Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Remembrance, Balmorhea
Merdo, Psychedelic Anatolian Rock Cover
The Old Hags' Set: Lucy Cassidy, Ruidhleadh Cailleach, Tannas
To Leave, Shamrain
Shootout (Slowed+Reverb), Izzamuzzic
Çıkmaz Bir Sokakta, Semicenk
The Pull of the Sea, Colossal Trailer Music
Apocalypse, Alex From Space
Everything Is Romantic, Orchestra Club
Şeyhim Beni Işınla, Kaan Boşnak
At Sea, Pianza
🐙
Remembrance, Balmorhea
Benim kalbim neredeydi?
O, bir kas parçası değil, her sabah uyandığımda içimi dolduran ilk sıcaklıktı. Tüm savaşlarımın nedeni, tüm yenilgilerimin sonundaki tek umut ışığı, beni insan kılan o son, naif çekirdekti. Onu kaybetmek, sadece bir organı yitirmek değildi. İçimdeki tüm haritaları yakmak, tüm yıldızları söndürmek, geriye yalnızca karanlık ve dilsiz bir evren bırakmaktı.
O, benim kalbimdi.
Ve şimdi, göğsümde sadece delik, uğultulu, kanayan bir kapan vardı.
Yüzüme vuran soğuk ve şiddetli rüzgâr benim kim olduğumu ve neden burada olduğumu hatırlatıyordu. Parmaklarımın ucundaki her an bitmeye hazır olan sigaradan bir nefes çekip önümdeki uçuruma bıraktım. Rüzgârın akışına kendini bırakan izmarit, artık özgürdü.
Özgürlük.
Sahi neydi o?
"Rauf."
Sesini duyar duymaz gözlerimi kapadım. Dudaklarıma, tuzlu bir deniz rüzgârı gibi buruk bir tebessüm yapıştı. İçimde bir şey ısındı, karşımda duran boşluktan gelen soğuğa rağmen. Kalbimin sesi, sonunda kulaklarıma ulaşıyor gibiydi ama hâlâ eksikti.
Onsuz bir dünya... Sadece renksiz bir sahne, anlamsız bir gürültüydü.
Onsuz bir nefes... Ciğerlerimi yakan zehirli bir gazdı.
Onsuz bir gelecek... Sadece uzayan, karanlık, soğuk bir tüneldi.
Bunlar sadece kelimeler değildi. Onlar, kemiklerime işleyen bir donukluk, gözlerimi oyan bir körlük, kalbimin yerinde attığını hissettiğim çıplak, vahşi bir acıydı. Hissettiğim şey, ruhumdan bir parçanın, en canlı, en ışıklı parçanın sökülüp alınmasıydı. Bordo saçları, okyanus gözleri, bana biz dediği o sessiz, şömine aydınlığındaki an... Hepsi, bir bıçak darbesiyle kesilip alınmıştı. Geriye bırakılan, sadece kanayan, enfeksiyon kapmış bir yara iziydi.
"Kraken!"
Kulaklarıma çarpan ihanetin sesi, ruhumda zaten uyanık duran canavarın pençelerini bir kere daha derine geçirdi. Bir buz kütlesi gibi bedenimi saran soğuk, bu sefer dışarıya sızıyordu. Yavaşça, zaten tetikte bekleyen bir avcı gibi arkamı döndüm. Gözlerim karşımdaki yüzlerde gezinirken, bir çift mavi gözün elindeki namlu, yüreğimin ortasına nişan almıştı.
O sırada Demir, hareket etti.
"Kimse hareket etmesin! Vururum onu!"
Ya şu anda kendimi arkaya doğru uçuruma bıraksam, herkes mi vurulacaktı? Bedenimi sarmalayan rüzgârdan daha mı çok canlar yanacaktı? Belime sakladığım silahı çıkartıp tam karşıma hedef aldım. Kulağımı çınlatan kelimeleri duymuyordum. Gözlerimin odağındaki tek kişi de bana bakmıyordu.
O, ölmeliydi.
Zihnimde yirmi yaşımdaki Rauf, yüzünü bana döndü. Gözlerinde artık sadece geçmiş vardı. Acı vardı. Kayıp vardı. O Rauf, şimdi burada, bu kırık bedenin içinde mahsur kalmış bir halde bakıyordu.
Abim nerede?
Yirmili yaşlarımdan kalma bir yankıydı bu. Denizaltının kaybolduğu ilk gün, babamın omuzlarında ağlayarak sorduğum aynı soru. Cevap asla gelmemişti. Sadece sonsuz bir sessizlik ve bir daha asla tam olarak kapanmayan bir yara kalmıştı geriye. Ve şimdi, aynı kader, aynı dipsiz sessizlik, Miraç'ın adıyla geri dönüyordu.
"Rauf sakın! Onu vurursan, onlardan bir farkın kalmayacak!"
Dudaklarımda bir tebessüm oluştu. Ne mutluluk ne de hüzün içindi. Yokluktan var olan bir simgeydi. İçimdeki Kraken'in yansımasıydı.
"Unuttunuz mu?" dedim, sesim buz kesmiş deniz gibi düz ve derin. "Ben zaten bir canavarım."
Silah patladı.
8 Gün Önce
Merdo, Psychedelic Anatolian Rock Cover
Yazar, Ağzından
Kaderin eli, boş bir sayfaya dökülmek için bekleyen kelimeler kadar ağırdı. Her bir harf, yapılacak bir seçimin, söylenecek bir sözün, atılacak bir adımın taşıdığı sonsuz olasılığın ağırlığını barındırıyordu içinde. Sanki en ufak yanlış bir dokunuşuyla, her şeyi berbat edecekti.
Ve işte o dokunuş, sessiz bir sabahın ortasında geldi.
Hâkî yeşili bir Suv, içindeki Fırat'ı, Lerna'yı ve Aslı'yı sessiz bir telaşla taşıyordu şehrin sokaklarında. Arabanın arkasından, mesafeyi bir koruma refleksiyle açmaya çalışan Fırat'ın aksine, sürekli yaklaşan, kapalı kasalı bir kamyon takip ediyordu onları. O sıradan bir kamyon değildi. Kasasının kapalı, sessiz karanlığında Demir, Ali ve Pars'ın yanı sıra, çok daha değerli, kırılgan bir yükü de barındırıyordu.
Miraç'ın ev hediyesini.
Fırat, dikiz aynasından kamyona her baktığında hafifçe gülümsüyor, ardından dikkatini yola veriyordu. Ali'nin sürücü koltuğundaki neşeli pervasızlığına güvenemiyor, araya mesafe koymaya çalışıyor, ama Ali her seferinde o mesafeyi kapatıp tamponuna yapışıyordu. Bir trafik ışığına yaklaştıklarında, öndeki aracın yavaşlamasıyla Ali de fren yaptı ve bu sefer, beklenmedik bir özenle, tam olması gerektiği gibi durdu. Bu ışık, Miraç ve Rauf'un mahallesine varmadan önceki son ışıktı. Sıradan bir duraksamanın eşiği.
Lerna, Fırat'a döndü. Fırat'ın gözleri ışığın kırmızısına kilitlenmişti, ama Lerna'yı da görüyordu.
"Ne oldu?" diye sordu Fırat, sesi sakin ama içinde bir telkin vardı. Lerna, dudaklarını büzdü. Kaşlarını çatarak, düşünceli bir ifadeyle ışığa baktı. Kırmızı ışık, gözlerinde endişeli bir yansıma gibiydi.
"Miraç'lar dışarı çıktı mı acaba?" diye mırıldandı.
Fırat, ışığın sarıya döndüğünü görüp arabayı hafifçe hareket ettirirken omuz silkti.
"Demir, Rauf'u aramış. İkna edip aşağı indir falan demiş." Göz ucuyla Lerna'ya baktı. "İnmişlerdir herhalde."
Fırat önüne bakarken derin, içgüdüsel bir nefes aldı. Bir an tereddüt etti, sonra cebinden çıkardığı tesbihini parmaklarına doladı. Avucunu vites koluna yasladı, boncuklar parmakları arasında kayarken gözleri yolu tarıyordu. Tam o sırada, gökyüzünde sola doğru ani bir hareketle havalanan bir kuş sürüsü dikkatini çekti. Parmakları aniden gevşedi ve tesbih, boncuk boncuk, vites boşluğuna dağılıp düştü.
"Aa, tesbihin koptu," dedi Lerna, şaşkın. "Nasıl koptu ki çok mu sıktın?"
Fırat, dağılan boncuklara ve sonra Lerna'ya bakmak için başını çevirdiği o salise içinde, dışarıdan gelen keskin, silah sesi duyuldu.
Araba, tam da tesbihin dağıldığı anda yavaşladığı için sokak başında neredeyse durmuştu. Fırat'ın bakışları anında Lerna'nın arkasındaki arka cama kilitlendi. Gördüğü manzara, zihnini dondurdu. Rauf, yerden kalkmaya çalışıyordu. Ve Miraç, maskeli bir adamın omzunda, cansız bir yük gibi sallanıyor, siyah, plakasız bir sedana doğru taşınıyordu.
Tüm düşünce, tüm plan, tüm kader o an buharlaştı. Fırat'ın sol eli, kapı kolunu buldu ve bedeni düşünmeden harekete geçti. Kapıyı ittirdi, dışarı atladı.
Arkadaki kamyonda, Fırat'ın duran aracına çarpmamak için yavaşlayan Ali, yanlışlıkla aracı stop ettirmişti. Yanındaki Demir ona sitemkâr bir gülümsemeyle bakıyordu ki silah sesi her şeyi kesip attı. Üç adam da aynı anda irkildi. Ali, Fırat'ın arabadan fırladığını görür görmez kapıyı açıp dışarı atladı ve hiç duraksamadan koşmaya başladı. Pars, diğer kapıdan fırladı. Demir, bir anlık şokun ardından, içgüdüleriyle hareket ederek en son atladı.
Pars, koşarken gözü Rauf'un sırt üstü yere serilmek üzere olan bedenine takıldı. "Rauf!" diye bağırdı, sesi çığlıkla karışık bir uyarıydı. Ama Fırat, Ali ve Demir, bir saniye bile durmadı. Yerdeki komutanlarının yanından, gözleri kaçırılan arabaya, kaçırılan Miraç'a dikilmiş halde fırladı geçtiler.
"Lan, Miraç'ı kaçırıyorlar!" Fırat'ın kükreyişi havada kaldı. Adımlarını hızlandırdı, kaçan sedanın arka kapısına uzanmaya çalıştı. Tam tutacakken araba aniden ileri fırladı. Fırat, yere doğru sendeledi, ama dengeyi bulup yeniden toparlandı. Artık çok geçti. Araba, bir hayalet gibi sokaktan kayboluyordu.
O sırada Pars, kayarak Rauf'un yanına çöktü. Onu omuzlarından tutup kendine doğru çekti, gövdesini dizlerine yasladı. Gözleri, Rauf'un mavi tişörtünün üzerinde hızla yayılan, koyu, ıslak bir lekeyi buldu. Kandan başka bir şey değildi. "Rauf vurulmuş!" diye haykırdı, sağ elini yaraya bastırırken başını kaldırıp Ali'ye baktı. "Ali! Ambulans!"
Ali ve Demir, Pars'ın çığlığını duyunca koşularını kesti ve korkuyla karışık bir panikle geriye, Rauf'un yanına döndüler. Pars'ın yanındaki Aslı'nın elleri titriyordu. Telefonunu çıkardı, parmakları ekranda otomatik bir hızla hareket etti. Telefonu kulağına götürdüğünde sesi titrek ama netti, bir operasyon merkezinin soğuk disipliniyle kesişiyordu;
"Neco! Birimlere haber geç! Siyah sedan! Duydun mu? Siyah, mat sedan, plakasız! Bütün giriş çıkışları durdurun! Yüzbaşı Miraç Gökçe kaçırıldı! Anlaşıldı mı?!"
Emirlerini yağdırıp kapattı. Lerna'ya baktı. Lerna, şok içinde yere çömelmiş, ellerini saçlarının arasına dalmış, nefes almakta güçlük çekiyordu. Aslı, onun yanına çöktü, ellerini tutmaya çalıştı.
"Lerna, bana bak. Sakin olman lazım. Nefes al."
Lerna, gözlerini Aslı'ya çevirdi. Gözünden, şokun buzlarını kıran ilk yaş damlası süzüldü aşağı. "Miraç?" diye fısıldadı. Ardından vurulmuş Rauf'a baktı. Rauf, dudaklarından 'Miraç,' ismini düşürmüyordu. Gözlerini kapattı ve yüzünü buruşturdu. Gözlerinden akan yaşlarla kafasını iki yana salladı.
Fırat, Ali ve Demir, Rauf'un başında toplanmışlardı. Pars'ın eli kan içindeydi.
"Nerede kaldı bu ambulans?!" diye bağırdı Pars, çaresizliğin öfkesiyle. Fırat, ellerini saçlarının arasına sokup sıkıca çekti. Gözlerini kapadı, açtı. İçinden gelen küfür, boğuk ve acı doluydu;
"Sikeyim! Sikeyim böyle işi!"
Sonra, ani bir kararla yeniden harekete geçti. Dizlerinin üzerine çöktü, Rauf'u, Pars'ın kucağından aldı.
"Bekleyemeyiz! Hastaneye biz götüreceğiz! "
Pars anladı, arkasından destek verdi. Fırat, Rauf'u sırtına aldı, ağırlığı omuzlarında hissederken hızla Suv'a doğru yürümeye başladı. "Kızlar arabaya!" diye bağırdı geriye. Demir, kızları hızla arabaya yönlendirirken Pars, Fırat'a yardım ediyordu. Arabanın arka kapağı açıldı. Fırat ve Pars, Rauf'u mümkün olduğunca nazik ama acil bir çabayla arka koltuğa yatırdılar. Başı yana düştü, yüzü solgun, dudakları hafifçe aralanmıştı.
Fırat, bir an Rauf'un göğsünün zorlukla inip kalktığını gördü ve içi burkuldu. Hızla yan kapıdan atlayıp sürücü koltuğuna geçti. Pars, kanayan yaranın yanına, Rauf'un başucuna yerleşti. Lerna, ön koltuğa sanki bir rüyadaymış gibi oturdu. Aslı da Pars'ın yanına, kapıya sıkıştı. Ali ile Demir ise kamyonete doğru koşuyorlardı.
İki araç da artık ambulans değil, bir savaş alanından çıkarılan yaralıyı taşıyan, zamanla yarışan cenaze arabaları gibiydi. Fırat, kontağı çevirirken aynadan arka koltuğa baktı. Pars, siyah tişörtünün üzerindeki beyaz oduncu gömleğini çıkarıp buruşturmuş, Rauf'un mavi tişörtünün üzerindeki koyu, ıslak lekeye, tam göğsünün sol üst tarafına, baskı uygulamaya başlamıştı. Beyaz kumaş, anında kıpkırmızı kesildi.
"Daha hızlı abi, daha hızlı!" Pars'ın sesi titrek ama aciliyetle doluydu. Gözleri Fırat'ın omzuna dikilmiş, elindeki baskıyı gevşetmiyordu.
Fırat, cevap vermedi. Sadece ayağını gaz pedalına sonuna kadar gömdü. Motor homurdandı, lastikler asfaltta hafif bir çığlık attı ve araba bir ok gibi fırladı. Vitesi büyüttü, devir göstere tırmandı. Şehrin sokakları, bir bulanık şerit gibi yanlarından akıp geçiyordu. Kırmızı ışıklar, tehlikeli sollamalar, korna sesleri... Hepsi, arka koltuktaki nefes alışverişten daha önemsizdi. Fırat'ın tek odak noktası, ön camdan görünen yol ve kulaklarının arkasındaki, Pars'ın her saniye tekrarladığı "Hadi, hadi!" nidalarıydı.
Nihayet, şehrin ana hastanelerinden birinin acil servis girişinin sarı tabelaları göründü. Fırat, direksiyonu sertçe kırarak, acil giriş rampasına doğru savurdu. Araba, lastikleri gıcırdatarak, "ACİL" yazan parlak tabelanın altında, tam kapıların önünde durdu. Durma anındaki sarsıntıyla Rauf'un bedeni hafifçe sallandı.
Fırat, kapıyı ittirdi ve dışarı atladı. "Sedye! Bir yaralı var! Koşun!" diye bağırdı, sesi hastane duvarlarında yankılandı. Pars de kapıyı itti. Elleri, kolları, gömleği kan içindeydi. Baskıyı hâlâ sürdürüyordu. O anda, cam kapılar otomatik olarak açıldı. İçeriden, beyaz önlüklü ve yeşil tulumlu personel, tekerlekli bir sedyeyle dışarı fırladı. Bir hemşire, bir doktor, iki hasta bakıcı. Hareketleri hızlı ve koordineydi.
Pars ve Fırat, Rauf'u nazikçe ama çabucak arabanın arka koltuğundan çıkarıp açık sedyenin üzerine yatırdılar. Hemşire hemen Rauf'un boynunu stabilize etti, diğeri damar yolu açmak için kolunu hazırlıyordu. Doktor, Pars'ın baskı yaptığı kanlı bezi kaldırıp yaraya hızlıca baktı, yüzünde profesyonel bir ciddiyet vardı.
"Hemen ameliyathaneye! Acil travma!" diye bağırdı ve sedye, personelin çevik adımlarıyla, Fırat'ın boğuk sesinin, Lerna'nın iç çekişinin ve Aslı'nın dua mırıltılarının arasında, otomatik kapılardan içeriye, hastanenin steril, acil dünyasına doğru kayıp gitti.
Kapılar arkalarından kapandı. Dışarıda, Fırat, Pars, Lerna ve Aslı öylece kaldılar. Arabaların motorları hâlâ çalışıyordu. Ama onlar için zaman donmuştu. Sonra, lastiklerin asfaltta çığlık atarak durduğu bir sesle bu donuk an bölündü. Ali, kamyonetin kapısını açmış, yere atlıyordu. Arkasından Demir. İkisinin de yüzünde koşudan ve korkudan ter vardı. Doğrudan Fırat'ın yanına geldiler.
"Fırat," diye soluk soluğa sordu Demir, gözleri Fırat'ın yüzünde bir karar, bir emir arıyordu. "Ne yapacağız?"
Fırat, yavaşça başını çevirdi. Yüzündeki ifade, sertleşmiş şokun ve kaynayan bir öfkenin tehlikeli karışımıydı. Gözleri buz gibiydi, ama altında volkan patlamaya hazırlanıyor gibiydi. Lerna'ya, Aslı'ya, sonra ellerindeki kana baktı. Sonra, Demir'in gözlerinin içine dikti bakışlarını.
"Siz," dedi, sesi alçak, kontrol edilmeye çalışılan bir gürleme gibi, "hemen Aydın Binbaşıyı arayın. Durumu net ve kısa şekilde haber verin. Rauf komutan vuruldu, hastanede. Miraç komutan kaçırıldı. Koordinatlar ve araç bilgisi Aslı'da. Tüm birimler alarma geçmeli."
Bir an durdu, nefesini topladı. Sonra, daha ağır, daha kişisel bir yükü omuzlarına alır gibi devam etti, "Ben... İlhan Gökçe'yi arayacağım." Miraç'ın babasının adını söylerken sesi bir an için gerginleşti. Bir babanın dünyasını yıkacak o telefonu kim yapmak isterdi?
Ali ve Demir, bir an için bakıştılar, sonra aynı anda başlarını salladılar. "Anlaşıldı, abi." Demir cebinden telefonunu çıkarırken, Ali de Aslı'ya dönüp koordinatları ve araç bilgilerini almaya hazırlanıyordu.
Fırat, cebinden telefonunu çıkardı. Ekranındaki parmak izleri, kan lekesiyle bulanıklaşmıştı. İlhan Gökçe'nin numarasını bulurken, gözü cam kapılara takıldı. O kapıların ardında, bir hayat mücadele ediyordu ve bu sefer Miraç'ı korumak için vurulmuştu. Elindeki telefon ise, bir diğerinin kaybının haberini verecekti.
Kaderin eli, o boş sayfaya düşmüştü işte.
Mürekkep, kan kırmızısıydı.
The Old Hags' Set: Lucy Cassidy, Ruidhleadh Cailleach, Tannas
25 Şubat 2014 - Hebridler, İskoçya
Rauf Aslan, Ağzından
"Slàinte!"
Dört kulplu bardak, dört kuvvetli kolun itişiyle tam masanın üstündeki boşlukta, tahta bir çınlayışla birleşti. Tokuşma o kadar sertti ki, Bill'in birasının koyu amber rengi sıvısı, bardağın ağzından fırlayan bir dalga halinde masanın pürüzlü yüzeyine aktı. Damlalar, biri büyükçe bir gölcük oluşturarak, benim serçe parmağıma ve bileğime doğru ilerledi. Serinliği, derimin üzerinde kayarak yayıldı, yapışkan bir iz bıraktı. Yüzümü buruşturdum.
"İğğğ! A amadain! Do bheul, chan e mo làmh!" diye seslendim Bill'e bakarak. (Sakar herif! Ağzına dökeceksin, elime değil!)
Arkadaşlarımın yükselen, boğuk kahkahaları arasında, cevap olarak başımı iki yana sallayıp bardağı dudaklarıma götürdüm. İlk yudum, dilimin üzerinde acımtırak bir patlama yarattı, ardından maltın derin, ısıtan sıcaklığı boğazımdan aşağı süzüldü. Bardağı bırakıp gözlerimi kaldırıp mekâna daldım.
Hava, taş zeminden sızan nem, yüzyıllık meşe dumanı, deri koltukların ter kokusu ve her şeyin üzerini sarmalayan, tatlımsı bir bira mayası kokusuyla doluydu. Duvarlar, tonları zamanla solmuş bir yağlıboya tablosu gibiydi. Koyu yeşil, bordo, toprak renkleri hakimdi. Çatlak çerçeveler içinde, bıyıklı, ciddi yüzlü balıkçılar ve üniformaları solmuş askerler, sisli bir geçmişten bana bakıyordu. Karşı duvardaki devasa şöminenin üstü, tuhaf şekilli deniz kabukları, yırtık ağ parçaları ve paslı at nallarıyla doluydu.
Bar tezgâhı, parlak bakır aksanlarıyla koyu bir ceviz ağacından yapılmıştı ve arkasında, aynalı dev viski dolabı, yüzlerce farklı kehribar, bal ve ateş rengi şişeyi bir hazine gibi sergiliyordu. Işık, kristal kadehlerden yansıyarak duvarda sıcak, dans eden ışık huzmeleri oluşturuyordu. Diğer masalardan yükselen konuşmalar, kahkahalar, tartışmalar, tek tek ayırt edilemeyecek şekilde birbirine karışıp taş tavanın kalın ahşap kirişlerine çarpıyor, oradan da yankılanarak aşağıya, insanların üzerine ılık, canlı bir battaniye gibi iniyordu. Ses, burada somut bir şeydi; dokunulabilirdi.
