Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
Pneumothorax,
Blueneck
Ayrılık,
Selda Bağcan
M.-
Anıl Emre Daldal
Kıyamet,
Bö & Serhat Durmus
Joaquim,
Oscar and the Wolf
I Feel
Lost, Aaron Hibell
🕊️
XLII
Düzen,
düzensizliği yaratır.
Baskılanan
her şey bir gün taşar. Sınırları çizilmiş her hat, zamanın aşındırıcı eliyle
silinir. Kurallar, dayatıldıkça itaatsizlik doğurur; dizginlenen güç, serbest
kaldığında yıkıma dönüşür. Kaçınılmaz olan, düzenin kendi karşıtını
doğurduğudur.
Evren,
devinim içindedir. Katı olan erir, sağlam olan çatlar, yekpare görünen her şey
içinde gizli bir çöküş taşır. İnsan da bundan muaf değildir. Zihni dizginleyen
disiplin, en ufak bir çatlakta parçalanır. Ne kadar kontrol edersek edelim ne
kadar sıkı tutarsak tutalım, parmaklarımızın arasından süzülen kaçınılmaz bir
çözülüş vardır.
Olması
gereken,
her şeye rağmen dengeyi korumaktır ama olacak olan, bu
dengenin zamanla çöküşe teslim oluşudur.
Çöküş,
kontrol edilmezse kaosa dönüşür.
Ve
kaos, er ya da geç her şeyi yutar.
🔥
8 Mayıs
2022 / Al-Suqaylabiyah Ormanları
Muamma-i
Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
Gündüzün
ilk ışıkları, Al-Suqaylabiyah Ormanları'nın yoğun karanlığını kırmaya
başlamıştı. Ormanın derinliklerinden gelen sabah kuşlarının cıvıltıları,
gövdelerini sarstığı ağaçların yaprakları arasında yankılandı. Hava, toprakla
karışmış bir serinlikle taze fakat bir yanda da oldukça yoğun bir gerginlik
vardı.
Elias
Farouq, ormanın kalbinde sessizce ilerliyordu. Gözleri, her zamankinden daha
keskin, daha huzurluydu. İlk kez bu kadar keyifliydi. Yüzündeki o sert, soğuk
ifade kaybolmuştu. Bir anlığına gözleri, etrafındaki sessizliği dinlerken
huzurlu bir ışıltı taşıdı. Birkaç gün önceki gerginlik ve karanlık, yerine
sükûneti bırakmıştı. Şenol'un kaybı, planlarının bir parçasıydı ama onun
yokluğu, Elias'ın işini kolaylaştırmıştı. İçsel bir rahatlık, tüm bedenini
sarıyordu. O rahatlık, bir vızıltı gibi, her adımında onu takip ediyordu.
Yanında,
uzun zamandır sessizliğini koruyan adam vardı. Adı Selahattin Bağdat olarak
bilinen ama aslında Shaytan Al-Aswad olan, yüzü solgun ama gözlerinde bir tür
soğuk mesafe barındıran biriydi. Eli, neredeyse hiç hareket etmeyen, başı öne
eğik bir şekilde, Elias'ın arkasında sessizce yürüyordu. Neredeyse bir gölge
gibi, Elias'ın izinden adım adım gidiyordu.
Bir
süre sonra Elias, gözlerini arkasındaki adama çevirdi. "Neden bu kadar
sessizsin?" dedi, sesi sanki buzdan bir duvarın ardından geliyordu.
Shaytan, bir anlığına ona bakıp duraksadı.
"Sende
çok neşelisin?" dedi.
Elias,
gülümsemesini genişletip derin bir nefes aldı. Bir an için gözlerini ağaçlarda
gezdirdi. Gözleri, ormanın yeşilini, sabahın ışığıyla karışan huzurunu
izlerken, bir şeyler düşündü. Sanki, bu ormanın her köşesindeki sessizliğin
içinde, bir şeylerin daha büyük bir planın parçası olduğu hissini ediniyordu.
"Olması
gereken her şey yaklaşıyor, Shaytan," dedi, sesi şimdi daha sakin
ve kararlı bir tonla. "Aklıma koyduğum o plan olacak. Bunu
hissediyorum."
Yüzündeki
sinsi gülümseme daha da belirginleşti. Elias Farouq, sabahın ilk ışıklarıyla
sarhoş olmuş gibiydi. Ruhunda bir huzur, bedeninde ise adeta bir zafer duygusu
vardı.
💭
8 Mayıs
2022 / Şırnak
Eyşan
Çakır, Ağzından
Uyku,
ölümün kardeşidir. Peki rüya?
Uyku
ölümün kardeşiyse, rüya yaşamın kayıp ikizidir.
Her
gece gözlerimi kapadığımda, sanki bir boşluğun kapılarını aralıyordum. Bir
bilinç kaybı, bir varlık fırtınası oluşuyordu.
Gecenin
karanlığı, içimdeki cehennem gibi yakıcı düşünceleri yutuyordu. Ruhumu, bir
kuyu gibi içine çekiyordu. Uykuya dalarken, karanlığın parçası oluyordum. Bir
anlık ölüm ama bir o kadar da yaşamak için her saniye savaşıyordum. Her bir
nefesim, ölüme biraz daha yakınlaştıran bir darbe gibiydi. İçimdeki boşlukla
mücadelem, bir zamanlar ölümsüz gibi hissettiren anıların şarap şişesi gibi
kırılması gibi. O an, her şey kırılıyor, dağılıyor.
Uyku,
bir şekilde ölümü taklit ederken, ölüm daha sert, daha aniydi. Uyku, belki de
ölümün öncesi ve belki de ölüm, uykuya kıyasla beklenmedik bir rahatlama
sunuyordu.
Zihnimde
çalan titrek melodi göz kapaklarımın ağırca açılmasına neden oldu. Karnımın
üzerindeki Mete'nin sıcak avcu, yerini derin bir soğukluğa bıraktığında sırtıma
yasladığı göğsünü de çekti.
"Bu
kim amına koyayım ya? Pazar bugün ya!"
Mete'nin
homurtusuyla gözlerimi kırpıştırıp komodinin üzerindeki telefona uzandım.
Telefonun ışığı gözlerime batarken, kim olduğuna bakmadan aramayı cevapladım ve
kulağımı telefona yasladım.
"Alo?"
Sesim,
uykusuz ve bulanık bir şekilde, neredeyse kayboluyordu. Gözlerimi tekrar
kapattım, biraz daha fazla dinlenmek isterken.
"Alo
Eyşan, Selçuk ben. Acil kışlaya gelmen gerek."
"Niye?"
diye sordum. Telefonun ucundaki Selçuk'un nefes alışını net bir şekilde duydum.
Stres, her solukta derinleşiyordu. O ses, kulağımda bir alarm gibi çınladı.
Ruhuma bir diken battı. Gözlerim, bir yılanın hızla uyanması gibi açıldı.
Şimdi, her şeyin ne kadar ciddi olduğunu fark etmiştim.
"Telaşa
kapılma ama Şenol'u infaz etmişler. Acilen buraya gelmen gerekiyor. Kardeşi
Tahir'de burada."
Bu
sözler, bir tokat gibi yüzüme çarptı. Kelimeler ağzımda yankı yaparken, başımda
bir ağırlık hissettim. İnandırması zor bir haberdi ama sesi buna inandırıyordu
beni. Selçuk'un kelimeleri, bir çelik tel gibi gerdikçe geriliyordu, bıçak gibi
keskin ve soğuk. Bu, başka bir tehdit demekti, başka bir çıkmaz.
Hızla
kalktım, yerimden fırlayarak vücudumda bir kaybolma hissiyle odanın içinde
yürüdüm. "Tamam, geliyorum." dedim. Sesim, kasvetli bir boşluktan
geliyordu, her kelime bir yük gibi yerleşiyordu içime. O an ne düşündüğümü ne
hissedip hissetmediğimi bile bilmiyordum. Tek bildiğim, bir ölümün haberiyle
uyanmış olduğumdu.
"Ne
olmuş?" diye soran Mete ile elimdeki telefonu kapatıp ona döndüm. Gözleri
uyku sersemliğinden dolayı hafif kısıktı ama bir anda, sanki her şeyin tam
ortasına düşüyormuş gibi, bir keskinlik beliriverdi bakışlarında.
"Acil
bir durum var," dedim, sesim zorla çıkıyordu. "Şenol'u öldürmüşler.
Selçuk kışlaya çağırıyor. Kardeşi Tahir de oradaymış."
Mete'nin
gözlerinde şaşkınlık belirirken, vücudu bir an gerildi. O an, önce sessizlik,
sonra bir gerginlik hâkim oldu. Uyandığının farkına varması biraz zaman almıştı
ama o kısa süre bile her şeyin ne kadar ciddi olduğunu anlatıyordu.
Dudaklarından dökülen küfürle yataktan fırladı, her hareketi aceleci, hızlıydı.
Gözleri, uykusuzluğun etkisiyle bulanık ama hızla uyanan bir dikkatle
parlıyordu.
Hızla
üzerimdeki pijamayı çıkartıp, gardırobun kapaklarını açtım. Her bir hareketim
telaşlı ama bir o kadar da kesinleşmişti. Askıdaki beyaz gömleği alıp üzerime
giydim ve düğmelerimi iliklerken Mete'ye baktım. Altındaki siyah boxerı ile
gardıroba yürüdü. Siyah gömleğini askıdan çektiği sırada düşen askıyı
önemsemeden altımdaki şortu çıkarttım. Katlı pantolonumu alırken Mete'de
pantolonunu giyiyordu.
Uykulu,
kalın sesiyle "Caner'in haberi var mı acaba?" diye sorduğunda kafamı
iki yana salladım.
"Bilmiyorum
Mete ama gece ne yaşandıysa ortalık çok karışacak."
Sözlerim,
her anın gerginliğine uyum sağlamak için söylenmişti. İhtiyacım olan tek şey,
bir an önce kışlaya gitmekti; ne kadar hızlı hareket edersek, o kadar iyi
olacaktı ama her şeyin karışması, her adımda bir belirsizlik vardı. Her saniye,
içinde taşınan tehlike daha da ağırlaşıyordu.
Mete,
iki adımda yastığının altındaki silahı alıp beline koydu. Komodinin üstünde
duran silahımı alıp bana uzattığında hızla alıp belime sıkıştırdım.
Parmaklarımın ucuyla soğuk metalin dokusunu hissettim, bir an içimdeki boşlukta
silahın varlığını fark ettim. O metal, korkuyu ve kararlılığı bir arada
barındırıyordu.
Mete,
hiçbir şey söylemeden gece açtığım pencereyi kapatıp hızla kapıyı açtı. O an,
içimdeki gerilimle birlikte adımlarımı hızlandırdım. Zihnimde, her şeyin
tepetaklak olduğu, kontrolün kaybolduğu bir düşünce fırtınası vardı fakat
ellerim, vücudum otomatik olarak bu duruma uyum sağlıyordu. Belki de bu an, her
şeyin sonu değil, bir başka başlangıcıydı.
Merdivenlerden
hızlı bir şekilde indiğinde, arkasından ben de indim. Ayda, Deniz, Osman ve
Cemile kahvaltı masasında sessizce oturuyorlardı. Bizim hızla geçişimizi fark
eden Osman, üzerimizi süzüp kaşlarını çattı. Gözlerinde bir sorgulama vardı ama
aynı zamanda alışık olduğu bir gerilim de seziliyordu.
"Pazar
diye sizi kaldırmamıştık. Siz nereye gidiyorsunuz?"
Sesindeki
ince alay, ne olursa olsun kendini meraklı bir şekilde tutan bir ton taşıyordu
ama yüzündeki endişe de gözden kaçmıyordu. Hepimiz bir şekilde bu dünyada
savaşıyor, yaşamanın kendisinden bile ödün veriyorduk. O yüzden sorusu, sadece
bir merak değil, aynı zamanda bir uyarıydı.
Mete'nin
yüzündeki soğuk ifadenin, hemen cevap vermeyecek kadar dikkatli bir an olduğunu
biliyordum. Ben de gözlerimi bir an için ondan ayırarak Osman'a baktım.
"Kışlaya
geçiyoruz, siz burada kalın."
Osman,
gözlerinde bir belirsizlikle Deniz ile göz göze geldi. Hızla, gözlerinin içine
derin bir bakış yerleştirip, sonra bana döndü.
"Tamam,
aramayı unutma," dedi ama sözlerinde bir tedirginlik vardı.
İçimi
saran o soğuk kararlılık, her nefesimde biraz daha büyüyordu. Osman'ın
bakışlarını hissettim ama bu kez cevap vermek, o bakışlardan kaçmak gereksizdi.
Mete ile ayakkabılarımızı giyip hızlı bir şekilde evden çıktığımızda arabanın
uzaktan kilidini açtı. Kapıyı açıp kendimi ön koltuğa bıraktığımda Mete'de
hızlı adımlarla önden geçip şoför koltuğuna yerleşti. Aracı seri bir şekilde
çalıştırıp yola koyulduğunda içli bir nefes aldığını işittim.
"Torpidoyu
açsana yavrum, ıslak mendil var. Gözümüzdeki çapakla gideceğiz yoksa."
Mete'nin
alaycı ama zorlanmış ses tonu, bu ana dair her şeyin ne kadar karmaşık olduğunu
bir kez daha hatırlatıyordu. Onun bu halde olması, geride bıraktığımız her
şeyin birer parçası gibi hissediliyordu. Torpidoya uzanıp kendime doğru çektim.
İçindeki ıslak mendil paketini alıp içinden iki tane çıkarttım ve birini ona
uzattım. Diğeriyle kendi yüzümü silerken bakışlarım yolda takılı kalmıştı.
Derin
bir nefes alıp "Sence nasıl oldu? Daha evvelsi gün yanımızdaydı."
diye sordum.
