Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Absent Haven, Pianza
Altüst Olmuşum, Mavi Gri
Mecnundan Beter Haldeyim, Lalalar
B. - Anıl Emre Daldal
Gentle Agony, Pianza
Sexyback, Justin Timberlake
Haykıracak Nefesim Kalmasa Bile, Ajda Pekkan
Benimle Kayboldun, Kaan Boşnak
Voice of The Soul, Death
🐙
Absent Haven, Pianza
Yazar, Ağzından
Hiçbir şey, gözünün gördüğü kadarı değildir. Dünya, seni sürekli yüzeydeki cilasıyla, parıltılı yalanıyla avutur. Oysa asıl hakikat, bakışının kaydığı yerde, ışığın bükülüp sızdığı o kör noktada, sabırla yerini korur.
Tıpkı suyun üstünde süzülen o küçük, masum buz parçası gibi. Görünen, sadece bir kırıntıdır. Altında ise uçsuz bucaksız, katı bir soğukluk yatar. Gözlerden ırak, derinlerin sessizliğine gömülmüş, devasa bir gerçeklik. O, sabırla, zamanın akışına karşı koyarcasına orada durur. Kendini göstermez. Sadece bekler. Bekler ki sen onu ya bakışlarınla deşifre edesin, ya da varlığını ancak sana bir iz, bir yara bıraktığında anlayasın.
İnsan, işte böyledir. Bazı hakikatleri çözümlemek için görmesi yetmez. Onları ancak teniyle, ruhuyla temas ettiğinde tanır. Sırtında bıraktığı ürpertiyle, zihninde açtığı karanlık oyukla, içine işleyen o tarifsiz soğukla anlar.
Görünen, buzun yalnızca ucudur.
Ve asıl kütle, daha dipsiz, daha karanlık, daha kaçınılmaz bir biçimde, hep oradadır.
Tanrı'nın geceyi acımasızca kararttığı bir vakitti. Orman, bu karartılmış geceyi sanki yutmuş, koyu yeşilini simsiyah bir mürekkebe bulamıştı. Hava, nem ve toprak kokusunu taşıyor, her nefes alışta ciğerlere soğuk bir ağırlık doluyordu. Ağaçların arasından sızan ay ışığı yoktu; bulutlar, gökyüzünü kapkara, hapsedilmiş bir tül gibi örtmüştü.
Bu karanlığın tam ortasında, ağaçların arasına sıkışmış bir kulübe vardı. Tek penceresinden sızan soluk, titrek bir ışık, etraftaki çalılıklara hasta sarısı bir renk veriyor, gölgeleri devleştiriyordu. Kapının önündeki merdiven tahtaları nemden şişmiş, her basışta iç çekermiş gibi inliyordu.
O karartılmış geceyle tek vücut olmuş bir figür, bu ışığa doğru ilerliyordu. Ağaçların gölgeleri arasından çıkagelen bu varlığın yürüyüşü, sessiz ama amansızdı. Ayakları nemli toprak ve çürümüş yapraklar üzerinde neredeyse hiç ses çıkarmıyor, her adımı bilinçli ve kesin bir ağırlıkla atıyordu. Sanki ormanın zemini ona boyun eğiyor, onun geçişini kabul ediyordu. Hareketleri bir avcınınkinden çok, bir elementin, karanlığın kendisinin yavaş ve kaçınılmaz akışı gibiydi.
Üzerinde, gecenin koyu lacivertini ve sisin grisini emmiş, soluk bir parka vardı. Kumaş, havadaki nemi ve karanlığı özümsemiş, onu görünmez bir zırh gibi kuşanmıştı. Üç numara tıraşla kazınmışçasına kısa olan saçlarının üzerine, gece sisinin bıraktığı çiy taneleri, birer gözyaşı incisi gibi asılı duruyordu. Kulübenin titrek ışığı bu küçük damlalara vurdukça, karanlıkta anlık ve soğuk bir parıltıyla yanıp sönüyorlardı.
Yüzü, bıçağın sırtı gibi düz ve ifadesizdi. Çenesi sıkıca kenetlenmiş, kaş çıkıntıları alnına düşen gölgelerle daha da keskinleşmişti. Fakat gözleri tüm bu mat, soğuk tonların içinde yanan tek renkti. Keskin, belalı, zehirli bir yeşil. Bir ışık değil, derinlerde korlaşan, izleyeni görür görmez tespit eden ve içine çeken tekinsiz bir sıcaklık yayan iki nokta.
Tüm varlığı, üzerine çökmüş olan gece kadar yoğun ve ağırdı. Oraya, tıpkı ağaçlar ve karanlık gibi, bu vahşi dünyanın temel bir parçası olarak aitti. Sanki geceden doğmuş, topraktan şekillenmiş ve şimdi, sessizce, kulübeye yönelmişti.
Kulübenin önündeki dar açıklıkta, merdivenin hemen altında, iki adam onun gelişini bekler gibi dikiliyordu. Neredeyse onunla aynı sert kalıptan dökülmüşlerdi, ancak omuzları biraz daha düşük, siluetleri biraz daha az yoğundu. Yüzlerini, koyu bezden yapılmış, sadece gözlerinin görünmesine izin veren maskeler kaplıyordu. Bu maskeler, yüz ifadelerini tamamen silmiş, onları iki çift parıldayan, tetikte gözden ibaret bırakmıştı.
Ormanın içinden ağır adımlarla çıkan silueti gördüklerinde, vücutları bir an için daha da gerginleşti. İçgüdüsel olarak ellerini bellerine yaklaştırdılar.
Karanlıktan gelen kişi, bu hareketi görmezden gelmedi. Yürüyüşünü durdurmadı, ama ağır, kasıtlı ve tamamen tehditsiz bir hareketle her iki elini de avuç içleri açık, bir şekilde yavaşça yana doğru kaldırdı. Hareket, bir teslimiyet işareti değil, bir bildirişti.
İki maskeli adamın derin, gergin bir nefes aldıkları, maskelerinin kenarlarından sızarak soğuk havada yoğun, gri bir buhar bulutu halinde görünen soluklarından belli oldu. Nefesleri, sessizliği delen tek şeydi. Kulübenin penceresindeki ışık, bu buhar bulutlarını aydınlattı, onları bir anlığına görünür kıldı ve sonra yok olup gitmelerini izledi. Adamlar hareket etmedi. Sadece ellerini bellerinden çekerek, yeşil gözlü adamın her ağır adımını izlediler.
Tanrı'nın, ormanın yeşilini, toprağın kahverengisini, hatta belki uzak bir günbatımının küllü turuncusunu alıp da gözlerine doldurduğu bu adam, merdivenin tam dibinde durdu. Yavaşça, sanki ellerinde görünmez bir ağırlık varmışçasına, kaldırdığı ellerini indirdi. Hareket, bir ritüelin tamamlanışı gibi kesin ve saygındı.
"Araf Arsenyev," dedi. İsmi, soğuk ve durgun havada, kulak zarına hafif bir basınç yapacak kadar net, keskin bir bıçak gibi çıktı ağzından. Sesi, beklenenin aksine kalın ya da korkutucu değil, düz ve nötrdü. Ama içinde taşıdığı nihai gerçeklik, onu tunç gibi sağlam kılıyordu.
İsmin yankısı orman tarafından yutulmadan önce, merdivenin önünde duran iki adam, aynı anda, tek vücut gibi hareket etti. Biri sağa, diğeri sola doğru, tek ve senkronize bir adım attı. Hareketleri bir disiplinle, sessiz bir uyum içindeydi. Bu küçük ama anlamlı çekilişle, kulübenin kapısının önündeki dar alanı, o kütük merdiveni ve ardındaki girişi tamamen boşalttılar. Yol açılmıştı. Kendileri ise artık iki sessiz nöbetçiye, kapının iki yanına yerleşmiş karanlık sütunlara dönüşmüşlerdi. Maskelerinin ardındaki gözler, artık Arsenyev'e değil, onun arkasında bıraktığı geceye, ormana dikilmişti.
Araf Arsenyev, kendisine yol veren iki sessiz sütunun arasından geçti. Eski tahta merdiven, onun ağır adımları altında, bu sefer daha derin, daha içli bir iniltiyle büküldü. Her basamak, geçmişe ait bir sızıyı hatırlatır gibiydi. Kulübenin önüne, tam kapının eşiğine geldiğinde durdu.
Derin, ölçülü bir nefes aldı; göğsü genişledi, soğuk ve nemli havayı ciğerlerine doldurdu. Sonra o nefesi, içindeki tüm gerilimle birlikte, gözle görülür beyaz bir buhar bulutu halinde sessizliğe bıraktı.
Sağ elini yavaşça havaya kaldırdı. Işık, elinin üzerine düştü. Parmakları, eklemlerinden avuç içine kadar, her birini ayrı ayrı saran soluk renkli yara bantlarıyla kaplıydı. Elini, bu koruyucu katmanla birlikte, bir an için öylece havada tuttu. Yumruk yapmasını engelleyen o sargıların üzerine baktı. Çenesi iyice gerildi, sert çizgileri daha da keskinleşti. Yüzünde, kaçınılmaz bir acıyı kabullenmenin ifadesi vardı.
Nefesini tuttu. Ve sonra, içinde bir şeylerin kırılacağını, bantların altındaki yaraların yeniden açılacağını bile bile, yavaş ama kararlı bir şekilde yumruğunu sıktı. Parmakları bantlara ve altındaki hassas deriye bastıkça, hafif bir acı, tanıdık bir gerginlik yayıldı elinden koluna doğru. Bu acı, onun için bir uyanış, bir odaklanma işaretiydi.
Yumruğunu öylece sıkılı tutarak, kapıya doğru uzattı. Tahtaya, belli bir ritimle vurdu. Ses, ormanın sessizliğinde özel ve anlamlı bir kod gibi çınladı. Vuruşlar bitince, elini indirdi. Yumruğunu usulca açtı, parmaklarının hafifçe titrediğini hissetti. Beklemedi. Kapının tokmağını çevirdi ve içeri, kulübenin sıcak, titreşen ışığına ve bilinmeyenine doğru adımını attı. Arkasında, gece ve iki nöbetçi kaldı.
Kapı, Araf'ın arkasında sessizce kapandı.
İçerisi, dışarıdaki katıksız karanlık ve soğuğun keskin bir tezadıydı. Hava, kuru bir sıcaklıkla doluydu; kızıla çalan bir ışık ve odun dumanının topraksı kokusu her yanı sarmıştı. Odanın kalbi, köşede harlı yanan dökme demir bir soba idi. Kırmızı turuncu alevler, ızgaralı kapağın arasından titrek diller halinde görünüyor, duvarlara dans eden devasa ve değişken gölgeler fırlatıyordu. Sobanın yanında, düzgün istiflenmiş odunların yığını, altın rengi çam kabuklarıyla ışıldıyordu.
Titrek ışık, yüze çarpmıyor, onu bilinçli bir şekilde geride bırakıyordu. O, odanın en uzak köşesinde, bir kütüğün oyulmasıyla yapılmış ağır bir sandalyede, sobanın tam karşısında oturuyordu. Sırtı pencereye dönüktü ve bu konumu, yüzünü doğrudan gelen ışıktan tamamen korumuştu. Böylece, yukarıdan sarkan tek bir gaz lambasının cılız sarılığı ve sobanın dalgalı kızıllığı, onu bir gölgeler oyununun merkezine çevirmişti.
Görünen, bir yüzden ziyade, karanlıkta oyulmuş bir siluetti. Belirgin bir çene hattı, derin gölgelerle doldurulmuş göz çukurları, ışığın sadece en sivri noktasına değdiği bir burun köprüsü... Alevler her harlanışında, gölgeler titrer ve o anlık, sert bir dudak kenarı veya elmacık kemiğinin keskin bir çizgisi ortaya çıkardı. Sonra, bir sonraki dalgalanmayla, tekrar gizemli bir bütünlüğe bürünürdü. Sandalyenin arkasındaki duvarda, başının iki katı büyüklüğünde, devasa ve huzursuz bir gölge yükselip alçalıyor, sessiz bir eşlikçi gibiydi.
Soba, bir kereste parçasını daha yuttuğunda, içinden dolgun bir çıtırtı yükseldi ve alevler bir an parlarken, gölgedeki o yüzün, Araf'ın üzerine dikilmiş iki puslu, derin noktadan ibaret gözlerinin, bir anlığına kırmızımsı bir pırıltıyla yandığı görüldü. Sonra, ışık geri çekildi ve onu yeniden, sıcaklığın kaynağının tam karşısındaki soğuk ve hareketsiz bir gölgeye dönüştürdü.
"Dediğini yaptım. Ama onlar bu oyuna sadık kalmadı," dedi, Araf.
Araf'ın sözleri, sıcak odadaki ağır havaya asılı kaldı. Karşısındaki gölge, onları duymuştu. Sandalyedeki siluet, derin, sessiz bir nefes aldı; göğsü yükselip alçalırken, sobanın ışığında koyu bir kütle gibi belirdi ve tekrar kayboldu. Sessizlik, yalnızca odunun çıtırtısıyla doluydu. Sonra, siluetin alt dudağı hafifçe ileri çıktı ve üst dişlerinin arasında görünüp kayboldu; dişlemenin hafif, düşünceli bir hareketiydi bu.
Gölgede kalan gözleri, sobanın ızgara kapaklarından fışkıran alevlere dikilmişti sanki. Alevlerin dansını, kavurduğu odunun çözülüşünü izliyordu. Sonra, yavaşça, başını çevirdi. Işık, bir an için onun bakışını yakaladı. Sobanın kızıllığı, o puslu derinliklerde yeniden bir kıvılcım gibi parladı. Bu kez Araf'ın üzerinden değil, doğrudan ona, Araf'ın ellerine kaydı. İlk gördüğü, sargıların soluk matlığı oldu.
"Görünen o ki sadık kalmayan yalnız onlar değil," dedi sesi. Soba ısısından mı, başka bir şeyden mi bilinmez, sesinde bir gerginliğin metalik tınısı vardı. Kolçaklara dayalı elleri, yavaşça, kemiklere beyazlık geçirecek kadar sıkı bir yumruk halini aldı. "Parmaklarına ne oldu?"
Soru, havada keskin bir bıçak gibi sallanıyordu. Araf, soruyu değil, belki de cevabın kendisini, olan biteni hatırlamak istermişçesine, yara bantlı ellerini hafifçe kıpırdattı. Bantların altında, sanki yaralar anımsıyor, bir karıncalanma yayılıyordu. Sobanın titreşen ışığı, ellerinin üzerinde oynadı, gölgeleri derinleştirdi, bantların kenarlarını belirginleştirdi. Bir an, bunun yalnızca bir ışık oyunu, bir yanılsama olmasını diledi içten içe. Ama değildi. Parmak eklemlerinin üzerindeki baskı, bantların deriye yapışık duruşu, hafif ama inatçı sızı... Hepsi gerçekti. Tıpkı kulübenin dışındaki gece, içerideki sıcaklık ve karşısındaki gölgenin varlığı kadar katı, kaçınılmaz bir gerçek.
"Piyano çalarken, bir anda kapağını... Alaz'ın parmaklarının üzerine kapattı."
Siluet, bir an için tamamen hareketsiz kaldı. O anda, odada tek yankılanan ses, sobanın içinde bir odun parçasının kömürleşip çökerek yer değiştirmesi ve çıkan hafif, kuru çıtırtıydı. Sanki zaman da donmuş, sadece ateşin amansız ilerleyişi devam ediyordu.
Sonra, gölgedeki yüz Araf'ın ellerine döndü. Bakışında, hızlı hızlı birbirini kovalayan duygular vardı. Önce anlamsız bir şaşkınlık oluştu, ardından kısa ve keskin bir öfkenin kıvılcımı yükseldi ve nihayetinde tüm bunları kaplayan, buz gibi bir hayret kapladı. Gözleri, o yara bantlarının üzerinde gezindi; şimdi onlar, sadece bir dikkatsizliğin veya kavganın değil, bambaşka, sapkın bir şiddetin kanıtı gibi görünüyorlardı.
"Ne dedin?" Ses, boğuk ve gergin bir patlamaydı. Sandalyeden ağırca, mekanik bir hareketle doğruldu. Sırtı, bir anda düzeldi, omuzları gerildi. Hareket, sobanın ışığını engelleyerek odanın öbür ucuna devasa, tehditkâr bir gölge fırlattı. Gölgenin başı tavana kadar yükselmişti. Artık oturan bir gölge değil, ayakta duran, tüm odayı ve içindekileri kuşatan bir varlıktı.
Işık, şimdi ancak çenesinin altına ve gergin boynuna çarpıyor, yüzünün üst kısmını daha da derin bir karanlığa gömmesine neden oluyordu. Ama o karanlığın içinden, Araf'a dikilen bakışların ısısı hissediliyordu.
"O," dedi tiksinircesine siluet, "Ona sadık bir kişiye ceza verdi? Sadık olduğunu her şekilde kanıtlayan bir kişiye, Alaz'a. Bizim yarattığımız Alaz'a. Yani sana ceza mı verdi?"
Gergin sessizlik, Araf'ın yükselttiği bakışlarıyla bölündü. Yere düşmüş gözlerini kaldırdığında, sobanın kızıl alevleri, o zehirli yeşil irislerin derinliklerinde yansıdı. Sanki gözleri, ateşle kavruluyor, için için yanıyordu. İçindeki öfke, acı ve ihanetin alevleri, dışarıdaki odun ateşiyle bir olmuştu.
"Evet," dedi, sesi düz ve metalik, ama altında kaynayan lavların sarsıntısı vardı. "O bana ceza verdi."
İtiraf, odadaki havayı tamamen değiştirdi. Bu, bir düzenin, bir inancın, bir hiyerarşinin temelinden sarsıldığının ilanıydı.
Araf Arsenyev, Taçsız Kral'ın yanındaki Alaz'dı.
Bu isim, bu unvan, şimdiye kadar gölgede kalan tüm gerçeği aydınlattı. Alaz. Sadece bir isim değil, bir makamdı. Kral'ın sağ eli, gölgesi, en keskin aletiydi. Sadakatin en saf, en sorgusuz haliydi. Ve işte o Alaz, şimdi buradaydı; yaralı elleri, kavrulmuş bakışları ve kendisine sadakati yüzünden verilmiş bir cezanın ağırlığıyla.
Siluet, bu gerçeği sindirmek için bir an daha hareketsiz kaldı. Sonra, yavaşça, tekrar sandalyesine çöktü. Hareket, bir gücün tükenişi değil, daha derin, daha tehlikeli bir hesaplaşmaya geçişin işaretiydi. Sırtı yeniden kamburlaştı, ama bu seferki duruş düşünceli ve planlayıcı bir ağırlık taşıyordu.
"Neden şaşırıyorsam?" diye mırıldandı, sesi artık öfkeden arınmış, buz gibi ve analitikti. "Taçsız Kral, kendi aynasını kırdı." Gözleri, sobanın ateşine tekrar döndü, ama bu sefer bakışlarında bir parıltı, yeni bir stratejinin ilk kıvılcımları vardı.
Alaz, ortamın yoğun, planla yüklü gerginliği içinde, bileğindeki saate bir göz attı. Saniye ibresinin acımasız tıkırtısını neredeyse duyar gibiydi. Zaman, dışarıdaki gece gibi ağır aksak ilerlemiyordu; ona karşı, hızla akıyordu. Başını kaldırıp yeniden siluete döndü.
"Zamanım kısıtlı," dedi, pratik ve acil bir tonla. "Bir an önce geri dönmem gerek. Ne yapalım?"
Siluet, bir an için duraksadı. Gergince alt dudağını yeniden, bu sefer daha derin bir düşünceyle dişledi. Kafasını, bir kararsızlık ya da içsel bir itiraz belirtisi olarak iki yana salladı. "Bugün ve yarın olmaz," dedi, sesi neredeyse kendi kendine konuşur gibi alçak ve yutkunmalıydı. Sanki takvimin üzerinde görünmez işaretler okuyordu.
Ardından, ağır bir oflayışla ayağa kalktı. Hareket, tahtaları hafifçe inletti. Sobanın önüne, ışığın tam ortasına yürüdü. Artık yüzü daha belirgindi, ama bu bir rahatlama değildi. Işık, derin çukurlara dönüşmüş gözlerini, gergin şakaklarındaki atardamarların hafif atışını ve ince, çizgi gibi sıkılı dudaklarını ortaya çıkarıyordu. En çarpıcı olan ise göz bebekleriydi; karanlıktan çıkıp ışığa uyum sağlamaya çalışan bir yırtıcı gibi iyice büyümüşler, siyah, delip geçen iki noktaya dönüşmüşlerdi. Bu gözlerle Alaz'a baktı.
"Üçüncü gün," dedi, her kelimeyi bir çekiç darbesi gibi vurgulayarak. "Yani yetmiş iki saat sonra onu bana getir."
Alaz, bu beklenmedik talimat karşısında bir an duraksadı. Tereddüt, o genellikle maskelenmiş yüzünde belirdi. Gözleri, karşısındakinin gözlerinde bir cevap aradı.
"Kimi?"
Siluet, bakışlarını Alaz'dan ayırıp yeniden sobaya dikti. Alevlerin, odunların etini ve ruhunu yavaş yavaş yiyişini, onlarla yaptığı kadim dansı izliyordu. Sıcaklık, yüzüne vuruyordu, ama ifadesi buz gibiydi. Ağzından, fısıltıdan biraz daha yüksek, keskin bir isim döküldü;
"Sirena'yı."
İsim, odanın sıcak havasında anlık bir elektrik çarpmış gibi titredi. Sadece bir isim değil, bir sır, bir tehdit, belki de bir umut taşıyordu. Araf'ın yüzündeki tereddüt, yerini derin, anlamlı bir şaşkınlığa bıraktı. O ismi biliyordu. Ve onu getirmenin ne anlama geldiğini de.
Sobaya bakan gözler, yeniden Araf'a döndü. Göz bebekleri, tıpkı bir buzdağı gibiydi. Görünürde sadece bir siyahlıktı ama derinlerde ne devasa kütlelerin, ne keskin sırtların ne de kimsenin tahmin edemeyeceği karanlık çatlakların gizlendiğini bilemezdi. Sesi, kuru odunun çatırtısına karıştı, odaya geleceği çoktan biliyormuş gibi düz ve yadsınamaz bir gerçeklikle yansıdı: "Onu yalnız yakalayamazsan, yanındaki kişiyi vur."
Altüst Olmuşum, Mavi Gri
Miraç Gökçe, Ağzından
Kader neydi?
Kader, sessiz bir evrenin, yıldızların ve gezegenlerin sessiz dansı sırasında, senin için ördüğü görünmez ağdı. Belki de bir çölde, hiçbir izin olmadığı yerde, rüzgârın kumlara çizdiği desenlerdi.
Kader, gece vakti bir sokak lambasının altına düşen yağmur damlasının, ışığı nasıl kırdığıydı. Kırılma açısı, senin bakış açındı. Kader, bir trenin raylardan geçişiydi; sen hangi istasyonda ineceğine karar verirken, raylar zaten döşenmişti. Ama hangi vagonu seçeceğin, pencereden neler göreceğin, yanına kimin oturacağı... İşte orada, küçücük bir özgürlük aralığı vardı.
Kader, bazen bir yüzleşmeydi. Bir kapının eşiğinde durup, içeri girmek ya da geri dönmek arasında kalışındı. Kader, bir şiirin son dizesiydi; ilk dizeden beri oraya varacağını bilirdin, ama nasıl varacağın senin yolculuğun olurdu.
Ve kader, bir kitabın tozlu raflarda unutulmuş bir sayfasıydı; sen o sayfayı bulana kadar, o hep oradaydı. İçindeki kelimeler, senin hayatının satır aralarında saklıydı. Evet, bizi ayırmak için bir kader vardı belki. Ama biz, o yazgının satır aralarına, kendi sonsuzluğumuzu sığdırmaya çalışıyorduk.
Çünkü kader, çizilmiş bir rotadan ibaretken; aşk, o rotanın tam ortasına, hiç beklenmedik bir güzellikle açılmış bir çiçekti. Kader silinse bile, o çiçeğin kokusu, izi, rüzgârın en uçsuz bucaksız köşelerine kadar taşınırdı.
Evin kapısını kilitleyip asansöre doğru ilerlerken, bizimkilerin vereceği tepkiyi açıkçası merak ediyordum. Her ne kadar Sualtı Akrepleri benim için yeni bir aile olsa da Lerna'nın bendeki yeri ayrıydı. Bu zamana kadar ondan çok bir şey saklamamıştım, beyaz yalanlar harici.
Ancak bu sefer durum farklıydı. Bu, bir beyaz yalan değildi.
Asansörün soğuk, metalik düğmesine bastığımda parmağımda bir ter hissettim. Kader denen o görünmez ağ, şimdi beni nereye, hangi çatışmanın tam ortasına çekiyordu bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı. Lerna, o ağın en hassas, en görünmez ipliklerinden biriydi. Ona anlatamayacağım şeylerin olması, sanki o kitabın tozlu sayfasında, sadece benim okuyabileceğim satırların belirmesi gibiydi.
Asansörün kapısı sessizce açıldı. İçeri adımımı atarken, aklıma bir tren vagonu metaforu geldi. Bu sefer bindiğim vagonun nereye gideceğini, penceresinden neler göreceğimi tam olarak kestiremiyordum. Yanıma kimin oturacağını da. Ama Lerna'nın, istasyonda beni bekleyen yüz olacağını biliyordum. Soru şuydu: İndiğimde, o yüzdeki ifadeyi görmeye dayanabilecek miydim? Yoksa kader, bizi tam da o istasyonda, birbirimizin gözlerinin içine bakarken mi ayıracaktı?
Asansör aşağıya doğru inmeye başladı. Düşüş hissi, midemin altını oyuyordu. Belki de kader, bu düşüşün ta kendisiydi. Ve ben, o düşüşün ortasında, elimde Lerna'ya söyleyemeyeceğim gerçeklerle, bir kez daha yalnız kalıyordum. Ama yine de... O çölde rüzgârın çizdiği desenler silinebilirdi. Bu sırlar da bir gün silinir miydi? Yoksa kumun üzerinde, giderek derinleşen bir çukur mu açarlardı?
Asansörün kapısı sessizce açıldığında, içimdeki tüm düşünceleri ve endişeleri, bir kum fırtınasında savrulup giden toz bulutları misali dağıtan bir manzara ile karşılaştım: Kaderimin, somut ve nefes alan hali.
Rauf.
Lobinin boş, beton dehlizinde, sırtını duvara yaslamış bir şekilde duruyordu. Sağ ayağını sol ayağının üzerine atmıştı. Gözlerini, siyah güneş gözlüğünün ardından saklıyordu. O gözleri göremiyordum, ama dudaklarında asılı duran o serseri, belli belirsiz gülüşü açıkça görülüyordu. Göğsünde bağladığı kollarından, koyu gri bir yün atkının ucu sarkıyordu. Ama ilginci, boynunda da ayrı, desenli başka bir atkı daha vardı.
Şaşkınlığımı, üzerime yapışmış ıslak bir yaprak gibi sıyırıp attım ve ona doğru adımladım. Her adımım, beton zeminde yankılanırken, onun hareketsiz duruşuyla tezat oluşturuyordu. Sanki ben hareket eden, o ise dünyanın sabit bir noktasıydı.
Geldiğimi gördüğünde, dudaklarındaki o serseri gülüş genişledi. Bu, samimi bir sevinç gülüşü değil, daha çok bir bulmacanın son parçasını yerine oturtan, tatmin olmuş bir ifadeydi. Başı, hafifçe bir yana eğildi, sanki beni inceliyordu. Güneş gözlüğünün ardından gelen bakışı tenimde geziniyor, her adımımı, her mimiğimi kaydediyor gibiydi.
'Neden beni burada beklemişti ki?' sorusu kafamın içinde çınlarken, o, beklenmedik bir hareketle sırtını duvardan ayırdı. Bedeninin tüm kütlesi, sanki yerçekimine meydan okuyarak hafifçe öne doğru eğildi. Kollarını göğsünden çözdü; o kalın, gri atkılı kolunu yavaşça indirdi.
"Günaydın, komşum," dedi, sağ eliyle atkıyı kavrarken. Demek, komşuculuk oynamakta ısrarcıydı. Gülümsedim ama bir an için kaşlarımı çattım.
"Günaydın...da, sen niye burada bekliyorsun?"
Rauf, gözlüklü yüzünü kırıştırdı.
"Günüm aysın diye. Seni görmeyince günüm aydınlanmıyor."
Tek kaşımı alay edercesine kıvırdım.
"Bütün komşularına bu cümleleri mi söylüyorsun yoksa, doğruyu söyle?"
Rauf, kahkaha attı. Kafasını iki yana sallayıp yüzünü sola doğru çevirdi. Sanki biri izliyor olabilir düşüncesiyle kolaçan edip bana döndü. Yüzüme hafifçe eğildi.
"Hayır," dedi sır verircesine fısıldayarak. "Sevgilim olan bir komşuma sadece."
Sesinin alçak, samimiyet taklidi yapan tonu, kulaklarıma sıcak, nemli bir nefes gibi çarptı. Sanki zehirli bir çiçeğin kokusunu içime çekmiştim; başımı döndüren, mide bulandıran bir tatlılık vardı. Yüzüme eğilmişti ve o siyah, yansıtıcı gözlük camları artık aramızda bir bariyer değil, içine düşmekten korktuğum dipsiz iki kuyuydu. İçlerinde ne saklandığını, neyin beklediğini göremiyordum, ama varlığının fiziksel ağırlığını, bedeninden yayılan ısıyı ensemde, omurgamın dibinde hissediyordum. Tüylerim diken diken olmuştu.
Sonra, yavaşça doğruldu. Hareketi, bir dağın yer değiştirmesi gibiydi. Devasa gölgesi önce yüzümü, sonra tüm bedenimi kapladı, loş lobinin ışığını keserek beni onun kişisel karanlığına gömdü. Elindeki o kalın, koyu gri yün atkıyı, sol elinin parmaklarıyla düzeltmeye başladı. Hareketler dikkatli, neredeyse saygılıydı. Elinin üzerindeki kemikler, ince derisinin altında belirgin bir şekilde hareket ediyor, her kasılma ve gevşemede damarları belli oluyordu.
