Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
What Is Love, Haddaway
Pulsar, Pianza (Yeri geldiğinde lütfen dinleyin, tamamen bununla yazıldı. İpucu: alt notaları hissedin...)
Deniz Kızı, Toprak Özcan (Sözleri diyorum ;) ve susuyorum.)
Elastic Heart, Sia
🐙
What Is Love, Haddaway
Miraç Gökçe Aslan, Ağzından
Altı yaşımda, denizle karanın arasındaki o geçişken, belirsiz sınırında koşarken, ayaklarımın altındaki kumun sertleşip yumuşamasını hatırlıyordum. Geriye bakınca, orası aslında bir çizgiden çok, iki âlemin birbirine dokunduğu, birbirini beslediği bir temas noktası olduğunu görüyordum.
Denizin dili, köpüklü ve ıslak, belirli bir yere kadar kıyıyı yalıyor, o sınıra dek ilerliyor, sonra usulca geri çekiliyordu. Tam orada, ıslak kumda, iki dünyanın gücünü hissederdim. Biri toprağın derinlerinden gelen, beni ait olduğum yere bağlayan bir çekimdi. Diğeri ise ufkun ötesine, bilinmeyen maviliklere doğru çağıran, sonsuzluğun nefesiydi.
Denizin yüzüme savurduğu o meltem tuzlu, serin ve bir o kadar da kadim bir nefesti. İçinde barındırdığı yosun kokusu, uzak dalgaların hikâyesi ve henüz keşfetmediğim maceraların vaadi vardı. O mavi-yeşil derinliklerde, toprağın güvenli sessizliğinden çok daha başka bir sessizlik vardı. Hareket halinde, nefes alan, içinde yaşamın devinimini barındıran bir sessizlik. Köklerim toprağa sıkı sıkıya tutunmuşken, denizin beni çağıran sesi, bir aidiyetten çok bir yolculuğa çağırıyor gibiydi.
Altı yaşında tanıştığım bu deniz, o karanlığın içinde ikimizin geçmişini ve geleceğini taşıyordu. Rauf'un geçmişi, benim geçmişim, o karanlık sularda bir yerde birleşmiş, bekliyordu. Geriye dönüp bakmak değil, o derinliğe doğru ilerlemek gerekiyordu. Ve ilk adımımız, bu geceyi bitirmek ve sabahın ilk ışığıyla birlikte yeniden o sınıra, temas noktasına dönmekti.
Sabahki yaşadığımız benim için bir ilkti. Daha önce kendime dokunmuşluğum tabii ki de olmuştu ama bu bambaşka bir şeydi. O, benim kendi bedenimi keşfedişimdeki gibi meraklı ve biraz da çekingen bir dokunuş değildi. Bu, bir yabancılığın yumuşak sınırlarında gerçekleşen, tanıdık olanla bilinmezin kesiştiği bir temas anıydı.
O an, denizin iki ayrı kıyısında yaşayan iki yalnız dalganın, nihayet aynı kumsalda buluşup köpüklerini birleştirmesi gibiydi.
Oturduğum sandalyeden kalktım ve masanın üzerindeki tepsiyi aldım. Tezgâhın önünde duran Rauf'un yanına yaklaştığımda, göz ucuyla bana bakıp elinin altındaki domatesleri doğramaya devam etti.
"Mercimekleri ayıkladım," derken elimdeki tepside yer alan mercimekleri, yıkayacağım kaba döküyordum. Minik, yuvarlak taneler suya değer değmez hafifçe sıçradı, sonra yavaşça dibe çökmeye başladı. O sırada Rauf, küp şeklinde doğradığı domatesleri farklı bir kabın içine alıp bana doğru kaydı. Musluğu kendine doğru çevirip ellerini yıkarken gözleri yüzümde dolaşıyordu.
"Zeytinyağlı fasulye, kabak dolması, fırın köfte, közlenmiş biber ve haydari. Bunlar tamam. Çorba malzemeleri de tamam. Başka bir şey yapacak mıyız?" diye sordu ve musluğu kapatıp tezgâhın üzerindeki peçeteye uzandı.
Bir an için alt dudağımı dişleyip gözlerimi tezgâhın üzerindeki yemeklerde gezdirdim. Zihnimde kurduğum masanın üzerindeki düşünürken belime sarılan ellerle gerçekliğe döndüm. Onun kolları, beni geriye, sıcak ve sert bedenine doğru çekti. Yüzüm, kalbiyle karşı karşıya kaldığında çenemi kaldırıp yüzüne baktım. Rauf ise beni, yüzünü eğdiği o aradan izliyordu. Bakışı, düşünceli ve yoğundu.
"Yoruldun mu?" diye sorduğunda gülümseyerek kafamı iki yana salladım.
"Hayır, yorulmadım. Aksine keyif aldım," dedim.
Mutfak, pişen yemeklerin sıcak, davetkar buharıyla doluydu. Bu yorgunluk, tatmin edici bir yorgunluktu; bir şeyler yaratmanın, bir amaç uğruna emek vermenin verdiği huzurdu.
Rauf, tezgâhın üzerindeki yemeklere baktı. Zeytinyağlılar tencerelerde, köfteler tepside dizilmiş, haydari bir kâsede bekliyordu. Çorba, gelmelerine bir saat kala yapılmaya başlayacaktı. Gözlerinde, o buruk gülümsemeyle birlikte, uzaklara dalmış, başka zamanlara, belki de başka mutfaklara gitmiş bir ifade vardı.
"Uzun zaman sonra, ilk defa bu kadar çok yemek yaptım," burukça gülümsemesi genişledi. "Her ne kadar arkadaşlarımız için olsa da," bakışları bana çevrildi. "Bana ev gibi hissettirdiğin için teşekkür ederim Miraç."
Ellerimi usulca kaldırıp beline sardım. Onun sıcaklığı, üzerindeki ince tişörtten geçip avuçlarıma işliyordu. Dayandığım omuz, sağlam ve güven vericiydi.
"Bende teşekkür ederim, Rauf."
Rauf, bana sadece evi hissettirmemiş, aynı zamanda o evin içinde kendim olmayı, savunmasız, korkmuş, ama aynı zamanda huzurlu olmayı hatırlatmıştı.
"O hâlde ödülümü verecek misin?"
Sorduğu soruyla bir an için ona bakakaldım. Yüzündeki kıvrılmış kaşlar, oğlan çocuğu gibi muzip bir parıltıyla dolan kahverengi gözler, içimdeki o derin, hüzünlü minnet duygusu bir anda buharlaşıp yerini bildik, sinir bozucu bir sıcaklığa bıraktı.
Rauf özünde gerçekten iyi biriydi ama kişiliğinin serseri, edepsiz ve alaycılığı taşıdığını unutmuştum.
"Ee, hadi ama. Bak o kadar yardım ettim. Ödülümü istiyorum ben," dedi ve gözlerini kapattı. Dudaklarını öne doğru büzüp, abartılı bir sabırsızlıkla öylece bekledi. O kocaman, tehlikeli adamın bu çocuksu tavrı karşısında dayanamayıp gülümsememek elde değildi. Gözlerimi devirdim, ama dudaklarım istemeden hafifçe kıvrıldı. Parmak uçlarımda yükselip yanağına küçük bir öpücük kondurdum ve kollarını belimden çekip ondan hızla uzaklaştım.
Kalçamı tezgâha yaslayıp "İşte ödülün," dedim ve tezgâhın kenarlarına tutundum. Rauf, büzdüğü dudaklarını düzeltirken gülmemek için dudaklarını yaladı ve gözlerini açtı. Kafasını omzuna eğdi.
"Şimdi sen buna ödül mü diyorsun?"
Omzumu silktim.
"Evet, beğenemedin mi aslanım?" dedim, kollarımı göğsümde bağlarken. Kendime olan güvenim, sesimin tonuna yansımıştı. Onu isimle çağırmak, onun bana yaptığı gibi, bir yakınlık, bir sahiplenme işaretiydi. Ama aslan kelimesi bu hem soyadına hem de onun vahşi, güçlü ve tehlikeli doğasına bir göndermeydi.
Rauf, dediğim sözcüğe gülmek ve şaşırmak arasında kaldı. Gözleri hafifçe büyüdü, sonra daraldı. Sağ elini kaldırdı ve kıvrılmaya zorlanan dudağının kenarını, sanki kelimenin tadını çıkarıyormuş gibi hafifçe kaşıdı. Hareketi düşünceli ve kasıtlıydı.
"Aslanım mı?" diye tekrarladı, sesi alçak ve biraz da şaşkındı. İçinde, alışık olmadığı bir şeyle karşılaşmış birinin tedbiri vardı.
Kaşlarımı kaldırdım, meydan okumamı sürdürdüm. "Evet, aslanım." Kelimeyi, tane tane, vurgulayarak söyledim. "Sahiplenmek sadece senin tekelinde değil."
Bu, bir sınır çizme, bir oyun alanı belirleme hamlesiydi. O beni karıcığım, deniz kızı diye çağırıyordu. Ben de ona, kendi gücünü ve doğasını yansıtan bir isimle karşılık verecektim.
Rauf, bir an daha hareketsiz durdu. Sonra, önüme geçip yavaşça, tezgâhın üzerine doğru eğildi, ellerini benim iki yanıma, tezgâhın kenarına dayadı. Hareketi yavaş ve tehditkardı, ama doğrudan bir saldırı değildi. Beni hapsetmek, dikkatimi toplamak içindi.
"Aslan, hmm?" diye mırıldandı, gözleri gözlerime kilitlenmişti. Artık şaşkınlık geçmiş, yerini yoğun, tehlikeli bir ilgi almıştı. "Peki, bu aslan, ödülünün yetersiz olduğunu düşünüyorsa ne olacak? Sadece bir yanak öpücüğü, avını yakalamış bir aslana yakışmaz."
"Belki de aslan," diye karşılık verdim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak, "avının ne kadar değerli olduğunu biliyordur. Ve küçük bir ikramla yetinmeyi öğrenmelidir."
Rauf'un dudakları, yavaşça, o bildik, arsız gülümsemeye dönüştü.
"Öğrenmelidir, öyle mi?"
Bir elini kaldırdı ve parmağıyla, az önce öptüğüm yanağındaki noktaya, benim yanağımda dokundu. Dokunuşu, bir öpücükten çok daha yakıcıydı.
"Peki ya aslan, avının kendisini bu kadar cezbedici bir şekilde tahrik etmesine dayanamazsa? O küçük, masum öpücük, onun iştahını kabartmaktan başka bir işe yaramazsa?"
Tezgâhın kenarına daha sıkı tutundum. Onun bakışları ve sözleri etrafımı sarıyor, nefesimi daraltıyordu. Bu bir oyundu. Tehlikeli, sınırları zorlayan bir oyun. Ve ben, kaçmak yerine, devam etmeyi seçtim.
"O zaman," diye fısıldadım, gözlerimi onunkinden ayırmadan, "belki de av, aslandan daha akıllıdır. Ve onu, tam istediği yere, kendi tuzağına çekmeye çalışıyordur."
Rauf'un gözlerindeki parıltı, bir anda şimşek çakması gibi keskinleşti. İçinden geçeni tam olarak anlamıştı. Bu bir teslimiyet ya da korku değildi. Bu, eşit şartlarda bir meydan okumaydı. Dudaklarıma küçük bir bakış attı. Yavaşça doğruldu, ellerini tezgâhtan çekti. Ama bakışları, beni yakıp kavurmaya devam ediyordu.
"Öyleyse dikkatli ol, sevgili avım," dedi, sesi alçak ve vurguluydu. "Çünkü bu aslan, tuzağa düşmeyi sever. Ama tuzağı parçalayıp, avcıyı avlamak konusunda da oldukça beceriklidir."
Sonra, aniden, tüm gerilimi dağıtarak arkasını döndü ve mercimek kabını eline aldı.
"Çorbayı yavaştan yapmaya başlasak iyi olur. Bizimkilerin gelmesine bir saat kaldı."
⛓️
Gelmelerine yalnızca on dakika kalmıştı. Yaklaşık yarım saat önce nerede olduklarını sormak için Lerna'yı aradığımda, havanın güzel olduğunu ve yürüyerek geleceklerini söylemişti. Telefonu kapattığımda mutfaktaki masayı salona hazırlamış, üzerimi değiştirmek için odaya geçmiştim. Yemek kokuları artık tüm daireye sinmiş, sıcak ve davetkar bir atmosfer yaratmıştı.
Üzerimdeki siyah kazağın kollarını düzeltip aynanın yansımasında, hemen yanımda duran Rauf'a baktım. Hafifçe eğilmiş kazağının boynunu katlıyordu. Giymiş olduğu boğazlı lacivert kazak, onun kaslarını saklamıyordu; aksine, sıkı dokumasıyla omuzlarının genişliğini, göğsünün dolgun hatlarını daha da belirgin hale getiriyordu. Kumaş, her hareketinde altındaki gücü hatırlatırcasına geriliyor, gevşiyordu.
Gözleri, aynadan benim yansımama kaydı.
"Düzgün oldu mu?" diye sordu, sesi alışılmadık derecede yumuşak, neredeyse çekingen bir tondaydı. Bana olan güveni ve belki de onayıma duyduğu ihtiyacı, bu basit soruya sığdırmıştı.
Kafamı, yavaşça ve neredeyse hissedilmeyecek kadar hafif bir şekilde iki yana salladım. "Hayır," dedim, sesim aynanın soğuk yüzeyi kadar düz çıktı. "Sol taraf biraz daha aşağıda. Eğil."