Mete,
yüzünü sildiği ıslak mendili aracın içindeki küçük çöpe sıkıştırdı. Gözleri
hala yolu keskin bir şekilde izliyordu ama bir anlık suskunluk her şeyin ne
kadar derinleştiğini anlatıyordu. Yavaşça, sanki her şeyin ağırlığı üzerine
oturmuş gibi, başını çevirdi ve bana baktı. "Bilmiyorum," dedi, sesi
biraz daha sertleşerek, "ama bir şeylerin kesinlikle çok yanlış gittiği
belli."
Yeniden
yola döndüğünde kafasını iki yana salladı. O andan itibaren ikimiz de hiç
konuşmadık. Sessizlik, bir halka misali etrafımızı sardı. Her bir an,
kelimelerle değil, hislerle yoğunlaşıyor gibiydi. Aracın motorunun monoton
sesi, aklımızdaki düşünceleri daha da belirgin hale getiriyordu.
Sanki
zaman durmuş, bir sonraki hamleyi yapmadan önce her şeyin sessizce tartıldığı
bir andaydık. Mete'nin elleri direksiyona sıkıca yapışmıştı, ben ise pencereden
dışarı bakarak, içimdeki belirsiz kaygıyı dindirmeye çalışıyordum.
Kışlaya
vardığımızda, aracın lastiklerinin asfaltı sıyıran sesinin ardından Mete aracı
durdurup bana baktı. Gözlerinde, her zaman güçlü olan o kararlılığı bir
tedirginlik gölgeliyordu.
"Tahir'e
dikkat et, ben ona güvenmiyorum," dedi. Sesindeki sertlik, bir uyarıdan
daha fazlasını taşıyordu; içindeki endişe, kelimelerinin arasına sızmıştı. Sol
omzumun üzerinden ona bakarken, sözlerinin ağırlığını içimde hissettim. Bazen
insanların güvenini kazanmak, bazen de kaybetmek o kadar kolay oluyordu.
"Neden?"
Mete,
birkaç saniye sessiz kaldı. Gözleri, kışlanın uzak köşelerinde kaybolan bir
noktayı izliyordu, sanki bir şeyleri toparlamaya çalışıyordu. Sonra derin bir
nefes alıp, her kelimesini dikkatle seçerek cevap verdi.
"Bazen
insanın gözlerinden anlayabilirsin, neyi sakladıklarını... Tahir'in gözlerinde
bir şey var, bir eksiklik. Bu kadar karanlık bir dünyada insanın en büyük
hatası, her zaman her şeyin görüldüğü gibi olduğunu düşünmek olur."
Mete'nin
sesi, geçmişin karanlık köşelerinden fısıldayan bir uyarı gibiydi. Kendimi, hep
bir adım daha dikkatli olmam gerektiğini fark ederken buldum. Tahir'in ne kadar
güvenilir olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu ama şimdi onunla ilgili duyduğum
belirsizlik daha da büyüyordu.
Elimi
kapı kulpuna attığım sırada Mete'nin adımı seslendiğini duydum. Elimi kulptan
çekmeden ona baktığımda kaşlarını çattı.
"İhanet
önce göze yansır. Ben o gözlere çok maruz kaldım, nerede görsem tanırım."
O an,
Mete'nin içindeki o kırılgan güven sarsıntısını, o eski yarayı yeniden
hissettim. İhanet, sadece kişinin sözleriyle değil, bakışlarıyla da gelirdi. O
bakışlarda, arka planda kaybolan güveni, hüsranı ve acıyı görmek mümkündü.
Yavaşça başımı salladım ve kapıyı açtım. Sağ ayağımı sertçe yere bastığımda
arabadan inip kapıyı kapattım. Mete'de inip bana yaklaştı ve aracı kilitleyip
elini belime yasladı.
Kapının
yanında duran iki asker bizi gördüğünde kafalarını eğip kaldırdılar. Selam
alarak yürümeye devam ettiğimiz sırada arkamızda bir fren sesi yankılandı. Mete
ile arkamıza döndüğümüzde ön kapı açıldı ve Caner, çatık kaşlarıyla bize
bakarken arabadan indi. Mete, o an bana bir bakış attı. İkimizin de zihninde
aynı düşünce vardı; Caner, bu kadar ani bir şekilde buraya gelmişse, işler daha
da karışmış demekti.
Otoparka
yönelen araba, gürültüsünü kesip arka planda kaybolurken, Caner bize doğru
adımlarını hızlandırdı. Hiçbir şey demeden yanımızdan yürüyüp geçti. Caner'in
sessizce yanımızdan geçip gitmesi, daha fazla anlam taşıyan bir eylemdi. Her
zamanki gibi soğuk ve mesafeli bir tavırla hareket ediyordu, ancak bu kez
durumu farklı kılacak bir şeyler vardı. Bize tek bir kelime dahi söylemeden o
hızla ilerlemesi, içimdeki kaygıyı daha da artırdı. Mete'nin yüzüne baktım; her
ikimizin de hissettiği aynı şey vardı, bir şeylerin yolunda gitmediği hissi.
Aynı
anda Caner'in peşinden yürüdük. Caner, koordinasyon merkezinin kapısına abanıp
içeriye girdiğinde hızla peşinden içeriye girdim. Selçuk, masanın üzerine
serdiği kağıtlardan gözlerini çekmiş bir şekilde bize bakarken, sağ tarafta
ağlayan bir Tahir vardı.
Caner,
odanın ortasında durup bir anlık bir duraksama ile bakışlarını masanın üzerine
yerleştirilmiş kağıtlara yönlendirdi. Birkaç saniye boyunca sessizliğe
gömüldük. Sonra, sesini duyduğumda, Caner'in bakışlarında yine o tanıdık, soğuk
ifadeyi buldum.
"Şenol'un
ölümüyle ilgili soruşturma başlatmamız gerek," dedi, sesi kararlı ama
derin bir iç çatışma taşıyor gibiydi. Ellerini ceplerine koyduğunda bakışları
Tahir'e çevrildi.
"Olay
nasıl olmuş Selçuk?"
Selçuk,
ifadesiz bakışlarını Caner'e çevirdiğinde bir an için gözlerini takip etti.
Tahir'e baktığını fark ettiğinde yeniden Caner'e baktı ve gözlerini kısıp
çenesini dikleştirdi.
"Olayın
nasıl olduğunu bilmiyoruz ama Tahir bulmuş, apartmanın önünde. Apartman
girişinin kamera kayıtları mevcut. Dün gece saat 03:22 sularında evden
çıkartılmış. Üç kişi, yüzleri maskeli görünmüyor. 05:00'de apartmanın önüne
bırakıyorlar. Plaka ve benzeri hiçbir unsur belli olmuyor. Civardaki kameralara
da bakıldı ama hiçbir şey çıkmadı."
Caner,
Selçuk'un söylediklerini sindirerek dinlerken bir süre sessiz kaldı. Gözleri,
her kelimenin ağırlığını taşıyor gibiydi. Tahir'in ağlamasına aldırmadan,
dikkatlice yerinden hareket etti ve o anki gerilim her adımında artıyordu.
"Bu
kadar basit değil," dedi, ciddiyetle. Bakışlarını kağıtların üzerinde
gezdirdi ve kafasını iki yana salladı. "Komşular, ne bileyim birisi hiçbir
şey duymamış mı?"
Selçuk,
kafasını iki yana salladığında bakışlarımı Mete'ye çevirdim. Çilingir ile
bakışları kesişmişti. Birbirlerinin bakışlarında bir şeyler paylaşıyorlardı,
belki de aynı soru. Bir ihanetin ya da daha kötüsünün izleri vardı ama her şey
bu kadar karışıksa, bir şeyin daha netleşmesi gerekiyordu.
Tüm
odada bir sessizlik hâkim olmuştu.
Bir
süre sonra Caner, bakışlarını kâğıttan çekip Selçuk'a baktı.
"Otopsiye
almışlar mı?"
Selçuk
kafasını salladığında Caner, ağırca kafasını salladı ve alt dudağını ısırıp
Tahir'e baktı. Ellerini ceplerinden çıkartıp Tahir'e doğru yürüdü. Tahir, öne
eğdiği yüzünü kaldırıp dolu gözlerle Caner'e baktığında Caner, hüzünlü bir
mimikle elini Tahir'in omzuna koydu.
"Tahir,
sen merkeze geç. Otopsi sonucu çıktığında haber veririm ben sana."
Tahir,
belli belirsiz kafasını salladığında sol elini masaya koydu ve titreyen
bedeniyle ayağa kalktı. Caner, arkasında kalırken yanağının içini dişledi.
Tahir, kimsenin desteği olmadan yürüyüp kapıdan çıktığında Çilingir, ağırca
ayağa kalktı.
"Güzel
rol yapıyor."
Caner,
bakışlarını Çilingir'e çevirdi.
"Sende
mi şüphelendin?" diye sorduğunda Çilingir'in yüzündeki ifadesizliğin yanı
sıra kehribar irislerinde bir ateş yandı. Caner, sıkıntılı bir şekilde oflarken
elini ensesine atıp Mete'ye ve bana baktı.
"Ne
yapacağız?"
Çenemi
dikleştirdim.
"Otopsi
sonuçlarını bekleyelim. İşkence mi gördü, silahla mı öldürüldü?" dedikten
sonra kaşlarımı kaldırıp ellerimi ceplerime soktum. "Tahir mi
öldürdü?"
Caner,
saçlarını karıştırıp kafasını iki yana salladı. Selçuk, çatık kaşlarıyla bana
ve Mete'ye baktı. "Kahvaltı ettiniz mi?"
Mete,
kaşlarını kaldırdı. "Gözümüzdeki çapakla geliyorduk Selçuk, ne
kahvaltısı?"
Caner,
boğazını temizleyip eliyle kapıyı gösterdi.
"Lara'nın
haberi yok, bir şey söylemedim. Alev ile kahvaltı ediyorlar. Barış yanlarına
geçmiştir, bizde yemekhaneye geçelim."
Mete,
bana döndü ve elini belime koyup yönlendirdi. Kapıyı açıp çıktığımda arkamdaki
bedenlerle yemekhaneye geçtik. Alev, Lara, Yonca, Kubilay, Barış ve Alperen;
her zamanki oturduğumuz masaya yerleşmişlerdi. Tabldotlara kahvaltılıklarımızı
alıp masaya geçtik.
Mete,
tam karşıma oturduğunda elimi çatala uzatıp zeytine batırdım. Ağzıma attığım
zeytini çekirdeğinden ayırıp çiğnemeye başladığım sıra bakışlarım Mete'nin
tabldotunda öylesine daldı. Dalgın bir şekilde kenardan ekmek alıp küçük bir
parça böldüm ve ağzıma attım. Bir anda tabldotuma bırakılan yumurta ile Mete'ye
baktığımda ağırca ağzındaki lokmayı çiğneyip yutkundu.
"Yumurta
sıcak, soğutma."
Zihnim,
boşluğun içindeki dalgınlıkla başa çıkarken sessiz bir şekilde kahvaltımı
etmeye devam ettim.
🕊️
8 Mayıs
2022 / Şırnak
Caner
Cenk Çakır, Ağzından
İnsanın
ruhu, onu arkasında takip eden gölgesi gibidir.
Ruh,
tıpkı gölge gibi, insanın ayrılmaz bir parçasıdır ama her zaman tam olarak
görünmez. Gölge nasıl ışığa bağlı olarak şekil değiştirirse, ruh da
yaşananlara, hislere ve zamanın getirdiklerine göre değişir, büyür ya da
küçülür.
Bazen
gölge gibi içimizde saklanır, bazen de bizden bağımsız bir varlıkmış gibi
hareket eder. Ruhun karanlık tarafı da vardır; tıpkı gölgenin karanlığı gibidir
ama bu karanlık korkulacak bir şey değil, anlaşılması ve kabullenilmesi gereken
bir şeydir. Belki de insan, gölgesini tanıdıkça ruhunu daha iyi anlayabilir.
'Birine
haddinden fazla yakın olursan üzerine önce gölgesi düşer.' demişti, yıllar önce
Şenol. O zaman anlamamıştım ama şimdi o gölgenin soğukluğunu, iliklerime kadar
hissediyordum. Birine yaklaşırken, sadece kendisiyle değil, geçmişiyle,
karanlığıyla, içinde sakladıklarıyla da yüzleşirsin ve bazen o gölge, senin
üzerine öyle bir çöker ki, kim olduğun bile bulanıklaşır.
"Tanışın,
arkadaşın olacak. Sen nereye gidersen o da seninle gelecek. Bir nevi gölgen
olarak düşünebilirsin."
Zihnimde
sinsi bir anının bıraktığı yankı gözlerimin bir an için kapanmasına neden
olmuştu. 2015'ten bu yana birlikte gezdiğim, dolaştığım, yürüdüğüm adam artık
yoktu. Barış ve Mete'den sonra bütün sırlarımı bilen sırdaşım, dostum yoktu.
Beni koruması için girdiği bu yolda, yine beni korumak için olmaması gereken
yerlere sızmış ve en sonunda acı bir gerçeği yüzüme vurmuştu.
Sadece
Şenol'u öldürmemişlerdi.
Benim
gölgemi de almışlardı.
"Caner?"
Sağ
omzumun üzerine yaslanan elle gözlerimi açtım ve yüzümü yerden kaldırıp sağıma
baktım. Barış, gözlerindeki durgunlukla elini omzumdan çekmeden yanıma
oturduğunda bakışlarımı dağların ardından sızan güneşe çevirdim.
Barış'ın
varlığı, içimdeki dalgaları dindirmiyordu ama en azından düşüncelerimi
susturuyordu. Sessizliği koruyarak cebimden sigara paketini çıkardım. Paketi
sallayınca son iki dalın kaldığını gördüm. Birini çıkartıp dudaklarımın arasına
yerleştirdim, diğerini ise Barış'a uzattım.
