Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
Cello
Concerto in B-Flat Major, G. 482: II. Andantino Grazioso
Where
Is My Mind, Orchestral LBFD
SexyBack,
Justin Timberlake
See
What I've Become, Zack Hemsey
🕊️
XXXVII
22
Nisan 2022 / Şırnak Devlet Hastanesi
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Hayat
her zaman en güçlü olanı mı seçer?
Yoksa
en fedakâr olanı mı kurban eder?
Bir
yanım Deniz'in o cesur duruşuna hayran, bir yanımsa onun böyle bir fedakârlık
yapmak zorunda kalmasından dolayı öfkeliydi. Genç yaşında yüklenmek zorunda
olduğu bu sorumluluk beni yaralıyordu. Bazen ona bakarken kendi geçmişimi
görüyordum.
Herkesin
sorumluluğunu sırtlanmaya çalışırken yıpranan bir ruh.
Ama
Deniz farklıydı. Onun içindeki sadakat, bizim gibi insanları bir arada tutan o
ince iplerden biriydi.
"Ya
şunun sıfata bak ya!"
Deniz'in
uyanmasına çıldıran Kubilay, elindeki baklava tepsisiyle bütün hastaneyi tavaf
etmiş, en sonunda yeniden Deniz'in başına üşüşmüştü. Şimdi ise Deniz'in
yanındaki sandalyeye oturmuş ve sağ dirseğini sandalyenin koçağına yaslamıştı.
Dudaklarındaki kocaman bir gülümsemeyle Deniz'e bakarken Deniz, dudaklarına
işlediği küçük bir tebessüm ile onu izliyordu.
Kubilay'ın
sorduğu "N'aber?" sorusu, o anın ciddiyetini bir anda dağıttı. Osman
gözlerini devirdi ve elini kaldırıp Kubilay'ın ensesine hafifçe vurdu.
"Lan
oğlum dur bir ya. Çocuk daha yeni gözlerini açtı," dedi Osman, alışıldık
sert ama şefkatli tonuyla.
Kubilay
ise Osman'ı ilk defa önemsememiş gibi davrandı, Deniz'e bakmayı sürdürdü.
Gülümsemesi bir nebze olsun azalmamıştı. Deniz'in yüzünde biriken o sıcak
tebessüm ise daha da büyümüştü.
Ayaklarım
beni istemsizce onların yanına götürdü. Yaklaştıkça Deniz'in gözleri,
Kubilay'dan bana döndü. O an, yüzündeki tebessüm büyüdü. O kadar samimi, o
kadar gerçekti ki içimde ne varsa bir anda eriyip gitti.
Bir
anlık bakışla çok şey anlatıyordu. Yaşadığı her şey, o kurşunun acısı,
gösterdiği cesaret ve verdiği mücadelenin hepsi o gülümsemeye gizlenmişti. O an
fark ettim, Deniz'in içindeki o sadakat, hepimize ne kadar büyük bir armağandı.
"Hoş
geldin, Deniz," diye fısıldadım. Sesim, odanın içinde yankılanmasa da
Deniz'in gülümsemesiyle cevabını almıştım. Ağırca gözlerini kırpıştırdı,
yüzündeki yorgun ama sıcacık ifade beni bir kez daha derinden etkiledi.
Dudakları aralandığında, o zayıf ama samimi sesi duyuldu.
"İyisiniz,
değil mi?"
Bir
anlığına içim sıkıştı. Bize bunu sorması mı gerekiyordu? Sırtına saplanan o
kurşunlara rağmen ilk düşüncesi yine biz mi olmuştuk? İnsanın kalbine saplanan
bir soruydu bu. Kendi canını hiçe sayıp bizi düşünmesi, Deniz'i ne kadar büyük
bir yürekle sevdiğimi bir kez daha hatırlattı. Başımı hafifçe eğip gülümsedim,
sesimin titrememesine dikkat ederek cevap verdim.
"Biz
iyiyiz, Deniz. Sen iyisin ya, bize bir şey olmaz."
Kubilay,
bu duygu yüklü anı kendine özgü tarzıyla bozmayı başardı.
"Tabii
oğlum, sen dağ gibisin! Bize taş çarpsa hissetmeyiz!"
Deniz
hafifçe gülmeye çalıştı ama yüzündeki acı ifadesi hemen belirginleşti. Osman,
sert ama şefkatli bir tonla Kubilay'a döndü.
"Lan
bir sus! Çocuğu güldürüp yarasını mı azdıracaksın?"
Ama
Deniz, Osman'ın sert çıkışına bile sessizce gülümseyerek cevap verdi. O an
gözlerimle onun gücünü gördüm. Fiziksel olarak zayıflamış olsa da ruhu hâlâ
dimdikti. Yorgunluğuna rağmen, odadaki herkesi rahatlatan bir huzur yayıyordu.
"Ben
iyiyim," diye fısıldadı Deniz ama biliyordum, bunu bize söylemek için
değil, bizim güçlü kalmamız için söylüyordu. Bakışları hafifçe sağ tarafa doğru
kaydığında göz bebeklerinin büyüdüğünü fark ettim. Göz ucuyla kapıya baktığımda
Ayda'nın geldiğini fark ettim. Deniz'e döndüğümde bir an için göğsü ritimli bir
şekilde oynadı.
Lan,
kalbi hızlandı.
İç
sesim, gördüğüm durumu bana anlattı. Deniz, cesaretin ve sadakatin timsaliydi
ama kalbinde bir başka savaş daha veriyordu. Gülümseyerek Kubilay'a baktığımda
Deniz'in göğsüne baktığını fark ettim. Dudaklarındaki gülümseme buruk bir
tebessüme dönüşmüştü.
"Geçmiş
olsun."
Alperen'in
sesini duyduğumda Deniz'in hafifçe bakışları bana doğru çevrildi. Gülmemek için
dudaklarımı sıktığımda oturduğum yerden yavaşça kalktım. Alperen ve Ayda,
kenardaki koltuğa geçip oturduklarında göz ucuyla Kubilay'a baktım. Yüzündeki
her şeyin farkında olduğunu simgeleyen aptal gülümsemesi ile Deniz'e bakıyordu.
Alperen
ve Ayda, onun için kan vermişti. Çünkü Alperen, kız kardeşinin ne hissettiğini
biliyordu. Bunu şimdilik söylememe kararı almıştık. Kapının önünde bir gürültü
olduğunda bakışlarımı kapıya doğru çevirdim ama beklediğim şey, içeri girmek
üzere olan kocaman bir çelenk değildi.
Evet,
çelenk.
Kırmızı
ve beyaz karanfillerle süslenmiş, ortasında abartılı bir altın kurdele taşıyan
devasa bir çelenk önce odaya girdi, ardından Selçuk ve Çilingir. Suratlarındaki
kendilerinden emin, ukala gülümsemeyi görünce bir an için içimde kahkaha
yükseldi. Sonra o kurdeledeki yazıyı gördüm.
"Yiğit
Düştüğü Yerden Kalkar - Çilingir ve Selçuk'tan Sevgilerle."
Ne
yapacağımı bilemedim. Kalbimde, o anın ağırlığını hafifleten garip bir sıcaklık
belirdi. Göz ucuyla Deniz'e baktım. Dudağının kenarında sıcacık bir tebessümle
onları izliyordu.
Kubilay,
önce hafifçe bir öksürdü, ardından kahkahayı patlattı. Sandalyeye yaslanmış,
sanki dünyadaki en komik şeyi izlemiş gibi eğiliyordu.
Osman
ise her zamanki gibi sert kalmaya çalıştı. Birkaç saniye boyunca suratı taş
gibiydi ama dayanamadı. "Lan oğlum, başka bir şey bulamadınız mı? Ne
çelengi?" diye mırıldandı. Sesi, o sertliğin arkasına gizlenmiş şefkati
ele veriyordu.
Selçuk,
o bildik savunmacı tavrıyla konuşmaya başladı.
"Osman,
moral olsun dedik. Hem bak, herkesin yüzü güldü."
Çilingir
araya girdi, "Vallahi Deniz de beğendi. Bakın şu tebessüme!" dedi.
Gözlerim,
farkında olmadan Deniz'e kaydı. Evet, doğruydu. Yüzünde beliren o yorgun ama
kocaman gülümsemeyi görünce içimde bir şey eriyip gitti. Deniz, tüm
yaşadıklarına rağmen hâlâ bize huzur verebiliyordu.
"Sağ
olun... gerçekten," dedi Deniz, sesi zayıf ama içtenlikle doluydu.
Selçuk,
ciddiyeti tamamen bırakmıştı. Çelengin kurdelesini göstererek, "Deniz,
bak, bu kurdeleyi odanın bir köşesine asarsın. Moral kaynağı olur," dedi.
Deniz,
başını hafifçe yana eğip kısık bir sesle cevap verdi. "Olabilir aslında
hoşuma gider. Buradan çıktığımda da çerçeveletip askeriyenin tavanındaki kolona
çakarım."
Kahkahalarımız
odanın duvarlarına çarptı, yankılandı. İşin komiği, Selçuk ve Çilingir
gerçekten de ciddi bir şey yaptıklarını düşünüyorlardı ama bu sıradan bir gün
değildi. Bu, yaralarımıza rağmen birlikte gülebildiğimizi gösteren bir andı.
Mete,
elleri cebinde bize kapıdan baktığında dudaklarındaki hoş bir tebessüm ile
Deniz'e bakıyordu. Deniz, bakışlarını Mete'ye çevirdiğinde derin bir nefes alıp
verdi. Mete, bir an için Selçuk'a baktığında kaşlarını yukarıya kaldırdı.
"Selçuk,
Caner nerede? Sabahtan beri ortalarda görünmüyor," diye sorduğunda Selçuk,
Mete'ye baktı.
"İşi
varmış."
Mete,
kafasını ağırca salladığında yüzünü bana doğru çevirdi. Sağ dudağının kenarı
belli belirsiz çekildi ve gözlerini kıstı. Kaşlarımı çatarak ona baktığımda
çelenge bakıp gülümsedi.
Anlamadım
kar tanesi?
😁
22
Nisan 2022 / Dağ Evi
Lara
Akman, Ağzından
Gözlerimi
takıldığım noktadan çekemiyordum. Öylesine bakakaldığım nokta da hiçbir şey
düşünmüyordum.
"Ne
düşünüyorsun?"
Caner'in
sorusu, benim gözlerimin daldığı noktadan kopmasına yardımcı olmuştu.
Bakışlarımı ona doğru çevirip "Bir şey düşünmüyorum," dedikten sonra
Caner gülümsemişti. Damağını şaklattığında gözlerimi kırpıştırdım.
"Dalıyordun
öyleyse?" diye sorduğu soruyla kinaye yaptığını anlamıştım. Kollarımı
göğsümde bağlayarak bedenimi ona doğru döndürdüm.
"Evet,
yalnızca dalıyordum."
Caner,
kurduğum cümle ile dudaklarının arasından şuh bir kahkaha bırakmıştı. Kafasını
iki yana sallayıp yeniden bana baktı ve okuduğu dosyaya döndü. Cam mavisine
dönüşmüş gözleri dosyadaki yazıları tararken, dudaklarının aralandığını fark
ettim.
"Eğer
bir insan birkaç saniye bile olsa bir boşluğa dalıyorsa, düşüncelerinde yön
bulmaya çalışıyordur Lala."
Caner'in
söyledikleri zihnimde yankılandı. Bir boşluğa dalmak, düşüncelerde yön bulmaya
çalışmak mıydı? Belki de haklıydı, belki de bu yüzden gözlerim o noktada öylece
takılıp kalmıştı ama o an kendime bile itiraf etmek istemediğim bir şey vardı;
yönümü kaybetmiş gibiydim.
"Lala
mı?" diye sordum, kaşlarımı hafifçe kaldırarak. Sesim alaycı bir tonda
çıkmıştı ama aslında içimde, takma adımın Caner'in ağzından dökülmesini
tartıyordum.
Caner,
bakışlarını dosyadan kaldırmadan gülümsedi. "Lara demekten sıkıldım. Hem
Lala, sana daha çok yakışıyor."
"Bu
bir iltifat mı?" dedim, sesime hafif bir meydan okuma ekleyerek ama
cevabını merak ediyordum, bu yüzden gözlerimi ondan ayırmadım.
Caner,
dosyayı kapatıp sonunda bakışlarını bana çevirdi. "İltifat olarak almak
istersen, sana kalmış," dedi, her zamanki gibi kendinden emin bir tavırla.
Cam mavisi gözlerinde belli belirsiz bir sıcaklık vardı ama aynı zamanda bir
mesafe de hissediliyordu.
Kollarımı
daha sıkı bir şekilde göğsümde bağladım, bakışlarımı onun gözlerinden kaçırarak
pencereye çevirdim. "Belki de dalmak, düşüncelerle yön bulmaya çalışmak
değildir," dedim, kendimden emin bir ses tonuyla. "Belki de sadece
bir anlığına hiçbir şey hissetmek istememektir."
Sözlerimden
sonra odada bir anlık bir sessizlik oldu. Göz ucuyla Caner'in yüzüne baktım.
Yüzündeki alaycı gülümseme yerini daha ciddi bir ifadeye bırakmıştı.
"Hiçbir
şey hissetmemek, en zorudur," dedi, sesinde alışık olmadığım bir
yumuşaklıkla. "Ama hissetmek, ne kadar acı verirse versin, insanı hayatta
tutar."
Caner'in
sözleri zihnimin en derin köşelerinde yankılandıkça içimde bir kıpırtı
hissettim. Sanki soğuk bir denizin yüzeyine düşen sıcak bir damla gibiydi bu.
Bir anlık tereddütle içimde büyüyen bir cesaret ya da bir meydan okuma isteğini
açığa çıkartmak istedim. Gözlerim, onun cam mavisi gözlerine kenetlendi.
Dudaklarımı hafifçe bükerek kendime güvenen bir gülümseme kondurdum.
"Demek
hissetmek bizi hayatta tutuyor," dedim, sesim hem yumuşak hem de meydan
okuyucuydu. "Peki ya hislerin insanı yanlışa sürüklediği anlar? O zaman da
hayatta mı kalırız?"
Caner
bir an duraksadı, ardından kıkırdamaya benzeyen alçak bir kahkaha attı.
"Hayatta kalırız ama belki de o yanlışları yapmaktan zevk alırız."
Sözleri,
içimdeki kıpırtıyı bir ateşe çevirdi. Ona biraz daha yaklaştım, kollarımı
gevşeterek bedenimle hafifçe ona doğru eğildim. Bakışlarımı doğrudan onun
gözlerine diktim, meydan okumamı her hareketimde hissettirdim.
"Yanlışlardan
zevk almak, değil mi?" dedim, sesim alaycı bir tona bürünmüştü.
"Senin gibi biri için bu kadar kolay mı, Caner?"
Caner'in
kaşları hafifçe kalktı, gülümsemesi genişledi. Bana doğru eğildi, aramızdaki
mesafe iyice azalmıştı. "Bazen yanlışlar, doğrunun ta kendisi
olabilir, Lara," dedi, adıma özellikle vurgu yaparak.
Bu
sefer gülümseme sırası bendeydi. Oyununu oynayacaksa, ben de oynamaya hazırdım.
Bakışlarım dudaklarına kayıp geri döndü. Gözlerimle onun meydan okumasını kabul
ettiğimi gösterdim.
"Belki
de o yanlışları denemek gerekir," diye fısıldadım, sesim bir fısıltıdan
ibaretti ama odadaki sessizlikte bu, bir fırtına etkisi yaratmıştı.
Caner
bir anlık sessizliğin içinde gözlerini kısarak beni inceledi. Gözlerinde hem
bir merak hem de bir meydan okuma parıltısı vardı. Sanki benim ne kadar ileri
gideceğimi görmek istiyordu. Derin bir nefes alarak sırtını koltuğa yasladı ve
parmaklarını sağ dizinin üzerinde ritmik bir şekilde hareket ettirmeye başladı.
"Yanlışları
denemek, ha?" diye mırıldandı. Sesi o kadar alçaktı ki, duymak için
hafifçe ona doğru eğilmek zorunda kaldım. "Bunu söyleyen biri ya çok
cesurdur ya da tehlikeli sularda yüzmeye hazır."
Gülümsememi
gizlemek için başımı hafifçe yana eğdim ama dudaklarımın kıvrımını
saklayamadım. "Cesur olmadan tehlikeyi göze alabilir misin, Zirve?"
dedim, lakabına vurgu yaparak.
Sözlerimden
sonra havada asılı kalan gerginliği hissedebiliyordum. Sanki birbirimize
yaklaşmadan önce ip üzerinde dengede duruyorduk. Oyun devam ediyordu ama kimin
hamlesinin daha etkili olacağını görmek için bekliyorduk.
Caner,
bir kahkaha eşliğinde "Cesaret," dedi. "Bu kelimenin seninle ne
kadar örtüştüğünü biliyorum, Lara. Ama..." Koltuktan hafifçe doğrularak
bana yaklaştı, sesi alçaldı ama bir o kadar da vurucuydu. "Cesur olanlar
bazen o zirvede kaybolur. Korkmazlar ama riskleri göze alırken yanabilirler
de."
Bakışlarımız
bir an birbirine kilitlendi. Sanki etrafımızdaki dünya durmuştu ve sadece
ikimiz kalmıştık. İçimdeki kıpırtılar artık bir volkan gibi patlamaya hazırdı.
"Yanmayı
göze alamayanlar, ateşle oynamamalı da." diye fısıldadım. Bu sözlerle,
aramızdaki mesafeyi biraz daha daralttım. Şimdi birbirimize o kadar yakındık
ki, nefeslerimizi hissedebiliyorduk.
Caner'in
dudaklarının kenarındaki kıvrımı gördüğümde, oyunun ona da cazip geldiğini
anladım. Lakin tam bu noktada bir adım geri çekildi ve başını hafifçe yana
eğerek gülümsemesini bastırmaya çalıştı.
"Tehlikeli
konuşuyorsun, Lala," dedi, alaycı bir tonla ama gözlerindeki kıvılcımlar,
bu meydan okumanın onu ne kadar etkilediğini ele veriyordu.
Bunu
görmezden gelemezdim. Ona doğru yaklaşıp yüzünün karşısında durdum, bakışlarımı
gözlerine sabitledim. "Belki de tehlike, bazen hayatı daha heyecanlı
kılar, Caner."
Bir
süre hiçbirimiz konuşmadık. Sessizlik, ikimizin de zihninde yankılanan bir
meydan okuma gibi etrafımızı sardı. Bu sessizliğin içinde kalbimin hızlı
atışlarını hissediyordum ama dışarıya hiçbir şey yansıtmadım. Sonunda Caner
hafifçe eğildi, dudaklarını kulağıma yaklaştırdı ve alçak bir sesle, kelimeleri
adeta nefes gibi bıraktı.
"Tehlikenin
ne kadar ileri gideceğini görmek isterim, Lala. Ama dikkat et oyunlar,
kuralları ihlal edenlere karşı acımasız olabilir." dedi ve geri çekildi.
