Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
Flying,
Anathema (Remastered)
Pyramid
Song, Radiohead
6patlar,
Son Feci Bisiklet
3055,
Ólafur Arnalds
Who
Will Remember Me, by Twelve Titans Music
Breathe,
Fleurie
🕊️
XLV
Bir
defterin üzerindeki kan tanecikleri, bir sonraki sayfaya ince gölgeler gibi
izini bırakmıştı. Sayfa her çevrildiğinde, o silik lekeler sanki mürekkebin
arasında kayboluyormuş gibi görünüyordu ama kaybolmazdı. Kâğıt, üzerine düşen
her şeyi hatırlardı; kelimeleri, dokunuşları, en çok da sessizce damlayan ve iz
bırakanları.
Bu
lekeler, rastgele sıçramış birkaç damladan ibaret değildi. Öyle olsaydı,
zamanla solup gider, unutulurdu ama unutulmuyordu. Çünkü bazı izler,
sayfalardan silinse bile geçmişten silinmezdi. O defterin sayfaları arasında
sıkışıp kalmış bir sır vardı. Unutulmak istemeyen, belki de fark edilmek için
sabırla bekleyen bir gerçek.
Eller,
o sayfalara dokunduğunda yalnızca kelimeleri hissetmişti; gözler, satırlar
arasında gezindiğinde yalnızca cümleleri okumuştu. O lekeler, tıpkı sessiz bir
çığlık gibi oradaydı. Belki bir hata, belki bir işaretti. Belki de birinin
geride bıraktığı son izdi ve o iz, bir gün fark edilecekti. Çünkü zaman, her
şeyi unutturmazdı.
Bazı
sırları yalnızca uykuya yatırırdı.
Küllerin
altına gömülen sırlar, bir gün mutlaka yeniden alev alırdı.
22
Mayıs 2022'ye Bağlanan Gece – 01:01 / Şırnak
Yazar,
Ağzından
Saat
01:01.
Gece,
Özel Tim Taburunun üzerinde ağır bir battaniye gibi duruyordu. Nöbet
noktalarındaki siluetler, uzaktan bakınca heykel gibi hareketsizdi. Koridorlar
loş ışıklarla aydınlanıyordu ama bu ışık, gerçek anlamda bir aydınlık
sağlamıyordu. İçeride devriye gezenlerin adımları, betona çarpıp hızla
kayboluyordu. Herkes bir şey bekliyordu ama kimse neyi beklediğini tam olarak
bilmiyordu.
Taburda
bir huzursuzluk vardı. Açıkça konuşulmamış ama varlığı inkâr edilemeyecek bir
gerilimdi. Tıpkı havadaki nem gibi, görünmez ama hissedilir gibiydi. Gökyüzü
kapalıydı, yıldızlar bile bu gece saklanmayı seçmişti. Ve bir şey, çoktan
başlamıştı.
Koordinasyon
merkezinde oturan Selçuk'un, sol işaret ve orta parmağının arasındaki sigaranın
uzayan külü, kor noktasından kırıldı. Küçük bir kıvılcım parladı, sonra sönerek
yüzük parmağındaki alyansa çarpıp masaya dağıldı. Masanın üzerindeki dosyanın
üzerinde bir enkaz misali kaldı.
Elias
Farouq'un dosyası.
Selçuk,
gözlerini kaldırmadan, parmak uçlarını sert kapak üzerinde gezdirdi.
Parmakları, dosyanın üzerindeki ince küllere karıştı ama onları silkelemedi.
Bunu yaparsa, altındaki gerçeğin daha net ortaya çıkacağından mı korkuyordu?
Yoksa çoktan bildiği bir şeyle yüzleşmek istemediğinden mi?
O
dosya, çoktandır oradaydı ama kalbindeki izler 2017'den beri içini yakmaya
devam ediyordu. Üzerine yığılan diğer evrakların ağırlığı altında ezilmiş,
görünmez kılınmış, ama asla unutulmamıştı. Şimdi, hafif bir dokunuşla bile
tekrar gün yüzüne çıkacak gibiydi. Tozun ve küllerin altına gömülen hiçbir şey
sonsuza kadar saklı kalmazdı.
Selçuk,
parmaklarının arasındaki sigarayı dudağının kenarına sıkıştırdı. Koru içine
çekti, ciğerlerine dolan dumanın acılığını hissetti ama bu, içindeki yangının
yanında hiçbir şeydi. Gözlerini masadaki dosyadan ayırmadan, solundaki içi su
dolu karton bardağa attı. Sigaradan geriye kalan kor, suya değer değmez cılız
bir cızırtıyla söndü, minik bir duman halkası yükseldi ve hızla kayboldu.
Buz
mavisi gözlerinin etrafını saran kılcal damarlar, uykusuz gecelerin ve uzun
süren gerilimin izlerini taşıyordu. Kırmızı çizgilerle örülmüş beyazlıkların
üzerine göz kapaklarını ağır bir perde gibi indirdi. Bunu dinlenmek için değil,
birkaç saniyeliğine gerçekliği silmek için yaptı.
Göz
kapakları titrek bir refleksle yeniden aralandığında, başını hafifçe sağa
çevirdi. Omzunun üzerinden arkasına baktı. Boğazını hafifçe temizleyip, sesi
alışılmadık şekilde soğuk ve net çıkan bir tonda, "Mücahit, Alev Atsız'ı
koordinasyon merkezine çağır," dedi. Mücahit, hiçbir şekilde sorgulamadan
ayağa kalktı ve kapıya doğru ilerledi.
"Güvercin'e
bunun bilgisini ne zaman vermeyi düşünüyorsun, Selçuk?"
Selçuk'un
bakışları tam karşısındaki sandalyede oturan Selami'ye çevrildi. Parmaklarını
masanın kenarında gezdirdi. Eli, istemsiz bir hareketle eski dosyanın üzerine
kaydı, ancak kapağını kaldırmadı.
"Güvercin'e
bazı şeyleri söylemenin bir zamanı vardır, Selami," dedi, sesi aynı soğuk
ve ölçülü tonda. "Bu da o zamanlardan biri değil."
Selami
hafifçe burnundan soludu, arkasına yaslanıp başını hafifçe yana eğdi. Selçuk'un
yüzünü inceliyordu, belki bir açık, belki bir çatlak arıyordu ama Selçuk, her
zamanki gibi, içini göstermeyen bir duvar gibiydi.
"Peki
ne yapmayı düşünüyorsun?" diye sorguladı yeniden, Selami. Selçuk,
gözlerini kıstı ve çenesini dikleştirdi.
"Öncelikle
Alev Atsız ile görüşeceğim," bakışlarını diğer sandalyelerde oturan
Hayalet Ekibinde gezdirdi, "Sizi de tanıdıktan sonra Güvercin ile
konuşacağım," dedi.
Odada
kısa bir sessizlik oldu. Sadece masanın kenarında yanan lambanın cılız ışığı,
dosyanın üzerinde gölgeler oynatıyordu.
Selami,
Selçuk'un sözlerini sindirmeye çalışıyormuş gibi başını hafifçe salladı ama
bakışları hâlâ sorgulayıcıydı. Hayalet Ekibinin diğer üyeleri ise sessizdi.
Kimi kollarını göğsünde kavuşturmuş, kimi avuçlarını birbirine sürterek
sabırsızca bekliyordu.
"Demek
önce Atsız," diye mırıldandı Selami, daha çok kendine söyler gibi.
Ardından gözlerini Selçuk'a dikti. "Bu, sandığın kadar kolay
olmayabilir."
Selçuk
hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme, herhangi bir neşe taşımıyordu.
"Kolay
olmayacağını biliyorum," dedi. Eli hâlâ dosyanın üzerindeydi. Başparmağı,
kapağın köşesini usulca kaldırdı ama içindekileri görecek kadar açmadı. Sanki
içindeki bilginin odadaki havayı daha da ağırlaştıracağını biliyor ve bunu
geciktirmek istiyordu.
Kapının
menteşeleri bir kez daha gıcırdadı. Adımlar yankılandı.
Alev
Atsız, koordinasyon merkezine varmıştı.
Alev,
ne olduğunu anlamamış ama her an acil bir operasyona hazırlıklı olarak masanın
önünde durmuştu. Bakışları önce Selçuk'ta ardından karşısında oturan maskeli
yüzlerde dolandı. Selami, fötr şapkasını çıkartıp önüne koyduğunda gözlerini
kıstı ve Selçuk'a baktı. Selçuk, eliyle sağ çaprazındaki sandalyeyi gösterdi ve
kafasını eğdi.
"Otur,
Alev," dedi. Alev, hafif çatılmış kaşlarıyla Selçuk'u çok kısa süzdü ve
gösterdiği sandalyeye oturup arkasına yaslandı.
"Acil
bir durum mu var?" derken gözlerini, masanın üzerindeki kâğıtlarda
gezdiriyordu. Kollarını göğsünde bağlayıp yeniden Selçuk'a baktı. "Bu
maskeli kişiler kim?"
Selçuk,
derin bir nefes aldı ve boğazını temizledi.
"Acil
bir durum yok fakat gözümün önünde durup görmediğimiz şeyler var," dedi ve
baş parmağının altındaki dosyayı kaldırdı. Alev, Raşit Fas'ın dosyasını
gördüğünde kaşlarını yukarıya çekti.
Alev,
"Raşit ne alaka?" diye sorguladığı an Selçuk, elinin sağında kalan
dosyayı da araladı. Zara Demirkan dosyası da aralandıktan sonra diğer dosyayı
da açtı. Mümtaz Çalkun'un fotoğrafı, Alev'in kıvrılmış kaşlarının düşmesine
neden oldu. Gözlerini kırpıştırarak dosyalardan bakışlarını çekti ve direkt
olarak Selçuk'un gözünün içine baktı.
"Bunlar
ne demek oluyor?"
Selçuk,
derin bir iç çekti.
"Bunca
zamandan beri Elias hep içimizdeymiş. Bu şerefsizleri musallat eden başından
beri oymuş. Tabii, Raşit Fas'ın dosyası eskilere dayanıyor fakat Asena Gündüz'ü
arıyor olmasının nedeni, Elias Farouq'un yönlendirmesi sonucuymuş. Mümtaz
Çalkun'un babası Seyyar, Seyyar'ın babasını öldüren Elias Farouq'un
babasıymış."
Alev,
bir şey diyecekmişçesine dudaklarını araladı ama demedi. Öylece Selçuk'a
bakakaldı. Selçuk, yeniden boğazını temizledi ve gözlerini kaçırıp önünde
serili olan dosyalara baktı. Kısa bir sürüklenmeden sonra Alev'a baktı ve sağ
eliyle karşısındaki maskeli kişileri gösterdi.
"Hayalet
Ekibi. 2017'den beri Elias Farouq'u takip ediyorlar. Sen sormadan ben
cevaplayayım, bize bilgi vermeleri yasaktı. Ta ki Güvercin kaçırılana kadar.
Çünkü Güvercin bir teşkilat başkanı ve Hayalet Ekibi de Mücadele İtibar
Teşkilatı'nın dışarıdaki ayak izleri."
Alev,
yaşadığı şokla kaşlarını derince çattı ve yeniden dudaklarını araladı.
"Peki,
benden ne istiyorsun?" diye sorguladığında Selçuk, arkasına yaslandı.
"Hayalet
Ekibi ile operasyona katılmanı istiyorum, Alev. Elias Farouq, her an kaçabilir.
Hayalet Ekibinin sahip olduğu emir erleri, karadan Elias Farouq'un köpeklerini
yakalayacak sen de F-16 ile Al-Suqaylabiyah Ormanlarını havadan tarayacaksın.
Taş üstünde taş bırakmayacaksın."
Alev,
birkaç saniye boyunca Selçuk'un söylediklerini tarttı. Gözleri, karanlık
maskelerin ardında oturan Hayalet Ekibinin üyelerinde gezindi. Bir zamanlar
ismini bile duymadığı, varlığından bile haberdar olmadığı bir teşkilatın
gölgeleri şimdi karşısında oturuyordu. Yutkundu. Güvercin kaçırılana
kadar. İşte kilit cümle buydu. Alev, dişlerini sıktı. Öfkesini
bastırmaya çalışsa da sesindeki gerilim belli oluyordu.
"Güvercin'e
yapılanların bir bedeli olacak," dedi, sesi keskin ve netti. "Ve ben
o bedeli en ağır şekilde ödetmede yardımcı olacağım."
Selçuk,
hafifçe başını salladı. "Bu yüzden seni seçtim."
Alev,
kısa bir nefes aldı ve geri verdi. Sonra, masaya eğildi. "Operasyon ne
zaman başlıyor?"
Selçuk,
karşısında oturan maskeli figürlerden birine göz ucuyla baktı. Hayalet
Ekibinden Sessiz, metalik bir sesle konuştu.
"Şafakta."
Alev,
belli belirsiz kafasını salladı ve yeniden Selçuk'a baktı.
"Güvercin'in
bu operasyondan haberi olacak mı?"
Selçuk,
kafasını salladı.
"Haberi
olacak ama önce seninle konuşmak istedik. Henüz Güvercin, Hayalet Ekibi ile
tanışmadı. Siz yola çıktığınızda onu buraya çağıracağım."
Alev,
ellerini masaya koydu ve yavaşça oturduğu sandalyeden ayağa kalkıp çenesini
dikleştirdi.
"O
halde hazırlıklarımızı yaptıktan sonra yola çıkalım," dedi. Selçuk, ayağa
kalktığı an Hayalet Ekibi de ayaklanmıştı. Alev ile koordinasyon merkezinden
çıktıklarında içeriye Eyşan girdi. Eyşan'ın bütün olanlardan haberi vardı.
Çünkü Alev, Mücahit'in onu koordinasyon merkezine çağırmasından beş dakika
sonra Eyşan'ı uyandırmış ve ona bilgi geçmişti.
Selçuk,
Eyşan'ı gördüğünde bakışlarını kaçırdı ve önündeki dosyalara baktı. Eyşan,
küçük adımlarla Selçuk'un yanındaki sandalyeyi çekti ve oturdu. Selçuk,
kalktığı sandalyeye geri oturdu ve derin bir nefes aldı.
Eyşan,
"Caner'e neden söylemedin?" diye sordu.
Selçuk,
kafasını iki yana salladı.
"Lara'nın
yanındaymış, rahatsız etmek istemedim. Zaten yeterince yanında vakit
geçiremedi. Bari onlar düzgün bir gün geçirsinler. Güvercin Timine haber
vermemi ister misin?"
Eyşan,
masanın üzerindeki dosyalara baktı ve titrek bir nefes aldı.
Eyşan,
"Bütün bunların sebebi bendim, Güvercin Timini de bu işe
karıştırmayacağız," dediği an Selçuk, Eyşan'a baktı.
"Mete'nin
tavrı hoş olmayabilir. Özellikle öğrendikten sonra sana karşı garda
geçebilir," dedi. Eyşan, kafasını iki yana salladı.
"Bu
savaşın nedeni benim, Selçuk. Güvercin Timinin bu konuyla alakası yok. Herkesin
başına gelenler, benim aldığım kararlar sonucunda oluştu. O yüzden Alev ve
Hayalet Ekibi, Suriye'ye gidecek ve şafağı, ateşler içinde cayır cayır
yakacak."
Selçuk,
belli belirsiz kafasını iki yana salladı.
"Mete'nin
haberi olmalı, Eyşan. O, sen yokken çok kötü şeyler yaşadı. Ruh hali hiç ama
hiç iyi değildi."
Eyşan,
kaşlarını çattı ve çenesini dikleştirdi.
"Anlayacak
Selçuk, anlayışla da karşılayacak. Benim geçmişim, hepinize zarar verdi.
Elimden gelse, hiçbirinizi bu işe karıştırmazdım," dedi ve başını yana
eğdi, "Eşinin ve çocuğunun intikamı da bu gece son bulacak. Elias
Farouq'un sorgularına da sen gireceksin. İçinin yangını belki de bir nebze
soğur."
Selçuk,
ceketinin sol iç cebine elini soktu. Parmaklarının arasına sıkıştırdığı
fotoğrafı çıkartıp kanatlarını açtı. Baş parmağı eşinin ve bebeğinin yüzünde
bir tüy misali dolandı.
"İçimin
yangını ne yapsam sönmüyor ki Eyşan," kirpikleri gözyaşıyla titredi,
"Kalbimi bir kora çevirdiler benim. Nefes aldıkça canım yanıyor."
Eyşan,
dolan gözlerini kırpıştırdığında yaşların, yanaklarını ıslatmasına engel
olamadı. Gözleri onun elindeki fotoğrafa kaydı. Selçuk'un parmakları, zamanın
acımasızlığına rağmen hâlâ hatıraların sıcaklığını taşıyan o küçük kareyi
nazikçe okşuyordu. Eyşan, Selçuk'un bu halini pek sık görmezdi. O, her zaman
soğukkanlı, her zaman dimdik duran adamdı ama şimdi, omuzlarında taşınamayacak
kadar ağır bir yük var gibiydi.
"Peki,
bunca yıl nasıl dayandın?"
Selçuk,
gözlerini fotoğraftan ayırmadan başını hafifçe iki yana salladı. Birkaç saniye
konuşmadı. Sonra, sesi çatallı ama kararlı bir tonla yanıtladı.
"Dayanmadım,
Eyşan. Yanmayı öğrendim."
Eyşan,
Selçuk'un sözlerini duyduğunda içindeki suçluluk duygusu daha da ağırlaştı. O,
kaybettiklerinin yasını tutmuştu ama Selçuk'un acısı hâlâ tazeydi, hâlâ ilk
günkü gibi içini yakıyordu.
Titreyen
sesiyle, "Özür dilerim," dedi.
Selçuk
başını kaldırdı, gözleri Eyşan'ın gözlerine sabitlendi. Yüzündeki çizgiler daha
da derinleşmişti. Bir an sustu, sonra alçak ama keskin bir sesle konuştu.
"Özür
dileme, Eyşan. Çünkü özürler zamanı geri çevirmiyor. Ne seni ne beni ne de
kaybettiklerimizi geri getiriyor."
Eyşan,
yutkunarak başını eğdi. O an, içinde biriken her şeyin bir çığ gibi büyüdüğünü
hissetti ama gözyaşlarını sakladı. Selçuk, elindeki fotoğrafı son kez
okşadıktan sonra ceketinin içine geri koydu. Yüzündeki yorgunlukla derin bir
nefes aldı.
"04:17
Operasyonu'na onay veriyor musun?" diye sordu.
Eyşan,
kendini toparlayarak başını kaldırdı. "Evet."
Selçuk
gözlerini ona dikti, bir saniyeliğine durdu. Sonra başını hafifçe salladı ve
hiçbir şey söylemeden ayağa kalkıp kapıya yöneldi. Eyşan, onun ardından
bakarken, bu savaşın sadece dışarıdaki düşmanlarla değil, içeride, kendi
içlerinde de olduğunu bir kez daha fark etti.
Ve
bazen, en büyük yangınlar insanın kendi içinde yanardı.
22
Mayıs 2022'ye Bağlanan Gece – 02:12 / Şırnak
Eyşan
Çakır, Ağzından
6patlar,
Son Feci Bisiklet
Sessizlik
bazen en gürültülü çığlıktır; duyabilen için bir hikâye, duyamayan için
yalnızca boşluktur.
Gece,
karanlığın içinde derin bir nefes gibi uzayıp gidiyordu. Rüzgârın taşıdığı
toprak kokusu, boğazımı yakacak kadar keskin ama bir o kadar tanıdıktı. Geceyi
bölen ne bir ayak sesi ne de uzaklardan yankılanan bir silah sesi vardı. Bu
sessizlik, huzurun değil, fırtınadan önceki durağanlığın habercisiydi.
Önünde
durduğum kapı, şimdi elimi kaldırıp vurmaya cesaret edemediğim bir ana şahitti.