Rauf, kaşlarını hafifçe çatarak, ama itiraz etmeden, başını ve omuzlarını hafifçe öne eğdi. Lacivert kumaş, bu hareketle birlikte sırtındaki kasların gerilimini daha da belirgin hale getirdi. Şimdi, aynada değil, doğrudan ona bakıyordum. Boğazı, savunmasız ve yakındı. Nabzının, şah damarında attığını görebiliyordum.
Gözleri, gözlerimden ayrılmazken yakasını düzeltip gülümsedim. Rauf, yerinde doğrulurken bir daha aynaya bakma gereksinimi duymadı ve derin bir nefes bıraktı.
"Evet, Ali'nin yersiz şakalarına hazır olman gerek."
Gözlerimi devirip hafifçe kıkırdadım.
"Rauf, onu senin kadar iyi tanımasam da az çok bunu fark ettim. Dert değil. Ona bakarsan sen de Fırat ile pek anlaşamıyorsun sanırım?" diye karşılık verdim, sesimde hafif bir muziplik vardı. Bu, onu, ekibin dinamiklerini düşünmeye, biraz olsun savunmaya çekmek için bir oyundu.
Rauf, beklediğim gibi tepki verdi. Kaşlarını çatarak, adımlarını solumdan geçirip banyonun kapısına doğru ilerledi. Omuzları, küçük bir gerginlikle dikilmişti.
"Ne alakası var canım? O benimle pek anlaşamıyor."
Konuşurken koridora çıktı, ben de onu takip ettim. Bu küçük tartışma, ikimizi de rahatlatmış, dikkatimizi gelecek buluşmanın stresinden uzaklaştırmıştı. Artık takım arkadaşlarından şikâyet eden iki operatiftik, az önce aynanın önünde nefesleri kesişen karı koca değil.
"Ayrıca Türkçesi yok mu bu adamın? Neden sinirlendiğinde sürekli Trabzon ağzıyla konuşuyor?" diye sorguladığında artık küçük çaplı kahkaha nidaları atıyordum. Mutfak kapısında durup gülüşüm ve gözlerim arasında mekik dokudu.
"Komik olan nedir?"
Kahkahalarımı durdurup arkamdaki duvara yaslandım.
"Sende aynısını yapıyorsun Rauf? Şaşırdığında ya da sinirlendiğinde Gàidhlig diliyle konuşmaya başlıyorsun."
Rauf, benden dökülen cümlelerin farkındalığıyla kaşlarını silik, şaşkın bir şekilde havalandırdı. Sanki bu alışkanlığının farkında bile değilmiş gibiydi. İçgüdülerinin derinliklerinde saklı bir şeydi bu; kimliğinin, köklerinin, kontrolü kaybettiği anlarda yüzeye vuran bir parçası.
"Bu doğru işte," diye mırıldandı, sesi biraz uzaklaşmıştı. "İstemsizce oluyor. Kontrol bende değil."
Kaşlarımı bilinçli ve biraz da zaferle kaldırdım. "İşte, Fırat'ta istemsizce konuşuyor. Senin gibi. Belki de siz ikiniz sandığınızdan daha çok ortak noktanız var."
Rauf, gözlerini devirdiğinde başımı omzuma doğru hafifçe eğdim. O sırada, aklıma başka bir şey geldi. Merak, dikkatsizce ağzımdan çıkıverdi.
"Ayrıca nasıl dilin dönüyor o kelimelere? Gerçekten konuşması zor bir dil."
Ancak bu soruyu sorduğuma, gözlerindeki ifadeyi görür görmez pişman oldum. Gözlerini kısmış ve dudaklarına belli olmayan bir edepsiz kıvrım yerleştirmişti. O an, koridordaki rahat, şakacı atmosfer siliniverdi.
"Dilimin nasıl döndüğünü, bu sabah gösterdiğimi hatırlıyorum." Gözlerimi yakaladı. İçlerinde, az önceki oyunbazlığın yerini, koyu, anlam yüklü bir bakış almıştı. "Bu kadar çabuk unutacağını tahmin etmemiştim. Yoksa," diye ekledi, başını hafifçe yana eğerek, sesi alçak bir meydan okumaya dönüştü, "bir kez daha mı hatırlatmalıyım?"
Sözleri, odada elektrik gibi çaktı. Kastettiği şey, yatak odasındaki o yakın, sessiz, kelimelerin ötesine geçen anlardı. Orada, dillerimiz farklı bir iletişim kurmuş, bedenlerimiz konuşmuştu. Bu, aleni, kasıtlı bir çağrışımdı. Benim masum görünen dil sorusuna, tehlikeli derecede kişisel bir cevaptı. Yanağıma, ani ve yoğun bir sıcaklık yayıldı. Onun bakışları altında, koridorun dar alanında hapsolmuş gibiydim.
Elimi hızla omzuna geçirdim. Avucumun içi, lacivert kazağın sıkı dokusuna ve altındaki sert kaslara çarptı.
"Edepsiz ağızlı seni!" diye çemkirdim, sesim tizleşmiş ve öfkeyle titriyordu. Bu öfke, onun küstahlığına olduğu kadar, onun sözlerinin içimde uyandırdığı o yakıcı, utandırıcı tepkiye de yönelikti. Adımlarımı hızla salona doğru çevirdim, ondan, o dar koridordan, o yoğun atmosferden uzaklaşmak istiyordum.
Arkamdan, derin, gürültülü bir kahkaha patladı. Ses, taş duvarlarda yankılandı. Bu, alaycı bir kahkaha değil, saf, keyifli bir kahkahaydı. Onu kızdırdığım için, kontrolden çıkmış halimi gördüğü için değil, tam da bu tepkiyi verdiğim için gülüyordu.
"İnkâr etme, yalvarırım!" diye seslendi arkamdan, sesi hâlâ kahkahalarla boğuktu. Sonra, beklenmedik bir şekilde, bir şarkı sözüyle tamamladı cümlesini, sesini komik bir şekilde tizleştirerek: "Sende sevdin bir zamanlar..."
Bu kadarı fazlaydı. Gülmemek için dudaklarımı ısırdım, ama omuzlarım titremeye başlamıştı. Salak ya! Tam bir serseriydi. Tehlikeli, öngörülemez, sinir bozucu ve şu an, komikti de. İçimdeki öfke, kontrol edilemez bir gülme krizine dönüşmek üzereyken, kafamı iki yana sallayarak salona girdim. Yüzüm kızarmış, nefesim hızlıydı, ama dudaklarımda, onun kahkahasının bulaştırdığı küçük, yenik bir gülümseme vardı.
Salona girdiğimde, yemeklerin sıcak sıcak beklediğini gördüm. Her şey, normal, sıcak bir akşam yemeği için hazırdı. Ama ben, hâlâ koridordaki o elektrik yüklü çekişmenin ve onun aptal şarkısının etkisindeydim.
Rauf, birkaç saniye sonra salona girdi. Yüzü hâlâ gülümsemekten parlıyordu, gözlerinin kenarları kırışmıştı. Beni gördüğünde, kaşlarını, abartılı bir masumiyet ifadesiyle kaldırdı.
"Ne oldu? Bir şey mi söyledim?" diye sordu, sesinde hâlâ bir gülümseme saklıydı.
Gözlerimi devirdim ve masaya doğru yürüdüm, tabakları son bir kez kontrol etmek için.
"Hiç. Sadece olgunluğunun seviyesine hayran kaldım."
"Ah, ben hep çocuk ruhluyumdur," diye karşılık verdi, yanıma gelip çatal bıçakları düzeltmeye yardım etti(!) Aslında, kasıtlı olarak düzenimi bozuyordu. "Hayat çok ciddiye alınacak bir şey değil, biliyorsun. Özellikle de mutfakta köfte yoğurduktan sonra."
Onun bu rahat, şakacı haline bakarken, koridordaki o tehlikeli, kişisel an sanki bir rüyaymış gibi geldi. Ama yanağımdaki sıcaklık ve hâlâ hızlı atan kalbim, onun gerçek olduğunu hatırlatıyordu. Rauf, bir sarkaç gibiydi. Bir uçta, ölümcül ciddiyet ve derin duygusallık, diğer uçta ise bu tamamen rahat, serseri çocukluk. Ve ben, o sarkacın her salınımında sallanıp duruyordum.
Tam o sırada, kapı zili çaldı. Rauf'un yüzündeki tüm ifadeler silindi, yerini profesyonel bir nötrlük aldı. Bana baktı, başıyla kapıyı işaret etti.
"Evet, başlayalım bakalım," dedi ve beni hızla kolunun altına alıp kapıya doğru yaklaştı. Şaşkınlığımı hızla toparlayıp dudaklarıma kocaman, samimi bir gülümseme yerleştirdim. Rauf kapıyı açarken, karşımızda sıraya dizilmiş ekibimizin yüzlerini gördüm.
"Biz geldik!" Hepsi bir ağızdan, sanki sözleşmişler gibi bağırdılar. Sesleri samimi ve neşeliydi. Demek ki bir gün boyunca Rauf'un üstte olmaması, onlar için özgürlük günü olmuştu. Aklımdaki düşünceleri bir kenara atıp elimi kaldırdım.
"Hoş geldiniz," dedim, sesim sıcak ve ev sahibesi edasıyla, elimle içeriyi gösterdim. "Buyurun, lütfen."
En önde Demir ve Ali vardı. Demir, her zamanki gibi ciddi ve gözlemci duruyordu, ama gözlerinde bu sıradan ortamın verdiği hafif bir şaşkınlık vardı. Ali ise, yüzünde her zamanki muzip gülümsemesi, elinde tuttuğu büyükçe bir Kırmızı Gül ve Okaliptüs demetiyle öne çıktı. Çiçekler, koyu yeşil yaprakların arasında canlı kırmızılar ve morlarla parlıyordu. Demeti, doğrudan Rauf'a uzattı.
"Siparişiniz yüzbaşım, tam istediğiniz gibi." Ali'nin sesinde, resmi bir görevi yerine getiriyormuş gibi bir ton vardı, ama gözleri ışıldıyordu. Bu bir sipariş miydi? Rauf, çiçek mi sipariş etmişti?
Rauf, boşta kalan eliyle çiçek demetini aldı. Hareketi doğaldı, sanki bu beklenen bir şeymiş gibi. Demeti, girişteki konsolun üzerine özenle bıraktı. Sonra, bana küçük, anlamlı bir bakış attı ve dudaklarının köşesi hafifçe kıvrıldı. Bu bakış, "Senin için." der gibiydi. Sonra Ali'ye döndü, "Sağ ol Ali, geç hadi," dedi, sesi rahat ama yetki doluydu. Demir, elindeki siyah poşeti kaldırıp kıkırdadı. İçinde rakı olduğunu tahmin edebilmiştim. İçeriye geçtiğinde arkasındaki Aslı ile Pars, ellerindeki poşetleri kaldırdı.
"Tatlı olmadığını duyduk, gelirken alalım dedik."
Kafamı salladım, içten bir gülümsemeyle. "İyi yapmışsınız, valla benim aklımdan çıkmıştı," dedim.
Bu doğruydu. Yemekler, ana yemekler, çorba hepsi hazırdı. Ama tatlıyı tamamen unutmuştum. Onların bu küçük, düşünceli katkısı, içimi ısıttı. Aslı ve Pars içeriye girdiklerinde Lerna ile Fırat yaklaştı ve kapıdan içeriye girdi. Lerna, yanağımdan küçük makas alıp salona geçerken Fırat, elindeki poşeti Rauf'a doğru uzattı. Rauf, poşeti alıp kenara koyacakken Fırat, onu durdurdu.
"İçinde peynir var, dolaba koyun."
Rauf, kafasını salladığında Fırat, sonra bakışlarını bana çevirdi. Yüzündeki ciddi ifade, yerini hafif bir küçümseme ve yerel bir gurur karışımı bir ifadeye bıraktı. "Dedim ki bunlarda kesin kolot ve aho yoktur. Kolot ve ahosuz ev mi olur diye düşündüm. Ben de getireyim dedim."
İçimden bir kahkaha yükseldi, ama ses çıkarmadan, sadece kıkırdayarak kafamı iki yana salladım. Klasik Trabzonlu, ne beklenirdi ki? Trabzon'un meşhur mıhlama peyniri 'kolot' ve özel, tuzlu, kuru lor peyniri 'aho' olmadan, Fırat'a göre bir sofraya oturulamazdı. Bu, onun için bir lüks değil, bir zorunluluktu.
"Sağ ol Fırat, düşünmen yeter," dedim, sesimde samimi bir minnettarlık vardı. "Kesinlikle yoktu. Şimdi tamamlandı."
Rauf, "Teşekkür ederiz," dediğinde, Fırat'ın ona attığı küçük, kısa bakış, odadaki tüm gergin havayı anında değiştirdi. Bu, bir onay, bir tanıma bakışıydı. Belki de Rauf'un "biz" diye hitap etmesi, onun bu evin, bu hazırlığın bir parçası olduğunu kabul etmesi, Fırat'ın katı dış kabuğunda bir çatlak açmıştı. O an, buz gibi duran iki güçlü karakter arasında, sessiz ve derin bir anlaşmanın mühürlendiği andı.
"Ağız tadıyla yiyin," diye karşılık verdi Fırat, sesi hâlâ o alışıldık düzlükte, ama içine sızan küçük bir sıcaklıkla. Bu, onun tarzı bir iyi dilekti.
Ve işte o zaman oldu. Rauf, belki de Fırat'la ilk karşılaştıklarından beri ilk defa, ona karşı samimi, içten bir gülümseme yolladı. Dudaklarındaki kıvrım, alaycılıktan ya da zorunluluktan değil, gerçek bir saygı ve anlayıştan kaynaklanıyordu.
