Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
Dobro
Vecer, Farazi (Slowed+Reverb)
Gece
Terörü, Bö & Noes
Tourner
Dans Le Vide, Indila (Saad Music Remix)
Yarala
Meni, Ka Re Prod
🕊️
XXXVI
01 Ocak
2017 / Akçakale, Şanlıurfa
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Bir
varmış, bir yokmuş.
Evvel
zaman içinde, kalbur saman içinde, iki dağı birbirine ayrı düşüren bir uçurum
varmış. Güneşin doğuşundan batışına kadar birbirini sadece uzaktan gören bu
dağlar, bir gün topraklarında iki yabancı görmüşler. İki yabancı, iki dağın en
ucunda durduklarında aralarındaki uçurumu fark etmişler. Birinci yabancıyı,
ikinci yabancıdan ayıran bir durum varmış.
Birinci
yabancının gözleri körmüş.
İkinci
yabancı, uzaktaki birinci yabancıya 'Daha fazla gelme, ortada kocaman bir
uçurum var,' diye bağırmış ama birinci yabancı, ikinci yabancıya inanmamış.
Birinci yabancı attığı adım ile uçurumdan uçtuğunda, adamın karşısındaki dağ
gürültüyle sarsılmış.
"Güven."
sesi bir haykırış olmuş, uçurumun derinliklerinde yankılanmış.
Karşıdaki
dağda mahsur kalan ikinci yabancı, geri dönmek ile kalmak arasında arafta
kaldığında çökmüş yere oturmuş. Dakikalar saatleri, saatler günleri kovalamış.
İkinci yabancı, üç gün sonra orada susuzluktan öldüğünde, olduğu dağ gürültüyle
sarsılmış.
"Acı."
sesi yeniden bir haykırış olmuş, bu sefer uçurumun içini suyla doldurmuş.
Güvenmek
ile acının arasında bir çizgi vardır.
Güven,
insanın kalbindeki tüm zırhları indirdiği, içindeki en hassas noktaları açığa
çıkardığı bir eylemdir. O kadar kırılgan bir şeydir ki, ihanet ya da hayal
kırıklığıyla yerle bir olabilir. İnsan, o uçurumun kenarında dururken ya tekrar
güvenmeye cesaret edecektir ya da acının karanlık derinliklerine düşecektir.
Güven
ve acı arasındaki bu uçurum, bazen kapanmayacak kadar derin, bazen de aşılması
sabır ve cesaret isteyen bir sınavdır. Herkes bu uçurumdan sağ çıkamaz;
bazıları güveni yeniden inşa ederken, bazıları ise acının soğuk pençelerinde
kaybolur.
Arkamda
bekleyen Mavi Ateş Timi, sırtımı onlara çevirdiğimde bile güvende hissettiğim
bir timdi. Derin bir nefes alıp gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Akçakale'nin o
sabahki havası, içimde taşıdığım tüm duyguların yankısı gibiydi.
Ufukta,
geceyle gündüzün tam olarak birbirine karıştığı bir an vardı. Gri bulutlar,
güneşin doğmaya çalıştığı ufku perdelemişti. Soğuk, tenime dokunurken keskin
bir bıçak gibi yüzümü yalayıp geçiyordu. Akçakale'nin rüzgârı kuru ve sertti
ama bu sabah garip bir şekilde nem taşıyordu içinde. Çölün kararlı bir
suskunluğu ile Fırat'ın sabırsız bir çağlayanı arasında sıkışmış gibiydi hava.
O an,
sanki her şey bana bir şeyler söylemek istiyordu ama söyleyemediği için
sessizlikle beni boğuyordu. Uzaklardan gelen bir köpek havlaması, rüzgârın
taşıdığı boğuk bir ezan sesiyle birleşmiş, zamanın donduğu hissini yaratıyordu.
Toprağın üzerine çökmüş sis, dünyanın sanki nefes almaktan vazgeçtiği bir
zamandaymışız gibi hissettiriyordu.
Gözlerimi
ufuktan çekip etrafıma baktım. Çatılarından duman tüten birkaç köy evi uzakta
silik bir şekilde seçiliyordu. O duman, bir yaşam belirtisiydi belki ama içinde
bulunduğum ruh haliyle, sadece başka bir hayal gibi görünüyordu.
Aklıma
o an Asena geldi; onun da bakışları, rüzgârdan daha sert, soğuktan daha mı
keskindi? Benden uzakta, başka bir uçurumun kenarında mıydı acaba?
"Artık
bence girmenin vakti geldi," diyen Caner ile kaşlarımı çattım ve sert
çehremin maskesine büründüm. Gözlerimi önümüzde duran kışlaya çevirip derin bir
nefes aldım ve ilk adımımı attım.
Bir
süre boyunca Akçakale, artık bizim yeni yuvamız olacaktı.
Arkamda
beni takip eden Mavi Ateş Timi, güçlü ve kuvvetli askerlerden oluşuyordu. Her
biri için canımı severek verebileceğim o insanlar, beni korumak pahasına
ellerinden geleni de yapıyorlardı.
"Mete
yüzbaşım."
Tabii
ki de yedi böceğin içinde, bir tane de çiçeğimiz vardı.
Biricik
kız kardeşimiz.
"Efendim
Yonca?" diyerek ona seslendiğimde iki adımda sağımın hemen arkasında
kaldı. Yürümeye devam ederken "Burada ne kadar süre duracağız?" diye
sorduğunda kafamı iki yana salladım.
"Bende
bilmiyorum Yonca," dediğimde adımlarını yavaşlattı ve gerimde kaldı.
Barış'ın ve Caner'in hafif kıkırtısını işittiğimde burnumdan nefes alıp verdim.
Barış,
"Bismillah, daha yeni geldik Yonca," diye sitem ettiğinde Çilingir ve
Caner kıkırdadı. Çilingir'in kıkırtısına gülmemek için hafifçe dudaklarımı
bastırdım. Çilingir'in kıkırtısı, tıkalı kalmış egzoza benziyordu.
"Cıvımayın,"
dediğim an hepsi sus pus oldu. Dudağımın kenarı bu hâllerine kıvrıldığında
karşımızda bizi bekleyen Tabur Komutanı Selami Parlak gülümseyerek bana baktı.
Ellerini arkasında bağladığında tek sıra halinde karşısına geçmiştik. Bakışları
bende ve Caner'de gezinirken bir süre sonra yeniden bana döndü ve çenesini
kaldırdı.
"Gözüm
yollarda kaldı, Hekimoğlu."
Çenemi
dikleştirdim.
"Sağ
salim geldik komutanım," diye gür bir sesle konuştuğumda sağ dudağının
kenarını kıvırdı ve derin bir nefes alıp bir adım geriye gitti. Bakışlarını
timde gezdirip ellerini arkasında bağladı.
"Mavi
Ateş Timi, Akçakale'ye hoş geldiniz!"
Esas
duruşla göğsümüzü kabarttık.
"Sağ
ol!"
Kışlada
yankılanan sesimiz bizi Akçakale'nin bağrında bırakırken, zamanın saniyeleri
adımlarımın koridorda bıraktığı tok seslere dönüştü. Attığım her adımda,
yanından geçtiğim her askerin fısıldaşmaları, kulaklarıma nüksedip duruyordu.
"Mavi
Ateş Timi gelmiş diyorlar, doğru mu?"
"Hekimoğlu
gelmiş diyorlar, doğruymuş."
"Hekimoğlu
bu mu? Taş gibi!"
"Sarışın,
mavi gözlü, çıtır. Sevgilisi var mı acaba?"
Duyduğum
cümleler her ne kadar egomu okşasa da kalbimde ve aklımda yalnızca birisi
vardı. Ruhumun ta en derinliklerine gömdüğüm, aklımın en ücra köşelerinde bile
aydınlanmaya devam eden, beni orada yalnız bırakmayan, kalbimin üzerinde
taşıdığım fotoğraftan bana güç veren, küçüklüğümden kalan bir aşkın tohumu.
Asena
Gündüz.
Balçığa
battığım düşüncelerim, krem rengi bir kapının önünde bir bıçak misali kesildiği
an duvardaki isme baktım.
Hulusi
Gökmen – Binbaşı
Doğru
geldiğimi anladığımda sağ elimi havaya kaldırdım ve yumruk yapıp iki kere
kapıya vurdum. Kulaklarımı kabarttığım an duyduğum 'Gel.' sesiyle kulpa uzanıp
indirdim ve içeriye girdim. Kapıyı yavaşça kapattığımda sol ayağımı sertçe sağ
ayağımın yanına vurdum.
"Mete
Mert Çakır, İzmir. Görüş ve emirlerinize hazırım binbaşım."
Binbaşı
Gökmen, masasının arkasında dik oturmuş, ellerini bir dosyanın üzerinde
birleştirmişti. Koyu renkli ela gözleriyle, beni baştan aşağı süzdü. Ortamdaki
sessizlik hem saygı hem de disiplin doluydu. Dudağının sağ köşesi kıvrıldığında
kaşları eş zamanlı olarak yukarıya kıvrıldı.
Alayla
"Hekimoğlu, sen misin?" diye sorguladığında çenemi dikleştirdim.
"Evet
binbaşım."
Dudağının
sağ kenarındaki tebessüm sol kenarına da yansıdığında eliyle karşısındaki
sandalyeyi gösterdi.
"Geç
bakalım karşıma Hekimoğlu."
"Sağ
olun komutanım," diyerek sandalyeye oturduğumda gözlerimi hemen karşıdaki
duvarda asılı duran bayrakla saate kaydırdım. Binbaşı, birkaç saniye sessizce
oturdu, sanki kelimelerini tartıyordu. Sonra derin bir nefes aldı ve konuşmaya
başladı.
"Sana
neden Hekimoğlu diyorlar?" diye sorguladığında küçük bir iç çektim.
"Hekimoğlu'nun
hikayesini bilir misiniz?" diye bu sefer ben sorguladığımda kafasını
salladı ve arkasına yaslandı. Düşünceli bir şekilde kaşlarını kaldırdı ve
kafasını hafifçe sağa eğdi. Küçük bir nefes çekip durumu anlatmak için
omuzlarımı dikleştirdim.
"Hekimoğlu'nun
hikayesi ile aslında benim hikayem, tek bir noktada buluşur. Hekimoğlu, Sefer
Ağa'nın kızı Narin'in değirmene gelmesiyle sevdaya tutulur. Bende; babamın
silah arkadaşı, kardeşi gibi gördüğü adamın kızına, ilk defa bizim evimize
geldiğinde sevdaya tutulmuşum. Yani ondan dolayı Hekimoğlu derler. Çocukluk
aşkı benimkisi."
Hulusi
Gökmen'in dudaklarında buruk bir tebessüm vardı.
"Peki,
sevdana ne oldu?" diye sorduğunda yutkunmak zorunda kaldım.
"Hekimoğlu;
eşkıyalar yüzünden dağlara kaçarken, bende sevdamı aramak için yollara düştüm.
Asena Gündüz'ü arıyorum."
Hulusi
binbaşı bu sefer şaşırarak bana baktı.
"Güvercin
Timi komutanı, Asena Gündüz'den mi bahsediyoruz?"
Onun
namı öylesine bir yayılmıştı ki ismini kime söylesem hepsi aynı tepkiyi
veriyordu. Gülümseyerek kafamı salladığımda derin bir nefes alıp verdiğini
yükselip alçalan omuzlarından fark edebilmiştim.
"Güvercin,
olduğu yerde hiç durmaz. İşin çok zor be Hekimoğlu."
Dudaklarımdaki
gülümseme kaldı ama ruhum, paramparça yerlerinden acısını sızdırdı. Asena
sadece bir isim değil, benim için bir yolculuk, bir arayıştı. Onu bulmak,
sadece bir sevgiliyi değil, kendimi bulmak demekti. Her adımdan sonra biraz
daha yaklaştığımı hissediyor ama aynı zamanda sonsuz bir mesafeyi aşmam
gerektiğini de biliyordum.
"Yine
de bu, benim ona olan sevgimin ve arayışımın önüne geçemez binbaşım,"
dedim ve ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Hulusi binbaşı, ellerini masanın
üzerinde kenetleyip gözlerinin elasını benden saklamak istercesine kıstı.
"Sizi
buraya çağırmamın bir sebebi var evlat. Akçakale'de işler çok karışık. Sınırın
diğer tarafındaki hareketlilik, buradaki sakinliğin en büyük düşmanı.
Görevinizin ne kadar hassas olduğunu anlatmama gerek yok. Mavi Ateş Timinin bu
işin üstesinden geleceğine inanıyorum."
Başımı
hafifçe eğerek onayladım. Gözlerindeki kararlılığı görmezden gelmek mümkün
değildi.
"Emredersiniz,
binbaşım."
O,
karşısındaki dosyayı açıp belgeler arasında bir süre gezindi. O sırada aklım,
burada geçireceğimiz günlere takılmıştı. Görev, tehlike, timin güvenliği ve her
şeyin ötesinde, Asena...
Hulusi
binbaşı, belgeleri bir kenara koydu ve gözlerini doğrudan bana çevirdi.
"Mete,
sana ve timine güveniyorum. Ama unutma, güven bir kez kaybolursa, her şey
tehlikeye girer. Doğru kararlar al, kimseyi gereksiz riske atma."
Bu
sözler, bir uyarıdan çok, bir ağabeyin nasihati gibi yankılandı. Sözlerini
kafama kazıyarak, "Anlaşıldı, binbaşım," dedim. Hulusi binbaşı,
yanağını gergin bir ifadeyle ağzına doğru çekiştirdiğinde çenesi gerildi.
Kaşları küçük bir kasisle çatıldığında çenesini dikleştirdi.
"Bir
husus daha var," dedi ve boğazını temizleyip kenardaki dosyayı önüne aldı.
Pembe, yarım kapak karton dosyaya takılan bir kâğıdı çıkarttı ve sağ elinde
tutarken gözlerini üzerinde gezdirdi.
"Bu
elimdeki kâğıt, senin Akçakale'de kalacağın süre boyunca seninle olacak Mavi
Ateş Timinin bir listesi," dedi ve masaya eğilip kâğıdı bana uzattı. Öne
doğru eğilip sağ elimi uzattım ve kâğıdı parmaklarımın arasına sıkıştırdım.
Arkama yaslandığımda bakışlarım yazıların üzerinde gezindi.
Tim
Adı: Mavi Ateş
Komuta
Merkezi: Akçakale, Şanlıurfa
Tim
komutanı: Yüzbaşı Mete Mert Çakır / Kod Adı: Hekimoğlu / Uzmanlığı: Meskûn
Mahallerde Teröristle Mücadele
Tim
Üyeleri:
-Üsteğmen
Caner Cenk Çakır / Kod Adı: Zirve / Uzmanlığı: Keskin Nişancı
- Astsubay Kıdemli
Üstçavuş Barış Gömlekçi / Kod Adı: Kokarca / Uzmanlığı: Taklitçi
- Astsubay Kıdemli
Üstçavuş Bünyamin Boraç Arınlı / Kod Adı: Büb / Uzmanlığı: Bomba Tahrip
-Astsubay
Kıdemli Çavuş Yonca Tombik / Kod Adı: Çiçek / Uzmanlığı: Taktik, Kılık Kıyafet
Değiştirme
-
Astsubay Kıdemli Çavuş Alper Keşan / Kod Adı: Nefes / Uzmanlığı: Askeri Tabip
Suikast
Ekibi – Kimliksizler:
Yüzbaşı
– Çilingir / Uzmanlığı: İstihbarat ve Taktiksel Yönlendirme – Ölüm Anonsçusu
"Komutanım,
Suikast ekibinde bir eksiklik var. Zafir adlı askerim yok," diye
mırıldanıp bakışlarımı kâğıttan çektim ve binbaşıya baktım. Hulusi binbaşı
kafasını ağırca salladığında ifadesizce ona bakmaya devam ettim.
"Zafir,
bana lazım yüzbaşı. Onun diline ihtiyacım var. Kürtçe hem onun ana dili hem de
Kurmanci, Sorani, Zazaki ve Pehlevani şivelerini başarılı bir şekilde
kullanabiliyor. Nerede olursa olsun kolaylıkla istediği şiveye
kayabiliyor."
Kaşlarımı
hafifçe çattım.
"Zafir
hem sahada hem de timin içinde eksikliği doldurulamayacak bir asker. O olmadan
riskin daha büyük olacağını siz de biliyorsunuz," dediğimde ise kafasını
salladı.
"Doğru
ama Zafir'in yetenekleri şu an başka bir sahada daha büyük bir fark yaratacak.
Sana düşen, bu eksikliği diğer askerlerinle kapatmak, Hekimoğlu. Liderlik,
eksikleri güçle doldurmayı bilmektir," dedi ve derin bir nefes alıp ayağa
kalktı. Tam kalkacağımda eliyle otur yaptı ve hemen çaprazımdaki sandalyeye
oturdu.
"Zafir'i
sana bırakmak isterdim, yüzbaşı. Ama şu anki operasyon, çok daha hassas bir
dengeye bağlı ve o dengeyi koruyacak tek kişi Zafir. Umarım neden böyle bir
karar verdiğimi zamanla anlarsın."
İçimde
yükselen hoşnutsuzluğu gizlemek için dudaklarımı sıkıca kapattım. Zafir'in
yokluğu, bir eksiklikti. Lider olmanın bir parçası da eldekiyle yetinmekti.
Kafamı belli belirsiz salladığımda, Hulusi Binbaşı boğazını temizledi ve
kaşlarını çatarak başını sağa sola eğdi.
"Bir
konum daha var," dedi. Ses tonu bu kez daha keskin ve soğuktu.
"Zafir, göreve gittiği andan itibaren hain olarak lanse edilecek."
Sözleri
odaya bir hançer gibi indi. Kaşlarımı bir anda çattım ve elimdeki kâğıdı masaya
bıraktım. Tüm dikkatimi ona çevirdim.
"Bir
askerin onuru, bu kadar kolay ayaklar altına alınmaz, binbaşım." Sesim
sakindi ama içinde bastırılmış bir öfke barındırıyordu.
Hulusi,
derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Gözlerini birkaç saniye boyunca
üzerimde gezdirdi. "Onur, devlet için feda edilecek bir şeydir, yüzbaşı.
Bizim işimizde, gerektiğinde gölge olmayı göze alırsın. Zafir, bunu kabul
etti."
Demek
ki benden önce Zafir'i çağırmasının nedeni buydu. Beni tartmaya çalışıyordu,
bunu hissediyordum. Onun gözünde emirlerin sorgulanmaması gerekiyordu ama benim
gözümde bir askerin onuru, emirlerden önce gelirdi.
"Zafir
bunu kabul etmiş olabilir," diye başladım, kelimelerimi dikkatle seçerek.
"Ama bu, onun rütbesinin ya da görevdeki başarısının gölgelenmesi anlamına
gelmez. Eğer bir fedakârlık yapılacaksa, bu onun değil, bizim sorumluluğumuzda
olmalı."
Binbaşının
yüzünde belirsiz bir gülümseme belirdi. Anlamını çıkaramadım; bir onay mıydı
yoksa alay mı?
"Senin
duygusal tepkilerin var, Hekimoğlu," dedi, gözlerini kırpmadan bana
bakarak. "Ama unutma ki, bu işte duygular en büyük zaafın olur. Bazen bir
askerin onurunu korumak, onun hain olarak görülmesine göz yummayı
gerektirir."
Sözleri
zihnimde yankılanırken bir süre sessiz kaldım. Savaşın yalnızca cephede değil,
zihinde de verildiğini bir kez daha hatırladım. Onur ile görev arasında ince
bir çizgide yürüyorduk ama bu çizginin her zaman doğru tarafta kalmasını
sağlamalıydık.
"Zafir'in
onuru, onun görevinin bir parçası, yüzbaşı. Bu, onunla konuşuldu ve gerekli
açıklamalar yapıldı. Hain olarak ilan edilmesi sadece bir paravan. Gerçek
görevini sadece birkaç kişi bilecek."
"Bu
paravanın bedeli ne olacak?" dedim, sesimdeki tını, merakımdan çok,
öfkeyle yoğrulmuş bir meydan okumayı yansıtıyordu.
"Görevi
bitirdiğinde Zafir'in gerçek kimliği açıklanacak ve itibarı iade
edilecek," dedi Hulusi Binbaşı, sakin bir şekilde. "Ama bu süreçte
onun için bu riski almak zorundayız."
Bir an
durup gözlerimi masadaki listeye çevirdim. Tim üyelerimin adları hala
önümdeydi. Hepsinin bir görevi, bir yeri vardı. Onların onurlarını korumak
benim sorumluluğumdu.
"Peki
ya Zafir görev sırasında ölürse?" dedim, sesimdeki tehditkâr tonu gizlemek
için en ufak bir çaba göstermeden. Gözlerimi Hulusi'nin yüzüne dikmiş, cevabını
tartmaya hazır bekliyordum. "Bir hain olarak mı hatırlanacak?"
Hulusi'nin
kaşları bir anlığına düştü. Bu, duygusal bir yanıtın işareti miydi yoksa
alışkanlıkla verdiği bir tepki mi? Cevabını arıyordum. Bakışlarını masaya
indirirken yüzü gölgelendi.
"Biz
bu işi böyle yapıyoruz, yüzbaşı," dedi, sesi alışılmış otoritesini
koruyordu ama derinlerde bir yorgunluk vardı. "Bazen büyük kazançlar için
küçük kayıplar vermek zorundayız."
Küçük
kayıplar. Zafir bir isimden ibaret değildi; bir askerdi, bir insan, bir
hikâyeydi. Ama onun hikâyesinin, "küçük bir kayıp" olarak anılacak
kadar değersiz olmadığını iliklerime kadar hissediyordum.
Ona
cevap vermedim. Sözlerimin ne değiştireceğini bilmiyordum. Zafir'in bu görevi
kabul etmesine neyin sebep olduğunu merak ediyordum. Ödül mü vaat edilmişti?
Baskı mı yapılmıştı? Yoksa içindeki sadakat mi onu bu seçime sürüklemişti?
Gözlerimi
tekrar listeye çevirdim ama yazılar artık bulanık görünüyordu. Harfler ve
kelimeler, düşüncelerimin ağırlığı altında ezilmiş gibiydi. Her bir satır,
Zafir'in yüzünü getirdi aklıma; şimdi onu hatırlamaya çalışıyordum.
Gözlerindeki kararlılığı, belki de gölgede kalan bir tereddüdü.
O
liste, sıradan bir görev dökümünden fazlasıydı. O liste, üzerindeki her bir
ismi taşıyan insanların hayatlarına birer işaret koyuyordu. Ve her birinin
kaderini bir diğerine bağlıyordu.
Düşüncelerim
ağır, liste ise bir o kadar soğuktu.
Hulusi
binbaşı, sessizliğin ne kadar baskın olduğunu fark etmiş olacak ki sandalyesine
yaslanarak beni süzdü. Dudakları hafifçe kıpırdandı, belki bir şey söylemeyi
düşündü ama vazgeçti. Gözleri karar verildiğini ilan edercesine sertti.
"Çıkabilirsin,
Hekimoğlu," dedi, sesi sabırla yoğrulmuş bir otorite taşıyordu.
Bakışlarımı
listeden çekmeden birkaç saniye daha durdum. Son bir kez Zafir'in adını içimden
tekrar ettim. Bir cevap bulamasam da en azından bir söz verebilirdim kendime:
Ne olursa olsun, bu isimlerden biri asla unutulmayacak.
Oturduğum
sandalyeden kalkıp Hulusi binbaşıya selam verip odasından çıktım. Kapıdan
adımımı atar atmaz içimde biriken öfke ve hayal kırıklığı, bir volkan gibi
patlamaya hazır bekliyordu. Bakışlarım koridorun sonunda bekleyen Zafir ile
kesiştiğinde damağımı şaklatıp ona doğru yürüdüm. Yanından geçerken
"Benimle gel," dedim ve koridoru geçip kahverengi kapılı odanın
kapısını açtım.
Bana
tahsis verilen odaya adım attığımda kapıyı açık bıraktım ve masanın önündeki
koltuğa yürüyüp oturdum. Arkama yaslanıp ellerimi kolçağa yasladığımda Zafir,
kapıyı kapatıp karşımdaki koltuğa oturdu. Kaşlarımı çatıp öne eğildim ve
dirseklerimi dizlerime yasladım.
"Niye
kabul ettin, Ahmet?" diye sorguladığımda bir süre yüzüme baktı. Ahmet,
sorumu duymuş olmasına rağmen acele etmiyordu. Gözleri, yüzümde bir şeyler arar
gibi gezinirken ifadesinde bir kararlılık vardı. Sonunda, sakin ama derin bir
nefes aldı.
"Çünkü
başka bir seçenek yoktu," dedi, sesi neredeyse fısıltı kadar yumuşaktı ama
içerdiği ağırlık tartışılmazdı. "Bu işin bir sonu olmadığını biliyorum
Mete ama belki bu görevle bir şeyler değişebilir."
Kaşlarımı
daha da çattım. "Değişebilir mi? Seni hain ilan edeceklerini bile bile mi?
Bunun neresi değişim?" Sesim yükselirken içerimdeki öfkeyi kontrol etmekte
zorlanıyordum.
Ahmet
başını eğdi, ellerini kucağında birleştirdi. "Hain ilan edilmek,
gerçeklerin önünde bir perde sadece. Ben gerçeği biliyorum, Mete. Sen de
biliyorsun. İsteyen istediğini düşünsün. Bu halkın benim hakkımda ne bildiği
değil, benim ne yaptığım önemli."
Bu
cümle, zihnimde yankılanırken ona bir süre baktım. Sözleri haklı bir davanın
yansıması mıydı, yoksa sadece bir kendini avutma çabası mı? Bunu
anlayamıyordum. Ama bir şeyi çok net biliyordum: Bu görevin sonunda Ahmet ya
bir kahraman olacaktı ya da adının lekesini temizleyemeyecekti.
"Senin
için planladıkları bu sona razı mısın gerçekten?" diye sordum, sesim biraz
daha alçak ama hâlâ sertti.
Ahmet
başını kaldırdı, gözlerindeki inanç ve kararlılık, sözlerinden daha güçlü bir
mesaj taşıyordu. "Ben sonumdan razıyım, Mete. Ama bu görevin başarısız
olmasına razı değilim."
Bu
cümle, içimdeki volkanın bir anlığına da olsa soğumasını sağladı. Ahmet'in
kararlılığı, belki de tüm öfkeme rağmen ona olan saygımı artırıyordu. Ama bu,
doğru olduğunu düşündüğüm bir şeyi değiştirmiyordu.
"Ne
olursa olsun," dedim, gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan, "adını
lekelemelerine izin vermeyeceğim. Bunun bedeli ne olursa olsun, Zafir."
Ahmet
hafifçe gülümsedi, yüzünde beliren o kısa süreli ifade, içindeki barışı
yansıtıyordu. "Bunu duyduğuma sevindim, komutanım. Ama bir asker, kendisi
için değil, başkaları için savaşır. Benim adımın ne olduğu önemli değil,
halkımın güvenliği önemli."
Kelimeleri,
kâğıt kadar soğuk ama kurşun kadar ağırdı. Ona bir cevap veremedim. Aramızdaki
sessizlik, odayı doldururken, içimdeki çatışma daha da büyüyordu.
"Timdeki
arkadaşlarıma bu durumdan bahsetmeyin. Bir plan yapıldı. Yedi kurşun girecek
vücuduma ama tabii ki de çelik yeleğe. İnandırıcı olması için sadece siz
yanımda olacaksınız ve bizimkiler beni öldü olarak bilecekler, uzaktan
izlerken."
Ahmet'in
sözleri odayı bir kez daha sessizliğe gömdü. Yedi kurşun... Çelik yelek... Ölüm
numarası... Her şey fazlasıyla hesaplanmış, fazlasıyla riskliydi. Onun
sesindeki sakinlik, söylediklerinin tehlikesini azaltmıyordu. İçimdeki öfke ve
huzursuzluk giderek büyürken gözlerimi ona diktim.
