KRAKEN KAPANI

LİMAN 04: LEVIATHAN'IN UYANDIĞI GECE

⏱️ 41 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Une Heure De Soir, Artesia

Can't Turn Back, Micah Butler - The Darkest Violin

Lying on The Grey Foam, Artesia

Une Heure De Soir, Artesia 🎵

🐙

04 Ocak 2015

Yazar, Ağzından

Siren, bir canavar değildir.

Gecenin en sakin anında, denizle gökyüzünün birbirine karıştığı o ince çizgide bir ses duyulur. Ne bir şarkı kadar anlaşılır ne de bir fısıltı kadar belirgindir. Arada bir yerlerde, insanın içindeki en kırılgan noktaya dokunan bir uğultudur. Rüzgârın esişiyle karışır, dalgaların kabarmasıyla uzar ancak, hiçbir zaman tam olarak kaybolmaz.

Denizciler, bunun sirenlerin çağrısı olduğuna inanırdı ama siren dedikleri şeyin yarısı gerçek bir varlık, yarısı insanın kendi iç sesiydi.

Ya akıllarınındı ya da vicdanın.

Gece, limanın üzerine çökeli saatler olmuştu ama o gece, sıradan bir gece değildi.

Pus, denizden yükselip havayı yutmuş, kıyıyı neredeyse görünmez kılmıştı. Tahta iskelenin ucunda sönmeye yüz tutmuş bir fener yanıyordu. Fenerin sarı ışığı, pusun içinde yırtılmış bir yara gibi dağılıyor ancak birkaç adım öteye ulaşabiliyordu. Sanki deniz, ışığı bile içine çekmek istiyor gibiydi.

Tahta iskele, suyun ritmine uymaksızın gıcırdıyor; her ses, gecenin üzerine düşen bir ağırlığın yankısı gibi uzuyordu. Dalgalar, karanlığın içinden görünmeyen ellerle tahta sütunlara çarpıyor, köpükler pusla birleşip kayboluyordu. Havada tuz değil, fırtına öncesi metalik bir koku vardı. Bir şey olacakmış hissi, rüzgârdan değil, gecenin kendisinden doğuyordu.

Bir denizaltı, körfezin kıyısında, Gölcük Deniz Üssü'ne çok uzak olmayan, balıkçıların gündüz kullandığı; geceleri ise yalnızca dalgaların ziyaret ettiği eski bir tahta iskeleye yaklaştığında pas kokulu kapakları gıcırtıyla açıldı. İskeleye öyle ağır bir sessizlik çöktü ki, rüzgâr bile nefesini tuttu. Sanki tüm liman, o anın ağırlığını taşımaya çalışıyordu. Dalgalar kıyıya vurmayı unuttu; su, sanki acıyı dinlemek ister gibi durgunlaştı.

O sırada, oraya doğru koşan askerler vardı. O askerlerin aralarında gözleri geceye hapsolmuş, yüzünü kapatan bir maskenin ardından bakan; 20 yaşında, daha geçen hafta okulunu bitirip Gölcük'e gelmiş Rauf Aslan vardı. Rauf'un adımları çakıl taşlarının üzerinde yankılanırken içindeki dünya çatlıyordu. Dışarıdan bakıldığında soğukkanlı, kontrollü, acıya ne yüzünü ne sesini teslim eden bir SAT komandosuydu; fakat maskenin altında nefesi kesilir gibi oluyordu.

Rauf Aslan, gözleri kararmış bir halde ileriye yürüdü. Sanki ayakları değil, kalbinin en derinindeki kırık sürüklüyordu onu. Beyaz örtüyle kaplanmış bedeni görünce dizleri titredi, elleri istemsizce havaya kalktı. İki yana sallanan başını tutmak içindi. Bir zamanlar yanında gür sesle kahkaha atan, omzuna yaslanıp "Kardeşim, sen benden de delisin" diyen Arven Doruk Aslan'ın bedeni artık soğuk, sessiz, ulaşılamazdı.

"Abi!"

Leviathan'ın ilk nefesi, Rauf'un boğazının tam arkasında, yırtılırcasına hissedildi.

Fenerin puslu ışığı onun yüzüne vurduğunda, gözlerindeki korkuyu saklayacak hiçbir şey kalmamıştı. O ışığın titremesi bile Rauf'un içindeki titremeydi sanki. Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Tahtalar altında inledi. Rauf, abisine yaklaşmasına izin vermeyen kollara direndi.

"Bırakın beni abi!"

Rauf'u tutan kollar çekilirken, deniz bile, sanki yaklaşan karanlığı hissetmişçesine geri çekildi.

Rauf, dizlerinin üzerine çöktü. Arven Doruk Aslan'ın üzerindeki örtüyü kaldıramadı. Onun yerine, sanki canlıymış gibi kardeşinin omzuna sarıldı. Çivit mavisi deniz, o an rengine kara çalan bir ton ekledi. Hava tuz kokmuyordu artık, gözyaşı kokuyordu.

Ve tam o anda, durgun suyun altında görünmeyen bir şey kıpırdadı.

Kalbinin en alt katında, yıllardır zincirlediği, adı bile konulmamış bir karanlık hafif bir nefes aldı. Rauf'un göğsüne ağır bir basınç çöktü; nefes almayı unuttu, nefret almayı hatırladı. Gözbebekleri kısılırken, duymaya başladığı ses kendi sesi değildi. Bu ses, derinlerin, çukuru olmayan karanlığın sesi gibiydi.

Kaburgalarının altında kabaran öfke, yıllardır susturulmuş bir canavarın ilk nefesi gibi titredi. Dışarıdan kimse fark etmedi belki, ama Rauf içinden bir şeyin kırıldığını biliyordu. İçine çökmüş bir karanlık değil; içinden yükselen bir karanlıktı bu. Rauf, bu karanlığın ne olduğunu bilmiyordu.

Ama gece biliyordu.

Deniz biliyordu.

İskele biliyordu.

Rauf'un içindeki Kraken'i oluşturan kader, Leviathan'ın uyandığı geceydi.

Yazar, Ağzından

Binbaşı Aydın Kemerci'nin son sözleri, komuta merkezindeki havayı anında dondurmuştu. "Taçsız Kral, şu an Albay İdil Ören ve Yüzbaşı Miraç Gökçe'nin olduğu denizaltında," ifadesi, odadaki herkesin zihninde bir bomba gibi patladı.

Rauf, bir an için nefes almayı unuttu. Kalbi göğsünde çırpınıyor, Binbaşı'nın söylediği her kelime zihninde yankılanıyordu. Gözleri, yüzü bembeyaz olmuş Aslı'ya kaydı. Onun yüzündeki şok ve inkâr, her şeyin gerçek olduğunu doğruluyordu.

"Bu... bu imkânsız," diye fısıldadı Aslı, sesi titreyerek. "Annem... O bir albay! O..."

"O, şu an kendisiyle birlikte Miraç'ı ölüme götürüyor," diye kesip attı Rauf'un sesi, odayı bir kırbaç gibi yararak. Artık sakin değildi. Gözlerinde, asla tam olarak iyileşmemiş bir yaranın yeniden kanadığı acı ve öfke vardı. "Ve sen... sen bunun yolunu açtın."

Aslı, Rauf'un ona yönelttiği suçlamayla fiziksel olarak sarsıldı. "Ben sadece..."

"Sadece ne!" diye gürledi Rauf, bir adım öne atılarak. "Sadece beni cezalandırmak mı istedin? Gururun kırıldı diye, hem daha yeni gelmiş birini hem de kendi anneni bir canavarın insafına mı bıraktın?"

Pars, araya girmek için bir adım attı. "Rauf, sakin ol. Bunun bir açıklaması olmalı."

"Açıklama mı?" Rauf kahkahayı andıran acı bir ses çıkardı. "Açıklama şu; zamanında Arven Doruk Aslan'ın da içinde bulunduğu denizaltını mezar yapan Taçsız Kral, sıradan bir terörist değil. O, sistemin içine sızmış. Rütbeleri, yetkileri var. Ve biz, onu tam da aradığı şeyi bulmaya çalışan bir insanın peşine taktık!"

Pars, şüpheyle Rauf'a bakarken Rauf, dişlerini sıktı.

"Miraç'ın annesi, Arven'in bulunduğu denizaltındaydı Pars! Ve şimdi Miraç, Taçsız Kral'ın varlığını bile bilmeden o denizaltında yalnız."

Binbaşı Aydın Kemerci, ağır bir şekilde yerine oturdu. Yüzünde derin bir endişe ve kararlılık vardı.

"Tartışmayı kesin," dedi, sesi kesin bir emir tonuyla. "Şu an tek bir önceliğimiz var: S-315'i durdurmak ve mürettebatı güvenliğe almak. Özellikle de Yüzbaşı Gökçe'yi."

"Nasıl?" diye sordu Rauf, sesi artık yorgunluk ve çaresizlikle doluydu. "Denizaltı, emir komuta zinciri içinde. Üstelik İdil Albay'ın emrinde. Onları geri çağıramayız."

"Standart kanallardan hayır," diye onayladı Binbaşı, gözlerinde tehlikeli bir parıltıyla. "Ama biz standart değiliz. Sualtı Akrepleri olarak bize bu yüzden ihtiyaç var."

Odaya bir umut ışığı doğmuştu. Demir, Pars ve Ali'nin bakışları canlanmıştı.

"Planınız nedir, Binbaşım?" diye sordu Pars.

Binbaşı Aydın, masanın üzerindeki dokunmatik ekrana bir dizi koordinat girdi.

"S-315'in rotasını ve 'Unutulmuş Deniz' olarak işaretlenen hedef bölgeyi biliyoruz. Onlara yetişebilecek ve sessizce yanaşabilecek tek bir araç var: Hızlandırılmış Denizaltı Taşıyıcımız 'Akrep'."

Rauf'un gözleri genişledi. 'Akrep', en son teknolojiyle donatılmış, deneysel bir denizaltıydı. Sessiz, hızlı ve ölümcüldü. Sadece acil durum ve özel operasyonlar için kullanılıyordu.