Fırat, bu beklenmedik samimiyet karşısında şaşırmış göründü. Gözleri hafifçe büyüdü, sonra, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif, kendi dudaklarında da küçük, nadir bir gülümseme belirdi. Başıyla onayladı, sonra sırtını bize dönerek, diğerlerinin yanına, salona doğru ilerledi. Yürüyüşünde, o bildik ağırbaşlılık vardı, ama belki de biraz daha hafiflemişti.
Rauf, omzumdaki elini çekti. Dokunuşunun yokluğu, aniden bir boşluk hissi yarattı, ama aynı zamanda bir rahatlama da getirdi. Artık herkes içeri girmişti ve biz karı koca olarak, ilk defa arkadaşlarımızı ağırlayacaktık. Poşetleri mutfağa taşımak için hareketlendi. "Hadi herkes masaya geçsin. Yemekler hazır, soğumasın," diye seslendi, sesi artık tamamen ev sahibi, ama aynı zamanda bir lider edasıyla. Sonra, bakışlarını salonda duran Demir'e çevirdi. "Elindekini al gel Demir, hep birlikte birer kadeh rakı içelim."
🐙 ⛓️ 🧜♀️
Pulsar, Pianza
Yazar, Ağzından
Hayat, bir piyano gibidir. Beyaz tuşlar mutluluğu, siyahlar mutsuzluğu temsil eder ama hayat yolculuğunda ilerlerken, siyah tuşların da müzik yaptığını unutmayın.
Bir tarafta beyaz tuşlarla bezenmiş, mutlu bir masa duruyordu. Burada, etrafı sıcak yemek kokuları ve yumuşak ışık saran salonda, her birinin hayatındaki o siyah tuşlar, bu gece için susmuş gibiydi. Hepsinin yüzünde bir rahatlama ve gülümseme vardı ama Ali'nin yüzündeki daha büyük, kalıcı bir gülümsemeydi. Demir, içine kapanıklığını bir kenara bırakmıştı. Aslı'nın neşesi ve Pars'ın zincirlerini bu gecelik kestiği derin sessizliği belli oluyordu. Fırat ve Lerna, herkesin Ali'den yapmasını beklediği şakaları kendileri yapıyor ve bu, büyük bir kahkahanın sofranın ortasına dökülmesine neden oluyordu.
Rauf ve Miraç, masanın iki ucunda, birbirlerine bakmadan, aynı kahkahaya katılıyorlardı. Rauf'un sırtı sandalyeye yaslanmış, başı geriye atılmış, gözleri kapalı, içten bir gülüşle titriyordu. O her zaman gergin çenesi şimdi rahat, o keskin gözlerin kenarı kırışmıştı. Sanki tüm hayatı boyunca biriktirdiği tüm acılar, tüm kararlar, o an için buharlaşıp gitmişti. Sadece şu an vardı.
Miraç ise, bir eli ağzında, diğer eli masanın kenarında, kendini tutmaya çalışıyor ama başaramıyordu. Gözleri, Fırat'ın ciddi yüzünden Lerna'nın şen ifadesine kayıyor, sonra tekrar kahkahalara boğuluyordu. O da tıpkı Rauf gibi, acıları yokmuş ve hiç olmamışçasına gülüyordu.
Bu an, bir fotoğraf karesi gibi donup kalsaydı, kimse masadaki bu insanların kim olduğunu, neler yaşadığını tahmin edemezdi. Sadece, yemekleri paylaşan, birbirine gülen, sıradan bir grup arkadaş görürdü. Beyaz tuşların saf, parlak sesleri, o kadar yüksek ve berrak çalıyordu ki, altlarındaki siyahların varlığı tamamen unutulmuştu.
Çünkü siyah tuşlar, en güzel melodileri, beyazların arasında kayboldukları anlarda çalarlardı. Aynı gece ama farklı bir şehirde, farklı oktavda, tamamen siyah tuşlardan oluşan başka bir melodi, acı ve tehditle titreyerek çalınıyordu.
"Konuş!"
Düz ve tok bir ses, kanla kaplanmış fayansların arasında yankılandı. Cızırdayarak yanmakta olan floresanların sesi, sandalyeye bağlı adamın acı inlemeleri arasında belirgindi. Oda, nemli, küf kokan bir bodrum katıydı. Duvarlarda rutubet izleri, yerde ise eski, koyu lekelere dönüşmüş kan birikintileri vardı.
Ayakta, yumrukları sıkıyla sertleşmiş olan Alaz, kıstığı kirpiklerinin arasından adamı izliyordu. Gözleri, o yeşil çayırlar, şimdi buz tutmuş gibi donuk ve parlaktı. Burnundan bıraktığı sert nefes, soğuk havada buğu yapıyordu. Sağ yumruğunu kaldırdı ve bir kez daha, ölçülü ama güçlü bir şekilde, adamın kan sızan, şişmiş burnuna vurdu.
Kemiğin kırılma sesi, odanın sessizliğinde bir şimşek gibi çaktı. Adamın çığlığı, boğazında boğularak, bir iniltiye dönüştü. Alaz, parmak boğumlarına bakındı. Üzerlerinde kurumuş kan, artık yeniden nemli ve koyu kırmızıydı. Bu, onun için bir sanat eseri değil, sadece bir araçtı.
Adam, başını zorlukla kaldırdı. Ağzında biriken kanı, son bir gayretle topladı ve püskürtürcesine Alaz'ın yüzüne tükürdü. Ilık, kanlı sıvı, Alaz'ın yanağına, çenesine sıçradı. Alaz, fiziksel bir tepki vermedi. Sadece, bir saniyeliğine, gözlerini kapattı ve derin, kontrollü bir nefes aldı. Nefesini tuttu. Bu bir tiksinme değildi. Bu, içgüdüsel bir temizlenme, bir sıfırlanma anıydı. Ardından gözlerini açtı. Yüzündeki kan, onu daha da yabancı, daha da tehlikeli gösteriyordu.
Adam, Alaz'ın bu soğukkanlılığı karşısında bir an şaşırdı. Sonra, kırık dudakları arasından, kanla bulanmış bir sesle konuştu.
"Beni öldürsen de konuşmayacağım."
Sesi titrek ama kararlıydı. Bu, sadece bir direniş değil, bir ilkeydi. Bir onur meselesiydi.
Alaz, hiç kıpırdamadan onu izliyordu. Sonra, adama biraz daha yaklaştı. Işık, adamın yüzünü daha iyi aydınlatıyordu. Orta yaşlıdan halliceydi, belki elli beşlerinde. Yüzünde zamanın ve mücadelelerin bıraktığı derin çizgiler vardı. Alaz'ın dudaklarında öfkeden ziyade, sanki bu direnişten memnun kalmanın, bir avcının inatçı avını takdir etmesinin verdiği soğuk, tehlikeli bir keyifle oluşan bir gülümseme belirdi.
Aslında bu, tamamen bir küçümsemeydi. Adamın onurunu, ilkesini, kahramanlığını aşağılayan bir ifadeydi. Sen ne kadar direnirsen diren, benim senin üzerinde mutlak gücüm var, der gibiydi.
"Fehmi Aslan."
İsim, Alaz'ın dudaklarından dökülüp, kan ve ter kokan atmosfere yayıldı. Yavaşça, alçak ve net bir sesle konuştu. Her kelime, odanın soğuk havasında bir bıçak gibi keskinleşiyordu.
"Biraz daha Eamon'un yerini bana söylemezsen," diye başladı, her heceyi vurgulayarak, "ve eğer ben, onu kendi şartlarımla bulursam..."
Burada bir an durdu. Gözleri, Fehmi'nin gözlerine kenetlendi. İçlerindeki o yeşil parıltı, şimdi zehirli bir buz gibiydi. "...sen hariç herkesi öldüreceğim."
Tehdit, odayı dondurdu. Bu, sadece Fehmi'ye yönelik değildi. Alaz, onun en değerli varlıklarını hedef gösteriyor, ama Fehmi'yi bilinçli olarak dışarıda bırakıyordu. Onu, sevdiklerinin yok oluşuna tanık olmaya, bu acı ve suçlulukla yaşamaya mahkûm edecekti. Ölümden daha zalim bir cezaydı bu.
Fehmi'nin yüzündeki direniş ifadesi, ilk kez sarsıldı. Gözleri büyüdü, nefesi hızlandı. Alaz'ın sözlerinin ağırlığını, o korkunç mantığını anlamıştı. Kendi onuru ve ilkeleri uğruna, başkalarının hayatını feda etmek... Bu, onun taşıyabileceği bir yük müydü?
Alaz, Fehmi'nin iç çekişmesini izliyor, o küçümseyen gülümsemesi hafifçe genişliyordu. İşte buydu. Tüm kahramanlık hikayelerinin çöküş noktası. Kişisel onur mu, masum hayatlar mı? Alaz, Fehmi'yi bu ikilemin tam ortasına, en acımasız şekilde yerleştirmişti.
"İlk başta oğlun Rauf'u öldürürüm. Sonra sahte gelinin Miraç'ı ve canı için canından bile vazgeçeceğin babanı hiç düşünmeden, gözlerinin önünde öldürürüm Fehmi Aslan. Yaparım bunu," diye ekledi Alaz, sesi şimdi neredeyse bir fısıltıydı, ama her kelimesi demirdendi. "Eamon'u bulmak benim görevim. Ve ben görevimi, senin ilkelerinden çok daha değerli görüyorum. Tercih senin."
Arkasını dönüp, yavaşça kapıya doğru yürüdü. Fehmi'yi, o korkunç seçimle, yalnız ve parçalanmış halde bıraktı. Bu, fiziksel işkenceden çok daha etkili bir yöntemdi. Ruhu işkence ediyordu.
Kapıyı açmadan önce, omzunun üzerinden son bir kez baktı. "Düşün," dedi. "Ama fazla değil."
Alaz, bodrumdan çıkıp soğuk gece havasına karıştı. Yüzündeki kan kuruyordu, ama içindeki fırtına daha yeni başlıyordu. Artık sadece bir araç değildi. İki dünya arasında sıkışmış, taşıdığı sır onu ezip geçecek gibi olan bir insandı. Bakışları dağıttığı ve savaş alanına çevirdiği Fehmi Aslan'ın evinde gezinirken, salonun köşesinde yer alan piyanoya doğru ilerledi.
Siyah, parlak cilalı piyanonun üzerinde, tuhaf ve ürpertici bir şekilde, sırt üstü biri yatıyordu. Kolları, gergince iki yana doğru çarmıha gerilmiş gibiydi, avuç içleri gökyüzüne ya da tavana dönüktü. Başı, açılmış piyano kapağının sert kenarına yaslıydı, sanki bir müzisyen enstrümanına son bir kez kulak vermiş gibi.
Gözleri açıktı. Cam gibi donuk ve boş, piyanonun arkasında duran kolona dikilmişti. Alnının tam ortasında, küçük, koyu bir giriş deliği vardı. Temiz, profesyonel bir işti. Saçlarına doğru uzanan koyu, yapışkan kan sızıntısı, alnının hizasından, piyanonun tuşlarına doğru akmıştı. Siyah ve beyaz tuşların üzerinde garip, ölümcül bir notanın arpejini oluşturmuş, bazı tuşları, özellikle birkaç sol anahtarı notasını, tamamen kaplıyordu. Oda, sessizliğin ağırlığı ve bozulmuş bir sanatın görüntüsüyle doluydu.
Alaz, yüzündeki kurumuş ve çatlamış kan kabuklarıyla, piyanonun önündeki boş tabureye usulca oturdu. Hareketleri sakin, neredeyse törenseldi. Bakışları, karşısında cansız bir şekilde kendisine bakan adamın boş gözlerinde takılı kaldı. Dudakları tatmin olmuş bir psikopatın gülümsemesiyle kıvrılırken gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Soluk niyetine çektiği odayı sarmış kan kokusu ciğerlerine doldu. Nefesini geriye bıraktığında havada asılı kalan bu nefes, piyanonun üzerindeki ince toz tanelerini bile oynatacak gibiydi.
Sağ eli havaya kalktığında, hemen yanında duran perdeyi çekti ve dış dünyanın evi izlemesini kesti.
Sonra, yavaşça gözlerini açtı. Bakışları bu kez piyanonun tuşlarına, kanla lekelenmiş siyah beyaz tuşlara kaydı. Kanın üzerlerinde oluşturduğu desene, bu ölümcül uyuma baktı. Ellerini usulca havaya kaldırdı. Parmak uçları havada titrer gibi oldu, sanki görünmez bir klavye üzerinde ısınıyor, sahneye hazırlanıyordu. Ardından, onları piyanonun tuşlarına indirdi.
Pianza'dan Pulsar'ı çalacaktı.
İlk notalar, odayı dolduran ağır sessizliği yavaşça yırttı. Notalar, ağır ve kasvetli bir yağmur gibi düşüyordu. Her akor, odadaki ölüm kokusunu daha da yoğunlaştırıyor, tavan arasındaki sessizliği yırtan bir matkap gibi delip geçiyordu.
Müzik ilerledikçe, Alaz kendini tamamen kaptırdı. Gözleri yeniden kapalıydı. Başı, o hipnotik ve distopik ritmiyle hafifçe sallanıyordu. Kan bulaşmış tuşlara her basışında, parmakları hafifçe kayıyor, tuşlar yapışıp ayrılırken ince, cılız bir ses çıkarıyordu. Bu sesler, müziğin kasvetli dokusuna, beklenmedik, ürpertici bir perküsyon katıyordu.
Melodinin o tekrarlayan, umutsuz ve yine de güçlü yapısı, Alaz'ın yüzündeki ifadeyle örtüşüyordu. Artık bir gülümseme yoktu; yalnızca derin, neredeyse vecd halinde bir odaklanma ve tamamlanmışlık vardı. Karşısındaki cansız beden ise bu karanlık senfoninin tek sabit dinleyicisiydi.