Sessizliği bozmamak için mi, yoksa o kapının ardında beni bekleyen geçmişten
korktuğum için mi, bilmiyordum. Arkamda gece, önümde ise bilinmezlik vardı.
Derin bir nefes alıp sağ elimi yumruk yaptım ve kapıya iki kez vurdum.
"Gel!"
İçeriden
duyduğum ses ile bölünen anı aralamak için elimi, kapının soğuk metaline
uzattım. Kulpu indirip içeriye girdim ve kapıyı kapatıp çenemi dikleştirdim.
Alparslan Çakır, okuduğu dosyadan bakışlarını henüz kaldırmamıştı.
"İyi
geceler albayım, önemli bir durum bildirmek zorunda kaldığım için rahatsız
ettim."
Alparslan
albay, sesimi duyduğu an kaşlarını kaldırdı ve bakışlarını dosyadan çekip bana
baktı.
"Kızım,
hayırdır inşallah?" dedi ve çok kısa üzerimi süzüp yeniden yüzüme baktı.
Eliyle çaprazındaki koltuğu gösterdi, "Geç otur, ayakta kalma."
Dediğini
ikiletmeden sağında kalan koltuğa oturdum ve sırtımı dikleştirdim. Ellerimi
dizlerimin üzerine koyup derin bir nefes aldım. Alparslan Çakır'ın bakışları,
yüzümde bir şeyler arıyormuş gibi keskin ve sorgulayıcıydı. Gözlerindeki
yorgunluğa rağmen, bir komutanın alışkın olduğu teyakkuz hâli hiç eksik
olmuyordu ama derinlerindeki şefkati göstermekten de hiç gocunmuyordu.
Kaşlarını
çatıp arkasına yaslandı, ellerini masanın üzerinde birleştirdi. "Anlat
bakalım, seni bu saatte buraya getiren şey nedir?"
Bir an
duraksadım. Bu kelimeleri nasıl seçeceğimi bilmiyordum. Çünkü bazı haberler,
sadece duyulmaz; hissedilir, sarsar, değiştirir ve az sonra söyleyeceğim şey,
her şeyi geri dönülemez bir noktaya sürükleyecekti.
"Alev
Atsız'ı ve Hayalet Ekibini Suriye'ye, Al-Suqaylabiyah Ormanlarına
gönderdim," çatık kaşları şaşkınlıkla havalandı, "Mete'nin ve
Güvercin Timinin bundan haberi yok ve asla olmayacak. 04:17'de Hayalet Ekibi
karadan Elias Farouq'u ele geçirecek, ardından da Alev, havadan müdahale yapıp
enkaza dönüştürecek."
Alparslan
albayın yüzündeki ifadeler hızla değişti; şaşkınlık ve endişe arasında gidip
geldi. Gözleri, söylediklerimi sindirmeye çalışırken, adeta zihninde sayısız
olasılık hesaplıyordu. Sessizliğin içinde, sadece kendi nefesim ve albayın
sabırlı bekleyişi vardı.
Bir
süre hiçbir şey söylemeden, bakışlarını benden ayırmadan masanın üzerine
yerleştirdiği ellerini inceledi. Ardından başını yavaşça kaldırıp derin bir
nefes aldı, "Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?" dedi,
sesindeki sertlik hafifçe yükselmişti.
"Evet,
albayım," dedim, ne kadar hazırlıklı olsam da sesim biraz titredi.
"Ama bu, doğru olan tek yoldu. Tim ve özellikle Mete için fazla riskliydi,
bu harekâtın başarıya ulaşması için bu kadar ileri gitmek zorundaydık."
Alparslan
Çakır, gözlerinde geçirdiği fırtınanın ardından bir anlığına derin bir
sessizliğe gömüldü. Sonra, gözlerinde bir karar belirip, yavaşça başını
salladı. "Bunu yapmak zorundaydık... Ama bir şey unutuyorsun, kızım."
Sözlerini
kesmeden bekledim, merakla devam etmesini.
"Bu
işin bir bedeli olacak. Her şeyin bir bedeli var. Ne zaman, nasıl ve ne kadar
ağır olacağını bilmiyoruz ama..." Albay derin bir nefes aldı, "Zamanı
geldiğinde seni ve ekibini buna hazırlamalısın. Bu kadar büyük bir hamleyi
gizlemek, her şeyin doğru gitmesi demek değil."
Sözlerinin
ağırlığı omuzlarımda bir yük gibi hissettirdi. Fakat, gözlerimdeki kararlılık
ona rağmen sarsılmadan durdu. "Biliyorum albayım ama bu gece, her şey
değişecek."
Alparslan,
birkaç saniye sessizce bana baktıktan sonra yavaşça başını sallayarak, "O
zaman, başımıza gelen ne olursa olsun, seninle olacağız," dedi ve bu
sözler, hissettiğim ilk baskıyı hafifletmişti.
Dilimde
ağırlaşan cümlelerden birkaçını daha serbest bırakmak istedim ama ağırlığı,
yutkunmama neden olmuştu. Alparslan albay, konuşmakta zorlandığımı fark
ettiğinde kaşlarını yeniden çattı.
"Başka
bir şey daha mı var?" diye sorguladığında kafamı belli belirsiz salladım
ve çenemi yeniden dikleştirdim.
"Bunca
zaman Elias Farouq, hep bir nefes kadar ensemizdeymiş albayım. Raşit, Zara,
Mümtaz... Bunların her biri ile bağlantısı varmış."
Alparslan,
söylediklerimi duyduğunda bir anlığına gözleri şaşkınlıkla genişledi. Kaşları
öyle hızlı kalktı ki, sanki söylediklerim bir anda zihninde yankı uyandırmıştı.
Sadece birkaç saniye sessiz kaldı ama o birkaç saniye bana bir ömre bedeldi.
"Ne
diyorsun, kızım?" dedi, sesi titrek bir anla kesildi. "Raşit, Zara,
Mümtaz... Elias Farouq'la bağlantılı mı? Bu nasıl olabilir?"
Gözlerindeki
şok ve kafa karışıklığı, önceki sakin halinden çok farklıydı. Ardından hızla
başını sallayarak, ellerini birleştirip masaya koydu. Sanki sözcükler yerine,
içindeki düşüncelerle savaşmaya çalışıyordu.
"Bunu
nasıl fark etmedik?" dedi, bu sefer gözlerindeki hışım ve kaybolan güveni
belirgin bir şekilde hissedebiliyordum. "Bunlar, bu kadar büyük isimler,
nasıl bu kadar derin bir bağla birbirine bağlı kalmışlar?"
Alparslan,
ciddiyetle bana bakarken, gözlerinden öfke ve endişe karışımı bir şeyler geçti.
"Elias Farouq, bir satranç taşı mıydı o zaman? Yoksa daha büyük bir planın
parçası mıydı?"
"Farouq
bir satranç taşı değildi, albayım," dedim, sesim hala sarsılmıyor ama
içimde yükselen endişeyi zar zor gizliyordum. "O, oyunun merkezindeydi. O,
taşların oynandığı, her hareketin arkasındaki gerçek güçtü."
Alparslan
Çakır, sol köşede duran siyah, üzerinde Atmaca işlemesi olan sigara tabakasına
uzandı ve çıkıntısına basıp aralanmasını sağladı. Onun sigara içtiğine çok
şahit olmamıştım ama bu gece yeniden görmüştüm. Sigarasını yaktıktan sonra
derin derin çekti. Odanın soğuk havasında kaybolmasına izin verirken, sanki
içindeki karışıklığı bu küçük hareketle dışarıya atıyordu.
Bir
anlık sessizlik, düşüncelerimizin her biriyle birlikte ağırlaştı.
"Farouq..."
dedi, sigarasından bir nefes daha çekip, dumanı odanın ortasında bırakarak,
"Evet, o, tahta üzerinde çok önemli bir parça. Ama bu kadar önemli bir
parçanın arkasındaki gerçek güç, her zaman gizli kalır."
Sözleri
bana, bir komutanın yıllarca edindiği deneyimlerin yansıması gibi geldi.
Gözlerindeki öfke, şaşkınlık ve sorgulama arasında, bir de vazgeçmeyecek kadar
güçlü bir inanç vardı. Alparslan Çakır, her durumda çözüm arayan bir adamdı ama
bu gece, hiç olmadığı kadar kaygılıydı.
"Bu
kadar büyük bir oyun oynanıyor ve biz, fark etmeden içine çekiliyoruz,"
diye mırıldandım, "Elias Farouq, tek başına bir oyuncu değil. Onun
etrafında bir ordu vardı, albayım."
Alparslan,
sigarasından son bir nefes daha çekti ve dumanı avuçları arasında kaybolurken,
gözlerinde bir kararlılık beliriverdi. "Evet, belki de tam olarak bu
yüzden kaybettik. Farouq'un etrafındaki o orduyu fark edemedik."
Sonra
gözlerini tekrar bana çevirdi, gözlerindeki derinlik, şimdi her zamankinden
daha keskin ve daha netti. "Ama bu gece her şey değişecek, değil mi?"
dedi. "Şimdi bu oyunun son hamlesi bizim elimizde."
Sözlerinden
aldığım güçle, derin bir nefes aldım ve sessizce başımı salladım. "Evet,
albayım. Bu gece, biz her şeyi tersine çevireceğiz."
Alparslan
albay, birkaç saniye gözlerimin içine baktı ve derin bir nefes alıp bakışlarını
kaçırdı. Sigarasından bir nefes daha çekip hemen tabakasının yanındaki küllüğe
bastırdı. Oturduğu sandalyeden kalkıp karşımdaki koltuğa doğru yürüdü ve
oturdu. Dizlerinin üzerine dirseklerini yaslayıp ellerini kenetledi. Bakışları
henüz bana dokunmamıştı ve yalnızca aramızdaki sehpada asılı kalmıştı.
"Mete,
senin yokluğunda çok kötü oldu kızım. Ne çektiğini asla söylemeyi düşünmüyordum
ama ona söylememe kararın, Mete'nin ne şekilde tepki vereceğini
değiştirecektir," dedi ve kaşlarının altından bana baktı, "Evde,
odanın o kanlı halini gördüğünde hırçınlaştı ve saldırganlaştı. İki tane
sakinleştirici yapıldı ama ona rağmen direnmeye çalıştı. Sinir krizi
geçirdi."
Alparslan
albayın sözleri içime işledi. Sanki göğsüme saplanan bir bıçak, içimde
yıllardır büyüttüğüm duvarları bir bir deşiyordu. Bir an nefesimi tuttum,
mideme bir taş oturmuş gibi hissettim. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum, ama
istemsizce avuçlarımın içine sıkışan tırnaklarımın bıraktığı acıyı hissettim.
Mete...
O kanı
gördüğünde, içindeki her şeyi bir kenara atıp delirdiğini düşündüm mü? Hayır.
Mete'nin öfkesi hiçbir zaman yalnızca bir öfke olmadı. Onun sinir krizleri,
öyle basit bir taşkınlık değildi. O, içindeki her şeyi yakan bir yangındı. O,
nefessiz kalana kadar boğazına sarılmak istediğin ama en sonunda kendini
öldürdüğün bir savaştı.
Ve
ben... Ben onu bu hâle getirdim.
Gözlerimi
sıkıca kapattım. Yutkundum ama boğazımdaki o lanet olası düğüm hiç çözülmedi.
Mete'nin içinden geçip onu paramparça eden şeyin ben olduğumu bilmek, her
şeyden daha çok acıtıyordu.
"Bunu
ona anlatırsam operasyona dahil olmak ve Elias'ın buraya leşini sermek
isteyecek, albayım. Elias Farouq'un ölmesi, onun kolay yoldan kurtuluş bileti
olur," gözlerimi açtım, "Onun ölümü böyle olamaz. Önce devletin
önünde, yaptığı her şeyin bedelini ödeyecek, ardından da infaz edilmesi için
elimden geleni yapacağım."
Sesim,
hiç ait olmadığım bir yere hapsolmuş gibiydi. Kendime mi, Alparslan Çakır'a mı,
yoksa Mete'ye mi söylediğimi bilmiyordum. Ama kelimeler ağzımdan döküldü.
Yüzünde, içinde ne olduğunu çözmeye çalıştığı bir ifade vardı. "Ne kadar
saklayabilirsin?" diye sorduğunda yutkundum.
Ciğerlerime
dolan hava zehir gibi geldi. Ne kadar saklayabilirim? Saklamak, onun ruhunu
biraz daha mahvetmek değil mi? Ama gerçeği söylemek, onu tamamen parçalamak
olacaktı. Başımı hafifçe eğdim, sonra doğrulup doğrudan Alparslan albayın
gözlerine baktım.
"Sabah,
herkesle birlikte öğrenecek," dedim, sesim fısıltı kadar düşük ama keskin
bir bıçak gibi. Bir an, odadaki hava tamamen değişti. Alparslan albayın
yüzündeki çizgiler gerildi, bir şey söyleyecek gibi oldu ama sustu.
"Eyşan-"
"Elbet
öğrenecek," diye devam ettim, gözlerimi bile kırpmadan. "Ama bunu
benim kontrolüm dışında, başkasından duymayacak."
Alparslan
albay, bir süre sustu. Sonra göz kapaklarını yavaşça kapatıp açtı, sesi alçaldı
ama tonunda tartışmaya yer bırakmayan bir ağırlık vardı. "O zaman yarın,
nasıl parçalanacağını da hesap et."
O an, o
kelimelerle birlikte içimde bir şey çatladı.
Albay
devam etti, "Çünkü Mete, seni kaybettiğini sandığında bile yanıyordu.
Gerçeği öğrendiğinde, alevin kendisi olacak."
Titremeyen
ellerim, o an üşümeye başladı.
"Buna
mecburum. Geçmiş benim yüküm."
Alparslan
albay başını hafifçe yana eğdi, yüzüne sert bir ifade oturdu. Beni tartıyordu.
Yaptığım seçimi, içimde tuttuğum ağırlığı, söylemekten kaçındığım ama her
halimle belli ettiğim o yükü ölçüyordu.
Sonunda,
ağır bir nefes aldı. "Mecbur olmak, yükü hafifletmez," dedi, sesi
alçak ama tok bir tınıyla. "İçini kemiren şeyin ne olduğunu biliyorum,
Eyşan. Sen de biliyorsun."
O an,
içimde yankılanan tek şey Mete'nin sesi oldu. Beni arayan, beni bulan, bana
dokunmaya korkan ama içindeki ateşle yanıp kül olan o hâli... Biliyordum. Hem
de her şeyden iyi biliyordum.
Ama
söyleyemezdim.
Ellerimi
birbirine kenetleyip sıkıca tuttum, parmaklarımın arasındaki ince titremeyi
bastırmaya çalışarak. "Bazen birini korumak için ona belli etmemek gerekir
albayım ve bu da bir yerde, yalanlara gebe kalır."
Alparslan
albay kaşlarını çattı. Gözlerindeki sertlik yerini, neredeyse acıya benzer bir
anlayışa bıraktı. "Ama yalanlar, bir noktada gerçeğin kendisi kadar yıkıcı
olur," dedi. "Ve Mete, yıkılmaz gibi görünen her şeyin, nasıl
paramparça olabileceğini defalarca gördü."
"Eğer
ona gerçekleri anlatmam gerekiyorsa, bunu ben yapacağım," dedim, sesim
fazla düz, fazla kesin çıktı.
"Peki
ya sen?" diye sordu Alparslan albay. "Sen bunu kendine anlatabilecek
misin?"
Bir an,
boğazıma düğümlenen nefesi yutkundum. Kendime anlatabilir miyim? Yaptığım her
şeyi, içimde bastırdığım her pişmanlığı, her korkuyu... Bunları, aynaya
baktığımda kendime söyleyebilir miyim? Alparslan Çakır'ın gözlerinin içine
baktım.
Meleklerim
vardı, beni toplarlardı...
"Ben,
bugüne kadar verdiğim her kararın bedelini sonuna kadar ödedim. Yine olsa, yine
öderim."
Şimdi
gözleri kanlı, kusmuk içinde kanatları...
Alparslan
albay, bir süre duraksadı. Gözlerinde, söylemek isteyip de sustuğu kelimelerin
ağırlığını görebiliyordum ama ben çoktan kararımı vermiştim.
"Ve
Mete..." dedim, içimde yankılanan bir fısıltıyla. "O, yıkılmaz
sandığı her şeyin nasıl un ufak olabileceğini defalarca gördü."
Albay
derin bir nefes aldı, yüzü gölgeler içinde daha sert, daha yorgun görünüyordu.
"Sen
de aynı enkazın altında kalacaksın, kızım," dedi usulca.
Gözlerimi
kırpmadan ona baktım. Sesim titremedi, nefesim kesilmedi.
"Enkazına
alışan biri, yıkılmaktan korkmaz Alparslan baba. Bunu, bana sen
söylemiştin."
Alparslan
albay, bir an için duraksadı. Gözlerindeki derin çizgiler belirginleşti,
ifadesindeki sertlik yerini kabullenmeyle karışık bir hüzne bıraktı.
"Elbet,"
dedi, sesi artık fısıltıya yakın bir tondaydı. "Ama bazı enkazlar,
alıştıkça daha ağır gelir, Eyşan."
Gözlerimi
kaçırmadım. O an, içimde bir yerlerde bir şeylerin çöktüğünü hissettim ama
dışarıdan bakıldığında hâlâ dimdik duruyordum.
"Ben
ağırlığını taşımayı öğrendim, Alparslan baba."
Albay
başını hafifçe yana eğdi, yüzüme uzun uzun baktı. Sonra gözlerini yere indirip
derin bir nefes aldı.
"O
zaman yükünü paylaşacak kimseyi itme, kızım," dedi yavaşça. "Çünkü
bazı ağırlıklar, tek başına taşınmaz."
Yeminle
son, bu son... Herkes öldü sen yaşa... Her gün aynı karmaşa... Çekilir gelen
başa... Çekilir gelen...
22
Mayıs 2022'ye Bağlanan Gece – 04:17 / Al-Suqaylabiyah Ormanları, Suriye
Yazar,
Ağzından
Saatlerdir
süren ölümcül sessizlik, geceyi kaplayan puslu havayla bütünleşmişti.
Al-Suqaylabiyah Ormanları, geceye gömülmüş bir canavar gibi uykudaydı ama
uyanmaya hazırdı. Rüzgâr bile soluk almayı bırakmıştı.
Cehennem
kapıları 04:17'de ardına kadar açıldı. Telsizlerden gelen kısa ama kesin emir,
geceyi bıçak gibi yardı.
"Bu
gece taş üstünde taş kalmayacak. Hazır olun, başlıyoruz."
Ön hat,
emir gelir gelmez harekete geçti. Hayalet Ekibi'nin liderliğindeki özel
birlikler, ormanın dört bir yanına yayılmıştı. Sessiz, Kıyam, Giz, İz ve
Kurşun... Her biri bir ölüm makinesi gibi tetikteydi. Arkalarındaki askerlerle
birlikte, hedef bölgeye sinsice ilerlediler.
Sessizlik
yerini cehennemi bir kakofoniye bıraktı. Batı cephesinde, Kurşun'un
yönetimindeki ağır silahlı birlikler, ilk saldırıyı başlattı. Makineli tüfekler
hırladı, bombalar ağaçları kökünden sarsan bir gürültüyle patladı. Farouq'un
adamları daha ne olduğunu anlayamadan, ilk siperleri düşmüştü.
"Batı
cephesi temizleniyor!" diye bağırdı İz, telsizden.
Giz,
kuzey hattında hareket halindeydi. Sızma timiyle ilerleyerek, Farouq'un dış
çemberdeki adamlarını sessizce avladı. Gölge gibi hareket eden askerler,
düşmanın üzerine çöküyordu. Çıkardıkları tek ses, susturuculu silahların kısık
patlamalarıydı.
Doğu
cephesinde Kıyam, hücum ekibini yönetiyordu. Elinde saldırı tüfeğiyle
ilerlerken, telsizden emir yağdırıyordu:
"Baskıyı
arttırın! Kaçacak yerleri kalmasın!"