"Bu
kadar kolay mı Ahmet? Herkesin seni ölü bilmesine, hain ilan etmesine razı
mısın?" Sesim alçak ama zehir gibi keskin çıkmıştı.
Ahmet,
bakışlarını bana sabitledi, yüzünde aynı kararlılık vardı. "Razı olmak
zorundayım, komutanım. Bu görevin başka bir yolu yok. Eğer bu fedakarlığı
yapmazsam, görevde başarısız oluruz ve bu, sadece benim değil, binlerce masum
insanın hayatına mal olabilir."
Söylediklerinin
doğruluğunu inkâr edemezdim ama bunun doğru olması, kabul edilebilir olduğu
anlamına gelmiyordu.
"Ya
işler ters giderse?" diye sordum, sesim soğuk bir tehdit taşır gibi.
"Çelik yelek bile seni kurtaramazsa? Ya da planlandığı gibi dönemezsen?
Seni ölü bilmek zorunda kalan tim arkadaşlarına ne olacak? Tim, bana ve sana
olan güvenini kaybederse ne yapacağız?"
Ahmet,
sözlerimi sabırla dinledi, yüzünden en ufak bir tereddüt izi geçmedi. "O
ihtimalleri biliyorum, komutanım. Ama bir lider, doğru olanı yapmak için risk
alır. Bu tim, sizin liderliğiniz altında güçlü kalacak. Bana olan güvenlerini
kaybetmeleri önemli değil. Önemli olan, sizinle görevlerini
tamamlayabilmeleri."
Gözlerimi
ona dikerek bir süre sessiz kaldım. Söyledikleri ne kadar mantıklı görünse de
içimdeki huzursuzluğu dindiremiyordu. Yine de onun kararlılığı karşısında
direnmek de giderek daha zor hale geliyordu.
"Bu
konuda onlara yalan söylemek hoşuma gitmiyor," dedim sonunda, sesim alçak
ama sertti.
"Yalan
değil, komutanım. Bir illüzyon," dedi Ahmet, dudaklarında hafif bir
gülümsemeyle. "Bazen savaşta gerçeği göstermek zafiyete yol açabilir ama
doğru yönlendirilmiş bir illüzyon, herkesi doğru yola sevk eder."
Ahmet'in
bu sözleri, zihnimde yankılanırken derin bir nefes aldım. Bu kadar büyük bir
fedakarlığı göze alan bir askerin kararlılığı karşısında, ona bir şey söylemek
zordu ama bir şeyden emindim: Ne olursa olsun, bu planın başarılı olması için
elimden geleni yapacaktım.
Ahmet'in
adı, bir hain olarak tarihe geçmeyecekti.
⏳
15
Şubat 2017 / Akçakale, Şanlıurfa
Yazar,
Ağzından
Soğuk
bir rüzgâr, mezarlığın sessizliğini delerken toprağın üzerine henüz yeni
serpilmiş kar tanelerini savuruyordu. Havada bir ölümün ağırlığı, bir kaybın
derin yankısı vardı. İsimleri kimsenin unutamayacağı bir mezar taşının önünde,
Mavi Ateş Timi toplanmıştı.
Mete,
asker duruşuyla bir kaya gibi dimdik ayakta duruyordu ama yüzündeki sert ifade,
gözlerindeki bulutlu bakışa ihanet ediyordu. Elindeki bordo beresini sımsıkı
tutmuş, konuşmaya cesaret edemeyen bir liderin yükünü taşıyordu. Yanında duran
Çilingir, gözlerini mezar taşından ayırmıyordu; dudakları kıpırdamadan dualar
mırıldanıyor gibiydi.
Biraz
geride Caner, kaşlarını çatmış, yumrukları sıkılı bir halde nefes almakta
zorlanıyordu. Barış, yüzünde nadir görülen bir ciddiyetle mezara bakıyordu. Bir
anlığına gözlerini kapatıp başını eğdi, elleri ceplerinde titriyordu.
Yonca,
bir asker gibi dimdik ayakta durmaya çalışsa da gözlerindeki ıslaklık göz ardı
edilemiyordu. İçinde biriken duygularla savaşıyor, yüzüne çökmesin diye o sert
ifadeyi koruyordu. Alper, askeri tabip olmanın soğukkanlılığına sığınmaya
çalışıyordu ama gözlerini mezardan kaçırdığı her an, omuzlarındaki yük daha da
ağırlaşıyordu.
Ama
Bünyamin... O, diğerlerinden farklıydı. Elleri, toprağın üzerinde öylece
kalmıştı. Omuzları sarsılarak ağlıyor, gözyaşları avuçlarındaki nemli toprağa
karışıyordu. "Bu adil değil..." diye mırıldandı, sesi rüzgâra
karışarak kayboldu. Kendi duygularıyla baş edemeyen bir adamın, kaybı kabul
etmekte zorlanan bir arkadaşın çöküşüydü bu.
"Benim
kardeşim... Bu adil değil... Seni hain olarak görmeleri... Bunu hak etmiyordun
Ahmet! Ay yıldızlı bayrağı sana çok gördüler be kardeşim!"
Bünyamin'in
sözleri, mezarın yanındaki soğuk havada yankılandı. Her kelimesi, kaybettiği
arkadaşına olan öfkesini, çaresizliğini, kırgınlığını yansıtıyordu. Ellerindeki
toprak, sanki onu hayatta tutmaya çalışan bir tutam toprak gibiydi ama her
geçen saniye kayıyordu. Gözyaşları, toprağa karışırken, içindeki derin boşluk
bir çığ gibi büyüyordu.
Mete,
gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Ardında, herkesin o kadar derin bir acı
içinde olduğunu görmek, her biri için fazlasıyla zor oluyordu. Ama liderdi ve
bu yük, her zaman olduğu gibi ona aitti. Bir an durakladı, ellerini cebinde
sıkıştırarak sesini yükseltmeden, sadece başını Bünyamin'e çevirdi.
"Kimse
bunu hak etmezdi," dedi Mete, sesi derin ve sertti.
Caner,
hala gözlerini yerden ayırmadan, sesini bir adım daha derinleştirdi: "Onun
adı, bu toprakta herkesin hafızasında kalacak. Bunu unutmayacağız."
Barış,
elleri cebinde titrerken, başını eğdi ve sessizce mırıldandı: "Bunu hak
etmeyen birini hain ilan etmek, hiçbir şeyin adil olmadığı bir dünyada
yaşadığımızı hatırlatıyor."
Mete,
bir adım öne çıkarak, timin her bir üyesine sırasıyla baktı. "Zafir'in
fedakârlığı, unutulmayacak. Bugün, onun için bir anma günü. Yalnızca
arkadaşlarını değil, her birimizi koruyarak gitti. Bizim işimiz ona olan
borcumuzu ödemek ve adını lekeletmeyecek şekilde, onun hatırasını
yaşatacağız."
Bünyamin,
hala ağlıyordu ama gözleri şimdi bir karar almış gibiydi. Bir hışımla dönüp
Mete'nin yüzüne baktı.
Bünyamin'in
içindeki öfke, her geçen saniye daha da yükseliyordu. Gözlerinden yaşlar
süzüldükçe, içindeki acı ve hınç belirginleşiyordu. Tüm bedenini saran hiddet,
sessizliğin içinde gür bir patlama gibi yankılandı. Toprağa doğru düşen
gözyaşları, sadece kaybın değil, bir ihanete uğramışlığın izlerini taşıyordu.
"Bunu
kabul etmiyorum!" diye bağırdı Bünyamin, sesindeki tını, karanlık bir
öfkeyle doluydu. "Ahmet bizim her şeyimizdi! Ve sen... sen komutanımızsın,
Mete! Onu korumadın! Ona bu ihaneti reva gördün! Onun adını lekelemek nedir ya?"
Bünyamin'in
vücudu titriyordu, öfkesinden ve çaresizliğinden kaynaklanan bir güçle adeta
gerilmişti. Ellerini yumruk yaparak havada savurdu ve bir adım ileri atıldı.
Gözlerindeki bu öfke, şimdi neredeyse bir çılgınlıkla harmanlanmıştı.
"Bu
adaletsizlik! Bir asker arkadaşını, bir dostunu hain ilan etmek, onu yalnız
bırakmak... Nasıl yapabildin? Ne hakla ne yüzle yapabildin bunu Mete? Ahmet'in
bu dünyada kalan son hakkı neydi, he? Sadece başı dik, onurlu bir şekilde
görevini yapmayı hak ediyordu! Sonra da ne? O'nu kaybettik, ardından da bir
kenara attınız. Hain diye damgaladınız!"
Sözcükler,
her bir harfiyle bünyesini yakan bir kıvılcım gibiydi. Bünyamin'in adımları
sertleşti, kasları gergindi ama durmadan bağırıyordu. Gözlerinde bir kıvılcım
vardı sadece acı değil, bir de nefret vardı içinde. "Sen bizim
liderimizdin, Mete. Ama o adamı koruyamadın. O'na sahip çıkman gerekirdi! O'nun
suçlu olduğunu düşündüklerinde, arkasındaki gerçekleri araştırman gerekirdi! O
kadar kolay mıydı düşmanların kurduğu bu tuzağa düşmek?!"
Bünyamin'in
sesi, son bir çığlıkla son buldu. Bir süre sonra, gözleri bu kadar hiddetle
dolmuş bir adamın içindeki kırılmayı, çözülmeyi yansıttı. Elini cebinden çekti
ve yere doğru hızla vurdu, toprağı parmaklarıyla kavrayarak acısını dışarıya
saldı. "Her şey berbat... Her şey, her şey boş! Zafir'in yerini kimse
alamaz... Kimse!"
Mete,
Bünyamin'in gözlerindeki ateşi hissetti. Bir lider olarak, ona verebileceği en
iyi cevap, başını eğip derin bir nefes almak oldu. Sessizlik, yavaşça yıkılmaya
başlamıştı.
Bünyamin,
öfkesinin içinde bir kaybı, bir boşluğu kabullenememenin acısını daha derinden
hissetti. Ama daha fazlası vardı. Bu; yalnızca kayıp değildi, içine işlenmiş,
devlete ihanet etme duygusunun ilk tohumuydu. Ve bu ihanetin bedelini, sadece
Mete değil, herkes zamanı gelince ödeyecekti.
⏳
18
Şubat 2017 / Akçakale, Şanlıurfa
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Gece
Terörü, Bö & Noes
Bünyamin'i
kontrol altında tutmak, hiç kolay değildi. Her geçen gün, daha da zorlaşıyordu.
Onun tavırları, çığ gibi büyüyen bir sorun halini almıştı. Bugünlerde her şey
daha da kötüleşmişti. Bu kadar öfke ve isyanı bir arada taşımak, insanı
tüketiyordu.
Göreve
Ahmet'i göndermelerine rağmen, uzaktaki piyonu olan bana en zorlu yük
bırakılmıştı. Bünyamin'i denetleyebilmek, onun taşkınlıklarını engellemek her
geçen gün bu işin altından kalkmak, daha da zor hale geliyordu.
Daha
dün, bir yüzbaşıyı dövmesi yüzünden işler kontrolden çıkmıştı. Olayın ardından
hemen bildirimler gelmeye başlamıştı; en kötüsü de benim adıma açılan bir ihbar
raporuydu. "Yüzbaşı Mete Mert Çakır'ın denetimindeki Bünyamin'in
davranışları nedeniyle..." diye başlayan raporu düşündükçe sinirlerim
bozuluyordu. Sadece bir hata yüzünden, tüm düzeni tehlikeye atmak istemiyordum.
Bünyamin'in
bu kadar öfkeli ve kontrolsüz olması, sadece onu değil, timin geri kalanını da
tehlikeye atıyordu. Herkesin içinde bir boşluk vardı, bir kırılma noktası ve o
noktaya her an daha da yaklaşıyorduk.
Bir
liderin en büyük sınavı, işte tam olarak burada başlıyordu. Zayıflık
gösteremezdim ve daha da önemlisi, ne olursa olsun Bünyamin'i kontrol altına
almak zorundaydım. Hataları affedebilirdim ama disiplinsizlik, bizi bu kadar
zor durumda bırakmaya devam edemezdi.
Kendime
söz verdim; bu gece, her şey farklı olacaktı.
Yazıcıdan
çıkarttığım kâğıdı parmaklarımın uçlarına sıkıştırdım ve bakışlarımı karşımda
oturan timde gezdirdim. Her biri, odada gerilim yaratan o sessizliği
hissediyordu. Bünyamin'in son hareketlerinden sonra, herkesin içinde bir
gerginlik vardı. Gözlerim özellikle birine takıldı: Bünyamin.
Gözlerinde
bir öfke var ama daha derin bir boşluk da vardı. O boşluk, kontrol edilemeyen
bir fırtınaya dönüşmeden önce onu anlamam gerektiğini biliyordum ama bu kez,
işler farklı olacaktı. Bu kez, kontrolü kaybetmeyecektim.
"Mete
abi, ne yapacağız?" Yonca'nın sorusu, odanın sessizliğini bozan ilk ses
oldu ama cevabım belliydi.
"Bünyamin'i
artık elimizde tutamayacak kadar büyük bir tehdit haline gelmeden önce, bir
çözüm bulmalıyız."
Diğerlerinin
bakışları arasında, yüzümde bir sertlik vardı. Herkesin üzerinde hissettiği
baskı, bir şekilde omuzlarımda daha da yoğunlaşıyordu. Ama bu, onların yükü
değildi; bu, benim yükümdü.
Bünyamin,
kaşlarını çatmış bir şekilde bana bakıyordu. Gözlerinde hala öfke vardı ama bir
başka şey daha: İsyan. Kendi içindeki yaraları daha fazla gizleyemiyordu. Bu,
onu tehlikeli kılıyordu.
"Bu
kadar mı?" diye sordu, sesi alaycı ve öfkeyle karışmıştı. "Beni
azarlayarak mı kontrol edeceksiniz? Yoksa bir başka emirle mi?"
Başımı
iki yana salladım.
"Bünyamin,
seni kontrol edebilmek için burada değilim. Ama seni daha fazla kaybetmemek
için harekete geçmem gerektiğini de biliyorum. Yine de bu, sana olan güvenimi
sorgulamak değil. Sadece, daha fazla kayıptan kaçınmak."
Sözlerim,
kısa bir sessizliğe yol açtı. Bünyamin'in öfkesi, bir an için dalgalandı ama
gözlerinde hâlâ bir şeyler vardı: bir kırılma noktası, sınırlarını zorlama
isteği. Artık kesin bir tavır sergilemem gerekiyordu.
"Bünyamin,"
dedim, sesi daha da sertleştirerek. "Bu gece, bu odada bir şeylerin
değişmesi gerek. Eğer bu yanlış yolunu devam ettirirsen, seni kaybedeceğiz. Ama
eğer doğru yolda yürürsen, seni kazanacağız. Seçim senin."
O an,
Bünyamin'in gözleri kısa bir süreliğine yumuşadı ama hemen sonra yine o sert
bakışlarına büründü. Gözlerinde yaşanan çatışma, belki de tek başına bir devrim
gibiydi. Geri adım atamayacak kadar derin bir savaşa girmeye başlamıştık.
Bir
adım öne çıktım.
"Gitmek
istiyorsan da git ama unutma, her seçim bir bedel getirir."
Bünyamin'in
gözleri bir an daha aramızda gidip geldi, sonra bir karar almış gibi başını
eğdi.
"Beni
gönder, Hekimoğlu. Benim burada kalmamın bir anlamı yok."
"Bu
mu seçimin, bu mu seçimin?
Ona sor, ona sor, sonun ne?
Seçimin, bu mu seçimin?"
Sözleri,
odada yankılandı. Her şeyin sona erdiği anı hissedebiliyordum. Bünyamin'in
kararı kesindi, bu noktada başka bir yol yoktu.
"Dönüşü
olmayan bir yola girdiğinde, bir daha geri dönemezsin," dedim ve elimdeki
kâğıdı yavaşça önüne bıraktım. Bünyamin, kâğıdı alırken, gözleri hala
kararlıydı ama bu sefer biraz daha yorgun görünüyordu. Kendi içindeki savaşın
izlerini taşıyor, her hareketiyle bir adım daha geriye düşüyordu. Kâğıdı
aldıktan sonra, birkaç saniye boyunca sessizlik hâkim oldu. O an, hiçbir şeyin
normal olmadığı bir dönüm noktasındaydık.
"Yolunu
seçtin," dedim, gözlerim ona odaklanmışken. "Umarım yanılmazsın,
Bünyamin."
"Bu
mu seçimin?
Ona sor, sonun ne?"
Bünyamin'in
sert bakışları gözlerimi buldu.
"Ben
en azından senin gibi değilim. Yaptığım hatalardan sonra istifamı alıp
gidebiliyorum ama sen bir korkaksın Mete ve ayrıca o lakabını bence değiştir.
Çünkü Hekimoğlu'nun yiğitlik ruhuna hainlik ediyorsun."
"Bünyamin!"
İşaret
parmağımı Çilingir'e bakmadan uzattım.
"İzin
almadan konuşma!" derken Bünyamin'in yüzüne karşı kükredim.
Bünyamin'in
her kelimesi, bir kılıç gibi keskin ve acıydı. Sözleri, içimdeki sabrın
sınırlarını zorlarken, ondaki bakışlarımı kıstım ve derin bir nefes aldım.
"Senin
gibi biri, konuşmadan önce söylediklerinin ne anlama geldiğini düşünmeli,"
dedim, sesimdeki soğukkanlılık sarsılmadan. "Senin için bir seçimim vardı
ve sen onu yaptın. Ama unuttuğun şey şu ki, yiğitlik yalnızca cesaretle değil,
aynı zamanda sorumlulukla gelir. Bunu bilmelisin, Bünyamin."
Bir
adım daha attım, onunla aramdaki mesafeyi kısaltarak. "Benim için
korkaklık, doğruyu bildiğin halde yanlışa göz yummak ve kolay yolu seçmektir.
Eğer senin için bu yol doğruysa, git; ama lakabım konusunda senin fikrinin
hiçbir önemi yok."
Bünyamin'in
gözlerindeki öfke, her geçen saniyede daha da büyürken, sesim bir tık daha
sertleşti. "Geri dönüşü olmayan bir yol seçtin. Bunu kabul et ve ne olursa
olsun sorumluluğunu taşı."
Bünyamin'in
yüzü, öfkeyle buruşmuştu. Her kelimesi, bir yaraya tuz basar gibi acı
veriyordu. Gözlerindeki hırs, ne kadar mücadele etse de içindeki huzursuzluğu
gizleyemediğini gösteriyordu. O an, onunla aramızdaki mesafe gitgide büyüyordu;
ama sadece fiziksel değil, ruhsal bir uçurum gibi.
"Hekimoğlu'nun
ruhunu kirletiyorsun, Mete yüzbaşı! O isim, sadece bir lakap değil, bir onurdu.
Ama sen onu, her geçen gün, az biraz daha küçültüyorsun."
Bünyamin'in
gözleri, bana daha derin bir anlamla bakıyordu. "Hekimoğlu'nun ruhu,
cesaretin, fedakârlığın ve her şeyin arkasında durmayı gerektiriyordu. Ama
sen," diye devam etti, "sen her zaman kolay yolu seçiyorsun. Bir
lider olarak, o lakabı taşıman sana sadece bir unvan vermiyor, o ruhu da
taşıman gerekiyor. Ama sen ne yapıyorsun? Her hatada geri adım atıyorsun, her
başarısızlıkta birilerini suçluyorsun. Hekimoğlu'nun adını nasıl taşıyorsun?
Hekimoğlu bile sevdiği kadın için neler yaparken, sen neler yapabildin? O
yüzden... Ben senin gibi biriyle aynı yolda olamam."
Sözlerinin
her biri, bir kılıç gibi keskin ve derin yaralar açıyordu. Bünyamin'in
ruhundaki bu isyan, bir zamanlar bana duyduğu saygıyı da yıkıyordu. Ama bu,
benim de gözlerimin içinde bir değişikliğe neden olmuştu; belki de ondan daha
çok öfkelendim, belki de hala doğruyu savunduğumu düşündüm ama her iki durumda
da Bünyamin'in yıkıcı sözleri havada asılı kaldı.
Bu gece
elimde bir silah vardı. Gitmeyi kabul etmeseydi kendime sıkacaktım ama o,
Asena'yı bu işin içine karıştırdı. O tetiği, namlu onun kalbinin üzerindeyken
çektim.
"Çık
git buradan Bünyamin. Artık Mavi Ateş Timine ait değilsin."
Bünyamin'in
gözlerinde bir anlık bir belirsizlik vardı ama o an hızla geçti. Yüzünde
karanlık bir gölge belirirken, dudakları sıkıca kapandı. Ne bir cevap verdi ne
de karşılık verdi. Sadece, burnundan derin bir nefes alıp başını eğdi. O an,
aramızda geçmişin kırık dökük köprüleriyle bir son daha kesiliyordu.
Ama bir
adım atmadı, sadece sert bir şekilde geri dönüp kapıya yöneldi. O an içimden
bir şey kırıldı ne kadar güçlü ne kadar keskin olursa olsun, hala bazı
ilişkilerin sonlanması kolay değildi.
Kapıyı
açarken, ardında bıraktığı boşluk, tüm odadaki sessizliği daha da
derinleştirdi. Gözlerim kapının ardında kaybolan Bünyamin'in siluetine takılı
kaldı. Her şeyin sonlandığına inandığımda, bu kadar basit bir ayrılık bana hala
acı veriyordu.
Hekimoğlu'nun
ruhunu kirletiyorsun, Mete yüzbaşı.
Hekimoğlu
bile sevdiği kadın için neler yaparken, sen neler yapabildin?
Kendime
söz vermiştim; bu gece, her şey farklı olacaktı.
Oldu.
Önümde
iki yol ayrımı açıldı.
Bu
zamana kadar peşinde koştuğum, doğru olduğunu düşündüğüm şeyden bu sefer bende
kaçtım. Ellerimi kararlı bir şekilde ceplerime koyup timin gözlerinde
gezdirdim.
"Bu
saatten sonra benim lakabım bozkırın Bozkurt'udur. Herkeste bunu böyle
bilsin."
Sözlerim
odada yankılandı. Bu yeni kimlik, artık her şeyin sembolüydü. Bünyamin'in
gözlerinden çıkan öfke, hala içimde bir yara gibi duruyordu ama bu yeni yol,
içimdeki tüm kararsızlıkları temizlemişti. Bir anlık kararsızlık yerini
kararlılığa bırakmıştı.
Timin
gözleri bana odaklanmıştı. Birçoğu şaşkındı, bazıları sessizce başını
sallıyordu. Herkes bir değişiklik hissediyordu; bir liderin, kendi iç
yolculuğunun sonunda, daha farklı bir iz bıraktığını görüyordu.
Ellerim
ceplerimde yumruk oldu. Artık ne olursa olsun, her şey farklı olacaktı.
Bozkurt'un yolu, bu zamana kadar bildiklerinden çok daha kararlı ve dik olacaktı.
Herkes kendi yolunu seçerken, bende kendi yolumu çizecektim.
🐾
20
Kasım 2019 / Cudi Dağı
Yazar,
Ağzından
"Herkes
yerini aldı mı?" diye sordu, Bozkurt.
"Çilingir'den
Bozkurt'a, burası Cudi. Herkes yerini aldı. Bir sonraki emrinizi
bekliyoruz."
Bembeyaz
bir örtünün üzerinde, aynı renk kamuflaja sarılmış Zirve'nin bakışları tam
ileriye bakıyordu. Kulağında yerleşen her cümleyi dikkatlice dinledi Zirve.
Gecenin rengine bürünen mavi gözleri, beyazların arasında kısıldı.
"Bozkurt,
burası Zirve. Saat 12 yönü sabit kalsın. Düşman çıkışı oradan sağlanacak."
Kulağındaki
telsizden parazit sesi duyuldu. "Anlaşıldı, tamam."
Zirve
elindeki dürbünü, kamufle olduğu yerde gezdirdi. Henüz hareketlilik
başlamamıştı ama yine de dürbününü indirmedi. Bakışlarının ötesinde ona bakan
kişiyi gördüğünde dudağının bir kenarı kıvrıldı.
"Giderim
var mı, Zirve?" diye sordu Bozkurt. Zirve, dudaklarındaki tebessümün
yerini korudu.
"İşine
bak, Bozkurt," diye söylendi sadece.
"Zirve,
burnumu hissetmiyorum sanırım donmak üzereyim," dedi, Kokarca.
Zirve
tam cevaplayacaktı ki ondan önce telsiz açıldı.
"Adam,
zirvede lan! Kim takar senin sümüğü donmuş burnunu?" diye mırıldandı,
Bozkurt.
Aldığı
cevapla tatmin olmuşçasına burnunu çekti Zirve. Götü donuyordu ama bunu hiçbiri
bilmek zorunda değildi.
"Burnumu
götüne sokmak istiyorum Çilingir," diye sessizce fısıldadı Kokarca.
Çilingir, bu itirafı duyduğunda telsizdeki kahkahasını durduramamıştı.
"Sen bir Zirve'ye gitsene, seni bir uçursun oradan. "
Zirve,
gözlerini devirdi. "Kokarca, durum nedir?" diyerek telsize eğildi.
Kulağında
yüksek sesli bir uğultu hissetti, kaşları çatıldı ve dürbündeki bakışları
aşağıya indi.
"Hazır
olun, çıkıyoruz," diye fısıldadı, Bozkurt.
"Geldiler,"
dedi, Zirve.
Dağların
öbeğinde silah sesleri yankılanmaya başladı. O sırada Bozkurt, olduğu yerden
bir çırpıda kalkıp yanındaki beş adamıyla aşağıya koşmaya başladı.
"Zirve,
12 yönüne inip sabit kal! Adam kaçarsa, gözüme gözükmeyin," dedi, koşmaya
devam ederken. Karşısında beliren düşmanı saniyeler içinde alnının çatısından
vurup koştu. Her an vurmaya hazırdı, korkusu yoktu.
"Çilingir,
9 yönündeki kapıyı aç."
"Açık,
Bozkurt."
Elindeki
silahı hiç omzunun yanından ayırmadan ayağıyla araladı ve hızla içeriye daldı.
Sağ duvarın önüne çöküp elini yumruk yaptı. İşaret ve orta parmağını çekti.
Arkasındaki iki kişi solundaki koridora daldı. Kulaklarına silah sesi dolarken
pustuğu yerden kalktı ve sağdan yürümeye devam etti. Karşısına iki kişi
çıktığında hiç tereddüt etmeden tetiğe iki kere bastı.
"Bozkurt,
çıkışlar doldu. Durduramıyoruz."
Kulağındaki
telsizden cümleler hızla aktığında bakışları etrafı taradı.
"Zirve,
12 yönüne çıkıyorum. Çilingir, kapı girişleri sizde," dedi ve koşarak
binadan çıktı. Karlara saplanan botunu önemsemeden devam etti, Bozkurt. Nişan
alarak kaçmaya çalışan kişileri vurmaya başladı. Karların üzerine düşen her
leş, birer pislikmişçesine kirletti örtüyü.
Bozkurt'un
gözleri etrafta bir avcı misali gezindiğinde Zirve'nin üzerine birinin
çullandığını gördü. Havada parlayan bıçak, gecenin karanlığına inat
parladığında tetiğe bastı. Zirve, üzerine yığılan düşmanı sertçe yana doğru
ittirdi. Kısa bir süre Bozkurt'a baktı.
"Dikkatli
ol," dedi, dudaklarını kıpırdatarak. Zirve, Bozkurt'a kafasını eğdi ve
yana düşmüş silahını aldı. Diğer arkadaşlarını koruma edasıyla yerden kalkıp
harekete geçti. Bozkurt'un botları kara saplandığında sırtında büyük bir
darbeyle durakladı ama yıkılmadı. Onun yıkılmadığını gören birkaç kişi düşmana
yetişti ve kollarından tutup üzerine çullandılar.