Barış'ın
elinden çakmağını kaptım ve sigaramı yaktım. Çakmağı ona uzattım. Küçük,
çıtırtılı bir ses, ardından dumanın havaya karışan kokusu, zihnimin en ücra
yerlerine bir düşünce bulutu misali sızdı. Paketi buruşturup yanımdaki metal
kovaya attım.
"Şenol'u
rüyamda gördüm," dedim sonunda. Sesim çatallıydı, sanki fazla
konuşmamaktan paslanmış gibiydi. Barış cevap vermedi. Sadece başını hafifçe
eğdi. Bu, dinlediğini ve devam etmemi beklediğini gösteren bir hareketti.
"Bana
sırtını dönmüştü. Konuşmuyordu. Öylece duruyordu ama ben... Sanki bir şey
söylemek istiyordu gibi hissettim. Bekledim ama arkasını dönüp bakmadı. Önüne
doğru geçtim o sırada arkasındaki karanlıkta biri çıktı, Tahir'di."
Dudaklarıma
sigarayı sıkıştırıp sigaradan derin bir nefes çektim. Duman ciğerlerimi
yakarken, içimde yanan başka bir ateş vardı. Öfke mi, yas mı, pişmanlık mı
bilmiyordum. Belki hepsi birdendi. Barış gözlerini kısmış, ufka doğru
bakıyordu. Yüzündeki ifade, bu konuşmayı zihninde bir yerlere yerleştirmeye
çalıştığını gösteriyordu. Adını duyduğu anda gözlerinde bir gölge belirdi ama
yine de sessizliğini bozmadı. Ben de bir cevap beklemiyordum zaten. Kendi
içimde debeleniyordum.
"Tahir
bana baktı," dedim, sesim neredeyse fısıltı gibiydi. "Ama Şenol...
Şenol hiç kıpırdamadı. Sanki çoktan gitmiş gibiydi, oradaydı ama yoktu."
Barış,
dudaklarının arasındaki sigarayı işaret parmağıyla tuttu, külleri silkeleyip
hafifçe başını iki yana salladı. "Rüyalar bazen gerçeği söylemez, Caner.
Bazen de fazla gerçeği söyler," dedi sonunda. Yüzünü bana doğru çevirdi.
"Ne yapmayı düşünüyorsun, kafanın içinde neler var?"
Ne
yapmayı düşündüğüm mü?
İçimde
yanıp kül olan onca şeyin ortasında, o sorunun cevabını gerçekten biliyor
muydum?
Sigarayı
parmaklarımın arasında çevirirken gözlerimi Barış'a diktim. Yüzündeki ifadeyi
okumaya çalıştım ama duvar gibiydi. İstihbaratçı olduğumu öğrendiği günden
beri, ne düşündüğünü anlamamı istemediğinde hiçbir şey hissettirmezdi.
Boğazımdan
kuru bir nefes geçti. "Bilmiyorum," dedim dürüstçe. "Ama bu iş
bitmedi. Her şey otopsi sonucundan sonra belli olacak."
Barış
başını salladı, gözleri kısıldı. "Biliyorum."
Birkaç
saniye boyunca sadece sigaramın ucundaki turuncu közle göz göze geldim. Sonra
Barış tekrar konuştu, sesi her zamanki gibi sakindi ama içinde belli belirsiz
bir sertlik vardı.
"Tarih
acımasızca tekerrür ediyor."
Bir
titreme, belirsiz bir acı içimi sardı. "Bünyamin ile önceden konuşmuşluğu
olabilir mi?" diye sordum ama cevabı zaten biliyordum. Hepimiz, sonunda
gerçeklerin arkasında ne olduğunu biliyorduk. Barış, derin bir nefes aldı. Bunu
yapması alışık olduğum bir hareketti. Yavaşça nefesini verdi ve gözlerini bana
çevirdi.
"Arşivden
Bünyamin'in dosyasını istet. Ahmet ve Çilingir, dosyasını bizim arşive teslim
etmişti."
Sözlerinde
bir şey vardı, bir güven, bir kesinlik. Barış her zaman böyleydi. Beni en iyi
tanıyan kişi, her zaman soğukkanlı bir şekilde hareket ederdi. Gözlerinde o
tanıdık sertlik vardı. Kafamdaki her şüpheyi yıkacak kadar kesin bir ifade
vardı.
Yavaşça
yerimden kalkıp sigaramı metal kovaya söndürdüm. Her hareketim ağırlaştı,
düşüncelerim gerginleşti.
"Selçuk'a
söyleyelim, Orkun Yel ile konuşsun. Sonuçta Tahir beni tanıyor ama Orkun'u
tanımıyor," dedim.
Barış'ın
gözleri, düşüncelerimi bir an için ölçüp tartar gibi parladı. Cevap vermedi,
sadece ellerini kavuşturup biraz daha geriye yaslandı. O sessizlikte,
etrafındaki havanın ağırlığını hissettim. Zihnimdeki karmaşık düşünceler her
geçen saniye daha da yoğunlaşıyordu ama Barış, her zaman olduğu gibi, bir adım
geri atıp tüm resmi görmeye çalışıyordu.
Barış,
gözleriyle beni süzdü, derin bir nefes aldı ve sonra çok geçmeden başını
hafifçe salladı. "Her şeyin bir bedeli var, Caner. Sadece doğru zamanı
beklemek gerek. Dokunmamamız gereken bir taşı yerinden oynatırsak, diğer
taşlarda domino etkisi gibi devrilir."
Sözleri,
her zamanki gibi, soğuk ve mantıklıydı ama içimde hala bir eksiklik vardı.
Sanki bir şeyler eksik gibiydi fakat ne olduğunu bulamıyordum. Barış ise, bunu
hissetmeden, sadece ileriye bakmaya devam ediyordu. Bir şeyler olacak gibi
hissediyordum ama ne olduğunu bilmeden, bu durumu olduğu gibi kabul ediyordum.
"Selçuk'a
söyleyelim," diye tekrar ettim, sözlerini içimden tartarak. "Ama bu
sefer dikkatli olmalıyız. Orkun'un da tecrübesi var, her şeyi kolayca tersine
döndürebilir."
Barış'ın
gözlerinde o keskin bakış daha da belirginleşti. "Buna şüphe yok,"
dedi. "Ama ne olursa olsun, gerçeği öğrenmek zorundayız. Bünyamin'in
dosyasını elde etmeliyiz. Bir ipucu bile faydalı olabilir."
O anda,
zihnimde hızla dönüp duran düşünceler birden yerli yerine oturdu. Bu iş, sadece
bizim değil, tüm çevremizin güvenliği için bir test olacaktı. Hangi hamlelerin
yapılacağı, her şeyin gidişatını değiştirebilirdi.
Benliklerimiz
bir kum saatinin içine sıkışmış gibiydi. Üzerimize yığılan kum tanecikleri,
aklımızdaki soruların ağırlığına eşitti. Her geçen saniye, bir öncekinden daha
ağır, daha sıkıcı bir yük getiriyordu. Zaman, aramızda bir boşluk yaratıyor ama
bu boşluk her geçen dakika daha da daralıyordu. Kafamızda dönüp duran
düşünceler, cevapsız kalmış sorular ve tamamlanmamış hikayelerle doluydu.
O an,
yalnızca zamana karşı yarıştığımı hissettim. Bir şeyler çözülmeliydi ama hangi
adımı atmam gerektiğini kestiremiyordum. Kum saatinin içinde hapsolmuş gibi,
çıkış yolu ararken her geçen saniye içimi daha da sıkıştırıyordu.
Ama o
an, burnuma dolan portakal çiçeği kokusu tüm düşüncelerimi silip süpürdü. Sanki
Lara'yı kollarımın arasında sıkıca sararken, o kum saatinin altındaki baskı bir
anlığına kayboldu. O kısacık anda, her şey biraz daha netleşti, zaman biraz
daha yavaşladı. Göğsümü yasladığım Lara'nın sırtı, tüm bu karmaşadan beni
uzaklaştırarak bir nefeslik kurtuluş sundu. Kafamda karışan düşünceler, bir an
için yerini sakinliğe bıraktı.
Yanağımı
Lara'nın yanağına hafifçe yaslayıp derin bir nefes aldım. Sessizce, içinde
kaybolduğum bu anı biraz daha uzatmak istedim. Bir şeyler söylemek için dilimin
ucuna kadar geliyordu ama henüz kelimeler bana ait değildi. Ona hâlâ hiçbir şey
söylememiştim, o kadar çok şey vardı ki, hepsi bir arada ama dilim dökmeden,
onu boğmadan bir yerlerde kalmalıydı.
Bir
süre daha öylece durduk. Onun nefesini duyuyor, vücudunun sıcaklığını
hissediyordum. İhtiyacım olan tek şey, bu anın içinde kaybolmaktı.
"Caner?"
Lara'nın uykulu, çatlak sesiyle homurdandığında, buruk bir tebessüm belirdi
yüzümde. Gözlerimi kapatıp ona doğru daha da yaklaştım. Bedeninin sıcaklığı, bu
dünyadan başka bir yer gibi geliyordu. Onun varlığı, bana her şeyin geçici olduğunu,
zamanın bile gelip geçici olduğunu hatırlatıyordu.
"Buradayım
yavrum." deyip yanağımı yanağından ayırdım, küçük bir öpücük kondurdum.
Lara,
uykusunun ağırlığından henüz tam olarak uyanmamıştı ama yavaş bir şekilde bana
doğru döndü. Gözlerini aralamadan, burnunu hafifçe boynuma gömdü. Sıcak nefesi
cildimde yankı buldu. Kollarımın etrafında rahatça sarılmıştı ve bu an, sanki
her şeyin yerli yerine oturduğu, tüm dünyadan uzaklaştığım bir an gibi
hissettirdi.
Dudaklarım,
bir kelime bile söylemeden hafifçe gülümsedi. Gözlerim kapalı, sadece onun
nefesini duyuyordum. Zaman geçiyor ama bu anın içinde kayboluyordum. Tamamen
yeniden uykuya daldığını hissettiğimde dudaklarımı kulağına yaklaştırdım.
"Siete
la mia cosa più preziosa. Vi proteggerò con la mia vita."
Siz
benim en kıymetli varlığımsınız. Sizi canım pahasına koruyacağım.
🏔️
8 Mayıs
2022 / Şırnak
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Geleceğe
yapılan en büyük ihanet, geçmişin hatalarından ders almamasıydı. Açtığı
yaraların izlerini geleceğe işlemesi affedilmez bir kusurdu. Belki de şeytanın
bile aklına gelmemiş bu olay göz yaşartıcıydı.
"Geçmişi
kurcalarsan geleceği kirletirsin, Hekimoğlu."
Bünyamin'in
sözleri zihnimde yankılanmaya başladığında önümdeki mezara baktım. Geçmişim
temiz değildi, bunun bilincindeydim. Geleceğe açılan defterin önceki
sayfalardan dolayı kirli olduğunun da farkındaydım.
Caner,
elindeki küreği sertçe toprağa gömüp kaldırdı ve açık çukura toprak attı.
Toprağın üstüne dökülen her bir avuç, geçmişimin karanlık izlerini sanki birer
sembol gibi yerleştiriyordu. Selçuk, Caner'e yaklaşıp elini küreğe uzattığında
Caner, küreği Selçuk'a verdi. Caner, birkaç adım geri çekildi. Gözlerini
karanlıkta kaybetmiş gibi, boş bir şekilde, ileriye doğru bakıyordu. O da
geçmişiyle yüzleşmek zorundaydı, tıpkı benim gibi.
Şenol
Barlas, istihbaratçı olduğu için isimsizler mezarlığına gömülüyordu. Tıpkı
seneler önce Ahmet Kurtuluş'u gömdüğümüzü sandığımız ama Ahmet'in yerine,
açtığımız mezara gömdüğümüz Bünyamin gibi.
Geçmişi
unutmak zordu ama onu sürekli yeniden hatırlamak da bir o kadar acı vericiydi.
Gelecek, bilinmeyen bir yol gibiydi; her adımda, her kararımızda geçmişin
gölgeleri, hepimizi takip edecekti.
Mezar
tamamen kapatıldığında Caner, hafifçe yere çöktü ve toprağa elini uzattı.
Dudakları acıyla burkulurken gözlerinin dolmasına engel olamadı. Titreyen
dudakları gülümsemek için kıvrıldığında yüzündeki acı mimikleri belirginleşti.
"Bu
zamana kadar yaptığın her şey için eyvallah Şenol. Kanını yerde bırakmayacağım,
kardeşim." dedi, sesindeki hüzünle birlikte.
Toprağa
dokunduğu her an, geçmişin acı dolu hatıralarını bir kez daha yüzeye çıkardı.
Şenol'la paylaştıkları her an, her konuşma, her kahkahada saklıydı. O, Caner
için yalnızca bir arkadaş değil, bir kardeş gibiydi. Caner'i yıllar boyunca
savunmuş, zor zamanlarda korumuştu ama şimdi o kardeş, sessizce son yolculuğuna
gitmişti.
Gözlerinde
biriken yaşları silerken, dudaklarındaki gülümseme bir an için sahteydi.
Gülümseme, acıyı bastırmaya çalışırken yüzündeki çizgiler daha da derinleşti.
Onun kaybı, bir yara gibi kalacak, ne kadar uğraşsa da asla iyileşmeyecekti.
Caner,
ağırca yerden kalktı ve bakışlarını bana ve Barış'a çevirdi. Barış ile aynı
anda Caner'e sarıldığımızda Caner, alnını omzuma yasladı.
"Şenol'u
koruyamadım Mete."
Kafamı
iki yana salladım, saçlarına küçük bir öpücük bıraktım.