Ve
gerçekten de öyle oldu. Farouq'un adamları, ormanın dört bir yanından gelen
saldırı karşısında paniğe kapılmıştı. Çoğu, neye uğradığını bile anlayamadan
yere yığıldı.
Ormanın
iç kısmına doğru ilerleyen Sessiz ve Kıyam, Elias Farouq'un saklanabileceği
binaya doğru yol alıyordu. Gölgeler gibi hareket ediyor, her adımlarını
hesaplıyorlardı. Onların işi bitirmesi gerekiyordu.
Sessiz,
eliyle işaret etti. Binanın önünde iki nöbetçi vardı. Bir nefes, bir mermi.
Susturuculu tabanca havada tek bir fısıltı bıraktı ve iki adam da yere düştü.
İçeri
girdiklerinde, Sessiz hızla sağ tarafa, Kıyam sol tarafa yöneldi. Farouq'un en
yakın adamlarından birkaçını hızla indirdiler. Kapıyı tekmeyle açtıklarında,
Elias Farouq'un kaçmaya çalıştığını gördüler.
"Kıpırdama!"
diye tısladı Kıyam, silahını adamın alnına dayayarak.
Farouq'un
gözleri çılgınca sağa sola kaydı. Kaçacak yeri kalmadığını anlamıştı.
Sessiz,
telsizini açtı.
"Hedef
elimizde. Tekrar ediyorum, Elias Farouq elimizde."
Bu
anonsun telsize düşmesiyle birlikte, gökyüzündeki F-16'nın pilotu Alev Atsız
harekete geçti. Yüksek irtifada süzülmekte olan savaş uçağı, ölümcül dansına
başlamak için emir bekliyordu.
"Onay
verildi. Temizleyin."
Alev,
uçağını dalışa geçirdi. Radar ekranındaki hedefleri taradı, imha edilmesi
gereken noktaları belirledi.
Ve
cehennemi serbest bıraktı.
İlk
bombalar, ormanın derinliklerine düştü. Toprak sarsıldı, ağaçlar köklerinden
koparak savruldu. Farouq'un geriye kalan adamları, kaçmak için çabalıyordu ama
nafileydi. Ölüm, gökyüzünden yağıyordu. Al-Suqaylabiyah Ormanları artık bir
mezarlığa dönmüştü.
Gece
parçalandı, şafak söktü.
22
Mayıs 2022 / Şırnak
Eyşan
Çakır, Ağzından
Karşımda,
dizlerinin üzerine çöktürülmüş geçmişim, ayaklarımın ucundaki her adımda
yankılarını duyduğum bir yük gibi duruyordu. Her biri, zamanı ve anıları
sararak bana bakıyor, derinlerden yükselen bir acıyla sesleniyordu. Geçmiş,
karanlıkta gizlenmiş, her hatıra bir zincir gibi bacaklarımı sarmıştı. Bu
sabah, o zincirlerin her bir halkası biraz daha gevşemiş gibi hissediyordum.
Şafak,
tıpkı eski bir yara gibi, yavaşça iyileşmeye başlıyordu.
"Alın,
götürün bu şerefsizi!" diye bağıran Alparslan Çakır'ın sesiyle bir adım
sola kaydım. Bakışlarımı, Elias Farouq'tan çekip Mete'ye baktığımda onun da
bana baktığını fark ettim. Sinirden büyümüş göz bebeklerinin küçüldüğünü
gördüğümde gözlerimi kırpıştırmak zorunda kaldım. Kollarını tutan Çilingir ve
Ahmet'in ellerinden sertçe kurtuldu. İçeriye götürülen kişilerin arasından
geçti, kışlanın kapısına doğru ilerledi.
"Mete!"
diye seslenip peşinden koşar adımlarla yetişmeye çalıştım. Savaş, hayatımda
izler bırakırken, bazen savaşan kişi olmak, her zaman bir kayıp gibi
hissediyordu. Adımlarımı hızlandırıp Mete'nin koluna dokunduğumda anında kolunu
kendine doğru çekti ve yürümeye devam etti.
Kaşlarımı
çatıp "Mete, ne oluyor?" diye sorguladığım an, adımlarını durdurdu ve
bana sol omzunun arkasından baktı.
"Daha
ne kadar beni uyutup arkamdan plan yapacaksın, Eyşan?"
Sözleri,
içimi derin bir sızıyla doldurdu. Gözlerim bir an boşluğa kaydı. O kadar
fazlaydı ki, içinde ne kadar zaman kaybolmuş olduğumu fark ettim. Onunla her
şeyin hep bir adım gerisinde kalmak zorunda olduğum hissi, bir yara gibi
açıldı. Yüzündeki ifade, hissettiğim her şeyin ta kendisiydi. Artık savaşmak
değil, yıkılmak istediğimi düşündüm. Her adımda daha da yaklaşıyordu.
Mete,
bedenini bana döndürdü ve bir adım yaklaştı. Kaşlarını büzerek yukarıya
kaldırdı.
"Daha
ne kadar beni yok sayacaksın?"
Ellerimi
havaya kaldırdım, "Bak benim de sonradan haberim old-"
Mete,
sağ elini göğsüne doğru kaldırdı.
"Bana
söyleyebilirdin!" diye bağırdı. Sözlerinin yankısı, hava kadar yoğun ve
kesikti. Gözlerinde, yıllarca taşıdığı bir kırılganlık vardı. Her kelime, her
bağırış, biriken öfkenin patlaması gibiydi. Alt dudağımı acıyla dişlerimin
arasına sıkıştırdığımda Mete, kafasını iki yana salladı.
"O
puşt seni kaçırdı. Psikolojimizin ağzına sıçtı. Bizi, bebeklerimizle tehdit
etti," bir adım daha atıp yüzüme doğru eğildi, "Neden sağ bir şekilde
ayaklarının dibinde diz çöktürdün ona!" diye bağırdı.
Sözleri,
içimde bir yerleri paramparça etti. Mete'nin gözlerinde gördüğüm öfke, sadece
Elias Farouq'a değildi. Bana, benim kararlarıma, benim suskunluklarıma da
öfkeliydi. Alt dudağımı dişlerimin arasından kurtarırken nefesim düzensizleşti.
"Mete..." diye fısıldadım ama cümlem yarım kaldı.
Mete,
kaşlarını çatıp başını iki yana salladı. "Bize neler yaptığını unutmadın,
değil mi?" Sesindeki çatlak, öfkesinden bile daha ağırdı. "O herifi
sağ bıraktın, Eyşan! Neden?"
Yutkundum.
Nedenini biliyordum. Ama söylemek, tüm savunmalarımı yerle bir etmek gibiydi.
Ellerim yumruk oldu, bakışlarımı onunkilerle buluşturdum. "Çünkü ölmek,
onun için bir kurtuluş olurdu."
Mete,
bir an duraksadı. Yüzüme, sanki benden başka bir şey görüyormuş gibi baktı.
"Ve sen, onu buraya getirerek, acı çektirerek intikam alacağını mı
sanıyorsun?"
Gözlerimi
kapattım. Derin bir nefes aldım. "Hayır. Sadece ölmesinin yetmeyeceğini
biliyordum."
Mete,
gözlerini kapattı ve yüzünü gökyüzüne doğru kaldırdı. Derin bir nefes çekip
yüzünü yeniden bana eğdi ve gözlerini açtı. Kızarmış ve dolmuş gözlerinden
yanağına akan yaşı izledim. Beni, yılların yüküyle, derin bir boşlukla
süzüyordu.
"Ben
senin sadece kocan değilim, anla artık. Bana emanet ettiğin o Güvercin Timinin
komutanıyım. Bana haber vermek zorundaydın. Bana, geç öğrensen bile söylemek
zorundaydın ki geç öğrenmedin," dedikten sonra bir adım geriye çekildi.
"Bana hiç mi güvenmiyorsun be Eyşan?"
"Bu,
güven meselesi değil," dedim, sesimin olabildiğince sağlam çıkmasına
çabalayarak. "Bunu tek başıma taşımam gerekiyordu."
Mete'nin
çenesi kilitlendi, gözleri sertleşti. "Sen hâlâ anlamıyorsun, değil
mi?" dedi, sesi soğuk ve kısık bir fısıltıydı. "Tek başına
değilsin." Birkaç adım geriye gidip ellerini iki yana açtı. "Bunu
görmek bu kadar mı zor? Biz buradayız. Ben buradayım. Ama sen, her seferinde
bizi dışında bırakıyorsun."
Yutkundum.
Mete, o derin, öfke ve hayal kırıklığı dolu bakışlarıyla üzerime yürüdü.
"Biz
kim, Mete?" diye sordum, farkında olmadan fısıldar gibi.
O, sert
bir şekilde güldü. Ama içinde hiç neşe yoktu. "Bunu gerçekten mi
soruyorsun?" Başını iki yana salladı. "Senin için biz diye bir şey
var mı, Eyşan?"
Mete,
gözlerimin içine bakarak fısıldadı.
"Eğer
yoksa... söyle, bileyim."
Gözlerimi
devirip kurumuş dudaklarımı ıslattım. "Saçmalıyorsun."
Mete,
kaşlarını çattı ve sağ eliyle kendini gösterdi.
"Ben
mi saçmalıyorum? Bu zamana kadar yaptığın her işe saygı duydum Eyşan. Ne
sorguladım ne de sorgulattım. Yeri geldi verdiğin kararlarda arkanda durdum,
bazen de sana plan önerdim ama sen, her seferinde kendi kafanda oluşturduğun
planlarla önüme geçtin. Her şeyi kendince çözmeye kalktın, her defasında beni
denklemden çıkardın. Canını," yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdı, "beni
hiçe saydın, ısrarla ölüme yürümek istedin," diye fısıldadı, "Şimdi
sen söyle bana, ben mi saçmalıyorum yoksa sen mi?"
İçimde
bir şey sıkıştı, nefes almak zorlaştı.
"Mete-"
"Elini
vicdanına koy da söyle." Gözleri gözlerimde sabit, tek bir kırılma bile
olmadan bakıyordu. "Ben mi saçmalıyorum?"
İçimdeki
boşluğa doğru savrulduğumu hissettim. Çünkü vereceğim cevap, ikimizi de ya
kurtaracak ya da tamamen batıracaktı. Boğazımdaki düğümü yutkundum. Söyleyecek
çok şeyim vardı ama hangisinin bu yangına su dökeceğini, hangisinin
körükleyeceğini bilmiyordum.
"Mete,
mesele bu değil," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak.
"Öyle
mi?" diye sordu, kaşları çatıldı. "O zaman mesele ne, Eyşan?
Söylesene."
Derin
bir nefes aldım.
"Mesele,
senin beni anlamaman değil," dedim yavaşça. "Mesele, senin beni
korumaya çalışırken kendimi unutmam."
Mete,
bu kez gerçekten öfkeyle güldü.
"Kendini
mi unuttun?" Başını iki yana salladı, gözleri kısıldı. "Beni unutmuş
olsan gam yemem Eyşan ama sen bizi unuttun. Sen, aldığın kararla hem bizi hem
de Güvercin Timini hiçe saydın. O operasyona gitme hakkını, daha dört gün önce
varlığı belli olan, Hayalet Ekibine vermeyecektiniz."
Her
kelime, her ses tonu üzerine ağır bir yargı gibi çöküyordu. Gözlerim boşluğa
takıldı, karışan düşüncelerim bir anda birbirine girdi. Kendimi savunacak tek
bir kelime bulamıyordum. Her şeyi düşündüm, her şeyi tarttım; ama Mete'nin
söyledikleri, içimdeki yarayı daha da derinleştiriyordu.
Kendi
irademle kararlar alıp hayatıma yön verdiğimde, neden hep yanımda olmalarını
istediğimi unuttuğumuzu, benim de anlamadığım bir yerde kaybolduğumu fark
ettim. Ne kadar savunsa da bir tarafım hep yalnızdı.
"Mete,"
dedim, sesim sanki derinlerden geliyormuş gibi yankılandı. "Dediklerinde
ve öfkende haklısın ama... bunu yapmak zorundaydım, seni..." Cümlemin
sonunu getiremedim. O kadar büyük bir acı vardı ki, kelimeler dilimden düşmeden
boğuluyordu. "Selçuk, bana söyledi. Bir şeyler yapmak zorundaydık,
kaçacaktı. Dediğim gibi plandan benim de en son haberim oldu. Ben sadece
operasyon için onay verdim."
Mete'nin
gözlerindeki şaşkınlık, içimdeki fırtınayı bir süreliğine sakinleştirmişti.
"Caner,
bilmiyor muydu?" diye sorduğunda kafamı yavaşça iki yana salladım.
"Lara
ile olduğu için ona haber verilmedi. Yalnızca Alev'e haber verildi. Alev'de sen
uyurken beni çağırdı, koordinasyon merkezine Selçuk'un kendisini çağırdığını
söyledi."
Mete'nin
kafasında hâlâ beliren sorular vardı, her kelimeyi tartarak, daha derinlere
inmeye çalışıyordu. O an, söylediklerimin onu ne kadar etkilediğini, aslında
bana ne kadar yakın olduğunu fark ettim. Ama bu tüm bu açıklamalar birer
yansıma gibiydi, asıl mesele içimdeydi; güvenin, kaybın ve pişmanlığın
karmaşasıydı.
Mete'nin
burnu burnuma sürtüldüğünde gözlerimi kapattım. Onun kokusunu, sıcaklığını
içime çekiyordum ama bu sefer farklıydı; sanki zaman durmuş gibiydi, aramızda
bir mesafe oluşmuştu. Her şeyin çürüdüğü, her kelimenin yavaşça kaybolduğu bir
andı. Ve o an, tüm duvarlarımı yıktım. Gözlerimi kapalı tutarken bile, ondan
gelen her şeyi, her duyguyu hissediyordum.
Mete,
beni anlamak istiyordu ama ben kendimi anlatmaya çalıştıkça, daha da
uzaklaşıyor gibiydim. Bir köprünün iki yakası gibi, birleştirmeye çalıştıkça
daha da ayrı düşüyorduk. Bir adım ileri gitmek, bin adım geri gitmek gibiydi
bu.
"Babamın
bana söylediği bir söz var Eyşan. Bir dağın zirvesini yok etmek istiyorsan,
önce temelindeki kayayı sarsmalısın. Ben, sırtımı yasladığım, kafamı omzuna
koyduğum dağımı; gözlerinin önünde abisine işkence çektirerek parçaladım,"
gözlerim aralandı, "sana ve Deniz'e yaptıkları için. Çilingir'in
bakışlarındaki samimiyet, bir an olsun azalmadı. İran'da," gözleri doldu,
"sen uyurken o adam, hıçkırarak ağladı. Benim can dostum, kardeşim dediğim
dağım, önümde paramparça oldu. Ben yaptım, Eyşan."
Mete'nin
ağzından dökülen her kelimeyle bir yıkımın içindeydim. Mavi okyanuslarının
hırçın dalgalarında boğulmaya başladığımda, sol gözümden sızan yaşa engel
olamadım. Mete avuçlarını, boynum ile kulaklarımın arasındaki yerine
yerleştirip baş parmaklarıyla göz yaşlarımı sildi.
"Bende
kararlar aldım Eyşan ve senin gibi, aldığım her kararın arkasında durdum,"
dudaklarını, yenisi eklenmiş yaşın üzerinde soluklandırdı, "Sana
yalvarırım beni önüne alma. Arkanda olmaya razıyım ama yalvarırım canını hiçe
sayma. Ben sensiz yaşayamam. Verdiğin kararlarda yanında dururum ama bir bedel
ödenmesi gerekiyorsa bunu artık tek başına yüklenme. Ben yalnızca senin kocan
değil, altında olduğum emir erinim."
Kalbimde
bir çığlık koptu. İçimdeki acı, kararsızlık, ona duyduğum sevgi, her şey
birbiriyle karıştı. O, sadece bir adam değildi. O, aynı zamanda bana hem bir eş
hem de bir asker olmuştu. Lakin bu kadar derin bir bağ, karanlık bir çözüme mi,
yoksa aydınlığa mı çıkacaktı? Bunu bilmiyordum ama şu an, ikimizin de aynı
enkazın altında olduğunu hissedebiliyordum.
"Ben
ağırlığını taşımayı öğrendim, Alparslan baba."
Albay
başını hafifçe yana eğdi, yüzüme uzun uzun baktı. Sonra gözlerini yere indirip
derin bir nefes aldı.
"O
zaman yükünü paylaşacak kimseyi itme, kızım," dedi yavaşça. "Çünkü
bazı ağırlıklar, tek başına taşınmaz."
Zihnimde
çınlayan cümlelerle ellerimi havaya kaldırdım ve Mete'nin yüzünü avuçladım.
Avuçlarımdaki yumuşak tenini baş parmaklarımla okşayıp parmaklarımın ucuna
yükseldim ve küçük bir öpücük kondurdum. Mete, gürültülü bir nefes alıp
bıraktığında naneli nefesi boynuma vurdu.
"Özür
dilerim, Mete."
Mete,
kafasını iki yana salladı.
"Dileme,
dileme canımın içi, dileme. Evet, eskiden yalnızdın, çok yalnız kaldın ama
artık yalnız değilsin Eyşan. Karnında iki canımız var, ben varım, Güvercin timi
var. Etrafında seni seven, sana değer veren insanlar var. Her biri senin
gözünün içine bakıyor. Bizi görmezden gelme."
Göz
kapaklarım, topraklarımın üzerine örtüldüğünde dudakları burnuma sürtündü.
"Sana
bağırdığım özür dilerim," dedi, kırılgan ses tonuyla. İçimi saran
pişmanlığım, tüm duygularımın önüne devrilmişti ve ben, bir süre bunun altından
kalkamayacak gibi hissediyordum.
"Haklıydın
Mete, sen her zaman haklıydın," dedim titrek ses tonumla, "Ben çok
yalnız kaldım."
Mete,
derin bir iç çekerek ellerini belime koyup bedenimi sarmaladı. Yer ve mekân
kavramı bir anlığına soyut bir duruma geçmişti.
"Yalnızdın,
yolunu bulmaya çalıştın. O yolda kararlar almak ve onları hatırlamak zorunda
kaldın ama artık değilsin, Eyşan," burnunu boynuma gömüp derin bir nefes
aldı, "Artık değilsiniz biriciğim."
Yalnızdım,
yolumu bulmaya çalıştım.
Kararlar
aldım, tarumar oldum.
Artık
değildim.
22
Mayıs 2022 / Şırnak
Selçuk
Ege Turalı, Ağzından
3055,
Ólafur Arnalds
Yüreği
yanmış bedenlerin ruhları kül kokar.
Zaman
geçtikçe azalacağını sanırsın ama yanılgıdır bu. Kül her nefeste havalanır,
tekrar çöker ve seninle yaşamaya devam eder. Ellerini nereye sürsen is bulaşır,
hangi suyla yıkasan arınamazsın. Çünkü o koku, derinin değil, yüreğinin
derinliklerine sinmiştir.
Peki,
bir insanın ruhu nasıl doğar, bunu hiç düşündünüz mü?
Her
insan, içinde eksik bir ruh taşır.
O
eksikliği zamanla fark edersiniz ama anlamak, her zaman kolay değildir. Ruhun
doğuşu, bir anlamda hep bir arayışın başlangıcıdır. Her insan, doğduğunda
tamamlanmış bir varlık değildir. İçinde bir boşluk, bir eksiklik vardır ve o
eksiklik, ölene kadar peşinden gelir.
Bir gün
ruh eşini bulursun ve eksikliğinin bir tarafı artık eşittir. İki eksik bir
bütünü tamamlar. İki yarım, bir evlat sahibi olur.
"Adı
ne olsun Selçuk?"
Gülümsedim.
"Mert
olsun. Adı gibi güvenilir olsun."