Atkıyı ikiye katladı, her iki ucunu da sıkıca tutarak havaya kaldırdı. Kolları başımın üzerinden geçti, gölgesi anlık bir tutulma yarattı. Atkının soğuk, pürüzlü yünü ilk önce enseme, boynumun narin arkasına değdi. Sonra, omuzlarıma ağırlık yaparak yerleşti. Onun elleri, atkının uçlarını önümde, kabanımın yakasının arasındaki boşluktan geçirirken, parmakları göğüs kemiğimin üzerinde, kalbime çok yakın bir noktada bir an durdu. Orada, nabzımın hızlı atışlarını hissedebilir miydi?
"Ciddiyim," diye ekledi, önceki alaycı ve oyunbaz tonu tamamen silinmişti. Şimdi sesi yumuşak, sıvı gibi akıcı ve ikna ediciydi, ama altında, çeliğin soğukluğunu taşıyan katı, değişmez bir ciddiyet yatıyordu. "Bu da hoş geldin hediyesi."
Sözleri biterken, atkının uçlarını, özenli bir şekilde bağladı. Düğüm, tam köprücük kemiklerimin altında, göğsümün ortasında oturuyordu.
İşi bittiğinde, elleri düğümün üzerinde bir an daha kaldı, avuç içlerinin sıcaklığı göğüs kafesime hafifçe değdi. Sonra, sanki bir heykeli son rötuşlarıyla tamamlamış bir heykeltıraş gibi, geriye bir adım atarak eserini izlemeye başladı.
"Sana çok yakıştı," dedi, sesi alçak ve düşündürücü. "Soğuktan korur."
Dudaklarıma ne ara yerleştiğini fark etmediğim bir tebessümle atkıya dokundum ve gözlerimi kaldırarak ona baktım.
"Teşekkür ederim," dedim ama sesim sadece bir fısıltıdan ibaretti. Rauf, beni şaşırtmadan kafasını sallayarak o kendi benliğini bana yeniden ve tekrardan gösterdi.
"Teşekkür mü edersin?" dedi, alayla. "Ben onu örerken şaşı oldum, kuru kuru bir teşekkür mü gerçekten?"
Sözleri bitmeden, aniden elini gözlüğüne götürdü. Hızlı ve beklenmedik bir hareketle siyah gözlüğünü çıkardı. Sol gözü, sağa kıyasla biraz daha içe doğru kaymıştı, ona çocuksu, neredeyse sakar bir ifade veriyordu. Bu küçük kusur, tüm o kaslı, kütlesel, tehditkâr görüntüsünü anlık da olsa insanileştiriyor, beklenmedik bir savunmasızlık katıyordu. Bu tezat o kadar garipti ki, içimden gelen bir kahkahayı tutamadım. Bu absürt görüntünün birleşimi, boğazımdan içten bir kahkaha olarak döküldü.
"Bak," dedi, şaşı gözlerini bana dikerek ve ciddi bir ifade takınmaya çalışarak, ama yüzünün köşeleri kıvrılıyordu. "Şaşı oldum."
Kahkaham daha da arttı. Lobide yankılanmaya başlayan kahkahalarımın ardında, artık Rauf, gülümseyerek ve düzelttiği gözleriyle benim gülüşümü izliyordu.
"İşte şimdi doğdu güneşim."
Sözleri, lobinin soğuk, yankılı havasında sıcak bir iz bırakarak dağıldı. Sertlik ve alaycılık erimiş, yerini sıcak, samimi bir parıltıya bırakmıştı. Gözlerinin rengi, lobinin soluk ışığında bal rengine çalan yumuşak bir kahverengiydi. İçlerinde, benim kahkahamı izlemekten duyduğu gerçek bir keyif, hatta zafer ışıltısı vardı. Yüzündeki gülümseme artık bir oyun veya taktik değildi; dudaklarının kenarlarındaki kırışıklıklarla birlikte yayılan, yumuşak ve insani bir ifadeydi.
Lobideki kahkahalarımın son yankıları sönerken, sessizlik bu kez gergin değil, rahatlatıcıydı. Rauf, başı hafifçe yana eğik, beni izlemeye devam ediyordu. Bakışları, yüzümde gezinirken, sanki gülüşümün her detayını, her kasılmasını kaydediyordu.
Uzun zamandır hiç böylesine içten, katıksız bir neşe ile gülmemiştim. İçimdeki gerilim ve gizlediklerim, o bir anlık kahkahayla eriyip gitmiş, bana unutmuş olduğum bir hafiflik hissettirmişti. Rauf'a nasıl baktığımı tam olarak bilmiyordum, ama bakışımın derinliklerinde, bu an için bir şükran olduğunu hissettirmek istiyordum.
Gözlerimi bir an etrafta gezindirdim. Görünürde kimse yoktu. Ona yaklaştım. O, hâlâ o devasa, sakin duruşuyla bekliyordu. Parmak uçlarımda yükseldim. Bir an için nefesimi tuttum. Dudaklarımı, onun dudaklarının kenarına, tebessümünün hemen üzerindeki o sıcak noktaya bıraktım. Temas, bir saniyeden kısa, yumuşak, kelebek kanadı kadar hafifti. Onun kendine has kokusu ve temiz sabun kokusu burnuma doldu.
Hemen geri çekildim, ayaklarım topuğa basarak yere indi. Yüzüm hafifçe sıcaklamıştı, ama gözlerimi kaçırmadım. Tebessümünü koruyarak sol elini kaldırdı ve yanağıma yaslayıp baş parmağıyla okşadı.
"Seni sevmek, artık nefes almak gibi bir şey oldu, Miraç. Bırakmayı seçsem bile, vücudum isyan eder."
Başparmağının yanağımda çizdiği o yavaş, dairesel hareket durdu, ama eli hâlâ oradaydı, avucunun sıcaklığı tenime işliyordu. İçimde bir şeyler, belki korku, belki başka bir şey, sert bir yumruk gibi sıkıştı. Gözlerimi hâlâ kaçırmamıştım. Onun avucunun altında nefes alışverişim biraz hızlanmıştı. Yanaklarımdaki sıcaklık artıyordu.
"Rauf..." diye fısıldadım, sesim beklediğimden daha boğuk, daha küçük çıktı. "Sen beni çok seviyorsun, değil mi?"
Rauf, güldü. Yanağımı son bir kez okşayıp burnumun ucuna acıtmayan bir fiske attı.
"Yok," dedi, alayla bir adım geri çekilirken, "Sadece öylesine bakıyorum sana böyle aşık gibi. Öylesine deliriyorum, aklım yerinde çok kaldı diye. Öylesine öpüyorum seni, sen kucağıma bayıl diye." Yüzü yüzüme eğildi. "Ve öylesine kalbimi dinliyorum orada seni bulurum diye."
O yakınlıkta, nefesi yüzüme çarpıyor, kelimelerinin son yankıları kulaklarımda çınlıyordu. Seni sevdiğimi söylemiyorum, diyordu, çünkü söze gerek yoktu. Gözlerinin ardında, sıcak gözlerde şimdi farklı bir şey vardı: 'Eylemlerim, deliliğim, sana duyduğum bu fiziksel, akıl almaz çekim her şeyi anlatıyor. Ve kalbimde seni buluyorum, çünkü oraya yerleştin. Bu bir seçim değil, bir keşif.'
Bu, bir tutkunun, bir saplantının, vazgeçilmez bir ihtiyacın ilanıydı. Ve en korkuncu, bunun karşılıksız olmadığını, için için, isteyerek hissettiğimdi.
Sonra, beklediğim gibi bir öpücük veya sarılma gelmedi. Yavaşça doğruldu, aramıza yeniden mesafe koydu.
"Neyse, günlük Rauf Aslan romantizmi bu kadardı. Şimdi gerçeklere dönüş yapalım," dedi ve elini cebine sokup kaşlarını kaldırdı, "Jeep'in anahtarlarını vereceğim," cebinden elini çıkarttığında cipin anahtarını bana uzattı. "Kesinlikle itiraz istemiyorum, soran olursa da parasını verdim, araba benim oldu diyorsun, tamam?"
Elimi uzatıp cipin anahtarını aldım.
"Zaten ayrı gidiyoruz, bari aklım sende kalmasın," diye de ekledi.
Anahtarı avucumda sıkıca kavradım, metalin soğukluğu tenime işledi. Kafamı sallayarak cümlelerini onayladım.
"Tamam, öyle yaparım."
Sağ elindeki gözlüğü gözlerine takmadan önce gülümsedi ve burnunun ucuna baktı. Kahkaha attığımda sırıtarak gözlerini düzeltti ve gözlüklerini takıp eliyle apartmanın kapısını gösterdi.
"Görüşürüz sevgili komşum," dedi ve bir adım geriye çekildi. Kıkırdayarak yürümeye başladığımda derin bir nefes aldığını işitmiştim. Kalın ve bariton bir sesle, "Dikkatli git," dedi.
Adımlarımı yavaşlattım, ama dönüp bakmadım. Onun orada, beni izleyerek durduğunu biliyordum. Gözlüklerinin ardındaki bakışlarının sırtımda gezindiğini hissediyordum.
Apartmanın ağır cam kapısına doğru ilerlerken, avucumdaki anahtarın metalik baskısı ve boynumdaki atkının yumuşak sıcaklığı, onun varlığını taşıyan iki zıt uç gibiydi. Biri soğuk ve gerçekçi, diğeri sıcak ve kişiseldi. Kapıyı çektim, dışarıdaki keskin sabah havası yüzüme çarptı. Güneş, bulutların arasından sızmaya çalışıyor, betona soluk gölgeler düşürüyordu.
Apartmanın karşısında, belirtilen park yerinde, bana aldığı gece mavisi rengindeki Jeep duruyordu. Cipin kapı kilitlerini uzaktan açarken karşıya geçtim. Sürücü kısmına yerleşip anahtarı kontağa taktım. Çevirdiğimde motor derinden, tok bir hırıltıyla hayat buldu. Bakışlarım apartmanın kapısına çevrildiğinde onun da çıktığını gördüm. Ben el frenini indirirken o, kendi arabasına ilerliyordu.
Küçük bir nefesle debriyaja basarak vitesi bire aldım ve hızlı bir kalkış yaparak yola koyuldum. Bana "Dikkatli git," demişti. Bu, sadece trafik için bir uyarı değildi. Önümde uzanan ve ne getireceği belli olmayan yolun ta kendisi içindi.
Mecnundan Beter Haldeyim, Lalalar
Yazar, Ağzından
Gölcük Deniz Üssü'nün bariyerlerinin sert metal gürültüsünün ardından, garip bir sessizlik çökmüştü otoparkın üzerine. İki araç, aralarında görünmez bir mesafe bırakarak peş peşe park etmişti. Miraç, cipin kapısını kapattı, atkısını düzeltti ve binaya doğru kararlı adımlarla yürümeye başladı. Onun sırtı dönükken, arkasındaki arabanın kapısı açıldı ve Rauf indi.
Tam o sırada, iskelede demirli küçük bir botun üzerindeki iki askerden biri, hızla yerinden fırladı.
"Miraç komutanım!"
Sesi, sabahın durgun havasında genç ve taze bir çınlamaydı. Bu, Emir'di. Üzerindeki beyaz tişört, üs formasının disiplinli havasına tezat oluşturuyor, yüzündeki endişeli ifade ise daha da belirginleşiyordu.
Miraç, adımlarını bir an için yavaşlattı, ama durmadı. Arkasında, Rauf kapıyı kapattı ve hareketsiz kaldı. Gözlüklü gözler, bu sahneye dikilmişti.
Emir, nefes nefese Miraç'ın önünde durdu, kafasını hızla eğip selamını verdi.
"Günaydın komutanım."
Miraç, yüzünde küçük, profesyonel bir tebessüm belirterek başıyla onayladı.
"Günaydın. Nereden böyle?"
Emir, geriye, bota doğru başını çevirdi. "Fırat üsteğmenim dün bize botları temizlememizi söyledi. Ama biz diğerlerini temizlerken birini unuttuk. Onu şu an temizliyoruz, bize kızmaz değil mi?" Sesinde masum bir endişe vardı.
Miraç'ın yüzündeki tebessüm anında buharlaştı. Gözlerini, uzaktaki ana bina girişine doğru kıstı. Orada, muhtemelen rahat rahat kahvesini yudumlayan birini görür gibiydi.
"Fırat!" diye tısladı, dişlerinin arasından, sesi keskin ve öfkeli bir bıçak gibiydi.
Sonra, hızla Emir'e döndü. Emir, Miraç'ın yüzündeki ifade değişikliğini görünce irkildi. Kaşlarını kaldırdı, alt dudağını dişlerinin arasına sıkıştırdı. Kendisine kızıldığını sanmıştı.
Miraç, gencin yanlış anladığını fark edince, sinirinin yarattığı gerilimi hafifçe dağıtmak için derin, sakin bir nefes aldı.
"Bir yanlış anlaşılma olmuş, Emir," dedi, sesini yumuşatarak. "Botu temizlemek sizin göreviniz değil, Fırat'ın göreviydi." Eliyle, üzerinde 'Sualtı Akrepleri' yazan botun pruvasını işaret etti. "Bu botlar, yazıldığı gibi bizim timimize ait. Size şaka yapmış olmalı, Fırat Üsteğmen."
Bu açıklamayı yaparken, arkasındaki sahnenin tek izleyicisi vardı. Rauf, arabanın tavanına kollarını yaslamış, sağ elinin başparmağı ve işaret parmağı çenesini okşar bir haldeydi. Gözlüklerinin ardından, tüm bu etkileşimi izliyordu. Yüzünde, kendine has o esrarengiz, düşünceli ifade vardı. Uzakta olduğu için onları duyamıyordu.
Emir, rahatlamış bir nefes verdi, omuzlarındaki görünmez yük düşmüştü. Utangaç bir şekilde gülümsedi ve Miraç'ın yüzüne baktı.
"Komutanım, Fırat Üsteğmen sıklıkla şakalar yapar mı? Çünkü dün, sizin arkanızdan bir şaka yaptı."
Miraç, kaşlarını kaldırıp çenesini eğdi.
"Arkamdan şaka yaptı?" kollarını göğsünde bağladı. "Ne gibi şaka?"
Miraç'ın kolları göğsünde daha da sıkılaştı. Emir'in sözleri, basit bir şikâyetten çok daha fazlasını ima ediyordu. Üssün disiplinli ortamında, astın üstü hakkında arkasından şaka yapması sınırları zorlayan bir durumdu. Ve Fırat, bunu yapacak karakterdeydi.
Emir'in dudakları titriyor, gülümsemeyi bastırmaya çalışıyordu. "Şey, komutanım..." diye kekeledi, bakışları Miraç'ta gezinirken. "Size hamsi dedi. Deniz kızı sanırsın ama o sadece küçük, tuzlu ve her yerde karşınıza çıkabilen bir hamsidir, dedi."
Miraç, bu beklenmedik yorum karşısında bir an dondu. Gözleri hafifçe büyüdü, sonra hemen kısıldı. Yüzündeki katı ifade, kontrol etmeye çalıştığı bir şaşkınlık ve artan bir sinirle çatışıyordu. Emir'in masum, hatta gülünç benzetmesi, durumu birden trajikomik bir hale getirmişti. Emir, gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıp elini ensesine attı. Miraç'a kaşlarının altından bakarken güldü.
"Bak, bak, bak. Velede bak," dedi, Rauf fısıldayarak. Rauf'un sesi, taş gibi soğuk ve keskin bir bıçak gibiydi. "Nasıl da kur yapıyor?"
Dudakları düz bir çizgi haline gelmişti. Burun delikleri büyümüştü.
Miraç, kahkaha atarak kafasını salladı ve kafasıyla botu gösterdi.
Miraç, "Neyse siz başlamışken devam edin. Fırat üsteğmeni ben hallederim," dedi ve yanından hızla geçip yürümeye başladı.
Sözleri bitmeden, hareketi başlamıştı. Adımları, otoparkın asfaltında kararlı ve hızlıydı. Üs binasının giriş kapısına yönelmişti, sırtı Rauf'a ve şaşkın halde kalan Emir'e dönüktü. Sinirinin ve acelenin bir karışımıyla ilerliyordu. Fırat'la hesaplaşmak, Rauf'un gözlerini sırtında hissetmekten daha acil bir işti.
Rauf gözlüklerinin ardından, Miraç'ın uzaklaşan siluetine odaklandı. Miraç, binaya girdiği an itibariyle koşarak Ali çıkmıştı. Rauf, arkasını dönmüş bota ilerleyen Emir'e doğru yürümeye başladı fakat birkaç adım atmıştı ki Ali, önünü kesti.
"Günay-" dedi Ali ama bir an için Rauf'un öfkeyle kızarmış yüzüne baktı, "-mamış güneş gözlüklerinize komutanım. Botokssuz, Allah vergisi burnunuzu eğer biraz daha kırıştırırsanız, burnunuz gözlüğe yapışacak."
Rauf, Ali'nin omzu üzerinden bota binen Emir'in sırtına sinirli bir bakış atıp Ali'ye baktı. Ali, Rauf'un patlamaya hazır halini görünce, sırtını biraz daha dikleştirdi ama yüzündeki rahat, neredeyse muzip ifadeyi korudu. Rauf'un soruları, üzerine atılmış bir yumruk gibi sertti.
"Sabah sabah ne saçmalıyorsun Ali? Ne var Ali!"
Ali, başını hafifçe yana eğdi, sanki Rauf'un neden bu kadar sinirli olduğunu anlamaya çalışıyormuş gibi.
"Diyorum ki bu kadar fazla sinirlenecek ne oldu? Gözlüğünüz burnunuza yapışmış, çıkarttığınızda gözlüğün izi burnunuzda kalacak."
Rauf, dişlerini sıktı, çenesi o kadar gergindi ki kasları belirginleşmişti. Gözlüklerinin ardındaki bakışları, Ali'nin yüzüne mıhlanmıştı.
"Sana buradan bir yapışırım Dalgakıran, gözlüğün izi benim burnumda değil, senin alnında çıkar! Yürü git!"
Rauf, daha fazla bir şey söylemedi. Sadece, Ali'ye son bir kez, gözlüklerinin ardından zehir gibi bakarak, keskin bir dönüş yaptı. Binaya doğru yürümeye başladı. Ali, arkasından kıs kıs gülerek yürümeye devam etti.
"Benim 1.99 boylu, Allah vergisi yakışıklısı, Türk Deniz Kuvvetleri'nin yetiştirdiği kutsal kaslı komutanım, yüzbaşım. Poseidon bakışlarınızı öfkeyle doldurmayın."
Rauf'un adımları bir an için durakladı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes bıraktı ve Ali'ye döndü.
"Poseidon bakışını bilmem ama," gözlüklerini çıkartıp Ali'nin gözlerine öfkeyle baktı. Gözlüğün saplarını Ali'nin yüzüne doğru yükseltti, "Bu gözlüğün saplarını burnundan sokar, beynine saplarım çocuk. Siktir git," dedi ve gözlüğünü takmadan cebine koyarak yürümeye başladı.
Ali, arkasında muzip bakışıyla kalırken kollarını göğsünde bağladı.
"Çen Miraç komutanımı mı kıçkandın çen?" diye alay etti ve uzaklaşan Rauf'un sırtını, otuz iki diş sırıtarak izledi. "Yapacağım oğlum sizi yeniden," diye mırıldandı kendi kendine, hâlâ sırıtarak. Bu bir söz değil, bir ant içişti. Elini cebine attı, cep telefonunu çıkardı. Ekranı hızla aydınlandı. Bir mesaj yazmaya başladı, parmakları hızlı ve kararlıydı. Alıcı belli değildi, ama yüzündeki ifade, bunun bir rapor ya da bir bilgi paylaşımı olduğunu gösteriyordu.
Sonra, telefonunu cebine koydu ve ellerini birbirine sürterek, ağzından değişik bir cümle çıkarttı, "Hihaiğhaiğ," dedi ve yürümeye başladı.
Miraç, üzerini değişmiş bir şekilde kantine girdiğinde kare masada oturan kişileri gördü. Lerna, Fırat, Demir, Pars ve Aslı vardı. Fırat'a bir kez daha baktığında Fırat'ın keyifle Türk Kahvesini yudumladığını gördü. Gözlerini kıstı ve masaya doğru ilerledi. Miraç'ın geldiğini ilk gören Lerna oldu.
"Günaydın," dediğinde herkes Miraç'a baktı. Miraç, kafasını sallarken bile Fırat'a baktı.
"Günaydın, günaydın. Trabzonlu, sana da günaydın."
Fırat, kahvesinden son yudumunu alıp bardağı masaya koydu ve Lerna'nın alnından öpüp ayağa kalktı.
"O zaman bağa hayurlu başarular," dedi ve Miraç'ın önünde kafasını eğdi. Miraç, her seferinde Fırat'ı biraz hırpalayarak cezasını verirdi ama bu sefer Miraç'ın bunu hiç yapmaya niyeti yoktu. Miraç, gülümsedi.
"Hayır, seni dövmeyeceğim," dedi sırıtarak. "İkinci bir emre kadar, bütün eğitim gören askerlerin postallarını sen cilalayacaksın."
Demir, Pars, Aslı ve Lerna gülmeye başladıklarında Fırat, kafasını kaldırıp Miraç'a baktı.
"Af buyur?"
Fırat'ın sesi, anlık neşeyle dolu kantine keskin bir bıçak gibi saplandı. Yüzündeki rahat, sırıtkan ifade silinmiş, yerini donuk bir şaşkınlık almıştı. Gözleri, Miraç'ın yüzünde bir şaka arıyor, ama bulamıyordu. Miraç'ın gözlerinde alışıldık oyunbaz ışıltı yerine, soğuk, katı bir kararlılık vardı.
"Duydun," dedi Miraç, sesi düşük ama masadaki herkesin duyabileceği kadar net. Sırıtması genişledi, ama bu seferki dostane değil, tehditkârdı. "Postallar. Bütün eğitim gören erlerin postalları. Senin ellerinden geçecek. Bir tanesi bile leke, bir tanesi bile mat kalırsa, o cila ile bir güzel sarı saçlarını boyarım."
Fırat'ın zaafı saçlarıydı. Lerna'dan sonra tabii.
Fırat, burnunu kırıştırarak ağzından 'Hığ' diye bir ses çıkartıp ellerini saçlarına yasladı.
"Ama..." dedi Fırat, bir an için. "Ama bu bağa yaptuğun haksuzluk! Baane, kabul etmiyrum."
"İkinci bir emre kadar," diye tekrarladı Miraç, son noktayı koyarcasına. "Yarın akşam ilk parti postalar senin odanda hazır olsun. Anlaşıldı mı, Üsteğmen?"
Rütbesini kullanması, mesafeyi ve hiyerarşiyi iyice belirginleştirdi.
Fırat, ellerini saçlarından çekip üstten bir bakış attı.
"Bok dişlinun paçisi," dedi sinirle. "Efendular siçsun ağzuna."
Demir ve Pars, Fırat'ın söylediklerine karşı, daha gür bir kahkaha atarken Miraç, gözlerini kıstı. Göz ucuyla onlara baktı.
"Siz de mi ceza istiyorsunuz?" diye sorduğu an, Demir ile Pars, ellerini dudaklarına bastırıp kafalarını iki yana salladılar. Lerna, gülüşünü durdurmaya çalışırken elini uzattı ve Fırat'ı kendine doğru çekti. Fırat, düşmüş moraliyle masaya geri dönerken Miraç, dudağının kenarıyla gülümsedi ve kenardan bir sandalye çekip yanlarına oturdu. Pars, oturduğu yerden kalkarken Miraç'a baktı.
"Ben size bir tavşan kanı çay getireyim komutanım, sinirleriniz yatışsın."
Miraç, gözlerini devirdi ama bir şey demedi. Pars, kantin sırasına ilerlerken içeriye, üzerini değiştirmiş Rauf'ta girdi. Yüzü ifadesizdi ama gözleri yangın yeriydi. Öfkeyle parıldıyordu. Demir, onu fark ettiğinde kaşları kalktı ve göz ucuyla Miraç'a bakıp kaşlarını çattı. Sonra bir an için tek kaşını kaldırdı.
"Bugün herkes sanırım ters tarafından kalkmış. Baksanıza Rauf komutanda pek sinirli bugün. Ateş açıyor, baktığı her yere."
Demir'in cümlesi bir için Miraç'ın dalgınlıkla kafasını çevirip ona bakmasına sebep olmuştu. Miraç, Rauf'un sinirini gördü ama fark ettiği bir şey daha oldu. Pusuya düşmüş gibi hissetti ve kaşlarını çatıp önüne döndü. Demir'e baktığında Demir'in yüzünde sırıtma vardı.
Lerna, bu aradaki dalgınlığı kurtarmak için hızla eğildi ve ortama bir soru bıraktı.
"Miraç, evi nerede tuttun? Akşam size gelelim."
Miraç, arkasına yaslandı ve kafasını salladı.
"Dün çok yer araştırdım, bazı yerler çok pahalıydı. Bazıları ise kiralıktı. Bir Rauf'un olduğu apartmanda buldum," gözlerini kısarak bir oyuna başvurdu. "Sabah karşılaştık Rauf'la. Bana sinirlendi herhalde."
Herkesin nefesi kesilmiş gibi oldu. Tüm gözler, önce Miraç'a, sonra hızla neredeyse suçüstü yakalamışçasına kantin sırasında duran Rauf'a kaydı. Lerna, ortamdaki elektriği hissetti. Gözleri Miraç'la Rauf arasında gidip geldi.
"Rauf komutanın apartmanında mı?" diye tekrarladı, sesi biraz tizleşmişti. "Yani... komşu mu oldunuz?"
Bu soru, havadaki gerilimi daha da somutlaştırdı.
Pars, elindeki çay ile masaya dönerken Rauf'ta nihayet hareket etti. Sıradan çıktı, masaya doğru birkaç ağır adım attı. Her adımı, kantinin sessizliğinde yankılanıyor gibiydi. Miraç'ın yanında durdu, onunla aynı hizadaydı. Aşağıya, oturan Miraç'a baktı.
"Evet," dedi Rauf, sesi tuhaf bir şekilde sakin, ama her hecesi bir çekiç darbesi gibi sert çıktı. "Sabah karşılaştık. Komşu olmuşuz." Gözlerinin ardından gelen bakış, Miraç'ı delip geçmek ister gibiydi. "Ama sinirlendiğimi nereden çıkardın, komşum? Sadece... şaşırmıştım. Beklemiyordum."
Komşum kelimesini, ağızda yuvarlayarak, tehditkâr bir şekilde söyledi. Bu, onların özel, tehlikeli bağını masadakilerin önüne seriyor, ama aynı zamanda Miraç'ın sözlerini şaşırma olarak hafife alıyordu. Miraç, omuz silkti, rahatmış gibi yapmaya çalıştı, ama Rauf'un varlığının yaydığı basıncı hissediyordu.
"Öyle mi? Bana öyle gelmişti. Neyse, önemli değil."
"Önemli değil, evet," diye onayladı Rauf, ama ses tonu hiç de önemsiz olmadığını söylüyordu. Sonra, aniden tüm masayı süzdü. Gözleri Fırat'ın asık yüzüne, Demir'in meraklı bakışlarına, Lerna'nı endişeli ifadesine kaydı. "Görüyorum ki burada da... hareketli bir sabah yaşanmış."
Demir, Rauf'un bakışıyla irkildi ve önüne baktı. Fırat ise, Rauf'un varlığından ve onun Miraç'la olan bu garip diyalogundan biraz olsun rahatlamış gibiydi; dikkat başka yere kaymıştı.
Rauf, bir an daha durdu, sonra başını hafifçe sallayarak sıraya geri döndü. Ama geri dönmeden önce, Miraç'a son, anlamlı bir bakış daha attı. O bakışta şu yazıyordu: Bu oyunu biliyorum. Ve senden daha iyi oynarım.
Miraç, Rauf'un arkasını dönmesiyle derin ama sessiz bir nefes aldı. Oyun riskliydi. Ama Rauf'un kontrolünü sarsmak, onu bu kamusal alanda savunmaya geçmek zorunda bırakmak, içindeki öfkeye değmişti.
Lerna, Miraç'ın yüzüne baktı. "Miraç... her şey yolunda mı?"
Miraç, ona baktı, yüzündeki gergin ifadeyi yumuşatmaya çalıştı. "Yolunda. Sadece... yeni komşumla tanışma süreci biraz sancılı geçti."
Masada, bu sancılı sürecin ne anlama geldiğini tam olarak anlayan tek kişi, henüz kantinden çıkmak üzere olan Rauf'tu.
Gün, askeri üssün katı ritmi içinde, görünmez gerilim hatları boyunca ilerleyerek sona ermişti. Miraç için saatler, Lerna'nın ona anlamlı, sorgulayıcı bakışlar attığı anlardan kaçmakla ve Fırat'ın sürekli homurdanarak, postalları cilalamanın nasıl bir angarya olduğundan dem vurmasıyla geçmişti.
Rauf ise, tüm günü ofisinin kapalı kapıları ardında, duvarları kaplayan haritalar ve ekranlar başında geçirmiş, adeta kendini bir operasyonun planlama odasına hapsetmişti. Kimse onun ne düşündüğünü bilemezdi, ama kapısından çıkan herkes, odadan yayılan buz gibi, yoğun atmosferi hissediyordu.
Güneş, artık Gölcük'ün üzerine ağır, turuncu bir battaniye gibi çökerken, nöbet değişimi ve izin saatleri başlamıştı. Miraç, sivil giysilerini giymiş, elindeki, içinde eşyalarının olduğu el çantasıyla arabasının olduğu alana yürüyordu. Yanında, aynı şekilde üzerini değiştirmiş olan Aslı vardı. Biraz gerilerden, hâlâ suratı asık ama biraz olsun sakinleşmiş görünen Fırat ve sessiz, gözlemci Lerna geliyordu.