"Kaybettiğimiz
her dost, bizden bir parça alır ama biz de onlardan bir parça alırız. Onların
hatıralarını taşımak, onlara en güzel veda olacak. Şenol'un kanı yerde
kalmayacak Caner, bunu yapan o şerefsizin soluğunu keseceğiz."
⌛
Ayrılık,
Selda Bağcan
Mayıs
ayında olmamıza rağmen, arada yüzümüze çarpan rüzgâra aldırmadan; babam, ben ve
Caner verandada oturuyorduk. Babamın bakışları arkamızdaki müzik sistemine
takılmıştı. Elinde tuttuğu rakı bardağını dudaklarına yükseltip bir yudum içti.
Bakışları önce bana ardından Caner'e çevrildi. Caner bakışlarını, parmaklarının
arasında tuttuğu rakı bardağına dikmişti.
"Caner."
Babamın
seslenmesiyle Caner, derin bir nefes aldı ve babama baktı. Babam elindeki rakı
bardağını masanın üzerine koydu ve dirseklerini masaya yaslayıp hafifçe
omuzlarını dikleştirdi. Yüzünde ifadesizlik yoktu aksine burukluk, gözlerinin
arkasına birikmiş anılar vardı.
Babam,
"Bugüne kadar kaç dostunu gömdün?" diye sordu.
Caner
hiç beklemeden "Kırk," dedi.
Babam
kafasını ağırca sallayıp bakışlarını bana çevirdi. "Peki sen?"
Derin
bir nefes aldım. Rakı bardağına uzanırken babamın gözleri üzerimdeydi. Cevabı
biliyordum ama onu sesli söylemek, içimde derin bir boşluk açacaktı. Bardaktaki
sıvıyı hafifçe salladım, sonra bir yudum aldım. Boğazımı yakan alkol, içimdeki
yangını söndürmeye yetmeyecekti.
"Altmış
üç," dedim sonunda, sesim neredeyse fısıltıydı.
Babam,
dudaklarını birbirine bastırarak başını salladı. Gözlerindeki derin keder,
yılların yorgunluğunu taşıyordu. Bizim yaşımızda kaç insan bu soruya böyle
cevap verebilirdi ki? Kaç kişi, kaç dostunu toprağa gömmüştü? Kaç kişi, geride
sadece isimleri kalan anılarla yaşamaya alışmıştı?
Caner,
elindeki bardaktan bir yudum alıp masaya bıraktı ve parmaklarını birbirine
kenetleyerek önüne baktı. Sessizlik, verandanın etrafını sardı. Mayıs rüzgârı
saçlarımızı hafifçe savururken, gece gökyüzünde bir mezar taşının üzerindeki
yazılar kadar sessiz ve değişmezdi.
Babam
bir süre sessiz kaldı, sonra gözlerini kısıp uzaklara baktı. En sonunda,
"Kırk dedin," dedi Caner'e dönerek. "Altmış üç," dedi, bana
bakarak. Başını hafifçe eğdi, sanki kendi içinde bir şeyleri tartıyordu.
"Ben elli dokuz yaşındayım ve mesleki hayatım boyunca, iki yüz elli iki
tane dostumu gömdüm," diye ekledi, sesi kısık ama keskin.
Sözleri,
masanın üzerine ağır bir yük gibi çöktü. Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı.
Rüzgâr verandanın tahtalarını hafifçe gıcırdatırken, gecenin karanlığı içimizde
yankılanan sayılar kadar soğuk ve acımasızdı.
Babam,
rakı bardağını tekrar eline aldı ama içmeden önce duraksadı. Bize bakarak
başını hafifçe salladı. "Biliyor musunuz?" diye mırıldandı.
"İnsan bir noktadan sonra saymıyor. Çünkü her rakam, bir yük oluyor. Bir
anı, bir pişmanlık, bir keşkeler bütünü..."
Caner,
derin bir nefes alarak sırtını sandalyeye yasladı. Bakışları hâlâ boşluğa
dikiliydi. "Bazılarını hatırlamak bile istemiyorum," dedi alçak bir
sesle.
Bense
sessiz kalmayı tercih ettim. Çünkü babam haklıydı. Sayılar bir süre sonra
yalnızca sayı olmaktan çıkıyordu. Her biri bir yüz, bir ses, bir kahkaha ya da
bir vedaydı. Geceler boyu rüyalarımıza giren, uyanınca bile kaybolmayan
gölgelerdi.
Babam
başını eğip ellerini birbirine kenetledi. "Siz de bir gün saymayı
bırakacaksınız," dedi, "ama unutmayın. Unuttuğunuz her isim,
omzunuzdaki yükü hafifletmez. Sadece yüreğinizde daha derin bir yara
açar."
Babamın
gözleri yeniden uzaklara dalarken, içindeki acının derinleştiğini
görebiliyordum.
"O
iki yüz elli iki kişiden ikisi..." dedi ve gözlerinin dolmasını saklamadı,
"olmayan kardeşimin yerine koyduğum insanlardı. Ethem'in ve Yağmur'un yüzü
benim aklımdan hiç silinmedi."
Sözleri
içime bir hançer gibi saplandı. Gözlerimi babama diktim, boğazım düğümlendi. O
iki isim, hayatımızın en derin yaralarından biriydi. Eyşan bu acıyı nasıl
taşıyordu, bilmiyordum. Belki de taşıyamıyordu, zamanla alışmıştı. Belki de
biz, yaşamak yerine hayatta kalmaya çalışıyorduk.
Caner
sessizce yutkundu, bakışlarını yere indirdi. Babam bir süre konuşmadı, sadece
elindeki bardağa baktı. Sonra derin bir nefes aldı, içindeki fırtınaları
susturmaya çalışıyormuş gibi.
"Aynı
sofrayı paylaştığım, sırt sırta çarpıştığım," gülümsedi, "aynı çorabı
giymekten utanmadığım, sizin doğduğunuz gün sırtımı döverek dayak atan bir
dosta sahiptim."
Bakışları
bana çevrildiğinde dirseklerini masaya yasladı. Caner başını kaldırıp babama
baktı, ben ise içimde yükselen o tarifsiz ağırlıkla sessiz kaldım. Babamın sesi
tekrar duyuldu ama bu kez daha kısık, daha hüzünlüydü.
"Sana
henüz anlatmadığım bir anın var bende. Sen üç yaşındayken Eyşan'ın annesi dört
aylık hamileydi. Anneniz sabahları kışlada olduğu için size, gündüzleri Asiye
bakıyordu. Bir gün bizimkiler görsün diye Caner ile seni getirmiş."
Babam
hafifçe gülümsedi ama gözlerinde hüzün vardı. Masanın üzerindeki bardağa kısa
bir bakış attı, sonra bakışlarını yeniden bana çevirdi.
"Ethem'in
kızı olacaktı ama ne zaman konuşsak, 'Bize hiç tepki vermiyor, tıpkı annesi
gibi sessiz,' derdi. Sen o gün elini Yağmur'un karnına koymuşsun ve o an Eyşan,
sana tepki vermiş."
Kaşlarım
şaşkınlıkla yükselirken Caner kıkırdadı, hafifçe sol omzuma omzunu sürttü.
"Bak
sen!" dedi alayla. "Yengem daha doğmadan bile Mete'ye tavır
koymuş."
Caner'e
bakarak kıkırdadığımda derin bir nefes alıp babama baktım. Babamın
anlattıkları, geçmişin solmuş bir fotoğrafı gibi zihnimde canlanıyordu. Babam
başını salladı, gözlerinin kenarında hüzünlü bir gülümsemenin yansıması vardı.
"Ethem
o günü hiç unutmadı. Bende hiç unutturmazdım gerçi, sürekli dalga geçerdim.
'Kardeşim, bizimkiler doğmadan birbirini buldu,' derdim hep. O da sonradan
kabullenmişti, 'Bu ikisi daha doğmadan kaderleri birbirine yazılmış,'
derdi."
Başımı
eğdim, boğazıma düğümlenen kelimeleri yutmaya çalışarak. Eyşan'la aramızdaki
bağ, doğmadan bile kurulmuştu. Eşim olmuş, yuvam olmuştu. Çocuklarımızın annesi
olacaktı ama onları korumak, savaş meydanında hayatta kalmak kadar zordu.
"Şimdi,"
dediğinde kafamı kaldırıp babama baktım, "ikinizde baba olacaksınız."
Kollarını
iki yana açtığında kaşlarını çattı. "Gelin lan buraya."
Caner
ile aynı anda ayağa kalktığımızda ben solundaki sandalyeye, Caner ise sağındaki
sandalyeye oturdu. Kafalarımızı babamızın göğsüne yasladığımızda Caner,
gülümseyerek bana bakıyordu. Elimi kaldırıp Caner'in burnunu sıktığımda babam
ikimizin de saçlarını okşadı.
"Siz
ne zaman büyüdünüz eşek sıpaları?"
Caner,
gülmemek için dudağını büzdü.
"Bu
durumda sen eşek mi oluyorsun baba?" dedi.
Kendimi
tutamayıp gülmeye başladığımda Caner'de benimle birlikte gülmeye başladı.
Bakışlarımızı aynı anda babamıza çevirdiğimizde alttan bakarak gülümsedi.
"Evet,"
dedi, sesinde tatlı bir alay vardı. "İkinizde bana birer baş belası
oldunuz."
Caner,
bu sözlere kayıtsız kalamayarak gülümsemeyi sürdürdü. "Sen de hiç
değişmedin ki baba. Hala bizimle uğraşmayı seviyorsun."
Babam,
kollarını ikimizin de omuzlarına koyarak bizi doğrulttuğunda gözlerini kıstı ve
Caner'e baktı. "Benim sizden başka uğraşacağım kimim var, anneniz
hariç?"
Bakışlarımı
Caner'e çevirip çapkınca gülümsedim. Onun da aynı şekilde çapkınca
gülümsediğini gördüğümde aynı anda babamıza baktık.
"Dokuz
ay sonra dört torunla."
Caner
ile aynı anda kurduğumuz cümleye babam sahte bir kaş çattı. Ensemize aynı anda
vurduğunda Caner ile yeniden gülerek ona sarıldık. Kahkahalarımız verandada
yankılanırken babam son bir kez saçlarımızı okşayıp ağırca sırtlarımıza vurdu.
"Hadi
gidin artık, bende annenizi çağırayım." Bana baktı, "Sen karının
yanına," Caner'e baktı, "sen de yakında karın olacak sevdiceğinin
yanına, koş hadi."
Bedenlerimiz
verandadan silindiğinde kendimi Eyşan'ın olduğu odada bulmuştum. Bakışlarını
okuduğu kitaptan kaldırıp bana gülümsediğinde gülümseyerek üzerimdekileri
çıkarttım. Gri eşofmanımı ve siyah tişörtümü giyip yatağa yürüdüğüm sıra Eyşan,
elindeki kitabın arasına ayracı sıkıştırıp yanındaki komodine bıraktı.
Pikeyi
kaldırıp yatağa uzandım ve sol kolumu ona doğru uzattım.
"Gel,
yasla sırtını göğsüme hatunum benim."
Eyşan,
gülümseyerek yatakta uzandı ve sırtını göğsüme yasladı. Vücutlarımız tek olacak
şekilde birbirimize yaslandığımızda sağ elimi tişörtünün altına soktum. İkiz
olduğu için hızla belirginleşen göbeğine avcumu yasladım. Burnumu ensesinden
kulağının arkasına doğru nefes alarak sürttüm. Yasemin kokusu, her bir hücremde
yankılandı.
"Sen,
bana yazılmış en güzel kadersin." diye fısıldadığımda elini, tişörtünün
altındaki elimin üzerine yasladı.
"Sende
ömrüme yazılmış, en güzel bahtımsın." dedi ve iyice kendini bana yasladı.
Kollarımı canını acıtmadan sıkılaştırıp göğsüme sokarcasına sarıldım. Burnum
boynunun girintisinde kalırken kıkırdayarak ellerini kollarıma koydu.
"Dişlerini
fırçalamana rağmen rakı kokusu geçmemiş, canımı çektirdin insafsız."
Gülerek
elimi çenesine götürüp yüzünü yüzüme doğru çevirdim. Âşık olduğum toprakları
dudaklarıma çevrildiğinde beni beklemeden dudaklarını, dudaklarımın arasına
yerleştirdi. Öpüşlerine karşılık verdim. İçtiğim rakıdan daha sarhoş oldum.
Damarlarımda dolaşan anasonun buhranı yalnızca onun aşkıyla doldu.
Sanki
dünya dışarıda duruyordu, sadece bu an vardı. Sadece onun vücudunun ısısı, kalp
atışlarımızın uyumu ve hafif nefes alışlarımız birbirini takip ediyordu.
Onunla
olmak, dünyadaki en doğru ve en özel şeydi.
🐾
10
Mayıs 2022 / Şırnak
Eyşan
Çakır, Ağzından
M.-
Anıl Emre Daldal
Zamanın
iyileştirici gücü vardır.
Tene
işlenmiş her yara, belirlenmiş koşullar sağlandığı vakit iyileşmeye başlar. İzi
kalsa bile artık yara, önemsenmemeye başlanır. Ruhta kalmış sızısı, orada
birikmeye devam eder.
Bazı
yaralar, bedenin unuttuğunu ruhun hatırlamasıdır. Bir dokunuşta, bir bakışta,
bir sesin tonunda ansızın hatırlanan acılar, sanki hiç geçmemiş gibidir. Sanki
hâlâ oradaymışsın gibi hissettirir. Şırnak'ın tozlu sokaklarında ilk görev
günümden kalan koku burun deliklerime doluyor bazen. Silah seslerinin
yankısında birinin adını haykıran sesler... Hepsi zihnimin kıyısında pusuda
bekliyor.
Zaman
iyileştirir, diyorlar ama ya iyileşmek istemiyorsan?