Mert'in
doğumu, benim ruhumun en derin köşelerinde açılan bir boşluğun ilk kez farkına
varmamı sağladı. O küçük beden, gözlerindeki o masumiyet, tüm eksikliklerimizi,
tüm kayıplarımızı örtüyordu. Neslihan ve ben, bir zamanlar bir araya gelmiş
yarımlardık; ama Mert... Mert, bütün olmamızı sağladı, aynı zamanda eksik kalan
taraflarımızı da bizden ayrılmadı. Ruhumuz birleştiğinde, kaybettiklerimizin
bir parçası doğmuştu.
Benim
ruhum, onları kaybettikten sonra eksilmemişti.
Ruhum,
bedenimi terk etmişti.
Ruhumun
bedenimi terk ettiği gün yağmur, çok şiddetliydi. Sanki dünyayı silmek için
yağıyordu. Toprağa düşen her damla, geleceği bir kez daha gömme çabasına
girmişti. Gökyüzü kararmıştı, yeryüzünde, benden başka hiçbir şeye yer yokmuş
gibi hissetmiştim. Bedenim neredeyse mezarın karanlığına karışacak kadar ağır,
sanki yerle bir olmuş bir geçmişin her parçası beni içine çekmişti. Kollarım,
bacaklarım, ellerim ıslak ve soğuk, ama hiçbiri soğukluğu hissettirmiyordu.
Sadece bir donmuşluk vardı içimde, bir ceset gibi.
Üzerine
yığıldığım dizlerime bulanan çamurların, pantolonumda bıraktığı izleri daha dün
gibi hatırlıyordum. Hep oradaydı, hep orada vardı. Ben, hep oradaydım.
Gözlerim,
Neslihan'ın ismini taşıyan o taşta kayboluyordu. Mert'in adı, bir zamanlar en
güzel tebessümün, en masum bakışın izlerini taşıyan harflerle kazılıydı ama o
taşlarda artık bir şey yoktu. O harfler, bana dönüp bakan bir yüz değil, göçüp
gitmiş, ardında silinmiş bir geçmişin paslı anılarıydı. Neslihan'ın gülüşü,
Mert'in minik elleri, hepsi bana yabancılaştı, çünkü geriye kalan sadece
zamanın acımasızlığıydı.
Yağmur
damlaları, sanki geçmişi silmeye ne varsa ne bırakmışsam hepsini yıkamaya
çalışıyordu. Ama ben biliyordum; bu yağmur, içimdeki yarayı kapatmazdı. Her
damla, daha fazla acıyı, daha fazla kaybı, daha fazla hatıra parçasını içime
işliyordu. Ne zaman bir adım atsak, toprağa her adım düşüşümde, hafızam bir
adım daha geriye gidiyordu, Neslihan ve Mert'in kaybı, yeniden orada, her zaman
olduğu gibi.
"Selçuk,
iyi misin?"
Sağ
omzuma konulmuş elin sahibine yüzümü çevirdim. Ona hiç itiraf edemediğim,
aslında Mert adını, sırf hatırlamamak için ondan almak istediğimi anlatmak
istedim. Bu zamana kadar kimse bana onların adını sormamıştı, bende
söylememiştim. Yaptığımın bencilce olduğunu biliyordum ama pişmanlığımı
göreceğinden emindim.
Bunu
ona yine söylemedim.
"İyiyim,"
diyerek yalan söylemeyi tercih ettim. Verdiğim nefeste bile ölmüş bir ruhun
küllerini taşırken, nasıl iyi olabilirdim ki? Kafamı sallayarak buna kendimi de
inandırdım. "İyiyim," dedim, yeniden.
Yüzümü,
sorgu odasının kapısına çevirdim ve camın hemen yanındaki kapıya doğru yürüdüm.
Elimi uzatıp kulpu kavradım ve aşağıya indirip kapıyı araladım. İçerideki
katilime bakmadan kapıyı kapattım ve sandalyeye ilerledim. Sakince çekip
oturdum, ellerimi masanın üzerine yerleştirdim.
Zihnimde
yankılanan çığlıklar ve oğlumun ağlama sesleri nüksederken, kaşlarımın altından
Elias Farouq'un yüzüne baktım. O bana bakmıyordu ama ben ona bakıyordum.
Derince çatılmış kaşlarımı görsün istedim. Yüzümdeki izden korksun istedim.
Onun yüzünde bıraktığım izle ateşimi harlamak istedim.
Bakmadı.
"Kaldır
lan kafanı, gözlerimin içine bak!" diyerek dişlerimin arasından tısladım.
"Bak!"
Elias
Farouq, yüzünü eğdiği yerden kaldırmadan yalnızca gözlerini kaldırdı. 2017'den
beri yüzünü görmüyordum. Öldü sandığım puşt, kanlı canlı karşımda duruyordu.
Zihnimdeki oğlumun ağlaması susmuyordu. Eşimin çığlıkları silinmiyordu.
Ellerimi kulaklarıma bastırmak istedim, 'Lütfen, durun!' demek istedim ama
yapamadım.
Zaten
susturulmuşlardı, neden bir kez daha susturmaya çalışıyordum ki?
Öldür
onu, ne bekliyorsun!
Eşimin,
zihnimde yükselen sesini ilk defa duymak istemiyordum. Evet, ölmeliydi. O gün
zaten öldürmüştüm. Biz ölmüştük. Ben her gün ölürken onu yalnızca bir kez
öldürmüştüm. O zaman neden karşımda oturuyordu?
Gözlerimde
biriken külleri hissettim.
Elias
Farouq, acaba gözlerimdeki ateşi görebiliyor muydu?
Alıp
verdiğim her nefeste küllerimi savurduğumu fark edebiliyor muydu?
Ruhu
yanmış bir adamın, bir çöpten hallice olmadığını biliyor muydu?
"Konuşmama
hakkına sahip değilsin. Söylemediğin her bilgi, doğrulamadığın her cevap,"
solumda kalan laptopu çevirdim, "senin aleyhine ceza olarak
işlenecek."
Elias,
masanın üzerindeki kelepçesine baktı ve ardından gövdesine bağlı olan yalan
makinesinin kablolarını inceledi.
"Makineyi
kandırabilirim?"
İfadesizce
ona baktım.
"Makineyi
kandırabilirsin," dedim, sesim titremeden. "Ama ruhunun pisliğini
gözlerinden silemezsin."
Elias,
yüzünü masaya doğru eğdi ve bir süre hiç kıpırdamadı. O kadar sakin, o kadar
soğuktu ki, sanki bu yaşadığı anın her zerresine hakimdi. Beni, içimdeki
kaybolmuş insanı, yıllar önceki korkularımı bilebilecek kadar uzağımda bir
yerlerdeydi.
"Tıpkı
senin içindeki ateş gibi, değil mi Viran Ege?"
Masanın
üzerindeki kenetli ellerimi çözmek ve ona saldırmak istedim. Ağzını yüzünü
dağıtmak, belimde takılı olan silahı çıkartıp alnının tam ortasından vurmayı
hayal ettim. O kadar yakındım ki, nefesim boğazımda sıkıştı. Yalnızca, hayalini
bile öldürmek için gereken gücü bulamıyordum. Ellerim masanın kenarlarını
sıkarken, parmak uçlarımın arasından sıvı bir acı sızıyordu. O acı, yıllarca
bastırdığım her şeyin üzerini kazıyordu.
"Ruhunu
bana anlat, Ege. Anlat bana her şeyi." dedi Elias, alaycı bir gülümseme
ile.
Yavaşça
derin bir nefes aldım. "Ne olduğunu çok iyi biliyorsun. Ama sana yine de
söyleyeyim, Elias," dedim, ellerim masada inatla sıkılıyordu,
"gözlerimde gördüğün şey hem seni hem de beni bitirecek bir şey. O yüzden,
dikkat et."
Kaşları
alaycı bir tavırla kıvrıldı.
"Nasıl
yani?"
"Benim
ruhum yok," dedim, neredeyse fısıldar gibi. "Ama seninkini alıp
gitmemi istemezsin."
Sözlerim
yavaşça düşerken, içimde bir kıvılcım belirdi. Kafamda, gözlerimde, her bir
kasımda bir ateş yanıyordu. Manipülelerine izin vermemem gerekliydi. Ona bu
hislerimi yansıtmamalıydım. Derin bir nefes alarak kollarımı göğsümde bağladım
ve omuzlarımı geriye gerdim.
"Raşit
Fas, Zara Demirkan ve Mümtaz Çalkun ile ilgili bağlantıların doğru mu?"
Elias
Farouq, dudaklarını büzerek tek kaşını kaldırdı.
"Doğru."
Bakışlarım,
laptopa bağlı sisteme kaydı. Kalp grafiği, doğru olduğunu simgeleyen çizgilerle
yükselip alçaldı. Gözlerimi ekrandan çekip yeniden ona baktım.
"Güvercin
kaçırıldığında ona ne yapıldı? Çünkü kendisi hiçbir şey görmediğini ve sürekli
uyutulduğundan bahsetti."
Elias'ın
bakışları gözlerimin tam odağında kaldı. Ona her ne kadar ifadesiz baksam da
gözlerimdeki, ruhumdan savrulan korun harı tütüyordu. Elias, bakışlarımdan
rahatsız olmuş olacaktı ki gözlerini kırpıştırıp çenesini gerdi. Paranoyak
karakterini uyandırmak üzereydim, bunu hissedebiliyordum. Selami'nin dediği
gibi benim ona zarar verebileceğimi düşünmeye başlayacaktı. Gözleri, benim ona
bakıyor olduğumu kontrol etmek istiyormuşçasına bana çevrildi.
Gülümsedim.
Çenesi
titrediğinde masaya bağlı kelepçeli ellerini yumruk yaptı.
Gülümsemem
genişledi. Ruhumdaki ateş, kıvılcımlarıyla dudaklarımın kenarlarına baskı
yaptı.
"Korkma
sana zarar vermeyeceğim," ona doğru eğildim ve fısıldayarak,
"Şimdilik." dedim. Kelepçeli ellerini sertçe çekiştirerek
açabileceğini sandı ama yapamayacağını anladığında bana kafasını savurmaya
çalıştı. Kahkaha atarak geriye çekilirken daha da hırslandı ve bileklerinin
kanamasını önemsemeden daha da sert davranmaya başladı. Masanın titrek tonları,
kulaklarımda ve odada gürültülü bir tını bırakırken kaşlarımı alayla yukarıya
kıvırdım.
"Sahiden,
benden bu kadar çok mu korkuyorsun?" diye sordum ve ellerimi hafifçe iki
yana açtım. "Halbuki daha hiçbir şey yapmadım sana."
Elias,
ağzından tükürükleri saçmasına engel olamadan bağırmaya başladığında gözlerimi
kıstım ve kollarımı göğsümde bağladım. Bağırışları, duvarlara çarpıp
yankılandı. Boğazı kısılmış gibi, sesi hem öfkeli hem de çaresiz bir tını
taşıyordu. Masanın metal ayakları zeminde gıcırdarken, bileklerinden sızan
kanın masanın yüzeyine damladığını gördüm. Hâlâ, tüm inadıyla kaçabileceğini
sanıyordu.
Başımı
hafifçe yana eğdim.
"Bağırmaya
devam edebilirsin, Elias," dedim, sakince. "Ama bunu neden
yapıyorsun, gerçekten anlıyor musun?"
Öfkeden
kıpkırmızı kesilmiş yüzüne baktım. Bunu beklemiyordu. Kaçınılmaz olanı inkâr
etmeye çalışıyordu.
"Beni
öldüreceksin," diye tısladı.
Kaşlarımı
yeniden kaldırdım ve muzipçe gülümsedim. "Evet, seni öldüreceğim."
Elias'ın
soluğu düzensizleşti. Bir anlığına gözlerinde korkunun gölgesini gördüm ama
hemen toparlandı. Kendini salmamak için direndiğini anlayabiliyordum. Gururu,
korkusundan büyük görünüyordu. Ama ben insanların gururunu nasıl kıracağımı
bilirdim.
Belimdeki
silahımı yavaşça çıkardım ama doğrultmadım. Onun yerine masanın metal yüzeyine
koydum. Soğuk çelik, odadaki boğucu sessizliği delip geçen bir tınıyla
yankılandı. Elias'ın gözleri istemsizce silaha kaydı.
"İnsanlar
genellikle iki şeyden korkar," dedim, parmaklarımı masanın üzerinde
gezdirerek. "Bilinmezlikten ve kaçamayacakları sondan."
Elias
gözlerini benden kaçırmadı ama ben kaçırmasını istiyordum. O gözlerini
kaçırdığı an, onun üzerinde tam anlamıyla kontrolü ele geçirmiş olacaktım.
"Senin
için hangisi daha korkutucu, Elias?" dedim fısıltıyla. "Ne zaman
öleceğini bilmemek mi, yoksa nasıl öleceğini bilmek mi?"
Kaslarının
gerildiğini gördüm. Sessizliği cevap olarak kabul ettim. Masanın üzerindeki
parmaklarım silaha doğru sürüklendi ve kabzayı kavradı.
"Bunu
yapamazsın, beni öldüremezsin. Bu bir suç! Ben sizin vatandaşınız
değilim!" diye tıslayarak bağırdı.
Onu
duymadım.
Silahın
sürgüsünü sertçe çektim.
"Beni
vurursan diplomatik bir savaş başlatırsın!"
Silahı
ona doğrulttum.
"Bir
diplomat olarak tehditleri iyi bilirim Elias, ama unutma; en büyük savaşlar,
sessizce ilan edilir."
İşaret
parmağımın bir anda tetiğe baskı yapmasıyla gözleri şiddetle örtüldü. Kendini
öyle bir geriye çekmişti ki masaya bağlı kelepçeler bile, gürültülüyle
şıkırdamıştı. Ölmediğini anladığında gözleri kapalı bir şekilde dudaklarını
araladı ve derin bir nefes verdi. Dişlerimi sıkıp ayağa kalktım. Silahın
namlusu hâlâ ona dönüktü ama artık tetiğe basmam gerekmiyordu. Korku, çok daha
etkili bir silahtı.
"Ve
bir çocuğun susturulduğu yerde hiçbir barış anlaşması geçerli değildir."
dedim, tek nefeste. Sözlerim, odanın duvarlarına çarpıp yankılandı. Elias'ın
dudakları titredi ama ağzını açıp tek kelime bile edemedi. Konuşsa bile sesi
çıkmazdı, biliyordum. Yıllardır kaçtığı o karanlık, sonunda onu yutmaya
hazırdı.
Gözlerini
ağırca araladığında silahı yavaşça masaya bıraktım. Elias'ın gözleri namluya
kilitlendi. O an, eğer elleri serbest olsaydı silahı kapıp bana doğrultacağını
biliyordum. Ama kelepçeler bileklerini keserken bile bunu yapamazdı. Çünkü
benim ona doğrulttuğum silah, sadece bir silah değildi. Oğlumun sessiz
çığlıklarıydı. Karımın artık çıkmayan sesi, donuk bakışlarıydı. Onları benden
alan bir psikopatı, ölmekten daha beter bir hale getirmiştim.
Bir
diplomat olarak savaşlarım sözcüklerle başlamıştı ama şimdi, sessizlik benim en
büyük silahımdı.
"Kolay
ölmeyeceksin, Elias Farouq. İlkinde acım tazeydi, kan kokusu üzerime
bulaşmıştı. Temizlenmek ve arınmak için seni öldürmeyi hızlandırmıştım. Mademki
sen ölmedin, bende oyunun kurallarını değiştiriyorum," dedim ve sağa doğru
yüzümü çevirdim. Sağ elimi havaya kaldırıp boynumun yanından kesiyormuş gibi
yaptım. Gözlerim, Elias'ın arkasındaki duvarda asılı olan ışığa çevrildi.
Kırmızı ampul yavaşça söndüğünde sinsice sırıttım.
"Diplomatik
oynayacağım ama adilce. Seni ülkene teslim ediyoruz ama bakalım ülken seni
nasıl karşılayacak?"
Elias,
sertçe kaşlarını çattı.
"Bu
ne demek oluyor?"
Silahımı
masadan alıp belime takarken çenemi dikleştirdim.
"Hiçbir
ülke, ihanet eden hainini kendine dost kabul etmez."
Elias'ın
yüzündeki öfke, karanlıkta yankı buldu. Gözlerindeki şaşkınlık, kaybolan gücün
yerini alıyordu. Bir zamanlar her şeyin sahibi olduğu dünyada, şimdi bir
kuklaydı; ipleri elinde tutan ise ben oluyordum.
"Sen...
senin amacın ne?" diye sordu, sesi titremeye başlamıştı.
Dudaklarımda
soğuk bir gülümseme belirdi. "Amacım, bir zamanlar senin gibi olan her
insanın nasıl çürüdüğünü görmek. Senin gibi, her şeyini kaybedenlerin. Hain
olduklarında sadece kendi sonlarını değil, etraflarındaki her şeyi de yok
ederler. Ve artık, Elias, senin sonun başlıyor."
Gözleri
büyüdü.
"Bir
gün senin de kapın çalacak," Ellerimi masaya yaslayıp, soğuk gözlerimle
baktım. "Sakın sormadan kapıyı açma, Azrail'in olabilir."
Kendimi
hızla onun esaretinden çekip kapıya adımladım ve kulpa abanıp odadan çıktım.
Sorgu odasında Alparslan Çakır'dan başka kimse yoktu. Görevli olan askerler
bile dışarıya çıkartılmıştı. Yutkunarak elimi kulptan çektim ve gözlerimi
kırpıştırdım.
"Albayım?"
Alparslan
Çakır, başını yukarı kaldırarak bana baktı. Gözlerinde, yılların verdiği
sertlik ve dikkatli bir analiz vardı. Odaya girdiğimi fark etmişti fakat hala
sessizdi. Önündeki sandalyeyi çekip oturduğunda yanındaki sandalyeyi çekti ve
eliyle oturmamı işaret etti. İkiletmeden yanındaki sandalyeyi biraz daha çektim
ve karşısına oturdum.
Alparslan
albay, gözlerini bana dikerek kısa bir süre sessiz kaldı. O anın ağırlığı,
etrafımızdaki havayı iyice yoğunlaştırıyordu. Konuşmak için doğru zamanı
bekliyordu, ama ben de içimdeki soruları daha fazla tutamayacak kadar
gergindim.
Alparslan
albay, derin bir nefes aldı, "Bazen tehlike, kararın kendisinde gizlidir,
Selçuk," dedi. "Elias'ı susturmak istemen anlaşılabilir ama bazı
şeyleri aceleyle çözmek her zaman iyi sonuç vermez. Neyi kaybettiğini
düşünmeden hareket etmek, en büyük hatayı yapmana yol açabilir."
"Haklısınız
ama bir noktada daha fazla beklemek, daha fazla kaybetmek anlamına gelir,"
dedim.
Dudaklarında
beliren buruk, hafif bir gülümseme ile gözlerime bakarak, "Ve seni
bekleyen tek şey o kayıp olacaksa," dedi Alparslan albay, "o zaman
zaten kaybedecek bir şeyin kalmamış demektir."
Kafamı
belirsiz bir şekilde salladım ve dediklerini onayladığımı gösterdim. Benim
kaybedecek bir şeyim yoktu. Hepsini, camın arkasında kalan şerefsiz çalmıştı.
Alparslan albay, sıkıntılı bir nefes aldı ve bakışlarını benden çekip camın
arkasına baktı.
"Shaytan'ı
bulamamışlar. Herhangi bir yere gitmiş olabilir. Eyşan'ı kaçırdıklarında ne
yaptıklarını da söylemediler," dedikten sonra gözlerini bana çevirdi,
"Eyşan'a yaptıkları şeyi öğrenmeden onu göndermemiz gerek ama zamanımız
çok az. Her an onu almak için gelebilirler."
Sıkıntıyla
derin bir iç çekip yanağımın içini dişledim.
"Albayım,
sizce onu teslim etmekle doğru mu yapıyoruz?" diye sorguladığımda
Alparslan albayın bakışları gözlerimin derinliğine mıhlandı. Gözlerinin
arkasında gizli olan şefkatin en derinliklerinde bir bilinmezlik taşıyordu
fakat ona rağmen kafasını salladı.