"Ancak Genelkurmay'dan özel izin..." diye başladı Ali.

"Genelkurmay'dan izin almayacağız," diye kesti Binbaşı Aydın, sesi alçak ve kararlı. "Bu bir kurtarma operasyonu. Ve belki de bir ihanetin kökünü kazıma şansı. Tüm riski ve sorumluluğu üstleniyorum."

Binbaşı, Rauf'a baktı. "Akrep'i hazırlayın. Mümkün olan en kısa sürede denize indirilecek."

Rauf, başıyla onayladı. Zihni artık sadece bir şeye odaklanmıştı: Miraç'ı kurtarmak.

"Aslı," dedi Binbaşı, sesi beklenmedik şekilde yumuşak. Aslı, gözlerini yerden zorlukla kaldırdı. "Sen de onlarla gideceksin."

Aslı şaşkınlıkla baktı. "Ben mi? Ama..."

"Evet, sen," diye onayladı Binbaşı. "Çünkü annen orada. Ve ona ulaşmanın, bir düşmanla olduğunu söylemenin tek yolu sensin. Ya da en azından, ona neye sebep olduğunu göstermenin."

Aslı'nın gözleri doldu. Suçluluk, korku ve bir umut ışığıyla başıyla onayladı.

"Hazırlanın," dedi Binbaşı Aydın, odadakilere son bir kez bakarak. "Bir saat içinde denizde olacağız. Ve derinlerde, sadece bir düşmanla değil, belki de en büyük sırlarımızdan biriyle yüzleşeceğiz."

Rauf, kapıya doğru dönerken, zihninde sadece bir isim vardı.

Miraç.

Rauf, kapıya doğru ilerleyecekken, onun adımlarını durduracak, komuta merkezine yaklaşan biri vardı. Üzerindeki üniformasıyla, yere basan sert adımlarıyla o kişi durdu ve bodoslama içeriye daldı. Binbaşı Aydın Kemerci, yutkunarak masaya tutunurken Rauf, içeriye giren kişinin rütbelerine baktı.

Albay olduğunu fark ettiğinde "Dikkat!" demek zorunda kaldı.

Merkezin içindeki Sualtı Akrepleri Timi, esas duruşa geçerken sert çehreli adam, bu seremoniyi önemsemeden masaya yaklaştı. Sağ eli hiddetle masanın üzerini bulduğunda Aydın Binbaşı, gözlerindeki korkuyu ilk defa açığa çıkarttı.

"Bana derhal bir ekip ver," dedi ve çenesini kaldırdı. "Her şeyden haberim var. Onlar, verilen koordinata gittiklerini zannetsinler. Denizden çıktıklarında karşılarında bizi görecekler."

Rauf, gelen kişinin kim olduğunu çözmeye çalışırken, Albay masaya yaslı elini çekti ve kafasını iki yana salladı.

"Karımın başına gelenlerin kızımın başına da gelmesine izin vermeyeceğim," dedi ve sırtını Aydın Kemerci'ye döndü. Rauf'un yanından jet hızıyla geçerken Rauf, bu kişinin artık kim olduğunu anlamıştı.

Gelen, Albay İlhan Gökçe'ydi.

🐙

Derinlerde uyanır kayıp şehrin taşı,

Her bir sır, bir ölüm fısıltısı. 

Miraç, kaderini ararken karanlıkta,

Rauf, peşinde bir hayaletle savaşta.

🧜‍♀️

Can't Turn Back, Micah Butler - The Darkest Violin 🎵

Miraç Gökçe, Ağzından

Suda başlayan bir hayatın suda son bulması... Bunu hiç düşündünüz mü?

Hayat, annemin rahmindeki tuzlu suda filizlendi. Şimdiyse, onu kaybettiğimiz bu derinliklerde, belki de benim sonum olacak suların içindeydim. Sanki evren, korkunç bir şiirsellikle, hikayemi bir su döngüsü içinde tamamlıyordu.

S-315'in içi, dışarıdaki dünyadan kopuk, metalik bir rahmin içindeymişim gibi hissettiriyordu. Burası, dışarıdaki dünyadan kopuk, tıpkı anne rahmi gibi kapalı bir evrendi. Ama bu rahim, hayat vermek için değil, almak için sarmalıyordu etrafımı. Her bir çelik levha, her bir titreyen boru, annemin karnındaki o sıcak, korunaklı karanlığın soğuk ve tehditkâr bir yansıması gibiydi.

Orada, o tuzlu suyun içinde güvendeydim. Burada, bu demir yüzlü devin karnında ise bir avdım. Dışarıdaki okyanusun basıncı, rahimdeki sıvının baskısından farksızdı. Beni sıkıştırıyor, şekillendiriyordu. Ya hayata döndürecek ya da ezip geçecekti.

Gözlerimin daldığı noktada, bana ayrılmış kamaranın içindeki Türk Bayrağına bakarken zihnimdeki anıya dalış yaptım.

‘Yatakhane odasından çıktığımda elimi boynuma attım. Annemin bana verdiği pusula kolyesi yoktu. Gözlerimi devirerek odaya geri döndüm. Komodinin üzerine bırakmış olduğum kolyeyi elime aldığım sıra cep telefonunun siyah ekranına baktım.

"Ben seni korumaya yemin ettim. Bugün gideceğiniz operasyon, senin, ekibinle geçireceğin son görevin. O andan sonra Gölcük'e transfer olacaksın. İtiraz istemiyorum Sirena. Gidecek ve orada eğitim birimine katılacaksın."

Babamın cümleleri zihnimde bir bombardıman misali patlarken, derin bir nefes aldım ve telefona uzandım. Aslı'nın yaptığı şeyin farkındaydım. Annesini araya sokarak aklınca bana alt üst ilişkisinin nasıl olduğunu göstermeye çalışıyordu ama bilmiyordu.

Alt üst ilişkisi, benim geçmişten gelen bir yaramdı.

Düşüncesiz bir kadının yaptıklarından dolayı, babamı yeniden karşıma alacak gücüm yoktu.

Telefondaki babamın numarasını aktifleştirip kulağıma yasladığımda açmayacağını düşünüyordum ama babam, beni şaşırtarak aramayı cevaplandırmıştı.

"Baba, zamanım yok," dedim, konuşmasına izin bile vermeden. "Genelkurmay'dan gelen bir talimatla göreve gidiyorum. Yanımda Albay İdil Ören'de olacak. Ona her ne kadar göreve çıkma yasağım olduğunu söylesem bile bana, üstlerin aldığı bir karar olduğunu söyledi. Telefonumu burada bırakıyorum. Döndüğümde ararım."

Telefonu kapatıp komodinimin çekmecesine koydum ve odadan çıktım.’

Gözlerimin daldığı Türk Bayrağı'na bakarken sağ elim çoktan, boynumda asılı duran pusulamın üzerine yaslanmıştı. Dudaklarımda büyüyen bir tebessüm var olurken, en azından yalnız olmadığımı biliyordum.

"Derinlik Operasyonu'nun birincil hedefi, İzmir Körfezi'ndeki manyetik anomali bölgesinde daha detaylı bir keşif yapmaktır. Ancak, Genelkurmay'dan gelen son istihbarat, hedef bölgenin genişletilmesi yönünde. 'Unutulmuş Deniz' olarak kodlanan bölgeye doğru ilerleyeceğiz."

İdil Albay'ın brifingde anlattıkları, içimde yükselen bir sıkıntıya işaret veriyordu. Manyetik anomaliler, yalnızca Dünya'nın manyetik alanındaki yerel bir değişimdir. Ama 'Unutulmuş Deniz' için anlatılan veriler normal sınıflandırmaya girmiyordu. Annemin ve Arven'in araştırdığı her ne ise, bilinmeyen bir metalin yoğunluğuna dikkat çekiyordu.

Anomaliler bazen pusulaları etkiler, navigasyonu bozar, sonar görüntülerini çarpıtır... ama bizim önümüzde duran veriler sürekli değişiyordu.

Aradıkları şey, neydi?

Avcumda sıkıca tuttuğum pusulayı termal tulumumun içine gizleyip derin bir nefes aldım ve yataktan kalkmak için hareketlendim. Tam o sırada kamaramın kapısı tıklatıldı ve bir şey dememi beklemeden açıldı. Daha önce hiç görmediğim, brifingde yanına oturduğum kıvırcık saçlı kadın gülümseyerek bana baktı.

"Müsaade var mı?"

Elimle içeriyi gösterdim.

"Tabii, buyurun."

Kadın, kamaraya girdiğinde elini bana uzattı.

"Brifingde tanışamadık. Yüzbaşı Yasemin Gök Kurnaz," dedi. Önce eline sonra da yüzüne baktım. Alımlı bir kadındı, yalan yok ama sağ gözünün altında yer alan siyah beni, ayrı bir çekicilik katmıştı. Mavi gözlerini irileştirip bana bakmaya devam ederken kaşlarıyla elini işaret etti.

Gözlerimi açıp "Ha, pardon," dedim ve uzattığı eli sıktım. Soğuk elim, onun sıcak avcuna temas ettiğinde, kalbimin tam orta yerinde bir sızı hissettim. Sanki kalbim birinin elleri arasındaydı ve canımı acıtacak kadar sıkıyordu. Bu durumu bozuntuya vermeden atlatmaya çalışırken elimi ağırca geri çektim.

"Kusura bakmayın, birkaç günden beri düzgün uyku çekemedim. Miraç ben, Miraç Gökçe."

Adının Yasemin olduğunu öğrendiğim kadın, gülümsemeye devam ederken kafasını iki yana salladı.

"Sorun değil, sonuçta hepimizin bir yorgunluğu var," diye söylendi ve derin bir nefes alarak odamı bakışlarıyla taradı.

"Yanında hiç eşya getirmedin mi?" diye sorguladı.

Kafamı iki yana salladım.

"Hayır. Uzun bir görev olacağını düşünmüyordum. Yoksa getirmem mi gerekiyordu?"

Kadının yüzünde buruk bir bakış var oldu.