Tam o sırada, araç parkının diğer ucundan Demir, Pars ve tüm gün ortalarda görünmeyen Ali belirdi. Ali'nin yüzünde, sabahki hadiseden eser yokmuş gibi olağan, hatta kayıtsız bir ifade vardı. Ancak gözleri, etrafı sürekli ve hızlı bir şekilde tarıyor, özellikle Miraç'ın ve Rauf'un bulunduğu noktaya takılıyordu. Bir avcının, ya da belki de avın, çevreyi kolaçan edişi gibiydi.
Park alanının karşı köşesinde, siyah sedanın yanında, Rauf duruyordu. Kapıyı açmış, ama binmemişti. Gövdesi arabaya dönük, ama başı ve bakışları tamamen Miraç'ın ve etrafındaki kalabalığın olduğu tarafa kilitlenmişti. Gözlükleri, alçalan güneşin son ışınlarını yansıtıyor, gözlerini iki parlak, turuncu noktaya dönüştürüyordu. Yüzü ifadesizdi, ama çenesi olağandan daha gergin görünüyordu. Alt dudağını hafifçe ıslattı, sanki kuruyan ağzına kelimeleri hazırlıyordu.
Kalabalık, Miraç'ın etrafında toplanmaya başlayınca, Rauf adeta bir karar anı yaşadı. Sonra, sesini yükselterek, o tarafa doğru konuştu. Sesi, akşamın durgun havasında beklenmedik bir şekilde net çıktı, ama içinde zoraki bir tonlama, bir kontrol çabası vardı;
"Nasıl olsa hepimiz aynı semte, hatta aynı apartmana gidiyoruz," diye başladı. Cümlesi bir öneriydi, ama tonu bir emir gibiydi. "Demir, Pars, Ali." İsimleri tek tek, vurgulayarak saydı. "Benim arabama gelin."
Sonra, beklenmedik bir şekilde, doğrudan Fırat'a döndü. Gözlüklerinin ardındaki bakışlar, onu dikizliyordu. "Sen ne yapacaksın, Fırat?"
Fırat, kızlara baktı. Kız hallerine takılsınlar, diyerekten hızla Rauf'a döndü.
"Ben de sizinle geleyim," dedi. Hiç beklemeden, arka koltuk kapısını açtı ve Rauf'un aracının içine, Pars ve Ali'nin beklediği bölüme atladı. Rauf, sürücü koltuğuna yerleştiğinde arabasını çalıştırdı. Öte yandan, Miraç da kendi aracının sürücü koltuğundaydı. Lerna ve Aslı sessizce arka koltuğa yerleşti.
İki araç, motorlarının eşzamanlı uğultusuyla, üssün çıkışına doğru harekete geçti. Önde Miraç'ın kullandığı cip, arkada Rauf'un siyah sedanı. Aralarındaki mesafe, sadece birkaç araba boyuydu, ama yarattıkları atmosfer o kadar farklıydı ki, sanki aynı yere değil, zıt kutuplara gidiyorlardı.
Ali, bir an için öne eğilip Demir'e baktı.
"Demir, Miraç ablanın evine eli boş gidiyoruz, ayıp olmasın?"
Demir, bir an için kaşlarını, Ali'nin ilk defa haklı olmasına şaşırarak kaldırdı ve arkasına baktı.
"Lan Ali, kırk yılın başında doğru bir şey söyledin, ama onu nasıl yapacağımızı yine bize bıraktın? Ne bileyim oğlum ben?" dedi ve göz ucuyla Rauf'a baktı. "Miraç ablanın yeni evine ne götüreceğimizi?"
Rauf, onun bu hareketini görmezden gelir gibiydi. Direksiyona asılmış elleri, beyazlaşacak kadar sıkıydı. Fırat, boğazını temizleyip hafifçe başını öne doğru çıkarttı.
"Önce bir eve bakalım, eksiklerini sorar, öyle alırız. İhtiyacı olmayan bir şeyi almaktansa işine yarayacak şeyleri hediye ederiz," dedi ve dikiz aynasına baktı. "Miraç, israf sevmez."
Rauf, bir an için bakışlarını yoldan çekti ve dikiz aynasındaki Fırat'ın bakışlarıyla karşılaştı. Bir göz kapama açma ile ile yeniden yola bakmaya devam etti.
Aradaki sessizlik bu sefer daha farklı bir türdendi. Ali ve Demir, Fırat'ın mantıklı önerisi ve Rauf'un sessiz tepkisi karşısında şaşkınlık içindeydi. Pars, olan biteni anlamaya çalışıyor, Ali ise belki de attığı taşın ürküttüğü kurbağaları izliyordu.
Rauf, bir süre daha sessiz kaldıktan sonra, beklenmedik bir şekilde konuştu. Ses, ön camdan yansıyarak arka koltuklara ulaştı, soğuk ve işlevseldi;
"Fırat haklı. Önce bir bakın, sonra alırsınız alacaklarınızı. İhtiyaçlarını gidermiş çünkü," Duraksadı, dilini ısırdı. "Sabah elinde çöp vardı."
Bu konuşmadan sonra sessizlik oluşurken öndeki cipte canlı, enerjik bir atmosfer hüküm sürüyordu. Pencereler kapalıydı, ama içerideki müzik o kadar yüksek değilse de, titreşimi hissediliyordu. Miraç, Lerna ve Aslı, gözlerine taktıkları siyah camlı gözlüklerle şarkıya eşlik ediyorlardı.
"Enkaz altı bir yerdeyim
Kahpe dünya sırtımda
Kâh çürüyor kâh sürünüyor ruhum
Mecnun'dan beter haldeyim"
Miraç, direksiyona gevşekçe yaslanmış, siyah güneş gözlüklerinin ardından yolu izliyor, aynı zamanda dudaklarını kıpırdatıyor ve direksiyondaki parmaklarıyla hafifçe ritim tutuyordu. Tüm günün stresi ve gerilimi, bu anlık, müziğe kaptırılmış bir kaçışla dağılıyor gibiydi.
Arka koltukta ise küçük bir parti vardı. Lerna ve Aslı da benzer siyah camlı gözlükler takmışlardı, gün batımının turuncu ışığını ve dışarıdaki dünyayı filtreliyorlardı. Sadece şarkıya eşlik etmekle kalmıyor, koltuklarında hafifçe sallanıyor, elleriyle havada hayali davullara vuruyorlardı. Lerna'nın yüzünde, gün boyu süren endişeli ifadenin yerini, anlık bir özgürlük ve keyif almıştı. Aslı, genellikle daha sakindi, ama o da kendini müziğin akışına kaptırmış, başıyla ritim tutuyordu.
"Azıcık ışık yok mu bana
Ya da bir damla su
Kaybetmek bir ihtimal
Vazgeçmek ölüm"
Bu sahne, arkadaki aracın dikiz aynasından görünüyordu. Rauf, ara sıra bakışlarını öndeki araca kaydırıyordu. Onların bu kaygısız, neşeli halini, kendi aracındaki gergin, elektrik yüklü sessizlikle karşılaştırıyordu. Miraç'ın gevşemiş omuzlarını, şarkı söylerken hafifçe kıpırdayan dudaklarını görüyordu. İçinde, keskin bir kıskançlık ve bir o kadar da hayranlık karışımı bir his uyandı. Miraç'ın yanında olmak ve ona eşlik etme isteğiyle doldu taştı.
"Vay be," diye mırıldandı Ali arka koltuktan, öndeki araca bakarak. Sesi hem hayret hem de alayla doluydu. "Cumartesi pazarı kurdular sanki arabada. Keyifleri yerinde."
Demir, omuz silkti. "Bırak be Ali, gün boyu iş yaptılar. Rahatlasınlar biraz."
Fırat ise sessizdi. Gözleri, öndeki aracın arka camındaki sallanan siluete takılmıştı. Lerna'nın o anki halini görmek, ona tuhaf bir hüzün ve özlem karışımı hissettirmişti. Eskiden, böyle anlarda o da onlarla birlikte olurdu. Ama şimdi, kardeşine aşık bir adamın arkasında oturuyordu.
"Mahşer yeri kursağım
Yüzyıllardır mühürlü
Kâh yanıyor kâh yakıyor sükût
Mecnun'dan beter haldeyim"
Mahalleye vardıklarında Miraç, müziği kapatmış ve emniyet kemerini çözüp aracın kapısını aralamıştı. Lerna ile Aslı arabadan inerken, Rauf'un arabasından da erkekler iniyordu. Fırat, iki büyük adımda Lerna'nın karşısında bitip kolunun altına aldı ve saçlarının üstüne küçük bir öpücük kondurdu. Rauf, kapıları kilitlerken bu görüntüyü gördü ve kısa bir için Miraç'a baktı. Miraç, gözlüklerinin altından Rauf'a bakıyordu ama bunu kimse görmüyordu.
Hep birlikte binaya girdiklerinde Rauf, merdivenlere doğru yöneldi. Demir, arkasından seslendi;
"Sen gelmeyecek misin?"
Rauf, onu takmadan çıkmaya başladığında Miraç, gözlüğünü çıkarttı ve Demir'e baktı.
"Neden gelsin Demir. Unuttun mu? Biz boşandık."
Demir, ağzına görünmez bir fermuar çekip kaşlarını kaldırdı.
"Kaçıncı kat?" diye sordu, konuyu değiştirmek istermiş gibi. Miraç, asansörü çağırırken göz ucuyla led ekrana baktı.
"Beşinci."
Ali, dudağının kenarıyla gülümsedi.
"Rauf komutanım hemen üst katı yani?"
Miraç, omzunun üzerinden Ali'ye baktığında Ali, yüzünü öteki tarafa çevirip tabloları inceliyormuş gibi yaptı. Miraç, gözlerini devirerek asansöre doğru adımladı. Arkasını aynaya dönüp kızlara baktı.
"Kızlar, siz gelin," erkeklere baktı. "Sualtı Akrepleri, merdivenlere marş marş. Tabanlarınıza kuvvet," dedi ve asansörün kapısının kapanması için düğmeye bastı.
Asansörün kapıları, Miraç'ın son sözlerinin keskin izlerini erkeklerin şaşkın bakışları önünde kapattı. "Tabanlarınıza kuvvet." Emir, açık ve alaycıydı. Onları, tıpkı bir talim alanında olduğu gibi, beş kata tırmanmaya mahkûm ediyordu. Asansörün yumuşak vınlamasıyla yükselişe geçerken, dışarıda kalan dört erkek birbirine baktı.
Demir, ilk konuşan oldu. "Vay anasını," dedi, eliyle alnını sildi. "Bugün bize taktı harbiden."
Fırat, Lerna'nın kolundan ayrılmış, elleri ceplerinde, asansör kapısına dikilmişti. Hafif bir gülümsemesi vardı. "Bence hak etmiştik," diye mırıldandı. "Sabahkiler, öğlenkiler... Hepimiz biraz germişiz onu."
Ali ise, hiç beklenmedik bir şekilde sessizdi. Gözleri, merdiven boşluğunun karanlığına dikilmişti. Rauf'un sessizce üst kata çıkışını ve Miraç'ın ona söylediği o "Unuttun mu biz boşandık?" cümlesini düşünüyor olmalıydı. Bu, çok daha büyük, çok daha tehlikeli bir oyunun ipucuydu. Dudaklarındaki o sinsi gülümseme silinmiş, yerini derin bir merak ve analitik bir düşüncelilik almıştı.
"Yürü oğlum, ne bakıyorsun?" diye dürttü Pars, Ali'yi dirseğiyle. "Beş kat çıkacağız."
Ali, ona döndü, yüzünde aniden eski, kaygısız ifadesi geri dönmüştü. "Çıkarız işte, ne olacak? Spor olur." İlk adımı atarak karanlık merdiven boşluğuna girdi. Ayak sesleri taş basamaklarda yankılanmaya başladı.
Yukarıda, asansörün kapısı açıldı. Miraç, Lerna ve Aslı, beşinci kata adım attılar. Koridor loştu, sadece aralıklı yerleştirilmiş lambalardan soluk bir ışık yayılıyordu. Miraç, elindeki anahtarları çıkardı, doğru anahtarı bulmak için bir an aradı.
"Kız, eli boş geldik," diye fısıldadı Lerna, ona yaklaşarak. "Bir şeye ihtiyacın var mı? Hemen aldıralım bizimkiler yukarıya çıkmadan."
Miraç, kapıyı açarken omuz silkti. "Ben dün alışverişimi yaptım bacım, sadece sonra kitaplarımı getireceğim."
Kapıyı içeri doğru itti. Kızları içeriye buyur etti. İçeri girmeden önce, bir an için aşağıya, merdiven boşluğuna baktı.
Alt katta, dördüncü katta, Rauf kendi dairesinin kapısında duruyordu. Anahtarını çevirmemişti. Sadece, aşağıdan gelen sesleri dinliyordu. Miraç'ın o keskin, kamusal reddini 'Unuttun mu biz boşandık?' duymuştu. Cümle, koridorda çınlamış, merdiven boşluğundan yükselerek ona ulaşmıştı.
Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Elini, kapının soğuk metal yüzeyine dayadı. Altından gelen ayak sesleri, giderek yaklaşıyordu. Demir'in hırıltısı, Pars'ın homurdanması, Ali'nin hızlı ve hafif adımları duydu. Sonunda anahtarını çevirdi. Kapı sessizce açıldı. İçeri girmeden önce, yukarıya, beşinci kata çıkan merdivenlere doğru son bir kez baktı. Karanlıkta, sadece boşluk vardı. Ama o boşluğun altında, Miraç vardı. Ve onun sözleri vardı.
Kapıyı arkasından kapattı, ama kilitlemedi. Sadece, karanlık ve sessiz dairenin ortasında durdu. Pencerelerden sızan sokak ışıkları, mobilyaların hayaletimsi siluetlerini çiziyordu. Havada, kapalı bir alanın tozlu, yalnız kokusu vardı. Bir an nefesini tuttu, kulakları hâlâ aşağıdan gelen ayak seslerine ve yankılanan kahkahalara, artık hayal mi gerçek mi bilemiyordu odaklanmıştı.
Sonra, boğuk, içten bir fısıltı dudaklarından döküldü, sesi o kadar alçak ve çatallıydı ki, bir iç kanamanın sesi gibiydi;
"Kafamı duvardan duvara sürtüp, bir kibrit gibi alev almak istiyorum amına koyayım."
Kelimeler, karanlıkta kristalleşip yere düşen zehirli buz parçaları gibiydi. İçindeki öfke o kadar yoğun, o kadar katıydı ki, fiziksel bir şiddete, kendini yok edecek bir patlamaya dönüşmek istiyordu.
Üzerindeki kabanı yırtmak istiyormuşçasına bir öfkeyle çıkardı ve tekli koltuğun üzerine fırlattı. Hemen üstünden, beşinci kattan, bir kapının kapanma sesi ve içeriden gelen boğuk konuşmalar duyuldu. Miraç ve diğerleri, artık dairedeydi.
Rauf, ağlak bir inlemeyle kendini yüz üstü koltuğun sırtından aşağıya doğru bıraktı. Sokak lambasının ışığı, sırtının bir yarısını aydınlattı. Yüzünü koltuğun oturma yerine yaslarken ayaklarının paralel bir şekilde oynattı.
"Çıldıracağım!"
Sesi, kadife koltuğun dokusunda boğuldu, içi doldurulmuş bir hayvanın midesine gömülmüş gibiydi. Ama öfkesi, fiziksel olarak dışa vuruyordu. Ayakları, hafifçe değil, sert ve ritmik bir şekilde halıya vuruyor, sessiz dairede boğuk, hızlı tık tık sesleri çıkarıyordu. Bu, bir çocuğun öfke nöbeti değil, bir hayvanın kafese kısılmışlıkla verdiği tepkiydi. Tüm vücudu gergindi, sırtındaki kaslar, gömleğin ince kumaşının altında taş gibi sertleşmişti.
Koltukta biraz öne kayarak kollarını koltuktan aşağıya sarkıttı. Parmak uçları parkeye değerken kendini sırt üstü döndürdü. Artık ayakları koltuğun sırtından sarkıyor, sırtı ise oturulan yerde sabitti.
"Sen git evlen, sonra gel âşık ol. Sonra ibnenin biri gelsin boşan desin. Ve bir an da git boşan. Korkak herif!"
Yukarıdan gelen bir gülüş, asansörün dingili, sokaktan bir araba kornası onun içindeki gerilimi katlıyor, sinirlerini daha da geriyordu. En çok da, beşinci kattan gelen o belirsiz, mutlu sesler... Miraç'ın sesi oradaydı. Onun dünyasının dışında, özgürce.
Gözlerini kapattı ve kollarını geriye doğru sarkıtarak koltuktan aşağıya doğru kaymaya başladı. Kafası ve ensesi parke zemine değerken sırtı yere kondu. Artık ayakları oturma yerindeydi.
"Aptal Rauf. Aptal," dedi ve gözlerini açıp geldiği hâli izledi. "İşte böyle yalnız kalırsın."
Cümle, boş dairenin tavanına yapışıp orada asılı kaldı. Soğuk parke, sırtına ve ensesine nüfuz eden bir soğukluk yayıyordu. Yukarıdan, tavandan, beşinci kattan gelen o yaşam belirtileri onun bu düşüşünü, bu yalnızlığını daha da keskinleştiriyordu. Tavan, onunla Miraç'ın dünyası arasında ince bir beton tabakaydı. O kadar yakın, o kadar uzaktı.
Kendini yerden kaldırdı. Hareketi ağır, ama artık daha kararlıydı. Dizlerinin üzerinde doğruldu, sonra ayağa kalktı. Sırtını ve pantolonunu silkelerken, parkedeki soğuk izleri silkmeye çalışıyor gibiydi. Yalnızlık acı vericiydi. Evet. Aptallığı utandırıcıydı. Evet. Ama bu, bitiş değildi. Bu, sadece bir strateji değişikliği gerektiğinin işaretiydi.
Yukarıdan, yeniden bir kahkaha sesi geldi. Bu sefer, Rauf'un içinde bir öfke değil, derin, karmaşık bir özlem uyandırdı. O kahkahaların bir parçası olmayı istedi. Belki de, farklı bir şekilde, olabilirdi.
"Aptalsın Rauf," diye mırıldandı bir kez daha, ama bu sefer sesinde bir kararlılık vardı. "Ama aptal kalmak zorunda değilsin."
B. - Anıl Emre Daldal
Miraç Gökçe, Ağzından
"Sonra karşıma geçti ve dedi ki-"
Kahkahalarımı bastırmak için elimle ağzımı kapatırken, ayakta duran Lerna'yı izliyordum.
"Uşağum, gözlerin Karadeniz'den daha derin, bakışın hamsiyi bile denizden çıkarır da gurbete yollar."
Bu cümleyi, en ağır Karadeniz şivesiyle, yüzünü ciddi bir ifadeye bürüyerek söylediğinde, dayanamadım. İçimdeki kahkaha, bir fırtına gibi patlamak üzereydi. Hemen elimi ağzıma götürdüm, avucumun içinde boğulmaya çalışan gülüşümü bastırmaya çalıştım. Ama omuzlarım titriyor, gözlerimden yaş geliyordu. Aslı, yanımda kıkır kıkır gülüyor, Demir karnına tutunmuş, "Yeter artık, nefes alamıyorum!" diye inliyordu.
Ama tabii ki Fırat'a giden olmamıştı. Köşede, koltuğuna gömülmüş, bizi izlerken yüzünde sabırsız, bezgin bir ifade vardı. Lerna'nın o kaptırmış halini, hikâyenin saçmalığını bildiği halde gülüşünü görünce, dayanamadı. Lerna'yı koltuğa doğru çekti.
"Yeter da!" diye sitemle bağırdı, sesi kahkahaların arasında keskin bir bıçak gibi saplandı. "Sabahtan beru anca riv riv yapaysun."
Lerna, direnmeden, hâlâ gülümseyerek oturdu. Eliyle beni gösterirken, elimi ağzımdan çektim, gözlerimi sildim.
"Ama geleceği gördün Fırat. Aha bak, hamsi dedin. Bak, tam karşında gurbette oturay."
Fırat, bir an için Lerna'ya baktı.
"Oturay?"
Ortamda bir anlaşmazlık oldu. Lerna, kaşla göz arasında bana, hamsi diyerek bir hamsi olduğumu belirtmiş, üstüne gurbette olduğumu ima etmişti. Fırat ise Lerna'nın son sözcüğüne takılmıştı. Çünkü, şiveyle söylemişti.
Lerna, kıkırdayarak gözlerini devirdi ve Fırat'a baktı.
"Seninle takıla takıla şivem kaydı. Bir gün şu sözcüğü gözlerine bakarak, şöyle söyleyeceğim diye," saçlarını geriye doğru savurdu ve gözlerini kırpıştırarak Fırat'a baktı, "Korkayrum..."
O an, salondaki tüm gürültü, tüm kahkahalar sanki anlık bir sihirle sustu. Lerna'nın söylediği o kelime havada asılı kaldı, her hecesi yumuşak, samimi bir Karadeniz melodisiyle doluydu. Onu söylerken ki hali, şivenin doğallığı, gözlerindeki oynak ışıltı ve saçlarını geriye savuruşu... Hepsi, Fırat'ı tam kalbinden vurmuştu.
Fırat'ın yüzündeki tüm asabiyet, tüm bezginlik eriyip gitmişti. Yerini, saf, katıksız bir hayranlık almıştı. Gözleri Lerna'nın dudaklarına kilitlenmişti, sanki o kelimelerin şeklini, çıkışını hafızasına kazımak istiyordu. Kendi içindeki tüm duvarlar, o iki samimi, biraz da çocuksu kelimeyle yıkılmış gibiydi.
"Bende korkayrum," dedi, sesi alçak, yumuşak ve şaşırtıcı bir şekilde şiveye bürünmüştü. Taklit etmiyordu; içinden geldiği gibi, ona cevap veriyordu. Sonra, başını hafifçe sallayarak, gözlerinin içi gülerek ekledi: "Delurecum içun."
Delireceğim için.
İtiraf hem bir şaka hem de derin bir gerçekti. Lerna'nın onu bu kadar etkilemesinden, onun basit bir şakayı bile bu kadar büyülü kılmasından deliye dönüyordu. Ama bu bir çılgınlık değil, bir aşkın, karşı konulmaz çekiciliğinin itirafıydı.
Bu, aralarındaki o görünmez, güçlü bağın, en saf, en savunmasız haliyle yüzeye çıkışıydı. Fırat'ın tüm sert kabuğu, Lerna'nın bir cümlesiyle kırılıvermişti.
Lerna, Fırat'ın bu içten tepkisi karşısında hafifçe kızardı. Gözlerindeki oynak ışık biraz daha yumuşadı, yerini sıcak bir sevgi aldı. Elini uzatıp, Fırat'ın elini usulca tuttu. "İyi ya," diye fısıldadı, sesi hâlâ o tatlı şiveyle. "Beraber delurek o zaman."
O sırada Demir, kahkaha atarak Ali'ye baktı. Kolunu omzuna atarak göz kırptı.
"Bak, sürüden ayrılmış, şaşkın bir hamsi, çırpınarak bunları izliyor!" dedi ve beni gösterdi. Salon yeniden kahkahaya boğulurken arkamdaki yastığı Demir'e fırlattım. Yastık, havada hızla bir kavis çizerek Demir'in yüzüne doğru süzüldü. O, kahkahasının ortasında, tam olarak beklemediği bir anda, yastığı yüzünün ortasında buldu.
Yastık, yüzünden kayıp kucağına düştü. Salon, bu beklenmedik ve komik görüntü karşısında, daha da şiddetli bir kahkahaya boğuldu. Aslı ile Pars, karnına tutunarak gülmekten kıvrılmıştı. Lerna, Fırat'ın koluna yaslanmış, omuzları titriyordu. Fırat'ın kendisi bile, az önceki duygusal anın etkisiyle, geniş bir gülümsemeyle olanları izliyordu.
Demir, yastığı bana geri fırlatmak için kollarını kaldırdı, ama tam o sırada, kapı zili çaldı. Keskin, elektronik bir ding-dong sesi, salondaki neşeli kaosu anında kesiverdi. Herkes bir an dondu. Bakışlar kapıya kaydı. Bu saatte kim olabilirdi?
Ben, yastığı hâlâ havada tutan Demir'e baktım. Onun yüzündeki şakacı ifade de ciddileşmişti. Lerna, Fırat'ın kolunu biraz daha sıktı. Aslı ve Aslı, sessizce oturduğu yerde doğruldu.
Yastığı elinden bırakırken "Kapıya bakayım mı?" diye fısıldadı Demir, sesi artık alçak ve ihtiyatlıydı.
Ben, ayağa kalktım. İçimde bir tedirginlik vardı. Rauf'u düşündüm. Ama o gelmezdi... değil mi? Ya da belki, bir komşu, gürültüden şikâyet için gelmişti.
"Ben bakarım," dedim, sesimi olabildiğince normal çıkarmaya çalışarak. Salonun neşeli havası, aniden elektrik yüklü bir bekleyişe dönüşmüştü. Yere düşen yastık, az önceki kahkahaların sessiz bir hatırlatıcısı gibi orada duruyordu. Gülümsemem yüzümden kaybolmuş, yerini dikkatli bir ifade almıştı. Adımlarımı sürdürerek, koridora, kapıya doğru ilerledim. Arkamdan gelen sessizlik, ensemde bir ağırlık gibi hissediliyordu.
Elimi kapının kulpuna uzatıp indirdiğimde kapıyı içeriye doğru çektim. Rauf, yüzündeki küçük bir tebessümle bana bakıyordu. Kaşlarım şaşkınlıkla yukarıya doğru kıvrıldı. Rauf, elindeki büyük, hediye paketine sarılmış bir şey taşıyordu.
"Kim gelmiş?" diye sordu, Fırat yanıma gelirken. Yanımda durdu ve Rauf'a baktı. Gelen kişinin Rauf olduğunu gördüğünde kaşlarını kaldırdı ve göz ucuyla bana baktı. Ardından Rauf'un elinde tuttuğu hediye paketine bakıp kafasıyla içeriyi gösterdi. Beni nazikçe kenara çekip eliyle içeriyi gösterdi.
"Geçsenize komutanım," dedi, imayla. Arkasını dönüp salona geçti. Rauf, alt dudağını dişleyip gülümsedi ve adım attığı an bu gülüşü sildi. İçeriye geçip salona baktı. Bizimkiler şaşkınlıkla ona bakarken sadece Demir, rahatça arkasına yaslanmıştı. Rauf, ayakkabılarını çıkarttı ve içeriye geçip elindeki büyük hediyeyi hemen arkasındaki büyük konsolun üzerine bıraktı.
"Ağır diye sana vermek istemedim. Hayırlı olsun, yeni evinin yani. Güle güle otur."
Kalbimin atışları göğsümden görünecek diye korkarak, kollarımı göğsümde bağladım ve sessizce yutkundum. Benim koca adamım, bir şekilde yine benim yanımda kendini bulmuştu. Kalbini kırmak istemedim. Ayrı olduğumuzun rolüne sadık kalarak, onunla aynı ortamda durmaya alışacak gibi yapabilirdik. En azından bizimkilerin yanında.
"Teşekkür ederim, zahmet etmeseydin," dedim, hediyeyi kastederek. Ardından bir elimi bağladığım yerden çözdüm ve koltuğu gösterdim. İç çekerek ekledim;
"Otursana."
Hem bir davetti hem de zoraki bir kabullenmeydi. İç çekerek eklemem, bunun ne kadar isteksiz olduğunu gösteriyordu, ama aynı zamanda kibarlığı da elden bırakmıyordum.
Rauf, başıyla hafifçe onayladı. Yüzündeki o geçici tebessüm tamamen silinmiş, yerini nötr, profesyonel bir ifade almıştı. Benim gösterdiğim koltuğa, salondaki boşlukta bir ada gibi duran tekli koltuğa yöneldi. Hareketleri ölçülü ve sakindi, sanki bir mayın tarlasında ilerliyormuş gibiydi. Otururken, üzerindeki kazağın hafifçe gerildiğini, omuz kaslarının belirginleştiğini gördüm.
Salonun enerjisi tamamen değişmişti. Az önceki neşeli, gürültülü hava, yerini ağır, elektrik yüklü bir sessizliğe bırakmıştı. Fırat, benim ve Rauf'un arasında gidip gelen bakışlarla durumu izliyordu.
Rauf, oturduktan sonra etrafa bir göz attı. Bakışları, henüz tam yerleşmemiş olan eşyaların üzerinde, duvardaki boş çivilerde, pencerenin perdelerinde gezindi. Bu bir roldü. Benim bu yeni hayatımın, bu sığınağın zayıf noktalarını arıyor gibiydi. Ama kendince sildiği yerleri kontrol ediyordu.
Bu duruma gülmemek için hediye paketine doğru ilerledim. Paketin jelatinini açarken Demir'in sesini duydum.
"Aşağı ile aynı görünüyor. Bütün bina aynı tasarımda yapılmış sanırım. Senin kitaplığınla aynı ama bu çok boş."
Bir an için Rauf'a baktım. Kafasını sallayarak Demir'e baktı.
"Hemen hemen aynı," dedi ve ellerini birbirine kenetledi. Bakışları açtığım hediye paketine çevrildi. "Tahminimde de yanılmadım o halde."
Gözlerimi hediye paketine çevirip ellerimi hızlandırdım. Hediyenin temeline ulaştığımda gözüken başlıkla donakaldım.
The Oxford Companion to Ships and the Sea
Hediye paketini iyice açıp üstündeki, adını gördüğüm kitabı havaya kaldırıp altındakine baktım.
The Sea Hunters – Clive Cussler & Craig Dirgo
Diğer kitaplara da gelişi güzel baktığımda gözlerimin buğulandığını fark ettim. The Oxford Companion to Ships and the Sea, sadece bir ansiklopedi değil, denizciliğin kutsal kitabı gibiydi. Türkçe baskısı yoktu. The Sea Hunters ise, batık avcılığının epik hikayeleriyle doluydu. Ve diğerleri... bazıları o kadar nadirdi ki, koleksiyoncuların elinde olurdu. Bunları bulmak, seçmek, paketlemek... Bu, rastgele, pratik bir hediye değildi. Bu, dikkatle, zaman harcanarak, dinlenerek yapılmış bir jestti.
"Kitap okumayı severim," diye başladım, sesim düşünceli. "Ama senin kütüphanende gördüğüm felsefi kitaplar gibi değil. Tarih. Özellikle deniz tarihi. Kayıp gemilerin, keşiflerin hikayeleri..."
