Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Dondante, My Morning
Jacket
Halbuki, Yalın
The Way, Zack Hemsey
Dönence, Barış Manço
🕊️
XLIV
Psikolojik yıkım,
insanın zihinsel, duygusal ve hatta fiziksel dengesini altüst eden bir
süreçtir. Genellikle travmalar, büyük kayıplar, ihanetler veya aşırı stres
altında kalmak gibi etkenlerle tetiklenir. Bir insanın psikolojik olarak
yıkılması, onun kimliğini, güven duygusunu, gerçeklik algısını ve hayata karşı
olan bakış açısını yerle bir edebilir.
Bazı insanlar bu tür
bir yıkımın içinde kaybolurken, bazıları enkazın içinden yeniden doğar. Yıkımın
en ağır tarafı, insanın kendini bile tanıyamaz hale gelmesidir. Eskiden güçlü
olduğuna inandığı noktaların aslında ne kadar kırılgan olduğunu fark eder. Kendi
içindeki karanlıkla yüzleşmek zorunda kalır ama bu süreç, aynı zamanda bir tür
yeniden doğuşa da yol açabilir. Zira bazı yıkımlar, insanın içindeki asıl gücü
keşfetmesine neden olur.
Kırılma anları,
insanın en savunmasız olduğu anlardır ama aynı zamanda en dürüst olduğu
anlardır da. Orada maske yoktur. Gerçek acı, gerçek öfke, gerçek çaresizlik
vardır.
Ve bazen, işte tam da
bu yüzden, en büyük dönüşümler yıkımın içinden çıkar.
96 Saat Önce
18 Mayıs 2022
Eyşan Çakır, Ağzından
Pişmanlıklar, ruhun
derinliklerinde yankılanan hüzünlü bir şarkıdır. Her biri, kalbin dokularına
işlenmiş, geçmişin gölgelerinde saklanan hatıralardır.
Bir insanın
yapamadıkları, kaderin ince dokunuşlarıyla biçimlendirilmiş, zamana karşı
işlenmiş unutulmaz birer izdir. Geride bıraktığı fırsatlar, bir daha eline
geçmeyeceğini bilmenin verdiği tarifsiz bir acıdır.
Her pişmanlık, içten
içe kemiren bir kurtçuk misali, anıları karanlık bir perdeyle örter. Günün ilk
ışıklarıyla birlikte gelen umut, pişmanlıkların ağırlığı altında ezilirken,
yapamadıklarıyla yüzleşen ruh, derin bir iç çekişle kabullenir kaderini. Kaçırılan
fırsatlar, bir zamanlar parıldayan ancak şimdi matlaşmış birer mücevher gibi,
ulaşılmazlığın acımasız gerçeğini hatırlatır.
İçin için yanmak, bir
ateşin kavurduğu gibi, geçmişin hatalarının ve yapamadıklarının sıcaklığını
hissetmektir. Bu ateş, insanın içindeki en derin yerlere kadar işler ve her
nefeste yanan bir kömür gibi, ağır ağır tüketir ruhu. Pişmanlık, zamanın sonsuz
akışında, insanın kendisiyle yaptığı sessiz ve bitmek bilmeyen bir
hesaplaşmadır. Yapamadıkları ise, hayatın çarkları arasında ezilip giden
hayallerin acı hatıralarını taşır.
Böylelikle,
pişmanlıklar ve yapamadıklarıyla yüzleşen her ruh, hayatın karmaşık
labirentinde kaybolur. Her dönemeçte, bir zamanlar seçmediği yolların ve
gerçekleştiremediği hayallerin yankılarını duyar. Bu yankılar, insanın iç
dünyasında birer anıt gibi yükselir ve pişmanlıkların ağırlığı altında ezilen
ruh, her adımda derin bir iç çekişle geçmişine veda eder.
Bir çocuk gibi
büyümedim. Bir asker gibi yetiştirildim. Hayat bana masallar fısıldamadı,
ninniler yerine emirler işittim. Oyun parklarında koşsam da silahların
gölgesinde adımlarımı saymayı öğrendim. Küçük düşler kuramadım, çünkü
düşlerimin içinde bile tetikte olmalıydım. Çocukların saklambaç oynadığı yaşta,
ben karanlıkta nasıl görünmez olunacağını öğrendim.
Bile isteye bunu
istedim, kendi kararımdı.
Bazen içimde bir
çocuk fısıldıyor. Küçük, kırılgan bir sesle, bana kaybettiklerimi hatırlatıyor.
"Ne zaman düşmeyi unuttun?" diyor. "Ne zaman kendine bile
yabancılaştın?" Ona cevap veremiyorum. Çünkü düşmemeyi öğrenmek, aslında
içimdeki her şeyi kaybetmek anlamına gelmişti.
Beklemediğim bir anda
hayatıma Mete girdi. O beni, çözülmesi imkânsız sandığım düğümlerden biri gibi
gördü belki de. Açılmaya direnmem, gardımı hiç indirmemem umurunda değildi.
Sabırla, inatla, beni ben yapan duvarlarıma çarpa çarpa yanımda kalmaya devam
etti. Gözlerindeki yansımaya baktığımda, orada sadece bir asker değil içimdeki
çocuğu gördüğümü fark ettim. İşte o zaman her şey değişmeye başladı.
İlk başta fark
etmedim ya da fark etmek istemedim. Gün geçtikçe içimdeki o savaşın sesi,
Mete'nin varlığıyla biraz daha kısılmaya başladı. Onun yanında geçmişin
ağırlığı bir anlığına hafifliyor, yaralarımın sızısı azalıyor gibiydi. Korktum.
Çünkü bir asker duygularına teslim olamazdı, hele ki geçmişi benim gibi
karanlık ve yaralarla dolu olan biri için sevgi, en büyük zayıflıktı ama Mete,
beni sadece sevmekle kalmadı, beni anladı.
Yıllarca ait
olmadığım bir dünyada, hiç yerim yokmuş gibi hissettikten sonra, ilk kez bir
yere ait olmanın ne demek olduğunu anladım. İkizlerim ve Mete'yle birlikte,
savaşın ortasında bile bir aile kurabileceğimizi öğrendim.
Ta ki sobelenene
kadar.
Elias Farouq.
Allah'ın belası,
karanlığın ete kemiğe bürünmüş hâli.
Ne kadar kaçarsam
kaçayım ne kadar uzağa gidersem gideyim, geçmişten tamamen kurtulamayacağımı
yüzüme tokat gibi çarpan bir isimdi, Elias. O, sadece bir düşman değildi. O,
geçmişte bıraktığımı sandığım bir kabustu. Karanlık bir gölge gibi ardımda
dolanan, en mutlu anımı bile zehirleyebilecek kadar tehlikeli bir varlıktı.
Bu savaş bitmemişti
ve daha yeni başlıyordu.
Sol omzumdaki elini
çekip geriye doğru çekildi ve ellerini masanın üzerine koyarak sandalyeye
oturdu. Başımdaki ağırlık henüz geçmediğinde dolayı kaşlarımın altından ona
bakmaya devam ettim. Karnımın hemen altındaki ıslaklığın ne olduğunu düşünmek
istemiyordum ama sormam gerekliymiş gibi hissediyorum.
Acı hissetmiyordum.
Tam ağzımı açıp bir
şey söyleyecekken sağ elini kaldırdı ve kafasını iki yana salladı.
"Korkma,
ikizlerin iyi ve sende iyisin, şimdilik. O kan senin kendi kanın," dedi ve
kafasını sağa yatırdı, "nasıl olduğunu izlemek ister misin?" diye
sordu ve dişlerini göstererek sırıttı. Ne yutkunabildim ne de bir tepki
verebildim. Sanki kaldıramadığım kafam gibi kemiksiz dilim bile ağırlaşmıştı.
Elias, kahkaha atarak
cebindeki telefonu çıkarttı ve ekrana dokunarak bana çevirdi. Gözlerimi
kırpıştırıp görüntüye baktığımda, bedenimin yatağın üzerinde olduğunu fark
ettim. Yüzünde maske olan bir adam sol kolumu sıyırıp benden üç tüp kan
aldığında kaşlarımı çattığımı hissettim. Elindeki şeffaf, içi sıvı torbaya
kanları boşaltıp çalkaladı ve birazını üzerime döküp geri kalanını odaya
dökmeye başladı.
"Sen nasıl bir
psikopatsın?" diye fısıldadığımda telefon ile görüntümü kesti ve yüzünü
görmem için biraz önce baktığım yere doğru eğildi.
Kaşlarının altından
bakarken o beyaz, korkunç gözünü kırptı. "Tahmin bile edemezsin,"
dedi ve ayağa kalktı. "Sen takıl burada, yarım saat sonra ait olduğun
yerde olacaksın."
Bir şey dememi
beklemeden çıktığında kafamı hâlâ kaldıramıyor olmam, boynumun ağrımasına neden
olmuştu. Çığlık çığlığa bağırmak istiyordum ama yapamıyordum. Mete? Onlar en
son görevden geleceklerdi, bana eve geç demişti. Saat kaçtı? Ne zamandan beri
buradaydım?
Mete, o odanın halini
görünce ne yapacaktı?
Ruhumun karanlığa
çekilmeye başladığını fark ettiğimde, göz kapaklarım usulca gözlerimin üzerine
kapandı. Derin bir sessizlik sardı etrafımı; bir zamanlar dünyayla olan bağım,
ince bir ip gibi gerginleşti ve sonra yavaşça koptu. Bir an için, her şey kayboldu.
Bedenim, yorgunluğun pençesinde teslim olmuştu ama ruhum karanlıkla dans
ediyordu.
Bir huzursuzluk
yayıldı içime. Sanki uzaklardan bir ses beni çağırıyordu, soğuk ve derin.
Kendimi o sesin kollarına bırakmak istemesem de bilinçli bir şekilde bir adım
daha attım o karanlık boşluğa. Her şey daha sessizdi, daha derindi. Havadaki
her molekül, her nefesimle birlikte ağırlaşıyor, bir yük gibi omuzlarıma
çöküyordu.
Bedenim uyuşmaya,
zihnim kaybolmaya başladı. Uyku, bir hıza dönüşerek beni sarhoş etti. Her şey
bulanıklaştı, zamanın ne kadar geçtiğini anlamadım. Bir an gözlerimi açtım ama
her şey garipti; etrafımda hiçbir şeyin tam şekli yoktu. Gölgeler arasındaki sessiz
hareketliliği fark ettim. Her şey kaybolmuştu ama aynı zamanda her şey hâlâ
vardı. Sadece ben, her şeyden bir adım uzakta kalmıştım.
Ya da öyle olduğunu
sanmıştım.
Ayaklarımın altında
yumuşacık bir zemin oluştu, çim mi, kum mu bilmiyorum. Üzerime altın rengi bir
ışık yağıyor, tenime sıcacık dokunuyordu. Başımı kaldırıyorum; gökyüzü sonsuz,
bulutsuz, berrak...
Başımı indirdiğimde
minicik bir kız çocuğu, çıplak ayaklarıyla toprağa basıyor. Üzerinde uçuşan,
bembeyaz bir elbise var. Hafif bir rüzgâr, saçlarının ipeksi dalgalarını
okşuyor. Kalbim hızla atıyor ama korkudan değil, bana doğru yaklaşıyor
olmasındandı. Beni fark edince başını kaldırdı ve ilk defa onunla göz göze
geldim.
Sol gözü kahverengi,
sağ gözü ise gökyüzü kadar maviydi. Tıpkı babası gibi...
Tıpkı Mete gibi...
Ayaklarım istemsizce
hareket etmeye başladığında ona doğru adımladım. Ellerimin titrediğini o an
fark ettim. Eğer ona dokunursam, avuçlarımdaki nasırlar ona zarar verir miydi?
Tenime işlenmiş kanın kokusundan rahatsız olur muydu?
Ona doğru yaklaşmaya
devam ettikçe adımlarını yavaşlattı ama yürümeye devam etti. Benden kaçmadı tam
tersine, gülümsedi. Sanki beni tanıyormuş ve hep burada beni beklemişçesine
heyecanlı gibiydi. Tam karşısına geçtiğimde dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim
ve dayanamayıp onunla aynı hizaya gelebilmek yavaşça çöktüm.
Farkında olmadan
elimi ona doğru uzattığımda gülüşü büyüdü ve minik elini avcumun içine bıraktı.
Sıcacık parmaklarını kıkırdayarak silah tutmaktan dolayı nasırlaşmış tenimde
gezdirdi.
"Sen,"
dediğimi fark ettim. Göz pınarlarım yanıyordu ama gözlerimden yaş akmıyordu.
"Sen, benim kızımsın?" diye sorarcasına kurduğum bu cümleyle kafasını
sağ omzuna doğru eğdi. Gözleri ışıl ışıldı.
"Evet,"
dedi.
Bütün dünyanın burada
durmasını istedim.
Sesini ilk defa
duyuyordum. Bu sesi daha önce hiçbir yerde duymamıştım ama biliyordum. İçimde
bir yerlerde, sanki hep vardı. Dudaklarındaki gülümsemesi içime işliyordu.
Avcumdaki elini dudaklarıma doğru yükseltip incitmekten korkarcasına öptüm.
Bilinçsizce,
"Nerede?" diyorum, sesim zor çıkıyordu, "İkizin nerede?"
Gözlerini kısarken
gülümseyen dudaklarını büzdü, sanki bildiği tatlı bir sırrı paylaşır gibi.
Bakışlarında muzip bir ifade vardı.
"Babamın
yanında," deyip burun kıvırdı. Bakışları arkama kaydığında yüzündeki bütün
ifade dondu ve ifadesizliğe büründü. Kaşlarımı çatıp arkama döndüğümde arkamda
kimseyi görmüyorum. Yeniden önüme döndüğümde kızımın bir adamın kucağında
olduğunu görüyorum. Ellerini bana doğru uzatmış ve çırpınırken gözlerinden akan
yaşlarla bana bakıyordu. Dudaklarımdan dökülen haykırışlar ve çığlıklar ile
çöktüğüm yerden kalkıyorum ve onların peşlerinden koşmaya başlıyorum.
Kulaklarıma Mete'nin
haykırışları geldiğinde bir an için etrafıma bakıyorum ama göremiyorum. İçimde,
derinlerde bir şeyler yerine oturuyor.
Dünya duruyor ve
gökyüzü, yavaşça karanlığa gömülüyor.
🤔
Doktor, metal
tepsinin hemen yanındaki eldivenleri aldı ve steril olmasına dikkat ederek
hızla ellerine geçirdi. Damar yolu takılmış kadına bakıp tüm soğukkanlılıkla,
sedyede yatan Eyşan'a doğru ilerledi. Sağında ve solunda duran hemşireler
Eyşan'ın üzerindeki pijama takımını tutup yavaşça üzerinden sıyırdıklarında
doktor elini hızla havaya kaldırdı.
"Durun,"
dediğinde iki hemşirede hareketsiz bir şekilde doktora baktı. Doktor, çatılmış
kaşlarıyla Eyşan'ın durumunu kontrol etti.