Gözlerim
onun yüzünde dolaştı. Dudaklarının kenarındaki alaycı kıvrımı, keskin
bakışlarını ve bir şeyleri gizlemek için çabalayan o duruşunu inceledim. Caner,
her zamanki gibi kendinden emin görünüyordu ama bu meydan okumada yalnızca bir
tarafın yanabileceğine dair bir his vardı.
"Kural
ihlalinden bahsediyorsun, Caner," dedim alaycı bir tınıyla. Sesimi düşük
tuttum ama söylediklerimin etkili olmasını istiyordum. "Ama kural koyucu
kim? Belki de oyunun kurallarını yeniden yazmamız gerekiyordur."
Caner,
bu meydan okumama yanıt olarak bir kaşını kaldırdı ve gülümsedi. O bakışlarında
hem bir meydan okuma hem de bir kabul vardı.
"Bu
bir teklif mi, yoksa tehdit mi?" diye sordu, sesi sakin ama kışkırtıcıydı.
Sanki bu noktada kontrolü kaybetmeyeceğini kanıtlamaya çalışıyordu ama içimdeki
kıvılcımlar birer birer parlamaya başladığında, kimin kontrolü elinde tuttuğu
artık belirsizdi.
"Ne
istersen o olabilir," dedim. Sesim pürüzsüzdü ama bakışlarımda bir meydan
okuma saklıydı. Aramızdaki mesafede tek duyulan, nefeslerimizin sesi oldu.
Caner gözlerini dudaklarımda gezdirdi, ardından sağ omzuna doğru başını eğerek
hafifçe gülümsedi.
"Canın
oyun mu istiyor, Lara?" dedi ve kafasını düzeltip yüzünü tam
karşıya çevirdi. Yavaşça ayağa kalktığında dudaklarımın aralanmasına engel
olamadım. Gitme, demek istedim ama Caner, şöminenin yanındaki çekmeceli dolabın
çekmecesini açtı ve bir kutuyu alıp çekmeceyi kapattı. Bana doğru döndüğünde
elinde pembe bir kutu vardı.
İki
yavaş adımda koltuğa pembe kutuyu bırakıp şaraplığa doğru ilerledi.
Hangover
Romantik – İçki Oyunu
Bakışlarım
Caner'e çevrildiğinde sağ elinde Olmeca markasının tekilası, sol avcunda ise
iki shot bardağı vardı. Koltuğa yaklaştığında oturdu ve sol dizini koltuğun
üzerine doğru çekip bana doğru döndü. Shot bardaklarına tekilayı doldurmaya
başladığında bakışlarımı kutuya indirip kapağını yukarıya doğru çekiştirdim.
İki
tarafta, eşit bir şekilde dizilmiş kartlara bakarken bakışlarım Caner'e
çevrildi.
"Kartların
hepsini çıkartayım mı?" diye sorduğumda bir şey demeden kafasını salladı.
Kutuya geri odaklanıp kartları çıkarttım ve düzgün bir şekilde koltuğun üzerine
koydum. Kutunun arkasını çevirdiğimde nasıl oynanacağına dair bir yazı vardı.
"Hangover
Romantik, partnerinizle eğlenceli bir gece geçirmeniz için tasarlandı. 108
romantik oyun kartı ve 42 ateşli oyun kartı içerir. Ateşli kartlar opsiyoneldir
ve renkleri kırmızı kartlardır. Oyuna başlamadan önce bu kartları ayırıp
çıkarabilirsiniz ya da oyunun ilerleyen aşamalarında devreye sokabilirsiniz.
Oyunun kuralını kendiniz belirleyin."
Gülerek
Caner'e baktım.
"Doğruyu
söyle kiminle oynadın bu oyunu?" diye sorduğumda Caner'in bakışları bana
çevrildi. Yüzünde sanki bir çocuğun, yapmaması gereken bir şeyi yapmış olduğu
sinsilik izleri gizliydi.
"Üniversiteden
kalma, ayrıca benim değil Barış'ın. Bende de olduğunda haberi yok çünkü
çarptım." dedi ve kıkırdayarak ile yanımızdaki sehpayı bize doğru
çekiştirdi. Caner, shot bardaklarını aldı ve birini bana uzattı. Elimi kaldırıp
shot bardağını kavradım ve onun bardağına doğru hafifçe vurdum. Kulağıma ulaşan
notayla bakışlarım Caner'in gözlerini buldu. Birbirimize bakarak dudaklarıma
bardağı yasladım ve tek hamlede bütün sıvıyı ağzımın içine döktüm.
Ağzımın
içine biraz acı ama bir o kadar da yoğun bir sıcaklık yayıldı. Damağıma önce
sertçe dokundu, sonra hafifçe odunsu ve tütünsü bir iz bıraktı. Biraz yakıcıydı
ama içinde bir tatlılık da vardı. Sanki güçlü bir karakterin verdiği ilk
izlenim gibi, keskin ama ardından gelen derinlik insanı etkiliyordu. Bu, tıpkı
Caner'in gözlerinde kaybolmak gibiydi, bir kez yakaladığında bıraktığı etki
asla silinmezdi.
Caner'in
bakışlarının puslandığını fark ettiğimde gözlerini hafifçe kapatıp açtı.
Yükselip alçalan âdem elmasıyla elimdeki shot bardağını sehpanın üzerine
koydum. Caner'de kendi bardağını bardağımın yanına koyup yeniden tekilayı
doldurdu.
"Başla
bakalım." dedi ve bakışlarını gözlerime dikti. Parmaklarımı bana doğru
olan kartın üzerine koyup ağırca çektim. Kartı döndürdüğümde gördüğüm yazı beni
güldürmüştü. Yazının altında da bastonlu bir figür vardı.
"Yaşlanınca
huysuz bir kadın ya da erkek olma olasılığı en yüksek olan içer."
dediğimde Caner, boğazını temizledi ve bardağa doğru elini uzattı. Kartı
ortamıza koyup bende elimi uzattığımda genizden gelen kıkırtısını işittim.
"İşim
çok zor desene." diye mırıldandığında ikimizde aynı anda shot attık. Elimi
tekila şişesine atıp boş bardakları doldurduğum sırada Caner, kendine bir kart
çekti.
"Partnerinin
ayakkabı numarasını söyle. Bilemezsen içersin."
Şüpheyle
Caner'e baktım. Caner, dudağının sağ kenarını alayla büktü.
"Seninki
kırk numara. Peki, benimki ne?"
Biliyor
olması şahsen beni şaşırtmıştı. Kaşlarımın yukarıya çekilmiş olduğunu fark
ettiğimde hızla kaşlarımı çattım.
"Sen
nereden biliyorsun bakayım benim ayakkabı numaramı?"
Caner,
sesli bir kahkaha attıktan sonra gözlerini kısarak bana baktı.
"İstihbaratçıyım
kızım ben. Senin hakkında bilmediğim bir şey yok benim. Altındaki iç
çamaşırının markasını bile biliyorum."
Kurduğu
cümle yanaklarıma bir ateşin salgılanmasına neden oldu. Bu durumdan kurtulmak
için elimi hızla shot bardağına atıp içtim. İçkinin bıraktığı sıcaklığa
sığındım. Caner'in bu durum gözlerinden kaçmamışçasına gülmemek için
dudaklarını içe doğru kıvırıp bakışlarını kaçırdı.
"Neyse,
benim ayakkabı numaram da kırk beş. Öğrenmiş oldun." dediğinde
parmaklarımı kart destesinin üzerine koydum. Bir kart çekip hızla kendime
çevirdim.
Seninle
birlikte olduğumdan beri asla başkasını hayal etmedim. Yazıyordu. Gülümseyerek
Caner'e baktım.
"Seninle
birlikte olduğumdan beri asla başkasını hayal etmedim. Doğruysa iç."
İkimizde
shot bardaklarına sarıldığımızda yeniden bardaklardaki içkiyi sömürdük.
Zihnimde derin bir boşluk vardı ve Caner, o boşluğun tam merkezindeydi. Ondan
başka yerim ve yönüm yoktu. Sol elini koltuğun sırt kısmına koyup bana doğru
eğildi ve dudaklarını alnıma bastırıp geri çekildi. Kart çekip kendine doğru
döndürdü.
"Partnerinin
en yakın üç arkadaşının adını söyle. Söyleyemezsen ya da yanlışsa iç."
dedi ve gülerek bana baktı. "Birinci yengem, ikinci yengem ve üçüncü
yengem."
Gülerek
ona baktığımda burnunu çekip kartı ortamıza koydu. "Kimmiş senin o
yengelerin?" deyip kıkırdadığımda gözlerini devirdi.
"Eyşan,
Alev ve Yonca."
Gülerek
kafamı salladığımda kollarını göğsünde bağladı.
"Şimdi
sen söyle bakalım benimkiler kim?"
"Mete,
Barış ve Çilingir." diye hızla söylendiğimde gözlerini devirdi. "Mete
sayılmaz, o benim ikizim. Yanlış bildin, iç."
Gözlerimi
devirip shot bardağına uzandım. Ona bakarak içtiğimde yükselip alçalan âdem
elması bir kez daha yutkunmama neden olmuştu. Bardağı sehpaya bırakıp yeniden
bir kart çektiğimde kartın kırmızılığı gözüme çarptı. Kartın üzerinde göğüsleri
olan bir figür vardı. Beyaz çizgilerden oluşturulmuştu.
"Göğüslerini
göster ya da iç." dedim ve Caner'e bakmadan kartı ortamıza koydum. Elimi,
üzerimdeki kazağın eteklerine götürüp bir hamleye üzerimden çıkarttım.
Bakışlarım Caner'e çevrildiğinde doğrudan gözlerime bakıyordu ama gözlerinde
bir şimşeğin çaktığını fark edebilmiştim. Gözleri ağırca göğüslerimi bulduğunda
çıplaklığımdan ilk defa utanmadım. Evdeyim diye sütyen giymemiştim. Bu durumun
onu zorladığını gözlerini kaçırıp kart çekmesinden anlayabilmiştim.
"Partnerinin
vücut kokusunu tarif et ya da iç," dedi. Gözlerini kaldırıp bana
baktığında, o an dünyanın sessizleştiğini hissettim. Göz bebeklerinin mavileri
bir gölge gibi büyüyerek geri kalan her şeyi karartıyordu. Bakışları,
düşüncelerimi kımıldayamayacak kadar sıkıca kendine çekti. Bu çekimden hızla
kurtulmak için gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım ama içimdeki küçük kıpırtı
hâlâ oradaydı.
Caner,
çenesini sıkıp kararlı bir hareketle shot bardağına uzandı. Bir dikişte içtiği
gibi, sert bir yutkunmayla bardağı masaya koydu. O sırada elini ensesine
götürüp kazağının boyun kısmını tuttu ve gövdesini doğrultarak üzerindeki
kazağı çekiştirdi. Hareketiyle birlikte kazağının altından beliren kaslar,
cildinin altında belirgin hatlarla şekillenmişti. Kazağı bir kenara
bıraktığında, vücudundaki her bir detay net bir şekilde ortaya çıkmıştı.
Tenindeki
hafif kızarıklık ve terin oluşturduğu belli belirsiz parlaklık, her bir kasını
daha belirgin kılıyor, adeta bir ritimle hareket ediyordu. Bakışlarım,
istemsizce karnından başlayıp geniş omuzlarına kadar ilerledi. Gerilen
kaslarının her bir çizgisi, sanki dokunmayı bekleyen bir sırdı.
Kasları,
dokunmaya davet eden bir davetiye gibiydi; her bir kıvrımı, bedenine işlenmiş
bir sır gibi duruyordu. Geniş omuzlarından karın kaslarına inen çizgiler, sanki
bakışlarımı takip etmem için özel olarak şekillendirilmişti. Karın kaslarının
her bir basamağı, tenindeki hafif parlaklıkla daha da belirginleşiyordu; sanki
her nefesinde daha da derinleşiyor ve göz alıyordu.
Göğsünün
tam ortasındaki dikiş izi bile ona bir eksiklikten çok, sarsıcı bir cazibe
katıyordu. Kas lifleri, en ufak bir harekette bile geriliyor, her kıpırtısıyla
kontrolsüz bir merak uyandırıyordu. Ona bakarken, sanki her şey silinmiş ve
sadece o kalmıştı; her detayında kendimi biraz daha kaybediyordum.
Göz
göze geldiğimizde o keskin mavilikler, beni kelimelerle değil, hislerle
konuşmaya zorladı. Birkaç saniye boyunca ne düşündüğümü ne hissettiğimi okumaya
çalışır gibi beni izledi. Odayı dolduran hava, birkaç saniyeliğine başka bir
şeye dönüşmüş gibiydi; ağır, yoğun ve tehlikeli bir çekim alanı.
"Kart
çek," dedi, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir emir kadar etkiliydi.
Tonundaki boğukluk, atmosferi daha da ağırlaştırdı; sanki odadaki hava bir adım
daha yaklaşıp etrafımı sarıyordu.
Sözleriyle
birlikte gözlerimi birkaç kez kırpıştırıp boğazımı temizledim. Parmaklarım
titremese de içimdeki o tuhaf kıpırtıyı susturamıyordum. Gözlerimi kaçırarak
desteğe uzandım ve rastgele bir kart çektim. Çevirdiğim anda, yazıyı gördüğümde
gözlerim büyüdü; yüzüme yayılan şaşkınlığı saklayamıyordum.
"İç
çamaşırını göster ya da iç," dedim, sesim düşündüğümden daha kendinden
emin çıkmıştı. Hatta sözlerimin havadaki etkisini görmek için kaşlarımı meydan
okurcasına kaldırdım.
Caner'e
baktığımda gözlerinde bir an için beliren dağılmayı fark ettim. Mavi bakışları,
kısa bir an kontrolünü kaybeder gibi oldu ama hemen toparlandı. Bu oyunun
iplerini sıkıca tuttuğundan emindim ama belki de bu sefer darmadağın olma
sırası ondaydı.
İçimde
bir kıvılcım yandı, sanki kontrolü ele almak isteyen bir dürtüye boyun eğmiş
gibiydim. Yavaşça ayağa kalktım. Sessizlik odanın dört bir yanını doldurmuş,
sadece kalp atışlarımın yankısını duyabiliyordum. Ellerim taytımın kenarlarına
gitti, hareketlerim yavaş ve kararlıydı. Yavaşça taytımı aşağıya indirirken,
gözlerim Caner'in yüzünden bir saniye bile ayrılmadı.
Taytımı
çıkartıp kenara koyduğumda, bakışlarını asla ama asla aşağıya indirmediğini
fark ettim. Çenesini sıkmış, sanki kendisiyle mücadele ediyordu. Bakışları,
gözlerimle birleştiğinde bir kıvılcım daha çaktı. Gözlerindeki mavi, artık
sakin bir deniz değil, fırtınalı bir okyanus gibiydi.
Yüreğimde
garip bir cesaretle, "Ne o, utandın mı?" diye fısıldadım. Sözlerim
havaya karışır karışmaz, bakışları anında iç çamaşırıma kaydı. Kaşlarını kısık
bir meydan okumayla yukarı kaldırdı, damağını şaklattı.
"Kasılıyorsun,"
dedi, sesi yavaş ama dokunaklı bir alayla doluydu. "Ve ıslanmışsın."
Sözleri, cildimde bir elektrik gibi dolaştı. Gözlerini yine kaldırıp gözlerime
dikti. "Sana da bir cesaret gelmiş gibi görünüyor. Ne oldu, çok mu
istiyorsun beni?"
Sözlerinin
etkisiyle karnıma bir ağırlık oturdu ama yutkunmamak için kendimi tuttum. Onun
istediği gibi kırılmayacaktım. Yüzündeki alaycı gülümseme, sanki bu anın tadını
çıkarmaya çalışıyordu. Cüretkâr bir hareketle koltuğa oturdum, bacaklarımı
çekip bağdaş kurarak onunla aynı seviyeye geldim. Bakışlarını tekrar iç
çamaşırımın önüne çevirdiğinde, dudağını büküp başını yavaşça salladı.
Dalmış
bir sesle, "Durumun sandığımdan daha vahimmiş," dedi. "Baksana,
löp löp iç çamaşırını içine çekiyor. Keşke beni de çekse." Sözlerindeki
arsızlıkla birlikte yüzümün ateş gibi yanmaya başladığını hissedebiliyordum.
Derin
bir nefes aldım, dişlerimi sıkarak sakinleşmeye çalıştım. Ardından boğazımı
temizledim ve soğukkanlı bir şekilde, "Kart çek Caner. Beni baştan
çıkartmaya çalışıyorsun." dedim. Sözlerim net ama keskin bir emir gibiydi.
Gözlerini o an iç çamaşırımın üzerinden ayırmadan desteye uzandı. Parmaklarını
karta doladı ama kartı çevirirken bile bakışları hâlâ üzerimdeydi.
Kendi
kendine alaycı bir şekilde gülümsedi ve sonunda gözlerini yüzüme kaldırdı.
"Hayır, çalışmıyorum," dedi, sesindeki güvenle beni kendine
mıhlayarak. "Seni baştan çıkarıyorum." Kaşlarını kaldırarak kartına
baktı ama bu kartın bile önemi yok gibiydi.
Onun bu
arsız özgüvenine karşı içimde büyüyen çekimi saklayamadım. Azgın teke, aklınca
benimle oynuyordu. Hoşuma gidiyordu, bunu inkâr edemezdim ama onun üzerime
atlamamak için verdiği mücadele, benim bu oyundan aldığım keyfi ikiye
katlıyordu. Her defasında iradesini kırmak ve yeniden baştan çıkarmasını
izlemek bağımlılık yapıyordu.
"Salak,"
diye mırıldandım kendi kendime ama içimden bir yanım onun yapmadıklarını
yapmasını umuyordu.
"En
son ne zaman porno izledin? Söyle ya da iç." dedi ve kahkaha atarak
gözlerini devirdi. "Hayatımız üzerinden bize porno çektiler amına koyayım.
Porno izlemeye mecal mi kaldı?" diye mırıldanıp bakışlarını bana çevirdi.
Elindeki kartı atıp kaşlarıyla kart destesini işaret etti. Ona bakarak kart
çektiğimde nedenini bilmediğim bir şekilde kartı ortamıza bıraktım. Caner,
ağırca karta baktığında gözlerimi indirip karta baktım.
Şehvetli
bir şekilde "Kucak Dansı" yap ya da içkini bitir.
Gözlerimi
karttan ağırca kaldırıp Caner'e baktığımda tek kaşı yukarıya alaycı bir tavırla
tırmandı.
"Yapabilecek
misin?" dedi, sesinde meydan okuyan bir ton vardı. Sağ omzumu silktim ve
shot bardağıma uzandım. Bir dikişte içip sehpaya geri bıraktım. Önümüzdeki
kartların yanına elimi koydum. Koltuğa yasladığım elimi hızlı bir şekilde sola
doğru kaydırdığımda kartlar uçuşarak etrafa dağıldı. Caner'in kahkahasını
duyduğumda dizlerimin üzerinde doğruldum.