"Bilirsin, bizler askeriz. Denizaltındaki bütün görevlerimizde kendimizden, sevdiklerimizden bir eşya taşırız. Sonuç olarak gidip de dönmemek var."

Kaşlarımı hafifçe yükselttim.

"Ben bu zamana kadar hiçbir görevimde kaybolmadım, Yasemin komutanım. O yüzden de yanıma eşya alma gereksinimi duymadım."

Gözleri odamda gezinmeye devam etti, sanki görünmeyen bir şey arıyordu. "Peki, yanında hiç kişisel bir eşya yok mu? Bir hatıra? Belki bir kolye?" diye sordu, sesi fazlasıyla ilgisiz görünmeye çalışan bir tonla.

İçimde bir şey alarm verdi. Pusulamı hissettim, termal tulumumun altında, cildime değen soğuk metali. O an anladım. Bu bir sosyal ziyaret değildi. Beni deniyordu.

"Hayır," diye yanıt verdim, yüzümü mümkün olduğunca nötr tutarak. "Dediğim gibi, hafif seyahat etmeyi tercih ederim. Fazladan yük, görevde yavaşlatır."

Yüzbaşı Yasemin'in dudaklarında ince, anlamlı bir gülümseme belirdi. "Elbette. Makul ama nedense, içimden bir ses, senin yanında bir şeyler taşıdığını söylüyor." Bir adım daha yaklaştı, sanki sırrımı koklamaya çalışırcasına.

Bilinçsizce bir adım geriye gidecekken açık kamaranın kapısında bir beden var oldu.

"Miraç!"

Yasemin Yüzbaşı'nın bedeni bir anda İdil Albay'a dönerken, İdil Albay, sanki nefes nefese kalmış ve bunu saklamak için derin bir nefes aldı.

"Demek buradaydın, bende her yerde seni arıyordum," dedi ve içeriye girip Yasemin Yüzbaşı'ya baktı.

"Demek sizde buradaydınız Yüzbaşı?" dedi, bastırarak. Yüzbaşı Yasemin, İdil Albay'ın beklenmedik gelişi ve sesindeki o hafif ama belirgin vurgu karşısında irkildi. Profesyonel tavrını hemen geri kazanmaya çalışarak düzgün bir selam verdi. İdil Albay, Yasemin Yüzbaşı'ya bakarken ellerini arkasında bağladı.

"Yüzbaşı'm, denizaltı çıkış yaptı. Lütfen, sizde yukarıdaki yerinizi alın."

Bu ani tavır değişikliği içimi bir kat daha şüpheyle doldurdu. Yasemin Yüzbaşı, kaşlarını çatarak İdil Albay'a döndü.

"Bu kadar çabuk mu vardık?"

İdil Albay, kafasını salladı.

"Genelkurmay'dan aldığımız bilgiye göre, koordinasyonumuz değişti, bir çıkıp bakmanız gerekiyor. Verdiğiniz dilekçedeki yer, sizin dediğiniz yer ile aynı mı?"

Yasemin, bu açık cümle karşısında belli belirsiz bir an duraksadı, sonra "Emredersiniz," diyerek odadan çıktı. Koridordaki ayak sesleri uzaklaşana kadar İdil Albay, kapı eşiğinde bekledi. Kaşlarım, giderek çatılmaya başladığında neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Yukarıdan gelmeye başlayan silah sesleriyle, İdil Albay, kamaranın kapısını kapatıp bana doğru döndü. Yatağın üzerindeki silahıma davranacakken ellerini havaya kaldırdı.

"Miraç dur! O kadın Taçsız Kral'dı! Bizi bilerek buraya topladı!"

O anda her şey dondu. İdil Albay'ın söylediği kelimeler odada çınlıyordu. "O kadın Taçsız Kral'dı!" Zihnim bir anlıkla tamamen boşaldı, sonra tüm parçalar yerine oturmaya başladı. Yasemin'in fazla ilgisi, tuhaf soruları, o arsız gülümsemesi... Hepsi anlam kazanıyordu.

Annemin katiliyle tokalaşmıştım.

Ben. Annemin. Katiliyle. Tokalaşmıştım.

"Aslı bana son anda ulaştı. Yukarıda bizi bekliyorlar."

Yukarıdan gelen silah sesleri ve haykırışlar yoğunlaşıyordu. Bir anda tüm hırsımla İdil Albay'ı ittirip kamaradan çıktım ve koşmaya başladım. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Yıllardır inandığım her şey, bir anda alt üst olmuştu.

Koridorun dar geçidinde koşarken, her bir silah sesi annemin son anlarını hayal etmeme neden oluyordu. Aynı sesleri o da duymuş muydu? Aynı ihanetle yüz yüze kalmış mıydı? Yasemin'in soğuk elinin tokalaşmadaki o sıcaklığı, midemi bulandırıyordu. O temas, bir yalandan daha fazlasıydı; annemin anısına saygısızlıktı.

Denizaltından çıktığım an, bakışlarım etrafımda gezinmeye başladı. Neresi olduğunu bilmediğim bir alandaydık ama binaların arasındaki şehrin ışıklarını fark edebiliyordum. Sanki, yapımına ara verilmiş otelin inşaatına benziyordu. Bana doğru koşan adımları fark ettiğimde sağa baktım.

"Miraç Yüzbaşı'm biz, Avcı Ekibinden yönlendirilmiş istihbaratçılarız," dedi önümde duran bir asker, yüzü maskeyle kapalıydı. "Albay İlhan Gökçe ve Sualtı Akrepleri, zaman gecikmesinden dolayı, en yakın ekip olarak bizi gönderdiler. İçeriden çıkan bir subay yaralı."

Elimi kaldırıp onu sustururken arkamdaki denizaltından İdil Albay çıktı. Onu önemsemeden istihbaratçının siyah gözlerine baktım.

"Kadın nerede?"

İstihbaratçı, bir adım geriye gitti.

"Kaçtı Yüzbaşı'm."

Kaçtı...

Bu tek kelime, buz gibi bir hançer gibi saplandı kalbime. Tüm bu çaba, bu ihanet, bu karmaşa... ve o, kaçmıştı. Yüzümdeki ifadeyi gören istihbaratçı, bir adım daha geri çekildi.

"Ama peşinden ekip gönderdik."

"Kaçtı," diye tekrarladım, bu sefer sesim sakin ve ölümcül bir kararlılıkla. Tam o sırada, denizin içinden bir siren yükselirken karadan bize koşan siyah siluetler var oldu. İdil Albay, birkaç adım yanımdan uzaklaşırken içlerinden biri koşmaya başladı.

"Anne!"

Aslı'nın çığlığı kulaklarımda yankılanırken gözlerimi sıkıca yumdum. Açtığımda, gözlerimin dolu olmasına rağmen istihbaratçının ve İdil Albay'ın yanımdan uzaklaştığını fark ettim. Gözlerimden süzülen yaşlar, yanağımda soğuk rüzgarla buluştu. Ama bu gözyaşları zayıflıktan değil, kayıp yılların, yanlış inançların ve şimdi karşımda duran acı gerçeğin ağırlığındandı. Aslı, annesine koşmuş, ona sarılmıştı.

Diğer siluetler belirginleşmeye başladığı sıra Rauf'u gördüm.

Rauf önden koşuyordu, gözleri beni gördüğü an, yüzündeki gerginlik bir an için dağıldı, yerini derin bir rahatlama aldı. Ama hemen ardından, oradaki manzarayı, ağlayan Aslı'yı ve çaresiz İdil Albay'ı görünce yeniden gerildi, adımları durdu. Yanından jet hızıyla geçen babamı gördüm.

Ona baktım. Yorgundum, bitkindim, kalbim paramparçaydı. Ama aynı zamanda, hiç olmadığım kadar güçlü ve odaklanmış hissediyordum. Sudan yeniden doğmuştum. Babam, karşımda durduğunda hiç beklemeden elini başımın arkasına yasladı ve beni göğsüne sakladı.

"Kızım."

Sesinde, bütün geçmişimiz vardı.

Titrek bir nefes alıp sarılmamızı kestim ve dolu gözlerimle yüzüne baktım.

"Kaçtı, kaçtı baba. O kadın kaçtı. Annemin katili kaçtı. Adı, Yasemin. Yasemin Gök Kurnaz."

Babam, elini başımın arkasından çekip hışımla arkasına döndü.

"Bütün ekipler beni dinlesin! Yasemin Gök Kurnaz, tekrar ediyorum. Yasemin Gök Kurnaz kaçtı," dedi ve yürümeye başladı. "Derhal peşinden gönderilmiş ekipler arttırılsın!"

Babamın uzaklaşan sırtından bakışlarımı ayırıp Rauf'a baktım. Sanki nefes bile almadan öylece duruyor ve bana bakıyordu. Rauf'un bakışları, babamın emirler yağdıran sesinin ardında, bana doğru uzanan sakin bir liman gibiydi. Orada, tüm bu kaosun ortasında, sadece ve sadece ben vardım.

O sessiz anlayış, o an ihtiyacım olan her şeydi.

Küçük adımlarla bana doğru yürümeye başladığında, ona yaklaşmak için adımladım. Geceyi yaran bir ıslık sesiyle zaman durdu. Göğsümde, önce keskin, yakıcı bir sıcaklık, sonra her şeyi kaplayan bir uyuşma hissettim. Dizlerimdeki güç çekildi, geriye doğru sendeledim.

Rauf'un gözleri anında büyüdü, o sakin liman bir anda fırtınalı bir denize dönüştü. Bana doğru attığı o küçük, nazik adım, bir sıçrayışa dönüştü. "Hayır!" çığlığını duyduğum an, bedenim geriye doğru savruldu ve sırtım soğuk sulara gömüldü.

Annemin rahmindeki o sıcak, koruyucu suların yerini şimdi soğuk, karanlık bir okyanus almıştı. Tuzlu su, yaralı göğsümü yakarken, hayatımın ilk dokuz ayını geçirdiğim o ilk suyu hatırlattı bana. Aynı element hem başlangıcım hem de sonum olabilir miydi?