Bu atmosferden sıyrılıp masamıza döndüm. Eòghann, yanımdaki sandalyeden hafifçe bana doğru yaslandı. Kolunu omzuma attı, birasını savurmasın diye dikkatle tutuyordu. Gözleri, şömine ateşinin en derin turuncusuna çalan bir kehribar rengiydi. İçinde, kaçınılmaz vedanın gölgesi vardı.
"Nach b' fheàrr nam biodh tu air fuireach beagan nas fhaide?" diye sordu, sesi yumuşak ama ciddiydi. "Nuair a thilleas tu dhan Tuirc, an e òrdughan a bheir thu dha na daoine sin a thuirt thu?" (Keşke biraz daha kalsaydın? Türkiye'ye döndüğünde, bahsettiğin o insanlara emir mi vereceksin?)
Burukça gülümsedim. O insanlara yalnızca emir vermeyecektim. Onlarla birlikte olacak, onların nefes alışına tanık olacak, aynı toprakta, aynı korkunun gölgesinde, birbirimize siper olacaktık. Kafamı iki yana salladım, bakışlarımı bardağımın içindeki altın girdaplara daldırdım.
"Òrdughan..." diye mırıldandım. Emirler... "Chan eil am facal sin gu leòr an-còmhnaidh." Bu kelime her zaman yeterli olmaz. "Bidh mi nam sheasamh còmhla riutha. Onlarla dururum. Air an aon talamh. Aynı toprakta. Fon aon eagal." Aynı korkunun altında.
Sonunda başımı kaldırdım, onun kehribar gözlerine baktım.
"Seadh," dedim, sakince. "Bheir mi òrdughan. Ach an toiseach, bidh mi leotha." (Evet, emir vereceğim. Ama önce, onların yanında olacağım.)
Bill, başını iki yana sallayarak, sakallı yüzünde yumuşak, babacan bir ifadeyle omzuma sağlam bir vuruş indirdi.
"Agus is Kraken a bhios ort," dedi, gözlerinde bir şimşek çakarak. Ellerini havaya kaldırıp gürledi: "Uilebheist nan cuantan!" (Ve adın Kraken olacak! Denizlerin canavarı!)
Kahkahalar masamızı yeniden sarstı. Evet, Bill'in sayesinde öyle olacaktı. Gölcük'teki o soğuk, metalik koridorlarda, Sualtı Akreplerinin arasında, bana öyle diyeceklerdi. Ama şu an, bu sıcaklığın içinde, bu isim bile bir özlem gibi geliyordu. Bu gece ilk doğum günü hediyem, bana Bill'in bir lakap bulmasıydı.
Yeniden omzuma vurulan bir elle irkilerek gözlerimi biradan ayırıp Ian'a baktım. Ian'ın yüzü, içten bir kahkahayla kızarmıştı, gözleri şömineden çalınmış kıvılcımlar gibi ışıl ışıldı.
"Thigibh air adhart, a chàirdean!" diye gürledi, Bill ile Eòghann'a bakarak. "'S e a cho-là-breith a th' ann an-diugh! Chan eil fhios cuin a chì sinn e a-rithist!" (Hadi ama çocuklar! Bugün onun doğum günü! Onu bir daha ne zaman göreceğimizi bilmiyoruz!)
Gözlerini kırgın bir şekilde, ama şefkatle kıstı ve ardından bana döndü. Parmak ucuyla masadaki biranın yayıldığı, hafifçe buharlaşan gölcüğü işaret etti.
"A Ruafaidh, a charaid! Latha breith sona dhut! An do rinn thu do mhiann air cailleach-oidhche sam bith?" (Rauf, dostum! İyi ki doğdun! Gece yarısı cadısına bir dilek tuttun mu?)
Sorusu, şömineden yükselen duman gibi, loş ışığın içinde asılı kaldı. Bir an için, Pub'ın tüm uğultusu, kokuları, odak noktam Ian'ın bana bakan hem bilge hem de merak dolu bakışlarına kaydı. Çenesiyle masanın üstünü, bira gölgesini işaret etti.
Masaya, o yayılan sıvıya baktım. Işıklar onun yüzeyinde kırılıyor, tavandan sarkan tek bir lambanın turuncu ışığını, masanın üzerinde bordo, dalgalanan bir hayalete dönüştürüyordu. Gözlerim, ağır ağır, o ışığın kaynağını aramak için yukarı, tavana doğru yükseldi.
Tavanın koyu meşe kirişlerine, sağlam, demir çivilerle tutturulmuştu. Bir gemi pruvasından sökülüp getirilmiş gibiydi; ahşabı çatlak, deniz tuzuyla aşındığı için soluk ve pürüzlüydü. Kollarını, kıvrılan ahtapot dokunaçları sarmalamıştı. Ve hemen üstümde, gözleri boş oyuklar olmasına rağmen, bana bakıyor gibiydi.
Ian'ın sesi, sanki çok uzaklardan, bir sisin içinden geliyordu: "Seo a' chailleach-uisge. A' mhaighdeann-mhara." (Bu, su cadısı. Denizkızı.)
Bir denizkızı. Kavisli bedeni, bir dalganın köpüğünde donup kalmışçasına aşağıya sarkıyordu. Aşağıya doğru dökülen, oymalı bordo saçları, şömine ışığını öyle bir yakalıyordu ki, sanki canlıymış, sıcak kan dolaşıyormuş gibi içimi bir ısıyla doldurup parlattı. Cevap, dilimin ucundaydı, bu eski taş duvarların arasında, bu altın sıvıların ve sadık bakışların üstünde, o ahşap yaratığın gölgesinde şekilleniyordu.
Ian'a bakıp sırıttım.
"Rinn mi miann," dedim, sesim yumuşak ama kesindi. (Bir dilek tuttum.)
Sözlerim havada, bira buharıyla karışık bir şekilde asılı kaldı. Ardından omzumu silktim. Gözlerimi yeniden mekânın loş labirentinde dolaştırdım. Islak tahta zemin, şömine ateşinin titrek ışığını yalıyor, uzun, karanlık gölgeler doğuruyordu. Duvarlardaki fotoğraflardaki gözler, sanki bu anı izliyor gibiydi. Sonra, bakışım tezgâhın ucuna, orada tek başına oturan siluete takıldı.
Saçları sapsarıydı. Hasat edilmiş bir buğday tarlasının, son güneş ışığıyla yıkanmış hali gibiydi; şömineden fırlayan bir alevin anlık dokunuşuyla ateş rengine bürünmüştü. Sırtı dönüktü, incecik bir viski kadehi parmaklarının arasında asılıydı, diğer eli ise cildi solmuş bir kitabın sayfalarında geziyordu. Duruşunda bir dalgınlık, bir uzaklık vardı. Kalabalığın ortasında, etrafındaki tüm seslerden, kahkahalardan ve buğulu camlardan sızan soğuktan izole olmuş, kendi adasında oturuyor gibiydi.
Masama döndüm. Ian'ın meraklı, Eòghann'ın düşünceli, Bill'in eğlenceli bakışları bana dikilmişti.
"Feumaidh mi ur briseadh, a chàirdean," dedim, ayağa kalkarken. Dudaklarımda beliren gülümseme, içimde kabaran kararlılığın bir yansımasıydı. "Airson mo mhiann a' coileanadh." (Sizden ayrılmam gerek, dostlar. Dileğimin gerçekleşmesi için.)
Onların şaşkın bakışları ve Ian'ın peşimden attığı, yarı alaycı, yarı kederli "Neo-onarach!" (Şerefsiz!) çıkışı sırtımda kaldı. Tavanın altından, o ahşap denizkızının, su cadısının tam altından geçtim. Sanki onun boş gözleri ensemde, omurgamda bir ürperti bırakarak takip ediyordu. Soğuk, hayali bir esinti, terli tenimi okşadı. Kadına doğru ilerledim. O sarılık, o buğday rengi... Rus olmalıydı. Bu puslu limanda demirleyen gemilerden birinden inmiş olabilirdi.
Yanına yaklaştım, sesimi yumuşak, ama kulak verecek kadar net bir tonda ayarladım. "Izvinite, mozhet, ya mogu prisyest?" (Affedersiniz, oturabilir miyim?)
Hiç kıpırdamadı. Sayfayı çevirdi, parmağı bir sonraki satırın başında durdu. Belki duymamıştı, belki de duymazdan gelmeyi seçmişti. Bir adım daha yaklaştım, bu sefer İngilizceye geçtim, samimiyetle, "Excuse me. Mind if I join you? It's my birthday, and I've just made a wish that involved a bit of courage."
Yine hareket yoktu. Sadece, kitabındaki aynı satıra dalmış, orada kaybolmuş gibiydi. Sırtındaki dik duruş ve omuzlarındaki gerginlik, görünmez bir duvar örüyor, "uzak dur" diye haykırıyordu. Yanılmış olabilirdim. Belki de bu toprakların insanıydı, sadece saç rengi aldatıcıydı. Derin bir nefes aldım. Ciğerlerime, bu taş binanın, yüzyıllık ahşabın ve tuzlu havanın kokusu doldu. Sonra, sesime, bu topraklara ait olduğunu iddia edebileceğim tek şeyi, o kadim dilin tınısını kattım. Hafifçe, neredeyse bir ninniyi mırıldanır gibi;
"Gabhaibh mo leisgeul. A bheil an t-àite seo saor?" (Affedersiniz. Burası boş mu?)
O an oldu.
Kadın, kitabının sayfasını çeviren elini durdurdu. Zaman yavaşlamış gibiydi. Yavaşça, çok yavaşça başını çevirdi. Gözleri, bu adaların sisli sabahlarında ıslanan yosunların, derin çam ormanlarının yeşilini taşıyordu. İçinde şaşkınlık vardı, beklenmedik bir şeyle karşılaşmanın şaşkınlığı. Ardından gelen bir merak kıvılcımı. Ve en derinde, uzak, çok uzak bir yerden gelmiş, buraya ait değilmiş gibi bir ifade. Dudağının kenarında, neredeyse sezilemeyecek ince bir titreme belirdi, bir an için bir kelimeye, bir gülümsemeye mi dönüşecek diye bekledim. Hafifçe, yalnızca zarif bir baş hareketiyle, yanındaki boş sandalyeyi işaret etti.
Oturdum. Ona bakmaya devam ettim.
Bir süre, aramızda sadece şömineden yükselen odunun çıtırtıları, uzak masalardan süzülüp gelen boğuk kahkahalar ve nefes alışverişimizin sessiz müziği vardı. Gözleri yüzümde geziniyordu; alnıma dökülen saçları, gözlerimin çevresindeki kırışıklıkları, ağzımın köşesindeki ifadeyi okuyor, sanki beni anlamak için sayfalar çeviriyor gibiydi. Sesi beklediğimden daha sıcak çıktı; alçak, tane tane, Hebridler'in hafif melodik aksanıyla yuvarlanan bir Galce'yle;
"Cò às a tha thu?" (Nerelisin?)
Cevap vermeden önce bardağımdan bir yudum aldım. Bira artık ılımıştı, yavanlaşmaya başlamıştı, ama yine de ağzımı meşgul etmek, bir an kazanmak için gerekli hissettirdi.
"Rugadh mi ann an Ankara," dedim. (Ankara'da doğdum.)
Durumu gözlemledi. İnce, sarı kaşları hafifçe kalktı, alnında hafif bir kırışıklık belirdi.
"Ach chan eil thu coltach ri... " (Ama sen... gibi görünmüyorsun...) Cümlesini bitirmedi, kelimeler havada bıraktı boşluğu.
Gülümsedim. Bu tepkiye, bu tamamlanmamış cümleye aşına olmuştum.
"Mo sheanair. Agus mo mhàthair cuideachd. Bha iad às an eilean seo. 'S ann orra a fhuair mi an cànan seo," diye açıkladım sakin bir tonla. (Dedem. Ve annem de. Onlar bu adalıydılar. Bu dili onlardan öğrendim.)
Bu sefer, gözlerindeki şaşkınlık eridi, yerini daha keskin, daha derin bir ilgi aldı. Bir anlam, bir bağlantı kurmuştu. Başıyla, yavaş ve tek bir hareketle onayladı. Ardından, parmağını viski kadehinin kristal ağzında dairesel hareketlerle dolaştırarak, sıradaki, kaçınılmaz soruyu sordu;
"Dè an t-ainm a th' ort?" (Adın ne?)
"Rauf Aslan," dedim. İsmim, o dumanlı, tanıdık havada tuhaf ve yabancı bir çınlamayla düştü aramıza, taş duvarlara çarpıp geri döndü. "Agus cò thusa?" (Ya sen?)
Bir anlık tereddüt. Soluk kirpikleri bir kez açılıp kapandı. Sonra, dudakları hafifçe aralandı. Sesi, yumuşak ama arkasında klanının, topraklarının yükünü taşıyan net bir gururla çıktı;
"Fiona. Fiona Chaimbeul."
Fiona Campbell.
İsmi, zihnimde yüz yıllık bir viski gibi dağıldı; toprağa, tarihe ve bir aidiyete dair bir tat bıraktı.
Saatler, eriyen bir mumun balmumu gibi, sıcaklık ve karanlık içinde aktı.
Onun odasının dar penceresinden, limanın sakin sularında titreşen sokak lambalarının yansımaları görünüyordu. Zihnim, tatmin olmuş bedenimden çok daha yorgundu. İçimde, geçici bir dolgunluğun ağırlığı, kaslarımda ise yoğun bir fizikselliğin ardından gelen gevşeklik vardı. Ama gözlerim, pencerenin ötesindeki karanlık su kütlesini, ufuk çizgisini takip ediyordu. Gecenin büyüsü, şafağın ilk gri ipuçlarıyla birlikte yavaş yavaş çözülüyor, gerçeklik soğuk damlalar halinde içime sızıyordu.
Arkamda, yatakta bir kıpırtı oldu. Hafif bir inilti, çarşafların tenine sürtünürken çıkardığı hışırtı. Uyanıyor muydu? Dönüp bakmadım. Bakışlarım, limanın dingin sularında, sabah sisinin çoktan çekilmeye başladığı, belirsiz ufuk çizgisinde asılı kaldı. Parmağımın arasında yanan sigaranın dumanı, soğuk camın yüzeyinde bir hayalet gibi, sessizce dans ediyordu. Arkamdaki hışırtı kesildi, yerini düzenli, derin ve yalnız bir uykuya dalmış birine ait nefes alışverişine bıraktı.
Bu gece bir dilek tutmuştum.
Ama şimdi anlıyordum. Dileğimi, bir yabancıya, bir kadına değil; bir sembole tutmuştum. Ve semboller, asla masumane cevap vermezdi; daima tehlikeli, öngörülemez biçimlerde tezahür ederlerdi. Fiona, sadece gecelik bir zevkti. Devamında ne olacağını bilmiyordum. Beni, bu gece, bu yolculuğa çağıran, tavanın derinliklerinden bana bakan o boş gözlerdi.
O, bu toprakların, bu denizlerin söylencesiydi.
Deniz kızı.
Dileğim, oydu.
5 Gün Önce
To Leave, Shamrain
Rauf Aslan, Ağzından
Her canlı, doğduğu andan itibaren ona biçilmiş kader ile yaşamaya başlar. İlk başlarda adını koymazsın belki ama her adımında, her nefes alışında seninledir. Hayat, bu gölgeyle yapılan bir uzlaşma, belki de gizli bir danstır. İnsan, ne olacağını asla bilemez.
Gelecek, sisler içinde, bulanık ve ulaşılmazdır. Ama önüne serilen her yol ayrımında, her 'evet' veya 'hayır' kelimeleriyle, o sisin içinde bir iz bırakırsın. Yaptığın her seçim, sana ait olduğunu sandığın anları dokur. Değiştirdiğini, yön verdiğini düşünürsün. Oysa belki de sadece, çoktan yazılmış olan hikâyenin satırlarını, kendi mürekkebinle ve kendi hızınla dolduruyorsundur. Kader, sana verilmiş boş bir sayfa değil, üzerine doğduğun bir metindir. Ve sen, hayatın boyunca, onu yalnızca okumaya çalışırsın.
Ben, metnimi okumuştum. Satırların ağırlığını omuzlarımda, noktaların keskin dönemeçlerini içimde hissetmiştim. Bana sunulan ya da sunulmayan imkânların ortasında, yazgımın gidişatına karar verdim.
Sualtı Taarruz Komandosu oldum.
Abimin üzerinde, her dikişi bir onur nişanesi gibi duran o lacivert üniformanın aynısını, bir gün kendi omuzlarımda da gördüm. O kumaş, artık benim derimi, benim kaderimi de sarmalıyordu. Bu seçim, metnimdeki bir sonraki, belirlenmiş paragrafa geçişimdi.
Abim ise, farklı bir yol seçmişti.
O, elindeki metni pasifçe okumak, satır aralarında kaybolmakla yetinmedi. Kalemi, cesurca eline aldı ve mürekkebi kurumamış sayfaları, kendi istediği biçimde, kendi aklının ışığında yeniden yazmayı seçti. Yıllar süren titiz araştırmaları, sayısız harita ve eski metinle dolu geçmiş geceleri, denizin dipsiz karanlığına dalan sınırsız merakıyla hareket etti.
O, sadece kendisine değil, belki de hepimize, hatta daha ötesine biçilmiş o gizemli kaderi bulmaya, onun şifrelerini çözmeye ve nihayetinde, onu dönüştürmeye çalışmıştı. Ben derinliklere silahımla daldım; o ise, bilgisiyle. Ama şunu unutmuştu: Kaderi dönüştürmek isterken, dönüşenin kendisi olabileceğini.
Çünkü kader denen metin, sadece zekayla ya da iradeyle yeniden yazılmazdı. Onun mürekkebi, çok daha koyu, çok daha yapışkandı. Tarihin, kanın, toprağın ve yitip gitmiş fısıltıların mürekkebiyle yazılmıştı. Onu değiştirmeye kalkışan herkes, önce o sayfaların ağırlığı altında ezilmeyi, mürekkebin elini, zihnini, ruhunu boyamasını göze almalıydı.
Ve şimdi bende, o kaderi silmek üzereydim.
Titreyen ellerimle kavradığım benzin bidonunu, odanın her yerinde gezdiriyordum. Benzinin ağır, keskin kokusu burnumu yaktı, zihnimi bulandırdı. Ama hareketlerim mekanik ve hızlıydı. Adeta başka biri tarafından yönlendiriliyordum. Sıvı, küçük bir şelale gibi, Arven'in çalışma masasının üzerine, eski parşömenlerin, çizilmiş haritaların üzerine aktı. Sayfalar hemen şeffaflaştı, mürekkep dağılıp yok oldu, sanki yazılan hiçbir şey aslında orada değilmiş gibi. Halının üzerine, raflardan sarkan kitapların üzerine, her yere.
Her damla, yılların emeğini, sayısız geceyi, tüm o umut ve takıntıyı sessizce içine çekip yok ediyordu. Benzinin kokusu artık sadece bir koku değil, bir vasiyet, bir yok oluş ilanıydı.
Her damla, abimi benden, bizi birbirimizden, geçmişi gelecekten koparan o lanetli kaderi yok ediyordu.
Bidondaki son damlaları da odadan çıkarırken, koridora, ahşap merdivenlere, anılarımızın olduğu salona akıttım. Sıvı, bir hayalet gibi evin içinde iz bırakarak ilerliyordu. Evin ön kapısından dışarı, keskin gece havasına adım attığımda bir an durdum. Sırtımı dönüp, arka planda loş görünen pencere çerçevelerine, kapının şekline baktım.
Kulaklarıma, duvarların içinden sızan bir ses doldu: Arven'in kahkahası, taşkın, gür, hayat dolu. Annemin, mutfaktan, "Rauf, gel artık!" diye seslenişi. Babamın, gazetenin arkasından gelen, mırıltıya karışmış memnun gülümsemesi... Bu sesler, bu anılar, parmak uçlarımdan kalbime doğru yayılan elektrik gibi büyüdü, her bir sinirimi titretti. Bu ev, bir zamanlar bir yuva idi.
Şimdi ise sadece bir boşluk.
O kocaman boşluk, tıpkı kalbimin derinliklerindeki dipsiz karanlık gibiydi; geniş, soğuk ve yankılanan. İçinde yiten her şeyin sessiz çığlıklarıyla doluydu. O boşluğu, bir kapana çevirdim. Birini sevmek kadar zor, sevdiğimde ise çıkartamayacağım kadar güçlü olacaktı.
Benzin bidonunu, çimenlerin üzerine, hiçbir şeyin artık büyümeyeceği bir yere fırlattım. Cebimdeki Zippo'yu çıkardım. Siyah, ağır, soğuk metal. Başparmağımla kapağını açtım. Ses, gece sessizliğinde bir tabanca mermisinin emniyeti açması kadar netti. Çarkı başparmağımla döndürdüm.
Küçük, mavi-sarı bir alev, rüzgârda titreyerek doğdu. Avucumun içinde, küçük, sıcak bir canlı gibi dans ediyordu. Alev, gözlerimde yansıyordu. O titrek ışıkta, evin cephesi, geçmişin bir hayaleti gibi görünüyordu. Bu küçük ateş, her şeyi başlatacak anahtardı.
Zippo'yu fırlattım.
Küçük, alevli metal parçası, karanlıkta altın bir yıldız gibi döne döne ilerledi. Yolu, bir intihar notu kadar kısa ve kesindi. Havada çizdiği kavis, geçmiş ile gelecek arasındaki son bağı da temsil ediyordu.
Benzinle ıslanmış çimenlere düştü.
Alevin sesi, boğuk ve derinden, toprağın derinliklerinden gelmiş gibi duyuldu. Alev, bir anda büyüyüp, yayılan, açılan bir çiçek gibi patladı. Önce bir dil, sonra bir nehir, en sonunda öfkeli, turuncu bir deniz haline geldi. Isı, yüzümü bir anda yaladı, kirpiklerimi geri itti. Alevler, benzinin döküldüğü patikayı takip ederek, bir yılanın hızıyla eve doğru süzüldü. Kapının eşiğinden içeri kaydı, koridorda hızlandı, merdivenleri tırmandı.
Pencerelerden, içeride dans eden ışık şovları görünmeye başladı. Önce turuncu, sonra sarı, en sonunda göz alıcı bir beyaz. Camlar çatırdadı, sonra patlayarak kırıldı. Alevler, artık evin ağzından, gözlerinden, ciğerlerinden dışarı fışkırıyordu. Çatı, içerideki basıncın altında inledi.