"Off!
Yavrum benim be." diye inledi, sesinde hem alay hem de hayranlık vardı.
"Her yerinden dişilik fışkırıyor amına koyayım ya. Gel de sevme."
Her ne
kadar cümleleri egomu okşasa da tek kaşımı alaycı bir tavırla yukarıya çektim.
Sözleri
egomu beslemiş olsa da yüzümdeki alaycı ifadeyi koruyarak tek kaşımı kaldırdım.
"Kendini düzelt," dedim, tok bir sesle ve kesin bir emirle.
Caner,
dudağındaki hafif gülümsemeyle sol bacağını koltuktan aşağı indirip yayılmış
oturuşunu biraz daha genişletti. Sağ elini telefonuna uzattı, ekranı açıp bir
şeyler aradı. Çok geçmeden kulaklarıma bir melodi yankılandığında ekranı
kapatıp uzak bir noktaya koydu. Justin Timberlake, SexyBack çalıyordu.
Dizlerimin
üzerinde ona yaklaştım. Sol bacağımı yavaşça iki bacağının arasına
yerleştirirken, bakışlarını üzerimde hissettim. Gözlerini önce yüzümde, sonra
bedenimde gezdirdi. Yeniden gözlerimde durakladığında okyanus mavisi gözlerinde
bir parıltı vardı, ateş gibi yanan bir arzu.
"Göster
bakalım marifetlerini," dedi, sesi şehvetle doluydu.
!YETİŞKİN
İÇERİK UYARISI! OKUMAK İSTEMEYENLER BİR SONRAKİ İŞARETLİ KISMA KADAR KAYDIRSIN.
Önce
ona dokunmadan bacağına sürtünmeye başladım. Altımdaki ince kumaş, hareket
ettikçe üzerindeki eşofmana hafifçe sürtünüyordu. Dudaklarımda, ne düşündüğünü
tam da anlayamayacağı işveli bir gülümseme belirdi. Dudağının kenarındaki
alaycı ifade bir an için kırılacak gibi oldu. O anda ellerimi yavaşça
omuzlarına koydum, gözlerimin içindeki meydan okumayı daha net görebilsin diye
bakışlarımı onunkilere kilitledim.
Biraz
daha yaklaştım ve tek bir hareketle sol bacağımı bacaklarının arasından çekip
kucağına oturdum. Göğüslerim, istemsiz bir yakınlıkla gövdesine dokunduğunda
derin bir nefes aldığını fark ettim. Kalçamı kasıklarına doğru sürterken göğüs
uçlarımın özellikle gövdesine değmesini sağladım, belimi kıvırdım. Gözleri
boynumdan başlayıp yavaşça göğsüme indi. Dengemi kaybetmemem için ellerinden
biri kalçama hafifçe yerleşti. Anın getirdiği sessizlikte, odadaki gerginlikle
karışık çekim, nefeslerimizden daha gerçek bir şekilde yankılanıyordu.
Ellerinin
ağırlığı bir an için beni irkiltse de geri çekilmedim. Göz göze geldiğimizde,
aramızdaki o görünmez duvarın çatladığını hissediyordum. Ne o geri adım
atıyordu ne de ben. İnatçı bir düelloya dönüşen bu sessizlikte, nefesi tenime
vurdukça zihnim karışıyor, kalbimin ritmi hızlanıyordu.
"Islaklığın
eşofmanımı kirletiyor." dedi, sesi alaycılıkla titriyor ama bakışlarındaki
şüphe yerini dikkatle karışık bir teslimiyete bırakıyordu.
"Bugün
pis bir kız olmaya karar verdim," dedim alçak bir sesle ama dudaklarımdaki
gülümsemeyi silmedim. "Belki de sana düşündüğünden daha zayıf olmadığımı
hatırlatıyorum."
Sözlerim
onu afallatmış gibiydi. Hafifçe başını eğdi, beni çözmeye çalışır gibi yüzümü
inceledi. Bu bakış, tenimde bir yangın gibi hissettirdi.
"Zayıf
olduğunu hiç düşünmedim," dedi sonunda, sesi daha yumuşak bir tonda.
"Ama bu, kontrolü tamamen sana bırakacağım anlamına gelmez."
Gülümseyerek
kucağından kalktım ve önünde durup kaşlarımla üzerindeki eşofmanı gösterdim.
"Çıkar."
diye fısıldadığımda gözlerine düşen karanlıkla ağırca koltuktan kalktı.
Gözlerimizi asla birbirinden ayırmıyor ve ağır çekimde ayağa doğruldukça
gözleri daha çok buhrana sarılıyordu. Aramızdaki boy farkından dolayı başım
geriye yaslandı.
Yüzünü
bana doğru eğmeden bana üstten baktı ve belinden her düşecekmiş gibi duran
eşofmanı aşağıya doğru çekiştirdi. Boxerı ile kaldığında koltuğun ucuna oturdu
ve ellerini arkaya doğru yasladı. Eşofmanı ayağımın kenarıyla kenara ittirdim.
Dudaklarımdaki işveli gülümsemeyi kaybetmeden ona arkamı döndüm. Ellerimi
dizlerine koyup kalçalarımı boxerının üzerinden ritme göre kıvırarak sürttüm.
"Come
here girl
Buraya gel kızım"
"Go ahead, be gone with it
Devam et, kaptır kendini"
"Come to the back
Arka tarafa gel"
"Go ahead, be gone with it
Devam et, kaptır kendini"
Sağ
bacağımı biraz havaya kaldırıp sağ uyluğunun üzerine koydum. Dizlerini
birleştirip kucağına ters bir şekilde oturduğumda sağ kolumu havaya kaldırıp
ensesinden yakaladım. Sırtıma yaslı göğsü şimdiden soluk soluğa kalmış gibi
görünüyordu. Belimi kıvırarak kalçalarımı ona sürtüp yüzümü ona doğru döndüm.
Kısılmış gözleri, ona sürttükçe kıvrılan belime kaymıştı.
"Look
at those hips
Şu kalçalara bak"
"Go ahead, be gone with it
Devam et, kaptır kendini"
Kucağından
kalkıp ona doğru döndüm ve ellerimi omuzlarına koyup yeniden kucağına oturdum.
O anda, elleri sırtıma yerleşti. Beni daha da yakınına çektiğinde, karnımda bir
ağırlık hissettim; bu yalnızca fiziksel bir yakınlık değildi, daha fazlası
vardı. Nefesleri, kulağımın hemen yanında yankılanıyordu. Kasıklarımın hemen
altındaki penis, sertçe varlığını bana bildiriyordu.
"Kontrol
kimde, tartışmaya açık," diye fısıldadım. Ellerim yavaşça omuzlarından
boynuna indi, parmak uçlarım tenine değdiğinde hissettiğim gerilimi bir zafer
gibi içime çektim. Kalçalarımı ritimle ona sürtmeye devam ettim ama o anda,
gözleri biraz daha karanlık bir gölgeyle bulandı, sanki zihninde başka bir
savaş daha veriyordu.
Bedenimi
sağa ve sola kıvırtarak dans ettiğimde alt dudağını diliyle ezdi ve ağzının
içine saklayıp dişlerini bastırdı. Altımdaki penisin bir nabız misali attığını
fark ettiğimde ellerini yeniden kalçama götürdü ve iç çamaşırımın kenarlarından
parmaklarını sızdırdı.
"Kontrolün
kimde olduğunu ben sana gösterdim zaten Lala ama sana da beni sınaman için izin
verdim." dedi ve parmaklarını kalçama bastırıp üzerindeki sürtünmemi
hızlandırdı. Buhranlı gözlerimiz birleştiği an çenesi sertleşti. Göğüslerimi
göğsüne sürterek dans etmeye devam ederken, kalbimin bir an yerinden çıkacakmış
gibi attığını hissettim. Artık kimin sınırı geçtiği belirsizdi.
"Yoo
şu an ben üstteyim. O yüzden kontrol bende." dedim.
Yüzlerimiz
arasındaki mesafeyi neredeyse sıfıra indirdim. Gözlerim, onun gözlerinden bir
an bile ayrılmadı. Caner, hafifçe kafasını geriye doğru yatırdığında
dudaklarımın önündeki âdem elmasıyla karşı karşıyaydım. Kendimi tutamadan
dudaklarımı aralayıp dilimi çıkarttım. Yaladığım an Caner'in gerçekten
hırıltılı nefesini duydum.
Sol
kalçamdaki elini saniyeler içinde çıkartıp saçlarıma gömdü. Kafasını kaldırıp
dudaklarımı dudaklarının arasına hapsettiğinde iç çamaşırımın daha da
ıslaklığımı emdiğini fark ettim. Caner, dudaklarımı sömürürcesine öperken bir
saniyeliğine "O halde sana karşı sert, çok çok sert olma zamanım
gelmiş." diye hızla tıslamış ve kafasını sağa doğru eğip gergin çenesiyle
beni öpmeye devam etmişti.
Başım
umarsızca hem tekilanın kanımda bıraktığı hasarla hem de Caner'in öpüşleriyle
dönmeye başlamıştı. Dudaklarımı iyice aralayıp ona karşılık verdiğimde
inleyerek saçlarına asıldım. Lanet olsundu ki daha fazlasını istiyordum. Caner,
olduğu yerde doğrulup beni koltuğa yatırdığında dizlerini koltuğa yaslayıp
hızla sağ göğsüme sol avcunu yasladı. Sol göğsüme kafa atarmışçasına
saldırdığında tomurcuğu ısırıp çekiştirdi.
"Ah!"
Dudaklarımdan
kaçan inlemeyle vücudumu havalandırıp ona daha yakın olmak istedim. Bir an için
teninin tenimden ayrılmasını istemedim. "Bugün sana çok sert
olacağım!" diye inlediğinde vücudumu sola doğru kaydırmaya çalıştım. Sol
göğsümde bıraktığı nemli dokunuşları ve diş hamleleri soluğumu kesiyordu.
Bir
anda elini eteğini çekip bacaklarımı ikice ayırdı ve ellerini kalçama koyup iç
çamaşırımın üzerine dudaklarını yasladı. Kumaşı dişleyerek çekiştirdiğinde
dudaklarımdan kaçan haz çığlığını tutamadım. Ellerimi saçlarına doğru uzatıp
sertçe çektiğimde inleyerek parmaklarını vajinama sızdırdı.
Dişlerinin
arasındaki iç çamaşırımı tutarken parmakları, deliğimin sınırlarında
geziniyordu. Saçlarını biraz daha geriye çektiğimde dişlerinin arasındaki nemli
kumaşı elinin üzerine bıraktı ve parmaklarını deliğime sokup üzerime doğru
eğildi. Dudakları kulağım ile boynum arasındaki o noktada gezinirken ruhumu
sanki teslim edecekmiş gibi hissediyorum.
"Parmaklarımı
sıkan o deliğini öyle bir sikeceğim ki bir daha girmek istediğimde hep aynı
genişlikte kalacak."
Parmaklarının
hızı arttığında yapmasını istedim.
"Lütfen,
yap." diye fısıldadım ama doğru mu söylemiştim emin değildim. Sanki tüm
algım kapanmış gibiydi. Caner, dudaklarını yanaklarıma sürüp dudağıma doğru
kaydırdı.
"Ne
istiyorsun, söyle bebeğim?"
Derin
bir nefes aldım.
"Yap,
sik beni."
Caner'in
yüzüme çarpan sinirli soluğunu hissettim. Tüm hücrelerimi yeniden uyandırmak
istercesine buz gibi dağıldı. Deliğimdeki parmaklar hızlandığında çığlık atarak
bacaklarımı kendime doğru çekmeye çalıştım. Caner, üzerime ağırlığını vererek
gözlerimin içine baktı. Gözlerindeki aldığı haz, tutku, hayranlık ve şefkati
doruklarıma kadar hissedebilmiştim.
"Beni
çıldırtıyorsun. Öyle bir çıldırtıyorsun ki içini kökleye kökleye sikesim
geliyor." diye mırıldandığında kafamı salladım. Onun pis ağzını
seviyordum. Beni de arsızlaştırıyordu.
"Seni
durduran ne?" deyip kurumuş dudaklarımı yaladım. Cümlelerimi toparlamak
benim için asırlar sürüyor gibiydi. "Yapsana, neyi bekliyorsun siks-"
Beni
durduran Caner'in dudaklarıma çarpan dudakları olmuştu. Hızla karşılık
verdiğimde parmaklarını deliğimden çekti. Ellerimi sertçe sırtına yaslayıp
tırnaklarımı bastırdığımda iç çamaşırımı yırttığını hissettim. Tenine
bastırdığım tırnakları aşağıya doğru kaydırdığımda Caner, canı acımışçasına
inledi ama bunun canını acıtmadığını ikimizde biliyorduk.
Acısı
farklı yerlerindeydi.
Caner,
üzerimden kalktığında dizlerinin üzerinde durdu. Üstten bir bakış attığında
dudaklarını hızla yaladı.
"Domal."
Birden
dediğini yaptım.
Ellerini
kalçamda hissettiğimde sol elini bir anlığına belime bastırıp karnımın koltuğa
yaslanmasını sağladı. Yeniden sol elini de kalçalarıma kaydırdığında dilini
vajinamda hissetmiştim. Yanağımı koltuğa yaslayıp inleyerek tırnaklarımı
koltuğa batırdım. Dili deliğimde gezinirken salonda sadece inlemelerimiz ve
soluklarımız yankılanıyordu.
Parmaklarını
içimde hissettiğimde kalçamı biraz daha ona doğru ittirdim. Deliğimin içindeki
bir noktaya baskı yapıyordu ve o nokta tüm tenimin ürpermesine, kasılmasına
neden oluyordu.
Yumuşak
bir ses tonuyla, "Kasma kendini yavrum, rahat bırak." diye deliğime
doğru mırıldandığında inleyerek ona doğru akmak istedim. Bir elini kalçamdan
çekti avcunu sırtımda kaydırarak saçlarıma uzandı. Kısa saçlarımı kavrayıp
hafifçe çekiştirdiğinde yanağım yataktan ayrıldı. Geri düşen başım ile
kalçalarım ona doğru biraz daha yükseldi.
Gözlerimin
arkaya doğru kaydığını fark ettiğimde karanlığımın içinde bir yangın
başladığını gördüm. Tüm bedenimin ateşler altında kaldığını izledim.
"Geleceğim!"
diye çığlık attığımda parmaklarını klitorisimde hissettim. Karnımdaki sızının
patlamak üzere olduğunu fark ettim. Soluğum boğazıma takılırken dudaklarımın
arasından bir çığlık kaçmıştı. İçimde kopan bir şeyin ona doğru sürüklendiğini
fark etmeden önce kalçamı çekmeye çalıştım.
"Ak
ağzıma yavrum." diyerek kalçalarımı daha sıkı sardı ve orada bekledi.
Titreyerek ona fışkırdığım an, ağzını ve çenesini tam olarak deliğimin
etrafında hissediyordum. Dudaklarının hareketleri, dilinin bünyemde verdiği
hasarla bütünleşiyordu. Sertti ve bundan gocunmuyordu. Bu durum bir uçuruma
doğru sürüklenişimi hatırlatıyordu. Caner, saçımı bıraktığında kalçalarımı
yoğurarak deliğimi vakumlamaya devam etti.
"Caner!
Gir artık içime!" diye bağırdığımda kalçama vurduğu sille daha çok
kıvranmama ve kalçalarımı yüzüne doğru ittirmeme neden olmuştu. Birden üzerime
uzandığını fark ettiğimde sol elini enseme koyup ona bakmamı sağladı. Baş
parmağını dudaklarıma bastırıp araladığında kızarmış dudakları nefes almak
istermişçesine araladı. Grileşmiş gözlerine bakarken baş parmağını dilimle
bastırarak emmeye başladım. Aralı dudaklarından nefeslenerek inlediğinde zevk
sularımın aktığını hissettim.
"O
küçük deliğinin, sikimin etrafında sıkıştığını hissedene kadar seni
sikeceğim." diye fısıldadı. Kalçalarımda seğiren penisiyle kalçalarımı
hareket ettirdim. Penisinin ucu ıslak girişime yaslandığında göğsünü sırtıma
yasladı ve abanarak içime girdi. Dudaklarımın arasındaki parmağı yüzünden
inleyemezken Caner, alnını koltuğa yaslayıp soluğu kesilircesine inlemişti. Baş
parmağını ısıra ısıra emmeye devam ederken yüzünü bana çevirdi, gözlerini
gözlerimle buluşturdu. Ritimlerini hızlandırırken burnunu burnuma yasladı.
Hazla çatılmış kaşlarına rağmen gözleri kayıyordu.
"O
darlığını, o sıklığını böyle." dedikten sonra biraz çıktı ve sertçe
ittirdi. "Böyle." dedi ve bir kez daha tekrarladı. "Böyle."
dedikten sonra kalçalarını çevirip parmağını ağzımdan çekti ve basenlerime
parmaklarını gömdü. "Kökleyerek genişleteceğim." dedi ve sertçe
kökledi. Karnımda ve içimde hissettiğim doluluk beni çıldırmanın eşiğine
getirirken bir kez daha çığlık attım. Caner, köklerini vajinama çarparak
hızlandığında inlemelerini yüzüme doğru üflemekten gocunmuyordu. Dudaklarına
doğru uzandığımda hızla beni kabul etti.
Salyalarımız
dudaklarımızın kenarından akıp giderken tenlerimizin şakıması dört bir yanıma
savruluyordu. Çıldırmışçasına öpüşürken Caner, basenlerime daha da parmaklarını
gömdü ve kalçama bastırarak koltukla arasına aldı. Daha da içime gömüldüğünü
hissettiğimde sanki içim genişleyerek daha da açılıyordu.
Genzimden
kopan inleme onun dudaklarının arasında kaybolurken kalçasını daha da
hızlandırdı. Sanki bana muhtaçmışçasına, "Offf çok güzel, çok güzelsin!
Sikeyim tapıyorum sana. Kimseye eyvallahı olmayan ben, Caner Cenk Çakır,
tapıyorum sana." diye mırıldandığında inlemelerim dudaklarına çarpıp
durdu. Kökleri vajinama her çarpışında biraz daha içim kasılıp gevşiyor ve onu
daha da sarmalıyordu. İçimde kasılan penisinin etrafındaki damarlar her
çarpışında duvarlarıma sürtünüyordu.
Bilinçsizce
"Caner." diye fısıldadığımda aralı kalmış dudaklarımızın arasına
inledi. "Adım ağzına yakışıyor, söylemeye devam et." diye söylendi,
inlemelerinin arasından. Ruhumdaki ve kalbimdeki tüm harfleri zihnime
toparlandı. "Ah! Caner." diye inlediğimde içimden çıktı ve hızla beni
sırt üstü çevirip bacaklarımı göğsüme doğru yükseltti. Soluk soluğa ve buhrana
boyanmış gri gözleriyle gözlerimin içine bakarak sertçe içime girdi. İçimin
darlığıyla ikimizden de inlemeler koparken bakışlarım gövdesinde gezindi.
