde, birbirine kenetlenmiş vaziyette diz çöktüler. Okyanus, kızını hiç bırakmadan, onu kendi göğsüne, kalbinin üzerine daha da sıkıca çekti. Miraç'ın yüzü, annesinin boynunun eteğine gömülmüştü, hıçkırıkları derin, sarsıcı ve artık engellenemezdi. Omuzları her hıçkırıkta titriyor, sanki içindeki tüm acıyı, tüm yalnızlığı, tüm özlemi dışarı atmaya çalışıyordu.

Okyanus ise sadece tuttu. Bir eli, kızının başında, o bordo saçların arasında geziyor, diğer kolu ise onun sırtını, omurgasını sıkıca sarıyordu. Kendi gözyaşları, sessiz ve dümdüz yanaklarından aşağı süzülüyor, Miraç'ın saçlarına karışıyordu. Onun ağlaması, bir fırtına gibiydi; Okyanus'unki ise, fırtınadan sonra yağan, toprağı besleyen bir yağmurun sessiz damlaları gibi.

Tam o anda, şömineden yükselen turuncu ve altın alevlerin ışığı, salonun karanlık köşelerini yararak uzandı ve tam üzerlerine, onları sarmalayan sıcak, canlı bir huzme halinde düştü. Işık, gözyaşlarını kristal taneleri gibi parlattı, Okyanus'un saçındaki gümüş telleri aydınlattı, Miraç'ın titreyen omuzlarını yaldızladı. Bu, sadece bir ışık değil, adeta bir sahne ışığı, bir kutsama, bir koruma gibiydi. Soğuk camdan dışarıya, karlı geceye bakan gözler için, içeride kopmuş bir dünyanın, mucizevi bir şekilde yeniden birleştiği sessiz, görkemli bir tablo vardı.

Arven, kapı girişindeki gölgede, bu sahneyi izliyordu. Yüzünde, her zamanki stratejik sertlik erimiş, yerini derin, kadim bir hüzün ve onun altında, neredeyse acı veren bir tatmin almıştı. Dolmuş gözleri, o sarılıp ağlayan anne kızın üzerinde, ama aslında çok daha uzaklardaydı. Belki de kendi kaybettiklerini, kendi özlemini görüyordu. Belki de, yıllar önce Okyanus'u o demir tabuttan çıkarırken, onun cansız bedenini taşırken içtiği sözü hatırlıyordu: "Onu kızına geri vereceğim."

Şimdi, işte o söz yerine geliyordu. Tüm planların, tüm aldatmacaların, tüm tehlikeli oyunların nihai amacı, bu halının üzerinde, şömine ışığı altında gerçekleşiyordu. Bu, bir zafer değildi. Bu, bir borcun ödenmesi, bir vicdanın biraz olsun rahatlamasıydı. Gözlerini kısa bir an kapattı, derin ama görünmez bir nefes aldı. Yol uzundu ve daha bitecek çok şey vardı, ama en azından, bu ilk, en kutsal adım atılmıştı.

9 Gün Önce

Zincir, Cem Adrian

Miraç Gökçe, Ağzından

Annemin kalp atışı, göğsümün altında, kayıp bir zamanın ritmini tutuyordu. Tok, derinden gelen her vuruş, kulaklarımda geçmişten sızan bir ninniye dönüşüyordu.

Buradasın. Gerçeksin. Ben de gerçeğim.

Ama her atışla birlikte, boğazımın derinliklerinde, bir diken gibi saplanmış bir soru daha da batıyordu.

Peki neden bize söylemediniz?

Bu soru, hıçkırıklarımın arasına karışamayacak kadar ağırdı, gözyaşlarımla dışarı atamayacak kadar büyüktü. Sadece orada, yutkunmaya çalıştıkça acıtan bir yumruk olarak kalakaldı.

Kokusu... Burnuma ilk dolan, çocukluğumun pusulası olan o tanıdık koku oldu. Sabun, güneşte kurumuş çarşaflar ve hepsinin altında, annemin tenine sinmiş hafif bir deniz tuzu esintisi. Bu koku, beni altı yaşıma, dizim kanadığında üflediği yere, uyumadan önce saçımı okşayan ellere götürdü. Ama şimdi, o güvenli kokunun üzerine, yabancı, keskin notalar sinmişti. Yanmış meşe odununun isli sıcaklığı, eski deri ciltli kitapların tozu ve derinlerden gelen, soğuk, ıslak bir toprak kokusu vardı. Bu, kaybolmuş on yılın, gizli bir savaşın ve bir mağaranın kokusuydu. Benim annem, artık sadece mutfakta kurabiye pişiren kadın değildi; bu yeni kokular, onun başka bir hayat, başka bir dünya yaşadığının sessiz itirafıydı.

Gözlerimi, ıslak kirpiklerimle zorlukla araladım. Görüşüm buğuluydu, ama annemin koyu renk kazağında, gözyaşlarımın bıraktığı ıslak, koyu lekeleri seçebiliyordum. İşte, diye düşündüm, zihnim hâlâ sersemlemiş, işte on yıllık özlemin somut, ıslak kanıtı. İşte her doğum gününde, her başarıda, her korkulu gecede içime attığım o sessiz çığlıkların bedensel karşılığı. Parmak uçlarım, kazağın yünlü dokusuna gömüldü. Gerçekti. O da gerçekti.

Sonra, bakışım halıya kaydı. Buruşmuş, eski bir halı. Ve ben, dizlerimin üzerinde, bu halıda çökmüş, anneme sarılmış haldeyken, yalnız olmadığımı aniden, çarpıcı bir netlikle anladım. Bu sadece benim kaybım, benim özlemim değildi. Bu ev, şu yanan ateş, duvardaki fotoğraflar, camdan sızan karın beyazlığı... Hepsi, kaybolan her şeyi bir araya getirmek, dünyayı yeniden kurmak için inşa edilmiş bir sığınaktı. Arven bir hayalet değil, bu sığınağın bekçisiydi. Araf bir cellat değil, bir neferdi. Ve annem... Annem, bu savaşta gizlice kurtarılmış bir kraliçeydi. Ben ise, farkında olmadan bu savaşın tam ortasında büyümüş, şimdi de nihayet karargâha getirilmiş bir askerdim.

Gözyaşlarımın şiddeti azalmaya başladı. Yerini, kemiklerime kadar işleyen, soğuk, metalik bir gerçeklik aldı. Ciğerlerimdeki yanma, artık hıçkırıklardan değil, yeni bir kararlılığın ateşinden geliyordu. Annemin bana cesur dediği o kelime, şimdi kulaklarımda çınlıyordu. Belki de cesaret, öfkeyle ağlamak değildi. Belki de gerçek cesaret, gözyaşlarını kurulayıp, kökü nasıl kurutacağımızı sormaktı.

Yavaşça, annemin omzundan başımı kaldırdım. Gözlerim hâlâ kıpkırmızı ve ıslaktı, ama artık titremiyordum. Onun yüzüne, o çizgilere, o gümüş tellere, o derin, fırtınalı deniz mavisi gözlere baktım. Ve bu sefer, soruyu sesli sordum. Sesim, ağlamaktan kısılmış, çatallı, ama çelik gibi sağlamdı;

"Onu nasıl durduracağız?"

Sorduktan sonra kaşlarımı çattım. Annemin gözleri, hâlâ yaşlarla dolu, titrek bir şekilde yüzümde geziniyordu. Sorguluyor, ölçüyor, belki de tam şu anda yeniden doğan bu savaşçı kızını tanımaya çalışıyordu. Ben sadece on yıllık özlemimi değil, on yıllık öfkemi de ortaya koymuştum.

"Size bunları yaşatan," diye devam ettim, sesim biraz daha yükseldi, içimdeki volkanın lavları kelimelere dönüşüyordu, "bize acıyı kabul, hatta kader gördüren o... Taçsız Kral'ı nasıl durduracağız?"

Taçsız Kral. İsmi odada, şöminenin çıtırtıları arasında zehirli bir duman gibi yayıldı. Bu sadece bir isim değildi artık. Bu, annemin gözlerindeki korkuyu, Arven'in yüzündeki gölgeleri açıklayan canavarın ta kendisiydi.

O anda, sadece bir kız, annesine sarılan bir evlat değildim. Ben, intikamın, adaletin ve sonun sesiydim. Soru, bir çaresizlik çığlığı değil, bir savaş planının ilk maddesiydi. Gözlerim anneminkinde cevap ararken, aynı zamanda odanın diğer ucundaki Arven'e de bir mesaj iletiyordum: Ben hazırım. Oyuna dahilim. Şimdi, bana silahımı verin.

"Sana Miraç'ın, Rauf'tan daha deli olduğunu söylemiştim."

Arven'in sesi, odanın sessizliğini bir bıçak gibi yardı. Soğuk, ölçülü, ama içinde saklı bir gurur taşıyordu. Bu bir gözlem değil, bir itiraf, bir devir teslim gibiydi. Ona dönüp bakmadım. Bakışlarım, cevabını beklediğim tek çift gözde, anneminkinde sabit kaldı.

Annemin dudakları, Arven'in sözlerinin ağırlığı altında hafifçe titredi. Sonra, gözlerindeki şaşkınlık ve hüznün son damlaları da süzülüp gitti. Yerini, sert, keskin, onaylayıcı bir gurur aldı. Bana baktı. Evet, belki de hayatında ilk kez, gerçekten baktı. Sadece doğurduğu, büyüttüğü, kaybettiği kızı olarak değil; bu karanlık, kirli savaşın ortasında, omuz omuza duracak, belki de ön saflarda yürüyecek müttefiki, silah arkadaşı olarak baktı.

Elini yavaşça kaldırdı. Parmak uçları, yanağımda, henüz kurumamış gözyaşı izlerime doğru ilerledi. Dokunuşu hâlâ şefkatliydi, bir annenin yaralı yavrusuna dokunuşu gibi. Ama şimdi, o şefkatin altında, çelikten bir çekirdek, bir ant, bir mirasın aktarımı vardı. Tenimdeki temas, sadece bir teselli değil, bir güç aktarımıydı.

"Durduracağız," diye fısıldadı. Ses, yılların suskunluğundan ve acısından hâlâ pürüzlüydü, ama içinde artık en ufak bir korku kırıntısı yoktu. Taş gibi sağlamdı. "Çünkü artık sen buradasın, Miraç."

Sonra, başını çevirdi. Gözleri, odanın loş köşesinde, şöminenin ışığının tam yetişemediği yerde duran Arven'e doğru kaydı. Sesini yükseltmedi, ama her kelimesi odada bir çan gibi çınladı;

"Ve sen," dedi, annem hem bana hem de ona, "sen, onun en büyük korkusunun ta kendisisin."

Gözyaşlarının ağırlığına karışmış zaman, bizi salonda duran derin, konforlu kanepe ve koltukların üzerine adeta mıhladı. Artık ağlamak yoktu. Şimdi, toparlanma, hazırlanma ve dinleme zamanıydı.

Bakışlarım, duvarda asılı duran o sessiz tanıklara, fotoğraflara doğru kaydı. Geçmişin o donmuş anları, şimdinin bu ağır gerçekliğine göz kırpıyor gibiydiler. Avuçlarımın arasında tuttuğum porselen bardak, adaçayının ılık, iyileştirici kokusunu yayıyordu. Kokusunu derin bir nefesle içime çektim. Bir yudum aldım. Sıcaklık, boğazımdaki düğümü çözmeye çalışıyordu. Sonra bardağı, önümdeki eski meşe sehpaya, dikkatle bıraktım. Tok bir ses çıkardı. Bu küçük ses, salonun ağır sessizliğinde, bir kararın, bir hazır oluşun imzası gibiydi.

Annem hemen yanımda oturuyordu. Varlığı artık bir şok dalgası değil, sıcak, sağlam bir dayanaktı. Omzumu hafifçe ona değdiriyordum, teması bana güç veriyordu.

Tam karşımızda, tekli bir deri koltukta Arven oturuyordu. Bacak bacak üstüne atmış, elleri kolçağın üzerinde sabit kalmıştı. Bakışları, annemle benim yüzümüzde dolaşıyor, her birimizin bu yeni gerçekliği nasıl sindirdiğini ölçüyordu. Dudaklarında, hafif, düşünceli bir tebessüm vardı. O tebessümü gördüğüm an, yüreğim hafifçe sızladı. Çünkü o ifade, Rauf'u andırıyordu. O da düşünceli anlarında, tam öyle, dudaklarının bir köşesini öyle kıvırırdı. O kadar benziyorlardı ki...