Karşımda duran artık bir ev değildi. Bir meşaleydi. Bir ağıttı. Geçmişin kendisinin, kendi kendini yiyip bitiren bir sunağıydı. İçinde yanan, sadece tahta ve kumaş değil, Arven'in kahkahaları, annemin sesi, babamın gazetesiydi. Ve belki de en önemlisi, benim, bir daha asla geri dönemeyeceğim o çocukluktu.
Kader denen metin, mürekkebiyle, kağıdıyla, cildiyle birlikte kavurucu bir alevle yanıyordu. Ve ben, bu nihai imhanın tek tanığı, tek celladı ve tek mirasçısıydım.
Kader bana, o gün, alevlerin ve küllerin diliyle çok büyük, çok acımasız bir ders verdi. Cümlelerle değil, göstererekti. Okuyarak değil, içine dahil olaraktı. Hiçbir şey, gerçekten yok edilemezdi. Sadece şekil değiştirirdi. Bunu yıllar sonra anlamıştım.
Arven'in ömrünü harcayarak aradığı, yazmaya, çözmeye çalıştığı kaderin en büyük, en canlı, en tehlikeli hazinesiydi. Ben yangınla silmeye çalıştığım şeyin ta kendisi, canlı bir tezahürüyle karşılaşmıştım. Kardeşim kitaplarda, haritalarda, efsanelerde ararken, hazine kendini, bir doğum günü gecesinde, bir Pub'da, bana sunmuştu.
O boşluktan, o yanık topraktan yarattığım kapanın içine, kader bana bir sürpriz, bir ikilem, bir hazine bıraktı: Bir denizkızı.
Bordo saçlı, mavi gözlü, adı Miraç olan bir denizkızıydı.
Sirena.
Su cadısının, denizin canavarı Kraken'e sunduğu isimdi. Ben ona hiç Sirena dememiştim. Sadece 'Deniz Kızı' demiştim. Okyanus'un kızı, deniz kızı. Denizkızı birleşik yazılırdı ama benim için hep denizden ayrıydı. Çünkü deniz kızı, annesinden ayrıydı.
Deniz kızı, benim kapanıma düşmüştü. Ya da belki de, ben onun tuzağına. O öyle bir tuzaktı ki, çağrılarıyla beni kendine aşık etmişti.
Kader, bana sadece bir ders vermemiş, aynı zamanda mirasının bekçisini, şifresini çözecek anahtarı da göndermişti. Arven'in hikayesi asla bitmemişti. Sadece, devamını yazma sırası ve sorumluluğu, bordo saçlı bir deniz kızının fısıltıları eşliğinde bana geçmişti. Şimdi ise o kader, beni yeni bir sınava tabii tutuyordu. Onun yokluğuyla, beni sınıyordu.
Acı, önce sızı olarak geldi.
Gözlerimi açmaya çalıştığımda, kirpiklerim birbirine yapışmıştı sanki. Ağır, kurşun gibiydiler. Işık, kapalı göz kapaklarımın arasından sızan keskin bıçaklar gibiydi. Zihnim, pamukla doldurulmuş bir kutu gibi ağır ve bulanıktı. Neredeydim? Ne olmuştu? Hafızam, karanlık bir okyanusun dibinde yatan parçalanmış bir gemi enkazı gibiydi. Parçalar dağınıktı, birbiriyle bağlantısızdı. Sonra, bir yüz... Bordo saçlar... Gözlerinde okyanus taşıyan bir yüz... Miraç.
İsmi, zihnimde bir şimşek gibi çaktı. Ve onunla birlikte her şey geri döndü. Soğuktan bana sokuluşu, benim aracı gördüğümde içinden çıkan namlu uçları, onu geriye doğru ittirmem, Miraç'ın, o piçin omzu üzerinde bordo saçlarının sallanışı, yere devrilmem...
"Miraç!"
Sesim, odada çatallı, zayıf ve yabancı bir fısıltı olarak yankılandı. Boğazım, kumla kaplanmış gibi yanıyordu. Vücudum, her yerime bağlanmış görünmez tellerle yatağa mıhlanmış gibiydi. Onları koparmak, bir isyan hareketiyle doğrulmaya çalıştım. Göğsümde ani, yakıcı bir ağrı saplandı. Nefesim kesildi. Bir üniforma kolunun, omuzlarıma bastırdığını hissettim.
"Rauf! Rauf, sakin ol! Yapma!"
Demir'di. Sesi, panikle sıkışmış, ama zoraki bir sakinlik taşıyordu. Onun baskısına karşı direndim. Kaslarım, uzun süredir kullanılmamış bir makinenin paslı çarkları gibi gıcırdıyor, protesto ediyordu. Gözlerimi sonunda tamamen açtım.
Oda, hastane odasının soğuk, steril beyazlığıyla parlıyordu. Pencereden sızan sabah ışığı, duvarları soluk altın rengine boyuyordu. Demir, yatağın kenarında, yüzünde derin endişe çizgileriyle dikiliyordu. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Üniformasının üst düğmeleri bile iliklenmemişti. Kaç gecedir buradaydı?
Bir için üşüdüğümü hissettim. 'Kaç gece?' sorusu tüm vücuduma amansız bir titreme gönderdi. Ben ne zamandan beri buradaydım? Miraç? Peki o neredeydi?
"Nerede?" diye tısladım, sesim bir yırtık kumaş gibi pürüzlüydü. "Miraç nerede, Demir?"
Demir'in yüzündeki ifade, içimdeki buz dağlarının hepsini bir anda eritti. O ifade, söze dökülmemiş bir felaket habercisiydi. Dudakları titredi, gözlerini kaçırdı. O kaçamak bakış, bana cevabı verdi. Dünyanın tüm temeli, altımdan kaydı gitti.
"Rauf, lütfen her yerde onu arıyorla..." diye başladı, ama sözleri havada asılı kaldı.
Ben, onun sözlerini duymadım bile. Duymak istemiyordum. Vücudumdaki ağrıyı, başımdaki uğultuyu, ciğerlerime dolan keskin hastane kokusunu yok saydım. Tek bir düşünce, tek bir emir beynimin her köşesine kazınmıştı: Onu bulmak.
Bastonla desteklenmiş bir ihtiyar gibi değil, kırık bir savaş makinesi gibi yatağın kenarına doğru kaydım. Bacaklarım, unutulmuş uzuvlar gibi titriyordu. Ayaklarım yere değdiğinde, soğuk parkenin şokunu hissettim. Demir, engellemek için yeniden uzandı, ama ona, tüm gücümle, öyle bir baktım ki, eli havada donakaldı. Gözlerimdeki şey, bir komutandan çok, sırtı duvara dayanmış, kıstırılmış bir canavarın bakışıydı.
"Çekil," dedim, sesim alçak, ama içinde taşıdığı tehdit o kadar büyüktü ki, odanın havasını bile değiştirdi. "Çekil, Demir."
O, tereddütle geri adım attı. Ben, bir adım attım. Sonra bir adım daha. Her adım, kaslarıma çekiçle vuruluyormuş gibi bir acıyla doluydu. Dizlerim, her seferinde bükülmek, beni yere sermek istiyordu. Nefes alışverişim, bir körüğün sıkışmış hali gibi hırıltılı ve düzensizdi. Ama düşmedim. Düşemezdim.
Kapının yanındaki aynaya gözüm çarptı. Aynadaki yansıma içimi dondurdu. Sapsarı, çökmüş bir yüz. Çılgın, kan çanağına dönmüş gözler. Dağınık saçlar. Çıplak göğsümün üzerindeki iki yapışkan ve büyük bant. Biri göğsümün hemen solunda, diğeri de hemen sağ omzumun önünde duruyordu. Bu ben değildim.
Bu, Rauf Aslan'ın çürümüş bir hayaliydi.
Gerçeklik ise, sadece önümde duran ayna ve kalbimin her atışında beynime kazınan o isimdi: Miraç. Miraç. Miraç.
"Miraç," diye fısıldadım. Bu bir çağrı değildi. Bir yakarıştı. Bir mahkûmun son çığlığından önceki yalvarışıydı. O yoktu. Onu bulamamışlardı. Ben, kaç günden beri buradaydım? O kadar günden beri yoktu? O neredeydi?
O an, içimdeki delilik patladı. Boğazımdan, hayvanî bir inilti yükseldi. Yumruğumu duvara vurdum. Gücüm yoktu. Sadece, etin tahta gibi ses çıkardığını hissettim.
"Miraç!"
Demir'in bana uzandığını gördüğümde hızla kapıyı açtım. Dışarıya çıktığımda karşımda dedemi gördüm. İnce, yaşlı bir çınar gibi eşikte duruyordu. Yüzü, zamanın bıraktığı derin oyuklarla doluydu, ama o çelik gözler hâlâ eskisi gibi berraktı. Gözlerinde, benim gençliğimden kalma bir yansıma mı vardı, yoksa şu anki halimin yarattığı bir keder mi, bilemedim. Bastonuna yaslanmış, soluk dudakları sıkıca bir çizgi haline gelmişti. Onun duruşunda bile bir acizlik değil, taşa kazınmış bir endişe vardı.
Gözlerimi sağa çevirdim. Orada, tek sıra halinde, taş gibi sessiz duruyorlardı.
Fırat, Lerna, Aslı, Pars ve Ali.
Üniformaları düzgün, yüzleri maskelenmişti. Lerna'nın yanaklarından süzülen bir damla, sabah güneşinde cam gibi parladı ve sönük betona düştü. Fırat'ın çenesi öyle gergindi ki, kasları taşlaşmış gibiydi. Hepsi bekliyordu. Hepsi biliyordu, neler olacağını.
Sola baktığımda birkaç tane asker bekliyordu. Genç yüzler, üniformalarının içinde büyük duruyorlardı. Elleri tüfeklerinin dipçiklerinde, bakışları yerde. Onlar sadece emirleri bekliyorlardı.
Yeniden dedeme döndüm. Onun gözlerine baktım. O gözlerde bir zamanlar bana güç veren, beni dik tutan gururun yerini, korkunç bir boşluk almıştı. Sanki benden geriye kalan hiçbir şeyi tanımıyordu. Bu ben miydim? Bu ailenin serserisi, denizin en sert dalgalarına meydan okuyan adam mıydı? Bu, yüzünde çocuksu bir kırılganlıkla titreyen, nefes almakta zorlanan, ayakta durmak için tüm gücünü toplamaya çalışan yarı çıplak, yarı ölü bir gölge miydi?
"Miraç nerede?"
Sorum, havada dondu kaldı. Sadece iki kelimeydi, ama taşıdığı yıkım o kadar büyüktü ki, etraftaki tüm sesleri, tüm nefesleri yuttu. Dedemin yüzündeki her kırışık biraz daha derinleşti. Gözleri kapandı, bir an için. Sanki söyleyeceği şeyin ağırlığını taşımak için kendine zaman tanıyordu.
Dedem, çenesini sıktığında zihnimdeki, yirmi yaşındaki Rauf, yüzünü bana döndü. Genç, gururlu, dünyanın tüm denizlerini fethetmeye hazırdı. Gözlerinde sadece gelecek vardı. Acı yoktu. Kayıp yoktu. O Rauf, bu kırık bedenin içinde mahsur kalmış, neye uğradığını şaşırmış bir halde bakıyordu. Baktığı kişi ben değil, dedemdi. Dedem, o genç adamın gözlerindeki ışığı söndürmek üzere olan haberi getirendi.
Abim nerede?
Ciğerlerim, temiz havayı kavramak için mücadele ediyordu. Ama ciğerlerime dolan her hava, bir kül yığını gibi boğucuydu. Yumruklarımı sıktım, tırnaklarım avuç içlerime battı. Acı, sadece bir geri bildirimdi. Hâlâ yaşadığımın, hâlâ hissettiğimin kanıtı. Ama hissettiğim tek şey bu değildi.
Gözlerimi önümdeki boş koridora dikip, yanlarından hızla, sarsak adımlarla yürüyüp geçmeye çalıştım. Ayak bileklerim her basışta sendeliyor, ama düşmüyordum. Hoş, düşsem bile sürünürdüm, yine de pes etmezdim.
"Rauf! Nereye gidiyorsun?"
Dedemin sesi, yaşlı ama sert, arkamdan çınladı. Bastonunun betona vuruşunu duyar gibi oldum. Durmayı reddettim.
"Miraç'ı arayacağım."
Cevabım, boğuk, tekdüze, bir makinenin son çalışan dişlisinin çıkardığı ses gibiydi. Bir açıklama değil, bir saplantının tekrarlanışıydı. Beynimde sürekli dönen tek plak: Ara. Bul. Getir.
Daha iki karış gidemedim ki, bir güç, omzumu sertçe kavradı ve beni kendi eksenimde döndürdü. Fırat'tı. Yeşil gözleri, şimdi fırtına öncesi deniz gibi koyu ve hırçındı. Yüzüme çok yakındı.
"Bu halinle gidemezsin!"
Sesi gergin, zoraki bir sakinlikle tırmalıyordu havayı. Omzundaki eli, bir yabani hayvan gibi silktim. Ama o, daha sıkı kavradı.
"Bırak beni, Fırat!" diye hırladım, sesim çatallı ve kontrolsüz.
"Bırakamayız! Yaralısın, aklın başında değil! Nereye gideceksin? Hangi yöne?"
Gerçek o anda vurdu beni. O ana kadar sadece bir yokluk, bir sessizlik vardı. Şimdi ise anılar, keskin bir bıçak gibi zihnime saplandı. Karanlık. Bir ses. Miraç'ın bana bakışı. Eller. Onu götüren gölgeler. Ve ben... Hareket edemeyen, yardım edemeyen, kurtaramayan ben.
"BİLMİYORUM!" diye kükredim, sesim koridorda yankılandı. "Ama burada duramam! Daha kaç gün olduğunu bile bilmiyorum! Bekleyemem! Onu aldılar, Fırat! GÖZLERİMİN ÖNÜNDE ALDILAR!"
Çığlığım, ciğerlerimden kopup gelen kanlı bir parça gibiydi. Tüm gücümle Fırat'ı ittim. O, dengesini kaybedip geriye sendeledi. Ben, kontrolümü tamamen yitirmiş bir halde, duvara doğru döndüm.
"YİNE KORUYAMADIM!"
Sağ yumruğumu, taş gibi beton duvara savurdum. Kemiklerimde bir çatırtı, kolumda elektrik gibi yayılan kör bir acı. Ama bu acı, içimdeki yangının yanında hiçti. Diğer yumruğumu aynı duvara, sonra karşı duvara, sonra tekrar aynı yere vurdum.
"BENİM İŞİM BU! BEN, KORUMAK ZORUNDAYDIM!"
Her vuruş, bir pişmanlık, bir nefret, bir çaresizlik çığlığıydı. Parmak eklemlerimden kan sızıyor, duvarda soluk, ıslak izler bırakıyordu. Yüzüm gözyaşları ve öfkeden deforme olmuştu. Artık komutan falan değildim. Çıldırmış, kendi kapanına kapatılmış, pençelerini parmaklıklara vuran bir canavardım. Ciğerlerim sırtıma yapışmış gibiydi. Nefes almak, diken yutmak gibiydi. Duvarın önüne çöktüm. Kanayan, titreyen yumruklarımı yüzüme götürdüm. Kanın ve gözyaşlarının acı, metalik tadı dilime yayıldı.
"Her seferinde..." diye fısıldadım, sesim artık kırık, bitkin bir hırıltıya dönüşmüştü. "Abim... Şimdi o... Hep korumam gerekenler... Hep kaybediyorum... Neden? NEDEN BEN?"
Bu son soru, odadaki tüm direnci, tüm disiplini söndürdü. Sadece kırık bir adamın, evrenin adaletsizliğine karşı fısıldadığı son, anlamsız isyandı.
Fırat, yavaşça yanıma çömelip, kanayan elimi nazikçe kavradı. Gözleri de doluydu.
"Rauf," dedi, sesi kalınlaşmış, "kendine bunu yapma. Onun için güçlü kalmak zorundasın. Onu bulmak zorundayız."
Onun için.
Bu kelimeler, içimdeki kasırgada sendeleyen bir deniz feneri gibiydi. Dokuzuncu dalgada bile devrilmeyen bir deniz feneri düşündüm. Dalgalar devirmeye çalışır ama o her seferinde, ona vuran dalgalardan beslenirdi.
Miraç.
Kaybetmekten nefret ederdi, ama pes etmekten daha çok nefret ederdi.
"Çekilin önümden!"
Ses, koridoru bir kamçı gibi yararak geldi. Sert, otoriter, içinde yılların komuta birikimi ve şu an bastırılmış bir fırtınayı taşıyordu. Benim sesim değildi. Yanımdaki Fırat, bir anda kalktı ve arkasına döndü. Tüm bedeni, içgüdüsel bir saygı ve tetikte bekleyişle gerildi.
Karşımdaki kan izleri olan duvara bakarak duvardan destek aldım ve yavaşça ayağa kalktım. Yerçekimi, bedenimi yeniden aşağı çekmek istiyordu. Ama bu ses, beni dik tutan bir ipe çekmiş gibiydi.
"Albayım, sırası de-" diye söze girdi Fırat, sesi hürmetle karışık bir uyarı tonundaydı.
"Çekil, önümden, Çapoğlu."
Cümle, bir emirden çok, buz gibi, kesin bir gerçekti. Fırat, bir an tereddüt etti, sonra sessizce bir adım geri çekildi, yol açtı. Dursaydı bile ben buna engel olurdum. İlhan Gökçe'nin kızı yoktu ve bu, benim onu koruyamayışım yüzündendi. Miraç yoktu ve bu, benim yüzümdendi.
Miraç'ın babası önümde durduğunda ben, göğsüne bakıyordum. Üniformasının düğmelerine odaklandım. Çapa işlemeli düğmeler, hayatımın tüm düzenini, tüm hiyerarşisini temsil ediyor gibiydi. Ve şimdi, o düzenin en tepesindeki adam, en dibe vurmuş halimle yüz yüzeydik. Başımı, utanç ve acıyla öne eğdim. Onun gözlerine bakacak gücüm yoktu. Boğazımda bir düğüm, gözlerimde yeni bir dalgalanma hissettim.
"Koruyamadım," dedim. Sesim, hıçkırığın eşiğinde titriyordu. Sadece tek kelime. Ama taşıdıkları suçluluk, beni boğacak kadar ağırdı. Öne eğilmiş ensemden kavrayıp bir anda beni yüzüne bakmaya zorladığında, tüm direncim kırıldı. Onun eli, beklediğimden daha güçlü, daha acımasız değildi. Sert, ama kontrollü bir kavrayıştı. Beni, kaçınılmaz bir yüzleşmeye çekiyordu.
Gözlerine baktım.
Orada, dünyanın en derin, en öfkeli mavilikleri vardı. Miraç'ın gözlerindeki okyanustan farklı bir maviydi bu. Daha koyu, daha fırtınalı, yılların yüküyle ağırlaşmıştı. Ama aynı temel renk, aynı kayıp deniz oradaydı. O gözlere bakmak, derin bir nefes almama neden olmuştu.
"Gözleriniz," dedim, sesim hâlâ ağlamakla boğuk, ama şimdi garip, çatallı bir tonda. Ağlarken, dudaklarım kıvrılmaya başlamıştı. Bu, neşeden değil, çıldırmış bir zihnin absürt bir bağlantı kurmasından kaynaklanan, ürpertici bir tebessümdü. "Biliyor musunuz? Miraç'ta sinirlenince böyle bakıyor."
Bu saçma, zamansız gözlem, zihnimin dağılmakta olduğunun kanıtı gibiydi. Kızının kaçırılmasının acısını yaşayan bir adamın karşısında, onun gözlerindeki bir benzerliğe takılıp kalmıştım. Bu, saygısızlıktı. Delilikti.
Deyip kahkaha atmaya başladım. Sesi, koridorda çirkin, yankılanan, acı dolu bir gürültüydü. Albay Gökçe'nin yüzünde bir şey kıpırdadı, ama yine de sert duruşunu bozmadı. Ben gülüyordum, gözlerimden yaşlar boşalıyordu ve her şey berbat, anlamsız bir kabusa dönüşüyordu.
Beni kendine doğru, sert bir merhametle çekti. Kahkahalarım, yanağım onun üniformasının sert kumaşına değdiği anda kesildi, yerini boğuk, hıçkırıklı bir sessizliğe bıraktı. Ve o andan itibaren, patladım. İçimdeki tüm bentler yıkıldı. Hıçkırarak, titreyerek, ciğerlerim sökülüyormuş gibi ağlamaya başladım. Bir elini, beklenmedik bir şefkatle saçlarımda hissettiğimde, gözlerimi sıkıca kapadım ve daha da içten, daha da yıkıcı bir hıçkırıkla sarsıldım.
"Koruyamadım," diye inledim, sesim artık bir fısıltıdan ibaretti, onun omzuna mırıldanıyordum. "Ben Miraç'ı kimseden koruyamadım."
İsmini söylerken, yüreğimdeki yarık bir kez daha derinleşti. O, sadece bir görev, bir sorumluluk değildi. O, her şeydi. Ve ben, onu koruyamamıştım. Bu gerçek, o anda, Albay'ın sessiz kucağında, tüm çıplaklığı ve dayanılmaz ağırlığıyla üzerime çöktü.
"There is no one else to blame but me."
Benden başka suçlanacak kimse yok...
5 Gün Önce
Shootout (Slowed+Reverb), Izzamuzzic
Yazar, Ağzından
Rauf'un geçirdiği o yıkıcı sinir krizi, koridordaki herkesin, hatta taş duvarların bile yüreğinde ağır, nemli bir baskı hissinin yerleşmesine neden olmuştu. İlhan Gökçe, bir komutan olarak değil, bir baba olarak onu sabırla dinlemiş, sükunetini bir kalkan gibi kullanmış ve Rauf'u dinlenmesi için kendi omzuna yaslamıştı. Kalbindeki o derin, kişisel acının, bu genç adamın gözlerinde ve sesinde çarpık bir yansımasını izlerken, o yansımanın bir anda çökeceğini, tüm ışığını yitirip bedenin kendisinin de peşi sıra yere yığılacağını tahmin edememişti.
Rauf'un bedeni, kolları arasında birden ağırlaştı, bir kum torbası gibi gevşedi, tüm gerginliğini ve bilincini salıverdi. İlhan Gökçe'nin kolları, içgüdüsel bir refleksle sıkılaştı. Onu yere düşürmemek için sıkıca tuttu, başını hafifçe geriye, kendi yüzüne doğru çekmeye çalıştı. Rauf'un gözleri kapalıydı, yüzü sakin ama aşırı derecede solgundu. O an, bir askerin çöküşünden daha fazlasıydı; seven bir adamın, taşıyamayacağı bir yükün altında bayılışının sessiz, acıklı sahnesiydi.