Bütün
kasları gerilmiş ve teninde beliren damarlar bir halat gibi gerilmişti.
Kasıklarına doğru uzanan damarlar içimde kaybolmuş penisine doğru uzanıyordu.
Üzerime eğilerek bütün ağırlığını bıraktı. Ellerimi geniş, damarlı pazılarında
gezdirirken dudakları yüzümün her bir noktasında geziniyordu.
"Caner!"
"Sana
doyamıyorum Lara. Beni öyle sarıyorsun ki içinden çıkasım gelmiyor." diye
üflediğinde tırnaklarımı sırtında bastırarak gezdirdim. "Daha da hızlan.
Durma!" diye inlediğimde, inleyerek kalçalarını daha da hızlandırdı.
Sırtım, hızından dolayı koltukta sürünürken dirseklerini omuzlarımın üstünden
koltuğa yaslayıp kaymamı engelledi. Dişlerini omzuma gömüp hafifçe ısırdığında
kasıklarımdaki sızının arttığını fark ettim.
Gerginleşen
duvarlarım, kasıklarımdaki sızıyı fark etmişçesine ritmik bir şekilde
kasılırken içimdeki penisinin daha da gömüldüğünü hissettim. Caner'in
kasıldığını fark ettiğimde "Off!" diye kükredi. Titreyerek
bacaklarımı germeye çalıştığımda tırnaklarımı sırtına derince bastırdım.
Caner'in teni kasılırken içimdeki penisinin de kasıldığını fark ettim.
"Gel
bana güzelim." diye üflediğinde bacaklarımı açıp topuklarını kalçasına
bastırdım. Kasıklarımdan bir bıçak misali kesilen his ona doğru sarıldığında
titreyerek çığlık attım. İçimde kasılan penisin seğirerek bana karıştığını fark
ettiğimde Caner'in omzumu sertçe ısırarak inlediğini duydum.
Sol
eliyle hafifçe boynuma sarılırken dudakları dudaklarımın üzerinde yerini aldı.
Sadece öpüşmüyor, soluklarımızın da birbirimize can vermesine izin veriyorduk.
Caner'in her ritminde, içimden sızan sıvıların, kasık çizgilerime aktığını fark
ettiğimde aldığım zevk paha biçilemezdi. Gözlerimin geriye doğru gittiğini fark
ettiğimde Caner'in dilini ağzımın içinde hissettim. Dilimi onun diliyle
çarpıştırdığımda inlemeleri kulağımda hoş bir tını bırakmaya başladı.
"Seni
ezmem hoşuna gidiyor mu yavrum?" diye soluk soluğa fısıldadığında kafamı
salladım. "Evet." diye inlediğimde alnını alnıma yaslayıp üstten
bakmaya devam etti. "Ne tesadüf? Benim de içinde sıkışmam gidiyor."
diyerek inlediğinde kasıldığını hissettim. Sanki ruhumun tüm alanlarına girmiş
gibiydi. Alt dudağını dişlediğinde artık sadece ritmik olarak kalçası hareket
ediyordu.
Her
itmeyle baskının arttığını hissedebiliyordum ve artıyordu. Durduramıyordum ve
durdurmak istemiyordum. Beni uçurumun kenarına itti. İçimin doluluğuna rağmen
akmak için titrediğimde kasılarak titredi ve köklerini sertçe vajinama çarpıp
üzerime yıkıldı.
İçimde
seğiren penisi hâlâ sertliğini koruyor ve beni amansız bir günahın kollarına
atıyordu. Bacaklarımı kalçasının etrafına sarıp saniyeler içinde sırt üstü
koltuğa çevirdim. Tutkuyla kararmış göz bebekleri umarsızca yüzümde gezindi.
"Hak
ediyorum bebeğim." dedi ve kollarını başının altında bağlayıp şişen
pazılarını kastı. "Senin adamın olmayı hak ediyorum."
Kalçalarını
sertçe yukarıya doğru ittirdiğinde dizlerini kendine doğru çekti. Dudaklarımız
yeniden buluştuğunda sonsuz bir döngüye kapılmış gibiydik. Bundan rahatsız
mıydım?
Tabii
ki de hayır.
BURADAN
DEVAM EDEBİLİRSİNİZ!
🔥
22
Nisan 2022 – 23:59 / Al-Suqaylabiyah Ormanları, Suriye
Muamma-i
Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
Gece,
karanlık bir yorgan gibi yıldızları gizlemiş, ormanı tanımsız bir boşluğa
çevirmişti. Her şey hareket ediyormuş gibi ama aynı zamanda taş kesilmiş
gibiydi. Ağaçların arasında gölgeler dans ediyor, sanki canlıymış gibi
kıvrılıyor ve yön değiştiriyordu. İnce bir sis tabakası, her adımda ayak
bileklerine sarılıyor, neyin gerçek neyin hayal olduğunu bulanıklaştırıyordu.
Hava
ağırdı, neredeyse nefes alınamayacak kadar. Çürüyen yaprakların keskin kokusu,
insanın burnundan içeri girip zihnini karıştırıyordu. Bir dal çıtırdadığında,
bu sıradan bir ses olmaktan çok uzaktı; sanki ormanın kendisi derin bir nefes
almış ve ardından sessizce geri vermiş gibiydi.
İki
karanlık siluet, dalların arasından şekil buluyordu. Hareketleri, insan
olamayacak kadar kusursuzdu. Biri öne doğru eğilmiş, alçak bir sesle
konuşuyordu. Diğeri sırtını ağaçlardan birine yaslamış, loşluk içinde neredeyse
kaybolmuştu. Sözleri duyulmasa bile varlıkları hissediliyordu, sanki ormanın
kendisi onların huzurunda geriye çekilmişti.
Bir
yandan rüzgârın taşımadığı uğursuz bir uğultu vardı; kimse konuşmuyordu ama o
uğultu, siluetlerin arasında bir şeyler söylüyormuş gibiydi. Dallardan dökülen
küçük bir yaprak yere düştüğünde, neredeyse bir tokat gibi yankılandı.
Elias
Farouq, çatık kaşlarıyla yanındaki adamı izledi. Sol omzundan aşağı sarkan
palto, hafifçe sallanıyordu. Sağ beyaz gözü titrediğinde kafasını iki yana
salladı.
"Bünyamin'in
ölmesi hiç iyi olmadı," diye fısıldadı. Sesi derinden geliyordu, çakıl
taşlarının sürtünmesinden çıkan bir gürültü kadar rahatsız edici.
Yanındaki
adam, dikkatle ağzındaki küçük bir dal parçasını çiğnedi. Yüzündeki ifadeden ne
bir korku ne de bir huzursuzluk okunabiliyordu; o kadar hareketsizdi ki, bir
heykel zannedilebilirdi. Gözlerini Elias'tan bir an olsun ayırmadan, "Bu
durumun bizi zayıflatacağını mı düşünüyorsun?" diye sordu.
Elias'ın
yüzünde bir anlık bir kasılma belirdi. Parmakları sinirle yanağını tırmaladı.
"Zayıflık mı?" dedi, sesi şimdi daha sertti, sanki karanlık ormana
bir kesik atıyordu. "Hayır. Bu, düşmanlarımızı daha da
cesaretlendirecek."
Elias'ın
gözleri bir an için boşluğa kaydı. Sanki o an ormanın derinliklerinde bir şey
görmüş gibi başını çevirdi ama bir şey yoktu, yalnızca karanlığın iç içe geçmiş
tonları ve uğursuz sessizlik vardı. Derin bir nefes aldı ama bu nefes
rahatlamak için değil, öfkesini dizginlemek içindi.
"Bünyamin'in
ölümü, onlara yaklaşma fırsatını kaybettiğim için bir kayıp sadece benim
için," diye ekledi, sesi hâlâ düşük ama her kelimesi bıçak kadar keskindi.
"Ama bu, benden çaldıkları tek şey değil. O kadın, benim canlarımı
öldürdü, yetmezmiş gibi kardeşimi de öldürdü. Onun kocası, benim kardeşimin
ölmesine sebep oldu. Rojin'in nefesini kestiler."
Elias,
son kelimeleri sarf ederken, gözleri neredeyse yakıcı bir öfke ile parlıyordu.
Hava, ormanın derinliklerinden yayılan bir soğukla titredi ama o, bunun
dışarıdan gelen bir soğuk olmadığını, içinden yükselen bir ateşin etkisiyle
hissetti. Parmakları, öfkesinden boğazını sıkan bir yılan gibi gergindi.
Yanındaki
adam, bu öfkenin çıplak hale gelmesinden rahatsız olmadan, yalnızca dikkatle
Elias'ı izliyordu. Gözlerinde bir soru, belki de bir şüphe vardı. "Rojin'i
kaybettik," dedi adam, sesindeki ton kaybolan bir şeyi tartışan birinin
sessizliğiyle. "Ama onun ölümü seni nasıl bu kadar değiştirebilir?
Kardeşin... O sadece bir tuzaktı. Gerçek tehlike daha büyük."
Elias,
adamın bu sözleriyle öfkesinin biraz daha arttığını hissetti. Her şeyin bir
tuzak olduğunu, gerçekte büyük planın sadece başlangıcının bu olduğunu
biliyordu ama bir kardeşi kaybetmek, birini her şeyden önce anlamak çok farklı
bir durumdu. Rojin'in sonu, ondan çok daha fazlasını aldı. Onun gidişi, sadece
kayıptan çok bir yaraya dönüştü, kalpte açılan bir deliğe.
"O
kadın," Elias devam etti, sesi alçalarak ama kasveti artarak. "O
kadının gözlerinde, kaybettiğimiz her şeyin yankısı var. Hızla büyüyen bir
nefret var içimde. Onunla ve kocasıyla uğraşacağım. Bu sadece bizim meselimiz
değil. Bu, hepimizin... hepsinin..."
Adam
bir an sustu. Ağaçların arasından ince bir rüzgâr geçti. Bir dal titredi ama
tek bir yaprak dahi düşmedi. Hava neredeyse donmuş gibiydi. Karanlık, onları
yavaşça yutarken, yerden yükselen bir soğuk, Elias'ın sözlerinden daha keskin
bir biçimde hissediliyordu.
"Bu
yolda ne bekliyorsun Elias?" Adamın sesindeki yalnızca sükûnet vardı ama
ses, bir şüphe ve karanlık bir bilgelik taşıyordu. "Zayıflık göstermek bir
kayıp değil, bazen sadece fırsattır."
Elias,
adamın söylediklerini duyar gibiydi ama buna kulak vermemeye çalıştı. Kendisini
geri çekerek, gözlerini tekrar ormanın derinliklerine çevirdi. O kadar
karışıktı ki, tüm bu hisleri bir arada taşımak, düşüncelerini netleştirmek
neredeyse imkânsız gibiydi. Fakat bildiği tek şey vardı; her adımda, her
bakışta, o karanlık siluetlerin daha da derinleşen gölgelerinde, bir hesaplaşma
olduğunu hissetmekti.
"Bizi
daha da körleştiriyorlar. Düşmanlarımız, her kırılgan anı çabucak atlatıyor. O
yüzden, şimdi hiç zaman kaybetmeyeceğiz. Hiçbir şeyin arkasına saklanamayacak
kadar cesur olacağız. Ama önce, o kadının gözlerindeki kanlı gözyaşını yeniden
görmek zorundayız." dedi ve ellerini yumruk yaparak ceplerine soktu.
"İkizleri
için bir hayırlı olsun diyelim. Kargoyu gönder."
Gözleri
bir an için öfke ile titredi, sonra yine karanlık bir boşluğa kaydı. Yanındaki
adamın cevabını beklemeden, ileriye doğru bir adım attı ve bir anlık bir
uğultu, bir yaprak düşüşüyle boğuldu.
🤔
23
Nisan 2022 / Şırnak Devlet Hastanesi
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Bugün,
sıradan bir gün değildi. Odaya doğru yürürken, üzerimizdeki ay yıldızlı
tişörtlerin ağırlığını hissediyordum. Sadece bir sembol değildi bu;
taşıdığımız, hayal gücüne umut, koca kalplere cesaret getiren bir semboldü.
Arkamda
Yonca, Lara, Ayda ve Alev vardı. Her birimizin elinde, minik elleri dolduracak
kadar narin ama yürekleri sarsacak kadar güçlü küçük Türk bayrakları vardı.
Çocuklara bu bayrakları uzatırken vereceğimiz şeyin yalnızca bir kumaş parçası
olmadığını biliyorduk. Bu, onlara bir hatırlatmaydı: Burada, her şeyin
ötesinde, aynı gökyüzü altında onların yanında olan insanlar vardı.
Kapının
önüne geldiğimizde derin bir nefes aldım. Kimseye bu küçük sürprizden
bahsetmemiştik. Çocukların yüzlerindeki o saf şaşkınlığı ve mutluluğu görmek
istiyorduk. Çünkü 23 Nisan sadece çocuklara ait bir bayram değil, aslında
hepimizin onlardan ilham aldığı bir gündü.
Kapıyı
yavaşça açtım ve içeri adım attık. Kimi oyun oynuyordu, kimi kitaplara
dalmıştı, kimi ise odanın sessizliğine gömülmüş pencereden dışarı bakıyordu.
Ama bizi gördüklerinde, o küçük yüzlere yayılan sıcaklık her şeyi değiştirdi.
"Merhaba
çocuklar," dedim, sesim yumuşak ama netti. Gözlerim odadakileri tek tek
taradı. "Bugün 23 Nisan. Bu ülkenin geleceğini sizler
şekillendireceksiniz."
Odada
bir sessizlik oldu. Çocuklar beni dikkatle dinliyorlardı.
"Biliyor
musunuz, Mustafa Kemal Atatürk, bu bayramı sizlere armağan etti. Çünkü sizler,
bu ülkenin en değerli umutlarısınız. Ve bugün, size bir şey getirdik."
Arkamdaki
diğer kızlar da bayrakları yavaşça kaldırdı. Minik kırmızı-beyaz
dalgalanmalarla oda bir anda bir şölen havasına büründü. Çocukların gözleri
heyecanla parlıyordu. Yonca, "Kim bayrağını almak ister?" diye
sorduğunda küçük bir kız heyecanla elini kaldırdı.
Bir bir
çocuklara yaklaşıp bayrakları uzatmaya başladık. Her birine bayrağı verirken
gözlerine baktım, o gözlerde koca bir dünya gördüm. Kimi hastalığın
yorgunluğunu taşıyordu, kimi hayata sımsıkı tutunan bir ışığı...
Bir
erkek çocuğa bayrağını verirken hafifçe eğildim. "Bu bayrak," dedim,
"sadece elinde değil, kalbinde de dalgalansın, olur mu?"
Çocuk
gülümsedi ve başını salladı.
Alev,
küçük bir kıza yaklaştı ve bayrağı uzatırken, "Bugün senin bayramın.
Unutma, hep bu bayrak kadar güçlüsün," dedi. O an, hepimizin kalbinde aynı
şey yankılandı. Bu çocuklar, yaşlarından çok daha fazlasını yaşamışlardı ve biz
burada onlara yalnız olmadıklarını hissettirmek için vardık.
Odadan
gülümseyen yüzlerimizle çıkarken yavaş adımlarla Deniz'in odasına doğru
yürümeye başladık. Yonca, yanıma geldiğinde Lara'da solumda durdu. Yonca'nın
bakışları bana çevrildiğinde hafifçe gülümsedi.
"Acaba
bizimkiler bu halimizi görünce ne tepki verecekler?"
Evet,
onlara söylememiştik. Hepimiz tuvalete gidiyoruz değince bir şey dememişlerdi.
Sadece Caner'in haberi vardı. Koridoru dönmek üzereyken bir çocuk grubunun bize
bakarak güldüklerini gördüm. Onlara doğru yürüdüğümde yavaşça yere çöktüm.
Karşımdaki erkek çocuğun maviş gözleri bana bakarak kısıldığında elimdeki
bayrağı ona doğru uzattım.
Gülümseyerek
"23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramın kutlu olsun," dedim.
Küçük elleriyle bayrağı kavradığında, utangaç bir bakış atıp başını eğdi.
Ardından aniden kollarını boynuma doladı.
Kahkaha
atarak ellerimi nazikçe sırtına koydum. Çocuk, çocuktu. Saf, masum ve bu
vatanın en kıymetli mirasıydı. Ona sarılırken bunu bir kez daha hissettim. Yan
gözle diğerlerine baktığımda, Yonca'nın, Lara'nın ve Alev'in de bayraklarını
çocuklara verdiğini, onlara sevgiyle eğildiğini gördüm. Hepimizin içinde
tarifsiz bir huzur vardı.
Boynuma
sarılan çocuk, usulca geri çekildi ve bana yine utangaç bir bakış attı. Sonra
elimi bırakarak hızlıca annesinin elini tuttu, onu aşağıya doğru çekiştirirken
yüzünde küçük bir heyecan vardı. Minik parmağıyla yanağını işaret ettiğinde,
annesi bana gülümseyerek baktı. Nedenini anlamaya çalışıyordum ki küçük çocuk
bir anda yanağıma kocaman bir öpücük kondurdu. Ardından elindeki bayrağı
sallayarak uzaklaştı.
"Lan?
Karımı öptü lan!"
Mete'nin
bu alaycı çıkışıyla başımı sola çevirdim. Çilingir ve Selçuk, gülmemek için
yumruklarını ağızlarına yaslamıştı. Mete ise ellerini beline dayamış, minik
çocuğu izliyordu. Zafir hiç saklama gereği duymadan Mete'ye bakarak kahkahalar
atıyordu.
Yavaşça
yerden kalkıp ellerimi belime koydum ve kaşlarımı çattım. Mete'nin alaycı
bakışlarına sitemkâr bir şekilde cevap verdim.
"Çocuk
o, çocuk," dedim ama aklıma gelen fikri tutamayıp ona doğru yürüdüm.
Elimde kalan son bayrağı ona doğru uzattım ve gözlerimi dikerek ekledim.
"Senin
de bayramın kutlu olsun."
Mete
önce bir şey demedi. Bayrağı usulca aldı, gözlerinde beliren sıcak gülümsemeyle
hafifçe başını eğdi. Sonra gözlerini tekrar bana çevirdi, bakışları derin ve
sarsıcıydı.
"Egemenlik
kayıtsız şartsız milletindir, evet," dedi, sesi yumuşak ama kararlıydı.
"Ama benim kalbimin egemenliği sonsuza dek sende, Eyşan."
Sözleri,
koridordaki her şeyi susturmuş gibiydi. Ben şaşkınlıkla ona bakarken, Mete
bayrağı bırakmadan kollarını iki yana açıp bana sarıldığında gürültülü bir
ıslık sesi duydum. Mete'nin iki eli sırtımı tutarken sağ ayağını yana doğru
savurduğunu fark ettim. Gülerek geri çevirdiğimde kalçasını tutan bir adet
Çilingir vardı.