Sonra, müziğin yeniden patlayıp yoğunlaştığı yere, o son dalgaya hazırlanıyordu. Sol elinin vuruşları sertleşti, sağ elinin akorları daha karanlık, daha vurgulu hale geldi. Odanın havası, bas titreşimleriyle doldu. Piyanonun gövdesi, kanın kurumuş olduğu tuşlarla birlikte hafifçe titriyor gibiydi.
Acıyla buruşan yüzüyle son notaları çaldı. O uzayan, sönümlenen, uzay boşluğunda kaybolan son sesler. Alaz, son akorun yankısı tamamen ölmeden, parmaklarını tuşlardan çekti. Sessizlik, bu sefer müziğin bıraktığı yankılarla dolu, daha derin bir sessizlik olarak geri döndü.
Bir an hareketsiz kaldı. Sonra yavaşça tabureden kalktı. Piyanonun üzerine, kan lekeli tuşlara ve karşısındaki sessiz dinleyiciye son bir bakış attı. Parmaklarına bulaşmış kanla alnına dokundu ve kesik çizgileri oluşturdu.
Bu, ölüm ve sanatın, soğukkanlılık ve tutkunun garip bir senfonisiydi.
Tıpkı hayat gibi.
Evden çıktığında yüzündeki kan artık tamamen kurumuş, gerilmiş, çatlamış bir maskeye dönüşmüştü. Soğuk havaya adım attı. Her nefes alışında ciğerlerine dolan temiz hava, içinde bir yabancılık, hatta bir ihanet hissi uyandırıyordu. Sanki bedeni, az önce bıraktığı şiddet dünyasına daha uygundu.
Yürüdü. Adımları, ıssız kaldırımlarda yankılanmıyordu; sessiz, bir hayalet gibi kayıyordu. Ama zihni bir kasırgaydı. Fehmi Aslan'ın gözlerindeki o çatışmayı, ilkelerin çözülüşünü, sevdiklerinin hayaletleri karşısında direncin eriyişini tekrar tekrar görüyordu. Bu zafer değildi. Bu, bir makinenin dişlilerinin bir et parçasını öğütmesi gibi soğuk ve mekanikti. "Taçsız Kral'ın emriydi." Bu cümle, zihninde bir kalkan, bir mazeret, bir lanet gibi dönüp duruyordu.
Bir an durdu. Cebinden telefonunu çıkardı. Ekranı, gece karanlığında soluk bir yıldız gibi parladı. Tek bir kişiye, kısa bir mesaj attı: "Aslan temiz. Sessizlik sağlandı."
Gönderdi. Hiçbir cevap beklemedi. Beklenmezdi de. Emir almak ve rapor vermek dışında bir iletişim yoktu. Bu, düzenin kuralıydı.
Bir araba hızla yanından geçti. Farlarının ışığı, bir anlığına onu aydınlattı. Yansımasını, bir vitrinin camında gördü. Tanınmaz haldeydi. Gözlerindeki o donuk yeşil parıltı, artık buz tutmuş bir göl gibiydi. İçinde hiçbir şey yokmuş gibi.
O sırada, cebinde başka bir telefon titredi. Kişisel olan. Titreşim, elinde garip bir sıcaklık yarattı. Çıkardı, baktı. Ekranda bir bildirim vardı. Sosyal medyadan, belki de yıllar önce kurulmuş, unutulmaya yüz tutmuş bir gruptan gelen bir fotoğraf paylaşımı.
Parmağıyla kaydırdı. Ekran aydınlandı. Alaz, sokak lambasının soluk ışığı altında, telefonun parlak ekranına bakakaldı. Titrek bir nefes aldı. Telefonun ekranı karardı. Nefesini bıraktı. Fotoğraf kayboldu. Karanlık geri döndü.
İki dünya, aynı gecede, aynı anda var oluyordu. Biri ışıktı, diğeri ise gölge. Biri kahkahaydı, diğeri sessiz bir çığlık.
🎹
Deniz Kızı, Toprak Özcan
Miraç Gökçe Aslan, Ağzından
Mutluluğun bir kokusu olur muydu?
Olurmuş, bunu bu gece öğrenmiştim.
Rauf'la masanın iki ucundaydık, ama aramızdaki mesafe o gece yok olmuş gibiydi. Sanki görünmez iplerle bağlanmıştık, her kahkaha ipi biraz daha gerdiriyor, bizi birbirimize yaklaştırıyordu. O her zaman gergin olan çenesi şimdi rahattı, o keskin gözlerinin kenarı, gülümsemenin verdiği kırışıklıklarla yumuşamıştı. Sırtı sandalyeye yaslanmış, başı hafifçe geri atılmıştı. Gözleri kapalı, içten bir kahkaha ile titriyordu. O an, her şeyi unutmuştu. O, sadece Rauf'tu. Benim tanımaya başladığım, sert kabuğunun altındaki o sıcak adamdı.
Fırat, elindeki çatalı bir mikrofon gibi tutmuş, Lerna'ya ciddi ciddi, "Peki, sayın seyirciler," diye şakaya başlamıştı, "bu akşamki ana yemek hakkında ne düşünüyorsunuz?" Lerna, gözlerini devirip, "Şefim, biberlerin közlenme süresi biraz fazla olmuş, tatları hafif yanık," diye ciddi bir eleştirmen edası takınınca, masanın ortasına bir kahkaha fırtınası düştü. Öyle bir kahkaha ki, rakı kadehleri şıkırdadı, Ali'nin gözleri doldu, Demir'in utangaç gülümsemesi yüzüne tamamen yayıldı.
Ben, bir elim ağzımda, diğer elim masanın kenarında, kendimi tutmaya çalışıyordum ama başaramıyordum. Gözlerim, Fırat'ın ciddi yüzünden Lerna'nın şen ifadesine kayıyor, sonra Rauf'a takılıyordu. Onun o anki halini görmek... İçimde, uzun süredir unuttuğum bir şey uyanıyordu. Taçsız Kral'ın gölgesi, kendi içimdeki savaşlar, hepsi bu salonda, bu sıcaklıkta, bu gürültülü kahkahanın içinde eriyip gidiyordu. Sanki hiç olmamışlardı. Sanki ben sadece Miraç'tım, o da sadece Rauf'tu.
Ali, masanın başındaki yerinden, elindeki nar tanelerini usulca tabağına bırakarak söze girdi. Sesindeki hikâye anlatıcısı tonuyla, "Hatırlıyor musunuz," dedi, gözleri ışıldayarak, "Rauf abinin ikinci senesinde, Demir'i arşiv odasına nöbet tutmaya gönderdiğini? Demir abi de uyuyakalıp, diğer askeri 'hayalet!' diye bağırtmasını?"
Demir, yüzü aniden kızararak, "Ali, yeminle o olayı her seferinde abartıyorsun!" diye itiraz etti, ama sesindeki gülümsemeyi saklayamıyordu.
"Abartmak mı?" diye atıldı Aslı, parmağıyla Demir'i işaret ederek. "Ben o askeri hatırlıyorum! Ertesi gün komuta merkezine tütsüyle gelmişti, Aydın Binbaşıya 'arşiv odasını şeytani varlıklardan arındırdım' raporu vermişti!"
Bu sefer kahkaha öyle bir patladı ki, Pars bile sessiz gülümsemesini bırakıp, içten bir kıkırdamayla masaya eğildi. Rauf'un gözleri açıldı, gözleri dolmuştu gülmekten. Benimle göz göze geldik. O an, aramızda hiçbir şeyin söze ihtiyaç duymadığı bir anlaşma vardı. İşte bu, dedi gözleri, unutamayacağımız bir an.
Sonra söz, en beklenmedik kişiye, Pars'a geldi. Demir, ona döndü. "Pars," dedi, sesini alçaltarak, gizli bir planı açıklıyormuş gibi, "sen hâlâ o akademideki aşk mektubu hikayesini anlatmadın. Bugün gece, itiraf zamanı."
Bu cümleden anlamıştım ki Demir ile Pars, akademiden arkadaşlardı. Pars'ın yüzü hafifçe pembeleşti. Başını öne eğdi, parmak uçlarıyla rakı bardağını çevirdi. "Öyle bir şey yok," diye mırıldandı. Ama Aslı hemen atıldı. "Yok mu? O mavi zarfları kim saklıyordu çekmecesinde? İtiraf et, şiir yazıyordun!"
"Şiir mi?" diye kıkırdadı Ali. "Pars, sen bizim gizli romantiğimizsin!" göz ucuyla Rauf'a baktı. "Tabii Rauf abiden sonra."
Rauf, rakı bardağını kavrayıp "Zorlama Ali, neyse gelin bakalım," dedi ve ortaya doğru kaldırdı. "En kötü günümüz böyle olsun."
Masada çınlayan bardakların arka planında yükselen âmin sesiyle bardaklar bir kere masaya vuruldu ve dudaklara götürüldü. Bakışlarım Rauf'a takılı kalırken, birbirimize bakarak yeniden rakılarımızdan yudumlar aldık. Bardaklar masaya geri konurken, gözlerimiz hâlâ kenetliydi. O an, rakının yalazı boğazımızdan aşağı inerken paylaştığımız sadece bir içki değil, sessiz bir sözleşmeydi. Burada, şimdi, sadece bu an var. Her şeyi bir kenara bırakıp, bu sıcaklığın içinde eriyorduk.
Ali, ellerini birbirine sürterek Aslı'ya baktı.
"Şimdi sıradaki konu. Aslı'nın geçen hafta düştüğü 'online alışveriş çılgınlığı' ve kapımıza yığılan on kutuyu konuşalım."
Aslı, "Hey! O bir çılgınlık değil, stratejik stokçuluktu seni salak!" diye protesto ederken, kahkahalar yeniden yükseldi. Lerna, Aslı'nın hangi siteden ne aldığını detaylı detaylı sormaya başladı, Fırat da araya girip "Bütçe analizi yapalım mı?" diye şaka yapınca, ortam yine neşeli bir kaosa döndü.
Ben, o sırada, sessizce Rauf'u izliyordum. O da kahkahalara katılıyor, Ali'yle laf atışıyor, ama ara sıra, farkında olmadığını sandığı anlarda, yüzündeki ifade değişiyordu. O anlarda gözlerinin derinliklerinde, masanın sıcak ışıklarının aydınlatamadığı bir yerlerde, bir endişe, bir ağırlık parlıyor ve hemen sönüyordu. Belki de Taçsız Kral'ın gölgesi, bu kadar kolay silinemiyordu. Ama o, o an için, o gölgeyi bizim kahkahalarımızla uzak tutmaya çalışıyordu.
Parmağımla, rakı bardağımın buzlu dış yüzeyinde bir çizgi çizdim. Soğuk, parmak uçlarımda bir ürperti bıraktı. Sonra, bardağımı hafifçe kaldırdım, Rauf'a doğru, görünmez bir selam verir gibi yaptım. O da anında fark etti. Kendi bardağını kaldırdı, başıyla onayladı. Ağzıyla sessizce "Mutluluğuna karıcığım," dedi.
Dışarıdan bakılsa, sadece bir çiftin birbirine içki kaldırmasıydı. Masadaki hiç kimse, o iki hecenin benim iç dünyamda yarattığı depremi fark etmedi. Ali, Aslı'yla online alışveriş faciası üzerine tartışıyor, Demir ve Pars, akademik günlerden başka bir anıyı hatırlamaya çalışıyor, Fırat ile Lerna kendi aralarında fısıldaşıyordu.
Yavaşça, neredeyse bir rüyadaymışım gibi, bardağımı dudaklarıma götürdüm. Rakının keskin buğusu burnuma dolarken, gözlerimi ondan ayırmadım. Yudumum küçük, anlamı büyüktü. "Senin de," dedim içimden. "Senin de kocacığım."
Bardağı masaya koyduğumda, elim hafif titriyordu. Ama yüzümde, içimden taşan bir gülümseme vardı. Bu, masadaki diğer neşeli ifadelerden farklıydı. Daha derin, daha özel, biraz da kederli bir güzellikti. Rauf, benim tepkimi görmüştü. Yüzündeki o anlık endişe bulutu tamamen dağılmış, yerini sade, katıksız bir memnuniyete bırakmıştı. Gözlerinin kenarındaki kırışıklıklar, bu sefer gerçek bir sevinçle belirmişti.
Akşam, bir kum saatinin o ince borusundan geçen kumlar kadar yavaş, ama altta birikerek oluşan dağ kadar yoğun geçmişti. Herkes yalnızca ikişer kadeh içmiş ve kafalarımız mutluluktan dolayı sadece keyifliydi. Kimse sarhoş değildi ama yorgundu.
"Ov, saat gece yarısını geçmiş, yavaştan kalksak mı?" diye söze başladı Lerna. Yemek artıklarının ve boş kadehlerin arasından usulca onay sesleri yükseldiğinde "Her şey için teşekkür ederiz. Umarız ki mutluluğumuz hep bu şekilde devam eder."
Bir teşekkürden öte, bir dilek gibiydi. Hepimizin içinden geçeni yakalamış, onu sese dönüştürmüştü. Herkesin yüzünde, bu dileğe eşlik eden, biraz hüzünlü bir onay belirdi. Çünkü biliyorduk ki böyle geceler, hayatın aceleci nehrinde ender karşılaşılan, sakin ve güneşli koylardı.
Fırat, Lerna'nın elini masanın üzerinden tutarak, "Sağ olun," diye ekledi, sesi her zamanki ciddiyetinden biraz daha yumuşak. "Gerçekten iyi geldi."