"Lan!"
diye bağırdı, Bozkurt. Timi dikkatli olmaları için uyarmak istedi.
Dağları
saran bir haykırışla her şey bir anda durdu.
"Hareket
ederseniz komutanınıza veda etmek zorunda kalırsınız."
Çıt
çıkmadı.
"Yürü."
Bozkurt'un
kollarını saran düşmanlar ayağa kalkıp yürümeye başladıklarında Bozkurt, arkaya
bakmaya çalıştı ama kafasına bir tokat yedi.
"Önüne
bak, artist."
Dişlerini
yanağına sertçe geçirdi, Bozkurt. Allah şahitti ki hepsini yere serecek güce
sahipti ama onun önceliği arkadaşlarının canıydı.
"Ölürüm,"
dedi. "Yine de onların canını tehlikeye atacak bir şey yapmam."
Dört
duvar bir odanın içine bileklerinden zincirlediklerinde Bozkurt'a baktı, Zirve.
"Pişt!
İkiz mi lan bunlar?" diye sordu terörist, yanındaki teröriste bakarken.
Teröristin eli Zirve'nin yanağını buldu. Bozkurt, olduğu yerde dişlerini sıktı.
Sanki o adamın elini kendi cildinde hissetmişti. Zirve, kendini geri çektiğinde
terörist güldü ve Bozkurt'a bir yumruk attı. Eline acıyarak bakan terörist,
artık gülmüyordu.
"Çelik
misin lan sen?"
Bozkurt,
küçük bir alaylı sırıtışla baktığında, arkadaşları gülmeye başlamıştı.
"Kesin
sesinizi!" dedi, terörist ama herkes daha gürce gülmeye başlamıştı.
Terörist, sinirlendi ve elindeki silahı Bozkurt'a doğrulttu.
"Enzil
silahak."
Bozkurt'a
doğrultulan silah indi. Bozkurt'un zihninde dolaşan tanıdık ses, dudaklarındaki
tebessümün eriyip kaybolmasına neden oldu. Siyah ve dağınık saçlara inat,
üzerinde takım elbise olan adam yavaş adımlarla Bozkurt'un önünde durdu.
Bozkurt'un bakışları yalnızca gözündeki bandaja takılı kalmıştı. Adam,
Bozkurt'un baktığı yeri anlayıp gülümsedi.
"Ne
oldu, Bozkurt? Gözümdeki bandajın rengini beğenmedin mi?"
Bozkurt'un
yüzü ifadesiz kaldı ve damağını şaklattı.
"Bu
renk sana gitmemiş."
Karşısındaki
adam gülerek Bozkurt'a bir adım daha yaklaştı fakat yüzündeki gülünç durum bir
anda kayboldu ve gözündeki bandajı açıp Bozkurt'un çenesinden tuttu. Sağ
gözünün üzerindeki et, sanki yeni bir yaraymışçasına orada belirdi.
"Hiç
misafirperver değilsin, ben seni böyle mi karşılamıştım Azad?" diye bir
cümle kurdu Bozkurt, adamın sağlam gözüne bakarken. Azad, kafasını salladı ve
gözüne bandajı takıp ayağa kalktı.
"Haklısın,"
dedi ve Bozkurt'un ellerine baktı. "Hediyem nerede? Ama bekle hediyemi sen
veremezsin ki."
Bozkurt,
endişeyle karşısındaki adama baktı.
Bozkurt,
bileklerindeki zinciri yavaşça çekiştirdi. "Seni o gün
öldürmeliydim."
Azad
denilen adam onu umursamadı ve ellerini Bozkurt'un üzerinde gezdirdi. Bozkurt
yerinde debelenmek istedi ama Azad, bir anda silahını çıkartıp Zirve'nin
üzerine doğrulttu.
"Eğer
güçle alırsam gücümle yıkar geçerim, Mete yüzbaşı."
Bozkurt,
durdu.
Azad'ın
ezbere bildiği yere ulaşmasına izin verdi. Parmak uçlarında beliren fotoğrafla
gözlerini kıstı. Sinirden göz bebekleri titredi, debelendi sessizce.
"Güzel
kadın vesselam."
Mete,
bileklerindeki zinciri sertçe çekiştirdi.
"Bu
kim beyim?" diye sorduğunda terörist, Mete'nin başı döndü. Yutkunamadı,
nefes alamadı. Bir ay önce eline geçen, Asena'nın maskeli yüzü ve kamuflaj
üniformalı bedeni, şimdi şerefsizlerin elindeydi.
"Duru
bir güzelliği var, yazık olacak."
Mete,
bir kez daha bileklerine bağlı zinciri çekiştirdi. "Senin evveliyatını
sikerim!"
Azad,
umursamadı ve elindeki fotoğrafı Mete'nin gözlerinin önünde yırttı. Yere düşen
parçaların üzerine basarak Mete'ye bir adım yürüdü.
"Sevdiklerini
tek tek sen öldüreceksin ama seni bir tek ben öldüreceğim," diye
fısıldadı, Azad. İyice Mete'nin önüne yaklaştığında Mete, zincirlere bağlıyken
sıçradı ve Azad'ın boynuna bacaklarını dolayıp yere vurdu. Bileklerindeki
zincir şangırtıyla yere düşerken bakışları timinde gezindi. Hepsi teröristleri
ayakları arasında etkisiz hâle getirmişti.
"Beni
öldürmen gerekirken hep kucağımda oluyorsun be Azad. Şimdi sen söyle."
Mete,
Azad'ın et kaplı gözüne parmaklarını bastırdığında Azad'ın dudaklarından büyük
bir haykırış koptu.
"Sana
ben ne yapayım Azad!" diye kükredi. Bir anda Azad'ı altına alıp
delicesine yumruklarını vurmaya başladı. Ardı arkası kesilmeyen darbelerinin
arasından çok geçmeden Azad'ın yüzü kırmızı renge bürüdü.
Çilingir,
"Bozkurt, tamam artık. Çıkmalıyız," dedi, Zirve ve Bozkurt'u sertçe
kolundan tutup yürütmeye başladı.
"Zirve,
dikkat et," diye bağırdı, Kokarca. Bozkurt, hızla Zirve'nin önüne
atladığında silah patladı.
"Komutanım!"
"Mete!"
Zirve,
silahını ona doğru tutan Azad'a bir adımda yetişti ve eline bir tekme attı.
Yakasını tuttuğu gibi önünde diz çöktürdü ve silahın namlusunu ağzına soktu.
"Hm.
Iııı?"
Zirve,
öfkeyle gözlerini kıstı ve Kokarca'ya baktı.
"Durumu
nasıl, Kokarca?"
"Acilen
hastaneye yetişmesi gerekiyor."
"Ihııhıh!"
Zirve,
ağzında namlu olmasına rağmen gülen adama baktı. Sanki o vurulmuşçasına canı
yanıyor ve parçalanıyordu.
"İt
herif. Çok bile yaşadın," dedi ve tetiği çekti. Adamın bedenini bir
böcekmişçesine tekmeleyip ittirdi. Silahı beline takarken yerde yatan ikizini
sırtladı.
'Ölme,
sakın ölme Bozkurt,' diye söylendi kendi içine.
Zirve
sinirle, "Atmaca, burası Cudi. Bir yaralımız var, geri dönüyoruz,"
diye durum bildirdi. Zirve'nin telsizine cevap gecikmedi.
"Zirve,
burası Merkez. Yaralı kim?"
Zirve,
dişlerini sıkarken adımlarını hızlandırdı. Sırtında hissettiği kalp atışları
yavaşlamaya başlamıştı.
"Bozkurt,"
diye cevapladığında karşı tarafın telsiz bağlantısı koptu. Çok geçmeden yeni
bir bağlantıya bağlanıldığında gür bir ses bütün timin kulaklarında yankılandı.
"Derhal
saat dokuz yönüne inen helikoptere binin. Sizi İzmir'de bizzat kendim
karşılaşacağım. Ben Çakır, Bozkurt'u bana sağ salim getir Zirve!"
🏔️
23
Kasım 2019 / İzmir
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Gözlerimi
açmaya çalıştığımda, sanki karanlık beni bırakmamaya yemin etmiş gibiydi. Hafif
bir uğultu kulaklarımda yankılanıyor, derinlerden gelen bir fısıltı gibi
zihnimi kemiriyordu. Hava ağırdı, ciğerlerime dolan her nefes sanki bıçak gibi
keskin. Kendime geldiğimde ilk hissettiğim şey, göğsümde yanan bir acıydı. İnce
ama derine işleyen bir sancı. Vurulduğum anın yankısı, bedenimde hala
hissediliyordu.
Soğuk
bir demirin etimi delip geçtiği o an...
Göz
kapaklarım yavaşça aralandı. Beyaz bir tavan. Steril ve keskin bir ilaç kokusu.
Sesler arka planda boğuk bir şekilde yankılanıyordu; bir adamın telaşlı sesi,
uzaklardan gelen bir monitörün düzenli bip sesi. Nerede olduğumu anlamam birkaç
saniyemi aldı. Hastanedeydim ve hayattaydım.
Odamdaki
ışık gözlerime fazla geldi, sanki her şey olması gerektiğinden daha parlaktı.
Yavaşça başımı çevirdim. Kolumda bağlı bir serum, göğsümde sıkıca sarılmış bir
bandaj. Hareket etmek zor, hatta düşünmek bile zordu. Soluklanmaya çalışırken,
her nefesin sancımı daha da artırdığını hissettim ama o an bu acı, hayatta
olduğumun kanıtı gibiydi.
"Mete!"
Caner'in
sesi, zihnimdeki bulanıklığı delip geçti. Hızla bana doğru yaklaştı. Gözlerim
hâlâ net görmüyordu ama onun siluetini seçebiliyordum. İkizimin yüzündeki
endişe açıkça okunuyordu; sanki sadece benim değil, kendisinin de nefesini
tuttuğu bir an yaşanıyordu.
"İyisin,
değil mi?" dedi, sesi titrek ama içinde bir umut taşıyordu. Gözleri
üzerimdeydi, benden bir cevap almak için sabırsızlanıyordu.
Göğsümdeki
ağırlığı ve ciğerlerimdeki yanmayı hissettim. Güçlükle başımı ona doğru
çevirdim, kelimeler dudaklarımda şekillenirken boğazımdaki kuruluk sanki
konuşmamı engellemeye çalışıyordu.
"Neredeyiz?"
dedim sonunda, sesim zayıf ama yeterince netti. Dudaklarım çatlamıştı, her
kelimeyi söylemek bir mücadeleydi.
Caner'in
derin bir nefes alıp omuzlarının biraz rahatladığını hissettim. "İzmir'e
geldik," dedi. Sesi bu kez daha kararlıydı ama yüzünde hâlâ o bitmek
bilmeyen kaygı vardı.
"Tim
iyi mi?" diye sordum, kelimelerim zorla çıkarken gözlerimi hafifçe
kapattım.
Caner,
bir an sessiz kaldı. Bu sessizlik, bir ölüm sessizliği gibi, saniyeleri uzattı.
Derin bir nefes aldı ve elimi hafifçe sıktı.
"İyiler,"
dedi sonunda ama sesinde bir şeyler eksikti, bir tereddüt ya da bastırılmış bir
gerçek. "Herkes iyi."
Gözlerimi
açmaya çalıştım ama bedenim beni dinlemiyordu. Caner'in o sözlerinde bir şey
vardı; saklanmaya çalışılan, ama benim bir şekilde hissettiğim bir gerçek.
"Bana
yalan söyleme," dedim, sesim çatallaşsa da bu cümleye bir otorite
yerleştirmiştim. Gözlerimi açıp ona baktığımda bir an duraksadı. Gözleri
hafifçe benden kaçarken yüzünde bir gölge gibi beliren suçluluğu gördüm. Derin
bir nefes daha aldı, bu seferki daha zorlayıcıydı.
"Mete..."
dedi fısıldar gibi. O ismi söylerken sanki cümlesinin devamı dilinde
düğümlenmişti.
"Çilingir'in
tayini çıktı," diye ekledi sonunda, sesi normalden daha düşük bir tonda.
"Hakkari'deki bir timin komutanı olacakmış."
Bir
anlık bir sessizlik, sözlerinin ağırlığını daha da hissettirdi. Göğsümdeki acı,
bir an için yeniden derinleşti. Buz gibi bir gerçekti. Çilingir, savaşın başka
bir cephesine gidiyordu ama onun için bu bir görevdi.
Bizim
içinse bir veda.
Caner'e
baktım; yüzünde, kelimelerle anlatılmayacak kadar karmaşık bir ifade vardı. Hem
suçluluk hem de çaresizlik taşıyordu.
"Cudi
operasyonu benden çok şey çaldı be Caner," dedim, her kelimeyi sanki
göğsümden sökerek çıkarıyordum. "Önce sevdiğim kadını, beyni olmayan
şerefsizlerin önüne meze olarak koydum." Sesim bir an duraksadı, acı ve
öfkeyle karışık bir titremeyle devam ettim. "Ardından da Çilingir'i
kaybettim. Peki şimdi ne var? Bundan sonra ne yapacağız?"
Caner'in
gözleri benden kaçtı, elleri istemsizce dizlerinde gezindi. Sustu. Sadece
sessiz bir baş sallama, çaresizliğini anlatmaya yetiyordu.
Sonunda
derin bir nefes aldı ve başını hafifçe kaldırarak, "Yarın babamla
mezarlığa, annemin şehitliğine ziyarete gidecekmişiz," dedi. Sesindeki
hüzün, odadaki havayı daha da ağırlaştırmıştı.
Başımı
yavaşça salladım ve gözlerim göğsümdeki sargıya kaydı. Sanki bu sargı, yalnızca
bir yara bandı değil, tüm yaşadıklarımın sessiz bir özeti gibiydi.
"Yarına
kadar toparlarım ben," dedim, acıya rağmen dudaklarımda hafif bir tebessüm
belirdi. "İlk kurşunum değil nasıl olsa, bağışıklık kazandım artık."
Caner,
yüzünde beliren kırık bir gülümsemeyle bana baktı ama gözlerinin derinlerinde,
ikimizin de saklamak için çabaladığı bir gerçek vardı: Bu yara, ne kadar
bağışıklık kazanırsak kazanalım, içimizde başka bir yerden iz bırakacaktı.
"Merhaba,
Mete Mert Çakır?"
Caner,
arkasını döndüğünde biraz geri çekildi. Elinde bir demet çiçekle bekleyen kurye
elindeki çiçeklerle bize yaklaştığında Caner, hızlı davrandı ve çiçeğe doğru
elini uzattı. Kurye, bir şey demeden ayrıldığında bakışlarım Caner'e çevrildi.
"Rüzgâr
çiçeği mi o?" diye sorguladığımda Caner'in gözleri benimkilere çevrildi.
Kafasını ağırca salladığında sağ dudağımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Caner,
suratımdaki ifadeyi fark ettiğinde kafamı iki yana salladım.
"Rüzgâr
çiçeği gibi savruldu hayatta. Ne kök salabildi ne de bir yere ait
hissedebildi."
Caner'in
gözleri irileşti.
"Zafir
mi göndermiş?"
Gülümsememi
genişletip kafamı salladığımda odanın kapısı kapandı. Yüzündeki kar maskesiyle
bize gülümseyen adama baktığımda Caner, dudakları aralı bir şekilde Zafir'e
baktı. Zafir'in bakışları ise bende takılmıştı.
"Serçava
be, komandoyê min."
Geçmiş
olsun komutanım.
Dişlerimi
gösterircesine sırıttığımda bir adım bana doğru yaklaştı ve maskesini alnına
doğru yükseltti. Yüzündeki parlaklığı görmeyi çok özlemiştim.
"Tu
çawa fêm kir ku ez hatim birîn?" (Vurulduğumu nasıl
öğrendin?) diye sorduğumda benim gibi dişlerini gösterircesine
gülümsedi.
"Ez
şewqekim, tu ji bîr kirî?"
Ben
bir gölgeyim, unuttunuz mu?
Kafamı
iki yana sallayıp hafifçe gülümsememi küçük bir tebessüme dönüştürdüm.
"Karîyera
te çawa dipêşe?"
Görevin
nasıl gidiyor?
Ahmet'in
siyah gözlerindeki yorgunluk belli olabilecek kadar çoğaldı. Derin bir nefes
aldığında farkında olmadan kaşlarım çatıldı ve onunla birlikte nefes aldım.
Yanağının içini gergince ısırdığında kaşları çatıldı ve bakışlarını göğsümdeki
sargı bezine çevirdi. Çok oyalanmadan yeniden gözlerimin içine baktı.
"Bünyamîn,
rêyan xelet girt Bozkurt."
Bünyamin,
yanlış yollara girdi Bozkurt.
Kaşlarımın
biraz daha çatıldığını fark ettiğimde dişlerimin de öfke tohumlarına eşlik
ettiğini fark ettim. Ahmet, bakışlarımın sertleştiğini fark ettiğinde çenesi
hafifçe kaldırdı ve başını biraz sağa doğru eğdi.
"Di
pêş de, gelek karên xerab dê li ser me were."
İleride
başımıza çok kötü işler açacak.
Çenemi
dikleştirip derince yutkundum.
"Heke
wisa, berdewam bikevin şopandin Zafir. Heta ku ez te vegerînim."
O
halde takibe devam et Zafir. Ta ki ben seni geri çağırana kadar.
Ahmet'in
bakışları koyulaştığında sağ dudağımın kenarı öfkeyle kıvrıldı.
"Rojekê,
tu herwiha di berê min de têbînî û ew roj ji bo wî planên xweş hene."
Bir
gün elbet karşıma dikilecek ve o gün onun için güzel planlarım var.
Cümlemden
sonra dişlerimi sıkıp bıraktım.
"Betrîya
welatê dê bi cîhê xwe bidest xistinê."
Vatana
ihanetin bedelini ödeyecek.
🍃
12
Nisan 2022 / Şırnak
Mete
Mert Çakır, Ağzından
İçimdeki
Bozkurt'un her an uyanmaya hazır vahşi hışmı, artık herkesi yaralamaya ant
içmişti.
Arabanın
yanına yaklaştığım elimi kabanımın cebine sokup anahtarı çıkarttım. Kilidi açıp
kulpu çektim ve kapıyı açıp şoför koltuğuna oturdum. Kabanımın solundaki
telefonu çıkartıp ekranı kaydırdım. Bozkurt'un ölüm sessizliği yeniden
vücudumda yerini aldığında parmaklarımın hemen altındaki numaraya bastım. İki
çalış sonrası telefonun ucundan hışırtılı bir ses geldi.
"Fermana
te ye, komandânê min."
Emret
komutanım.
Bozkurt'un
gözünden kan aktı. O an nefesim değişti. Öfke ve soğukkanlılık arasındaki ince
çizgide yürürken her kelime, içimde patlayan bir volkanın külünden doğdu.
“Dema
vegeriyane hate! Bünyamin ê min bînin, Zafir!”
Artık,
geri dönme zamanı geldi! Bünyamin'i bana bul, Zafir!
Telefonun
ucundaki hışırtı biraz daha arttı. Sessizliğin ardından Zafir'in derin bir
nefes alışını duyabiliyordum. Onun her zaman soğukkanlı, mesafeli yapısı bir
anlığına bile olsa kırılmıştı.
"Di
kêşêk heye ser komutanê min?"
Bir
sorun mu oldu komutanım?
Eğer
Bünyamin'i bulamazsam, dünyada hiçbir şeyin anlamı olmayacaktı. O, her şeyin
başlangıcıydı ve şimdi sona yaklaşıyorduk.
"Ew
pûştê, li ber çavên min, şehûrê minê xwe bi namlû ve girêdîye Ahmet. Heft
gulanên bîrê jê hatin. Yek serbazê pîr, di dawiya de, ji ber wê sîper bû û niha
ew ciwan têkiliya jiyanê da ku ber bi hêvî dema xwe bike."
O
puşt herif, benim gözümün önünde hatunuma namlu çevirdi Ahmet. Yedi tane kurşun
sıktı. Bir tane yiğit askerimiz, son anda ona siper oldu ve şu an o genç hayata
tutunmaya çalışıyor.
"Bora
ji vê re agahdariya heye?" diye sorduğunda derin bir nefes vermek zorunda
kaldım. Gördüğüm en temiz kalpli, sırtımı yasladığımın dağımın abisi çürüktü.
Abisinin çürük olması tabii ki de onunla aramdaki senelerin önüne geçemezdi ki
Çilingir'de bunun farkındaydı. Haberi vardı.
"Gelo
heye, çimkî du rojan e ku min wê re têkiliyê nedikirim. Gelek heye ku ew jî li
ser gava xwe ya birayê wî digire."
Sanırım
var, çünkü iki günden beri ona ulaşamıyorum. Büyük ihtimalle o da abisinin
peşine düştü.
"Biçî
navê hespê, Çilingirê bibîr û ez ê vegerim."
Kurt
inine geç, Çilingir'i bulup geleceğim.
Parmaklarımın
arasındaki telefondaki arama sonlandığında ekranı kapattım ve arabanın
üzerindeki tutacağa sabitleyip motoru çalıştırdım. Motorun uğultusu,
sessizliğin boğucu ağırlığını delip geçti. Şırnak'ın gece karanlığına karışan
toprak yolda ilerlerken, geçmişin ağır yükü ve geleceğin belirsizliği içimde
bir yerlerde savaşıyordu. Direksiyona yapışan ellerim, kontrol etmeye
çalıştığım öfkemle kasılmıştı.
Bozkurt
içimde kükremeye devam ediyordu. Bünyamin'in adını zihnimden silebilmem için
onunla yüzleşmem gerekiyordu. Onu bulacak ve hesap soracaktım.
Yarım
saatin sonunda arabayı sert bir dönüşle toprak yoldan çıkarıp dağlık bir alana
yönlendirdim. Yüksek kayaların arasında, gecenin sessizliği bir anlığına
bozuldu. Uzaktan bir aracın far ışıkları göründü. Yaklaştığımda arabayı kenara
çektim ve motoru kapattım. Arabadan inip biraz onlara doğru yaklaştım. Gecenin
soğuk rüzgârı, Nisan ayında olmamıza rağmen adeta kanımı donduruyordu.
Çilingir
ve Ahmet; ellerinde sigarayla, aracının kaputuna yaslanmış bekliyordu.
Çilingir'in bakışları beni bulduğu an, toprak zemine doğru indi. Parmaklarının
arasındaki sigarayı dudaklarına götürüp sertçe çekti ve üfledi. Ahmet'in
bakışlarını üzerimde hissetsem de gözlerimi Çilingir'de tutmaya devam ettim.
"Neden
bana haber vermedin?" diye konuştuğumda Çilingir'in sigarayı tutan
parmakları dudaklarının önünde kaldı. Kaşlarını çattığında sigarayı yeniden
dudaklarına sıkıştırdı. Süngeri saran işaret ve orta parmağını çekti, onun
yerine baş ve orta parmağıyla sigarayı tuttu. Üst üstüne çektiği iki nefesten
sonra sigarayı dudaklarından çekti. Ayaklarının dibine atıp sağ ayağıyla ezdi.
Konuşmayacak
mıydı?
Ama ben
bu gece, en çok onun konuşmasını istiyordum.
"Bora,"
diye seslendiğimde gözlerinin üzerine göz kapaklarını devirdi. Yükselip alçalan
omuzlarından sonra açtı ve kafasını kaldırıp bana baktı.
"Benim
senin yüzüne bakacak cesaretim yok."
Kurduğu
cümleyle kaşlarımı çattım.
"Sikik
sikik konuşma. Beni de gece gece dellendirme. Ben sana sadece 'Neden bana haber
vermedin?' diye sordum. Yüzüme bakacak cesaretin var mı diye sormadım
Çilingir."
Çilingir'in
çene kemikleri gerildiğinde kafasını iki yana salladı.
"O
puştun size ne yaptığını öğrendim. Ondan dolayı ortalarda yoktum. Her yerde onu
aradım. Bulduğum yerde kafasına sıkacaktım ama bulamadım," diye
konuştuğunda kafamı iki yana salladım. İşaret parmağımla Ahmet'i gösterdim.
"Bu
adamı keyfimden mi görevi bittikten sonra Bünyamin'in peşine taktım."
İşaret parmağımı indirmeden avcumu açtım. "Bünyamin'in içine neyin
ekildiğini 2017'den beri biliyoruz. Biz o Cudi Dağı'na keyfimizden mi çıktık
lan! Belki buluruz da ortadan bir şerefsizi kaldırırız diye çıkmadık mı?"
diye bağırdığımda iki adımda önlerine geçtim.
"Ben
sana sordum," dedikten sonra kaşlarımı çatıp yüzüne doğru eğildim. "O
puştun biletini kestiğim gün sana bir soru sordum. Dedim ki; 'Çilingir, yarın
bir gün, kader bu ya, ateş altına girersek, biraderimiz dediğimiz o insan bize
ateş açarsa sen ne yaparsın?' diye sordum. Sormadın diyemezdin, sordum!"
Doğrulup
çenemi kaldırdım. Kaşlarım alnımın ortasında büzüştüğünde kafamı iki yana
salladım.
"Sen
de 'Dilsiz cellat, günü gelir ağzını açarsa ilk kurşunu ben sıkarım,' dedin.
Sen o gün, ben Bünyamin'i şutladığımda kafandan kendi biraderini sildin.
Trabzon'a geldiğinde bilerek karşıma çıkartmadık mı oğlum? İçimize çekmek
istemedik mi? Sen niye benden habersiz kayboldun ortadan Çilingir?" derken
sonlara doğru sesim kısılmıştı.
Çilingir'in
yere çevrilmiş bakışları bana çevrildiğinde kafamı iki yana salladım. Karşımda
karıma silah çektiler lan! Sen niye yanımda yoktun? Sen benim dağım değil
miydin? Gözlerimin dolduğunu gördüğünde kaşları çatıldı. Ruhum kasıldı,
ciğerlerime hava çektim.
"2019'dan
beri o bizim düşmanımız. Düşman kurşun sıktı bize, senin biraderin değil. Senin
biraderin, Ahmet'in mezarında oğlum... Biz o gün Ahmet'in mezarını kazdığımızda
Bünyamin'i gömdük."
Sağ
gözümden yanağıma akan yaşla dişlerimi sıkıp sola doğru baktım. Sol elimle
yanağıma dökülen yaşları silip yeniden Çilingir'e baktım. Sağ elimi havaya
kaldırıp parmaklarımı birbirine yaklaştırdım.
"Bir
genç yaa, dalyan gibi, daha 25 yaşında bir delikanlı yaa; Eyşan'ın önünde siper
oldu Çilingir. Kafamı çıkartamadım yaa!" Hıçkırığım dudaklarımın arasından
kaçtığında dolan gözlerimi kırpıştırdım. Yaşlar yanağımdan akmaya devam etti.
Derin bir nefes çekip ellerimi ceplerime soktum ve bir adım geriledim.
"Deniz,
Eyşan'ı koruyacak diye yedi tane kurşun yedi sırtına Çilingir. Her birinin
Eyşan'a saplanacak olması beni sik gibi düşüncelere boğuyor. Sen niye bana
haber vermeden yola çıkıyorsun yaa? Ben delirirsem beni kimse tutamaz. Geleni
geçeni vururum, önüme kim çıkarsa görmem."
Ellerimi
ceplerimden çıkartıp derin bir nefes aldım ve elimi yüzüme çıkarttım.
Avuçlarıma sürerek gözyaşlarımı sildim ve yeniden ellerimi ceplerime soktum.
Bakışlarım Ahmet'e çevrildiğinde bakışlarını yerde olduğunu fark ettim.