"İçeride
dediğin gibi, kendi ülkesi bile onu affetmeyecek."
Gözlerimi
kırpıştırıp yüzümü cama çevirdim.
"Ya
bir gün pişman olursak?" diye sordum yeniden.
Camın
arkasındaki siluet, gözlerimin önünde silindi. Zihnimin arkasındaki anıda var
oldu ve o camın arkasında bir olay mahalini oluşturdu. Eşimin ve çocuğumun
yüzünü görmemi engelleyen, Elias Farouq'un üzerindeki siyah peçeyi izledim.
Donmuş bir vaziyette gözlerinin içine bakarken yere çöktü ve kara gözlerini
kırpıştırdı.
"Lâ
tense hâzâ el-yevme ebadan, li'enneke yevmen mâ setetedavvaku en-nedeme
mücedden ve fî kulli karârin tettehizuh."
"Bugünü
asla unutma, çünkü bir gün aldığın her kararda pişmanlığı yeniden ve yine
tadacaksın."
22
Mayıs 2022 / Şırnak
Yazar,
Ağzından
Her
gün, bir önceki günden daha uzun ve yorucu oluyordu.
Güneş
tepeye yaklaşmış, gölgeleri kısaltmıştı. Nöbet noktaları belirlenmiş,
devriyeler çoktan çıkmıştı. Kamp alanının içi hareketliydi. Birileri cephane
taşıyor, birileri telsizle konuşuyordu. Çadırların önünde dizilmiş
sandalyelerde oturan birkaç asker, yarım kalan kahvelerini içiyordu. Suriye'den
getirilen teröristler, güvenlik çemberinin içine alınmıştı.
Koordinasyon
merkezinin önünde; üzerindeki siyah kamuflajlı iki asker, göğüslerinde çapraz
tuttukları MPT-76 tüfekleriyle bekliyordu. İçerideki masanın etrafında
toplanmış yüzler, masanın en başında duran üç kişiye bakıyordu. Eyşan,
gözlerini masanın sol tarafında oturan Güvercin Timinde gezdirdi. Sırasıyla
Mete, Osman, Çilingir, Ahmet, Barış, Kubilay, Yonca, Lara, Deniz ve Alperen
oturuyordu.
Eyşan'ın
tam karşısında ise Alev Atsız yer alıyordu.
Eyşan'ın
sağında kalan tarafta ise başta Selami olmak üzere, sağa doğru Kıyam, Kurşun,
Giz, İz, Sessiz, Kirpi, Sır ve Ayaz oturuyordu.
Eyşan'ın
sağında Selçuk, solunda ise Caner yer alıyordu.
Mete,
Eyşan'ın beyaz gömleğinin üzerine taktığı silah kılıfına göz gezdirdi. İki
tabanca, omuzlarından geçen kayışlarla karın boşluğunda sabitlenmişti. Eyşan,
çenesini dikleştirip ellerini arkasında bağladı ve dudaklarını araladı.
Gözlerini önce Mete'ye çevirip derin bir nefes aldı, ardından da teker teker
tüm Güvercin Timinin yüzüne baktı.
"Sizi
buraya çağırma nedenim, henüz hiçbirinize, komutanınız da dahil olmak üzere
bilgi verilmemiş olmasıdır. Bunun sorumlusu benim ve bunu düzeltmek de bana
düşer," dedi ve sağ elini arkasından çözüp Hayalet Ekibini gösterdi.
"Karşınızda
oturan ekip, Hayalet Ekibi. 2017'den beri Elias Farouq'un adamlarından ve
çevresinden sorumlulardı. Dünkü yapılan 04:17 Operasyonu ile Elias Farouq başta
olmak üzere 185 adamını ele geçirdiler. Operasyonun ana yöneticisi ise Alev
Atsız'dı."
Bütün
gözler Alev Atsız'a çevrildiği sırada Mete'nin bakışları Eyşan'ın yüzünde
takılı kalmıştı. Barış, derin bir nefes alıp verdi ve bakışlarını Eyşan'a
çevirip söz aldı. Eyşan, kafasını eğip kaldırdığında Barış, havaya kaldırdığı
eli indirdi.
"Alev
Atsız, Güvercin Timi için çalışmıyor muydu?"
Eyşan,
bu soruyla dudaklarını büzdü.
"Hayır,"
çenesini yeniden kaldırdı, "Alev Atsız, hiçbir zaman Güvercin Timine ait
olmadı, çünkü o sadece benim için çalışıyor," dedi ve Alev'e bakıp
gülümsedi. Alev, gülümseyerek hafifçe yüzünü eğdi ama bakışlarını Eyşan'dan hiç
koparmadı. Bu onların arasındaki sessiz bir bağın simgesiydi. Her koşulda, yan
yana olmasalar bile dostluklarının simgesi haline gelmişti.
Alev'in
bu hareketiyle Eyşan da yüzünü hafifçe eğdi ve göz kırpıp yüzünü kaldırdı.
Eyşan, boğazını temizleyip sağ eliyle Selami'yi gösterdi.
"Selami
Baykut, kendisi bir psikolog ve 2017'den beri Elias Farouq'u gözlemledi.
Hayalet Ekibinin lideri de diyebiliriz," dedi ve Selami'ye baktı,
"Öyle değil mi, Selami?"
Selami,
tek kaşını kaldırıp ağırca kafasını salladı ve göz ucuyla Caner'e baktı. Eyşan,
gözlerini kısacak gibi oldu ama dudağını hafifçe büzerek bakışlarını kaçırdı.
Masaya odaklanıp kaşlarını yukarıya kaldırdı.
"Bu
masada olmanızın bir diğer sebebi, artık hepinizin birlikte çalışacak
olması." Sesi sakin ama kararlıydı. "Elias Farouq, bugün saat
17:00'de kendi ülkesine teslim edilecek. Bu süreç boyunca ve sonrasında Hayalet
Ekibi onu izlemeye devam edecek. Olası bir durumda bizimle irtibata geçecekler,
biz de Güvercin Timi'ni olay yerine yönlendireceğiz."
Eyşan'ın
sözleri odada yankılanırken kısa bir sessizlik oldu. Herkes kendi düşüncelerine
dalmış gibiydi. Mete parmaklarını masaya tıklattı, sonra gözlerini Eyşan'a
dikerek konuştu. "Peki, Hayalet Ekibi ne kadar güvenilir?"
Selami,
kaşlarını hafifçe çatarken Caner, Selami'ye bakarak çarpıkça gülümsedi. Eyşan,
bakışlarını masadan çekip Mete'nin yüzüne baktı.
"Onlar
olmasaydı belki de beni bulamayacaktınız?"
Mete,
kaşlarını havalandırdı.
"Onlar
değil, Selçuk buldu nerede olduğunu. Mantık yürüttü ve doğru çıktı. Sen hâlâ
neden o evde tutulduğunu bilmiyorsun, değil mi?" Eyşan, kaşlarını çatarken
Mete, devam etti. "Rojin'in evinde tutuluyordun."
Eyşan,
aldığı cevapla gözlerini kırpıştırdı ve alt dudağını yalayıp gürültülü bir
nefes aldı. "Bunun sırası değil, konumuza dönelim." dedikten hemen
sonra çenesini dikleştirdi.
"Hayalet
Ekibi, Elias Farouq'un çevresine sızmak için yıllarını verdi. Şu an onun en
zayıf anı ve biz bunu değerlendirmek zorundayız."
Osman,
ellerini masanın üzerinde bağladı. "Farouq'un teslimatı sırasında biz
nerede olacağız?"
Eyşan
ona döndü. "Güvercin Timi, sınır hattında konuşlanacak. Farouq'un kaçma
ihtimaline karşı orada olmalıyız. Ama şunu unutmayın, bu teslimat bir son
değil. Daha çok bir başlangıç."
Selami,
gözlerini kısarak Eyşan'ı inceledi. "Sen de böyle düşünüyorsun, değil
mi?"
Eyşan
başını hafifçe yana eğdi. "Eğer Elias Farouq gerçekten bitmiş olsaydı, biz
şu an burada olmazdık."
Bu söz
üzerine odada yeniden bir sessizlik oldu. Herkes, önlerinde duran tehlikenin
henüz tam olarak şekil almadığını fark etmişti.
Eyşan,
"Ayrıca," dedi, "Elias Farouq'un yanındaki adamı, yani Shaytan
Al-Aswad'ı ele geçiremedik. Bu da demek oluyor ki Elias, kendi ülkesine dönse
bile, bir şekilde onunla iletişime geçecektir. Onu takip ettirmemin asıl nedeni
de budur. Shaytan, Elias'tan şu an daha değerli ve onu bulursak Elias'ın
infazına bir adım daha yaklaşmış oluruz."
Barış,
dirseklerini masaya yaslayarak gözlerini kıstı. "Shaytan Al-Aswad..."
diye mırıldandı, ismi ağzında tartarak. "Bu adam hakkında elimizde ne
var?"
Selami,
sandalyesine yaslanarak kaşlarını çattı. "Neredeyse hiçbir şey. Kimliği
tam olarak bilinmiyor, yüzü net olarak tespit edilmemiş. Elias'ın en sadık
adamlarından biri olduğu kesin ama asıl dikkat çeken şey, onun sahada hiç
yakalanmaması. Hep gölgelerde kalıyor."
Mete,
gözlerini devirdi. "Yani elimizde ismi dışında bir şey yok? Harika."
Eyşan,
parmaklarını masanın üzerine hafifçe vurdu. "İsminden fazlası var. Hayalet
Ekibi, son operasyon sırasında Elias'ın şifreli mesajlarını buldu. Bazı kodlar
var ama henüz tam anlamıyla deşifre edilmedi. Eğer çözersek, Shaytan'ın izini
bulabiliriz."
Osman,
kollarını göğsünde kavuşturdu. "O zaman vakit kaybetmeyelim. Bu kodları
çözmek için neye ihtiyacımız var?"
Mete,
gözlerini Eyşan'a çevirdi. "Bunun için biriyle çalışmamız gerekebilir.
Dijital şifreleme konusunda uzman biriyle."
Osman,
gözlerini kıstı. "Bir fikrin mi var?"
Eyşan,
kısa bir duraksamadan sonra başını hafifçe salladı. "Evet," dedi ve
Sessiz'in sağında oturan Kirpi'yi gösterdi. "Kirpi, bu işi sana veriyorum.
Layığıyla yerine getireceğinden eminim."
Caner,
kaşlarını kaldırdığında Eyşan, sağ karın boşluğunda silahın kabzasını kavradı
ve tabancayı kılıftan çıkarttı. Şarjörü çıkartıp tek bir mermi çıkarttı ve
masaya koydu.
"Her
şeyi kabul ederim ama ihaneti affetmem," dedi ve şarjörü tabancaya geri
taktı. Ardından sürgüyü çekip masanın üzerine bıraktı. "Herkese ihanet
edebilirsiniz ama bu masaya edemezsiniz."
Odadaki
sessizlik, Eyşan'ın sözleriyle birlikte daha da derinleşti. Herkes gözlerini
masanın üzerindeki tabancaya ve tek başına duran o mermiye dikmişti. Eyşan,
gözlerini ağırca Selami'ye çevirip gözlerini kıstı.
"Unutmayın.
İhanet, içinde mermisi olmayan bir silahla savaşmaya benzer; düşmanını değil,
sadece kendini kandırırsın. Değil mi, Selami?"
Selami,
gülümseyerek kafasını salladı.
"Evet."
Eyşan,
kaşlarını kaldırıp dudaklarını büzdü.
"Boş
bir mermi nasıl bir silaha yakışmazsa, ihanet de bir dosta yakışmaz. O yüzden
Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanlığından derhal ayrılıyorsun."
Selami,
büyümüş gözleriyle Caner'e bakarken Caner'de aynı şekilde Eyşan'a bakakalmıştı.
Eyşan, "Sen de Caner," dedi ve Caner'e baktı.
"Bunu
seninle sonra görüşeceğim."
Selçuk,
ellerini ceplerine soktu ve derin bir nefes alıp verdi. Eyşan, o sırada
silahını masadan alıp kılıfına geri koydu ve ellerini masanın üzerine
yerleştirdi. "Güvercin Timi ikiye ayrılacak. Bir ekip sınır hattında
Farouq'un teslimatını gözlemleyecek, diğeri ise Shaytan'ın izini sürmek için
Hayalet Ekibiyle koordineli çalışacak."
Caner,
kollarını göğsünde bağladı. "Kim, hangi ekipte olacak?"
Eyşan,
gözlerini devirdi. "Mete, Çilingir, Kubilay, Deniz ve Caner burada
kalacak. Barış, Ahmet, Selçuk ve Alperen ise sınır hattında olacak. Hayalet
Ekibiyle temas halinde kalacaksınız."
Barış,
kaşlarını kaldırarak hafifçe gülümsedi. "Sınır hattı, ha? Güzel. Bir
aksiyon çıkar belki."
Alev,
ona yan gözle bakıp hafifçe başını iki yana salladı. "Bu işin şakası yok,
Barış."
Eyşan,
boynunu çıtlatıp doğruldu. "Plan belli. Herkes görevini biliyor. Artık
zamanı gelince harekete geçeceğiz."
Mete,
sandalyesinden kalkarken bir an Eyşan'ın gözlerine baktı. "Ve umarım bu
sefer hiçbir şey ters gitmez."
Eyşan,
Mete'nin sözlerine karşılık vermedi. Ama içinde, hiçbir şeyin planlandığı gibi
gitmeyeceğini çok iyi biliyordu.
22
Mayıs 2022 / Şırnak
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Ölüm,
er ya da geç hak edeni bulur.
Bir
asker, şehadet şerbetini yudumladığında bu, ölüm sayılmaz. Şehitlik en büyük
mertebedir. Peki, bir teröristin ölümü? O sadece bir leşe dönüşür ve yok olup
gider. Üzüldüğümüz tek şey, sıkılan mermimiz olur fakat bugün, mermilerimiz
bile boşa gidecek.
Diplomatik
yolun devreye girdiği bir anın içinde sıkışmıştık. Adalet dediğimiz şey ise
masanın üzerindeki soğuk bir kâğıt parçasına dönüşmüştü. Biz savaşı cephede
veriyorduk ama masada kaybetmiştik.
Biliyorum,
bu iş burada bitmeyecekti. O puşt, bir şekilde yeniden geri dönecekti. Plan
yapacaktı, daha fazla can almaya ant içecekti. Bir savaşçının en büyük öfkesi,
savaşmadan kaybetmekti. Şimdi, bile bile bir kurdu serbest bırakıyorduk. Bir
teröristin ölümü sevaptır ama asıl adaletsizlik, hak ettiği ölümü bile ona çok
görmektir.
"Mete,"
diye seslendi babam, soğuk bir emir gibi. Gözlerimi ona çevirdim. "Elias
Farouq'un diplomatik koşullarda geri verilmesi yönergesine sen ne
diyorsun?"
Kaşlarımı çatıp derin bir nefes aldım.
"Benim
düşüncelerim, bu saatten sonra neyi değiştirecek albayım?" diye
yanıtladım. Kaşlarımı kaldırarak devam ettim, "Üç saat sonra paketlenip
kendi ülkesine verilecek."
Babam
derin bir nefes aldı, dudaklarını araladı ama hemen karşımda oturan Eyşan'a
baktı. Gözlerim onunla kesişti, sessizce yutkundum. Sabah, gerçekten çok
sinirlenmiştim. Elbette o bir istihbarat mensubuydu, bana bilgi vermesi
yersizdi ama ben onun askeriydim. Ben, onun emir eriydim. Kendi elleriyle
başına geçirdiği Güvercin Timinin komutanıydım. Bana bilgi vermesi gerekirdi.
Elias
Farouq, beni onun canıyla tehdit ederken, Eyşan, Elias Farouq'u dizlerinin
önünde çökmüş, başı eğik bir şekilde teslim almıştı. Bu bana yetmezdi. Onun
leşini, Eyşan'ın ayaklarının altına sereceğime söz vermişken, bana bunu
yapmamalıydı.
"Mete,
artık bana kırgın bakma, lütfen. Onu bu şekilde teslim etmek bende istemiyorum
ama buna mecburuz. Bir şekilde Shaytan ile iletişime geçecektir," dedi
Eyşan, gözlerindeki derin çaresizlik ve kararsızlıkla.
Kaşlarımı
çattım, hala anlamıyordu. Eyşan, beni yeterince anlayamıyordu. Onun için nasıl
korktuğumu yıllardır biliyor olmasına rağmen, beni anlamak istemiyordu gibi bir
hali vardı.
"Eyşan
haklı evlat," dedi babam, sabırla.
"Değil,"
dedim, sert bir şekilde sözünü keserek. "Düşman düşmandır. Onu serbest
bırakmak, yaralı bir kurdu dağa salmaktan farksız."
Babamın
gözlerinde bir anlık bir yumuşama belirdi ama sonra o da sabırlı bir şekilde
başını salladı. "Savaş, evlat. Bazen kazandığını zannettiğin bir yerde,
kaybetmek zorunda kalırsın. Bizim görevimiz, bu dünyayı biraz daha güvenli hale
getirebilmek."
Kaşlarımı
kaldırıp kafamı iki yana salladım ve derin bir iç çektim.
"Bu
andan itibaren ne konuşsak boş, çünkü teslim edilecek. Konuşarak sadece
kendimizi yoracağız, uzatmanın bir anlamı yok," dedim sessizce.
Babam
bir an daha sustu, gözleri uzaklara dalmıştı. Savaşın yorgunluğunu, yılların
getirdiği acıyı ve pişmanlıkları o an daha iyi anlıyordum. Ama ben, o kadar
uzun süredir bir şeyin kaybolmuş olduğunu hissettim ki, artık bir yolculuğun
sonuna gelmiş gibiydim. Düşman teslim edilecek ama kazandık mı? Gerçekten
kazandık mı?
Eyşan'ın
bakışları, içimdeki boşluğu daha da derinleştiriyordu. Ona bir şey söylemek
istedim ama ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Bir zamanlar güvendiğim, birlikte
savaştığım, yan yana durduğum o kişi, şimdi bana bir yabancı gibi görünüyordu.
O da belki, bu sistemin içinde kendini kaybetmişti. Bunu görmek, beni bir kat
daha hüsrana sürüklüyordu.
Eyşan,
derin bir nefes aldı, ama ne söyleyeceğini bilmiyordu. O da tıpkı benim gibi
bir sonuca varmıştı. "Savaş..." diye fısıldadı. "Her şeyin bir
bedeli var. Kimi zaman, doğruyu yaparak kaybetmek zorunda kalırsın."
Kaşlarımı
yine çatıp ona döndüm, gözlerimdeki sertlik belirginleşti. "O, hala bir
tehdit. Ve biz, bu tehdidi serbest bırakıyoruz. Bir kurdu dağa salıyoruz.
Savaşçıların yegâne hatası ya da gerçeği budur: Düşmanınız, teslim alındığında,
hala düşmanınızdır."
Bir
sessizlik anı daha geçti. Babam, üniformasının kolunu çekerek kararsızca
bakışlarını bana yöneltti. "Evlat, savaş bitmedi. Bazen kaybettiğini
düşündüğün yerlerden, kazandığın zaferler çıkar." dedi ama bu söz, bana
bir anlam ifade etmiyordu.
"Evet,"
dedim, alaylı bir gülüşle. "Ama savaş, ruhumuzu da öldürüyor."
Gözlerim Eyşan'dan kaçtı, çünkü o anda onu gözlerimde görmek, bütün yükleri
bana hatırlatıyordu. "Bunu nasıl taşıyacağımızı bilmiyorum."