Bu, ayrılığın başlangıç sinyaliydi. Yavaş bir dalga hareketiyle sandalyeler halı üzerinde sessizce geri çekilmeye, gömlek kolları aşağıya indirilmeye başlandı. Ben, üzerlerinden aldığımız kabanları sırayla vermek için kapıya ilerleyip portmantonun yanında beklemeye durdum. Fırat, elini Rauf'a uzattığında Rauf, alışkanlıkla hızla karşılık verdi, avuç içleri tok bir sesle birleşti.
"Yeniden teşekkür ederiz," dedi Fırat, her zamanki kısa ve öz üslubuyla.
Rauf, rahat bir gülümsemeyle başını salladı. "Afiyet olsun. Artık bol bol yaparız, merak etmeyin."
Lerna, küçük, zarif bir baş selamı verip Fırat'ın koluna girdi ve bana doğru ilerledi. Onların kabanlarını uzattığımda, Lerna'nın "Harikaydı, Miraç," diyen sıcak bakışlarıyla karşılaştım. Hemen arkalarından Aslı, Pars ve Ali, birbirlerine 'iyi geceler'ler fısıldayarak, küçük selamlaşmalarla yanıma geldiler. Kabanları ellerine tutuştururken Ali, göz kırparak, "Bir sonraki mangal sözünü unutma, abi!" diye Rauf'a seslendi.
Onlar da kapıdan süzülüp koridora çıkınca, salonda sadece Demir ile Rauf, masanın yanında ayakta kalmışlardı. İkisi de aynı anda ellerini kaldırdı ve avuç içleri, odayı dolduran tok, erkekçe bir sesle çarpıştı. Demir, o ciddi ifadesini bir an bırakıp, içten bir gülümsemeyle ileri atıldı ve Rauf'a kısa, ama sıkı bir sarılmayla kenetlendi. Bir saniye kadar öyle kaldılar, sonra Demir geri çekildi.
Rauf, Demir'in omzuna dostane, gürültülü bir tokat atarak, "Salak. Çek git evimden artık," dedi, sesindeki alaycılığın altında belirgin bir sıcaklık vardı.
Demir, son bir kahkaha atıp bana döndü ve yürümeye başladı. Portmantoya yaklaştığında kabanını uzattım.
"Neyse," dedi, ceketini giyerken. "Seni sırf bu akşamki güzel yemekler için affediyorum. Yoksa ağzına bellerdim." Ceketinin yakasını savurarak düzeltti ve ekledi, gözleri hafifçe ışıldayarak: "Yengem sayesine karnımız doydu."
O kelime havada bir an asılı kaldı. Sanki görünmez bir ok, doğrudan yanağıma saplanmıştı. Utanç, aniden ve acımasızca yüzüme hücum etti; yanaklarımı yakıcı bir pembeliğe boğduğunu hissedebiliyordum.
Rauf, bu ani renk değişimimi hemen fark etti. Hızla Demir'e yaklaştı ve ensesine hafif, ama niyetini belli eden bir şaplak attı. "Lan!" diye çıkıştı, sesinde sahte bir öfke ve korumacı bir ton vardı. "Neden karımı utandırıyorsun lan sen!"
Demir, ensesini ovuştururken, sinirle karışık bir alaycılıkla Rauf'a baktı. Yüzünde 'sen ciddi misin?' ifadesi vardı. "Asıl sen karını kendi söylediklerinle utandırıyorsun, Rauf," diye karşılık verdi, kuru ve nokta atışı bir mantıkla.
Ve Demir haklıydı. Çünkü Rauf'un o karım vurgusu, utancımı daha da derinleştirmiş, kalbimin atışını hızlandırmıştı. Tam o sırada, Rauf ile Demir'in kelimelerinin arasına, salonun diğer ucundan Fırat'ın sesi karıştı. Bakışlarım ona çevrildiğinde, parmaklarının arasına geçirdiği, cebinden yeni çıkardığı koyu renk ahşap tesbihi gördüm. Kaşlarını hafifçe kaldırarak, bana doğru bakıyordu.
"Ya sen gel," dedi Fırat, sakin, ama muzip bir tonla. "Senelerce benim askerliğimle, disiplinimle ve Lerna'ya olan aşkımla dalga geç. Dönüp dolaşsın, seni bulsun işte. Nasılmış Miraç Hanım? İşin ehli, değil mi?"
Gözlerimi devirip, onu paylamak istercesine elimi kaldırdım. Fırat, kahkaha atarak Lerna'yı önüne getirirken, benden yiyemediği silleyi Lerna'dan yedi. Lerna, onu kovalamaya başladığında Demir de bu sahneye gülerek, sonunda ceketini tam giyip, bize son bir baş selamı verdi ve kapıdan çıktı. Kapı yeniden, bu sefer nihai bir sessizlikle kapandı.
Kapının önünde artık sadece Rauf ve ben, yorgun ama hâlâ gülümsemelerimizi tam silmemiş halde, birbirimize bakakalmıştık. Utanç hâlâ yüzümde sıcaklığını koruyor, ama yerini yavaş yavaş, dağılan kalabalığın ardından gelen rahatlamaya bırakıyordu. Birlikte masanın önüne geri döndüğümüzde Rauf, iki elini beline dayamış, dağınıklığı gözden geçiriyordu. Adımlarını masanın en baş kısmına götürdü ve kenarlarından kavradı. Kaşlarını kaldırdı, bana baktı.
"Tut bakalım ucundan."
Gülümseyerek masanın diğer ucuna gidip yavaşça kavradım. Masa zaten hafifti, o yüzden koluma bir zorluk vermiyordu. Birlikte, sanki taşıdığımız sıradan bir masa değil de, geçmişin tüm ağırlığını birlikte kaldırıyormuşuz gibi sessizce mutfağa taşıdık.
Masayı yerine bırakır bırakmaz, iş bölümü kendiliğinden oluştu. Sanki yıllardır birlikte yapıyormuşuz gibi bir uyum vardı aramızda. Ben kirli tabakları üst üste dizerken, o artan yemekleri buzdolabına yerleştiriyor, ara sıra, "Bu kadar çok haydariyi kim bitirecek?" ya da "Zeytinyağlılar yarın daha da güzel olur, sakın atma," gibi günlük, ev içi cümleler savuruyorduk birbirimize. Her şey o kadar doğal, o kadar sıradan ve güvenli hissettiriyordu ki...
Son tabak da makineye yerleştirildiğinde, Rauf mutfak tezgahına yaslandı. Yüzünde, gerginlikten tamamen arınmış, rahat bir ifade vardı.
"Ciddi ciddi," dedi. "İyiydi. Her şey iyiydi."
Tezgâhın diğer tarafından ona baktım. Gözlerindeki o ağırlık gitmiş, yerini sıcak bir memnuniyet almıştı.
"Evet," dedim, içtenlikle. "İyiydi."
Aramıza, mutfağın ılık aydınlatması altında, rahat bir sessizlik çöktü. Gece boyunca doldurduğumuz o ses boşluğu, şimdi birlikte soluklandığımız bir alana dönüşmüştü. Dışarıdan geçen tek tük bir arabanın sesi, bu huzuru bozmak yerine, onun değerini daha da belirginleştiriyordu.
Tam ben bu sessizliğin tadını çıkarırken, Rauf birden doğruldu. Gözlerinde ani bir kararlılık parladı. "Peki," dedi, enerjik ve biraz da gizemli bir tonla. Hızla, beklemediğim bir hareketle elimden tuttu ve beni nazikçe salona doğru yürüttü.
"Nereye?" diye şaşkınlıkla mırıldandım, adımlarım ona ayak uydururken.
Cevap vermedi.
Gözlerim merakla kırpışırken Rauf, koltuğa oturmamı sağlayıp eliyle bir dakika işareti yaptı ve kapıya doğru yürüdü. Portmantonun yanındaki Ali'nin getirdiği ama onun sipariş ettiği kırmızı gül ve okaliptüslerle bezeli çiçek buketini alıp bana doğru döndü. Adımları yavaş ve ölçülüydü. Kalbim, göğsümde ağır ve güçlü atıyordu. Önüme geldiğinde durdu, sonra hiç beklemediğim bir hareketle, yavaşça diz çöktü. Halının üzerinde, tam karşımda, gözlerimin tam hizasına geldi.
Nefesim kesilmişti.
"Normalde," diye başladı, sesi alçak, biraz gergin, ama netti. "Bu çiçekleri sana kendim almak, belki daha süslü püslü, büyük bir buket yaptırmak istemiştim." Dudakları hafifçe titredi, dürüst bir gülümsemeyle düzeldi. "Ama ne seni yalnız bırakasım geldi bugün, ne de her şeyi tek başına halletmeni izleyebilirdim. Hepsini birlikte yaptık. Ali getirdi, evet, ama..." Bir an duraksadı, doğru kelimeleri ararcasına. "...ama hissettiklerim benim. Tıpkı bu akşam gibi. Dışarıdan gelen bir şey değil, içerden, bizden olan bir şey."
Çiçekleri bana doğru uzattı. Titreyen parmaklarımla, serin ve pürüzsüz yeşil kâğıdı, güllerin dolgun saplarını kavradım. Kırmızı güllerin ağır, romantik kokusuyla, okaliptüsün keskin, temizleyici aroması birbirine karıştı, burnumu sardı. Çiçekleri aldığım anda, ellerini dizlerime, tam diz kapaklarımın üzerine yavaşça yasladı. Dokunuşu sıcak ve ağırdı, adeta bir yemin gibiydi.
"Miraç," diye fısıldadı, ismim onun dudaklarından dökülürken yepyeni bir anlam kazanıyor gibiydi. Gözlerinde bir parıltı, bir savunmasızlık vardı.
"Ben seninle olan evliliğimi kâğıt üzerinde görmüyorum."
Her hece, kalbimin üzerine düşen bir çekiç darbesi gibiydi. Çiçekleri sıkıca tutuyordum, dikenler kâğıdın arasından avucuma hafifçe batıyor, bu acı, yaşadığım şeyin gerçek olduğunu hatırlatıyordu. Okaliptüsün keskin kokusu zihnimi berraklaştırıyor, güllerin ağır kokusu ise duygularımı boğuyordu.
"Artık sadece bir rol olmasını da istemiyorum."
Aramızdaki mesafe yok olmuştu. Nefesi yüzümde, gözlerinin içindeki o savunmasız parıltıya hapsolmuştum. Bu, hiç görmediğim bir Rauf'tu. Savaşçı duruşu, koruyucu kabuğu, alaycı gülümsemesi yoktu. Sadece, tüm maskeleri çıkarıp atmış, kendini kırılgan bir gerçeklikle ortaya koyan bir adam vardı.
"Benim sana olan sevgim," diye devam etti, sesi biraz daha kısılmış, ama her kelimesi mükemmel bir keskinlikteydi, "içinde böyle güllerin açmasını istediğim bir gerçeklik."
Sevgim.
O kelime ağzından çıkıp aramızda titreşti. Bir itiraf değildi sadece. Bir vaatti. Bir gelecek tasavvuruydu. Kırmızı güller tutkuyu, bağlılığı ve derin saygıyı belirtiyordu. Okaliptüs ise şifayı, korumayı, berraklığı. Buketin kendisi bir metafordu ve o, bunu bilinçli seçmiş, bana anlatıyordu.
Gözlerim doldu. Boğazımda bir yumak vardı. Konuşamıyordum. Sadece başımı, belki bir milim kadar, onaylarcasına salladım. Gözlerimi ondan ayıramıyordum, o da benden ayırmıyordu. O bakışta bir soru vardı: Sen de... aynı şeyi hissediyor musun? Aynı gerçekliği istiyor musun?
Yavaşça, serbest olan elimi kaldırdım. Titreyerek, yanağına doğru uzattım. Havada bir an asılı kaldı, sonra parmak uçlarım onun çenesinin sert, ama şimdi yumuşamış çizgisine değdi. Teni sıcaktı. Nefes alışı, dokunuşumla birlikte keskinleşti.
Bu küçük temas, tüm cevabımdı. Bir söz değildi belki, ama her şeyi anlatıyordu. Korkumu, umudumu, içimde filizlenen ve onun sözleriyle suyunu bulup boy veren o duyguyu gösteriyordu.
Rauf, gözlerini kapadı. Yanağımın avucuma değdiği yere hafifçe yaslandı. Yüzündeki ifade, tüm dünyevi kaygılardan sıyrılmış, saf bir huzur ve teslimiyetti. Dudaklarını avuç içime çevirip öptü. Sonra, gözlerini açtı. İçlerinde artık endişe yoktu. Sadece kararlı, sarsılmaz bir sakinlik vardı.
"Hmm," dedi ve bir elini dizimden çekip cebine soktu. "Bunu yapar mısın bilmiyorum ama..." cebinden çıkarttığı kutuyu gördüm. "Neredeyse hiç aksesuarın yok. Kulağında hiç küpe ya da parmaklarında yüzük görmedim. O kolye harici hiçbir şey takmıyorsun."
Lacivert kutunun kapağını açmadan önce kutuya baktı ve alt dudağını dişleyip bana baktı. Kutunun kapağını açtığında gülümsedi.
"Benimle aynı yüzüğü taşır mısın?"
Gözlerimi, gözlerinden çekip kutuya indirdiğimde, içimde tatlı bir şok dalgası gezindi. Kutunun kadifesi üzerinde, iki tane saf, parlak altın alyans duruyordu. İncecik, zarif, gösterişten uzak. Üzerlerinde ne pırlanta vardı ne de karmaşık bir işçilik. Sadece, mükemmel bir daire şeklinde, pürüzsüz ve sade iki halka. Işık, onların üzerinde yumuşak bir ışıltıyla oynuyor, her birini sıcak, samimi bir parıltıyla süslüyordu.