Unutmamıştı.
Bir an için Rauf'a baktığımda onu puslu görüyordum ama yine de kollarını göğsünde sıkıca bağladığını seçebiliyordum. Kitaplığı dolduracak kadar çok değildi ama kalbimdeki yerini taşıracak kadar fazlasıydı. Denizin derinliklerinde yatan kayıp hikayeler, haritalarda işaretlenmemiş rotalar, unutulmuş gemilerin isimsiz mezarları... Bunların hepsi, benim için sadece bir meslek değil, bir tutkuydu. Ve onun için, o felsefi kitapların, strateji kitaplarının arasında kaybolup gitmiş bir detay olmalıydı.
Ama kaybolmamıştı.
"Kitap okumayı severim," dedim, çekinmeden. "Özellikle deniz tarihi."
Sözlerim havada asılı kaldı. Salondaki diğerleri sessizce izliyorlardı. Fırat ve Lerna, bu anın önemini hissediyor olmalıydılar. Demir, artık rahat değildi, dikkatle bizi süzüyordu. Aslı, nefesini tutmuştu. Ali ve Pars, ise birbirlerinin kafalarına, kafalarını yaslamışlardı.
Rauf, kollarını biraz daha sıktı, omuzları gerildi. "Biliyorum," dedi, sesi alçak, ama tüm odada yankılanacak kadar net çıktı. Sadece bir kelime. Biliyorum. Bu, her şeyi anlatıyordu. Beni dinlemişti. Beni hatırlatmıştı. Bir zamanlar evli olduğumuzu hatırlatmıştı. Ve bu bilgiyi, şimdi, bu şekilde, herkesin önünde ama özellikle benim önümde ortaya koyuyordu.
Gözlerimdeki buğu iyice arttı. Kitapları usulca paketin üzerine bıraktım, parmak uçlarım ciltlerin sert, soğuk yüzeyinde gezindi. "Teşekkür ederim," dedim, sesim bu sefer daha güçlü, daha kesindi.
Rauf, başıyla hafifçe onayladı. Yüzündeki o katı ifade, anlık bir yumuşamayla çözüldü. Sanki bir anlığına, tüm savunmalarını indirmiş gibiydi. "Önemli değil," diye mırıldandı. Sonra, tekrar komutan maskesini takındı. "Ben yavaştan gideyim."
Demir, kapıdan çıkmak üzere olan Rauf'a tam itiraz edecekti ki Fırat, ellerini dizlerine vurup ayağa kalktı. Fırat'ın ani hareketi ve o gürültülü, şiveli çıkışı, salondaki hassas, duygusal havayı anında dağıttı.
"E hayde bizde galkalum, haburadan üsse güdecuk. Geç galmayalum!"
Sözleri bir emir kadar etkiliydi. Herkes, az önceki yoğun anın ağırlığından kurtulmak, nefes almak ister gibi hızla hareketlendi. Lerna, Ali ve Pars hemen ayağa fırladı, Aslı toparlanmaya başladı. Demir, itiraz etmekten vazgeçmiş, sadece başını iki yana sallayarak kalktı. Ben bile, şaşkınlıkla olan biteni izlerken, yerimden doğruldum.
Bu, Fırat'ın bir kaçış planıydı. Rauf'un verdiği o kişisel, duygusal darbenin ardından, ortamda daha fazla kalmak, daha fazla konuşmak, belki de başka sırların ortaya dökülmesi riskini taşıyordu. Ayrıca, Rauf'un varlığı hâlâ hissediliyordu; kapı henüz kapanmıştı ama onun bıraktığı enerji, kitapların ağırlığı gibi odanın üzerine çökmüştü. En iyisi, buradan, bu özel alandan uzaklaşmaktı.
"Valla haklısın Fırat," dedi Demir, hızlıca ceketini giyerken. "Yarın erken toplantı var. Hem Miraç da yorgundur, rahat bırakalım."
Aslı sessizce onayladı, çantasını topladı. Lerna ise Fırat'a minnettar bir bakış attı, sonra bana döndü. "Miraç, çok teşekkürler. Evin çok güzel olmuş. Ama gerçekten, seni daha fazla yormayalım."
Ben, tüm bu hareketliliğin ortasında, biraz şaşkın, biraz da rahatlamış haldeydim. Evet, yalnız kalmak, kitaplarla ve onların getirdiği karmaşık duygularla baş başa kalmak iyi gelirdi.
Herkes hızlıca vedalaştı. Sarılmalar, omuz vuruşları, iyi dilekler... Hepsi biraz aceleyle, o anın baskısından kaçarcasına yapıldı. Fırat, Lerna'yı koridora çıkardı, diğerleri de peşlerinden geldi. Rauf, merdivenlere doğru ilerliyordu.
"Herkes asansöre doluşsun bakalım," dedi, Fırat. Bizimkiler itiraz etse de herkesi tek tek asansöre tıktı. Asansörün indirme tuşuna bastı ve kapının kapanmasını bekledi. Kapı kapandığında Fırat, Rauf'a kafasıyla beni gösterip hızla asansörü kontrol etti ve merdivenlerden inmeye başladı.
Gözlerim dolduğunda dudaklarım titremeye başladı. Rauf, büyük adımlarla bana doğru yaklaştı. Omuzlarım sarsılarak ağlamaya başladığımda elleri yüzümü kavradı ve dudaklarını dudaklarıma bastırıp beni içeriye doğru yönlendirdi. Hıçkırığım onun dudakları arasında kaybolmuştu.
Kapı, arkasında Rauf'la sessizce kapandı. Onun dudakları benimkilerin üzerinde, sert, acil ve susuzluktan çatlamış toprak gibiydi. İçeriye doğru, koridorun karanlığına doğru ilerlerken, ayaklarımız neredeyse yerden kesilmişti. Ağlamam, hıçkırıklarım, tüm o birikmiş gerginlik, şaşkınlık ve kitapların getirdiği duygusal yük, onun bu ani, vahşi temasında eriyip dağılıyordu. Bu bir öpücük değil, bir nefesti. Boğulmak üzere olan iki insanın, birbirinin ağzından çektiği ilk, acil nefes.
Sırtım duvara değdi. Soğuk sıva tenime işledi, ama onun bedeninin sıcaklığı, onun ellerinin yüzümdeki titreyen kavrayışı her şeyin önündeydi. Tüm dikkati, tüm kontrolü, tüm o hesapçı zihni şu ana, bana odaklanmıştı. Parmakları peruk saçlarıma daldı, başımı hafifçe geriye, ona doğru eğdi. Öpüşümüz derinleşti, yumuşadı, ama aciliyetini kaybetmedi. Bu bir teslimiyet değil, bir çarpışmaydı. Dokuzuncu dalganın, son hamlesi.
Nefessiz kaldığımda, dudaklarını çekti, ama alnını alnıma dayadı. Nefesimiz, aynı havada karışıyor, sıcak ve hızlıydı. Gözlerim kapalıydı, ama onun bakışlarını gözlerimde hissediyordum.
"Gönderdi onları," diye fısıldadı, sesi boğuk ve pürüzlüydü. "Fırat... anladı."
Anladı kelimesi hem minnettarlık hem de bir tür yenilgi itirafı taşıyordu. Fırat, bu oyunun bir parçası olmayı reddetmemiş, bizimkileri ayaklandırmış ve aynı zamanda bize bu anı, bu kaçamak özgürlüğü bahşetmişti.
"Kitaplar..." diye kekeledim, sesim hâlâ titriyordu.
"Sustur beni," diye karşılık verdi, dudakları alnımda, şakaklarımda, göz kapaklarımda gezindi. Dokunuşları yangın yerinde gezinen yağmur damlaları gibiydi; acıyı hafifletmeye çalışan, ama yaktığı her şeyi hatırlatan. "O kitaplar yüzünden değil. Sen yüzünden. Her şey sen yüzünden. Senin yüzünden değil, sen yüzünden. Her şey senin içindi, sevgilim."
Sevgilim kelimesi, koridorda sönük ışığın içinde kristalleşen bir buhar gibi asılı kaldı. Beni bir nesne, bir hedef, bir için olmaktan çıkarıp, bir sevgili yapıyordu. Ve bu, her şeyden daha acıtıcıydı.
"O gece içimdeki aşk, sen yüzündendi. O gece seni bırakmam seni korumak içindi ve bundan her defasında çok utanıyorum."
İtiraflar, art arda, bir duvarın yıkılışı gibi geliyordu. Her taşın düşüşü, altındaki çatlakları, nemi, çürümüşlüğü ortaya seriyordu. Utanıyorum. Bu adam, hiçbir şeyden utanan biri değildi. Ama beni kaybetmekten, beni koruma adına yaptığı şeyden utanıyordu.
"Sana o söylediğim o üç cümle, her gece nasıl kabuslarıma giriyor, bilemezsin."
Hangi üç cümle? Ayrılığımızın o buz gibi, keskin son sözleri mi? Yoksa daha öncesinde, belki de ilk başlarda, bilmeden kalbimi kıran bir şey mi? Onun hafızasında bir kabusa dönüşmüştü. Benimkini ise, bir sessizlik mezarlığına gömmüştüm.
O, bana dair hiçbir şeyi unutmamıştı ama ben, bana o sabah söylediği her şeyi unutmuş rolü yapıyordum. Ve buna, ölene dek sadık kalacaktım.
"O yazdığın yazılar nasıl içime işledi, görmüyorsun. Göstermiyorum. Ama acıyor Miraç," diye devam etti ve elimi, titreyen bir hassasiyetle alıp, göğsünün tam ortasına, kalbinin üzerine yasladı. Elimin altında, kazağının ince pamuğunun hemen altında, çılgınca, düzensiz bir ritimle atan bir savaş davulu vardı. Her vuruş, bir pişmanlık mermisi gibi göğüs kafesinden dışarı fırlamak ister gibiydi. Kasları taş gibi gergindi, ama kalbinin attığı her yerde, o katı taşta derin çatlaklar vardı. Nefesi, boğuk ve hızlıydı, göğsü elimin altında hızla inip kalkıyordu.
"Canım çok acıyor."
Bu son cümle, bir feryattan çok, bitkin bir itiraftı. Tüm o komutan duruşu, o kontrol manyaklığı, o hesapçı zihin, bu basit, insani acının karşısında eriyip gitmişti. Gözlerim, onun yüzüne kilitlendi. Gözleri artık bir strateji haritası değil, sadece iki derin, ıstırap dolu kuyuydu. Çevresindeki ince çizgiler, uykusuz gecelerin ve iç savaşların izleriydi. Alt dudağı hafifçe titriyordu, onu ısırarak durdurmaya çalışıyordu.
Belki de sabah o yüzden gözlük takıyordu ve belki de o yüzden alaya takmıştı... gerçekleri şaşırtarak...
O an, onu gerçekten gördüm. Yaralı, korkmuş, pişman ve hâlâ inanılmaz bir şekilde seven adamı. Bu görüntü, içimdeki tüm direnci bir anda söndürdü. Yerini, onun acısını paylaşan, dayanılmaz bir empati ve yorgun bir sevgi aldı. Gözlerim yeniden buğulandı. Ama bu sefer, benim acımdan değil, onunkinden. Parmaklarım, onun göğsünde hafifçe kıvrıldı, kumaşı avucumda tuttu. Sanki o çarpıntıyı, o acıyı fiziksel olarak tutabilir, ondan alabilirmişim gibi.
"Sakin," diye fısıldadım, sesim şimdi onunkinden daha sakin, daha yatıştırıcı çıktı. "Sakin ol, Rauf."
Adını söyleyişim, koridorda yeni bir tınıydı. Komutan değildi. Sadece Rauf'tu. Ve o, bu sesle, gözlerini kapadı, derin, titrek bir nefes aldı. Tüm ağırlığı, bir an için alnıma ve duvara dayalı vücuduma verdi. Canının yandığı yerdi. Ve belki de, iyileşmenin ilk adımı, o acının bir başkası tarafından görülmesi, duyulması ve kabullenilmesiydi.
"Ben seni çoktan affettim."
Bu, bir bahşediş değil, bir gerçekliğin kabulüydü. Yükünü taşımaktan yorulmuştum. Öfke, dayanılacak bir zırh değil, ağır bir yüktü. Ve o, şu an burada, kalbinin çıplak yarasıyla karşımda dururken, ona duyabileceğim tek şey, o yorgun affedicilik ve derin bir sızıydı.
Rauf, gözlerini açtı. İçlerinde şimdi fırtına yoktu, sadece şaşkın, ağır bir ıslaklık vardı. Bakışları yüzümde gezindi, kelimelerimin doğruluğunu, samimiyetimi arar gibiydi. Sonra, başı hafifçe öne düştü, alnı tekrar alnıma değdi. Bu sefer, bir çarpışma değil, bir sığınaktı. Nefesi, yavaş yavaş normale dönüyordu, ama hâlâ derin ve biraz titrek.
O andan sonrası bir sis perdesinin ardından geçmiş gibiydi. Nasıl salona geçtiğimizi, salonun ortasındaki koltuğu, şöminenin önündeki minderleri kaldırarak nasıl yerleştirdiğimizi tam hatırlamıyorum. Ama şimdi, oradaydık.
Şöminedeki alevler, odunların üzerinde dans ediyor, duvarlara titrek, turuncu gölgeler fırlatıyordu. Bir odun, kömürleşmiş altlığın üzerinde kaydı ve yumuşak bir çıtırtı sesi çıkararak yerleşti; küçük bir kıvılcım bulut halinde havaya uçtu. Bu sıradan, ev sesi, içimizi garip bir huzurla dolduruyordu.
Kitaplığın bir rafını, getirdiği o nadide kitaplarla doldurmuştuk birlikte. Onları yerleştirirken parmaklarımız bazen birbirine değiyor, bir anlık temasta geçmişin tüm yükü ve şu anın kırılgan barışı titreşiyordu.
Sonra, sessizce, termoslarımıza taze çay yapmıştık. Kokusu, odun dumanı ve eski kitap kokusuna karışıyordu. Koltukta, beni kendi ile koltuğun arasına, yan yana oturacak şekilde yerleştirmişti. Sırtım, onun gövdesinin yanına yaslanıyordu, sağlam ve sıcak. Üzerimize, kırçıllı gri ve bej tonlarındaki yumuşak, yünlü bir pikeyi örtmüştü. Dışarıdaki gece soğuğu pencereden sızarken, bu küçük alan mükemmel bir sıcaklıkla dolmuştu.
Deniz Avcıları kitabını, sehpanın üzerinden eline aldı, cildini bir an okşadı. Sonra, alçak, yatıştırıcı, kitabı çevirmeden olduğu dille, akıcı bir sesle okumaya başladı.
"Prologue: The sea never gives up her dead lightly..."
Önsöz: Deniz, ölülerini kolay kolay geri vermez.
Sesi, odanın sessizliğinde dalga gibi yayılıyordu. Öfkeli, gergin, hesaplayıcı komutan Rauf gitmişti. Yerinde, sadece sakin, biraz yorgun, kelimeleri ağzında yuvarlayarak okuyan bir adam vardı.
"We search not just for ships, but for the stories they carry, the lives they represent, the history they hold captive in their iron tombs."
Biz sadece gemileri değil, onların taşıdığı hikayeleri, temsil ettikleri hayatları, demir mezarlarında esir tuttukları tarihi arıyoruz.
Ben, başımı hafifçe onun omzuna yaslamış, gözlerimi şömineye çevirmiştim. Alevlerin dansını seyrediyor, onun sesinin ritmine ve kalbinin yavaş, güvenli atışına kulak veriyordum.
"The sonar image materialized on the screen like a ghost rising from the abyss. The distinct, mangled silhouette of a hull that had not seen light for over a century."
Sonar görüntüsü, ekranda uçurumdan yükselen bir hayalet gibi belirdi. Bir asırdan fazla süredir ışık görmemiş bir geminin belirgin, parçalanmış silueti.
Her cümle, kayıp gemilerin, unutulmuş hazinelerin, derinliklerde yatan sırların hikayesiydi. Ama o an, bana okunan sadece bir macera değildi. Bu, yeni bir şeyin, belki de çok eski bir şeyin yeniden keşfinin ilk sayfasıydı. Kırık parçalar, sessizce bir araya geliyor, ateşin sıcaklığında ve birbirimizin varlığında eriyordu.
"The ocean is the greatest museum on Earth. Its floors are littered with exhibits, each wreck a time capsule waiting to be opened."
Okyanus, Dünya'daki en büyük müzelerdir. Tabanları sergilerle doludur; her batık, açılmayı bekleyen bir zaman kapsülüdür.
Dışarıda gece ilerliyordu. İçeride ise zaman, şöminenin çıtırtıları ve bir adamın, sevdiği kadına okuduğu hikayelerle ölçülüyordu. Rauf, benim için deniz tarihi okuyorken kararımı vermiştim.
Affetmek, unutmak değildi. Sadece, acıyı birlikte taşıyacak kadar güçlü olmaktı. Ve şu an, bu sıcaklığın içinde, içime bunun mümkün olduğuna dair küçük, kırılgan bir inanç doğuyordu.
Gentle Agony, Pianza
Yazar, Ağzından
Gecenin kadifesi, pencereden sızan soluk bir griyle yer değiştirmişti. Zaman, şöminenin son çıtırtılarında ve iki bedenin ortak, ritmik nefesinde ağır ağır ilerlemişti. Şimdi, sabahın ilk ışıkları, perdelerin arasından süzülüp içeri doluyor, odanın sessizliğini soluk altın tozlarıyla boyuyordu.
Normalde, bu saatte güneşin huzmeleri doğrudan şöminenin karşısındaki koltuğu yalardı. Ama bu sabah, orada kimse yoktu. Işık, boş koltuğun kenarından sıyrılıp, doğrudan eski bir Doğu halısının dokusuna düşüyordu. Yünün kırmızı, lacivert ve altın ipliklerini aydınlatıyor, her bir düğümü, her bir gizli deseni ortaya çıkarıyordu. Toz zerrecikleri, bu altın şeridin içinde dans ediyordu.
Ama odanın kalbi, ışığın hemen yanı başındaydı.
Şöminenin önüydü.
Orada, geniş, deri koltuğun içinde, iki siluet, geceyi geride bırakmış, derin ve sakin bir uykuya dalmıştı. Rauf, koltuğun bir köşesine yaslanmış, başı hafif yana düşmüştü. Yüzü, uykuda bile ciddi bir ifade taşıyor, ancak kaşların çatıklığı dağılmış, yerini nadir bir huzura bırakmıştı. Bir kolu, koltuğun kenarından aşağı sarkıyor, parmakları The Sea Hunters kitabının iç kısmını hafifçe kavramış gibi duruyordu. Kitap, sehpaya değil, onun eliyle yere, halının üzerine konulmuştu; son okunan sayfayı kaybetmemek için bilinçaltı bir tedbirdi belki de.
Diğer kolu ise, koltukta onun yanında uzanmış olan Miraç'ı sarmalamıştı. Kolu onun belinin ve sırtının üzerinden geçiyor, eli ise onun omzunda, koruyucu ve sahiplenici bir şekilde duruyordu. Miraç, tamamen onun göğsüne gömülmüş, yüzü Rauf'un boynuna dönük, kıvrılmıştı. Bir eli, Rauf'un kazağının üzerinde, kalbinin tam üstünde, uykuda bile oraya tutunuyormuş gibiydi. Saçları, gece boyunca dağılmış, Rauf'un çenesine ve göğsüne yayılmıştı. Nefes alışverişi, Rauf'unkinden daha yüzeysel ve yumuşaktı, ama ikisinin ritmi birbirine uyumlanmış, sessiz bir senfoni oluşturmuştu.
Üzerlerindeki kırçıllı pike, biraz kaymış, Rauf'un beline ve Miraç'ın bacaklarına kadar örtmüştü. Şöminenin içi artık sadece küllerle ve birkaç korla dolu, soğumuştu. Ama ikisinin paylaştığı beden ısısı, odanın sabah serinliğine karşı daha güçlü bir sıcaklık yayıyordu.
Işık, yavaş yavaş halıdan yukarı, koltuğun kenarına, sonra da Rauf'un sarkan eline ve kitabın yaldızlı cildine tırmanmaya başladı. Yakında, tam yüzlerine vuracak ve onları bu barışçıl sahneden uyandıracaktı. Ama şu an, her şey durgundu. Geçmişin fırtınaları, geleceğin belirsizlikleri, bu sabahın sessizliğinde askıya alınmıştı. Sadece bu vardı: Bir koltuk, bir battaniye, kitaplar ve savaşmayı bırakmış iki yorgun savaşçının, buldukları ilk gerçek huzurla çekilmiş nefesleri.
Güneş, sabrı ve kararlılığı bir ışık huzmesine dönüşmüş halde, pencereden içeri sızmaya devam etti. Artık halının üzerindeki altın şerit genişlemiş, yavaş yavaş koltuğun alçak ayağına tırmanıyordu. Işık, Rauf'un halıya değen elinin üzerinde oynadı, parmak eklemlerindeki sert çıkıntıları ve kitabın cildindeki toz tanelerini aydınlattı. Sonra, daha da yukarı çıktı; battaniyenin kırçıllı dokusundaki her tüyü tek tek görünür kılarak, Rauf'un kolunun, Miraç'ın sırtını saran kısmına ulaştı.
Işık, orada bir an durdu, sanki bu sahneyi bozmamak için tereddüt ediyordu. Ama doğanın ritmi acımasızdı. Yavaş ve kaçınılmaz bir şekilde, huzme daha da yükseldi ve nihayet Rauf'un yüzünün yan tarafına, şakağına ve kapalı göz kapağının üzerine düştü.
Rauf'un göz kapakları, ışığın sıcak, parlak dokunuşuyla hafifçe seğirdi. Kaşları, henüz bilinç gelmeden, bir rahatsızlık belirtisi olarak çatıldı. Yüzü, uykunun derin sularından yüzeye doğru çıkmaya başlayan bir dalgıç gibi gerildi. Işık, şimdi onun burnunun köprüsünde ve çenesinde parlıyordu.
Yanında, Miraç da bu değişimi hissetti. Rauf'un göğsü, nefes alışverişinin ritminin değişmesiyle hafifçe yükselip alçalmaya başladı. Miraç'ın yüzü, Rauf'un boynunda, bu hareketliliğe doğru daha derine gömdü, bir sığınak arar gibi. Hafif bir hırıltı çıkardı, uykunun tatlı direnişiyle.
Güneş, şimdi ikisini de bulmuştu. Işık, Rauf'un yüzünden yansıyıp, Miraç'ın alnına ve kapalı göz kapaklarına sıçradı. Onun da göz kapakları titredi, uzun kirpikleri gölgeler oluşturdu. Yüzünü, rahatsız edici parlaklıktan Rauf'un kazağının kumaşının daha koyu, koruyucu katmanına saklamaya çalıştı.
Bu, uyanışın yavaş, dirençli dansıydı. Bedenler uyanmaya, ama ruhlar hâlâ birbirine kenetlenmiş halde uykuya tutunmaya çalışıyordu. Gece boyunca kurulan o kırılgan barış, sabah ışığının gerçekliğiyle test ediliyordu. Birkaç saniye içinde, gözler açılacak, dünya yeniden içeri girecek ve bu an, belki de sadece bir anı olarak kalacaktı. Ama şu an, güneşin ağır yükselişi altında, her şey hâlâ mümkündü. Sadece biraz daha, biraz daha bu sıcaklıkta, bu sessizlikte kalabilmek...
Rauf, uykunun sise dönüşen sınırlarında, bilinçaltının derin koruyucu içgüdüsüyle hareket etti. Mırıldanması, anlamsız, boğuk bir sesti. Kitabı tutan eli, parmakları cildin üzerinden sessizce kayarak halıya düştü. Tüm dikkati ve enerjisi, yanındaki sıcaklığa odaklanmıştı.
Gövdesi, ağır ve uykulu bir şekilde, Miraç'a doğru döndü. Kolları, henüz tam uyanmamış olmasına rağmen, o mükemmel askeri hassasiyetle hareket etti. Miraç'ı, kendi bedeninin korunaklı kavsi içine, daha derine çekti. Sonra, geniş, kaslı omuzlarını ve sırtını tamamen pencereye, yükselen güneşin huzmelerine çevirdi. Kendisini, onunla ışık arasında fiziksel bir bariyer haline getirdi.
Bu yetmezmiş gibi, sağ bacağını kaldırdı ve Miraç'ın bacaklarının üzerinden geçirerek, onu hafifçe ama kararlı bir şekilde kendine kenetledi. Hareket hem koruyucu hem de sahipleniciydi. Artık Miraç, onun kolları ve bacağıyla çevrelenmiş, güneşten ve dünyadan izole edilmiş bir sığınaktaydı. Rauf'un çenesini, Miraç'ın başının üstüne, saçlarına gömdü. Nefesi, şimdi onun saçlarında dalgalanıyordu.
Güneş, artık sadece Rauf'un sırtını, kazağının ince kumaşını aydınlatıyor, onun bedenini altın bir zırh gibi kaplıyordu. Işık, onun omurgasının hatlarını, omuz kaslarının gerginliğini vurguluyordu. Miraç ise bu altın kalkanın gölgesinde, serin, korunaklı ve karanlıkta kalmıştı. Yüzündeki gerilim tamamen dağılmış, uykunun derin sularına tekrar dalmıştı. Rauf'un bu bilinçsiz koruma içgüdüsüyle, bir kez daha, tam anlamıyla güvende hissediyordu.
"Miraç..."
Miraç, o korunaklı karanlığın derinliklerinde, kendi adının, bir rüyanın içinden gelen fısıltı gibi, Rauf'un göğsüne bastırdığı kulağına ulaştığını hissetti. Ses, uykunun sislerini yaran, yumuşak ama belirgin bir çağrıydı. Göz kapakları, ağır ağır açıldı. İlk algıladığı şey, Rauf'un vücudunun güneşe siper ettiği, hoş, loş bir alacakaranlıktı. Sonra, ısı. Onu saran, sımsıkı sarıp sarmalayan, nefes alıp verişiyle hafifçe hareket eden bir sıcaklıktı.
Zihni yavaş yavaş uyanıyordu. Hafıza parçaları bir araya geldi. Kitaplar, şömine, okunan hikayeler, koridordaki gözyaşları, itiraflar... ve şimdi bu. Rauf'un bedeninin ağırlığı, bacağının onunkiler üzerindeki baskısı, kollarının sırtında ve belinde oluşturduğu koruyucu kavis. Tüm bunlar gerçekti. Bu bir rüya değildi.
Kafasını hafifçe kaldırdı, alnı Rauf'un çenesine değdi. Yukarı, onun yüzüne bakmaya çalıştı. Işık, onun arkasından, başının çevresinde bir hale gibi parlıyordu. Yüzü gölgedeydi, ama gözlerinin açık olduğunu, kendisine baktığını görebiliyordu. O gözlerde, geceki fırtına dinmişti. Şimdi sadece yorgun bir sakinlik ve derin, sorgulayıcı bir dikkat vardı.
"Miraç," diye tekrarladı Rauf, bu sefer sesi biraz daha net, ama yine de bir fısıltı kadar yumuşaktı. Sanki adının, bu yeni, kırılgan gerçekliğin içinde doğru yankılanıp yankılanmadığını test ediyordu.
"Efendim," diye mırıldandı Miraç, sesi uykudan dolayı pürüzlü ve kalın çıktı. Otomatik bir tepkiydi. Ama hemen, bu kelimenin bu an için ne kadar yanlış olduğunu fark etti. Yanakları hafifçe kızardı. Rauf'un dudaklarının kenarında, anlık, neredeyse görünmez bir kıpırtı belirdi.
"Efendim değil," diye fısıldadı. Kolu, onu kendine biraz daha çekti. Gözlerini kapattı. "Sevgilim diyeceksin. Ayrıca bu bir rüyaysa beni uyandırma."
Miraç, bu basit düzeltmenin taşıdığı anlam yükünü hissetti. Rütbeler, unvanlar, mesafeler... hepsi, bu koltuğun üzerinde, bu battaniyenin altında eriyip gitmişti.
Gözleri, Rauf'un kapalı gözlerinde ve yüzünde dolaştı. Ezbere bildiği o detayları görmenin mutluluğuyla gülümsedi.
"Güneş," diye fısıldadı, başıyla pencerenin yönünü işaret ederek. "Sırtın yanıyor."
"Bırak yansın, bana gerçeği yansıttı şu an. İçim alev alev oldu," diye karşılık verdi. Bacağıyla iyice Miraç'ı kavradı. "Ayrıca senin aşkından yanmışım, çok mu güneşin sırtımı yakması?"
Miraç'ın kıkırdaması, samimi bir neşe anıydı, ama Rauf'un sorusu ve ona sokuluşuyla birlikte bedenlerinin yakınlığı anında farklı, daha somut bir gerçekliğe büründü. Karnının, Rauf'un kasık bölgesine değdiği noktada, belirgin olan sert bir baskı hissetti.
Tüm bedeni bir anda dondu. Kıkırdaması kesildi, nefesi tutuldu. Yüzü, aniden yükselen bir sıcaklıkla doldu; alnından başlayan bir kızarma, yanaklarına, kulaklarına kadar yayıldı. Bu, utangaçlıktan çok, fiziksel, içgüdüsel bir tepkiydi. Bedenlerinin bu kadar yakın olması, gece boyunca kurulan duygusal bağın ötesine, ham, kontrol edilemez bir fizikselliğe geçişin ani hatırlatıcısıydı. Gözleri, şaşkınlıkla Rauf'un yüzüne kilitlendi.
"Rauf?"
"Bu" diye fısıldadı Rauf, sesi şimdi daha kalın, daha pürüzlü bir tondaydı. "hikâyede yanan tek ben değilim," Sözleriyle, bedenlerinin birleştiği o noktaya, o fiziksel gerçekliğe işaret ediyordu. Bu, bir aşkın metaforik yanışı değildi. Bu, onun ona karşı duyduğu, bastırılamaz, fiziksel çekimin somut kanıtıydı.