Suda başlayan yolculuğum, benim kaderimdi.

🐙

Gece bilir, deniz bilir, yıldızlar bilir:

Kıyamet sessiz başlar.

Dalgalar taşar, fırtına içinde,

İki ruh bulur, kavuşur derinde.

🧜‍♀️

Lying on The Grey Foam, Artesia 🎵

Rauf Aslan, Ağzından

"Cesaret, her insanın taşıdığı sıradan bir duygudur. Başına nelerin gelebileceğini bilebilirsin, hissedebilirsin, sana bunları yapan ya da yapacak kişinin yüzüne de bakabilirsin," derdi abim, gözlerinde o bana has bilgelikle. "Ama gerçek cesaret; sana ihanet edeceğini bildiğin, seni sırtından bıçaklayacak kişiye sırtını dönebilmektir."

Bu sözleri ilk duyduğumda, onun ne kadar sert ve haksız bir genelleme yaptığını düşünmüştüm. Cesaret, korkusuzluk değil miydi? Ama zaman, abimin haklı olduğunu bana acı bir şekilde öğretecekti. Gerçek cesaret, güven diye inandığın temelin altına dinamit koyan birine, 'Seni affediyorum' demek değildi. O dinamiti sökmek için ona doğru dönmek, belki de onunla bir savaş başlatmaktı.

Abimin bahsettiği cesaret, kalbin en korunaksız haliyle, ihanetin soğuk rüzgarına dayanabilmekti.

Ayaklarımın altında çatırdayan kar, zihnimdeki her anının çıtırtısı gibiydi. Ankara'yı kaplayan kar, sanki bütün günahlarımızı, bütün yaralarımızı örten beyaz bir kefen beziydi. Uzaklarda, karlar altında kalmış Kocatepe, bir mezar taşı gibi kayıp umutlarıma dikiliyordu. Çocukluğumun en güzel yıllarını gömen bu mezar taşı bana, dört seneden sonra tekrar döndüğüm evimin önünden selamlıyordu beni.

Yağan kardan nasibini almış, büyük çınar ağacının altından geçip, evimizin bahçesine bağlanan kapıdan geçtiğimde annem, kapıyı açmış bir şekilde bana bakarak gülümsüyordu. Bordo rengi saçlarını sımsıkı topuz yapmış ama yine de kenarlarından çıkan küçük tutamlar, aralardan çıkıp özgürlüğüne kavuşmuştu. Gözlerinin mavisi, bana güvenilir limanlarda bir okyanus vaat ederken gülümseyerek ona doğru yaklaştım.

Annem, iki elini yana açtığında kabanımın üzerine düşmüş kar kristallerini önemsemeden ona doğru eğildim ve sarılarak havaya kaldırdım.

Kahkahalarının arasından "Ay! Dur deli oğlan!" diye bağırırken, gülerek etrafımda iki kez döndüm. Annem, omuzlarıma vurarak beni durdurmaya çalışırken, üzerinin ıslanmaması için kapıya yaklaşıp onu bıraktım.

Anneler üşümemeliydi, değil mi?

‘Evet.’

Üzerimdeki kabanı hiç beklemeden çıkartmaya başladığımda, annem arkamızda açık kalan kapıyı kapatıp içerinin daha fazla soğumasına izin vermedi. Bakışlarım koltukta gazetesini okuyan babamda takılı kaldığında babam, gazetesini ikiye katladı ve ayağa kalkıp bana baktı. Anneme elimdeki kabanı uzatıp babama doğru yürüdüm.

Ben babamın aynısıydım ama abim, tam bir annemin kopyasıydı.

‘Evet, onu bazen sırf mavi gözlü olduğu için kıskanıyorsun.’

Sussana sen!

"Hoş geldin oğlum."

Babamın cümlesiyle iç sesimi duymayı kesip tebessüm ettim.

"Hoş buldum, baba," derken bakışlarım evde gezindi. Gözlerim annemi bulurken kaşlarımı kaldırdım. "Abim nerede?"

Babam, derin bir nefes alırken annem, bana yaklaştı ve kaşlarıyla merdivenleri işaret etti.

"Çalışma odasında."

Alayla kaşlarımı kaldırdım.

"Dört seneden beri hiç çıkmadı mı o odadan? Çünkü ben giderken de oradaydı," dedikten sonra dişlerimi göstererek kahkaha attığımda annem, gözlerini devirdi ve omzuma yavaş bir fiske vurdu.

"Abinle dalga geçme, Rauf."

Ellerimi havaya kaldırıp birkaç adım geri çekildim.

"Tamam tamam. Bir şey demedim oğluna."

Annem, yüzündeki güller açan gülüşünü hiç soldurmadan derin bir nefes aldı ve babama bakıp mutfağı gösterdi.

"Akşam için yemek yapalım, gel Fehmi," bana döndü. "Sende abini gör, özlemişsindir," dedi ve babamı çekiştirerek mutfağa götürmeye başladı. Babam, annemin hayallerini süsleyen ve âşık olduğu bir adamdı. İdeal erkek tipiydi, ona göre. Bize iyi bir örnek olması bir yana, sert bir mizaca da sahipti. Dışarıda aslan iken annemin karşısında kediye dönüşüyordu.

Derin bir nefes bırakarak gri koltukların arasından geçtim ve merdivene doğru ilerledim. Her şey, üniversiteye gitmeden önceki haliyle duruyordu. Büyük pencerenin önündeki aile masası, televizyon köşesi, herkesin sevdiği kitapları bulunduran, bu yüzden bir duvarı tamamen kaplayan kitaplık bile öylece duruyordu. Yalnızca benim kitaplarım sayfa tarafına çevrilmişti.

Merdivenleri arşınlamaya başlarken içimde, zihnimin en diplerinde adını koyamadığım bir heyecan vardı. Olan şeyi kabul edebiliyordum ama bu kadar çabuk olmasını beklemiyordum. Koskoca dört senenin adı vardı.

Sağa ve sola ayrılan koridordan sağa dönüp yürümeye devam ettim. Duvar aydınlatmalarının sona erdiği oda, abimin çalışma odasıydı. Adımlarım durduğunda kahverengi kapının üzerindeki pusula kabartmasını okşadım. Abim, benden sonra pusulaları çok sevmeye başlamıştı ve bu kapıyı özel olarak yaptırmıştı.

‘Evet, hatırlıyorum da çok dalga geçmiştin.’

Kapıyı, sadece ikimizin bildiği, esprisi olan bir tıklatma ile çalmak için elimi yumruk yaptım. Üç kere aynı yere, üç aynı ritimle vurdum.

‘Tık-tık-tık, tık-tık-tık, tık-tık-tık...’

Havada duran elimi indirdim ve ellerimi arkamda bağlayıp çenemi dikleştirdim. Yüzümde çarpık bir tebessüm var olurken kapının arkasından büyük bir gürültü koptu. Dudaklarımdaki sırıtış yerini korurken kaşlarım, alayla çatılmıştı. Kapı hızla içeriye doğru açılırken abimin yüzündeki şaşkınlık görmeyi beklediğim bir kareydi.

"Ne oldu," dedim, alayla, "heyecanlandın mı?"

Abim, masmavi gözlerini şaşkınlıkla büyütmüş bir şekilde bana bakmaya devam ederken arkamda bağladığım ellerimi çözüp iki yana açtım.

"Ee, sarılmayacak mısın bana? Özlemediysen geri gideyim?"

Abim, sahip olduğu şaşkınlığı üzerinden atmış olmalıydı ki kahkaha atarak tuttuğu kapıyı bıraktı ve bir ahtapot edasıyla kollarını bedenime sardı.

"O nasıl soru hayta! Özlemez olur muyum?" sarılışına karşılık verirken derin bir nefes çektim kokusundan, "Kardeşim benim, hoş geldin."

Sırtındaki ellerimi usulca gezdirirken gözlerimi kapatıp bir kez daha derin nefes aldım. Tuzlu deniz kokusu, mürekkep ve kahve kokusuna karışmıştı ama hiçbir zaman, kendi öz kokusunu bastıramamıştı. O koku, çocukluğumun en tanıdık parfümüydü.

Sarılmamız sona erdiğinde eliyle içeriyi gösterdi. Yavaş adımlarla içeriye girdiğimde kapıyı kapattı. Odada gözlerimi gezdirdim. Duvardaki haritalar, masanın üzerindeki yığılı kağıtlar, masanın arkasındaki tablonun içine sıkışmış deniz yıldızı ve onu saran çift başlı yılan fotoğrafı, kitaplıktaki ciltler bile bıraktığım gibi duruyordu.

Her şey aynıydı.

Değişen tek şey, zamandı.

"Hâlâ devam mı?"

‘Bitmedi mi çalışman, ne işe yarayacaksa?’

Sorduğum soruyla abimin bakışları beni buldu. Gözlerindeki heyecan arzusunu görebiliyordum. Kafasını salladı ve eliyle tekli koltukları gösterdi. Evet, burası da yeni yapılmış gibi duruyordu. Çünkü öncesinde bir şömine, yanında bir içki arabası ve onlara eşlik edecek iki tane tekli koltuk yoktu.

Koltuklara çöktüğümüzde derin bir nefes verdi ve bir an için arkamda, sağ çaprazımda kalan masasına baktı.

"Bitmesine çok az kaldı."

Kaşlarımı alayla kaldırdım.

"Bittiğinde ne olacak? Sanki dünyayı kurtaracaksın."

Son cümleyle bakışları bana döndüğünde dilimi ısırmak zorunda kaldım.

İçimden söylememiş miydim ben onu?

Abimin içindeki araştırma duygusu ve aşkı, benim sözlerimden etkilenmesine engel oluyordu. Alayla bana bakıp arkasına yaslandı.

"Rauf, ben öylesine bir araştırma yapmıyorum," dedi, sesi gözlerindeki alaya nazaran ciddi, "Aradığım şey, daha önce kimsenin aklına gelmeyen, gelse bile araştırmayı bırak, sözünü bile etmeye cesaret edemeyecekleri bir yer."

Kaşlarımı sorgularcasına çattım.