"Üzerinde kan
var ama bölgede bir kanama yok, düşük yapmamış, ellerinizi derhal geri çekin ve
kan tahlili sonuçlarını hızlandırın," dedi ve eldivenlerini ellerinden
sökercesine çıkartıp ameliyathane kapısından dışarıya çıktı. Üzerindeki mavi önlüğü
tek eliyle söküp attı ve sol taraftaki bölmeye bırakıp adımlarını hızlandırdı.
Buzlu camın önüne vardığında sağ elini sensöre uzattı ve sola doğru açılan
kapıdan dışarıya sızdı.
Sağ duvara sırtlarını
yaslamış bir şekilde çökmüş olan Caner, Çilingir ve Selçuk; dışarıya çıkan
doktoru gördükleri anda hızla ayağa kalktılar ve doktorun önünü kestiler.
Yüzlerindeki acının en keskin izleri, gözlerinde derin boşluklar bırakmıştı.
Caner, "Doktor
Hanım Eyşa-" diyecekken doktor, sağ elini kaldırıp Caner'i susturdu.
"Bana, bir kadın
polis memuru ve delil alması için bir personel yönlendirin."
Caner'in kaşları
derince çatılırken Çilingir, tek kaşı yukarıya doğru kıvrılmış bir şekilde
doktoru inceliyordu. Doktor, yanlış cümle kurduğunu fark ettiğinde boğazını
temizledi ve kaşlarını havaya kaldırdı.
"Aklınıza kötü
ve yanlış bir şey gelmesin ama farklı bir durum var, emin olmadan hiçbir şey
diyemem. O yüzden polis memurunu ve bir personeli acil bir şekilde bana
yönlendirin."
Selçuk, hızla
doktorun dediğini yapmak için yanlarından ayrılırken doktor, yeniden içeriye
girdi. Caner ve Çilingir, birbirlerine baktıkları an hâlâ kaşları çatık bir
şekilde duruyorlardı.
Caner, dişlerinin
arasından "Ne sikimsonik bir iş lan bu?" diye tısladığında Çilingir,
gözlerini kırpıştırıp Mete'nin hemen solda kaldığı odanın kapısına baktı.
"Bilmiyorum ama
içimden bir ses, ilk defa fena tufaya geldiğimizi söylüyor," dedi ve
yeniden Caner'e baktı. Yanağının içini dişleyip dudaklarını içe doğru büktü ve
sırtını duvara yaslayıp yavaşça yere çöktü. Caner'de yanına çöktüğünde kadın
polis memuru elindeki malzemelerle içeriye girdi.
🤔
21 Mayıs 2022 /
Hakkâri Devlet Hastanesi
Mete Mert Çakır,
Ağzından
Dondante, My Morning Jacket
Bir yıldızın nasıl
oluştuğunu hiç merak ettin mi? Sadece bir nokta gibi gözüküyor ama gerçekte ne
kadar karmaşık bir süreçtir. Ben her zaman bir yıldızı, karanlıkta parlayan bir
ışık olarak düşündüm. Ama bir yıldız, sadece ışık değildir. Her şeyden önce, o
büyük boşlukta bir araya gelen gaz ve tozdan oluşur.
Her şey, devasa bir
bulutla başlar. Uzayın derinliklerinde, bu bulutlar, hidrojen ve helyum
gazlarının birleşiminden oluşur. Başlangıçta dağınıktır ama zamanla bu madde
kendi çekim gücüyle bir araya gelir. Ve bu, yavaş ama emin adımlarla bir
çekirdek oluşturur. O çekirdek, milyarlarca yıl süren bir yolculuğun
başlangıcıdır. Gazlar sıkışır, ısınır ve bir noktada, yüksek sıcaklık ve basınç
altında füzyon başlar falan filan.
Bir yıldızın oluşması
sadece bir başlangıçtır. Yıldız, içindeki enerjiyi dışarıya doğru patlatırken,
karanlık evrende parlamaya başlar. O ışık, ışıldamaya devam ettikçe, tüm
çevresini aydınlatır. Bir yıldız, sadece bir parıltı değildir. Her şeyin
başında, o büyük, sessiz ve gücünü içeriden alarak, varlığını dünyaya gösterir.
Evren, sayısız
boşluktan ibarettir ve ben o boşluğun içindeki yıldızımı Eyşan olarak
görmüştüm. Hangi karanlıkta olursam olayım, her zaman ışığını görmek istediğim
bir yıldızdı. Tıpkı bir yıldız gibi, karanlıklarımı aydınlatıyordu.
O gece avuçlarım,
Eyşan'ın hafif şişmiş karnına yerleştiğinde bakışlarımı karımın yüzünde
gezdiriyordum. Gözleri çok hafif kısılmış, dudaklarındaki yorgun ama alaycı
tebessümüyle beni izliyordu. Bir an için, gözlerimi karnına sabitledim ve
ardından, Eyşan'a geri baktım.
"Onlar beni
duymasa bile," dedim, sesim biraz titredi ama kararlıydı, "ben
onların varlığını biliyorum. O yüzden onlarla konuşmaktan hiç
usanmayacağım."
Gözlerim, bir an
olsun Eyşan'dan başka hiçbir şey görmedi ama sesim karnındaki ikizlere doğru
akıp gitti. Her kelime, her düşünce, sanki onlara bir dokunuş gibiydi. Bu,
sadece boş bir umut değil, bu bir gerçekte aradığım bağdı. Dudaklarım Eyşan'ın
karnına dokunurken ilk defa gözlerimi kapatıp orada soluklandım.
Eyşan'ın
kıkırdamasını işittiğimde eş zamanlı olarak dudaklarımın yaslı olduğu teni de
gülüşüyle hareketlenmişti. Genzimden yükselen gülüşümle küçük buselerimi
kondurdum. Sadece onu değil, varlıklarımızı da öptüğümü biliyordum ve bu
hayatımdaki en güzel anımdı.
Onlarla ilk defa
konuşacaktım ve ilk cümlemin bir başlangıç olduğunu bilerek ve sonradan bir
hata yaptığımı sonradan anlayacaktım. Hayat bunu bana, kafama vura vura
gösterecekti.
"Siz, anneniz
ile benim yıldızlarımsınız. Koskoca evrenimin içindeki yegâne
varlıklarımsınız," demiştim.
Evren, sayısız
boşluktan ibaretti ve ben orada, bir yuva kurabileceğime inanmıştım.
Ta ki süpernova olana
kadar.
O an, her şeyin
patladığı, her şeyin yerle bir olduğu an, hayal ettiğim evrenin aslında sadece
geçici bir ışık parıltısı olduğunu fark ettim. Gözlerim, o sonsuz karanlıkta
bir zamanlar parlayan o yıldızları aradı ama şimdi sadece bir boşluk vardı.
Bir yıldızın
patlaması, bambaşka bir evrenin doğuşu gibiydi aslında. Hiçbir şey son bulmaz,
sadece dönüşür. Süpernova, her şeyi yok etmekle kalmaz, aynı zamanda yeni
hayatlar yaratır. O yıkımda bile bir umudu barındırıyordu evren. Ama ben... Ben
o yıkımın içinde kaybolmuş, kendimi bulamamıştım. O iki küçük yıldız,
süpernovanın patlamasından önce hiç var olmamış gibiydi.
Uyanıktım, koluma
bağlı damar yolunun iğnesini hissedebiliyordum ama gözlerimi açacak cesaretim
yoktu. O kadar çok şey yaşanmıştı ki, o an, gerçekliğin ne kadar acı verici
olduğunu kabullenmek istemiyordum. Gözlerimi açıp, etrafımı görmek, belki de
olduğum yerin farkına varmak beni daha da zayıf hissettirebilirdi. Bu kadar
karanlık, bu kadar belirsizlik içinde, kaybolmak istiyordum ama her ne kadar
dirensem de içimdeki ses, bu karanlıkla yüzleşmem gerektiğini söylüyordu.
Yalnız değildim,
Eyşan'ı da düşünmem gerekliydi.
Gözlerimi araladım,
sanki üzerime devrilmiş bir duvarı kaldırmak istermişçesine, her bir kasım
ağrıyordu. O kadar güçsüzdüm ki, bir an için gözlerimin tamamen açılmayacağını
düşündüm. Bulanık bir şekilde etrafımı tararken, odadaki her şeyin silikleşmiş
olduğunu fark ettim. Hızla geçen saniyeler, her şeyin ağırlaştığı, derinleşen
bir boşluğa doğru sürüklendiğimi hissettiriyordu ama o karanlığın içinde,
Eyşan'ın sesi vardı. Onu düşündüm, onun varlığına sarılmak, bu karanlıkta
kaybolmamak için bir yoldu.
Uzandığım yerden
doğrulup kolumdaki damar yoluna baktım. Gözlerim, bir yılan misali serum
kablosundan sürüklenirken bitmiş serum paketine çevrildi. Sol elimi kaldırıp
damar yolunu çektim. İğnenin bıraktığı boşluktan bir gözyaşı misali akan kanı
umursamadan sıyrılmış üniformamı bileğime doğru çekiştirip ayağa kalktım.
Başımın üzerinde yıldızlar dönerken sedyeye geri oturmak zorunda kalmıştım ya
da devrilmiştim, bilmiyordum.
Zihnimin içinde
haykıran bir adam vardı.
Dışarı kusamadığım
her bir cümle, içimde büyüyen bir hiddete dönüşüyordu. O kadar güçlüydü ki,
neredeyse bedenimi parçalayacak gibi hissediyordum. Herkesin sesini duyabiliyor
ama kendi sesimi duymakta zorlanıyordum. Ne kadar çığlık atsak da bir türlü dışarı
çıkamıyorduk.
Odanın kapısını açıp
dışarıya çıktığımı fark ettim. Yön kavramım yoktu ama bana doğru yaklaşan adım
seslerini işitebiliyordum. Koluma sarılan bir elin sahibi hızla önüme
geçtiğinde Caner olduğunu anladım. İlk defa birbirimize benzemiyorduk. O,
hayatta kalan bir tohum gibiydi bense karşısında ölmüş bir fidan.
Ölmüş fidanın
köklerini sökmek istedim. Çünkü o köklerin o tohumu zehirleyeceğini biliyordum.
Caner'in tam
dudaklarını aralayıp bir şey demesini beklerken bir hareketlilik oldu ve
Caner'in bakışları oraya doğru döndü. Beni bırakmadan kaşlarını hafifçe
çattığında baktığı yere doğru baktım. Adımlarımın iradem doğrultusunda olmadan
ilerlediğini ve doktora çekildiğimi fark ettim.
"Karım
nasıl?" diye sorguladım. Bir an için sesimi duymadığını düşündüm. Çünkü
bana düz bir şekilde bakmıyordu. Neredeyse utanmazca bana gülümseyecekti.
"Mete Bey,"
dedi, sesinde neşeli bir ton vardı. "Karınız iyi ve çocuklarınızda, Eyşan
Hanım düşük yapmamış."
Zihnimde büyük bir
çınlama olurken, aralanmış dudaklarımdan çektiğim nefesleri hissetmeye
başladım. Kollarıma sarılan kolların varlığını fark etmeye başladığımda, Caner
ile gözlerimiz kesişti. Yanağıma düşen ıslak sıcaklıkla gülmeye başladığımda
Caner'de gülerek bana bakıyordu. Zihnimdeki bütün sesler sustu ve o haykıran
adam yavaşça kayboldu.
"Ne, ne,
nasıl?" diye sorarken kendime geldiğimi hissedebiliyordum ama Eyşan'ı
görmeden tam olarak geleceğimi düşünmüyordum. Doktorun yüzü ciddileştiğinde
hafifçe kaşlarımı alnımda buruşturdum. O sırada ameliyathane yazan alandan bir
kadın polis memurunun bize yaklaştığını gördüm. Alnımdaki kaşlar hızla düşüp
çatık bir vaziyette konumlanırken polis memuru tebessüm ile kafasını salladı.
Doktor, "Eyşan
Hanım'ın üzerindeki kan size ait Mete Bey, kendi kanı değil. Eyşan Hanım'ın kan
tahlilinde Atropin ve Fizostigmin tespit edildi. Atropin başlı başına bir
uyarıcıdır fakat Fizostigmin bunu tam tersine çevirir. İkisi birleştirilmiş ve
Eyşan Hanım'ın vücudunun kasılmasına neden olmuş. Ondan dolayı buraya
geldiğinde kasılmaları vardı. Üzerinde kan gördüğümüz için de düşük yaptığını
düşündük." dedi.
"Eyşan
Hanım'ın üzerindeki kan size ait Mete Bey, kendi kanı değil."
Yüzümün ne hâle
geldiğini bilmiyordum ama Caner'in yüzüne baktığımda dehşet bir şaşkınlık
ifadesi yüzüne kazınmıştı.
"Ne?" diye
sorguladığında gözlerini kırpıştırdı ve bakışlarını bana çevirdi. Üzerimdeki
şaşkınlığı atabilmek için gözlerimi kırpıştırdım ve doktora baktım.
"Bir saniye
ya," deyip kollarımı hafifçe kendime doğru çektim. Caner'in elleri
üzerimden çekilirken çenemi dikleştirdim.
"Biz buraya
geldiğimizde üzerindeki kıyafette yoğun bir kanama vardı doktor hanım?"
dedikten sonra tek kaşımı kaldırdım. Doktor, bakışlarını polis memuruna
çevirdiğinde polis memuru, elindeki dosyayı bize doğru uzattı. Caner, dosyayı
alırken bana bakarak devam etti.
"Eyşan Hanım'ın
üzerindeki kıyafetlerden örnekler alındı. Yüzde yüzlük bir oranda eşinizin
üzerindeki kan örneği, sizin dnanız ile örtüşüyor," dedi ve bakışlarını
doktora çevirdi. Doktor, bakışlarını Çilingir, Caner ve Selçuk'ta gezdirip en
son bana baktı ve eliyle ileriyi işaret edip hafifçe yürüdü. Adımlarımı eşlik
etmek istermişçesine hareketlendirdim. Köşede durduğumuzda yürümeyi bıraktı.
"Mete Bey,
eşinizin vajina bölgesinde herhangi bir kanama yoktu. Rahim içi kontrolleri
yapıldığında, bir düşüklüğün olmasının da imkânsız olduğunu gördük. Eşinizi
buraya getirme durumunuzu ve yaşadıklarınızı göz önüne alacak olursak, büyük
ölçü de bir oyun olduğunu söylemek isterim. Eşiniz uyandığında verilecek
ifadenin bir psikolog yardımı ile alınmasını da göz önünde bulundurun
lütfen."
Alt dudağımı, içimde
tohumunu bırakmış öfkenin serpintileriyle, dişlerimin arasına aldım. Bilerek ve
kasten, kanım Eyşan'ın üzerine mi akıtılmıştı? Kanımı nereden bulmuşlardı?
Eyşan'ın ellerini karnına koyarak iki büklüm olduğu hali hatırladım. İlaçlar?
"Peki,"
dedim, "o ilaçların yan etkileri? Eşime ve hamileliğine bir zararı var
mı?" diye sorguladığımda doktor tebessüm ederek kafasını iki yana salladı.
"İçiniz rahat
olsun Mete Bey. Hamileliğini etkilemeyecek ve aksine vücudunu dirençli hâle
getirecek vitamin destekli serum takviyesine başladık."
Aldığım cevapla rahat
bir nefes bıraktığımda dudaklarımda samimi bir tebessümü inşa ettim.