Fırat, Rauf'un bayıldığını çoktan görmüş ve İlhan Gökçe'ye yardım için hızla Rauf'u tutmuştu. İlhan Gökçe, ağırca kendini geriye çekti ama Rauf'tan ayrılmadı. Fırat, hızla Rauf'un önünde eğildi ve sırtını gövdesine yasladı. Sırtına alıp Rauf'un çıktığı odaya doğru ilerlemeye başladı.
Miraç'ın kaçırılmasının üzerinden üç gün geçmişti.
Bu üç gün, üç asır gibiydi. Süre zarfında, Albay İlhan Gökçe'ye ulaşılmış, deniz aşırı bağlantılar kullanılarak Eamon'a haber uçurulmuştu. Tüm ilgili birimler alarma geçirilmiş, görünür ve görünmez tüm ağlar harekete çağrılmıştı. Şehirde ve ötesinde, geniş çaplı, acımasız ve sessiz bir arama başlatılmıştı. Her saniye, kayıp bir kum tanesi gibi aşağıya akıyor, bulunacakları ümit edilen vakte karşı acımasız bir yarış halini alıyordu.
Birinci gün, Rauf ameliyathaneden beklenenden erken, yaklaşık on beş dakika sonra çıkmıştı. Sualtı Akrepleri, koridorda bu haberi aldıklarında, içlerinde karışık, gergin bir rahatlama dalgası oluşmuştu. Yaşıyordu. Peki ya sonrası? Bu duruma sevinmeli miydiler, yoksa yaşayacağı fiziksel ve zihinsel sonuçlar için üzülmeli miydiler? Kararsızlık, kısa sürdü.
Rauf'un vurulduğu iki noktadan çıkarılan çekirdekler, standart bir askeri veya sivil silaha ait değildi. Yapıları, malzemeleri, hatta aerodinamikleri alışılmadıktı. İşlevleri daha da ilginçti. Kan kaybına neden oluyordu, evet, ama anında öldürücü değildi. Asıl amaç, hedefi öldürmek değil, hareket kabiliyetini kısıtlamak, kasları seçici bir şekilde felç ederek vücudu uyuşturmak ve etkisiz hale getirmekti. Bu, bir suikast veya çatışma mermisinden ziyade, avcılık ya da yakalama amaçlı, sofistike bir mühimmattı.
Birisi Rauf'u öldürmek isteseydi, yapabilirdi. Ama istememişti. Sadece onu orada, o ara sokakta, savunmasız ve hareketsiz bırakmak istemişti. Bu, soruları değiştirdi: Neden? Onu canlı ele geçirmek mi amaçlanıyordu? Yoksa bu, sadece bir mesaj mıydı? Ve en önemlisi, eğer Rauf bu şekilde hedef alındıysa, Miraç için planlanan neydi?
Eamon, hastaneye varan ilk ebeveyn olmuştu. Yanında onunla birlikte gelen maskeli yüzlerden biri Alistair'di. Demir, onu ilk görüşünde tanımıştı. Sonuç olarak hepsi eski bir Sas personeliydi. Rauf'un durumu Eamon'a anlatıldığında Eamon, Alistair ile göz göze geldi.
Bu silahı tek bir kişi kullanıyordu.
Ve o da Eamon'du.
Ama yıllar önce o silahı kaybetmişti.
İlhan Gökçe, Eamon'dan beş saat sonra hastaneye varabilmişti. Geldiğinde hızla verilen bilgileri zihnine bir bıçak darbesiyle kaydetmiş ve Rauf'un durumunu öğrenmişti. İstenilseydi Rauf, o andan itibaren uyandırılacaktı ama uyandırılmadı.
Rauf, üç gün boyunca kasıtlı olarak, derin bir tıbbi uykuya yatırıldı. Dış dünyanın kaosundan, kendi suçluluk ıstırabından, her şeyden uzakta, beyaz bir hiçliğin içinde süzüldü. O uyku, hem bir ceza, hem de onu bekleyen kabustan geçici bir kaçıştı. Ve o uyurken, dışarıda, geçmişin hayaletleri yürümeye, kayıp bir kızın izi soğumaya ve kaderinin yeni sayfaları, onun haberi olmadan yazılmaya devam ediyordu.
Komuta kurulu toplandı, Miraç'ın bu zamana kadar tüm yaptığı operasyonlar, düşmanları ve Fehmi Aslan'ı darp eden kişinin kimliği araştırıldı. Bulduklarında ellerinde artık tek bir isim vardı.
Alaz Fergiur.
Taçsız Kral'ın adamı olarak biliniyordu. Ama bir başkası için çalıştığını öğrenememişlerdi. Alaz Fergiur, sadece bir perde arkasıydı. Ve perdenin ardındaki figür, henüz kimse tarafından, hatta belki de onun en yakın düşmanları tarafından bile tam olarak bilinmiyordu.
Bu bilinmezliğin içinde, bildikleri tek gerçek, onun Taçsız Kral için çalıştığıydı.
Fırat, Rauf'u sırtında taşıyarak sessiz koridorlardan geçti. Onun nefes alışverişi, hâlâ ağır, titrek ritminde devam ediyordu. Kapıyı iterek içeri girdi, Demir'in bakışları üzerindeyken, boş yatağa doğru ilerledi. Yatağa Rauf'u bırakmadan oturdu ve sağ omzunu eğerek onu, yastığın üzerine başı düşecek şekilde nazikçe, neredeyse saygıyla bıraktı. Ayağa kalkıp Rauf'un ayaklarını düzeltti ve doğruldu.
Bir an, Rauf'un bu kadar savunmasız, bu kadar sakin halde yatışına baktı. Bu, tanıdığı, tanıştığı Rauf değildi. O serseri kılıklı, dediği her şeyi yaptıran, sert duruşunun içinde bir öfke barındıran kişiyi göremedi. Bu, bir çocuktu. Yaralı, suçluluk duyan, kırılgan bir çocuk. Sessizliği, alçak, Trabzon ağzıyla mırıldandığı bir mâni bozdu;
"Ispanaktan aş olur, göz üstünde kaş olur, Maçka gelur aklima, gözlerimde yaş olur," diye fısıldadı ve Demir'e döndü. Gözlerinde, yaşanmışlığın ve acının getirdiği bir ağırlık vardı. "Karaymiş çiçeklenur, derdime dert eklenur, Trabzon'dan uzakta, yollar nasıl beklenur,' demiş, bir manici. Ha bunlarında o hesap," dedi ve yeniden Rauf'a baktı.
"Uzağa düşmüşüz. Eve dönüş yolu da, buralardan geçer gibi değil."
Fırat, derin, yorulmuş bir nefes bırakıp sırtını döndü ve odadan çıktı. Koridorda, sanki tüm dünyanın ağırlığı omuzlarına binmiş gibi sandalyeye çökmüş olan Eamon'a doğru ilerledi. Ancak, Eamon'un yanında dikilen, gölge gibi sessiz Alistair, Fırat tam iki adım kala aniden sağ elini kaldırdı; açık, kesin bir dur işaretiydi bu. Avuç içi, Fırat'ın göğsüne bakacak şekilde düz ve engelleyiciydi.
Fırat, duraksadı. Tek kaşını, hem şaşkınlık hem de meydan okuyan bir ifadeyle kaldırarak Alistair'e baktı. Gözleri, bu soğuk, mesafeli adamın yüzünde bir an gezdikten sonra tekrar Eamon'a, sonra yeniden Alistair'e döndü.
"Na tighinn ro fhaisg." (Fazla yaklaşma.)
Fırat, bilmediği bir dille şaşırarak Alistair'e baktı, ardından Eamon'a döndü. Sonra bir daha Alistair'e baktı.
"O nedi?" dedi, kendi doğal, saf şivesiyle. Suratında samimi bir kafa karışıklığı vardı. "Küfür mü ettin bana?"
Tam o anda, Eamon'un elindeki oymalı baston, taş zemine keskin ve tok sesiyle vuruldu. Ses, koridorda bir emir kadar net yankılandı. Alistair, havadaki elini anında çekti, başı hafifçe eğik, saygılı bir şekilde birkaç adım geri çekildi, yeniden gölgeye dönüştü.
Fırat'ın bakışları, önce Eamon'un elinde, o gücün somutlaşmış hali gibi duran bastona, sonra yavaşça, buz mavisi gözlerine kaydı. Kendi gözlerinde, sadece bir rahatsızlık değil, aynı zamanda bu karmaşık durumun merkezinde yer almanın getirdiği kararlı, ağır bir ciddiyet vardı.
"Adamlarına Türkçe öğret," dedi. Sesinde, Karadeniz'in dalgalı şivesi yoktu artık; düz, net, keskin bir İstanbul Türkçesiydi bu. Her hece, taş zemin gibi sert ve yerine oturmuştu. Bu topraklarda, bu kadar derinlere girmiş bir meselede, dil bir savaş alanı, bir kimlik, bir sınırdı. Onunla oynanmazdı.
Sözleri, koridorun sessizliğinde çınladı ve Albay İlhan Gökçe'nin kulaklarına kadar ulaştı. Albay, daha önce Eamon ve gölgesiyle meşgulken, şimdi başını hafifçe çevirdi, dikkatini tamamen bu genizdeki gerilime verdi. Gözleri, Fırat'ın üzerine, onun duruşuna, sözlerindeki meydan okumanın tonuna odaklandı. Artık sadece olayı değil, bu olayın içindeki güç dengelerini de dinliyordu.
Fırat, Albay'ın bakışını hissetmiş olmalıydı, ama gözlerini Eamon'dan ayırmadı. Cümlesini, noktayı daha da vurgulayarak bitirdi;
"Ya da en azından, kimin dost, kimin yabancı olduğunu ayırt etmeyi."
Bu, sadece bir dil dersi değildi. Bu, bir uyarıydı. Buraya, kendi kurallarıyla, kendi gölge oyunlarıyla gelmişlerdi. Ama bu topraklarda, bu kuralları belirleyen onlar değildi. Ve Fırat, bu gerçeği, hem Eamon'a, hem de onu dinleyen Albay'a, hiç tereddüt etmeden hatırlatıyordu.
Eamon, Albay'ın bu sürekli, ağır bakışını ensesinde hissediyor gibiydi. Başını, bastonunun üzerindeki ellerinden yavaşça, neredeyse zahmetle kaldırdı. Sonra, boynunu hafifçe, kemikleri gıcırdarcasına çevirip, buz mavisi gözlerini doğrudan İlhan Gökçe'nin koyu, derin bakışlarıyla buluşturdu. İki adam, iki farklı dünyanın gücü, o koridorda, sessizlik içinde birbirini ölçüyordu.
İlhan Gökçe, Eamon'a doğru, ağır ve kararlı adımlarla yaklaşmaya başladığında, Eamon bastonuna yaslanarak ayağa kalktı. Hareketi yavaş ama zarifti, yaşının ve taşıdığı yükün ağırlığını belli ediyordu. Koridorun loş ışığında, iki geçmiş, üzerlerindeki onlarca yılın izi ve önlerinde duran belirsiz, tehlikeli geleceğin gölgesiyle, canlı bir tablo gibi karşı karşıya duruyorlardı.
İlhan Gökçe, Eamon'un tam önünde durdu. Derin, gergin bir nefes alıp bıraktı. Sonra, alışılmadık bir hareketle, sağ elini karnına, neredeyse midesinin üzerine yasladı ve dirseğini hafifçe dışarı, Eamon'a doğru çevirdi. Bu, askeri bir selam değil, daha eski, daha kişisel, belki de saygı gösteren ve aynı zamanda bir anlaşma teklif eden bir davetti.
"Nam bheachd-sa," dedi, sesi alçaktı. "Feumaidh sinn bruidhinn a-nis." (Bence, artık konuşmamız gerekiyor.)
Cümle, dilinden aksanın tüm ağırlığıyla, biraz tökezleyerek dökülmüştü. Telaffuz kötüydü, kelimeler sertti, ama niyeti ve anlamı son derece açıktı. Bu bir lütuf değil, bir gereklilikti.
Eamon, bir anlık şaşkınlıkla, sonra anlayışla başını hafifçe salladı. Sağ eline aldığı bastonuna güvenerek, sol elini yavaşça İlhan Gökçe'nin uzattığı koluna, dirseğinin hemen üzerine yerleştirdi. Dokunuşu hafif ama kararlıydı. Böylece, biri gençliğini ve gücünü kaybetmiş ama otoritesini koruyan, diğeri ise gücünün zirvesinde ama derin bir kişisel acıyla sarsılmış iki adam, koridorda, sessizce ve birlikte yürümeye başladılar. Artık gölge oyunları ve aracılar değil; iki lider, kaderlerinin kesiştiği bu noktada, doğrudan yüzleşmek üzereydi.
4 Gün Önce
Çıkmaz Bir Sokakta, Semicenk
Rauf Aslan, Ağzından
Büyükada'daydık.
Gözlerimi açtığımda gördüğüm beyaz tavan ve keskin ilaç kokusu değil, ahşap bir tavan kirişi ve tuzlu, iyotlu deniz havasıydı. Dedem, beni o hastane odasının steril kabuğundan çıkartıp, sakinliğin ve geçmişin bu adasına getirmişti. Nasıl ve ne zaman olduğunu bilmiyordum.
Sualtı Akrepleri ve Miraç'ın babası Albay İlhan Gökçe, biz sessiz sedasız hastaneden ayrılırken ortalıkta yoklardı sanırım. Eğer olsalardı burada olacağımı hiç düşünmüyordum. Belki bir toplantıdaydılar, belki bir izin peşindeydiler, belki de dedem onları atlatmak için her şeyi kusursuz planlamıştı. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, beton ve çelikten, acı ve suçluluktan uzakta, rüzgârın sesiyle uyandığımdı.
Salona geçtiğimde, gözlerime inanamamıştım.
Geniş, eski ahşap sehpanın üzeri, dosyalar, fotoğraflar, haritalar ve notlarla tam anlamıyla kaplanmıştı. Ama hiçbiri, benim bilincimin kapalı olduğu o üç kayıp gün boyunca yapılanları, bulunanları, bir araya getirilen parçaları anlatmıyordu.
Evet, bugün dördüncü gündü.
Onsuz geçirdiğim doksan altı saat.
Bu sayı, zihnimde bir saat bombesi gibi tik tak ediyordu. Her saati, her dakikası, onun nerede, nasıl, kiminle olduğuna dair karanlık senaryolarla doluydu. Ama şimdi, önümde, o karanlığı delecek araçlar vardı. İçimde, suçluluğun yerini yavaş yavaş, sönük bir kıvılcım halinde bile olsa, bir kararlılık almaya başlıyordu. Miraç'ın yokluğunun yarattığı o dipsiz boşluk, şimdi bu kâğıt yığınıyla, bu bilgi deniziyle doluyordu.
Ve ben, o denize dalmak zorundaydım.
Bakışlarımı sehpadaki kağıtlardan çekip dedeme baktım. Sessiz, dimdik duruyordu. O duruşuyla bile, yılların, savaşların, kayıpların tüm ağırlığını taşıyor gibiydi. Sessizliği, boş bir sessizlik değildi; dolu, baskın, neredeyse somut bir varlıktı. Ona baktığımda, sehpadaki her belgenin, her fotoğrafın arkasında onun iradesinin, onun acelesinin ve belki de onun suçluluğunun da olduğunu hissettim. Beni buraya getiren, bu savaş odasını kuran oydu.
Şimdi, bana dönmesini, gözlerime bakmasını bekliyordum. Çünkü önce onunla hesaplaşmam, ondan cevaplar almam gerekiyordu. Bu işin neden bu noktaya geldiğini, geçmişin neden peşimizi bırakmadığını ve en önemlisi, şimdi ne yapacağımızı ondan duymalıydım.
Sanki dileğimi, zihnimdeki sessiz çağrıyı duymuşçasına, yavaşça bana döndü. Pencereden süzülen loş ışık, yüzündeki derin çizgileri ve gözlerindeki o kadim, bilge ağırlığı daha da belirginleştirdi. Bastonuna yaslanarak, ağır ama kararlı adımlarla bana doğru yaklaştı. Her adımı, tahta döşemede bir nokta koyar gibiydi.
Karşımdaki geniş, deri koltuğa, bir hükümdar tahtına oturur gibi oturdu. Avuçlarını, bastonunun topuzunun üzerine birleştirerek yasladı. Bu, sadece bir dinlenme pozisyonu değildi; bir hazırlık, bir bekleyişti. Gözleri, sehpadaki kağıtlardan ziyade, doğrudan bana dikilmişti. O gözlerde, bir yargı ya da öfke değil, beklenmedik bir şekilde, derin ve sarsıcı bir anlayış vardı. Sanki benim içimdeki fırtınayı, suçluluğu, çaresizliği, tüm çıplaklığıyla görüyor ve kabul ediyordu.
"Beni neden buraya getirdin?" diye sordum. Sorum, sadece bir yer değişikliğini değil, bir kaçışı, bir stratejiyi sorguluyordu. Sesim yorgun ama keskindi. Miraç yoktu. O, bilinmeyen bir yerde, belki karanlıkta, belki acı çekiyordu. Peki ben neden buradaydım? Bu ahşap evde, bu sessiz adada, bu kâğıt yığınının başında?
"Onlar Miraç'ı ararken sen, çoktan yapman gerekeni yapacaksın," dediğinde kaşlarım çatıldı. Bastonunun topuzuna hafifçe vurdu. "Miraç yok. Doğru. Ama onu bulmanın yolu, önce önündeki sisi dağıtmaktan geçer."
Parmağını, sehpadaki karmaşık belge yığınına doğru uzattı.
"Arven'in çalışmalarını ve bu zamana kadar neler yaptığını anlayacaksın Rauf. Yaktığın o evin içindeki kaderin izlerini, küllerinden yeniden doğuracaksın," dedi ve öne doğru eğildi. "Ellerinin yanacağını bile bile."
Bu bir talimat değil, bir kehanetti. Beni, sadece bilgi toplamaya değil, geçmişle, abimin takıntılarıyla, onun peşinde koştuğu ve belki de onu yutan o tehlikeli gerçeklerle yüzleşmeye çağırıyordu. Ve bu yüzleşme acılı olacaktı. Küller sadece toz değil, keskin kenarlı cam parçaları gibi olacak, her dokunuşta canımı yakacaktı. Ama başka yolu yoktu. Miraç'a giden yol, işte bu küllerin, bu lanetli mirasın içinden geçiyordu.
Dedem, arkasına yaslandı ve bakışlarını kapıya çevirdi.
"Alistair!"
Kapının açılıp hızla kapanma sesini duydum. Ardından, koridordan gelen yumuşak ama hızlı, askeri bir disiplinle atılan adımlar. Alistair, bizim önümüze, dedemin yanı başına gelene kadar, ona hiç dönüp bakmadım. Gözlerimi, dedemin yüzünden ayırmıyordum. Bir şeyler dönüyordu ve ben dışarıda bırakılıyordum.
"An do chuir thu na stuthan air dòigh?" dedi dedem, Alistair'e dönerek. (Malzemeleri ayarladın mı?)
Kaşlarım, tam bir sorgulama ve şüpheyle çatıldı. Başımı hızla Alistair'e çevirdim.
"Dè na stuthan?" diye sordum, sesimde bir alarm vardı. (Ne malzemesi?)
Alistair, yüz ifadesi değişmeden, bana bakmadan, gözlerini dedeme dikmiş halde, kısa ve net bir cevap verdi.
"Deiseil."
Bu, bir şeylerin çoktan başladığı, benim ise hiçbir şeyden haberdar olmadığım anlamına geliyordu. Yerimden fırlayarak ayağa kalktım ve bu sefer doğrudan dedeme döndüm.
"Ne malzemesi hazır, dede?" diye hafifçe ses tonumu yükselttiğimde dedem, gözlerini bana çevirdi.
"Krizi fırsata çeviriyoruz, evlat," dedi, kelimeleri tartarak. Sonra, bastonuna yaslanarak ağırca ayağa kalktı. Duruşu, birdenbire gençleşmiş, dikleşmiş gibiydi. Çenesini, keskin bir açıyla yukarı kaldırdı. "Altı üste getirme vakti geldi."
Ve ardından, beni donduran o cümleyi söyledi;
"Sgrios Hattı'na dalacaksın."
Sgrios. Galce'de yıkım demekti. Bu isim, tek başına, beni bekleyen şeyin ne olduğunu, nasıl bir uçuruma bakacağımı anlatmaya yetiyordu.
Dedem, küçük, ağır adımlarla yaklaştı. Aramızda, Arven'in kaderine, çılgınca çalışmalarına dair her şeyin yazılı olduğu o sehpa duruyordu. Bir an için, onun da üzerinden atlayıp gelebileceğini düşündüm.
"Alistair, seni tekneden bekleyecek," diye devam etti, sesi artık bir operasyon liderininki gibi keskin ve pratiktir. "Yanına bir pusula al. Koordinasyonu iyi yap. Küçük çaplı bir araştırma yaptım. Akıntılar, güneydoğuya doğru kıvrılıyor. Nereye gideceğini de kendin hesapla."
Talimatları verirken, benim içimde bir fırtına kopuyordu. Boğazımda sıkı, acılı bir düğüm oluştu. Nefes almakta zorlanıyordum.
"Pusula?" diye zorladım kelimeyi, sesim istemsizce titremişti. Çünkü benim pusulam, benim yönümü gösteren tek şey, Miraç'tı. O olmadan, her yön karanlıktı. Buruk, acı dolu bir gülümsemeyle dedeme baktım.
Sonra, içimdeki bütün çaresizliği ve yitip gitmişliği, onun dilinde, onun kelimeleriyle döktüm ortaya;
"Tha mi gun chombaist, a sheanair," dedim, sesim çatallı. (Pusulasız kaldım dede.)
Dedemin gözleri, anında buğulandı. O çelik gibi duran adamın gözlerinde, şeffaf bir nem tabakası belirdi. Ama bakışları kaçmadı. Ben devam ettim, her kelime bir hançer gibi içimden çıkıyordu.
"A-nis, gach taobh," (Şimdi, her yön...)
Gözlerimden, artık tutamadığım iki sıcak damla yanağıma süzüldü.
"Ceann-rathaid dall." (...çıkmaz sokak.)