Arven, kafasını hafifçe sağa doğru eğdi. Bu küçük hareket bile Rauf'un yaptığı bir şeydi. İçimden, acıyla karışık bir şaşkınlıkla, tamam, dedim. Rauf, kesinlikle abisine çekmiş. Bu benzerlik, onun bir hayalet değil, etten kemik, bu evin bir parçası olduğunu bir kez daha hatırlatıyor, ama aynı zamanda Rauf'u, onun yokluğunu ve acısını da diri tutuyordu.

Arven, tebessümünü büyüttüğünde kafasını düzeltti ve dudaklarını araladı.

"Yan yana gelince," dedi, sesi annemin ve benim sözlerimin üzerine, bir onay ve derin bir anlayış katmanı ekler gibiydi, "birbirinize ne kadar benzediğinizi anladım şu an."

Cümlesi, benimkini yankılamıyor, tamamlayıp derinleştiriyordu. Ben, onun ve Rauf'un benzerliğini görmüştüm. O ise, annem ile benim benzerliğimi görüyordu. Gözleri ikimiz arasında gidip geldi; aynı bordo dalgalı saçlarda, aynı deniz fırtınası mavisi gözlerde, ama en çok da şu anda yüzlerimizde okunan o aynı çelik kararlılıkta, aynı kayıp zamanın acısıyla şekillenmiş güçte.

Bu, sadece fiziksel bir benzerlik değildi. Bu, ruhun, iradenin ve kaderin benzerliğiydi. İki kuşak, iki kadın, aynı karanlığın pençesinden geçmiş, aynı kayıpları yaşamış ve şimdi aynı savaşın tam ortasında bulmuştu kendini. Arven, bunu görüyordu. Ve bu benzerlik, onun için belki de planının ne kadar doğru olduğunun, bu iki kadını bir araya getirmenin ne kadar gerekli ve güçlü bir hamle olduğunun kanıtıydı.

O an, üçümüz arasında görünmez ama somut bir köprü kuruldu. Geçmişin hayaleti, şimdinin savaşçısı ve geleceğin umudu... Hepimiz, Taçsız Kral denen canavarı durdurmak için birleşen, farklı zamanlardan gelmiş üç parçaydık. Arven'in tebessümü, bu birliğin ilk sessiz kutlamasıydı.

O sırada, dışarıdaki karlı sessizlikten bir hareket geldi. Araf, kapıyı açıp içeri süzüldü. Üzerindeki zifiri siyah parkanın omuzları ve başlığı, ince, beyaz bir kar tabakasıyla kaplanmıştı. İçeri adımını atar atmaz, başıyla bir selam verir gibi hafifçe salladı ve iki eliyle omuzlarındaki karları sessiz, verimli hareketlerle temizledi. Karlar, halının üzerine minik, eriyen yıldızlar gibi düştü.

Bize doğru, kedi sessizliğiyle yaklaştı. Şöminenin ışığı, yüzündeki donuk ifadeyi ve tetikte, profesyonel bakışlarını aydınlattı. Durdu ve raporunu, düz, duygusuz, bir istihbarat subayının tonuyla vermeye başladı.

"Hastaneye ulaştım." Sesi odadaki sıcak, duygusal havaya tezat oluşturan keskin, soğuk bir bıçak gibiydi. "Durumu fark etmişler ama Rauf'u kasıtlı olarak uyutuyorlarmış."

Uyutuyorlarmış. Kelime, midemde bir yumruk gibi oturdu. Onu sakinleştirmek, kontrol altına almak için mi? Yoksa... daha kötü bir niyetle mi?

Araf, raporuna devam etti, gözleri sırayla Arven'e, sonra bana kaydı.

"İlhan Gökçe ve Eamon da oradaymış. Bayağı kalabalıkmış odasının önü."

O an, bu sıcak, güvenli bağ evinde oturmama rağmen, dışarıdaki dünyanın soğuk, acımasız gerçekliği kapıyı çalmıştı. Rauf uyutuluyordu. Güçler seferber olmuştu. Ve ben, artık kaçırılmış bir asker konumundaydım.

Annemin bir an için gülmesiyle ona baktım. Göz ucuyla bana bakıp Arven'e baktı.

"Eamon ile İlhan'ın ne konuşacaklarını çok merak ediyorum. İki huysuz, ne yapacaklar acaba?"

Arven, gülerek ellerini kaldırdı.

"Valla ben İlhan amcanın, Rauf'a nasıl bir tepki vereceğini çok merak ediyorum. Sonuçta damadı vuruldu yani, boru değil," bakışları hüzünle bana çevrildi, "Gerçi benim planım yüzünden boşandınız."

Damadı.

Kelime, odanın sıcak havasında aniden dolaşan keskin bir bıçak gibiydi. Tüm vücudumu, yüzümden başlayıp boynuma, oradan göğsüme yayılan ani, yakıcı bir utanç dalgası kapladı. Yanaklarımın alev aldığını hissettim. O unutmak istediğim, kâğıt üzerinde bitmiş addedilen bağ, bir başkasının ağzından bu kadar doğal, bu kadar sahiplenici bir şekilde dökülüvermişti.

Ama o utancın sıcaklığı, bir saniye içinde buz gibi, ağır bir gerçekliğe dönüştü. Zihnim, o resmi, soğuk evrakı hatırlattı bana: Boşanma belgesi. İmzalar, mühürler, bitmişliğin soğuk ifadesi. Biz, kâğıt üzerinde boşanmıştık.

Ama kalplerimizde? Yaşadıklarımızda? Bu odada, şu anda hissettiğim yakıcı koruma içgüdüsünde, Rauf'un benim için göğsüne aldığı kurşunda, onun beni bulmak için deliye dönüşeceği halinde? O kâğıt, bütün bunların neresindeydi?

Gözlerim, dalgın bir şekilde şöminedeki alevlere dikildi. İçimde bir ikilem fırtınası kopuyordu. Bir yanda, yasal olarak bitmiş bir ilişkinin utancı ve acısı. Diğer yanda, ruhen ve fiilen asla bitmemiş, aksine bu krizle daha da derinleşmiş bir aşkın, bir bağın ezici gerçekliği. Gerçek şuydu ki, İlhan Gökçe'nin biricik kızının canına kastedenleri, Rauf Aslan'dan başka kim ölümüne durdurabilirdi? Ve Rauf Aslan'ı, karısından başka kim bu kadar deli edebilirdi?

Yavaşça başımı kaldırdım. Utanç ve kafa karışıklığı, yerini acı bir netliğe bırakıyordu.

"Kâğıt üzerinde boşandık biz," dedim, sesim odada, şömine çıtırtılarına karışan net, ama içi yanık bir tonla. Gözlerimi önce anneme, sonra Arven'e çevirdim. "Ama o sokakta vurulduğuna rağmen, beni bırakmamak için ayağa kalkmaya çalıştı. Ve ben..." Nefesim bir an için kesildi, "ben de bizim geleceğimiz için burada oturduğuma göre, sanırım hâlâ bir eşi gibi davranıyorum. O kâğıtlar," diye ekledim, omuz silkerken sesimde bir tiksinme vardı, "gerçeğimizi değiştirmiyor. Sadece... resmiyeti kurtarıyor."

Arven'in gözleri üzerimde, söylediğim her kelimenin üzerinde geziniyordu. O buz mavisi derinliklerde, stratejik soğukluğun arkasından, yavaş yavaş belirginleşen bir şey vardı: Saf, derin bir hayranlık.

Bu, bir planın işlediğini görmenin memnuniyeti değildi. Bu, beklemediği bir anda, beklediğinden çok daha fazlasını görmenin şaşkınlık ve saygı karışımıydı. Gözlerinin kenarları hafifçe kırıştı, o çelik maskenin ardındaki insan, bir anlığına tamamen ortaya çıktı. Bana bakışı, bir piyona, bir müttefike değil, ruhunun aynasına, kardeşinin seçtiği kadına ve bu karmaşada dimdik ayakta durmayı başaran bir savaşçıya bakış gibiydi.

O hayranlık o kadar yoğun, o kadar çıplak ve samimiydi ki, gözlerimin içine işledi. Boğazımda ani bir düğüm hissettim. Burnumun ucunda, daha yeni kurumuş olan gözyaşlarının hatırasıyla birlikte, yeni, sıcak bir nemlenme belirdi. Göz kapaklarım, bu beklenmedik duygusal dalgaya karşı aniden ağırlaştı. O bakış, tüm savunmalarımı aşıp, içimdeki en hassas yere, kendimden şüphe duyduğum, yaralı ve kırık hissettiğim o noktaya dokunmuştu. Ve o dokunuş, şefkat değil, tanınma, onaylanma hissiydi. Sanki Arven, "Evet, işte buradasın. İşte Rauf'un sevdiği, bizim uğruna bunca şeyi göze aldığımız kadın sensin," diyordu sessizce.

Arven'in sözleri, odanın sıcak havasında ağır, keskin bir çan sesi gibi çınladı. "Biliyor musun?" diye başladı, sesi düşünceli bir yumuşaklıktaydı, ama her kelime çelikten bir çivi gibi zihnime çakılıyordu. "Kişilik olarak birbirinize çok benziyorsunuz."

Rauf'u kastettiğini anlayabilmiştim. Kalbim, ismini duymadan bile, o kelimenin titreşimini tanımıştı. Sanki Arven, aramızdaki görünmez bağa dokunmuş, onu sesli hale getirmişti.

"Aynı fırtınadan doğdunuz." Gözleri, sanki geçmişin o karanlık denizini görüyor gibiydi. "Aynı dalgalara meydan okuyorsunuz." Burada duraksadı. Dudaklarında, acıyla yoğrulmuş, gururlu bir gülümseme belirdi. Bu gülümseme, bir zaferden çok, ortak bir kaderin, ortak bir yaranın kabullenilişiydi. Sonra, kelimeyi bir nişan, bir madalya gibi sundu: "İsyankârsınız. Asisiniz."

İsyankâr ve Asi.

Bu, bizi tanımlayan en saf kelimeydi belki de. O, ailesinin beklentilerine, kurallara, hatta bazen mantığa isyan etmiş, denizlerin en tehlikelisine dalarak kendi yolunu çizmişti. Ben ise bir kadın olarak girdiğim erkek dünyasında, babamın korumacılığına, Taçsız Kral'ın gölgesine, kayıp annemin yasaklı hatırasına isyan etmiş, tırnaklarımla kazıyarak kendi yerimi almıştım. İkimiz de bize biçilmiş sessiz, itaatkâr rolü reddetmiştik. İkimiz de dalgalara kürek çekmeyi, fırtınada ayakta kalmayı seçmiştik.

Bu benzerlik, içimi garip bir şekilde ısıttı. Onu anlamak, onunla aynı dili konuşmak gibiydi. Ama aynı zamanda acıtıyordu. Çünkü bu isyanın bedelini ikimiz de ağır ödemiştik. Onun bedeli, abisinin yokluğuyla sınanmak ve sevdiği kadının gözleri önünde kaçırılmasıydı. Benimki ise, annemden on yıllık bir kopuş ve şimdi, sevdiğim adamdan bir kurşunla ayrılıştı.

Sonra, Arven öne doğru eğildi. Hareketi, bir sırrı paylaşacakmış gibi yakın ve samimiydi. Kafasını, hülyalı, neredeyse hayıflanan bir şekilde iki yana salladı. Ve o anda, söyleyeceği şeyin, bizi birbirimize bağlayan her şeyi en keskin, en acımasız şekilde ayıracağını hissettim.

"Ama sizi ayıran tek bir nokta var."

Cümle, odada asılı kaldı. Şömine bile sustu sanki.

"O," dedi, Rauf'u kastederek, sesi sevgi ve bir parça kederle doluydu, "aşkı için ölür."

Kelime, kalbime buz gibi bir mızrak saplanmış gibi hissettirdi. Rauf'un göğsündeki o kanlı lekeyi, benim için yere düşüşünü gördüm. Evet. O, bir koruyucuydu. Fedakârlığın, son nefese kadar sevmenin somut haliydi. Onun aşkı, kendini feda etmekti.