"Sizin
yüzünüzden karımla vakit bile geçiremiyorum," diyen Mete'ye gülmeye
başladığımızda gözlerini devirdi ve kafasını iki yana salladı. Çilingir, elini
Mete'nin omzuna koyduğunda gözlerini kıstı. Omuzları düştüğünde Mete, kaşlarını
çattı.
"İleride
çocuklarınla bayrama gideceğini düşündüm bir an için, ağlayasım geldi
lan."
Çilingir'in
cümlesi karnımda iki canın varlığını bana hissettirirken Mete, kaşlarını
kaldırıp bakışlarını bana çevirdi. Parıldayan, canlanmış mavi gözlerle yüzümü
okşadı. Her bir noktasına dokunduktan sonra dudaklarına büyük bir tebessüm
yerleştirdi ve Çilingir'e bakıp sırtını sıvazladı.
"İnşallah
kardeşim." dedi ve yeniden bana doğru döndü.
"Hatun,
bir benle gelsene. Seninle işim var."
🫡
23
Nisan 2022 / Şırnak Devlet Hastanesi
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Zihnimin
içinde süregelen bir sakinlik hakimdi.
Fırtınanın
ardından gelen sessizlik gibiydi; yıkıcı ama bir o kadar da huzurlu. Gözlerimi
hastane odasındaki beyaz duvarlara diktim. Bu odanın soğukluğu bile beni
rahatsız etmiyordu, çünkü içimdeki duygular artık neredeyse uyuşmuştu.
Eyşan'ı
düşündüm. Onun güçlü duruşunu, dimdik bakışlarını anımsadım ama yine de her
adımında taşıdığı o kırılgan ağırlığı hissediyordum. İnsanın ruhunda açılan
yaralar, ciltte olanlardan çok daha derin izler bırakıyordu. Belki bu yüzden,
her zaman benden bir adım önde yürümek zorundaymış gibi hissetmişti. O adımı
kapatmaya çalışmak benim için hem bir savaş hem de bir sınavdı.
Bu
savaşı yalnızca düşmanlarımızla değil, aynı zamanda kendi içimizde de
veriyorduk. Eyşan'ın savaşına ortak olmalıydım ama önce kendi fırtınamı
susturmalıydım. Belki de huzurun sırrı buydu. Baştan aşağı yıkılsa bile,
yeniden inşa etmek için bir temel bırakmak...
Ve
benim temelim, Eyşan'ın varlığıydı.
Gözlerimin
odağına yansıyan Deniz'in yüzüyle dudaklarıma buruk bir tebessüm yerleştirdim.
Yüzüne biraz olsun can gelmişçesine gülümsemeye çalışıyordu. Kahverengi,
parlayan gözleriyle yanında oturan Kubilay'a bakıyor ve hafifçe yukarıya
kıvrılmış kaşlarıyla onu dinlediğini göstermek istiyordu.
Deniz'in
bakışları bir an için, Kubilay'ın çaprazında oturan Ayda'ya kaydı. Tam o anda
Ayda'nın da ona baktığını fark ettim. Aralarındaki sessizlik, sanki bir
anlığına odadaki tüm sesleri yuttu. Deniz'in dudaklarında beliren çekingen
tebessüm, içimde bir sıcaklık dalgası yarattı. O tebessüm, usulca benim yüzüme
de yerleşti.
İki
yana hafifçe gerilen dudaklarımın ardından gözlerimi kısarak onları izledim.
Ayda'nın gözlerinde beliren utangaç parıltıyı ve Deniz'in bakışlarındaki anlamı
kaçırmak mümkün değildi. Deniz, gönlünü Ayda'ya kaptırmıştı.
"Merhabalar."
Bakışlarım
sola doğru kaydığında Nevzat Bey'in geldiğini fark ettim. Oturduğum yerden
ağırca kalktığımda Kubilay ve Ayda'nın ayaklandığını fark ettim. Nevzat,
üzerindeki doktor önlüğüyle Deniz'in yanına yaklaşıp gülümsedi.
"Nasılsın
Deniz?" diye sorduğunda Deniz, küçük bir nefes alıp verdi.
"Biraz
daha iyiyim, teşekkür ederim."
Nevzat,
elini ceplerine sokup derin bir nefes verdi.
"Şimdi
seni doğrultmamız gerek. Hem pansumanlarını yenileriz hem de biraz adım
atarsın, olur mu?"
Deniz,
kafasını belli belirsiz salladığında Nevzat'ın bakışları bana ve Kubilay'a
çevrildi.
"Yardım
eder misiniz?"
Hızla
Deniz'e doğru adımladım. Yatağın sağ tarafına geçip durduğumda Nevzat,
Kubilay'a baktı.
"Kubilay,
kardeşinin üstüne çık bakalım."
Kubilay,
sırıtarak Deniz'e baktığında gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Nevzat'ın bakışları Ayda'ya kaydığında eliyle köşedeki tepsiyi gösterdi.
"O
tepsiyi getirip bana yardımcı olur musun?" dediğinde Ayda, hızla kafasını
salladı ve içinde sargı bezi olan tepsiyi aldı. Ayda, bize doğru yaklaştığında
Kubilay, yatağın üzerine çıkıp dizlerinin üzerinde Nevzat'a baktı.
Kubilay,
"Evet ne yapıyorum?" diye sorduğunda Nevzat, yavaşça Deniz'in
ellerinden tuttu ve kollarını havaya kaldırdı.
"Koltuk
altlarından tutup yavaşça doğrult. Mete, sende sırtının bükülmemesi için
doğrulttuğumuz an arkasına otur."
Aldığım
komutla kafamı salladığımda Lara, sağa doğru yaklaştı. Kubilay, yavaşça
Deniz'in sırtını doğrulttuğunda sol ayağımı yatağa doğru kaldırıp uzattım.
Deniz'in arkasına geçtiğimde nefesimi tutarak koltuk altlarından sıkıca tuttum.
Gözlerim, Deniz'in sırtındaki yaralara ve dikiz izlerine kayarken, yutkunmamak
için dişlerimi sertçe birbirine bastırdım. O acıyı hissetse de bir şekilde
dimdik durmayı başarıyordu. Belki de bu, ona ait en büyük güçtü; zayıflığa
teslim olmamaktı.
Nefesimi
tutarken, kulaklarımda Deniz'in zorlandığı anların yankıları vardı. Bir an
olsun vücut dilindeki o acı kaybolmuştu. Deniz, dimdik otururken, hiçbir şey
olmamış gibi gülümsüyordu ama ben, o gülümsemenin ardındaki acıyı,
zayıflıklarını görmek için uzun zamandır biriktirdiğim bakışlarla fark
ediyordum. Her şeyin bir bedeli vardı ve o bedel, Deniz'in omuzlarına ağır bir
şekilde yüklenmişti.
Kubilay,
elini sırtına hafifçe koyarak bir yandan gülümsemeyi sürdürdü ama gözleri,
neşenin arkasına gizlenmiş başka bir şeyi gösteriyordu. Kubilay, yıllardır bir
kardeşi gibi gördüğü Deniz için derin bir endişe taşıyor ama bunu kimseye belli
etmiyordu.
Ayda
ise, hep olduğu gibi sessizdi. Gözleri, yavaşça bana kayarak derin bir anlam
taşıyordu. O an gözlerimiz buluştuğunda, söylediklerim değil, gözlerimdeki
anlam daha fazlaydı. Ayda, her şeyi biliyordu. Hem Deniz'in yaşadığı travmayı
hem de onun içindeki kırılgan kalbi.
"Evet,
şimdi Mete, sen pansumanları yenileyeceksin." dediği an bakışlarım
Nevzat'ı buldu. Nasıl baktığımı bilmiyordum ama Kubilay'ın öksürüğünü işittim.
Deniz'in başı hafifçe sağa doğru çevrildiğinde kendimi ona doğru eğilirken
buldum. Gözlerimi gözlerine çevirdiğimde bana donuk gözlerle bakacağından çok
korktum ama o şekilde bakmıyordu. Sanki yeniden kahverengileri can bulmuştu.
Dudaklarında küçük bir tebessüm vardı.
"Çok
yara aldık Mete abi. Yaralarımı temizlerken biliyorum üzüleceksin ama belki
güçlü olmam, senin de bir nebze yaralarına merhem olur. Birlikte iyileşelim,
olmaz mı?"
Deniz'in
söyledikleri, içimde bir yıkım yaratmıştı. Onun bu kadar saf ve kırılgan bir
şekilde bana seslenmesi, kalbimi yerinden oynatacak gibi oldu. Bir yanda onun
için endişeleniyor, diğer yanda ise birlikte iyileşme fikrini düşündüğümde
içimi umut dolduruyordu ama bu umut, acıyla sarılmış bir umut gibiydi. Deniz,
hepimizin zorluklara birlikte göğüs germesi gerektiğini anlamış gibiydi.
Gözlerimin
farkında olmadan dolduğunu gören Deniz, kaşlarını kaldırdığı an hızla kendimi
geri çekip gözlerimi kırpıştırdım. Elimi Ayda'ya doğru uzattım.
"Eldiven
ver bakalım. Deniz'imizi iyileştirelim," dedim, sesimdeki hafif titremeyi
gizlemeye çalışarak.
Ayda
eldivenleri elime verirken, eldivenlerin soğukluğu parmaklarıma değdiğinde, her
şeyin daha da gerçek olduğunu hissettim. Her bir hareket, her bir işlem, onun
iyileşmesi için atılmış bir adım gibiydi ama aynı zamanda, içimdeki acı ve
boşlukla da bir savaştaydım. Onun yaralarını sararken, bir yanda da kendi
içimdeki boşluğu doldurmaya çalışıyordum.
Sargı
bezlerini Deniz'in sırtından yavaşça ayırdım. Gözlerim, iyileşmeye çalışan bir
savaşçının vücuduna odaklanmışken, her bir iz, her bir yara, sanki hepimizin
ortak acısını anlatıyordu. Kubilay'ın gözlerindeki karanlık bakışlarını
hissediyordum. Beni izliyor, anlamaya çalışıyordu ama bir an olsun gözlerimi
ona çeviremedim. O an, onun bakışlarıyla karşılaşmak, belki de yapmam gerekeni
yapamamak anlamına gelirdi.
Nevzat'ın,
eldivenli elini uzatıp bana sargı bezini verdiği an, zaman yavaşladı. Onun
gözlerinde, bizlerin iyileşmesine yönelik kararlı bir bakış vardı. Ama aynı
zamanda, bir yanda onun da yükünü taşıması gerektiğini biliyordum.
Bütün
bu işlemler, bir yandan iyileşmeyi sağlarken, diğer yandan birbirimize olan
bağımızı daha da derinleştiriyordu. Ve o an, bu yaraların sadece bedende değil,
ruhlarda da olduğunu bir kez daha fark ettim.
"Olay
var dediler geldik. Ne oluyor lan burada?" diye alayla içeriye giren Osman
ve Caner'e baktığımda gözlerimi devirdim. Osman, Kubilay'ın yanına yaklaşıp
Deniz ile ikisine güldü. Ardından başını hafifçe kaldırıp bakışlarını bana
çevirdi. Ortamın havasını değiştirmeye gelmişlerdi.
"Deniz,
oğlum kork bunlardan. Biri önden biri arka-"
"Öhöhöaydaöhöburadaöhösalak."
Deniz,
yapmacık öksürükler eşliğinde Osman'a elini savurduğunda Osman, gülerek
kaçıştı.
"İyisin
iyi."
Gülerek
kafamı iki yana salladığımda bakışlarımı Ayda'ya çevirmeden elinde tuttuğu
tepsiye uzandım. Tepsideki krem tüpünü alıp kapağını açtım, işaret parmağıma
biraz sıkıp dikişlerin kenarlarına yavaşça sürdüm. Bütün yaralarının üzerine
eşit bir şekilde dağıtıp tüpü tepsinin içine bırakmak için elimi uzattım. O
sırada Ayda'nın arkasında bana bakan Eyşan'ı gördüğümde dudaklarıma küçük bir
tebessüm yerleştirdim.
Benim
güzel karım, önce kendimi iyileştirmem gerek.
Sana
derman olmam için önce, kendimi iyileştirmeliyim.
Eyşan,
sanki iç sesimi gözlerimden okumuşçasına gülümseyerek Deniz'in yanına
yaklaştığında elini hafifçe kaldırdı ve Deniz'in saçlarına bıraktı.
"Saçları
vuralım üçe," diye alayla konuştuğunda Deniz'in gözlerini devirdiğini
hissedebilmiştim. "Ya abla yaa!" diye sitemle çemkirdiğinde
gülümseyerek sargı bezlerini dikkatlice yapıştırdım. Nevzat, hafifçe yana
eğilerek sargı bezlerine bakıp kafasını salladı.
"Güzel,
eline sağlık." dediğinde elimdeki eldivenleri çıkartıp eline uzattım.
Verdiğim eldivenleri kendi eldivenlerinin içinde tutup çıkarttı ve arkasındaki
atık kutusunun içine attı. Ellerini ovuşturup Deniz'e baktı.
"Evet,
hazır mısın bakalım genç?"
Deniz'in
bakışını göremesem de kafasını salladığında Ayda ve Eyşan geriye doğru çekildi.
Yataktan hafifçe kalkıp sol dizimi yatağa bastırdım. Kubilay'a baktığımda
"Ben ayak ucuna geçeyim, sen sırtından tut." dedi ve Deniz'in sırtını
bana emanet etti. Kollarımı Deniz'in koltuk altından geçirip sıkıca gövdesinde
kenetledim.
Kubilay,
"Hop, gel bakalım." deyip ayak bileklerinden yavaşça tuttu ve sağa
doğru kaydırdı. Deniz ile birlikte yatağın üzerinde bende döndüğümde artık yönü
Ayda'nın tam karşısıydı. Ayda, ellerini arkasında bağladığında Eyşan, elinde
tuttuğu Lotus çiçeğini çaktırmadan Ayda'nın eline bıraktığında gülümseyerek
Deniz'i hafifçe yukarıya doğru çektim. Deniz, yavaşça ellerini kaldırıp
göğsündeki ellerimi çözdüğünde bir süreliğine geri bıraktım. Ne yapmak
istediğini anlayabilmiştim. Çabuk bir hareketle yataktan kalkıp onunla birlikte
yavaşça yürüdüm.
İlk
adımında hafif düşecek gibi oldu. Hızla ellerimi yeniden uzattığımda elimden
tuttu ve bir adım daha attı. Elimi yavaşça bıraktığında iki küçük adım daha
attı. Bakışları yalnızca, elleri arkasında onun ona doğru yürümesini bekleyen
Ayda'nın gözlerindeydi.
Deniz,
iki adım daha atıp Ayda'nın karşısında ayakta durduğunda dudaklarında kocaman
bir gülümseme oldu. Aynı gülümsemenin Ayda'da ve odadaki herkeste olduğunu fark
ettiğimde, Kubilay'ın "Hey maşallah, kardeşim benim." dediğini
işittim.
Ayda,
arkasındaki ellerini çözüp sağ avucunun içindeki Lotus çiçeğini gösterdi.
Deniz'in gözleri bir çiçeğe bir de Ayda'nın gözlerine çevrildi, kaşları
şaşkınlıkla yukarıya doğru kıvrıldı. Ayda, Deniz'in sağ elini tuttuğunda
kulaklarıma, yakın olduğumdan dolayı sanırım, Deniz'in kalp atışları nüksetti.
Dudaklarıma büyük bir tebessüm yerleştirip onları izlemeye devam ettim.
Ayda,
Deniz'in eline Lotus çiçeğini bıraktığında derin bir nefes aldı ve Deniz'in
gözlerinin içine baktı.
"Tıpkı
bir lotus çiçeği gibi, seninle her şeyin yeniden doğduğunu hissediyorum. Her an
seninle olmak istiyorum, Deniz."
Herkes
o an hiçbir şey demeden onları izlemeye devam etti. Çünkü onlar, geç kalmıştı.
Kimse bu anı bozmak istemiyordu.
Deniz,
bir şey diyemeden öylece Ayda'ya bakmaya devam ettiğinde Ayda, küçük bir adım
Deniz'e yaklaştı ve yüzünü biraz Deniz'e kaldırdı.
"Sen
bana gelirken vuruldun Deniz. Şimdi ise yaralarınla bana yürüdün. Bende artık
yoluna çıktım."
Deniz,
gözlerini kırpıştırdığı sırada bir boğaz temizleme sesi işittim. Deniz'in
bakışları Alperen'e çevrildiğinde Alperen, dudaklarındaki sinsi sırıtışla bana
baktı ve ardından Deniz'e doğru yaklaştı.
"Kardeşimi
üzersen, Eyşan'a bırakmam, saçlarını ben üçe vururum Deniz,” dedi ve gülümsedi.
Elini ağırca kaldırıp Deniz'in saçlarını okşadı.
"Ben
aşka hürmetli biriyimdir. Sevenleri birleştirmeyi çok severim." dedi ve
birden işaret parmağıyla beni gösterdi.
"Bu
adam, alnındaki damarla beni dövdü, biliyor musunuz?"
Selçuk
ve Eyşan kahkahaya boğulduklarında gülerek Deniz'e baktım. Deniz, şaşkınlıkla
bana bakarken kafamı salladım. "Eyşan ile bizi barıştırmaya çalışırken
aklınca beni kıskandırmaya çalışıyordu."
Deniz,
gülümseyerek hem Alperen'e hem de Ayda'ya baktı ve çenesini hafifçe kaldırdı.
"Benim
bir ailem yok dersem yalan söylemiş olurum. Kubilay ve Osman diye iki kardeşim
var. Eyşan diye bir ablam var." dedi ve eliyle beni gösterdi. "Mete
diye bir abim var. Bu odada görüp ve burada olmayan herkes benim ailem. Ben, o
ailenin içinde seni huzurla seveceğime yemin ederim. İyi ki senin için o yolu
yürüdüm ve sen, iyi ki benim yoluma çıktın."
"Ağlayacağım
lan!"
Kubilay'ın
sesiyle Deniz, gülümsedi ve kafasını iki yana salladı.
"Kubilay
biraz bana düşkündür, sen takma onu. Beni nasıl paylaşacağını düşünüyor şu
an." diye alayla söylendi ve gülerek Kubilay'a baktı. "Ağlama sırası
artık sende Kubilay." dediği an Kubilay, Osman'a dönüp gerçekten ağlamaya
başladı.
Deniz,
gülerek Ayda'ya döndüğünde elini hafifçe kaldırdı. Ayda, ona doğru bir adım
atıp kollarını iki yana açtı ve yaralarına dikkat ederek sarıldı. Deniz, sağ
elini güçlükle havaya kaldırıp Ayda'nın saçlarını okşadı. Gözlerini kapatıp
derin bir nefes aldı. Eyşan'a doğru yaklaşıp sağ kolumu omzuna atıp kendime
doğru çektim. Şakağına bir öpücük kondurup yeniden Deniz'e baktım. Deniz,
gözlerini açtığında bir bana bir de Eyşan'a çevirdi.
Gözlerindeki
minnet, ruhumdaki yaraya ilk sargısını sardı.