"Eşimi ne zaman görebilirim?" diye sorduğumda gülümsedi ve eliyle
bizimkilerin olduğu tarafı göstererek yürümeye başladı. Onunla ilerleyip
Caner'e baktığımda Selçuk ile elinde tuttuğu dosyayı inceliyorlardı.
"Eyşan Hanım'ı
yarım saat sonra normal odaya alacağız. O zaman görebilirsiniz," dedi ve
polis memuru ile yanımızdan ayrıldı. Çilingir'in bana baktığını fark ettiğimde
kafamı iki yana salladım.
"Ne biçim boka
batmışız lan biz?" diye sitem ettiğim sıra Selçuk'un bana baktığını
hissettim ve bakışlarım ona çevirdim. Kızarmış gözlerine inat parıldayan
harelerini gözlerimde gezdirdi ve hiçbir şey demeden kolumu sıvazlayıp ifadesiz
bir şekilde dosyaya geri döndü.
"Mete?"
Babamın sesiyle
arkama döndüğümde gülümseyerek ona baktım. Endişeli bir şekilde bakışlarını
yüzümde gezdirirken gülümsememi genişlettim ve kollarımı iki yana doğru açtım.
"Evlatlarım hâlâ
hayatlarımıza tutunmaya devam ediyor, baba." deyip bir anda babama
sarıldığımda yüz ifadesini göremiyordum ama kahkaha atarak bana sarıldığından
dolayı mutlu olduğunun bilincindeydim. Kurduğum cümleyi ruhumun en yüksek
noktasına damgaladım ve orayı yeniden inşa etmeye başladım. Yıkılmama izin
vermeyecek olan o cümleyi başımın tacı yaptım.
Her yıkımın ardından
gelen o başlangıcın önündeydim.
Ve o başlangıç, Elias
Farouq'un sonunu yazacak adımlarımın temellerini oluşturacaktı.
🐾
21 Mayıs 2022 /
Hakkâri Devlet Hastanesi
Yazar, Ağzından
Siyah, zırhlı bir SUV
marka araba, asfaltta lastik izini bırakacak bir sertlikte ani frenle otoparkta
durdu. Sağ ve sol ön kapılar aynı anda açılırken arabadan inen Alev, çatık
kaşlarıyla hastanenin girişine baktı. Kapıyı sertçe kapatırken yanına gelen Barış
ile, hastanenin girişinde bekleyen görevli dört askere kafa selamı verip
içeriye girdiler.
Postallarından çıkan
tok sesler sayesinde, Eyşan'ın alındığı odanın önünde bekleyen Mete, Osman,
Caner, Selçuk, Çilingir'in onlara dönmesine neden olmuştu.
Alev, çatık kaşlarına
rağmen korkulu gözlerle Mete'ye baktı. "Eyşan iyi mi?" diye
sorguladığında Mete, kafasını salladı.
"İyi, uyanmasını
bekliyoruz," diye cevapladı ve bakışlarını Eyşan'ın olduğu odanın kapısına
çevirdi. Barış, Caner'in yüzüne baktığında Caner, gözlerini kapatıp kafasını
ağırca salladı ve gözlerini açtı. Alev, hepsinin olduğu duvara değil de onların
tam karşısındaki duvara sırtını yasladığında çenesini dikleştirdi.
"Kan meselesi
ne?" diye sorduğunda Mete'nin çenesi gerildi. Barış, kaşlarını kaldırıp
Alev'e baktığında kafasını iki yana salladı.
"Bunun sırası
olduğunu sanmıyorum Havacı," dediğinde Alev, gözlerini devirip kafasını
salladı ve derin bir nefes alıp verdi.
O sırada odanın
içinde, Eyşan'ın yanı başındaki serumu kontrol eden hemşire tebessüm ederek
Eyşan'a baktığında uyanmak üzere olduğunu fark edebilmişti. Hafifçe omuzlarını
düzelterek Eyşan'a yüzüne baktı. Eyşan, gözlerini açtığında ellerini hızla
karnına koydu. Hemşire, Eyşan'ın bu tavrına dudaklarındaki tebessümü
genişletti.
"Buket Hanım,
hasta uyandı."
Eyşan'ın ayak ucunda
ayakta duran doktor bakışlarını, baktığı dosyadan çekip Eyşan'a baktı ve
elindeki dosyayı önündeki masaya bırakıp ellerini önlüğünün ceplerine soktu.
"Eyşan Hanım,
ikizleriniz gayet iyi, endişelenmeyin," dediğinde Eyşan, güçlükle boğazını
temizledi ve kurumuş dudaklarını ıslattı.
"Bana ne oldu?
En son çok kanamam vardı?" diye sorguladığında doktor, ciddi bir yüz
ifadesizle çenesini kaldırdı.
"Eyşan Hanım,
ben Buket Lalezar, kadın doğum uzmanıyım. Buraya geldiğinizde kasılmalarınız
vardı ama bu size enjekte edilmiş iki ilaçtan kaynaklıydı. Ayrıca o kan size
ait değil, eşinize aitmiş."
Eyşan, kaşları havada
bir şekilde doktora bakakaldığında Buket Lalezar, omuzlarını yükseltecek kadar
güçlü bir nefes aldı.
Buket, "Dışarıda
sizi bekliyorlar, eğer kendinizi iyi hissediyorsanız çağıracağım. Ardından yine
izniniz olursa, eşinizin yanınızdayken küçük bir ultrason kontrolü
yapacağım," dediğinde Eyşan, küçük bir tebessüm ile doktora baktı ve
kafasını ağırca salladı. Doktor Buket, serum kontrolünü bitiren hemşireye baktı
ve gülümsedi.
"Ultrason
cihazını getirebilir misiniz?" dedi ve hemşireyle birlikte kapıya doğru
ilerledi. Hemşire kapıyı açıp dışarıya çıktığında Buket doktor, dışarıda
bekleyen yüzlere baktı. Mete, Osman, Caner, Selçuk, Çilingir, Barış ve Alev;
aynı anda duvardan ayrılıp açılan kapının yanında bekleyen doktora baktı.
Doktor Buket,
gülümseyerek eliyle içeriyi gösterdiğinde Mete, büyük adımlarla kapıya doğru
yürüdü ve odaya girdi. Mete'nin dudaklarında büyük bir gülümseme var olurken
Eyşan, yattığı yerden ellerini Mete'ye doğru uzattı. Mete, üç adımda yatağın
yanına yaklaşıp dudaklarını Eyşan'ın alnına bastırdı. Odayı saran Eyşan'ın
hıçkırıklarıyla Mete'nin elleri Eyşan'ın yüzünü avuçladı.
"Ağlama canımın
içi, ağlama bak sağlıklısınız," diye söylenirken alnını Eyşan'ın alnına
yaslayıp gözlerini Eyşan'ın kapalı gözlerinde gezdirdi. Eyşan, hiçbir şey
demeden yalnızca Mete'nin ellerini yanaklarından alıp karnına doğru götürmek
istediğinde Mete, derin bir nefes bırakarak Eyşan'a izin verdi. Mete, ellerini
Eyşan'ın karnına yasladığında burnunu Eyşan'ın boynuna gizleyip derin bir nefes
aldı.
Hayat, burada devam
ediyordu.
Eyşan, gözlerini açıp
titrek bir nefes alırken Mete, yüzünü Eyşan'ın boynundan çekip yüzünü baktı.
Gözleri özlem ve şükranla yüzünde gezinirken bir öksürük sesiyle sağ omzunun
üzerinden Alev'e baktı.
"Enişte, bize de
mi izin versen he?" dedi ve kaşlarını kaldırdı. Mete, gözlerini kısıp
Eyşan'a baktı.
"Havacı çok
olmaya başladı bak, benden demesi?" dedi ama sesindeki alaycılığı herkes
fark etmişti. Alev, sağ taraftan dolaşırken Eyşan'ın bakışları güçlükle
Mete'den ayrılıp Alev'e çevrildi. Alev, dolmaya başlayan gözleriyle Eyşan'ı
seyrederken derin bir nefes alıp verdi.
"Çok korkuttun
be Güvercin," dedi ve Eyşan'ın omzunu sıvazlayıp havadan bir öpücük
gönderdi. Eyşan, dudaklarında oluşan buruk bir tebessüm ile Alev'e göz
kırptığında Alev, birkaç adım geri çekildi. Mete, dudaklarını Eyşan'ın gözünden
akan gözyaşlarına bastırıp hafifçe doğruldu.
Buket Hanım,
hemşirenin kapıdan içeriye soktuğu ultrason makinesiyle boğazını temizledi ve
gülümsedi.
"Mete Bey, sizi
sağ tarafa alabilir miyim?" diye sorguladı ve eliyle Eyşan'ın solunda
kalan yeri gösterdi. Mete, gelen cihazı gördüğünde dişlerini göstererek Eyşan'a
gülümsedi ve büyük adımlarla Eyşan'ın sol tarafına geçti.
Caner ve Selçuk,
birbirlerine bakarken Caner, tek kaşını yukarıya doğru kavislendirdi.
"Mete, biz
çıkalım mı?" diye sordu ama Mete, kilitlenmiş bir şekilde Eyşan'ın yüzüne
bakıyordu. Eyşan, Mete'nin bu haline kıkırdayarak odanın içindeki yüzlere
baktı.
Gülmemek için kendini
tutarak, "Kalın, bir şey olmaz," dedi ama kıkırtısını tutamadı,
"Bayılırsa siz taşırsınız," dediğinde odanın içindeki herkes gülmeye
başlamıştı. Hemşire, Eyşan'dan izin alarak üzerindeki tişörtü hafifçe sıyırdı ve
Buket Hanım'a baktı. Doktor Buket, jeli Eyşan'ın karnına sıkıp elindeki cihazın
metal kısmını gezdirmeye başladı.
Monitörü biraz
çevirdiğinde Eyşan'ın bakışları Mete'den koptu ve ekrana baktı. Mete ekrana
baktığı an, odadaki herkesin bakışları anında ekrana çevrilmişti. Buket doktor,
elindeki cihazı Eyşan'ın karnında gezdirirken gelen görüntüyle durdu ve ekranı
gösterdi.
"İşte
ikizler," dediği an Mete, dişlerini göstererek kahkaha attı ve Eyşan'a
bakıp alt dudağını dişledi. Kafasını iki yana sallarken Eyşan'ın elini tuttu.
Sanki tutmasa bayılacak gibiydi, rüya gibi geldi. Gözlerini kırpıştırarak
ekrana bakmaya devam ederken odadaki herkes, ekran yerine Mete'nin tepkilerini
izlemeye başlamıştı.
Buket doktor, Mete'ye
göz ucuyla bakıp Eyşan'a baktı.
"Mete Bey, şu
tuşa basar mısınız?" dedi ve eliyle bir tuşu gösterdi. Selçuk, bıyık
altından gülümserken Caner'e omuz attı. Caner, kaşlarını kaldırıp Selçuk'a
baktığında Selçuk, Caner'e doğru eğildi.
"İyi dinle,
bağımlılık yapıyor. Sence duyarsın, ikinci ayınızda," dedi ve geri
çekildi. Caner, şaşırarak Mete'ye bakarken Mete, hiçbir şeyden haberi olmadığı
için hızla düğmeye bastı. Eyşan, gülümseyerek Mete'ye bakarken birden kalp
atışları odayı sardı.
Mete'nin gülümsemesi
yüzü bir anda donuklaştığında sol eli Eyşan'ın elinde mühürlü kaldı. Titreyen
dizlerini bükerek çöktüğünde, yeniden gülmeye çalıştı ve Eyşan'a bakarken
gözlerini kırpıştırdı.
"Yoruldum da
ondan, şey yapmayın," diye bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Gözlerinden
akan yaşı saklayamazken alt dudağını dişlerinin arasına aldı. Mete, ayakta
duramadığı için çökmüştü ve ne kadar inkâr etse de bunun herkes farkındaydı.
Eyşan, dolu gözlerini kırpıştırarak Mete'nin bu haline gülümsedi. İkisi de
gerçekten o anları yaşarken korkmuş ve şu an tüm korkularını geride bırakmış
gibiydiler.
Buket doktor,
cihazdan ultrason fotoğraflarını çıkartıp Eyşan'ın karnını temizlemesine
yardımcı olduktan sonra fotoğrafı Eyşan'a uzattı. Mete, hayranlıkla bakan
gözlerini Eyşan'ın yüzünde gezdirirken yavaşça çöktüğü yerden kalktı ve
Eyşan'ın alnından öptü.
"Bana bir kez
daha nefes verdin," diye fısıldadı ama Eyşan'dan başkası duymadı ama
hıçkırığına herkes şahit oldu.
🥺
21 Mayıs 2022 /
Hakkâri Devlet Hastanesi
Eyşan Çakır, Ağzından
'Bu hayatta
yaşadığın her şey bir tecrübedir. Üzerinde bir üniformanın olmadığını
biliyorsun, değil mi?' demişti Alparslan Çakır, dört şehit verdiğim gün.
Ardından, 'Yoruldun, üzüldün, ağladın. Acı çektin kızım. Bir askerin
çekemeyeceği tüm acılara şahit oldun.' sözlerini söylemişti.
Evet, üzerimde yine
üniformam yoktu. Bir askerin çekemeyeceği tüm acılara yeniden şahit olmuştum.
Peki bu tecrübe, benim anneliğimin neresinde saklanacaktı? Bu kazandığım
tecrübe benim, neyime yarayacaktı?
Korku mu? Evet, daha
fazla korkacaktım. Evlatlarımı kaybetmekten korkacaktım. Mete, benim üzerime
daha fazla titreyecekti, onu yormaktan korkacaktım. Korkunun; bir askerin
hayatında, yerinin olmaması gerektiğini bilecek kadar tecrübe kazanmıştım.
Zaaflarımızın bize sürekli, zarar olarak geri döneceğini bile bile biz, bu yola
baş koymamış mıydık?
Evet.
Bakışlarım hemen
yanımdaki sandalyede oturmasına rağmen, elimi sanki gidecekmişim gibi tutan
Mete'ye çevrildi. Öğrendiğim kadarıyla dört günden beri yoktum ve o süreç
boyunca Mete'nin sakalları biraz uzamış, yanakları çökmüş, gözleri kıpkırmızı
ve bitkin bir hâle geldiğini gördüm.
"Çok özür
dilerim. Çok özür dilerim, geç kaldım. Geç kaldım, çok özür dilerim!"
Zihnimde yankılanan
cümleleri derince yutkunmama neden oldu. Ya gerçekten ikizlerimize bir şey
olsaydı, bize ne olurdu? Kendimizi nasıl toparlardık? En önemlisi, Mete'yi
nasıl iyileştirirdik?
"Eyşan
Hanım?"
Bana seslenen polis
memuruna baktığımda derin bir nefes verdim. İfade sırasında yanımda bir
psikoloğun olmasını istemişlerdi ama izin vermemiştim. Selçuk, Caner, Çilingir,
Osman, Barış ve Alev odadaydı. Mete'nin de elimi tutuyor olması ve sağlıklı
olmamız, aklımı kaybetmemek için yeterli bir sebebimdi.
Polis memuru,
"Öncelikle size bir şeyler hatırlayıp hatırlamadığınızı sormak istiyorum.