Ya
izleri, unutmak için değil hatırlamak için taşıyorsan?
Raşit
Fas'ın soğuk bakışlarını hatırlıyorum. Onu yakaladığım anı. Ellerimi
titretmeyen, yüzümde tek bir mimik oynatmayan o anı. Herkes zafer gördü orada
ama ben, sadece kayıpları düşündüm. Onu durdurmanın kaç kişinin kanıyla mümkün
olduğunu gördüm. Belki de bu yüzden yaralarım kabuk bağlamıyor. Çünkü
iyileşmek, her şeyi geride bırakmak demekti.
Ben
geride bırakamadım.
Sızının
hafiflemediği gecelerde, rüyalarımda aynı yüzü görüyorum. Soluk, hayaletimsi
bir ten, kara ve beyaz göz arasında gidip gelen, buz gibi gözler. Beyaz
gözündeki o derin yara iziyle ürkütücü bakışı her gece rüyalarımdaydı. Sessizce
bana bakıyor, hiçbir şey söylemiyor ama gözündeki o yara, kelimelerin
söyleyemediği bir gerçeği fısıldıyordu.
Bunu
Mete'ye yansıtmasam bile içimdeki düşüncelerin önüne geçemiyordum. Onun
yanındayken bile zihnimde yankılanan o sessizlik, en gürültülü anımdı.
Ayaklarımda
postallarım olmasa bile zihnimde bir yerlerde, hâlâ yürürken o sesleri
işitiyordum. Askeriyenin koridorlarında çınlayan o ses, benim buraya ait
olduğumun bir simgesi haline gelmişti. Her adım, geçmişimin bir yankısıydı. Her
nefes, daha fazlasını omuzlarıma yükleyen bir sorumluluktu.
Koordinasyon
merkezinin kapısının önünde durdum ve derin bir nefes alarak elimi kulpa
uzattım. Metal kulpun soğukluğunu parmak uçlarımda hissettim. Sertçe bastırıp
içeriye girdiğimde Güvercin Timi, gürültülü bir şekilde sandalyelerini ittirdi
ve ayağa kalktı. O an odada bir sessizlik hâkim oldu. Herkesin bakışları
üzerimdeydi.
Yüzümdeki
ciddiyet mimikleriyle kapıyı kapattım ve masaya doğru ilerledim. Üzerlerindeki
kamuflaj üniformalarıyla o kadar güzellerdi ki bir kez daha hayran oldum,
onlara. Ben olmasam bile, Mete'nin askeri disipliniyle gelişmeye devam
edeceklerdi.
Çenemi
hafifçe kaldırıp ellerimi kaldırdım ve oturmalarını işaret ettim. Hepsi yerine
yerleştiğinde bakışlarım Yonca ve Lara'yı buldu. Hamile olduklarından dolayı
masa başında çalışmaya başlamışlardı. Alev, gözlerindeki onurlu bakışlarla beni
süzüyordu. Beni hiç yalnız bırakmayan bu kadın, benim bir dostum, olmayan
kardeşimin yerine koyduğum bir canımdı.
Kaşlarımı
kaldırıp Caner ve Selçuk'a baktığımda Caner, elindeki dosyadan bakışlarını
çekti ve çenesini dikleştirip bana baktı.
"Yeni
bir dosyamız var."
Kaldığımız
yerden devam ediyorduk. Dün, ne yaşanırsa yaşansın bugün yeni bir görev her
şeyi silip süpürüyordu.
Sağ
elimi ona doğru uzattım ve devam etmesi için kafamı salladım. Caner, elindeki
dosyayı masanın üzerine koydu ve projeksiyon kumandasını eline aldı. Masanın
üzerindeki dosyanın kapağını açtığımda, karşıma çıkan ismi gördüm.
Noar
Veyra.
"Noar
Veyra," dedi, Caner. Gözlerimi dosyadan çekip ona baktım. Projeksiyonda
karşıma çıkan görüntüde bahsettiği adam; kollarını göğsünde bağlamış, kadrajda
görünmeyen birine bakarken dudağının sağ köşesi kıvrılmış bir şekilde
duruyordu.
"Kod
adı yok, doğum yeri, tarihi, uyruğu bilinmiyor. Yalnızca Türkçe, Rusça, Arapça,
Kürtçe, Farsça ve İngilizce bildiğini öğrendik. Tahmini 1.85 boylarında, bir
gözü mavi diğer gözü ise siyah. Ayırt edici özelliğine baktığımızda hipnotik
bakışlara sahip olduğu fark ediliyor. İyi bir manipülatör olduğu
anlaşılıyor." dedi ve Selçuk'a baktı.
Selçuk,
ellerini ceplerine sokup masaya yaslandı.
"Geçmişiyle
ilgili hiçbir şey bulamadım. Tamamen bomboş biri gibi görünüyor ama istihbarat
raporlarına göre, Ortadoğu ve Balkanlar'daki çeşitli yeraltı gruplarıyla
bağlantılı. Ayrıca," Caner, projeksiyondaki görüntüyü değiştirdi,
"başka kişilerle de bağlantıları var."
Ekrana
yansıyan görüntüde iki adam ve ortalarında bir kadın vardı.
"En
soldaki kişi Jad Karimov; Asimetrik savaş ve istihbarat operasyonlarında uzman,
Orta Asya merkezli bir paralı asker lideri. Onun yanındaki kadın Mira
Kovalenko; Doğu Avrupa'nın en büyük silah kaçakçılarından biri. En sağdaki kişi
ise Nadir Salim; Kuzey Afrika'da insan kaçakçılığı ve yasa dışı ticaret
alanında etkili bir figür. Ayrıca Noar Veyra'nın, Avrupa'nın yeraltı suç
ağlarında adının şifreli mesajlarda anıldığı tespit edildi."
Selçuk,
elini havaya kaldırıp yeniden Caner'e söz verdi.
"Noar
Veyra'nın uzmanlık alanları; ileri düzey dijital şifreleme ve siber saldırılar,
keskin nişancılık ve asimetrik savaş taktikleri, yüksek düzeyde gizlilik ve iz
sürmeyi önleme yeteneği bulunuyor. Dikkat çekici detayı ise çalıştığı
bölgelerde yerel liderleri manipüle ederek kısa sürede güç dengelerini
değiştirebiliyor."
Karşımızda
ciddi bir düşman vardı.
Alt
dudağımı dişleyip boğazımı temizledim.
"Psikolojik
profilini çıkartabildik mi?" diye sorduğumda Caner ve Selçuk, aynı anda
kafalarını salladı.
Caner,
"Son derece zeki. Operasyonel zekâsı üst düzeyde. Duygusuz ve soğukkanlı,
empati yetisi yok. Motivasyonlarını bilmiyoruz, zaaf ya da ne bileyim nihai
hedefleri bilinmiyor."
"En
son nerede görülmüş?" diye sorguladım.
Mücahit'in
elindeki dosyayı bana uzattığını fark ettim. Sol elimi uzatıp dosyayı aldım ve
kapağı sola doğru kaydırdım.
Türkiye
sınırına yakın, belirsiz bir bölgede tespit edildiği iddia edildi. Yer tespiti
yapılamadan sinyal kayboldu. Yeni istihbarat bekleniyor.
Kafamı
sallayarak dosyayı kapattım ve Mücahit'e uzattım. Mücahit, dosyayı alıp yerine
geçtiğinde avuçlarımı masaya yaslayıp çenemi dikleştirdim.
"Potansiyel
bir tehdit durumu olabilir," dedim ve Mete'ye baktım. Tüm dikkati ve
ciddiyetiyle bana bakarken gözlerinin arkasındaki şefkatin kırıntılarını
ruhumda hissedebiliyordum.
"Peki
siz ne düşünüyorsunuz yüzbaşım?" diye sorguladığımda göz bebekleri
büyüyerek genişledi ve tüm mavilerini içine hapsetti. Bana bakışları asla
değişmiyordu. Her seferinde hayranlığını ve sevgisini konuşmasa bile
gözlerinden hissettiriyordu.
"Operasyonel
davranışları, daha önce karşılaştığımız hiçbir düşman profiliyle uyuşmuyor
sayın başkanım. Gerekirse üst düzey destekli uluslararası operasyonlar
planlanabilir." dedi. Ses tonundaki ciddiyet ile gözlerinden dökülen
şefkat örtüşmüyordu. Bu ondan en sevdiğim özellikti. Kalbimin hızını arttırması
yetmiyormuş gibi bir de nefesimi kesiyordu.
Kafamı
ağırca salladım ve derin bir nefes alarak Selçuk'a baktım.
"Mete
yüzbaşımın dediği doğru. Üst düzey destekli uluslararası operasyonlar
planlayabiliriz ama öncesinde Noar Veyra'nın ayrıntılı bir dosyasının
çıkartılmasını istiyorum. Hakkındaki her şeyi bulacağız. Elimizde sabit bir
bilgi yok. Daha önce neler yapmış, hangi operasyonları gerçekleştirmiş bunları
da görmemiz gerek." dedim ve ellerimi masadan ayırıp duruşumu düzelttim.
Güvercin
Timi, yavaşça ayağa kalktığında ellerimi arkamda bağladım ve Mete'ye baktım.
"Olası
bir operasyon için timi hazır da bekletin yüzbaşım." dediğimde Mete,
kafasını eğip kaldırdı.
"Emredersiniz
başkanım." dedi ve time baktı. "Dağılalım," dedi ve yeniden bana
baktı, "Bir benimle gelir misin?" diye sorguladığında kafamı
onaylarcasına salladım. Neden böyle dediğini anlayamamıştım. Hep birlikte
odadan çıktığımızda Güvercin Timi, sola doğru ayrılıp yürümeye başladıklarında
ben ve Mete, sağa doğru yönelmiştik. Mete'nin odasının önüne vardığımızda hiç
beklemeden kapıyı açtı ve içeriye girdi.
İçeriye
girdiğimde kapının arkasındaki bedeniyle kapıyı kapattı ve sol elini hızla
belime yerleştirip yavaşça beni kendine yapıştırdı. Ne olduğunu anlayamadan sağ
elini boynumla yanağım arasına yerleştirip dudaklarıma yapıştı. Kalbim, sanki
göğüs kafesimi kırmaya çalışırcasına sertçe çarptı.
O an,
her şey birden sessizleşti. İnanılmaz bir huzur sardı bedenimi. Hızla atan
kalbim, sanki zamanı bir anlığına durdurmuş gibiydi. Her şey yavaşladı, her
nefes, her hareket o kadar yoğun ve derindi ama beklenmedikti. Mete'nin
dudakları, hoyrat ve aceleciydi; hızlı, bir o kadar da kararlıydı. Gözlerine
baktığımda gözleri kapalıydı ve hissedercesine öpmeye devam ediyordu.
"Her
seferinde," dedi, ağzımın içine, "bunu bana yapmayı nasıl
başarıyorsun?" alt dudağımı dişleyerek uzattı ve dilini gezdirerek ağzımın
içine itti. "Alışman gerek Mete, alışman gerek, sürekli bunu
yapamazsın," dedi, kendi kendine. Sesindeki boğukluk ve şaşkınlık
dudaklarımın arasından ruhuma dökülüyordu. Nefesleri dudaklarıma çarparak
yanaklarıma dağıldı. Kıkırdayarak ellerimi beline koyduğumda kilit sesini
duydum.
Mete,
beni yeniden öpmeye başladığında bu sefer ona karşılık vermeye başlamıştım.
Sadece vücudumun hissettikleri vardı, hiçbir düşünceyi kabul edemeyecek kadar
yoğundu.
Mete,
dudaklarımda gezinen bir parça sakinlik bulmuştu. Önceki hızının aksine, bu
sefer biraz daha nazik ama bir o kadar da tutkuluydu. Dudakları, her seferinde
biraz daha derine, biraz daha fazla kaybolarak hareket etti. Vücudunun
sıcaklığını daha belirgin hissediyordum; her dokunuş, her nefes sanki beni
biraz daha kendine çekiyordu.
Bir
süre sonra, dudaklarımdan yanağıma kayarak yavaşça boynuma doğru ilerledi.
Kafamı biraz geriye atarak, ona daha yakın olabilmek için bedenimi daha da
yaklaştırdım. Ellerim beline sıkıca yapıştı, onun vücudunu tamamen hissetmek
istiyordum. Mete'nin dudakları, bir an için sadece cildimde gezinen hafif bir
dokunuş gibi olmuştu ama o anın içinde zamanın ne kadar hızla geçtiğini
anlamadım.
Nefeslerinin
arasından, "Seni istiyorum, hemen burada, şu an." diye fısıldadı,
sesi titrek ve kararlı.
Sözleri,
içimde bir çığlık gibi yankılandı. Gözlerimi kapattım, bir an kalbim atmayı
unuttu. Nefesim kesilmişti. Onun bu kadar cesur ve doğrudan bir şekilde
hislerini ifade etmesi, vücudumda bir kıvılcım gibi yayıldı. Hem bir korku hem
de bir arzu vardı. Zihnimde her şey hızla geçiyordu ama bir yandan da
hissettiklerim, beni o kadar sarhoş etmişti ki, her şeyden biraz uzaklaşmıştım.
O an ne yapacağımı bilemedim ama bir şekilde her şey doğru gibi geliyordu.
"Dün
daha seni öperken
Şimdi buna "Dur" diyemezsin
Sözlerin, gözlerin, ellerin yalnız benim için
Düşlerim, gülüşlerim, hayallerim yalnız senin için
Seni bulamamışken ben kayboluyorum
Şimdi gökyüzünde kendimi ellerinle dans ederken buluyorum"
Bedenim,
kendi isteğiyle hareket ediyormuş gibi, ona daha da yaklaşmaya başlamıştı.
İçimdeki tüm savunmalar, birer birer yıkılıyordu. Bir yandan da onun kararlı ve
ısrarcı tavrı, sanki beni tamamen teslim almış gibiydi.