İtirafım, odanın havasını değiştirdi. Ben pusulasızdım, kör bir çıkmaz sokaktaydım. Ve dedem, beni, adı Yıkım olan bir hatta gönderiyordu. Bu bir kurtuluş muydu, yoksa daha derin bir kayboluş muydu?
4 Gün Önce
The Pull of the Sea, Colossal Trailer Music
Yazar, Ağzından
Derinlik, bir sessizlik değil, bir sestir.
Üstümüzdeki dünyanın tüm gürültüsü, burada, basınçla ezilmiş, boğulmuş bir uğultuya dönüşür. Işık, yüzeyden sızan soluk, titreşen bıçaklar halinde aşağıya iner. Her biri, milyonlarca küçük partikülün dans ettiği su kolonunu aydınlatır; planktonlar, minik canlılar, sonsuz bir kar tanesi fırtınası gibidir.
Renkler yok olur, birkaç metre sonra her şey maviye, sonra çivit mavisine, en sonunda da yeşilimsi bir siyaha çalar. Görüş mesafesi, bir hayaletin siluetini seçebileceğiniz kadar kısadır. Etrafınızda, kayalıklar, karanlık ve tehditkâr biçimlerde yükselir, üzerleri yosun ve anemonlarla kaplıdır. Deniz tabanı, kum ve çamurdan oluşmuş, üzerinde esrarengiz izler bırakan, unutulmuş bir çöl gibidir. Ara sıra, paslanmış bir demir parçası, battal bir ağ, ya da kimliği belirsiz bir kemik yığını, bu sessiz mezarlığın sakinleri gibi uzanır.
Hava soğuktur. Isı, hızla teninizden çekilir, kemiklerinize işler. Her hareket, suyun direncine karşı verilen bir savaştır. Nefesiniz, regülatörden çıkan baloncuklar halinde, aceleci, gümüşi bir zincir oluşturarak yukarı, ışığa, havaya, hayata doğru kaçar. O baloncuklar, burada olmanızın tek kanıtı, yaşamınızın bu basınçlı dünyaya karşı verdiği sessiz, sürekli bir isyandır.
Ve işte, tam da bu sessiz, soğuk, ışıksız dünyanın derinliklerinde, yukarıdan, yüzeyden, karanlık suyu yararak inen bir gölge belirdi. O, bu yabancı alemin son misafiri değildi. Buraya, bu sessizliğin ve karanlığın ortasında, bir şey aramak için gelmişti. İşte o gölge, suyun yoğunluğunu yararak netleşti.
Deniz canavarı Kraken, namı değer Rauf Aslan.
Rauf, adeta içinde evrimleşmiş, ona ait bir yaratık gibiydi. Vücudu dikey, akışkan bir çizgi oluşturmuş, denizin derinliklerine doğru süzülüyordu. Kolları, iki güçlü kürek gibi, önünde uzanmıştı. Ayaklarında bulunan palet, ritmik bir şekilde yalpalanıyordu. Ellerinin duruşu ise, bir askerin disiplinini ve bir dalgıcın pratik zekasını yansıtıyordu. Sol eli avuç içi aşağı bakacak şekilde, dümdüz, bir anten ya da bir sensor gibi önünde duruyordu. Bu, onun yön duygusunun, temasının uzantısıydı.
Sağ eli ise sol eliyle bir bütün oluşturmuştu. Başparmağı, sol elinin başparmağını sıkıca kavramış, onu sabitliyordu. Kalan işaret, orta, yüzük ve serçe parmakları ise açık duran sol elinin avuç altına, neredeyse bir yastık ya da bir destek gibi sıkıştırmıştı. Sonra, tüm bu birleşik el yapısını, bilekten hareket ettirerek, yukarı ve aşağı doğru hafifçe kıvırıyor, yalpalanıyordu. Bu, sadece bir denge hareketi değil, aynı zamanda suyu hissedişi, onun direncini ölçüşü ve belki de içgüdüsel bir ritüeliydi. Her kıvrılış, onun bu yabancı, baskıcı ortamla kurduğu sessiz bir diyalogdu.
Gözleri, maskesinin ardında, çevreyi tarayan iki keskin lazer gibiydi. Her kaya oluşumunu, her karanlık girintiyi, her olağandışı şekli inceliyordu. Nefesi, regülatörden düzenli, derin ve sakin çıkıyor, gümüşi baloncuklar silsilesi halinde, onun geldiği yere, hayata doğru bir iz bırakarak yükseliyordu.
Derinlik arttıkça, yukarıdan sızan ışık iyice soluklaşıyor, her şeyi yeşilimsi bir alacakaranlık kaplıyordu. Basınç, kulak zarlarında ve sinüslerinde hissedilir bir ağırlık yapıyor, ama o, yılların eğitimiyle bu hisse kulak verip eşitleyerek ilerliyordu. Vücut ısısı, soğuk su tarafından kemiklerine kadar çalınırken, giydiği dalış elbisesi ince bir bariyerden ibaretti.
Aniden, önündeki karanlık su kitlesinde, doğal olmayan bir şekil belirdi. Düz çizgiler, keskin açılar... İnsan yapımı bir şey. Sgrios Hattı. Rauf, el hareketini anında durdurdu. Tüm vücudu, bir an için suda, bir heykel gibi askıda kaldı. Sadece gözleri, maskenin ardında, o silueti tarıyordu.
Plan gereği, sırtına bağlı, ağırlığın ucundaki halatı bir kez, sertçe çekip bıraktı. Yukarıda, teknedeki Alistair, bu titreşimi, bu 'buldum' mesajını anında hissetti. Bekleme oyunu bitmişti.
Cevap gecikmedi. Alistair, halatın bağlı olduğu vinç sistemindeki gergide asılı duran ağır, paslanmaz çelik tonaj kilidini serbest bıraktı. Kilit, suya düştü ve Rauf'a doğru, halat boyunca, bir hayalet gibi süzülerek indi. Amaç basitti ama hayati önemdeydi. Rauf, hedefi bulduğunda, onu bu kilit ve halat yardımıyla güvenli bir şekilde yukarı çekebilecekti. Tek başına taşıyamayacağı bir yük için hazırlanmış bir can simidiydi bu.
Rauf, tonaj kilidinin halata bağlı olarak, kendine doğru süzülüşünü izledi, sırtına çarpan demirin ağırlığıyla yüzünü buruşturdu, ardından yeniden hedefine odaklandı. Şimdi, araç da hazırdı. Sıra, Sgrios Hattının sırrını ortaya çıkarmaya gelmişti.
Yaklaştıkça, şekil daha da netleşti. Bu, batık bir geminin enkazı değildi. Daha çok, deniz tabanına bilinçli olarak yerleştirilmiş, dikdörtgen prizma şeklinde, büyük bir metal konteyner veya modüler bir oda gibiydi. Kenarları, midyeler, yosunlar, küçük anemonlarla kaplanmıştı, ama köşeleri hâlâ sert ve geometrikti. Üzerinde, soluk da olsa bir amblem veya yazı fark edilebiliyordu. Sgrios kelimesi değildi bu. Daha farklı, daha eski bir sembol.
A.D.A
Arven Doruk Aslan?
Rauf, konteynerin etrafında dikkatle bir tur attı. Bir giriş, bir kapak, bir açılır nokta arıyordu. Sağ eli, dalgıç bıçağının kabzasında durdu. Sol eli, soğuk, pürüzlü metal yüzeyi, eldiveniyle hissederek gezdi. Sonra, bir köşede, dikkatlice gizlenmiş, üzerinde bir dizi mandal ve kilitleme mekanizması olan dikdörtgen bir panel buldu. Burası, içeri giriş noktası olmalıydı.
Hafifçe geri çekildi. Alistair'e, 'konumu koru, beklemeye devam et' anlamına gelen, halatta iki kısa çekişli bir sinyal daha gönderdi. Sonra, bıçağını çekmedi. Bunun yerine, kemerinden, paslanmaz çelikten yapılmış, dayanıklı ve hassas bir kriko manivelası çıkardı. Bu tür şeyler için hazırlıklı gelmişti.
Manivelanın ucunu, panelin altındaki en sağlam görünen menteşenin arasına yerleştirdi. Tüm vücut ağırlığını, kontrollü bir şekilde krikonun üzerine verdi. Metal, iniltiye benzer, uzun, tiz bir gıcırtı sesi çıkardı. Pas ve tuz, onlarca yıllık direnci kırılıyordu. Su, açılan küçük aralıktan içeri hücum etti.
Rauf, bir an durdu. İçeriden bir şey çıkacak mı diye bekledi. Sadece hava kabarcıkları ve biraz çöküntü geldi. Panel, artık bir el genişliğince aralıktı. Ancak Arven Doruk Aslan'ın zekâsı asla hafife alınmazdı. Bir tuzak olabilirdi.
İhtiyatla, dalgıç bıçağını alıp, aralığın içine, özellikle de kasanın kenarlarına ve altına doğru yavaşça sürttü. Metal, metale temas etti, ama herhangi bir gizli tel, basınç plakası veya manyetik algılayıcıyı tetikleyecek bir şey yoktu. Sadece paslanmış çelik ve sessizlik vardı. Önlemini almıştı. Şimdi, adım atma zamanıydı.
İçeri, kafa lambasının ışığını çevirerek baktı. Işık, tozlu, bulanık suyu yararak ilerledi ve içerideki ilk şeyi aydınlattı: Bir kasa. Tam da tahmin ettiği gibi. Gri, köşeli, üzerinde daha karmaşık bir kilit sistemi olan bir kasa. Ve onun yanında, su geçirmez bir torbaya sarılı, dikdörtgen şeklinde bir şey daha... Belki de bir defter, bir günlük. Arven'in günlüğü.
Göğsünde, baskı altında bile bastıramadığı keskin bir heyecan dalgası hissetti. İşte buydu. Yanıtlar, buradaydı.
Hızla, sırtındaki halata takılı tonaj kilidini çözdü. Güçlü çelik kancasını, kasada bulduğu en sağlam halkaya geçirdi. Tonaj kilidi kasaya güvenle bağlandıktan sonra, Rauf dikkatini su geçirmez torbaya çevirdi. Ona dikkatle uzandı. Torba, kaygan ama sağlamdı, içindeki defterin köşeleri elinde hissediliyordu. Onu, dalgıç elbisesinin önündeki büyük, fermuarlı cebe, kasayla sürtünüp zarar görmemesi için özenle yerleştirdi. Cebi kapattı, üzerine hafifçe vurarak emin oldu.
Şimdi, sinyal zamanıydı. Halatı, Alistair'e 'çek' komutu vermek için önceden kararlaştırılmış düzende üç kez kuvvetlice çekti. Yukarıdan, halatta bir gerilim hissedildi, ardından tonaj kilidi ve ona bağlı ağır kasa, yavaş ama kararlı bir şekilde deniz tabanından ayrılmaya, karanlık sudan yukarıya, ışığa doğru süzülmeye başladı.
Rauf, kasayı gözden kaybolana kadar izledi. İşinin bir kısmı tamamlanmıştı. Ama işi bitmemişti. Kafa lambasının ışığını yeniden konteynerin içine çevirdi. Başka bir şey, bir ipucu, bir detay kalmış mıydı? Işık, metal duvarlarda gezindi, tabandaki tortuyu aydınlattı.
Sonra, bir şey gördü. Kasanın durduğu yerin hemen altında, metal zemine kazınmış, neredeyse görünmeyen küçük bir işaretti. Bir ok sembolüydü. Ve okun işaret ettiği yönde, konteynerin arka duvarında, neredeyse pas ve yosunla tamamen kapanmış, küçük bir panel daha vardı. Bu, bir ana giriş değil, daha çok bir servis kapakçığı ya da gizli bölme gibiydi.
Rauf'un içgüdüleri alarm verdi. Arven, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmazdı. Bu kasa ve defter bir yem miydi? Yoksa asıl sır, bu daha küçük, daha gizli bölmede mi saklıydı?
Bıçağını yeniden çıkardı. Okun işaret ettiği panelin kenarlarını, dikkatle ve sabırla temizlemeye, paslı vidaları ve mandalları ortaya çıkarmaya başladı. Su, her hareketiyle biraz daha bulanıklaşıyordu, ama o ısrarla çalışmaya devam etti. Tüm hikâyeyi bilmeliydi.
Bıçağının ucu, paslı vidaların başlarında gezindi, direnç gösteren her birini yavaşça gevşetmeye çalıştı. Su, her hareketle kalkan çamur bulutu yüzünden iyice bulanıklaşıyor, görüşü zorlaşıyordu. Nefes alışı, regülatörden düzenli ama biraz daha hızlı çıkıyordu. Zaman ve hava tükeniyordu.
Son vida, bir gıcırtı ile yerinden oynadı. Panel, artık sadece ağırlığı ve pasla yapışmış kenarlarıyla tutunuyordu. Rauf, bıçağını kenarının altına soktu ve tüm vücut ağırlığını kullanarak kaldırmaya çalıştı. Metal, inleyerek direndi, sonra aniden klank diye bir ses çıkararak açıldı, altında bir boşluk ortaya çıktı.
Kafa lambasının ışığını içeri çevirdi. Bu sefer, ne kasa ne de defter vardı. Sadece, su geçirmez başka bir kılıfa sarılı, ince, dikdörtgen bir nesneydi. Bir tablet veya taşınabilir bir sabit disk olabilirdi. Üzerinde, elle yazılmış gibi duran tek bir kelime vardı.
Criom.
Galce'de 'parça' veya 'kırıntı' anlamına geliyordu. Sgrios'un (Yıkım) zıttı gibiydi. Yıkımdan geriye kalan parçayı simgeliyordu.
Rauf, tereddüt etmeden, bu yeni bulguyu da alıp ön cebine, defterin yanına yerleştirdi. Cebi kapatırken, bir düşünce zihninde şimşek gibi çaktı. Belki de kasa bir şaşırtmacaydı. Asıl değerli olan, bu 'Criom'du.
Görev tamamlanmıştı. Artık bu soğuk, karanlık mezardan çıkma zamanıydı. Yukarıya, Alistair'e ve tekneye doğru döndü. Ancak tam o anda, kafa lambasının ışığı, açık kalan panelin hemen arkasındaki metal duvarda bir şeyi yakaladı. Küçük, kırmızı bir Led ışığını önceden fark edememişti. Ve o kırmızı ışık, bir an için yanıp sönerek sürekli yanar hale geldi. Bir sayaçtı.
Bir tetikleyiciydi.
Çünkü Arven Doruk Aslan'ın zekâsı hafife alınmazdı.
Rauf'un kalbi göğsünde hızla çarpmaya başladı. Arven, sadece bir sır saklamamıştı. Aynı zamanda bir koruma da kurmuştu. Kasa çıkarıldığında veya bu gizli bölme açıldığında devreye giren bir tuzaktı.
Rauf'un gözleri büyüdü ama panikle değil, eğitimle harekete geçti. Elleri, hızla yukarıya uzanan halata sarıldı. Parmakları, ıslak ipte kayarken, güçlü bir kavrayışla tutundu. Tüm vücut ağırlığını kullanarak, bir elden diğerine geçerek, kendini yukarı doğru çekmeye başladı. Bu, dalış eğitiminde yapılan acil çıkış yöntemlerinden biriydi, ama hiç bu kadar hayati olmamıştı.
Altından gelen metalik patlama sesi ve suyun şiddetli çalkalanışı, onu daha da hızlandırdı. Dalış bilgisayarındaki derinlik göstergesi hızla düşüyordu, ama çok hızlı çıkışın tehlikelerini, yani vurgun riskini düşünecek zamanı yoktu. Şu anki tehdit daha acildi. Patlamanın yarattığı şok dalgası, enkazın çöküşü veya bir girdap onu yeniden derine çekebilirdi.
Yukarıdaki ışık, giderek daha parlak, daha ulaşılabilir bir hale geliyordu. Mavinin tonları açılıyor, suyun yüzeyindeki dalgalanmaların gümüşi ışıltısı görünüyordu. Ciğerlerinde, artan basınç farkıyla birlikte bir yanma hissi başladı, ama nefesini vermemeye, regülatörden düzenli, mümkün olduğunca nefes almaya devam etti.
Son bir hamleyle, su yüzeyini yarıp geçti. Ani bir şaşkınlıkla regülatörü ağzından çıkardı ve derin bir nefes aldı. Sert, tuzlu, ama hayat dolu havayla ciğerlerinin yandığını hissetti. Gökyüzü, akşamüstünün soluk turuncusuna boyanmıştı. Hemen yanı başında, teknenin gövdesi ve Alistair'in ona uzattığı güçlü, çelik gibi kolu vardı.
"Grab on!" (Tutun!)
Rauf, Alistair'in kolunu yakaladı. Diğer eliyle, hâlâ beline takılı olan halatı çözdü. Alistair, onu suyun içinden, teknenin güvertesine doğru çekti. Rauf, ıslak vücuduyla güverteye yığıldı, nefes nefese kaldı. Hemen ardından, yanı başında, çıkardığı gri kasa, güvenli bir şekilde duruyordu.
Alistair, ona baktı, yüzünde endişeli bir sorgulama vardı. Rauf, gözlüğünü alnına itti. Hızlı ve kesik kesik nefes alıyordu. Sonra, bir anda, içinde biriken tüm gerginlik, adrenalin ve hayatta kalmanın şoku, beklenmedik bir şekilde dışarı vurdu. Yerden doğruldu, teknenin kenarına eğilip, altında koyu maviye dönen, hâlâ huzursuzca kabaran denizin derinliklerine baktı. Gözleri şok ve bir tür saygıyla açılmıştı.
"Kafasını siktiğimin delisi!" diye haykırdı, sesi gergin bir kahkahayla karışık. Başını iki yana, hem hayretle hem de bir çeşit gururla salladı. "Arven, Arven, Arven! Allah'ın manyağı Arven! Az kalsın bomba götümde patlıyordu Arven!"
Bu, bir panik değil, bir salıverişti. Ölümün eşiğinden dönmüş, abisinin zekasının ve paranoyasının bir kez daha kurbanı olmaktan son anda kurtulmuştu. Ve bu gerçek, ona acayip, çılgınca bir neşe vermişti.
Kahkahasını atarak, kendini güverteye, kasaya ve su geçirmez çantasına bakacak şekilde sırt üstü bıraktı. Alistair, az çok neler olduğunu anlamıştı. Hızla teknenin motoruna yöneldi. Motor kükreyerek çalıştı ve tekne, bulundukları yerden, patlamanın veya enkazın etkisinden uzaklaşmak için hızla açılmaya başladı.
Rauf, hareket eden gökyüzüne baktı. Ciğerlerine çektiği temiz hava, altındaki güverteden gelen titreşim, hayattaydı. Hem de elinde, umutla dolu, tehlikeli bir hazineyle. Gülümsemesi yüzünde dondu. Şimdi, işin asıl zor kısmı başlıyordu. Sırlar, yanındaydı. Şimdi, onları çözme ve Miraç'a ulaşma zamanıydı. Ama önce, adaya, dedesinin yanına geri dönmeliydi.
Tekne, ada rıhtımına yanaşırken akşam iyice çökmüştü. Rıhtımın üzerinde, bastonuna dayanmış, silueti loş bir ışıkla çevrelenmiş bir figür duruyordu. Alistair, tekneyi ustalıkla bağlarken, Rauf ayağa kalktı. Kasayı ve çantayı aldı. Ağırlıkları, sadece fiziksel değil, sembolikti de. Güverteden atlayıp rıhtıma çıktı. Dalgıç elbisesi hâlâ damlıyor, ayak izleri ıslak tahta üzerinde karanlık lekeler bırakıyordu.
Dedesinin yanına yürüdü. Adam, önce kasaya, sonra Rauf'un yüzüne baktı. Gözlerinde bir soru vardı, ama sesi sakin çıktı.
"An do lorg thu e?" (Onu buldun mu?)
Rauf, başıyla onayladı.
"Lorg. Agus barrachd air sin." (Bulduk. Ve daha fazlasını.)
Eve doğru döndüler. İçeri girdiklerinde, salondaki sehpa boşaltılmış, onun yerine masa lambasıyla aydınlatılmış geniş bir masa hazırlanmıştı. Rauf, kasayı masanın üzerine bıraktı. Metal, tahta üzerinde tok bir ses çıkardı.
Şimdi, çözme zamanıydı.
4 Gün Önce
Apocalypse, Alex From Space
Rauf Aslan, Ağzından
Bomba, neredeyse götümde patlayacaktı.
Yaşadıklarım zihnimde, dalıştan çıkarken ciğerlerime dolan ilk hava gibi sert ve gerçekçiydi. O kırmızı ledin yanışını, suyun ani titreşimini, o metalik gümlemenin derinden gelen sesini hâlâ hissediyordum. Abim, ölümünün ardından bile, bulduklarını korumak ya da beni sınamak için bir tuzak kurmuştu. Belki de ikisi birdendi. Onun zihni, her zaman böyle labirentlerle doluydu; sevgiyle paranoyayı, korumayla imtihanı birbirine karıştırırdı.
Güvertede sırt üstü yatarken, gökyüzüne bakarken hissettiğim o çılgın neşe, şimdi yerini daha derin, daha ağır bir düşünceye bıraktı. Ölüm, bir kez daha yanımdan sıyırıp geçti. Ama her seferinde, bende bir şeyler bırakıyordu. Bir iz. Bir sorumluluk. Bir aciliyet.
Miraç, ne durumdaydı? Bu soru, zihnimin arka planında sürekli yanan, asla sönmeyen bir alarm lambası gibiydi. Soğuk mu, korkmuş mu, yaralı mı? Yoksa... daha kötüsü mü? Bu düşünceye izin vermemeye çalışıyordum. Vermemeliydim.
Miraç'ın yokluğu, içimde yanan bir ateşti. Ama Arven'in bıraktığı bu miras, o ateşe odun atıyordu. Her bulgu, her koordinat, beni ona bir adım daha yaklaştırıyor gibi hissettiriyordu. Ya da belki, beni daha da derin bir karanlığa sürüklüyordu. İçimde sabırsızlık, öfke, korku ve en çok da onu bulma arzusu vardı. Bu sefer, tuzağa düşmeyecektim. Abimin labirentinde kaybolmayacaktım. Sadece, çıkış yolunu bulacaktım.
Ve o yolun sonunda, Miraç olacaktı.
Olmalıydı.
Şimdi, bu masada, onun bıraktığı parçalarla, dedemi saymazsam baş başaydım. Kasa hâlâ kapalı, bir sır gibi susuyordu. Defter, sayfalarında geçmişin tozunu taşıyordu. Üzerinde Criom yazan bulguya baktım. Onu dikkatle inceledim. Su geçirmez kılıfın altında, basit, siyah, sağlam bir usb bellek vardı. Üzerinde hiçbir işaret yoktu ama içinde ne saklıydı? Veriler? Görüntüler? Arven'in nihai itirafı mı, yoksa bir sonraki tuzak için bir harita mı?