🥺
26
Nisan 2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Deniz,
nihayet taburcu olmuştu. Yüzündeki solgunluk henüz geçmiş olmasa da iyileşme
yolunda olduğunu görmek hepimize bir nebze olsun rahatlık vermişti. Tim
komutanı olarak bir aylık istirahat raporunu bizzat onaylamıştım. Osman'ın
sıcak evine yerleştirmiş ve asla bu süreçte de yalnız bırakmayacaktık. Cemile
ve Ayda bir odada, Mete ile bende geçici olarak burada kalacaktık.
Osman'ın
evi her zaman bir sığınak gibi hissettirirdi. Geniş ve ferah bir alan ama aynı
zamanda yılların izlerini taşıyan bir sıcaklık vardı. Duvarlar, sakin bir krem
rengiyle boyanmış; insanın ruhunu dinlendiren bir renk. Yüksek tavan, odaya bir
genişlik hissi veriyor ama burayı soğuk değil, aksine daha huzurlu bir hale
getiriyordu.
Üzerinde
oturduğum ve diğer iki koltuk; gri, sade üç kişilik koltuktu. Koltuğun tam
karşısında bir televizyon var ama çalıştığını pek görmüş değilim. Yanında ise
dolup taşan bir kitaplık vardı. Osman'ın kitaplığı her şeyi anlatıyordu. Askeri
literatürden romanlara, kişisel not defterlerinden birkaç eski dergiye kadar
her şey bir aradaydı. Osman, hayatını sadece bir alana sıkıştırmazdı, bu
kitaplık da bunun ispatıydı.
Duvarda
asılı birkaç fotoğraf gözüme çarptı. Osman'ın benimle olan fotoğrafları, timle
olan fotoğrafları ve annesiyle olan küçüklük fotoğrafları vardı. Dudaklarımda
buruk bir tebessüm olurken küçük bir içli nefes aldım. Fotoğraflar, bana hep
nedense dışarıdaki fırtınaları bir süreliğine unutabileceğimiz bir liman gibi
geliyordu.
Geçmişin
anılarını sırtında taşıyan bir liman.
Bizler
ise arada uğrayan yolcular.
Çilingir
ve Selçuk, evimi satılığa çıkartmak için olayın yaşandığı eve gitmişlerdi.
O evi
satmak, içimde garip bir boşluk yaratıyordu. Ne zaman gözlerimi kapatsam, o
duvarlar arasında yaşanan kahkahalar, acılar ve mücadeleler aklıma geliyordu
fakat bu defa kalbim değil, mantığım devredeydi. Mete'nin kesin emriydi bu;
açık adresim öğrenilmişti. O evde daha fazla kalmamızın tehlikeye davetiye
çıkaracağını biliyordum. Belki de bazı anıları bir valizin içine koyup geride
bırakmayı öğrenmemiz gerekiyordu.
Travmalar,
anıların katiliydi.
"Yonca'm,
yavaş gülüm."
Kubilay'ın
sesi, zihnimde dönüp duran düşünceleri bir anda susturdu. Bakışlarımı sesin
geldiği yöne çevirdiğimde, tuvaletten çıkan Yonca ve Kubilay'ı gördüm.
Yonca'nın yüzü hâlâ solgundu, nefesi biraz düzensizdi. Zavallı kızçem, bu kusma
ataklarından kurtulabilmek için epey uğraşıyordu. Neyse ki ben, sadece bir kez
kusarak bu süreci atlatmıştım. Şanslıydım ya da bedenim daha dirençliydi.
Kubilay,
Yonca'yı nazikçe koltuğa doğru yönlendirdi. Onun bu hali gözlerinden bile
okunuyordu; endişeliydi ama alışmıştı da. Mete, tam o sırada elinde bir pikeyle
merdivenlerden iniyordu. Pikeyi, Deniz için açıp genişlettiğimiz koltuğa
yaklaştı ve Deniz'in üzerine serdi. Ardından bir an duraklayıp bakışlarını
Kubilay'a çevirdi.
"Kubilay,
sorun yok değil mi?" diye sordu, her zamanki o ciddi ama kontrolü elinde
tutan tonuyla.
Kubilay,
Yonca'yı usulca koltuğa bırakıp derin bir nefes aldı, elini ensesine götürdü.
"Yok
yok, rutin oldu artık. Alıştık," dedi, biraz çaresiz bir gülümsemeyle.
Sehpanın üzerindeki sürahi ve yanındaki ters çevrili bardağa uzandı, suyu
doldurup Yonca'ya uzatırken bir an duraksadı. Sonra Mete'ye bakarak ekledi,
"Annem bana hamileyken de çok kusmuş."
O an,
içimde biriken gülme isteği patladı. Kendimi tutamadım. Kahkahalarla Kubilay'a
bakıp başımı iki yana salladım.
"Allah'tan
seni kusmamış!"
Bu lafı
eder etmez, Osman ve Deniz de kahkahalara boğuldu. Salonda kahkahalar
yankılanırken, bir an için her şeyin normal olduğu bir dünyada olduğumuzu
hissettim. Savaşlar, acılar ve kayıplar, bu küçük anlarda sanki bir sis
perdesinin arkasında kalıyordu.
Mete,
gülerek bana doğru yaklaştığında bakışlarım gözlerinde takılı kaldı.
Bakışlarının derinliklerinde kanayan bir yarası vardı, bunu fark edebiliyordum.
Yanıma gelip oturduğunda kolunu omzuma atıp beni kendine çekti.
Evlendiğiniz
günden beri eve daha yeni giriyorsunuz, fark ettiniz mi?
Bu söz,
içimde bir yerlere çarptı. İnsanın kendi iç sesi bazen en acımasız hakem
olabiliyordu. Halis mi bu haklılık? Yoksa içimde büyüttüğüm bir vesvese
mi? Mete'nin kolu hâlâ omzumdaydı ama bu düşünce beni bir an ürkek bir
boşluğa düşürdü. Bir yanım, "Haklı," diyordu. Öteki yanım, "Ama
başka çaremiz yoktu," diye direniyordu.
Ona
bakıp bir şey söylemek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Gözlerimiz
kısa bir an için kesişti. Sanki o da sessizce aynı soruyu soruyordu: Her
şey yoluna girecek mi?
"Şimdi
yarın kimler kışlaya gidecek, kimler evde kalacak?"
Kubilay'ın
sorusuyla Mete'nin bakışları Kubilay'a çevrildi ama çok durmadan yeniden bana
döndü.
Sadece
benim duyabileceğim bir ses tonuyla "Benim yarın işlerim var kesinlikle
kışlada olmam gerekli. Sende gel, yanımdan ayrılma, hep yanımda dur."
fısıldayıp yeniden Kubilay'a baktı.
"Sen,
Yonca ile burada kalırsın. Biz kışlaya gideriz. Akşam yine buradayız
zaten." dedi. Kubilay, onaylarcasına kafasını salladığında gözlerim
mutfağın girişine çevrildi. Cemile ve Ayda, mutfaktan tepsiyle çıktığında
bakışlarım Ayda'ya takıldı. Elindeki tepside çorba kasesi ve ilaç kutusu vardı.
Deniz'e doğru yürüdüğünde Cemile'ye döndüm. Cemile, sandviç ve çay
bardaklarıyla dolu olan tepsiyi sehpanın üzerine koyduğunda ayağa kalkmak için
doğruldum ama Mete, buna izin vermeden kolunu omzumdan indirip ayağa kalktı.
Köşedeki
birbirine geçirilmiş sehpalardan birini çekip önüme koydu, diğerini de Yonca
ile Kubilay'ın önüne bıraktı. Kubilay, Yonca'ya çay ve sandviç alırken aynısını
Mete'nin bana yapıyor oluşu içimde bir sıcaklığın daim olmasına neden oluyordu.
Cemile'de Osman'ın yanına kurulduğunda bir nebze rahat nefes almanın
sakinliğini yaşıyorduk.
Evin
kapısı çalındığında Osman, ayağa kalktı ve kapıya doğru adımladı. Kapının
üzerindeki küçük deliğe bir bakış atıp hızla kapıyı açtı.
"Biz
geldik!" diye bağırarak içeriye giren Çilingir ile bakışlarım Mete'ye
çevrildi. Kocamın resmen gözleri parlamıştı, aldatılıyordum. Gözlerimi
devirerek önümdeki çaya uzandım ve bir yudum alıp altlığa geri koydum. Lakin
yalnız değillerdi, yanlarında Zafir'de vardı. Üçü birlikte koltuğa
geçtiklerinde Osman, boş tepsiyi alıp mutfağa girdi. Cemile'de arkasından
gittiğinde bakışlarımı Mete'ye çevirdim.
Çok
geçmeden geldiklerinde ellerindeki çayları ve sandviçleri onlara verdiler.
Mete'nin bakışları Zafir'i buldu.
"Maske
xwe derxî, li vir mirovên ewlehî hene."
Maskeni
çıkartabilirsin, buradaki insanlara güvenim sonsuz.
Göz
ucuyla Mete'ye baktığımda Mete, bana bakıp gözlerini ağırca kapattı ve açtı.
Kışladaki işinin ne olduğunu sanırım anlamıştım. Tam olarak Zafir'in daha kim
olduğunu bize açıklamamıştı ama büyük ihtimalle saklanması gereken birisiydi.
Zafir'in
yüzü sert, belirgin ve biraz soğuk görünüyordu. Burnu, oldukça düz ve
simetrikti ama yapısal olarak biraz keskin görünüyordu, sanki bir darbe almış
gibi. Çene çizgisi güçlüydü, her zaman bir kararlılığı simgeliyordu. Yüzündeki
ten rengi, pek de belirgin değildi, porselen gibi beyaz değildi ama fazla
solgun da değildi. Yağmurda ya da uzun süre güneşin altında kalmış bir adamın
teni gibi, kirli beyaz ve bronz arasında bir tondu.
"Sibe
hewê karê te dikim."
Yarın
senin işini halledeceğim.
Duyduğum
cümle ile bakışlarımı çaya çevirip hafifçe kaşlarımı çattım, şivesi değişmişti.
Hewraman; yani herkesin sıklıkla kullanmadığı, yalnızca küçük bir köy
topluluğunun kullandığı şiveydi.
"Ev
çi hêjî dikî?"
Bunu
nasıl yapacaksın?
Zafir'in
sorusuyla yanağımın içindeki eti dişlerimle kıstırdım ve Mete'ye baktım.
Gözlerindeki derin karanlığa gömüldüğünü fark ettiğimde artık onların ne
konuştuğunu anladığımı gösterme ihtiyacı duydum.
"Heke
tiştêkî alîkarî dikim, hêvî dikim ku piştgirî bikim."
Yardım
edebileceğim bir konuysa, destek olmak isterim.
Mete'nin
bakışları, bir anda bana döndüğünde tüm dünyadan soyutlanmış gibi hissettirdi.
Gözleri, tıpkı bir zamanlar kısıtlanmış bir alanın kapılarını aralamış gibi,
derin bir şaşkınlıkla bana odaklandı. Sanki yıllar sonra yeniden karşısına
çıkmış bir efsaneyi görüyor gibiydi.
"Çok
şaşırmışa benziyorsun?" diye sordum.
Kaşları
hafifçe yükseldi ve dudaklarının köşesi alttan bir gülümseme çizdi.
Gözlerindeki o hayranlık, uzun zamandır ona sunmadığım bir parça güç ve
yapabileceklerim ile birleşmişti. İçinde birdenbire yükselen bir takdir duygusu
vardı ama o duyguyu belli etmemek için çaba sarf etmeye çalıştı. Ancak her
hareketi, her mimiği, gözlerinde yankılanan bu duygunun fark edilmesini
engellemeye çalışsa da her şey çok belirgindi.
"Nereden
biliyorsun bu şiveyi?" diye sorduğunda çenemi hafifçe kaldırıp bakışlarımı
kaçırdım.
"Benim
bir güvercin olduğumu, zamanında tüm doğu bölgelerinde ve hudutta namını salmış
bir komutan olduğumu unutuyorsun, Mete Yüzbaşı?" diye söylenip ona yan
gözümle bir bakış attım. Gözlerinin bakışları o kadar derindi ki, sanki
geçmişimi, kimliğimi, her şeyimi görüyordu. Ne de olsa, o an, yalnızca bir
asker değil, bir zamanlar rüzgâr gibi geçmişe adım atmış bir komutandım.
Gözlerinde yansıyan hayranlık, sadece bana ait bir gücü değil, aynı zamanda
geçmişin ve şimdinin birleşen karmaşık etkisini de yansıtıyordu.
Bu
bakışlar, bana olan saygıyı ve hayranlığı, adeta bir iz gibi bırakıyordu.
"Mete'yi
bu saatten sonra kimse deviremez. Kaliteli bir eş tercihi."
Kalın
bir bariton ses duyduğumda o sesin, Zafir'e ait olduğunu anlamıştım. Mete,
kafasını iki yana salladığında dişlerini gösterircesine güldü. Kısılan
gözlerinin üzerine devrilmiş kirpikleri tüm ihtişamıyla büyülenmeme neden oldu.
"Bir
kez daha âşık oldum. Sanki hiç değilmişim gibi. Neden yapıyorsun bunu
bana?"
Salondaki
kahkahaların sesiyle utanarak Mete'nin omzumdaki eline hafifçe vurdum. Manyak
herif, herkesin burada olduğunu bir an için unutmuş gibi, hiçbir şeyi
saklamadan bana ilanı aşk etmekten hiç gocunmuyordu. Damağımı şaklatıp
kaşlarımı çattım.
"Yaa!"
Mete,
gözlerini gözlerimden kaçırıp yüzünü sağa doğru çevirdi ve derin bir iç çekti.
Ardından hâlâ gülen Selçuk ve Çilingir'e dönüp kaşlarını çattı.
"Gülmeyin
lan, karımı utandırıyorsunuz!"
Bu
kadar yeterliydi.
Omzumdaki
elini çekip ondan kaçtığımda kolunu koltuğun sırt kısmına koymuş ve önündeki
çaya uzanıp bir yudum almıştı. Bardağı altlığa geri koyduğunda gözlerindeki
ışıltıları bir süreliğine geri göndermiş ve Zafir'e bakmıştı.
"Türkçe'ye
geçtiğine göre Türkçe ile devam edelim. Yoksa hiç, neyse." dedi ve göz
ucuyla bana bakıp kollarını göğsünde bağladı. Derin bir nefes aldı ve
bakışlarını yere çevirdi. Orada düşüncelerini tarttı. Dudakları aralandığında
gözleri sabit kaldı.
"1
Ocak 2017 tarihinde Mavi Ateş timiyle Akçakale'ye, Şanlıurfa'ya gönderildik.
Caner, Barış, Yonca, Zafir, Alper, Çilingir ve ismi lazım olmayan birisi
vardı."
İsmi
lazım olmayan.
Kim
olduğunu biliyorduk.
Mete'nin
damağını şaklattığını duyduğumda bakışları Deniz'e ardından da salonda oturan
herkeste gezindi.
"Binbaşı
Haluk Gökmen, benden önce Zafir'i yanına çağırmış ve onu bir göreve göndermek
istemiş. Zafir'de bunu kabul ettiğinde beni çağırtmış. Görevin ilk başta ne
olduğunu söylemediler. Sonralarda bilgim oldu," dedi ve Zafir'e baktı.
Zafir,
Mete'nin sözleri sırasında gözlerini yere dikti. Ellerini sıkıca yumdu ve
hafifçe titredi. Dudakları aralandı, bir şey söylemek ister gibi ama sonra
kendini tuttu. Sanki, içindeki öfkeyi dışa vursa, salonun duvarlarını
çatlatacak bir çığlık atacaktı.
"Zafir'in
gerçek ismi Ahmet, Ahmet Kurtuluş. Kendisi görev için İran Hewraman köyüne
gönderildi. 2017 senesinde İran ve Akçakale'de işler karışıktı. Akçakale
sürekli olarak sınırda kendini güvene almaya çalışıyordu. Ne yazık ki İran'da o
sınırlara sızmaya çalışıyordu. Arada bir devlet var ve bir piyona ihtiyaçları
vardı."
Derin
bir nefes alıp bakışlarını ellerine çevirdi.
"Ahmet,
ana dili olan kürtçeyi bildiğinden dolayı ve her şiveyi kolay kullanabildiği
için o köye gönderildi ama bizim tarafta büyük bir hasar işlenecekti. Zafir,
Türkiye'ye göre bir haindi."
Gözlerimi
kapatıp derin bir nefes aldım. Askerliğim boyunca devlet benden ne isterse onu
yaptım. Git bul dedi, gittim getirdim. Bir ajan ol dedi, oldum. Vatan için
öleceksin dese, bugün canımı verirdim. Gurur ve onur ayaklar altına alınır
mıydı? İşte, o aklımda kocaman bir soru işaretiydi.
"Görevin
bitti mi?" diye sorup gözlerimi açtım ve Ahmet'e döndüm ama Mete, hızla
sözümün arkasından atladı.
"Kronolojik
gidiyorum Eyşan."
Bakışlarımı
Mete'ye çevirdiğimde bakışları yere çevrilmişti.
"Onun
hain olarak lanse edilmesi bir mezara dönüştü. O mezara ben kendi ellerimle
Bünyamin'i gömdüm." Sesindeki kırılmayı işittim. Kafamı iki yana
salladığımda derin bir nefes alıp bakışlarını salonda gezdirdi.
"Benim
nasıl Çilingir ile dağ misali bir dostluğum varsa Bünyamin ile Ahmet'in
arasındaki dostlukta o şekildeydi. Ta ki canım dediği dostu, yedi kurşunla
gözlerinin önünde vurulana kadar. Üzüldü, dağıldı ve öldü. Öfkelendi, hiç
tanımadığım bir adamı karşıma geçirdi. 2017'de kestim biletini. Kendi ellerimle
gönderdim onu o timden. Sonra haberim oldu ki içindeki öfke, devlete ihanetle
kavrulmuş."
Mete'nin
her kelimesi içimde bir düğüm oluşturuyordu. Vatan için yaptığım her şey, her
görev o an zihnimde birer gölge gibi belirdi ama bu hikâyede neyin doğru, neyin
yanlış olduğunu seçmek imkânsızdı.
İçli
bir nefes verdikten sonra kafasını iki yana salladı ve bakışları bana çevrildi.
Her zamanki okuyabildiğim düşünceleri yoktu, bakışları donuktu.
"Ahmet'in
görevi 20 Kasım 2018'de bitti. Ardından onu ismi lazım olmayan kişiyi takip
etmesi için yönlendirdim. Elimize geçen bilgiler dahilinde bir sene sonra, 20
Kasım 2019 tarihinde Cudi Dağı'na onu aramaya çıktık. Tabii bulamadık ve işler
ters tepti." dedikten sonra bacak bacak üstüne attı. Gözlerinde bir
parlama oluştu, bir özlem vardı. Koltuğun sırt kısmına yasladığı elinin
parmaklarını 'yaklaş' dercesine bana doğru kıpırdattı. Bilinçsizce göğsüne
yaslandığımda kolu yeniden omzuma düştü.
