KRAKEN KAPANI

LİMAN 08: BEKLENMEDİK GEÇMİŞ

⏱️ 43 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Yok, Tan Taşçı & Başkanlar Korosu

Quiet Moon, Colossal Trailer Music

Forgotten, Colossal Trailer Music

Beginning to End: Act II, Hendyamps Studios

Turanım, Mehemmed Cavadov

Skyfall (where you go i go x climax) full song

🐙

1 Hafta Sonra

Yazar, Ağzından

Kaderde yazılıysa sevmek, kaçınılmaz olandan başka bir şey değildir.

Kader, iki insanı, en beklenmedik, dolambaçlı ve gizemli yollardan geçirerek bir araya getirir. Bu, tesadüf gibi görünen ancak daha büyük bir resmin parçaları olan olaylar zinciridir. İnsan aklının kavrayamayacağı, daha büyük ve kozmik bir düzene işaret eder. Kader, soyut bir kavram olmaktan çıkıp, iki insanın buluşması ve sevmesiyle somut, görünür ve hissedilir bir gerçekliğe dönüşür.

Ne olursa olsun, eğer kaderinizde o kişiyi sevmek varsa, bu mutlaka gerçekleşir.

Rauf ile Miraç, aynı havayı soluyan, aynı masada yemek yiyen iki yabancı gibiydiler. Geçen haftaki o konuşma, aralarına görünmez, kalın bir duvar örmüştü. Her an, her saniye, o konuşulmayan şeyin ağırlığı odanın havasını yoğunlaştırıyordu.

Göz göze gelmek bir Rus ruleti oyununa dönüşmüştü. Bir anlık temas, hemen ardından gelen bir irkilme, bir kaçışa neden oluyordu. Bakışlar anında başka yerlere, duvardaki bir haritaya, ekrandaki bir veriye, ellerindeki kahve fincanına kaçırılıyordu. Sessizlik, söylenmemiş her şeyi bağıran bir gürültüye dönüşmüştü.

Komuta merkezindeki toplantılarda aynı fikirleri savunuyor, aynı taktikler üzerine kafa yoruyorlardı. Zihinleri mükemmel bir şekilde senkronize çalışıyor, ancak kalpleri aynı frekansta atmıyordu. Sanki geçen hafta, aralarındaki tüm elektriği alıp, yerine ağır, soğuk ve sessiz bir buzul bırakmıştı. Ve bu buzulu eritmek için gerekli olan ilk sözcüğü kimse söylemeye cesaret edemiyordu.

Miraç'ın bugün dikişleri alınacaktı ve onun için kimliğinin gelmesini bekliyordu. Kapıdaki asker, gelen kuryenin elindeki, Miraç'a ait olan zarfı aldı ve ona teslim etmek için bir asker görevlendirdi. O sırada Miraç ile Aslı, ellerindeki çay ile kantinden çıkmış koridorda yürürken Rauf, Demir ile odaya doğru ilerliyorlardı.

Miraç ile Aslı, odanın olduğu koridora girdiklerinde, Rauf ile Demir uçtaki koridordan döndüler. Birbirlerini fark ettikleri sırada, solda kalan koridordaki asker, üzerinde yalnızca Miraç'ın ismi yazılı zarf ile adımlarını hızlandırdı.

"Miraç komutanım, size bir zarf geldi," dedi.

Bu cümle, Miraç'ın durmasına neden oldu. Rauf ile Demir, adımlarını yavaşlatıp zaman kazanmaya çalışırken Miraç, askerin elindeki zarfı sol eliyle aldı. Sağ elindeki çayı Aslı'ya geçici bir süreliğine verip elindeki zarfı açtı. Rauf ile Demir, kapının yanına geldiklerinde Rauf, göz ucuyla, gözlerinde saklayamadığı bir merakla zarfın ne olduğuna bakıyordu.

Miraç, zarfın içindeki ikinci bir zarfı alıp onun üzerine koydu ve köşelerinden yırttı. Aslı, göz ucuyla Rauf'un onları izlediğini gördü ve sırıtmamak için dudaklarını birbirine bastırdı.

"Ooo!" diye bilerek bir tepki verdi. "Miraç komutanım hayırlı olsun. Artık yeni kimliğiniz geldiğine göre, sizde bir Aslan'sınız."

Rauf, göz ucuyla bakmayı bırakıp sağ omzunun üzerinden Miraç'a baktı. Miraç'ın sanki ne hissettiğini öğrenmek için bir an olsun gözünü bile kırpmazken Miraç, gülümseyerek zarfı açtı ve içindeki kimliği çıkarttı. Gözlerinin önünde duran kimlik kartına baktı. Kaşlarının altından Rauf'a baktığında Rauf, yakalanmış gibi irkildi ve önüne dönüp odaya girdi. Miraç, bu haline gülümsemeye devam ederken yeniden kimliğine baktı.

O artık Miraç Gökçe Aslan'dı.

🧜‍♀️⛓️🐙

🎵Yok, Tan Taşçı & Başkanlar Korosu

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Kalbime vuran ne bir zafer çığlığı ne de bir ağıttı; sadece, bir canavarla aynı kadim mücadeleyi verecek delinin ilham alacağı, tuzla kaplı sessizlikti.

Elimde tuttuğum kimliğimin, bana nelerin getireceğini bilmiyordum ama bu küçük kart, sadece bir isim değişikliğinden çok daha fazlasıydı. Rauf'un o çabucak kaçan bakışları hâlâ ensemde sıcak bir iz bırakmıştı. Belki de bu yeni kimlik, aramızdaki o görünmez duvarı yıkacak ilk tuğlaydı. Ya da belki, her şeyi daha da karmaşık hale getirecekti.

Artık kaçış yoktu. Ne ondan ne bu yeni rolden ne de içimde büyüyen o tuhaf, tarifsiz duygudan. Kader, beni işte tam bu ana, bu koridora, bu insanların arasına getirmek için dolambaçlı yollarından geçirmişti. Ve belki de Rauf'la yollarımızın kesişmesi, tesadüf değil, bu daha büyük resmin sadece bir parçasıydı.

Artık Miraç Gökçe Aslan'dım. Ve bu ismin altına yazılacak hikâye, daha yeni başlıyordu.

Soyunma odasından üzerimi saran lacivert, arkasında SAT yazan tişörtümün üzerine, aynı renkte olan bir polar giyerek çıkmıştım. Altımdaki siyah kargo pantolonumu ve postallarımı değiştirmemiştim. Telefonumu, poların fermuarlı gözüne koyup fermuarı çektim ve koridorda yürümeye devam ettim.

Bir haftadan beri Rauf ile sürekli bir kaçış içerisindeydik. Ne oturup adam akıllı konuşabilmiştik ne de uzun süreli bir temasımız olmuştu. Büyükada'dan Gölcük Deniz Üssü'ne döndüğümüz gün, sanki her şey köpürmüş dalgalara karışmıştı. Şimdi ise yeni bir kimlikle yeniden paylaştığımız odaya yürüyordum.

Koridorun soğuk, metalik duvarları adımlarımın yankısını taşıyordu. Her adım, kalbimdeki belirsizlikle yankılanıyordu. Odaya yaklaştıkça, içeride olup olmadığını bilmediğim Rauf'un varlığı -ya da yokluğu- zihnimi kemiriyordu. Kapıya uzandığım an, bir haftadır kaçındığım her şeyle yüzleşmek zorunda kalacak mıydım? Yoksa bu yeni kimlik, aramızdaki buzları kırmak için bir şans mı olacaktı?

Derin bir nefes alıp kulpu indirdim ve içeriye girdim. Rauf, odadaydı ve masasının üzerindeki dosyalara bakıyordu. Karşısındaki tekli koltuklarda Ali ile Demir oturuyordu. Ali'nin sırtı kapıya dönüktü. İçeriye girdiğimde üçünün de bakışları beni bulmuştu. Rauf, bakışlarını üzerimde gezdirirken elindeki kalemi bırakıp arkasına yaslanmıştı.

Bu, bir haftadan beri bana en uzun bakışıydı.

O ana kadar kaçan, sızan, bir anlık temas edip hemen kaybolan bakışların aksine, bu sefer kaçmıyordu. Kapıyı kapatıp onlara doğru ilerledim ve masanın önüne geçtim. Ellerim kargo pantolonumun ceplerine bir gerginlikle girerken üçü de yüzüme bakıyordu. Bakışlarımı Rauf'un kahverengi gözlerine sabitledim.

"Dikişlerimi aldırmak için hastaneye gideceğim. Aracının anahtarlarını verebilir misin?" diye sorguladım. Sonuç olarak peşimde bir katil vardı ve ben güvenli bir şekilde gidip gelmek istiyordum. Ondan korktuğum için değildi bu. Yalnızca ona tuzak olarak yaklaşmak istemiyordum. Onu, kendi ellerimle yakalamak istiyordum.

Odada bir anlık bir sessizlik oldu. Ali ile Demir, bakışlarını Rauf'a çevirmişti. Rauf'un yüz ifadesi değişmedi, ancak gözlerinde bir şey, belki bir onay ya da anlayış parladı. Yavaşça yana doğru eğildi, masanın çekmecesini açtı ve arabanın anahtarını çıkardı. Demir, anahtarı görünce doğruldu ve kaşlarını kaldırdı.

"Komutanım, yalnız mı göndereceksiniz?" diye sorduğunda Rauf, bana baktı ve kafasını iki yana salladı. Gözlerinde taşıdığı büyük bir düşünce seli vardı. Sanki bunu hiç istemiyormuş gibiydi.

"Normalde ben götürecektim ama şu an üstten çıkamıyorum. O yüzden Ali ile gidiyorsun," dedi, sesinde itiraz kabul etmeyen bir ton vardı. Ali'ye döndü ve anahtarı ona doğru attı. Ali, anahtarı havada kapıp ayağa kalktığında Demir, gözlerini devirdi.

"Gerçekten Ali mi?"

Rauf, gözlerini devirdi.

"Seninle işim var. On beş dakika içinde evrak teslimi yapmam gerekli. Sen bana lazımsın," dedi ve yeniden Ali'ye baktı. "Dikkatli gidin."