Miraç'ın boğazı düğümlendi. Zihni alarm veriyordu. Kaçmalı mıydı? Yoksa bu anî, kontrol dışı yakınlığın ateşinde yanmayı mı göze almalıydı? Rauf'un gözlerindeki o koyu, tehlikeli arzu, gece boyunca döktükleri tüm duygusal sözlerin en ilkel, en kaçınılmaz sonucu gibiydi. Yumuşak ama kararlı bir el, yüzüne uzandı. Başparmağı, al yanağının kavsinin üzerinde, neredeyse saygıyla gezindi.
"Sana 'istiyor musun' diye sormayacağım," dedi, sesi bir bıçak sırtı kadar keskin ve alçaktı. "Senin bana her şeyinle, hazır olduğun o anı bekleyeceğim."
Bu bir ültimatom değil, bir vaatti. Baskı değil, sabrın en katı hali. Miraç, avucunun sıcaklığına bıraktı başını. Bu teslim olmak değil, o anı, o gerçeği kabullenmekti.
Rauf, dudaklarını onun alnına mühürlediği gibi, kollarını da yavaşça gevşetti. Ama Miraç, o boşluğa dayanamadı. Ten temasının şimdilik sınırları belli olsa da, onun varlığından ayrılmak istemiyordu.
"Biraz daha," diye fısıldadı, sesi çatallı bir umutla. "Lütfen... böyle kalalım."
Rauf, ona baktı, gözlerinde bir anlık direnç, sonra yumuşak bir boyun eğiş oldu. Omuzlarını ve başını hafifçe aşağı kaydırdı, yüzleri yeniden aynı hizaya geldi. Sonra, eliyle pikenin kenarını kavradı ve ikisinin de başının üzerine, bir çadır gibi çekti. Aniden, dünya daraldı; ışık, yünlü kumaşın dokusundan süzülen loş, altın renkli bir toza dönüştü.
Miraç, bu ani kamplaşma hareketine gülümsedi. Pike altı loşluğunda, Rauf'un yüzünün hatları daha yumuşak, gözlerindeki ifade daha mahrem görünüyordu.
"Keşke mümkün olsa," diye mırıldandı Rauf, sesi bu yalıtılmış küçük evrende yankılanır gibiydi. "Seninle ömrüm boyunca böyle kalabilmek."
Yüzünü iyice yaklaştırdı. Burun uçları buluştu, hafifçe, neredeyse törensel bir saygıyla sürtündü. Aynı anda, belinde duran eli hareket etti. Parmak uçları, omurgasının inci gibi dizilmiş kemiklerini, yavaş ve dikkatle, bir arkeoloğun kadim bir yazıtı okur gibi takip etti. Yukarı çıkıp tekrar aşağı indi, her bir döngüde, ona olan hayranlığını ve sabrını fiziksel bir dua gibi tekrarladı. "Seni her şeyden bu kadar kolay saklayabilsem."
Burada, bu yünlü barınak altında, dünyanın tüm tehlikelerini, geçmişin yükünü, geleceğin belirsizliğini dışarıda tutabiliyormuş gibiydi.
Miraç, gözlerini kapadı. Dünya, bu yünlü mahfazanın içindeki iki nefes, iki beden ve bir umuttan ibaretti. Dışarıda ne güneş ne zaman ne de bekleyen tehlikeler vardı. Sadece bu vardı: Rauf'un ömür boyuna dair imkânsız dileği ve Miraç'ın, o dileğin gerçekleşebileceği şu ana sıkı sıkıya tutunuşu.
Gözlerini açtı, pikenin dokusundan süzülen ışıkta, Rauf'un yüzünü inceledi. O yumuşak ifadenin altında, derin bir sorumluluk ve kaçınılmaz bir hüzün vardı. Sol elini hafifçe Rauf'un yüzüne yükseltti. Rauf, gözlerini kapattı.
Miraç'ın parmak uçları, bir haritacının bilinmeyen bir kıtayı keşfedişi gibi, Rauf'un yüzünde sessiz bir yolculuğa çıktı. Her dokunuş, kör bir okurun Braille alfabesini okuması kadar yavaş ve dikkatliydi. Rauf, gözleri sıkıca kapalı, bu incelemeye izin verdi, hatta teslim oldu. Tüm vücudu, o hafif temasın yarattığı elektriğe odaklanmış gibiydi.
Önce, alnına dökülen o birkaç siyah bukleyi geriye itti. Saçlarının ince, yumuşak dokusu parmaklarının arasından kaydı. Sonra, parmakları alnının pürüzsüz, geniş düzlüğünde gezindi. Orada, gerginlikle oluşan ince çizgiler vardı; bir komutanın düşüncelerinin, kaygılarının sessiz izleri. Miraç, başparmağının içiyle bu çizgilere hafifçe bastırdı, sanki onları düzeltmeye, o ağır yükü bir anlığına hafifletmeye çalışıyordu.
Aşağı indi. İşaret parmağının ucu, burnunun kemerini, o ince, düzgün kavisi takip etti. Bu, onun profilin en belirgin özelliğiydi; sert ve gururlu. Ama şimdi, Miraç'ın dokunuşu altında, sadece bir kemik yapısı değil, savunmasız bir eğriydi.
Parmakları, göz kapaklarına, o sıkıca kapalı perdelere kaydı. Kirpikleri, kadife gibi yumuşak ve şaşırtıcı derecede uzundu. Titreyerek, parmaklarının üzerine düşüyorlardı. Miraç, burada bir an durdu. Rauf'un gözlerini, o her şeyi gören, her şeyi analiz eden gözlerini kapalı tutması, ona verdiği en büyük güven işaretiydi. Dünyayı dışladı, sadece onun dokunuşuna odaklandı.
Sonra, parmakları yanaklarına indi. Orada, çenesinin sert çizgisine doğru yumuşayan bir geçiş vardı. Sabah sakalı, tıraşsızlığın değil, geceyi onunla geçirmiş olmanın kanıtı gibiydi. İnce tüyler, teninin üzerinde kadifemsi bir dokunuş yaratıyordu. Miraç'ın avucu, yanağının sıcaklığını, canlılığını hissetti. Bu, Rauf'u Rauf yapan şeydi: taş gibi bir iradenin altında, sıcak, nefes alan, incinebilir bir insan.
Rauf, bu sessiz, derinlemesine keşif boyunca hiç kıpırdamadı. Sadece nefes alışı, biraz daha derin, biraz daha yavaşlamıştı. Yüz kasları, o sert kontrolü bırakıp gevşemişti. Miraç'ın parmaklarının geçtiği her yerde, tüyler diken diken oluyor, teni titreşimli bir sıcaklık yayıyordu.
Bu bir okşama değil, bir tanıma ritüeliydi. Miraç, onu sadece gözleriyle değil, dokunuşuyla da öğreniyordu. Her kusuru, her çizgiyi, her gizli noktayı kaydediyordu. Ve Rauf, bu incelemeye izin vererek, ona en büyük armağanı veriyordu: maskesiz, savunmasız kendisi.
Parmakları, son olarak, Rauf'un dudaklarının kenarına, o her zaman sıkı ve sert duran çizgiye geldi. Orada, hafifçe durdu. Rauf'un nefesi, parmaklarının üzerinde sıcak bir esinti gibi hissediliyordu.
"Bazı insanlar iz bırakır," dedi Miraç, fısıldayarak. Rauf, gözlerini açıp Miraç'a baktı. Miraç, sessizce yutkundu. "Sen benim haritamı baştan çizdin," dedi, parmakları Rauf'un yanağına doğru yükseldiğinde Rauf, ona titrek gözlerle bakıyordu. Miraç, yüzünü Rauf'un yüzüne biraz daha yaklaştırdı.
"Şimdi nereye baksam, orada sen varsın."
Miraç'ın sözleri, pike altındaki sessizliğe nakış gibi işlendi. Onun varlığı; bakış açısını, dünyayı algılayışını, kendi iç haritasının sınırlarını yeniden çizmişti. Artık her deniz haritasında onun izini, her karışık operasyonda onun planını, her sessiz anın derinliğinde onun gölgesini görüyordu.
Rauf, bu itiraf karşısında nefesini tutmuştu. Titreyen gözlerinde, bu yeni haritanın ağırlığı ve aynı zamanda muazzam bir onur parlıyordu. Bir insanın dünyasını bu kadar temelden değiştirmek... Bu, bir sevginin en kalıcı, en tehlikeli iziydi. O bir izdi; bir yara ya da bir dövme gibi, silinmesi imkânsızdı.
Ve Miraç, bu izi kabul edişini, en saf, en yalın haliyle fizikselleştirdi. Yüzünü bir santim daha yaklaştırdı ve dudaklarını, Rauf'un o her zaman ketum duran ağzına hafifçe değdirdi. Öpücük, bir kelebeğin kanadı kadar kısa, bir yemin kadar derindi. Islak değil, kuru; tutkulu değil, hürmet doluydu. Bu, mülkiyet veya talep değil, bir teyitti. Evet, haritamı baştan çizdin. Evet, sen varsın. Ve evet, bu gerçeği kabul ediyorum.
İkisi de bu temasın daha ileri gitmeyeceğini biliyorlardı. Bugün, birleşme günü değildi. Bugün, haritaların keşfedildiği, izlerin kabullenildiği ve yeni sınırların sessizce çizildiği gündü. Rauf, dudaklarındaki o hafif baskıya karşılık vermedi, ama geri de çekilmedi. Sadece, gözlerini kapayıp bu anın tüm ağırlığını, tüm kutsallığını içine çekti.
Miraç, dudaklarını çekti, ama mesafeyi açmadı. Alnını, Rauf'un alnına dayadı. Nefesleri, bir kez daha aynı havada karıştı. Pike çadırının altındaki dünya, şimdi bu yeni bilgiyle daha da küçülmüş, daha da yoğunlaşmıştı.
"Bugün değil," diye fısıldadı Miraç, sesi boğuk, ama kesin.
"Biliyorum," diye karşılık verdi Rauf.
"Ama bir gün."
"Biliyorum."
Bu diyalog, bir anlaşma değil, bir kehanetti. Geleceğe dair, her şeyin doğru zamanda yerine oturacağına dair sessiz bir inanç. Rauf, elini yavaşça Miraç'ın belinden çekti, ama yine de ona dokunuyordu, sadece avucu sırtında dinleniyordu. Artık tutmak veya kavramak değil, sadece temas halinde olmak istiyordu.
Dışarıda, güneş yükseliyor, apartman uyanıyor, dünya dönmeye devam ediyordu. Ama onların pike çadırının altında, zaman, sadece nefes alışverişlerinin ritmiyle ölçülüyordu. Belki bir saat, belki sadece birkaç dakika daha sürecekti bu mola. Ama o kısa an bile, gelecekteki tüm fırtınalara göğüs germek için, birlikte topladıkları en değerli hazineydi.
Ama bu, akmakta olan zamanı durdurmuyordu.
Sexyback, Justin Timberlake
Miraç Gökçe, Ağzından
Her güzel bir şeyin sonu vardı.
Sabahki halimiz, bunun en büyük, en acı tatlı kanıtıydı.
Rauf ile o battaniye altı sığınağımızdan, pikenin loş dünyasından çıkıp, yeniden zorluklar diyarına, üsse dönmüştük. Arabadan iner inmez, hava değişmişti. Sıcaklık sadece fiziksel değil, duygusal bir soğukluğa dönüşmüştü. Rol maskelerimizi, daha kapıyı kapatmadan takmaya başlamıştık. Ama garip bir şekilde, aynı anda indik, aynı anda üniformalarımızı düzelttik ve komuta binasına aynı anda, yan yana, ama aramızda görünmez bir mesafe bırakarak adım attık. Koridorlardaki selamları aynı ciddiyetle, aynı kısa baş hareketiyle aldık. Dışarıdan bakan, iki disiplinli subay görürdü. İçimizde ise, sabahın o kırılgan barışının son titreşimleri, her adımda biraz daha sönümleniyordu.
Toplantıda, Siren Operasyonu hakkında konuşulacaktı. Benim için bir umut, Rauf için belki de bir fırsattı. Ama Aydın Binbaşı, masanın başında, dosyanın üzerine bir mühür basar gibi soğuk bir ifadeyle, "Üst gizlilik kararı getirdi," dedi. Sonra, odadaki herkese, ama özellikle de bana ve Rauf'a bakarak ekledi: "Herkes kendi işine bakmaya devam etsin."
Ben, Fırat'la birlikte, eğitim yapmak üzere komuta merkezinden çıkmak için hareketlendim. Rauf ise, Ali'nin tuzağına düşmüştü. Ali, ona yaklaşmış, "Zodyak botlarının motorlarına bakım yapmamız lazım komutanım, bir de iskelenin altındaki botu da çıkartalım, çürüyecek orada," diyordu. Sesinde o bildik, sinsi bir masumiyet vardı.
Rauf, kaşlarını çatarak ona döndü. "Bu benim görevim mi, Ali?" Sesi, buz gibi ve tehditkârdı. Ama Ali, geri adım atmıyordu.
"Komutanım," dedi, yüzünde şeytani bir gülümsemeyle, "o motorları kaldırmak için kas gerek. Benimkiler yetmez de, sizinkiler... Allah vergisi, hani." Gözleri, Rauf'un üniformasının altındaki gücü işaret eder gibiydi.
Ama Rauf, artık dünkü Rauf değildi. Sabah, benimle paylaştığı o kırılgan barış, ona yeni bir tür kontrol öğretmişti. Öfkesini, Ali'nin beklediği patlamaya dönüştürmek yerine, onu buz gibi bir sakinliğe dönüştürdü.
"Öyle mi?" diye sordu, sesi dümdüz, ifadesiz. "Allah vergisi, öyle mi?" Başını hafifçe yana eğdi. "Peki senin zekan da Allah vergisi mi, Ali? Yoksa onu da bilerek mi kaybettin?"
Gülmemek için kendimi tutarken Ali'nin yüzündeki gülümsemesi dondu. Rauf, onun tuzağını görmezden gelip, onu kendi oyununda, zekâ alanında vurmuştu.
"Her neyse," diye devam etti Rauf, Ali'nin cevap vermesine fırsat vermeden. "Gel de biraz zekanı çalıştıralım," dedi ve ona uzun, ölçüp biçen bir bakış attıktan sonra, sessizce komuta merkezinden ayrıldı. Onun arkasından yürüyen Ali'nin gözlerinde küçük bir zafer heyecanı vardı.
Yüzüme vuran tuzlu sularla bir an için geri adımladım. Düşüncelerim, bu fiziksel, ani hareketle paramparça oldu. Fırat, kollarını arkasında bağlayıp onlara iskelenin yan tarafındaki, durduğumuz geniş alandan bana seslendi.
"Kurbağalama tekniğiyle başlattım," dedi.
Kafamı salladığımda gözlerimi denizdeki askerlerde gezdirdim. Arkamda ayak sesleri duyduğumda sağ omzumun arkasından baktım. Ali, koşarak bana geldi ve önümde durdu. Elinde bir havlu tutuyordu.
"Komutanım, bir benimle gelir misiniz?"
Tek kaşımı sorgularcasına kaldırdım.
"Ne var Ali? Bıktım vallahi ay! Seninle sohbet etmek, bir kaza mahallini gezmek gibi Ali! İç bayıcı ama bakmadan da duramıyorsun."
Ali, gülümsedi.
"Bu özlü sözlerinizden dolayı çok teşekkür ediyorum. İzninizle," dedi ve beni kolumdan nazikçe kavrayarak yürütmeye başladı. Gözlerim büyüdüğünde kolumu çektim ama onunla yürümeye devam ettim.
"Dalgakıran, nereye gidiyoruz?"
Ali, elindeki havluyu, sanki üzerinde kir varmış gibi hafifçe okşayarak silkeledi.
"Şimdi biliyorsunuz," dedi binanın arkasındaki iskeleye doğru yürürken. "Rauf komutanım iskelenin altındaki, bizim yedek botumuzu çıkartacak. Botu çıkartırken iskeledeki motorların başında birisinin durması lazım. Komutanım suyun altından çıkarken de birinin ona havlu vermesi lazım."
Gözlerimi sinirle kırpıştırdım.
"Eeee Ali! Sadede gel."
Ali, iskelenin önünde duraksadığımı gördüğünde bana dönerek elindeki havluyu gösterdi.
"Ben bunların hepsini, nasıl tek başıma yapayım komutanım? Motorların başında dururken, birinin Rauf komutanıma takım çantasını ve havluyu uzatması lazım. Ben takım çantasını havluyu tutarken ona veremem ki havlu ıslanır ve kirlenir."
Ali'nin açıklaması, tuzağın tüm çıplaklığıyla ortaya seriyordu. Bu sadece bir angarya değil, düzenbazca kurgulanmış bir sahneydi. Beni, Rauf'un ıslak, belki de yorgun ve korumasız bir anında ona yakın olmaya zorlayacak, fiziksel teması neredeyse kaçınılmaz kılacak bir tuzak. Havlunun kirlenme bahanesi ise, Ali'nin tipik, ayrıntılı ve sinir bozucu bir numarasıydı. Gözlerimdeki sinirli kırpıştırma, yerini buz gibi bir öfkeye bırakmak üzereydi.
Tam ağzımı açıp bu saçmalığı reddedecekken, Ali'nin bakışları aniden soluna, binanın köşesine kaydı. Yüzüne, şeytani ve zafer dolu bir gülümseme yayıldı. Dişlerini göstererek sırıttı.
"Komutanımın Allah vergisi yakışıklılığı halis mi?" diye fısıldadı, alaycı bir hayranlıkla. "Kadraja girdiği an, kafamda Sexyback çalmaya başladı."
Sözleri o kadar beklenmedik ve absürttü ki, bir an donup kaldım. Sonra, tamamen içgüdüsel olarak, tıpkı bir kurşun yarasının yönünü takip eder gibi, bakışlarımı onun baktığı yöne çevirdim. Ve nedenini bilmiyordum, ama o aptal şarkının nakaratı anında zihnimde bir kancaya takılıp dönmeye başladı.
Binadan çıkan patika boyunca, güneşin altında parlayan bir siluet ilerliyordu. Rauf'tu. Ama alışık olduğumuz Rauf değildi. Üniforma tişörtü yoktu. Sadece, bele kadar ıslanmış, koyu lacivert renkteki kargo pantolonu vardı. Gövdesi, sabah beni saran o sıcak kaslı yapının ta kendisiydi, ama şimdi açık havada, güneş altında, ter ve deniz suyuyla parıldayarak çok daha gerçekti. Omuzları geniş, göğsü ve karnındaki kas çizgileri, fiziksel çabanın gerginliğiyle belirgindi. Cildi güneşte biraz bronzlaşmıştı, ama suyun ve terin izleriyle çizgiler halindeydi.
Kolları, iki yana sarkmış halde, her birinde büyük, ağır birer dıştan takma motor tutuyordu. Motorların ağırlığı, onun biceps ve önkol kaslarını taş gibi sertleştirmişti. Damarları, derisinin altında mavi bir harita gibi belirgindi. Yüzü, konsantrasyondan dolayı gergindi, çenesi sıkılmış, dudakları ince bir çizgi halini almıştı. Alnından süzülen ter taneleri, göğsünden aşağı kayboluyordu. Güneş gözlükleri takıyordu, bu yüzden gözlerini göremiyordum, ama tüm dikkatinin taşıdığı yüke odaklandığı belliydi.
Hareketi güçlü, ama ağır ve ölçülüydü. Her adımı, motorların ağırlığını taşıyan vücudunun bir makine gibi işleyişini gösteriyordu. Bu, bir komutanın angaryası değil, bir denizcinin, bir işçinin saf, ham gücüydü. Ve bu manzara, Ali'nin aptal şarkısını bile bir anlığına unutturup, beni nefessiz bırakmıştı.
Ali, yanımda, bu etkiyi görmenin keyfiyle kıkırdadı. "Komutanım? Havlu ve takım çantası. Siz hangisini taşımak istersiniz?"
Sesi, beni bu büyülenmiş halimden uyandırdı. Başımı hızla ona çevirdim, yüzümün kızardığını hissediyordum. Onun tuzağına düşmüştüm. Düşmemeliydim.
Tam o sırada, hava değişti. Rauf, ağır motorlarla, tam önümüzden, adeta bir savaş gemisi gibi hızla ve sessizce geçti. Hareketi, öyle beklenmedik ve kararlıydı ki, Ali'nin kıkırdamasını ve benim iç çekişmemi anında kesti. Ter ve deniz suyu kokusu, tuzlu havaya karıştı. Kaslarının gerilimi, bir metreden bile hissediliyordu.
"Ali," dedi, sesi motorların ağırlığından dolayı biraz gergin, ama kesinlikle komutandı. Gözleri düz önündeydi, bize bakmıyordu bile. "Takım çantasını alıp gel."
Bu, bir emirdi. Kısa, net, tartışmaya açık değil. Ve Ali'nin kurduğu tüm oyunu, bir anda paramparça etti. Ali, afallamış bir halde, elindeki havluyu neredeyse fırlatırcasına avucuma tutuşturdu ve "Emredersiniz komutanım!" diye mırıldanarak, takım çantasını almak için tam ters yöne, Rauf'un geldiği yere doğru koşmaya başladı.
Ben, öylece kalakalmıştım. Bir elimde, Ali'nin kirlenmesin diye titrediği yumuşak, temiz havlu. Diğer elim boşlukta asılı. Şaşkınlıkla, elimdeki havlunun beyaz, kabarık dokusuna baktım. Sonra, başımı kaldırıp, hızla iskeleye doğru ilerleyen Rauf'un arkasını izledim.
O kaslı sırt, şimdi tam karşımdaydı. Her bir omuz kası, terle ıslanmış cildin altında ayrı ayrı çalışıyordu. Omurgasının iki yanındaki derin oluklar, güneşte ıslak bir parıltıyla parlıyordu. Beline kadar ıslanmış pantolonunun kemeri, dar ve sıkıydı. Her adımında, kalça ve bacak kaslarının hareketi belli oluyordu. Bu, sadece fiziksel bir görüntü değildi; saf, kontrol edilmiş bir gücün yürüyen kanıtıydı.
Ve şimdi, Ali'nin tuzağından kurtulmuş, ama elinde onun aptal havlusuyla, tam da Ali'nin istediği gibi, Rauf'un hemen arkasında, ona doğru yürüyen biri olarak bulmuştum kendimi. Yutkundum. İleriye, onun peşinden yürümeye başladım. Adımlarım, onunkinden daha hafif, daha belirsizdi. Havlu, elimde yanıyor gibiydi. Bu, basit bir nesne değildi. Bir semboldü. Bir bahane. Ve belki de, Ali'nin bile tahmin edemeyeceği bir şeyin aracıydı.
Rauf, iskelenin kenarına vardı. Motorları, yere özenle bıraktı. Sonra, döndü. Yüzü bana dönüktü artık. Gözlükleri, güneşi yansıtıyor, gözlerini gizliyordu. Ama dudaklarının kenarında, neredeyse görünmeyen, kısa bir çizgi vardı. Bir gülümseme miydi, yoksa gerginlik mi?
Ben, birkaç adım gerisinde durdum. Havlu, hâlâ elimde, boşluğa asılı duruyordu. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. "Komutanım, havlunuz" mu? Bu, Ali'nin senaryosuna girmek olurdu.
Rauf, önce motorlara, sonra bana baktı. Alnına dökülmüş ıslak saçlarını avcuyla geriye doğru itti. Sonra, yavaşça, güneş gözlüklerini çıkardı. Gözleri, doğrudan benimkilerine kilitlendi. İçlerinde, az önceki fiziksel çabanın yorgunluğu, ama aynı zamanda, keskin bir farkındalık vardı. Yavaş adımlarla bana yaklaştığında nefesimi tuttum. Elindeki gözlüğü hafifçe kaldırdı, camlarını yüzüme denk gelecek şekilde çevirdi ve nazikçe, kulaklarıma yerleştirerek burnumun üzerine oturttu. Gözlüğün camları dünyayı aniden kararttı.
"Çocuk sevindirmek sevaptır. Ali'yi biraz sevindirelim," dedi, sesi sakin ama kararlıydı. Bir cevap beklemeden önümde eğildi. Postallarının bağcıklarını çözdü, her birini dikkatle çıkardı ve ayaklarımın hemen yanına, iskelenin ahşap döşemesi üzerine bıraktı. Sonra, sadece iki uzun adımla iskelenin ucuna ilerledi. Hiç tereddüt etmeden, bedenini ileriye bırakıp denize balıklama atladı. Suya girişi temiz ve keskin bir ses çıkardı, ardında hafif bir dalgalanma bırakarak suların arasında kayboldu.
Tam tepede değildi güneş, henüz öğleyi bile bulmamıştı belki. Ama yüzümde, yanaklarımda yayılan o sıcaklık, güneşin sıradan bir ısısı değildi. İçten gelen, utancın ya da heyecanın yaktığı bir alev gibiydi. Karşımda uçsuz bucaksız bir deniz uzanıyordu, serin, çağırıcı, tüm nemini cömertçe sunuyordu havaya. Buna rağmen damağım kum gibiydi, dilim ağzımda taş kesilmişti sanki. Susuzluktan değil, o anın ağırlığından, nefesimi tutarken ciğerlerimin unuttuğu havadan.
Bir an için geçmişten gürültülü bir sahne zihnimde canlandı. Onu en son böyle üstü çıplak, kasları gergin, tüm fiziksel varlığıyla hâkim gördüğümde... Karnımın derinliklerinden kasıklarıma doğru yuvarlanan ağır, soğuk bir taşın sesi zihnimde patladı. O anki ürperti şimdi yeniden canlanmış gibiydi; kulağımdaki ince kemikten parmak uçlarıma kadar tüm bedenimde elektriklenen bir titreme hissettim.
Gerçekliğe dönmek için boğazımı temizledim. Avucumu hızla boynuma doğru yelpaze gibi sallayarak, "Üff, bu ne sıcak ya?" diye mırıldandım. Sesimdeki hafif titreme, sıcaktan değil, başka bir şeyden kaynaklandığını ele veriyordu. Arkamdaki ayak sesleriyle elimi indirdim. Yaklaşan Ali'yi gördüm. Ali, yüzümdeki gözlüğü gösterdi.
"Aaa! Komutanım gözlüğü. Size de daha çok yakışmış," dedi ve elindeki alet çantasıyla iskelenin ucuna doğru yürüdü. Gözlerimi devirerek ona baktığımda eliyle sol tarafında duran geniş babayı gösterdi. "Ayakta kalmayın, romatizmanız artar komutanım. Maazallah! Dizleriniz titrer, ayakta duramazsınız," sırıttı, "Şu an olduğu gibi."
Dişlerimi sıktım ona doğru hızla yürüdüm. Yapacağım şey çok basitti. Ayağımı kaldıracaktım ve onu denize tekmeleyecektim ama yapamadım. Yapamadım! Bir an sessizlik oldu. Ali'nin sırıtışı, Rauf'un sudan çıkarken çıkardığı sesler, iskelenin hafif gıcırtısı... Hepsi, o anın geriliminde eriyip gitti. Ben, Ali'ye doğru attığım adımı yarıda kesmiş, nefesim tutulmuş halde Rauf'a bakakalmıştım.
O, iskelenin kenarına tutunmuş, suyun içinden yükseliyordu. Bedeni sudan sıyrılırken kaslarının her bir gerilişi, omuzlarından süzülen sular, gözlerindeki yoğun bakış... Her şey fazlasıyla net ve yakındı. Islak saçları alnına yapışmış, su damlaları kaşlarından, burnunun kenarından, o dudaklarından aşağı süzülüyordu. Nefes alışverişi derin ve ağırdı, göğsü ritmik bir şekilde inip kalkıyordu.
Gözleri, kaşlarının altından, doğrudan bana kilitlenmişti. İçinde fiziksel eforun yorgunluğu vardı, ama ondan çok daha baskın olan, keskin bir ifadeydi. Ve o dudaklar... Hafifçe aralanmış, nemli, kızarmış dudaklar... Birden, günler öncesine, o geceye götürdü beni. Bacaklarımın arasındaki yüzü, baldırlarımdan uyluklarıma kadar yayılan o kontrol edilemez titremeyi, odadaki elektrik yüklü sessizliği, onun bana bakışını hatırlattı. Postallarımın içindeki ayaklarımı içe doğru kıvırdım.
Zaman, benim için donmuştu.
"Sanırım," dedi Rauf, sesi sudan yeni çıkmış birinin boğukluğu ve bir o kadar da netliğiyle. "O gün yaklaştı."
Ne günü olduğunu sormaya fırsat kalmadan, bir eliyle iskeleden destek alıp diğer elini Ali'ye doğru uzattı. Avcunun içi ıslak ve sıcaktı. Yüzümde hissettiğim yoğun sıcaklıkla, farkında olmadan aralanmış olan dudaklarımı birbirine bastırdım.
Yutkundum. Boğazımdan aşağı süzülen tuzlu, keskin bir tat damağımı yaktı. Sadece Rauf'un teri değil, denizin tüm yoğunluğunun tadıydı bu... Gözlerim büyüdü.
Yapabileceğim tek şeyi yaptım. Elimdeki havluyu, iskelenin ahşapları üzerine bıraktım. Sonra, bir karar vermişçesine değil, bir dürtüyle, hızla arkamı döndüm.
"Komutanım, nereye gidiyorsunuz?" Ali'nin sesi arkamdan geldi, şaşkın ve belki biraz da hayal kırıklığına uğramış.
Ama ondan önce, daha derinden, daha sakin bir ses duyuldu. Rauf'un sesi. Tüm benliğimi saran, anlaşılmaz bir şekilde koruyan ve yalnızca bana ve bütünlüğüme hitap eden bir cümle: "Bırak gitsin, Ali. Sıcak basmıştır."
Haykıracak Nefesim Kalmasa Bile, Ajda Pekkan
Lerna Kalemci, Ağzından
Hayat, üç evreden oluşur.
Birinci evrede dünyanın senin etrafında döndüğüne inanırsın. Sesinin, isteğinin, varlığının merkezde olduğu o altın çağdır. Her şey senin için ve seninledir. Bu, masumiyetin körlüğüdür.
İkinci evrede; dünyanın senin etrafında dönmediğini, hatta çoğu zaman senin varlığından bile habersiz olduğunu acıyla fark edersin. Bir dişlinin küçük, paslı bir çarklısından farksızsındır. Bu, yalnızlığın ve önemsizliğin kabullenilişidir.