Osman Çavdar'ın evindeki odada bulunan kan size ait fakat genel muayene
yapıldığında bir yerinizde yara tespit edilmedi?" dediğinde Mete'nin eli
hafifçe kasıldı. Baş parmağımı bilinçli bir şekilde elinin üzerine sürttüğümde
o da aynı şekilde elimi okşadı.
İfade vermek
istemiyordum. Çünkü ben bir istihbarat mensubuydum ama bunu karşımdaki polis
memuru bilmiyordu. Gergince yanağımın içini kemirip Caner ve Selçuk'a baktım.
"İfade vermek
istemiyorum bir şekilde halledin," deyip bakışlarımı Mete'ye çevirdim.
Selçuk'un ve Caner'in polis memuru ile odadan çıktığını fark ettiğimde Mete'nin
bakışları kapıdan bana çevrildi.
"Neden ifade
vermek istemedin?" diye sorduğunda sol elimi yanağına götürdüm.
"Hayatım, ben
bir istihbarat mensubuyum ve beni alıkoyan kişi bir terörist. Bu polislerle
alakası olan bir durum değil. Selçuk ve Caner, bunu eminim ki tatlı dille
çözecektir. O şerefsiz beni sivil kimliğimle kaçırmadı, Güvercin olarak
kaçırdı. Vereceğim her ifade benim askeri kimliği ifşalamama neden olur,"
diye bir açıklama yaptığımda Mete, ağırca kafasını salladı ve derin bir nefes
alıp Çilingir'e baktı.
"Yengem haklı
Mete, bu konu bizim meselemiz," dedi. Kafamı sallayarak Mete'ye baktığımda
Mete, durgun gözlerle yüzümü süzdü. Gülümseyerek arkama yaslandım ve kaşlarımı
kaldırdım.
"Ee, ne zaman
eve gidiyoruz? Yani ne zaman bu hastaneden çıkacağız?" diye sorguladığımda
Mete, sağ elini yanağıma koyup hafifçe okşadı.
"Eve mi gitmek
istiyorsun?" diye sorduğunda kafamı salladım. Osman'ın boğazını
temizlediğini duyduğumda Mete, elini indirdi. Bende bakışlarımı Osman'a
çevirdim.
"Bir süre
askeriyede kalmanız daha doğru olur. Ev, ifşa oldu hatırlarsanız?" dediği
sıra kafamı salladım ve Mete'ye baktım. Mete'nin burukça gülümsemesini
gördüğümde elimi yanağına götürüp baş parmağımı yanağında gezdirdim.
"Arayıp bizim
için koğuş ayarlattırabilir misin?"
Mete, tebessüm ederek
kafasını salladığında Selçuk ve Caner'in kapıdan girdiğini gördüm.
Caner, elini
ceplerine koyduktan sonra hepimize bakıp çenesini kaldırdı. "Evet millet,
Şırnak'a geri dönüyoruz," dedikten sonra Mete'ye baktı, "Çıkış
işlemlerini hallettim, haberin olsun."
Mete, kafasını
salladığında bakışları bana döndü. Oturduğu sandalyeden kalkıp bana doğru
eğildiğinde gözlerimi açarak ona baktım. Mete, otuz iki diş sırıtarak bir anda
beni kucağına aldığında Caner'in kahkaha attığını duydum.
Çilingir, "Yavaş
be oğlum! Deli olduğunu her yerde belli etme." diyerek Mete ile dalga
geçmeye başladığında Mete, onu takmadan yüzüme baktı.
"Deliyim
divaneyim, sorarlarsa da avareyim," dedi ve kollarını biraz daha
sıkılaştırıp yürümeye başladı. Herkes gülüşerek peşimizden gelirken ellerimi
kaldırıp Mete'nin ensesinde kenetledim.
"Kocam da kocam,
götür beni buradan," diye bende dalga geçtiğimde Mete'nin dudaklarındaki
gülümseme daha da büyümüştü. Gözlerim Mete'nin kızarmış gözlerinde dolanırken
gözlerimi kıstım.
Ben, "İlk gün,
yani Eyşan Boduroğlu olduğum zamanda da beni böyle kucağına almıştın ve
hastaneden çıkartıyordun," derken Mete, alt dudağını dişledi,
"gözlerime baktığında ne düşünmüştün?"
Mete, kollarını sıkıp
beni iyice kendine yaklaştırırken buruk bir tebessüm ile gözlerimi süzdü ve
yeniden önüne baktı.
"Gözlerinin
kahverengisi bir an için bana küçüklüğünü hatırlatmıştı ama yalan yok, seni
kucağımdan atmamak için kendimi zor tutuyordum," dediğinde kahkaha atarak
başımı omzuna vurup geri ona baktım. Mete, en alıcı sırıtışıyla göz kırptı ve
kafasını iki yana salladı.
"Şimdi ise
yeniden kucağımdasın ve seni bırak atmayı, kollarımdan ayırmak bile
istemiyorum." Tam cevap verecektim ki Caner, sol kanadımızdan bir rüzgâr
gibi geçti. "Lara'yı özledim ya!" diye bağırarak yürümesi Mete ile
kahkaha atmamıza neden olmuştu. Kaşları imayla yukarıya doğru kıvrıldı.
"Sen bu hızla
Şırnak'a koşarak gidersin Caner, biz seni tutmayalım!" dediğinde kirpiye
doğru değil siyah bir araca doğru ilerlediğimizi gördüm.
"Bu araba
kimin?" diye sorduğumda Mete, soruma cevap vermeden önce Barış'a baktı.
Barış, kapıyı açarken Mete beni arka koltuğa oturttu. Sola doğru kaydığımda
yanıma geçti.
"Artık bizim,
zırhlı olduğu için ben aldırdım," dedi. Alev ve Barış, ön koltuklara
yerleşirken Barış, aracı çalıştırıp yola koyuldu. Alev, ön koltuktan kafasını
hafifçe bana çevirip baktığında gülümseyerek ona baktım.
"Orada tam
olarak ne oldu Güvercin?" diye direkt olarak konuya girdiğinde Barış,
boğazını temizledi.
"Havacı, ne
dedim ben sana?"
Alev, kaşlarını
çatarak Barış'a baktığında bu sefer boğazımı temizleyen ben olmuştum. Alt
dudağımı ısırıp Alev'e baktım.
"Aslında hiçbir
şey hatırlamıyorum Alev. Orada olduğum süre boyunca beni uyuttular, hayal meyal
hatırladığım tek bir şey var. O da yemek ve su ihtiyaçlarımı yalnızca serum ile
giderdikleri."
Mete'nin dişlerinin
arasından "Evveliyatını siktiğimin kansız puştu," dediğini
işittiğimde ona baktım fakat Mete, yüzünü sağa çevirmiş bir şekilde camdan yola
bakıyordu. Rahatlaması için sol elini tutup parmaklarımı, parmaklarının
arasından geçirip derin bir nefes aldım. Mete, gözlerini kapatıp derin bir
nefes alırken yeniden Alev'e döndüm.
"Hayırlısıyla
bir Şırnak'a gidelim, uzun uzun konuşuruz Alev," dedim. Alev, gözlerime
derin bir şekilde bakıp önüne döndüğünde küçük bir iç çektim. Bakışlarımı
Mete'ye çevirip gülümsedim. Dört gün boyunca onsuzluğumda uzayan sakallarına
baktım. Yanağına doğru uzanıp dudaklarımı çenesinin köşesine bastırıp hafifçe
geri çekildim.
Mete, yüzünü bana
çevirdiğinde gözlerini, titrekçe önce gözlerimde ardından kaşlarımda gezindi.
Yüzümün her bir noktasını sanki zihnine işlememişçesine yeniden ve yine
inceledi. Birbirine kenetli ellerimi bırakmadan sol kolunu havaya kaldırdı ve
başımın üstünden kolunu omzuma yasladı. Ellerimiz sol omzumda asılı kalırken
burnunu bir kedi misali şakağıma sürttü.
"Canımın içi,
her şeyim, ben sensiz ne yapardım?" diye fısıldadığında yanağımı göğsüne
doğru yasladım. Onun sağ eli, benim de sol elim karnımın üzerinde birleştiğinde
gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Mete'nin gergin çenesini saçlarımın üzerine
bastırdı ardından dudaklarını saçlarıma yasladı.
Üzerimdeki kirden
temizlenmem için nasıl bulduysa, kullandığım şampuandan buldurmuş ve onunla
duşa girmemi sağlamıştı. Aklıma gelen düşünceyle başımı hafifçe kaldırıp yüzümü
Mete'ye çevirdim.
"Sakallarını ne
zaman keseceksin?" diye sorduğumda gözlerini yüzümde gezdirdi ve
dudaklarımda soluklandı. Dudaklarında gülmemek için kendini zor tuttuğu bir
büzme olduğunda kaşlarımı çattım.
Ona rağmen gülümsedi
ve "Sonra söylerim," dedi. Tek kaşımı sorgularcasına yukarıya
kıvırdığımda gözlerini kıstı ve dudaklarıma küçük bir öpücük kondurdu.
Kıkırdayarak beni kendine daha çok çekti ve göğsünü şişerek derin bir iç çekti.
İki saat süren bir
yolculuk sonrası artık kışlaya varabilmiştik. Üzerimdeki pijamalarla ilk defa
kışlaya gireceğim için gereksiz bir gerginlik hissetmiştim. Mete, tam kapıyı
açacakken ona seslendim. Hızla bana bakıp kaşlarını kaldırdığında elimle
kendimi gösterdim.
"Bu şekilde mi
gireyim? Tüm havam söner valla," diye alay ettiğimde Mete, gözlerini
devirdi ve öne baktı.
"Alev ve Barış
inip kapıda bekler misiniz?" dediğinde hızla Alev ve Barış, arabandan
indi. Mete, bana doğru döndüğünde ellerini yanaklarıma koyup yüzünü yüzüme
yaklaştırdı.
"Askeriyenin
senin kaçırıldığından haberi var yavrum. Ayrıca hiç kimse senin ne giydiğine
karışamaz. Hem ben yanındayım, ben varken kim kafasını kaldırıp sana
bakacak?" diye sorguladı ve tek kaşını kaldırıp gözlerimin en derinine
baktı. Gülümseyerek kafamı iki yana salladım.
"Şaka yapıyorum
zaten akıllım. Umurumda mı sence? Sağ salim dönmüşüm, seni görmüşüm, hıh?"
deyip dudağına doğru uzandım ve küçük bir öpücük kondurup geri çekildim. Mete,
derin bir iç çekip kafasını iki yana salladı ve kapıyı açıp arabadan indi. Açık
kapıdan eğilip bana elini uzattı ve gülümseyerek araçtan inmeme yardımcı oldu.
Arabadan indiğim andan itibaren kapıyı kapattı ve elimi sıkıca tutarak
yürütmeye başladı. Yatakhaneye vardığımızda Alev ile eskiden kaldığımız odanın
karşısındaki odaya, Mete ve Caner'in kaldığı odanın önünde durduk.
"Burada Caner
ile kalmıyor muydun?" diye sorguladığımda Mete, kapıyı açıp girmem için
bekledi. Odaya girdiğimde iki ranzanın birleştirildiği fakat dolapların aynı
yerinde sabit kaldığını gördüm. Yalnızca üzerindeki çarşaf ve yastıklar
değiştirilmişti.
"Caner, bir süre
boyunca başka yerde kalacak," diye bir açıklama yaptığında küçük adımlarla
birleştirilmiş ranzaya doğru yürüdüm. Yavaşça oturduğumda Mete, kapıyı kapatıp
önümde çöktü. Ellerini dizlerime bastırıp başını geriye yasladı. Hiçbir şey
demeden öylece yüzüme baktığında dudaklarını ıslatıp alt dudağını dişledi.
Beni öğrendiğinde
neler hissetmişti? Bunu sormak ve sormamak arasında kararsız kalırken,
sakallarının arasındaki tırnak izlerini gördüm. Kaşlarım çatılırken yutkunmak
zorunda kaldım.
"Yanağına ne
oldu? Ayrıca Caner'in gözündeki morluk nasıl oldu?" diye sorduğumda
gözlerini kırpıştırdı ve bir süre boyunca yine bir şey demedi. Sesli
yutkunduğunda âdem elmasının güçlüce hareket ettiğini izledim.
"Ben,"
dedi, "odanın içinde senin kanını görünce," gözlerini kaçırıp karnıma
baktı, "sinir krizi geçirmişim."
Zaaflarımız, korkulu
zihinlerimizin en üst piramidinde yerini almıştı. Ellerimi Mete'nin yanaklarına
koyup bana bakmasını sağladığımda yutkunarak yüzümü ona yaklaştırdım.
"Ama artık
buradayım, değil mi?"
Mete, burukça
gülümsedi ve gözlerini gözlerimde gezdirip ardından karnıma baktı. Bir süre
boyunca yine bir şey demeden karnıma bakmaya devam ettiğinde alt dudağımı
dişledim. Yine bir sürecin içine geçmiştik ve gözlerindeki fırtınayı
görebiliyordum. O fırtınadan korkuyordum ve bunu ona yansıtmadan bir şekilde
düzeltme ihtiyacında bulunmuştum.
"Mete,"
dedim, "İzmir'e gidelim mi?"
Sorduğum soruyla
gözlerini kırpıştırıp bana baktığında dişlerimi göstererek gülümsedim.
"Herkesle
birlikte, birkaç gün içerisinde gidelim mi? Ne dersin, hem biraz dinlenmiş
oluruz?"
Mete, yutkunup alt
dudağını dişledi.
"Elias faktörü
var," kaşlarını kaldırdı, "onu ne yapacağız?" diye sordu.
Gözlerimi kısıp kafamı iki yana salladım.
"Onun bir süre
boyunca bize yaklaşacağını sanmıyorum. Art arda saldıracağını da keza öyle.
Yine de önlemlerimizi alırız. Herkes bizimle olacak. Hem Lara ile Caner'de
biraz vakit geçirmiş olurlar, malum Caner daha Lara'ya evlenme teklifi etmedi.
Belki bakarsın ilham perileri gelir, ne de olsa o da bir baba adayı."
deyip kıkırdadığımda Mete, emin olamasa da kafasını sallayıp ayağa kalktı.
Yavaşça ranzadan kalkıp karşısında dik durduğumda tebessüm ettim ve sakallarını
okşadım.
"Evet kocacığım,
artık sakallarını keselim bence," dediğimde gözlerini dudaklarıma indirip
alaycı bir sırıtışla ellerini belime yasladı ve bedenimi bedenine yaklaştırdı.
"Arabadayken
söylememiştim karıcığım," kıkırdadı, "sen benim sakallarımı kes,
bende senin bıyıklarını alayım," dediğinde ağzımın açılmasına neden
olamadım. Mete, kahkaha atarak benim şaşırmama gülerken elimi omzuna vurdum.
"Pislik herif
ya, insan eşine öyle der mi?" diye ellerinin arasından kaçmaya çalıştım.
Mete'nin kahkahaları odada yankılanırken hiç beklemediğim bir anda kucağına
alıp dudaklarını alnıma yasladı.
"Sen benim karım
ve kadınımsın. Ben seni her halinle seviyorum, bıyıklı halinle bile,"
ellerimi omzuna bir kez daha vurdum.