Alayla,
"Vuruldum, beni İzmir'e götürmüşler. Uyandığımda da bir baktım ki Çilingir
yok." dedi ve gülümseyerek Çilingir'e baktı. Çilingir'e baktığımda
Çilingir, kafasını iki yana sallayıp gülümsedi. Mete, derin bir nefes aldı.
"Hakkâri’ye
bir timin komutanı olması için göndermişler. 24 Kasım 2019 tarihinde annemin
mezarının önünde, ki o zamanlar haberimiz yok yaşadığından, sonra senin ailenin
şehit haberi geldi."
Gözlerimi
kırpıştırıp ona bakmaya devam ettim. Ruhum, kapalı bir kapının ardında
sessizliğin içine gömülmüştü. Mete'nin gözlerindeki özlem büyüdü ve
dudaklarında büyük bir buruk tebessüm oldu.
"25
Kasım 2019 tarihinde Şırnak'a geçtik ama bir baktım ki sen gitmişsin."
dedi ve kıkırdadı. Kıkırdayarak bakışlarımı Osman'a çevirdiğimde Osman, gülerek
dizlerini dövdü.
"Bakışlarını
görmen lazımdı. Ağladı, ağlayacaktı." diye bağırdığında herkes yeniden
gülmüştü ama benim bakışlarım yeniden Mete'ye çevrilmişti. Kafasını ağır ağır
salladı.
Gülerek
"Yaaa! Dile kolay, kaç seneden beri aramışım, sonunda buldum sandım. Anaa!
Bir baktım yine yok. Dedim Mete, kızı yine kaçırdın." dedi ve büyük bir
kahkaha patlattı. Zamanında üzüldüğü noktaya şu an gülebiliyor olması, aslında
hâlâ içimizdeki o duyguyu atmadığımız anlamına geliyordu.
Çilingir
ve Selçuk, herkesten fazla gülmeye başladığında bakışlarımı onlara çevirdim.
Katıla katıla gülüyorlardı. Yeniden Mete'ye döndüğümde Mete'nin yüzündeki
alaycı tebessüm, benim suratıma işlenmiş büyük bir gülümsemeyi var etmişti.
"Lan
bu ne?"
Alev'in
sesini işittiğimde ürkek gözlerimi ona çevirdim. Korkuyla bir bana, bir de
yanımdaki yastığın üzerine bakıyordu. Bakışlarını takip ettiğim sıra yastığın
üzerindeki notu ve çakıyı gördüm. Çakının bana bakan yüzünde 'M.M.Ç.'
yazıyordu.
Aklıma
düşen anıyla dudaklarımdaki gülümsemeyi sinirli bir büzüşe dönüştürdüm.
"O
yüzden mi yatağıma çakılı bir tehdit mektubu bıraktın?"
"NE?"
Çilingir,
Osman ve Selçuk'un gürültülü bir şekilde sorması Mete'yi bir an için
irkiltmişti. Kollarımı göğsümde bağlayıp kaşlarımla Mete'yi gösterdim.
"O
zamanlar Eyşan Boduroğlu'yu tanımadığı için bizim safoz, beni hain olarak
görüyordu. Kim bilir aklından neler neler düşündü benim hakkımda, neler neler
konuştu, pislik?"
Mete'ye
yan gözle baktığımda Mete, dişlerini gösterircesine gülüyordu. Alnıma doğru
eğilip derin bir öpücük bıraktı ve geri çekildi.
"O
dediklerimi affettirdiğimi düşünüyorum, karıcığım." Karıcığım
sözcüğüne baskı yaparak dile getirmesi, susmamın bir kilidini açmıştı.
Gözlerimi devirip gülümsediğimde derin bir nefes alıp verdim.
Nereden
nereye...
Mete,
yüzündeki tebessümü kaybetmeden Ahmet'e baktı.
"Her
neyse; Ahmet'in aslında hain olmadığını, yaşıyor olduğunu ve ödüllendirmesi
için elimden geleni yapmak istiyorum."
Bakışlarımı
Selçuk'a çevirdiğimde onun da bana baktığını gördüm. Aynı anda sinsi bir
tebessüme büründüğümüzde Çilingir, büyümüş gözleriyle hem Selçuk'a hem de bana
baktı.
"Aha
aha, badi, bunlar kesin akıllarından bir şey geçiriyor." dediğinde Mete,
hafifçe çenemi kavradı ve yüzüne bakmamı sağladı. Tek kaşı sorgulayıcı bir
tavırla yukarıya doğru kıvrıldığında sinsice gülümsemeye devam ettim.
"Ne
geçiyor aklından?" diye sorduğunda gözlerimi kıstım. O köyde iki ayım
geçmişti. İyi insanlar tanıdığımı düşünüyordum. Mete, gözlerini kısıp hafifçe
elini çenemden çekti ve kimseye bakmadan kolunu omzumdan çekip elimi tuttu.
"Hemen
geliyoruz." deyip elimden kavradı ve hızla çekiştirmeye başladı.
Merdivenleri tırmanıp yukarıya çıktığımızda koridorun sonundaki beyaz kapıyı
açtı ve beni içeriye soktu. Elimi hiç bırakmadan kapıyı kapattı ve yatağa doğru
çekiştirdi. Sakince benimle birlikte oturup ellerini dizlerimin üzerine koydu.
"Aklından
ne geçiyor? Eğer tehlikeliyse seni asla bu işe karıştırmam." diye hızla
söylendiğinde kafamı iki yana salladım.
"Hayır,
tehlikeli değil. Hewraman köyünde iki ay kaldım. Orada bir adam vardı, o adamın
karısını kurtardım. Eli kolu uzundur, devletle askerin, asker ile de halk
arasındaki sırrı en iyi o bilir." diye cevapladım. Ellerini dizlerimden
çekip yanağıma yasladı. Eğilip burnunu burnuma sürttüğünde gözlerindeki
parıltılar sanki içime ışık gibi doluyordu. Bana öyle bir bakıyordu ki, sanki
yalnızca o bakışlarla tüm korkularımı, tüm endişelerimi silebilirdi.
Dudaklarında beliren o küçük tebessüm, içimde bir huzur dalgası yarattı.
"Ben
seninle ne yapacağım, Eyşan? Kalbime hep takla attırıyorsun." dediğinde,
bilmiyordu ki kalbim de onunkiyle aynı ritimde atıyordu. Yeniden burnunu sürttü
ve temasımızı ayırıp bakışlarını yüzümde gezdirdi.
"Sen
benim başımı hep belaya sokacaksın," diye mırıldandı. Gözlerinde hem sevgi
dolu bir uyarı hem de teslimiyet vardı.
Tam bir
şey söylemek için dudaklarımı aralamıştım ki, Mete, düşüncelerimi okumak
istermişçesine dudaklarını yumuşakça benimkilerle buluşturdu. Zaman, o an için
durmuştu. Öpücüğünde kelimelere dökülemeyen hisler vardı; sevgi, özlem ve
içinde sakladığı tarifsiz bir adanmışlık. Parmakları yanaklarımı sımsıkı
tutarken, dudakları beni kaybetmekten korkan birinin çığlığı gibi konuşuyordu.
Ona
karşılık verdiğimde, yavaş ama tutkulu bir şekilde dilini dilimle buluşturdu.
Nefesi tenime karışıyor, ruhum onunla birlikte başka bir boyuta geçiyordu. Alt
dudağı, sanki beni yaşama bağlayan bir ipti; üst dudağıysa bir maceranın
davetiyesiydi. Alt dudağını yavaşça emdiğimde o da beni aynalayan bir tutkuyla
cevap verdi ve hafifçe geri çekildi.
Alnını
nazikçe benimkine yasladığında, bir süre kelimeler yerine sessizlik konuştu.
Parmaklarını saçlarımın arasında gezdirirken, gözleri bir an olsun benden
ayrılmadı. Sağ elini yavaşça karnımın üzerine koydu.
"Siz
benim hem en güçlü yanım hem de en büyük zayıflığımsınız," diye fısıldadı,
sesi hem derin hem de bir itiraf kadar dürüsttü.
O an,
kalbimin her zerresinin ona ait olduğunu bir kez daha hissettim. Ellerimi
yanaklarına koydum ve gülümseyerek gözlerine baktım. "Bu, başına
geleceklerin sadece başlangıcı, kocacığım. Bize katlanmaya hazır ol," diye
fısıldadım.
Mete,
dudağının kenarındaki o özgüvenli gülümsemeyi takındı. Gözleri pırıl pırıl
parlıyordu. "Her türlü çılgınlığınıza varım, karıcığım. Yeter ki hep
benimle olun," dedi, sesi yumuşak ama kararlıydı.
Gülümsememi
kontrol edemedim, kelimelerim ona meydan okuyormuş gibi döküldü dudaklarımdan.
"Sen de hep bizimle ol, babamız."
Mete,
bir an için duraksadı. Gözleri kısıldı ve yüzüne anlamlı bir tebessüm yayıldı.
Bu defa gülümseyişiyle karışık bir kahkaha eklenmişti. "Hep sizinle
olacağım. Ama önce senin başına neler gelebileceğini görmen gerek," diye
mırıldandı.
Karnımdaki
elini belime kaydırdı ve hızla beni havaya kaldırdı. Düşen bir yaprak kadar
hafiftim kollarında. Yatağın üzerine bırakırken dudaklarımı çığlık atmaktan
alıkoymak için hızla tekrar üzerime kapandı. Dudakları, dudaklarımı sustururken
elini saçlarıma gömüyor, öpüşü her geçen saniye daha da derinleşiyordu. Kalbim
hızla çarparken, odanın içinde sadece ikimizin nefesleri yankılanıyordu.
Mete,
dudaklarını benimkilerden ayırdığında, gözlerini yüzümde gezdirdi. Sanki beni
ilk defa görüyormuş gibi, her ayrıntımı ezberlercesine bakıyordu. Eli,
saçlarımın arasından yavaşça yanağıma kayarken, bir an bile göz temasını
koparmadı.
"Biliyor
musun, sen benim en büyük sınavımsın," dedi fısıldayarak, sesi derin ve
titrek bir samimiyet taşıyordu.
Onun bu
halini görmek, beni her şeyden çok etkiliyordu. Güçlü, kararlı Mete'nin,
yalnızca benim yanımda böylesine savunmasız olması, beni ona daha da
bağlıyordu. Parmak uçlarım nazikçe kaşlarının üzerinden kaydı, yüzünde dolandı.
"Ben
de senin en büyük mükâfatınım o zaman," diye cevap verdim, hafif bir
tebessümle.
Mete,
başını omzuna eğip gülümsedi. Yüzünde o tanıdık, muzip ama bir o kadar da
etkileyici ifade belirdi. "Bunda haklı olabilirsin ama fazla kendine
güvenme. Seninle baş etmek için bazen nefesim yetmiyor," dedi ve kahkaha
atar gibi bir nefes verdi.
"Ah,
demek öyle? O zaman bırak da seni biraz zorlayayım, MMÇ,"
dedim ve kendimi hızla yana çevirdim. Onun şaşkınlığıyla fırsatı değerlendirip
üzerindeki ağırlığını boşa çıkararak onu yatağa sırtüstü yatırdım. Kaşlarımı
kaldırıp zafer kazanmış gibi ona bakarken, Mete'nin yüzündeki şaşkınlık yerini
eğlenceye bırakmıştı.
"Demek
meydan okuyorsun?" dedi, gözlerini kısarak.
"Her
zaman," diye cevap verdim ama cümlem henüz bitmeden kendimi yeniden altta
buldum. Mete, hızı ve çevikliğiyle üstünlüğünü anında geri almıştı. Ellerimi
başımın iki yanında tutarken yüzüme doğru eğildi. Dudakları neredeyse benimkine
değiyordu ama kasıtlı olarak mesafeyi koruyordu.
"Bana
meydan okumadan önce bir kez daha düşün, AEÇ," diye fısıldadı,
sesi alaycı bir sıcaklık taşıyordu.
"Ve
eğer bunu yapacaksan," diye devam etti, sesi şimdi daha da alçalmıştı,
"bu oyunun kurallarını çok iyi bilmen gerekiyor."
Gözlerim
onun gözlerine kilitlenmişti. Kalbim hızlanıyor, nefes alışverişim
düzensizleşiyordu. "Kural bir nedir, kocacığım?" diye sordum,
dudaklarımı hafifçe bükerek ona meydan okumaya devam ettim.
Mete,
gülümseyerek kaşlarını kaldırdı. "Kural bir mi?" dedi, sesi
kışkırtıcıydı. Yavaşça eğildi ve dudaklarını kulağımın hemen yanında hissettim.
"Kural bir, asla beni hafife alma," diye fısıldadı.
Kıkırdamaktan
kendimi alamadım. "Kural iki?" dedim, gözlerim hâlâ meydan okuyucu
bir ifadeyle parlıyordu.
"Kural
iki..." Mete, başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. "Asla
kazanamayacağın bir savaşa girme."
"Göreceğiz,"
dedim alaycı bir sesle. Ama sözüm, onun dudaklarını yeniden benimkilerle
buluşturmasıyla kesildi. Bu kez öpücüğü daha talepkârdı. Ellerimi serbest
bırakmıştı ama yine de üzerime ağırlığını vermiyordu. Ona karşılık verdiğimde,
her hareketi yavaşladı. Dudakları, sanki her bir anı iyice hissetmek
istermişçesine benimkilerde gezinirken, parmak uçları boynumdan omzuma doğru
bir iz bırakıyordu. Nefesi tenimde titrek bir melodi gibiydi; kalbim ise
göğsümde çılgınca çarpıyordu.
Ellerim,
kendi başına hareket edermiş gibi, onun göğsüne doğru çıktı. Parmaklarım, sert
kaslarını hafifçe yoklarken, hissettiğim o güç beni bir an afallattı. Ama o da
bu hisleri biliyormuş gibi yüzünü biraz geriye çekip gözlerimin içine baktı.
"Hatun...
beni deli ediyorsun," diye mırıldandı, sesi nefes kadar hafifti ama içinde
taşıdığı yoğunluk tüm bedenimi sarstı.
Gözlerim
onun gözlerine dikilmişti, hiçbir şey söyleyemedim. Çünkü onun da beni ne kadar
etkilediğini biliyordu. Bu yüzden hiçbir kelimeye gerek yoktu.
Mete,
dudaklarını yeniden boynuma doğru indirirken bir sıcaklık dalgası daha
hissettim. Dudakları, tenimde yavaşça ilerliyor, nefesi her bir noktaya yeni
bir kıvılcım bırakıyordu. "Bu koca adamın dizginlerini ele alman gerek.
Yoksa iki çocuğum, görmemesi gereken şeyleri yeniden görecek." diye
fısıldadı, sesi titrek ve tutkulu.
Sözleri
kalbimde yankılanırken, hafifçe soluklandım. Gözlerindeki o keskin bakışı
hissedebiliyordum; içinde hem hayranlık hem de sınırsız bir tutku barınıyordu.
Mete, dudaklarını bir kez daha boynuma indirirken bu kez daha uzun bir süre
kaldı. Nefesi, tenimde ince bir dalga gibi hissettirdi.
"Ve
sen," dedi, dudakları hâlâ boynumun yakınında gezinirken, "beni hep
tahmin edilemez biri yapıyorsun." Elleri belime dolanırken vücudunu
hafifçe bana yasladı. " Bu dünyada her şey tersine dönerse bile, tek bir
şey değişmeyecek. O da sensin."
Sesi
alçak ve tutkulu bir melodiydi, ruhuma işleyen. Parmaklarım istemsizce onun
saçlarına doğru hareket etti. Onun enerjisine karışmak, bu anın içinde sonsuz
bir huzur bulmak istiyordum.
"Bu
fazla ağır bir itiraf gibi geldi," dedim hafifçe, nefesim kesilirken.
Ancak sözlerim, Mete'nin yeniden dudaklarını benimkilerle buluşturmasıyla
yarıda kaldı. Bu kez öpücüğü daha da derindi, daha anlamlıydı. Ellerini nazik
ama kararlı bir şekilde omuzlarımdan aşağı doğru kaydırdı.
Ona tam
anlamıyla karşılık verdiğimde, aramızdaki bağın ne kadar güçlü olduğunu bir kez
daha hissettim. Hiçbir kelime, bu anda hissettiklerimizi tarif edemezdi.
Dudaklarını yavaşça benimkilerden çekip alnımı öptüğünde, gözlerindeki sevgi ve
adanmışlık her şeyi anlatıyordu.
"Ne
olursa olsun," diye fısıldadı, parmaklarını saçlarımın arasından
geçirirken, "seninle olmak her şeye değer."
Onun
gözlerinin içine bakarken içimde bir şeyler titreşti; bu an, sanki dünyadaki
her şeyin bizim etrafımızda durduğu o anlardan biriydi.
Ellerim
onun yüzüne doğru hareket etti, avuçlarım yanaklarına dokunduğunda parmaklarım
henüz kesmediği sarı, kirli sakallarında gezindi. "Sen benim bütün bu
kaosun içindeki huzurumsun, Mete," dedim, sesim bir fısıltıdan ibaretti.
Mete,
parmaklarını saçlarımın arasından geçirerek başımı kendine biraz daha
yaklaştırdı. "Huzurun benimle olduğunu bilmek yeter, Eyşan. Ama bazen sen
de kendine bunu hatırlatmalısın," dediğinde dudaklarına bir kez daha
hafifçe dokundum. Bu öpücük, sadece bir öpücük değildi. Bütün korkularımızı,
geçmişte yaşananları, geleceğe dair belirsizlikleri silip atan bir andı.
Dudaklarımdan ayrıldığında, alnını benimkine yasladı.
"Her
şeyin ötesinde, seni seviyorum," dedi alçak ve duygulu bir sesle.
Bu
sözler, kalbimi bir kez daha fethetti. Başımı hafifçe kaldırıp bir gülümsemeyle
onun alnına bir öpücük kondurdum. "Ben de seni seviyorum, Mete," diye
fısıldadım. "Her şeyin ötesinde."
🐺⛓️🕊️
27
Nisan 2022 / Şırnak
Yazar,
Ağzından
Güneş,
gökyüzünde tembelce süzülerek yeryüzüne altın renkli ışıklarını serpiyordu.
Kışlanın içinde bir sabahın ilk saatleri, tatlı bir sessizlikle bölünüyordu.
Zaman, ağır bir örtü gibi odanın içinde yayılıyor, her nefes alışveriş sanki
daha belirgin hâle geliyordu.
Eyşan
ve Mete'nin odasında, eski ahşap masanın üzerini işgal eden dağınık dosyalar,
haritalar ve notlar arasında, odanın havasına sinmiş ince bir gerginlik
dolaşıyordu. Güneş ışığı, pencerenin kenarından sızarak toz zerreciklerini dans
ettiriyor, odadaki sessizliğe alaycı bir canlılık katıyordu.