Üçüncü ve son evre, gerçek anlamda olgunlaşmanın başladığını anladığın andır. Dünyanın senin etrafında dönmediğini, evet, ama senin de ona ayak uydurmak zorunda olmadığını anlarsın. Kendi eksenini bulursun. Kendi ağırlığınla, kendi hızınla, kendi yörüngende dönmeye başlarsın. Belki kimse fark etmez, belki sesin gürültüde kaybolur. Ama artık dışarıdaki devinimin değil, içerideki dengenin farkındasındır.
İşte o zaman, hayat senin etrafında dönmese de, sen hayatın içinde kendi yerini bulmuşsun demektir.
Miraç'la aynı evrede büyümemiş olabiliriz ama aynı evrelerden aynı anda geçmiştik.
Askerî lisenin o ilk günlerinde, henüz ikinci evrenin ne olduğunu bilmezken tanıdım onu. Bordo kızılı saçlarıyla, mavi, gözlerinde annesinin ismini taşıyan okyanuslar vardı. Üniformalar üzerimize büyük gelirdi, omuzlarımızda taşıdığımız şey yalnızca kumaş değildi; bizden erken istenmiş bir ciddiyetti. Koridorlar uzun, sabahlar soğuk, disiplin acımasızdı. Miraç, hep sessizdi. Ama o sessizlik korkudan değil, ölçmekten gelirdi. Dünya henüz onun etrafında dönüyor sanırken bile, o eksenini tartıyordu.
Bordo saçlarını bile, senelerin ne kadar geçtiğini anlamak için uzatmaya başlamıştı. Sanki aynaya değil de zamana bakıyordu. Her santim, geride bırakılmış bir günün sessiz kaydıydı. Kimse fark etmezdi belki ama ben bilirdim; Miraç, yaşadığını rakamlarla değil, katlandıklarıyla ölçerdi.
Saçlarını hiç kesmedi ama zaman bizi törpüledi. Hatalarımızı aynı duvarlara çarpa çarpa öğrendik. Yenilgileri aynı sırada, aynı sessizlikle karşıladık.
İkinci evreye birlikte girdik. Dünyanın bizden habersiz olduğunu fark ettiğimiz o döneme. Emirlere adımızdan önce cevap verdiğimiz, uykunun bile lüks sayıldığı günlere. O zaman anladım; bazı insanlar yalnız kalınca küçülür, bazılarıysa keskinleşir. Miraç ikincisiydi. Ben de öyle.
Deniz Harp Okulu...
O artık sadece bir okul değildi. Bir eşik, bir sınav, bir ayrım çizgisiydi.
Dalga sesleri sabah içtimasına karışırken, kaderimizin karada değil suda yazılacağını kabullendik. Rüzgâr yüzümüzü keserken, geri dönmenin ihtimal olmaktan çıktığını fark ettik. Aynı masada, aynı haritaların üzerinde eğildik; rotaları ezberlemedik, okumayı öğrendik. Miraç'ın pusulaya bakışıyla benim ufka bakışım arasında görünmez bir anlaşma vardı. O yönü bulurdu, ben ne yapacağını çözerdim.
Yıllar geçti. Üniformalar artık üzerimize oturuyordu.
Ama bedeli ağırdı.
Üçüncü evreye geldiğimizde, Miraç annesini kaybetti. Birbirimize daha az baktık ama daha çok anladık. Konuşmadan anlaşmanın, yan yana durmadan birlikte hareket etmenin ne demek olduğunu öğrendik. Aynı fırtınanın içindeydik ama artık her birimiz kendi dümenimizi tutuyorduk.
Miraç, kendi eksenini sessizce kurdu. Ben de öyle. Ve işin tuhafı şu ki; birlikte dönmeyi bıraktığımızda, birbirimizden hiç kopmadık. Bazı bağlar omuz omuza yürümekle ölçülmez. Bazıları aynı yöne bakmayı bile gerektirmez. Sadece, aynı denizde kaybolmayacağını bilmektir.
Miraç'ın Fırtına Timi'nin komutanlığını kabul etmesiyle, yalnızca görev yerimiz değil, hayatın ekseni değişmişti. Birlikte geçtik oraya. Alıştığımız düzeni, bildiğimiz güvenli alanları geride bırakıp. Fırtına, adını boşuna taşımıyordu; sertti, sabırsızdı ve kimseye uyum sağlamak gibi bir niyeti yoktu.
Omzuma sarılan kollarla tebessüm ederek başımı arkaya yasladım. Hayat hâlâ etrafımda dönmüyordu ama aynı denizde kaybolmayacağım birinin varlığı, yerimi bulmam için yeterliydi.
"Ne düşüncelere daldın yine? O kadar derin bakıyorsun ki, ben içine düştüm, Trabzon'a kadar yüzüp geldim."
Kulağıma Trabzon şivesiyle söylenen cümleleri artık zihnim, düzgün bir Türkçe olarak aktarıyordu, alışmıştım. Kıkırdayarak yüzümü, bana doğru eğilen yüzüne çevirdim.
Fırat Çapoğlu.
Gözleri, Karadeniz'in tek bir renge karar veremediği anlar gibiydi; yeşilin en derin tonunda, ama içinde maviyi hatırlatan serin bir parıltı taşıyordu. Ne tam dingin ne de fırtınalıydı bakışı. İnsan o gözlerde hem sığınak bulur hem de kaybolmayı göze alırdı. Gülüşü Trabzon şivesinin muzipliğiyle kırılıyordu ama bakışları ciddiydi; sevmenin sorumluluğunu bilen bir adamın bakışıydı bu.
Bazı aşklar, birinin sana doğru gelmesiyle değil senin, onun yanında kımıldamadan durabilmenle başlardı. Miraç, bana bir aşk bırakmamıştı. Ama beni, o aşkı tanıyacak hâle getirmişti.
Fırat, Fırtına Timi'nin içinde duruyordu; gürültünün değil, düzenin tarafında. Yeşil gözleri her şeyin içinden geçer ama hiçbir şeye aceleyle karar vermezdi. Ne bakışlarını dayatırdı ne de sessizliğini savunurdu. Olduğu gibi dururdu. Beni de olduğum hâlimle gördü. Kalabildiğim hâlimle sevdi. Ne dünyayı benim etrafımda döndürmeye çalıştı ne de beni kendi yörüngesine zorladı.
Fırat, benim evrenimdi.
Ne başıydı ne de sonu. Hayatın beni savurup durduğu tüm yönlerin ortasında, sabit kalan tek noktaydı.
Karşımdaki sandalyelerin geriye çekildiğini duyduğumda yüzümü masaya indirdim. Ali, Demir, Pars ve Aslı'yı gördüm. Hayat bazen en büyük dönüşleri, fark edilmeden yapardı. Gölcük Deniz Üssü, hepimiz için yeni bir eşikti. Miraç'ın bile dengesini kaybederek devrildiği bu dönüşte, kendini bir anda o eşikte bulmuştu.
Karşımda oturan insanlar, bizim gibi onun da timi olmuştu. Her biri farklı hikâye, her biri farklı bir kişilikti. Ali'nin alaycı tavrı, Demir'in ketumluğu, Pars'ın sessizliği, Aslı'nın keskin zekâsı... Hepsi Miraç'ın etrafında yeni bir çember oluşturmuştu. Ben masaya baktığımda bir tim görüyordum; Miraç baktığında ise sorumluluklarının yeni yüzlerini. Ama Rauf'a baktığında... başka bir şey vardı. Görevle açıklanamayacak kadar insani, mantıkla örtülemeyecek kadar gerçekti.
Bir an için baktığım insanların arkasından geçip, köşedeki masaya yerleşen Rauf Aslan'a çevrildi bakışlarım. Hızla bakışlarımı çektim masaya ama düşüncelerim susmuyordu. Sualtı Akreplerinin komutanıydı; adı gibi derin, adı gibi tehlikeli. Miraç'ın düzenli, kontrollü dünyasında beklenmedik bir akıntıydı bu. Ve Miraç, akıntılardan korkmazdı. Yalnızca nereye sürüklediğini bilmek isterdi.
O an şunu düşündüm: Hayat bazen seni savurmaz; seni, olman gereken yere sertçe bırakırdı.
Miraç, o devrildiği yerden, belki de kalkması için elini uzatan o adama, Sualtı Akrepleri Timi komutanı Rauf'a âşık olmuştu. Bakışlarından belliydi. Miraç, bunu inkâr edecek biri değildi ama ilan edecek biri de hiç olmamıştı. Duruşuyla ele verirdi kendini. Omuzları biraz daha gevşer, bakışı bir anlığına yumuşar, sonra yine görev ciddiyetine geri dönerdi. Ama o kısa anlar kaçmazdı benim gözümden.
Fırat benim evrenimdi.
Rauf, Miraç'ın derinliğiydi.
Derinliklerin sessizliğinde, en karanlık korkularımızla yüzleşmek zorundayız; çünkü burada, suyun altında sadece düşman değil, kendi içimizdeki canavar da uyandırılıyor.
"Ooov! Aloooo! Hatun?" dedi Fırat kelimeleri uzatarak. Yüzümü ellerinin arasına alıp endişeli gözleriyle yüzümü süzdü. "Bir şey mi oldu? Bak yine daldın derin düşüncelerine."
Omzumu silkip kendi gerçekliğime döndü ve sıkıntılı bir nefes bıraktım. Yüzümü ellerinin arasından çektiğimde Fırat, döndü ve sandalyeyi yanıma çekip oturdu.
"Miraç'ı düşünüyordum," dedim doğrudan. "Malum yeni bir evi oldu, kıza hediye de alamadık?"
Fırat, gözlerini devirip cebindeki tesbihi çıkarttı.
"Sabır, sabır," dedi, boncukları çekerken. "Bende bir şey oldu sandım, yüreğime inecekti ya."
Karşımdaki insanlar gülmeye başladığında onlarla gülmeye çalıştım. Miraç, onlara güveniyordu, bende güvenebilirdim. Ali, kollarını masaya yasladı ve ellerini çenesinin altına yasladı.
"Ne düşünüyorsunuz komutanım? Miraç ablaya hediye olarak ne alabiliriz?"
Gözlerimi masaya indirdim ve kaşlarımı kaldırdım. Masanın üzerinde sanki bir karabulut oluştu ve siyahlığın ortasındaki kadını gördüm. Başım omzuna yaslı bir şekilde duruyordum ama o öne uzattığı kollarını dirsekten hareket ettiriyordu. Tuşlara bastıkça yükselen melodiler kulağıma ulaşıyor ve o anı ölümsüz kılıyordu.
"Piyano," diye fısıldadım ve bakışlarımı kaldırdım. "Lisedeyken söylemişti. Miraç, piyanoları çok sever. Bana 'İleride kendi evim olursa, tam köşesine piyano koyacağım,' derdi."
Ali, şaşkınlıkla bana baktı.
"Miraç abla, piyano çalabiliyor mu?"
Gülümseyerek kafamı salladım.
"Evet, çalabiliyor."
Pars'ın ilk defa sessizliğini bozduğuna şahit oldum.
"Ama pahalıdır," diye fısıldadı.
Ali, yüzünü buruşturup sağa doğru bakarken Fırat'a baktım. Fırat, elindeki tesbihin boncuklarını ağır ağır çekerken kaşlarını kaldırıp indirdi. Derin bir nefes bırakıp önüme döndüm.
"Bu hediyeyi ben almak istiyorum."
Hepimizin bakışları Aslı'ya çevrildi. Aslı, burukça gülümsedi ve kafasını iki yana salladı.
"Miraç'a ilk geldiğinde iyi davranmadım. Onun vurulmasına ve acı çekmesine neden oldum ama o, her şeye rağmen benim babamı ipten aldı," dedi ve kararlılıkla çenesini kaldırdı. "Piyanoyu ben alacağım, sizde taşıma ücretini karşılarsınız."
Masada bir anlık sessizlik oldu. O sessizlik, itirazdan değil; kabulden doğmuştu. Aslı'nın sesi titrememişti ama gözlerinin gerisinde hâlâ kapanmamış bir hesap vardı. Bazı borçlar para ile ödenmezdi. O an hepimiz bunu anladık.
Masanın etrafındaki insanlar artık sadece bir tim değil, aynı yükü paylaşan bir bütündü. Miraç bunu bilmiyordu belki ama arkasında, onun düşmeden yürüyebilmesi için sessizce hizalanmış bir çember vardı.
🥲
Benimle Kayboldun, Kaan Boşnak
Miraç Gökçe Ağzından
Bir Siren için en tehlikeli yer denizin dibi değil, Kraken'in kalbidir.
O kalp, karanlık suyun derinliklerinde bile sıcak ve baskın bir ritimle çarpar. Sen, şarkınla gemicileri büyülediğini sanırsın; kendi sesinin gücüne, onları kıyıya, kayalıklara çekebilme yeteneğine güvenirsin. Ama Kraken seni dinlemez. Kolları, okyanusun karanlığından sessizce uzar ve sen farkına varmadan, çok geç olmadan, seni sarmalar.
Kraken'in kalbi, bir girdaptır. Etrafında dönen her şeyi, ışığı, sesi, hatta zamanı bile içine çeker. Sen, Siren, o girdabın merkezine yaklaştıkça şarkını unutursun. Çünkü orada duyabileceğin tek şey, onun kalp atışlarının derin, davul gibi gümbürtüsüdür. Ve o ses, senin kendi şarkından çok daha güçlü, çok daha kadimdir.
En büyük yanılgın, onu kendine çektiğini sanmaktır. Oysa gerçek, tam tersidir. Sen, çoktan onun çekim alanına girmişsindir. Ve Kraken'in kalbine giden yol, bir yutuluşun yoludur. Oradan çıkmak, şarkını geri almak, artık mümkün olmayabilir. Çünkü orası, seni de dönüştürür. Sirenliğini, özgürlüğünü, sesinin büyüsünü orada bırakırsın.
Bunu, şarkımı söylemeyi bıraktığım anda anladım. Çünkü sesim, artık onun kalp atışlarına karışmış, onun ritmiyle yeniden doğmuştu. Beni çağıran, büyüleyen, kendine çeken o değildi. Asıl tuzağa düşen bendim. Ve tuzağın adı, onun varlığıydı.
Ben; çoktan Kraken'in kollarına düşmüş, onun kalbinin derin, karanlık, kaçınılmaz Kapanı'na doğru çekilmiştim.
Aynanın karşısındaki ben, bunun en büyük kanıtıydı.
Banyodaki buğulu aynanın önünde durmuş, kendime bakıyordum. Ellerim başımda, saçlarımdaki yapaylığı söküp atmanın soğuk ve mekanik hissiyle hareket ediyordu. Peruk, bir maske gibi çıktı. Onu çöpe attığım an, bir parçamı, bir korunaklı halimi de oraya bıraktığımı hissettim. Duşun altında geçirdiğim o uzun, buharlı anlar, sadece bedenimi değil, üzerime yapışan tüm rolleri, tüm beklentileri de temizlemek içindi.
Şimdi, dolabımdan çıkardığım kalın askılı beyaz atletim ve siyah taytımla, en ham halimdeydim. Savunmasız. Gerçek. Ve saçlarım... Uzun süredir peruğun altında hapsolmuş, unutulmaya yüz tutmuş bordo saçlarımı açtım. Hafif nemliydiler, duşun buharından. Tarağı elime aldım ve her bir darbede, köklerimden uçlarına kadar, onları özlemle, neredeyse bir vedalaşma hüznüyle taradım. Her tel, gerçek benliğimin bir parçasıydı. Rengi, benim rengimdi. Artık saklamıyordum. Saklayamıyordum.
Kraken'in girdabına kapılmış bir Siren, artık şarkısını söyleyemezdi. Çünkü şarkı, özgürlük ve kandırma sanatıdır. Ben ise artık özgür değildim ve kandıracak hiçbir şeyim kalmamıştı. Aynada gördüğüm, tuzağa düşmüş, kendi gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalan, bordo saçlı bir kadındı. Bu, bir teslimiyetin değil, bir farkındalığın görüntüsüydü.
Kapanın çoktan kapandığını bilmenin ağır, dingin hali.
Zilin sesi evin sessizliğini deldi. Yatak odasından çıkıp holde yürüdüm. Ayak seslerim sanki çok uzaklardan geliyormuş gibiydi. Mutfağın eşiğinde durdum, üzerinde son hazırlıklarımın izi olan atıştırmalık tabaklarına baktım. Yemyeşil üzümler, kırılmış cevizler, ince dilimlenmiş peynirler... Her biri, normal bir geceye birer umuttu. Onlara bakarken, hafif bir tebessüm yüzümde belirdi. Her şey tamamdı.
Derin bir nefes aldım, göğsümdeki o ağır ama artık tanıdık sıkışmayı hissettim. Sonra, nefesimi yavaşça bırakırken, gerçek bir gülümseme dudaklarıma yerleşti. Bu bir mutluluk değil, bir kabullenişin ifadesiydi.
Kapıyı açtım ve kendime doğru çektim.
Dışarıda, koridorun loş ışığı altında Rauf vardı. Üzerinde mavi, kısa kollu basit bir tişört, altında rahat bir gri eşofman vardı. O haliyle bile, mekânı dolduran, sade ama baskın bir varlıktı. Yüzü, sıradan bir beklentiyken, bana baktığı an değişti.
Gözleri doğrudan yüzüme, sonra anında başıma, saçlarıma kaydı. Bordo saçlarıma. O anda, Rauf'un her zaman kontrolü elinde tutan, sakin, ketum ifadesi paramparça oldu. Gözleri hafifçe büyüdü, şaşkınlık ve ani bir tanışıklıkla. Dudakları, söze dökemediği bir şaşkınlıkla aralandı. Beklemediği, hesap etmediği bir şey görmüştü: maskesiz, peruksuz, savunmasız beni.
Sonra, o aralık dudaklarının kenarında bir şey belirdi. Önce ince bir çizgi, sonra genişleyen, yayılan, tüm yüzünü ele geçiren büyük, sıcak bir gülümseme. Bu, alaycı veya zafer dolu bir sırıtış değildi. Daha çok, uzun süredir takip ettiği bir avın, en sonunda kendi kapanına düştüğünü gördüğünde değil de; kapanının demirlerinin arasında, beklediğinden çok daha değerli, çok daha canlı bir şey keşfettiğinde duyulan hayranlık ve şaşkınlık karışımı bir ifadeydi.
Sanki, kendi kurduğu tuzağın, ona umduğundan fazlasını, hatta kendisini bile ıskalayabilecek kadar güzel bir şey verdiğini fark ediyordu. Ve o şey, bordo saçlarımdan süzülen, artık saklanmayan gerçekliğin ta kendisiydi.
Ama bilmiyordu ki bu, kapanına aldığı yaradan sızmaya başlayan kanın rengiydi.
Onun gücünün, beni o kadar derinden sarmalamış, o kadar içine çekmiş olmasının kanıtı. Onun kolları, beni çekip içine aldıkça, kendi kabuğumu kırmış, en savunmasız, en gerçek katmanıma ulaşmıştı. O renk, bir teslimiyetin değil, bir vuruşun rengiydi. Onun tuzağı beni yakalamıştı, evet. Ama her iyi tuzak gibi, bu da avcıya bir bedel ödetmişti: artık avına, onun gerçek haline bakmak zorundaydı. Ve o gerçeklik, beklediğinden daha keskin, daha canlı, belki de daha tehlikeliydi.
"Öyle kapıda mı duracağız?" diye alayla söylendim.
Sözlerim, onu bir transtan uyandırmış gibiydi. Gözlerini hızla kırpıştırdı, o büyük, sıcak gülümsemesinin etkisinden sıyrılırken yüz ifadesi yeniden toparlandı. Benim sözümün üzerine, duraksamadan bana doğru bir adım attı. Adımını atarken, gözleri bir anlığına tekrar saçlarıma kaydı, o bordo renge, sonra yeniden yüzüme kilitlendi. Bu sefer bakışında şaşkınlık yoktu; net, karanlık ve tamamen odaklanmış bir ifade vardı. Sanki sadece bakmakla kalmıyor, okuyordu.
"Hayır," dedi, sesi alçak, sadece ikimizin duyabileceği bir tonla. Sesi, biraz önceki şaşkınlığın yerini alan sakin bir kararlılıkla doluydu. "Durmayalım."
Cümlesi, kapının eşiği için değil, aramızdaki o son savunma hattı, o son uzaklık için geçerli gibiydi. Ve bu sözlerle birlikte, sanki görünmez bir davet yapmış, beni kendi alanına ya da belki de artık bizim paylaştığımız o kaçınılmaz alana çekmişti.
Beklemeden, kendinden emin bir adımla kapı eşiğini geçti ve evin içine, holümüze girdi. Varlığı, anında sıradan mekânı doldurdu, dönüştürdü. Onu takip ettim ve kapıyı usulca kapattım. Arkamızda kilit sesi, dış dünyaya inen bir perde gibiydi.
Rauf, ayakkabılarını çıkarmak için eğildi. Hareketi doğal, evin içindeymiş gibi rahattı. Ben, onun bu basit eylemini izlerken, bir an ne yapacağımı bilemedim. O doğrulduğunda bana döndü. Gözlerinde hiçbir belirsizlik yoktu.
"Miraç," diye fısıldadı, adımı ilk kez bu şekilde, bu tonda söylerken. Sesimdeki tüm tizlik, tüm savunma onun sesinde yoktu. Ellerini yavaşça kaldırdı. Avuç içleri önce yanaklarıma, sonra çeneme, nihayetinde alnıma doğru kaydı. Dokunuşu şaşırtıcı derecede hafif, neredeyse saygılıydı, ama altında akan bir güç, bir niyet vardı. Parmak uçları şakaklarıma, saç diplerime doğru ilerledi, bordo tellerin köklerini hissetmek ister gibiydi.
"Çok güzelsin."
Cümle, basit bir iltifat değildi. Bir keşfin, bir gerçeğin kabulüydü. Sonra eğildi.
Önce, alnıma sıcak, kuru ve son derece yalın bir öpücük bıraktı. O beklenmedik temas, tüm gerginliğimi alıp götüren yatıştırıcı bir dalga gibi yayıldı. Ardından, dudaklarını yukarı, başıma, saçlarımın en tepesine taşıdı. Orada, bir an hareketsiz kaldı. Sadece nefesinin sıcaklığı saç tellerimin arasına sızarak derime ulaştı.
"Güzel ne kadar basit kaçtı," diye mırıldandı, kelimeleri saçlarımın arasına gömülürken. Sesinde hafif bir hüzün, bir yetersizlik vardı. "Benim, senin saçlarına söyleyebilecek kelime hafızam yok, Miraç. Ne bu rengi tarif etmek için ne de seni."
Orada, başımın üzerinde, kelimelerin yetersiz kaldığı yerde, sadece nefesi ve varlığıyla konuşuyordu. Ve ben, o an, bir kadının güzelliğinin en derin haliyle kabul edilişinin ne demek olduğunu anladım. Bu, bir iltifatlar yağmuru değil, kelimelerin iflas ettiği yerde, sessiz bir hayranlıkla sunulan bir tapınmaydı.
O sessiz, yoğun an, benim hafif bir kıkırdamayla bozuldu. Geri çekildim, bir adım geri attım ve derin, tutuklu kalmış bir nefesi bıraktım. Rauf da başını hafifçe iki yana salladı, sanki zihnindeki bir sis perdesini dağıtmaya çalışıyor gibiydi.
"Yine," dedi, sesinde şaşkın bir keyifle, "büyüledin beni. Kendinle. Pöf sana."
Sözlerini, neredeyse kaçarcasına bitirdi ve beni holde bırakarak mutfağa doğru yürüdü. Ben, onun arkasından bakakaldım, yüzümde şaşkın bir gülümsemeyle.
"Pöf mü? O da ne demek şimdi?" diye seslendim arkasından, peşinden mutfağa girdim.
Mutfağın ışıklı ortamında, tezgâhın üzerindeki tabaklara bakıyordu. Üzümler, peynirler, cevizler... Hafifçe eğildi, bir üzüm tanesini aldı ve ağzına attı.
"Demek istediğim," diye cevapladı, çiğnerken, bana döndü, "senin karşında kelimeler tükeniyor. Güzel yetmiyor. 'Pöf' deyip geçmek lazım bazen. Ani bir etki. Sessiz bir patlama." Göz kırptı. "Yardım et bana şunları taşıyalım. Salon daha sıcak görünüyor."
Son cümlesini üzerimi süzerek söyledi. Onaylayarak başımı salladım. Birlikte tabakları, peynir tahtasını, bıçakları topladık. Ben, buzdolabından çıkardığım açık kırmızı şarabı ve iki bardağı alırken, Rauf da yüklenmiş tabaklarla önden yürüdü.
Salona geçtiğimizde, ortamın sıcaklığı yüzümü okşadı. Odanın bir köşesindeki şöminede, odunlar yanıyor, hafif çıtırtılarla etrafa altın rengi ışıltılar saçıyordu. Salonun ışıkları kısıktı. Ama asıl dikkat çeken, pencerenin önündeki mermerde yanan üç mumdu. Her biri, boş, koyu renkli şarap şişelerinin ağzına yerleştirilmişti. Alevler, şişe camlarından süzülerek odaya dans eden turuncu ve sarı gölgeler yayıyordu.
"Vay," dedi Rauf, tabakları sehpaya bırakırken, mumlara uzun uzun baktı. "Bu çok hoş. Dekoratif zekâ."
"Teşekkür ederim," diye mırıldandım, şarabı ve bardakları yanlarına bırakarak. "Atık değerlendirme. Askeriyeden kalma alışkanlık." Hafifçe gülümsedim.
İkimizde, o gelmeden önce düzelttiğim koltuğa oturduk. Şarabı açtım ve iki bardağı doldurdum. Doğrularak bardaklardan birini uzattım. Gözlerimin içine bakarak aldı ve kaşlarını kaldırıp indirirken hafifçe bardağıma tokuşturdu.
"Sana."
Damağımı şıklattım.
"Bize."
O iki kelime, odadaki her şeyden daha ağırdı. İlk yudumlarımızı aynı anda aldık. Şarap, dilimde ılık ve meyvemsi bir yolculuğa çıkarken, gözlerim Rauf'un yüzünde gezindi. Şömineden yansıyan ateşin ışıltıları, onun keskin çizgilerini yumuşatıyordu.
Hareketi dikkatle izledim. Hafifçe, bir kedinin kıvrılışı kadar zarif bir şekilde, koltuktaki koca bedenini düzeltti. Sol dizini bükerek kendine doğru çekti ve geriye, koltuğun derinliğine tamamen yerleşti. Artık tüm vücudu bana dönüktü. Sol kolunu rahatça koltuğun sırtlığına attı. Sağ dizini, sol ayağının önünde, yere basacak şekilde konumlandırdı. Bu poz, rahat ama aynı zamanda dikkatli, tüm odağı bana vermiş bir hal gibiydi. Bir komutanın resmi duruşu değil, bir erkeğin, karşısındaki kadınla konuşmak için kurulduğu samimi, açık bir pozdu.
"Peki," dedi, bardağını dizinin üstüne yaslayarak. "Bu 'biz'... Nereden başlayacağız? Peruğunu çıkardın. Cesur bir hamle. Peki yarın, bizimkilere ne diyeceksin? Ayrıca peşinde olup olmadığını bilmediğimiz bir gerçek var."
Sesi yargılayıcı değildi. Gerçekçiydi. Dünyanın, askeriyenin, kuralların ve gizlendiğimin sert yüzünü hatırlatıyordu bana. Benim içsel devrimimle, dışarıdaki gerçekliğin çarpışacağı ilk noktaya işaret ediyordu.
Bir yudum daha şarap aldım, bana zaman kazandırması için. Bardak, ellerimde serin ve ağırdı.
"Onlara," diye başladım, yavaş yavaş, "Gerçeği anlatacağım. Saçımın rengi, benim kimliğimin bir parçası. Görev tanımımın değil. Üzerimize dokuzuncu dalga bile gelse, seninle barıştığımı söyleyeceğim." Gözlerini dikerek baktım. "Sen ne diyeceksin?"
Rauf, dudaklarının kenarında hafif, onaylayıcı bir kıvrımla karşılık verdi. Soruyu bana geri atmamdan memnun gibiydi. Ama verdiği cevap, beklediğim türden değildi.
"Ben bir şey demeyeceğim."
Tek kaşımı, şaşkınlık ve sorgulayıcı bir ifadeyle yukarı kaldırdım. Nasıl yani? der gibi.
O, bu sessiz soruma bir gülümsemeyle karşılık verdi. Ama bu gülümseme, alaycı değil, yumuşak, neredeyse hüzünlüydü.
"Çünkü," diye devam etti, sesi bir fısıltıya dönüşerek, "o cümlelerinden sonra, büyük ihtimalle ayakta duramayıp bayılmış olurum."
Sözleri, odanın sıcak havasında bir şimşek gibi çaktı. Beklemediğim, tamamen içten, savunmasız bir itiraftı bu. O, her zaman güçlü, her zaman kontrol sahibi, her zaman Rauf olan adam, benim basit bir gerçeği ifade edişim karşısında kendini kaybedeceğini söylüyordu. Bu, onun gücünün değil, duygunun ağır basacağı anlamına geliyordu.
Gözlerim hafifçe büyüdü. "Cidden mi?" diye fısıldadım, inanamayarak.
Başını hafifçe yana eğdi. "Ciddiyim, Miraç. Senin ağzından o kelimeleri duymak... 'Gerçeği söyleyeceğim.' 'Barıştığımı söyleyeceğim.'" Duraksadı, sanki o anı hayal ediyor gibiydi. "O an, seni kaybetmekten korktuğum onca günün, senin kaçışlarını izlediğim onca anın üzerime yıkılacağı andır. O yükün altında ayakta kalamayacağımı biliyorum."
İçimi derin bir sıcaklık, yoğun bir şefkat kapladı. Onun bu kırılganlığını görmek, tüm o Kraken imgelerini bir kenara itiyor, karşımda sadece bir adam olduğunu hatırlatıyordu.