Arven'in gözleri, şimdi tamamen bana dikilmişti. İçlerindeki hayranlık, yerini derin, ürpertici bir anlayışa bırakmıştı. Sesi, bir fısıltıdan biraz daha yüksek, ama bir mahkeme hükmü kadar net çıktı;

"Sen ise," dedi ve o 'sen' kelimesi havada bir mermi gibi süzüldü, "öldürürsün."

O kelime, tenime elektrik çarpmış gibi bir şok dalgası yolladı. Tüylerim diken, diken oldu. Bu bir suçlama değildi. Bir tanımdı. Bir kehanetti. Rauf korumak için kendi bedenini siper ederdi. Ben ise, tehdidi kökünden kesmek için, tehdidin kaynağını yok ederdim. O, kurban olmaya hazırdı. Ben ise, avcı olmaya yatkındım.

Bu gerçek, beni tir tir titretti. Kendimi hiç böyle görmemiştim. Ama derinlerde, bir yerde, bunun doğru olduğunu biliyordum. Taçsız Kral'dan, onun piçlerinden, bize bu acıyı reva gören herkesten nefret ederken hissettiğim şey, sadece öfke değil, saf, katıksız bir imha arzusuydu.

Yavaşça ayağa kalktım. Bacaklarım hâlâ güçsüzdü, ama duruşum dikti. Arven'e baktım, bu sefer kaçamadım.

"Öyleyse," dedim, sesim ilk kez bu kadar soğuk, bu kadar kabul edici çıktı. İçimdeki fırtına dindi, yerini ölümcül bir durgunluk aldı. "Bana doğru silahı verin. Çünkü Rauf ölmeyi göze alabildi. Ben ise," diye vurguladım, her kelimeyi bir yemin gibi, "öldürmeyi göze alırım."

4 Gün Önce

Buain Na Rainich, Tannas

Yazar, Ağzından

Büyük operasyona yalnızca dört gün kalmıştı.

Miraç, Rauf'tan ayrı kaldığı zaman içerisinde neler olduğunu az çok öğrenmişti. Arven ile annesinin yaptığı bütün çalışmaları, Taçsız Kral'ın adımlarını, kayıp üssün nerede olduğunu, sisteminin nasıl çalıştığını öğrenmişti. Bütün bunların arasında Rauf'un çıldırdığını ve ardından derin bir sessizliğe gömüldüğünü öğrendiği an, büyük bir hızlanışa geçilmişti.

Üst kattaki çalışma odası, salonun samimi sıcaklığından farklı bir havaya sahipti. Burası, saf bir zihnin, takıntılı bir arayışın ve iki kimliğin kesiştiği savaş odasıydı.

Odaya hâkim olan ilk şey, kapının üstünde yan yana asılı duran iki bayraktı. Solda, mavi zemin üzerinde beyaz Saint Andrew haçı ile İskoçya bayrağı, asalet ve kadim bir aidiyetin sessiz ifadesi gibi dalgalanıyordu. Sağında ise, kırmızı zemin üzerinde beyaz hilal ve yıldız ile Türk bayrağı, gurur ve köklü bir bağın simgesi olarak duruyordu. İkisi arasında, birleştirici bir öge yoktu, sadece yan yana, bir insanın ruhunun iki ayrılmaz yarısı gibi asılıydılar.

Duvarlar, tıka basa dolu ceviz kütüphane raflarıyla çevriliydi. Raflar, iki dilli bir labirent gibiydi: Bir tarafta, Galce'nin kadim, şiirsel alfabesiyle ciltlenmiş, denizcilik, mitoloji ve tarih kitapları. Diğer tarafta, Türkçenin keskin, net harfleriyle yazılmış askeri strateji, oşinografi ve istihbarat analiz ciltleri. Diller fiziken ayrıydı, ama konular örtüşüyordu; her iki dilde de deniz, savaş ve kayıp hazineler ana temaydı.

Masaya yayılmış ve duvarlara asılı duran haritalar ise tamamen Galce'nin hakimiyetindeydi. Kıyı şeritleri, derinlik çizgileri, akıntı yönleri, hepsi ince, el yazısı Galce notlarla, bazen de kadim sembollerle işaretlenmişti. Burası, Arven'in en gizli, en kişisel araştırma dilinin hüküm sürdüğü alandı.

Arven, ağır, masif bir meşe masanın başında, deri kaplı geniş bir koltukta oturuyordu. Önünde, dijital bir harita açık olan bir laptop ve birkaç eski parşömen vardı. Duruşu rahat değil, gergin, odaklanmıştı. Gözleri ekranla masanın üzerindeki Galce notlar arasında gidip geliyor, zihni görünmez bağlantıları kuruyordu.

Hemen karşısında, daha küçük bir sandalyede Miraç oturuyordu. Sırtı dik, elleri dizlerinde. Gözleri, Arven'in ona gösterdiği belgeleri inceliyordu. Hemen arkada, şöminenin yanındaki kuştüyü bir koltukta Okyanus Gökçe yerleşmişti. Elinde bir tablet tutuyor, parmağıyla ekrandaki dijital bir gazeteyi kaydırıyordu. Ama bakışları sık sık tabletten kurtulup, öndeki iki gene, özellikle de kızı Miraç'ın gergin omuzlarına takılıyordu. Varlığı, odada sessiz bir koruyucu, dingin bir gözlemci gibiydi.

Odanın en kişisel, en dokunaklı köşesi ise Arven'in masasının sol tarafındaki duvardı. Burası, bir kardeşlik galerisiydi. Çerçeveler içinde, zamanın izleri taşınan anlar vardı.

İlki renkli bir fotoğraftı. Altında 2014 - Hebridler yazıyordu. Arven ve Rauf, kocaman gülümsemelerle objektife bakıyorlar. Arven, kolunu Rauf'un omzuna atmış, Rauf ise elinde küçük bir viski şişesi tutuyordu. Arkalarında, uçsuz bucaksız yeşil tepeler ve sisli bir gökyüzü uzanıyor. Bu fotoğraf, köklerine dair bir gururu, birlikte yaşanmış mutlu bir anı dondurmuştu. Bu, Rauf ile son fotoğraflarıydı.

Hemen sağındaki fotoğraf siyah beyaz, soluk bir kareydi. Rauf'un çok daha küçük, belki 8 ve 10 yaşlarındaki haliyle, Arven ile olan fotoğrafıydı. İskoçya'daki aile yazlığının önünde, güneşten kısılmış gözlerle. Kolları birbirlerinin omzunda, yüzlerinde masum, kaygısız kahkahalar var. Deniz, arkada parıldıyordu.

Birçok fotoğraf, bunlara benzer karelerden oluşuyordu ama biri Rauf'un ilk mezuniyet karesiydi. Arven'in üzerinde üniforma yoktu. Ama Rauf'un üzerinde mezuniyet üniforması vardı. Ciddi görünmeye çalışıyorlar, ama Arven'in gözlerinin kenarındaki kırışıklık, Rauf'un dudaklarındaki kontrol edilmeye çalışılan kıvrım, rekabet ve derin bir bağlılığın aynı anda varlığını ele veriyordu.

Bu fotoğraflar, Arven için sadece bir hatıra değil, bir motivasyon, bir sözün görsel temsiliydi. Masasında oturup, karmaşık haritalara ve istihbarat raporlarına baktığı her an, solundaki bu çerçeveler, neyi, kimi ve neden korumaya çalıştığını ona hatırlatıyordu.

Arven, sonunda başını kaldırdı. Gözleri, ekranın mavi parıltısından kurtulup, karşısındaki Miraç'ın üzerine odaklandı. O buz mavisi bakışlarda, yorgunluk vardı, evet, ama onun altında demir gibi bir irade parlıyordu.

"Evet," dedi, tüm sakinliğiyle, soruyu havaya bırakırken. "Campbell'lar hakkında ne biliyorsun? Tekrar edelim."

Miraç, kafasını salladı.

"Taçsız Kral'a birçok finansal destek sağladı. Yurtdışından temin edilen mühimmatların, silahların, teknolojinin kolayca Türkiye'ye sızmasına yardım etti." Duraksadı, bu gerçeğin ağırlığının oturması için. "Bu da Taçsız Kral'ın kendi içinde bir ordulaşmasına sebep oldu. Kötü birlikler toplandı," dedi ve kaşlarını, ironi ve tehlike karışımı bir ifadeyle kaldırdı. "Disiplinsiz, ama son derece tehlikeli bir güruh."

Arven, bu cevabı doğru ama eksik bir yanıt gibi kabul ederek kafasını hafifçe salladı. Ardından ağırca arkasına, deri koltuğuna yaslandı. Göğsünden, içinde yılların birikmiş öfkesi ve tiksinmesi olan derin, içli bir nefes bıraktı.

"Aslında sadece yardım değil," diye düzeltti, sesi alçak ama her kelimesi zehirli bir madde gibi ağırdı. Sonra, aniden, soruyu kişiselleştirdi. Gözleri Miraç'ın yüzüne dikildi, her bir tepkisini ölçmek istercesine. "Fiona diye birini duydun mu hiç?"

Miraç, bu beklenmedik dönüşle irkildi. Adı, zihninde bir sisin içinden belirdi. Bir an için düşünürcesine sol şakağını kaşıdı. Hafızası, Büyükada'daki o puslu anıya gitti; uzaktan görülen bir siluet, Rauf'un geçmişine dair fısıltılar...

"Büyükada'da görmüştüm," dedi, sesi temkinliydi. "Rauf'un... eski sevgilisi sanırım?"

Arven, bu sefer kafasını yavaş, kesin bir şekilde salladı. Bakışları, Miraç'ın gözlerinin derinliklerine işliyor, vereceği haberin şokunu hazırlıyor gibiydi. Sesi, odanın sessizliğini cam gibi kıran bir netlikte çıktı;

"Fiona bir Campbell, Miraç."

Kelime, bir zehirli ok gibi havada süzülüp, Miraç'ın zihninin tam ortasına saplandı. Eski sevgili... bir Campbell. Parçalar anında, korkunç, iğrenç bir resimde birleşti. Zihni, Büyükada'da gördüğü o kadın siluetine, Rauf'un geçmişe dair suskunluğuna ve şimdi bu zehirli bağlantıya kenetlendi. Bu bir tesadüf olamazdı. Bu, kasıtlı, iğrenç bir tuzaktı.

Miraç'ın yüzündeki renk, aniden soldu. Gözleri hafifçe açıldı, ağzı aralandı. İçinde, önce şaşkınlık, ardından hızla yükselen öfke ve derin bir ihanet duygusu dalgalandı. Rauf bundan haberdar mıydı? Onu kandırmışlar mıydı? Kafasını kaldırdı ve Arven'e baktı.

"Rauf'a bunu söylememiz gerekli. Çünkü Eamon, onu ve adamlarını Büyükada'ya, Fehmi Aslan'ı koruması için çağırtmıştı," bakışları bir an için masaya kaydı, orada düşündü ve ardından yeniden Arven'e baktı. "Rauf, ondan nefret edercesine bakıyordu. Biliyor muydu ki?"

Arven, kollarını göğsünde sıkıca bağlamıştı, çenesi gergin ve dimdikti. O buz mavisi bakışlar, şimdi Miraç'ın yüzündeki kargaşanın ötesine, onun kalbinin derinliklerindeki korkuya odaklanmıştı. Yavaşça, kesin bir inkarla kafasını iki yana salladı.

"Hayır."

Tek kelime, ama bir yükten kurtarıcı, bir başka yükü daha ekleyici bir kelime. Sonra, bakışlarını sol taraftaki duvara, en son çekilmiş fotoğraflarına çevirdi. Oradaki Rauf, daha genç, belki daha az yaralıydı.

"İlk öğrenen ben oldum," diye devam etti Arven, sesi geçmişin ağırlığıyla doluydu. "O zamanlar sevgili olmuşlar. Onları bir şekilde ayırmam gerekti." Miraç'a döndüğünde, yüzündeki ifade acımasız bir pragmatizmle karışık derin bir üzüntüydü. "Rauf'a Fiona'nın onu aldattığını söyledim. Ve ayrıldılar."

İtiraf, odada dondurucu bir rüzgâr estirdi. Demek ki Rauf kandırılmıştı. Ama kandıran, sadece Fiona değil, aynı zamanda onu korumak isteyen kendi abisiydi. Arven'in sesi biraz daha yumuşadı, neredeyse şefkatli bir tona büründü, ama altındaki çelik soğukluğu hiç kaybetmedi.