Rauf, benim şaşkınlığımı izliyordu. "Biliyorum," diye mırıldandı, sesi şimdi biraz daha yumuşak, neredeyse özür diler gibi. "Çok süslü, gösterişli şeyler değiller. Ama..." Bir an duraksadı, doğru kelimeleri ararcasına. "Ama onlara baktığımda seni görüyorum. Sadeliğinde güzel, sağlam, temiz. İşte bu yüzden bunlar."
Parmağıyla, kutudaki yüzüklerden birine, neredeyse saygıyla dokundu.
"O gün... yani, o resmi gün," diye ekledi, kelimeleri seçerek. "Belki başka yüzük takarız, belki takmayız. Ama bu ikisi benim için... bunlar gerçek olan. Kabul edersen."
Soru muydu bu? Sadece bir yüzük takma teklifi değil. Onunla, bu yeni ve korkutucu gerçekliğe, görünmez bir bağla tamamen bağlanma teklifiydi. Artık sadece bir rol değil, bir antlaşmaydı bu. Sessiz, özel, ama her şeyden daha güçlü.
Gözlerim yeniden onunkilerle buluştu. İçlerinde, o kararlı sakinliğin altında, küçük bir kıvılcım halinde bir endişe vardı. Reddedilme korkusu. Bu, onun da kendini nasıl savunmasız bıraktığının bir kanıtıydı. Yavaşça, titreyen elimi uzattım. Kutunun üzerine, ama yüzüklere değil, onun kutuyu tutan elinin üzerine koydum.
"Rauf," dedim, sesim duygudan hafif titrek, ama kesindi. "Bütün hayatım... başkalarının bana uygun gördüğü rolleri, görevlerin gerektirdiği ağır takıları taşımakla geçti. Hepsi gösteriş içindi." Gözlerimi, kutudaki o sade, parlak halkalara çevirdim. "Ama bu... bu hafif. Bu saf. Ve evet... taşımak isterim. Seninle birlikte taşımak isterim."
Onun yüzündeki endişe, eriyip giden bir buz tabakası gibi dağıldı. Yerini, öyle saf, öyle derin bir rahatlama ve sevinç aldı ki, içim titredi.
"Öyleyse," dedi, kutudaki yüzüklerden birini, kadifeden nazikçe çıkardı. "İzin ver."
Sol elimi, avucu yukarı bakacak şekilde ona uzattım. Elini tuttuğum elimdi. O, yüzüğü parmağımın ucuna getirdi. Bir an, gözlerime baktı. O bakışta, sonsuz bir saygı ve sevgi vardı. Sonra, yavaşça, neredeyse saygılı bir hızla, altın halkayı yüzük parmağıma doğru itti. Metal, tenime serin ve hafif bir dokunuşla, mükemmel bir şekilde oturdu.
Tıpkı hep oraya aitmiş gibi.
Kutudaki diğer yüzüğü alarak onun sol elini istedim. Elini bana uzattı, avuç içi yukarıda, güvenle. Ben de aynı hassasiyetle, yüzüğü parmağının ucuna getirdim. Gözlerine baktım, kalbimin her atışında onu gördüğümü hissettirerek, alyansı parmağına geçirdim.
Rauf, yüzük takılı elini kaldırdı, parmaklarını yavaşça kapattı, yumruğunu yaptı, sonra açtı. Yüzüğün orada olduğunu hissediyordu. Ben de aynısını yaptım. Tenime değen soğuk metal, hızla vücut ısıma adapte oluyor, sanki hep oradaymış gibi hissediliyordu. Hafifliği inanılmazdı, ama taşıdığı anlam o kadar ağırdı ki anlatılmaz yaşanır bir duyguydu.
Rauf yüzük takılı elini bana doğru uzattı, avucunu açtı. İçi, benim elimi bekliyordu. Elimi, onun avucunun içine bıraktım. Gözlerimin içine bakarak dudaklarını parmak boğumlarına bastırdı.
"A nighean-shìthe na mara Sirena, eadhon ma bhios dorchadas na uachdaranachd, agus caillidh an cuan a rìoghachd; mar an Kraken, lùbaidh mi fhìn do dhàn a sgrìobh thu dhòmhsa."
Her şey dondu.
O yabancı, büyülü ve ağır kelimeler odanın havasını doldurup, yüzüklerin parıltısına karıştı. Sirena ve Kraken. Bildiğim iki isim, bilmediğim bir dilin içinde birer yıldız gibi parıldadı. Ama onun ses tonundan, dokunuşundan, gözlerindeki derin saygıdan anlıyordum ki bu, bir şiirdi. Sadece bana, sadece o an için söylenen, kadim ve kişisel bir andı. Ve sonra Türkçeye döndü. Her kelime, bir önceki cümlenin sırrını, ağırlığını taşıyarak dudaklarından döküldü.
"Ey denizin kızı Sirena," dedi, alnımdan öperken. "Karanlık hüküm sürse, okyanus krallığını kaybetse;"
Burnumun ucundaki o narin, şakacı ve aynı zamanda sonsuz derecede hassas bir öpücüktü. Tüm tehditleri, tüm kayıp ihtimallerini kabul ediyor, ama onları küçümseyerek geçiştiriyordu.
Sonra gözlerime baktı. O bakışta, tüm okyanusların derinliği, tüm fırtınaların gücü vardı. Başını eğdi, yüzü boynumun eğimine yaklaştı. Sıcak nefesi tenimi yaladı. Burnunu, köprücük kemiğimin hemen üzerine, tam kalp atışımın en güçlü hissedildiği yere gömdü. Orada, derin bir nefes aldı, sanki kokumu, ruhumu içine çekiyordu.
"Ben Kraken olarak, seni bana yazan kadere boyun eğerim."
Ve son sözleri, en sıcak, en karanlık, en sahiplenici yere, şah damarımın üzerine fısıldandı.
Bu bir teslimiyet değildi. Bu, bir seçimdi. Daha güçlü, daha korkutucu, efsanevi bir varlık olarak... onun yazdığı kaderin, onun varlığının önünde eğiliyordu. Onun gücü, onun özgür ruhu karşısında güçsüz kalıyor, bunu bir zafer, bir lütuf gibi kabul ediyordu.
Gözlerim yeniden doldu. Ama bu seferki gözyaşları, mutluluktan, ezici bir sevgiden ve anlaşıldığımı hissetmenin verdiği tarifsiz bir rahatlamadan kaynaklanıyordu. Onun boynumdaki sıcaklığı, yüzüğümün tenimdeki hafif ağırlığı, hepsi birleşip beni bir bütün, güvende ve sevilen hissettiriyordu.
Kollarımı onun omuzlarına doladım. Parmak uçlarımla, saçlarının diplerindeki kısa, yumuşak tellerine dokundum.
"Rauf," diye fısıldadım, sesim gözyaşlarından ıslak ve titrek. Başka bir şey diyemedim. Adı, tüm cevabımdı. Adı, bir teşekkür, bir kabul, bir ant içtiği andın karşılığıydı.
O, boynumdan başını kaldırmadı. Sadece kollarını belime doladı ve beni, sanki tüm dünyanın ağırlığını taşıyabilirmiş gibi sıkıca, ama incitmeden kendine çekti. İki alyans, bir şekilde kenetlenen ellerimizle bir kez daha birbirine değdi, sessiz bir söz verdiler.
Boyun eğerim.
Denizin efendisi Kraken, Sirena'nın şarkısına, onun varlığının kaderine boyun eğiyordu.
🐙
Çünkü kader;
Sirena'nın adını onun kapanına kazımıştı,
Ve Kraken, bütün kudretine rağmen, yazılmış olanı değiştiremeyeceğini biliyordu.
🧜♀️
Elastic Heart, Sia
1 Hafta Sonra
Miraç Gökçe Aslan, Ağzından
"Miraç, daha hızlı!"
Nefes nefese yukarıdan ona baktım. Saçlarım alnıma yapışmış, göğsüm inip kalkıyordu.
"Rauf... yeter... vallahi gücüm kalmadı," diye inledim. "Pozisyon değiştirelim!"
Rauf, kaşını kaldırıp damağını şıklattı. "Pozisyon mu değiştirelim?" diye tekrarladı şüpheli bir bakışla. Sonra ellerini kalçama koydu. Beni bir kez daha yukarı itti.
"RAUF!" diye ciyakladım.
"Ne var ya?" dedi gayet masum bir suratla. "Tutup kaldırıyorum işte!"
Yavaşladığımı görünce gözlerini sinirle kapattı.
"YAVRUM HIZLI YAPSANA ŞUNU!" sesi, salonda yankılandı.
"Kolaysa sen yap!" dedim sonunda. "Yoruldum! Canımı çıkardın!"
Dizlerimi büktüm ve kendime doğru çektim. Rauf, ellerini kalçamdan dizlerimin arkasına kaydırdı.
"Ya sabır ya havle... Düzgün çeksene şu barfiksi! Kollar tam açılacak, çene üstten geçecek! Nasıl yüzbaşı oldun sen? Kim verdi sana bu unvanı, cidden merak ediyorum!"
Tam o sırada, spor salonunun yukarısındaki tribünlerde yankılanan boğuk bir kahkaha sesiyle irkildim. Başımı hızla sesin geldiği yöne çevirmeye çalıştım.
Demir ile Ali, tribünlerin en üst sırasına kurulmuş, ellerindeki ay çekirdeği poşetlerini sallayarak, gülmekten kıvrılmışlardı! Demir, "Yemin ediyorum," diye haykırdı, "bu ikilinin aurası, komedi şovu gibi... Beni kalpten götürecekler!"
Yüzüm aniden alev alev yandı. Sadece yorgunluktan değil, rezil olmanın utancından sinirle ellerimi barfiks demirinden çekip yere atladım. Ayaklarım yere basar basmaz, ellerimi belimin iki yanına koydum ve ona, tüm öfkemi toplayarak baktım. Gözlerimi kıstım.
"Al!" diye histerik bir tonda söylendim. "Yaptığını beğendin mi? Rezil ettin bizi herkese!"
Rauf'un yüzündeki tüm ciddi eğitmen ifadesi bir anda buharlaştı. Yavaşça benden yüzünü çevirdi ve tribünlere doğru, ağır adımlarla yürümeye başladı. Basamakları birer ikişer çıkarken, sesi buz gibi ve tehditkâr bir tonda yankılandı.
"Sizin işiniz yok mu oğlum? Yoksa boş vaktiniz mi çok?"
Demir ile Ali, bir anda gülmelerini kestiler. Çekirdek poşetlerini fırlatıp, panik içinde ayağa fırladılar ve tribünün arka çıkışına doğru, bir yarış atı gibi koşmaya başladılar. Rauf, onlar gözden kaybolana kadar, kollarını göğsünde bağlamış, öylece dikilip izledi. Sonra, yavaşça geri döndü ve önüme, yine o eğitmen pozunu takınmış halde dikildi.
Dayanamadım. Kaşlarımı iyice çatıp, elimi hızla kaldırdım ve omzuna, tüm gücümle ki çok kalmamıştı, bir tokat indirdim.
"Bu arada," diye kükredim, nefes nefese, "sen benim yüzbaşılığımı, liyakatimi soramazsın! Yoruldum diyorum sana! Daha yeni iyileştim, insafsız herif!"
Nefesim yetmediği için cümlelerim boğuk ve kesik kesik çıkıyordu. Rauf, bu söylenişimi duyunca, dudaklarının kenarında gizli bir gülümseme belirdi. Önce kıs kıs, sonra açıkça güldü. O gülüş hem sinir bozucu hem de içinde bir parça gurur barındırıyordu.
"Daha yeni başladık, güzelim," dedi, sesi acımasız bir keyifle doluydu. Ellerini yeniden beline dayadı. "İki kere üst üste ciddi şekilde vurulmanın bir bedeli var. Hamlık sınavı, kim olursan ol, kolay verilmiyor."
Biz ne mi yapıyorduk?
Binbaşı Aydın Kemerci'nin talimatıyla, fiziksel kondisyon ve taktik refleksler açısından yeniden eğitime tabi tutuluyordum. Son iki operasyonda aldığım darbeler ve performans düşüklüğüm gerekçe gösterilerek, bir nevi tazeleme veya daha acımasız tabiriyle hamlık sınavından geçiriliyordum. Ve evet, beni bu yolda kontrol eden kişi, kocam olacak olan karşımdaki öküzdü!
"Tamam, tamam," dedi Rauf, gülümsemesini biraz daha yumuşatarak. Ama gözlerindeki o disiplinli ışıltı hâlâ parlıyordu. "Mızıkçılık yok. Tribündeki çapulcuları da kovaladım, bahanen de kalmadı. Son set, beş tekrar. Temiz çek, bitirelim."
"Beş mi?" diye inledim, ellerimi yeniden barfiks demirine uzatırken. Mübarek, zıplayacak gücüm kalmamıştı ki. "Rauf, iki olsun. Pazarlık yapalım, hadi."
"Askerlikte pazarlık olmaz, Yüzbaşı," diye karşılık verdi, sesindeki o alaycı tat tamamen gitmiş, yerini gerçek bir eğitmen tonu almıştı. "Beş. Temiz. Başlasan iyi olur."
Uflayarak ellerimi hareket ettirdim.
"Bari yardım et de demiri tutayım."
Rauf, bir adım geri gitti.
"Kendin yap."
Hırsla dişlerimi sıktım. Gıcık herif, pislik. İç geçirip tüm gücümle zıplayarak demiri kavradım. Avuç içlerimdeki nasırlar acımaya başlamıştı. Kendimi yukarı çekmeye başlarken, Rauf'un direktiflerini dinliyordum.