"Biz ona tehlikeli diyoruz."

Abim, gözlerini devirdi.

"Her araştırma tehlike taşır, kardeşim. Önemli olan doğru insanla çalışmaktır."

‘Senin gibi bir deliyle, ancak ben çalışabilirim sanıyordum.’

Tabii ki de bunu söylemedim.

"Bu araştırmayı yalnız yürüttüğünü sanıyordum?" dedim, kaşlarımı kaldırırken. Abim, sol bacağının üzerine sağ bileğini attığında kafasını iki yana doğru salladı.

"Başlarda yalnızdım, evet ama sonra kafamdaki düşüncelerin aynısını taşıyan biriyle tanıştım," arsızca gülümsediğimde ayağını düzeltip bana doğru elini savurdu, "ima yapma, sikerim. Annem yaşında bir kadından bahsediyorum."

Ellerimi havaya kaldırıp koltuğa pustum.

"Bir şey demedim."

Abim, gözlerini devirerek yeniden koltuğa yaslandı. Alnına düşen siyah saçlarını geriye doğru ittirip derin bir nefes verdi.

"Her neyse. İşte, benimle aynı düşünceye sahip olan bir Yüzbaşı ile tanıştım. Sırf araştırma yaparken dikkat çekmemek için bu zamana kadar rütbe atlamayan bir kadından bahsediyorum."

Ciddileştim.

"Kim bu kadın?"

Yüzünde, çocukken birlikte çözdüğümüz bulmacalardaki o heyecan ifadesi belirmişti.

"Yüzbaşı Okyanus Gökçe."

İsmi, öyle bir ahenkle söylemişti ki ardından bir cümle kuracağını sanmıştım. Kafamı devam etmesini ister gibi salladığımda abim derin bir iç çekti ve ayağa kalktı. Adımları yanan şöminenin yanında duran içki arabasında durdu.

"O yüzbaşı sayesinde," ters duran iki kristal işlemeli bardağı açtı, "giremediğim yerlere girdim," viski şişesine uzandı, "hiç tanımadığım insanlarla tanıştım," viskinin bulunduğu cam şişenin kapağını açıp bardaklara kehribar sıvıyı doldurdu. Şişenin kapağını kapatmadan bardakları alıp önümde durdu.

"Ona çalışmalarımdan bahsettim ve yardımları için bir hediye verdim."

Uzattığı viski bardağını kavrayıp kaşlarımın altından ona bakmaya devam ettim.

"Ne hediye ettin?"

Abim, gözlerindeki o tanıdık, inatçı ışıltıyla bardağıma bardağını tokuşturdu ve bir yudumda içkisini bitirdi. Bardağı kenara koyup iki tekli koltuğun arasından yürüdü. Elimde kalan bardağı fondip yapıp ayağa kalktım. Abim, çalışmalarını yaptığı masanın önünde durduğunda yanına yürüdüm.

Yanında durduğum sıra eliyle bir haritayı işaret etti. Karmaşık, tam olarak adlandıramadığım bu yer, manyetik anomali haritasıydı. Daha önce bu tekniği duymuştum ama hiç denememiştim. Abim, elini o haritadan çekmeden bana baktığında bakışlarımı güçlükle haritadan ayırıp ona baktım.

"Biz, öylesine bir yer araştırmıyorduk Rauf. Yalnızca Türkiye'nin değil, Dünya'nın bile aklına gelmeyen bir inci burası," yeniden haritaya baktı, kafasını iki yana salladı, "Tüm denizaltıları engelleyebilen, yön veren, gerekirse uzaktan kontrol altına alıp imha eden bir üssün kalıntısı," dedi ve bakışlarını bana çevirdi. Gözlerindeki ışıltı, giderek puslandı ama bir o kadar da gizemli bir hâle büründü.

"O kadına buranın anahtarını verdim."

Haritadaki karmaşık çizgiler gözlerimin önünde dans ediyordu. Abimin sözleri odanın sessizliğinde çınlıyor, zihnimde yankılanıyordu. "Bir üssün kalıntısı mı?" diye fısıldadım, sesim neredeyse duyulmaz halde.

Abim başını sertçe salladı, gözlerinde tehlikeli bir parıltı vardı. "Sadece bir kalıntı değil Rauf. Aktif, hâlâ çalışıyor ama kimse bilmiyor. Ve biz..." Duraksadı, parmağını haritadaki belirsiz bir noktaya bastırdı. "...onu bulduk."

Kaşlarım, şaşkınlıkla havalandığında abim, bedenini bana doğru döndürdü.

"Bir hafta sonra Gölcük'e gideceğiz, buraya gelme amacın da buydu değil mi? Doğrudan geçmek yerine benimle gitmek istedin?"

Kaşlarım eski ifadesizliğine dönerken öylece ona baktım. Bir şey demesem bile abim beni anlamıştı.

‘Abin seni her zaman anladı, Rauf.’

Gözlerimi kapatıp açtım ve çenemi dikleştirdim.

"Sen o yüzbaşı ile denizaltı görevini, bu yüzden mi kabul ettin?"

Abim, gözlerini kıstığında dudaklarındaki tehlikeli tebessümün oluşumunu izledim.

"Dört asker olacak. Dört ayrı timden, dört Sat Komandosu. Hem devletin bizden istediği evrakları bulacağız hem de sualtındaki kendi araştırmamızı yöneteceğiz."

Kafamı anlayışla salladım.

"Peki, orayı tam olarak nasıl buldunuz?" elimle manyetik anomali haritasını gösterdim, "Anomali dediğiniz şey mi size yardımcı oldu?"

Abim, heyecanla elini çırptı, "O kadının bir kızı var, belki senden iki yaş küçük. Okyanus Teyze ona..." odanın dışından gelen bir ses konuşmamızı böldü. Aşağı kattan annemin sesi yükseldi: "Çocuklar! Yemek hazır!"

Abim, cümlesinin yarım kalmasını önemsemedi.

"Neyse, daha çok zamanımız var, gel. Annemleri bekletmeyelim," dedi.

Elini omzuma koyup beni odanın kapısına yönlendirmeye başladı. Çalışma odasından çıkıp kapıyı kapattı ve evde yalnızca bizim olmamıza rağmen kapıyı kilitledi. Anahtarı cebine soktuğunda kapıdaki pusulayı gösterdim.

Gülerek, "Peki gerçekten bunu yaptırmak zorunda mıydın?" diye dalga geçtim.

Abim, kapıdaki pusulaya bakıp gülümsedi ve bana baktı. Bir şey söylemeden beni kolunun altına alıp yürümeye başladı. Merdivenlerin başında durup elimi, önümüzde kalan kapıya doğru uzattım.

"Sen in, elimi yüzümü yıkayıp geliyorum."

Abim, kafasını sallayıp merdivenlerden inmeye başlarken, kapıya uzanıp kulpu indirdim. Mavi, beyaz karışıma sahip fayanslarla döşenmiş tuvalete kendimi attığımda lavabonun önünde durdum. Musluğa uzanıp döndürdüm ve suyun akmasını sağladım. Ellerimi akan suyun altına koyup ovuşturarak yıkamaya başladım. Aynadan kendimi izlerken ellerimi birbirine sürttüm ve avuçlarımı açtım. Yüzümü lavaboya doğru eğip avcuma dolan suyu yüzüme çarptım.

‘Gözlerimin arkasındaki yaşları izledim.’

Avuçlarıma suyu doldurdum, yüzüme çarptım.

‘Kıyıya vuran denizaltını izledim.’

Yüzüm lavaboya eğik bir şekilde musluğu kapatıp ellerimi lavabonun kenarlarına koydum ve doğruldum. Yüzümden akan sular, çeneme doğru uzanırken gözlerimin arkasındaki boşluk, aynaya yansıyan gerçekliğimle örtüşüyordu.

‘Rauf, abinin olduğu denizaltı iskeleye vurdu. İçindeki mürettebattan sağ çıkan kimse olmamış.’

O günden iki hafta sonra abimi kaybetmiştim.

Ankara'dan Gölcük'e gitmiştik. Ben, Gölcük'te bana atanmış bir timin varlığına alışmaya çalışırken abim, dört Sat Komandosu ile göreve gitmişti.

Arven Doruk Aslan, şehit olmuştu.

Kimse neden olduğunu söylemedi. Ne için gidildiğini, devletin onlardan ne istediğini, o denizaltında ne yaşandığını kimse konuşmadı. Gördüler ama sustular. Dokundular ama yok ettiler. Acının tam orta yerinde sızlayan kalbimde hissettiğim o sancıyı, hiç geçmeyecek bir yara gibi işlediler.

Annem, abimin acısına dayanamayıp ondan bir hafta sonra vefat ettiğinde babam, Gölcük'teki istihbarat görevini Çanakkale'ye aldırdı. O günden sonra onunla sadece telefondan konuştum. Bir ben kaldım Gölcük'te. Bir de abimin şehit mezarı.

On sene boyunca, neredeyse her gün olayın perde arkasını aydınlatmaya çalıştım ama nereden tuttuysam elimde kaldı.

"Uğraşma artık. Ne varsa yok ettiler. Bırak artık bu işin peşini. Abinin ruhunu da rahat bırak," diyen dedemi, yalnız yaşadığı adada bırakıp Gölcük'teki görevime döndüm. Günlerim sıradan görevlerle geçerken Binbaşı Aydın Kemerci'nin masama bıraktığı dosyayla geçmişin, kapılarını benim için bir kez daha araladığını fark ettiğim gün olmuştu.

İsmi, Miraç Gökçe'ydi.

Geçmişten gelen, zihnimin bir köşesine kazınmış bir soyadı taşıyordu. Hayır, dedim. İlk başta inanmak istemedim. Sadece bir tesadüf, başka bir anlam çıkartma, adı bile erkek ismi, dedim. Karşıma aldığım dört askerimle onu bekledim. Komuta merkezine giren kadının, ki ilk başta adından dolayı erkek sanmıştım, karşımda tüm barındırdığı geçmişimle durmasını beklemiyordum.