"Bak hâlâ dalga
geçiyorsun ama!" diye çemkirdiğim sıra başını arkaya yaslayarak kahkaha
atmaya devam etti.
"Ölürüm lan
size!" derken kucağından bırakmadan, banyoya doğru ilerlemeye devam etti.
Gülümseyerek
kollarımı boynunda bağladım.
"Bizim için
yaşa."
⛓️💥🕊️
21 Mayıs 2022 /
Şırnak
Yazar, Ağzından
Koordinasyon
merkezinde bir sakinlik hakimiyet kurmuştu. Masanın sağ tarafına dizilmiş;
Osman, Kubilay, Yonca, Deniz, Alperen vardı. Sol tarafta ise ilk sandalye boş
kalacak bir şekilde; Çilingir, Ahmet, Barış, Alev ve Lara oturmuştu. Masanın
arkasında kalan iki sandalyede Ayda ve Cemile oturuyordu. Misafir
kontenjanından dolayı onlarda Eyşan'ı görmek için buradaydı.
Selçuk, elindeki
tabletteki bir dosyayı Caner'e gösterirken Caner, kaşları çatık bir şekilde
bakışlarını yazılarda gezdiriyordu. Caner, bir süre sonra yazıyı okumayı
bıraktı ve Selçuk'a baktı.
"Bundan emin
misin?" diye sorguladığında Selçuk, Caner'e baktı ve kafasını eğip
kaldırdı. Caner, tam dudaklarını aralamış bir şey diyecekken koordinasyon
merkezinin kapısı aralandı. Bütün bakışlar kapıya çevrildiğinde Eyşan ve Mete
içeriye girdi. Eyşan'ı gören herkes aynı anda ayağa kalktılar. Eyşan,
gözlerindeki parıltıyla masadaki yüzleri ve kenarda oturan Ayda ve Cemile'ye
bakarken ağır adımlarla masanın başına doğru ilerledi.
Güvercin, geri
dönmüştü.
Mete, sağ taraftan
boş bir sandalye çekip oturması için bekledi. Eyşan, sandalyeye kurulduğunda
Mete, hemen sol taraftaki boş sandalyeye oturdu. Deniz, oturduğu yerde
hareketlendi ve Eyşan'a baktı.
"İyi misiniz
komutanım?" diye sordu, her ne kadar abla diyemese de gözlerindeki
bakışlardan ne demek istediği anlaşılıyordu. Eyşan, gülümseyerek kafasını
salladı ve çenesini dikleştirdi.
"İyiyim,
endişelenmeyin," dedikten hemen sonra derin bir nefes aldı ve ellerini
masanın üzerinde kenetleyip Selçuk ve Caner'e baktı.
"Caner, Selçuk
sizde oturun lütfen."
Caner, Lara'nın
yanındaki boş sandalyeye oturduğunda Selçuk'ta Alperen'in yanına geçmişti.
Eyşan, bir anlığına Ayda ve Cemile'ye bakıp gülümsedi. Yüzünü yeniden masaya
çevirdiğinde ağırca gülümsemesini yok etti ve çenesini kaldırdı.
Düz bir ses tonuyla,
"Olanları biliyorsunuz, defalarca aynı şeyleri konuşmaya gerek yok. Dört
günlük süreçte hatırladığım tek şey, benle ilk gün harici bir daha hiçbir
şekilde polemiğe girilmemiş olması," dedi ve gözlerini kırpıştırdı. Elleri
kenetli bir şekilde masada kalırken arkasına yaslandı.
Eyşan, "O süreç
boyunca, serumla beslenmemi yapmışlar," dediğinde Selçuk, kaşları çatık
bir şekilde Eyşan'a baktı.
"İlk gün ne
söylediler?" diye sordu.
Eyşan, derin bir
nefes aldı.
"Gözlerimi ilk
açtığım anda, karşımda Elias Farouq vardı," o sırada Mete yumruklarını
sıktı. Eyşan, bunu fark etmesine rağmen boğazını temizleyip devam etti,
"Bana bir video izlettirdi. O videodaki kişi, beni kaçırmadan hemen önce,
benden üç tüp kan aldı ve içi sıvı bir torbaya enjekte edip o torbadaki kanla
her yeri buladı," dedi ve kollarını göğsünde bağladı. "Yani demem o
ki o günden sonrası bende yok."
Mete ve Çilingir,
birbirlerine bakıp oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandıklarında Eyşan,
dudaklarını ıslattı ve Selçuk'a baktı.
"Ben yokken
neler yapıldı?" diye sorguladığında Selçuk, elindeki tableti Alperen'e
verip Eyşan'ı gösterdi. Elden ele Eyşan'a doğru uzatılan tablet, en sonunda
Osman'da durdu. Eyşan, göğsünde bağladığı kollarını çözüp tableti Osman'dan
aldı ama bakmadan önüne koydu.
Bakışları Selçuk'un
gözlerindeyken tek kaşını kaldırdı. "Ben okumak değil, dinlemek istiyorum
Selçuk. Bilirsin ki dört günden beri kimseyle konuşmadım," dedi ve yeniden
kollarını göğsünde bağladı. Caner, oturduğu yerden doğruldu ve ellerini masanın
üzerinde birleştirip öne doğru eğildi.
"Albay Alparslan
Çakır, hayaletleri toplattı," dediğinde Eyşan, kaşlarını çatıp Selçuk'a
baktı. Caner, Eyşan'ın ona bakmamasını önemsemeden devam etti,
"Hayaletlerin ve Selçuk'un verdiği bilgiler doğrultusunda senin olduğun
yeri bulabildik fakat köye giremiyorduk. Hâli hazırda sınırda yer alan bir
köydü ve tehdit açısından erişim sağlayamıyorduk," dedi.
Eyşan, çatık
kaşlarını hiç bozmadan Caner'e baktı.
"Elias Farouq'un
niyeti beni öldürmek değildi," dediğinde Mete, bakışlarını Caner'den çekip
Eyşan'a baktı. Eyşan, Mete'nin kendisine baktığını anladığında yüzünü
çevirmeden yalnızca gözleriyle ona baktı. "Psikolojik yıkımdı," dedi.
Mete, sorgularcasına
tek kaşını kaldırdığında Eyşan, yüzünü Mete'ye çevirdi.
"Öldürmek
isteseydi, bunu defalarca ya da ilk gün kolaylıkla gerçekleştirebilirdi,"
dedi ve sol elini yumruk yapıp havaya kaldırdı, "İşkence çektirebilirdi,
çektirmedi," baş parmağını yumruğundan ayırdı, "aç bırakabilirdi,
bırakmadı," işaret parmağını yumruğundan ayırdı, "kendisinin nasıl
bir psikopat olduğuna buradaki herkes şahit, eğer isteseydi akla gelebilecek
her türlü pisliği yapardı," orta parmağını yumruğundan ayırdı,
"benimle polemiğe girmedi ki rahatça konuşabilirdi," yüzük parmağını
yumruğundan ayırdığında bakışlarıyla yüzüğe dokundu, "yüzüğümü isteseydi
alabilirdi," dedi ve elini yavaşça indirdi.
Kaşlarını çatıp
yüzünü buruşturdu. "Bunu demek hoşuma hiç gitmiyor ama bana zarar vermek
isteseydi bunu kolaylıkla yapabilirdi. Beni sobelemişti, kaybedecek hiçbir şeyi
de yoktu ama yapmadı. Çünkü niyeti farklıydı, akıl sağlığıyla ve psikolojiyle
oynamaktı," bakışları Mete'nin yanağında ve Caner'in sağ gözünde dolandı,
"ki başardı da."
Herkes sessizliğin
içinde başlarını öne eğdiğinde Mete, yalnızca Eyşan'a bakıyordu. Mete, alt
dudağını dişlerinin arasına sıkıştırıp derin bir nefes aldı. Çilingir'e bakıp
hemen ardından Eyşan'a bakmaya devam etti.
"Seni
bulduğumuzda üzerinde kan vardı. Düşük yaptığını sandığımız o anlarda vücudunda
iki ilacın birleşimi varmış."
Kubilay, kaşlarını
çatıp Mete'ye baktı.
"Düşük yaptığını
düşündüğünüz zamandaki kanda mı komutanıma aitti?" diye sorguladığında
Mete, bir anlığına Kubilay'a baktı ve ağırca kafasını iki yana salladı.
"Bana aitti," dedi. Deniz, Kubilay, Yonca ve Alperen şaşkınlıkla
Mete'ye bakarken Mete, boğazını temizledi ve derin bir nefes aldı.
"Çilingir ile
operasyona gittiğim gün, bir tuzağa düştük. Çilingir, onların kendini
yakalamasına izin vermedi ve kendimi öne sürdüm. O günden sonra olanları
biliyorsunuz. Sağlık taramasına girdiğim sıra doktor, kolumdaki iğne izini
gördü. Kan tahlili alındı ama kanımda hiçbir şey yoktu. Kan alınabileceğini
söyledi ve o günden sonra dikkatli bir şekilde analiz yapmaya başladım. Kan
aldılarsa ne yapabileceklerini düşündüm ta ki Eyşan'ı o hâlde görene
kadar."
Ahmet, kaşlarını
çatıp masaya doğru eğildi ve Mete'ye baktı.
"Nasıl
yani?" dediğinde Mete, derin bir nefes aldı ve bakışlarını Ahmet'e
çevirdi.
"Kanımı
sürmüşler mabedime. Bir ölüm biçmişler ama diri bırakmışlar," diye bir
açıklama yaptığında Ahmet, gözlerini büyüttü.
"Bu ne biçim iş,
bu nasıl bir psikopat zihniyettir?" diye sıraladığında Mete, kafasını iki
yana salladı.
"Adı üstünde
psikopat bir terörist," dedi ve Eyşan'a baktı. Eyşan, masaya doğru eğilip
tabletin ekranına dokundu ve yukarıya doğru kaydırdı. Sol dirseği masaya yaslı
kalırken sağ dirseği havadaydı. Elini alnına yaslayıp tablette yazılı olan
cümlelere baktı. Tablette, 2017'den beri Hayalet Ekibinin dahil olduğu işler ve
topladığı bilgiler yer almaktaydı.
Eyşan,
"Hayaletleri çağırın," dedi ve yüzünü kaldırıp Caner'e baktı,
"onlarla bir toplantı yapmak istiyorum."
Caner, kaşlarını
çatıp Selçuk'a baktı.
"Bunu diyeceğini
sana söylemiştim," dedi ve Eyşan'a baktı, "Maalesef ki buna izin
veremem,"
Eyşan, kafasını
ağırca salladı ve Mete'ye bakıp çenesini dikleştirdi.
"Mete yüzbaşım,
Güvercin Timini alıp dışarıya çıkar mısınız?"
Mete, birkaç saniye
Eyşan'ın yüzüne baktı ve kaşlarını kaldırıp alt dudağını dişledi. Ayağa kalkıp
bir şey demeden kapıya doğru adımladığında Güvercin Timi de masadan kalkmıştı.
Osman, Ayda ve Cemile'yi de alıp birlikte odadan çıktığında masada, yalnızca
Caner, Selçuk ve Eyşan kalmıştı. Eyşan, arkasına yaslanıp kollarını göğsünde
bağladı.
Eyşan, "Hayalet
Ekibinin, istihbarat teşkilatı tarafından sevilmediğini biliyorum ama onlar
olmasaydı ben de burada olamazdım, değil mi Caner?" diye sorduğunda Caner,
üfledi ve kafasını sallayıp arkasına yaslandı.
"Evet haklısın
ama Hayalet Ekibi-" Eyşan elini kaldırıp Caner'i susturdu.
"Caner, Hayalet
Ekibi ile görüşmek istiyorum. Soran olursa Mücadele İtibar Teşkilatı Başkanı
Güvercin'in emri dersiniz," dedi ve ayağa kalkıp ellerini masaya koydu,
"İstihbarattan da bunun için bir şey diyecek olan varsa buyursun karşıma gelsin."
dedi ve hiç kimseyi dinlemeden odadan çıktı.
Selçuk, kaşlarını
kaldırdı ve arkasına yaslanıp kollarını göğsünde bağladı.
"Sana, Güvercin
onlarla konuşacak demiştim," dediğinde Caner, gözlerini devirdi,
"Aman, ne güzel," dedi. Selçuk, gülerek ayağa kalktı ve Eyşan'ın
önüne koydukları tableti aldı. Hayalet Ekibini aramak için cep telefonunu
çıkarttı.
Eyşan odadan
çıktığında, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde, duvara yaslanmış Mete'yi
görmeyi beklemiyordu. Mete'ye tebessüm ederek yaklaştığında Mete, gözlerini
kaçırdı. Eyşan, alt dudağını dişleyip Mete'nin tam önünde durdu ve başını
arkaya attı.
Kaşlarını kaldırıp,
"Hayırdır küs müyüz, yüzbaşım?" diye sorduğunda Mete, boğazını
temizledi ve Eyşan'a bakıp kaşlarını kaldırdı.
İmayla, "Neden
küs olalım, Başkanım?" dedi. Eyşan, gülmemek için dudaklarını içe doğru
büktü ve sırıtmasına engel olamadı. Eyşan, etrafına kısa bir bakış atıp parmak
ucunda yükseldi ve hızla Mete'nin yanağına bir öpücük kondurup geri çekildi. Mete,
gözleri büyümüş bir şekilde etrafına bakıp yeniden Eyşan'a baktı ve gülümsedi.
"Kız ne
yapıyorsun sen?"
Eyşan, gülerek
kafasını iki yana salladı. İşte, Mete'nin küslüğünü almak işte bu kadardı.
Aklını başından almak da denilebilirdi. Eyşan, bir kez daha etrafına bakıp
Mete'ye baktı ve iç çekip omuzlarını düşürdü.
"Yatakhaneye
gidelim. Bugün artık hiçbir şey yapmak istemiyorum. Caner ve Selçuk, idare
ederler. Uyumak istiyorum, sende benimle uyur musun?" diye sordu. Mete,
göğsünü şişirecek kadar büyük bir nefes alıp bıraktığında dudaklarında buruk
bir tebessüm vardı.
"Benim karım
ister de ben onunla uyumaz mıyım?" dedi ve eliyle yatakhaneyi işaret etti,
"Gel, Osman'ı arayıp ben haber veririm."
🪶
21 Mayıs 2022 /
Şırnak
Osman Çavdar,
Ağzından
Halbuki, Yalın
"Acaba bir
kurşun mu döktürsek?"
Kubilay'ın
cümlesiyle, elimdeki çay dolu tepsiyi yavaşça masaya bıraktım. Derin bir nefes
alarak gözlerimi devirdim ve tepsideki bardaklardan birini Cemile'nin önüne
koydum. Ardından geri kalan çayları da diğerlerine dağıttım. O sırada
Alperen'in elindeki tepsi de masadaki yerini aldı.
"O kurşun bizim
kaderimizi bile şekillendiremez am-" demesiyle boğazımı temizleyerek
Alperen'e baktım. Alperen, gözlerini kızlarda gezdirip gülümsedi, "ama
denemekten zarar gelmez," diyerek çevirmeye çalışması kafamı iki yana
sallamama neden olmuştu. Cemile'nin yanındaki boş sandalyeye oturup
dirseklerimi masaya yasladım.