Dedem, sessizce odadan çıkmış, bana bu sırlarla yalnız kalmam için alan bırakmıştı. Ellerim, masanın üzerinde, bu üç nesnenin üzerinde gezindi. Nereden başlamalıydım? Kasanın kilidini kırmak mı? Defteri satır satır okumak mı? Yoksa, bu belleği, belki de bir daha asla çıkamayacağım bir dijital labirente sokmak mı?
Kararımı verdim. Önce, en somut, en hızlı erişilebilir olanla başlayacaktım. Laptop'u açtım, belleği bağladım. Sistem bir an için tanıdı, sonra ekran karardı. Karanlığın ortasında, beyaz bir zemin üzerinde, zarif, stilize edilmiş tek bir lotus çiçeği belirdi. Çiçek, dingin, ama aynı zamanda bir bekleyişin simgesi gibiydi. Altında yazı yoktu. Sadece bir imge. Ve bir imleç.
Gülümsedim. Bu sefer, tuzağa düşmeyecektim. Cevabı biliyordum. Bu, Arven'in bize, aileye ait en kadim, en kişisel şifrelerden biriydi. Annemizin adı. Onun hayatımıza kattığı zarafetin ve dayanıklılığın sembolü. Çamurlu sulardan temiz bir güzellikle yükselen çiçek. Parmaklarım klavyenin üzerinde gezindi ve Türkçe karşılığını, onun dilimizdeki adını yazdım:
"Nilüfer."
Enter'a basmamla birlikte, lotus çiçeği ekranda hafifçe titredi, sanki bir rüzgarla sallanıyormuş gibi, sonra yavaşça dağılıp kayboldu. Yerini, siyah bir arka plan üzerinde, yeşil, eski tip bir terminal yazı tipiyle yazılmış metinler ve dosya isimleri aldı. İçeri girilmişti.
Arven'in dijital hazinesi, gözlerimin önündeydi. İlk dosyanın adı şuydu: "OPERATION: DEEP SIGH" (Operasyon: Derin Nefes). Hemen altında bir diğeri: "SGRIOS HATTI - BLUEPRINT & FAILSAFE" (Sgrios Hattı - Plan ve Emniyet). Ve en altta, en küçük, ama benim için en önemli görünen bir klasördü.
"Do Rauf. Nuair a bhios tu deiseil." (Rauf İçin. Hazır Olduğunda.)
Bekleyecek zamanım yoktu, hazırdım. Fare imlecini, o son klasörün üzerine getirdim ve çift tıkladım. Klasörün içinde, tek bir video dosyası vardı. İsmi sadece "watch_me.mov" idi. Kalbim bir an için yerinden fırlayacak gibi attı. Fare imlecini titreyen bir el ile dosyanın üzerine getirdim ve çift tıkladım.
Ekran tekrar karardı, ardından görüntü belirdi. Arka plan tanıdıktı; Arven'in evdeki, benim yangınla yok ettiğim çalışma odası. Kitaplıklar, haritalar, karışıklık... Her şey yerli yerindeydi. Ve ekranın tam ortasında, o vardı.
Arven Doruk Aslan.
Sandalyesine yaslanmıştı, ama dik duruyordu. Üzerinde, her zaman giydiği o eski, kahverengi deri ceket vardı. Yüzü, ekranın soğuk ışığında daha keskin, daha yorgun görünüyordu. Gözleri, ekrandan doğrudan bana bakıyor gibiydi. O çivit mavisi, bildiğim, tanıdığım, bazen delilik kıvılcımları saçan, bazen derin bir okyanus gibi hüzünlü olan o renk. Şimdi ekranda, bir kararlılık, belki de bir vedanın ağırlığıyla parlıyorlardı.
Alnına, her zamanki gibi, düzensizce dökülen siyah saçları vardı. Bir tutamı, kaşının üzerine sarkmıştı, onu geri itmek için hiçbir hareket yapmıyordu. Yüzündeki ifade ciddiydi, ama dudaklarının kenarında, neredeyse sezilemeyecek kadar hafif, bana özgü, alaycı bir kıvrım vardı. Elleri, sandalyenin kollarında duruyordu, parmakları hafifçe oynuyor, belki de kaygılı, belki de sabırsızdı.
Bir an sessiz kaldı, sadece bana bakıyordu. Sanki, kaydediliyor olmanın verdiği garipliği, ya da bana söyleyeceklerinin ağırlığını taşıyordu. Sonra, dudakları hareket etmeye başladı.
"Merhaba, küçük kardeşim."
O ses...
Yıllar sonra, bir kayıttan, ama sanki odanın içindeymiş gibiydi. Küçük kardeşim. İsmimle değil, hep böyle hitap ederdi. Bir an için, nefesim kesildi. Parmaklarım titreyerek klavyeye uzandı ve space tuşuna bastım. Video durakladı. Arven'in yarı açık dudakları, bana bakan o mavi gözleri, ekranda donup kaldı.
Dirseklerimi dizlerime yasladım, öne eğildim. Sol elim, istemsizce ağzımı kapattı, sanki bir çığlığı, bir hıçkırığı ya da sadece nefes alışımdaki o sarsıntıyı tutmaya çalışıyordum. Gözlerimi kapadım, ama ekrandaki görüntü, karanlık göz kapaklarımın arkasında parlıyordu.
Orada, o sandalyede oturan sadece bir kayıt değildi. O, abimdi. Tüm eksikliği, tüm özlemi, tüm bitmemiş konuşmalarımız ve tüm kırgınlıklarımız, o iki kelimenin içinde saklıydı. Bana söylemek istediği son şeyler vardı. Ve ben, onu dinlemeye hazır mıydım? Hazır olmak zorundaydım. Miraç için. Kendim için.
Yavaşça gözlerimi açtım. Elimi ağzımdan çektim, derin, sarsıcı bir nefes aldım. İşaret parmağım, tekrar space tuşuna uzandı. Duraklatma işareti kalktı. Ve Arven, kaldığı yerden devam etti, sanki benim bu küçük çöküşümden, bu hazırlık anından haberi varmış gibi. Video devam etti. Arven, hafifçe öne doğru eğildi, ekrana, bana biraz daha yaklaşmış gibiydi.
"Eğer bu kaydı izliyorsan," dedi, sesi daha yumuşak, daha samimi bir tona bürünmüştü, "demek ki Sgrios Hattı'na daldın. Ve muhtemelen benim o küçük... 'hoş geldin partimi' de atlattın." Dudaklarındaki o belli belirsiz kıvrım, şimdi tam bir sırıtışa dönüştü. "Özür dilerim. Ya da özür dilemem. Sen beni tanırsın. Hiçbir şeyi şansa bırakmam."
Bir an duraksadı, bakışları kamera lensinden uzaklaşıp bir yere, geçmişe daldı gibi oldu, sonra tekrar döndü.
"Bu bellekte bulacağın tek kayda değer şey, sana bıraktığım bu videodur. Gerisi bir bilgisayar virüsü. İlk önce onlara tıklamış olsaydın, hiçbir zaman bu videoya ulaşamayacaktın."
Ellerini açtı ve omuzlarını kaldırıp masum bir ifade takındı.
"Eğer aklını kullandıysan, önce bu belleği izliyorsundur. Çünkü kasanın şifresini kendi başına çözecek olursan, içinde yer alan mekanizmayı tetikleyecektin. Kasanın sol altında bulunan, küçük yükselticiyi sök. İçindeki mekanizmayı göreceksin."
Videoyu durdurdum ve hızla kasaya döndüm. Onun dediği gibi, sol alt köşeyi dikkatle inceledim. Metal yüzeyde, neredeyse görünmeyen, ancak parmak ucuyla hissedilebilen hafif bir çıkıntı vardı. Bir yükseltici ya da küçük bir panel. Bıçağımın ince ucunu, kenarının altına soktum ve nazikçe kaldırdım.
Küçük bir metal kapak çıktı. Altında, minyatür, karmaşık bir mekanizma; ince teller, bir pil ve ortasında, tetiklenmeye hazır duran küçük, cam bir ampulün içinde duran berrak bir sıvı vardı. Asit mi, yoksa başka bir şey mi? Bilmiyordum. Ama bu, kasa açıldığında devreye girecek ve içindekileri, ne olursa olsun yok edecek bir imha mekanizmasıydı.
Nefesimi tuttum. Telleri, nereden kesmem gerektiğini anlamaya çalışarak inceledim. En soldaki, ana güç kablosu gibi görünen kalınca bir tel vardı. Bıçağımı ona yaklaştırdım ve bir kesikle kestim.
Mekanizma hareketsiz kaldı. Ampul içindeki sıvı değişmedi. Güvenliydi.
Derin bir nefes aldım ve videoyu tekrar oynattım. Ekranda, Arven devam ediyordu, sanki benim bu küçük bombayı etkisiz hale getirdiğimi biliyormuş gibi sırıtıyordu.
"Gördün mü? Hâlâ hayattasın. Demek ki aklını kullanıyorsun, ya da şanslısın. Her ikisi de işe yarar."
Sonra, yüzündeki tüm alaycılık silindi, yerini keskin, operasyonel bir ciddiyet aldı.
"Şimdi, kasanın gerçek şifresine gelelim. Annemin bize her gece okuduğu, o eski denizci şiirinin ilk satırı. Türkçe. Büyük harf, küçük harf yok, boşluk yok. Tamamen bitişik."
Zihnim hemen o şiire gitti.
"Denizler hâkimi, fırtınalar kralı..."
Çocukken, dalgaların sesiyle uykuya dalardık onun dizeleriyle.
Parmaklarım kasanın dijital panelinde hızla hareket etti;
DENIZLERHAKIMIFIRTINALARKRALI
Panelde yeşil bir ışık yandı ve içerden yumuşak bir ses geldi. Kasanın kapağı, bir milim aralandı. Videodaki Arven, sanki bunu duymuş gibi başını onaylar gibi salladı.
İçine baktığımda, koyu kadife bir yastık üzerinde üç nesne duruyordu. İlki gümüş, belki de platin bir yüzüktü. Yüzüğün taşı yoktu. Onun yerine, merkezde, incecik oyulmuş bir deniz yıldızı vardı ve bu yıldızı, iki başı da dışa bakacak şekilde, kıvrılan bir çift başlı yılan halkası sarmalıyordu. İşçilikti mükemmeldi, kadim ve ürkütücü bir güzellikteydi.
Hemen yanında üzeri oymalı, eski, pirinçten yapılma bir pusula vardı. Camı çatlak değildi, ibresi, titrek bir sadakatle kuzeyi gösteriyordu. Pusulanın hemen altında, katlanmış, soluk sarı bir kâğıt duruyordu. Üzerinde, Arven'in tanıdık, telaşlı el yazısıyla tek bir kelime vardı: "Rauf."
"İçindekiler, katilin yüzüğünü temsil eden bir yüzük. Pusula, kayıp üssün anahtarı, altındaki kâğıt ise sana bıraktığım son mektubum."
Bir an için videoya baktım.
"Katili biliyor muydun?" diye mırıldandım. Sanki duyacaktı beni...
"Evet, katili biliyordum."
Videoyu duraklattım. Arven'in yüzü, ekranda donmuş bir şekilde bana bakıyordu, o çivit mavisi gözlerinde bir sır saklı gibiydi. "Evet, katili biliyordum." Bu itiraf, odanın havasını bir anda elektriklendirdi. Tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Soğuk bir ter, omurgamdan aşağı süzüldü.
Yutkundum. Boğazımda kuru, acı bir düğüm vardı. Gözlerimi ekrandan ayırıp pusulanın altındaki soluk sarı kâğıda çevirdim. Parmaklarım titreyerek onu çekti, kadife yastığın üzerinden aldım.
Kâğıt incecikti, neredeyse kırılacak gibi. Onu, bir arkeolog gibi, saygı ve bir parça korkuyla yavaşça açtım. Mektup, Türkçeydi. El yazısı, her zamanki gibi telaşlı, harfler birbirine girmiş, mürekkep yer yer solmuştu. Sanki aceleyle, bir şeylerin peşindeyken, belki de ölümünün arifesinde yazmıştı.
29 Mayıs 2014
Eğer bu satırları okuyorsan Rauf, demek ki başardım. Ya da... başaramadım, ama sen yine de yolumuzu buldun. Ve şimdi, Sgrios hattına, o batık gerçeğe doğru ilerliyorsun.
Okyanus teyzenin kızı yanında mı? Adı Miraç'tı sanırım. Umarım öyledir. Çünkü o, senin eksik parçan. Her ne kadar kader sizi bir araya getirmiş olsa da o kadın; sana sadece sevgi değil, denge de getirecek. Onun gözlerinde, sen asi değil, sevilen olarak yansıyorsun. Ve bu, belki de hayatında duyduğun en önemli sözdür.
Dudaklarımdan bir hıçkırık koptu. Sağ elimle kâğıdı tutmaya çalışırken sol elimle gözlerimi kapattım. "Sevilen..." diye mırıldandım, sesim kırık. Ve o an, Miraç'ın yüzü, o bordo saçları ve okyanus mavisi gözleri zihnimde canlandı. Evet. Orada, öyleydim. Sadece orada. Şimdi onu da elimden almışlardı. "Sevgilim..." diye acıyla inledim. Burnumu çekip devamını okumak için elimi gözlerimden çektim.
Taygun'a gelince... ona ne söylersen söyle, artık duymayacak.
Allah'ın belası, Taygun Kılıç Yıldız.
O, kendi yarattığı canavarın içinde kaybolmuş durumda. Ama adalet, sadece onu bulmak değil, onun yaptıklarını açığa çıkarmaktır. O batıkta, sadece Okyanus Gökçe'ye dair değil, onun ve Taçsız Kral'ın destek aldığı Campbell'lerin tüm kirli işlerine dair kanıtlar olmalı. Onları bul. Işığa çıkar. Adaleti sağla ve sonra görevine geri dön.
Unutma Rauf.
Gerçek gözlerdedir ve asla yalan söylemez.
Abin, Arven
Kâğıt, parmaklarımın arasında titriyordu. Her kelime, bir çekiç darbesi gibi inmeye devam ediyordu. Kâğıdı, sehpaya bıraktım.
Campbell'ler?
Fiona.
Fiona Campbell?
O sarı saçlı, yeşil gözlü yabancının ailesi, bu karanlığın bir parçası mıydı? Bu, onunla geçirdiğim o geceyi, o anları zehirliyordu. Zaten hiçbir şey hatırlamıyordum onunla ilgili. Sadece abim, onun hakkında beni aldattığını söylemişti ve uyarmıştı. Ona inanmış, onunla yollarımı ayırmıştım. Şimdi, bu bağlantı, o ayrılığın sadece bir kişisel dram değil, belki de daha büyük bir oyunun parçası olduğunu gösteriyordu.
Tiksinme, önce midemde bir bulanıklık olarak başladı, sonra boğazıma tırmandı. Yüzümü, sanki pis bir şey koklamışım gibi buruşturdum, elim istemsizce ağzıma gitti. O an, oturduğum yerden, bir yay gibi fırladım.
Dedemin çalışma masasının altında duran eski, metal çöp kovasına doğru sendelediğim gibi uzandım. Dizlerimin üzerine çöktüm. Boğazımdan, kontrol edemediğim, sert ve acılı bir öğürtü koptu. Midem boştu, sadece safra ve acı geldi. Her spazm, geçmişte yaşadığım o zehirlenmeyi, o güven ihlalini, o aptalca safdilliği temsil ediyordu. Fiona'nın gülüşü, dokunuşu, o yeşil gözlerdeki samimiyet... Hepsi bir yalan mıydı? Beni, ailemin düşmanlarına mı çekmişti?
Bir el, sırtıma, sert ama şefkatli bir dokunuşla kondu. Dedemdi. Hiçbir şey söylemiyordu. Sadece oradaydı. Belki de sırtımdaki bıçakları arıyordu. Ben ise kovanın kenarına yapışmış, titreyerek, içimdeki her şeyi atmaya çalışıyordum. Ama atamadığım şey, içimde kalan, zehirli bir ağırlıktı: İhanet.
Nihayet, spazmlar durdu. Nefes nefese, alnım ter içinde, yere yığıldım. Sırtım dedemin ayağına dayanıyordu. Gözlerim, çöp kovasının paslı kenarına odaklanmıştı.
"Campbell'ler..." diye zorladım kelimeyi, sesim kırık ve yorgundu. Dedenin sesi, üzerimde soğuk bir su gibi aktı.
"Cumaidh tu an nàmhaid agad ri do thaobh an-còmhnaidh, a mhic." (Düşmanı her zaman yanında tutacaksın evlat.)
Dedemin bu cümlesiyle aslında, onun ne olduğunu bildiğini anlamıştım. Onunla yaşadığım her şey şimdi zehirli bir bulut gibi üzerime çöküyordu. O anlar, samimi miydi, yoksa bir oyunun, bir görevin parçası mıydı? Ben, o gece, doğum günümde ona yaklaşırken, o beni mi tuzağa düşürüyordu? Her şey, bir ihanetin sahnelenişi miydi?
Bu düşünce, midemde yeniden bir kasılma yarattı. Öğürtü, boğazıma acı bir yumruk gibi yükseldi. Az önce doğrulmuştum, şimdi yeniden sendeledim, çöp kovasının soğuk metal kenarına tutunmak zorunda kaldım. Kendimi sadece aldatılmış hissetmiyordum. Kendimi kirli hissediyordum.
"Biliyordun..." diye hırıltıyla çıkardım sözü, gözlerim çöp kovasının içindeki karanlığa dikilmişti. "O burada... Miraç yanımdayken... biliyordun."
Dedem sessiz kaldı. Onaylamadı, yalan da söylemedi. Sessizliği, en ağır cevaptı.
Kendimi toparlamaya çalıştım. Ellerim titriyordu. Ama bu sefer öfke, tiksinmeden daha ağır basıyordu. Sadece Fiona'ya değil, bu sırrı saklayan dedeme, hatta belki bana bunu yaşatan kaderime karşı.
Yavaşça, bu sefer sağlam adımlarla doğruldum. Yüzümü, dedeme çevirdim. Gözlerimde, henüz kurumamış yaşların yanında, yeni bir sertlik vardı. Artık yarımlar, sırlar, korumalar yoktu. Ben, bu oyunun bir parçasıydım. Ve oyunu oynamak için, tüm kuralları, tüm oyuncuları bilmek zorundaydım. Evet, kendimi kirli hissedebiliyor olabilirdim. Fiona'nın hatırlamadığım dokunuşu, şimdi zihnimde bir leke gibiydi. Ama o lekenin üzerine, çok daha güçlü, çok daha saf bir ateş düşmüştü: Miraç'a olan aşkım.
O ateş, içimde zaten yanıp tutuşuyordu. Onun yokluğunun acısı, onun gözlerinin hatırası, bana dokunduğu anların sıcaklığı... Bunlar, Fiona'nın bıraktığı soğuk, iğrenç hissin üzerini örtüyor, onu yakıp kül ediyordu. Miraç'ın aşkı, bir arınmaydı. Bir pusulaydı.
Artık geçmişin pisliğiyle değil, geleceğin aciliyetiyle konuşma zamanıydı. Gözlerimi, diken diken olmuş derimin, titreyen ellerimin ötesine, dedemin gözlerine diktim.
"Nerede o?" diye sordum. Ağzımdaki kirli tadı yutkundum. "Fiona Campbell nerede?"
Dedem, bir an duraksadı. Yüzündeki taş gibi ifade hafifçe çözüldü, derin bir iç çekişle karışık bir ağırlık belirdi. Sonra, kafasını yavaşça sola doğru, pencerenin olduğu tarafa eğdi ve hafifçe kaldırdı.
"Adanın üçüncü girişinde."
3 Gün Önce
Everything Is Romantic, Orchestra Club
Yazar, Ağzından
Komuta merkezinin önündeki koridor, gergin bir sessizlikle doluydu. Duvar boyunca, dimdik, omuz omuza, Sualtı Akrepleri sıralanmıştı. Hepsi, üzerlerindeki basınçlı, koyu renkli üniformaları içinde, bir heykel sergisinden fırlamış gibi duruyorlardı. Yüzlerinde, günler süren uykusuzluğun ve sürekli alarm halinin izleri okunuyordu. Keskin çeneler sıkılı, gözlerin altı mor halkalarla çevrili, dudaklar ince bir çizgi halindeydi.
Ama o gözler... Gözler canlıydı. Hepsinin bakışları komuta odası kapısına dikilmişti. Kapının üzerindeki kırmızı 'GİRİŞ YASAK' ışığı yanıyor, içerideki sesleri boğuyordu. Işığın titreyen yansıması, yüzlerinde, zırhlarında dans ediyordu. Her birinin bakışında, bastırılmış bir merak, bir öfke ve en çok da kayıp bir kardeş için duyulan aciliyet vardı. Miraç sadece Rauf'un sevdiği değil, onların da bir parçası, operasyonlarının sessiz ortağı, bazen şakalaştıkları, bazen birlikte savaştıkları biriydi.
Kimse konuşmuyordu. Sadece, derin, kontrollü nefes alışverişleri ve zaman zaman bir botun duvara hafifçe vuruşu duyuluyordu. Eller ya yanlarda sıkılı yumruklar halindeydi ya da omuzdaki silahların soğuk metaline kenetlenmişti. Bu bekleyiş, bir operasyona çıkmadan önceki o son, zehirli sessizlikti. İçeride, Albay İlhan Gökçe, Eamon ve diğer üst düzey isimler, kaderlerini tartışıyordu. Ve dışarıda, bu duvar gibi adamlar, o kararın kendilerine iletilmesini, harekete geçme emrini bekliyordu.
Havada, statik elektrik ve yağ, ter ve temizlik malzemesi kokusu karışımı vardı. Her an, o kapı açılabilir ve içlerinden biri, belki de Demir, belki de Fırat, içeri çağrılabilirdi. Ya da topluca, sessiz ve ölümcül bir şekilde, nihai görevleri için dağılacaklardı.
Onlar bekliyordu. Çünkü yapacakları tek şey buydu. Ve beklerken, her biri, kendi içindeki fırtınayla, Rauf'un nerede olduğuyla, Miraç'ın ne durumda olduğuyla ve bu kapının ardından çıkacak emrin, hepsini neye sürükleyeceğiyle yüzleşiyordu.
Kapı aniden, sessiz ama keskin bir hareketle açıldı. Önce, bastonunun tok sesiyle yüzünde o alışılmış, taş gibi ifadeyle Eamon çıktı. Hemen ardından, üniformasının her düğmesi gerilimle parlıyormuş gibi duran Albay İlhan Gökçe çıktı. Başlarını, gelen ayak seslerinin yönüne, koridorun diğer ucuna çevirdiler.