"Ahmet,
biz bu kancığı nerede bulacağız?" diye sorduğumda bakışlarını gözlerime
çevirdi. Siyah harelerinin kenarındaki beyazlıklardaki kırmızı çizgiler, birer
urgan misali boynuma dolandı. Ömrümüz, kalleşlerle uğraşmakla geçiyordu ve her
seferinde yine yaralanan bizler oluyorduk.
"Kuyruğu
kısmıştır, hemen ortaya çıkmaz. Küçük balıkları bir yakalayalım. Küçük
balıklardan belki birisi dişine denk gelecek türden olur, yemleriz, oltaya
gelir," dedi, çatallaşmış sesiyle.
Kafamı
sallayıp Çilingir'e baktım. Gözlerindeki mahcubiyet duygusu, ruhumun en
derinliklerindeki o gencin bakışlarıyla aynıydı. İşaret parmağımı havaya
kaldırıp hafifçe salladım.
"Bir
daha sakın, sakın bensiz iş yapma. Bu hayatta kırmayacağım sayılı insandan
birisin. Güvenmeseydim, sırtımı sana yaslamazdım Bora. Benim sırtımı, senden
başka kimse taşıyamaz."
İşaret
parmağımı yüzünden çekip ona doğru bir adım attım ve ensesinden tutup sağ
omzuma alnını bastırdım. Omuzlarını düşürüp hıçkırdığında dudağımı büzüp sol
elimi sırtına bıraktım. Ne kadar süre o şekilde kaldık bilmiyordum.
Hıçkırıkları iç çekişlere döndüğünde yavaşça elimi sırtından çekip ellerimi
kollarının iki yanına koyup geriye doğru doğrulttum.
"Bozkurt."
Ahmet'in
seslenmesiyle bakışlarımı ona çevirdim.
"Nevo'yu
götürelim mi o çocuğun yanına?" diye sorduğunda kaşlarımı sorgularcasına
çattım.
"Nevo
kim?" diye sorduğumda elini ceplerinden çıkartıp göğsünde bağladı.
"Görev
zamanında bir doktor ile tanıştım. Kendisi bir numaralı askeri tabip.
Çıkartamadığı kurşun yokmuş. Bahsettiğin çocuğun sırtına yedi kurşun girdiyse
durum biraz ciddi olabilir. Kurşun nerelerine isabet etmiş?" diye
sorduğunda derin bir nefes aldım.
"Böbrek
üstü, kulunç kemiği ve omurga." dediğimde kaşları çatık bir şekilde
gözlerini kaçırdı.
"Omurga
beni korkutuyor. Nevo'yu arayıp onu, o çocuğun yanına götürelim."
dediğinde yutkundum ve derin bir nefes aldım. Kafamı salladığımda ise elini
cebine sokup telefonunu çıkarttı. Ekranı açtığında siyah gözlerini parlaklıktan
dolayı hafifçe kıstı ve baş parmağını ekranın üzerinde kaydırdı. Bir süre sonra
basıp hoparlöre aldı.
"Alo?"
"Nevo,
amade yî?" diye sordu.
"Azad
im Zafir, hinek heye?"
Müsaidim
Zafir, bir sorun mu var?
Ahmet,
kaşlarını çatıp bakışlarını ekrana çevirdi.
"Keçikek
heye, 25 salî, leşker e. Ji piştê wî heft gulan derxistin. Serê bîrçiyan,
pelçeya kulunc û şîroş. Dikare tu alîkarî me bikî?"
Bir
genç var, 25 yaşında, asker. Sırtından yedi tane kurşun çıkartılmış. Böbrek
üstü, kulunç kemiği ve omurga. Bize yardımcı olabilir misin?
"Belê,
alîkarî dikim. Di çî bîmarestaneyê de radibe?"
Tabii
ki de yardımcı olurum. Hangi hastanede yatıyor?
Ahmet'in
bakışları beni buldu.
"Şırnak
Devlet Hastanesi." diye fısıldadığımda yeniden ekrana döndü.
"Nexweşxaneya
Dewletê ya Şirnexê."
"Di
nîv saetê de ê meke. Heke zû bîm, li derî deqim."
Yarım
saate oradayım. Erken gelirsem, kapıda beklerim.
Ahmet,
telefonu küçük bir uğurlamayla kapattığında bakışları Çilingir ile bende
gezindi.
"Duydunuz,
yarım saate geçerim dedi. Yavaştan yola koyulalım," dedi ve kaputtan
ayrıldı. Şoför koltuğuna ilerlediğinde bakışlarımı Çilingir'e çevirdim.
"Benim
arabaya geç," dedim ve büyük adımlarla şoför koltuğuna doğru adımladım.
Peşimden gelen adım sesleriyle arabanın kapısını açıp kendimi koltuğa bıraktım.
Kapıyı kapatıp arkama yaslandığımda Çilingir, seri bir hareketle yan koltuğa
oturdu. Aracı geri vitese takıp ani bir manevrayla geriye doğru gaza bastım ve
direksiyonu çevirerek geri dönüş yoluna girdim. Dikiz aynasına kısa bir bakış
attığımda Ahmet'in peşimize takıldığını fark ettim.
Elimi
camın önündeki sigara paketine uzatıp avcuma sıkıştırdım. Baş parmağımla
kapağını aralayıp bir dalı yukarıya sürükledim ve dudaklarıma sıkıştırıp paketi
cama doğru savurdum.
"Çakmağın
var mı?" diye sordum, gözümü yoldan ayırmadan. Çilingir'in sessizliği,
içerideki havayı daha da ağırlaştırıyordu. Soruya cevap yerine bir hareket
bekliyordum ve beklediğim gibi oldu. Cebinden bir Zippo çıkarıp tık diye açtı.
Alevin parıltısı göz ucuma yansıdı.
Dudaklarıma
sıkıştırdığım sigarayı yaktıktan sonra camı yarıya kadar indirdim ve ilk nefesi
derin bir şekilde çektim. Duman boğazımı yakarken, dikiz aynasından Ahmet'in
farlarını kontrol ediyordum.
Araba
bir an sarsıldı; virajı hızla dönerken lastikler asfalta inatla yapışmaya
çalışıyordu. Çilingir yan koltuğa hafifçe tutundu ama herhangi bir şikâyette
bulunmadı. Her zamanki gibi taş gibi sağlamdı ya da öyle görünmeye devam
ediyordu.
"Bu
kadar sert kullanmasan da olurdu," dedi nihayet.
"Sen
de biraz sert konuşmayı öğrenebilirdin," dedim, sesim alaycı çıkmış
olmalıydı.
Bir
anlık sessizlik oldu. Camdan süzülen rüzgârın sesi kabin içinde uğulduyordu.
Çilingir gözlerini camın dışında bir yere dikmişti ama belli ki sözlerim ona
ulaşmıştı.
"Sert
konuşmak, dostlara karşı fayda etmez," diye yanıt verdi nihayet.
Ona
dönüp baktım. Göz göze gelmedik ama cümlesinin ağırlığını hissettim. İçimde bir
yer, o an sertçe sarsıldı. Bir süre yalnızca motorun homurtusu ve rüzgârın
arabanın etrafında dolaşan fısıltısı duyuldu. Sigaramdan derin bir nefes daha
alıp külleri açık camdan dışarı silktim. Çilingir'in sözleri zihnimin
köşelerinde yankılanıyordu, sanki kasıtlı olarak sustuğum yerleri doldurmak
istercesine.
"Dostlara
karşı fayda etmez, ha?" dedim, yarı gülümsemeyle. "O yüzden mi,
yıllardır hep susmayı tercih ediyorsun?"
Bu kez
başını bana çevirdi. Yüzündeki ifadeyi çözümlenemeyecek kadar katı buldum.
Çilingir'in o donuk yüzünün arkasında ne sakladığını hep merak etmişimdir ama
bu gece bunun için doğru zaman değildi.
"Sustuğum
yerleri sen dolduruyorsun zaten," dedi, hiç tereddüt etmeden.
Bir an
için gözlerimi yoldan ayırıp ona baktım. Bu cümlede hem gerçek vardı hem de
biraz sitem. "Bu gece konuşmak istiyor gibisin," dedim, alaycılığı
daha da keskinleştirerek.
"Belki
de" dedi, bakışlarını tekrar camdan dışarıya çevirirken. "Ama
dinleyebilecek durumda mısın, emin değilim."
Güldüm
ama bu gülüş sert ve boştu. "Dinleyecek durumda olmak mı? Komik olan ne
biliyor musun, Çilingir? Bize asla dinlemek için zaman tanımadılar. Hep bir
karar, hep bir hamle... Anlamayı, hatta durmayı hiç öğrenemedik."
"Seni
anlayan tek kişi olduğunu sanıyorsun," dedi sessizce, ama sesi o kadar
netti ki söyledikleri kulaklarımı doldurdu. "Ama yalnız değilsin, Mete.
Hiçbir zaman olmadın."
Bu
sözler kalbimde bir yerlere dokundu. Gözlerimi tekrar yola çevirdim ama
hissettiğim o anlık ağırlık yakamı bırakmıyordu.
"Yalnız
olmak," dedim, daha çok kendime. "Belki de bir tercih değil,
alışkanlıktır."
Bu
sefer konuşmadı, parmaklarımın arasına sıkıştırdığım sigarayı dışarıya
fırlattım. O ağır sessizlik bir kez daha üzerimize çöktü ama bu kez daha farklı
bir tonda. Bir süre sonra hastaneye doğru yaklaştığımızda açık otoparka doğru
direksiyonu çevirdim. Aracı park ettiğimde bakışlarımı Çilingir'e çevirdim.
"Hiçbir
şey senin suçun değildi."
Sözlerim,
araç içinde asılı kalan o sessizliğe saplanmış bir bıçak gibiydi. Çilingir
başını bana çevirdi ama yüzündeki ifade en ufak bir şey yansıtmıyordu. Ne
şaşkınlık ne de rahatlama. Gözleri yalnızca derin bir boşluğa bakıyor gibiydi.
Bir
süre konuşmadı, sanki bu cümleyi zihninde evirip çeviriyordu. Onun sessizliği
karşısında içimde bir huzursuzluk kıpırdanmaya başladı. Elimi direksiyonun
üzerinde bir kez daha sıktım, gevşettim.
"Benim
suçum olmasaydı, sonuç bu kadar ağır olmazdı," dedi sonunda, sesi alçak
ama keskin.
Kaşlarımı
çattım. "Sonuçlar her zaman bizim elimizde değildir, Çilingir. Ama
sorumluluğu omuzlamaya gelince, herkes kendini suçlu ilan eder."
"Sen
de böyle yapmıyor musun?" diye sordu, gözlerini yüzüme dikerek.
"Herkesi kurtarmak için kendini yakıyorsun ama sonra dönüp hepimizin
yapamadıkları için kendine yükleniyorsun. Benimle aynı şey, Mete."
Sözleri
boğazıma düğümlendi. Haklıydı ama bunu kabul etmek istemiyordum. Direksiyonun
başında o an bir asker gibi değil, sadece omuzları ağır bir yükle çökmüş biri
gibi hissettim.
"Ben
bu yükle yaşamaya alışkınım," dedim sonunda, sessizliği bıçak gibi
keserek.
"Ben
de," diye karşılık verdi, dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme.
"Ama bazı yükleri paylaşmak, onları daha hafif yapar."
O an,
hastanenin önündeki neon ışıkların altında Çilingir'in yüzüne bir kez daha
baktım. Belki de haklıydı ama bu gece, bunu itiraf edecek kadar güçlü
hissetmiyordum. Dudaklarımda yarım bir gülümsemeyle başımı salladım ve kapıyı
açıp dışarı çıktım. Çilingir de kapısını açıp dışarı çıktı. Ayaklarımızın
altında asfalta yapışan o derin yankı, sessizliğimizin dili olmuştu. Ama bu kez
sessizlik bir yük değil, bir anlayış gibiydi.
Hastanenin
girişinde elleri cebinde bekleyen; üzerinde bej renginde bir pardösü, altında
da siyah pantolon olan birisi vardı. İçine giydiği siyah boğazlı kazağı
düzeltirken bakışlarımı Ahmet'in arabasına çevirdim. Ahmet, yüzündeki maskeyi
düzeltip bana baktığında kafamı eğip kaldırdım. Bir süre daha yüzünü saklaması
gerekliydi.
Hastane
kapısına yaklaştığımızda pardösülü adam, ellerini cebinden çıkarmadan hafifçe
doğruldu ve başını eğerek selam verdi. Donuk yeşil gözleri vardı ama Ahmet'e
çevrildiğinde hafifçe kırıldığını fark ettim. Ahmet, eliyle beni gösterdi.
"Ev
mirov serokê min e. Bozkurtê Çiyayê, navê wî Mete Mert Çakır."
Bu
kişi benim liderim. Dağların Bozkurt'u, namı değer Mete Mert Çakır.
Donuk
yeşillerini bana çevirdiğinde burukça gülümsedi ve kafasını eğip kaldırdı.
"Bi
xweşî têgihiştim. Navê te gelek caran bişînim, lê şansê xwe re îro diyar nekir.
Ez jî Nevruz Çilan im, bi kîsî Nevo dikarin gotin."
Tanıştığıma
memnun oldum. İsminizi çok duydum ama görme fırsatım olmamıştı. Bende Nevruz
Çilan, kısaca Nevo diyebilirsiniz.
Onun
yaptığı gibi yapıp kafamı ağırca eğip kaldırdım.
"Bi
xweşî têgihiştim." (Memnun oldum)
Ahmet,
eliyle içeriyi gösterdiğinde Nevo'yu, Ahmet ile ortama aldım. Çilingir,
peşimizden bize eşlik ettiğinde ayak seslerimiz, hastanenin cam kapısından
içeri girerken yankılandı.
🩹
13
Nisan 2022'ye bağlayan, 12 Nisan 2022 gecesi / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Zamanın
hasarlı dakikaları, bir bedeni iyileştirmek için çok yavaştı.
Her
saniye, her nefes ne kadar ağır ne kadar boğucuydu. Bu beden, bana ait değilmiş
gibi hissediyordum. Sanki bir yabancının içindeydim. Yavaşça parçalara
ayrılacakmış gibi, her bir kemikte yankı yapan bir acı vardı. Ama acıdan çok,
bir şeyin eksik olduğunu hissediyordum. Hissedemediğim bir yerim, bir parçam
vardı. Ne kadar uğraşsam da ulaşamıyordum.
Bakışlarımın
odağındaki Ayda'nın ve Deniz'in görüntüsü kalbimin derinliklerinde bir
kırılmaya neden oluyordu. Bu şekilde olmasını hiç kimse istemezdi. Deniz,
aşkına attığı ilk adıma, ilk kurşunla cevap vermişti. Gözlerimi sıkıca kapatıp
açtığımda bakışlarım Selçuk ile kesişti. Caner ile bakışları sağa doğru
çevrildiğinde Caner'in ayağa kalkıp ellerini ceplerine soktuğunu fark ettim.
Ağırca
sola doğru baktığımda Mete, Çilingir ve yanında iki adam daha vardı. Bej
renginde bir pardösü giymiş adamın yanında siyah, kar maskeli bir adam vardı.
Gözlerimi Mete'ye çevirdiğimde yerdeki bakışlarını kaldırdı. İlk gördüğü gözler
benimkiler oldu. O an, bir şeyin kesiştiğini, bir sınırın geçtiğini hissettim.
Bu
gece, normal bir gece değildi.
O anın
içinde, her şey hem başlamıştı hem de sona eriyordu.
Mete
adımlarını, yanındaki kişilerden biraz daha hızlı atıp bana doğru yaklaştı.
Karşıma geçtiğinde elini hafifçe sağ yanağıma yasladı. Mavi gözlerinin
etrafındaki beyazlığın içindeki kırmızı çizgiler, ruhumda görünmez bir bağa
dönüştü. O gözler, bir sağ gözüme bir de sola kaydığında derin bir nefes aldı.
"İyi
misiniz?"
Sadece
beni değil, çocuklarımızı da soruyordu.
Bir şey
demeden kafamı salladığımda yeniden derin bir nefes aldı ve elini yanağımdan
çekip arkasındaki adamlara döndü. Mete, gittiği yolda Çilingir'i de bulmuştu. O
nasıldı? Abisinin böyle bir kalleşliğini çekmek zorunda kalması, onu nasıl bir
ruh haline büründürmüştü?
Mete,
sol eliyle pardösülü adamı işaret etti.
"Nevruz
Çilan. Kendisi askeri bir tabip, bugün Deniz için buraya geldi. Sağlık durumunu
kontrol edecek." diye bir cümle kurduğunda Kubilay, hafifçe oturduğu
yerden kalktı ve onlara doğru yaklaştı. Nevruz dedikleri kişinin önüne
geçtiğinde çenesini hafifçe kaldırdı. Gözleri, kahverengi bir ayazda donmuş bir
göl gibi donmuş ama derinlerinde sakladığı bir sıcacık hayat vardı.
Kubilay,
o askeri tabibe, "Kardeşimi sağ salim ayağa kaldırırsan, bir ömür kapında
köle olurum." dediğinde içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. O an,
bir şeylerin yerle bir olduğunu, bir parçanın daha kaybolduğunu fark ettim.
Kubilay'ın sesi kulağımda çınlarken, ben de kendimi bir yabancı gibi hissettim.
O anki sözü, bir yemin gibiydi; ama içinde bana acı veren bir şey vardı.
Kardeşine olan bağlılık, belki de hiç kimseye veremediğim türden bir sadakatti.
O
cümleyi duyduğumda, gözlerimdeki bulanıklık biraz daha derinleşti. Küçük bir
boşluk vardı, hissetmediğim, gözümden kaçan bir şey. Belki de o şey, sevgiye
dair son kalan inancımı kaybetmemle ilgilidir. Kubilay'ın her sözcüğü bir
yansıma gibiydi. O an bana bir şey hatırlatıyordu: İnsanların birbirine nasıl
bağlandığını, nasıl sadık olduklarını ama bazen, sadece bazen, bağlılıklarını
kendilerinden önceki acıların gölgesinde kaybettiklerini.
Kendimi
hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim.
Mete,
ağırca elini kaldırıp Kubilay'ın omzuna koyduğunda Kubilay, yavaşça Mete'ye
baktı.
"Ümidini
kaybetme Kubilay. Nevruz Bey, onun için buraya geldi. Deniz'e belki can, bize
de umut olmak için geldi." dedi ve bakışlarını Caner'e çevirdi. Göz ucuyla
Selçuk'a baktığımda normal ama şüpheyle kısılmış gözleriyle maskeli adamı
süzüyordu.
"Caner,
Çilingir ile Nevruz Bey'e eşlik edin, Deniz'in doktorunun yanına gidin."
dedikten sonra Caner, kafasını salladığında Nevruz dedikleri tabip ve Çilingir
ile büyük adımlarla sol koridora doğru yürümeye başladılar. Mete, yüzünde kar
maskesi olan kişiye doğru döndüğünde herkesin bakışları merakla adamı
süzüyordu, yalnızca bir kişi hariç.
Barış.
Dudağının
sağ kenarı sinsi bir şekilde yukarıya doğru kıvrılmıştı. Kar maskeli adama kısa
bir süreliğine baktığımda aynı şekilde o da Barış'a bakarak gülümsüyordu. Maskesinin
altındaki dudakları gerilmiş gibiydi. Mete, sol eliyle kar maskeli adamı
gösterdi.
"Zafir,
benim eski timimden. Kendisi şu anda görevde olduğu için maskesini çıkartmıyor.
Görmezden gelin." dedi ve bakışlarını bana çevirmeden önce "Zafir,
jina min Eyşane."
Kod
adının Zafir olduğunu öğrendiğim adam, yerdeki gözlerini hiç bana çevirmeden
başını hafifçe eğip kaldırdı.
"Bi
xêr hatî xwişkê min." (Memnun oldum yenge.)
Kafamı
ağırca salladım.
"Ez
jî bi xêr hatim." (Bende memnun oldum.)
Zafir,
şaşırarak Mete'ye baktı. Maskesinin altındaki dudaklarının büküldüğünü fark
etmiştim. Çünkü kaşları yukarıya doğru kıvrılmıştı. Kürtçe konuşmamı beklememiş
gibi bir hali vardı.
Mete,
dudaklarına burukça bir tebessüm bürüdü ve derin bir nefes alıp Zafir'e eliyle
Barış'ın yanındaki koltuğu işaret etti. Zafir, küçük iki adımla Barış'ın yanına
oturup bakışlarını Barış'a yönlendirdiğinde Barış, elini kaldırıp onun sırtına
koydu. İki kere yavaşça vurdu ve derin bir nefes alıp bakışlarını kaçırdı.
Gözlerimi nedensiz bir şekilde Selçuk'a çevirdiğimde kırgın gözlerle Mete'ye
bakıyordu.
"Bünyamin'i
bulabilecek misiniz?" diye sorduğunda Mete, tek kaşını kaldırıp ona baktı.
Mete'nin de gözlerinde bir pişmanlık dalgası vardı.
Kubilay,
"O itin adını anıp durmayın," diye hafifçe mırıldandığında Selçuk,
derin bir nefes verdi. Kubilay, Yonca'nın yanına oturduğunda Mete, Selçuk'un
yanına oturup kulağına doğru eğildi. Tam konuşmaya başladığında bakışlarım
dudaklarını okumak için dudaklarına kaymıştı ama hızla elini gerdi. Gözlerimi
Selçuk'un bakışlarına diktiğimde Selçuk, sabit bir şekilde yere baktı. Bir süre
sonra kafasını salladığında Mete, arkasına yaslanıp bakışlarını bana çevirdi.
Bakışları
yorgunca gözlerimde gezindiğinde göğsünü öne ittirecek kadar büyük bir nefes
çekti ve ayağa kalkıp bana doğru yaklaştı. Elini bana doğru uzattığında hiç
beklemeden uzattığı elini aldım ve ayağa kalktım. Hiç kimseye bir şey demeden
sola doğru yürümeye başladığında ona ayak uydurdum.
Hastanenin
içindeki, dinlenme odalarından birine girdiğinde kapıyı kapattı ve kenardaki
sarı koltuklara doğru yürüdü. Yavaşça beni oturtturup yanıma oturdu. Elleri
yanaklarımda gezerken gözleri yüzümün her bir noktasında geziniyordu.
"Seninle
o gün hakkında konuşmaktan kaçtım ama bir süre boyunca yanında olmayacağım. Ne
kadar sürer bilmiyorum," dedi ve dudaklarını alnıma bastırdı.
"Çok
korktum Eyşan." dedi, dudakları alnıma yaslıyken. "Ya o an yalnız
olsaydın? Ya yanında kimse olmasaydı?"
Sözleri,
içimde bir yerleri sızlatarak yankılandı. O an, ruhumun en derin köşelerinde
bir yerlerde, karanlık bir gölge gibi belirdi korku. Mete'nin sesindeki
tedirginlik, her kelimeyle içime işliyordu.
Gözlerimi
kapatıp, derin bir nefes almak istedim ama sanki ciğerlerim bu nefesi almakta
zorlanıyordu. Onun korkusunu hissetmek, bana daha da ağır geliyordu. Birlikte
olduğumuz zamanlarda bile, onun korkusunu yüreğimin derinliklerinde bir ağırlık
gibi taşıdım.
"O
puştu bulmadan geri dönmeyeceğim. Sana, çocuklarımıza ve Deniz'e bunu reva
gören o şerefsizi toprağın altına gömmeden sana geri dönmeyeceğim. O adamı
karşına ben çıkarttım. Onu pençelerimin arasına almam için karşına geçirmek
zorunda kalmıştım ama bunun olabileceğini hiç düşünmedim."
Mete'nin
sözleri, sanki içimde bir volkanın patlamasına neden olmuştu. Her kelime, birer
çekiç gibi kalbime vuruyordu. Onun bu kadar derin bir öfke ve korku içinde
olduğunu görmek, ruhumu daha da yıkıyordu. Kendimi tekrar bir yabancı gibi
hissediyordum, ama bu kez kendimi dışarıda değil, onun iç dünyasında kaybolmuş
hissediyordum.
Mete,
dudaklarını alnımdan çekip alnını yasladı. Dolu gözlerinden yanaklarına akan
yaşları fark ettiğimde ellerimi yanaklarına koyup göz yaşlarını sildim. Alnını
sürterek kafasını iki yana salladığında yüzünde çaresizliğin çizgilerini
gördüm.
"Deniz'in
bana bakışını aklımdan silemiyorum Eyşan." diye fısıldadı. Sesindeki acı
burukluk sol yanağındaki elime bir yaşın daha düşmesine neden olmuştu.
Hıçkırarak,
"Sırtına işlenen her kurşunda sarsılırken seni daha çok sardı. O kurşunlar
size doğru akarken ben, kafamı çıkartamadım." dedi. Acı, yalnızca
kelimelerde değil, her bir hareketinde, sesindeki titremede de vardı.
O kadar
derin bir acıydı ki, sanki beni de içine çekiyordu. Gözlerinden süzülen yaşları
görmek, adeta içimdeki boşluğu daha da büyütüyordu. O an, bir ömür boyu susmaya
karar versem bile, hiçbir şeyin onu rahatlatamayacağını düşündüm. Onunla bu
kadar yakından bağ kurmak, bu kadar derin acıyı hissetmek, kalbimi de
parçalıyordu.
"Mete."
diye fısıldadığımda alnını alnıma sürterek iki yana salladı.
Gözlerinden
yağmurlar yağmaya başladığında "Ben çok özür dilerim. Seni koruyamadım,
ben sizi koruyamadım, ben çocuklarımı koruyamadım. Ben bu zamana kadar seni
dost bildiklerimden koruyamadım." deyip omuzlarını düşürdü. Gözlerini
sıkıca kapatmasına rağmen, kirpiklerinin kenarlarından sızan damlalar içime
akıyordu.
Bu boş
odada, onun acısını hissetmek, kendimi o kadar çaresiz hissettirmişti ki, bir
saniye bile bilemedim. Ne söylemeliyim? Ne yapmalıyım? Bu kadar ağır bir yükle,
bu kadar derin acılarla nasıl baş edebilirdik?
Onun
ruhunun kırılmasını görmek, kendi kırılganlığımın da yüzeye çıkmasına neden
olmuştu. Her şey, birbirini içine alarak daha da karmaşıklaşıyordu. Ama bir şey
kesin gibiydi: Bu yolculukta, birbirimize tutunarak var olmaktan başka bir
şansımız yoktu.
Islanmış
kirpikleri hafifçe aralandığında titreyen bakışları gözlerimde gezindi. O an,
ne kadar kaybolsa da sanki her bir bakışı bana geri dönüyor gibiydi. İçindeki
tüm çaresizlik, her göz kırpmasında bir iz bırakıyordu. Birbirimize yakın olmak
ama aynı zamanda bir o kadar da uzak hissetmek, her şeyin anlamını değiştiren
bir hâl alıyordu.
"Ben
senden razıyım. Biz, senden razıyız." dediğimde, onun gözlerinde bir
şeyler değişti. Belki de ilk kez bu kadar derin, bu kadar anlamlı bir bağ
kurmuştuk. Zihninde dönen karmaşanın içinde, bu sözler bir nebze olsun onu
rahatlatacak mıydı?
Mete'nin
gözleri hala titriyordu ama bu kez bir umut, bir ışık vardı o karanlıkta.
Kalbimde, her şeyin yoluna gireceğine dair küçük bir umut filizlenmişti.
"Birlikte her şeyin üstesinden geliriz." dedim.
Baş
parmaklarımla gözlerinin altındaki yaşları sildiğimde ellerini yanaklarımdan
çekti ve ellerimi avcuna aldı. Dudaklarını avuçlarımın içine sürtüp
parmaklarımın boğumlarını öptü.
O an,
zaman sanki durmuş gibiydi. Ellerimin avuçlarında olduğunu hissetmek, bana ait
olan her şeyin yeniden birleşmesi gibiydi. Dudakları, parmaklarımın boğumlarına
her dokunduğunda kalbimde bir kıvılcım yankılandı. Birbirimizin acılarını,
korkularını, yalnızlıklarını hissederek daha da yakınlaştık.