Onun acil bir işi olduğunu bildiğim için bunu önemsemiyordum. Çünkü görev, bizim özel hayatımızdan her daim önde gelirdi. O bu durumda olsaydı ben de aynısını yapardım. Bir adım gerileyip Ali'ye baktım ve kapıya doğru ilerledim. Ben önde, Ali arkada odadan çıktığımızda Ali, gülerek yanıma yanaştı.

"Komutanım, Allah sizden razı olsun," dedi gülerek. "Valla biraz daha Rauf komutanım ile aynı odada kalsaydım yüzüm kasıntıdan kırışacaktı."

Bu samimi çıkışına gülümsedim. Ali'nin bu rahatlatıcı varlığı, odada hissettiğim gergin havayı dağıtmıştı. "Ne güzel işte, böylece cildine biraz hava değmiş olur," diye karşılık verdim, sesimde hafif bir şakacı ton vardı.

Adımlarımız koridorda yankılanırken hızla binadan çıktık. Ali, elindeki anahtarı dokunduğunda arabanın ışıkları yanıp söndü. Ön koltuğa yerleştiğimde Ali'de şoför koltuğuna geçti. Aracı çalıştırıp direksiyonu döndürdü ve kapıların olduğu kontrol noktasına doğru sürmeye başladı.

İki görevli asker kapının önündeki bariyerleri sürükleyerek çekerken arabada bir telefon melodisi yankılanmaya başladı. Ali, sol eliyle direksiyonu tutmaya devam ederken sağ eliyle telefonu cebinden çıkarttı. Göz ucuyla ekrana bakıp gülümsedi ve aramayı cevaplandırıp kulağına yasladı.

"Benim 1.98 boylu, Allah vergisiyle hayata 1-0 önde başlayan kâinat yakışıklısı, kestane gözlü, siyah saçlı komutanların komutanı, Rauf komutanım, efendim komutanım?"

Kaşlarım sorguyla çatıldığında bir şey mi unuttuk diye düşündüm. Ama Ali'nin telefonu kulağından çekip hoparlöre almasıyla konuşmalara dikkat kesildim.

"Benim boyum 1.98 değil 1.99. Her neyse," Allah'ın ego manyağı. "Ne yaptınız?"

Araba, anca bariyerlerin açılmasıyla birlikte yola çıkarken Ali, gülerek direksiyonu çevirdi.

"Komutanım, daha anca üstten çıktık. Bu ne merak?"

Telefonun ucunda küçük bir sessizlik olduğunda gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp yüzümü sağımdaki cama çevirdim. Bu kadar çabuk aramasını tahmin etmiyordum. Yeniden Ali'ye döndüğümde kaşıyla ekranı gösterdi ve kaşlarını komik bir şekilde kaldırıp indirdi.

"Neyse komutanım, kapatırsanız iyi olur, çünkü Miraç komutanıma şarkı açacağım. Ha bu arada, güzel şarkılarınız var değil mi?"

Gözlerimi büyütüp Ali'ye bakmaya devam ettim.

Rauf'un öfkeyle harlanmış sesini duydum.

"Açamazsın!"

Ali, kaşlarını kaldırdı. "Neden?"

Öyle bir ses tonuyla neden diye sordu ki bir çocuk ile oturduğumu sandım. Rauf, kısa bir anlığına sessiz kaldı ve olabilecek en saçma yalanı attı.

"Teyp bozuk."

Ali, şeytanca gülümsedi ve teybe uzandı. Aracı dolduran Yandırdın Kalbimi şarkısının bası bütün camları titretmeye başladı. Ali, gülerek telefonu ağzına doğru yaklaştırdı.

"Komutanım, teyp bozuk değilmiş," dedi ve göz ucuyla bana baktı. "Miraç komutanım bu şarkı benden ona gelsin dedi."

Yanaklarıma hücum eden sıcaklıkla Ali'ye bakarken Ali, aramayı sonlandırdı ve telefonunu cebine koyup teybi kapattı. Sessizleşen aracın içinde ona bakmaya devam ederken direksiyonu kavradı ve çenesini dikleştirdi.

"On seneden beri yanında çalışıyorum, bir kere "İyi misin Ali?" diye arayıp sormadı," dedi ve gülümseyerek bana omzunun üstünden bir bakış atıp önüne döndü.

"Rauf abim, resmen size âşık olmuş, Miraç komutanım."

Arabanın sessizliği bu son cümlenin ağırlığıyla daha da derinleşti. Yüzümün yandığını hissediyordum ve Ali'ye cevap vermekte zorlanıyordum. İçimde bir şey, onun bu sözlerinin aslında bir şakadan çok daha fazlası olabileceğini fısıldıyordu. Dişlerimi sıkıp gevşettim ve ona baktım.

"Ne alakası var Ali? Belki de arabasını merak etmiştir?"

Ali, gözlerini devirerek güldü ve kafasını iki yana salladı.

"Miraç komutanım, biz Rauf abimin sık sık arabasını kullanırız. Arabasını size gözü kapalı da verebilirdi. Kolunuzu bahane etmedi ki o da iyileştiğinden emin. Sizi yalnız göndermek istemedi."

Ali'nin bu sözleri karşısında savunmam çökmüştü. İçimdeki o sıcaklık yeniden yükselirken, yüzümün iyice kızardığını hissediyordum. Pencereden dışarı bakmak, Ali'nin yüzündeki o "Ben haklıyım, biliyorsun" ifadesinden kaçmama yardım etmiyordu. Rauf'un o koridordaki bakışları, "Normalde ben götürecektim" sözü ve şimdi bu telefon... Hepsi Ali'nin dediklerini doğrular gibiydi. Kalbim, göğüs kafesime hızlı hızlı vuruyordu.

"Her neyse," dedim ve önüme döndüm.

Aracın sessizliğinde Ali'nin derin bir iç çekişini işittim.

"Rauf abi, abisini kaybederken biz de oradaydık. İlk savunmasızlığını, ilk kaybedişini, ilk kez yere düşüşünü gördük. Hepimizin acıları var elbet ama onun acısı çok farklıydı Miraç abla," dedi ve kaşlarını kaldırdı, "abla dememde bir sakınca olmadığını düşünüyorum ve devam ediyorum."

Kafamı salladım.

"Düşünsenize kendi kanınızdan birini, daha ilk kez tanıştığınız, komuta edeceğiniz bir timin önünde kaybediyorsunuz ve o timin önünde; dizlerinizin üzerinde yas tutuyorsunuz. Ekibin size olan itimadı düşer miydi düşmez miydi?"

Kafasını belli belirsiz salladı. Sanki son soruyu kendine soruyordu.

"Bizim düşmedi. Allah var yukarıda, biz daha sıkı tutunduk komutanımıza. Biz onu yas tutacak zannederken o daha güçlü bir şekilde var oldu karşımızda. Attığı her adımdan tutun, ağzından çıkan bir nefesten korkardık. Bir dediğini iki etmezdik. Öyle bir adamdı," dedi ve bana baktı.

"Sonra siz geldiniz ve her şey değişti," yeniden yola döndü. "Sert komutan, aynı sertliğini taşımaya devam ediyordu ama bir farkla. O zamanlar hiçbir şeyden keyif almayan o adam, şu an keyiften dört köşe. Kantine sık sık gitmezdi, sizi görmek için bir haftadan beri kantine geliyor. Rauf komutanım bir kahve bağımlısı ama son zamanlarda siz çay içiyorsunuz diye çay içiyor."

Aracı durdurup el frenini çektiğinde bana baktı.

"Bilmem anlatabildim mi?"

Ali'nin anlattıkları karşısında ne diyeceğimi bilemedim. Kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Ali'nin her sözü, Rauf'la ilgili zihnimdeki resmi yeniden şekillendiriyordu. Haklıydı. Rauf'un yeni kurulmuş timinin önünde acı çekmesi, belki de onun hatıralarında bir yara iziydi.

Aynısını kendim için düşündüğümde gözlerimi acıyla yumdum. Benim timim, benim acılarımdan sonra var olmuş ama her çektiğim acının arkasından da beni yeniden ayağa kaldırmışlardı. Derin bir iç çektim, onların özlemleriyle sızlayan gözlerimi kırpıştırdım ve kafamı iki yana salladım.

"Ali, biz aynı kaderi yaşadık. Onun abisinin olduğu denizaltında benim annemde vardı. Rauf ile beni birbirimizden ayıran tek bir fark var. Onun timi her zaman buradaydı ama ben, arkamda bir timi bırakıp da geldim."

Ali, kaşlarını kaldırıp kafasını ağırca iki yana salladı.

"Yaşanması gerekiyordu ve yaşandı. Belki de bu olanlar sizi bir araya getirdi."

Bu sözler göğsüme saplanmıştı. Aynı gecede aynı denizin derinliklerine kaybettiğimiz sevdiklerimiz, görünmez iplerle bizi bir araya getiriyordu. Ali'nin söylediği gibi, belki de bu bir tesadüf değil, yaşanması gereken bir kaderdi. Annemin ve abisinin ruhları, aynı acıyı paylaşan iki yüreği buluşturmak için ellerinden geleni yapmışlardı adeta. Bu düşünce, yüreğimdeki o eski yaraya bir merhem gibi sürülmüştü.

"Üstelik şu an evlisiniz Miraç abla," dedi ve gözlerini kısarak gülümsedi. "Her ne kadar kâğıt üzerinde bile olsa, hiç kimse sevmediği ya da hoşlanmadığı bir kadını kıskanmaz," gözlerini büyütüp ellerini kaldırdı.

"Ya ben sırf sizi güldürdüm diye bana yapmadığı şey kalmadı! Ee, daha ne olsun Miraç abla?"

Ali'nin dediği gibi, bu sadece kâğıt üzerinde bir evlilik değildi. Rauf'un o kıskançlık nöbetleri, koridordaki endişeli bakışları, benim için yaptığı küçük şeyler... Hepsi Ali'nin dediğini doğruluyordu. İçimdeki o direnç, yerini yumuşak bir kabullenişe bıraktı. Belki de kader, bizi sadece bir görev için değil, birbirimizin yaralarını sarmak için de bir araya getirmişti. Dudaklarımdan, kendime bile itiraf etmekten korktuğum o sözler döküldü;

"Belki de sen haklısındır, Ali." cümlesi dudaklarımdan dökülür dökülmez, içimi garip bir rahatlama hissi kapladı. İtiraf etmek, sandığımdan daha hafifletmişti.