İstediği şeyin ne kadar gerçek olduğunu ne kadar kararlı olduğunu duygularımda
hissettim.
Mete,
"Seni bana geri ver sevgilim." diye fısıldadı.
Gözlerimi
araladığımda, gözlerini açtığını fark ettim. Bir saniye boyunca bakışlarımızı
birbirine kilitledi, bir şeyler içimde kıpırdandı. Gözlerindeki ihtiyaç ruhuma
sızdı. Sadece arzu değildi bu. Onun yanında olmak, ona teslim olmak içimdeki
her şey buna yöneliyordu. Zihnimdeki kelimeleri dilime çağıramadım onun yerine
dudaklarına uzandım. Mete, boğazından kopan boğuk bir tonla mırıldandığında
hızla bizi olduğumuz yerde döndürdü ve öpüşlerime karşılık verirken
pantolonumun fermuarını ve düğmesini açtı.
!YETİŞKİN
İÇERİK UYARISI! OKUMAK İSTEMEYENLER BİR SONRAKİ İŞARETLİ ALANA DOĞRU KAYDIRMAYA
DEVAM ETSİN.
Bir an
için elleri üzerimden ayrıldığında büyük adımlarla pencereye doğru ilerledi.
Perdeleri kapatmaya başladığında ne olacağını bildiğim için altımdaki pantolonu
iç çamaşırlarımla birlikte çıkarttım. Ayağımdaki ayakkabı onlarla birlikte
çıkarken Mete'nin palaskasının yere düştüğünü anladım.
Oda
zifiri karanlığa bürünmesine rağmen, mavi gözlerinin parlaklığını
görebiliyordum. Bizler askerdik ve karanlıkta bile birbirimizi görebilirdik.
Mete, belime sarılarak koltuğa doğru yaklaştı ve oturup beni kucağına çekti.
"Gel
bana yavrum." dedi. Sesindeki boğukluk tüylerimi ürpertecek kadar şehvet
doluydu. Dizim, çıplak tenine değdiğinde bacaklarımı ayırıp kucağına oturdum.
Nefes alışverişlerimiz odada yankılanıyordu. Sol eli enseme usulca kaydı ve
saçlarıma parmaklarını usulca okşayarak gömdü. İstekli dudaklarımız yeniden
birbirine kenetlendiğinde sağ elini vajinamda hissettim.
"Siktir,"
dedi dudaklarımın içine, "sırılsıklamsın." hırıltılı bir nefes verdi,
"Yine, yeniden, benim için." dediğinde, dilimi dudaklarında
gezdirdim. Dudaklarına doğru, "Her zaman senin için." diye inledim.
Vajinamda dolaşan parmaklarına inat avcumu, aramızdaki büyümüş penisine sardım.
Tenime çarpan damarlarını sıvazladığımda, Mete, daha arzu ve muhtaçlık duyan
bir hisle dudaklarımı hırçınca öpmeye devam etti.
Islaklığımda
dolaşan parmakları, tüm zihnimin bir karahindiba misali dağılmasına neden
olurken avcumun arasındaki varlığı giderek daha da sertleşiyordu. Doyumsuzduk,
ikimizde birbirimize doyamıyorduk. Birden elini çekip kalçalarıma avuçlarını
yasladı ve koltuktan kalkarak beni koltuğa oturttu. Koltuğun önündeki sehpaya
oturup dudaklarını dişledi ve sol bacağımı dizimin arkasından kavradı. Omzuna
doğru ağırca kaldırıp yüzünü vajinama doğru eğdi. Gözleri gözlerimi bulduğunda
alt dudağını istekle yaladı.
"Sana
tapıyorum," dedi, nefesini tam tepe noktama bırakırken, "Anladım ki
sensiz ben bir hiçmişim."
Tüm
uzuvlarım işlevini kaybetmiş ölü kas sendromu misali titremeye başladığında,
sağ elimi saçlarına daldırıp yüzünü vajinama doğru yaklaştırdım. Mete, kısık
bir sesle inleyip dilini klitorisime bastırdı ve sağa sola ezerek emmeye
başladı. Parmak uçlarımı içe doğru kıvırıp daha fazlası için kalçalarımı ona
doğru ittirdim.
Dilinin
her hareketini, ayrıntısıyla vajinamda hissederken hafifçe tükürdü ve diliyle
ıslaklığını iyice yaydı. Zamanın ağır dakikaları, kalbimin nabzıyla birlikte
sadece orada atıyor ve orada yaşanıyordu. Mete'nin boğuk inlemeleri
nefesleriyle birlikte orada canlanıyor ve tüm tutkuyu oraya işliyordu.
"Seni
içimde istiyorum," diye fısıldadığımda dudaklarını vajinamdan çekti ve
yeniden beni kucağına aldı. Dudaklarımız tüm ihtirasıyla birbirine
kenetlediğinde genzimden dökülen inlemeleri ağzına bıraktım. Mete, penisini
vajinama sürtüp oradaki ıslaklığa bulandırmaya başladığında nefeslerinin
sıklaştığını hissettim.
"İçine
gömülmek istiyorum," dedi, ağzımın içine inleyerek, "her zerrenin
beni sarmasını istiyorum, derinliklerini doldurmak istiyorum, içinde kasılmak
istiyorum."
Vajinam
onu istermişçesine kasıldığında, aramızdaki ateş buhranının bizi kül edeceğini
fark ettim. "Yap," diye fısıldadığımda boğazından kısık ama sabırsız
olduğunu yansıtan bir inleme bıraktı. Deliğime baskı yapan varlığıyla
kalçalarımı biraz kaldırıp ona yardımcı oldum. Dudaklarımız öfke ve tutkuyla
sarmalanmaya başladığında tümüyle içimde hissettim. Nefeslerimiz birbirine
karışırken dudaklarımızın arasında kalan inlemelerimiz, artık kulaklarımda
çınlayan bir sinyal gibiydi.
Üzerindeki
üniformanın gömleğini açmaya başladığında titreyen ellerimle gömleğin
düğmelerini açmaya başladım. İçimde hareketsiz kalışı, duvarlarıma yaptığı
baskıyı arttırırken aynı anda çıplak gövdelerimiz birbirine tutundu.
Dudaklarını
alnıma bastırırken, "Kadınım, varlığım, her şeyim, canımın içi," diye
fısıldadı ve sol avcunu belime yasladı. Sağ elinin parmaklarıyla sutyenimin
kopçasını çözüp yalnızca bir kulpunu kolumdan çıkarttı ve sağ elini sol
göğsümün üzerine kapattı. İçime alıştırdığı büyüklüğüyle kalçalarımı hareket
ettirdim. Mete, avcunu belime bastırarak yüzünü sol göğsüme doğru eğdi. Hamile
olduğumdan dolayı hassas olan göğüs ucuma, diliyle bir halka çizdiğinde,
kolumda kalmış sutyeni fırlattım ve tırnaklarımı sırtına bastırdım.
Boğukça,
"Canın acıyor mu?" diye sorarken göğsümün ucuna derin bir öpücük
bıraktı.
"Hayır,"
diye fısıldadığımda diliyle yeniden tomurcuğumun etrafında halka çizdi ve derin
bir öpücük daha bıraktı. Belimdeki avcunu kalçalarıma indirip beni
yönlendirmeye başladığında göğsümün üzerindeki öpücükleri hızlandı. Burnundan
verdiği nefesler, kalbimin artık ritimlerini bile coştururken tomurcuğu
dişlemesi tüm şehvetin zihnimde bir sarsıntıya dönüşmesini sağlamıştı.
"Mete,"
diye inlediğimde Mete, kalçasını yukarıya doğru ittirmeye başladı. Göğsümdeki
dudaklarını iyice açıp delirmişçesine emmeye başladığında başımı geriye doğru
attım. Kucağında yavaşça ritimlerimi bulmak için kalkıp indiğim sıra
dudaklarını göğsümden ayırmadı ama avuçlarını kalçama yaslayıp beni sertçe
doldurmaya başladı. Sırtındaki tırnaklarımı çekip parmaklarını saçlarına
daldırdım ve ona ona doğru eğildim. Boğazından kopan inlemeler, burnundan
bıraktığı sert nefesler emmeye devam ettiği göğsümde yankısını bırakırken sol
elimi dudaklarıma bastırdım.
Çığlık
çığlığa bağırmak istiyor ve onun içimde bıraktığı hasarlarla inlemek
istiyordum. Dudaklarını göğsümden çekip başını arkaya doğru attığında yüzümü
ona doğru eğdim. Ellerim yüzünü avuçlarken gözlerimiz birbirine kenetlenmişti.
Karanlığın içindeki koyulaşmış bakışları tüm ışığını ruhuma sızdırıyordu. Alt
dudağını dişleyerek hızlandığında kafasını iki yana salladı.
Sol eli
kalçamda kalmaya devam ederken sağ eli saçlarımın arasına girdi. Elimi
dudaklarımın üzerinden çekip yüzünü kendime doğru yaklaştırdım. Çıplak
gövdelerimiz birbirine yapıştığında dudaklarımız hırçınca yeniden buluştu.
Sanki bir savaş halindeydik ama bu savaşın bir kazanını yoktu. İkimizde
birbirine delicesine âşık olmuş iki zaaftık.
BURADAN
İTİBAREN HİKÂYE GİDİŞATI BAŞLAYACAĞINDAN DOLAYI ÜSTÜ KAPALI VE KİMSEYİ RAHATSIZ
ETMEYECEK ŞEKİLDE YAZMAYA DEVAM ETTİM. OKUMAMIŞ OLANLAR, BU KISIMDAN İTİBAREN
DEVAM EDEBİLİRSİNİZ.
Zaman
ağır uçlu saniyelerini kaybettiğinde, artık bizim için son gelmişti.
Birbirimize karıştığımız o andan sonra titreyen bedenlerimiz, yine birbirine
sarılı bir şekilde duruyordu. Birbirine karışmış soluklarımız, yanmış iki
bedenin son kalan külleri misali tenimize dökülüyordu.
Nedenini
bilmediğim bir anda sol gözümden akan yaş, yanağıma usulca süzüldü. Mete, bunu
hissetmişçesine alnını omzumdan çekip bana baktığında aynı yaşın yanağına
sızdığını fark ettim. Sağ avcu, boynum ile yanağım arasında kalırken baş
parmağını gözyaşına sürttü. Bir damla daha aktığında onun da gözünden bir yaş
daha aktı.
Neden
ağladığımızı bilmiyorduk.
Mete'nin
alt dudağı titrediğinde mavi okyanusları, derin fırtınalarla kaplandı.
"Ben sensiz yaşayamam Eyşan." diye fısıldadığında gözlerimin
bulanıklığından onu görememeye başlamıştım. Avuçlarımı yanağına bastırdığımda
gerilen çenesinden dişlerini sıktığını anlayabilmiştim. Avuçlarıma batan
kemiklerini okşayarak kafamı iki yana salladım.
"Ben
de sensiz yaşamam Mete." dedim. Çatlamış ve kısılmış sesim, gözlerimin
kapanmasına neden olduğunda boğazımdan kaçan hıçkırığı tutamadım. Mete, titrek
bir nefes çekip sağ elini enseme kaydırdı ve sıkıca kollarını çıplak bedenime
sardı. Sol eliyle uzamaya başlamış saçlarımı okşarken kafasını iki yana
salladı.
Mete,
titreyen sesiyle, "Seni öyle bir yere yerleştirdim ki hiç içimden
çıkartamadım. Küçüklüğümden beri hep oradaydın. Seni herkesten korumaya
çalışırken bile, en büyük zararları yine ben verdim." dedi. Bildiğim ama
duymayı beklemediğim itirafı gözyaşlarımın kirpiklerimin arasından sızmasına
sebep olduğunda bir kez daha hıçkırarak ona sokuldum. Saçlarımı okşamaya devam
ederken sırtıma bıraktığı kamuflajının kalın kumaşını hissettim.
Bir
daha asla giyemeyeceğim üniforma için biraz daha hıçkırdım. Küçüklüğümde
üzerimden çıkartmadığım o üniforma, şimdi üzerimden sökülmüştü. Küçükken
sökemedikleri üniformayı kendi kanlı ellerimle söküp atmıştım.
"Senin
içini dağlayan o duyguyu," Mete'nin boğuk ve zor çıkan fısıltısını son
anda duydum, "hissetmediğimi mi sandın?" titrekçe nefes aldı, o da
ağlıyordu, "O günden beri gözünden bir damla yaş bile akmadı, bilmez miyim
sandın?" hıçkırdı, "Yaktığın ateşin içinde yine önce kendini yaktın
sen." dedi ve hıçkırıklarıma eşlik ederek Mete'de ağlamaya başladı.
Kapalı
gözlerimin arkasındaki karanlıkta, bir odanın kapısının altından sızan ışığı
gördüm. Ruhumdaki adım sesleriyle oraya gittim. İçeride ne olduğunu gördüm. Bir
anlık hırsımın, beni geri dönemeyeceğim bir yola ittiği anı, yolu görmek için
yaktığım ateşin beni nasıl yaktığını izledim. Yaktığım güvercinin tüylerinin ne
kadar karardığını fark ettim.
Güvercin,
artık ölüyordu.
Tüylerinin
çoğu arkasında kül haline gelmiş, hafifçe rüzgârla süzülen parçalar yere doğru
düşüyordu. O kanat, artık yalnızca bir hatıra gibi, savrulan külün ve kararmış
tüylerin izlerini taşıyordu. Her bir kül parçası, zamanın her geçen anında, o
kanadın daha da silikleşen varlığını hatırlatıyordu fakat diğer kanadı, hâlâ
havada asılıydı. Sanki son bir direnişle, ateşin hışmına karşı gelmeye
çalışıyordu.