"Ayrıca," diye ekledi, kaşları alaycı ve bilmiş bir kıvrımla hafifçe kalktı, "Eamon da bunu biliyordu."

Eamon biliyordu. Bu, Miraç'ın zihnindeki tüm taşları yeniden yerinden oynattı. Demek ki bu sır, Arven'in yalnızca kişisel, korumacı bir yalanı değil, daha büyük bir oyunun parçasıydı. Rauf, herkesin bildiği ama kendisinin bilmediği bir gerçeğin etrafında, bir kukla gibi mi oynatılmıştı?

Arven, bu içsel çalkantıyı okudu. Yavaşça öne eğildi, dirseklerini masanın üzerine dayayarak mesafeyi kapattı.

"Fiona, sadece bir piyondu, Miraç. Rauf'la sevgili olması ve bu kadar aileye yaklaşması bir tesadüf değildi," dedi, sesi bir uyarı gibi alçaldı, "Eamon'a bunu söylediğimde 'Düşmana ne kadar yakın olursan, o kadar karlı çıkarsın,' dedi bana, o yüzden aklım Rauf'ta kalmadı. Eamon, onlarla konuşmaya devam etti. Rauf, senin bana anlattığına göre Büyükada'dan dedemle kavga edip ayrılmış. Nedeni bu olmalı."

Tam bu anda, Miraç'ın yüzünde, tüm bu karmaşık strateji ve ihanetlerin arasında, basit, insani, yakıcı bir duygu filizlendi. Gözlerinin derinliklerinde, yeşilimsi bir kıvılcım parladı: Kıskançlık. Rauf'un, ondan önce, düşmanın bir piyonuyla bir geçmişi olması... Bu düşünce, tüm mantığına rağmen, içini acılı bir sızıyla doldurdu.

Arven, bu anlık, kontrol edilemeyen duyguyu hemen fark etti. Yüzünde, beklenmedik, hafif alaycı bir sırıtış belirdi. Bu, tüm gerginliği hafifleten, insani bir andı.

"Tamam yenge, kıskanma ya. Rauf, zaten onun biletini çok önceden kesti ama öğrendikten sonra daha da bıçağını bileyecektir," dedi, sesinde şakacı, ama anlayışlı bir ton vardı.

Miraç, aniden yakalanmış gibi irkildi. Yüzü, önce şaşkınlıktan beyazlamışken, şimdi utanç ve öfkenin kızıl bir dalgasıyla kaplandı. Gözlerini hızla Arven'den kaçırdı, bakışları masanın üzerinde, hiçbir yere odaklanmış gibiydi. Yenge hitabı ve alaycı tavır, onu savunmasız yakalamış, tüm profesyonel duruşunu bir an için eritmişti. İçinde, kıskançlığın yanı sıra, bu duygusunun bu kadar açıkça görülmüş olmasının ezikliği de vardı.

Oda, bir an için bu garip, insani gerilimle doldu. Savaş odasının ortasında, iki düşman bayrağın altında, ölüm ve strateji konuşulurken, aşkın ve kıskançlığın evrensel, sarsıcı gerçekliği kendini dayatmıştı.

Arkalarındaki Okyanus Gökçe, boğazını hafifçe temizledi.

"Arven, utandırma kızımı."

Arven, bu ani müdahaleye şaşırmış gibi göründü. O buz gibi strateji ustası, denizlerin hayaleti, bir anda kendini aile sofrasında azarlanan bir çocuk pozisyonunda bulmuştu. Yüzündeki alaycı sırıtış silindi, yerini sahte bir masumiyet ve teslimiyet aldı. Ellerini, "ben mi?" der gibi, teslim olurcasına havaya kaldırdı.

"Hadi ama Okyanus teyze," dedi, sesinde oyuncu bir şikâyet tonu vardı. Çocukluğunda, belki de gerçekten böyle sesleniyordu ona. "Ne dedim ben şimdi?"

Bu anlık rol değişimi, odadaki tansiyonu aniden dağıttı. Tehlikeli bir savaş odası, bir anda ailevi bir çekişmenin sahnesine dönüşmüştü. Arven'in bu beklenmedik çocuksu tavrı, onun insani yanını, Miraç ve Okyanus'la olan derin, ailevi bağını bir kez daha ortaya seriyordu. Bu, "Teyze" diye hitap ettiği kadın, onun için sadece bir müttefik değil, ikinci bir anne, bir sığınaktı.

Miraç, bu küçük diyalog sayesinde toparlanma fırsatı buldu. Yüzündeki kızıllık biraz daha azaldı. Annesinin müdahalesi, ona denge ve güven verdi. Arven'in bu tavrı ise, onu daha az ürkütücü, daha insani gösteriyordu.

Okyanus, Arven'e anlam yüklü bir bakış attı. Kaşları hafifçe kalkmış, dudaklarının kenarında bilmiş, ama şefkatli bir kıvrım vardı. "Biliyorsun ne yaptığını," der gibiydi sessizce. Onun, Miraç'ın hassas damarına dokunarak onu test ettiğini, belki de gerçek duygularını ortaya çıkarmaya çalıştığını anlamıştı.

Ardından, hafifçe kıkırdadı. Sesi, odanın ağır havasına ışık, anne şefkati dolu bir esinti getirdi. Bakışları, kızının hâlâ hafifçe kızarmış, gergin sırtına kaydı. Orada, tüm askeri disiplinin ve kararlılığın altında, kıskançlıkla kızaran genç bir kadını görüyordu. Ve bu, onun için endişelenecek bir şey değil, sevgiyle gülümsenecek bir şeydi.

"Ayrıca," diye ekledi Okyanus, sesinde oyuncu bir ciddiyet vardı, ama gözleri ışıldıyordu, "henüz damadımı göremedim." Vurguyu 'göremedim' kelimesine koydu, sanki resmiyetten çok kişisel bir merakı ifade ediyormuş gibi. "O yüzden şimdilik Miraç'a 'yenge' demeni istemiyorum. Henüz değil."

Bu, sadece bir şaka değil, ince bir diplomatik hamleydi. Hem Arven'in fazla ileri giden samimiyetini nazikçe düzeltti, hem de Miraç'ı utancından kurtardı. Ama aynı zamanda, Rauf'la ilgili beklentisini ve onayını da ima etti. Onu gördükten, tanıdıktan sonra belki o hitap uygun olacaktı. Bu, geleceğe dair bir kapıyı açık bırakan, sıcak bir müdahaleydi.

Miraç, bu sefer tamamen şaşırmıştı. Yavaşça arkasını döndü ve annesine baktı. Yüzündeki ifade, "Sen de mi onların tarafındasın?" der gibiydi. Şaşkınlık, utancın yerini almıştı. Annesinin bu hafif alaycı, koruyucu ve bir o kadar da onaylayıcı tavrı, onu hazırlıksız yakalamıştı. "Anne," dedi, sesi hem şaşkın hem de hafifçe sitemkâr bir tondaydı. "Sen de mi?"

Okyanus, kızının şaşkın ifadesine daha da geniş, içten ve sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi. Bu gülümseme, sadece dudaklarına değil, o deniz mavisi gözlerinin derinliklerine de yayılmıştı; orada, yılların acısının yanında saf bir anne sevgisi ve keskin bir gözlemcinin bilgeliği parlıyordu.

"Ne 'bende mi'?" diye tekrarladı, sesi yumuşak ama taşıdığı anlam kristal kadar netti. "Göz bebeğinden Rauf'un ismi yansıyor, Miraç."

Cümle, odada şömine ışığı gibi yayılan, ısıtan bir gerçeklikti. Okyanus, Rauf'u henüz görmemiş olabilirdi, ama onun yansımasını kızının gözlerinde görmüştü. Miraç'ın, Rauf'un adı geçtiğinde gözlerinde parlayan koruyucu ateşi, ondan bahsederken yüzünü kaplayan hüzünlü yumuşamayı ve hatta kıskançlık kıvılcımının ardındaki sahiplenici derinliği görmüştü.

"Gözler," diye devam etti Okyanus, sesi neredeyse bir ninni kadar yumuşak, ama her kelimesi kadim bir gerçeğin ağırlığını taşıyordu, "gerçeğin yansımasıdır. Kelimeler yalan söyleyebilir. Kağıtlar imzalanabilir. Ama gözler... gözler asla tam anlamıyla yalan söyleyemez. İçindeki okyanusu, fırtınayı ya da," diye vurguladı, bakışları kızının gözlerine dikilerek, "içindeki sevgi denizini saklayamazsın."

Bu sözler, Miraç'ın tüm savunmalarını bir anda eritti. Annesinin bakışları, adeta kalbinin en korunaklı odasına sızıyor, orada sakladığı her şeyi, Rauf'a duyduğu öfkeyi, korkuyu, ama en çok da o ezici, delice sevgiyi görüyor ve kabul ediyordu. Bu bir yargılama değil, bir tescildi.

Miraç'ın gözleri yeniden buğulandı. Ama bu seferki gözyaşları, şokun veya öfkenin değil, tanınmanın, anlaşılmanın ve derin bir duygunun kabullenilişinin gözyaşlarıydı. Başını hafifçe öne eğdi, annesinin sözlerinin ağırlığını taşımaya çalıştı.

Arven, bu anne-kız arasındaki sessiz iletişimi saygıyla izliyordu. Okyanus'un sözleri, onun karmaşık stratejilerine ve planlarına insani, dokunaklı bir temel sağlıyordu. Evet, Rauf'u korumak, Taçsız Kral'ı durdurmak için savaşıyorlardı. Ama en derinde, bu savaşın nedeni, iki insanın gözlerinde açıkça okunan o sevgiydi. Onu korumak, onun varlığını sürdürmesini sağlamak içindi.

Okyanus, konuşmasını bitirdikten sonra, sessizce koltuğuna geri yaslandı. Yaptığı şey, sadece bir şaka değildi. Bir hatırlatmaydı. Bu mücadelenin özü, sevgiydi. Ve sevgi, en güçlü silahtı.

Okyanus Gökçe, ağır, ama kararlı bir hareketle elindeki tableti yanındaki koltuğun yastığına bıraktı. Cihazın ekranı, odanın loş ışığında bir anlığına parlayıp söndü. Sonra, ömrünün ve taşıdığı sırların ağırlığını her adımında hissettirerek, ayağa kalktı.

Hareketi, bir kaçış değil, bir geçiş, bir ara verme gibiydi. Okyanus, belki de bu ağırlığı dağıtmak, ya da sadece anneliğin en eski, en sakin ritüellerinden birine sığınmak için hareket etti.

"Ben size adaçayı getireyim," dedi, sesi alışılmış, sakin bir nezaketle çıktı, ama altında, tüm yaşanmışlığın getirdiği derin bir yorgunluk vardı.

Ve öylece, sessizce, odadan çıktı. Kapıyı arkasından hafifçe kapattı, ama çıkarken bıraktığı boşluk ve anlam odada kaldı.

4 Gün Önce

Kusura Bakma, Blok3

Miraç Gökçe, Ağzından

Annemin odadan çıkmasıyla birlikte, odadaki hava aniden yoğunlaştı. Sanki koruyucu, yumuşatıcı bir katman çekilmiş, altındaki soğuk, çıplak strateji katmanı ortaya çıkmıştı. Derin, ağır bir nefes bıraktım. Ciğerlerime, kitap, odun ve artık iyice belirginleşen bir gerilim kokusu doldu.

Arven, hiçbir şey söylemeden, masanın üzerindeki tableti aldı ve yavaş, kasıtlı bir hareketle bana doğru çevirdi. Ekranda, karanlık, bulanık sularda, deniz tabanına gömülü duran büyük, metal bir konteynırın fotoğrafı vardı. Üzeri yosun ve midyelerle kaplanmış, ama köşeleri insan yapımı, tehditkâr bir geometriyi belli ediyordu.

Sgrios Hattı.

"Miraç." Arven'in sesi bir fısıltıdan biraz daha yüksekti, ama odanın sessizliğinde bir çan sesi kadar net çınladı. "Hemen hemen her şeyi biliyor ve her şeyin farkındasın."

Gözleri, ekrandaki görüntüye, sonra bana kaydı. İçlerindeki ifade, artık alaycılık veya şefkat değil, nihai bir itirafın, son sırların ağırlığıydı.