Tam o sırada, aracın kapalı mekânında keskin bir telefon melodisi yankılandı. Ali, cebinden çıkardığı telefona baktı ve yüzünde zafer dolu bir gülümsemeyle ekranı bana çevirdi. Parlayan ekranda sadece iki kelime yazıyordu.

Komutanım

"Gördün mü?" dedi, sesi heyecanla titreyerek. "Daha aramasının üzerinden on dakika bile geçmemiştir." Parmakları ekranda kayarken, aramayı hoparlöre aldı.

"Buyurun benim 1.99'luk dev komutanım!" diye şen bir sesle karşıladı.

Rauf'un derin bariton sesi, arabanın her köşesine yayıldı.

"Seni- neyse..." Sesinde hissedilir bir çaba vardı, sanki kendini tutuyordu. "Her şey yolunda mı? Alındı mı dikişler..." Bir anlık tereddüt, sonra daha yumuşak bir tonda, "...yani vardınız mı?"

Ali'nin yeşil gözlerinde şimşekler çaktı. Yüzüne muzip bir ifade yayıldı, dudakları iki yana doğru gerildi. "Yok canım komutanım, biz çok kötüyüz, varamadık!" diye başladı, dramatik bir tavırla. "Miraç komutanımın dikişleri az önce patladı, ben de direksiyonu yiyorum! Şaka şaka!" Kahkahası arabanın içini doldurdu. "Her şey yolunda, merak etmeyin. Hastaneye vardık, arabadan ineceğiz birazdan."

Telefonun diğer ucundan gelen derin, uzun bir nefes sesiyle Ali'nin gülümsemesi anında söndü. Sanki o nefes, onun tüm neşesini emivermişti. Kaşlarımı çattığımda, telefonun ucundan yapay bir boğaz temizleme sesi geldi.

"Ali..."

Rauf'un o tek heceli, buz gibi ses tonu, aracın içindeki sıcak havayı anında dondurdu. Ali, gözlerini büyütüp bana baktı, yüzünde tam anlamıyla bir "Eyvah!" ifadesi vardı.

"Efendim komutanım?" diye mırıldandı, sesi bir oktav incelmişti.

"Seni nöbet listesinde pazar günü sabah erken vardiyasına yazdım," dedi Rauf, tek nefeste, hiç duraksamadan. "Güle güle kullan."

Bip sesiyle arama kesildi.

Ali, elindeki telefona öylece bakakaldı. Parmakları hafifçe titriyordu. Yüzünde inançsızlık ve ihanete uğramışlık ifadesi vardı. Başını yavaşça bana çevirdi, gözleri çaresizlikle büyümüştü.

"Pazar..." diye inledi, sesi adeta bir feryat kadar acılıydı. "...sabahı..." Ellerini yüzüne kapattı. "Komutanım, siz şahitsiniz! Bu zulüm! İnsaf! Pazar sabahı günah diye bir şey duymadınız mı hiç?"

Arabanın kapısını açarken, dudaklarımın kenarındaki gülümsemeyi gizleyemiyordum. "Hak ettin, Ali," dedim, sesimde hafif bir şakacı tonla. "Belki bir dahaki sefere, komutanınla dalga geçmeden önce iki kere düşünürsün."

Hastane park alanında yürümeye başlarken, Ali'nin arkamdan gelen sızlanmalarını duyabiliyordum. "Ama pazar sabahı... Kahvaltı... Uyku... İnsanlık hali..." Her sözü, içimdeki sıcaklığı biraz daha artırıyordu. Belki de Ali haklıydı. Belki de Rauf'un bana olan hisleri, sadece bir rolden artık çok daha fazlasıydı.

🧜‍♀️⛓️🐙

🎵Quiet Moon, Colossal Trailer Music

Yazar, Ağzından

Bir rivayete göre fırtına yaklaşırken deniz sessizleşirse, Poseidon küsmüştür derler. Bu, sıradan bir sessizlik değildir. Dalgaların vurduğu kayalıklar bile nefesini tutar. Rüzgâr, tellerinde çalacak bir gemi yelkeni bulamamanın utancıyla ortalıktan kaybolur. O an, dünya ekseninden çıkmış gibi hissettirir kendini; devasa, yeşil bir su kütlesi, sanki bir canavarın avına atlayacağı anı bekleyişi gibi, gergin ve ölümcül bir hareketsizliğe bürünür.

Bu sessizlikten sonra gelen her şey ölümdür.

Poseidon konuşmaya başladığında söylediği tek şey, yok oluştur.

Çanakkale, adeta fırtınaya teslim olmuştu. Deniz üssüne adeta dikey bir su duvarı çökmüştü. Yağış o kadar şiddetliydi ki, göz gözü görmez olmuştu. İskelenin ucundaki nöbet kulübesinin ışığı, sadece on metre ötede, bu yağmur perdesinde sönüp gitmiş bir yıldız gibi titriyordu. Rüzgârın uğultusuyla birleşen sağanak, metal halatların gıcırtılarını, demir güvertede yankılanan ayak seslerini, her türlü insani sesi boğuyordu.

Dünya, yalnızca suyun ve rüzgârın çığlığından ibaretti.

Bu kopan fırtınanın tam ortasında, hâki yeşili bir Suv marka zırhlı araç, üssün önünde bekliyordu. Aracın ön koltuğunda oturan kadının ıslak saçından alnına süzülen bir damla, sol gözünün üzerindeki yarayı, sanki yeniden açılmışçasına yakarak aktığında kadın, gözlerini acıyla yumdu. Şoför koltuğunda oturan adam, kadının kapalı gözlerine ifadesizce baktı.

"Dört saate orada olacağız," dedi.

Kadın gözlerini açtı ve sağındaki camın arkasındaki iki yeşil araca baktı. Siyah merceklerinin etrafını saran kılcal damarlar, gözlerinin pınarlarından sızan yaşlarla buğulandı.

"Gidelim," dedi ve iki yaşın, aynı anda gözlerinden akmasına izin verdi. Adam, gerginleşen çenesiyle el frenini indirip direksiyonu çevirdi. Peşinden hareketlenen yeşil arabalarla Çanakkale Boğaz Komutanlığı'ndan ayrıldı.

Gölcük Deniz Üssü'nde hava şartları düne nazaran iyiydi. Elbette ki güneş tam tepede değildi ama karanlık bulutlar şehrin üzerini örtmüyordu. Ama deniz, öyle değildi. Denizin üstü bir çarşaf kadar pürüzsüzdü. Diplerinde harlanan bir ateşin, kıvılcımını taşıyordu. Karada tek bir yaprak bile kıpırdamazken, derinlerde Poseidon'un aldığı yok oluş kararı veriliyordu.

Binbaşı Aydın Kemerci, odasındaki masada, önündeki bilgisayara bakarken, karşısında ayakta duran Rauf ile Demir'in verdiği brifingi dinliyordu. Rauf'un cümleleri kulağından zihnine doğru bir yol çizerken gözleri, dediklerini teyit etmek amacıyla ekrandaki yazılarda geziniyordu. Bir an için ekranın sağ alt köşesine düşen bildirimle sol elini kaldırdı.

"Bir dakika," dedi, yumuşakça. Rauf, konuşmayı kestiğinde Binbaşı Aydın Kemerci, gelen bildirime tıkladı. Kırmızı dipnotlu bir bildirge sayfası açıldığında yerinde hareketlendi ve kaşlarının çatılmasına izin verdi. Metinde gezinen bakışları büyük bir derin nefes vermesine neden olduğunda bakışlarını, odadaki Rauf ile Demir'e çevirdi.

"İki tane şehit geliyor. Hazırlıklarda yardımcı olun," dedi ve yeniden ekrana baktı. Bakışları kırmızı dipnotta usulca soldan sağa gezerken çatık kaşları düzeldi ve yerinde dikleşti.

Gölcük, Yeniköy Merkez doğumlu 12563485471 T.C No'lu, Astsubay Kıdemli Başçavuş Emir Erdin ve Gölcük, Yeniköy Merkez doğumlu 12547823561 T.C No'lu, Astsubay Başçavuş Baran Erdin'in naaşları, Gölcük Belediyesi Şehitlik Mezarlığı'na defnedilecektir.

Gözleri, yazan isimlerde takılı kalırken zihninde bir şimşek çaktı. Sanki, bir çınar ağacının derin kökleri gibi zihnindeki tozlu arşivleri saniyeler içinde çıkarttı. Bir ismin altında olan tüm geçmişi gördü.

Rauf, Binbaşı Aydın Kemerci'nin beyaz kesen yüzüne bakıp bir adım öne attı.

"Komutanım, iyi misiniz?"

Aydın Kemerci, kafasını sallarken yazıları bir kez daha okudu ve gözlerini Rauf'a çevirdi.

"Hazırlıklarla ilgilenin. En iyi şekilde olmasına dikkat edin. Ayrıca Miraç gelince odama uğrasın. Çıkın," dedi ve yeniden bilgisayara döndü. Rauf ile Demir kısa bir an için birbirlerine baktı ve esas duruş ile selam bildirip odadan çıktılar. Aydın Binbaşı, onlar odadan çıktığı an üniformasının yakalarını gevşetip kendini arkasına bıraktı. Gözleri sol köşede duran personel kitaplığında takılı kalırken kafasını iki yana salladı ve sandalyesinden doğrularak ayağa kalktı.

Kitaplığın önünde durdu ve elini büyük puntoyla işaretlenmiş üç noktalı mavi klasöre uzattı. Oldukça ağır olan klasörü sağ avcuyla tutarken kapağını sol eliyle kaldırdı. Dosyanın sağ üst köşesinde gülmeyen bir portreyle karşı karşıya geldiğinde sertçe yutkundu ve bakışlarını en alt kısma indirdi.

Eski Komuta Merkezi: Çanakkale

Tim Kodu: Fırtına

Tim Listesi;

Kıdemli Üsteğmen Lerna Kalemci

Üsteğmen Fırat Çapoğlu

Astsubay Kıdemli Başçavuş Emir Erdin

Astsubay Başçavuş Baran Erdin

İş bu bilginin evrakı; Yüzbaşı Miraç Gökçe'nin, Fırtına Timi komutanlığından ayrılıp, Sualtı Akrepleri Timi'ne geçiş kararı için düzenlenmiştir.