"Başımıza daha
ne gelebilir dedikçe, daha da kötüsü geliyor," diyen Çilingir'e küçük bir
bakış attım. Askerliğin anlamı bu değil miydi zaten?
"Asker olduğumuz
için olabilir mi Çilingir?" dediğimde gözlerini masadan çekti ve bana
baktı. Gözlerinde, söylemek istediği çok şey var gibi bir ifade vardı.
"Ben de bundan
bahsediyorum ya. Geçmişte verilmiş bir kararın sonuçları, buraya kadar elini
uzatabiliyormuş demek ki," dedi, kaşlarını kaldırıp başını hafifçe
sallarken.
Kubilay, alaycı bir
gülümsemeyle Deniz'e baktı.
"Evet, geçmişte
verilen kararlar yedi düvele kadar geçerli oluyormuş,"
dedi ve bu kez beni süzdü. Çilingir'in ona döndüğünü fark ettiğimde, Kubilay da
bakışlarını ona çevirdi.
Ortalarında oturan
Barış, kaşlarını çatıp sıkılgan bir ifadeyle ikisine de baktı.
"Bakmayın lan
birbirinize öyle, ikinizde elektrik yüklüsünüz! Aranızdaki yüksek gerilimden
çarpılacağım şimdi."
Barış'ın şakayla
karışık uyarısına, Kubilay gülümserken Çilingir, gözlerini kaçırıp Ahmet'e
bakmayı tercih etti. Deniz'in bakışları bana çevrildiğinde kaşlarını kaldırıp
indirdi ve boğazını temizledi.
"Ayda ve Cemile,
nerede kalacak?"
Soru, masada kısa
süreli bir sessizliğe neden oldu. Alperen'in bakışları da bana çevrildi.
Cemile, çayından bir yudum alırken gözlerini kaçırdı. Ayda ise kaşlarını
çatarak konuşmaya niyetlendi ancak Deniz, ondan önce davrandı.
"Onları buradaki
askerî lojmanlara yerleştirebiliriz," dedi.
Alperen başını iki
yana salladı. "Bu işin prosedürü var Deniz. Sivil kişilerin lojmanlarda
kalması o kadar kolay değil ki askeriyede buna dahil, canım benim."
Kubilay iç çekerek
araya girdi. "Burada sivil birini barındırmak riskli. Birilerinin
dikkatini çekeriz."
Şırnak, misafir
edilmesi kolay bir yer değildi, hele ki bir çatışma bölgesinin göbeğinde.
Evimin adresi ifşa olduğu için artık orada kimse kalamazdı.
Ayda, abisine bakarak
derin bir nefes aldı. "O kadar zor olmamalı. Geçici bir çözüm bulamaz
mıyız abi?
Alperen, gözlerini
devirerek sandalyesine yaslandı. "Geçici çözümler kalıcı dertler doğurur
prenses," dedi ve Deniz'e baktı. "Ee bebeğim, bu konuda sen ne
düşünüyorsun?"
Deniz, gözlerini
hafifçe kıstı ve göz ucuyla Ayda'nın yüzüne baktıktan sonra bana baktı.
"Ortaklaşa
kızlara ev tutalım," dediğinde Alperen, gözlerini büyütüp Deniz'i kolunun
altına aldı. "Yavaş gel Deniz'im. Sana, 'Canım benim,' dedim diye canımı
henüz sana vermedim."
Gözlerimi devirip
gülümsedim. Klasik Alperen ve abi taslamalarını izliyorduk. Her ne kadar Deniz
ile Ayda'nın olmasını isteyip onaylasa da Deniz'e kök söktürmeye devam
ediyordu. Ayda, elini kaldırıp Alperen'e doğru salladı.
"Ya abi!
Bıraksana Deniz'i. Daha anca yaraları iyileşmeye başladı."
Alperen, Ayda'nın
çıkışmasına gözlerini devirerek üfledi ve Deniz'i bırakıp üzerini düzeltti.
Deniz, derin bir nefes alıp sırtını sandalyeye yasladı ve Alperen'e baktı.
"Sen ne
düşünüyorsun kayınçom?"
Kubilay, gözleri
büyümüş bir şekilde Deniz'e baktı.
"Vay be, iki
dakika da sattın lan Bihter'ini," dese de Deniz gülümseyerek, ona bakan
Alperen'e bakmaya devam ediyordu. Alperen, gürültülü bir kahkaha atıp Deniz'e
döndü.
"Biraderim, sen
şansını fazla mı zorluyorsun yoksa bana mı öyle geliyor?"
Deniz, kaşlarını
kaldırıp indirdi.
"Yoo, âşık
olduğum kadının abisiyle konuşuyorum. Saygı da kusur mu işledim yoksa?"
dediğinde masadaki yükselen ıslığa ortak oldum. Alperen'in alaycı bakışlarının
gerisindeki hayranlık tohumları ışıldayarak patladı. Dudaklarındaki tebessüm
ile Deniz'i izlerken elini kaldırdı ve hafifçe Deniz'in omzuna elini koyup
sıktı.
"Senin canına
kurban olurum aslanım, ne kusuru," dedi ve kendine çekip sarıldı. Deniz,
çarpık bir tebessüm ile Ayda'ya bakıp göz kırptı. Kubilay, Yonca'yı kolunun
altına alıp Deniz'i gösterdi.
"Bak, bak, bak.
Nasıl da kur yapıyor, hanımcı olacak belli," diye Deniz ile dalga geçerken
cebimdeki telefonun titreşimine odaklandım. Sağ cebimdeki telefonu çıkartıp
yüzümü ekrana çevirdiğimde hızla aramayı cevapladım. Telefonu kulağıma yaslayıp
kaşlarımı kaldırdım.
"Efendim
yüzbaşım?"
Arayan Mete'ydi.
"Alo Osman,
Eyşan dinlenmek istediğini söyledi. Onunla birlikteyim, haberiniz olsun. Orası
sana emanet," dedikten sonra bir şey demeden kapattığında telefonu
kulağımdan çektim. Kubilay, meraklı gözlerle bana bakarken arkama yaslandım.
"Mete ile Eyşan
dinlenmeye çekilmişler, biz ne yapalım?"
Kubilay, kolunu
Yonca'nın omzundan çekti ve dirseklerini masaya yasladı.
"Sizde bence
biraz dinlenin. Göz altı torbalarınız, Perşembe pazarında kullanılabilecek bir
poşet kadar büyümüş," dediğinde gözlerimi devirip kafamı iki yana
salladım. Gözlerimi Çilingir'e çevirip kaşlarımı kaldırdım.
"Biraz dinlensek
iyi olur. Bir şey olursa buralardayız zaten, dağılalım."
Kubilay, Yonca ile
masadan kalkarken Alperen, Ayda ve Deniz'le onların arkasından kalkmıştı.
Masada yalnızca Cemile ile kaldığımda çenemle kantinin arka kapısını gösterdim.
"Biraz yürümek
ister misin?" diye sorduğumda kafasını salladı. Ben ayağa kalkar kalkmaz o
da ayaklandı. Elimle kapıyı gösterip geçmesi için beklediğim sıra büyük
adımlarla yürümeye başladı. Onu takip ederken adımlarımı hızlandırdım, kapıya
varmadan hemen önce önüne geçip kapıyı açtım. Hiçbir şey söylemeden kantinden
çıktı, ben de peşine takıldım.
Kuru yazın başlangıcı
olan güneş tam tepemizdeydi. Askeriyenin sol kanadında yer alan büyük çınarın
altına doğru yürümeye başlamıştık. İkimiz de konuşmuyorduk ama sessizlik
rahatsız edici değildi. Ayaklarımızın altındaki toprak, güneşin etkisiyle
kurumuş ve sertleşmişti. Bastıkça ince bir toz tabakası havalanıyor,
yürüdüğümüz yolu belli belirsiz işaretliyordu.
Cemile, yanımda
ilerlerken göz ucuyla yüzüne baktım. Güneş alnına vurmuş, turuncu saçlarının
arasına saklanmış güneşin hırçın parçaları parlıyordu. Düşünceli gibiydi. Belki
de bir şeyler söylememi bekliyordu, belki de sadece yürümek istiyordu. Emin
olamadım.
Birkaç adım daha
attıktan sonra, Cemile aniden durdu. Çınarın gölgesinde, hafifçe esen rüzgârın
tenimize değdiği noktada, derin bir nefes aldı. Gözleri hâlâ uzak bir noktaya
dalmış gibiydi.
"Onlar buna
nasıl dayanıyor?" dedi sonunda, sesi neredeyse bir fısıltıydı. Tam o an,
neyden bahsettiğini anlamak istemedim. Keşke dedim, keşke bu soruyu hiçbir
zaman anlamayacak olsaydım. Acı cümlelerime karıştı ve bir bıçak misali boğazım
yırtarak döküldü.
"Biz askeriz
Cemile."
Cemile gözlerini
kırpıştırdı, sanki söylediklerimi hazmetmeye çalışıyordu. Dudakları titredi ama
konuşmadı. Çınarın gövdesine yaslanırken omuzları hafifçe çöktü.
"Siz
askersiniz..." diye tekrarladı usulca, sonra başını kaldırıp bana baktı.
Gözleri, taşıdığı yükün ağırlığını gizleyemiyordu. "Ama insansınız
da."
Bu defa cevap
vermedim. Zaten bu cümleye verecek bir cevabım da yoktu. Parmaklarımı avucumda
sıktım. Sessizlik, rüzgârın yapraklar arasındaki hışırtısına karıştı.
Cemile derin bir
nefes alıp gözlerini kaçırdı. "Sence bu normal mi?" diye sordu.
"Ölüme bu kadar alışmak? Arkadaşlarımızı kaybetmeye... her gün bir ihtimal
farklı insanların da sırasının geleceğini bilmeye?"
Bu soruların hepsini
ben de kendime defalarca sormuştum ama cevaplar, hiçbir zaman değişmemişti.
"Normal
değil," dedim sonunda. "ama gerekli."
Cemile gülümsedi ama
bu, acı bir gülümsemeydi. Sonra başını çevirip yeniden ufka baktı. Belki de
konuşmaya devam etmek istemedi. Belki de sadece sessizce kabullenmek istiyordu.
Alt dudağımı dişleyip zebercedi andıran gözlerine odaklandım.
"Sen bir
öğretmensin ve ben bir askerim. Sana bir askerin acısını anlatamam, anlatsam da
benimle aynı hissetmezsin. Ne için var olduğumu anlamazsın. O yüzden sana şu
şekilde açıklamak isterim," dedim ve büyük bir adım atıp tam karşısında
durdum. Beni daha iyi görebilmek için başını biraz geriye yasladı. Çınar
ağacının yapraklarından sızan parıltılar, yüzünde ahenkli bir gölge
bırakıyordu.
"Sen bir çocuğun
geleceğini şekillendirmek için varsın. O yüzden öğretmen oldun. Ben ise o
çocuğun, gece yastığa başını koyduğunda korkmaması için varım. O yüzden asker
oldum."
Cemile gözlerini bir
an kapattı, sanki söylediklerimi içselleştirmeye çalışıyordu. Sonra yavaşça
açtı ve yüzüme baktı.
"Bir çocuğun
geleceğini şekillendirmek yıllar sürer," dedi usulca.
Sesindeki hüzün,
içimde ince bir sızı gibi yankılandı. Dudaklarımdaki buruk tebessümü yaratan
bıçağı tam kalbimde hissettim.
"Bir ülkeyi
kurmak da öyle."
Gözlerini kaçırmadı
ve dudaklarının kenarlarını ağırca kıvırdı. Genişleyen tebessümü ile
ormanlarımda dolanırken derin bir iç çektim. Cemile'nin sözleri havada asılı
kalmış gibi hissettirdi. Onun bakışları, içimde yankılanan cümleleri
tamamlıyordu sanki. Gözlerini kaçırmayışı, meydan okur gibi değildi. Daha çok
anlamaya çalışan birinin sabrı vardı yüzünde.
"Bir ülkeyi
kurmak yıllar sürer," dedim tekrar, daha çok kendime söyler gibi.
"ama yıkmak için bazen bir an yeter."
Cemile, başını
hafifçe yana eğdi. "Ve sen, o anın yaşanmaması için buradasın."
Bunu söylediğinde,
içimde tarifsiz bir ağırlık çöktü. Evet, tam olarak buydu. Kimi zaman göz ardı
ettiğim, kimi zaman kabullenmek istemediğim ama her sabah omuzlarımda taşıdığım
yükün adıydı bu.
"Evet,"
dedim sonunda. "Bizim görevimiz, o anın hiç gelmemesi için savaşmak."
Rüzgâr çınarın
dallarında hafif bir hışırtı bıraktı. Cemile gözlerini kısıp yukarı baktı,
yaprakların arasından süzülen güneş ışıklarına.
"Vatan,"
dedim bir anda.
Zebercetlerini
bürüyen güneşin çocuklarından ayırıp bana baktığında, büyüyen obruğun içine
düştüm. Cemile, benim için bir vatandı. Dudaklarımda büyüyen bir gülümseme ile
düştüğüm obruktan ona bakmaya devam ettim. Cemile, gözlerimin içine baktığında,
dudakları hafifçe aralandı ama hiçbir şey söylemedi. Söylese de duymazdım
belki, çünkü o an zaman durmuş gibiydi. Rüzgâr çınarın dallarında tekrar
hışırdadı, toprağın kokusu havaya karıştı, güneş hâlâ olduğu yerde parlıyordu
ama ben, o obruğun içindeydim.
Onun bir şey demesini
bekledim mi, bilmiyorum. Belki de sessizliğiyle daha çok şey anlatıyordu.
Zamanın, mekânın, üzerimde taşıdığım yüklerin ötesinde bir yerde, sadece ikimiz
vardık.
Kaşlarını kaldırarak,
"Vatan?" diye sorduğunda çenemle kendisini gösterdim.
"Uğruna
savaşılacak en değerli ganimet."
"Gördün mü
aşkım... Biz o güvercin kadar bile cesur olamadık... Gördün mü aşkım... O gurur
dağının eteğinden bir türlü dolanamadık..."
Bir adım atıp ona
biraz daha yaklaştım. Gözlerinin içine, daha da derinine baktım. Güneşin
turuncuya çalan ışıkları, saçlarına tutunmuştu. Yüzünde, geçmişin ağırlığını
taşıyan ince çizgiler vardı.
"Halbuki... İste
ömrümü... İste gönlümü... İste yoluna sereyim..."
Cemile, gözlerini
kaçırmadı. Bakışları, sessizce içimi okur gibiydi. Belki de söylemek istediğim
her şeyi çoktan anlamıştı. Sözler bazen fazlaydı, gereksizdi. Bazense bir tek
kelime bile, dünyaları anlatmaya yetiyordu.
"Vatan,"
dedim tekrar, daha yavaş, daha içten. "Kimi zaman bir toprak parçası, kimi
zaman bir insanın yüreğidir."
Cemile'nin gözleri
kısıldı, yüzünde belirsiz bir gülümseme dolaştı ama bu gülümsemenin içinde bir
hüzün de vardı. Derin, anlaşılması zor bir hüzün.
"Böyle konuşmaya
devam edersen," dedi usulca, "beni de o savaşın içine çekersin."