"Öleceğimi anladığım zamanlar," diye devam etti, her kelimeyi geçmişin bir parçasını yerine oturtur gibi dikkatle seçerek, "içine, tüm çalışmalarımı ve hatta Fiona'nın bir Campbell olduğunu sakladığım bu konteynırı, Sgrios Hattı'na koydurdum." Duraksadı, derin bir nefes aldı. "Rauf ile seni ayırmam gereken nedenim de buydu. Buranın kesinlikle yalnız başına açılması gerekiyordu. Tek başına. Anlıyor musun?"

Anlıyor musun? Soru, havada asılı kaldı. Evet, şimdi anlıyordum. Bu bir ihanet değil, bir koruma idi. Rauf'u, bu lanetli mirastan, abisinin takıntısının merkezinden uzak tutmak için yapılmış acımasız bir hamle. Beni ise planın bir parçası yapmak için değil, ama onu tamamlamak için kaçırılmıştım.

Arven, arkasına, deri koltuğuna yaslandı. Hareketi yorgun, ama hâlâ tamamen kontrollüydü.

"Taçsız Kral," diye açıkladı, sesi artık tam bir operasyon liderinin tonuna bürünmüştü, "bu zamana kadar Rauf'un peşinde değil, anahtarın, yani senin peşindeydi."

Bu, her şeyi ters yüz eden bir gerçekti. Ben bir kurban değil, bir hedeftim. Rauf ise sadece yanlış yönlendirilmiş bir koruyucuydu.

"Mesela Araf," diye devam etti Arven, kaşlarını hafifçe kaldırarak. "Neden şu an bu odada değil? Çünkü Taçsız Kral'ın yanında. Ve bir oyun başlattık." Sesi alçaldı, gizli bir operasyonun detaylarını paylaşıyormuş gibi. "Senin farklı biri tarafından kaçırıldığını Taçsız Kral'a lanse etti. Bu, onu paniğe soktu, seni bulmak için tüm ağlarını harekete geçirdi. Gözlerini yanlış yöne, dışarıya çevirdi."

Ve sonra, en büyük hamleyi açıkladı;

"Bir diğer konu, Eamon, baban ve tim arkadaşların. Onlar seni ararken, Eamon, Rauf'u uzaklaştırdı. Onun dikkatini, öfkesini, buraya, bu hatta çekti. Hattan sinyal aldım, açılmış."

Arven'in yüzünde kurnaz, acımasız bir gülümseme belirdi. "Eminim ki Rauf, tüm aklını kullanarak bu detayları görecek ve belki de izleyecek. Bazı şeylerin farkında olacak. Ama," diye vurguladı, en büyük aldatmacayı ortaya koyarak, "benim bıraktığım izleri sorgulamayacak."

O anda, tüm oyun tahtası netleşti. Taçsız Kral, beni ararken kendi gücünü dağıtmıştı. Eamon, Rauf'u kontrol altına alıp onu başka bir cepheye sürmüştü. Ve biz, burada, gölgelerin içinde, kimsenin beklemediği yerde, kimsenin bilmediği bir hazine ve planla, asıl darbeyi hazırlıyorduk.

Arven, gözlerini bana dikti. "Şimdi anlıyor musun, Miraç? Sen bir kaçırılma değil, bir yönlendirmenin merkezindeydin. Rauf bir hedef değil, bir yanılsamanın parçasıydı. Ve biz," diye bitirdi, sesi ölümcül bir sakinlikle, "gölgelerde, onların hiç beklemediği yerden vuracak olanlarız."

Bu, bir açıklamadan çok, bir savaş çağrısıydı. Ve ben, artık sadece bir dinleyici değil, bu çağrının doğrudan muhatabıydım.

"Demek istediğim," diye açıkladı, her kelimeyi bir çivi gibi zihnime çakarak, "Rauf, Taçsız Kral'ın karşısına çıkacak ve onu alt edecek." Bu bir tahmin değil, bir kader gibi söylenmişti. "Ama sen yanındayken bunu yapamazdı."

Yapamazdı.

Bu kelime, odada bir şimşek gibi çaktı. Tüm öfkem, kıskançlığım, kafa karışıklığım, bu tek cümlenin ağırlığı altında ezilip dağıldı. Anladım.

Rauf, beni korumak için kendini feda ederdi. Gözlerimin önünde vurulduğu gibi, her seferinde önümüze geçer, kendi bedenini kalkan yapardı. Onun için ben, savaşılacak bir düşmandan çok daha önemliydim. Benim varlığım, onun en büyük gücü olduğu kadar, en büyük zayıflığıydı da. Taçsız Kral'ın karşısına dikildiğinde, eğer ben oradaysam, onun tek odak noktası benim güvende olmam olurdu. Zafer değil.

Arven'in yaptığı, bizi ayırmak değildi. O, savaş alanını bölmüştü. İlk başta sadece boşanmamızı istemişti. Böylece Rauf'u, tüm öfkesi ve gücüyle düşmanın üzerine salabileceği bir cepheye yönlendirecekti ama Rauf ile konuştuğumu fark ettiklerinde beni yanından alma kararını vermişti.

Bu, bir aşağılama değil, bir tanımaydı. Arven, Rauf'un benim için öleceğini biliyordu. Ve benim, Rauf için öldürebileceğimi görüyordu. İki farklı savaş tarzı. İki farklı güç. Ve ancak ayrı cephelerde hareket ederlerse, her ikisi de en ölümcül hallerine bürünebilirdi.

Gözlerim, masanın üzerindeki konteynır fotoğrafına kaydı. O metal kutu, sadece sırları değil, bu acımasız stratejiyi de saklıyordu. İçimdeki fırtına sustu. Yerini, soğuk, berrak, korkunç bir anlayış aldı.

"Yani," dedim, sesim artık titremiyordu, çelik gibi düz ve netti. "Rauf benim yokluğum sayesinde Taçsız Kral'ı arıyor. Ve biz," diye devam ettim, bakışlarımı Arven'in gözlerine dikerek, "burada detaylara inerek Taçsız Kral'ın, Rauf'un karşısına çıkmasını sağlayacağız."

Arven, başıyla onayladı. Yüzündeki ifade, "Aynen öyle," der gibiydi. Bu bir oyun değildi. Ve biz, sevdiğimiz adamı korumanın en iyi yolunun, onu kendi savaşına göndermek olduğunu kabul etmiştik. Acımasızca. Mantıklıca. Ve belki de birbirimizi gerçekten tanıdığımız için.

Derin, sıkıntılı bir nefes verdi Arven, bakışları odanın loş köşelerinde, duvardaki gölgeler arasında gezindi.

"Taçsız Kral, Rauf'un karşısına çıktığında..." diye söze başladı, sesi yük değilmişçesine ağır. "kardeşimi tanıyorsam, Rauf onu öldürecektir." Kafasını iki yana sallarken, alnındaki kırışıklıklar derinleşti. "Ama onu öldüren o olmamalı." Sırtını koltuğa yasladı, bedeni gerilmiş bir yay gibi hareketsizdi. "Bir düşün. Senin arkanda Albay bir baban var; elleri uzun, bağlantıları köklü. Annen ise rütbesini yükseltseydi bir Tuğgeneral olacak bir Yüzbaşı, çevresi sağlam ve hatırı sayılır. Rauf'unki öyle değil. Babam, Fehmi Aslan, sadece bir Albay. Ne baban kadar arkası sağlam ne de annen kadar ismi bilinen biri."

Gözlerini bana dikti, bakışları öyle deliciydi ki aramızdaki mesafeyi yakıyor gibiydi.

"Eğer Taçsız Kral'ı Rauf öldürürse, bu bir suç olacak. Adaletin teslim etmesi gereken bir gücü, kendi elleriyle etkisiz hale getirirse... sonuçları hepimizi ezecek kadar ağır olur."

O an Arven'in ne demek istediğini anlamıştım. Ölümle kalım arasındaki ince çizgide, nefes nefese geçecek bir savaştı.

Kelimeler, odanın ağır havasında kristalleşip yere düşer gibi oldu. Sonra, bir karar anının vakur sessizliği çöktü aramıza. Arven, masanın üzerine serili belgelerin mühürlü kâğıdına eğildi. Parmak uçları, üzerinde gezindiği mürekkep çizgilerde, sanki toprağın nabzını tutar gibiydi. Ben de ona katıldım; iki gölge, tek bir amacın etrafında kenetlenmiş. Lambanın yaydığı kehribar ışık, onun alnına vurdukça, kaşlarının altındaki derin düşünceler bir heykelin çatlakları gibi belirginleşti. Benim kalemimin ucundan çıkan her not, kâğıda düşen bir çivi sesi gibiydi: Sert, net, geri alınamaz.

Zaman, ilk başta direndi. Dakikalar, dirençle, ağır kanatlı kuşlar gibi geçiyordu. Sonra, planın dişlileri birbirine kenetlendikçe, saatler de kendi ritmini buldu. Gecenin koyulaşan soluğu pencereden içeri sızdıkça, odanın sıcaklığı ile dışarının keskin ayazı camlarda bir savaşa tutuştu. Biz ise, kendi savaşımızın stratejisini çizmekten, dünyanın dönüşünü unuttuk. Arven'in nefesi, bana uzattığı belgelerin hışırtısına karıştı. Benim cümlelerim, annemin getirdiği adaçayının buğusunda eriyip gitti. Dışarıda, orman uykuya daldıkça, bu odada tek uyanık kalan şey, kararlılığımız ve masa lambasının yorgun ışığıydı.

Lambanın altında, zamanın akışı değişti. Saatler, mürekkep lekeleri gibi yayıldı kâğıtların üzerine. Arven'in kol saatindeki tik tak sesleri, bir noktadan sonra, kalp atışımızın ortak ritmine dönüştü. Gece yarısını geçtiğimizi, ancak vücudumuzdaki katılaşan kaslardan ve gözlerimizin kenarlarında biriken yorgunluktan anladık. Ama durmak yoktu. Her detay, bir cana bedeldi. Her ihtimal, bir geleceği şekillendiriyordu. Zaman, artık bir düşman değil, üzerine titrediğimiz, içinde gerçeği ördüğümüz kırılgan bir kozaydı.

Hava değişikliği için aşağıya, salona indiğimde kendimi şömine önündeki koltuğa bırakmıştım. Alevlerin dansına dalıp gitmiştim. Sonra... sonrası yoktu. Bir boşluktu. Sanki saatler saniyelere, dakikalar nefeslere sıkışıp kalmıştı. Başım hafifçe öne düştüğünde irkildim, ama bedenim, taş kesilmiş gibi, yerinden kıpırdamak istemedi. Göz kapaklarım kurşun gibi ağır, ateşin ışığı kapalı gözlerimin ardında turuncu bir leke gibi titriyordu.

Odanın soğuğu sırtımda bir his bırakmıştı. Alevlerin çıtırtısı, yavaş yavaş kulaklarımda bir ninniye dönüştü. Düşüncelerim, korların arasından süzülen duman gibi dağılıp gitti. Bir an için kendimi tutmaya çalıştım, "Kalk," dedim içimden, ama dizlerim yumuşak, iradem sisliydi. Zaman, şöminede yavaş yavaş küçülen kütüklerle birlikte eridi gitti. Uyku, sıcak bir yorgan gibi üstüme örtüldü ve ben direnemedim.

Benliğimin direnemediği o uykuda, bilincin sığ sularından karanlık ve çalkantılı bir rüya denizine çekildim. Kendimi, dünyanın sonuna dikilmiş gibi hissediyordum; ayaklarımın altında, gevşek taşlar ve keskin çakıllardan oluşan bir sınır. Önümde dipsiz bir boşluk uzanıyordu, koyu gri sislerle örtülü, aşağısı görünmeyen bir hiçlikti.

Rüzgâr, uçurumun kayalık yüzeyinde inleyen bir canavar gibi uluyor, ceketimin yakasını hırçınca savuruyordu. Havada, toprağın nemli kokusu ve uzaklardan gelen, tuzlu bir deniz izlenimi vardı. Parmak uçlarımda, boşluğa doğru sarkan bir titreşim, bedenimi sarmalayan soğuk bir terördü. Arkamda ise, bildiğim, tanıdığım dünya sessizce duruyor; önümde, bilinmeyenin sislerle kaplı, yutucu ağzı açılıyordu.