Bordo kızılı saçları, annemin saçlarına benziyordu. Okyanusu andıran mavi gözleri, bana abim, Arven Doruk Aslan'ı hatırlatıyordu. Boynundan sarkan pusula kolyesi, bana o kahverengi kapının üzerindeki kabartmayı hatırlatıyordu.

"Ben, Sualtı Akrepleri timine görevlendirilen Yüzbaşı Miraç Gökçe. Namı değer Sirena," dedi.

Bu, Kraken'in denizkızını ilk gördüğü andı.

Uzattığı ele karşılık verip selamlaştığımda kendimi tanıtma ihtiyacı duymuştum. Kraken olduğumu bariz bir şekilde ona yansıtmaya çalışsam da bu kadın, beni çıldırtmak için bütün tuşlara basmaya başlamıştı.

Hatta, ona üstünlük taslamaya çalıştığımda bana, "Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir, Rauf Yüzbaşım. Eğer amaç iyiyse, düzen de değişime direnmemeli," demişti. Asi bir kişiliği vardı, bunu görebiliyordum. Aklıma düşen anıyla abimin kulaklarıma yansıyan cümlesi vardı.

"Sen gidince, bu ailenin asi ruhlu çocuğu rolü bana kaldı."

Her ne kadar bir an için ona saygı duysam da bu birkaç saniye sürmüştü. İskeleye gittiğimizde sırtını denize dönüp bana bakmıştı. Ona doğru yürümeye başladığımda geçmişe yürüdüğümü bilmiyordum. Her adımımda söylediğim cümleler, karşımdaki bedenin geriye kaçmasına neden olurken adımları, iskelenin son kıvrımında denize doğru aksamasına neden oldu. Kollarından tuttuğum an, düşmesini engelledim.

‘Keşke, abini de bu şekilde kolayca kurtarabilseydin.’

İç sesimi duymamazlıktan geldim.

"Burası Kraken'in alanı, Miraç." Çünkü abin burada. "İçeri adım attığın zamanı hatırlarsın ama ne zaman kapanın dişlerine takıldığını fark etmezsin." Eğer abin hayatta kalsaydı araştırmalarına devam edebilecekti ama yaşatmadılar. "İşte o yüzden, burada yaşamak değil, hayatta kalmak esas kuraldır."

Tam ellerimi kollarından çekip denize düşmesine sebep olacakken benim dengemi bozup yerimizi değiştirmesini beklemiyordum. Suyun içindeki bedenimi yukarıya doğru yükselttiğimde dudaklarında bir tebessüm vardı. Ona nasıl baktığımı bilmiyordum ama iskeleye geri çıktığımda korkmadığını anlayabilmiştim.

"Kapanın dişleri sivri olabilir, Rauf," dedi, sesindeki bütün alaycılığıyla. "Ama sanırım biri onu biraz gevşek bırakmış."

Uyan.

İçimde uyuyup abimin şehit olmasından sonra uyanan Kraken'in bir kez daha nefes alışını hissettim. Birbirine kenetlenmiş dişlerim, köklerinden sağlam olmasına rağmen oynarken ellerimi yumruk yaptım. Bu kız, karşısında gerçekten kim olduğunu bilmiyordu ama öğrenecekti.

Öğretecektim.

Miraç Gökçe geldiğinden beri her şey alt üst olmuştu ama nedensiz bir şekilde, aradığım her fırsat önüme geliyordu.

Uzun zamandan beri askeriye de takılan, ara sıra göz göze geldiğim biri vardı. Araştırmalarımda önüme ket vuran, eli boş dönmeme sebep olan, Çanakkale'de görev icra eden Hasan Kara Yalçın'ın kızı İris. İlk geldiğinde hakkında bir araştırma yapmıştım. Abimin göreve gitmesine sebep olan, geri dönüldüğünde hiçbir iz bırakmayan Hasan Kara Yalçın'ın kızı İris, her ne hikmetse, Miraç Gökçe buraya geldiği an itibariyle peşinde dolaşmaya başlamıştı.

Kadını tam Miraç'a saldıracakken tuttuğum sıra da aklımın ucundan bile geçmeyen cümleleri, ona bırakarak sıralamıştı.

"Sana gelen selam sadece başlangıç, Kraken. Abinin ölmesine neden olan kadının kızı, sırtına bir bıçak saplayacak kadar yakında. Uzakta aramana da gerek yok, hemen arkanda."

Annesi, abime ihanet mi etmişti?

Omzumun üzerinden Miraç'a baktığımda abimin cümleleri, yakamı bırakmıyordu. Yoksa ile başlayan bütün cümleler birleştiğinde karşımda kazınan ihanet sözcüğü, Kraken Kapanı'nın açılmasına neden olmuştu.

Abim haklıydı.

Cesaret, sana ihanet edebilecek kişiye arkanı dönmekti. Ama abimin de bilip yeterince göremediği bir şey vardı.

Ben, o evin asi çocuğuydum. Bir bıçaktan daha keskin olan şeyinde ne olduğunu, karşımdaki bu kadına öğretecektim.

Gerçek cesaret, buydu.

🐙

Kraken'in kolları sardı Sirena'nın sesini,

Kapan derinlerde gizli bir sis, bir nefes ini.

Dalgalar fısıldarken eski bir yalanı,

Siren'in gözlerinde yanar ihanet sanı.

🧜‍♀️

Yazar, Ağzından

Geceyi vuran bir silah sesiyle Rauf'un gözleri açılmıştı. O karanlık, bir anda cam gibi çatlamış, yerini tarifsiz bir berraklığa bırakmıştı. Miraç, göğsüyle kolu arasında, hayatın tam da orta yerine saplanmış bir darbeyle sarsıldı. Henüz nereden vurulduğunu bilmiyorlardı; acı, bilgiden daha hızlı yol alıyordu bedende. Miraç, arkasındaki denize doğru sırt üstü düşerken, Rauf'un "Hayır!" kelimesi, bir kurşun kadar yankılı olmuştu. Bu, bir çığlıktan ziyade, zamanın dokusunu yırtan, her şeyi askıya alan bir sesti.

Ve zaman, gerçekten de askıya alınmıştı. Rauf, o birkaç saniyeyi bir ömür boyu taşıyacağını hissederek izledi her şeyi. Miraç'ın bedeni havada ağır, zarif ve bir o kadar da haksız bir dansla süzülüyordu. Arkasındaki karanlık deniz, koca bir mezar ağzı gibi açılmıştı onu bekliyordu.

Miraç'ın bedeni suya gömüldüğü an, Rauf'un iskeledeki adımları daha toktu, gürültülüydü, koşuyordu. Her bir adımı, tahtaların üzerinde bir çığlık gibi yankılanıyor, geceyi yırtarcasına ilerliyordu. İskelenin ucuna geldiğinde hiç beklemedi, duraksamadı, düşünmedi. Zamanın kırılan o ince camını geçmek istercesine, kendini karanlık denizin bağrına attı.

Soğuk, bir şok dalgası gibi vücudunu sardı. Ama bu soğuk, içindeki yanan çaresizliğin yanında bir hiçti. Suyun altında gözlerini açtı, kollarını uzattı. Etrafı saran yeşilimsi karanlık, dipsiz bir kuyuyu andırıyordu. Sadece ayın suyun yüzeyinden sızan parçalı ışıltısı, ona yol gösteriyor, aşağılara, derinlere çekiliyordu.

Miraç'ın suyun içinde, ay ışığının bile ulaşmakta zorlandığı bir derinliğe doğru süzülen bedenini gördüğü an, Rauf'un tüm varoluşu tek bir dürtüye indirgendi: Ulaşmak. Kollarını, omuzlarının eklem yerlerinden sökülüyormuşçasına bir güçle ileri uzattı. Su, ağır ve dirençli bir cübbe gibiydi her hareketinde. Parmak uçları, karanlıkta bir hayalet gibi sallanan Miraç'ın eline değdiği o sonsuz an, zaman yeniden işlemeye başladı.

Bir anlık temas, bir cankurtaran halatı kadar sağlamdı.

Miraç'ın havada, cansız bir şekilde süzülen elini yakalayıp kendine doğru çekti. İtkiyle birlikte suyun koynunda savruldular. Ve sonra, içgüdüsel bir sanatla, bedenini bir ahtapot misali ona doladı. Bu bir kucaklama değil, bir sarmalayıştı; hayatı, ölümün soğuk kollarından geri almak için açılmış bir savaştı.

Rauf, Miraç'ı kendine bir kalkan, bir emanet gibi sımsıkı bağrına basmıştı. Ayaklarını, dipsiz bir kuyunun duvarlarını itermişçesine aşağıya, karanlığın tam kalbine doğru sertçe iteledi. Her tekmesi, suyun direncini yaran bir umut çivisiydi. Bedenleri, ağır ağır ama kararlı bir şekilde, yukarıya, yüzeydeki parçalı ışığa doğru süzülmeye başladı. Suyun basıncı azalırken, kulaklarındaki uğultunun yerini Rauf'un kendi çılgın kalp atışları alıyordu.

Işık büyüdü, genişledi, ayın sudaki yansıması bir kurtuluş yıldızına dönüştü.

Son bir hamleyle su yüzeyini yardı, ciğerlerine dolan ilk hava, bir bıçak gibi keskin ve bir nimet gibi değerliydi. Alışmışlığıyla birlikte öksürmeden, bir kere olsun nefes nefese kalmadan Miraç'ı tüm kuvvetiyle iskeleye çıkarttı. Ardından tek bir hareketle yanına çıkıp diz çöktü.

O anda etraflarını sardılar. Pars ve Ali, hızla yanlarına çökerken, İlhan Albay'ın yüzünde derin bir çaresizlik okunuyordu. Biraz ötede, Aslı ve annesi İdil Albay, sağlık ekiplerine sesleniyordu. Rauf'un dünyası sadece Miraç'ın solgun yüzüne odaklanmıştı. Hızla Miraç'ın yüzüne doğru yüzünü eğerken, Ali, Miraç'ın vurulduğu yere elini bastırmaya başlamıştı.