Başımı hafifçe yana
eğdim, gözlerimi ondan ayırmadan. "Zaten içinde değil misin?"
Sessizlik yine
aramıza çöktü ama bu sefer bambaşka bir ağırlıkla. Çınarın dallarında bir kuş
öttü, uzaklardan bir yerden gelen kışlaya ait sesler kulağımıza çalındı. Ama
biz hâlâ o küçücük anın içinde, birbirimize bakan iki insandık. Biri savaş
meydanlarında var olan, diğeri bilgiyle yol açan. İkimiz de kendi savaşlarımızı
veriyorduk.
Sonunda Cemile derin
bir nefes aldı ve başını hafifçe eğdi. "Beni vatan sayma," dedi
yavaşça. "Ben sınır çizmeyi bilmem."
Gülümsedim. "Ben
de teslim olmayı bilmem."
"Gördün mü
aşkım... Biz bir riyakar kadar bile düzgün duramadık... Gördün mü
aşkım... Bu masum rüyanın sonunda yine kavuşamadık..."
🍃
21 Mayıs 2022 /
Şırnak
Caner Cenk Çakır,
Ağzından
The Way, Zack Hemsey
Korku ve mantık
arasındaki en büyük fark nedir, biliyor musun?
Korku, içgüdüseldir.
Mantık ise düşünüp değerlendirir.
Korku; kaç der,
saklan der, dur der. Seni korumak için vardır ama bazen seni zincire vurur.
Mantık ise hangi adımı atman gerektiğini, risklerin ne olduğunu ve neyin
gerçekten önemli olduğunu söyler.
Korku seni hayatta
tutarken mantık, seni ileri götürür.
Korkunun yalnızca
harflerden ibaret olmadığını, ruhuma yapılan darbe sonucu öğrenebilmiştim.
Kalbime ve zihnime işlediği yaralardan fark etmiştim. Sınırlarımın aslında
neden dolayı var olduğunu, yüzüme bir tokat misali çarptığında görmüştüm.
Korku, sana sınırlar
çizer, hayatta kalma içgüdüsünü harekete geçirir, fakat bazen o sınırlar seni
içeride hapseder. Belki de bu zamana kadar, sevdiklerime karşı çizdiğim
sınırlar bundan dolayıydı. O sınırlara kimsenin girmesine izin vermediğim gibi,
çıkmasına da hassasiyetle karşı çıkma isteğimdendi.
Sınırıma dahil olan
hiç kimse, bunu mantık çerçevesi içinde sorgulamamıştı ki aslında sorgulaması
gerekiyordu. Olduğu yeri sorgulaması, neden bu şekilde düşündüğümü ve hareket
ettiğimi anlamaya çalışması lazımdı. Sınırlarıma aldığım insanlar bunu doğru kullansalardı,
korkularımın ötesine geçmek için bir araç haline geleceklerdi. İşte bu yüzden
her zaman mantık ile yoluma devam etme isteğim, bazı anlarda korkularımın önüne
geçecekti.
Çünkü mantık, değişim
içinde dengeyi bulmanın, ilerlemenin anahtarıdır.
Burnuma hücum eden
begonvil kokusu, gözlerimi alan parlak zeminden yükseliyordu. Adımlarım, o
parlak zeminlere dokunmak istemiyormuşçasına bilinçli olarak hızlandı. Sağımdan
ve solumdan ikiye ayrılmış kollarda çalışan istihbarat görevlileri, gözlerini
ekrandan ayırmadan özenle işlerini yapıyorlardı. Her biri, bir diğerinin en
küçük hareketine bile dikkat ederek, her türlü detayı not alıyor, her ihtimali
değerlendiriyordu. Bu kadar sessiz, bu kadar odaklanmış bir ekip, her türlü
tehlikeyi önceden sezer gibi görünüyordu.
"Caner
Cenk?"
Sağ taraftan duyduğum
sese doğru gözlerimi çevirdiğimde ellerimi ceplerime koydum ve çenemi
kaldırdım. Cengiz, bana doğru adımladı ve önümde durup bakışlarını oturan
kişilerde gezdirdi.
"Odaya
geçelim," deyip eliyle önden geçmem için yön verdi. Ellerimi ceplerimden
çıkartmadan yürümeye devam ederken solumdan yaklaşan adım seslerini işittim.
"Zirve buraya
gelir miydi?" sorusu, havada bir tehdit gibi asılı kaldı. Adımlarımın
hızlandığını hissediyordum ama yine de gülümsedim, bu gülümseme yüzümde soğuk
bir maske gibiydi. Her şey bir oyun gibiydi ve ben oyunumu bozmadan
ilerliyordum.
"Zirve, her an
her yerde olabilir," dedim ama sesimde bir belirsizlik, bir ihtimal vardı.
Cengiz'in bakışları keskinleşti. Hiç hızımı kaybetmeden odanın kapısına doğru
ilerledim. Krem rengi kapıyı açıp içeriye geçtiğimde, Cengiz ve arkamızdaki bedende
bizimle içeriye girdi.
Ceviz ağacından
yapılmış masanın önündeki kahverengi, tekli deri koltuğa oturdum. Cengiz, hemen
karşımdaki tekli koltuğa oturduğunda çenemi kaldırdım ve yüzümü sağa çevirdim.
Bir çift yeşil gözün radarına takıldığımda gülümsedi ve başındaki fötr şapkayı çıkartıp
sandalyesinin yanındaki askıya astı.
İmalı bir şekilde
kaşlarımı kaldırıp, "Nasılsınız Selami Başkanım?" diye sorguladığımda
Selami, gözlerini kıstı ve damağını şaklattı.
"Mete ile
karşılaştıktan sonra sence nasıl olabilirim, Caner?"
Selami'nin kurduğu
cümleye büyük bir kahkaha patlattığımda, gözlerini devirdi ve kafasını iki yana
salladı.
Gözlerini
irileştirdi, "Gülme! Gözleri her gece kabusumu süslüyor," gürültülü
bir iç çekti, "bak hâlâ devam ediyorsun, Caner!"
Ellerimi havaya
kaldırıp, "Tamam tamam, sustum," dedim. Selami, gözlerini tekrar
kıstı ve masanın kenarına yaslanarak ellerini ovuşturdu.
"Ziyaretini neye
borçluyuz?" diye sorguladığında derin bir nefes aldım ve tüm ciddiyetime
geri döndüm. Kaşlarım yukarıya doğru havalandığında kollarımı göğsümde
bağladım. Gözlerim, onun her hareketini izlerken, bu sahnenin hiç değişmediğini
düşündüm. Selami'nin gözlerinde bir şeyler kaybolmuştu; yalnızca maskesini
korumaya çalışan, derinlerdeki yaralarından hâlâ izler taşıyan bir adam vardı
karşımda.
"Güvercin,
Hayalet Ekibi ile toplantı yapmak istiyor."
Selami, çok kısa bir
süre gözlerimin en derinine baktı. Selami, çoğu zaman olduğu gibi hislerini
gizlemekle meşguldü ama gözlerindeki kayıtsızlık, içindeki fırtınaları
yansıtıyordu.
"Sağlıklı
düşündüğünden emin miyiz? Sonuç olarak bir travma atlattı ve bu da travma
sonrası stres bozuk-"
Cümlesini
tamamlamasına izin vermeden, sol elimi göğsümdeki düğümden çözüp havaya
kaldırdım. Bu, bana olan güveninin testiydi; aynı zamanda, ona güvenmediğimi
gösteren bir işaretti.
"Selami,"
dedim, sesim sabırlı ama kesin. "Bunun kararı çoktan alınmıştı. Sadece ona
sunduk ve o da kabul ederek düşüncelerini bize yansıttı. Hatta bizzat ona,
bunun hoş karşılanmayacağını bildirdim."
Selami, gözlerimi
dikkatle süzerken, bir an yüzündeki ifadeyi çözmeye çalıştım. Lakin o, her
zamanki gibi kararsız bir şekilde bana bakıyordu. Sözlerimin ardından,
gözlerinde bir parıltı belirdi; belki de şaşkınlık, belki de bir anlayış ama
kesinlikle bir tedirginlik.
"Peki, Güvercin
ne dedi?" diye sorması, ortamın gerginliğini bir nebze azaltmıştı ama hâlâ
dikkatliydim. Bu, sadece bir ön izleme gibiydi. Gerçek hesaplaşma biraz daha
derindi. Gözlerimi kıstım ve çenemi dikleştirdim. Cevap vermek için birkaç saniye
duraksadım, sonra söyledim.
"İstihbarattan
da bunun için bir şey diyecek olan varsa, buyursun karşıma gelsin."
Selami'nin kaşları
biraz daha kalktı. Gözlerinde küçük bir değişim, belki bir anlam arayışı vardı
ama ben gülümsedim. Bu gülümseme, sözlerimi yumuşatmak için değil, bilakis,
durumu netleştirmek için geliyordu.
"Evet, aynen
bunu dedi." dedikten sonra bacak bacak üstüne attım, rahat bir pozisyonda,
onun bana tepki vermesini bekledim. Selami, bir süre sessiz kaldı ve dudakları
arasında hafifçe bir gülümseme belirdi.
"Biliyorum
yengem çok havalı. İkizim diye demiyorum ama Mete, mantıklı kararlar
alabiliyor." Bu sözlerim, gerilimi biraz daha yumuşatmaya yetti.
Selami'nin suratı hafifçe değişti ama yine de ciddi bir ifade koruyordu.
Selami, başını
hafifçe omzuna yatırdı. "Mete'nin aldığı mantıklı kararlar, senin aldığın
kararları sorgulatır Caner. Dalga bile olsa bence Mete'yi hiçbir zaman
küçümseme," dedi.
Selami'nin sözleri,
odanın havasını biraz daha yoğunlaştırdı. Gözlerim bir an için parladı ama
hemen toparlandım. Söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu biliyordum. Mete'nin
yaptığı her hamle, her karar, düşündüğümden çok daha fazla anlam taşıyordu. Bu yüzden
ona hep dikkat etmiştim ama Selami'nin dediği gibi, bazen kendi etrafımdaki
herkesin gözünden kaçan detaylar olabiliyordu.
Bacaklarımı
birbirinden ayırıp, rahatça koltuğa yaslandım. Selami'nin bakışları, üzerine
basılması gereken ince bir tel gibi hissediliyordu. Konu, yalnızca Mete'nin
kararları değildi; burada asıl mesele, birbirimizin sınırlarını nasıl
tanıyacağımızdı.
"Dalga geçmek
mi?" dedim, sesimde alaycı bir tını vardı. "Mete'yi küçümsemek mi?
Onu her zaman saygı ile izledim ama her şeyin bir sınırı var, Selami." Bu
sözler, ona karşı duyduğum saygıyı yitirmediğimi ama bir noktada mesafemi de koruduğumu
netleştiriyordu.
Selami, kaşlarını
hafifçe kaldırarak dikkatlice bana baktı. Bir şey demedi ama gözleri her
zamanki gibi keskin, dikkatliydi. Karşısındaki kişiyi ne kadar anlamaya çalışsa
da bazen duygusal mesafe kurmak zor oluyordu.
Kısa bir sessizlik
oldu. İkimiz de kendi düşüncelerimize daldık ama bilinen bir gerçek vardı: Her
karar, bir şekilde geçmişiyle, geleceğiyle bağlanıyordu ve bu bağ, tek bir
yanlış adımda tüm düzeni bozabilirdi.
Selami,
"Güvercin'e istediğini verelim. Selçuk, zaten onları arayıp kışlaya davet
etti," dedi ve dirseklerini masaya yaslayıp başını hafifçe eğdi, "Ne
konuşmak istediğinden bahsetti mi?" diye sordu. Selami, her kelimenin
arkasındaki olasılıkları okur gibiydi. Bu yüzden ne söyleyeceğimi çok iyi
düşünmeliydim. Gözlerim bir an için masanın üzerindeki ahşap dokuya kaydı,
sonra tekrar Selami'ye döndüm. Bu sefer daha dikkatli, daha odaklanmış bir
şekilde.
"Henüz net bir
şey söylemedi," dedim. "Ama bu her zaman için bir işarettir.
Güvercin, her şeyin ardında bir plan olduğunu ve doğru zamanı beklediğini çok
iyi biliyor." Yavaşça başımı salladım, "Görüşme, bizim için bir
fırsat olabilir."
Selami'nin bakışları,
gözlerimin içine odaklandı. Yavaşça, "Caner, Güvercin'den bahsediyoruz.
Eskiden, Asena Gündüz iken, ortalığı kasıp kavurmuş bir askerden bahsediyoruz.
Çok zeki bir kadın, eşi benzeri bulunamaz ama şu an yaşadıklarımız, onun geçmişte
yaptıklarından dolayı. Ve o, aldığı kararların her birinde bir iz bırakarak
ilerledi ki ilerlemeye de devam ediyor." Diye fısıldadı.
O an, her ikimizin de
aynı noktaya odaklandığını hissettim. Güvercin, kimseye güvenilmeyen bir
dünyada, her adımını iki kez düşünerek atıyordu.
Selami,
"Ayrıca," dedi ve arkasına yaslandı, "seni yanında
istemeyebilirdi."
Kaşlarım çatıldığında
kaşlarını kaldırdı.
"Eyşan'a
yaptıklarını ne çabuk unuttun Caner?" dediğinde, kelimeler bana bıçak gibi
saplandı. Gözlerimi o andan itibaren Selami'den kaçırıp ellerime çevirdim. Bu,
Selami'nin sadece bir sorgulama değil, aynı zamanda beni hatırlatan, kendimi
sorgulamama neden olan bir yargıydı.
Selami'nin sözleri,
bir çivi gibi kafama çakılmıştı. Her şeyin ağır bir şekilde üzerime çökmeye
başladığını hissettim. Eyşan, geçmişinin gölgelerinin hala peşinden gelmesinin
yanı sıra, yaşadığı her bir olayın izlerini taşımaktan asla kaçmamıştı. Ama bu,
onun doğru kararlar almasını engellememişti; aksine, kararları daha da
keskinleştirmişti.
Başımı iki yana
salladım, içimdeki karmaşa büyüdü. "Eyşan'a yaptıklarım... bunlar geçmişin
derinliklerine gömmek istediğim anılardı." Sözlerim kesik kesikti, sesim
bir an için boğazıma takıldı. "Ve o anları hatırlamak, yaptığım hataları
kabul etmek, yüzleşebileceğim en ağır şeylerden biri olurdu."
Gözlerimi ellerimden
çekip Selami'ye baktığımda derin bir iç çekti.
"Her bir kararın
bedeli vardır ve sen, bu bedel ile bir noktada yüzleşmek zorunda kaldın Caner.
Bizde yarın, en büyük bedellerin altında kalmak için kışlada olacağız."
Yavaşça başımı
salladım, gözlerim yeniden odaklandı. Gerçekten de o sınav, bizi bekliyordu.
Kışlaya gittiğimizde hem kişisel hem de profesyonel anlamda en büyük testimizi
verecektik. Ama bilmediğim tek şey, bu testin sonunda hangi tarafın
kazanacağıydı.
🧐
22 Mayıs 2022 /
Şırnak
Eyşan Çakır, Ağzından
Dönence, Barış Manço
Geçmişte izlerini
bıraktığım cümlelerin artıklarını, ruhumdan toplamaya çalışıyordum.