Mete'nin
elleri, parmaklarımda gezinen o sıcaklık, bana bir şeyleri anlatıyordu.
Kelimeler yerini sessizliğe bırakmıştı ama gözlerimizdeki o derin anlam, her
şeyin farkındalığını taşıyordu. Dudaklarımda buruk bir tebessüm olduğunda
iki elimle sağ elini tutup karnıma bastırdım.
"Bize
sağ salim geri döneceksin, bize söz ver."
Mete'nin
gözlerinde bir ateş yandı. Sol eliyle yanağımı okşayıp alnıma bir buse kondurdu
ve gözlerimin içine bakarken burnunu burnuma sürttü.
"Sana
tüm varlığım üzerine yemin ediyorum. Size, sağ salim geri döneceğim."
🩹
13
Nisan 2022 – 02:00
Yazar,
Ağzından
Mete,
direksiyonu sertçe çevirdi. Araba, gece karanlığında hızla yol alırken, sisli
hava yavaşça camları buğulandırıyordu. Bir yandan dikkatlice yolu izlerken, bir
yandan da arka koltuktan gelen seslere kulak verdi.
Ahmet,
ellerindeki evrakları dikkatle inceliyordu. Arada bir şeyler okurken başını
hafifçe sallıyordu ama gözleri hâlâ kâğıtlara odaklanmıştı. Çilingir,
ellerindeki dosyayı, bir kısmını eğip bir kısmını düzeltip, okurken yüzündeki
ifadeler donuktu. Bir anlık sessizlik oldu; evrakları okuduktan sonra Çilingir,
sesini alçaltarak konuşmaya başladı.
"Bünyamin'in
iş birliği yaptığı adamlar... Bu kadarını beklemiyordum." Çilingir'in
sesi, gecenin sessizliğinde soğuk ve kesikti.
Mete'nin
gözleri yoldaydı fakat kulakları, arkadaki konuşmalara odaklanmıştı. Ahmet,
evrakların sayfalarını çevirdi.
"Bu
listede tanıdığım bir isim var, Fikret Gürsel," dedi Ahmet. "Önceki
bağlantılarından birisi. Şu an oldukça güçlü bir isme dönüşmüş, kara para
işlerinde parmağı var. Ama daha fazlası da var. Kumarhane işlerine de bulaşmış
gibi."
Mete,
hızını biraz arttırarak, yolu biraz daha belirginleştirmeye çalıştı.
"Kumarhane işlerini mi? Neredeymiş peki?" dedi.
Ahmet'in
parmakları, evraklar üzerinde hızla ilerlerken, bir şeyleri dikkatlice
inceliyordu. Sonunda, buldu. "Bir kumarhane. Yeri de... Buradan fazla uzak
değil, biraz daha ileride, kent merkezine yakın bir yerde. 'Vega' adında bir
yer."
Çilingir,
gözlerini evraklardan kaldırıp Mete'ye döndü. "Bünyamin bu kadar cesursa,
yakalamamız zorlaşacak. Ama kumarhane işine girmesi, onun bir hata yaptığı
anlamına gelebilir. Bu noktada bir şeyler ters gitmiş olabilir."
Mete
başını salladı. "Bunu iyi değerlendireceğiz. Hedefi daraltmak için bu iyi
bir fırsat."
Ahmet,
evrakları kenara bıraktı ve daha rahat bir pozisyonda arka koltukta oturmaya
devam etti. "Çoğu kişi oraya yasal olmayan işler için gider. Eğer orada
bulunuyorsa, büyük bir hata yapmış demek."
Mete,
hızını biraz daha artırarak, arabayı düz yolda daha hızlı sürmeye başladı.
Gözlerinde bir kararlılık vardı. "O kumarhaneyi çok duydum ama hiç
gitmemiştim. Bu gece ilk odağımız orası olsun. Masalarına oturacağımız piçler
bakalım nasıl bir tepki verecek."
Çilingir,
başını sallayarak koltuğunda rahatça yerleşti. "Yine de dikkatli olalım.
Bünyamin her adımında birkaç kez düşünür. O kumarhaneye gitmişse, artık bir
hata yapma zamanıdır."
"Bu
gece onu bulamayacağız ama en azından belki bir balık yakalarız," dedi
Mete, hızla aracı bir başka virajdan geçirirken.
Yolun
sonlarına doğru, kumarhaneye doğru yaklaşırken, Çilingir'in ve Ahmet'in sözleri
geceye karıştı. Her şey keskin bir sessizliğe bürünürken, sadece motorun sesi
ve geceyi yarıp geçen araçlarının gürültüsü kaldı. Kumarhaneye ulaşmaya az
kalmıştı. Mete, virajı ustaca dönerken, gözleri hızla önündeki yolda gezinip
kumarhaneyi arıyordu.
Birkaç
dakika sonra, neon ışıklarının parıltısı geceyi kesip geçti. Vega'nın tabelası,
karanlıkta parlıyor ve içeriden yükselen gürültü, çalan müzik ve insanların
neşeli sesleri dışarıya kadar sızıyordu.
"İşte
orası," dedi Mete, yüzündeki sert ifadeyle.
Araba
yavaşça kumarhanenin önüne yanaştı. Çilingir, başını pencereden dışarıya
uzatarak çevresini dikkatle inceledi. İçeride lüks arabaların dizili olduğu
geniş otopark, dışarıdan bakıldığında güvenliğin ne kadar sıkı olduğunu
gösteriyordu. Ama o kadar fazla güvenlik önlemi, bir şeylerin gizlendiğini
hissettiriyordu.
Ahmet,
"Aranızda Blackjack bilen var mı? Genelde bu tür adamlar bu tarz oyunları
oynuyor." diye sorduğunda Mete'nin bakışları sağ omzundan arkasına döndü.
Kendinden emin bakışları mavi gözlerinde bir ateşi harladı.
"Masanın
çivisini bile alırım."
Çilingir,
arka koltuktan gelen bu keskin ve kararlı sesi duyduğunda, dudakları hafifçe
kıvrıldı. "Bunu duymak hoş," dedi ama yine de sesi temkinliydi.
"Ama dikkatli olalım. Bu tür yerlerde işler hızla kontrolden
çıkabilir."
Mete,
direksiyonu biraz daha sağa kırarak otoparka girmeye başlarken, gözleri hala
kumarhanenin dışına odaklanmıştı. İçerideki ışıklar, mekânın ne kadar büyük
olduğunu ve etkinliğin yüksek olduğunu gösteriyordu. Güvenlik noktalarına kadar
her şeyin gözle görülür şekilde denetim altında olması, içeri giren herkesin
bilmesi gereken bir şeydi: Burası, sıradan bir kumarhane değildi. Ve Mete,
burada onlara neyin beklediğini biliyordu.
Arabayı
park ettikten sonra Mete, bir anlığına sol yüzük parmağındaki yüzüğe baktı.
Dişlerini sıkıp yavaşça parmaklarını siyah gömleğinin birkaç düğmesini açtı.
Boynundaki zinciri çekti ve zinciri boynunda döndürürken bağlantı noktasını
aradı. Zinciri açtığında boynundan çıkarttı. Çilingir, soru soran gözlerle ona
bakarken dudakları aralandı.
"Ne
yapıyorsun?" diye sorduğunda Mete, parmağındaki yüzüğü çıkarttı ve
zincirin ucundan sarkıttı. Zincirin uçlarını birbirine bağladı ve torpido
gözünü açıp içine koydu. Ardından Çilingir'e dönüp baktı.
"Yüzüğü
görürlerse zaafa girerler. Düşüncelerinden kirli cümleler geçerse de ortalığın
anasını sikerim." dedi ve kapı kulpuna uzandı. Kapıyı açıp indiğinde Ahmet
ve Çilingir'de arabadan indi. Mete, hızlıca ilerlerken, Ahmet ve Çilingir de
arkasından adımlarını takip etti.
Kumarhaneye
adım attıkları anda, her şey bir anda farklı bir hale büründü. Lüks ışıklar,
sesler, kumarın çığlıkları, her şey bir anda bir tür iç karışıklık yaratıyordu.
Otoparktan içeri girdiklerinden beri, adımlarını dikkatlice atıyorlardı; her
masada dönen jetonlar, kartlar ve kaybolan paralar arasında gezinirken, gözleri
etrafı tarıyordu.
Mete,
Ahmet ve Çilingir, aralarındaki gerginliği bir şekilde arka planda tutarak
ilerlediler. İleriye doğru birkaç adım attılar fakat Ahmet, birden durdu ve
gözlerini dikkatle sol köşedeki blackjack masasına çevirdi. Çilingir de hemen
bakışlarını Ahmet'in izlediği noktaya yönlendirdi.
Orada,
siyah takım elbisesi ve kravatıyla dikkat çeken biri oturuyordu. Blackjack
masasında kartları karıştıran, mavi gözlü, Fikret Gürsel. Karşısındaki adam,
sanki o an bile dikkatini kaybetmiş gibiydi ama Fikret'in rahat tavrı, her şeyi
kontrol ettiğini gösteriyordu.
Ahmet,
yavaşça başını çevirdi ve sessizce, yalnızca bakışlarıyla işaret etti.
Fikret'in oturduğu masayı işaret etti.
"Adamımız
bu," dedi Ahmet, sesi neredeyse duyulmaz bir tonda. Sadece gözleriyle
Fikret'in kim olduğunu ima ediyordu.
Çilingir,
gözlerini kısarak masaya baktı, bir anlık dikkat kesildi. Fikret, kartları
dağıtırken soğukkanlı ve rahat bir tavırdaydı; elindeki sigarayı nefesini
tutarak aldı ve bu hareketiyle her şeyin yerli yerinde olduğunu belli etti.
Karşısındaki adam, Fikret'in her hareketini izlerken, başka bir şeyin farkında
değildi.
Mete,
hemen bir adım ileri attı ve sessizce, "Bu gece o masada oyun bana
dönecek," dedi. Gözleri, Fikret'in yüzüne odaklanmıştı, gözlerinde
belirgin bir kararlılık vardı.
Fikret'in
bulunduğu köşe, kumarhanenin en ilginç köşelerinden biriydi. Her adımda, her
detayda bir şeylerin kaybolduğunu hissediyorlardı. Ama bu, sadece başlangıçtı.
On beş
dakikalık bir süreç içinde Mete, Fikret Gürsel'in olduğu masaya oturmuştu.
Birbirlerine isimlerini söylediklerinde Mete, tabii ki de kendi ismini
söylememişti.
O, bu
gece Mert'ti.
Ahmet
ve Çilingir, masaya daha yakın bir noktada durarak her hareketi izliyorlardı.
Ahmet, elindeki sigarayı yakarken, her ne olursa olsun masada bir şeylerin
kıpırdadığını hissetti. Bu, sadece Fikret'in oyununu değil, aynı zamanda
buradaki atmosferi de değiştiren bir şeydi.
Fikret,
kartları dağıtırken bir gözünü Mete'nin üzerinde tutuyordu. "Hadi
bakalım," dedi, "sizi kazanırken görmek zor olacak ama belki de bu
gece şansınız yaver gider Mert Bey."
Mete,
kartlara odaklanırken, Fikret'in soğukkanlı bakışlarını hissedebiliyordu.
Aralarındaki gerilim, her geçen saniye daha da belirginleşiyordu. Fikret'in
gülümsemesi, içindeki güveni ve kontrolü yansıtırken, Mete'nin gözlerinde ise
kararlı bir parıltı vardı. Bu gece sadece bir kumarhane oyunu oynamıyorlardı;
bir hesaplaşma vardı.
Mete,
elindeki kartları yavaşça inceledi. Bir an, Fikret'in söylediklerini anlamaya
çalıştı. "Şans, bir masada sadece kartları dağıtan değil, aynı zamanda
onları oynayanın yanındadır," dedi Mete, gözlerini Fikret'in üzerine
kilitleyerek. "Ve bu gece şans, bana ait."
Fikret,
bu sözlere hafifçe gülümsedi, ama içinde barındırdığı soğuklukla yanıt verdi.
"Bakalım,
bakalım. Hayatta her şey bir oyun, değil mi?"
Ahmet
ve Çilingir, masaya yaklaşırken, bir an için ortamın hızla değiştiğini fark
ettiler. Fikret'in bakışları, yalnızca kartları değil, aynı zamanda Mete'yi de
izliyordu. Bu kumarhane, bir tuzak gibi hissettiriyordu. Her şey belirli bir
planın parçası gibiydi. Bir anda her şeyin devrilmeye hazır olduğunu
düşündüler.
Ahmet,
sigarasından bir nefes aldı ve dumanı yavaşça dışarı bıraktı. "Bundan hiç
hoşlanmadım," diye fısıldadı. "Bir şeyler dönüyor burada ama
ne?"
Çilingir,
başını hafifçe sallayarak, sessizce Mete'nin hareketlerini izledi. "Her
şey Mert'in planlandığı gibi gidiyor ama Fikret çok dikkatli."
Mete,
konuşmalarını duymazdan gelerek masaya bakmaya devam etti. Gözlerinde bir
kararlılık vardı. Fikret'in karşısında, hiçbir şeyin tesadüf olmadığını
biliyordu. Bir hamleyle her şey değişebilirdi.
Fikret,
kartlarını dikkatlice yerleştirirken, her hareketiyle zekâsını ve
soğukkanlılığını sergiliyordu. Hızla kararlar alıyor, adeta zamanın kontrolünü
elinde tutuyordu. Lakin Mete, her şeyin bir plan dahilinde olduğunu bilerek
soğukkanlı kalmaya devam etti. Gözleri, Fikret'in her hareketini izliyor, her
bir detayda bir eksiklik ya da hata arıyordu.
"Bu
oyun sadece kartları değil, rakiplerin zihnini de okumakla ilgili," dedi
Mete, hafifçe gülümsedi. "Ve senin zihin oyunlarına karşı hazırlıklı
olduğumu söyleyebilirim."
Fikret,
kartlarını yerleştirirken kafasını hafifçe eğdi, sanki Mete'nin söylediklerine
aldırmamış gibi bir izlenim bırakmak istiyordu ama içindeki gerilim belli
oluyordu.
"Gerçekten
öyle mi? O zaman bu gece seni şaşırtacak çok şey olabilir."
Ahmet,
Fikret'in gözlerinde bir şeylerin kaybolduğunu fark etti. Bir eksiklik vardı;
bir hata. Ama bu hatayı fark edebilmek için sadece doğru zaman beklemek
gerekiyordu.
Ahmet,
sigarasından bir nefes daha aldı, ardından hafifçe gülümsedi. "Mete'nin
dediği gibi, bu gece şans ona ait."
Mete,
kartlarını hızlıca çevirdi ve masadaki hareketlerin bir an için hızla
değiştiğini hissetti. Rakibi de bir hamle yaptı ve masanın havası iyice
değişmeye başladı. Fikret, kartlarına bakarken, bir bakışla "Hazırsan,
başlıyoruz," dedi.
Mete'nin
parmakları kartların üzerinde kayarken, gözleri Fikret'in yüzünde. "Evet,
başlıyoruz."
Mete,
rakibinin her hamlesini izlerken, bir yandan da stratejisinin bir sonraki
aşamasını düşündü. Oyun, basit bir kart oyunu olmanın ötesine geçmişti. Her bir
taşın yerinden kıpırdaması, her bir bakış, her bir dokunuş... Hepsi bir anlam
taşıyordu. Fikret'le bir oyun değil, bir savaş veriyorlardı.
Mete,
derin bir nefes aldı ve kartlarını açtı.
Mete,
kartlarını açtığında, masadaki atmosfer, aniden ağırlaşmıştı. Fikret, bir an
için gözlerini kısıp, kartlara odaklandı. O an, kartların üzerinde değil,
Mete'nin yüzündeki ifadesinde bir şeyler değiştiğini fark etti. Bir hata yapmış
olmalıydı; ama ne? Ne de olsa, bu kadar deneyimli bir oyuncunun her hamlesi
dikkatle hesaplanmış olmalıydı.
Mete'nin
gözlerinde, zaferin tam anlamıyla yaklaştığına dair bir parıltı vardı. Herkesin
gözleri, masanın üzerindeki kartlarda ama aslında gerçek oyun burada, o anki
gerilimde, rakiplerin zihninde oynanıyordu.
"Bu
kadar basit olacağını mı sanıyordun, Fikret?" dedi Mete, ama sesi artık
gerginlikten çok, bir zaferin doğruluğuna inançla yankılanıyordu.
Fikret,
bir saniye daha bekledikten sonra, nefesini tutarak kartlarını tekrar gözden
geçirdi. Ardından yavaşça gülümsedi, ama bu gülümseme, daha çok bir şeylerin
kaybetmeye başladığını kabul etmenin ifadesiydi. "Bazen," dedi,
"en iyi oyun, kaybetmeyi kabul edebilendir."
Mete'nin
gözlerinde hala o keskin kararlılık vardı. Rakibinin söylediklerine aldırmadan,
"Gerçekten mi? O zaman kaybetmeye devam etmeni izleyelim," diyerek
kartlarını kenara itti. Bu gece, bu masada, şans sadece bir bahaneydi. Gerçek
güç, zihnindeydi. Ve Mete, kazanmak için her şeyi yapmaya kararlıydı.
Mete,
her hamlede rakibini biraz daha sıkıştırarak, zihinsel savaşı iyice
derinleştiriyordu. Fikret'in gerginliği, ilk başlarda sadece küçük bir belirti
olarak başlamıştı, ama şimdi her adımda daha belirginleşiyordu. Mete'nin
yüzünde beliren o sinir bozucu gülümseme, tıpkı bir köşeye sıkışan bir avın
sahibine ait bir ifade gibiydi.
Ama bu
av, Fikret'ti.
Fikret,
kartlarını karıştırırken bir an gözlerini Mete'ye kaydırdı. O an, Mete'nin
gülümsemesi bir kez daha belirginleşti. Biraz alaycı, biraz meydan
okurcasına... "Hadi bakalım, Fikret," dedi, sesi sanki Fikret'in her
hareketini izliyormuş gibi titrek bir heyecan taşıyordu. "Yavaş gidiyorsun
ama biliyor musun, bu gece şans seni terk etmiş gibi görünüyor."
Fikret,
bu sözleri duyduğunda kararsızlık içinde bir an durakladı. Mete'nin
gülümsemesi, rakibinin güvenini iyice zedeliyordu. "Şans mı?" diye
mırıldandı ama sesindeki tedirginlik barizdi. İçinde bir şeyler titremeye
başladı fakat buna karşı koymak için elinden geleni yapıyordu.
Mete,
kartlarını yerleştirirken kasıtlı bir şekilde ağır hareket etti. Her hamlede,
her hareketinde Fikret'in sabrını zorlayan o gülümseme belirginleşiyordu.
"Bazen," dedi, gözlerinin içine bakarak, "şans, sadece doğru
zamanı beklemektir. Ama ben, her zaman doğru zamanı yaratırım." Bu, sadece
bir cümle değildi; aynı zamanda Fikret'in kafasında beliren her soru işaretini
derinleştiren bir fırtınaydı.
Fikret,
yavaşça bir kart daha çekmeye karar verdi. Ama o kartı çekmeden önce, Mete'nin
gözlerindeki o oyunbaz ışıltıyı fark etti. Gülümseme hâlâ oradaydı ama bu kez
daha kurnaz, daha hesaplıydı. Fikret'in kafasında bir alarm zili çalmaya
başladı. Mete, kartları yavaşça çevirdi. "Bakalım," dedi, ama bu
sefer gülümsemesinin köşesi biraz daha sertleşmişti. "Senin şansın, artık
tamamen değişti."
Fikret,
elini kartına götürdü ama parmakları terledi. O an fark etti ki, o gülümseme,
her geçen saniye daha da sinir bozucu hale geliyordu. Mete, kartını çevirmeden
önce, elinin üzerini parmaklarıyla hafifçe okşayarak kartı yerleştirdi. Gözleri
hâlâ Fikret'in üzerinde ama bu kez bakışlarında bir şeyler değişmişti. O
gülümseme, sadece bir strateji değil, Fikret'i zorlayan bir tuzaktı.
"Bazen,
fazla cesaret insanı düşürür," dedi Mete, sözlerinin her biriyle Fikret'in
sinirlerini biraz daha gererek. "Ama sen hala devam ediyorsun. Yavaşça ama
emin adımlarla..."
Fikret,
kartını çevirdi. 15. Toplamda 15. Ama o an, bu rakam Fikret'in kafasında dev
bir yük haline geldi. İçinde bir baskı oluştu, sanki kartlar çok daha
ağırlaşmıştı. Fikret, "Bu kadar kolay değil, Mert Bey,"
dedi ama sesindeki titreme kaçınılmazdı.
Mete,
kartlarını karıştırırken sanki zamanı yavaşlatıyordu. "İyi hamle,"
dedi ama bu cümle, bir övgü değil, tam tersine, bir hakaretti. "Ama bu
kadarla yetinirsen, oyunu kaybedersin." Her bir kelimesi, rakibini adeta
gıdıklıyordu. Fikret'in vücudu, yavaşça gerilmeye başlamıştı. Mete'nin sinir
bozucu gülümsemesi, onun hamlelerini, kararlarını yönlendiriyordu.
Fikret,
bir kart daha çekmeye karar verdi. Ama o anda, içindeki kararsızlıkla savaşı
başladığında, Mete'nin sinir bozucu gülümsemesi, adeta bir hayalet gibi
peşinden geliyordu. Gözleri, rakibinin içindeki kaygıyı iyice hissediyordu.
"Üst üste hata yapmaya başlayacaksın," dedi Mete, parmaklarını kartın
üstünde gezdirerek. "Ama bu gece, her şeyin bittiği anı sana ben
göstereceğim."
Fikret,
bir anlık boşlukta ne yapacağını bilmeden kartı çevirdi. 16. Toplamda 16. Bu
son hamlesiydi. Şimdi ya kaybedecek ya da her şeyin üzerine gitmeye devam
edecekti. O anda, kartların hiçbir şey olmadığını fark etti, sadece o gülümseme
vardı. Ve o gülümseme, onun kaybını garantilemişti.
Mete'nin
gülümsemesi, her geçen saniyede daha da büyüdü. "Ve işte," dedi,
gözlerinde zaferin net bir parıltısı vardı. "Şans, sonunda bana
döndü."
Fikret'in
son bir hamlesi, tamamen Mete'nin tuzağına düşmesiydi. Kartlarını yere
koyarken, gözleri biraz daha donuklaştı. O anda fark etti, kaybetmişti. Ama
kabul etmek zorundaydı; bu sadece bir oyun değil, bir psikolojik
manipülasyondu.
Mete,
Fikret'in bozulmuş ruh halini fark ettiğinde, gülümsemesi iyice belirginleşti.
"Beni şaşırtmadın, Fikret. Beklediğim gibi," dedi. "Ama unuttun:
bu sadece şans değil, bu bir strateji. Ve sen, doğru stratejiyi
uygulamadın."
Fikret,
masanın üzerine çökmüş bir şekilde kartlarını toparlarken, bir an için
duraksadı. İçinde bir öfke kabarıyordu ama gerçeği kabullenmek zorundaydı: O
oyun artık sona ermişti.
Bu
noktada Mete, kumarhanede sadece kartların değil, psikolojilerin de belirleyici
olduğunu ispatlamıştı. Ama bu, bir son değil, sadece yeni bir başlangıçtı.
Fikret'in kaybı, Mete için daha büyük bir amacın başlangıcına dönüşecekti.
Fikret,
"Karşılığında ne istiyorsun?" diye sorguladığında Mete'nin gözleri
kısıldı ve ellerini masaya koyup önündeki kağıtları kenara doğru ittirdi.
Dirseklerini masaya yaslayıp çenesini dikleştirdi.
"Burada
değil, dışarıda konuşalım."
Fikret,
bir an duraksadı ve gözleri Mete'nin yüzündeki kararlı ifadeyi inceledi.
Kumarhanenin gürültüsünden uzaklaşmak, her ne kadar tuhaf bir teklifle karşı
karşıya olsa da onun için kaçınılmaz gibiydi. Fikret, bir nefes alıp omuzlarını
silkerek başını salladı ve kartlarını masaya bıraktı. "Peki,
dışarıda," dedi, sesindeki rahatsızlık hissi giderek belirginleşiyordu.
Mete,
sandalyesini ittirerek ayağa kalktı. Fikret'i izlemesi gerektiğini biliyordu,
her hareketini dikkatle izleyerek dışarı çıkmaya karar verdiler. Kumarhane
kapısını geçtiklerinde, dışarıdaki soğuk hava onları karşıladı.
Mete'nin
soğukkanlı tavrı, gece karanlığında daha da belirginleşti. Birkaç adım attıktan
sonra durdu ve Fikret'i arkasına alıp, ona döndü. "Oyun bitti," dedi
ama gözleri hala dikkatle Fikret'in üzerinde.
Fikret,
gerilen sinirleriyle birkaç adım geriye gitti fakat Mete'nin soğukkanlı
tavırları hala kafasında bir soru işareti bırakıyordu. Fikret, "Ve
karşılığında ne istiyorsun?" diye tekrarladı ama bu kez sesinde yalnızca
belirsizlik vardı.
Çilingir
ve Ahmet, Fikret'in arkasında bir dağ misali durduklarında Fikret, korkuyla
Mete'ye doğru yaklaşmak zorunda kaldı. Fikret'in içindeki öfke ve korku,
Mete'nin gözlerinde bir parıltı bulmuştu. Bir oyun bu kadar derinleşebilir
miydi? Mete, Fikret'in sessizliğinden memnun bir şekilde biraz daha yakınlaştı.
"Herkesin
bir fiyatı vardır. Oyun dışındaki teklifler de bazen, en zorlu mücadelelerden
daha değerli olabilir."
Fikret,
şüpheyle karışık bir ifade ile gözlerini Mete'ye dikti. "Söyle, ne
istiyorsun?"
Mete'nin
bakışları, bir süre Fikret'in gözlerine sabit kaldı. "Basit bir anlaşma.
Canının karşılığında bana Bünyamin Boraç Arınlı'nın nerede olabileceğini
söyleyeceksin."
Mete,
Fikret'in sessizliğinden keyif alıyordu. Aralarındaki bu gerilim, onun için
sadece bir sonraki hamleyi hesaplama fırsatından başka bir şey değildi. Ahmet
ve Çilingir ise, Fikret'in ne tepki vereceğini dikkatle izliyordu. Durum ne
kadar karmaşıklaşırsa, bu plan o kadar derinleşecekti. Her şey yerli yerine
oturuyordu.
Fikret,
derin bir nefes aldı. İçindeki öfke ve korku, tamamen bir başka boyuta
taşınmıştı. Fakat Mete'nin soğukkanlı bakışları karşısında çaresizdi.
"Bünyamin'i sana söylemem, her şeyin sonu olur," dedi, sesindeki
titreme, kararlı bir duruşla örtülmeye çalışılıyordu. "O adam, devleti
sarsacak kadar tehlikeli biri."
Mete,
bu yanıtı bekliyordu ama hemen ona doğru bir adım daha attı. "Birisinin
hayatta kalması için, bazen doğru fiyatı kabul etmesi gerekir. Ve sen de bunun
farkındasın."
Fikret,
bir an için arkasındaki Çilingir ve Ahmet'e döndü. Gözleri, iki silahın aniden
ona yönelmesiyle donmuştu. Çilingir ve Ahmet'in yüzlerindeki kararlılığı fark
ettiğinde, çaresizliğinin derinliklerine çekildi. Başka bir seçenek yoktu. Bu,
artık sadece bir hayatta kalma meselesiydi.
Mete'nin
gülümsemesi, gözlerinde bir parıltı bırakarak genişledi. Fikret'in zihni
bulanıklaşırken, her saniye, bu tehdidin içindeki dar alanda sıkışıp kalıyordu.