Ve işte
o an, gerçekten de her şeyin bir bedeli olduğunu hissettim. Bu savaş, sadece
bir fiziksel savaş değildi. Herkesin taşıdığı yük, her adımda biraz daha
ağırlaşıyor, biraz daha karanlıklaşıyordu. Ve ben, her geçen an, bir şeyin daha
kaybolduğunu hissediyordum. Bütün bu kararlar, her bir adım, sonunda bizi bir
boşluğa itecekti.
Babam,
derin bir iç çekip arkasına yaslandı ve gözlerini kapatıp açtı.
"Bu
teslimat bittikten sonra yani yarın, sizi Rize'ye gönderiyorum. Güvercin Timi
ile bir tatile çıkacaksınız. Mücadele İtibar Teşkilatı evraklarda boş olarak
görünecek. Nerede olduğunuzun bilgisi verilmeyecek. Kendi araçlarınızla
gideceksiniz."
Kaşlarımı
kaldırıp indirdim.
"Shaytan'ı
aramayacak mıyız?"
Babam,
gözlerini devirdi.
"Arka
planda çalışmaya devam edeceksiniz zaten evlat ama resmi olarak değil. Ben
annenizle buradan size bilgi akışı sağlayacağız. Hayalet Ekibi zaten, Elias
Farouq'un ülkesinde olacak. Kirpi ve Selami, burada kalarak Shaytan'ın izini
sürecekler."
Kafamı
salladığım sıra aklıma düşen soruyu Eyşan'a yönelttim.
"Koordinasyon
merkezinde neden Selami ve Caner'e Milli İstihbarat Teşkilatı'ndan ayrılacaksın
dedin?" diye sorguladığımda babamın bakışları Eyşan'a çevrildi.
"Bu
ne demek oluyor?"
Eyşan,
derin bir nefes verip kollarını göğsünde bağladı. Kaşlarını kaldırıp babama
baktı.
"Milli
İstihbarat Teşkilatı'ndaki herkes bir gün bir seçime zorlanacak, ister istemez.
Alt kollar da buna dahildir," deyip bana baktı, "Ahmet'in bu ülke
için neler yaptığını hatırla. Aynısını bir gün Caner'de yaşayabilir. O yüzden
Mücadele İtibar Teşkilatı'nda kalması daha hayırlı olur."
Babam,
derin bir nefes alıp doğruldu. Ellerini masanın üzerine koyarak başını kaldırdı
ve gözlerini Eyşan'a çevirdi. "Bunun yaşanmasına izin vermezdim,
Güvercin," dedi. Gözlerinde bir kararlılık vardı, ama bir anlık tereddüt
de görebiliyordum.
Eyşan,
burnundan derin bir nefes vererek sarkık bir gülümseme takındı. O an,
zihnimdeki acı verici anılar yeniden canlanmaya başladı ama aynı anda,
gözlerimden bir anlık bir buğulama geçti. İçimi ezen bir hisse kapıldım; ne
kadar zorlandığımı, her geçen saniye biraz daha kaybolduğumu fark ettim.
Gözlerimi birkaç saniye kapadım, derin bir iç çektim.
"Albayım,
Erdinç Savaş zamanında Caner'in yaptıklarını ne çabuk unuttunuz? Sizin bile
haberiniz yokken alınmış her kararın bedelini nasıl ödediğimizi
hatırlayın." Eyşan'ın sesi, her bir kelimesinde bir hikmet barındırıyordu.
Onun söylediği doğruydu ama gerçekleri kabullenmek, her zaman bu kadar kolay
olmamıştı.
Evet,
geçmişteki bazı kararlar, karanlıkta kalan anlar, sadece bizleri değil, bizden
sonra gelecek olanları da etkiliyordu. Gözlerimi açıp babama baktım. Hayatın
tüm zorluklarını, tehditleri, zaferleri biriktiren bir zaman dilimiydi. Savaş
sadece etrafımızdaki insanlarla değildi, bazen kendi iç savaşlarımızla da baş
etmek zorundaydık.
"Pekâlâ,
bu konu hakkında yorum yapmayacağım. Dediğim gibi, teslimat olayı
gerçekleştikten sonraki gün yola çıkın."
Boğazımı
temizleyip kaşlarımı alayla kaldırdım.
"Hepimiz
nerede kalacağız?" diye sorguladığımda Eyşan'ın bana baktığını hissettim.
Gözlerimi ona çevirdiğim sırada hafifçe gülümsedi.
"Asiye
yengemin, Dirvana'nın ve Cemile'nin evi var."
Çilingir
ile Dirvana'nın bir an için aynı evde olduğunu düşününce gülmeden edemedim.
"Çilingir
ile Dirvana'nın aynı evde olduğunu bir düşünsene?" dediğimde Eyşan,
dişlerini göstererek gülümsedi. Gözlerim, Eyşan'ın dudaklarında asılı kalırken
sessiz bir iç çektim. Eyşan'ın gülümsemesi, her zamanki gibi beni bir anlığına
etkisi altına aldı. O an, aramızdaki gergin havayı yavaşça kıran bir şeyler
vardı. İçimdeki gerilim, biraz olsun hafifledi. Gözlerim ona takıldıkça, her
bir hareketi sanki beynimde yankılanıyordu.
"Hadi,
çıkın," diyen babamın sesiyle aynı anda ayağa kalktık. Sol elimle Eyşan'a
öncelik verirken gülümsemesini tebessüme çevirip yanımda durdu. Yine aynı anda
esas duruşa geçip babama selam verdik ve odadan çıktık. Kapıyı kapattığımda
Eyşan, bedenini bana doğru çevirip derin bir nefes aldı.
"Ben
biraz acıktım da bir şeyler yiyelim mi?" diye sordu. Gülümseyerek derin
bir nefes aldım. Her ne olursa olsun ne yaşanırsa yaşansın ona ne küs ne de
dargın kalabiliyordum.
"Bende
acıktım aslında. Ne yiyelim ne yemek istersin?" diye sorduğumda
dudaklarını yalayıp gözlerini büyüttü. Bu haline dişlerimi göstererek gülmeye
başladım. Bu kadın benim tüm algılarımı yıkıyordu. Seslice yutkunmasını
işittiğimde kaşlarımı şaşkınlıkla kaldırdım.
"Kuşbaşılı
kaşarlı pide söyleyelim mi?" dediğinde gözlerimi kısıp sağ elimi havaya
kaldırdım.
"Bol
peynirli de olsun mu?" diye onunla dalga geçtiğimde gözleri biraz daha
büyüdü ve yeniden dudaklarını yaladı. Kafamı iki yana sallayıp havadaki elimi
indirdim. Elini tutup yatakhaneye doğru çekiştirmeye başladım.
"Kendi
yerinde yiyelim, hem daha sıcak olur."
Yaklaşık
yarım saat içerisinde üzerimizi değiştirmiş ve kendimizi bir anda pideci de
bulmuştuk. Menüye bile bakmadan siparişlerimizi verip açık ayranlarımızı önden
istemiştik. Eyşan, dudaklarının üzerinde ayrandan bir bıyık oluşmasını
umursamadan tek solukta bir büyük bardağı bitirmiş ve yenisini sipariş etmemi
istemişti.
"Karnın
ağrımasın?" diye endişelendiğimde ise bir şey olmayacağını söylemişti.
Bardağımı kaldırıp açık ayranımdan bir yudum aldım. "Ayranla doyma
bari?"
Eyşan,
gözlerini kısıp bana baktı, sonra dudaklarını yaladı. "Hayır, daha yeni
başlıyorum."
Kıkırdayarak
başımı iki yana salladım. "Sana yemek ısmarlamak, cephaneliği doldurmak
gibi bir şey. Ne kadar koyarsam koyayım yetmiyor Eyşan."
Eyşan
kaşlarını kaldırarak sandalyesinde hafifçe bana doğru eğildi. "Beni
tanıyorsun işte, Mete. Açken ben, ben değilim."
Bu
kadar basit bir cümlenin bende yarattığı etkiyi tarif etmek zordu. Onun böyle
küçük, doğal hallerini izlemek bile kalbimi sıkıca avucuna alıp sıkıyordu. O
farkında değildi ama ben, her haline ayrı ayrı tutuluyordum.
Masanın
üzerinden elimi uzattım, başparmağımı hafifçe dudaklarının kenarına sürdüm.
Eyşan'ın kaşları hafifçe kalktı, gözleri gözlerime kilitlendi.
"Ne
yapıyorsun?"
Gülümseyerek
parmağımı gösterdim. "Ayran bıyığın vardı," deyip parmağımı yaladım.
"Ne yapsaydım," ona doğru eğilip fısıldayarak, "öperek mi
silseydim?"
Eyşan'ın
yanaklarına tatlı bir pembelik yayıldı ama bozuntuya vermedi. Dudaklarını
birbirine bastırdı, sonra hafifçe gülümsedi. "Teşekkür ederim,
kocacığım."
"Her
zaman, karıcığım."
Gözlerini
devirerek başını iki yana salladı ama gözlerindeki sıcak parıltıyı
görebiliyordum. Tam o anda garson, siparişlerimizi getirdi. Mis gibi tereyağı
kokusuyla dumanı tüten pideler masaya konduğunda Eyşan, hemen bir dilimi kaptı.
Ama sıcak olduğunu hesaba katmamış olacak ki parmaklarını hızla geri çekti.
"Ah,
sıcak!" diye mırıldandı, parmaklarını üfleyerek.
Gülerek
elimi uzattım, onun tuttuğu dilimi alıp ortasından bir parça kopardım.
"Bekle biraz, hemen saldırma." Sonra o küçük parçayı uzatıp göz
kırptım. "İstersen ben yedirebilirim."
Eyşan
gözlerini kısmış, bana meydan okuyan bir bakış fırlatıyordu. Ama dudaklarının
kıvrılmasını engelleyemiyordu. Eğilip elimi tuttu ve parmaklarımı hafifçe
sıkarak pideden bir ısırık aldı. O an zaman yavaşladı sanki.
Elim
hâlâ onun dudaklarının yakınındaydı ve sıcak nefesi parmaklarımın ucunda bir iz
bırakmış gibi hissettim. Gözlerimiz birbirine kenetlendiğinde, midemin tam
ortasında garip bir kıpırtı oldu. Savaşın ortasında, kaosun içinde, ölümle
burun burunayken bile hissetmediğim bir huzur ve heyecan...
Yutkunarak
elimi geri çektim.
"Sıcak
mıydı?" diye sordum, sesimin biraz kısıldığını fark ederek.
Eyşan
başını hafifçe yana eğdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme
vardı. "Tadı çok güzeldi."
Ama
bakışlarından anladığım, pidenin tadından çok daha fazlasını kastettiğiydi. Ve
o an bir kez daha anladım ki ne kadar tehlikenin içindeysek, bu kadın benim
için hep en güvenli sığınak olacaktı.
Eyşan,
önümde oturmuş pidesini yerken ben onu izlemekten kendimi alamıyordum. Gözleri
yemeğine odaklı olsa da dudaklarının kenarında kıvrılan belli belirsiz
gülümsemeyi görmemek imkânsızdı.
Kendi
pidemden bir parça kopardım ama yemeğe başlamadan önce ona baktım.
"Biliyor musun, seni izlemek bazen yemekten daha doyurucu."
Eyşan
kaşlarını kaldırıp bana baktı, ardından başını hafifçe yana eğerek gülümsedi.
"Bunu karnı aç olan biri mi söylüyor?"
Omuz
silktim. "Belki de aç olduğum şey yemek değildir."
Sözlerim
havada asılı kaldı. Masanın üstünden bana doğru hafifçe eğildi, gözlerini
gözlerime kilitledi. "Peki, neye açsın Mete?"
Bu
sefer sıra bende miydi? Yutkundum. Bir şey söylemem gerekiyordu ama dilimin
ucundaki kelimeler, onun kahverengi gözlerine baktığım anda buhar olup uçtu.
Eyşan'ın dudakları, sanki birazdan söyleyeceğim şeyi tahmin etmiş gibi
kıvrıldı.
"Neyse,"
diye mırıldandı. "Sonuçta herkesin açlığı farklıdır."
Gülerek
başımı iki yana salladım. "Sen bazen fazla zekisin, farkında mısın?"
Gözlerini
devirdi, sonra önündeki ayranı alıp son bir yudum daha içti. Bardağı masaya
bıraktığında, dudaklarının kenarında yine küçük bir ayran lekesi kalmıştı.
Gözlerim o minik lekeye takıldı. Parmağımı uzatıp onu silmek için dokunacakken
Eyşan elini tuttu ve hafifçe sıktı.
"Yine
mi?" diye sordu, gözlerinde o tanıdık meydan okuma.
Gülümseyerek
başımı eğdim. "Bu sefer başka bir yöntem deneyeceğim."
Elimi
nazikçe avucunun içinden kurtarıp başımı masanın üzerinden ona doğru
yaklaştırdım. Eyşan'ın gözleri büyüdü ama geri çekilmedi. Yavaşça, hafifçe,
dudağının kenarındaki ayran lekesinin tam üstüne dudaklarımı değdirdim.
Birkaç
saniye süren küçücük bir temastı ama içimde fırtınalar koparmaya yetti. Geri
çekildiğimde, Eyşan'ın gözleri gözlerimdeydi.
"Mete,
bir gören olacak?"
Gülümsedim.
"Bilerek yukarıya oturduk zaten. Ayrıca sadece silmek için daha etkili bir
yöntem kullandım. Masada peçete yoktu Eyşan."
Başını
hafifçe yana eğdi, parmağını dudaklarının kenarına götürdü, sonra da bana
gözlerini kısarak baktı.
"Demek
daha etkili?"
Söylediğim
cümlelerden sadece bunu mu almıştı? Gülümseyerek omuz silktim. "Öyle
olmalı."
Başını
iki yana salladı ama gülümsüyordu. "Bu yemek fazla romantikleşmeye
başladı."
İç
çektim. "Seninle her şey romantikleşiyor, ne yapabilirim?"
Kıkırdayarak
pidelerimize geri döndük. Eyşan sadece savaş alanında omuz omuza çarpıştığım
bir kadın değildi. O benim en büyük zaafımdı.
Ve her
geçen gün, biraz daha ona yeniliyordum.
22
Mayıs 2022 – 16:50 / Cizre Sınır Kapısı, Şırnak – Cizre
Selçuk
Ege Turalı, Ağzından
Who
Will Remember Me, by Twelve Titans Music
Herakles
ve Diomedes'in atlarını bilir misiniz?
Herakles'in
on iki görevi arasında en kanlılarında biri Trakya Kralı Diomedes'in insan
etiyle beslenen vahşi atlarını ele geçirmekti. Bu atlar, kan kokusuna alışmış,
görenleri dehşete düşüren yaratıklardı. Herakles, yanındaki adamlarla birlikte
Trakya'ya doğru yola çıktı ve büyük bir savaşın ardından Diomedes'i esir aldı.
Diomedes,
Herakles tarafından esir alındığında, Herakles ona iyi bir muamele yapmayı
düşünmüş. Ancak, Diomedes bir fırsatını bulmuş ve düşmanlarını serbest
bırakmaya karar vermiş. Ancak, Diomedes'in serbest bırakılması, Herakles'in
yanındaki askerler için büyük bir tehlike oluşturmuş. Kral, akılcı bir şekilde
serbest bırakılmadan önce öldürülmeliymiş çünkü serbest bırakıldığında, düşman
her zaman yeniden geri dönermiş.
Sonuç
olarak, Herakles, Diomedes'i öldürmek zorunda kalmış. Eğer o serbest
bırakılacak olsaydı, korkunç bir felakete yol açabilirmiş.
Düşmanları
affetmek ya da serbest bırakmak, kötü sonuçlar doğurabilir çünkü onlar her
zaman yeniden saldırabilir, tıpkı yaralı bir kurdun tekrar av aramak için geri
döneceği gibi.
On
dakika sonra, Elias Farouq'u teslim edecektik.
Gözlerim
bir an için Cizre sınır kapısının karanlık köşelerine kaydı. Sonunda bir şeyin
farkına varmıştım: Bizim savaşımız, yalnızca bir insanı değil, bir ideolojiyi,
bir gücü yok etmek üzerineydi. Farouq'un serbest bırakılması, yaralı bir kurdu
yeniden dağa salmak gibiydi; geri dönüp herkesi parçalayabilirdi.
Ne de
olsa, bir kez serbest kalan düşman, tıpkı geçmişteki tüm düşmanlar gibi, her
zaman geri dönüp daha büyük bir tehdit oluştururdu.
Bunun
farkında olmamıza rağmen, elimizden hiçbir şey gelmiyordu.
Gelmeyecekti
de.
Bir
çatışma içinde sıkışıp kalmıştık.
Karmaşa,
her an daha yoğun bir hal alırken, zaman hızla ilerliyordu. Geride bıraktığımız
kararlar, her geçen dakikada daha ağır bir sorumluluk yükledi. Farouq'un
teslimi, sadece bir başlangıçtı; asıl savaşın ne zaman başlayacağı ise hala
belirsizdi.
Yanıma
gelen; Alperen, Ahmet ve Barış'a bakıp derin bir nefes aldım. Dağların arkasına
saklanmak için hazırlanan güneşin bıraktığı hüzünler yüzlerimizi
aydınlatıyordu. O an, her şeyin bir anda ağırlaştığını hissettim. Gözlerimdeki
karanlık, yıllardır taşıdığım sorumlulukların yansımasıydı. Dağların ardında
kaybolan güneş, belki de tüm bu mücadelelerin sona erdiği, ancak yeni bir
başlangıcın da habercisi olacağı zamanı işaret ediyordu. Yüzlerindeki
yorgunluk, bu topraklarda geçen yılların, onların da omuzlarına yüklediği
ağırlığı gösteriyordu.
Bir
başka gerçek daha vardı; kimse bu yükü yalnız başına taşıyamazdı.
Alperen'in
bakışlarında, her an neyle karşılaşacaklarını bilmemenin verdiği belirsizlik
vardı. Ahmet, sessizdi; fakat yüzündeki çizgiler, içinde taşıdığı öfkeyi
gizlemiyordu. Barış ise her zamanki soğukkanlı duruşuyla, her şeyin kontrol
altında olduğunu belli etmeye çalışıyordu. Oysa biz ne kadar kontrol edebildik
ki?
Her
birimizin ruhunda farklı bir savaş vardı. Ama biz, aynı hedefe doğru ilerleyen
bir ekip, birbirimize kenetlenmiş, bir bütün olmalıydık. Farouq'un teslimi
sadece bir adım daha atmamıza neden olmuştu. Ama asıl soru şuydu: Yola devam
edebilecek miydik?
Son beş
dakika kala, kendi ülkelerinin konsolos elçisi bize doğru yaklaşmaya başladı.
Adımlarını dikkatle izledim. Elçi, her şeyin farkında bir şekilde yürüyordu ama
bakışları sanki bir anlaşmanın peşindeydi. Her adımında hem kendi ülkesinin
çıkarlarını hem de bizimle olan ilişkisini düşündüğü belliydi. Bunu
anlayabiliyordum. Zor bir durumda, herkes kendi çıkarını savunurdu. Yine de bu
dakikada onun ne düşüneceğinden çok, bizim nasıl bir karar vereceğimiz
önemliydi.
Konsolos
elçisinin yaklaşmasıyla, içimdeki gerilim bir kat daha arttı. Farouq'un
teslimi, uluslararası bir meseleye dönüşmüştü. Sadece bizim için değil, tüm
bölge için önemli sonuçlar doğurabilecekti. Elçinin tavrı, her şeyi
değiştirebilirdi. Ne de olsa, bazen bir kişinin attığı küçük bir adım, tüm
dengeleri alt üst edebilirdi.
"Antum
ta'rifūn al-qawā'id walākinanī mā ziltu mulziman biblāghikum bihā."
Kuralları
biliyorsunuz ama yine de bildirmekle yükümlüyüm.
Devam
etmesi için kafamı salladığımda Elçi, çenesini kaldırdı.