🧜‍♀️⛓️🐙

🎵Forgotten, Colossal Trailer Music

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Sonunda dikişlerimi aldırmış, Ali ile birlikte araca doğru yürüyorduk. Ali, sürekli olarak esprileri ile güldürse de bazı anlar da Rauf ile dedikleriyle beni utandırmayı başarıyordu.

"Peki siz, Rauf abimin bizi sürekli ceza olarak şınav çektirdiğini biliyor muydunuz?"

Aracın kapısını açarken göz devirdim.

"Abartma Ali. Bunu her komutan yapar," dedim ve koltuğa oturdum. Kapıyı kapatıp ona döndüm. "En azından o daha merhametli cezalar vermiş. Ben, eski timimi baş aşağı suda sallandırıyordum."

Ali, gülerek arabayı çalıştırdı.

"Miraç abla, timinden bahsetsene biraz," dedi, gaza basarken, "Neredeyse hiç bahsetmedin."

Aracın camından dışarıya, geçen sokaklara boş boş bakarken, Ali'nin sorusu içimdeki sakin sulara atılmış bir taş gibiydi. Derin bir nefes aldım. O nefes, ciğerlerime çektiğim havadan daha ağırdı; içi anılarla, kayıp kahkahalarla doluydu.

"Timim mi?" diye mırıldandım, sesim adeta geçmişin tozunu üzerinden silkeliyordu. "Onlar... onlar benim ikinci ailem gibiydi, Ali. Kan bağı olmayan, ter kokusu ve güvenle bağlanmış bir aile."

Dudaklarımda buruk bir gülümseme belirdi.

"Lerna... İkinci komutam, ama aslında benim sağ kolum, beynimin diğer yarısıydı. Benden daha zekidir, bunu itiraf ediyorum. Haritaları öyle bir kafasında taşırdı ki, gözü kapalı bir operasyonu yönetebilirdi. Ama onun asıl gücü, insanları okuma becerisiydi. En ufak bir gerginliği, bir yalanı, bir korkuyu anında hissederdi. Bir keresinde Fırat'ın gizlice yediği çikolatasını, sadece bakışlarından anlayıp elinden almıştı. Lerna, bir operasyonun ruhuydu. Sessiz, sakin, ama her şeyi gören..."

"Fırat..." diye devam ettim ve gözlerim ister istemez gülümsedi, "Trabzon'un ta kendisi. Omuzları bir kapı genişliğindeydi, bir kamyonu tek başına iterdi herhalde. Ama yüreği o kadar yumuşaktı ki... Sinirlenince hemen şivesi patlardı. 'Ula Lerna, ne bakaysun öyle! Bırak da işimi yapayım!' derdi, kızarmış yüzüyle. Aslında Lerna'ya aşıktı, bunu herkes biliyordu. Onun yanındayken dev bir ayı yavrusuna dönerdi. Bir gün Lerna için gizliden gizliye, küçük bir Trabzon horozu oymuştu tahtadan. Kimseye göstermedi, bana bile... Sadece Lerna'nın doğum gününde, kızararak, utana sıkıla uzattığını gördüm. Lerna, hiçbir şey olmamış gibi 'Teşekkür ederim, Fırat,' demişti, ama o bileğine taktığı küçük bir iple o horozu taşıdı hep."

Aracın içinde bir anlık sessizlik oldu. Sanki anılar, aramızda dolanıyordu.

"Ve ikizler... Emir ve Baran." İsimleri söylerken sesim hafifçe titredi. "Onları birbirinden ayırmak neredeyse imkansızdı. Ama biliyor musun, Emir daha konuşkandı. Her zaman bir esprisi, bir muzipliği hazırdı. Sana benziyor biraz, neyse. Tüm timin moral kaynağıydı. Baran ise... Baran daha sakin, daha derindi. Emir'in yüksek enerjisini dengeleyen bir huzur gibiydi. Birisi konuşurken, Baran onu dinlerdi. Gerçekten dinlerdi. Emir, Fırat'ın Lerna'ya olan hislerini anında fark edip onunla dalga geçerken, Baran sadece güler, Fırat'ı daha da utandırmamak için konuyu değiştirirdi."

Bir an durdum, en sevdiğim anılardan birine daldım.

"Bir gece nöbetindeydik. Soğuk, yıldızların pırıl pırıl olduğu bir gece... Emir, Fırat'a 'Ula Fırat, Lerna'ya olanları anlatsana bize, belki bir plan yaparız!' diye takılıyordu. Fırat, kızarmış yüzüyle homurdanıyor, 'Uşağum sus gözünü seveyim, ne planı!' diye karşılık veriyordu. Lerna, hiç oralı olmadan dürbünüyle ufku tarıyormuş gibi yapıyor, ama ben köşeden onun dudaklarındaki o küçük, gizli tebessümü görebiliyordum. Baran da yanımda, sessizce gülümsüyordu. Sonra Emir, 'Tamam, tamam, ciddi bir şey soracağım,' dedi. 'İkimizden hangisi daha yakışıklı?' Baran, hiç tereddüt etmeden, 'Emir, senin burnun bir milim daha büyük,' diye cevap verdi. O gece, o soğukta, Fırat'ın kahkahasıyla ısınmıştık adeta."

Gözlerimden, fark etmeden bir damla yaş süzüldü. Hızlıca sildim.

"Lerna ile Fırat... Hiç 'seviyorum' demediler birbirlerine. Ama o tahta horoz, Lerna'nın bileğindeki iple örülmüştü. Fırat'ın çayına, Lerna'nın şekeri nasıl attığını bilirdi. Lerna'nın, Fırat'ın sırtındaki ağrıyı, ondan önce hissedip kas gevşeticiyi hazır ettiği olurdu. Öyle bir şeydi işte... Sözlerle değil, bakışlarla, küçük hareketlerle yaşıyorlardı. Belki de söyleyecekleri o söz için doğru zamanı bekliyorlardı. Her şeyin sonsuza kadar süreceğini sanıyorduk çünkü."

Araba Gölcük Deniz Üssü'n otoparkında durduğunda Ali'ye baktım. Derin, hüzünlü bir iç çekişle konuşmamı bitirdim;

"Konuşarak geldiğimiz on dakikalık bir yola, ben on senemi sığdırdım Ali. Onlar sadece bir tim değildi. Evimdi," dedim ve arabadan indim.

Ali, aracı kilitleyip yürümeye başladığında yanına geçip ilerlemeye başladım. Uzakta, iki beyaz örtü serilmiş geniş masaları fark ettiğimde kapının yanında bekleyen Rauf ile Demir'i gördüm. Rauf, bizi gördüğü an, çatık kaşlarını düzeltti ama yüzündeki ifadesizliği korudu.

Yaklaştıkça, havadaki gerilimin elle tutulabilir bir ağırlığa dönüştüğünü hissettim. O iki beyaz örtü, bir şeyi bekliyor gibiydi; temiz, düzgün ve acımasızca boş. Rauf'un o alışılagelmiş sakin ifadesi, bugün farklı bir anlam taşıyordu. Demir, biz yanlarına vardığımızda hafifçe başını eğerek bir selam verdi, ancak Rauf'un bakışları doğrudan bana kenetlenmişti.

Rauf, arkamda kalan beyaz örtülü masalara bakıp yeniden kaşlarını çattı.

"Şehit hazırlığı yapılıyor. İki saat içinde törene başlanacak. Üniformalarınızı giyinin," dedi ve bakışlarını bana çevirip koluma baktı. "Kolun nasıl?"

Derin bir nefes verdim. Böyle bir atmosferde ne diyeceğimi bilemedim. Ona rağmen kafamı sallamakla yetindim.

"İyi, dikişlerim alındı. Sadece ilaçlarımı kullanmaya devam edecekmişim."

Rauf, başını anladığını gösteren hareketle salladığında, bakışlarım arkasından gelen askere çevrildi. Subay tıraşlı, tertemiz üniformalı olan bu asker, Binbaşı Aydın Kemerci'nin sağ koluydu. Dikleşip ona baktığımda Rauf, elleri arkasında arkasına döndü ve ellerini çözdü.

"Miraç komutanım, Aydın Binbaşı sizi çağırıyor," dedi ve kenara doğru çekildi. Sorarcasına Rauf'a baktığımda gözlerini devirdi.

"Verdiğimiz evraklarda senin de adın geçiyordu. Gelince gelsin demişti, senin adına. Oradan da üzerini değiştirirsin."

Kafamı sallayıp Binbaşı Aydın Kemerci'nin sağ koluyla yürümeye başladım. Odanın önüne geldiğimizde kapıyı tıklatıp içeriye girdim. Aydın Binbaşı, oturduğu tekli koltukta kafasını kaldırıp bana baktı ve karşısındaki koltuğa elini uzattı. Kapı arkamdan usulca kapandı.

Odayı, dosya kokusu ve ağır bir sessizlik kaplamıştı. Masasının üzerinde, köşeleri yıpranmış eski bir personel defteri açıktı. Aydın Binbaşının yüzü, her zamanki gibi disiplinli ama bugün daha derin çizgilerle kaplıydı. Gözlerinde, zor bir görevin ağırlığını taşıyanların o bildik yorgun ifadesi vardı. Daha önce bu ifadeyi, şehit haberlerini ailelere vermeden önce de görmüştüm.

"Otur, Miraç," dedi sesi, alışılagelmişin daha yumuşak bir tonuyla. Koltuğa iliştim. Pencereden, uzakta sessizce bekleyen o iki beyaz masayı görebiliyordum. Bakışlarımı onlardan ayırmak zordu. Kim bilir kimin ocağına ateş düşmüştü?

"Miraç."

Bakışları pencereden çekip Aydın Binbaşıya baktım.

"Sana söylemem gereken bir şey var. Ve bunu duymak senin için çok zor olacak."

Yutkundum. Kalbim, göğüs kafesime çarpa çarpa yerinden çıkacak gibiydi. Sorgularcasına kaşlarımı çattım. Aydın Binbaşı, gözlerimin içine acıyla baktı ve çenesini dikleştirdi.

"Fırtına Timi'nden, Emir ve Baran Erdin şehit düşmüş," Odanın havası aniden çekilmiş gibi oldu. Nefes alamıyordum. "Naaşları, Çanakkale'den buraya getiriliyor."

Her kelimesi, bir çekiç darbesi gibi iniyordu.

"Ekibinden Lerna ile Fırat, onlara eşlik eden araçla birlikte yola çıkmışlar," Odamı dönüyordu yoksa dünya altımdan mı çekiliyordu? "Birazdan burada olurlar."