Her
hareket ettirdiğinde, hafifçe savrulan tüylerden ve kararmış kül parçalarından
birkaçını daha kaybediyordu. O kanat, kıpırdadıkça daha da kırılganlaşıyor, her
bir hareketiyle geçmişin ve varoluşun son izlerini yitiriyordu. Her bir düşen
parça, o kanadın artık geçmişine ait olduğunu, zamanla bir hiçliğe dönüştüğünü
anlatıyordu. Güvercinin son uçuşu, bir zamanlar ne kadar hafif olduğunu
hatırlatırken, o kanadın her bir hareketi, ölüme dair bir itiraf gibiydi.
Bir
hikâyenin son perdesi, kapanmak üzereydi.
🕊️
15
Aralık 2016 / Şırnak
Yazar,
Ağzından
Kıyamet,
Bö & Serhat Durmus
Kar,
dışarıda ince ince yağıyordu. Beyaz bir örtü gibi her şeyin üzerini sararken,
kantinin içi tam tersi; sıcacık bir ortamdı. Radyodan eski bir türküler
çalıyor, o huzurlu melodi ortama yayılıyordu. Kantinin en sağ köşesinde,
dikdörtgen bir masanın etrafına toplanmış olan Güvercin Timi, yeni geldikleri
operasyonun yorgunluğunu atmak için buradaydı.
Asena
Gündüz, en baş köşede, gözleri hafifçe kısılmış şekilde timini izliyor.
Dudaklarında silik bir tebessüm var ama bakışları her zamanki gibi sertti. Bu
sertlik, sadece timinin güvenliğini sağlayan bir duvar gibi yükselmiş; aslında,
gözlerinin derinliklerinde bir şefkat ve merhamet barındırıyor ama bunu kimse
pek göremiyordu. Ancak Osman; her zamanki gibi onun bu içsel dünyasına duyduğu
güvenle, sessizce gözlerini üzerinde tutuyor ve içindeki anlamı çok iyi
biliyor.
Deniz,
oldukça sessizdi. Yüzü ciddi ama zaman zaman Kubilay'ın çabalarına karşı hafif
bir gülümseme beliriyordu. Kubilay, elindeki çayı karıştırarak bir şeyler
anlatmaya çalışıyor ama Deniz, tek kelimeyle cevap veriyor. Yine de
aralarındaki sessiz sohbetin her anı, bir bağlantıyı hissettiriyordu.
Kubilay,
"Yani, bu kadar suskun olmak zor değil mi? Sadece bir kere, şu şarkı
hakkında ne düşündüğünü söylesen olmaz mı?" dediğinde Deniz, gözlerini
biraz daha kısarak, hafifçe gülümsedi ama yanıt vermedi. Kubilay, dudaklarını
büzerek içli bir nefes aldı. Kubilay, "Kıracağım senin inadını." diye
fısıldadı ama Deniz duymadı.
Aslı ve
Mücahit, evli bir çift olarak, birbirlerine bakarken zaman zaman gülümsüyorlar.
Aslı'nın gözlerinde rahatlık ve huzur var, Mücahit ise ona bakarken sadece
içten bir gülümseme sunuyor ama bu özel anlar arasında, her ikisi de tim
arkadaşlarının sohbetlerine katılmayı ihmal etmiyorlar.
Mücahit,
"Benimle bir köyde tatil yapmayı kabul edersen, bana da artık azıcık
eğlence gelir değil mi?" diye alayla söylendiğinde Aslı, hafifçe
kıkırdadı. Aslı, "Senin olduğun her yere gelirim ben." dediğinde
Mücahit, gözlerindeki parıldamayla Aslı'yı izlemeye devam etti. Onların
aralarındaki bağa tim arkadaşları gülümseyerek baktı.
Asena,
operasyonun getirdiği yorgunluğa rağmen, arada bir gözlerini üzerlerinde
gezdiriyor ama daha çok, timin her bir üyesinin duruşunu ve davranışlarını
izliyordu. Bazen, küçük bir gülümseme bile olsa, yüzünde iz bırakan bir
sıcaklık vardı. Seviyordu Asena timini, çok kısa bir sürede bağlanmıştı. Her ne
kadar bazen kızsa da öfkelense de onlara kıyamıyordu. Kırdığı zamanları bazen
önemsemiyordu, 'Beni anlarlar.' diye düşünüyordu.
Bir
gün Aslı'yı, Mücahit'i, Cengiz'i, Yaren'i, Mehmet'i ve Alparslan'ı
kaybedeceğini bilmeksizin.
Arka
planda, diğerleri sohbetlerine devam ediyordu. Zaman zaman gülüşler yükseliyor,
bazen ciddi konulara dalıyorlardı ama her anında bir aile havası vardı burada.
Zorluklar, acılar, savaşlar... Hepsi bir kenara bırakılmış, sadece bir arada
olmanın sıcaklığı vardı.
Cengiz,
şaka yaparak Mücahit'e döndü.
"Sizce
karı-koca arasında kim daha tecrübeli?"
Aslı
gülerek, "Kesinlikle ben!" diye bağırdı.
Mücahit
alttan almaya çalıştı ama kaşlarını yukarıya doğru kaldırmaya engel olamadı.
"Buna
kimse inanmaz." dedi.
Yaren
ve Alparslan aynı anda araya girerek, "Ben ikisinin de aynı derecede
tecrübeli olduğunu düşünüyorum," dedi Yaren ama Alparslan, "Her ikisi
de tecrübelerinden ders alabiliyor bence" dedi.
Herkesin
yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Bir an için, dışarıdaki kar fırtınasına,
geçmişteki zorluklara ve karşılarındaki tehlikeye rağmen, içlerindeki sıcaklık
öyle bir şekilde yayılıyordu ki, her şeyden uzaklaşıp sadece bu anın tadını
çıkarıyorlardı.
Kantinin
sıcak havası, Asena'nın cebinde titreşen telefonun sesiyle aniden değişti.
Gözleri bir anda ciddiyetle daraldı. Kaşlarını çattı, sağ elini cebine
götürerek telefonu çıkardı. Ekrana bakarken yüzündeki o silik tebessüm tamamen
silindi.
Tim
üyeleri, Asena'nın bir anda ayağa kalkmasını görünce refleksle toparlandı. Her
biri, gelecek bir emre hazırmış gibi yerlerinden kalktı. Asena, sol elini
hafifçe kaldırarak oturun işareti verdi. Bu küçük ve net hareket, masadaki
herkesin sessizce yerine geri oturmasına yetti.
Telefonu
kulağına götürüp kantinden çıkarken, kapıdan esen soğuk hava tenine çarptı.
Dışarıda kar hâlâ yağıyordu, bembeyaz örtü sessizliği temsil ederken, Asena'nın
içinde bir şeylerin kıpırdadığı gözlerinden okunuyordu.
Asena,
yüzbaşı olduğundan beri birçok göreve dahil olmuştu ve bu görevlerde yeni
insanlarla tanışmıştı. O insanlardan biri de Şanlıurfa'dan bir haftalığına
geldiğinde tanıştığı Naim Tanburu idi.
Asena,
"Alo, Tanburu nasılsın?" diye sorduğunda, adımları yavaşladı. Duyduğu
ses, tanıdık değildi.
Telefonun
ucundan, "Merhaba Yüzbaşı Asena Gündüz. Ben Binbaşı Hulusi Gökmen, sizi,
Şanlıurfa Akçakale Hudut Tabur Komutanlığı'ndan arıyorum." cümlelerini
duydu.
Asena'nın
gözleri daraldı, çenesi hafifçe dikleşti. Derin bir nefes aldı ama sesi sert ve
netti.
"Buyurun
Binbaşım, yardımcı olabileceğim bir husus mu var?" diye sert sesiyle
sorguladığında telefonun ucundaki sıkıntılı sesi işitti. Tek kaşı, hafifçe
kavislendiğinde askeriyeye doğru yürümeye başladı. Postallarının altında
gıcırdayan kara rağmen telefondaki sese kulak kesildi.
"8
Aralık 2016 tarihinde Akçakale'nin sınırında bir patlama oldu ve eş zamanlı
olarak toplam 116 Türk kadını ve 35 çocuk öldürüldü."
Asena'nın
adımları aniden durdu. Gözlerinin kahverengi halkalarında bir şeyler parladı;
öfke ve şok bir arada. Dişlerini sıktı, yüz kasları gerginleşti. Birkaç saniye
boyunca, sadece soğuk hava ve uzaktan gelen rüzgârın sesi duyuldu.
"Ne
dediniz?" diye tepki verdi.
Telefonun
diğer ucundaki ses ciddileşti.
"Asena
Gündüz, sizden Güvercin Timini bu işe dahil etmeden Şanlıurfa'ya gelmenizi
istiyorum. Sizin için burada küçük, geçici bir ekip kurulacak. Eğer kabul
ederseniz geldiğinizde bilgiler ayrıntılı olarak yüz yüze anlatılacaktır."
Asena'nın
dişleri arasından nefes verdiği duyuldu. Dilini dişlerinin arkasında, sabırsız
ve öfkeli bir şekilde gezdirdi. Gözlerindeki öfke giderek büyüyordu. Bir
anlığına başını gökyüzüne kaldırdı. Kar taneleri, yüzüne hafifçe düşerken,
ifadesinde kararlılık okunuyordu. Asena kısık ama tehditkâr bir sesle,
"Şafak atmadan oradayım, Binbaşım." dedi ve telefon kapandı.
Kantine
geri döndüğünde içerideki sohbet aniden sustu. Herkes Asena'nın yüzündeki
değişimi fark etmişti. Dudaklarındaki tebessüm çoktan kaybolmuş, gözlerinde
tanıdık bir kararlılık ve tehlikeli bir ciddiyet vardı. Osman, Asena'nın yüzüne
dikkatlice baktı. Onun gözlerinde gördüğü şeyin sıradan bir görevle ilgili
olmadığını hemen anladı.
Osman,
"Bir şey oldu kesin." dedi, kendi kendine.
Asena,
masanın başına döndü. Ellerini arkasında birleştirdi ve timini süzdü. Sonra,
kısa ama net bir emir verdi.
"Güvercin
Timi yerinde kalsın. Bu görev bana özel."
Mücahit
ve Aslı birbirlerine kaygılı bakışlar attı. Deniz, başını hafifçe eğdi. Kubilay
ise sessizliğe gömüldü.
Kubilay
fısıltıyla, "Ne oluyor?" diye sordu, Osman'a. Osman, bakışlarını
Asena'dan ayırmadan cevapladı.
"Ne
oluyorsa, Yüzbaşı tek başına halledecek. Öyle olması gerektiğini düşündüyse
bize söz düşmez."
Asena,
kapıya yönelirken bir kez daha arkasına döndü. Osman'a sadece kısa bir bakış
attı. Sanki, "Geri döneceğim" der gibiydi. Osman,
kafasını salladığı an kantinin kapısını araladı ve helikopter pistine doğru
yürüdü. Dışarıda kar hâlâ yağıyordu. Gözlerinde yanmakta olan öfkeyle,
karanlıkta kayboldu.
Gökyüzü
kurşuni bulutlarla kaplıydı; aralıksız yağan kar taneleri, toprağın üzerini
beyaz bir kefen gibi örtüyordu. Ağaçların dalları, ağırlaşan karın yüküyle
eğilmişti; en ufak bir esintide dallardan dökülen kar taneleri, sessizliğin
üzerine usulca serpiliyordu. Ufuk çizgisi, beyazın sonsuz tonlarıyla
silinmişti; yerle gök birbirine karışmış, zamanı durdurmuş gibiydi.
Asena
Gündüz, 15 Aralık 2016 tarihinde saat 12:00'de, Şanlıurfa Akçakale Tabur
Komutanlığı'na ilk adımını atmıştı.
Askerî
hangarın büyük kapıları açıldığında, içerdeki ışık dışarı taşarak karlı zeminde
altın renkli yansımalar oluşturdu. Kapının eşiğinde durduğunda, gözleri içeride
dizilmiş askerlerin üzerinde dolaştı. Metalin soğuk kokusu ve nöbet tutan
askerlerin ayak sesleri havayı dolduruyordu.
Karşısında
sekiz erkek asker dimdik duruyordu. Her biri askeri disiplinin vücut bulmuş
hâliydi. Üniformaları kusursuz, bakışları ciddiydi. Asena'nın gözleri, birer
birer askerlerin üzerinden geçti. Her birinde bir amaç arar gibiydi.
Askerlerden
biri, boyu diğerlerinden daha uzundu, alnında yeni iyileşmiş bir yara izi
vardı, ileri çıkarak selam verdi.
"Yüzbaşı
Asena Gündüz. Şanlıurfa Akçakale Hudut Tabur Komutanlığı'na hoş geldiniz.
Emrinizi bekliyoruz."
Asena,
selamı karşılıksız bırakmadı. Sağ elini başına götürüp tek bir hareketle
karşılık verdi. Sonra, gözlerinde yankılanan keskin bakışla hepsini süzdü.
Asena
soğukkanlı ve otoriter bir tonda, "İsimlerinizi sırayla duymak
istiyorum." dedi. Öne çıkmış asker çenesini dikleştirdi.
"Astsubay
Üstçavuş Aslan Demir." dedi ve geri çekildi. Bütün askerler sırasıyla öne
gelip isimlerini söylemeye başladılar.
"Astsubay
Kıdemli Çavuş Murat Eren."
"Uzman
Çavuş Yusuf Demir"
"Çavuş
Emre Bayraktar."
"Çavuş
Bora Temiz."
"Uzman
Onbaşı İsmail Yıldız"
"Onbaşı
Halil Kurt"
"Piyade
Er Cihat Aslan"
Her bir
ismin ardından Asena'nın bakışları askerlerin gözlerine kilitlendi. Gözlerinin
derinliklerinde korku, tereddüt ya da zayıflık arıyordu. Asena, ayrıntıları
yanına gelen Binbaşı Hulusi Gökmen'den öğrendikten sonra yeniden askerleri
karşısına aldı ve ellerini arkasında bağladı. Görev, hafif değildi.