Sualtı Akrepleri de aynı anda döndü. Tüm bakışlar, koridorun loş aydınlatmasında beliren siluetlere kitlendi. Gördükleri manzara, içlerindeki Demir'in gözlerine saf bir şaşkınlık, sonra da derin bir endişe olarak yansıdı.
"Rauf?" diye fısıldadı, sesi boğuk bir şokla çıkmıştı. Ama onu, koridoru dolduran ağır adımların uğultusu arasında kimse duymadı.
Çünkü gelen Rauf'tu, ama tanıdıkları Rauf değildi.
Üzerinde, gece operasyonları için özel, simsiyah bir kamuflaj vardı; her kıvrımı, her katmanı, onu loş ışıkta bile neredeyse bir hayalet, bir siluete dönüştürüyordu. Göğsünde, hemen karnının iki yanında asılı duran iki ağır tabanca, bıçaklar ve patlayıcı kümeleri, onu adeta yürüyen bir cephaneliğe çevirmişti. Yüzünde, o alışılmış serseri ifade yerine, buz gibi, ölümcül bir ciddiyet vardı. Gözleri, koridorun sonundaki gruba doğru ilerlerken, hiçbir şeyi, hiç kimseyi görmezden geliyor, sadece bir hedefe kilitlenmiş gibiydi. Adeta bir ölüm makinesiydi.
Ve yalnız değildi.
Hemen arkasında, aynı disiplinle, sessiz ve ölümcül, yirmi kişilik bir ekip yürüyordu. Hepsi aynı siyah giysiler içindeydi, yüzlerinde gece görüş gözlüğü ve gaz maskesi karışımı maskeler vardı, kimliklerini gizliyordu. Silahları, göğüslerinde çapraz konumlanmıştı, parmakları tetik bölgesinde, hazır. Ama herkesin dikkati, Rauf'un hemen sol çaprazında, bir adım gerisinde yürüyen iri yarı, sakin figürdeydi. O maskenin ardında kim olduğunu herkes biliyordu: Alistair.
Bu, bir selamlaşma veya açıklama değildi. Bir yürüyüştü. Bir ilandı. Rauf, artık onların arasında, komutayı bekleyen bir asker değildi. Kendi ekibi, kendi misyonu ve kendi kurallarıyla gelen bir operatördü. Ve bu manzara, koridordaki Sualtı Akreplerini dondurmuştu. Neler oluyordu?
Albay İlhan Gökçe, Eamon'ın dirseğinden tutarak, sessiz ve hızlı bir anlaşmayla onu komuta odasına geri çekti. Rauf, tam ortada, komuta merkezi kapısı ile Sualtı Akrepleri arasında, bir bıçak sırtı gibi duruyordu. Kısa bir an için, sol omzunun üstünden, gölgesi gibi duran Alistair'e baktı. Bakışlarında bir emir, bir onay vardı. Alistair, neredeyse görünmez bir baş hareketiyle karşılık verdi.
Sonra, Rauf yavaşça Sualtı Akreplerine döndü. O buz gibi gözler, birer birer yüzlerinde gezindi: Demir'in şaşkınlığında, Fırat'ın sorgulayan keskin bakışında, diğerlerinin gergin merakında... Hepsi, bu yeni Rauf'u anlamaya çalışıyordu.
"İçeri."
Tok ve tek kelime ile emir, havada çınladı. Bekleme süresi yoktu. Rauf, hiç duraksamadan, komuta odasının ağır kapısına yöneldi. Kapıyı itti ve içeri adım attı. Hareketi o kadar doğal ve sahipleniciydi ki, orası onun mekanıymış gibiydi. Sonra, Sualtı Akrepleri hareket etti. Ali ilk adımı attı, diğerleri onu takip etti. İçgüdüsel bir itaat, bir bağlılık, belki de meraktı. Bu Rauf'u hiç görmemişlerdi, tanımıyorlardı ama hâlâ onların lideriydi. Ve o lider, onları bilinmeyen bir toplantıya çağırıyordu.
Maskeli ekip ise, Alistair'in sessiz komutuyla, koridorda bekleyiş pozisyonunu korudu. Onlar, dış muhafızlar, bu yeni operasyonun sessiz tanıklarıydı.
Kapı, Sualtı Akrepleri içeri girdikten sonra yeniden kapandı. Koridor, şimdi sadece siyah giysili, maskeli yirmi kişi ve ağır bir sessizlikle doluydu. İçeride ise, iki nesil, iki komuta zinciri ve kayıp bir kadının kaderi hakkında çarpışacak kelimeler hazırlanıyordu.
Binbaşı Aydın Kemerci, Albay İlhan Gökçe masa başında, ayakta duruyorlardı. Sandalyeye oturttukları Eamon ise masanın diğer ucunda bekleyen Rauf'a bakıyordu. İlhan Gökçe'nin ve Eamon'un tüm bu her şeyden haberi vardı.
5 Gün Önce
Hastanenin kantininde, en arka masada, iki adam oturuyordu. Biri, Albay İlhan Gökçe'ydi. Üniformasının üst düğmesi ilikli değildi, yüzünde derin çizgiler ve bir geceyi daha uykusuz geçirmenin yorgunluğu vardı. Elleri, önündeki yeni konmuş kahve fincanının önünde kenetlenmişti, başparmakları gergin bir şekilde birbirine dolanmıştı.
Karşısında, Eamon duruyordu. Sırtı dimdik, İskoç tarzına uygun ceketinin düğmeleri ilikli, soğuk ve mesafeli bir zarafetle oturuyordu. Önündeki çay öylece duruyordu. Sadece bekliyordu.
"Evet, benimle ne konuşacaksın?" diye sordu, Eamon sonunda sessizliği bozarak.
İlhan Gökçe, kenetlediği ellerinden, yorgun ama tetikte bakışlarını kaldırıp Eamon'a dikti. Önce, kantinin loş köşelerine, kapalı perdelerin arkasına, tavandaki güvenlik kamerasının kırmızı ışığına baktı. Sanki, duvarların bile kulak misafiri olabileceğinden, hatta belki de dinliyor olabileceğinden emin olmak istiyordu. Sonra, gözlerini, tüm ağırlığıyla tekrar Eamon'un üzerine çevirdi.
"Miraç'ı işte bu yüzden korumaya çalışıyordum," dedi, sesi çatallı ve yorgun.
Eamon, kaşlarını çattı.
"Rauf'tan mı?"
İlhan Gökçe, yüzünü acıyla buruşturdu.
"Hayır," dedi kafasını iki yana sallarken. "Onlara yazılan kaderden, Okyanus'un başına gelen her şeyden... kendi öz dayısından."
İlhan Gökçe, yeniden derin, sarsıcı bir nefes aldı ve masaya, Eamon'a doğru eğildi. Mesafe azaldı, sırların paylaşıldığı o mahrem alana giriliyordu.
"Bak," diye başladı, sesini iyice alçaltarak. "Okyanus beni Arven ve Rauf ile tanıştırdığında, ikisinin de ne kadar güçlü, terbiyeli ve iyi insan olduklarını anladım. Ama Arven'in yaptığı o çalışmalar... O çılgınca, takıntılı araştırmalar... Onlar, Arven'i ve dolayısıyla Okyanus'u gerçekten ipe götüren adımlardı. Ve kimse engel olamadı. Ne sen olabildin ne de ben."
İki adamın gözlerinde, aynı acılı geçmiş okunuyordu: Kayıp bir torun, kayıp bir eş, kontrol edilemeyen bir takıntı ve ardında bıraktığı yıkım.
"İki aile, iki kayıp verdi, Eamon," diye devam etti İlhan Gökçe, sesi şimdi bir itirafın tonundaydı. "Ben, Miraç'ı o kaderden, o dayısından korumak için buraya, Gölcük'e gönderdim. Miraç, aslında çok iyi bir komando. Çanakkale'deki tek bir operasyonuyla rütbe atladı Eamon. Tek bir operasyonla...Miraç'ın tek hatası, her şeyi, yaptığı bütün taktikleri ve teknikleri annesinden almış olmaktı. Taygun bunun farkındaydı. Beni sürekli tehdit etti, ama bunu asla Miraç'a yansıtmadım. Ama sonra... Miraç, gözlerimin önünde, Gölcük'te vuruldu. Hem de onun adamı tarafından. O an, hiçbir şeyi düşünmedim. Sadece onu alıp, yanımda, gözümün önünde tutma pahasına götürmek istedim."
Eamon, bu anıyı duymakla bile acı çekiyormuş gibi gözlerini kapadı. Yüz kasları gerildi.
"Ta ki evlilik oyununa kadar," diye mırıldandı, sesi bir fısıltıydı. İlhan Gökçe, acı bir şekilde kafasını salladı. Eamon gözlerini açtı, şimdi bakışları daha keskindi.
"Eamon, onların o çocuk oyununu, en aklı başında olmayan bir insan bile anlayabilirdi," dedi İlhan Gökçe, yüzünde çaresiz bir ifadeyle. "Benim korkum, onların bu evliliğinin gerçeğe dönüşmesi değildi. Benim korkum, onun bir zaafa dönüşmesiydi."
Eamon, titreyen gözleriyle İlhan Gökçe'ye baktı.
"Rauf, Miraç'a âşık oldu, İlhan. Gerçekten, delicesine sevdi. Ve Miraç... o da ona tutundu. Bu, onları birbirine kenetledi," dedi. İlhan Gökçe, burukça gülümsedi.
"Evet. Ama aynı zamanda, her birini, diğerinin zayıf noktası haline getirdi. Düşman bile, Rauf'u vurarak Miraç'ı aldı, Eamon. Çocuğun halini kendin gördün. Ama bende, Miraç için neler yapabileceğini gördüm. Rauf'u toparlamak için onu götür ve bir şeyler yap."
Eamon, kaşlarının altından, uzun ve düşünceli bir bakışla İlhan Gökçe'yi süzdü. Sonra, yavaşça, kesin bir şekilde kafasını iki yana salladı. Hareketi, nihai bir yargı gibiydi.
"Rauf'u yeterince tanımıyorsun, İlhan," dedi, sesi soğuk ve gerçekçi. "Sen onu sadece bir asker, bir komando olarak görüyorsun. Ama Rauf'un derinliklerinde neler olduğu, söz konusu sevdikleri olduğunda neler yapabileceği hakkında en ufak bir fikrin yok."
İlhan Gökçe, şaşkınlıkla ona baktı. "Ne demek istiyorsun?"
"Demek istediğim," diye devam etti Eamon, bastonunun topuzunu hafifçe masaya vurarak, "Rauf, kimsenin emirlerini bekleyen, toparlanması için bir göreve ihtiyacı olan biri değil. O, içinde bir fırtına besliyor. Arven'in mirası. Kendi suçluluğu. Ve şimdi, Miraç'a duyduğu o saf, delice aşk. Sen onu bir şeyler yapmaya yönlendirirsen, yapacağı şey, senin tahmin edebileceğin, hatta kontrol edebileceğin bir şey olmayacak."
Eamon öne eğildi, gözleri tehditkâr bir parlaklıkla yandı.
"O, bir kurtarma misyonuna çıkmayacak, İlhan. O, bir intikam seferine çıkacak. Ve yanında, Arven'in bıraktığı tüm o tehlikeli sırları, o silahları, o takıntıyı taşıyacak. Sen onu toparlamak istiyorsun. Ben ise, onun kontrolden çıkmasından korkuyorum. Çünkü kontrolden çıkan Rauf, sadece düşmanı değil, belki de kendisini, etrafındaki her şeyi yakıp yıkabilir."
İlhan Gökçe, bu uyarı karşısında donup kaldı. Eamon'un sözleri, içindeki tüm kaygıyı, bir anda daha büyük bir korkuya dönüştürdü. Belki de haklıydı. Belki de Rauf'u 'bir şeyler yapmaya' teşvik etmek, içindeki canavarı serbest bırakmak olacaktı.
İki adam, tekrar sessizliğe gömüldü. Aralarındaki masa, artık sadece geçmişin değil, geleceğin de ağırlığını taşıyordu. İlhan Gökçe, kızını kurtarmak için Rauf'u kullanmak istemişti. Ama Eamon, Rauf'un, kontrolden çıkmış bir silah haline gelebileceğini görmüştü.
Şimdi, bu anda Eamon'un kehaneti gerçek olmuştu. Rauf, tam da onun tarif ettiği gibi, kontrol edilemez, silahlı ve sırlarla yüklü bir intikam makinesi olarak karşılarına dikilmişti. Sualtı Akrepleri, masanın sol tarafında, sessiz ve tetikte bir duvar gibi sıralandılar. Gözleri, eski liderlerinin bu yeni, ürkütücü halini anlamaya çalışıyordu. Rauf, masanın öbür ucunda, Albay İlhan Gökçe ve Eamon'un tam karşısında durdu. Ellerini, masanın soğuk yüzeyine yasladı. Bu, bir meydan okuma pozisyonuydu.
Ve işte o an, herkesin bakışı, ister istemez, onun sol eline kaydı. Çünkü orada, yüzük parmağında, beklemedikleri bir şey parlıyordu: Bir alyans.
O alyans, tüm sert siluetine, ölümcül ciddiyetine inanılmaz bir tezat oluşturuyordu. Bu, onun sadece bir intikamcı olmadığını, aynı zamanda yas tutan bir sevgili olduğunu hatırlatıyordu. İntikam makinesinin kalbinde, hâlâ kırık bir aşk vardı. Bu küçük detay, odadaki Albay'da bir şaşkınlık, Eamon'da derin bir endişe, Sualtı Akreplerinde ise karmaşık bir sadakat duygusu uyandırdı.
Rauf, onların bakışlarını fark etmişti, ama umursamıyor gibiydi. Alyans, onun zırhının bir parçası, belki de en kişisel silahıydı şimdi. Gözlerini, önce Albay'a, sonra Eamon'a dikti.
"Konuşma zamanı bitti," dedi, sesi masanın yüzeyinde yankılanacak kadar net ve soğuktu. "Artık harekete geçme zamanı."
Bakışları, kısa bir süre için parmağındaki yüzüğe kaydı. Alyans, loş ışıkta soluk bir parıltıyla, onun sözlerine sessiz bir yemin gibi eşlik ediyordu. Bu, kendi yüzüğüydü. Miraç'ın yüzüğü ise, boynunda, üniformasının altında, künyesiyle birlikte, onu bekliyordu.
"Her ne kadar resmiyet adı altında, tehditle boşanmış bile olsak," diye devam etti, sesi biraz daha yumuşamış, ama daha da vurucu hale gelmişti, "Miraç, benim gözümde hâlâ karım. Ve ben," Gözlerini odadaki herkeste, birer birer, yavaşça gezdirerek bu gerçeği kazıdı. "Artık karımdan ayrı durmak istemiyorum."
Doğruldu.
"Başlıyoruz."
Son cümlesi, bir bildiriden çok bir seferberlik çağrısı gibiydi.
Masadan ağırlığını çektiği an, odayı dolduran gerilim de bir derece azalmış gibi oldu, yerini daha keskin bir odaklanmaya bıraktı. Önündeki kâğıdı, Arven'in mektubunu ya da başka bir belgeyi, cebinden çıkardı. Masaya bıraktıktan sonra, başını çevirip, duvar gibi duran Sualtı Akreplerine baktı.
Onların yüzlerinde, sadakat, merak ve bir miktar korku vardı. Rauf, onlara, Bill'in o doğum gününde taktığı ismiyle seslendi;
"Kraken'den korkar mısınız?"
Sorusu, odada çınladı. Cevap bekliyor gibiydi, ama kimse nefes almıyordu. Sonra, kendi kaşlarını hafifçe kaldırdı ve cevabı kendisi verdi, sesi alçak, tehditkâr ve nihai bir uyarıyla:
"Korkun." Durakladı, gözlerindeki o derin, yanık kahverengi, odadaki herkesi dondurdu. "Çünkü canavar artık gözlerinizin içine bakıyor."
Bu bir metafor değildi. Bir gerçekti. O, Kraken'di. Denizlerin canavarı. Ve artık uyanmış, kollarını uzatmıştı. Hedefi belliydi: Karısını geri almak. Ve önüne çıkan her şeyi, her engeli, hatta belki de eski dostlarını bile yutacaktı.
Sözleri, bir emir, bir tehdit ve bir ilan-ı aşkın karışımıydı. Artık geri dönüş yoktu. Operasyon, onun kurallarıyla, onun öfkesiyle ve onun aşkıyla başlıyordu.
2 Gün Önce
Şeyhim Beni Işınla, Kaan Boşnak
Rauf Aslan, Ağzından
Miraç, benim o akıntımdı.
Onunla karşılaştığım an, artık kendi kontrolümde değildim.
Ve şimdi, o akıntıdan koparılmıştım. Kuru, çorak bir kıyıdaydım. Her nefesim, ciğerlerime batıyordu. Çünkü ciğerlerim artık suyla, onunla doluydu. Onun hatırası, bıçağımı bilemiyordu. Onun yokluğunun acısı, zırhımı dövüyordu. Ona olan aşkım, beni yok edecek ya da kurtaracak olan şeydi. İkisi de aynı kapıya çıkıyordu aslında.
Ona.
Campbell'ların piyonu olan kızlarından kurtulmuştum. İtirafları aldıktan sonra hiç acımamıştım. Tek bir kurşunla değil, üç kurşunla öldürtmüştüm. Biri kafasına, diğeri kalbine diğeri de sırtınaydı. Elimi bile sürmemiştim. Emri verdikten sonra hızla adadan ayrılmıştım. Tabii ki de adadan ayrılmadan yaptığım kutsal bir tören vardı.
Miraç'ın bana taktığı alyansı, kendi parmağıma yeniden takmıştım. Metal soğuktu, ama beni yakan tek şey, parmağımda olduğu anların hatırasıydı. Onu bulunca, her şeyi toparlayınca, ona yeniden bu yüzüğü, kendi isteğiyle kendime taktıracak, onunla yeniden evlenecektim. Son nefesime kadar, ona bağlı kalmak, hatta, sonsuza kadar onunla yaşamak istiyordum. Ve bunun için elimden gelenin en iyisini yapacaktım. Önce, önümdeki engelleri temizleyerek başlamalıydım.
"Rauf, adam geldi. Yanında iki kadın var."
Demir'in sesi, loş gözetleme noktasının sessizliğini yırttı. Gözlerimi, parmağımdaki alyansın soluk parıltısından çektim ve pencerenin dışına, karşıdaki lüks, ışıklı villaya çevirdim. Fiona'nın son itiraflarından biri buydu: Grug. Taçsız Kral'ın özel şoförü, uşağı, belki de celladı. Ve o piç, benim karım yanımda yokken... ben, karıma ne olduğunu, neler çektiğini bilemezken... o, burada, kadınlarla eğlence mi yapacaktı?
İçimde, buz gibi bir öfke, keskin bir bıçak gibi saplandı. Ciğerlerimdeki o eksik su, yerini yakıcı bir ateşe bıraktı. Alyans, yumruğumu sıktığımda parmağıma daha derin battı.
O işi sikerdim.
Demir'e döndüm. Gözlerimdeki kararlılığı gördü. Ardından arka koltukta oturan Fırat ve Alistair'e baktım.
"Hazır olun," dedim. Sadece iki kelime. Ama taşıdıkları anlam, o villanın içindeki her şeyin sonu olacaktı. Grug'un eğlencesi bitecekti. Ve belki de onun ağzından, Taçsız Kral'ın yerine, Miraç'ın izine dair bir şeyler çıkaracaktık.
Canavar, avının kokusunu almıştı. Ve şimdi, saldırı zamanıydı.
Aracın kapısını sessizce açtım. Gece havası, yüzümü serinletti. Alyans, parmağımda bir nokta gibi yandı. Miraç için. Her adım, onaydı. Her nefes, ona bir sözdü.
Ardımdan, diğer kapılar da açıldı. Fırat, Alistair ve Demir, gölgelerden doğan üç hayalet gibi yanıma süzüldü. Hiçbir kelimeye gerek yoktu. Plan belliydi. Villanın etrafını, kısa bir keşifle belirlediğimiz zayıf noktadan, mutfak tarafındaki eski, bir miktar gevşek bahçe kapısından geçecektik.
Çitleri sessizce aştık. Bahçe, bakımlı çimler ve budanmış çalılarla doluydu, loş dış aydınlatma bize karşı çalışıyordu. Hızlı ve alçak, çalıların gölgesinde ilerledik. Mutfak kapısına ulaştığımızda, Alistair öne geçti. Elindeki ince aletlerle, basit bir alarm sisteminin kontağını birkaç saniyede etkisiz hale getirdi. Kilidi ise, hafif bir sesle açtı.
İçeri sızdık. Mutfak, karanlık ve temizdi, pahalı mutfak aletlerinin siluetleri belli oluyordu. Üst kattan, kalın halılar ve kapılar arasından sızan, boğuk ama net sesler yükseliyordu. Bir kadın kahkahası, yüksek, yapaydı. Sonra, derin, erkeksi bir gülüş yankılandı. Ardından, ince, melankolik bir müzik, caz ya da blues ve onun üzerine, yatak çarşaflarının hışırtısına ya da bir hareketliliğe benzeyen, ritmik bir inilti karışımı duydum.
Eğlence, tam gaz devam ediyordu. Grug, kendini güvende hissediyordu. Fırat, öğürecek gibi Alistair'e baktığında gerçekten öğürdü ve bana baktı. Öfkeli bakışlarımı görünce sustu ve bir adım geri çekilerek bana öncelik verdi.
"Ya sabır," diyerek adımladım. Fırat'ın arkamdaki sesini duydum.
"Sabreden derviş, muradına ermiş," diye fısıldamıştı. Bir anda durup sol omzumun üzerinden ona baktım. Gülmemek için dudaklarını bastırıyordu. Maskeden görebilmiştim. Miraç'ı hiç merak etmiyor muydu yoksa kendini bu şekilde mi topluyordu?
Kafamı iki yana salladım ve önüme geri döndüm. Merdivenden çıkarken, her basamağa, ayak uçlarımızla, ağırlığımızı kontrollü vererek bastık. Koridora çıktığımızda, sesler daha da netleşti. Kapının altından, sızan sarı bir ışık şeridi ve içeriden gelen, iki farklı kadın sesinin karıştığı mırıldanmalar duyuluyordu.