Zihnim bir kaosa sürüklendi. Bir yanda Emir ve Baran'ın o boş, soğuk gerçeği... Diğer yanda Lerna ve Fırat'ın, onların cansız bedenleriyle aynı yolu katetmekte olduğu dayanılmaz bilgisi. Bu, bir kurtuluş mu yoksa daha büyük bir işkence miydi? Evimin yarısı yok olmuştu, ama diğer yarısı, enkazın ve acının tam ortasına geliyordu.

"Başın sağ olsun kızım."

Midemden yukarıya yükselen acıyı yutkundukça, daha fazlası yukarıya çıkıyordu. Ardı ardına yutkunmalarım ile ellerimi koltuğa bastırıp ayağa kalkmaya çalıştım. Ayaklarım yere sertçe basıyordu ama dizlerim, her an düşebilecekmişçesine titriyordu. Aydın Binbaşının temkinli bir şekilde ayağa kalktığını hissedebiliyordum ama onu göremiyordum.

Gözlerimin odağı küçülmüştü ve yalnızca pencerenin arkasında beyaz masaları görüyordu. Gözlerimi kırpıştırıp odanın kapısına doğru yürümeye çalıştım.

"Miraç?"

Aydın Binbaşıya dönüp bir daha bakmadan odadan çıktım. Adımlarımı nasıl attığımı bile bilmiyordum. Sanki yere değil de buluta basıyordum. Altımdan çekilse kayıp düşecektim.

Binanın önündeki kalabalığı görebiliyordum. Sualtı Akrepleri, dışarıda toplanmıştı ve hepsinin sırtı bana dönüktü. Gölcük'ün serin rüzgârı yanağıma çarptığı an dünya dönmeyi kesti. Yeşil cenaze araçları görüşüme girdi. Önünde duran hâki yeşili Suv araç, tam onların önünde duruyordu. Yan yana duran Lerna ile Fırat, bunun bana gerçek olduğunu bas bas kanıtlıyordu.

Önümde sırtı dönük duran, Ali'nin yanından geçtiğimde Lerna'nın bakışları beni buldu. Bana bir adım attığımda koşarak gelen eski timim, koşamayacak kadar güçsüz ve eksikti şimdi.

Onlara doğru yürümeye başladığımda Lerna, bakışlarını cenaze araçlarına çevirdi. Koşmaya başladığımda sırtımı delip geçen bakışların bilincindeydim. Ne kadar koşarsam koşayım sanki uzaklaşıyor gibiydiler. Cenaze araçlarının arkasına geçip tam ortalarında durduğumda nefesim sıklaştı. Sağdaki al bayrağa sarılmış tabutun üstüne baktım.

1996 – 2025 / ASB. KD. BÇVŞ EMİR ERDİN

Soldaki al bayrağa sarılmış tabuta baktım.

1996 – 2025 / ASB. BÇVŞ BARAN ERDİN

Küçük adımlarla bana doğru gelen Lerna'ya baktım. Islanmış yanaklarıyla bana bakıyordu. Peki ben? Ben niye ağlayamıyordum? Neden dizlerimin üzerine çökemiyordum? Neden yıkılamıyordum? Neden omurgamda keskin bir kılıç vardı? Ve neden eğilirsem onun beni ortadan ikiye yaracağını hissediyordum?

Lerna'nın gözlerinde, benim kuşandığım aynı çelikten, acıyla dövülmüş bir zırh vardı. Bana ulaştı, elini uzattı, ama dokunmadan, havada bir santim ötemde durdu. Dokunsa her şeyin dağılacağını biliyordu.

"Miraç, onay ver artık, dur saygı duruşunda. Sen dur. Ben yıkılmak istiyorum," diye fısıldadı Lerna, sesi rüzgârda kopacak bir iplik gibi ince ve kırılgan.

O tek kelime, beni yerimden oynattı. Başımı, yeniden o iki tabuta çevirdim. Emir ve Baran. İsimleri zihnimde yankılandı. Biri daha konuşkan, diğeri daha sakin. Arabada Ali'ye anlattığım o sıradan cümle, şimdi içimi oyuyordu. Bu son gerçekliğin yanında, anlattığım tüm o sıcak anılar, acıtan birer hayaletten farksızdı.

İki adım geri gidip dişlerimi birbirine kenetledim. Beni izleyen Sualtı Akrepleri Timinin bilincindeydim. Titrek bir nefes verdim. Sol ayağımı sertçe sağ ayağımın yanına vurdum ve elimi alnımın yanına yasladım.

"DİKKAT!"

Lerna, haykırarak dizlerinin üzerine çöktüğünde, arkasında onu tutan Fırat'ta onunla birlikte çökmüştü.

Komutum, Gölcük'ün üzerinde bir silah sesi gibi patladı ve anında, arka saflardan başlayarak önüme kadar uzanan bir dalga gibi, tüm Sualtı Akrepleri esas duruşa geçti. Onlarca çelik postal, aynı anda betona çakıldı. Ama bu ses, Lerna'nın boğuk çığlığını ve Fırat'ın ona sarılırken omuzlarından inen o sessiz sarsıntıları bastıramadı.

Ben dimdiktim. Gözlerim, o iki al bayrağa dikiliydi. Asker, komutana; dost, dostlarına; ev, yıkıntılarına son saygısını gösteriyordu. Ama bu son görevin ağırlığı, ciğerlerimi sıkıştırıyor, gözlerimi yakıyordu. İçimde kopan fırtınayı, sadece bir komutanın katı disiplini dizginliyordu. Bir an, sadece bir an, gözlerimi kapadım.

Ve o karanlığın içinde, Emir'in, "Abla, hangimiz daha yakışıklı?" diyen şen kahkahasını duydum.

🧜‍♀️⛓️🐙

🎵Beginning to End: Act II, Hendyamps Studios

Rauf Aslan, Ağzından

"Bir gün çok sevdiğin bir insanı şehit verdiğinde asla sorgulama. Çünkü o koruduğumuz toprak, bizden hep sevdiklerimizi alacak." Asker olmayı düşündüğüm ilk gün abim, gözlerimin içine bakarak, bana bu iki cümleyi söylemişti. İçimden benim de o gün tek bir cümle geçmişti: Canımızı dişe takarak koruduğumuz bir avuç toprak, neden sevdiklerimizi alsın ki?

Kader bana sorguladığım her şeyin, neden sorgulamamam gerektiğini, abimi gömmem için elime tutuşturulan bir kürekle öğretti. Belki de abimin kastettiği, sorgulamamak değil, cevabın hiçbir zaman basit olmayacağını kabul etmekti. O toprak sadece toprak değil çünkü. Orada yaşayan her bir can, orada yazılmış her bir tarih, orada söylenmiş her bir kahkahadan oluşan bir varlıktı.

En değerli hazinelerimizi, feda etmeyi gerektirirdi.

O iki yeşil aracın ve o hâki renkli Suv'un üsse giriş anını görmüştüm. İçinden çıkan siyah saçlı kadını ve kumral saçlı adamı izlemiştim. Her an yıkılmaya hazır duran bir kadının nasıl dik durmaya çalıştığını, cüsseli adamın ise nasıl küçüldüğünü görmüştüm. Arkalarında sadece iki şehidi değil, kendi parçalanmış yüreklerini de getirdikleri hissetmiştim.

Biliyordum.

Kadının bakışları bize doğru döndüğünde çatık kaşlarımla sola doğru bakmıştım. Miraç, rengi atmış bir şekilde onlara doğru yürümeye başladığında sertçe yutkunmuştum. Yüzündeki o donuk ifadeyi, gözlerindeki boşluğu görebiliyordum.

Biliyordum, çünkü aynısını, abimin naaşını getirdiklerinde yaşamıştım.

Çektiğim acıyı, ikinci bir kez yaşayan Miraç'ta izleyince, içimdeki o çocukça soru yeniden alevleniyordu: "Neden?"

Belki de abimin sözlerindeki gerçek gizli anlam şuydu: Sorgulama. Çünkü verdiğin her şey, sen farkında olmasan da koruduğun o evin ta kendisidir. Ve kaybettiklerimiz, korumaya ant içtiğimiz şeyi daha da kutsal, daha da değerli kılar.

Şimdi, elim alnımın hemen yanında sabit bir şekilde kalmışken, sağ çaprazımda kalan kadını izliyordum. Koluna girdiği, isminin Lerna olduğunu öğrendiğim kadını sıkıca tutmasına rağmen, dizlerinin titrediğini görebiliyordum. Asla ağlamamış, bir tepki vermemiş, acısına rağmen dik durmayı başarmıştı.

Ama içindeki kasırganın her bir zerresini hissedebiliyordum.

Askeri tören bittikten sonra şehit olan iki asker, toprağa verildi. Gölcük Deniz Üssü'ne dönüldüğünde Miraç, Lerna ile Fırat'ı misafirhaneye yerleştirdi. Olaylara uzaktan bakabiliyor ve Miraç'ın nasıl bir tepki vereceğini bilmediğim için dahil olmuyordum. Ne diyecektim ki ona?

Ona, "Evini kaybettin, ama vatanın için kaybettin," demek ne kadar avuturdu?

Hiç.

Fakat üzerime sivil kıyafetlerimi geçirip, soyunma odasından çıktığımda onu görmeyi beklemiyordum. Bana bakmıyordu. Ama ben hariç hiçbir yere de bakmıyordu. Ayaklarımın tam ucuna baktığını görebiliyordum. Derin bir nefes alıp bir adım ona yaklaştım.

"Gidebilir miyiz?"

Kafamı onaylarcasına salladım. Bir şey söyleme ihtiyacı duymadım. O benden önce adımlarını hareket ettirmeye başladığında, ondan hep bir adım uzakta yürüdüm. Aramızda hep bir adım vardı; nefes alışımızın, ayak seslerimizin ritmine karışan, saygı dolu bir mesafe.

Üstten çıktığımızda arabaya yürüyeceğini sanmıştım, ama o geçip gitti. Hiç duraksamadım, onunla yürümeye devam ettim. Karşıya geçti, kaldırıma çıkıp indi, sonra yeniden yürüdü. İnsanların arasından sıyrılıyor, sanki dünyanın gürültüsünden kaçıyor gibiydi. Başı önünde, bakışları yerde, yalnızca yürüyordu. Gökyüzü ona acımış olmalıydı ki taşıdığı dökülmemiş gözyaşlarına öfkelenen bulutlar, birbirine çarparak ince bir çığlık kopardı. İlk damla, sanki bir uyarıydı.