"Ilyās
Fārūq; yumkin an yu'aththir 'alā al-tawāzun al-diblomāsī, wal-amn, waḥattā
mustaqbal al-sukkān al-maḥallīyīn. Lihādhā al-sabab, lan yusmaḥu li-Turkiyā bī
ayyi ḥālin min al-aḥwāl bikhurq al-ḥudūd ba'da taslīmihi mubāsharatan."
Elias
Farouq; diplomatik dengeyi, güvenliği ve hatta yerel halkın geleceğini dahi
etkileyebilir. Bu nedenden dolayı, teslim edildikten hemen sonra Türkiye'nin
hiçbir şekilde sınır ihlali yapmasına izin verilmeyecektir.
"Sawfa
nu'īdu lakum al-khamsa mawāṭinīn al-atrāk alladhīna ladaynā ma'a al-irhābī
allatī sana'khudhuhu minkum."
Sizden
alacağımız terörist ile bizde kalan beş Türk vatandaşını sizlere geri iade
edeceğiz.
"Yajibu
'alā al-duwal an taḥtaram siyāsāt al-amn al-khāṣṣa biba'ḍihā al-ba'ḍ."
Ülkeler
birbirlerinin güvenlik politikalarına saygı göstermek zorundadır.
Elçi,
cümlesini bitirdikten sonra sol kolunu havaya kaldırıp bileğindeki saate baktı.
"Laqad
ḥān al-waqt."
Zaman
geldi.
Yüzümü
Ahmet'e çevirdiğimde Barış ile geriye çekilip Elias'ı tuttuğumuz arabaya doğru
yürümeye başladılar. Zihnimdeki baskın düşüncelerin her biri, anılarımın
içindeki kan kokusuyla yeniden bulanmaya başladı. Derin bir nefes alıp
bıraktığım sırada Ahmet ve Barış, Elias'ın kollarına girmiş bir şekilde sınır
çizgisinin hemen önünde duraksadı.
Pişman
olacaksın, yapma. Elias'ı onlara vermeyin Selçuk.
Zihnimdeki
anılardan bir filiz misali doğan eşimin sesiyle sertçe yutkundum. Elçi,
yanındaki iki korumaya eliyle Elias'ı işaret etti. Barış ve Ahmet'in
kollarından alınan Elias Farouq ile zihnimin içindeki oğlumun çığlığı yeniden
sustu. Zihnimde, hepimizin bir noktada bir şeylere teslim olmanın acısını
taşıyacaklarını bildiğim o an vardı. Ama ne yapabilirdik ki? Kendi savaşımızda,
bazen kayıplar kaçınılmazdır.
"İçinden
geçenleri biliyorum," dedi Ahmet, ama sesi ne kadar sakin olursa olsun,
içindeki gerilimi hissedebiliyordum. "Ama doğru olanı yapmak
zorundayız."
Sözlerini
duymak, beni daha da ağırlaştırdı. Ne doğruydu ki? Bazen en doğru gördüğün şey
bile, seni kaybetmeye daha yakın hale getirebilir.
Farouq'un
teslimi, bir kez daha sadece bizim için değil, tüm bölge için bir dönüm
noktasıydı ve ben, o noktada duruyordum. Geçmişin ve geleceğin arasında
sıkışmış bir şekildeydim.
Elçi,
belindeki silahı kaldırıp Elias'a doğrulttuğunda gözlerimin büyümesine engel
olamadım. Elimi kaldırıp sınır çizgisine yaklaştım.
"Marḥabān,
mādhā taf'al? (Hey, ne yapıyorsun?)" diye bağırdığımda karşı tarafın
askerleri bize doğru silahlarını yöneltti. Havadaki sağ elimi Alperen, Barış ve
Ahmet'e yönelttim.
"Sakın
silah çıkartmayın. Tehdit olarak algılanırız, sakın!"
Karşımda
duran Elçi, Elias'a doğrulttuğu silahı indirmeden bana baktı.
"Ülkeler
birbirlerinin güvenlik politikalarına saygı göstermek zorundadır," dedi
Arapça. "Elias Farouq, bizim için bir tehdit."
Tetiğe
bastı.
"Hayır!"
diye bağırdım, içimden kopan o çığlık, sanki dünyayı durduracak kadar güçlüydü.
Tam sınır çizgisini ihlal edecekken Alperen ve Barış sertçe kollarıma girdi.
Bedenimi kaldırıp geriye doğru çekerlerken gözlerim, Elias'ın yere serilmiş bedenine
saplanmıştı.
Duygular,
kontrol edilmesi zor bir canavara dönüşmüştü.
Elçi,
arkasını dönüp arabasına doğru yürürken, askerler Elias'ın yerdeki bedenini
kaldırıyorlardı. Elias'ın başı geriye doğru düşerken gözlerimi kapatıp derin
bir nefes aldım.
"Alperen,
sıkı tut. Ben Ahmet ile arabayı getiriyorum." diyen Barış'ın sesiyle
gözlerimi açıp Alperen'e baktım. Hafifçe çırpınmaya devam ederken ifadesiz
bakışlarımla yeşillerine odaklandım.
"İstediğin
oldu."
Kafamı
iki yana salladım.
"Henüz
değil," sertçe yutkundum, "Henüz değil, Alp."
Yanımızda
beliren kirpi ile Alperen, beni kirpiye doğru yönlendirdi. Kirpiye bindiğimizde
derin bir nefes alıp Ahmet'e baktım.
"Ahmet,
şehir mezarlığına sürer misin?" diye sorduğum sıra bir şey demeden
kafasını salladı ve kirpiyi çalıştırıp sürmeye başladı. Gürültülü ses, zihnimin
içindeki uğultuları bir nebze olsun sustururken bakışlarımı Barış'a çevirdim.
"Caner'e
mesaj gönder, Eyşan'a saat 20:00'de herkesin koordinasyon merkezinde
toplanmasının gerek olduğunu söylesin."
Barış'ta
bir şey demeden telefonunu çıkartıp mesaj çekmeye başladı. On beş dakika sonra
kirpi ağırca durdu. Alperen, arka kapıyı açıp geçmem için izin verdiğinde hızla
kirpiden atladım ve kuru bir soluk çektim. Mezarlığın sol köşesinde duran
seyyar çiçekçiden iki tane karanfil alıp içeriye girdim.
Mezarlığın
havası, üzerine çöken yalnızlıkla ağırlaşmıştı. Karanfilleri sıkıca tutarken,
her adımda toprağın kokusu burnuma doluyordu. Alperen, Barış ve Ahmet'in
sessizce yanımda yürüdüğünü hissedebiliyordum ama düşüncelerim çok
uzaklardaydı. Birbirine bağlı iki mezarın önünde durduğumda sertçe yutkunup
elimdeki karanfilleri havaya kaldırdım.
Gözlerimdeki
buğulu dünya, mezarın soğuk taşına odaklandıkça daha da bulanıklaşıyordu.
Karanfilleri yavaşça mezarın üzerine koyarken, her bir çiçek sanki geçmişin bir
parçası gibi toprakla birleşiyordu. Anılar ve duygular bir anda tekrar
canlanmıştı. Karımın hayalini zihnimde yeniden canlandırmaya çalıştım. Onun
gülüşü, her şeyden önce buradaydı, bu mezarın içinde. Bunu hissedebiliyordum.
Dolan
gözlerime rağmen gülümseyerek, "Ben geldim," dedim. Gözlerimden akan
yaşlar yanaklarımı ıslatırken yanaklarımı acıtan gülümsemeyi silmemiştim.
Çenem, bir zelzele misali titrerken mezarın önünde dizlerimin üstüne çöktüm.
Sağ elimle oğlumun mezarındaki toprağı avuçlarken gözlerimi sıkıca kapatıp
dişlerimi sıktım.
"Ben
geldim, babacığım."
Yüzümü,
hıçkırmamak için sıkarken derin bir nefes aldım. Gözlerim, oğlumun mezarının
üzerindeki toprakla birleşmişti. Her bir çakıl taşı, her bir zerre, içimdeki
acıyı daha da derinleştiriyordu. Sanki toprak, bir zamanlar benimle olan her
şeyi geri almıştı. Karım ve oğlumun anıları bir yudum su gibi kayıp gitmişti.
Bir
zamanlar bana ait olan her şey, toprak altında bir olmuştu.
Bir
süre sessiz kaldım. Bir şeyler söylemek istedim ama kelimeler boğazımda
düğümlendi. Ne diyeceğimi, nasıl hissedeceğimi bilmiyordum. Hıçkırıklarım,
dudaklarımın ucunda biriken her acıyı dışarı çıkarmak için savaşıyordu. Fakat
sustum. Bazen acıyı kelimelere dökmek, her şeyi daha da büyütürmüş gibi
gelirdi.
"Karanfili
çok seversin sen," diye fısıldadım.
"Neden
karanfil?" diye sorduğumda gülümseyerek elindeki tek, kırmızı karanfili
bana doğru uzattı.
"Dalı
tek olan bir çiçek olduğu için, tasavvufi manada Allah'ın birliğini ve aşkı
temsil eder," dedi ve sol elindeki yüzüğü bana gösterdi.
"Benim
aşkım karanfil gibidir Selçuk. Bir tek sanadır sevgim."
Bir kez
daha karanfillerin üzerine bakarak, yavaşça doğruldum. "Her zaman..."
diyerek toprağa son bir kez bakıp geri döndüm.
"Bir
yola çıkıyoruz, Selçuk."
Alparslan
Çakır'ın cümlesiyle bakışlarımı camdan çektim ve ona baktım.
"Öncelikle
senden bir söz istiyorum. Asla ama asla Güvercin'in bu olaydan haberi
olmayacak."
Emin
olmamakla beraber kafamı salladığımda Alparslan Çakır, çenesini dikleştirdi.
"Biliyorsun
ki Shaytan'ın nerede olduğunu bilmiyoruz ve Elias, teslim alındıktan sonra bir
şekilde Shaytan tarafından kaçırılabilir. Çünkü Shaytan, Elias'ın adamı ama ya
adamının öldüğünü görürse?"
Kaşlarımı
çatarak, "Anlayamadım?" diye söylendim. Alparslan Çakır, derin bir
nefes aldı ve ellerini dizlerinin üzerine koyup sırtını doğrulttu.
"Bak
evlat, Elias'ı herkes gibi bende teslim etmek istemiyorum ama Shaytan'ı
bulmamız için bunu yapmamız şart. Elçilik, Elias'ı ne kadar zapt edebilir
bilmiyoruz. O yüzden birkaç tanıdıkları araya soktum ve Elçiliği kendi
tarafımıza çektik. Elias'ı teslim alana kadar kimse görmeyecek. Onu bir süre
uyutup üzerine çelik yelek giydireceğiz. Teslim alacak olan Elçilik görevlisi
ona bir silah doğrultup vuracak. Eminim ki Shaytan ile daha önce bu planları
akıllarından geçirmişlerdir."
Kaşlarımı
kaldırıp öylece bakakaldım.
"Eğer
uzaktan izliyorsa Elias Farouq'un öldüğünü düşünecek ve bu bizim için bir
fırsat yaratacak."
Yanağımın
içini dişleyip kafamı iki yana salladım.
"Peki,
benden tam olarak ne istiyorsunuz albayım?"
Alparslan
Çakır, derin bir nefes aldı.
"Yeniden
yola çıkmanı istiyorum, Selçuk. Alperen'i yanına alıp Suriye'ye gideceksin.
Tıpkı yıllar önce Yağmur Boduroğlu'nun senden kızını korumasını istediği gibi
gizlice, kimseye bu durumu anlatmadan gideceksiniz. Sanki bu işlerden artık
uzakmışçasına davranacaksınız. Onları zaten yarın Rize'ye göndereceğim. Bütün
bu olanlardan yalnızca Çilingir'in haberi olacak. Başka kimse bilmeyecek."
"Albayım,
Çilingir Mete'nin sırdaşı. Ondan sır nasıl saklayabilir ki?" dediğim sıra
kapı çalındı ve aralanmış kapıdan Çilingir girdi. Kapıyı kapatıp bize doğru
yaklaştı ve Alparslan Çakır'a baktı.
"Albayım."
Alparslan
Çakır, başını kaldırıp Çilingir'e baktı.
"Biz
de tam senden bahsediyorduk Bora."
Çilingir,
kafasını ağırca salladı ve bana baktı.
"Suriye'de
tanıdığım biri var, orada kalacaksınız. Neler olup bittiğini ben size buradan
ileteceğim."
Kaşlarımı
çatıp gözlerimi kıstım.
"Mete'ye
söylemeyecek misin?"
Kafasını
iki yana salladı.
"O
gece ağladığımda, senin bana söylediklerinden sonra, kendime bir söz verdim.
Mete için Eyşan'ı, Eyşan için ise Mete'yi canım pahasına korumaya devam
edeceğim. Onlar için bu sırrı ölene kadar saklayacağım."
Zihnimdeki
karanlık, bir nebze olsun azalmıştı ama içimdeki boşlukla yaşayacak bir yol
bulmam gerekiyordu. Yine de bu adımları atmak zorundaydım. Her şeyin sonu gibi
görünen bu anı, belki de yeni bir başlangıca dönüştürmek için adım atmalıydım.
⏳
Koordinasyon
merkezindeki herkesin bakışları suskunluklarına gömülmüştü. Elias'ın öldüğünü
düşünmeleri, özellikle Eyşan'ın bir an için gözlerinin masaya takılı kalmasına
neden olmuştu. Elimde, parmaklarımın arasında tuttuğum ikiye katlanmış istifa
mektubunu gördüğünde nasıl bir tepki verebileceğini kestiremiyordum. Bundan
kaçışım yoktu, bir an önce yapmam gerekliydi.
"Güvercin."
Eyşan,
gözlerini masadan ayırıp bana baktığında parmaklarımın arasındaki katlanmış
kâğıdı ona doğru uzattım. Tek kaşını kaldırıp gözlerini gözlerimde dolandırdı
ve ardından kâğıdı alıp kanadını açtı. Bakışları kâğıtta yazılanlarda
dolanırken büyümeye başladı. Gözlerini kırpıştırıp bana baktığında kafasını iki
yana salladı.
"Bunu
kabul etmeyeceğimi biliyorsun, değil mi?"
Kaşlarımı
kaldırıp çenemle kâğıdı gösterdim.
"Alparslan
Çakır'dan onay aldım."
Sağ
işaret parmağını bükerek kendini gösterdi.
"Aklınca
beni çiğnediğini söyleyerek, sana kızacağımı mı düşünüyorsun?"
Bir şey
demeden ona baktığımda gözlerini yeniden kırpıştırdı ve derin bir nefes alıp
elindeki kâğıdı ağırca masanın üzerine bıraktı ve Mete'ye baktı. Gözlerindeki
çaresizliği ona yansıttığında Mete, kaşlarını çattı ve bakışlarını bana
çevirdi.
"Neler
oluyor?" diye sorguladığında çenemi dikleştirdim.
"İstifa
ettim."
Mete,
çatılan kaşlarını bozmadan şaşkınlıkla alnına sürükledi.
"Ne?"
dedi sertçe.
Eyşan'ın
gözleri, söylediklerimi sindirmeye çalışırken bir süre sessiz kaldı. Sözlerim
havada asılı kaldı, gerilimin içinde zaman durdu sanki. Kafasındaki
düşüncelerinin her biri, yüzündeki küçük değişimlerle okunuyordu. Birkaç saniye
boyunca hiçbir şey söylemeden bakışlarımız karşı karşıya geldi. Mete'nin şaşkın
bakışları, bana odaklanan dikkatini hissedebiliyordum.
Sonunda,
Eyşan derin bir nefes aldı. Gözleri yorgun ama kararlıydı. "Sen ne
yapıyorsun, Selçuk?" dedi, sesi bu defa daha yumuşaktı ama içinde bir
anlam vardı; kaygı, belki de biraz kızgınlık.
Mete,
hâlâ şaşkın bir şekilde bana bakıyordu. Herkes bir adım geride durmuş gibiydi,
suskunluk ağırlaşıyor ve her an her şey patlayacakmış gibi hissediliyordu.
Bakışlarımı herkesin şaşkınlıkla dolu gözlerinde gezdirdim.
"İstifa
ettim," dedim tekrar, bu defa daha net, daha kararlı. "Bu savaşın
içinde daha fazla yerim yok." Gözlerimdeki kararlılığı fark etmişlerdi ama
hala anlam verememişlerdi.
Eyşan,
masanın kenarına yaslanarak, "Bunu bana açıklamadan nasıl bir karar
alırsın?" diye sordu. Gözlerindeki soru işaretine, içimdeki boşluğu
eklemem zor olmuştu. Kafamı kaldırıp ona baktım.
"Yapmam
gereken şey bu," dedim. "Bazen, en doğru karar, geri çekilmek olur.
Eğer bu mücadeleye devam etsem, kaybedeceğimi biliyorum. Ama hala bir şeyler
yapabilirim. Bu... bizim için son olamaz."
Eyşan'ın
gözleri bir anlık bir kırgınlıkla doldu. Yavaşça başını sallayarak, "Bunu
nasıl yapabilirsin?" dedi.
Mete,
yüzündeki öfkeyi ve şaşkınlığı karıştırarak derin bir nefes aldı.
"Söylediğin bu, her şeyi değiştirebilir," dedi. "Ama şu an,
sadece kendi duygularına odaklanıyorsun. Her şey birdenbire bir kenara mı
bırakılacak?"
Kaşlarımı
kaldırıp kafamı iki yana salladım.
"Benim
karım ve çocuğum gözlerimin önünde öldürüldü Mete. Ben bu işe intikam için
devam ettim. Artık intikamını alacağım biri de yok. O yüzden istifa ediyorum ve
askerliğimi bırakıyorum. Suriye'deki evime gidemem ama yine de Suriye'ye
taşınacağım."
Eyşan
masadaki kâğıdı tekrar aldı, bakışları bir an kayboldu ve yeniden bana döndü.
Tam dudaklarını aralayıp bir şey söyleyecek gibiydi ama hızla kapatıp
sandalyeden kalktı ve arkasına döndü. Kollarını göğsünde bağlayıp kafasını iki
yana salladığında hızla bize doğru döndü.
Dolu
gözleriyle, "Gitmek zorunda mısın? biz senin ailen değil miyiz?" diye
sorguladığında Mete, kaşlarını çattı ve ayağa kalkıp Eyşan'ı kollarının arasına
aldı. Eyşan, yüzünü Mete'nin göğsüne saklarken hıçkırarak ağlamasına engel
olamıyorduk. Bir hiç uğruna üzdüğüm kız kardeşimin varlığı ve yaşaması için
buna mecburdum.
Ağırca
ayağa kalkıp Mete'ye doğru ilerledim. Mete'nin kızarmış gözleriyle karşı
karşıya geldiğimde gözlerimi kırpıştırdım. Gövdesinde sığınan kız kardeşimi
sıkıca tutarken kafasını sağa doğru eğdi ve iki yana salladı.
"Yapma,
üzme onu Selçuk," dedikten sonra sağ gözünden akan yaşı bıraktı. Burnumu
büzüp kafamı iki yana salladım. Mete, gözlerini kapatıp Eyşan'ı kendinden biraz
uzaklaştırdığında Eyşan, burnunu çekti ve yan gözle bana baktı.
"12
Ocak 2016'yı hatırlıyor musun?"
Acıyla
gülümsedim ve kafamı salladım. Her ne kadar kendimi sıksam da gözlerimin
dolmasına engel olamamıştım. Eyşan, gözlerimin dolduğunu gördüğünde yutkunarak
gözlerini kırpıştırdı.
"O
gün sana 'Sen kendi yoluna gideceksin. Alperen, bozma birliklere atandı. Eee,
ben ne olacağım? Alacağım kararların önüme çıkacağını bildiğim bir yola çıkmak
zorundayım ve bunu tek başıma yapacağım.' demiştim. Şimdi Alperen'i de alıp
gidiyorsun, eee, ben ne olacağım?"