Selçuk,
elindeki tablete gözlerini kısarak odaklanmıştı. Yüzü, yılların getirdiği
yorgunluk ve bilgelikle çizgilenmiş, parmakları ekranın üzerinde usulca
gezinirken gözleri, bir ipucu arayan bir avcının dikkatine sahipti. Çilingir ve
Ahmet, odanın köşesinde, birbirlerine kısa ve ölçülü bakışlar atarak
oturuyorlardı. Beden dilleri sessiz bir anlaşmanın izlerini taşıyordu.
Eyşan,
masasının önüne çektiği tekli koltukta adeta zamanın dışında bir figür gibi
oturuyordu. Bacağındaki silahın ağırlığını hissetse de onun varlığına alışkın
bir savaşçının duruşuyla dosyalara göz gezdiriyordu. Gözleri, satır aralarında
gizlenmiş olabilecek gerçekleri ararken, bakışlarında derin bir ciddiyet vardı.
Mete, sandalyesine hafifçe yaslanmış ama gözlerini bir an bile Eyşan'dan
ayırmıyordu. Onun duruşunda bir tetikte olma hâli, sessizce gözlemleyen bir
muhafızın dikkati saklıydı.
Mete,
iç çekerek, "Eyşan, bu dosyalarda ne var?" diye sordu. Sesi, odadaki
sessizliği bölen hafif ama etkili bir çınlamayla yayıldı.
Eyşan,
başını hafifçe kaldırıp Mete'ye kısa bir bakış attı. Gözlerinde hem yorgunluğun
hem de alışılmış bir sabrın izleri okunuyordu. Derin bir nefes aldı, elindeki
kalemi yavaşça masaya bıraktı ve belgelerden birini kaldırarak konuştu.
"İran'da
geçirdiğim süre boyunca gittiğim yerlerin adresleri var. Güvenilir olanların
yerlerini bulmaya çalışıyorum."
Odadaki
atmosfer bir an için daha da yoğunlaştı. Çilingir, elindeki çakıyı döndürmeyi
bıraktı ve Eyşan'a doğru bakışlarını çevirdi. Ahmet, kollarını göğsünde
kavuşturup hafifçe kaşlarını kaldırarak gelişmeleri izliyordu.
Selçuk
başını salladı, ardından tableti masaya koyarak ekrana dokundu. "Bir
numara buldum. Aradığımız adamla bağlantılı olabilir," dedi ve tableti
Eyşan'a doğru çevirdi.
Eyşan
hızla ekrana göz gezdirdi. Göz bebekleri hafifçe küçüldü. "Bu numara...
tanıdık geliyor," diye mırıldandı.
Mete,
sandalyesinde hafifçe doğruldu. "Kim olduğunu biliyor musun?" diye
sordu.
Eyşan,
bir an duraksadı. Sonra başını salladı. "Dün sana bahsettiğim adam, hani
karısını kurtardığım."
Dışarıda
bir kuş, pencerenin kenarına kondu ve cılız bir ötüşle sabahın erken saatlerine
tanıklık etti. Odanın içindeki hava ise, çözülemeyen bilmece gibi ağırlaşıyor,
zamanın akışını yavaşlatıyordu. Gün ışığı her köşeye yayılmasına rağmen,
odadakilerin içine sızan karanlık, gölgelerden çok daha derindi.
Selçuk,
hafifçe doğruldu ve ceketinin iç cebine uzandı. Yılların eskitemediği,
çizikleri artık birer nişan gibi duran tuşlu telefonunu çıkardı. Plastik
yüzeyi, zamanın ve sahibinin parmaklarının izlerini taşıyordu. Sessizce Eyşan'a
uzattı.
Eyşan,
bakışlarını Selçuk'un elindeki telefona kaydırdı. Bir an duraksadı. Odanın
içindeki hava, bekleyişin yüküyle ağırlaşırken parmaklarını uzatıp telefonu
aldı. Avuçlarının arasında soğuk metalin ve plastiğin ağırlığını hissetti.
Numara, zihninde çoktan yankılanıyordu. Başparmağı tuşların üzerinde hafifçe
gezindi, ardından hızlı ve kesin hareketlerle rakamları girdi.
Son
tuşa bastığında odadaki sessizlik daha da yoğunlaştı. Derin bir nefes aldı ve
hoparlörü açarak telefonu önündeki sehpanın üzerine koydu.
Birkaç
saniye boyunca sadece hafif bir cızırtı duyuldu. Herkes nefesini tutmuş,
kulaklarını telefondan gelecek en ufak bir sese kesmişti. Ahmet, gözlerini
kısıp ekrana bakarken Çilingir parmaklarını dizine vurup duruyordu. Mete'nin
bakışları Eyşan'ın ellerine kilitlenmişti; onun her hareketini, her tepkisini
ölçüyordu.
"Tû
kî yî? Ev jêmar ra kû der zanî?"
Sen
kimsin? Bu numarayı nereden biliyorsun?
Eyşan,
derin bir nefes alıp kaşlarını çattı.
"Ez
Şaho Pîrzad bîstanî dawam kird."
Ben,
Şaho Pîrzad'ı aramıştım.
Telefonun
ucundan büyük bir nefes alışverişi geldi.
"Bawkîm
mîha rewtî. Agar am jêmarî zanay, ew kesê wanî bû. Kîyî, nawî xot bîlê bo
min?"
Babam
geçen ay öldü. Eğer bu numarayı biliyorsan, onun tanıdığı biri olmalısın.
Kimsin, ismini söyle bana?
Eyşan,
bir an bile beklemedi.
"Ez,
Asena Gündüz im."
Eyşan,
bir an için Mete'ye baktığında Mete, kaşlarını çattı ve derin bir nefes vererek
arkasına yaslandı. Eyşan, gözlerini irice açarak kafasını iki yana salladı ve
gözlerini kırpıştırarak telefona baktı.
"Hûn
2017-ê de pêşîna têkoşînê da dêrikê min nasînin?"
Siz
2017'deki patlamada annemi kurtaran kadın mısınız?
"Erê."
dedi Eyşan. Telefonun ucundaki gürültüyle kaşları bir an çatıldı ve bakışlarını
Selçuk'a çevirdi. Selçuk, sorgulayıcı bir bakışla telefona bakıyordu.
"Dêrikê!
Asena Gündüz tê telefonê. Hêvîya ku tiştêkî heye?"
Anne!
Asena Gündüz arıyor. Bir ihtiyacı var sanırım?
Eyşan'ın
telefona dönmesini sağlayan o cümlelerden sonra bir kadının heyecanlı bağırışı
hafifçe kaşlarının yukarıya doğru kıvrılmasına neden olmuştu. Nedenini
bilmediği bir şekilde dudaklarının köşesinde küçük, silik bir tebessüm oldu.
"Jiyana
min da minê, wêjinê! Tu çawa yî? Hêvî dikim ku başî."
Hayatımı
bana veren kadın! Nasılsın? Umarım iyisindir?
Eyşan,
görmeyeceğini bilse bile hafifçe kafasını eğerek selam verdi.
"Başım
başî, serê we bi saxî be. Xebatê min nehatî bû."
İyiyim,
başınız sağ olsun. Haberim yoktu.
Telefonun
ucundan duyduğu içli ses hafifçe yutkunmasına neden olmuştu. Aradığı adam,
gerçekten devletle askerin, askeri ile halkın arasında nelerin yaşandığını
bilen bir adamdı. Onun ölmüş olması, bütün sırlarıyla mezara gitmesine neden
olmuştu.
"Dostên
min sax be, tu sax be. Tu kêşeyekî heye? Dengê te ji berê tê."
Dostlar
sağ olsun, sen sağ ol. Bir sıkıntın mı var? Sesin derinden geliyor?
Eyşan,
ilk defa ne diyeceğini bilemeyerek ellerini dizlerine koydu ve kafasını sağa
doğru eğerek boynunu kütletti. Mete, Eyşan'ın sıkıntılı yüzünü fark ettiğinde
farkında olmadan Çilingir ve Ahmet'e baktı. İkisi de kaşları hafifçe büzülmüş
ve başları yere doğru eğik bir şekilde Eyşan'ı izliyorlardı. Mete, yutkunarak
Eyşan'a döndüğünde çenesi gerildi.
Kadınının
bu hâlde olmasına dayanamıyordu.
"Li
ser telefonê mijara axivînê tune ye, dêma ku em û hûn bi kêfa xwe hebe, ez
dixwazim we bixwazim. Lê belê, ez bi tenê neêvim."
Telefonda
konuşulacak bir konu değil, müsait olduğumuz ve olduğunuz bir zamanda sizleri
ziyaret etmek istiyorum. Lakin yalnız gelmeyeceğim.
Eyşan'ın
sıkıntılı sesine rağmen telefonun ucundan neşeli bir kahkaha döküldü. Eyşan,
kaşlarını kaldırarak ne diyeceğini beklerken kadının el çırpma sesini
işitmişti.
"Ya!
Tu ji hêzê Xwedê re xwêşa min î. Ji bo te û mêvanê te her dem deriyê min vekirî
ye. Kêma ku tu dixwazî, were."
Ya! Sen
bana Allah'ın verdiği bir lütufsun. Sana ve misafirine her zaman kapım sonuna
kadar açık. Ne zaman istersen, gel.
Eyşan'ın
yüzünde bu sefer büyük bir tebessüm olduğunda bakışları hızla Mete'yi buldu.
Kaşlarını hafifçe kaldırdığında Mete, tebessüm ederek kafasını salladı. eyşan,
hızla telefona baktı ve küçük taka tukayı eline aldı.
"Gava
emê were, ez agahdariyê dê bidim û di vê hejmara telefonê de dê lêkînim. Gelek
spas dikim."
O halde
geleceğimiz zaman size haber vereceğim ve yine bu numaradan arayacağım. Çok
teşekkür ederim.
"Ser
çavan, Xwedê ji te re emanet be."
Tamamdır,
Allah'a emanet ol.
Eyşan,
'Sizde.' Anlamına gelen bir sözcük ile telefonu kapattığında büyük bir nefes
verdi ve telefonu Selçuk'a uzattı. Gülümseyerek Mete'ye baktı ve kafasını iki
yana salladı.
"Duydunuz,
ne zaman gidelim?" diye sorduğu sırada odanın kapısı tıklatıldı. Bütün
bakışlar kapıya çevrildiğinde Mete, hafifçe doğruldu ve "Gel!" diye
seslendi. Kapıyı açan asker, elindeki büyük bir kutuyla içeriye girdiğinde
Çilingir ve Ahmet ağırca ayağa kalktı. Mete, çatık kaşlarıyla kutuyu inceledi.
"Kime
ve kim göndermiş?" diye sorguladığında asker kutunun üzerindeki isme,
ardından Mete'ye baktı.
"Dirvana
diye birisi Eyşan yüzbaşıma göndermiş komutanım." dedi ve elindeki kutuyu
Mete'ye uzattı. Mete, kaşlarını çatmayı bırakmıştı ama içinde huzursuz olduğuna
dair bir hissin kırıntılarını yüzünde taşıyordu. Askere bir şey demeden
çenesiyle kapıyı gösterdiğinde asker çıktı ve kapıyı kapattı.
Mete,
elindeki kutuyu sehpanın üzerine koyduğunda tek kaşını kaldırdı ve Eyşan'a
baktı. Eyşan ve Selçuk sorgulayan tavırlarla kutuyu incelerken Dirvana'nın
böyle bir kutuyu neden gönderebileceklerini düşünüyorlardı.
Mete,
kutuyu dikkatle açarken içindeki siyah bezi fark etti. Bez, sanki bir şeyleri
saklamak amacıyla özel seçilmiş gibiydi. Gözleri, bezin üzerindeki silüeti
taradıktan sonra, ince hareketlerle kaldırmaya başladı. İçinden, bir dizi
fotoğraf ve hemen altında bir kâğıt çıktı. Gözlerindeki merak karışımı bir
gerilim, hemen odanın havasını değiştirdi.
Mete,
kaşlarını çatarak, "Fotoğraflar ne alaka?" diye sorguladı ve Eyşan'a
baktı. Eyşan, fotoğrafların üzerine eğildiğinde ilk gördüğü şey, çok eski bir
zamandan kalma bir çocukluk fotoğrafıydı. Küçük bir Eyşan, bembeyaz bir
elbiseyle, gözlerinde o masumiyet ve güven duygusuyla kameraya bakıyordu.
Gözlerinde bir zamanlar kaybolan o umut vardı. Fotoğrafı dikkatle inceledi,
kalp atışları hızlandı. O an, bir şeyler hatırlanmıştı ama neydi?
Eyşan,
eline aldığı fotoğrafla Selçuk'ta bir adım onlara doğru yaklaştı. Çilingir ve
Ahmet de Mete'nin yanında durduğunda Selçuk, kaşlarını kaldırdı. Bu fotoğraf,
Asena'nın en yakın arkadaşlarıyla birlikte bir günkü tatbikat fotoğrafıydı.
Selçuk, Alperen ve Asena, birlikte aynı yönde bakıyorlardı.
Gözlerindeki
aynı kararlılık, o zamanların anılarını canlandırmıştı. Ama en dikkat çekici
olanı, Anıtkabir'de nöbetteyken çekilmiş bir fotoğraftı. Mete, elini uzatıp o
fotoğrafı aldığında çenesi gerildi.
"Bu
fotoğrafı hiç görmedim."
Eyşan,
Mete'nin baktığı fotoğrafa baktı. O zamanki Asena, yalnızca bekçilik
yapmıyordu. O an, Asena'nın öne çıkan yüzü, bir zamanlar düşündüğü şeylerin
yükünü taşıyordu. Gökyüzüne bakarken sanki birer heykel gibi sertleşmişti.
Anıtkabir'in soğuk havası, nöbetin yükü ve o anki karanlık; hepsi fotoğrafın
içine sığmıştı.
Bir
başka fotoğraf, Asena ve Alperen'in birlikte çekildiği bir kareydi. Yüzlerinde
bir güven vardı ama gözlerinde kaybolmuş bir korku da görünüyordu. Bu fotoğraf,
Eyşan'ın bir zamanlar güvendiği insanlarla paylaştığı bir anıydı, fakat şimdi
onun gözlerinde başka bir anlam taşıyordu. Zaman, her şeyi farklı bir hale
getirmişti.
Ve
ardından, Selçuk ve Asena'nın birlikte çekildiği, üniformalı bir fotoğraf
geldi. Selçuk'un yanında dururken, Asena'nın yüzündeki ifadeyi inceledi. O
zaman ne kadar soğukkanlı ve kararlı olduğunu düşünmüştü ama bu fotoğraf, artık
bir tür maske gibiydi. Gözlerindeki bir belirsizlik, bir kaybolmuşluk hissi
vardı. Eyşan fotoğrafı daha uzun süre inceledi.
Selçuk,
çatık kaşlarıyla Mete'ye ve Eyşan'a bakıp ellerini ceplerine soktu.
"Bu
fotoğrafların her biri Anıtkabir'deyken çekildiklerimiz ama bunlar nasıl
Dirvana'nın eline geçmiş olabilir ki?"
Eyşan,
Selçuk'u duyumsamazlıktan gelerek son fotoğrafı eline aldı. Eyşan'ı kendi
üniformasıyla, komutan olarak gösteren bir fotoğraftı bu. Yüzündeki ifade, bir
zamanlar her şeyi doğru bildiğini düşündüğü o anları saklıyordu. Ama şimdi, o
fotoğraf ona sadece karanlık bir hatırlatmaydı. Geçmişin karanlık, soğuk ve
sert yüzüydü. Asena Gündüz olduğu anlarda çekilmişti.
Eyşan,
fotoğrafları bir kenara koyup son parçaya, yani kâğıda odaklandı. Kâğıdın
kenarlarında eski bir mürekkep izinin olduğunu fark etti. Sanki zamanın
etkisiyle sızan bir şeyler vardı. Kâğıdın içine göz attığında, yazılı satırlar,
önce bir tanıdıklık hissi uyandırdı ama hemen ardından sanki uyanması gereken
bir kâbus gibi kayboldu.
Toprak
Gözlü Komutan;
Sana
sanırım öyle diyor sevdiceğin?
Mete,
dişlerinin arasından "Orospu çocuğu!" diye tısladığında Eyşan,
gözlerini kâğıtta gezdirmeye devam etti.
O
sevdiceğin bile kendi timindeki birini gözünü kırpmadan öldüren bir cani.
Tamam
şakaydı. Üzerini çizdim.
Üzerini
çizeceğimde bir şakaydı.
Geçmişinde
ne kadar da kimsesiz olduğunu fark edebildin mi? O yalnız, soğuk günler... Bir
başına kalmıştın, değil mi? O acı dolu, terk edilmiş anlar, seni şekillendiren
hatıralardı. Bir gün her şeyden uzaklaşmışsın gibi hissediyordun, sadece bir
kimlik olmaktan başka bir şey değildin. Kimse seni görmüyordu. Adın
bile sahteydi komutan senin.
Neydi?
Heh, Asena Gündüz.
Güvercin.
Kanadı kırık bir timin komutanı.
Terk
edilmiş, sahipsiz bir insandın ama sonra, hayatına insanlar girmeye başladı.
Aile olmaya başladılar, değil mi? O insanlar, seni tamamladığını düşündükçe,
bakışların değişti. Bir zamanlar soğuk ve umutsuz olan gözlerin, bir an için
kırılgan da olsa, sıcaklık buldu.
Yaraların
silinmeye başladı, Toprak Gözlü Komutan. Ruhundaki o derin izler kayboldu. Bir
aile, bir kök... Seni hayata bağlayan, seni insan yapan bir şeyler var
sanmıştın. Ama... hiçbir şey kalıcı değil, değil mi? Yavaşça, adım adım, o
kurduğun dünya yok olacak. O yüzler, o gözler... Hepsi hayal..
Bünyamin...
O sana
yedi kurşun sıkana kadar hiçbir şeyin farkında değildiniz. Onun ölümüne ben
biraz üzüldüm, kabul ediyorum. Çünkü belki de seni ortadan kaybedecek tek
maşamdı. O, sana dair en büyük fırsattı ama senin kocan onu da yok etti. Ama
üzülme, o kadar da önemsemiyorum. O sadece bir araçtı.
Sizin
gibi insanlar için her zaman bir yol vardır ama sizin yolunuz, benim ellerimde
sonlanacak.
Senin
ruhundaki o boşluk, senin etrafındaki her şeyi yok etmek için harcamaya
başladığım zaman, o maskenin arkasındaki gerçek seni bulacak. Korkma, her an
seni izliyorum. Bir adım daha atma, bir nefes daha al. Çünkü her şey, sadece
bir oyun değil; bu bir son. Çok güvendiğin adamların ve biricik kocan seni ne
kadar koruyabilir?
Seni
geçmişinle vurup geleceğini elinden alacağım. Şimdi o yıkımın, o korkunun
içinde kaybol.
Ayrıca
yediğin ve içtiğin her şeye de dikkat et komutan.
İkizlerine
de...
Ben
Gölge'n.
Belki
de ecelin.
Elias
Farouq.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!