Bir an, zaman sanki yavaşlamıştı. Sadece kendi nefesini ve etrafındaki
gerilimli sessizliği duyabiliyordu.
Fikret'in
gözleri Mete'nin gözlerine geri kaydı. İçinde bulunduğu çıkmazı fark etti.
O
sırada Mete, Fikret'e doğru bir adım daha attı, bir gülümseme yerleştirerek.
"Bana onun yerini söyle. Canını bağışlayayım."
Fikret,
sessizce başını sallayarak, "Bünyamin Boraç Arınlı... Birkaç gün önce,
yanıma geldi, benden silah aldı. Ne yapacaksın diye sorduğumda 'Bir adamın
kalbini sökeceğim.' dedi ve gitti. Nereye gittiğini bilmiyorum." dedi,
sesi neredeyse boğuk çıkıyordu.
Mete'nin
gözleri, Fikret'in söyledikleriyle bir an için donar gibi oldu. Burnunun ucunda
hissettiği öfke, yavaşça tüm bedenine yayıldı. Genişleyen burun deliklerinden
soğuk havanın buharları karıştı. Fikret, içindeki korkuyu saklamaya çalışırken,
Mete'nin soğuk bakışları daha da derinleşti.
Mete,
birkaç saniye sessiz kaldı ama içindeki fırtına hala sarmalıydı. İçinden, anlık
bir hışım geçerken, yavaşça gülümsedi. "Bir adamın kalbini sökeceğim...
Güzel bir tehdit," dedi ama sesinde bir tonluk tehdit vardı. "Ama bir
insanın kalbi, ancak yerinde olduğu zaman değerini bulur. Yani... senin
söylediklerin, o kadar da güvenilir değil, Fikret."
Fikret,
'Yalan söylediğimi anladı.' diye geçirdi, içinden. Önceki sessizliğinin daha da
derinleştiğini hissediyordu. İçinde bir korku vardı ama dışarıya yansıtmamaya
çalışıyordu. Her şeyin sonunun geldiğini hissediyor ama hala tam olarak ne
olacağını bilmiyordu.
Mete
bir adım daha atarak, Fikret'in karşısında tam olarak yerini aldı. Yavaşça
başını sağa sola çevirip, çevresindeki havayı kokladı. "Ben kimim biliyor
musun? Bozkurt. Ve biz, yalan söyleyenleri hiç sevmeyiz," dedi,
gülümsemesinin ardında bir sinsi planın ortaya çıkmasını hissederek, "Bana
gerçekleri söyle."
Fikret,
daha fazla dayanamayarak, yavaşça yere eğdi başını. Tüm gücünü toplarken,
içindeki korku, ona daha fazla dayanma şansı tanımıyordu. Artık, Mete'nin
soğukkanlılığına karşı kendisiyle yüzleşmekten başka seçeneği yoktu.
Fikret,
her şeyin farkındaydı ama tek bir şey vardı: kaçmak imkansızdı. Şimdi ya
gerçekleri söyleyecek ya da bütün bu korku ve gerilim, onun sonunu getirecekti.
Mete,
son bir adım daha atarak, Fikret'in gözlerine daha da yaklaştı. "Söyle
bana, Fikret... Kıçından ayrılmayan Bünyamin, nerede?" dedi, her kelimesi
bir tehdit gibi havada asılı kalırken.
Mete'nin
nefesi, her geçen saniyede daha da yakındı. Fikret, içinde bir boşluk hissetti;
bir an için kalbinin durduğunu düşündü. Ama sonra, bir şekilde toparlandı ve
gözlerini yeniden Mete'ye çevirdi. "Bünyamin... dağda," dedi, sesi
boğuk ama daha kararlıydı. "Bir kaçırma işi vardı. Ne olduğunu bilmiyorum
ama, gitmeden önce... 'Beni bulamazsınız.' dedi."
Mete,
bir anlık sessizlikten sonra gülümsedi. "Hikâyenin sonu Fikret, senin için
fazla ilginç olacak. Bir insanın ne zaman ve neden bir seçim yaptığını
anlamak... bu çok önemli. Şimdi, sana son bir şans vereceğim. Hangi dağda
olduğunu söylersen tek kurşun yiyeceksin ama vereceğin cevap hoşuma gitmezse
iki tane yiyeceksin."
Fikret,
bir an sessiz kaldı. Bu kadar zorbalığa dayanamıyordu, ama içinde başka bir
umudu da yoktu. Kendisini de çevresindeki her şeyi de kaybetmişti. Sadece
kurtulmak istiyordu. Gözlerini Mete'nin gözlerine dikti ve sonunda derin bir
nefes alarak, "Elias Farouq'un yanında." dedi.
Mete,
derin bir nefes alıp Çilingir'e baktı ve hızla arkasına döndü. Havada
yankılanan iki kurşun sesiyle Mete, ellerini ceplerine sokup arabasına doğru
yürümeye başladı.
🐾
17
Nisan 2022 / Kurt İni
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Zihnimin
içindeki sesler susmuyordu.
Her
biri, her bir düşünce, bir diğerini kovalar gibiydi. Ne kadar kaçarsam kaçayım
ne kadar susturmaya çalışsam da hep bir adım öndeydi. Bazen sesler, bir çığlığa
dönüşüyor; bazen de fısıldanan bir korkuya... Her halükârda, beni uyandıran şey
yine aynı: Bir yüzleşme, bir hesaplaşma.
Sessizlik,
daha çok konuşuyor burada; geceyi bir süreliğine fetheden bu karanlıkta, sadece
düşüncelerim var.
Sağ
avcumdaki kelebek çakıyı parmaklarımın arasına sıkıştırıp bileğimi hızlı bir
şekilde geriye doğru ittim. Bıçağın sesi, bir an için geceyi delip geçer gibi
oldu, keskin metalin soğuk hissi avucumda derin bir yankı bıraktı. Bıçak,
parmaklarımın arasındaki titremeyi hissetmiş gibi, sanki bana gülümsüyordu. Bu,
bir tür kararlılıktı; bir şeyleri sonlandırma isteği, bir çözüm arayışı.
Çakıyı
parmaklarımın ucundan aşağıya kaydırıp, sonra ters yönde hızla döndürdüm.
Bıçak, metalin soğuk dokusuyla ellerimin arasında akıp giderken, adeta
parmaklarımla bir dans ediyordu. Her bir dönüş, her bir keskin açılış, bana bir
şey söylüyordu: Ben buradayım, ben hâkimim.
Bu
bıçak, sadece bir çakı değil, aynı zamanda kontrolün simgesiydi. Gerçek dünyada
her şey kayabilir, her şey değişebilir ama bu bıçak benim elimde duruyordu.
Sanki her bir hareketim, bu hayatta kimseye nasıl izin verdiğimi, kimseye ne
kadar yaklaştığımı ya da ne kadar uzaklaştığımı anlatıyordu.
Arkamda
hissettiğim adım sesleriyle parmaklarımın arasındaki çakıyla oynamayı bıraktım
ve bileğimi öne doğru eğip kelebeğin kanatlarını kapattım. Metal çakı, yeniden
avuçlarımın arasındaki yerini aldığında Ahmet, karşımdaki siyah, eskimiş
koltuğa oturdu.
Siyah
gözlerindeki yorgunluk, göz altlarında derin çizgilerin oluşmasına neden
olmuştu. Ahmet, arkasına yaslanıp bacak bacak üstüne attığında derin bir nefes
aldım. Gözleri yüzümde dolanırken başını sola doğru yatırdı.
"Geçmiş
senden çok şey çalmış Bozkurt." diye söylendi, acımasızca. "Gerçi
geçmiş hepimizden bir şeyler çaldı." diyerek acımasızlığına kendini de
koydu.
Kafamı
iki yana sallayıp bende bacak bacak üstüne attım.
"Geçmişin
hepimizden çaldığı şeylere karşı mücadele ediyoruz. Önemli olan geleceğe ayak
uydurmak."
Ahmet,
sola yatırdığı başını düzelttiğinde derin bir nefes aldı.
"Bunu
senden iyi yapan kimse yok Mete, ben hâlâ geçmişin bıraktığı izlerden
gidiyorum. Ruhumun alındığı o geçmişte, yeni bir ruh yaratma çabası
içerisindeyim."
Sol
bacağımı sağ bacağımın üzerinden indirip ona doğru eğildim. Dirseklerimi
dizlerime bastırdım.
"Bu
iş bittiğinde sana eski unvanını geri kazandıracağım. Bir hain olarak değil,
şanlı bir asker olarak anılacaksın."
Ahmet'in
bakışları gözlerimde dondu. Siyahlarındaki kırıklık daha önce kimsede
görmediğim bir bakışın anlamına eşitti. Gözleri kısılarak kapandığında öne
doğru eğilip ellerini şakaklarına bastırdı.
"Sen
hain değilsin."
Dudaklarımın
arasından dökülen cümle başını kaldırıp bana bakmasına neden olmuştu. Kafasını
ağırca iki yana salladığında nefesimi tuttum.
"Rütbelerimi
toprağa gömmek için bir çukur açtılar Mete ama bilemedikleri bir şey oldu. O
toprağa rütbem yerine geleceğimi gömdüm."
Dilinden
dökülen cümleler ruhunda, onu yöneten yılanın tıslaması gibiydi.
"Ve
her şeyin bir bedeli vardır."
Ruhundaki
yılan zihnindeki düşüncelere hükmetmeye başlamıştı. Ruhundaki çatlaklardan
sızan her kelime, bana bir şey anlatıyordu.
"Sen
eğer Hekimoğlu lakabını o gün bırakmasaydın, Bozkurt'un gücüyle asla
karşılaşamazdın. Sen o Bozkurt ile bir bütün oldun Mete. Düşüncelerin, seni
yönlendiren cümlelerin; bir zamanlar tanıdığım o Hekimoğlu'nun nasıl senin
lakabın olduğunu bana düşündürdü."
Ahmet'in
sözleri, içimde yankı buldu. Hekimoğlu'ndan Bozkurt'a geçişim, bir basamak daha
yukarı çıkmak gibiydi. Ama her basamağın bir bedeli vardı. O eski ben, o
Hekimoğlu artık yoktu. Yerine başka bir varlık geçmişti ve bu varlık,
Bozkurt'un gölgesiyle yaşıyordu.
Ahmet'e
baktım. Gözlerindeki ağırlık beni susturmuştu ama zihnim konuşuyordu. Onun
sözlerini sindirirken, içimdeki o boşluk daha da büyüyordu. Bedeller...
Bedeller ödetiyordu bana Bozkurt. Ahmet'in söylediklerine karşılık, dudaklarım
kelimeleri zorla bir araya getirdi.
"Bedel
dedin, Ahmet. Bozkurt bana, hiç daha önce görmediğim bedeller ödetti."
O anda,
geçmişin sessizliği yeniden çığlığa dönüştü. Hekimoğlu, geçmişimin bir
parçasıydı, evet. Ama Bozkurt... O bambaşka bir şeydi. O, bu yolculuğun sonu
olabilir miydi? Bozkurt'un pençeleri hem beni hem de etrafımdaki herkesi sıkıca
kavramıştı. Peki bu pençelerden kurtulmanın bir yolu var mıydı? Yoksa bu, bir
bedelin sonsuz tekrarından mı ibaretti?
Sessizlik,
Ahmet'in bakışlarıyla birlikte üzerime çöktü. Bir süre sonra kulağıma adım
sesleri nüksederken bakışları sağ omzumun arkasına çevrildi. Çilingir, elindeki
tabletle sağımdan geçip Ahmet'in yanına oturduğunda bakışları bana çevrildi.
"Deniz'in
durumunu sormak için Barış'ı aradım," dedi Çilingir. Sesi, her zamanki
gibi sakin ve ölçülüydü ama alt metninde bir endişe seziliyordu. "Nevo,
Deniz'i yeniden ameliyata almış. Böbrek üstü bezlerini tamir etmeye
çalışacakmış. Allah'tan omurga kemiğine saplanan kurşun sinire denk gelmemiş.
Yoksa Deniz yürüyemeyecekmiş."
Bu
sözleri duyduğumda içimde bir şey sıkıştı. Olayın ne kadar kritik olduğunu,
Deniz'in ne kadar büyük bir tehlike atlattığını düşündüm. Eyşan için canını
ortaya koyduğu bu yolda, hayatlarımızda geri dönüşü olmayan izler
bırakabiliyordu. İçimdeki Bozkurt'un pençelerinin daha da sıkıldığını
hissettim. Ruhumda biriken öfke, çaresizlikle yankılanıyordu. Ahmet ile
bakışlarımız kesiştiğinde, o ruhumda biriken öfkeyi yansıtmak istercesine
baktım.
İşte,
açtığımız mezarın tam olarak bedeli buydu.
(Kısa
bir mola verebilirsin, bölüm uzun olduğu için iki parta böldüm. İkinci partta
aynı, birinci part gibi uzun olacak.)
II.
PART
🐾
24
Kasım 2019 / Şehit Mezarlığı, İzmir
Yazar,
Ağzından
Alparslan
Çakır, Hümeyra'nın adını taşla örtülmüş bir hikâye gibi omuzlarında taşıyordu.
Gözleri, yılların içinden geçip buraya ulaşmıştı; yorgun ama hâlâ dirençliydi.
İki oğlunun varlığı, onun kalan nefesiydi.
Caner,
solundaydı. Bir mezar taşına değil, hayata meydan okur gibi dikilmişti.
Parmakları yumruk olmuştu, tırnakları avuç içine batıyordu. Gözlerinde fırtına
vardı; sessizlik öfkesini boğuyordu.
Mete,
sağındaydı. Daha geri planda duruyordu. Kafasında bitmeyen cümleler vardı,
dudaklarında hiçbir ses. Gözleri bir kez bile toprağa inmiyordu; bakışları,
sonsuz bir vadinin ufkuna dalmış gibiydi.
Hümeyra'nın
adı taşta kazılıydı. Her harfi rüzgârla dile geliyor, üç adamın yüreğine bir
bıçak gibi saplanıyordu ama kimse eğilmiyordu.
Rüzgâr
uğuldadı. Yapraklar havalandı. Zaman, bu mezarın başında durdu.
Bir
telefonun sesi, mezarlığın sessizliğini bıçak gibi kesti. O an, rüzgâr bile
sustu. Alparslan Çakır, derin bir nefes aldı ve cebindeki telefonu yavaşça
çıkardı. Bir an tereddüt etti. Ekrandaki numarayı görür görmez yüzü gerildi,
alnındaki çizgiler derinleşti. "Alparslan Çakır..." diye açtı
telefonu, sesi hâlâ tok ama bir o kadar da yorgundu.
Karşı
taraftan gelen sözler, sessizliğin ortasında yankılandı. Gözleri bir an için
dondu, sesi duyulmaz oldu. Parmakları gevşedi, telefon elinden kayarak yere
düştü.
Mete
ile Caner, aynı anda ileri atıldılar. Babalarının bir ağacın devrilir gibi
sallandığını gördüler. Caner hızla sol koluna sarıldı, Mete sağına. İki oğul,
babalarını ayakta tutan sütunlar gibi yanındaydılar.
Alparslan,
göğsünden taşan nefesi kontrol etmeye çalıştı ama sözleri patladı.
"Daha
kaç şehit vereceğiz size? Doymadınız kana, doymadınız!"
Bağırışı,
mezarlığı aştı, taşlara çarptı, yankılandı. Rüzgâr tekrar esti ama bu kez sert
ve acımasızdı. Mete'nin elleri, babasının omzundaki titremeyi hissediyordu.
Caner, dişlerini sıkarak ağzını açmadı. Hümeyra'nın adı hâlâ taşta, sessiz bir
çığlık gibiydi. Şimdi, o taşın yanında Ethem ve Yağmur'un isimleri
yankılanıyordu.
Alparslan
Çakır, dolu gözleriyle Mete'ye baktı ve çenesini dikleştirdi.
"Kızıl
Elma Şırnak'ta Mete."
Kızıl
Elma, Asena Gündüz demekti.
Mete'nin
yüreği sıkıştı. "Kızıl Elma" sözü, zihninde çoktan bir surete
dönüşmüştü: Asena Gündüz. Kalbinin en derininde sakladığı ama her nefeste
hissettiği o isim. Şimdi o isim, babasının sesiyle yankılanıyordu. Mete'nin
dudakları titreyerek aralandı ama hiçbir şey söyleyemedi.
Siluetleri
mezarlıktan silindiğinde Alparslan Çakır, telefondan aramalar yapıyor ve
Şırnak'taki tabur komutanlarıyla özel olarak konferanslar düzenliyordu. Albay
olarak Şırnak Özel Tim Taburu Alayı'nı yönetecekti. Timuçin Şahugül ile
karşılıklı görüntülü bir konferans görüntüsü oluşturuldu.
"Merhaba
Alparslan." dedi Timuçin albay.
Alparslan
Çakır, kaşlarını çattı ve çenesini dikleştirdi.
"Merhaba
Timuçin. Asena Gündüz'ü yarın, Kanarya operasyonuna yönlendiriyoruz. Bize,
önceden yanına yerleştirdiğimiz Alev Atsız ile Raşit'i getirecekler. Yapılacak
uğurlama töreninden sonra Asena'ya Raşit'i anlat."
Timuçin
Şahugül, hızla kafasını eğip kaldırdı.
"Peki,
Güvercin Timi komutanı kim olacak?" diye sorguladığında Alparslan Çakır,
derin bir nefes aldı.
"Mete
Mert Çakır, Güvercin yuvasına dönene kadar, Güvercin'in yuvasını
koruyacak."
🐺
25
Kasım 2019 / Şırnak
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Bir
liderin en büyük sorumluluğu, yanında savaşanların hayatlarını korumaktır; ama
en zor sınavı, kendi içindeki karanlıkla yüzleşmektir.
Şırnak'taydık.
Her
anıma odaklanmam gerekse de beynimdeki tek şey Asena Gündüz'dü. O, her ne kadar
uzak olsa da her an içimde bir yerlerdeydi. Bir yerlerde demek belki de doğru
değildi, çünkü her zaman, her zaman, beni takip eden bir gölge gibi
karşımdaydı.
Ya da
ben öyle düşünmüştüm.
Onu
sonunda görebileceğim umuduna kapılıp geldiğim nokta, pimini çektiğim bir el
bombasına dönüşmüştü. Elimde patlamak için bekleyen o bomba kalbimde bir
çarpıntı yaratmıştı.
Yanımda
benimle birlikte yürüyen Caner, Barış, Yonca ve Alper ile bir toplantı salonuna
girdiğimizde ayakta bekleyen kişilere baktım. İçlerindeki yeşil gözlü, hafif
kumral saçlı adam, Asiye Çavdar'ın bir kopyası gibiydi. Bu onun oğlu Osman
olmalıydı.
"Osman?"
diye mırıldandığımda kaşları hafifçe çatıldı. Beni tanımadığını anlamıştım. Sağ
dudağımın kenarı hafifçe kıvrıldığında derin bir nefes aldım. Yanındaki
kahverengi gözlü iki adam ona ve bana bakıp dururken Osman'ın kaşları çatıldı.
"İsmimi
nereden biliyorsunuz?" diye sorguladığında çenemi dikleştirdim. Önce ne
diyeceğimi bilmedim ama anlaması için kalbini yaralamam gerekti.
"Asiye
Çavdar'ın baktığı çocuklarız." deyip elimle Caner'i gösterdim.
"Caner." dedikten sonra ise kendimi gösterdim. "Bende
Mete."
Yeşil
gözlerindeki siyah noktacıklar hafifçe yeşillerini saklamaya başladığında,
kaşları da yukarıya doğru kıvrıldı. Dudaklarında küçük bir tebessüm oluştuğunda
kafasını iki yana salladı.
"Çok
geç kaldın be Mete. Asena, gitti."
Yüreğim
öyle bir burkuldu ki sanki vurulduğum yerden yeniden kanadığımı hissettim. Her
şey bir anda sarsıldı, savruldu. Kafamda bir şimşek çaktı, kalbimde kırılma
sesi duydum. Bir yanda pişmanlık, diğer yanda çaresizlik vardı. Ne kadar koşsam
da o uzak silueti yakalayamayacak gibiydim.
Sanki
arkamda bir yarım kalmışlık, bir boşluk, bir eksik parça vardı. Bunu her zaman
hissediyordum ama bu an, her şeyin kaybolduğu an gibi geldi. Asena'yı
görebilmenin, ona bir adım daha yaklaşmanın hayalini kurarken, tüm bu yıllar
bir anda geçip gitmiş gibi hissettim.
Bu acı,
her zaman peşimdeydi.
💔
2 Ekim
2021 / Mardin
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Güvercin
Timi ve babam; bir vatan haini olan Raşit Fas ve onun yan çarı Eyşan Boduroğlu
tarafından kaçırılmıştı.
Arabanın
direksiyonunu sımsıkı kavradım, parmaklarım neredeyse kemiklerime işliyordu.
Gözlerim yoldan çok, zihnimdeki karanlık düşüncelerle meşguldü. Caner yanımda
oturuyordu ama ne kadar uğraşsam da ona odaklanamıyordum. Sinirlerim
gerilmişti, her şeyin kontrolden çıktığını hissediyordum.
İçimdeki
öfke, deponun önüne geldikçe daha da büyüyordu. Ne kadar sakinleşmeye çalışsam
da her bir adımda kalbim daha hızlı atıyor, gözlerimdeki kırgınlık ve
kararlılık daha da belirginleşiyordu.
Arabayı
deponun arkasına park ettim, motoru kapattım ama ellerim hâlâ titriyordu. Caner
hiç sesini çıkarmadan, kapıyı açıp dışarıya çıktı. Ben de hemen ardından
arkasından indim. Ayaklarım yere değdiğinde, bedenimdeki öfke daha da
hissedilmeye başladı.
Arka
tarafa doğru hızla adım attık, deponun arkasına doğru yöneldik. Her adımda
adeta dünyayı sırtımda taşıyormuş gibi hissediyordum. Ne kadar hızlı hareket
etsek de içimdeki boşluğu dolduracak hiçbir şey yoktu. Caner'in ayak sesleriyle
birlikte ilerledikçe, karanlıkta yankılanan her ses, bu anı daha da geriyordu.
Bu sadece bir yer değil, her şeyin dönüm noktasıydı.
"Aa!
Ama çocuklar, ben size misafirlerimize iyi davranın dedim. Hepsinin üzeri ıslak
yazık, hasta olacaklar."
Gelen
ses ile tam sol köşede durduğumuzda elleri bağlı ama yüzleri yarım kapalı tim
üyelerine ve babama baktım. Caner, hemen solumda yerini aldığında Eyşan ve
Raşit onun hemen karşısında duruyordu. Mücahit'i ve Barış'ı görmemle kaşlarım
çatılmıştı. Neden bize haber vermemişlerdi?
Babam,
"Yanıma yaklaşmaya cesaretin yok mu, vatan haini?" dediği an Raşit,
silahına davrandı. Sürgüyü çekip babama nişan aldığında saniyeler içinde
belimdeki silahın sürgüsünü çekip bir el havaya sıktım.
"İndir
lan silahını!" diye bağırdığımda namlumun ucu onlara doğru çevrilmişti.
Babamın karşısındaki Eyşan'ın bakışları benim üzerime kilitlenmişti ama
gözlükten dolayı nasıl baktığını göremiyordum. Gudubet karı, seni o gece
öldürmeliydim.
"Zamanlamana
hayran kaldım komutan ama şu an senden daha önemli bir misafirim var."
dediği an silahımı Raşit'e çevirip horozu indirdim. Eyşan, gözlerindeki gözlüğü
bir hışımla çıkartıp yere attı. Belindeki silahı kavrayıp sertçe kemerine
yasladı ve sürgüyü çekip babama çevirdi.
Senin
o elini sikmez miyim? Ona doğrulttuğun namluyu sana sokmaz mıyım?
"İndir
silahını, Mete yüzbaşı." diye bağırdı.
Bittin
kızım sen. Senin bugün son nefeslerin. O işaret parmağını öyle bir bükeceğim ki
bir daha bırak tetiğe dokunmayı, birini bile gösteremeyeceksin!
İç
sesim susmuyordu. Öfkemin tüm bedenimi ele geçirdiğinin farkındaydım. Bana
bakan gözlerini kıstı ve tek kaşını yukarıya doğru kıvırdı. Raşit'in
kahkahasını işittiğinde ifadesiz bir yüze büründü.
"Eyşan,
tam kalbinin üzerinden vurmanı istiyorum."
Raşit'in
cümlesinden sonra bakışlarını babama çevirdiğinde dişlerimi sıktım. Babam ona
bakıp kafasını iki yana salladığında hiçbir şey yapamıyor olmak içime bir
huzursuzluk dağıtıyordu.
Raşit,
"Bu hayatta en kötü şey nedir, biliyor musun albay ya da Osman
üsteğmen?" dedi. Bakışlarımı hiç Eyşan'ın üzerinden çekmedim ama o Osman'a
baktı.
"Oy
Asiye'nin yavrusu da buradaymış."
Eyşan,
bir an için yutkundu. Kaşlarım çatıldığında dişlerimi sıkıp gevşettim.
Raşit,
"Ethem ve Yağmur nasıl? Onların kızı vardı, adı neydi?" diye
söylendiğinde silahımı daha sıkı kavradım.
Şerefsiz
puşt herif! Sevdiğim kadının ailesinin adlarını nasıl o kancık ağzına alırsın?
Eyşan,
kaşlarını çatıp "En kötüsü de nedir biliyor musun albay?" diye
haykırdığında babama bakarak gözlerini kıstı. Babam kafasını salladığında
silahı daha sıkı tuttu. "Hain olmak."
İşaret
parmağını tetiğe bastırdığını fark ettiğim an, işaret parmağımın altındaki
tetiğe bastım. Eyşan, göğsünden fırlayan kan birikintisi ile dizlerinin üzerine
çöküp yere yıkıldığında Caner'in "Hassiktir!" demesini işittim. Hızla
koşan Raşit'in peşinden gittiğinde Barış'ta peşine takılmıştı.
"Hayır!"
diye bağırdı, Mücahit.
"Çözün
lan beni!" diye çığlık attı, Alev. Mücahit, hızla Alev denen o kadına
döndüğünde kaşlarım giderek daha da çatılıyordu. Elimdeki silahı belime koyup
babama doğru yürüdüm. Bağlı ellerini çözmeye başladım.
"Benim
geri zekâlı oğlum." diye tısladığında tek kaşımı sorgularcasına kıvırdım.
Babam, ellerini çözdüğüm an ayağa kalktığında bakışlarım yerde yatan Eyşan'a
çevrildi.
"Güvercin!"
diye bağırdı, Osman.
"Çözsenize
oğlum bizi?" diye bağırdı, Deniz.
"Çöz,
önce Deniz'i çöz." diye bağırdı, Kubilay.
Burada
ne boklar dönüyordu?
Babam
elindeki şırınga ile yerde yatan Eyşan'a yürüdü ve şırıngayı göğsüne sapladı.
Eyşan, gözlerini sonuna kadar açıp bir anda nefes aldı ve öksürüklerinin
arasında sola doğru yattı. Yanına yaklaşan Alev, hızla eğilip kazağını yukarıya
sıyırdı. Kırmızı boruları olan bir çelik yelek vardı. Büyük ihtimalle ben
vurduğumda akan şeyde kanı değil, o kırmızı tüpteki sıvıydı.
Alev
denen kadın, "Sikerim lan böyle işi!" diye bağırıp yanından
uzaklaştığında Deniz, Eyşan'ı yerden kaldırmaya çalışıyordu. Babamın yanına
doğru yürüdüğümde sol elini palaskasına koydu ve bana bakarken burnundan büyük
bir soluk verdi. Çenesini gerdiğinde bakışları Eyşan'a çevrildi.
Eeee!
Bu karşımdaki kadın hain değil mi amına koyayım?