12 Ocak
2016 günü Eyşan'ın onu takip edeceğimden ve yine bugün, 22 Mayıs 2022 günü
itibariyle, yine onun için gideceğimden de haberi yoktu. Ona rağmen, geçmişteki
gibi gülümseyerek sağ omzuna elimi koyup omzunu sıktım. Aradaki tek fark, artık
apoleti yoktu. Eyşan'ın aklına o gün gelmiş olmalıydı gözlerini kapattı.
"Merak
etme kız kardeş, bir alo ile 'Selçuk, yetiş.' demen yeterli. Her daim
gölgendeyim."
Eyşan'ın
hıçkırıkları, bana bir zamanlar paylaştığımız acıyı hatırlattı. O an, zamanın
hiç geçmediği bir an gibi hissettirdi. Onun gözlerindeki kırılganlık ve
duygusal derinlik, benim için her şeyin anlamını yeniden değiştirdi. Her iki
elimi de onun sırtına koyarak onu sımsıkı sarıldım. Şu anda ona söylediğim her
şey, geçmişteki kelimelerimden çok daha fazlasıydı; bunlar, sadece bir anı
değil, ona olan bağımın güçlendiği, tekrar yaşadığımız bir andı.
Çok
sürmeden ayrıldığımızda bakışlarımı Mete'ye çevirip kollarımı iki yana açtım.
Mete, kaşlarını çatıp bana doğru yaklaştı ve sıkıca sarıldı. Mete'nin
kollarındaki güç, bana güven veriyordu. O an, yıllarca süren zorlukların
ardından birbirimize olan bağlılığımızı yeniden hissediyordum. İçimdeki tüm
karmaşa, onun bu güçlü sarılmasıyla biraz olsun hafifledi. Sadece birbirimize
bakarak anlamadığımız bir şey kalmadığını düşündüm. Yolda bir araya gelmiş ve
bir aile gibi olmuş, birbirimize her durumda tutunmayı öğrenmiştik.
Mete,
sarıldığımızda kafasını hafifçe omzuma yasladı. "Her zaman senin
yanındayım, Selçuk," dedi, sesindeki hüzünle. "Sadece bir adım
uzaklıktayım, biliyorsun."
O an,
hep birlikte bir daha ayrılmamak üzere, ne olursa olsun duracağımız yerin
burası olduğunu fark ettim. Eyşan ve Mete'nin yanında olmak, bana sadece bir
arkadaşlık değil, gerçek bir aile bağı veriyordu. Birlikteyken, her zorluğu
aşabileceğimize inancım daha da pekişmişti.
Ayrılmamıza
rağmen, birbirimize olan bu sıkı bağ her an yeniden güçlenecek gibi
hissediyordum. Yolda yalnız olmadığımı, her zaman geri dönecek bir gölgenin
olduğunu biliyordum.
Herkesle
sırasıyla sarılmış ve her biriyle yeniden bir bağın bütününü oluşturmuştum.
Alperen ile yavaşça adımlarımızı attık, her birinin ardında, birlikte
geçirdiğimiz zamanın ve paylaşılan acıların yankısı vardı. Ama bu kez, her şey
daha farklıydı. Çevremizdeki insanlar, geçmişin izlerinden değil, geleceğin
umutlarından bir araya geliyorlardı. Her sarılma, her bakış, yeniden doğmuş bir
güvenin temellerini atıyordu.
Yolda
yalnız değildim, bunu biliyordum. Gölgelerim vardı; karanlık anlarda bile ışığı
bulmama yardımcı olacak dostlarım vardı. Geri dönüp bakmadım. Çünkü arkada
bıraktığım her şey, beni bugüne getiren her şey, artık bir parça daha güçlüydü.
Bütün
bunlar, her birimizin farklı yerlerden gelip, bir araya geldikçe daha sağlam
hale gelen bağlarıydı. Birlikte yürüdükçe, yalnızca geçmişi değil, geleceği de
inşa ediyorduk. Yola çıkanlar her zaman geri dönme arzusuyla gelir, ama biz,
dönmemek için ilerliyorduk.
Ve ben,
o yolda hiçbir adımın yalnız olmadığını biliyordum.
22
Mayıs 2022 – Elias Farouq Sorgusundan Yarım Saat Önce/ Şırnak
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Breathe,
Fleurie
Güvercin
Timi ve Mücadele İtibar Teşkilatı'nın Başkanı ve üyeleri, babamın talimatı ile
koordinasyon merkezine toplanmıştı. Masanın en başında oturan babam, sert
bakışlarını Selçuk'ta ve hâlâ gözlerimin arkasından eksilmeyen, öfkemle
baktığım gözlerimde gezdiriyordu. Babamın bakışları, her zaman olduğu gibi,
kararlı ve sertti. Ama bu sefer bir farklılık vardı. Belli ki bir şeylerin
değişmesini, bizim yerimize koyabileceğimiz bir çözüm bulmamızı istiyordu. Ama
gözlerimdeki öfke, onun ne kadar derin düşündüğünü fark etmiyor gibiydi. Bu
savaş, sadece dışarıdaki düşmanla değil, içimizdeki çatışmalarla da ilgiliydi.
"Elias
Farouq'un sorgusuna yalnızca Selçuk girecek."
Babamın
sesi, odadaki havayı aniden değiştirdi. Herkesin gözleri babama ve ardından
bana yöneldi. Selçuk'un adı geçince, odadaki sessizlik bir anda daha da
yoğunlaştı. Herkesin içine işleyen bir ağırlık vardı ama kimse bir şey
söylemeye cesaret edemedi.
Selçuk,
babamın bu kararı almış olmasına şaşırmadı. Her zaman işin içinde olmasına
rağmen, bu defa doğrudan bana ve onun arasındaki bağlantıya işaret ediliyordu.
O an, sözlerin arkasındaki anlamı derinlemesine hissettim.
Babamın
bakışları tekrar gözlerimde gezindi. "Selçuk, sana güveniyorum ama şunu
unutmamalısın. Bu sorgu, yalnızca bilgiyi elde etmek için değil, aynı zamanda
bu operasyonun başarısının anahtarı olacak."
Selçuk,
kararlı bir şekilde başını salladı, ancak bana bakarken gözlerinde bir
tedirginlik vardı. Bu, sadece dışarıdan görünüyordu. İçinde olduğu savaşı
hepimiz hissediyorduk. O kadar ağır bir yük vardı ki, üzerimize, sanki her an
devrilebilirmişiz gibi.
Ben de
o an, bir anlığına gözlerimi kapatarak, içsel bir hesaplaşma yaşadım. Bu
operasyon, hepimizi farklı bir noktaya çekecekti veya geri adım atacak ya da
tüm karanlıkta yol alacaktık. Ama tek bildiğimiz şey, geri dönüşün olmadığıydı.
"Elias
Farouq'tan alacağımız bilgiden, bizi bekleyen her şeye kadar her şeyin
sorumluluğu bizim omuzlarımızda. Hazır mıyız?" diye sordum, odadaki
atmosferi daha da yoğunlaştırarak.
Ve
herkesin gözleri bir anda bana döndü.
Zamanın
hızla kayıp gittiğini hissediyordum. Bir an önce karar vermeliydim ama her
şeyin yavaşça çözülmesini beklemek gibi bir duygu vardı içimde. Bir anda kum
saati masanın üzerine yerleştirildi. Kum tanelerinin düşüşü, her saniye bir
şeyin silindiğini hatırlatıyordu. Bir an, sanki dünya birden durmuş ve sadece o
kum tanelerinin düşüşü kalmıştı.
Bir
anlık sessizlikten sonra, kum saati bir arka planda kaybolmuş gibi hissedildi
ve ben, sorgu odasının spot ışığı gölgesinde, düşüncelerimle kaybolmaya
başladım. Zihnim, bir zamanlar geçmişin yüküyle doluyken, şimdi geleceğin
belirsizliğiyle yeni bir sayfa açıyordu.
Selçuk
gülerek bana baktığında elindeki viskiyi havaya kaldırdı.
"Seni
çok iyi anlıyorum."
Burukça
gülümsedim ve elimdeki viski bardağını havaya kaldırıp tokuşturdum. Büyük bir
yudum alıp önümdeki sehpaya bıraktım. Viski bardağımın yanına bir kutu
bırakıldığında kaşlarımı kaldırıp Selçuk'a baktım. Gülümseyerek kaşlarıyla
kutuyu işaret etti.
"Aç
bakalım."
Elimi
yavaşça kutuya uzatıp avuçlarıma aldım. Kutunun kapağını kaldırdığımda gördüğüm
yüzük, dudaklarımda büyük bir tebessümün oluşmasına neden olmuştu. Mavi
kehribar taşına oyma sanatıyla hazırlanmış, üzerinde "bozkurt" ve
"Türk balası kurt olur" ibaresi yazıyordu.
"Türk
balası kurt olur bastığı yer yurt olur. Yani; Türk'ün yavrusu büyüyünce kurt
olur, bastığı yerleri bir şekilde alır ve kendi yurdu yapar." dediğinde
bakışlarımı yüzükten çekip ona baktım. Kutuyu sehpanın üzerine bırakıp ayağa
kalktım, adımlarım belki de hafif bir şaşkınlıkla olsa da kararlıydı. Selçuk
elindeki bardağını bırakarak bana doğru adımladı. Kollarımı açıp ona
sarıldığımda, vücudumda bir rahatlama, bir bağlılık hissi doğdu. Sarılmamız,
sadece bir teşekkür değil, aynı zamanda aramızdaki güçlü bağı simgeliyordu.
"Çok
teşekkür ederim Selçuk." dedim, sesim titredi ama bu, minnettarlığımı daha
da derinleştiriyordu. Ayrıldığımızda gülümseyerek kafasını iki yana salladı.
"İçinde
mikrofon var. Sonra sana nasıl kullanacağını gösteririm." dediğinde
kahkaha atarak kafamı iki yana salladım.
"Siz
istihbaratçılar yok musunuz?" diye alayla mırıldandığımda eliyle kolumun
yanına hafifçe iki kere vurdu ve yerine gitti. Koltuğa geri dönüp yüzüğü sağ
yüzük parmağıma taktım.
Kum
taneleri son bir kez, birkaç saniyelik bir boşluk bıraktı.
"Çilingir."
Bora,
ona seslenmem ile elindeki tabldotu sıyırdı ve boş olana bırakıp bana döndü.
Sorgularcasına kaşlarını kaldırdığında sağ elimin yüzük parmağındaki yüzüğü
gösterdim.
"Bunu
nasıl kullanabilirim, bilmiyorum. Düğünde Selçuk hediye etmişti, içinde
mikrofon olduğunu söyledi."
Bora,
kaşlarını çatıp parmağımdaki yüzüğe baktı ve eliyle yemekhanenin kapısını
gösterdi.
"Gel,
odanda bakalım."
Bora
ile odaya geçtiğimizde masanın önündeki koltuklara oturduk. Parmağımdaki yüzüğü
çıkartıp sehpanın üzerine koyduğumda Bora, biraz eğildi ve yüzüğü alıp sağına
ve soluna baktı. Tahta çıkıntıyı hafifçe döndürdüğünde üzerindeki mavi kehribar
taşı ağırca yükseldi. Yüzüğün içine yerleştirilmiş mikrofona dikkatlice
bakarken Çilingir, sağ elini uzattı.
"Telefonunu
ver bakayım."
Cebimdeki
telefonu çıkartıp ona verdiğimde ekran fotoğrafıma gülümseyip bana baktı.
Telefonu bana çevirdiğinde Eyşan'ın gelinliğiyle çekilmiş fotoğrafımızı gördüm.
İstem dışı sırıtırken Bora, gözlerini devirdi.
"Elinden
gelse aşkını dağlara yazacaksın."
Gözlerimi
devirip elimle yüzüğü gösterdim.
"Boş
yapma Çilingir, işine bak."
Bora,
yeniden gözlerini devirip kafasını iki yana salladı.
"Mavi
gözünü siktiğimin aşığı."
Gülerek
onu izlerken mavi taşın içine işlenmiş karekodu okuttu ve telefonda açılan
uygulamayı indirdi. Yüzüğün içindeki mikrofonu eşleştirdiğinde kehribar taşı
kapattı ve çıkıntıyı eski haline göre döndürdü.
"Açılışı
ve eşlenişi öğrendin. Yapman gereken sadece üzerindeki tahtanın ortasındaki
boşluğa dokunman. Her zaman işe yaramaz. Güvenlik kilidi gibi düşünerek
çıkıntıyı çevireceksin," dedi ve yüzüğü uzattı. "Dene bir
bakayım."
Yüzüğü
sağ yüzük parmağıma takıp çıkıntıya dokundum.
Bora,
"Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma," dedikten sonra yeniden
çıkıntıya dokundum. Bora, elindeki telefondan uygulamayı açıp kaydedilen ses
kaydını açtı.
"Pazartesi,
Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma."
Gülümseyerek
telefonu bana uzattı.
"İşte
bu kadar."
Selçuk'un
camın ardındaki Elias Farouq'a bakışlarını izlerken sağ yüzük parmağımdaki
yüzüğü ağırca çıkarttım. Hemen arkamda duran, askının üzerindeki cekete
mikrofonunu aktifleştirip bıraktım.
Kum
saati yeniden belirdiğinde, her şey bir anda tekrar başladı. Kum saati
devrildiğinde, etrafındaki dünya tekrar şekil almaya, bir araya gelmeye
başladı. Eyşan'ın karşımda olduğu bir ana devrildiğim sırada cebimdeki telefonu
çıkarttım ve çay bardağını kenara doğru kaydırdım.
Eyşan,
kaşlarını kaldırarak ne yaptığımı sorgularken gözlerimi telefonun ekranına bir
saniyeliğine indirdim. Sağ yüzük parmağımdaki yüzüğü çıkartıp taşı yukarıya
kaldırdım. Gözlerimi yeniden Eyşan'a çevirdiğimde tek kaşımı havalandırdım.
"Asla
ve asla kimseye bir şey demeyeceksin."
Eyşan,
kafasını salladığında ses kaydına dokundum.
"Bir
yola çıkıyoruz, Selçuk."
Babamın
sesini duyunca Eyşan, tam konuşacak gibi oldu ama anında elini ağzına yaslayıp
kendini susturdu.
"Öncelikle
senden bir söz istiyorum. Asla ama asla Güvercin'in bu olaydan haberi
olmayacak. Biliyorsun ki Shaytan'ın nerede olduğunu bilmiyoruz ve Elias, teslim
alındıktan sonra bir şekilde Shaytan tarafından kaçırılabilir. Çünkü Shaytan,
Elias'ın adamı ama ya adamının öldüğünü görürse?"
"Anlayamadım?"
dedi, Selçuk. Bir süre sessizlik oldu.
"Bak
evlat, Elias'ı herkes gibi bende teslim etmek istemiyorum ama Shaytan'ı
bulmamız için bunu yapmamız şart. Elçilik, Elias'ı ne kadar zapt edebilir
bilmiyoruz. O yüzden birkaç tanıdıkları araya soktum ve Elçiliği kendi
tarafımıza çektik. Elias'ı teslim alana kadar kimse görmeyecek. Onu bir süre
uyutup üzerine çelik yelek giydireceğiz. Teslim alacak olan Elçilik görevlisi
ona bir silah doğrultup vuracak. Eminim ki Shaytan ile daha önce bu planları
akıllarından geçirmişlerdir."
Eyşan'ın
gözleri benimkilerde asılı kaldı.
"Eğer
uzaktan izliyorsa Elias Farouq'un öldüğünü düşünecek ve bu bizim için bir
fırsat yaratacak."
"Peki,
benden tam olarak ne istiyorsunuz albayım?"
"Yeniden
yola çıkmanı istiyorum, Selçuk. Alperen'i yanına alıp Suriye'ye gideceksin.
Tıpkı yıllar önce Yağmur Boduroğlu'nun senden kızını korumasını istediği gibi
gizlice, kimseye bu durumu anlatmadan gideceksiniz. Sanki bu işlerden artık
uzakmışçasına davranacaksınız. Onları zaten yarın Rize'ye göndereceğim. Bütün
bu olanlardan yalnızca Çilingir'in haberi olacak. Başka kimse bilmeyecek."
"Albayım,
Çilingir Mete'nin sırdaşı. Ondan sır nasıl saklayabilir ki?"
"Albayım."
Çilingir'in
sesini duyduğumda derin bir nefes almak zorunda kalmıştım.
"Biz
de tam senden bahsediyorduk Bora."
"Suriye'de
tanıdığım biri var, orada kalacaksınız. Neler olup bittiğini ben size buradan
ileteceğim."
"Mete'ye
söylemeyecek misin?"
Eyşan,
kaşlarını kaldırıp elini yavaşça ağzından çekti.
"O
gece ağladığımda, senin bana söylediklerinden sonra, kendime bir söz verdim.
Mete için Eyşan'ı, Eyşan için ise Mete'yi canım pahasına korumaya devam
edeceğim. Onlar için bu sırrı ölene kadar saklayacağım."
Ses
kaydı kapandığında telefonu alıp ekranını kapattım ve cebime koydum. Masanın
üzerinde kalan yüzüğün taşını kapatıp çıkıntıyı çevirdim. Yüzük parmağıma
takarken bakışlarım, Eyşan'ın gözlerinde dolandı.
"Hiç
kimseye bunun hakkında bilgi vermeyeceksin. Onlar bizim haberimiz yokmuş gibi
davranmaya devam etsinler. Hayalet ekibi ile bizde bir yola çıkacağız. Onlar
Suriye'de Elias Farouq'un izini sürerken, senin dediğin gibi Kirpi'de dijital
şifreyi çözmeye çalışacak. O sırada bizde Rize'de sakince durup saman altından
su yürütmeye başlayacağız."
Eyşan,
düşünceli bakışlarıyla yüzümü süzdü.
"Peki
Alperen'in ve Selçuk'un güvenliğini nasıl sağlayacağız?" diye sorduğunda
gülümsedim.
"Unuttun
mu? Ben, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın alt koluna sahip Suikast Birimi
Ekibinden Zafir kod adlı, gerçek ismiyle Ahmet Kurtuluş'un komutanıyım. Ahmet,
bizim için onların bir gölge gibi peşlerinde olacak."
Duvardaki
eski saat, tik tak diye ağır ağır işlemeye devam ederken, gözlerim kum saatine
takıldı. Tüm dikkatim bir noktada toplanmıştı. Kum taneleri düşerken zamanın
nasıl silinip gittiğini düşünmeden edemedim.
Aniden,
odada bir hareket oldu; bir rüzgârın hışırtısı gibi, kum taneleri hızı arttı,
düşüşleri hızlandı ve birer birer döküldü. Kum saatinin her taneleri, bir zaman
diliminin sona erdiğini, bir başka dönemin başlangıcını işaret ediyordu. O
anda, her şey birden netleşti. Gözlerimdeki bulanıklık kaybolmuş, aklımdaki
karışıklık yerini keskin bir bilinçliliğe bırakmıştı.
Zamanın
akışı, bir saniye daha hızla geçerken, odadaki tüm sesler geri geldi ve dünya
yeniden şekil aldı.
Selçuk
ve Alperen, kirpiye binip uzaklaşmaya başladığında Deniz, ağlayan Ayda'ya
sarılarak gözlerini giden kirpiye çevirdi. Göğsüme sırtını yaslayan Eyşan ile
ellerimi karnına yaslayıp iyice kendime bastırdım. Dudaklarım, saçlarına yaslı
bir şekilde dururken gözlerimi Çilingir'e çevirdim.
Kehribar
gözleri, eski bir sır gibi derin ve gizemli, her bakışında içinde sakladığı
ateşi gizlice fısıldıyor; adeta zamanın ve yıkımın izlerini taşıyan bir
parlaklıkla, geçmişin yangınına dair unutulmuş bir iz bırakıyordu. İçine
katıldığı sırrı kurcalamayacak ve onu zorda bırakmayacaktım.
Bazı
sırlar yalnızca uykuya yatırılırdı.
Küllerin
altına gömülen sırlar ise bir gün, mutlaka yeniden alev alırdı.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!