Kana bulanmış
harflerin biriktirdiği cümleler, ruhumdaki amansız yaraların sahibiydi. Her
biri, zamanın benden koparıp aldığı anların, kaybettiklerimin ve unutmaya
cesaret edemediğim hatıraların yankısıydı. Sessizliğin içimde çığlık attığı
gecelerde, bu kelimeler zihnimde yankılanıyordu.
Unutmak istedikçe
hatırlıyor, susturmaya çalıştıkça daha da güçleniyorlardı. Öyle derine
işlemişlerdi ki, nefes aldıkça kanıyor, her adım attıkça canımı acıtıyorlardı.
Bazen bir fısıltı kadar hafif, bazense bir kurşun kadar ağır oluyorlardı.
Geceyi bölen sessizlikte yankılanan bu kelimeler, içimde bir mahkeme kuruyordu.
Sanık da bendim, yargıç da.
Cezamı kesen de yine
kendi vicdanımdı.
Ve ben, bu cümlelerin
ağırlığını sırtımda taşımaya mahkûmdum.
Koynuma aldığım
sıcaklığın, içinde bıraktığı tohumlarıyla geçirdiğim şafak, bizi yeni bir günün
sabahına emanet etmişti. Zamanın hızlı geçmesini istediğim dakikalar, Mete'nin
kapalı gözlerinin ardına saklanmıştı. Gözlerini bir açsa, gökyüzünü yeniden görebilecektim.
Bir yanım ise hâlâ şafakta kalmanın karanlığını yaşıyordu. Parmaklarım, benden
bağımsız olarak usulca yanağına değdi. Ona dokunduğum her an, içimdeki
karmaşanın arasından bir ışık huzmesi süzülüyordu.
Mete'nin
kirpiklerinin titrediğini fark ettiğimde, kesik bir nefes aldım. Gözlerini
açarsa, gecenin korunaklı sessizliği dağılacak, günün kaçınılmaz gerçekliği
üzerimize çökecekti. Parmaklarım yanağından şakaklarına, oradan da alnındaki
saçlara doğru tırmandı. Mete, diliyle ıslatıp kalbimi hızlandıran dudaklarını
büzdüğünde kıkırdadım.
"Öpmek için hâlâ
neyi bekliyorsun?" dedi, uykulu ve kalın sesiyle.
Gülerek
"Gözlerini açmanı," dedim.
Saatin yelkovanı,
akrebin zehrinden kaçmak istercesine sağa doğru kaçtı. Ruhumdaki kanlı cümleler
biraz daha ağırlaştı. Birkaç saat önce çıktığım şafağın eşiği, sırtımdaki
yükünü hafifletti.
Mete, gözlerini açıp
bana gökyüzünü bahşetti ama ruhumdaki kasvet, sabahın aydınlığında bile
kaybolmuyordu. Belimin üzerine yasladığı elini sırtımda sürükledi ve ensemdeki
saçlara parmaklarını geçirdi. Gözlerini kısıp yüzünü yüzüme yaklaştırdığında
büzdüğü dudakları, dudaklarımla buluştu. Kısa bir buse ile dudaklarımız
birbirinden ayrılarak mesafe biçti ama gözlerimiz bir köprü misali bağlantı
kurdu.
Parmak uçları,
saçlarımdan düştü ve omurgamı takip ederek aşağıya doğru kıvrıldı. Tişörtümün
altından parmaklarını sızdırdı. Büyük, sıcak eli sırtımda tembel tembel
gezindi, tenimde sıcak izler bıraktı. Dudaklarının kıyısında hafif bir
gülümseme vardı.
"Uyumak için çok
güzel bir sabah," dedi fısıltıyla. Sesi hâlâ uykunun sıcaklığıyla
sarılıydı.
Kaşlarımı çattım.
"Kalkman gerekiyor."
"Gerekli
mi?" diye mırıldandı, "Bence birkaç saat daha kalabiliriz
böyle."
Gözlerimi devirdim
ama içimde garip bir sıcaklık vardı. Burada, onun sıcaklığına gömülü kalmakla
dışarıdaki gerçekliğe dönmek arasında sıkışıp kalmıştım. Kollarını biraz daha
sıktı, beni kendine çekti. Başımı göğsüne yasladığımda, kalp atışlarını duyabiliyordum.
Düzeni bozulmayan, güven veren bir ritme sahipti.
Parmaklarımı
ensesinde gezdirmeye başladığımda kıkırdadı. Başımın göğsünden ayrılmasını
sağlayarak yüzüme baktı. Gözlerinde uykunun tatlı bulanıklığı vardı ama bakışı,
içimi çözebilecek kadar keskindi.
"Elini çekmezsen
tekrar uyuyacağım," dedi, gülümseyerek.
Mete'nin gözlerindeki
maviye tutunarak boğulmamayı umdum. Onu gerçekten uyandırmak ister gibi
yaklaştım. Dudaklarımın arasından fısıldar gibi döküldü kelimeler.
"Uyanman gerek.
Çünkü biz çok açız," dedim. Kahkaha atarak sırtını yatağa devirdiğinde
ensesindeki elim, göğsüne kaymıştı. Gözlerini kapatmış bir şekilde gülmeye
devam ediyordu. Kaşlarımı kaldırıp gülüşünden etkilenmemeye çalıştım.
"Komik olan ne?
Çocuklarımız aç ve sen burada katıla katıla gülüyorsun, neden?" diye
sorguladığımda gözlerini açtı ve yüzünü bana çevirdi. Kahkahasını bastırarak
derin bir nefes aldı.
"Gece bir rüya
gördüm," sırıttı, "kantinde," gülmekten birkaç saniye
konuşamadı, "kahvaltı yapıyoruz ve sen... önümdeki tabldotu da alıyordun.
Nedenini sorduğumda ise 'Çünkü biz çok açız.' diyordun." dedi ve gülmesine
devam etti. Elimi kaldırıp hafifçe omzuna vurdum ve kollarının arasından
kalkmaya çalıştım.
"Şşşş!"
diyerek beni sırt üstü devirdi ve üzerime ağırlığını vermeden karnıma doğru
eğildi.
"Çocuklarım,
günaydın," dedi ve kafasını tişörtümün altına sokup dudaklarını karnımdaki
küçük şişliğe bastırdı. Ardı ardına bıraktığı öpücükler derin bir iç çekmeme
neden olduğunda sessizce yutkundum. Başımı geriye yasladım, gözlerimi kapatıp derin
bir nefes aldım. İçimdeki huzur, varlığının yavaşça tüm kaygılarımı sardığını
hissettiriyordu ama bir yandan da belirsiz bir şey vardı, o anın güzelliği ve
bu anın tüm anlamı.
Tişörtümün altından
çıktığında bana bakışlarını yönlendirdi. "Beni bırakacak mısın, yoksa
biraz daha burada kalacak mıyız?" diye sordum. Ellerini yatağa
bastırdığında, şişkin pazılarından beliren damarlara baktım. Büyük cüssesinden
üzerime düşürdüğü gölgesiyle ağırlaştığımı hissettim.
"Burada
kalmayacağız elbette ama seni hiçbir zaman bırakmam," dedi, şehvetli bir
şekilde ve gülümseyerek. Sanki o sözcükler her anı daha da özel kılıyordu. O
an, sadece bu anın bileşenlerinin derinliği ve yavaşça kalbime kazındığını
hissettim. Burnuma kondurduğu küçük öpücük ile üzerimdeki gölgesini de alarak
yataktan kalktı.
Gözlerimi ona
takarken, belirsiz bir şekilde içimdeki huzuru hissettim. Onun yanında olmak,
sanki tüm dünyayı bir kenara koymak gibiydi. Bir anlık bir boşluk vardı, ama o
boşluğu onun varlığı, her hareketi ve bakışları dolduruyordu.
Yarım saat içinde
duşumuzu almış, hazırlanmış bir şekilde odadan çıktığımızda bakışlarım
karşımdaki odanın kapısına dokundu. Gözlerimi kısıp sola doğru döndüm ve
Mete'yi bekledim. Kapıyı kapattığında birlikte yürümeye başladık. Yemekhaneden
içeriye adım attığımız an, masaya toplanan Güvercin Timine baktım. Bizi ilk
fark eden Osman olmuştu. Gülümsediği sıra, masadaki tüm yüzler bize doğru
çevrilmişti.
Gülümseyerek, bir şey
demeden tabldotlarımıza kahvaltılarımızı aldık ve Mete ile masaya geçip
sandalyelere yerleştik.
"Günaydın,"
dediğimizde ise hepsi aynı ağızdan "Günaydın," demişlerdi. Gözlerim
bir an için önümdeki tabldottan ayrılıp masadaki yüzlerde gezindi. Alev, masada
yoktu. Barış'a bakıp kaşlarımı yukarıya doğru havalandırdım.
"Barış, Alev
nerede?" diye sorduğumda ağzındaki lokmasını yutkundu ve boğazını
temizledi.
"Gece Kerem
Albay çağırdı, operasyonları varmış," dedi. Kafamı sallayıp bakışlarımı
tabldotuma indirdim ve kahvaltımı etmeye devam ettim. Masada ağır bir sessizlik
vardı ve bu alışkın olduğum bir durum değildi. Bu sessizliği ilk bozan
Çilingir'in sesi oldu.
"Sanırım kimse
uyuyamamış, herkes suskun olduğuna göre?"
Ağzımdaki lokmanın
büyüdüğünü hissettiğimde hızla yutkundum. Çilingir'in sesi, masadaki herkesin
dikkatini çekmişti. Gözlerim bir an için ona kayarken, herkesin tavrı değişti.
Sessizliğin içinde, o anın ağırlığını daha fazla hissediyordum. Selçuk, kaşlarını
kaldırarak ona baktı.
"Sana bunu
düşündüren ne?" diye sorguladığında Çilingir, göz ucuyla bana baktı. Tek
kaşımı kıvırdığım sıra gözlerini benden kaçırdı. Mete'ye baktığında ise
Mete'nin de ona baktığını gördüm.
"Her neyse, siz
dinlenebildiniz mi Bozkurt?"
Mete, gülümseyerek
kafasını salladı.
"Valla ben,
karımın kollarında mışıl mışıl uyudum," dediğinde Çilingir, gülümsedi ve
kafasını sallayarak tabldotuna baktı.
"Belli,"
dedi.
Mete, birden
kaşlarını çatıp tabldotunu kenara itti. Gözleri belirsiz bir ifadeyle bana
kayarken, hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme, içinde derin bir anlam taşıyordu.
"Bir şeyler oluyor," dedi, alttan alarak, "Ve bu sessizlik, bir
şeylerin habercisi gibi."
Bu sözler, havada
asılı kaldı. Barış, bir an için başını kaldırıp gözlerini Mete'ye dikti ama
hiçbir şey söylemeden tekrar yemek yemeye başladı. Belli ki, o da endişeliydi
ama bunu açıkça dile getirmiyordu. Sadece gözlerinden anlayabiliyordum.
"Belki bir şey
yoktur," diye mırıldandım ama içimdeki huzursuzluk, sözlerimle
örtüşmüyordu. Gözlerimi tabldotun içindeki zeytine odakladım ama içimdeki
rahatsızlık gitmek bilmedi. Çatalımı zeytine batırıp ağzıma götürdüm ve
çekirdeğini çıkartıp çiğnemeye devam ettim. Mete'nin bitirdiği tabldotunu
alarak masadan kalktığını gördüğümde gözlerim, bir bıçak misali Çilingir'e
saplandı.
"Çilingir,
herhalde dün gece uyuyamayan bir tek sensindir."
Çilingir, omzunu
silkti.
"Belki de sadece
uyur gezerimdir," dedi ve tek kaşını kaldırıp imalı bir başı attı.
Selçuk'un bıyık altından gülümsediğini gördüm. Mete, masaya yaklaşıp
sandalyesine geri oturduğunda birden yeniden ayağa kalktı.
"Dikkat!"
diye bağıran ses ile ayağa kalkıp yemekhanenin girişine döndüm. Alparslan
Çakır, bakışlarını yalnızca benim gözlerimde tutarken çenesini dikleştirdi ve
elini havaya kaldırdı. Sağ elinin parmaklarını üç kez gel dercesine avucuna
yaklaştırdı.
Ona doğru yürümeye
başladım. Sırtını bana dönüp ilerlediğinde, arkamdan gelen adım seslerini
işitebiliyordum.
Mete'nin "Caner,
neler oluyor?" sorusunu işittim. Caner'in ise "Bir bilgim yok. Bakma
öyle gerçekten bilmiyorum," dediğini duydum. Sağımdan yaklaşan Selçuk'un
varlığıyla Çilingir'in Mete'ye seslendiğini fark ettim.
"Emin ol Mete,
hiç bu zamana kadar güzel uyutulmamışsındır," derken ki ses tonundaki ima,
dudaklarımın kenarında bir idam sehpası kurmuştu. Urganı geçirdiğim gülümseme,
askeriyenin kapısının önüne yaklaştıkça titreyerek idama kavuşmuştu.
"Bu ne
Selçuk?" dedi, Caner.
Alev'in yalnızca bana
bakarak, üzerinden henüz çıkartmadığı tulumuyla yaklaştı ve esas duruşa geçerek
selamını verdi.
"04:17
operasyonu başarıyla tamamlandı," dedikten sonra hemen soluma geçti,
ellerini arkasında bağladı ve omuzlarını geriye attı. Alparslan Çakır,
bakışlarını arkaya çevirdiğinde ben de arkamı döndüm. Alparslan Çakır, elini
havaya kaldırıp "Kenara çekilin!" diye bağırdı ve yeniden önüne
döndü. Mete, anlam çıkartmaya çalışan bakışlarını gözlerimde gezdirirken ben de
önüme döndüm.
"Bırakın, da'ūnī,
aqūl."
"Güvercin!"
diyen Mete'nin sesiyle arkamda çıkan gürültünün sahibi aynı kişiye aitti. Sağ
omzumun üzerinden arkama baktığımda Mete'nin kollarına sarılmış Çilingir ve
Ahmet, onu tutmaya çalışıyordu. Çilingir, tam Mete ağzını açacakken elini Mete'nin
ağzına bastırdı.
"Da'ūnī yā
rajul!" (Bırakın lan!)
Gözlerim Alparslan
Çakır'ı bulduğunda, gözlerinin içindeki gülümsemeyle bana baktı. Yüzünü
çevirmeden sağa doğru baktı ve yüzünü hafifçe eğdi.
"Laqad aqsamtu
bil-ams. Hatta ar-rimād lam yamsu al-ard." (Düne bir ant içmiştim.
Toprağa külün bile değmedi.)
Şafakta bir mahkeme
kurmuştum. Sanık da bendim, yargıç da.
Cezayı kesen ise bu
sefer emir erlerim olmuştu.
Gözlerimi, önümde diz
çöktürülmüş geçmişime çevirdim. Kana bulanmış harflerin biriktirdiği cümleleri,
ruhumdaki amansız yaralardan sökerek kopardım. Her birini, zamanın benden
koparıp aldığı anların, kaybettiklerimin ve unutmaya cesaret edemediğim hatıraların
yankısından çektim.
"Yolun sonu
Elias ya da senin dilinde la'ba(sobe)."
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!