"Öyleyse," dedim, sesim de ona yakın, yumuşak bir tona bürünerek, "bayılmana izin veririm. Sonra seni kaldırır, ayıltırım. Belki de o baygınlık, 'biz'in ilk resmî töreni olur."
"Korkunç bir tören olur," dedi, gözlerini açarak. Bakışları biraz daha canlanmış, içlerinde muzip bir kıvılcım vardı. "Düşünsene, yerde 1.99 boyunda, kasları taş gibi bir adam yatıyor ve bayılmış." Bu absürt görüntüyü zihninde canlandırırken, kendini tutamadı ve yumuşak, gür bir kahkaha attı. Onun kahkahasına, ben de ister istemez katıldım. Gerçekten de komik ve aynı zamanda imkânsız bir sahneydi.
"Ayrıca... beni sen ayıltmazdın," bir an için kahkahalarını söndürdü, "Demir, bunu ondan sakladığım için beni duvardan duvara çarparak ayıltıp, ayıltıp bayıltırdı!" dedi ve yeniden güldü.
Aklıma düşen isimle gözlerimi büyüttüm.
"Sen hadi yine iyisin, Demir bir yere kadar sana bir şey yapabilir. Ya ben," kendimi gösterdim, "Lerna beni ayaklarımdan alıp tavana asar. Saçlarımla da senin bayıldığın yerleri temizlerim artık."
Rauf'un ifadesi değişti. Koltukta bana doğru hafifçe eğildi. Gözlerindeki muzip ışıltılar yerini, daha derin, daha sıcak, koruyucu bir parıltıya bıraktı. Bir an için nefesimi tuttum, onun bu ani yakınlığına ve bakışındaki ciddiyete.
"Öyle bir şey olsaydı," dedi, sesi alçak, neredeyse bir fısıltı halini alarak, "senin o güzel, yeni açığa çıkardığın bordo saçların yere değmesin diye... ben yerde yatmaya, baygın kalmaya devam ederdim." Gözleri, kelimelerinin ağırlığını taşıyordu. "Temizlik için kullanılacak en son şey onlar olurdu."
"Öyle mi?" diye fısıldadım, sesim titreyerek. "Yani sen, Demir'in duvar tozu yapmasına ya da Lerna'nın nutkunu çekmesine katlanırdın, ama saçlarıma bir şey olmasın diye?"
"Kesinlikle," diye onayladı, hiç tereddüt etmeden. Gözleri ciddi, ama aynı zamanda yumuşaktı. "Çünkü onlar sadece saç değil. Senin gücün, bir parçan. Ve ben... ben o parçanın yere düşmesini izleyemem."
Geceye düşen ciddi konuşma bunlardı. Kelimelerimiz, dün okuduğumuz kitap hakkında bilgilere dönüşürken zaman; şöminedeki odunların erimesi kadar yavaş, şarap şişesinin içindeki sıvının bitmesi kadar hızlıydı. İçtiğimiz iki kadeh bizi elbet sarhoş etmemişti ama onun varlığı, bana bugün hissettirdikleriyle kanımı hızlandırmış, içimi ısıtmıştı.
Rauf'a baktığımda, baş parmağı ağır ağır, düşünceli bir ritimle, şarap bardağının ince kenarında dolaşıp geri iniyordu. Göğsü, belli aralıklarla, derin ve sakince yükselip alçalıyordu. Nefes alışverişi, bu sakin gecede duyulan en huzurlu seslerden biriydi. Mavi tişörtünün altındaki kasları, her nefes alışında hafifçe hareket ediyor, kumaşta ince gölgeler oluşturuyordu. Şömineden gelen dalgalı ışık, onun yüzünün bir yarısını aydınlatıyor, diğer yarısını yumuşak gölgelere bırakıyordu. Gözleri, bardağa ya da ateşe değil, içine dönmüş gibiydi, düşünceli ve ağır.
İçimde bir şey, belki de uzun zamandır sıkı sıkıya tuttuğum son zincir, gevşedi ve sessizce düştü. Kaçmak yoktu artık. Kapan, çoktan kapanmıştı ve ben, içine atlamıştım. Ani bir kararla, hızlı bir hareketle elindeki şarap bardağını aldım. Gözlerindeki şaşkın soruyu, "Ne oldu?" sorusunu umursamadan, eğilip bardağı sehpaya bıraktım.
Sonra, koltukta dizlerimin üzerine doğruldum. Kalbim göğüs kafesimde bir kuş gibi çırpınıyordu. Kaslı omuzlarına ellerimi yasladım, avuç içlerim onun sıcaklığını, gücünü hissetti. Ve tüm cesaretimi toplayıp, hızla onun kucağına yerleştim. Bedenim onunkine değdiğinde, nefesini tuttuğunu hissettim.
Gözleri hafifçe irileşti, şaşkınlık ve ani bir uyanışla. Boğazından sert, duyulabilir bir yutkunma sesi geldi. O daha bir şey söyleyemeden, bakışlarını yakaladım ve tüm isteğimi, tüm birikmiş susuzluğumu iki kelimeye sığdırdım:
"Öp beni."
Sesim titrek ama kararlıydı, bir emir değil, bir yalvarıştı.
Bir an, zaman dondu. Sonra, bir fırtına koptu.
Rauf'un elleri, bir anda belime kenetlendi, beni kendine doğru çekerek sımsıkı sardı. Kavrayışı güçlü, sahipleniciydi, adeta yerinden kıpırdamayacağımı garanti ediyordu. Ve sonra başı eğildi, dudaklarımız buluştu.
İlk temas bir patlamaydı. Beklediğimden daha yumuşak, ama aynı zamanda daha acil. Dudakları, benimkilerini bir açlıkla, ama kontrollü bir tutkuyla sardı. Nefesi, şarap ve tarçın keskin kokusuyla ağzıma doldu. Bir eli sırtımda gezindi, diğeri boynumun arkasına, saçlarıma kaydı.
Ben de ona teslim oldum. Bir elimi onun ensesine doladım, parmaklarım o hafif uzun, yumuşak saçlarının arasına daldı. Diğer elimi çenesine, yanağına yasladım. Cildi gergin ve sıcaktı, çene kasları öfkeyle değil, yoğun bir konsantrasyonla sıkılmıştı. Dudakları, üzerimde hareket ederken, başlangıçtaki telaş yavaş yavaş derin, keşfedici bir ritme dönüştü. Her dokunuş, her nefes alışveriş, aramızda söylenmemiş her şeyi anlatıyordu.
(Cinsellik, argo vb. cümleler içerir. )OKUMAK İSTEMEYENLER AŞAĞIYA, BELİRTTİĞİM KISMA KADAR KAYDIRSIN LÜTFEN.
Öpüşümüz derinleştikçe, nefeslerimiz birbirine karıştıkça, tüm bedenim alarm veriyordu. Onun sımsıkı kavrayışı içinde, kendimi tamamen ona bırakmıştım ki, altımda, onun kaslı uyluklarımın arasında, sert ve baskın bir şişkinlik hissettim. Taytımın ince kumaşı, onun eşofmanının pamuklu dokusuna sürtünüyordu.
İçgüdüsel bir merakla, arzuyla, saf bir ihtiyaçla kalçalarımı hafifçe kıpırdattım. O sert çıkıntıya doğru bilinçli, yavaş bir sürtünme hareketi yaptım.
Rauf'un ağzında derin, boğuk bir inilti yankılandı. Benim dudaklarımdan ayrılmasa da, öpüşü anında daha vahşi, daha talepkâr bir hal aldı. Belimi saran ellerinden biri aşağıya, kalçama kaydı ve orada, baskıyı artırarak durdu, beni ona daha sıkı bastırarak karşılık verdi. Diğer eli ise sırtımda dolaşmaya devam etti, avucu omurgam boyunca aşağı inerek belime, sonra da kalçamın eğrisine yerleşti, beni kontrol eder ve hareketlerimi yönlendirir gibiydi.
Ben de ona karşılık verdim. Kalçalarımı tekrar, bu sefer daha belirgin, daha yavaş bir ritimle hareket ettirdim. Her sürtünmede, kendi içimde ıslaklığın ve gerginliğin arttığını, onunsa altımda daha da sertleştiğini hissediyordum. Nefesim kesik kesikti, öpüşümüz artık bir diyalog değil, bedenlerimizin başlattığı yangını körükleyen yakıttı.
Aramızdaki kumaş katmanı dayanılmaz bir engel gibi geliyordu. Parmak uçlarım çenesinin gergin çizgisinde gezinirken, diğer elim onun ensesinde, saçlarını kavramıştı. Ona daha da yaklaşmak, aramızdaki tüm mesafeyi yok etmek istiyordum. Ve onun bana verdiği karşılık, bunun karşılıklı olduğundan emin olmamı sağlıyordu.
Nefesimiz kesilmiş, ciğerlerimiz yanıyordu. Dudaklarımız, nefes almak için ayrılırken, aramızda ince bir gümüş iplikçik sarktı. Gözlerim, bir anlığına onun alev alev yanan bakışlarıyla buluştu. O duraksamadan, çenemin ucundan başlayarak, bir dizi sıcak, ıslak öpücüğü boynumun yanına, köprücük kemiğime bıraktı. Her dokunuşu, tenimde elektrik çarpmalarına neden oluyordu.
O, dudaklarıyla aşağıya, atletimin boyun çizgisine doğru ilerlerken, ben de hareket ettim. Üzerimdeki ince beyaz atletin eteklerinden iki elimle kavradım ve yavaşça, gözleri üzerimdeyken, yukarıya doğru çektim. Kumaş, göğsümden, karnımdan sıyrıldı ve en sonunda başımdan çıkarıp yere attım. Sutyenimi de çıkartıp yere attım.
Rauf, bu hareketime izin vermek için benden bir an geri çekildi. Ama boş durmadı. Bir elini ensesine götürdü, mavi tişörtünün yakasını tuttu ve tek, hızlı bir hareketle başından çekip çıkardı. Tişört, sessizce yere düştü.
Ve işte oradaydı. Tam karşımda. Mum ve şömine ışığı, terli göğsünde, sert karın kaslarında, geniş omuzlarında dans ediyordu. Sabah iskelede gördüğüm o ham güç, şimdi sadece bir metre ötemde, nefes nefese ve tümüyle bana açıktı. Görüntü o kadar yoğun, o kadar cezbediciydi ki, istemsizce dudaklarımı yaladım. Ağzım kurumuştu, ama bu susuzluk sadece suyla giderilemezdi.
Gözlerimi, onun kaslı karnının üzerindeki ince, koyu çizgiden, geniş göğsüne, sonra da yüzüne kaydırdım. Bakışları, benim çıplak üst bedenimi alev alev süzüyordu. İçinde saf bir açlık vardı.
"Çok güzelsin," diye fısıldadım, sesim hafif titriyordu.
O, cevap vermek yerine, iki eliyle belimi kavradı ve beni tekrar, bu sefer çıplak tenim onunkine değecek şekilde, üzerine çekti. Göğüslerim onun sıcak, sert göğsüne bastığında, ikimiz de derin, titreşimli bir nefes aldık. Cildimiz birbirine yapışmış gibiydi, ısı ve ter iki ayrı bedeni tek bir sıcak noktaya dönüştürüyordu.
"Aynaya bak," diye mırıldandı dudaklarıma yakın, nefesi tenimi yakarak, "Ya da bakma. Ben orada da gösteririm sana."
Ve sonra, dudaklarımız yeniden buluştu. Bu seferki öpüş, tüm engeller kalkmış, sadece çıplak bir açlık ve karşı konulmaz bir çekimdi. Dili, ağzımda bir fatih gibi dolaştı, her köşeyi keşfederken ben de ona karşılık verdim.
Rauf, beni kucağından kaldırmadan, öne doğru eğilerek sırtımı koltuğun yumuşaklığına yasladı. Bu pozisyonda, onun üzerimdeki hakimiyeti daha da belirgindi. Ben de bacaklarımı onun beline doladım, topuklarımı sırtının alt kısmında kilitledim, onu bana daha da yaklaştırmak için.
Bu hareket, aramızdaki kalan taytın ve eşofmanın üzerindeki baskıyı muazzam artırdı. Altımda, onun sertleşmiş kalınlığını her yönüyle hissedebiliyordum. Kontrol edilemez bir ihtiyaçla, kalçalarımı kaldırıp, kendimi ona, yavaş ama baskılı bir sürtünmeyle sürttüm. Taytımın ince bariyeri, onun eşofmanının kumaşına sürtünürken çıkan hafif ses, odadaki tek müzikti.
Rauf, ağzımdan boğuk, derin bir iniltiyle ayrıldı. Gözleri kapalı, başı hafifçe geriye atılmıştı. Sonra, gözlerini açtı ve bakışları doğrudan benimkileri yakaladı. İçlerinde fırtına vardı. Elleri, göğüslerime indi. Avuç içleri, memelerimin dolgun eğrilerini kavradı, başparmakları sertleşmiş uçlarının üzerinde gezindi. Dokunuşu hem ustalıklı hem de aciliyet doluydu; hem okşuyor hem de talep ediyordu.
"Rauf..." diye inledim, adı ağzımda bir yalvarış gibi süzülürken. Kalçalarımı bir kez daha, daha hızlı, daha umutsuzca hareket ettirdim. Artık sadece temas değil, daha fazlasını istiyordum. Onun içimde olmasını, bu çılgın gerilimi sonlandırmasını, beni o girdabın tam merkezine çekmesini istiyordum.
"Sana dokunmak bir lütuf," dedi, göğüslerimi izlerken. "Ve şu anki niyetim, bu lütfu en edepsiz şekilde benim kılmak."
Zaten, bende bunu istiyordum! Sonra utançtan tüm apartmanı sırtlayabilir, kaldırımlarda bayılabilir ve aklımı kaçırabilirdim. Ama şu anki hislerimi bu yakıcı, sınır tanımaz arzuyu köreltemezdim. Tamamen onun olmamı istediğim kadar, onun da tamamen benim olmasını istiyordum.
"O zaman o ağzını kapat," diye emrettim, sesim nefessiz ve titrek ama kesindi, "ve parmağını bastırdığın yeri öp!"
Rauf, şehvetle ve arzuyla iyice koyulaşmış bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde şimşekler çakıyordu. Dudaklarının kenarı, serseri, meydan okuyan bir şekilde kıvrıldı. O bildik, tehlikeli alaycılığı geri dönmüştü, ama bu sefer ateşle cilalanmıştı.
"Ne oldu yavrum," diye fısıldadı, sesi kalın, boğuk ve kasıtlı bir yavaşlıkta. "İçine ben mi kaçtım?"
Sözleri, altımda kalan sertliğe yaptığım son hareketle birlikte, beni bir elektrik şoku gibi sarstı. Yüzümün kızardığını, boynuma, göğsüme yayıldığını hissedebiliyordum. Yavrum hitabı, o anki vahşi gerginliğin ortasında, beklenmedik derecede yakın ve sahiplenici gelmişti.
"Evet," diye hırladım, gözlerimi onunkinden ayırmadan. Cesareti topladım. "Evet, kaçtın. Ve şimdi çıkarmanın zamanı geldi. Ya da," diye ekledim, kalçalarımı ona doğru bir kez daha, meydan okurcasına sürterken, "daha da derine it."
Bu, onun son ketumluğunu da parçaladı. Alçak, homurdanmaya benzer bir ses çıkardı. Göğüslerimi bıraktı, elleri belime kaydı ve beni, sırtım hâlâ koltuğa dayalı haldeyken, kasıklarına doğru çekti. Başı eğildi.
İtaat etti.
Dudakları, az önce başparmağının bastırdığı, hassas ve dik mememin ucunu sardı. İlk temas ıslak, sıcak ve şok edici derecede doğrudandı. Sonra, daha da ileri gitti. Dilinin sıcak, yumuşak ucu etrafında döndü, emdi, hafifçe ısırdı. Her dokunuş, doğrudan kasıklarıma uzanan keskin, beyaz sıcak şimşekler gönderdi. Bir çığlık atmamak için dudaklarımı ısırdım, başımı koltuğa gömdüm.
"Rauf..." diye inledim, bu sefer adı ağzımda bir duaydı. Ellerim onun ensesine, omuzlarına dolaştı, onu bana daha da yakın çekmeye çalıştım. Bacaklarım onun belinde daha sıkı kilitlendi.
O, bir mememden diğerine geçti, aynı yoğun, yıkıcı dikkati gösterdi. Nefesi tenimde yanıyor, elleri belimi, kalçalarımı kavrıyor, beni onun ağzının ve bedeninin istilasına karşılık vermem için yönlendiriyordu. Bu bir lütuftu, evet. Ama aynı zamanda bir fethin başlangıcıydı. Ve ben, esir düşmek için can atıyordum.
Her şey kontrollü bir çılgınlık içinde, nefes nefese gerçekleşti. Rauf, memelerimden dudaklarını ayırıp doğrulduğunda, gözleri koyu ve odaklanmıştı. Parmakları, altımdaki siyah taytın belindeki kalın lastik bandına dokundu. Derin, titreyen bir nefes aldım ve karnım içeri göçtü. Bu, onayım, iznim, davetimdi.
Hiç zaman kaybetmeden, ayağa kalktı. İki eliyle taytımın ve altımdaki tangamın bantlarını kavradı. Ben de ona yardım etmek için kalçalarımı koltuktan kaldırdım. Tek bir akıcı, iddialı hareketle, taytımı ve onunla birlikte tangamı aşağıya, ayak bileklerime, sonra da tamamen çıkarıp attı. Soğuk hava, çıplak tenime değdi, ama onun bakışları çok daha yakıcıydı.
O sırada, kendi üzerindeki tek kıyafet olan gri eşofmanın bel bandını başparmaklarıyla tuttu ve aşağıya doğru çekti. Kumaş, kaslı bacaklarından aşağı kaydı ve ayaklarının çevresinde bir halka oluşturdu. Siyah boxerından kabarıp şekil alan, kalın, sert penisi ortaya çıktı. Görüntü, nefesimi kesti.
Hangi ara karşısında, koltuğun kenarında oturur vaziyete doğrulmuştum bilmiyordum. Ama o, yavaşça önümde diz çöktü. Elleri, ayak bileklerimden kavrayıp bacaklarımı hafifçe kırdı, topuklarımı koltuğun oturma yüzeyine yaslamamı sağladı. Bu pozisyonla, tümüyle ona açılmış, savunmasız kalmıştım.
Gözleri, çıplak vajinama kaydı. Bakışları, orada bir an asılı kaldı. Görünür şekilde ıslak, hassas, onu bekleyen halimi inceliyordu. Alt dudağını dişlerinin arasına aldı ve sıktı. Yüzündeki ifade, saf şaşkınlık, ezici arzu ve bir parça da huşu karışımıydı.
"Aklımı kaybedeceğim amına koyayım ya!" derin, boğuk ve içten bir küfürle patladı ağzından. Sonra gözlerini bana kaldırdı. Bakışları deliciydi. "Daha ilk dokunuşta nasıl ıslandığını hissedebilmiştim. Ama bu... Bu kadar mı hazırdın bana?"
Sorusu, havada asılı kalan buharlaşmış nefesimiz gibi sıcaktı. Ona verdiğim fiziksel yanıt ortadaydı. Dişlerimi sıktım, dayanılmaz bir gerginlik ve utançla karışık bir gururla. Bir elimi uzatıp, onun kısa, sert saçlarından bir tutamı kavradım, başını hafifçe bana doğru çektim.
Sesim, dişlerimin arasından, alçak, titrek ama emredici bir tonda çıktı: "Sözlerine değil, gerçeğine inan. Dilini aşağı indir. Ve nasıl ıslandığımı kendin gör."
Sözlerim, onu tetikleyen bir emir gibiydi. Gözlerinde meydan okumayı ve daveti aynı anda kabul eden bir parıltı çaktı. Hiç tereddüt etmedi. Başını öne eğdi ve sıcak, sert dili, tam da ona gösterdiğim o hassas, ıslak dokuya değdi.
İlk temas bir şoktu. Elektrik gibi, doğrudan omurgamdan yukarı, beynimin derinliklerine vurdu. "Hah!" diye kesik bir çığlık attım, saçlarını kavrayan elim istemsizce sıkılaştı.
O, yalnızca bir dokunuşla yetinmedi. Dilini, dış dudaklarımın arasında, tüm ıslaklığı ve hassasiyetiyle yavaş, amaçlı bir şekilde gezdirdi. Her hareketi, keşfedişi, beni daha da çözülmeye, erimeye itiyordu. Nefesim hızlandı, göğsüm hızlı hızlı inip kalkmaya başladı.
Sonra, daha derine indi. Dilinin ucu, içime giden girişi buldu ve orada, hafifçe, ama ısrarla dolaştı. "Rauf... Ah..." diye inledim, başımı koltuğun arkalığına attım. Gözlerim tavana dikilmişti, ama tüm dikkatim aşağıda, onun ağzıyla bedenimin birleştiği o noktadaydı.
O, ustalıkla çalışıyordu. Bazen geniş, yavaş darbelerle, bazen hızlı, odaklanmış hareketlerle. Bir eli, kalçamı sıkıca kavramış, beni yerimde tutuyor, diğer eli ise uyluğumun içinde, parmak uçlarıyla nazikçe okşuyordu. Her şey çok fazlaydı. Hisler, sesler, kokular... Kendimi ona tamamen bırakmış, onun her hareketiyle dans ediyordum.
İçimde bir gerilim, yoğun, tatlı bir baskı birikiyordu. Bacaklarım titremeye başladı. "Durma... Lütfen, durma..." diye fısıldadım, sesim boğuk ve umutsuzdu.
Onun cevabı, dilini daha derine, daha hızlı sokmak oldu. Ağzını tamamen oraya bastırdı, emerken ve yalarken. Ve sonra, o noktayı buldu. O hassas, şişkin noktanın üzerine hafifçe tükürdü ve sert dil darbeleriyle titreterek, ısrarla çalıştı.
Bu son damlaydı. Bedenim aniden gerildi, sırtım kemer gibi kıvrıldı. Boğazımdan kontrol edilemez, tiz bir çığlık yükseldi. Dalga dalga gelen orgazm, beni içimden yıkayıp geçti, her kasımı kasıp titretti. Onun dilinden ve ağzından gelen ıslak, yapışkan sesler, kendi iniltilerimle birleşiyor, odada yankılanıyordu.
Orgazmım yatışmaya başlarken, Rauf başını kaldırdı. Çenesi ve dudakları parlak, ıslaktı. Gözleri, zafer dolu değil, doyumsuz bir açlıkla parlıyordu. Ağır ağır ayağa kalktı, boxerının üzerindeki kabarıklık artık dayanılmaz görünüyordu.
"Gördün mü?" diye soluk soluğa sordum, hâlâ titreyen sesimle, bedenim de aynı titremeyi sürdürüyordu.
"Hem de nasıl," diye homurdandı, sesi öyle kalın ve arzulu çıktı ki, içimi yeni bir sıcaklık dalgası kapladı. "Aşkımız saf, tuzlu, tatlı, sen. İşte bu yüzden arzularımızın en kirli, en çıplak hallerinde bile hiçbir utanç yok. Çünkü onlar da senin için."
Cümleleriyle doğruldum. Titreyen bacaklarımı düzeltip ayaklarımı yere, sağlam bir şekilde bastım. Artık koltuğa yaslı değil, onun önünde oturuyordum.
Sağ elimi, siyah boxerından kabaran, sıcak ve sert penisinin üzerine yasladım. Dokunuşumla birlikte, tüm vücudu elektrik çarpmış gibi gerildi. Başını geriye attı, gözleri hafifçe kapandı ama hemen sonra yeniden açıldı ve beni yakaladı. Gözlerini benden ayırmıyordu. Gerilen boğazındaki âdem elması, derin bir yutkunmayla hareket etti ve boğuk, kontrol edilemeyen bir inilti dudaklarından süzüldü.
Parmaklarımı boxerının lastik bantlarına taktım ve onu tutan son örtüyü de nazikçe, ama kararlı bir şekilde aşağıya, kalçasına doğru çektim. Kumaş, sertleşmiş kalınlığının üzerinden kayıp, kaslı uyluklarına düştü.
Şimdi, tüm çıplaklığı ve ihtişamıyla karşımdaydı. Penisinin başı, zevkten nemli, parlak bir inci gibi duruyordu. Tepesinden, berrak bir zevk damlası süzülüyordu, yere doğru akacaktı. İçgüdülerim, aklımdan ve her türlü tereddütten çok daha hızlı hareket etti. Dilimi çıkarıp, o süzülen damlayı yakaladım. Tuzlu, keskin, özü onun olan bir lezzet. Ve hemen ardından, dudaklarımı onun başına geçirip ağzıma aldım.
Rauf'un tepkisi anlık ve vahşiydi.
"Ha siktir!"
Salonu dolduran, boğuk, şaşkınlık ve hazla dolu bir küfür. Elleri hemen başıma, saçlarıma daldı. Parmakları, bordo tellerimin arasında kenetlendi, ne itiyor ne de çekiyordu, sadece tutuyor, bu yoğunluğa tutunuyordu.
"Miraç!" dedi, öfkeli bir sitemle. "Miraç!"
Nefesi kesik kesik, derin inlemelerle karışık hırıltılara dönüştü. Gözleri, yeniden yukarıya, tavana dikilmişti, ama ellerindeki gerginlik ve tüm bedeninin titreyen gerilimi, hissettiklerinin yoğunluğunu ele veriyordu. Ve ben, ağzımda onun bu en hassas, en güçlü parçasıyla, kontrolün bir kısmını almış, onu tamamen kendimle, kendi isteğimle çıldırtmanın gücünü hissediyordum.
Ağzımda onun sıcak, sert kalınlığı, tüm düşüncelerimi sildi süpürdü. Onun derin inlemeleri, saçıma kenetlenen parmaklarının baskısı, dilimin ucundaki tuzlu lezzeti vardı. Hafif hızlı, derin bir ritimle başını ağzımda ileri geri hareket ettirdim, her seferinde biraz daha derine inerek.
Utanmak mı? O neydi?
Rauf'un nefesi daha da hırıltılı hale geldi. "Miraç..." diye homurdandı, ama elleri başımdan çekilmedi, aksine daha da sıkı kavradı. Ağzımdaki damarlar daha da belirginleşti, bir kök misali içime doğru işledi. "Yavaşla yavrum."
Uyarısını duydum, ama durmadım. Aksine, daha hızlı, daha talepkâr bir tempoya geçtim. Bir elimi testislerinin altına, kasık kemiğine yerleştirdim, diğeriyle de kalçasını kavrayıp ona doğru ittim. Onun kontrolünü kaybetmesini, bana teslim olmasını istiyordum.
Küfrederek saçlarımı kavrayan parmaklarıyla beni sertçe geri çektiğinde, nefes nefese ona baktım. Gözleri yüzümde tutkuyla, ihtirasla, öfkeyle ve hatta derin bir saygıyla dolaştı. Yüzümü doğru eğildiğinde saçımdaki eliyle başımı arkaya doğru yaslamama neden oldu. Açık boynuma sol elinin parmaklarıyla kavradı.
"Seni parçalamanın eşiğindeyim," dedi, boynumdaki parmaklarını hafifçe çeneme yükselirken. "Biraz daha bana öyle bakmaya devam edersen," parmakları yanaklarıma bastırdığında dudaklarım öne doğru büzüldü, "Bunu yapmak zorunda kalacağım. Yavaştan almak istiyorum."
Ve ben, "Parçala," diye fısıldadım, boğuk ve meydan okuyan bir sesle. Gözlerimi onunkinden ayırmadım. "Zaten çoktan parçalandım. Senin için. Şimdi geriye kalanları al."
Sözlerim, onun içindeki son kontrol ipini de kopardı. Gözlerinde bir şey, belki de vahşi bir sevinç parladı. Ve sonra, hiç bekletmeden, sert, sahiplenici, sınır tanımayan bir öpüşle dudaklarımı ele geçirdi. Bu bir öpücük değil, bir ilhaktı. Tüm benliğimi, tüm nefesimi, tüm direncimi aldı. İçimdeki boşluğu, benim ona verdiğim kontrolle dolduruyordu.
Sanki bir yere gidecek ve ayrılacakmışçasına hızlı, doyumsuz ve öfkeli bir şekilde birbirimizi öpmeye devam ederken, koltuğa geri yatırdı. Sırtım, yumuşak kumaşa gömülürken, o bacaklarımın arasına yerleşti. Elleri belimde, göğüslerimde, boynumda bir gezgin gibi dolaştı. Her temas, cildimde ateşten izler bırakıyordu. İç bacağıma çarpan, onun sert ve iddialı varlığı, midemde ani, haz dolu bir kasılmaya neden oldu. Ve sonra, o baskı beklenen yere, deliğime yöneldiğinde, gözlerimdeki her karanlık, her şüphe, bir ışık patlamasıyla yok oldu.
Yüzü, burnumun ucundaydı. Alnından sarkan ıslak saç telleri benim alnıma değiyor, nefesimiz aynı havayı paylaşıyordu. Gözleri, dipsiz, fırtınalı bir okyanusun derinlikleri gibiydi. Bana bakıyordu ve o bakışta, üzerime gelecek son, en büyük dalganın resmini görüyordum. O resimde tek renk vardı: tutkunun kırmızısının, sadakatin ve sonsuzluğun mavisine düşüp karıştığı mora yakın, elektrikli bir ton.
"Terin tenime yapıştı," diye fısıldadı, sesi gergin ve kısık, "ayrılamıyoruz. İkimizin karışımından oluşan bu kokuyu ciğerlerine çek. Bu biziz."
Cümlesi, havada asılı kalan son gerçeklikti. Ve hemen ardından, hiç beklenmedik bir anda, kalçalarını ileriye, derin ve tam bir hamleyle attı. Ani penetrasyon, bedenimi bir şimşek gibi yardı. Dudaklarımdan, acıyla karışık muazzam bir hazın çığlığı ve derin bir inilti döküldü. O sesle birlikte, elim bilinçsizce saçlarına daldı, onu bana çekip dudaklarına yeniden yapıştırdım.
Rauf, bir iniltiyle ağzını araladı ve benim onun alt dudağını hafifçe ısırmama izin verdi. Dirsekleri, boynumun yanındaki koltuğa saplanmış, bana destek oluyor ve aynı zamanda hareket alanımı sınırlıyordu. Parmakları saçlarımın arasında gezindi, bazen hafifçe çekerek, başımı ona doğru yönlendiriyordu.