"Omuzlarını geri al, göğsünü çıkar. O şekil değil. Dik çek."
Her kelimesi, bir komut gibi kesin ve nettir. Bir hafta önceki 'karıcığım' diyen sesle aynı ses tellerinden çıkıyordu, ama ton öyle farklıydı ki. Bu, Binbaşı Kemerci'nin talimatını yerine getiren, sorumluluk sahibi bir subaydı. Ve ben, onun hem görevdeki astı hem de evdeki karısıydım. Kafam allak bullak oluyordu.
Üçüncü tekrarın sonunda, kollarım titremeye başladı. Dördüncüde, çenemi zar zor demirin üzerinden geçirdim. Beşinciye geldiğimde, tüm vücudum isyan ediyordu. Yukarı çıkışım yavaş, acılı bir sürünmeydi.
"Hadi, Miraç! Son bir tane! Bitir şunu!"
Sesini duymak, sinir bozucu bir şekilde, bana ekstra bir güç verdi. Belki de onun gözünde zayıf görünmekten, o ham damgasını hak etmekten bu kadar nefret ediyordum. Son bir hamleyle kendimi demire doğru çektim, çenem metalin soğuk yüzeyine değdi ve hemen bıraktım.
Ayaklarım yere değer değmez, dizlerimin bağı çözüldü. Tökezleyip öne doğru sendeledim. Rauf, bir anda beni yakaladı, dengemi sağladı.
"İyi, iyi," diye mırıldandı, sesi şimdi çok daha yumuşak, neredeyse takdir doluydu. Bir eli hâlâ kolumda, diğeri sırtıma dayalıydı. "Bitti. İyi yaptın."
"İyi mi yaptım?" diye hırladım, nefes nefese, ona yaslanmaktan başka çarem kalmamıştı. "Sen manyak mısın? Nefes alacak halim kalmadı."
"Lazım olacak," dedi basitçe. Yüzüme baktı. Terimi, ıslak saçlarımı süzdü. Gözlerindeki sertlik erimiş, yerini tatmin olmuş bir ciddiyet almıştı. "Dışarıda kimse sana kolaylık tanımayacak, Miraç. Ben de tanımayacağım. Seni korumamın en iyi yolu, senin kendini koruyabilmeni sağlamak."
Bu sözler, tüm yorgunluğumu bir anda dağıtıverdi. Sinirden değil, başka bir şeyden. Çünkü haklıydı. Taçsız Kral'ın gölgesi gerçekti. Ve ben, iki kez üst üste, o gölgeye yakalanmıştım.
"Biliyorum," diye mırıldandım, başımı öne eğdim. Alnım, onun kuru spor tişörtünün göğüs kısmına dayandı. "Sadece çok zor."
"Biliyorum," diye karşılık verdi o da, sesi artık tamamen o evdeki Rauf'un sesiydi. Sırtımdaki eli, üzerimdeki terli tişörtün tenime daha fazla değmemesi için geriye doğru çekiştirip tuttu. Bu küçük, düşünceli hareket, sert antrenörün altındaki o koruyucu adamı bir kez daha ortaya çıkardı.
"Ama yapacaksın inanıyorum," Ardından gururla gülümsedi. "Çünkü benim tanıdığım Miraç Yüzbaşı, görevinde en iyisi," dedi.
Bir süre sonra, Rauf usulca beni kendinden ayırdı. Yüzümü iki eliyle hafifçe kavradı, başparmaklarıyla yanaklarımdaki teri ve muhtemelen sızıntı yapmış bir iki damla gözyaşını sildi.
"Şimdi," dedi, sesindeki yumuşaklığı tamamen bırakmadan, ama o disiplinli çerçeveye geri dönerek. "Soğuma. Esneme. Omuzlar, bel, bacak arkaları. Eksiksiz. Yoksa yarın kıpırdayamazsın ve ben de sana acımam."
Gözlerimi devirdim, ama bu sefer gülümsüyordum. Yorgun, bitkin, ama içten bir gülümsemeydi.
"Tamam, tamam."
Yavaşça minderlere doğru yöneldim ve sırt üstü uzandım. Yer soğuktu ama kaslarımın yayılan sıcaklığıyla dengeleniyordu. Rauf, yanıma geldi ve dizlerinin üzerine çöktü. Profesyonel, ama bakışlarındaki dikkat koruyucu bir keskinlikle parlıyordu.
Sol bacağımı eliyle kavrayıp, nazik ama kararlı bir baskıyla sağ bacağımın üzerinden sağa doğru uzattı. İç bacağımda hoş bir gerilme hissi yayıldı. "On saniye," dedi, gözleri bileğimin açısını kontrol ediyordu. Zamanı saydı, sonra baskıyı serbest bıraktı. Aynı işlemi diğer bacağıma uyguladı. Hareketlerinde bir mekaniklik yoktu; her dokunuşu, kaslarımın sınırını zorlamak ama zarar vermemek üzere ayarlanmıştı.
"Dizlerini kendine çek," dedi, bu sefer daha yumuşak, yönlendirici bir tonla.
Dizlerimi göğsüme doğru çektim ve kollarımla sarıldım. Küçük bir top gibi oldum. Rauf, bir elini kollarımın üzerine koydu ve hafifçe, ritmik bir baskıyla bastırdı. Omurgam hafifçe çıtırdadı, gerginliğin bir kısmı çözüldü.
"Şimdi," diye devam etti, "dizlerinin üzerine gel."
O pozisyona geçtim. Ellerimi önüme, mindere uzattım. Kalçamı geriye, topuklarıma doğru yavaşça indirdim. Çocuk pozundaydım. Kasıklarım ve belimde derin bir esneme hissettim. Rahatlatıcıydı.
"Güzel," diye onayladı, sesi memnun. "Şimdi, yavaşça öne, kollarına doğru uzat kendini. Köprüye geçeceksin ama acele etme."
Nefes alıp, kalçamı hafifçe kaldırarak ellerime doğru kaydırdım. Gövdem öne doğru uzadı, göğsüm mindere yaklaştı. Karnımı yere doğru bastırmaya başladım. Tam o sırada, belimden ani bir 'küt!' sesi geldi. Ses o kadar beklenmedik ve yüksekti ki, refleksle irkildim ve tüm kontrollü gidişat bozuldu. Kendimi bir anda, çok sert bir şekilde yere bıraktım.
"OFF!"
"Miraç!" Rauf'un sesi hem endişeli hem de azarlayıcı bir tonda yükseldi. Hemen yanıma atıldı. "Öyle atma kendini yavrum yere! Bir yerini sakatlayacaksın, Allah aşkına! Nefesle beraber, yavaş yavaş bırakacaksın! Kasları şok şok gevşetirsen sakatlık olur!"
Yerde, yüzüstü, nefes nefese yatıyordum. Bir yandan belimdeki hafif sızı, bir yandan da onun telaşlı azarıyla baş etmeye çalışıyordum. Yanağım mindere yapışmıştı. "Çok hızlı oldu," diye mırıldandım.
"Senin her şeyin hızlı!" diye çıkıştı, ama sesi yumuşuyordu. Bir elini sırtıma, tam belimin üzerine koydu, hafifçe bastırarak masaj yapmaya başladı. Avuç içinin sıcaklığı ve baskısı, gergin kaslarıma işliyor, acıyı dağıtıyordu. Yüzümü minderde biraz daha gömdüm. "Öf," diye inledim. "Sola biraz, tam orası... Evet."
Rauf, kıkırdayarak, elini belimin sol tarafına, tam kalça kemiğimin üzerindeki gergin noktaya kaydırdı. Parmak uçlarıyla, düğüm olmuş kası bulup, nazik ama etkili dairesel hareketlerle ovmaya başladı. Acı, yerini yavaş yavaş hoş bir gevşemeye bırakıyordu. Birkaç saniye böyle devam etti, sonra kalçalarıma küçük bir şaplak attı. Gözlerim attığı şaplakla aralanırken ayağa kalktığını gördüm. Utanmayı artık bırakmıştım, çünkü Rauf'un kalçalarıma attığı şaplaklar, bizim evli olduğumuz gün sayısından bile çok olmuştu.
Minderden başımı kaldırdığımda, Rauf'un artık ayağa kalktığını, bana elini uzattığını gördüm. Yüzünde, muzip, rahat bir gülümseme vardı.
"Kalk hadi, tembel," dedi, elini sallayarak. "Terin üstünde soğudu iyice. Bir de üşütüp hastalanacaksın, ben de sana dadılık yapmak zorunda kalacağım."
Homurdanarak, onun uzattığı eli tuttum. Beni, hiç zorlanmadan, tek bir çekişte ayağa kaldırdı. Ayakta sendelediğim bir an, koluma girdi, dengemi sağladı. Dudaklarımı büzerek ona baktım.
"Yani hasta olsam bana bakmayacaksın, doğru mu anladım?"
Rauf, önce gözlerime sonra büzdüğüm dudaklarıma bakıp güldü. Ardından gözlerime bakıp boynunda asılı duran havluyu aldı.
"Önceliğim tabii ki de hasta olmaman," dedi, havluyu omuzlarımdan sarkıtırken. "Ama eğer olursan, bebek gibi bakarım sana."
"Öyle mi?" diye mırıldandım, gözlerimi kaçırarak. Havlunun yumuşak dokusuna sarındım.
"Evet, öyle," diye onayladı, düzeltti. Sonra, yeniden o pratik, antrenör moduna geri döndü. "Ama dediğim gibi, öncelik hasta olmaman. Hadi, duşa. Soğuk algınlığı riskini artırmak istemiyorsan, terli kalmayacaksın."
Koluma tekrar girdi ve beni nazikçe duşların olduğu koridora doğru yönlendirdi. Bu sefer direnmedim. Adımlarımız, boş salonun yankılanan sessizliğinde yankılanırken, aklım hâlâ onun söylediklerindeydi.
Belki de bu, bizim ilişkimizin özüydü. Bir yanda, beni güçlendirmek için acımasızca iten, zorlayan Yüzbaşı. Diğer yanda, en küçük bir zayıflık belirtisinde, her türlü bakımı ve şefkati sunmaya hazır olan Rauf. İkisi de aynı adamdı. Ve ikisi de, bu tehlikeli dünyada birlikte ayakta kalabilmemiz için gerekliydi.
Duş kabininin önünde durduğumuzda, omuzlarımdan havluyu çekti.
"Beş dakika," diye tekrarladı, kaşını kaldırarak. "Fazlası yok. Kapının önünde bekliyor olacağım."
İçeri girerken, dönüp ona baktım. Bu zamana kadar yaptığı edepsizlikleri, bu zamana kadar yaptığı tüm o sınır ihlallerini, muzip tacizleri hatırladım. Ve kaşlarımı kaldırarak gülümsedim.
"Kapının önünde mi?" diye sordum, sesimde hafif bir alayla. "Tüh. Bende sana içeride bekle diyecektim."
Rauf'un yüzündeki ciddi ifade bir an çatladı. Gözleri, sözlerimin altındaki anlamı anlayarak kısıldı. Dudaklarında, bana özel, tanıdık o tehlikeli gülümseme belirdi.
"Yüzbaşı," dedi, sesi alçak ve çok daha farklı bir tondaydı. Gözleri, üzerimde geziniyor, terden yapışmış tişörtümün çizgilerini takip ediyordu. "Üs sınırları içerisinde haddinizi biliniz."
Sözleri, buz gibi bir duvar gibi aramıza düştü. Dudaklarım aralandı, ama hiçbir ses çıkmadı. Öylece donup kaldım. Haddimi mi?
Zihnim bir anda geriye, o loş odaya, antik bir şiirin büyüsüne kapılıp dudaklarımın onunkilerle buluştuğu ana gitti. Sonra, az önceki kalçamdaki oynak şaplağa... Bana bu haddimi bildiren adam, bunları yapan adamla aynı kişi olamazdı. Ama öyleydi. Ve işte şimdi, askeri disiplinin katı maskesini takmıştı.
İçimde bir isyan kabardı. Alaycı gülümsemem silinmiş, yerini keskin bir meydan okuma almıştı. Gözlerimi kısarak, ona doğru bir adım attım. Aradaki mesafe tehlikeli bir şekilde azaldı.
"Üs sınırları mı?" diye fısıldadım, sesim soğuk ve netti. Ter kokusu ve kas ağrısıyla dolu koridorda, sözlerim bıçak gibi kesiyordu. "Peki Yüzbaşım, tam olarak hangi üssün kurallarından bahsediyorsunuz? Spor salonunun mu? Yoksa," bir an duraksadım, nefesimi tutarak, "Çalışma odasının mı?"
Rauf'un gözlerinde bir şimşek çaktı. Suratındaki o resmi, disiplinli ifade bir an için sarsıldı. Beni uyarmak, mesafe koymak istemişti. Ama ben, o mesafeyi kabul etmemiş, üstelik kuralların nerede başlayıp nerede bittiğini sorgulamıştım.
"İkisi de," diye karşılık verdi, sesi biraz daha gergin. Ama artık o kesin, tartışılmaz ton yoktu. "Aynı rütbede olabiliriz ama sınavın bitene kadar ben senin üstünüm. Ve üstlerine karşı saygılı olunmasını beklerim."
"Saygı," diye tekrarladım, başımı hafifçe yana eğdim. "Tabii. Saygı gösteriyorum, Yüzbaşım. Emirlerinize harfiyen uyuyorum. Beş dakika duş. Kapının önünde bekleyeceksiniz." Sözlerimi vurgulayarak, onun az önceki tonunu taklit ederek söyledim. Sonra, sesimi yeniden bir fısıltıya indirgedim. "Ama dışarıda, kapının önünde beklerken, siz de bir şeyi çok iyi hatırlayın."