Kapının yanına yerleştik. Alistair ve Fırat, koridorun diğer ucunu ve geri çıkış yolunu kolladı. Demir, yanımda, sırtını duvara verdi, nefesini tutmuştu. Kapı koluna uzandım. Yavaşça, milim milim çevirdim. Kilitli değildi. Grug, o kadar kendinden emindi ki, kapıyı bile kilitlememişti.
Bir an durdum. Alyans, parmağımda yanıyordu. Miraç'ın yüzü, zihnimde canlandı. Korkuyor muydu? Umut ediyor muydu? Tüm bu sesler, bu kahkahalar, bu iğrenç eğlence... Bunların hepsi, onun yokluğunda, onun acısı pahasına sürüyordu.
İçimdeki okyanus, bir tsunamiye dönüştü.
Kapıyı, aniden, tüm gücümle ittim.
Kapı, hiç beklenmedik bir şiddetle, duvara çarpıp geri sekti. Odanın içindeki müzik ve kahkahalar, bir anda kesildi, yerini şok dolu bir sessizlik aldı.
İçeriye ilk giren ben oldum.
Oda, lüks ve sefahatin karikatürü gibiydi. Kalın, kırmızı halılar, altın yaldızlı mobilyalar, yatakta dağınık ipek çarşaflar... Ve ortada, yatakta, çıplak gövdeleriyle donup kalmış üç kişi: Ortada, göbekli, kıllı, ağzı bir sigarayla yarı açık, şaşkınlıktan aptallaşmış Grug. İki yanında duran kadınlara bakmadım bile. Ama yüzlerindeki şaşkınlığı görebiliyordum.
"İyi akşamlar," dedim, sesim odayı donduran bir bıçak gibiydi. "Partiye geç kaldık sanırım."
Grug, ilk şaşkınlığını atlattı, yüzünde kızgınlık ve küstah bir kendini beğenmişlik belirdi. "Siz kimsiniz? Nasıl girdiniz buraya? Çıkın dışarı, yoksa..."
Sözünü bitiremedi. Çünkü Fırat ve Alistair de içeri girmiş, Demir, kapıyı arkadan kapatmıştı. Silahları, ellerinde, odanın ışığında soğuk bir parıltıyla parlıyordu. Kadınlar, bir çığlık atmaya başladı, ama Demir'in keskin bir bakışı ve sus işareti onları boğdu. Titreyerek, çarşaflara sarındılar. Fırat, kadınlara eliyle kapıyı gösterdi.
"Çıkın! Çık, çık, çık!"
Ben, doğrudan yatağa, Grug'a doğru ilerledim. Bakışlarım, onun gözlerine kilitlendi.
"Ben kim miyim?" diye sordum, alçak ve tehlikeli bir sesle. "Kim olacağımı sen seçeceksin Grug."
Gözüm bir an için aşağıya kaydı. Gözlerimi hızla kaçırdığımda ise sehpada kaldı. Üzerinde, henüz ambalajından çıkarılmamış iki mavi Viagra hapı duruyordu. Gözlerimi hızla ona geri çevirdim, yüzümde acımasız, alaycı bir gülümseme belirdi.
"Sen o bamyayla ne yapıyorsun, yemek mi?" deyip kahkaha atmaya başladım. Sesim, odada çirkin, yankılanan bir ses çıkardı. Arkamdan, Fırat'ın ve Demir'in bastırılmış gülüşlerini duyduğumda, kaşlarımı hafifçe kaldırdım. Onaylamak ya da susturmak için değil, sadece fark ettiğimi belli etmek içindi. Bu kahkaha, Grug'un zayıflığını, onun komik çaresizliğini yüzüne vurmak içindi. "Kadınları getirtmek için hap alman mı gerekiyor? Yoksa Taçsız Kral da mı senden şüphelenmeye başladı, performansını artırmanı mı söyledi?"
Grug'un yüzü, önce alay edildiği için kızarmış, utancın kırmızısıyla dolmuştu. Ama o kızarıklık, hızla öfkenin mor bir tonuna dönüştü. Aşağılanma, onun içindeki sönük küstahlığı yeniden alevlendirmişti. Gözlerinde bir çılgınlık parladı. Hızla, çıplak kolunu, savunmasız yüzüme ya da boğazıma savurmak için kaldırdı. Ama hareketi hantal ve öngörülebilirdi.
Ben daha hızlıydım.
Bacağımın yanındaki sağlam, kısa namlulu taktik bıçak bir şimşek gibi kaydı ve elimde belirdi. Grug'un kolunun inmesine, hatta tam olarak kalkmasına bile fırsat vermeden, tüm vücut ağırlığımla öne atıldım. Bıçağı, kasıtlı ve kesin bir hareketle, onun kasıklarına, kasık kemiğinin hemen üstüne, iç organlara ve büyük damarlara doğru sapladım.
Grug'un ağzından, nefesin ve şokun karışımı boğuk, çığlıklı bir ses çıktı. Tüm vücudu, elektrik çarpmış gibi kaskatı kesildi. Gözleri, inanılmaz bir acı ve şokla fal taşı gibi açıldı. Kolunu savurma hareketi yarıda kesildi, güçsüzce yana düştü. Yüzündeki öfke, yerini saf, katıksız bir dehşete bıraktı.
Bıçağı orada bıraktım. Onun gözlerinin içine bakarak, yavaşça doğruldum. Oda şimdi tamamen sessizdi. Arkamdaki gülüşmeler kesilmişti. Sadece Grug'un hızlı, kesik kesik, ıslak nefes alışverişi ve bıçağın sapının hafif sallanışının çıkardığı ses duyuluyordu.
"Taçsız Kral nerede? Nerede yaşıyor bana adresini vereceksin," dedim, sesim artık alaycılıktan tamamen arınmış, sadece ölümcül bir sakinlikle doluydu.
Grug, nefes alamıyor gibiydi, gözleri bıçağa, sonra bana dikilmişti.
"Ben, bilmiyorum," dedi kekeleyerek, sesi acının ve korkunun titremesiyle boğuk çıkıyordu.
Yalan söylüyordu.
Sağ gözümün altındaki kas, yalana karşılık olarak neredeyse görünmez bir şekilde titredi. İçimdeki canavar, bu küçük kasılmayı, bir köpekbalığının sudaki en ufak titreşimi hissetmesi gibi hissetti.
Hiç tereddüt etmedim. Bıçağı, hâlâ onun etine saplıyken, güçlü bir şekilde kavradım ve tek, yırtıcı bir hamleyle çektim. Metal, etten ve kumaştan ayrılırken ıslak, yırtıcı bir ses çıkardı. Grug, boğuk bir çığlık attı, vücudu kıvrıldı.
Ama bitmedi. Bıçağı yerine koyup, aynı elimle, belimden tabancamı çıkardım. Soğuk namluyu, tam olarak, onun zaten acı içinde olan erkeklik organının üzerine, pantolonun ince kumaşının üzerinden bastırdım. Grug, inleyerek acıyla ağlamaya başladı.
"Bana bak, piç!" diye gürledim, yüzümü onunkine iyice yaklaştırarak. Nefesim, onun terli, soluk yüzüne çarpıyordu. "Tamı tamına yüz kırk dört saatten beri karımdan ayrıyım. Anlıyor musun? Her saati, her dakikasıyla anlatabiliyor muyum? Şarjörümdeki mermileri işe yaramaz bamyana saplarım. Üzerimdeki bütün gerginliğimi de ağzına boşaltırım."
Bastırdığım namluyu hafifçe döndürdüm, metali derisine değdiriyordum.
"Emin olmanı isterim ki," diye ekledim, sesim şimdi tehlikeli bir alçaklığa inmişti, neredeyse bir fısıltı gibi, "senin o küçük mavi Viagra'ların bile, benim sikimi görünce, saygıyla önümde eğilir. Şimdi. Son kez soruyorum. Taçsız Kral. Nerede?"
Grug'un gözlerinde, artık hiçbir direnç kalmamıştı. Sadece saf, ezici bir korku ve teslimiyet vardı. Bıçak yarası, silahın tehdidi, ama en çok da gözlerimdeki o çılgın, kontrolsüz öfke onu bitirmişti. Yalan söyleyemezdi artık.
"Hafif..." diye hıçkırarak çıkardı sözü, gözleri yaşla dolmuştu. "Eski balıkçı barınağı... 'Hafif'... Koordinatlar... Cebimde... Telefonumda..."
İşte buydu. Gerçek. Canavar, avını tamamen ezmiş, aradığı bilgiyi almıştı. Şimdi, sıra, o bilgiyi takip etmeye gelmişti.
Sol dizimi, yatağın yumuşak kenarından ayırıp doğruldum ve birkaç adım geri çekildim. Grug'un acı içinde kıvranışını, kanayan yarasını izlemekle ilgilenmiyordum artık. Hedefime ulaşmıştım.
Demir ile Fırat, hızla Grug'un dağınık giysileri arasından telefonunu buldular. Parmak izi kilidini Grug'un parmağını zorlayarak açtılar ve koordinatları aramaya koyuldular. Oda, şimdi klavyenin tıkırtıları ve Grug'un ağır, hırıltılı nefes alışverişiyle doluydu.
Ben, öylece orada duruyordum. Elimi, hâlâ Grug'un kanıyla ıslak olan bıçağımı sildiğim pantolonuma sürdüm. Ama asıl temizleyemediğim şey, zihnimdi.
Miraç.
Şu an ne yapıyordu acaba? Karanlık bir odada mıydı? Soğuk mu? Korkmuş muydu, yoksa o sert, inatçı bakışını koruyabiliyor muydu? Altı gün olmuştu. Altı gün. Bir şey yiyebilmiş miydi? Su içmiş miydi?
Bu düşünce, midemi burktu. Bende yememiştim. O gün yaptığımız kahvaltıdan beri, bir şey yememiştim. Serumları saymıyordum. Vücudum, onun yokluğunu, onun açlığını hissediyor gibiydi. Onun aç olabileceği düşüncesi, benimkini tamamen unutturuyordu.
Parmağımdaki alyansı, başparmağımla ovdum. Dayan, diye düşündüm, sanki o duyabiliyormuş gibi. Dayan, sevgilim. Geliyorum. Artık nereye gideceğimi biliyorum. Işığı buldum. Seni oradan çıkaracağım.
"Bulduk," dedi Demir'in sesi, odanın sessizliğini bozarak. Telefonun ekranını bana doğru çevirdi. Harita uygulamasında, işaretlenmiş bir nokta parlıyordu: Kıyıdan uzakta, ıssız bir bölgede, 'Hafif' adıyla etiketlenmiş bir yer.
Gözlerim, o küçük, parlak noktaya kitlendi. Orada, bir balıkçı barınağında, belki de bir depoda, belki de uçurum kenarında... O vardı.
İçimdeki okyanus, yönünü bulmuştu.
Akıntı, şimdi o noktaya doğru çekiyordu beni.
9 Gün Önce
At Sea, Pianza
Miraç Gökçe, Ağzından
Dokuzuncu dalga, denizin son sözü değildir.
İlk dalgalar uyarıdır; ikincisi ve üçüncüsü gücünü yoklar, dördüncüde yön değiştirir, beşinciyle korkuyu öğretir. Altıncı ve yedinci dalga insanı yorar, sekizinci dalga umudu kandırır; "Geçti," dedirtir.
Ama dokuzuncu dalga, denizin karar verdiği andır.
O dalga acele etmez. Öncekiler gibi bağırmaz. Sessizce yükselir; karanlığın içinden, karanlığa benzeyen bir gölge gibi. Ne rüzgârın öfkesini taşır ne köpüğün aceleciliğini. Çünkü onun görevi korkutmak değil, almaktır.
Denizciler bilir ki;
Dokuzuncu dalga geldiğinde gemi artık bir taşıt değil, denizin hafızasına bırakılmış bir hikâyedir. Direkler dua etmeyi bırakır, halatlar susar. Metal bile o an insan olur; titrer. Dokuzuncu dalga, denizin ölüleriyle konuştuğu yerdir. Altında kalanları hemen öldürmez; önce onlara denizin ne kadar derin olduğunu öğretir. Sonra hangilerinin kalacağını, hangilerinin hatıra olacağını seçer.
O yüzden deniz, ölülerini kolay kolay geri vermez. Çünkü dokuzuncu dalga, yalnızca bedenleri değil, isimleri, anıları ve yarım kalmış cümleleri de alır.
Ve geride kalanlar bilir ki eğer dokuzuncu dalgayı gördüysen, artık denize ait bir sırrın parçasısındır.
Kaçırılmıştım. Ellerim bağlıydı. Karanlık bir aracın arka koltuğunda, her sarsıntıyla yanımda oturan adamlara değmemek için kendimi zor tutuyordum. Öne saldıramıyordum, çünkü zırhlı koruma vardı. Yanımdakilere saldıramıyordum çünkü gücüm yoktu. Burnum aşırı derecede zonkluyordu. Ama fiziksel acı, zihnimdeki o görüntünün yanında hiçti.
Rauf vurulmuştu.
Beni korumak pahasına vurulmuştu. Ona tepki bile veremeden üzerimize gelen o herifi alt etmeye çalışmıştım ama yok, edememiştim. Bu sefer de ben onu koruyamamıştım. O an gözlerimde, durmadan canlanıyordu. Bedeninin o sert darbeyle sarsılışı, yüzündeki şaşkınlık, sonra boşluğa düşüşü... Aklımdan hiç çıkmıyordu. O haliyle bile ayağa kalkmaya çalışmıştı ya...
"Nereye gidiyoruz?" diye bağırdığımda sağ koltukta oturan yeşil gözlü adam, omzunun üzerinden bana baktı. Bakışları burnuma çevrildiğinde alt dudağını dişledi. Yanlış görmediysem, gözlerinden bir endişe geçti ve hızla önüne döndü. Gözlerimin ucuyla burnuma baktığımda gözlerim fal taşı misali açıldı.
Şişmişti.
Hafızam, yavaş yavaş yerine gelirken burnuma dirseğini vurduğunu hatırladım. Gözlerimi devirip bakışlarımı etrafımda, camlardan dışarıya çevirdim. Burayı bilmiyordum. Filmli camlardan dolayı karanlık, yoğun bir ormanın içinde, patika bir yolda ilerliyorduk. Ağaçlar, arabanın farlarında hayalet gibi belirip kayboluyordu. Baygınken nereye kadar, hangi şehirden, hangi ülkeden geldiğimiz konusunda da hiçbir fikrim yoktu. Zaman ve mekân duygumu tamamen yitirmiştim.
Sonra, araba yavaşladı ve ormanın içindeki küçük bir açıklıkta, keresteden yapılma, terk edilmiş görünümlü bir kulübenin önünde durdu. Motor sustu. Ani bir sessizlik çöktü.
Adamlar önce indi. Ben, bir şansım olabilir diye düşündüm. Ellerim bağlıydı, ama ayaklarım serbestti. Hızla kapıyı tekmeledim, dışarı fırladım. Karanlık ormana, ağaçların arasına doğru koşmaya başladım. Her adımda, çamurlu zeminde kayıyordum, dallar yüzümü çiziyordu. Arkamdan, hızlı, ağır ayak sesleri geliyordu.
Ama onlar çok çevikti. Daha birkaç metre koşabilmiştim ki, bir kol, belimden sertçe kavradı ve beni havada bir tur attırarak kendine doğru çekti. Bütün hava ciğerlerimden çıktı. Üzerime eğilen, yeşil gözlü piçti. Yüzümü ondan uzaklaştırmaya çalışırken, daha da yaklaştı, burnum neredeyse onunkine değecekti. Yüzünde artık endişe değil, soğuk, profesyonel ve kişisel bir öfke vardı.
"Beni ayaklarını bağlamak zorunda bırakma," dedi, kelimeleri yüzüme, bir kamçı gibi fısıldayarak. Aksanı vardı, kelimeleri dile getirişi Türkçe öğrenmiş bir Rus'a benziyordu. Nefesi, soğuk ve metalik kokuyordu.
Kusmak üzereydim. Kendimden, onun dokunuşunun tenimde bıraktığı iğrenç histen, bedenimin bu zayıflığından nefret etmek üzereydim. Yüzüne kusabilseydim keşke şu an, diye geçirdim içimden. Ama midem boştu, sadece acı bir yanma vardı.
"O askerin durumunu merak ediyorsan, uslu dur asker."
Maskesinin ardından gözlerime baktı. O yeşil renk, ormanın karanlığında hain, yılansı bir parıltıyla yanıyordu. Ben de ona baktım, nefes nefese, ama gözlerimi kaçırmadan, teslim olmadan. İçimde, Rauf'un düşüşünün görüntüsü ve şimdi bu adamın maskeli yüzü yan yana duruyordu. Bu adam, beni Rauf'tan, sevgimden, hayatımdan ayıran zincirin bir halkasıydı. Ve ona, hepsine, bir şekilde, bunun bedelini ödetecektim.
Ama şimdilik, sadece bakabildim. Ve o bakışta, ona ve onun gibilere karşı beslediğim tüm nefreti, tüm kararlılığı, tüm ölüm arzumu yansıttım. Bu daha başlangıçtı.
Beni çekiştirerek kulübeye götürdü ve basamakları beni neredeyse yavaşça çıkarttı. Kapının önüne vardığımızda kapıya ritmik bir şekilde üç kere aynı tonda vurdu.
Tık-tık-tık, tık-tık-tık, tık-tık-tık...
Karanlık ormanda, bu ses, bir şifre gibi, ürkütücü bir müzik gibi yankılandı. Cevap beklenmiyor gibiydi. Vuruşlar biter bitmez, kapıyı kendi açtı ve beni sertçe içeriye, kulübenin karanlık, nemli boşluğuna sürükledi.
Kapı arkamızdan kapandı.
İçerisi, dışarıdaki kaotik orman ve benim içimdeki fırtınadan beklediğimden farklıydı. Beklediğim işkence aletleri, kan lekeleri yoktu. Daha çok, terk edilmiş bir avcı kulübesini andırıyordu. Tek odalı, tahta duvarlı, tavanı yüksekti. Bir köşede, içindeki ateşten hafifçe turuncu ışıklar sızan eski bir soba tütüyordu. Ortada, üzerinde boş bir şişe ve birkaç kâğıt olan ahşap bir masa. Ve masada, sırtı bana dönük, başı öne eğik, yüzü görünmeyen biri oturuyordu. Sessiz, hareketsiz, bir heykel gibiydi.
Yeşil gözlü adam, beni, sobanın yanındaki boş bir sandalyeye iterek oturttu. Sandalye gıcırdadı. Hemen kalkmak, son bir kaçış denemesi için hareketlendim. Bedenim gerildi.
Ama tam o anda, odada, sırtı dönük adamın olduğu yerden, yankılanan bir ses duyuldu. Ses, alçak, sakin, ama kulübede her köşeye dolacak kadar dolgundu. Tınısında bir tanıdıklık, bir tehdit, belki de bir alay vardı.
"Hoş geldin."
Tek kelime. Ama o kelime, beni olduğum yerde dondurdu. Kalkma girişimim yarıda kesildi. Ses, sadece bir selamlama değildi. Bir aidiyet ilanıydı. Buraya ait olduğumu, onların alanına girdiğimi söylüyordu. Ve o sesin sahibini görmek, onun yüzünü görmek için yanıp tutuşmaya başladım. Kimdi bu? Taçsız Kral'ın kendisi mi? Onun sesi böyle miydi?
Yeşil gözlü piç, sobanın diğer tarafındaki sandalyeye geçti, gözleri bana dikiliydi, bekliyordu. Sırtı dönük adam ise hareket etmiyordu. Sadece, sobanın ısısı ve o tek, yankılanan kelime vardı. Evet, bana hoş geldin demişti. Ama bu bir misafirperverlik değildi. Bu, bir mahkumiyetin başlangıcıydı. Cevabımı hazırlıyordum. Ama önce, onun yüzünü görmeliydim.
"Kimsin sen?"
Sorum, havada asılı kaldı. Sobanın içindeki odun, hafifçe çatırdadı. Yeşil gözlü adam, kaşını kaldırdı, bekliyordu. Sırtı dönük adam ise, hâlâ hareket etmiyordu. Sanki sözlerim ona ulaşmamış gibiydi.
"Sana kimsin sen dedim!" diye kükrediğimde sesim, kulübenin içinde yankılandı. Masanın arkasındaki sandalyede oturan kişi, ağırca öne dönmeye başladı. Işık, önce saçlarını aydınlattı. Düzensiz, siyah, bir tutamı alnına düşmüştü. Sonra, yanak çizgisi, çenesinin o keskin, inatçı hatlarını gördüm. Masaya baktığı için gözlerini görememiştim.
"Sana her şeyi anlatacağım, Miraç," dedi ağırca, loş ışığın içinden, bana baktı. "Baştan sona."
Kaşlarım, şaşkınlık ve şüpheyle çatılmıştı. Gözlerim, yüzündeki o tanıdık çizgilerde, o kırışıklıklarda geziniyordu. Burnunun şekli, dudaklarının köşesindeki o ince kıvrım... Bu adamı nerede görmüştüm? Sadece bir fotoğraftan mı?
"Beni tanıyamadın mı?" diye sordu. Sorusu, zihnimde bir anahtar gibi döndü.
Zihnimde, bir ayna var oldu. Zaman, geriye doğru hızla sardı. Beni, annemin ilk mektubunu aldığım Rauf'un odasına gönderdi. Ruhumdaki bir ses, kulaklarımı tırmalayacak kadar güçlüce haykırdı.
Zihnimdeki ayna, bana gerçeği, tüm çıplaklığıyla yansıttı. Parçalar birleşti. Hepsi, şu anda karşımda duran bu adamın etrafında dönüyordu. Gerçek, gözlerimde yansıdı. Yüzümdeki şaşkınlık, yavaş yavaş, ezici bir tanıma dönüştü. Dudaklarım, sözcükler bulamamanın şaşkınlığıyla aralandı.
Karşımdaki adam bunu gördü. Yüzündeki ifade, ciddiyetten sıyrılıp, keyifli, neredeyse oyuncu bir hal aldı. Sanki zor bir bilmeceyi çözmüş, beklediği tepkiyi almıştı.
"Evet. Doğru bildin," dedi, sanki zihnimdeki o odadaki anıyı, o fotoğrafı birebir görmüşçesine, onaylayan bir tonla. Sesinde bir gurur, bir hüzün ve derin bir yorgunluk vardı. O, artık sadece bir hatıra ya da bir acı değil, karşımda, etten kemikten, nefes alan bir gerçeklikti. Tüm dengeler, tüm gerçekler, o anda altüst oldu.
"Ben, Arven Doruk Aslan."
Dokuzuncu dalga, beni beklediğimden çok daha tuhaf, çok daha tehlikeli bir kıyıya atmıştı: Ölü olduğu sanılan bir adamın yanına.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!