Sonra ritmini değiştirdi. Yavaş, derin, kasıtlı vuruşlardan, sarsıcı, aç bir hıza geçti. Her itiş, içimde bir yıldız patlamasına neden oluyordu. Sırtım, onun gücüyle koltuğun kumaşı üzerinde kayıyor, ama omuzlarımın üzerindeki dirsekleri sayesinde fazla uzaklaşamıyordum. Bu, bir hapsedişti. Hem fiziksel hem de duygusal. Onun içindeydim, onun altındaydım, onun hareketine teslim olmuştum.
"Miraç..." diye inledi adımı, her vuruşta nefes nefese. "Bak bana. Bak gözlerime."
Zorlukla göz kapaklarımı açtım. Onun gözlerine baktım. O dipsiz kuyuda, kendi yansımamı, çılgınca, korkusuz, tamamen açılmış halimi gördüm. O resimdeki renk, şimdi gerçekti. Bizdik.
Ve ben, o son, dokuzuncu dalganın üzerinde, paramparça olmaya, yeni bir şeye dönüşmeye hazırdım.
İçimdeki her kas, onun köklenişine, derinliğine, o muazzam doluluğuna cevap veriyordu. Damarlarında yer alan bir dal parçasının toprağa nasıl nüfuz ettiğini, nasıl yerleşip orada hayat bulduğunu hissediyordum. Tüm birikmiş gerginlik, bastırılmış arzu ve korku, bir sel gibi boşalmak istiyordu. Tırnaklarım sırtına daldı, onun derisinde kırmızı çizgiler bırakarak, bu patlamanın fiziksel kanıtını yaratırken.
Rauf'un içimdeki varlığı aniden daha da sertleşti, genişledi, son bir sıkışmayla kasıldı. Ve sonra, onu boşaltan sıcak dalga, beni de içimden dışarıya, onun üzerine, kasıklarına sıçrayan bir karşılıkla fırlattı. Bağrışımız odada birleşti.
"Çıldıracağım!" diye kükredi Rauf, gözleri kasıklarına sıçrayan sulara bakarken. Islak, hâlâ sert penisini kavradı, benim hâlâ titreyen, hassas içime yeniden kaydırdı. Bu seferki giriş, daha bilinçli, daha kasıtlıydı.
Üzerime eğildi ve dudaklarımı, kelimenin tam anlamıyla parçalamak istercesine öpmeye başladı. Bu bir öpüş değil, bir ilhak, bir yutuluştu. Hareketleri öyle sert, öyle aciliyet doluydu ki, ben sadece inleyebiliyor, karşılık vermeye çalışsam da nefesim kesiliyordu. Bacaklarım onun beline dolanmış, onu içimde tutuyordu.
Sonra, beni belimden kavrayıp kaldırdı. Bir an için havada, onun üzerinde asılı kaldım, sonra o, koltuğa oturdu ve beni kucağına, üzerine oturttu. Pozisyon değişikliği, içimdeki dolgunluğun açısını değiştirdi, daha derin, daha doğrudan bir noktaya baskı yapmasına neden oldu. Gözlerim faltaşı gibi açıldı.
Rauf'un gözleri, birleştiğimiz noktaya, benim onun üzerinde oturuşuma kaydı. Orada, ıslaklıkta ve karışıklıkta, bir zafer ve tapınma karışımı bir ifadeyle baktı. Derin bir iniltiyle, kalçalarını yukarıya, bana doğru kaldırmaya başladı.
Bu benim hareketimi tetikledi. Başımı geriye attım, ellerimi onun sert omuzlarına yasladım ve kendi ritmimi buldum. Kalçalarımı yukarı kaldırıp, sonra ağır ağır, kasıtlı bir şekilde tekrar aşağıya, onun üzerine indirdim. Her inişte, bir çığlık boğazımda düğümleniyor, nefesim hırıltıya dönüşüyordu.
Rauf, kafasını koltuğun arkalığına yaslamış, gözleri yarı kapalı, beni izliyordu. Kısık gözlerinin arasından fırlayan bakışlar, her hareketimi, her kasılışımı, her inleyişimi kaydediyor, onları kendi haz hafızasına kazıyor gibiydi. Dudakları aralanmış, nefesi hırıltılıydı. Elleri belimdeydi, bazen rehberlik ediyor, bazen sadece tutuyor, beni izlerken bile kontrolü elinde tuttuğunu hatırlatıyordu.
Ben de onu izliyordum. Onun yüzündeki ifadeyi, kontrol etmeye çalıştığı haz patlamasını, benim üzerindeki gücümü görüyordum. Bu bir savaş değildi artık. Bu, iki gücün, iki iradenin, iki bedenin mükemmel, yıkıcı, yeniden yapıcı dansıydı. Ve biz, o dansın ortasında, birbirimizi yok edip, aynı anda birbirimizi yaratıyorduk.
İçimdeki ikinci dalganın yükselişi, her şeyi yavaşlattı. Rauf'un ritmi aksadı, daha derin, daha kasıtlı hale geldi. Belimdeki ellerinden biri saçlarıma kaydı, parmakları bordo tellerimin arasına daldı, başımı nazikçe ama kararlı bir şekilde ileriye çekti. Beni kendine, göğsüne doğru bastırdı. Dudaklarımız bir kez daha buluştu, ama bu seferki öpüş yavaş, paylaşılan nefesler ve karışık inlemelerden oluşan sıcak, nemli bir bağdı. İkimiz de nefes nefese, bu yoğunluğun ortasında bir anlık sığınak bulmuştuk.
Sonra, hareket durdu. Rauf'un elleri kalçalarıma kaydı ve beni, ondan, içimden yavaşça kaldırdı. İlişkimiz kesildiğinde, soğuk hava temas ettiği yeri yaktı, içimde ani bir boşluk hissi bıraktı.
Beni ayağa kaldırdı, gücüyle, nazikçe döndürdü ve yüzümü koltuğa doğru eğdi. Dizlerim yumuşak kumaşa değdi. Beklentiyle, içgüdüsel olarak, kalçalarımı havaya, ona doğru kaldırdım, onu davet edercesine.
Arkamdan, Rauf'un yorgun, tatmin olmuş, ama hâlâ arzulu bir gülüşü duyuldu. Gülümseyerek, omzumun üzerinden ona baktım. Yüzü terle parlıyor, gözleri koyu ve odaklanmıştı.
Cevap vermek yerine, bedenini üzerime bıraktı. Ağırlığı beni koltuğa bastırdı, ama dayanılmaz değil, güven vericiydi. Bir eliyle saçlarımı toplayıp sol omzuma doğru süpürdü, çıplak sırtım açıkta kaldı. Sonra, geniş göğsünü sırtıma, omurgama tam oturacak şekilde yasladı. Isı, anında yayıldı.
"Sana doyamıyorum," diye fısıldadı, dudakları omzuma, derime sıcak, hafif öpücükler bırakırken. Nefesi tenimi ürpertiyordu.
"Bende doymuyorum," diye karşılık verdim, sesim kısık ve meydan okuyucuydu. "İçimdeki her damarını, her kasılmanı hissettim. Bana sıkı sıkı yapışmıştın, bırakmak istemiyordun. Öyleyse doymanı isteyen kim?"
Bu, onun içinde bir şeyi tetikledi. Kıkırdadı, ama bu kıkırdama düşmanca değil, karanlık ve oyuncuydu. Yanağımı hafifçe, uyarıcı bir ısırıkla yakaladı. Sonra eli, iki bacağımın arasına kaydı ve parmakları, onun menileriyle ve kendi zevkimle ıslak ve hassas olan deliğimi kabaca, talepkâr bir şekilde yokladı. İnledim, kalçalarımı geriye, onun eline doğru ittim, daha fazla temas için yalvarırcasına.
Sol eli boynumu buldu, avucu çenemin altına yerleşti, başımı hafifçe yana çevirdi. Yanağı, yanağıma yapıştı. Nefesi kulak mememe değdi.
"Benimle karıştın dopdolusun," dedi, sesi kalın, boğuk, tamamen kontrolünü kaybetmiş bir halde. "Avcuma taşıyorsun."
Cümlesinin son hecesi, kalçama atılan hafif ama anlamlı bir şaplakla vurgulandı. Acı değil, bir uyanıştı. Ve hemen ardından, hiç beklenmedik bir anda, tüm ağırlığı ve gücüyle, sert ve derin bir hamleyle içime gömüldü.
Bu seferki giriş, tüm nefesimi ciğerlerimden çekip aldı. Bir çığlık boğazımda boğuldu, sadece kesik bir nefes ve derin bir inilti olarak çıktı dışarı. O, içimde hareketsiz durdu bir an. Sanki ikimiz de bu ani, tam doluluğun, bu mutlak birleşmenin şokunu atlatıyorduk. Onun tüm sertliği, tüm ağırlığı, tüm varlığı benimdi. Ve benim tüm içim, tüm sıcaklığım, tüm titreyişim onundu.
Sonra, yavaşça hareket etmeye başladı. Ama bu seferki ritim, öncekilerden tamamen farklıydı. Öfke veya acele yoktu. Yavaş, derin, kasıtlı. Her çıkış, tamamen ayrılacakmış gibi bir gerilim yaratıyor, her iniş ise bir eve dönüş, bir tamamlanış gibiydi. Her vuruşta, sadece fiziksel değil, duygusal bir katman daha açılıyor, birbirimize daha da bağlanıyorduk.
Gözleri gözlerime kilitlendi. O dipsiz kuyunun içinde, kendi yansımamı, nasıl paramparça olduğumu ve aynı anda nasıl bütünlendiğimi görüyordum. Nefes alışverişimiz senkronize olmuştu. İniltilerimiz, odada yankılanan tek bir şarkıya dönüşüyordu.
Bu, bir zafer veya teslimiyet değildi. Bu, karşılıklı yok oluş ve yeniden doğuştu. Avuçlarında taşıdığı şey, sadece bedenim değil, ruhumun en çıplak, en savunmasız halinin ağırlığıydı. Ve o, bu ağırlığı, bu kutsal yükü, her yavaş, derin hareketiyle, ciğerlerime çekmemi istediği o kokunun içinde eriterek taşıyordu.
Alnını alnıma yasladı. Terimiz birbirine karıştı, ıslaklık ve sıcaklık aramızda yapışkan, samimi bir köprü kurdu. Gözlerimiz birbirinden ayrılmamıştı; o dipsizlikte, birbirimizin derinliklerine bakıyor, orada yatan her korkuyu, her arzuyu, her umudu görüyorduk. Ama nefeslerimiz artık aynı ritmi tutturamıyordu. Soluk alışverişlerimiz hızlanmış, kesik kesik, hazzın ve yoğunluğun getirdiği bir nefes darlığına dönüşmüştü. Her nefes, bir iç çekiş, bir itiraf gibiydi.
"Rauf..." diye soluk soluğa mırıldandım, adı ağzımda kutsal bir kelime gibi.
"Biliyorum," diye karşılık verdi, sesi gergin, boğuk, tüm benliğinin kenarda olduğunu belli edercesine. "Biliyorum Miraç. Ben de."
Kasları gerildi. İçimdeki hareketi, o yavaş, derin ritim, artık kontrol edilemez bir hale geliyordu. Derinlik ve yavaşlık, giderek artan bir aciliyete, kaçınılmaz bir patlamaya doğru devriliyordu. Onun gözlerinde, aynı uçurumun kenarında sallandığımızı gördüm. O uçurum, korkunç ve güzeldi.
Dirseğimi koltuğa yasladığım sağ elim onun yüzüne kaydı, parmak uçlarımla çenesinin sert hatlarını, şakaklarını okşadım. Ona bakarken, kendimi ona bıraktım. Tüm savunmalarım, tüm duvarlarım, o yavaş ve derin vuruşlarla çoktan yerle bir olmuştu.
"Benimle gel," diye fısıldadım, sesim titreyerek. "Bana seni hissettir. Bana karıştığımızı hissettir."
Bu bir davetti. Bir teslimiyet değil, bir çağrıydı. Onu, beraber düşmeye, beraber parçalanmaya, beraber yeniden doğmaya davet ediyordum.
Rauf'un gözlerinde bir şimşek çaktı. Sonra, alnımdan ayrıldı, ama bakışlarını benden ayırmadı. İçimdeki hareketi hızlandı, derinliği koruyarak ama artık daha güçlü, daha kararlı, daha nihai bir ritimle. Ve ben, o ritme kapıldım, ona karşılık verdim, onu içimde hissettim.
Ve sonra, ikimiz de kenara ulaştık. Bir anlığına, zaman durdu. Gözlerimiz birbirine kilitli, nefeslerimiz tutulmuş, bedenlerimiz son gerilim noktasına ulaşmıştı.
Sonra, düştük.
Boşalma bir patlama değil, bir taşkındı. İçimden dışıma, ondan bana, benden ona akan sınırsız, sıcak bir sel. Bedenim, onun boşalmasının şokuyla titredi, kendi orgazmım ise onunkine karıştı, ayırt edilemez hale geldi. Bir çığlık, bir inilti, bir isim... Hepsi birbirine karıştı. Üzerime yığıldı, ağırlığını bana verdi. Nefeslerimiz, hâlâ hızlı ve düzensiz, birbirine karışıyordu.
!BURADAN DEVAM EDEBİLİRSİNİZ!
Savaş alanı sessizliğe bürünmüştü. Geriye, yalnızca sönmekte olan şöminenin hafif çıtırtısı, yükselen sigara dumanının sessiz dansı ve iki uyumlu kalp atışının derin, yatıştırıcı ritmi kalmıştı.
Rauf, sırtını koltuğun geniş kolçağına yaslamış, bedeni gevşemiş, ama kolları hâlâ bana sarılı haldeydi. Ben ise, çıplak göğsünde uzanıyor, tenimin onunkine değdiği her noktada, savaştan değil, barıştan gelen bir sıcaklık hissediyordum. Üzerimizi, o tanıdık, kırçıllı pike battaniye örtmüştü; dünyanın geri kalanına karşı sığınak gibi.
Sol eli, saçlarımın arasında dolaşıyordu. Dokunuşu artık arzulu değil, neredeyse düşünceli, meditatif bir haldeydi; her bir teli okşayarak, onların gerçekliğini doğruluyor gibiydi. Benim parmaklarım ise, onun göğsünde, kaburgalarının sert çizgileri boyunca, altında güçlü ve sakin atan kalbinin üzerinde geziniyordu. Her atış, benim için yeni bir müziğin temposuydu.
Gözüm, önümüzdeki sehpada yanan sigaradan yükselen, gri duman sütununa takıldı. Sarmal şekiller çizerek tavana doğru tırmanıyor, sonra havada dağılıp kayboluyordu.
Rauf, serbest olan sağ elini uzattı ve sigarayı parmaklarının arasına aldı. Ben, yanağımı onun göğsüne daha da gömdüm, çenemi tam kalbinin üzerine yerleştirdim ve onu izlemeye başladım.
Gözlerini bana dikti. Şömine ışığı, gözlerinin kenarlarında altın tonlar yakalıyordu. Derin, küçük bir nefes çekti sigaradan. Ciğerlerine çekerken göğsü genişledi, benim başım hafifçe yükseldi.
"Sınırlar kalktı," diye başladı dumanı üflerken. "Senin tenin benimki, benim nefesim senin. Terimiz aynı tuzda eridi."
Bir an durdu, gözleri sanki gözlerimdeki bir çatlağa takılmış gibiydi, ama gördüğü şey geçmişti, şimdiydi.
"Korkuların benim korkularım oldu," diye devam etti, sesi biraz daha kısıldı. "Yıllarca taşıdığım yalnızlık, senin sessizliğinin içinde kaybolup gitti. Sanki... benim eksik parçam senin fazlalıklarında, senin fazlalıkların da benim eksiklerimde saklıymış da şimdi buluştuk."
Parmağı, saçımın bir tutamına hafifçe dolandı.
"Senin bordo saçların, artık sadece senin değil. Onlar benim gözlerimin hatırası. Ve benim ellerimdeki nasırlar, senin teninde bir iz bıraktı. Karıştık işte. Kan değil, ter değil... ruh. Molekül molekül."
Yüzünü sağa çevirip sigarasından derin bir nefes alıp söndürdü ve dumanı üfledi. Uzanıp beni kendine doğru yükseltti. Yukarıdan ona bakarken başını geriye yasladı.
"Sana baktığımda, kendi yansımamı görüyorum," diye ekledi, alaycı bir hüzünle. "Ama çarpıtılmış, güzelleşmiş, gerçek halinden daha canlı. Sen beni kendi aynamda seyrettiriyorsun. Ve ben, o yansımada kaybolmayı seviyorum."
Bende görüyordum. Gözleri dipsiz bir kuyunun içindeki aynaydı. Bana son gelecek dokuzuncu dalganın resmini gösteriyordu. O resimdeki tek renk, maviye düşmüş bir kırmızıydı.
Voice of The Soul, Death
Rauf Aslan, Ağzından
Dün gece, tıpkı şehvetin kendisi gibi üzerimize bir yorgan gibi çökmüştü. O yorgan, terin tuzlu buğusu, nefeslerimizin sıcak döngüsü, tenlerimizin birbirine karışarak yarattığı yepyeni bir koku olarak hafızama kazınmıştı. Sabahın ilk ışıkları, perdelerin arasından süzülüp yüzüme düştüğünde, ilk fark ettiğim şey, kalbimin aynasında yansıyan gerçeklik oldu. Yavaşça, yatağın o sıcak kavisine doğru döndüm.
Miraç, yüzü bana dönük, derin ve dipsiz bir uykunun koynundaydı. Bordo saçları yastığa öyle bir yayılmıştı ki, sabahın altın tozu misali ışığı alnını yalarken, her bir tel ayrı bir alev gibi parlıyordu. Dün gece gerçekti. Her dokunuş, her fısıltı, her savruluş ve her birleşme... Hepsi, şimdi bu sessiz sabahın içinde birer kanıt gibi duruyordu. Bu gerçeklik, göğsümün derinliklerinde ağır, tatlı, eriyip dağılan bir sıcaklık olarak yuvalandı. Onu uyandırmak istemedim. Bu kırılgan huzuru, bu ilk ortak sabahımızın sessizliğini bozmak... İçimden gelmedi.
Usulca yataktan sıyrıldım. Ayaklarım parkenin soğuk yüzeyine değdiğinde, dün geceden miras kalan her kas ağrısı, zaferle kazanılmış bir nişan gibi hissedildi. Mutfağa yöneldim. Sessizce yumurtaları kırdım, çaydanlığın ağzına kadar suyunu doldurdum, zeytinleri bir tabağa, kusursuz bir daire olacak şekilde dizdim. Her hareketim, bu yeni, bu kırılgan mutluluğun sessiz bir ritüeli, bir şükran duası gibiydi. Onun için kahvaltı hazırlıyordum. Sadece ve yalnızca onun için.
Tam çay demini bulmaya bıraktığım o an, cebimdeki telefon bir canavar gibi titredi. Ekrana baktım: Demir. Kaşlarımı çattım. Bu saatte? Ama sonra farkına vardım, Pazar'dı. İzin günü.
"Alo?"
"Rauf, günaydın," dedi sesi, tel tel bir heyecanla örülüydü. "Rahatsız ettiysem özür dilerim. Biz toplaştık da, Miraç'a bir ev hediyesi aldık. Ama bu... Bu baya büyük, senin bile tahmin edemeyeceğin cinsten bir hediye. Kapının önüne kadar arabayla getireceğiz. Bir yarım saate aşağıya indirir misin onu? Sürpriz olsun." Kıkırdaması, telefonun hoparlöründen sızarak mutfağın sessizliğini deldi. "Zorluk çıkarırsa da al kucağına indir işte ya. Bildiğin gibi."
Gözlerimi sessizce devirdim, ama dudaklarımdan kaçan bir sırıtma da yok değildi. Miraç, herkesi kendine nasıl da alıştırmıştı. Kafamı hem hayıflanır hem de onaylar gibi iki yana sallayarak cevap verdim.
"Tamam, anlaştık. Yarım saate aşağıdayız."
Telefonu kapattım. İçimde, derinlerde bir yerde, bir şey kıpırdadı. Bir tedirginlik, hafif ama inatçı bir sıkıntı. Sebebini tam kestiremiyordum. Belki de bu yeni mutluluğun, bu kadar savunmasız, bu kadar dış dünyaya açık olmasıydı. Barıştığımızı öğrendiklerinde hepsi nasıl tepki verecekti? Bunu düşünmek bile içimi daraltıyordu.
Miraç'ın yanına döndüm. Yatağın kenarına usulca iliştim, yüzündeki o meleksi, huzur dolu ifadeyi seyretmek için. Sonra, parmak uçlarımla omzuna hafifçe dokundum.
"Miraç," diye fısıldadım, sesim yastıkların arasında kaybolacak kadar yumuşak. "Hadi uyan sevgilim."
Gözleri önce belirsiz bir pusun ardından açıldı, sonra yavaş yavaş odaklandı. Bana baktı. O bordo saçlarının çerçevelediği yüzünde, mavi gözleri hâlâ uykunun sisleriyle doluydu, ama derinlerde bir gülümseme filizlenmeye hazırdı.
"Günaydın..." dedi, en mahmur en güzel sesiyle.
"Günaydın," dedim, dudaklarımı alnının ılık pürüzsüzlüğüne basarak. "Duşa gir, sana kahvaltı hazırladım. Sonra aşağı inmemiz gerekecek. Bizimkiler geliyormuş. Sana bir sürpriz hazırlamışlar."
Kaşlarını, merak ve şaşkınlık karışımı bir ifadeyle kaldırdı. Ama sorgulamadı. Sadece başıyla, uykudan yeni çıkmış o ağır hareketiyle onayladı ve yataktan doğruldu. Arkasından banyoya gidişini izlerken, sırtının zarif kavisi, omuzlarındaki o gevşemiş hal... Göğsümdeki o sıcaklık bir an için daha da yoğunlaştı, içimi kaplayan bir neşe bulutu gibi. Her şey ne kadar normal ne kadar doğal, ne kadar hak edilmiş görünüyordu. Ev, sabahımız, paylaştığımız bu an ve gelecek olan sürpriz...
Yaklaşık yarım saat sonra, ikimiz de hazırdık. Üzerimde dün geceden kalma mavi pamuklu tişörtüm ve aynı rahat eşofman altım vardı. Miraç ise lacivert bir kot pantolon ve beyaz, kalın yünlü bir kazak giymişti. Saçları hâlâ hafif nemliydi, yüzü ise tertemiz, duru bir porselen gibiydi. Bana bakıp gülümsedi, gözlerinin içi ışıldıyordu.
"Ne sürprizi bu? Çok meraklandım vallahi."
"Ben de bilmiyorum ki sevgilim, sormadım," dedim, kapının tokmağını çevirirken. Ama içimdeki o ilk tedirginlik, şimdi bir uyarı sinyali gibi daha güçlü atıyordu. Sanki havada, görünmez ve elektrik yüklü bir gerilim, sabahın serinliğine karışmıştı.
Apartmanın önüne çıktık. Pazar sabahının dingin serinliği yüzümüze çarptı. Cadde ıpıssızdı; sadece uzaklardan gelen seyrek bir kuş cıvıltısı ve rüzgârın yaprakları oynatışı duyuluyordu. Miraç, ürpererek yanıma sokuldu. Kolumu sıkıca tuttu.
"Soğuk," diye mırıldandı, sesi buğulu.
"Birazdan gelirler," dedim, gözlerimi sokağın iki ağzına dikerek, tetikte. Bu gerginliğim nereden geliyordu?
Tam o sırada, sağ köşedeki ara sokaktan, sinsice süzülen siyah, mat bir sedan belirdi. Karşı yola geçecekmiş gibi bir izlenim veriyordu. Yüzümü sol tarafa, bizimkilerin gelmesini beklediğim yöne çevirdiğimde, alnımda aniden beliren buz gibi bir ter damlası hissettim. Zihnim, bir şimşek hızıyla geriye, o karanlık geceye fırlatıldı. Alnıma dayanmış o soğuk çelik namluyu, sonra o namlunun bir bel kemerine sokuluşunu ve sahibinin siyah, mat bir sedana binişini hatırladım. Yüzümü hızla, şimdi önümüzden geçmekte olan arabaya çevirdiğimde, geç kaldığımı anladım. Arabanın yan aynaları, acımasız ve net bir şekilde, içerideki siluetleri yansıtıyordu. İki çift göz. İki namlu.
Yeşil göz.
Zaman, bir balın içinde hareket eder gibi ağırlaştı.
Araba, tam yolun orta yerinde, aniden keskin bir fren sesiyle durdu. Arka camlar, bir vampirin dişleri gibi sessizce sıyrıldı. İki siyah namlu, aracın karanlık iç boşluğundan, gün ışığına doğruldu.
"Eğil!" diye bağırmam, boğazımdan çıkan sesle aynı anda gerçekleşti. Onu kendi bedenimin kalkanı ardına çekmek için hamle yaparken, göğsümün sağ tarafına, köprücük kemiğimin hemen altına, sıcak ve keskin bir yumruk indi. Sanki içimde bir şey patladı. Nefesim kesiliverdi. Dengem bozuldu, ama son bir refleksle onu ittirmeyi, kapının önündeki büyük saksıların arkasına savurmayı başardım.
Ayaklarımdaki güç sanki yoktu. Bütün gücüm, tek bir kurşunla yok edilmiş gibiydi. Arabanın arka kapısı şiddetle açıldı. İçinden, siyah bir monta bürünmüş, yüzü karanlık bir maskeyle örtülü o yeşil gözlü adam fırladı. Doğrudan bize, daha doğrusu şimdi yerde kımıldayan Miraç'a koşuyordu. Güçlükle bahçe duvarından destek almaya çalıştığımda Miraç, şaşkınlık ve adrenalinle, yerdeki bahçe küreğini kaptı.
Ayağa fırlayıp sopayı savurmaya hazırlanırken, adam beklenmedik bir çeviklikle, bir kedi gibi yana sıçradı. Sopayı savurduğu boşluk anında, adam bileğini bir kelepçe gibi kavradı ve dirseğini, tam yüzünün ortasına, acımasız bir güçle indirdi. Miraç'ın gözleri bir an için dev gibi açıldı, içlerindeki şok ve acıyı gördüm, sonra o ışık söndü. Vücudu, bir kukla gibi gevşeyerek yere yığıldı.
"Miraç!" diye gürledim, sesim göğsümden fışkıran kanla boğuk, parçalı bir hırıltıya dönüştü. Bahçe duvarına yüklenerek ayağa kalkmaya çalıştım. Acı, her hareketimle bir hançer gibi saplanıyordu. Adam, baygın haldeki Miraç'ı omzuna aldı ve arabaya doğru koşmaya başladı.
İki adım. Sadece iki adım atabildim. Göğsümden yayılan sıcak ıslaklık, tişörtümü yapışkan bir ikinci deriye dönüştürüyordu. Parke, ayaklarımın altında kaydı. Dizlerim büküldü ve çakıldığım yere çöktüm. Nefes almak, diken yutmak gibiydi. Ellerimi yere dayayıp kendimi yukarı itmeye çalıştım, ama bedenim ihanet ediyordu.
"MİRAÇ!" diye bir kez daha haykırdım, ciğerlerimde kalan son havayı, son umudu da ona fırlatır gibi.
Tam o sırada, ikinci bir kurşun sesi, sabahın sessizliğini paramparça etti. Bu sefer darbe, sağ omzumda patladı. Sanki sırtımdan bir parça koptu. İtme gücü beni geriye, sert bir şekilde parkenin soğuk yüzeyine fırlattı. Sırtım yere çarptı, dünya bir an için ters döndü. Bulanık görüşümle, adamın Miraç'ı arabanın arka koltuğuna attığını, kapıyı kapattığını gördüm. Tam motor sesi duyulurken, uzaktan başka sesler, tanıdık sesler geldi. Koşuşturma. Çığlıklar. Yüzüm, acıyla buruşuyordu. Ama dudaklarımdan sürekli Miraç ismi hiç düşüyordu.
"RAUF!"
Yanımızdan koşarak geçen bedenlerle araba son gaz ilerlemeye başladı.
"LAN MİRAÇ'I KAÇIRIYORLAR!"
Yanıma birisi devrildi. Biri beni omuzlarımdan yükseltip kendine yasladı.
"RAUF VURULMUŞ! ALİ! AMBULANS!"
Sesler, suyun altından, derin bir kuyunun dibinden geliyormuş gibiydi. Giderek uzaklaşıyor, boğuluyordu. Tüm gücümle, gözlerimi caddenin köşesine, arabanın kaybolduğu yöne dikmeye çalıştım. Cadde bomboştu. Siyah, mat sedan, bir hayalet gibi köşeyi dönmüş, ardında sadece toz ve çaresizlik bırakarak yok olmuştu.
"Neco! Birimlere haber geç! Siyah sedan! Duydun mu? Siyah, mat sedan, plakasız! Bütün giriş çıkışları durdurun! Yüzbaşı Miraç Gökçe kaçırıldı! Anlaşıldı mı?!"
Göğsümdeki ağırlık artıyor, her nefes alışım daha sığ, daha acılı hale geliyordu. Bulanık görüşümün kenarında, Demir'in ve Ali'nin bana doğru koşan siluetleri vardı. Yüzlerindeki şok ve korku, bana yansıyan acının aynası gibiydi.
"Miraç..." diye bir kez daha fısıldadım, dudaklarımdan sızan kelime, kanla karışık bir buhar gibiydi. "Miraç..."
Gözlerim ağırca kapanırken sol gözümden akan yaş usulca yanağıma aktı. Üzerimdeki mavi tişörtün üzerinde, giderek büyüyen, koyu, sıcak, hayatımı boşaltan o kırmızı lekeye dönüşüyordu. Kraken Kapanı'nın rengi, sessizce bu kumaşa akıyordu. "Bazı insanlar iz bırakır. Sen benim haritamı baştan çizdin. Şimdi nereye baksam, orada sen varsın."
Dokuzuncu dalga.
Siren'in Çağrısı'ydı.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!