Ne
sikim dönüyor burada?!
"Boduroğlu,
timi topla ve kışlaya dön. Askeriyede hazır ol da bekleyip benden haber
bekleyin."
Bu ne
demekti? Bu kadın asker miydi? Neden böyle emrediyordu?
"Emredersiniz
komutanım." dediğinde Caner, babamın koluna girdi ve dışarıya doğru
ilerlemeye başladı. Bakışlarım yeniden Eyşan denilen, artık asker olduğunu
düşündüğüm kadına çevrildi. Elini bana doğru uzattığında göğsünü vurduğum yere
ve eline bakıp yeniden gözlerine baktım. Sağ dudağının kenarı kıvrıldığında
öylece bekledim.
"Ben
Asena Gündüz."
Lan?
LAN!
'Nasıl
yani?' demek için dudaklarımı araladım ama dilim tutulmuş gibiydi. Onun
dudaklarından dökülen cümleler yüreğimin bir kuş misali göklere çıkıp
havalanmasına neden olmuştu. Ona baktıkça, kalbim sanki bir ok gibi göğsümdeki
her bir damarla birlikte hızlıca atmaya başlamıştı. Yıllardır kaybolan kadını
ararken geçtiğim yollar, savaşlar, aldığım kararlar, her şey bir anda anlamsız
oldu. Şaşkınlık içinde, o ismi işittiğimde, bir anda içimdeki tüm kaslar
gerginleşti.
Yıllardır
nehrin karşı kıyısında durduğunu sandığım kadın, meğerse hep karşımdaymış.
Bana
doğru iki adım attığında burnuma dolan o yasemin çiçeklerinin kokusu
ciğerlerimde bir bahar havasına dönüştü. Yüzünü yüzüme yaklaştırdığında
kalbimin sesini duyacak diye çok korktum.
"Her
hatanın bir bedeli vardır ve sen bugün bütün bedellerin altında kalacaksın MMÇ."
'Kalayım,
valla çek vur beni.' demek istedim ama diyemedim.
Kıza
demediğin şeyi bırakmadın be Bozkurt. Bunu demekten mi korktun?
Lan,
lan, lan!
Ben
onun hakkında neler söyledim?
Hangi
birini sayayım?
Ağzım
kırılsın!
😂
19
Nisan 2022 / Kurt İni
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Tourner
Dans Le Vide, Indila(Saad Music Remix)
Zihnimin
arkasındaki karanlıkta kalmıştım.
Eyşan'ı
istemeye gittiğimiz, arabada uyurken gördüğüm o rüyaya, uykumun en derin
yerinde yeniden kapıldım. Her şey tekrar tekrar başa sarıyordu; karşımda yine o
oğlan çocuğu vardı. İncecik bedeni, ağlayışlarıyla titriyordu. Sırtı bana
dönüktü ama hissettiğim şey sadece bir çocuğun ağlayışı değildi. Bu, ruhumu
paralayan bir tür ağıttı.
Ona
doğru yürümek, bir bataklığa adım atmak gibiydi. Ayaklarım, her adımdan sonra
daha da ağırlaşıyordu. Çocuğa yaklaştıkça, karanlık daha keskinleşiyordu.
Sessizlikte yankılanan hıçkırıkları, zihnimde bir tokat gibi çarpıyordu.
Elimi
yavaşça uzatıp omzuna koydum. Titreyen omzuna dokunduğum an, bedenindeki
titreşim sanki avucumda yankı buldu. Elimi çekemedim, yapışıp kalmış gibiydi.
Yavaşça
döndü.
Çocuk
dönüp yüzünü bana çevirdikçe, zamanın akışı yavaşladı. Gözlerim, onun
gözlerindeki o tanıdık parıltıya takıldı ama o parıltının altında ezilen bir
şey vardı; tanımlayamadığım, içimde bir yarayı kanatan bir şey.
Kahverengi
gözünden süzülen bir damla yaş, sanki doğrudan kalbimin üstüne düştü. Soğuk,
keskin bir bıçak gibi içimde gömülü eski bir yaranın daha da derinleşmesine
neden oldu. Çocuğun diğer mavi gözünden hiçbir şey akmıyordu. Pürüzsüz bir
soğukluk, sessiz ve taş gibi katı bir huzursuzlukla doluydu.
"Bana
yardım et," diye fısıldadı çocuk, ama sesi bir yankı gibiydi. Onun
dudakları hareket etti, fakat kelimeler zihnime kazınmış bir ses gibi içeriden
yankılandı. "Beni kurtar."
Bir şey
boğazıma düğümlendi. Konuşmak istedim ama kelimeler çıkmadı. Hareket etmek
istedim, ama ayaklarım yerden kopmadı. Gözlerim onun gözlerinden ayrılamıyordu.
Kahverengi gözündeki o çaresizlik ve mavi gözündeki o tuhaf soğukluk. İkisi,
bir bütünün birbirine zıt yarıları gibiydi.
Sonunda
dudakları aralandı, sesi bir yankı gibi zihnime kazındı.
"Annemi
kurtar baba."
Nefesim
kesildi. Göğsümde yankılanan kelimeler içimi kavurdu. Tam o anda bir çığlık
duyuldu, tiz ve çaresizce.
"Mete!"
Kulaklarımı
sağır eden o sesi tanımam için bir an yetmişti. Eyşan'ın çığlığı beynimde
patladı. Dudaklarım korkuyla aralanırken içgüdüsel bir refleksle bağırdım.
"Eyşan!"
Öne
atıldım ama vücudumun ağırlığı karanlığın içinde daha da arttı. Gözlerimi
sonuna kadar açtığımda, bulanık bir gerçekliğe çekildiğimi fark ettim.
Yosunlarla kaplanmış, rutubet kokusu içime işleyen duvarlarla karşı
karşıyaydım. Nefes alıp vermek bile zorlaşmıştı.
Bir el
omzuma sertçe yapıştı, beni sarsarak çekti. O an, duvarların arasında
kaybolmuşken gerçekliğe tutunduğumu hissettim.
"Mete?"
Başımı
kaldırdığımda Çilingir'in kehribar rengi gözleri endişeyle bana bakıyordu.
Gözleri, beni inceliyor, neyin içinde olduğumu anlamaya çalışıyordu. Şakağımdan
süzülen bir ter damlası çeneme kadar indi ve orada asılı kaldı. Onu hissettim
ama silecek gücü bulamadım.
"İyi
misin?" diye sordu, sesi yumuşak ama dikkatliydi. Gözlerimi bir anlığına
ondan kaçırdım ama kelimeler dudaklarımda düğümlendi. Gerçekten iyi miydim? Bu
soruya yanıt verecek cesaretim yoktu. Bir an derin bir nefes almayı denedim ama
ciğerlerime dolan hava boğazımda düğümlendi. Ellerim titrerken avuç içlerimde
biriken teri hissettim. Çilingir'in sesi yeniden yankılandığında gözlerim
istemsizce ona döndü.
"Mete?
Ne gördün?"
Sesi
hem meraklı hem de temkinliydi. Endişesi yüzüne kazınmış gibiydi ama ben,
gözlerimin önünden silinmeyen o çocuğun bakışlarıyla hâlâ savaşıyordum.
Kahverengi gözündeki acıyı ve mavi gözündeki soğukluğu unutamıyordum.
"Bir
şey değil," dedim sonunda, sesim boğuk ve inandırıcılıktan uzaktı. Kendi
yalanıma bile inanamadım.
"Bir
şey değil mi?" Çilingir, kaşlarını çatıp başını hafifçe eğdi. "Sadece
seni yerinde sıçratıp ter içinde bırakan ve Eyşan'ın adını zikrettiren bir şey
mi? Gördüğün rüyaların gerçekliğe çevrildiğini çok iyi biliyorum."
Onun bu
kadar doğrudan oluşu içimde bir yerlere dokundu. Yine de kelimeleri bir araya
getiremiyordum. İçimde, o rüyadaki çocuğun yankısı vardı: "Annemi
kurtar baba." Bu üç kelime, sanki ruhumun en derin yaralarına
saplanmış bir hançer gibiydi.
"Kâbus,"
dedim nihayet, gözlerim yere sabitlenmişti. "Sadece bir kâbus..."
Ama
Çilingir'in sessizliği, beni yeterince inandıramadığıma işaret ediyordu. Omzumu
hafifçe bıraktığında birkaç adım geriledi ve sesli bir nefes alıp verdi.
"Her
neyse, bu konunun üzerine gidip seni bunaltmayacağım. Bünyamin'in izini bulduk.
Kendini toparla, ondan sonra hemen çıkalım."
Çilingir'in
sözleri kulaklarımda yankılanırken bir süre hareketsiz kaldım. Bünyamin'in
izini bulmuş olmaları, içimdeki karanlığı silmese de beni gerçekliğe döndürmeye
yetmişti. Elimi yüzüme götürüp şakağımdaki teri sildim. Parmak uçlarım nemliydi
ama zihnim hâlâ kuruydu; kelimeler ve düşünceler birbirine dolanıyordu.
"Tamam,"
dedim kısa ve kesik bir nefesle. Sesim kendime bile yabancı geliyordu. Çilingir
bir süre daha bekledi, sanki toparlanmam için bana zaman tanıyordu. Kehribar
gözleriyle üzerimde gezinirken, benden emin olmak ister gibiydi.
Kapıdan
çıkmadan önce durup arkasını döndü. "Mete," dedi, sesi bu kez daha
yumuşaktı, neredeyse alçak bir fısıltı gibi. "Karına ve çocuklarına hiçbir
şey olmayacak."
Gözlerimi
ondan kaçırıp başımı salladım. O gittikten sonra odada yalnız kaldım. Ellerim
istemsizce yumruk oldu. Derin bir nefes alıp verirken rüyanın yankısı, zihnimde
hâlâ canlıydı. "Annemi kurtar baba..." Bu ses
zihnimi terk etmeyecekti, en azından şimdilik.
Elimi
yüzümde gezdirip derin bir nefes aldım. Ayağa kalkıp üzerime baktım. Üzerimdeki
siyah kazak, sanki göğsüme yapışmış gibiydi. Elimi enseme götürüp tek seferde
çıkarttığımda içime çektiğim hava biraz daha serin ve keskin geldi.
Karşımdaki
askıda asılı olan siyah gömleğe uzandım. Kumaş ellerimde kayarken, içimde tuhaf
bir sakinlik yayıldı. Düğmeleri iliklerken zihnimde sadece bir düşünce vardı:
Bünyamin. Her adımım, her hareketim ona daha da yaklaşmak için atılmıştı ve
bugün bunun ilk hamlesi olacaktı.
Gömleğimin
manşetlerini düzelttikten sonra askıdan kabanımı aldım. Yaka kısmını omuzlarıma
oturttum, kollarımı geçirip sert bir hareketle önüme çektim. Derin bir nefes
alıp dışarı çıktığımda, taşlı yola adımımı attım. Ayakkabılarımın altındaki
taşlar hafifçe kayarken, sessizliğin içinde yankılanan her adım, zihnimde daha
da büyüdü.
Yolun
ilerisinde, park etmiş arabanın içinde iki silueti seçtim. Çilingir, sürücü
koltuğunda oturmuş, sağ elini direksiyonun üzerinde gezdiriyordu. Arka koltukta
Ahmet vardı; başını cama yaslamış, bir şeyler düşünüyor gibiydi. İkisini de
gördüğümde içimde bir tür rahatlama hissettim ama bu, gerilimin tamamen geçtiği
anlamına gelmiyordu.
Arabanın
yanına yaklaştım. Çilingir, beni fark edince başını çevirip kehribar gözleriyle
doğrudan bana baktı. Camı yarıya kadar indirip dudağının kenarına sinsice bir
gülümseme yerleştirdi.
"Hazır
mısın, Mete?"
Bir an
duraksayıp ona doğru eğildim.
"Hazır
olmasam bile başlayacağız, değil mi?" dedim, sesi biraz soğuk bir alayla.
Çilingir bir kahkaha attı, ardından direksiyona asılarak arabayı çalıştırdı.
Kafamı iki yana sallayarak arabanın önünden yürüdüm ve kapıyı açıp koltuğa
yerleştim. Koltuğa yaslanıp dışarı bakarken, gözlerim taşlı yolun ufuk
çizgisine kadar uzanan kısmında dolandı. Her taş, her çatlak bana geçmişi
hatırlatıyordu. Bünyamin'e daha yakın olduğumu bilmek içimdeki huzursuzluğu
besliyordu ama bunu susturmanın bir yolu yoktu.
"Bu
iş bitecek," diye kendi kendime mırıldandım. Sesim arabanın gürültüsünde
kaybolsa da kelimeler kafamda yankılandı. Bu yolun dönüşü yoktu.
Yol,
uzun ve sessizdi. Gecenin karanlığı içimize işliyordu; bir yandan
gerginliğimizi artırıyor, diğer yandan düşüncelerimizi boğuyordu. Çilingir,
direksiyonun başında sakin bir şekilde sürüyordu ama kehribar gözlerindeki
odaklanmayı görmemek imkânsızdı. Arka koltuktaki Ahmet ise neredeyse
hareketsizdi; o kadar sessizdi ki nefes alıp almadığını bile kontrol etme
ihtiyacı hissettim.
"Ne
kadar kaldı?" diye sordum. Sesim, arabada yankılanan motor sesine karıştı.
Çilingir,
kısa bir bakış attı. "Yaklaştık." dedi, sakin ve kısa bir şekilde.
Yolun sonunda, yüksek taş duvarlarla çevrili bir villanın uzak bir noktasında
durduk. Geniş, siyah demir bir kapı vardı. Duvarın üzerinde güvenlik kameraları
yer alıyordu.
"Kamera
var." diye mırıldandığımda arabanın motoru sustuğunda sessizlik ağırlaştı.
Çilingir, kapısını yavaşça açtı. "Önden ben gidiyorum," dedi alçak
bir sesle. "Zafir savunma sende. Mete sen... kafana göre takıl."
Gözlerimi
devirip derin bir nefes alarak başımı iki yana salladım. "Her zamanki
gibi..." diye homurdandım kendi kendime. Elimi kapı koluna uzattım ve
hızlıca açtım. Sağ ayağımı yere sertçe bastım; toprağın hafif nemli soğukluğu
botumun altından hissediliyordu. Kapıyı arkamdan kapattığımda Zafir'e baktım.
Zafir'in
yüzünde yeniden maskesi vardı. Çilingir'in arkasından ilerlerken her adımımızın
yerde yankılandığını hissedebiliyordum. Gecenin sessizliği bu yankıyı abartıyor
gibiydi. Villanın demir kapısına ulaştığımızda Çilingir durdu. Üst cebinden
çakısını çıkarırken yüzünde çocuksu bir heyecan belirdi. Bu tür şeylerde
ustalığını göstermekten zevk alıyordu; her hareketi sanki bir ritüelin parçası
gibiydi.
"Ne
kadar sürer?" diye sordum, fısıltıyla.
"Sabırsızlanma,
Mete," dedi Çilingir, alaycı bir tebessümle. "Böyle işler aceleye
gelmez. Kapılar, sahiplerinin güvenliğe olan inançlarını temsil eder.
Bünyamin'inki biraz fazla emin olmuş ama bu bizim işimizi kolaylaştırır."
Çilingir,
sağ elinin parmaklarıyla kabzayı kavrarken üst noktadaki çıkıntıya hafifçe
bastı. Kabzanın içinden öne fırlayan parlak, keskin olmayan bıçak ucunu hafifçe
aşağıya doğru eğip kapının anahtar deliğine doğru yaklaştırdı. Her hareketi
incelikle tasarlanmış gibiydi; sağ elinin parmakları bıçağın kabzasını sıkıca
kavrarken, sol eliyle deliğin çevresini yokladı. Kapının iç mekanizmasını
zihninde bir harita gibi çizercesine hareket ediyordu.
Bir an
için arkamı dönüp çevreyi kolaçan ettim. Zafir, sessizce karanlığa gömülmüş,
villa duvarlarının çevresini gözlüyordu. Gecenin rüzgârı hafifçe ağaç dallarını
sallıyor, etrafımızdaki sessizliği daha da belirginleştiriyordu. Herhangi bir
ses bizi ele verebilirdi ama Çilingir'in odaklanmış hali sanki zamanı bile
durdurmuştu.
"Klik."
O
tanıdık ses duyulduğunda Çilingir yüzünü bana çevirdi, gururlu bir
gülümsemeyle. "İşte bu kadar," dedi. Hafifçe kapıyı araladı ve eliyle
bizi işaret etti.
"Buyurun,
yüzbaşım," dedi tiyatrocu bir şekilde. "Sahne senin."
Adımlarımı
dikkatlice atarak içeri girdim. Zemindeki gıcırtı sesini en aza indirmek için
tabanımı ağır ağır kaydırıyordum. Havadaki yoğun nem ve tozlu koku, uzun
zamandır burada birilerinin yaşadığını gösteriyordu. Çilingir arkamda, parmak
uçlarında yürüyordu. Zafir ise hâlâ bir gölge gibi sessizdi.
Giriş
holünden ilerlerken gözlerim etrafı tarıyordu. Tavan arasına kadar uzanan
spiral bir merdiven ve sağdaki dar bir koridor dikkatimi çekti. Koridorun
ucunda hafif bir ışık süzülüyordu. Bu ya Bünyamin'in saklandığı odanın ya da
bir tuzağın işareti olabilirdi.
"Soldaki
odalara bak," dedim fısıltıyla Zafir'e. Gözlerim koridorun sonundaki
ışıkta sabitlenmişti.
Çilingir
omzumdan hafifçe dürttü. "Emin misin? Bünyamin, bu kadar kolay
ulaşılabilecek bir yerde olmaz."
"Eğer
bu bir tuzaksa, en azından buradaki herkesi temizleriz," diye karşılık
verdim. Sesim, kelimelerimden daha soğuk çıkmıştı. Çilingir, bir an gözlerini
benden ayırmadan durdu. Ardından omuz silkti ve arkamdan ilerlemeye devam etti.
Koridor
boyunca yürürken içimdeki gerginlik artıyordu. Silahımı yavaşça çektim ve elim
tetikte bekliyordu. Tüm dikkatimi odakladığım ışık kaynağına yaklaştığımda,
kapının yarı açık olduğunu gördüm. İçeriden gelen hafif tıkırtılar, biri ya da
birilerinin hareket ettiğini işaret ediyordu.
Bir
süre sonra Zafir yanımda yerini alırken Çilingir, eğilerek bana yaklaştı.
"Birlikte mi dalıyoruz, yoksa sen önden mi gidiyorsun?" diye sordu.
Gözlerimi
kırpmadan kapıya bakarken, "Seni görmesin. Zafir, sen burada bekle sana
komut verdiğimde yanıma gel." diye fısıldadım.
Kapıya
vardığımda yavaşça elimle ittirdim. Gıcırdayan menteşeler sessizliği delip
geçti. İçerideki loş ışık gözlerimi bir an için kamaştırdı. Küçük, dağınık bir
odaydı, duvarlarda eski gazete kupürleri, yerde yarım bir halı vardı. Odanın
köşesinde, bir sandalyede oturan silueti fark ettim. Bünyamin...
Başını
hafifçe kaldırıp bana baktı. Yüzündeki ifade ne korku ne de şaşkınlıktı;
yalnızca soğukkanlı bir kabulleniş vardı. "Bekliyordum," dedi, sesi
alçak ve boğuktu.
Kafamı
ağırca salladım "Oyun bitti," dedim, keskin bir tonda.
Bünyamin
hafifçe başını salladı. "Oyun bitmedi, yüzbaşı," dedi. Sandalyede
dikleşerek yüzünde hafif bir gülümsemeyle devam etti. "Bu sadece başka bir
sahne."
Daha ne
dediğini anlamadan, bir tık sesi duydum. Bomba düzeneği... Gözlerim hemen
odanın diğer köşesine kaydı. Zemin üzerinde parlayan küçük kırmızı ışık, bize
pek de hoş bir sürpriz hazırlamamıştı. Eski bir bomba tahrip uzmanı olduğunu
unutmuştum.
Bünyamin
gülümsüyordu. "Beni yakaladığını mı sandın?" diye mırıldandı.
Bakalım
sen benim sana olan sürprizimi beğenecek misin?
Dudaklarıma
sinsi bir tebessüm bürüdüm ve çenemi dikleştirdim. Bakışlarım Bünyamin'in oymak
istediğim gözlerinde dolanırken yüzümü biraz sağa doğru çevirdim.
"İçeriye
gel canım benim!" diye bağırdım. Bünyamin, sorgularcasına tek kaşını
kaldırdığında bakışları arkama kaydı. Zafir, yanımda durup ellerini çenesine
doğru kaldırdı. Elinin tersiyle yüzündeki maskeyi sıyırmaya başladığında
bakışlarımı Bünyamin'in yüzüne çevirdim.
Yukarıya
yükselmiş tek kaşı anında düştü. Birbirine yapışık dudakları ağırca aralandı.
Göz bebekleri büyüdü ve titrek bir şekilde bana ve Zafir'e baktı. Titreyen
dudakları arasında kaçan nefesi odanın sessizliğinde yankılandı.
"Bu...
bu nasıl olur? Sen öldün... seni kendi ellerimle göm..."
Zafir'in
yüzünde beliren soğuk gülümseme, Bünyamin'in cümlesini yarım bırakmasına neden
oldu. "Ölü olduğumu sandığın her an, ben seni izliyordum Bünyamin,"
dedi Zafir, alaycı bir tonda. Sesi, keskin bir bıçak gibi odadaki gerilimi
artırıyordu. "Ve işte buradayım. Senden bir adım ötede."
Bünyamin'in
elleri istemsizce sandalyenin kolçaklarına yapıştı. Kaçış planlarını zihninden
geçirdiğine eminim ama bedenindeki titreme onu ele veriyordu. Kendine bile
güvenemiyordu artık.
"Bu
bir oyun değil," dedim, sert bir sesle. Bünyamin'in dikkatini yeniden bana
çekerek bir adım daha yaklaştım. "O karanlık zihin oyunlarının son
sahnesindesin artık. Buradan çıkışın yok. Anladın mı beni, Bünyamin? Yok."
Zafir'in
silahını çıkartması için onun dikkatini üzerime çekmem gerekiyordu. Bünyamin,
güçlükle gözlerini bana çıkarttığı an göğsüne küçük bir şırınga saplandı. Hemen
sağımda, Zafir'in elindeki küçük köpekleri bayıltmakta kullanılan bir tabancayı
gördüğümde gülümseyerek Zafir'e baktım.
"Bunu
nereden buldun lan? Ben normal sakinleştirici kullanacaksın sandım."
Zafir,
gözlerini devirdiğinde Bünyamin, gürültüyle yere düşmüştü. Zafir omuzlarını
silkti, elindeki tabancayı inceleyerek hafif bir gülümsemeyle, "Bazen
yaratıcı çözümler gerekiyor," dedi. "Köpekler için olanı daha hızlı
etki ediyor. Üstelik daha sessiz."
Bünyamin'in
hareketsiz bedenine bir an baktım, sonra yüzümü Zafir'e çevirdim. "Beni de
bayıltmayı düşünmedin, değil mi?" dedim, alaycı bir ifadeyle.
Zafir
hafifçe güldü. "Henüz değil, Bozkurt. Beni ısıracak olursan bunu
düşünebilirim."
Çilingir,
yanımızdan geçerken bizim bu küçük diyalogumuza aldırmadı, Bünyamin'in yanına
çömeldi. Onu hızlıca yokladı, nabzını kontrol etti ve kafasını sallayarak
doğruldu. "Şimdi ne yapıyoruz?" diye sordu. Bakışlarım bomba
düzeneğine çevrildi. Ateşleme noktasının bağlı olmadığını fark ettiğimde
gözlerimi devirdim ve yeniden Bünyamin'in yerdeki bedenine baktım.
"Bu
onu yarına kadar uyutur, kurt inine götürelim Mete." diyen Zafir'in
sesiyle bakışlarımı kısa bir süreliğini etrafta gezdirdim.
"Bu
villada işimize yarar bir şeyler bulabilir miyiz?" diye sorduğumda
Çilingir, kafasını iki yana salladı.
"Ev
çok temiz, kirli işlerini burada barındıracağını hiç sanmam."
Kafamı
salladım ve çenemle Bünyamin'i gösterdim.
"Alın,
götürelim şu iti."
Zafir,
öne atılıp tüm iliklerinde gezen tiksinç duygusunu yüzüne yansıttı ve
Çilingir'in Bünyamin'e dokunmasına izin vermedi. Bir çuvalmış gibi omzunun
üzerine attı ve yürümeye başladı. Çilingir, önde ben arkada hızlı adımlarla
evin çıkışına doğru yürüdük.
Villanın
çevresinde sessizlik hâkimdi ama bu aldatıcı bir huzurdu. Çilingir, Zafir'e
yardım etmek için kapıyı açarken büyük üç adımla bagaja doğru yaklaştım. Benzin
bidonunu alıp bagajı kapattım ve büyük adımlarla evin önünde durdum.
Benzin
bidonunun kapağını açtım ve kapının önünden dökmeye başlayarak geriye doğru
adımladım. Benzinin keskin kokusu havaya yayıldıkça Çilingir, kaşlarını çatarak
bana döndü. "Mete, ne yapıyorsun?" diye sordu, sesi tedirgin ama
meraklıydı.
Benzin
bidonunu hafifçe sallayıp, son damlalarını da yere akıtırken yüzüme soğukkanlı
bir ifade yerleştirdim. "Cümle aleme Bozkurt'u gösteriyorum." dedim.
Çilingir derin bir nefes alıp gözlerini başka yöne çevirdi. Zafir ise birkaç
saniye durup beni süzdü, sonra omuzlarını silkti. "Senin planın, senin
sorumluluğun," dedi, soğuk bir tınıyla.
Elimdeki
boş bidonu içeriye atıp demir kapının önünde durdum. Sağ elimi cebime sokup
zippoyu çıkarttım. Baş parmağımla demir kapağı kaldırdım. Hoş bir tınıyla
açıldığında baş parmağımı taşa sürttüm. Alevin sıcak ışığı karanlıkta dans
ederken bakışlarım evin girişine kaydı. İçimde hafif bir huzursuzluk
dolaşıyordu ama bu hissi bastırmayı çoktan öğrenmiştim.
"Bünyamin,"
dedim, sesi daha da sertleştirerek. "Bu gece, bu odada bir şeylerin
değişmesi gerek. Eğer bu yanlış yolunu devam ettirirsen, seni kaybedeceğiz. Ama
eğer doğru yolda yürürsen, seni kazanacağız. Seçim senin."
O
an, Bünyamin'in gözleri kısa bir süreliğine yumuşadı ama hemen sonra yine o
sert bakışlarına büründü. Gözlerinde yaşanan çatışma, belki de tek başına bir
devrim gibiydi. Geri adım atamayacak kadar derin bir savaşa girmeye
başlamıştık.
Bir
adım öne çıktım. "Gitmek istiyorsan da git ama unutma, her seçim bir bedel
getirir."
Bünyamin'in
gözleri bir an daha aramızda gidip geldi, sonra bir karar almış gibi başını
eğdi. "Beni gönder, Hekimoğlu. Benim burada kalmamın bir anlamı yok."
Sözleri,
odada yankılandı. Her şeyin sona erdiği anı hissedebiliyordum. Bünyamin'in
kararı kesindi, bu noktada başka bir yol yoktu.
"Dönüşü
olmayan bir yola girdiğinde, bir daha geri dönemezsin." dedim ve elimdeki
kâğıdı yavaşça önüne bıraktım. Bünyamin, kâğıdı alırken, gözleri hala
kararlıydı ama bu sefer biraz daha yorgun görünüyordu. Kendi içindeki savaşın
izlerini taşıyor, her hareketiyle bir adım daha geriye düşüyordu. Kâğıdı
aldıktan sonra, birkaç saniye boyunca sessizlik hâkim oldu. O an, hiçbir şeyin
normal olmadığı bir dönüm noktasındaydık.