"Nefes almıyor!" diye fısıldadı. Zaman, suyun içinde donmuş gibiydi, şimdi de bu beton iskelede, onun nefesini bekleyerek yeniden akmaya çalışıyordu. Hiç tereddüt etmedi. Öğrenilmiş bir içgüdüyle, Miraç'ın başını geriye yatırdı, çenesini açtı. Parmak uçları, onun soğuk tenine değdiğinde içinde bir şey kıpırdadı. Dudaklarını beklemeden, Miraç'ın dudaklarına bastırdı.

Bu, Kraken'in Sirena'ya ilk temasıydı.

İki kurtarıcı nefes verdi.

İlki, bir savaşçının disipliniyle ciğerlerinden boşaldı. Havası, onun havasız ciğerlerine dolarken, bu sadece bir can kurtarma prosedürü değildi. Bu, derinlerde uyuyan bir şeyin uyanışıydı. İkinci nefes daha derinden geldi; Rauf'un göğsündeki o kabaran, adlandırılmamış karanlığın ilk somut eylemiydi. Nefesi, Miraç'ın dudaklarından içeri süzülürken, sadece oksijen değil, bir kader taşıyordu.

Sonra ellerini kenetledi. Göğüs kafesinin tam ortasına, güçlü ve ritmik bir şekilde bastırmaya başladı. Her baskı, bir çarkın dişlisini yerine oturtur gibiydi. Avuçlarının altında hissettiği her kaburga kemiği, hayatın kırılgan mekaniğini hatırlatıyordu. Her kompresyonda, kendi göğsünün derinliklerinde bir şey daha fazla uyanıyor, daha fazla kendine geliyordu.

"Geri gel," diye fısıldadı, sesi suyla ve bir kararlılıkla boğuk. Ama bu sadece Miraç'a değil, kendi içinde yükselen o gizli güce de bir çağrıydı.

Her nefes verişinde, dudakları onun dudaklarına değdiğinde, bu sadece bir yaşam öpücüğü değildi. Bu, derinlerdeki canavarın, suların sireniyle kurduğu ilk kadim bağdı. Rauf'un ciğerlerinden çıkan her hava dalgası, ona sadece hayat vermiyor, aynı zamanda onu kendi kaderine bağlıyordu. O anda, Kraken bilmeden, Sirena'sını işaretliyordu.

Etraftaki her şey silikleşmişti. Pars'ın endişeli bakışları, İlhan Albay'ın çaresiz duruşu, uzaklardan yaklaşan siren sesleri... Hepsi, bu iki varlık arasında dokunan görünmez iplerin gerisinde kalmıştı. Bu bir kurtarma operasyonundan çok daha fazlasıydı; derinlerden gelen bir çağrının, bir buluşmanın sahnesiydi. Rauf'un her hareketi, sadece bir insanı değil, kendi kaderinin diğer yarısını da karanlığın elinden çekip alıyordu.

Gözlerinin önüne, yıllar önce o tahta iskelede, abisi Arven Doruk Aslan'ın beyaz örtüyle kaplı cansız bedeni geldi. Aynı çaresizliği, aynı ciğerleri yakan acıyı tekrar yaşıyordu. Tarih, korkunç bir şekilde tekerrür ediyor gibiydi.

"Lütfen," diye fısıldadı, sesi çaresizlikle yoğrulmuş, yalnızca kaderin duyabileceği kadar alçak. "Bir kez daha... aynı şeyi yaşayamam."

Bu son sözcükler, onun kulağına ulaşır ulaşmaz, Miraç'ın bedeni bir gerilimle sarsıldı. Göğsü, Rauf'un ellerinin altında ani bir hareketle yükseldi. Ağzından, önce boğuk bir öksürük, ardından tuzlu su ve umut karışımı bir nefes fışkırdı. Su, ciğerlerinden acıyla boşalırken, göz kapakları titreyerek kısıkça aralandı.

Rauf, onun bilincine geri döndüğünü görünce, göğsündeki o sıkı düğüm bir anlığına çözüldü. Nefesi, farkında olmadan tuttuğu için hızlı hızlı çıkıverdi. Elini, Miraç'ın yanağına götürdü. Başparmağı, şakağındaki ıslak saçların arasına kaydı. Bu dokunuş, tıbbi bir kontrol değildi. Bu, bir bağın teyidiydi. Bir canlının, diğerinin hayata döndüğüne dair sessiz bir yeminiydi.

O anda, koşarak yanlarına gelen sağlık ekipleri ile Pars ve Ali hareketlendiler. Dünya, o dar, kişisel evrenden çıkıp yeniden genişledi. Miraç sedyeyle uzaklaştırılırken, Rauf ayakta, üstü ıslak bir şekilde, ona bakakaldı. Geçmişte elinden hiçbir şey gelmemişti. Şimdi ise, onu ölümün kıyısından kendi elleriyle çekip almıştı. Bu, sadece bir hayatı kurtarmak değil, geçmişin acısına bir cevap, kaderin kendisine biçtiği rolü reddetmekti.

Ve artık hiçbir şey, eskisi gibi olmayacaktı.

🐙

Ben, suyun altında kıvranan o devin damarlarında, kızıl bir ihtarın yankısıyım,

Sirena'nın tırnaklarının bıraktığı tuzlu iz gibi, şimdi kulaklarındayım.

Denizin laneti dediler bana, fırtınanın mavi dilinde saklı bir ağıttayım,

Kraken'in zincirlerini çatlatan, o uğursuz çağrıyım.

🧜‍♀️

Miraç Gökçe, Ağzından

Upuzun, taş bir iskelede yalnız başıma yürüyordum. Bu, çocukken balığa çıktığımız, güneşten tahtaları ısınmış o bildik iskele değildi. Buradaki taşlar kadim ve ıslaktı; her biri, binlerce hikâyenin ağırlığını taşıyor gibiydi. Ayaklarımın altındaki nemli soğukluk, çorap ve ayakkabıyı delip ruhuma işliyordu.

İskelenin iki yanından, sütliman görünen ama dipsiz bir karanlığı barındıran bir deniz uzanıyordu. Su, hareket etmiyordu; tek bir dalga, tek bir kıpırtı yoktu. Donmuş, cam gibi bir yüzeydi ve derinliklerinde, fosforlu yeşil mavi ışıltılar bazen parlayıp sönüyor, kaybolup yeniden beliriyordu.

Üstümüzdeki gökyüzü ne geceydi ne gündüz; alacakaranlığın donuk, gri bir amberle kaplandığı, sabit bir akşamüstüydü. Hava, tuz ve ıslak toprak kokuyordu.

İleride, tam iskelenin sonunda, suların kenarında, sırtı bana dönük bir figür vardı. Hareketsizdi, bir heykel gibi sessizdi. Ellerini arkada, tam belinin hizasında bağlamıştı; bu hem bir iradeyi hem de derin bir tefekkür halini yansıtan, ona has bir duruştu.

Üzerindeki üniforma, bu garip alacakaranlıkta bile koyu mavisini koruyor gibiydi. Omuzlarındaki apoletler ise, o kasvetli ortamda tek ışık kaynağıymışçasına hafifçe parlıyordu. O, ölümle yaşam arasındaki o ince sınıra bakarken, sırtındaki bu yıldızlar, hâlâ ait olduğu dünyanın, yükümlülüklerinin ve belki de onu geri çağıran tek şeyin bir nişanesi gibi duruyordu.

Ona doğru her adım attığımda, aramızdaki mesafe aynı kalıyor, sanki iskele ben yürüdükçe uzuyor gibi hissediyordum. Etraftaki sessizlik o kadar mutlaktı ki, kendi kalp atışlarımın sesi, taşlara çarpan ağır bir çekiç gümbürtüsünü andırıyordu.

Dayanılmaz bir şey oldu. Bu sonsuz kovalamacaya bir son vermek için, ciğerlerimin derinliklerinden gelen, titrek bir sesle seslendim.

"Rauf!"

İsmi, donmuş havada cam kırığı gibi çatladı.

Başı yavaşça, neredeyse acı çeker gibi bir ağırlıkla sağa döndü. Profili, alacakaranlıkta keskin bir gölge oluşturdu. Gözleri, içinde kaybolacağım derinlikte bir hüzünle doluydu. Sırtını o durgun, ölüm denizine döndü. Ve bana doğru yaklaşmaya başladı. Onun adımları, benim çaresizce boşlukta savrulan adımlarımın aksine, taşların üzerinde sağlam ve gerçekti. Her adım, aramızdaki o görünmez, aldatıcı mesafeyi yok ediyordu.

Yaklaştı. Yüzü, hatırladığımdan daha yorgun, gözlerinin altı daha derin ve karanlıktı. Öyle yakındı ki, nefesinin sıcaklığını hissedebiliyordum. Bu ölü dünyadaki tek sıcak şey gibiydi. Sağ eli havaya yükseldiğinde, yanağıma yasladı. Avucunun pürüzsüz, neredeyse şeffaf teni, yanağımın hayali hatlarında bir sıcaklık hayaleti bıraktı.

Dudakları hafifçe aralandı ve sesi, bir yaprak hışırtısı kadar hafif, ama yüreğime saplanan bir hançer kadar keskin geldi.

"Beni bu karanlıkta bırakmana dayanamazdım, Miraç."

Sanki onu, en karanlık gecesinde yalnız bırakmıştım da, şimdi buraya, bu hiçliğin ortasına, onun bu yalnızlığını paylaşmaya gelmiştim. Gözlerindeki ifade, öfke değil, tarifsiz bir keder ve sarsıcı bir veda yorgunluğuydu.

Beklemediğim bir şey yaptı. Sol elini de yanağıma yaslayıp, yüzümü tuttu. Sanki kırılgan, değerli bir şeyi tutar gibiydi. Sonra, tüm o kederin ağırlığıyla gözlerini kapadı, dudaklarını dudaklarıma bastırdı.