Rüyamda, uçurumun kenarında tek başıma durmak, bir kararı beklemek gibiydi. Ya geri dönecek, güvenli topraklara adım atacaktım; ya da öne eğilip, o sislerin ardında saklanan kadere kendimi bırakacaktım. İçimde, her iki seçime de çeken, görünmez iplerle bağlı iki ayrı güç, birbirleriyle sessiz ve amansız bir savaş veriyordu.

Bir silah sesi, gümüş bir yılan gibi rüyanın sessizliğini yırtıp geçti. Tenimde ani bir elektriklenme, kalbim göğüs kafesime çarpan bir yumruğa dönüştü. İrkilerek arkamı döndüm.

Fakat o ani hareket, her şeyi alt üst etti. Ayaklarımın altındaki çakıl taşları, bir isyan gibi yerinden oynadı. Küçük, keskin taneler birbirine çarparak kaydı; dengem, bir anda paramparça oldu. Dünyam, bir ekseninden çıkmış gibi sendeledi. Kolum boşlukta çaresizce savrulurken, gözlerim, bir an için sislerin ardında parlayan silah namlusunun soğuk ışıltısını yakaladı mı yakalamadı mı, emin olamadım.

Sonra, yer çekimi ihanetini tamamladı. Boşluğa doğru bir düşüş başladı. Göğsüm, havasız bir sıkışmayla doldu. Sesim boğazımda bir düğüm oldu, boşluğa karışamadı. Ve ben, uçurumun soğuk, sislere bulanmış karanlığına doğru sessizce süzülmeye başladım.

Sanki yere çakılmış gibi, gözlerimi bir anda, gerçeğin katı sathına açtım. Kalbim hâlâ göğüs kafesimde çırpınıyordu, ter içinde kalmıştım. Karşımda, şöminedeki alevler, rüyamın kaotik karanlığının aksine, düzenli ve sakin bir dansla yanıyordu. Kütükler, ölümünün en görkemli anını yaşıyor gibiydi; çıtırdayarak küle dönüşürken, odanın duvarlarına turuncu, altın ve kan kırmızısı dalgalar halinde titreyen ışıklar yansıtıyordu.

Zihnim, iki dünya arasında asılı kalmıştı. Bir yanda uçurumun soğuk boşluğu, diğer yanda şöminenin sıcak, canlı nefesi vardı. Derin bir nefes aldım; ciğerlerime, odanın yanan odun ve eski kitap kokusu doldu. Bedenim koltuğa gömülmüş, ağır ve gerçekti. Parmak uçlarımda hâlâ rüyanın ürpertici serinliği dolaşıyor olsa da, şömineden yayılan sıcaklık, yavaş yavaş o hayali buzu çözüyordu. Gerçekliğin sıcak kollarına yeniden kavuşmuştum; ama rüyanın gölgesi, tam olarak gitmek istemiyor, odanın köşelerine sinmiş gibi titriyordu.

Bakışlarım şöminenin rafında duran küçük bir yüzüğe takıldı. Gümüşün, ateşin dansıyla ışıldadığı o cismi fark ettiğimde kaşlarım çatıldı. Ağırca, kaslarımın ahşap gibi katılaşmış hissiyle ayağa kalkıp yanına ilerledim. Şömineden yükselen alevin kavurucu ısısı, dizlerime ve bacaklarıma vuruyor, kumaşın ardından geçip tenimde kavruk bir iz bırakıyordu. Eğilip yüzüğü incelemek üzereyken, arkamdan gelen yumuşak ama kararlı iki adım sesi, odanın sessizliğini deldi.

"Kâbus gördün sanırım?"

Sesi, şöminenin çıtırtılarına karışıp gelen bir sesti. Arven'di.

Kafamı, evet anlamında hafifçe salladım ama gözlerimi o minyatür sanat eserinden ayıramadım. Arven'in uzun gölgesi, rafın üzerine düştü, yüzüğün ışıltısını bir an için örttü. Sonra elini uzattı, işaret parmağıyla, yüzüğün üzerindeki karmaşık detayı gösterdi.

"Denizyıldızını kaplayan çift başlı yılan," diye mırıldandı, sesinde bir tanıma, bir onay vardı.

Yüzüğün kime ait olduğunu biliyordum. Taygun Kılıç Yıldız'a, yani Taçsız Kral'a aitti. Korkunç bir gerçeklik parçası, bu sıcak, korunaklı odanın rafına düşmüştü.

"Onun sana ihanet ettiğini bildiğin için her yerde bunu kullandın, değil mi?" diye sordum, nihayet bakışlarımı yüzünden ayırmadan ona çevirdim. Başını, kısmen dercesine, belirsiz bir şekilde salladı. Fakat gözleri, hâlâ yüzüğün ayrıntılarında geziniyor, her kıvrımı, her çentiği okuyordu.

"Öyle denilebilir ama farklı," dedi ve bu kez sağ elini kaldırarak duvarda asılı olan büyük, işlemeli simgeyi gösterdi. O duvardaki görselde, çift başlı yılanın başları, geleneksel olduğu üzere, iki zıt yöne, iki ayrı ufka bakıyordu. Tüm bu süreçte gördüğümüz, korktuğumuz sembol buydu.

Sonra tekrar yüzüğe döndüm. İşte fark buradaydı. Bu minyatür mücevherde, iki yılan başı birbirine dönüktü, sanki bir diyaloğun, bir çarpışmanın, bir karşılaşmanın eşiğindeymişler gibi. Şaşkınlık ve bir anlama çabasıyla yüzüne baktım.

"Kendi kullandığı yüzükte bile iki yılanın başı da ters yönlere bakıyordu," diye açıkladı Arven, sesi düşünceli ve derindi. Yavaşça yüzüğü raftan aldı, parmaklarının arasında hafifçe çevirdi. Başparmağı, yılan başlarından birinin soğuk metal yüzeyini okşadı, adeta onunla konuşur gibiydi.

"Bu yüzüğü," diye devam etti, sözlerinin her biri odada ağır ağır çınladı, "son gün kendi parmağıma takacağım, Miraç." Gözlerini bana dikti. Bakışları, ateşin aydınlattığı keskin bir çeliği andırıyordu. "İki farklı yılan bir denizyıldızını sarıyordu. İki farklı düşünce, iki farklı ihtiras, annenin gücünden yararlanmak istiyordu." Yüzüğü avucunun içine kapattı, sonra yeniden açıp bana gösterdi. Şömineden bir kıvılcım sıçradı, havada bir an için parlayıp söndü. Kaderi, gözlerime işledi: "İhanetin döngüsü tamamlanıyor."

1 Gün Önce

Krimata, Yüksel Baltacı

Miraç Gökçe, Ağzından

Rauf'u sevmek, şafak vakti ufukta toplanıp yavaş yavaş tüm gökyüzünü ele geçiren bir aydınlık gibiydi. İlk başta fark etmediğim, ama varlığını hissettikçe her yanımı saran sıcak ve emin bir ışıktı. Onun her anısı, zihnimde özenle sakladığım, her biri ayrı değerli mücevherlerdi. Onu düşündüğümde zaman duruyor ve etrafımdaki dünya silikleşiyor; geriye yalnızca onun gülüşünün yankısı, bakışlarının derinliği ve sesinin tınısı kalıyordu.

Onu çok özlemiştim.

Onu özlemek, gecenin en karanlık saatinde aniden uyanıp pencereden dışarı bakarken, yıldızların ardında onun yüzünü aramak gibiydi. Yokluğu, bir odada sürekli yanan ama bir türlü içimi ısıtamayan bir şömine ateşi gibi; sürekli hissediyordum ama asla doyurucu değildi. Kokusu, en sevdiğim kitapların arasına saklanmış bir çiçek kurusu misali, en beklenmedik anlarda ansızın ortaya çıkıyor ve tüm benliğimi sarıyordu.

Onu özlemek, bazen deniz kenarında durup ufka bakarken, her dalganın onun adını fısıldadığını duymak kadar güçlüydü. Bazen de yalnızca bir kahve fincanını avuçlarımda ısıtırken, onun elleriyle aynı şekilde tuttuğunu hayal etmekle yetiniyordum. Yokluğu, kalbimin üzerinde sürekli atan sessiz ve ince bir sızıydı. Bu sızı, bazen bir anımla tetikleniyor ve göğsümün derinliklerinden yükselip boğazımda düğümleniyordu.

Bu aşk, yalnızca bir duygu değil, var oluşumun temel taşıydı. Onu düşünmek, en zor anlarımda bile bana güç veren bir limandı. Özlemim, geceleri yastığımın kenarına fısıldadığım isminde, sabah uyandığımda ilk aklıma gelen yüzünde, günün her saatinde kalbimin ritmine eşlik eden o derin ve tatlı acıda saklıydı. Bu sevgi, zamanın ve mesafenin ötesine geçiyor ve her koşulda varlığını sürdürüyordu.

Ona kavuşacağım ve onu tekrar göreceğim anı, kalbimin her atışında iple çekiyordum. O anın hayali, zihnimin en kuytusunda, her düşüncenin sonunda parlıyordu.

Buraya geldiğim ilk birkaç gün, kimseye tek bir kelime sormamıştım. Nerede olduğumu, gerçekten nefes alıp verdiğim bu mekânın adını, daha bugün fark etmiştim. Çünkü o ilk anlarda aklım, sadece olan biteni kavramak, gerçekliğin şokunu sindirmek için çalışıyordu.

Bursa'daydık. Bunu öğrendiğimde içimde şaşkınlık dalgaları yükselmişti. Çünkü Bursa, Bursa'ydı. Sıradan, gündelik hayatın aktığı bir şehir. Evet, orman tarafında kalıyorlardı ama on yıl boyunca nasıl olur da aynı yerde, bu kadar uzun süre saklanabilmişlerdi? Zihnim bu soruyla boğuşurken, Arven sakin ve kararlı sesiyle, "Göz önü hiçbir zaman dikkat çekmez," demişti. En beklenmedik yerin, en görünmez sığınak olduğunu o an anlamıştım.

Her şeyi bana kendileri anlatmışlardı. Nasıl kurtulduklarını, o karanlık geceden sonra hangi zorlu yollardan geçtiklerini, pusulanın gizemini, içimizde yuvalanmış hainlerin kimliklerini. Bana kimseye güvenmemem gerektiğini öğütlemişlerdi. Rauf ve ben, bu konuda kendimizi şanslı sayıyorduk. Etrafımızı saran insanlar, güvenilmez değildi. Hepsi, bize sadakati seçmişti.

İki gün önce, Rauf'un Alistair ile bir örgütlenme içine girdiğini öğrenmiştik. Arven, artık Rauf'u kimsenin durduramayacağını söylemişti. Benim yokluğumla acısını derinlerde bir yere gömdüğünü, Taçsız Kral'ın tüm ağlarını kökünden sökmeye başladığını eklemişti. Araf ile sürekli bağlantı halinde kalmasalar bile, Araf'ın ona durmaksızın bilgi sağlamaya çalıştığını biliyorduk.

Bu düşüncelerle, bakışlarım karşımdaki camdan dışarıya, uzanan buz tutmuş gölün üzerinde takılı kalmıştı. Göl, hareketsiz ve sert bir ayna gibiydi; üzerine düşen solgun kış ışığını soğuk bir parıltıyla yansıtıyordu. O buzlu yüzey, sanki içinde bulunduğumuz dondurucu gerçekliği, donmuş zamanı ve altında saklı olan tehlikeli derinlikleri temsil ediyordu.

Bakışlarımı, hemen sağımda, masanın üzerine eğilmiş olan anneme çevirdim. Çalışma lambasının ışığı, saçlarının aklarında gümüşi bir parıltı yakalıyor, alnındaki derin düşünce çizgilerini daha da belirginleştiriyordu. Kalemini hızlı ve kararlı hareketlerle kâğıt üzerinde gezdiriyor, her çizgi bir strateji, her nokta bir hesaplamaydı. Yılların ağırlığı omuzlarında hissediliyordu, ancak duruşundaki o demir gibi dik ve kararlı tavır, zamanın yıpratıcı etkisini yenmiş gibiydi.

Onu izlerken, içimde garip bir duygu kabardı; hem o küçük kızın, korunmaya muhtaç halinin özlemi, hem de karşımda duran bu yılmaz savaşçıya duyduğum derin saygı.