"Yolunu
seçtin," dedim, gözlerim ona odaklanmışken. "Umarım yanılmazsın,
Bünyamin."
Zihnime
akan anıyla kafamı iki yana salladım.
"Yanlış
yolu seçtin Bünyamin," dedim.
Zippoyu
yere bırakırken parmaklarımın titremediğine emin oldum. Kendi içimde yaktığım
yangınla, dışardakinin bir olması gerekiyordu. Zippo, yerdeki benzinle
buluştuğu anda alevler, benzin yolunu takip ederek hızla evin girişine
ilerlemeye başladı. Kıvılcımlar karanlığı yararak büyüdükçe, alevler duvarları
yutmaya başladı.
Ardımızda
kalan alevlerin uğultusu eşliğinde arabaya doğru yürümeye başladık. Çilingir,
arka koltuğa oturup sessizce Bünyamin'in başını sabitledi. Zafir direksiyona
geçti ve motoru çalıştırırken bana bir bakış attı.
"Sonunda
intikamını almak için her şeyi yapmaya hazır mısın, Mete?" dedi, sesi
derin ve sorgulayıcıydı.
Gözlerim
yanan villanın karanlıkta yükselen alevlerine takıldı. Yukarıya doğru yükselen
dumanlar havaya karışıyor ve gecenin karanlığında turuncu bir buluta
dönüşüyordu. Karanlığın içinde bir aydınlık elbet vardı ama bu aydınlığı
yalnızca, karanlık geçmişi olanlar bilebilirdi.
"Artık
geriye dönüş yok," diye mırıldandım, daha çok kendime. "Sonsuza dek
yakılacak olan sadece bu ev değil, bu savaşın tüm izlerini yakıp kül
edeceğim."
🔥
20
Nisan 2022 / Kurt İni
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Dünyaya
yeni gelmiş bir bebek, daha gözlerini bile açmadan neden ağlar?
Bunu
hiç düşündünüz mü?
İlk
nefesini almak için mi yoksa varlığını ilan etmek adına mı? Belki de annede
hissettiği o sıkışıklık, onu aniden içine çeken bu soğuk ve bilinmez dünyadan
daha güvenliydi. Ama kim bilir... Belki de ağlamak, dünyaya gelirken
beraberinde getirdiği tek savunma mekanizmasıdır.
Peki, o
zaman neden büyüdükçe ağlamak zayıflık sanılıyor?
Özellikle
bir adam için ağlamak utanılacak bir şeymiş gibi gelir, değil mi? Sanki
duygularını sergilemek, ruhunun bir parçasını eksiltmekle eşdeğermiş gibi.
Oysa,
bazen insan en güçlü anında ağlar. İçindekileri dışarı vurmak için, boğulduğu
karanlıkta bir ışık aramak için ama bunu itiraf etmek, işte o cesaret ister.
Çünkü ağlamak, savunmasız kalmayı kabul etmektir. Zırhını çıkarıp yaralarını
göstermek, acını kabullenmek ve belki de yardım istemek anlamına gelir.
Cesaretin
gerçek tanımı bu değil midir zaten? Tüm korkularına rağmen açıkta durabilmek, o
kırılganlığın içinde bile dimdik kalabilmek ama ne acıdır ki, bunu yapabilmek
için bazen en ağır yüklerle sınanman gerekir.
Eyşan'ın
her bir gözyaşı, benim canımdan can kopartıyordu.
Eyşan'ın
gözyaşları, birer damla su gibi değil, sanki erimiş birer kurşun gibi kalbime
akıyordu. Her biri içimde bir iz bırakıyor, varlığımı delip geçen bir acıya
dönüşüyordu. Onun sessizliği, hıçkırıklarının arasında boğulmuş bir çığlık
gibiydi. Eyşan ağladığında benim de tüm gücümü sınayan bir fırtına kopuyordu. O
gözyaşlarını dindirememek, boğazımda düğümlenen bir çaresizlik hissi
yaratıyordu.
Eyşan'ın
bir gözyaşı için dünyaları yakabilir miydim? Evet, hiç düşünmeden.
Ama onu
ağlatmamayı başarabilir miydim? İşte bu, en büyük savaştı.
Dünyaya
geldiği ilk andan itibaren ağlamaya başlayan her bebek gibi, o da ağlayarak
geldi bu dünyaya. 'Yaşıyorum, bakın buradayım.' dercesine ağladı. Ama peki ya
ben? Neden yirmi altı yaşındaki bir kadının gözyaşları yüzünden, içimde
böylesine koca bir yangın hissediyordum?
Aslında
cevap çok basitti.
Eyşan'ın
gözyaşları, yalnızca onun değil, benim de varlığımı sorgulatıyordu.
Zihnimin
içindeki karanlıkta o olay anına geri döndüm. Dudaklarımda, önden yürüyen
kadını takip ederken işlenmiş mükemmel bir gülümseme vardı. Bir an için
sağındaki Deniz ve solunda Osman ile, ben yanında olmasam bile güvende
olabileceğini düşünmüştüm. Elimi kapı kulpuna atıp kapıyı açtığım anda
duyduğum, Deniz'in haykırışı kulaklarımdan hiç silinmiyordu.
"Eğilin!"
Hemen
onlarda uzakta duran araçtan üzerlerine kurşun yağmaya başlayacakken Deniz,
Eyşan'ı tuttu ve bir anda sırtını o arabaya çevirerek ilk darbesini yedi.
Dudaklarımın aralandığını hissederken zihnimden neler geçtiğini bilmiyordum. O
an tek bir şey vardı, Eyşan ve Deniz. Beynimi kaybetmiş gibiydim.
Deniz,
omuzlarını yükseltmiş bir şekilde Eyşan'ın kafasını daha korurken tam arabadan
çıkacaktım ki bir mermi, dikiz aynasına çarptı. Selçuk, kolumdan tutup beni
arabanın içinde tutmaya çalışırken ben, karımın yanına gidemediğim için ağlamak
istedim.
Çocuklarımı
koruyamadığım için ağlamak istedim.
Küçük
bir çocuk gibi kıvrılıp ağlamak istedim.
Osman'ın
arabaya yönelttiği silahtan çıkan kurşunlarla araba ileriye doğru atılırken
Selçuk'un elini ittirip kendimi arabadan attım. Adımlarım dolanıp yere düşerken
ellerimi sertçe zemine bastırıp ayaklarımın üzerine doğruldum ve onlara doğru
koşmaya başladım. Deniz'in ağzından akan kan, çenesine doğru iniyordu.
Kahverengi
donuk bakışları benim gözlerimi bulduğu an, Eyşan'ın sırtındaki elleri, bir
yaprağın düşüşü kadar yavaş bir şekilde yere indi. Bir dağ gibi kırıldı ve
dizlerinin üzerine yıkıldı.
Bir
toprak misali titreyen canımı kollarımın arasına alıp yere çöktüğümde
zihnimdeki karanlık beni, karşımdaki piçin karşısına fırlattı. Onun hakkında
hiçbir iyi anım yoktu. Zihnimden hepsini silip atmıştım. Onu düşünecek
düşüncelerim yoktu, cümlelerim yoktu.
Üç şey
için karşısındaydım.
Karım,
çocuklarım ve onları koruyan Deniz.
Göz
kapakları titrediğinde elimdeki kelebeği açıp sandalyeden ayağa kalktım.
Gözlerini açıp bana baktığında ona doğru yaklaştım. Gözlerinin tam içine baktım
ama onun bakışları elimdeki çakıya çevrildi. Çakıyı parmaklarımın ucuna doğru
kaydırıp hızla parmaklarımın arasında dolaştırdım ve sivri ucunu görmesini
sağladım. Kelebeğin iki kanadını avuçlarımın arasında sakladığımda Bozkurt'un
zihnime sızdığını hissettim.
"Bünyamin."
Sana ne
yapsam Bünyamin?
"Uyanmanı
çok bekledim. Şimdi uyanmışken ne yaşayacağınla ilgili de seçimler yapman
gerekecek."
Gözlerinin
içindeki korku, Bozkurt'u daha da hırslandırdı.
"Bana
ne yapacaksın Bozkurt? Ayrıca siz o kapıyı nasıl açabildiniz!" diye
sorduğunda kahkaha atmamak için kendimi sıktım. O kadar hayırsız bir varlıktı
ki kendi kardeşi bile ne mal olduğunu ta en başından beri biliyordu.
Elimdeki
çakıyı hareket ettirirken ağır adımlarımla, arkasına doğru yürüdüm. Onu
bağladığımız sandalyenin sırt kısmı yoktu. Zincirlerle vücudunu germiş ve
sıkıca kenarlardaki kolonlara bağlamıştık. Arkasına geçtiğimde bakışlarım geniş
sırtında gezindi. Zihnime düşen Deniz'in sırtı, bana rehber olacaktı.
Ama o
kendi sırtını asla göremeyecekti.
"Sana
bir şey öğretmem gerek, Bünyamin. Ne kadar korksan da geriye dönüp
bakamayacaksın. Bu son gece, sana gerçeği gösterecek."
O;
seçtiği yolda geriye dönüp, vazgeçtiği yola bakamayacaktı.
Bünyamin,
"Zafir bir şey yap! Kurtar beni!" diye bağırdığında bakışlarım
gölgedeki Zafir'e çevrildi. Onun için açtığımız mezara biz, gerçek Bünyamin'i
gömmüştük. Önümde bağlı olan ise yeryüzünde bıraktığımız gölgesiydi.
"Seni
bu saatten sonra Şeytan'ın bile kurtaramaz, Bünyamin. Bozkurt'un yüce adaleti
bu sefer senin için teraziyi oynatacak."
Haklıydı.
Bu
terazi çoktan oynamalıydı.
Elimdeki
çakı tam yedi yere sırtındaki noktalara saplandı. Her birinde bulanan
parmaklarımdaki kan, Bozkurt'un ruhuna işliyordu. Deniz'in sessizliği, Eyşan'ın
göz yaşlarına dönüşüyordu. Her sapladığım o bıçak darbesi canıma can katarken,
içim harlı bir ateşmişçesine yanıyordu.
Son
darbeyi vurduktan sonra, çakıyı kısa bir süreliğine arka cebime koydum,
karşısına geçip yüzüne doğru eğildim. Bana baksın istedim, gözlerimdeki o
ateşin nasıl harlandığını görsün istedim. Hekimoğlu'nu benden aldığına pişman
olsun istedim. Yarattığı Bozkurt'un kim olduğunu öğrenmesini istedim.
Gördü.
"Bu
darbeler senin yüzünden can çekişen o çocuk içindi."
İki
dudağımın arasından dökülen cümle ile Eyşan'ın hıçkırıkları ve oğlumun 'Annemi
kurtar baba.' dediğini işittim. Ellerimi havaya kaldırıp avuçlarımın
içini sertçe kulaklarını ve yanağını kaplayacak şekilde vurup kafasını tuttum.
Annemi
kurtar baba.
Kaşlarım
çatıldı, dişlerim birbirine geçti. Diş köklerimin yerin oynadığını hissettiğim
an sıkmayı bıraktım.
O
kadınımıza kurşun sıktı, çocuklarımıza kurşun sıktı.
Bozkurt'un
sesi tüm zihnimi işgal etti.
"Ama
benim kadınıma yönelttiğin o namlunun acısını henüz çıkartmadım!" diye
kükreyip alnımı sertçe burnuna gömdüm. Geriye düşen kafasını yeniden
avuçlarımın içine aldım. Yamulmuş burnu, zihnimde Bozkurt'un kahkahasını
çınlattı. Onun kahkahası benim yüzüme yansıdı. Gözlerimin hemen arkasındaki
varlığını Bünyamin'in görmesini istedim.
Bozkurt,
gözlerimin hemen arkasındaydı.
Ailemize
hiç bulaşmamalıydı.
Sırıtarak
"Burnunu olmaması gereken yerlere soktun Bünyamin," dediğim an dudaklarımdaki
gerginlik yok oldu. Bünyamin'in sol kulağını yakaladım. Keşke senin ilk gün
kulağını çekebilseydim, Bünyamin. Sağ elimi Bünyamin'in yüzünden çektim ve
zincire teker teker bağladığım, sağ elinin baş parmağını tuttum.
Göz
bebeğimize silah doğrulttu. Kurşun sıktı.
"Sen
benim göz bebeğime horoz indirdin," deyip baş parmağını kıvırdım. Hızımı
alamadan işaret parmağını sıkıca kavradım.
Can
yoldaşımıza silah doğrulttu. Kurşun sıktı.
"Sen
benim can yoldaşıma tetik bastın!"
İşaret
parmağını yukarıya doğru kıvırdım. Bozkurt'un öfkesini burnumdan solurken sol
avcumun yaslı olduğu kulağını kavradım. Parmaklarımın arasındaki etini sertçe
burktum. Bozkurt, bir an için zihnimi bana yansıttı.
"Hekimoğlu'nun
ruhu, cesaretin, fedakârlığın, her şeyin arkasında durmayı gerektiriyordu. Ama
sen," diye devam etti, "sen her zaman kolay yolu seçiyorsun. Bir
lider olarak, o lakabı taşıman sana sadece bir unvan vermiyor, o ruhu da
taşıman gerekiyor. Ama sen ne yapıyorsun? Her hatada geri adım atıyorsun, her
başarısızlıkta birilerini suçluyorsun. Hekimoğlu'nun adını nasıl taşıyorsun?
Hekimoğlu bile sevdiği kadın için neler yaparken, sen neler yapabildin? O
yüzden... Ben senin gibi biriyle aynı yolda olamam."
Bozkurt,
acı bir gerçeği yüzüme vurdu.
Ben,
aslında hiçbir zaman Hekimoğlu olmamıştım.
Öyleyim
sanmıştım.
Bünyamin'e
eğilip "Senin kulağını biletini kestiğim gün çekmeliydim," diye
fısıldadım ve arka cebimdeki çakıyı yeniden çıkarttım.
Canımızın
gözünden akan yaş, senin cehennemdeki ateşin olsun Bünyamin! Ateşin harlı
olsun.
"Kadınımın
gözünden akan yaş, senin cehennemdeki ateşin olsun Bünyamin! Ateşin harlı
olsun."
Elimdeki
çakının kanatlarını açıp bıçağı sertçe Bünyamin'in kalbine sapladım. Bünyamin,
gözü açık bir şekilde son nefesini kana boğulduğu için veremedi. Ellerim, bir
kez olsun titremedi. Kalbine soktuğum bıçağı iki kez çevirdim.
"Bu
da çocuklarım içindi!" dedim ama zihnimde bir soru belirdi. Çocuklarımıza
bir şey olsaydı ne yapardık? Alt dudağımı dişleyerek gözlerimi kıstım.
"Son
darbede kendim için olsun. Kalbini kendi ellerimle sökeceğim diye yemin
ettim."
Yaptım.
Arkamda
Çilingir belirdi. O da bir şey söyledi ama benim zihnim tamamen Bozkurt'un
nefesleriyle dolmuştu. Zafir ile Çilingir onun leşini temizlerken ben,
üzerimdeki onun kanlarını silmeye çalıştım. Bedenimden her silişimde biraz daha
dindi, öfkem. Tamamen arındığımda artık, yolun sonundaki sakinlikteydim.
🐾
21
Nisan 2022 / Şırnak Devlet Hastanesi
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
On bir
gün.
Tamı
tamına on bir günden beri Deniz, yaşama tutunmaya çalışıyordu. Kubilay,
Yonca'yı her ne kadar yanında tutmak istemese de Yonca, ısrarla onun yanında
kalmak için çaba gösteriyordu. Ayda, bazen camın arkasındaki Deniz'e bakarak
ağlıyor ama kimse, özellikle Alperen gidip de bir şey söylemiyordu. Caner ile
Lara, Alev ile Barış arada dönüşümlü olarak askeriyeye gidip geliyorlardı.
Selçuk
sürekli olarak bizimle ilgileniyor ve Kubilay'ın gelmediği anlarda Yonca ile
beni alıp yemek yedirmeye götürüyordu. Gitmek istemediğimiz zamanlar ise Osman
ile gidip herkes için yemek alıyorlardı.
Mete,
benimle o gün konuştuktan hemen sonra Zafir dediği adamı ve Çilingir'i alıp
gitmişti. Bugün, tamı tamına onsuz sekizinci günüme girmiştim.
Hepimiz
bir yerlere savrulmuştuk ama sorarsanız birbirimize kenetliydik.
Zihnimden
o görüntüleri asla silemiyordum. Gözlerimi ne zaman kapatsam oradaydı. Deniz'in
solgun yüzü, yerdeki kan ve içimde büyüyen çaresizlik hissi... Bunlar, her
nefes alışımda beni biraz daha ağırlaştırıyordu.
Bütün
bunlar bittiğinde, yine de eskisi gibi olabilecek miyiz?
İç
sesimin sorduğu bu soru, cevapsız bir yankı gibi zihnimde dolaşıp duruyordu.
Ağırca oturduğum yerden kalkıp Ayda'nın yanına doğru adımladım. Yanına
yaklaştığımda nemli yanakları yeniden ıslandı. Gözleri bana çevrildiğinde derin
bir nefes aldı. Yeşil gözleri, derin bir ormanın fırtına sonrası huzurunu
taşıyordu. Gözlerinin yeşili, yaşlarla daha da belirginleşmiş, neredeyse cam
gibi bir parlaklık kazanmıştı. O gözlerde, bir yandan kırılganlık, diğer yandan
yeniden filizlenmeye başlayan bir kararlılık vardı.
"İyileşecek,"
dedim, sesim ne kadar sakin çıkmaya çalışsa da kendi içimdeki karmaşayı
gizleyemiyordum. Gözlerim, camın diğer tarafındaki Deniz'e takıldı. O soluk
yüz, hareket etmeyen eller... Yutkunarak bakışlarımı Ayda'ya çevirdim, devam
ettim.
"Deniz,
güçlü bir çocuk. Buna da dayanacak, biliyorum."
Ayda,
dudağını titreyen bir şekilde ısırdı ve başını hafifçe öne eğdi. Gözlerinden
akan birkaç damla daha yanaklarına doğru süzüldü.
"Keşke..."
dedi, sesi çatallı ve zayıftı. "Keşke o an daha dikkatli olabilseydik.
Belki-"
"Sakın,"
diye onu durdurdum, sesime beklenmedik bir sertlik eklenmişti. "Kendine
böyle şeyler söyleyip yük yükleme, Ayda. Orada olan hiçbir şey sizin suçunuz
değildi. Hepimiz elimizden geleni yaptık. Sadece bazen hayat planlarımızın çok
dışında gelişiyor."
Ona
daha fazla yük bindirmek istemiyordum ama kelimelerimi seçmekte zorlanıyordum.
"Hepimiz bir şeyleri değiştirmek isterdik," diye ekledim daha yumuşak
bir sesle. "Ama şu an yapabileceğimiz tek şey onun için dua etmek ve
beklemek."
Ayda
başını salladı ama dudakları aralanmadı. Gözlerini bir kez daha cama dikti ve
sessizce ağlamaya devam etti. Onun yanında daha fazla kalmak ya da bir şeyler
söylemek istedim ama kelimeler tükendi. Sessizce arkamı dönüp uzaklaştım.
Bakışlarım yerde kalırken birinin bana baktığını hissettim. Sert adımlar
koridorda yankılanmaya başladığında Caner'in ayağa kalktığını fark ettim.
Başımı
kaldırdığımda onu gördüm.
Kanlı
canlı, karşımdaydı. Zihnim, o anın gerçekliğini kavramakta zorlanıyordu.
Günlerdir süren endişe ve özlem, kalbimde büyük bir patlamaya dönüşmüştü.
Dudaklarımın istemsizce yukarı doğru kıvrıldığını hissettim. Öyle bir
gülümsemeydi ki, yalnızca içinde biriken acıyı ve mutluluğu aynı anda taşıyan
bir insanın gösterebileceği türden.
Mete,
etrafındaki insanları görmezden gelerek adımlarını hızlandırdı. Sağındaki ve
solundaki adamları sanki yokmuş gibi geçip gözlerini bir an bile benden
ayırmadı. Gözlerimde yaşlarla ona doğru bir adım attığımda, kollarını iki yana
açtı. Bir an için, dünya durmuştu. Ne hastane koridorundaki telaş vardı ne de
zihnimde yankılanan o umutsuz sorular. Sadece onun varlığı...
Ona
yaklaştığımda, gözlerimle onun yüzünü taradım. Yorulmuştu, belli ama buradaydı.
Sağlıklıydı ve söz verdiği gibi dönmüştü.
Mete'nin
kolları etrafımı sardığında zaman yine hareket etmeye başladı. Kollarını sıkıca
üzerimde hissettiğimde, boğazıma düğümlenen her kelime bir anda dağıldı. O an,
onun sıcaklığına sığınmıştım. Derin bir nefes alıp, sessizce fısıldadım.
"Geldin..."
Yanağım
göğsüne yaslanmışken, bir an için içimdeki ağırlığın hafiflediğini hissettim.
Çaresizlik ve özlem, yerini sessiz bir huzura bırakmıştı. Bu anın sonsuza kadar
sürmesini diledim ama her nefes alışımda gerçek, sessiz bir fısıltı gibi
kulağıma çalınıyordu: Henüz her şey bitmemişti.
"Açtı!
Gözlerini açtı!"
Ayda'nın
çığlığı, koridorun sessizliğini delip geçtiğinde, koridorda büyük bir gürültü
koptu. Mete'nin sıcak kollarından koparcasına uzaklaştım. Kalbim, bir anda
hızlanan bir ritimle göğsümde atmaya başladı. İnanmak istiyordum. İnanmalıydım.
Ayaklarım,
kendi kendine hareket etti. Ayda'nın titreyen elleri, cama yaslı bir şekilde
sabit kalmıştı. Kubilay'ın yanımda gelip sertçe cama vurduğunu fark ettiğimde
dudaklarındaki gülümseme her şeyin düzeleceğini işaret ediyordu. Gözlerimi cama
diktiğimde, gördüğüm şey zihnimdeki tüm kaosun üzerini örttü: Deniz. Gözleri
aralık, soluk yüzüne bir parça canlılık gelmişti.
Yanımdan
geçenlerin seslerini, arkamda duran Mete'nin varlığını, hatta ciğerlerime dolan
havayı bile fark etmedim. Tüm varlığım, o an sadece Deniz'in soluk hareketine
odaklanmıştı. Gözlerini tamamen açmasını beklerken zaman yavaşladı.
"Deniz..."
diye fısıldadım, kendi sesim bile bana yabancı geldi.
Arkamdan
bir el omzuma dokundu. Mete'nin o güven veren bakışıyla karşılaştığımda, onun
da en az benim kadar etkilenmiş olduğunu gördüm. Ama o, her zamanki gibi
güçlüydü. "Gördün mü," dedi alçak ama kesin bir sesle. "Her şeye
yeniden başlıyoruz."
Camın
diğer tarafındaki doktor ve hemşireler hızla hareket ederken, içimdeki umut bir
filiz gibi yeşermeye başlamıştı. Ayda, gözyaşları içinde ellerini yüzüne
kapatmış, olduğu yerde hıçkırıyordu. Ama bu kez gözyaşlarında bir parça
mutluluk vardı.
Deniz,
gözlerini kırpıştırdı. O küçücük hareket, bizi ayakta tutan her şeydi. Hayatın,
küçük bir işaretiydi bu. Henüz kazanılmamış bir savaşın umut dolu başlangıcı...
Mete'nin
eli, sırtımda bir destek gibi kaldı. O sıcaklık, gözlerimi yaşartan bu anın
gerçek olduğunu fısıldıyordu. Ve içimden sessiz bir söz verdim: Deniz için,
hepimiz için, bu savaşı asla yarım bırakmayacaktık.
🌊
DENİZ
GÜLER
Yarala
Meni, Ka-Re
Karanlık
bir derinlikte, nefessiz bir boşlukta süzülüyordum. Su, göğsümü sıkıştırıyor,
beni her geçen saniye daha da derine çekiyordu. Sanki düşmekten yorulmuş,
sadece kendimi bırakarak varlığımı suyun kollarına teslim etmiştim. Yüksekten
süzülen bir yaprak gibi, kontrolsüzdüm. Ama o karanlık, birden aralandı.
Sonra,
onu gördüm.
Ayda.
Suyun
içinde zarif bir heykel gibi duruyordu. Saçları, suyun akışıyla bir rüzgâr gibi
dalgalanıyordu. Onu bu şekilde görmek, içimdeki her şeyi susturdu. Kalbim,
ritmini yitirip sadece onun varlığına teslim olmuştu. Gözlerimi ondan
ayıramadım; o kadar güzeldi ki bu anı kırmaktan korkarak kıpırdamadan durdum.
Ama o
bana bakmadı. Sanki başka bir dünyadaydı, hayallerle gerçek arasında sıkışmış gibiydim.
Elleri, ince bir iplikle beni çağırır gibi havada süzülüyordu. O an fark ettim:
Eğer ona ulaşamazsam, kaybolacaktım.
Ellerimi
ona uzattım. Parmak uçlarım neredeyse tenine dokunacaktı ki gözlerini açtı. O
yeşil gözler... Sanki denizin içindeki yosunları gözlerine sığdırmış gibiydi.
İçlerinde yakıcı bir sıcaklık ve dipsiz bir hüzün vardı. Kalbim bir anda hızla
çarpmaya başladı. Su, artık etrafımızda değildi; sadece o ve ben vardık.
"Deniz..."
diye fısıldadı ama sesi suya karışıp kayboldu. Yine de duyduğuma emindim.
Yalnızca ismimi söylemişti, sanki bir ömür boyu duymak istediğim her şeyi o
anda söylemiş gibiydi.
Ona
yaklaştım, daha da yaklaştım. Kollarımı nazikçe bedenine doladım. O an, zamanın
durduğunu hissettim. Ayda'nın elleri hafifçe omuzlarımı sardı. Tenimizin
birleştiği yerlerde, suyun soğukluğu yerini tarifsiz bir sıcaklığa bıraktı.
Kalbinin attığını hissedebiliyordum; bu ritim, beni suyun derinliklerinden
çekip alacak bir melodi gibi geliyordu.
"Beni
bırakma..." dedi bu kez. Kelimeler rüyadan taşan gerçekler gibi içime
kazındı.
"Hiçbir
zaman," diye fısıldadım.
Ama ne
kadar sıkı tutmaya çalışsam da o bir an sonra kollarımın arasından kaymaya
başladı. "Hayır!" diye çığlık atmaya çalıştım ama sesim karanlık
suyun derinliklerine gömüldü. Ayda, bir sis gibi ellerimden süzüldü ve sonsuz
bir karanlığa karıştı.
Birden,
etrafımdaki dünya değişti. Gözlerimi açtığımda kare bir tavanla karşılaştım.
Puslu ışıklar, üzerime devriliyormuş gibiydi. Vücudum, binlerce iğneyle
delinmiş gibi ağrıyordu. Yaşıyor muydum?
Son
hatırladığım şey, Eyşan ablaya siper olduğum ve aşkıma gitmek üzereyken
vurulduğumdu. O kadar gerçekti ki...
Sağ
tarafımdan bir cam tıkırtısı duyuldu. Zorlukla başımı çevirdim. Kubilay,
ellerini cama yaslamış gülerek bana bakıyordu. Hemen yanında Eyşan abla vardı.
Onun yanında ise o.
Ayda.
Oradaydı.
Gözlerimi
birkaç kez kırpıştırdım. Gerçek olduğundan emin olmaya çalışıyordum. Hayal
değil, gerçekti. O burada, yanımdaydı.
Gözlerim
ağır ağır kapanırken, onları yeniden açabileceğimi bilmek içime huzur verdi.
Ayda'nın varlığı, tüm karanlığımın içinde bir ışık gibiydi.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!