Sonra, bir diğeri... Ve ardından yağmur, usul usul indirmeye başladı.

İncecik, neredeyse görünmez iplikler halinde süzülüyordu gökyüzünden. Miraç'ın bordo saçları, sol taraftan süzülen sokak lambasının altında anlam kazandı. Işık, yağmur damlalarıyla buluştuğunda, onun saçlarındaki kızılımsı tonlar ıslak bir parıltıya büründü. Her bir damla, bir inci gibi takılıyordu saç tellerine; bazen kayıp düşüyor, bazen de ışığı yansıtarak geçici bir güzellik katıyordu o ağır havaya. Sokak lambasının solgun sarısı, bordo saçların üzerinde dans eden bu ıslak pırıltılarla adeta canlanıyor, Miraç'ın yürüyüşüne eşlik eden bir sahneye dönüşüyordu.

Enseme dökülen damlalardan korunmak için kabanımın yakalarını örtüp omuzlarımı düşürdüm ve ellerimi ceplerime soktum. Soğuk, yavaş yavaş sızıyordu içime. Ama önümde yürüyen, yağmura ve her şeye rağmen yol alan bu kadın, bir direniş gibiydi. Onu izlemek, sessiz bir yürüyüşün bile ne kadar anlam yüklü olabileceğini hatırlatıyordu. Peşinden gitmeye devam ettim.

Çünkü gideceği yer, benim de durağımdı.

Yarım saatlik bir yürüyüşün ardından kaldığımız evin apartman önünde durdu. Kapının önünde, hâlâ sırtı bana dönük, bakışları belki de hiçbir yerdeydi. Uzun, boş bir sessizlik oldu. Derin bir nefes alıp yürümeye devam etti. Asansöre binmeyi reddetti ve es geçip merdivenlere yöneldi.

Peşinden yürüdüm.

Evin önüne vardığımızda kenara çekilip yüzünü duvara doğru çevirdi. Anahtarları çıkartıp kapıyı açtım ve geçmesi için kenara kaydım. İçeriye geçip ayakkabılarını çıkarttığında sertçe yutkundu ve bakışları yerdeyken öylece kapının önünde durdu. Derin bir nefes verip alt dudağımı ısırdım.

Yapmamam ama yapmam gereken şeyi yaptım.

Elini tutup yavaşça yürüdüm. Hiçbir şey demeden koridoru geçip odaya girdiğimizde bakışlarını hâlâ yerden çekmemişti. Yüzü eğik olduğu için tam net göremiyordum ama hissedebiliyordum, acısını.

Elini bırakmadan yatağın kenarına geldiğimizde elimi hafifçe bıraktı ve yorganı yere atıp yatağın en uç kısmına uzandı. Bana sırtını döndüğünde sol eliyle yatağın üzerine hafifçe dokunup geri çekildi. Sessizce yatağa uzanıp ona doğru döndüm. Yastığa serilmiş bordo saçlarını izlerken sol elimi kaldırıp onları okşamamak için kendimi zor tuttum. Dokunsam ağlardı, biliyorum.

Çünkü ben ağlamıştım.

Uzunca bir süre öyle durdu. Hatta düzenli nefes alışverişlerinden uyuduğunu bile düşünmüştüm. Ta ki beni can evimden vurana kadar.

"O kürek," diye konuştu. Sesi, bir fısıltıdan farksızdı, ama gece sessizliğinde kristal kadar netti. "Abini gömerken tuttuğun kürek... elinde ağır mı geldi?"

Sorusu, beklediğim hiçbir şey değildi. Doğrudan benim en derin, en kişisel acıma dokunuyordu. Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

"Evet," diye karşılık verdim sonunda, sesim onunkinden daha tok, ama bir o kadar yorgun çıktı. "Dünyadaki en ağır şeydi. Ama onu taşımak, onun gittiği yeri hiç anlamamaktan daha hafif geldi."

Miraç başını çevirmedi, ama omuzlarının hafifçe çöktüğünü gördüm. Bu sefer ben konuştum;

"Senin taşıdığın yük daha ağır, Miraç. Çünkü sen, evini hem dışarıda hem de içinde taşıyorsun. Ve biz," diye ekledim, elimi kaldırıp omzuna dokundum, "o yükü paylaşmayı öğrenmek zorundayız. Sorgulamayı bırakmak, yalnız yürümek anlamına gelmez."

Derin bir içli nefes verdi ve yatakta bana döndü. Yüzüne baktığımda kızarmış mavi gözleriyle sertçe yutkundum.

Gözleri, nihayet boş değildi. İçlerinde, bir fırtınanın dinmesinden sonra ortaya çıkan o derin, durgun ve kırılgan acıyı görebiliyordum. İki damla yaş, aynı anda kirpiklerinden süzülüp yastığa düştü. Bir çığlık, bir isyan değildi bu. Sadece bir teslimiyetti. Sessizce akan o gözyaşları, "Artık dayanamıyorum," demenin en yüksek sesli ifadesiydi.

Yüzünü buruşturup yüzüme karşı sessizce ağlamaya başladığında ardı ardına sertçe yutkundum. O ana kadar dimdik tuttuğu o duvar, bir anda çökmüştü. Omuzları titriyor, sessiz hıçkırıkları odanın sessizliğinde yankılanıyordu. Dişlerimi kırılırcasına sertçe sıktığımda sağ kolumu ağırca ona doğru uzattım.

Miraç hıçkırarak göğsüme sokulduğunda hızla kollarımı ona sarıp kendime çektim. Sırtına yerleştirdiğim sol avucum, onun titreyişlerini, içinde kopan fırtınanın şiddetini hissediyordu. Sakince, usulca hayalini kurduğum uzun saçlarını okşamaya başladım. Saçlarının ipeksi dokusu parmaklarımdan kalbime kadar uzanan sıcak bir titreşim yaydı.

Hıçkırıklarının arasından aldığı her içli nefes, bir denizkızının ağlarken döktüğü inciler gibi birikiyordu göğsümde. Sahip olduğu enkazın acısını ondan alıp kendi ciğerlerime çekmek, onun yerine bu acıyı taşımak isterdim. Ama bu imkânsızdı.

Yıkıldığım yerden, bir kez daha yıkılamazdım.

‘Ama o, önce annesini kaybetti sonra da evini.’

İç sesim, bu cümlesinden sonra Poseidon sessizliğine büründü. Miraç, titreyen bedeni bana sarmalandığında daha çok çektim onu kendime. Belki dakikalarca, belki saatlerce öyle kaldık. Ta ki hıçkırıkları yavaş yavaş yerini derin, düzensiz nefeslere bırakana ve bedeni nihayet yorgunluk ve tükenmişlikle ağırlaşana kadar. Uykuya dalmıştı. Ama ben, onun her nefes alışverişini dinleyerek, sabaha karşı gri ışık pencereden sızana kadar uyanık kaldım.

Bir kez olsun kıpırdamamıştı bile.

Yüzünü göğsümden ayırdım. Sağ koluma yaslı başını, saçlarına dikkat ederek yastığa koydum. Gözlerim, bir fırtına gibi gelen o soğuk resmi, amansızca içime işledi. Ağlamaktan kızarmış burnu ve yanakları, yüzünü saran çillerini daha da belirginleştirmişti. Gözlerimi kapatıp alnına derin bir öpücük kondurdum.

Gözler, ruhun kapısıydı.

Ve ben her kapıyı kapattığımda artık orada Miraç'ı görüyordum.

O an, abimin bana söylediği o sözün gerçek anlamını nihayet kavradım. Koruduğumuz toprak, sınırları çizilmiş bir harita değildi artık benim için. O, bir insanın alnındaki ter, bir yastıktaki yaş izi, göğüste saklanmış sıcak bir nefesti. Feda ettiğimiz her şey, işte bunun için, bu küçük, kırılgan ve sonsuz derecede değerli olan şey içindi. Ve sabahın ilk ışığıyla aydınlanan o uyuyan yüzü korumak, tüm vatanı korumakla aynı anlama geliyordu.

Gözlerimi açıp yüzüne baktım. "Her gözyaşınla döktüğün incini, nasıl bir dikenmiş gibi sapladın göğsüme deniz kızı?" Elimin tersiyle yanağını bir tüy misali okşadım. İçimdeki Kraken'in kalp atışlarını duyabiliyordum. "Söylesene, şimdi ben kapanı nasıl durduracağım?”

🧜‍♀️⛓️🐙

🎵Turanım, Mehemmed Cavadov

1 Gün Sonra

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Dünyanın ekseni, benim için kırılmıştı.

Komuta merkezinin soğuk, metalik havası, üniformamın sert kumaşının tenime değdiği her noktada bir anı gibi hissediliyordu. Masanın tam ortasındaki sandalyede, lacivert Sualtı Taarruz üniformamın içinde adeta bir zırhla kuşanmış halde oturuyordum. Bu zırh, sadece bir görev kıyafeti değil, içimdeki parçalanmışlığı tutan bir kabuk gibiydi.

Karşımda, sivil kıyafetleri içinde Lerna ve Fırat oturuyordu. Lerna'nın siyah süveteri, karanlığa gömülmüş gözlerindeki hüznü daha da belirgin kılıyor; Fırat'ın giydiği gri polar ise o geniş omuzlarında bile bir küçülmüşlük, bir yabancılık yayıyordu. Onların sivil halleri, geçmişe dair sıradan bir günün yasaklı bir rüyası gibi duruyordu.

En baştaki masada, tüm odaya hâkim bir ciddiyetle oturan Binbaşı Aydın Kemerci'nin yanında ise Rauf ayakta duruyordu. Dikilen bedeni ve odaklanmış bakışlarıyla, bu toplantının ağırlığını sırtlanmış gibiydi. Sağımdaki boş sandalyenin yanında, Ali'nin her zamanki tedirgin enerjisi ile Demir'in sakin gücü yan yanaydı. Solumdaki boşluğun ötesinde ise Aslı'nın meraklı bakışları ve Pars'ın kayıtsız profili vardı.

İki boş sandalye, sadece onlarla arama koyduğum mesafeyi değil, kalbimdeki o dipsiz boşluğu da hatırlatıyordu.