Bir anlık sessizlik oldu. Rauf'un çenesi sıkıldı. Gözlerim, onunkilere kilitlendi, kaçmasına izin vermeden.
"Ne hatırlayayım, Yüzbaşı?" diye sordu, neredeyse zoraki bir sakinlikle.
Gülümsedim. Bu seferki gülümseme, alaycı ya da flörtöz değil, soğuk ve zafer dolu bir gülümsemeydi.
"Sizin de," dedim, her heceyi vurgulayarak, "o üs sınırları dışında, bir karınız olduğunu. Ve o karınızın, haddini çok iyi bildiğini. Ama aynı zamanda, o haddin nerede bittiğini de."
Rauf, öylece durdu. Gözleri, gözlerime kilitlenmişti. İçlerinde kopan fırtına öfke değildi. Daha sıcak, daha karanlık, daha yakıcı bir şeydi. Arzu. Üzerime atlamak, o mesafeyi yok etmek, ağzımdan çıkan o küstah, zafer dolu sözleri kendi dudaklarıyla susturmak istediği o kadar belliydi ki, tenimde bir elektrik çarpılmış gibi karıncalandı.
Nefesi kesilmiş, burnundan hızlı hızlı çıkıyordu. Gözleri, dudaklarıma, sonra tekrar gözlerime kaydı. Tüm bedeni, bir yay gibi gerilmişti. O katı, askeri duruşunun altında, kontrol etmeye çalıştığı ama tamamen gizleyemediği ilkel bir gerilim vardı. Benim meydan okumam, sadece zihnini değil, tüm varlığını harekete geçirmişti.
Bir adım daha attım. Artık aramızda nefes alacak kadar bile mesafe yoktu. Terli tişörtümün göğsü, onun kuru tişörtüne değiyordu. Bundan rahatsızlık duymamış gibiydi.
"Hatırladınız mı, Yüzbaşım?" diye fısıldadım, sesim artık bir tehdit değil, bir davetti. "Haddin bittiği yeri?"
Rauf'un gözleri kapandı. Boğazından derin, zorlu bir ses geldi, bir iniltiyle homurdanma arası. Sanki içinde bir savaş veriyordu. Rütbeli bir asker olmanın disipliniyle, karşısında duran karısına duyduğu arasındaki savaş.
Sonunda, gözlerini açtı. İçleri artık berrak değil, fırtınayla kararmıştı. Elini kaldırdı parmak uçları, yüzümün yanından geçerek, enseme, saçlarımın diplerine doğru kaydı. Dokunuşu sert, sahipleniciydi. Yüzü bana eğik değildi, gözlerini aşağıya indirmiş öyle yüzüme bakıyordu.
"Hatırlıyorum," diye hırladı, sesi boğuk ve gergindi. "Çok iyi hatırlıyorum, Yüzbaşım. Ve eğer beni biraz daha zorlarsan..." Saçlarımdaki elini, saçlarımı bırakmadan sırtıma doğru çektiğinde boynum gerilerek açıldı. "...seni bu terli halinle eve götürüp, haddi evde, yatak odasında veririm."
Sözler, kulak zarımda bir şimşek gibi çaktı. Tüm vücudum bir ürpertiyle titredi. Bu bir cezaydı, bir tehditti, ama aynı zamanda onun dilinde bir itiraftı. Kontrolünü kaybetmek üzere olduğunun itirafı. Ama pes edecek değildim. Boynumun gergin açısıyla, ona baktım. Gözlerimdeki meydan okuma sönmemişti, alevlenmişti.
"Öyle mi?" diye zorlukla nefes alarak sordum alayla, sesim titriyordu ama pes etmiyordu. "Demek sınavım sadece burada değilmiş. Eve de taşacakmış."
Bu cümlemden sonra yüzünü eğip dudaklarıma baktı ve dilini alt dudağında ağırca gezdirdi. İyice boynumu gerdirdiğinde dudaklarının tam karşısında, dudaklarım vardı.
"Beni zorlama Miraç," dedi dudaklarıma doğru. "Aksi taktirde taşıracağım tek şey zevk suların değil, kendi tohumlarımda olur."
Sözleri, kulaklarımda ve daha aşağısında, kanımda yankılandı. Rauf'un gözleri bir an daha da karanlıklaştı. Sanki o kelimeler, bilinçsiz bir şekilde dudaklarından dökülmüştü. Alt dudağını bir anlık zayıflıkla dişledi. Tam o sırada, ona doğru, bir teslimiyet ya da bir cevap niyetiyle hafifçe eğildiğimi hissettim. Belki de sadece yorduğum için sendeliyordum. Ama o, bu hareketi bir davet zannetti. Bir anda, bir hayvanın tetikte refleksiyle, geri çekildi. Yüzünde az önceki o maskelenemeyen arzunun yerini, buz gibi, tehlikeli bir kararlılık almıştı.
Boğazını temizledi, "Ama yapmayacağım," dedi, sesi bir bıçak gibi. "Çünkü seninle işimiz henüz bitmedi. Ve ben," diye vurguladı, "görevimi her şeyin üstünde tutarım. Şimdi. Duşunu hızlıca alıp çık. Kapının önünde bekliyorum. Beş dakika."
Döndü ve hiç arkaya bakmadan, koridorun sonundaki çıkış kapısına doğru sert adımlarla yürüdü. Ben, onun bıraktığı boşlukta, nefes nefese, titreyerek kaldım. Yavaşça duşa girdim. Suyun altında, bu sefer sadece kaslarımı değil, zihnimi de yıkamaya çalıştım. Onun sözleri kulaklarımda çınlıyordu: "Tohumlarım."
Bu, sadece fiziksel bir tehdit değil, geleceğe dair karanlık bir vaatti. Onun içimde bir parça olması... Bu düşünce, tüm bedenimi bir ürpertiyle kapladı.
Ulan! Daha yapmadınız bile ne çocuğu?
İç sesimin sesiyle dilimi ısırıp hızla duşumu almaya devam ettim. Beş dakika sonra, tam zamanında, kapıda hazırdım. Rauf da oradaydı, sırtı duvara dayalı, kolları göğsünde bağlı beni bekliyordu. Gözlerimiz buluştu. Aramızda tek bir kelime konuşulmadı. Koridorda yürümeye başladığımda sırtını duvardan ayırıp kollarını göğsünden çözdü.
Birlikte komuta merkezinin olduğu alana girdiğimizde Demir'i, komuta merkezinin kapısında gördük. Yüzü ilk defa profesyonel kimliğinden çıkmış, küçük bir tereddütle kaplanmıştı. Rauf'a baktığımda ise onun da Demir'in yüzündeki bu ifadeyi gördüğünü ve adımlarını hızlandırdığını fark ettim.
"Demir!"
Rauf'un sesi, koridorun sessizliğinde bir kamçı şaklaması gibiydi. Demir, sanki derin bir uykudan veya bir trans halinden ani bir şokla uyanmış gibi irkildi. Bütün vücudu sarsıldı, gözleri bulutlu bir odaklanmayla bize döndü.
Kapının önünde, üçümüz, garip bir üçgen oluşturduk. Hava, elektrik yüklü ve ağırlaşmıştı. Demir'in eli, kapı tokmağına uzandı. Titriyordu. O titreyen el, pirinç tokmağı kavradı. Ama indirmeden önce, son bir direnişle, gözlerini Rauf'a dikti. Bakışında bir uyarı, bir önsezi, söylenemeyen büyük bir şey vardı.
"İçeride deden var."
Cümle, bir bıçak gibi, aramızdaki gergin havayı yardı. Sonra kapıyı araladı. Rauf'un kaşları, karanlık bir bulut gibi çatıldı. Bedeni bir saniye içinde alarm pozisyonuna geçti ve içeri, adeta fırlayarak daldı. Peşinden girdim.
Aslı, Pars, Ali, Fırat ve Lerna ayakta durmuş karşılarında oturan Eamon'a bakıyorlardı. Eamon, bizi gördüğü an, ellerini yasladığı bastonundan destek alarak ayağa kalktı. Rauf, masa başında durdu. Önce Sualtı Akreplerine ardından yeniden dedesine baktı.
"Senin ne işin var burada?"
Eamon, göz ucuyla bana baktı ve Rauf'a döndü.
"Çok acil Çanakkale'ye gitmemiz gerekiyor."
İçimde aniden, buz gibi bir şey büyüdü. Bir korku tohumu, midemin dibine saplanıp kök salmaya başladı. Gözlerim, neredeyse kendiliğinden, Rauf'u aradı. Orada, sadece bir saniye önce çatık kaşlı, öfkeli komutan gitmişti. Yerinde, bütün keskin hatları eriyip gitmiş, maskesi paramparça olmuş bir adam duruyordu. Yüzünde hiç ifade yoktu. Sadece boşluk vardı. Anlamaya, işlemeye, inanmaya çalışan, ama tüm sistemlerinin çöktüğü bir boşluktu. Gözleri, Eamon'a bakıyordu, ama görünüşe göre hiçbir şeyi görmüyordu.
"Neden?" diye sordu Rauf, duygu barındırmayan bir tonda.
"Çünkü," Binbaşı Kemerci'nin sesi, odanın gergin havasını yırtarak içeri girdi. "Bir hafta önce Fehmi Aslan, Çanakkale'deki evinde tehdit edildi ve şu an hastanede kalıyor."
Hepimiz, kapıya doğru döndük. Orada, dimdik, üniformasının her düğmesi ilikli, yüzünde o her zamanki kararlı ve biraz da tedirgin ifadesiyle duruyordu.
Rauf, kafasını yavaşça Kemerci'ye çevirdi. O "boşluk" hali yerini, tehlikeli bir keskinliğe bırakmıştı. Gözleri, Kemerci'nin yüzünde bir şeyler arıyordu.
"Tehdit?" diye tekrarladı Rauf, sesi hâlâ düz, ama artık bir bıçağın keskin yüzeyi gibiydi.
Aydın Binbaşı, kapıyı kapatıp bize doğru yürüdüğünde, sağ eliyle projeksiyon perdesini gösterdi.
"Gelen görüntüleri açın," diye emir verdi. Hepimizin bakışları perdeye çevrildi. Açılan görüntüyle nefesimi tuttum. Burası bir evin salonuydu ama piyanonun üzerinde alnından vurulmuş bir adamın görüntüsü vardı. Alnında, kendi kanıyla ‘HAİN’ yazıyordu. Ölüm, bu kadar sıradan, bu kadar kasıtlı bir sahneyle karşımızda duruyordu.
Rauf'un nefesini tuttuğunu işittim.
"Amca."
Bu tek kelime, Rauf'un donuk dudaklarından bir yarık gibi çıktı. Sesinde, şimdiye kadar duyduğum hiçbir şeye benzemeyen bir şey vardı; buzun çatlaması gibiydi, kısa, keskin ve ardından gelen bir boşluğa işaret ediyordu. Gözleri, perdedeki görüntüye kilitlenmişti, ama bakışları odaklanmıyordu.
Hafifçe, neredeyse görünmez bir titreme, alt dudağından başlayıp çenesine doğru yayıldı. Dişlerini sıktığını, çenesindeki kasların seğirdiğini görebiliyordum. Kendini paramparça olmaktan zorlukla tutuyordu.
"Bize baban ulaştı evlat," dedi, Aydın Binbaşı. "Neler olduğunu anlatmadı ama hastanede olduğunu söyledi. Bir an önce Çanakkale'ye gidin ve neler olduğunu öğrenin."
Perdedeki görüntü değiştiğinde açılan görüntü nefesimi kesti.
"Çünkü bu işi planlayan Taçsız Kral'mış."
Rauf'un nefesi hırıltılı bir şekilde ciğerlerine doldu. Elleri, masanın kenarını öyle bir kavradı ki, ahşap inledi. Ardından gelen öyle derin, öyle karanlık bir öfke kapladı ki, odanın sıcaklığını düşürmüş gibiydi. Masayı kaldırıp sertçe yere indirdi, ses hepimizi irkiltti. O masanın ağır tahtası yere sertçe çakıldı, üstündeki eşyalar sarsıldı, bir kalem yuvarlanarak düştü. Odaya, toz ve adrenalin kokusu doldu.
Masayı tutan elleri hala kenarlarına yapışmış, tırnakları ağacın boyasına geçmiş gibiydi. Gözleri artık boşlukta değildi; öfkenin karanlık, köpüren bir girdabına dönüşmüştü. Ama bu sıradan bir öfke değildi. Daha derin, daha karanlık bir şeydi. Çaresizliğin, ihanetin ve yakıcı acının iç içe geçtiği zehirli bir karışımdı.
Rauf, yavaşça doğruldu. Masayı bıraktı. Avuç içlerinde, tahtanın pürüzlerinin bıraktığı kırmızı çizgiler vardı. O andan itibaren, o adam tamamen değişmişti. Tüm kişisel acı, tüm şok, derin dondurucu bir odaklanmanın altına gömülmüştü. Artık sadece bir makineydi. Hedefi olan, acımasız bir makine.
"Ali," dedi, sesi artık hiç titremiyordu. "Derhal helikopterin hazırlığını başlat. En geç yarım saat içinde havada olacağız."
Sonra bana döndü. Gözleri, benim üzerimde durdu. İçimde bir ürperti gezindi. Rauf, uzun uzun bana baktı. Sonra, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif, başını salladı. Ve ben, o anda anladım. Bizi birbirimize bağlayan kader, bizi birbirimizden ayırmak için de elinden geleni yapacaktı.
Deniz ve altı.
Her şey alt üst olacaktı.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!