Bir an için gözlerini kaldırıp bana baktı. Gözlerinde, bitmek bilmeyen bir endişenin yanı sıra, benim için, hepimiz için beslediği amansız bir azim parlıyordu. O bakışta, anlatılmayan onlarca şey, paylaşılan onlarca acı vardı.

Dudaklarındaki küçük, incecik bir tebessüm belirdiğinde, elindeki kalemi yavaşça bıraktı. Mavi mürekkepli ucu, masanın üzerinde hafif bir iz bırakarak durdu. Bana doğru döndü. Yanında duran sandalyenin oturma kısmına iki kere vurdu ve doğruldu.

O sessiz iletişim, pencereden sızan kış soğuğuna ve buz tutmuş gölün dondurucu manzarasına karşı, içimi yavaş yavaş ısıtan küçük, ama dirençli bir ateş yaktı. Yılların yorgunluğu ve tüm kayıplara rağmen, o tebessüm ve o davet, aramızda kopmayan bir bağ olduğunu, yalnız olmadığımızı hatırlattı bana. Adımlarımı ona doğru yönelttim.

Sandalyeye oturduğumda iyice bana doğru döndü ve küçüklüğümde yaptığı gibi, bacaklarımı, kendi bacaklarının sıcaklığı arasına hafifçe sıkıştırdı. Bu tanıdık, koruyucu hareket, yılların yükünü bir anda silip attı; kendimi güvende, sığınmış hissettim. İşaret parmağı, şakaklarımdan başlayarak saçlarımda, belki de hâlâ orada olduğuna inandığı çocukluk buklelerimi arar gibi, yumuşak ve ritmik hareketlerle gezindi. Başım, bu dokunuşla hafifçe öne eğildi.

Ben de gözlerimi onun saçlarına diktim. O her zaman gurur duyduğu, canlı bordo renk, şimdi alnının üzerinde, şakaklarının yanında, ince gümüşi tellerle bezenmişti. Zamanın sessiz imzası, her bir beyaz telde okunuyordu. Bu beyazlar, sadece yaşlanmanın değil, taşınan her endişenin, uykusuz geçen her gecenin, sessizce gözyaşı dökülen her anın hatırası gibiydi. Ama aynı zamanda, tüm bunlara rağmen ayakta duruşunun, bizi korumak için verdiği amansız mücadelenin de bir nişanesiydiler. Onun saçlarındaki her beyaz tel, benim için bir madalyaydı.

"Hazır Arven yokken biraz konuşalım," dedi annem, gözlerini komik bir ciddiyetle büyüterek. "Çok keskin kulakları var bu çocuğun, hiç değişmedi," diye ekledi, sesini alçaltıp gizemli bir tavırla, sanki duvarların bile bizi dinleyebileceğinden korkuyormuş gibi.

O anki çocuksu ve samimi ifadesine kıkırdayarak baktığımda, gözlerinin derinliklerinde beliren o özlem ve saf sevgi parıltısı, içimi derin bir sızıyla doldurdu. Yılların ağırlığı, kayıpların gölgesi, o an sadece bir anne ve çocuğu arasındaki bu sıcak, samimi anın yanında silinip gitti.

Annem, gözlerini yüzümde gezdirirken, bakışları derinleşti ve hafifçe hüzünlendi. İçinde bir şeyler kırılıyor, uzun yılların sessiz yükü omuzlarına yeniden çöküyormuş gibiydi.

"Özür dilerim, Miraç," dedi, sesi bir fısıltı kadar hafif ama yüklendiği anlamla ağır. "Sana bir süre annelik yapamadım."

Evet, annem on yıl boyunca Arven'e annelik yapmıştı. Onu korumuş, onunla durmuş, belki de benim en çok ihtiyaç duyduğum o karanlık ve korkulu zamanlarda, yanımda olamamıştı. Bu gerçek, aramızda her zaman sessizce duran, dokunulmamış bir yerdi.

Ama ben, onun gözlerindeki o derin pişmanlığı görünce, içimdeki tüm küskünlük eriyip gitti. Çünkü bu, onun şu an burada, benimle olmasını, bu sıcak dokunuşunu, gözlerindeki o amansız sevgiyi asla değiştiremezdi. Geçmiş, bizim seçmediğimiz yollardan geçmişti. Şimdi ise, yeniden bir araya gelmiş, aynı savaşın içinde yan yana duruyorduk.

"Anne," dedim, yumuşak ama kararlı bir sesle, elimi onunkinin üzerine koyarak. "Özür dilenecek bir şey yok. Arven olmasaydı ne sen ne de ben burada olurdum. Sen her zaman, tam da olman gereken yerdeydin."

Annem, burukça gülümseyip yanağımı okşadı. Parmak uçları, zamanın aşındıramadığı o kadim şefkati taşıyordu.

"Hiç değişmemişsin, Miraç," dedi, sesindeki ağırlık ve gurur hiç eksilmeden. "Savaşçı ruhunun içindeki o duygunu, o insanlığı hiçbir zaman kaybetmiyorsun. Her daim onu, tüm savaşların ve acıların ortasında bile, korumaya devam ediyorsun." Gözleri, yüzümdeki her çizgiyi, her ifadeyi tarıyordu. "Evet, bu durum seni yoruyor, bazen tüketiyor. Ama bir o kadar da sana güç ve hayat veriyor. Sana, en karanlık anlarda bile nefes alman için bir fırsat, bir sebep sağlıyor."

Sözleri, sadece bir teselli değil, beni en derinden anlayan birinin keskin gözlemleriydi. İçimdeki savaş halinin, dışarıdaki savaştan hiç de az olmadığını biliyordu. Ve bu iç savaşta, insan kalmaya çalışmanın bedelini de gücünü de çok iyi tanıyordu.

"Ama söz konusu aşkın olunca her şeyi unutuyorsun, be kızım." Gözlerinde şefkatle karışık muzip bir pırıltı oynaşıyordu. "O fotoğrafı ilk gördüğümde çok şaşırmıştım. Seni o kadar gülerken, o kadar hafiflemiş hiç görmemiştim."

Utanç, yüzümü hafif bir kızartıyla kapladı ve gözlerimi hemen kaçırdım. Sesim, bir iniltiyle karışık çıktı: "Ya anne..."

O fotoğraf Araf tarafından çekilmişti. Bizim için güzel başlayan, ama sonunda boşanmak zorunda kaldığımız bir oyunun başlangıcındaki nadir bir andı. Ve biz, ona rağmen, Rauf'la konuşmaya, hatta ateşli ve unutulmaz bir gün geçirmeye fırsat bulmuştuk.

Zaten, epi topu iki kez yaptınız, onda da her seferinde başınıza bir olay geldi. Üçüncüde dünyanın sonu gelecek herhalde.

İç sesimin serzenişine kulak asmadan anneme döndüğümde, onun düşünceli gözlerle yüzümü süzdüğünü gördüm. Alt dudağını hafifçe ısırmış, zihninde bir şeyleri tartıyor gibiydi. Gözlerindeki o muzip, bilmiş parıltıyı fark ettiğim an, içgüdüsel olarak gözlerimi büyüttüm ve bedenimi geri çektim. Onun o ifadesini iyi tanırdım.

"Sakın," dedim, yüzümdeki kızıllık iyice yayılırken, "sakın o soruyu sorma."

Annemin dudaklarındaki o bilmiş tebessüm daha da genişledi. "Hangi soruyu, canım?" diye sordu, masumiyet taklidi yaparak, ama gözlerinin köşesinde kırışan çizgiler her şeyi ele veriyordu. "Ben bir şey sormadım ki. Sen mi bir şey anlatacaksın?"

Başımı iki yana salladım, saçlarım omuzlarıma savruldu. "Hayır, hiçbir şey. Öyle bir şey yok." Cümlelerim ağzımdan çabucak ve biraz da kekelerek döküldü.

Annem, sandalyesinde hafifçe öne eğildi, dirseklerini dizlerine dayadı. Bakışları, üzerimdeki mahcubiyeti tek tek topluyor gibiydi. "Demek öyle," diye mırıldandı, sesi alçak ve düşündürücü. "Peki, sen söylemesen de ben tahmin edebilirim. Sırf o bakışından bile belli oluyor, Miraç. Ona olan hislerin... hiç azalmamış. Hatta daha da derinleşmiş."

Nefesim tutulmuştu. Onun gözlerine bakmak, tüm savunmalarımın eriyip gitmesine neden oluyordu. Sessizliğim, itirafım oldu.

"İyi ki de öyle," diye ekledi annem, sesi şimdi yumuşak ve sıcak bir battaniye gibi sarıyordu beni. "Bu karanlıkta, böyle saf ve güçlü bir şeye tutunabilmek... bu seni ayakta tutuyor. Sakın ondan utanma. Sakın onu saklamaya çalışma. Çünkü o, senin en gerçek silahın."

Sonra, birden gözlerindeki oyunculu ifade geri döndü. "Ama yine de," diye fısıldadı, sanki odada başkaları varmışçasına, "dikkatli olun. Torun beklentisine girerim sonra."

"Anne!" diye protesto ettim, yüzüm iyice kızarmış, elimle yüzümü kapamıştım. Annemin kahkahası kulaklarımda yankılandı. İyice utanıyordum ama için için, onun bu rahatlatıcı şakasına ve sözlerinin ardındaki derin anlayışa minnettardım. O anda, sadece bir anne ve kızıydık. Karanlık planlar, tehlikeli oyunlar ve geleceğin belirsizliği, bir anlığına bile olsa kapının dışında kalmıştı.

Tam o sırada, kapının tokmağı sertçe döndü ve odanın durgun havasını aniden ikiye bölen bir sesle açıldı. Eşikte, parkasının üzerinden süzülen eriyen karlarla, soluk soluğa Arven duruyordu. Soğuk hava, onunla içeri doldu, şöminenin sıcaklığına meydan okurcasına. Yanakları rüzgârdan pembeleşmiş, gözlerinde ise bildiğimiz o sakin kararlılığın yerini, elektriklenmiş bir aciliyet almıştı.

"Rauf," dedi, nefesini toparlamaya çalışırken, sözleri odada keskin bir bıçak gibi çınladı. "Taçsız Kral'ın yerini bulmuş."

Bir an için zaman durdu. Annemle aramızdaki o sıcak, korunaklı balon patlamıştı. Gerçeklik, acımasız ve soğuk, yeniden üzerimize çöktü. Arven'in dudaklarında, zaferle karışık bir endişenin gölgelediği küçük, keskin bir gülümseme belirdi.

"Hazırlanın," diye ekledi, sesi artık tamamen emir veren, o eski komutan tonuna bürünmüştü. "Altı üste getirmeye gidiyoruz."

Remembrance, Balmorhea

Rauf Aslan, Ağzından

Benim kalbim neredeydi?

O, bir kas parçası değil, her sabah uyandığımda içimi dolduran ilk sıcaklıktı. Tüm savaşlarımın nedeni, tüm yenilgilerimin sonundaki tek umut ışığı, beni insan kılan o son, naif çekirdekti. Onu kaybetmek, sadece bir organı yitirmek değildi. İçimdeki tüm haritaları yakmak, tüm yıldızları söndürmek, geriye yalnızca karanlık ve dilsiz bir evren bırakmaktı.

O, benim kalbimdi.

Ve şimdi, göğsümde sadece delik, uğultulu, kanayan bir kapan vardı.

Yüzüme vuran soğuk ve şiddetli rüzgâr benim kim olduğumu ve neden burada olduğumu hatırlatıyordu. Parmaklarımın ucundaki her an bitmeye hazır olan sigaradan bir nefes çekip önümdeki uçuruma bıraktım. Rüzgârın akışına kendini bırakan izmarit, artık özgürdü.

Özgürlük.

Sahi neydi o?

"Rauf."

Sesini duyar duymaz gözlerimi kapadım. Dudaklarıma, tuzlu bir deniz rüzgârı gibi buruk bir tebessüm yapıştı. İçimde bir şey ısındı, karşımda duran boşluktan gelen soğuğa rağmen. Kalbimin sesi, sonunda kulaklarıma ulaşıyor gibiydi ama hâlâ eksikti.

Onsuz bir dünya... Sadece renksiz bir sahne, anlamsız bir gürültüydü.

Onsuz bir nefes... Ciğerlerimi yakan zehirli bir gazdı.