Lerna, başını sola doğru çevirdi ve göz ucuyla Fırat'a baktı. Fırat, gözlerini birkaç saniye onun yüzünde gezdirdi, o taş gibi sert ifadesinde bir çatlak arar gibiydi, sonra ağır ağır bana çevirdi. O derin, yeşil gözlerinde hem bir özlem hem de yeni bir yasın ağırlığı vardı.

"Bir hafta önce," diye başladı söze, sesi odanın ağır havasını yarıp geçen tok bir çekiç darbesi gibiydi, "Elimize ulaşan bir evrakla, kara görevine dahil olduk."

Bu cümle masanın üzerine düşen bir somun kurşun gibi ağırlığını hissettirdi. Kara görevi. Denizlerin çocukları için en yabancı, en ürkütücü sahaydı. Dirseklerimi masaya yaslayıp ellerimi dudaklarımın üzerinde kenetledim. Gözlerimi bile kırpmadan Fırat'ın gözlerinin içine bakarken Fırat, gözlerini masaya çevirdi.

"Teknelerle boğazdan geçiremedikleri uyuşturucu paketlerini, kara üzerinden geçirmeye çalışan bir grubu bulmamız emredildi. Deniz üzerindeki harekâtı, karaya taşıdık. Aynı prosedürler, karada da alındı. Aynı emirler, karada da verildi. Grubun sahip olduğu bir fabrika vardı. Kamu ve ticari alana kapatılmış, eski bir pamuk fabrikası. Pamukların ezildiği yerde hapları eziyorlardı," dedi ve gözlerini kapattı.

Lerna'nın yumruk yapılmış elleri, masanın üzerinde hafifçe titriyordu. Fırat'ın göz kapakları, içinde yeniden canlandırdığı o anların ağırlığıyla gergindi.

"Suçüstü yapıldı ama büyük bir çatışma çıktı."

Fırat derin bir nefes aldı, sanki ciğerlerindeki ağır havayı boşaltmaya çalışıyordu. Gözlerini açtığında, bakışları bu sefer doğrudan bana kenetlendi. İçindeki fırtınayı görür gibiydim.

"İki ateş arasında kaldık," diye devam etti, sesi biraz daha boğuk. "Emir... önden vuruldu. Baran onu çekmek isterken..." Cümlesini tamamlayamadı. Lerna'nın titreyen bir nefes aldığını duydum. Odada yükselen bu sessiz çığlık, her birimizin yüreğine saplanıyordu.

Gözlerimi ilk defa kapattığımda, kenetli ellerimi dudaklarımın üzerinden çekip arkama yaslandım. Masanın altındaki ellerim, pantolonumun kumaşında sıkı sıkıya yumruk oldu. Ağırca bakışlarımı Binbaşı Aydın Kemerci'ye çevirdim. Ona nasıl baktığımı bilmiyordum ama çenesini hafifçe kaldırdığını gördüm. Ya da bana öyle gelmişti.

Oturduğu sandalyeden tek hamlede kalktığında hepimiz ayaklanmıştık. Benim olduğum sandalyeye doğru yürüdü ve sağ omzumun hizasında durdu.

"Gel benimle," dedi ve beni beklemeden merkez kapısına doğru yürüdü. Arkamdaki sandalyeyi ittirip peşinden hızla yürüdüm. Attığım her adım merkezin parke zemininde yankılanırken dişlerimi kıracak şekilde sıkıyordum. Benim canlarımın yok olmasına neden olan, benim evimin yıkılmasına sebep olan; her evi zehirleyip, her ailenin içinde bir canavarın yaratılmasına neden olan uyuşturucu kaçakçılığı mıydı?

İçimdeki öfke, gözyaşlarımı kurutacak kadar yakıcıydı.

Binbaşı kapıyı açıp koridora çıktı, ben peşindeydim. Arkamızda bıraktığımız odada, Fırat'ın yarım kalan cümlesi ve Lerna'nın sessiz çığlığı asılı kalmıştı. Adımlarımız koridorda çınlarken, zihnimde tek bir soru yankılanıyordu: Şimdi ne yapacaktık? Bu işin peşini bırakacak mıydık? Hayır, bırakamazdık. Onlar sadece iki şehit değil, benim evimdi. Ve kim evimi yıkmaya cesaret ettiyse, cevabını en ağır şekilde alacaktı.

Binbaşı Aydın'ın odasına girdiğimizde masasının önünde durdu ve bana baktı. Gözlerime bir çelik kadar sert baktı.

"Ne istiyorsun?"

İçimdeki acı, tüm öfkesini kustu. Kenetli dişlerimin arasından sızan zehir, odayı doldurdu.

"İntikam."

Bu tek kelime, odada bir yankı gibi çınladı. Binbaşının yüz ifadesi değişmedi, ama gözlerinde bir şey, belki de beklediği bu cevabın onayı parladı. Sırtını döndü, masasına yaslandı ve pencereden dışarı, üssün dingin manzarasına baktı.

"İntikam bir operasyon planı değildir, Miraç," dedi sakin, ama keskin bir tonla. "Kör bir öfke, sadece daha fazla kayba yol açar. Emir ve Baran'ın kaybı bir trajedidir, evet. Ama onların anısı, bir katliam değil, bir adalet için yaşatılmalı."

Bana döndü, bakışları artık daha yumuşak, ama bir o kadar da kararlıydı. Ellerini arkasında bağladı ve çenesini dikleştirdi.

"Sorumluluk sana ait," dedi tek nefeste. "Dört günün var. Lerna ile Fırat'ı alarak istediğini yap. O zamana kadar herhangi bir evrak açılmayacak. Ama üçüncü günün sonunda, dördüncü gün buraya adım bastığın an, topladığınız herkesi buraya getireceksiniz. İster kara yoluyla ister deniz, fark etmez. Sağ olmak şartlarıyla."

Bir adım bana doğru yaklaştı ve derin bir nefes verdi.

"Adaleti, köklerini sorgulayarak kazanacaksın."

Bu, benim için açık bir çekti. İstediğimi yapmakla özgürdüm, ayak izlerim olmayacaktı. Peki, dördüncü günün sonunda buraya gelemezsem ne olurdu?

Aydın Binbaşı, zihnimden geçen cümleyi duymuşçasına ellerini arkasından çözdü ve masanın üzerinde duran personel listesini havaya kaldırdı.

"Eğer dördüncü gün buraya varmazsan, kuvvetli bir savunma raporu yazıp arkanızdan Sualtı Akrepleri timini gönderirim. Sualtı Akrepleri timinin, bu zamana kadar karadaki hiçbir göreve katılmasına izin vermedim. Şayet bu seninle bir ilk olursa, sende ömrün boyunca suya bir daha ayak basamazsın."

Sertçe yutkundum. Aydın Binbaşı, gözlerimin içine bakarak personel listesini indirdi ve ellerini omuzlarımın yanına yasladı.

"Seni tehdit etmiyorum Miraç, bu dediklerimi sakın yanlış anlama. Bu yapacağınız işte hiç kimsenin haberi olmayacak. Senin bu dört günlük yokluğunda Kraken ile uğraşacak tek kişi ben olacağım. Sorgulayacaktır ve ben de onu buraya bağlı tutmak zorunda kalacağım. Bana, denizaltında yaşayan bir canavarın, karaya çıkmasına neden olacak zincirlerini kırdırma."

Bu sözler, odada somutlaşmış bir meydan okuma gibi asılı kaldı. Bu, bir tehdit değil, bir açılım, bir özgürlük alanıydı.

"Anlıyorum, Komutanım," diye mırıldandım, sesimde artık öfkeden çok, keskinleşmiş bir kararlılık vardı. İçimdeki fırtına dinmiş, yerini buz gibi bir sakinliğe bırakmıştı. "Köklerini kazıyacağım. Ve dördüncü günün şafağı sökerken, bulduğum her şeyi buraya getireceğim."

Başımı hafifçe eğdim. Bu bir selam değil, bir sözün başlangıcıydı. Odayı terk ederken, kapı tokmağının soğuk metalini avuçlarken, zihnim zaten dört günlük bir savaşın planlarını yapmaya başlamıştı. Lerna'nın stratejik zekâsı, Fırat'ın fiziksel gücü ve benim kararlılığım... Ve arkamda, benim için bir canavarla uğraşacak bir Binbaşı.

İçimde, lakabımın ismini hakkıyla taşıyan denizkızının kesik nefesli soluğunu hissedebiliyordum. Denizdeki özgürlüğünü bırakıp geçici süreliğine karaya ayak basacaktı. Ama bu kez ayak izleri kumda değil, adaletin iz bırakmayan toprağında kaybolacaktı. Koridorda attığım her adım, bir zaman çizelgesinin tik takları gibi yankılanıyordu.

Dört gün. Yetmiş iki saat.

Komuta merkezine doğru ilerlerken, Lerna ve Fırat'ın orada beni beklediğini biliyordum. Onlara tek bir bakışım, binlerce kelimeye bedel olacaktı. Çünkü artık yas tutmanın zamanı değil, hesap sormanın zamanıydı. Ve biz, o hesabı en acımasız şekilde soracak olanlardık.

🧜‍♀️⛓️🐙

🎵Skyfall (where you go i go x climax) full song

Yazar, Ağzından

"Sudan bir bedenin sonu, köpükten bir rüyadır."

Bu, denizkızlarına bahşedilmiş en hüzünlü ve en şiirsel kaderdir. Ölümsüz bir ruha sahip olmayan bu kadim deniz halkı, son nefeslerini verdiklerinde, bedenleri sulara karışır; tıpkı bir dalganın kumsala bıraktığı ve bir sonraki dalgada yok olan beyaz köpükler gibi... Onlar, sudan yaratılmışlardır ve sonları da suyun en uçucu, en şeffaf hali olan köpüğe dönüşmektir.

Bir denizkızı sevdiği bir insan tarafından ihanete uğrar ve kalbi kırılırsa, bedeni, tıpkı bir dalganın sahile vurduğu ve anında sönen köpükler gibi, okyanusun sonsuzluğunda kaybolur giderdi.