Ve o temasla birlikte, rüya paramparça oldu. Gözlerim bunu imkânsız kılıp açılırken, iki tarafımızdaki durgun sular bir anda fırtınaya döndü. Taş iskele sarsıldı, o kadim taşlar yerlerinden oynadı. Dalgalar köpürerek üzerimize çarptı, soğuk sular giysilerimize, tenimize işledi.

Ama Rauf vazgeçmedi.

Üzerimize çarpan sulara rağmen öpmeye devam ediyordu. Beni öpüyor, benden bir karşılık beklemiyordu. Üst dudağı, iki dudağımın arasında kalmış bir şekilde alt dudağımı öpüyor, bu son anı sanki sonsuzluğa kazımaya çalışıyordu. Tuzlu deniz suyu dudaklarımızda birleşiyor, gözyaşlarıyla karışıyordu. 

Dudaklarımı son kez öpüp alnını, alnıma yasladığında nefesi, dudaklarımda soluklanıyordu. Rauf'un yüzü, bir hayaletin gülümsemesi gibi, gözlerimin önünde solup giderken, beni geri itiyor, bu dünyadan atıyor gibiydi. Son bir kez, "Dayanamazdım," fısıltısı kulaklarımda çınlarken, hiçliğe, uyanışa doğru savruldum.

Gözlerimi hastane odasının beyaz, yapay ışığında açtım.

Ciğerlerime dolan steril, antiseptik hava, rüyamdaki tuzlu serinliğin yerini almıştı. Ama yanağımda hâlâ o imkânsız dokunuşun sıcaklığı, dudaklarımda o acı dolu mührün hayali baskısı duruyordu. Gözlerim buğulu, odanın loş ışığına uyum sağlamaya çalışırken, yavaşça başımı çevirdim.

Orada, sandalyede, başı göğsüne düşmüş uyuyordu.

Rauf Aslan.

Üniforması yoktu, siyah boğazlı bir kazağı vardı ama saçları, o her zamanki düzgün halinden uzak, dağınık bir halde alnına dökülmüştü. Yüzü, rüyamdaki gölgeden daha soluk, daha yorgun görünüyordu. Göz kapaklarının altında, uykusuz gecelerin ve endişenin mor halkaları vardı. Ama oydu. Gerçek, somut, nefes alan.

"Miraç!"

Bu ses... Rauf'un sesi değildi. Daha yaşlı, daha titrek, ama aynı derecede tanıdık. Baba?

Rauf, anında irkildi. Sanki tetikte uyuyormuşçasına, gözlerini açtı ve başını kaldırdı. Gözleri, uyku ve endişeyle bulanıktı, önce anlam veremedi. Sonra, benim açık, ona bakan gözlerimi gördü. Ama bakışım ondan öteye, odanın ayak ucuna, kapıya doğru kaymıştı. O da bakışlarımı takip etti.

Ardından odanın içindeki babamı görüp ayağa kalktı. Hareketi o kadar hızlı ve aniydi ki, sandalye geriye doğru gıcırdayarak sürtündü. Rauf ile göz kontağımı kesen babamın yüzüyle tüm odağım babama kaydı.

"Kızım, iyi misin?" diye sordu, sesi adeta kırılırcasına. O üç kelime, odadaki tüm gerilimi, tüm bekleyişi, tüm korkuyu içinde barındırıyordu. Rauf'un varlığı, babamın varlığıyla birlikte, rüyamın o yalnız ve kasvetli dünyasını tamamen dağıtmış, beni gerçekliğin hem acıtan hem de iyileştiren ağırlığına geri çağırmıştı.

Ancak bu geri dönüş, bir armağan olduğu kadar bir yüktü de.

Zihin, korunmak için unutmaya çalışırken, beden tüm gerçekliğiyle hatırlatıyordu kendini. En son Rauf'a doğru yürüyecekken vurulduğumu hatırlıyordum. O küçük, masum adımın bedeli, göğsümde alev alev yanan bir anıydı şimdi. Geceyi yaran ıslık... Keskin sıcaklık... Ve ardından gelen boşluk. Anılar zihnimde bir film şeridi gibi dönerken, yüzümde, acının ve kafa karışıklığının somut ifadesi olarak kaşlarımın çatılışını hissettim.

Sonra, yavaş yavaş, bakışlarım aşağıya, kendi bedenime kaydı. Hastane tişörtümün ince, soluk mavi kumaşının altında, göğsümün üzerinde, kabarık ve yabancı bir şekil duruyordu. Sargının o sert, hantal kabarıklığı, tenime yabancı bir zırh gibiydi. Bu, rüyalardaki hayali yaralar değil, taş gibi bir gerçeklikti. Parmak uçlarım, istemsizce, o kabarıklığın olduğu yere doğru kıpırdadı. Dokunmaya cesaret edemeden, sadece orada, vücuduma işlenmiş bu yeni ve acılı haritayı seyrettim.

O kabarıklığın altında, sadece bir kurşun yarası değil, bir hayatın, bir anın ve her şeyi sonsuza dek değiştiren bir saniyenin ağırlığı yatıyordu.

"İnşaatta bir keskin nişancı varmış," diyen babamın sesiyle ona döndüm. Sözleri odanın steril havasında ağır bir taş gibi çarptı yüzüme. Keskin nişancı. Bu kelimeler, rastgele bir şiddet eylemi değil, soğuk, hesaplanmış, kişisel bir seçimin kurbanı olduğum gerçeğini getirdi zihnimde. Birisi, uzaktan, özellikle beni seçmişti.

Babamın gözlerinde, söylediği şeyin ağırlığını taşıyan bir ifade vardı. Bakışlarım Rauf'u bulduğunda, gözlerinde kopan fırtınaları izleme fırsatım olmuştu. O bakış, bir daha asla aynı olmayacak bir masumiyetin kaybını ve sönmeyen bir intikam ateşini anlatıyordu.

Zihnim, bulanıklığın içinden bir ipucu daha yakaladı. Olay yerindeki o kaotik anın parçaları bir bir yerine oturuyordu. Vurulmadan hemen önce... Karşıma çıkmaya utanmayan bir katil.

"Peki, kaçan kadını bulabildiniz mi?" diye sorguladığımda babam, kafasını iki yana salladı.

"İki günden beri arıyoruz," dedi.

İki günden beri.

Bu kelimeler, zihnimde bir şimşek gibi çaktı. Kaşlarım küçük bir şaşkınlıkla havalandı. Gözlerimi babamdan Rauf'a, sonra yeniden babama çevirdim. Zamanın akışıyla ilgili tüm algım altüst olmuştu.

Ben, iki günden beri uyuyor muydum?

Rüyalarla gerçekler arasında, nefes alan bir ceset gibi, bu beyaz yatakta yatıp durmuştum. Rauf'un gözlerindeki o derin yorgunluk, babamın sesindeki o titremedeki anlam şimdi daha netleşmişti. Onlar, zamanın acımasız ilerleyişine tanıklık ederken, ben hiçliğin durağan sularında sürükleniyordum. Kayıp iki gün, aramızda görünmez, uçurum gibi bir mesafe yaratmıştı.

Babam, yattığım yatağın kenarına çöktükten hemen sonra omzunun üzerinden Rauf'a bakmıştı.

"Bize biraz izin verir misin?"

Rauf, anlayışla kafasını sallayıp kapıya doğru adımlamaya başladı. Sırtındaki gözlerim, babamı bulduğunda babam, derin, hüzünlü bir nefes aldı. Sanki söyleyeceği şey için ciğerlerindeki tüm havaya ihtiyacı varmışçasına.

"Seni geri, Çanakkale'ye götüreceğim, Miraç," dedi. Sesindeki o koruyucu, nihai kararlılık, odanın havasını değiştirdi.

Ve o anda, bakışlarım babamın arkasında kalan, eli kapı kulpunda kalmış Rauf'a takıldı. Kapı kolundaki elinin eklemleri beyazlaştı. Başını çevirmedi, bana bakmadı. Sadece bir anlığına, o dayanıklı dış görünüşünde bile fark edilen bir sarsıntı sezdim, sonra kapıyı sessizce açıp çıktı.

⛓️

GELECEK BÖLÜMDEN ALINTI

Komuta merkezindeki hava, ağır bir kararlılık ve bastırılmış bir öfkeyle doluydu. Ali, Pars, Aslı ve Aydın Binbaşı, odanın bir ucunda adeta donup kalmışlardı. Tam ortada, babam dimdik duruyordu. Tüm gözler benimle babam arasında gidip geliyordu.

"Bilginiz olsun Aydın Binbaşı," diye seslendi babam, sesi odanın her köşesinde net ve tartışmasız bir şekilde yankılanırken. "Miraç, yarın benimle birlikte Çanakkale'ye dönüyor."

Odanın havası aniden elektriklenmişti. Pars'ın şaşkınlıkla kaşları kalktı, Ali'nin ağzı hafifçe aralandı. Ama hepsinden önce, kapı eşiğinden gelen bir ses, her şeyi dondurdu.

"Bu dediğinizi kabul etmiyorum."

Tüm başlar, sesin geldiği yöne, kapıya döndü. Rauf, hemen kapının önünde duruyordu. Yüzü, keskin hatlarıyla adeta taştan oyulmuş gibiydi, gözlerinde ise fırtınalar kopuyordu. Babam, bedenini ona doğru döndürdü ve kaşlarını tehditkâr bir şekilde çattı.

"Senden izin mi alacaktım, Yüzbaşı?" diye hırladı, sesi buz gibi keskin ve aşağılayıcı. "Ayrıca, senin buna karışmaya hakkın yok."

Ama Rauf etkilenmiş gibi görünmüyordu. Gözleri babamda değil, bende sabitlenmişti. Odayı, tüm o gözlerin üzerinde hissettiğim ağırlığa rağmen, sakin ve kararlı adımlarla geçti. Doğruca bana yürüdü. Kalbim, göğsümde deli gibi çarpıyordu, sargının altında yara alev alev yanıyordu.

"Elbette buna karışmaya hakkım var," dedi, yanımda durup ellerimizi birbirine kenetledi ve bakışlarını yüzümden çekip babama baktı. "Karımı hiçbir yere götüremezsiniz. Onun yeri, benim yanım."


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!