Onsuz bir gelecek... Sadece uzayan, karanlık, soğuk bir tüneldi.

Bunlar sadece kelimeler değildi. Onlar, kemiklerime işleyen bir donukluk, gözlerimi oyan bir körlük, kalbimin yerinde attığını hissettiğim çıplak, vahşi bir acıydı. Hissettiğim şey, ruhumdan bir parçanın, en canlı, en ışıklı parçanın sökülüp alınmasıydı. Bordo saçları, okyanus gözleri, bana biz dediği o sessiz, şömine aydınlığındaki an... Hepsi, bir bıçak darbesiyle kesilip alınmıştı. Geriye bırakılan, sadece kanayan, enfeksiyon kapmış bir yara iziydi.

"Kraken!"

Kulaklarıma çarpan ihanetin sesi, ruhumda zaten uyanık duran canavarın pençelerini bir kere daha derine geçirdi. Bir buz kütlesi gibi bedenimi saran soğuk, bu sefer dışarıya sızıyordu. Yavaşça, zaten tetikte bekleyen bir avcı gibi arkamı döndüm. Gözlerim karşımdaki yüzlerde gezinirken, bir çift mavi gözün elindeki namlu, yüreğimin ortasına nişan almıştı.

O sırada Demir, hareket etti.

"Kimse hareket etmesin! Vururum onu!"

Ya şu anda kendimi arkaya doğru uçuruma bıraksam, herkes mi vurulacaktı? Bedenimi sarmalayan rüzgârdan daha mı çok canlar yanacaktı? Belimde sakladığım silahı çıkartıp tam karşıma hedef aldım. Kulağımı çınlatan kelimeleri duymuyordum. Gözlerimin odağındaki tek kişi de bana bakmıyordu.

Dokuz gün süren bir serüven, on seneye eşitti. On sene kadar acıydı. On sene kadar yaralamıştı. On sene kadar, kanlıydı.

Parmaklarım Arven'in gerisinde bıraktığı çalışmaları ve izleri toplarken laptopun ekranına bir an için baktım. Video benim durdurduğum şekilde kalmıştı. Zamanın içinde tıpkı onun sonsuzluğu gibi duruyordu. Yavaşça koltuğa çöktüğümde biraz önce yüzük parmağıma taktığım alyansı döndürdüm. Görebileceğini düşünerek videoyu bitirmesi için kaldığım yerden izlemeye başladım.

Arven, derin bir nefes alarak arkasına yaslandığında ben, parmağımdaki yüzükten güç alıyordum.

"Rauf," diye başladı. Yüzü ciddileşti. "Bu zamana kadar sana gerçekten ciddi bir şey söyleyeceğimde isminle hitap etmiştim. Ve her birinin gerçek bir anlama sahip olduğunu bilirdin. O konudan biri de bu."

Kaşlarım düşünceyle çatıldı. Gerçek olduğunu inandırmak istediği anlarda yalnızca ismimle hitap ederdi. Öbür türlü sürekli kardeşim diye seslenirdi.

"Rauf," dedi yeniden. "Bir gün Miraç yanında olmayacak."

Nefesim, boğazımda bir yumruya takıldı.

"Bu demek oluyor ki şu an bu kayıtlara ulaştığına göre yanında yok."

Gerçek, gözlerime yansıdı.

"Taçsız Kral hiçbir zaman senin peşine düşmedi. Her zaman aradığı kişi, tehdit edilen kişi Miraç'tı. O varken bunu yapamazsın. O varken Taçsız Kral'ı bulamazsın. O varken sana gelmeyecektir. Belki şu an abim ne saçmalıyor diyebilirsin ama sana tek bir şey söyleyeceğim," dedi ve çenesini kaldırıp ekranın arkasına baktı. Adım sesleri geldi ve üç numara tıraşlı saçıyla, üzerine tam oturmuş asker üniformasıyla biri durdu. Gözleri yemyeşildi. Bu adam, Miraç'ı kaçıran ve beni tehdit eden adamdı.

"Kıdemli Üsteğmen Araf Arsenyev'i Taçsız Kral'ın yanına yerleştireceğim. Sahte adı Alaz Fergiur olacak. Bu adamı bir daha gördüğünde ona güvenmeyi aklından sakın çıkarma."

Kameraya doğru eğildi ve gözlerimin içine baktı.

"Unutma," diye fısıldadı, her heceyi bilerek ve vurgulayarak. "Akla düşen her sorunun cevabını, sorunun kendisi verir."

Zihnim anında bir soruyla doldu: Abim, yaşıyor olabilir miydi?

Arven, sanki bu sessiz sorumu duymuşçasına, hafifçe gülümseyerek doğruldu. Göz kırptı. O küçük, tanıdık hareket, yıllar öncesinden gelen bir işaretti.

"Bir gün görüşmek üzere, Rauf."

Dudaklarım hafifçe aralandı, ama nefesim tıkanmıştı. Hiçbir ses çıkaramadım. Ekran siyaha bürünürken, ben öylece, donup kalmış bir halde, Arven'in son sözlerinin ve o göz kırpışın yankılandığı boşluğa bakakaldım. Parmağımdaki yüzük, aniden dayanılmaz bir ağırlık kazanmış gibiydi.

Araf dediği o adamın gözleri, alnıma yaslanmış bir namlu gibi belirdi. O adam bana, 'Karının peşini bırakmamızı istiyorsan, ondan boşanacaksın,' demişti. Ve o günden sonra hiçbir hareketlilik olmamıştı. Ta ki biz yeniden konuşana kadar. O adam Taçsız Kral'ın yanına yerleştirilmiş biriydi yani Arven'in güvendiklerindendi. Acı bir gerçek, tam da önümde duran kasayla çarpıştı.

Arven Doruk Aslan, bana gerçekleri göstermişti. O yüzden onu benim yanımdan almışlardı.

"Taçsız Kral hiçbir zaman senin peşine düşmedi. Her zaman aradığı kişi, tehdit edilen kişi Miraç'tı. O varken bunu yapamazsın. O varken Taçsız Kral'ı bulamazsın. O varken sana gelmeyecektir.

Şimdi Taçsız Kral, tam karşımda duruyordu.

O, ölmeliydi.

Zihnimde yirmi yaşımdaki Rauf, yüzünü bana döndü. Gözlerinde artık sadece geçmiş vardı. Acı vardı. Kayıp vardı. O Rauf, şimdi burada, bu kırık bedenin içinde mahsur kalmış bir halde bakıyordu.

Abim nerede?

Yirmili yaşlarımdan kalma bir yankıydı bu. Denizaltının kaybolduğu ilk gün, babamın omuzlarında ağlayarak sorduğum aynı soru. Cevap asla gelmemişti. Sadece sonsuz bir sessizlik ve bir daha asla tam olarak kapanmayan bir yara kalmıştı geriye. Ve şimdi, aynı kader, aynı dipsiz sessizlik, Miraç'ın adıyla geri dönüyordu.

Son üç gün süren ağır operasyonlar ve yorgunlukla dolu bir ekip ile bir uçurum kenarında, canımdan ayrı kaldığım dokuz gün boyunca neler çekmiştim? Bir Tanrı bir de ben bilirdim. Kanımdan ayrı kaldığım on sene boyunca neler çekmiştim?

İşte, onu bir tek ben bilirdim.

Demir'in bana doğru yaklaştığını fark ettim. Ama sertçe bakıp yeniden Taçsız Kral'a baktım.

"Geri bas!"

Demir, ellerini havaya kaldırdı.

"Rauf sakın! Onu vurursan, onlardan bir farkın kalmayacak!"

Dudaklarımda bir tebessüm oluştu. Ne mutluluk ne de hüzün içindi. Yokluktan var olan bir simgeydi. İçimdeki Kraken'in yansımasıydı.

"Unuttunuz mu?" dedim, sesim buz kesmiş deniz gibi düz ve derin. "Ben zaten bir canavarım."

Silah patladı.

Patlama, yalnızca havayı değil, zamanın dokusunu da yırttı. Bir şey koptu, geri dönülemez biçimde.

Göğsümdeki kuş, artık kanat çırpmıyor; çılgınca, son bir kurtuluş umuduyla kafesin demirlerine çarpıyordu. Her vuruş, bedenimi bir sarsıntı gibi dolduruyor, kulaklarımdan içeri girip kafatasımın içinde yankılanıyordu. Silah, elimde birden bir ihanetin somut ağırlığına dönüştü. Metal, canlı bir şeymiş gibi soğukluğunu damarlarıma akıttı, parmaklarım onu tutmak istemedi, her şey ağırlaştı, yere düşüşü bir vazgeçişti, bir teslimiyetti.

Karşımda, Taçsız Kral sendeledi. Bir an için her şey dondu. Onun devrilen bedeni, bir zafer anıtının vakur çöküşü gibiydi; yavaş, kaçınılmaz, neredeyse güzeldi. Yere düşeceği o son milimetrede, arkasındaki perde aralandı. Barut dumanı ve hareketin bulanıklığı arasından, keskin bir siluet belirdi. Hareketsiz. Sessiz. Bir heykel kadar katı, bir hayal kadar imkânsız.

On yıllık bir ayrılığın, on yıllık bir özlemin ve on yıllık bir öfkenin üzerine inşa edilmiş bir bilgi, beynimin en karanlık odasından fırlayıp gözlerimin önüne çakıldı. Tanıdığım her şey o duruşta saklıydı: Omuzların hafif eğimi, başın o belli belirsiz açısı, gölgeler içinde bile seçilebilen o mutlak varlık hissi.

O, benim geçmişimin ta kendisiydi.

Rüyalarımın sınırlarında dolaşan, her hatırlayışımda biraz daha soluklaşan ama asla kaybolmayan o cevap, şimdi somut ve katı, o düşen bedenin tam arkasında duruyordu. Kurşun benim parmağımdan fırlayacaktı, evet, ama nişan alan, tetiği çeken, bu sahneyi kuran ve şimdi sonucunu soğuk bir ilgiyle izleyen güç, yine o'ydu. Zaman öyle bir büküldü ki, geçmişle şu an birbirine kaynadı. On yıl önce kaybettiğim her şey, bu dumanlı sahilin içinde, o siluetin ardında yeniden canlandı.

Sesler bana ulaşmıyordu artık. Uçurumun kenarında bekleyenlerin şaşkınlık çığlıkları, boğuk bir uğultudan farksızdı. Sanki kulağımın dibinde bir deniz kabuğu tutuyordum ve içindeki o uzak, derin gürültü, tüm dünyanın sesi olmuştu.

Dünya ikiye bölündü: Biri hareket, karmaşa ve gürültüden ibaret olan dış dünya; diğeri ise yalnızca o siluetin ve benim içimdeki kasırganın var olduğu, buz gibi, mükemmel bir sessizlikle kaplı iç dünyam.

Dokuz gün.

Dokuz gün, üç bin altı yüz elli güne eşitti.

Adımlarım beni götürdü. Nereye, bilmiyordum. Uçurum, anıların labirentlerine, geçmişin çıkmaz sokaklarına dönüşmüştü. Ayaklarımın altındaki zemin kaygandı, etten duvarlar nefes alıp veriyor gibiydi. Zamanın akışı durmuş, her şey bir resmin donuk parçaları gibi etrafımda asılı kalmıştı. Kendi ciğerlerimden gelen hırıltı, bu boşlukta yankılanan tek gerçeklikti; zihnimde kopan fırtınanın dışavurumuydu.

Sonra, durdum.

Ve gerçek, nihayet, bütün bulanıklığını kaybedip keskinleşti. Bütün o belirsiz siluetler, uzak bakışlar, hissedilen varlıklar ve ruhumu kemiren o kadim tanıdıklık hissi, birden somut bir forma büründü. Zamanın tortuları bir anda temizlendi, duman dağıldı. Geçmişin bütün hayaletleri tek bir bedende, tek bir yüzde cisimleşti. Gözlerimin önünde, tüm hikâyenin başladığı ve şimdi belki de biteceği noktada duruyordu.

Çünkü karşımda, silahı henüz dumanı tüten, yüzünde dokuz günlük bir planın tamamlanışının soğuk ifadesiyle dikilen kişi; on yıl önce kaybettiğimi sandığım, her şeyin sebebi ve şimdi her şeyin sonu olan kişiydi.

Arven Doruk Aslan'dı.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!