Bu, onların var oluşunun en acımasız şiiridir. Hiçbir mezar taşı, hiçbir anıt onları hatırlatmaz. Sevgiye ve insan ruhuna duydukları özlem, onları fani kılar. Denizlerin derinliklerinde yankılanan şarkıları sustuğunda, geriye kalan tek şey, bir dalganın şefkatli kollarında sallanan ve güneşin altında parıldayarak yok olan sayısız köpük tanesidir.

Ama kader, Sirena için farklı bir son düşünüyordu.

Aydın Binbaşı, Sualtı Akreplerini oyalamak amacıyla odasında tutarken, Sirena, eski Fırtına Timi'nden kalan Lerna ile Fırat'la çoktan arabaya binip uzaklaşmaya başlamışlardı. Aydın Binbaşı, sertçe yutkunup Rauf'a baktı.

"Lerna ile Fırat'ı Sualtı Akrepleri Timine geçiriyorum," dedi. Rauf'un kızacağını düşündü ama Rauf, sakin gözlerle Aydın Binbaşıya baktı. Onlar, artık kıymetlisinin, değer verdikleriydi. Kafasını silik bir şekilde salladı.

"Kabul ediyorum."

Sualtı Akrepleri, yanında ona baktıklarında Rauf, başını çevirip kaşlarını çattı.

"Siz istemiyor musunuz?"

Ali, gururla başını kaldırdı.

"Ben hikâyelerini biliyorum. Miraç ablanın arkadaşları, bizim de arkadaşlarımız olabilir," dedi. Aslı, göz ucuyla Ali'ye baktı. "Bunca zamandır sizinle erkek muhabbeti yapmaktan sıkılmıştım zaten. Miraç ile Lerna ile olmak iyi gelecektir."

Demir ile Pars, birbirine baktı.

Aynı anda "Trabzon erkeği. Bayılırım," dediler.

Rauf, gülmemek için direndi ama dudağının kenarı titredi. Miraç, şimdiden kendini onlara sevdirmişti. Gerçi hoş Miraç, Rauf'u da kendine sevdirmişti. Rauf, boğazını temizledi ve kafasını sallayarak Aydın Binbaşıya baktı. Aydın Binbaşı, ifadesiz bir yüzle masadaki dosyayı Rauf'a gösterdi.

"O halde imzala."

Rauf, masanın üzerindeki dosyayı hızla okudu.

Sualtı Akrepleri

Komuta Merkezi: Gölcük Deniz Üssü

Mürettebat Listesi:

Yüzbaşı Rauf Aslan

Yüzbaşı Miraç Gökçe Aslan

Kıdemli Üsteğmen Ali Dalkıran

Kıdemli Üsteğmen Lerna Kalemci

Üsteğmen Fırat Çapoğlu

Üsteğmen Aslı Tuğba Ören

Astsubay Kıdemli Başçavuş Demir Gökmen

Astsubay Üstçavuş Pars Çevik

Yukarıda adı yazılan Deniz Kuvvetleri'ne bağlı askerler, Gölcük Deniz Üssü bünyesinde kurulan "Sualtı Akrepleri" adlı özel timin resmi mürettebatı olarak görevlendirilmiştir. İş bu karar, altta bulunan Tim Komutanları tarafından onaylanmıştır.

Rauf, kâğıdın altında bulunan Miraç'a ait alana baktı. Miraç'ın isminin yanında, kendine ayrılmış bir alan vardı. Kalemi eline alarak o alana imzasını attı. Mürekkebin kâğıda aktığı o an, sadece bir görev onayı değil, aynı zamanda bir kader ortaklığının da başlangıcıydı.

"Tamam," diyerek doğruldu ve burukça gülümseyerek Demir'e baktı.

"Miraç'ı çağır gelsin."

Demir, kafasını aldığı emirle sallayıp arkasını döndüğünde Aydın Binbaşı onu durdurdu. Demir'in adımları bir bıçak gibi kesilirken Rauf, sorgulayan gözlerle Aydın Kemerci'ye baktı.

"Hiç gitme, çünkü burada değil."

Rauf'un Aydın Binbaşıya bakan gözleri, bir an için karardığında kaşları ağırca çatılmaya başladı. Aydın Binbaşı, Rauf'un içinden geçenleri görmüş gibiydi. Masanın üzerinden hafifçe eğildi ve sesini alçaltarak, her kelimesi ölçülü bir ağırlıkla odada çınlayacakmışçasına konuştu.

"Miraç, Lerna ve Fırat ile intikam almak için dört günlük bir yola çıktı."

Rauf'un çenesi sıkılaştı. Gözlerindeki kararma, yerini tehlikeli bir parıltıya bırakmıştı. Dört rakamının onda uğursuzluğu vardı. Rauf, dört rakamından nefret ederdi. Ayın dördünde abisini kaybetmişti. Abisinin tabutunu taşıyan askeri aracın dört tekerleği, onun son yolculuğunun ritmini tutturmuştu. O günden sonra ailesi, dört kişilik bir bütün olmaktan çıkıp, dört ayrı parçaya bölünmüş bir haritaya dönmüştü. Cebinde hâlâ taşıdığı, abisinden kalan son eşya ise dört köşeli bir denizci düğümüydü. 

Rauf'un yumrukları sıkıldı, tırnakları avuçlarının içine battı. Zihninde dört rakamı bir uğursuzluk senfonisi çalıyordu: Dört mevsim onun için hep hüznü, dört yön ise kayboluşu temsil ediyordu. Şimdi de dört gün. Miraç'ın güvenliği, onun bu kadim korkusuna bağlanmıştı. Gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. Nefesinin titreşimi, odanın ağır havasında kaybolup gitti.

"Sen kafayı mı yedin?"

Rauf'un bu cümlesi, odadaki Sualtı Akrepleri Timinin korkuyla ona ve Aydın Binbaşıya bakmasına neden olmuştu. Aydın Binbaşı, ateş köpüren bakışlarıyla Rauf'a baktı.

"Rauf Yüzbaşı harici herkes dışarı!"

Buz gibi sakin tonu, dişlerinin arasından sızan dondurucu bir kütle gibiydi. Herkes tedirgin adımlarla dışarı çıkarken, kapının ardından gelen hafif bir klik sesi, odada yalnız kalan iki adam arasındaki gerilimi iyice belirginleştirdi. Aydın Binbaşı yavaşça doğruldu, parmak uçları masanın üzerine hafifçe dayanmıştı.

"Hiç kimse… Sen bile benimle böyle konuşamazsın. Hele ki astlarının önünde asla!" Ses tonu, bir tokat kadar sert ve keskindi. "Seni bu ofiste, bu rütbede tutmamın tek sebebi, duygularının değil, görevinin peşinden koşabilme yeteneğin." Devam etti, her kelimesi odayı biraz daha soğutuyordu.

Rauf, gözlerini açtığında odanın içindeki iki adam, hırs ve öfkeyle dolmuş bir şekilde birbirlerine bakıyorlardı.

"Taçsız Kral, Miraç'ın peşindeyken nasıl böyle bir karar alabilirsiniz?"

Aydın Binbaşı, küçük bir hareketle elini masadan çekti ve saniyeler içinde Rauf'un yakalarını kavrayıp kendine çekti.

"Sen benim kararımı mı sorguluyorsun?"

Rauf'un nefesi Aydın Binbaşının yüzünde sıcak bir buhara dönüştü. İkisinin arasında sadece bir karış mesafe kalmıştı.

"Hayır, Komutanım," diye karşılık verdi Rauf, sesi gergin ama artık saygılıydı, yakalarındaki demir gibi sıkılışa rağmen. "Sadece gerçeği söylüyorum. Taçsız Kral'ın onun peşinde olduğunu biliyorsunuz. Onları korumasız, izinsiz ve sadece üç kişi olarak göndermek... Bu bir karar değil, intihardır."

Aydın Binbaşının gözlerindeki öfke, yerini buz gibi, tehlikeli bir sakinliğe bıraktı. Rauf'u yakaladığı gibi bırakmadı, onu kendine çektiği mesafede tutarak, bakışlarını onun gözlerine mıhladı. Sanki her kelimesi bir çivi gibi çakılacaktı. Başını hafifçe sağ omzuna doğru yatırdı, davetsiz bir hatıranın kapısını aralarcasına.

"Sana, Miraç ile kâğıt üzerinde evlendiğinizi öğrendiğim gün tam burada, bu odanın sınırları içerisinde bir şey söylemiştim," dedi, sesi alçak ve vurgulu. "Hatırlıyor musun?"

Rauf'un boğazında bir yumru hissetti. Gözlerini kaçırmak istedi ama Binbaşının delip geçen bakışlarına hapis kalmıştı. O günü, bu odanın ağır havasını, masanın üzerindeki evlilik belgesini ve Aydın Kemerci'nin o zaman söylediği sözleri net bir şekilde hatırladı. Sertçe yutkundu.

"Geçmişinden bu yana taşıdığın bir intikamın içine, seninle aynı duyguları taşıyan ve belki de hiçbir şeyden habersiz olan Miraç'ı buna sürükleyeceksin, demiştim. Fırtınalı bir anda aldığın bu karar ile içinde sakladığın Kraken'in uyanmasını sağlayacaksın, demiştim," dedi ve nihayet ellerini Rauf'un yakasından çekti, ama aralarındaki gergin boşluk aynen öyle kaldı.

"O gün aldığın kararın, bir gün Sirena'yı kapana alacağını biliyordun," dedi ve Rauf'un göğsüne işaret parmağını bastırdı, "Onun için rol gereği yapmayacağın şey olmayacaktı, bunun farkındaydın."

Rauf, göğsüne batan parmağın sertliğiyle irkildi. Ama bu sefer irkilmesine neden olan şey, fiziksel temas değil, içinin acımasızca deşilmesiydi. Binbaşı Aydın Kemerci, elini yavaşça Rauf'un göğsünden çekti. Aydın Binbaşı, sağa eğdiği başını doğrulttu ve alayla Rauf'a baktı.

"Kraken, Sirena'ya âşık oldu ve bu bir karar değildi," dedi. 

Aydın Binbaşının sözleri, Rauf'un zırhının en zayıf noktasından, kalbinden vurmuştu. Gözlerindeki öfke ve direnç, bir anda söndü. Yerini, itiraf edilmemiş bir gerçeğin ağırlığı aldı. Çenesini dikleştirdi ve son sözlerini, her hecesi odanın duvarlarında yankılanacakmışçasına net bir tonda söyledi: "Kraken Kapanı için bir intihardı."


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!