"Burada
bulunmamızın nedeni, sıradan bir sınır devriyesi değil. Bu görevde zayıflığa ve
tereddüte yer yok. Eğer bu işi sonuna kadar götüremeyeceğinizi düşünüyorsanız,
şimdi konuşun."
Bir
sessizlik çöktü. Kimse bir adım geri çekilmedi, kimse konuşmadı. Asena'nın
dudaklarının kenarında, kısa ama sarsıcı bir tebessüm belirdi. Ardından sesi,
soğuğu delen bir keskinlikle yükseldi.
"Pekâlâ.
O hâlde, harekete geçiyoruz," dedi ve kaşlarını çattı. Ateş püskürten
bakışlarını Akçakale'nin sınırından belli olan Suriye sınır kapısına çevirdi.
"Onlar 16 Aralık'ın şafağını göremeyecekler."
Sözleri
bittiğinde, Aslan Demir hafifçe başını eğdi.
"Anlaşıldı,
Yüzbaşım."
Murat
Eren, tüfeğini kontrol ederken soğukkanlı bir ifadeyle, "Bu gece onların
sonu olacak," dedi.
Emre
Bayraktar ile Bora Temiz, göz göze gelip sessizce başlarını salladılar. Yusuf
Demir, sessiz ama tehditkâr bir ses tonuyla, "Biz hazırız. Onlar hazır
mı?" diye mırıldandı.
Asena,
son bir kez intikam için kurulmuş, İntikam timine döndü. Sadece bakışlarıyla
konuştu. Kimse bir kelime etmedi ama hepsi mesajı almıştı: Geri dönüş yoktu.
16
Aralık'ın şafağı, Al-Suqaylabiyah Ormanları'nın üzerine ağır bir sessizlikle
doğdu. Kararmış gökyüzü, hafif bir pusla aydınlanırken, sabaha dair umut
taşıyan hiçbir ses duyulmuyordu. Sadece, ormanın derinliklerine gömülmüş geçmiş
bir çatışmanın izleri kalmıştı. Her bir ceset, sessiz bir hesaplaşmanın kanlı
tanıklarıydı. Asena Gündüz'ün sözü yerine gelmişti. Onlar, 16 Aralık'ın
şafağını görememişlerdi.
İntikam
Timi, yorgun ama başarmış olmanın sessiz gururuyla Akçakale sınırına geri
döndüler. Asena'nın kahverengi gözlerinde yorgunlukla karışık bir dinginlik
vardı. Her adımında, verilen kayıpların ve kazanılan zaferlerin ağırlığını
taşıyordu.
Hudut
çizgisinin ötesinde, Hulusi Gökmen onları karşıladı. Yüzünde, nadir görülen bir
tebessüm belirdi. Gözlerinde onur ve sevinç vardı.
"Başardınız.
Türk'ün intikamı alındı."
Hulusi,
Asena'nın elini sımsıkı tuttu, ardından onu bir kucaklamayla karşıladı.
Prosedür gereği Asena Gündüz, 17 Aralık'a kadar Akçakale'nin sınırları
içerisindeydi. 17 Aralık sabahı Hulusi Binbaşı, Asena'ya helikopter pistinin
yanına kadar eşlik etti.
"Helikopter
hazırlandı. Seni eve gönderiyoruz, Asena yüzbaşı. Yaptığın her şey için
teşekkür ederiz. Vatan sana minnettar kalacaktır," dediğinde Asena, başını
hafifçe eğerek selam verdi.
"Emir
sizden, harekât bizden Hulusi binbaşım," dedi.
Helikopterin
pervaneleri hızla dönmeye başladığında, ortaya çıkan rüzgâr toprağı ve havadaki
sessizliği dağıttı. Tam o sırada, Suriye plakalı gri bir W124 kasa Mercedes,
ağaçların arasındaki toprak yolda sessizce durdu. Aracın içindeki Selçuk Ege
Turalı, koyu mavi gözlerinin arkasında gizli bir keyifle helikoptere binen
Asena'yı izliyordu. Dudaklarında sinsice kıvrılan bir gülümseme belirdi.
"Aferin
sana, çirkin surat." dedi alçak bir sesle. Elini vitesin üzerine koydu,
vitesi bire aldı ve direksiyonu çevirdi. Aracın motoru boğuk bir homurtuyla
çalışırken, Selçuk Suriye'deki evine doğru yol almaya başladı. Başına ne
geleceğinden haberi bile yoktu.
Helikopter
gökyüzüne yükselirken, sabahın ilk ışıkları ormanın karanlık kalıntılarını
aydınlatmaya başlamıştı ve her karanlığın ardında, gündüzün ilk ışıklarıyla
ortaya çıkacak izler kalırdı. 17 Aralık'ta Elias Farouq, Türkiye'den Suriye'ye
geçiş yapmıştı.
Al-Suqaylabiyah
Ormanları'nda öylece bırakılmış cesetler, kaderin acımasız hatıraları gibi
dizilmişti. Cesetlerin başında duran bir adam, gördüklerinin ağırlığıyla
dizlerinin üzerine çöktü. Yüzünde tarifsiz bir şok, gözlerinde ise yeni bir
karanlığın habercisi belirmişti.
Her
intikamın ardında daha derin bir sır yatar ve bazı savaşlar, şafakta değil,
karanlığın içinde başlardı. Kapkara gözleri dolmuş adam, kafasını hiddetle iki
yana salladı. "Lâ yumkin. (Hayır, olamaz.)" dedi, Arapçayla.
"Lâ yumkin!" elleri titreyerek kanlı, üzeri sineklerle dolmuş
bedenlere dokundu. "LÂ YUMKIN!"
Sözleri,
boşlukta yankılanırken, adam derin bir nefes aldı. Kollarını hızla kaldırarak
kafasını geriye atıp, başındaki karanlık düşüncelerle yüzleşti. Bir zamanlar,
her şeyin başka türlü olabileceğini hayal etmişti ama şimdi, her şey
bozulmuştu. Çığlıkları ve haykırışları Al-Suqaylabiyah Ormanları'nda
yankılandı.
Bir
anda, sırtında bir soğuk rüzgârın geçtiğini hissetti. O an, gerçeklikten kopmuş
gibi hissetti kendini. Her şey, bozulmuş bir zaman diliminin içinde hapsolmuş
gibiydi. Derin bir iç geçirdi ve hızla ayağa kalktı. Ayakta bekleyen
adamlarının yakalarına yapıştı. Attığı tokatlarla dövmeye başladı.
"Wa
antum, mada kuntuma taf'aloon indama yahduthu hatha?"
"Bunlar
olurken siz ne yapıyordunuz lan!"
Adamın
tokatları, derin bir öfkenin dışa vurumu gibiydi. Her bir darbe,
Al-Suqaylabiyah Ormanları'nda bırakılmış cesetlerin sessizliğine karşı bir
isyan gibi yankılandı. Vurdukça, öfkesinin ağırlığı artıyor, sanki bu dünyada
bir şeyleri değiştirebilecekmiş gibi hissediyordu.
Tokatların
ardından, elleri titreye titreye adamlarının yakalarından çekti. Diğer adamlar
geri adım attı, korku içinde. Gerçekten gözlerini görmüyorlardı. O an, adamın
içindeki karanlık, dışarıya sızıyordu. Sadece bir an için gözleri, kendini
kaybetmiş gibi kararmıştı. Arkasından koşarak gelen birinin varlığını
hissettiğinde bir hışımla arkasına döndü.
"Elias!"
Elias
Farouq, dişlerini sıkarak Shaytan'a doğru yürüdü. Ellerini yakalarına koyup
kendine doğru yaklaştırdı.
"Bütün
bunlar olurken sen neredeydin lan!" diye Arapça bağırdı. Shaytan, ellerini
yakalarını saran bileklere yasladı.
"Dur,
kimin yaptığını öğrendim!" diye bağırdığında Elias, ellerini Shaytan'ın
yakalarından çekmedi. Bir kez daha sarstı.
"Söyle!"
Shaytan,
Elias'ın -henüz kaybetmediği- iki kara gözüne de baktı.
"Asena
Gündüz diyorlar. Kendisi Şırnak'ın en iyi timinin komutanıymış. Bir de Selçuk
Ege Turalı var diyorlar. Kendisi gölge, karısı ve bir çocuğu var, adamları
peşine yollattım. Araştırmaya başladılar ve nerede olduğunu bulmaya
çalışıyorlar." dedi Shaytan, nefesini zar zor alarak.
Elias,
bir süre sessizce düşündü, gözlerini cesetlere dikti. Cesetler, ona tüm bu
gerçeği hatırlatıyordu: Bu dünya, öfkenin ve intikamın içinde var olurken,
gözlerinin önündeki her şeyin ardında daha büyük bir hesaplaşma yatıyordu.
"Bana
Mimba'yı çağırın." diye fısıldadı ve ardından bakışlarını Shaytan'a
çevirdi. "Selçuk'u bana bırak."
Shaytan,
Elias'ın emrini duyduğunda tüyleri diken diken oldu. Elias'ın gözlerindeki öfke
ve karanlık, ona sanki bir şeylerin sonunun geldiğini, bu yolun geri dönüşü
olmadığını söylüyordu. Elias'ın ne kadar kararlı olduğunu bilmek, içindeki
korkuyu daha da derinleştiriyordu.
"Evet,
efendim," diye cevap verdi, biraz titreyerek. "Mimba'yı bulacağım ama
Selçuk'un peşine düşmeniz zor olacak."
Elias,
Shaytan'ın korkakça ses tonunu duyduğunda gözlerini biraz daha sertleştirerek
ona yaklaştı. "O zaman ne gerekiyorsa yapın. Eğer bu işi beceremezsen,
seni burada bırakırım, Shaytan," dedi, her kelimesi ölüm kadar soğuktu.
Shaytan,
hemen başını eğdi. "Emriniz üzerine, efendim," dedi, kendisini
toparlamaya çalışarak.
Elias,
birkaç adım geri çekildi ve ellerini birleştirerek derin bir nefes aldı.
Beyninde her şey bir araya geliyordu. Mimba'nın bulunması, Selçuk'un peşinden
gitmek... Tüm bu plan, daha büyük bir amaç için yerini bulmalıydı fakat bir
şeyler eksikti. Bir planın her zaman bir adımdan daha fazlası olması gerekirdi.
Bu kadar karmaşık bir operasyonda hata payı yoktu.
Telefonunu
çıkarttı ve kanlı elleriyle ekranı kaydırmaya çalıştı. Dişlerini sıkarak
parmaklarına bulaşan kanı üzerine sildi ve yeniden ekrana dokundu. Bir numaraya
tıklayıp kulağına yasladığında çenesini dikleştirdi.
"Alo?"
Elias,
kaşlarını çattı, "Hal sami'ta bima hadath?" diye sordu.
Olanları
duydun mu?
Telefonun
ahizesinden bir boğaz temizlendi. "Sam'atu. Madhā tanwī an taf'alu? (Duydum.
Ne yapmayı düşünüyorsun?)" dendi. Elias'ın bakışları, Asena Gündüz'ün
ve intikam timinin öldürdüğü, karılarına ve çocuklarına çevrildi.
"Kāna
hunāka qā'id fī Şırnak. Ismuha, Asena Gündüz. Ibhath 'anhā wa uqtulhā,
Raşit."
Şırnak'ta
bir komutan varmış. Adı, Asena Gündüz. Onu bul ve öldür, Raşit.
Elias
Farouq'un intikamı, karanlık bir planın ilk adımları olarak başlamıştı.
Piramidin en üstündeki adam, tüm taşları yerinden oynatacak güce sahipti ve
geçmişte yaptıkları, bugün için sadece birer anıya dönüşmüştü. Mümtaz Çalkun'un
babasının ailesini, yani Seyyar'ın ailesini öldüren zamanında babasıydı.
Raşit'i kendi amaçlarına alet eden, her hamlesinde doğru zamanı bekleyen Elias
Farouq'un ta kendisiydi. Onun ellerinde bir pusula, her adımında bir karar
vardı.
Her
şeyin merkezinde Elias vardı ve ne kadar karmaşık bir ağ kurmuş olsa da artık
hedefi belliydi: Asena Gündüz.
Asena
ise tüm bu çarpışmaların ortasında, hayatta kalmayı başarmış bir figürdü. Her
adımında ölümün nefesini hissederek, her köşede düşmanlarını atlatabilmişti.
Elias'ın bu kadar dikkatli ve soğukkanlı olmasının nedeni de buydu. Asena
Gündüz, her zaman, ölümle yaşam arasında ince bir çizgide yürümeyi başarmıştı.
Selçuk
Ege Turalı'nın eşine ve çocuğuna sıkılan kurşunun tetiğine basan, Elias
Farouq'tu. Elias, o kadar kurnaz biriydi ki Zara Demirkan'ın ekibindeki kadına,
kendi yüzünün taslağını aldırmıştı. Adamlarından birine aynı yüzü çizdirdi ve
Selçuk'un onu bulmasını sağladı.
Selçuk,
Elias Farouq'u öldürdüğünü sandı ama aslında Elias'ın kopyasını öldürmüştü.
Elias
Farouq, bir şekilde o cesede ulaştığında vurulma şekline göz attı. Bir kurşun
sağ gözünü dağlamış, diğeri ise ensesinden girmişti. Sağ gözünü operasyonla
aldırdı ve beyaz bir göz taktırdı. Küçük bir estetik operasyonuyla kaşının
hemen üstünden yanağına doğru uzanan bir iz çizdirdi. Bir süre kimseye
görünmedi.
Bu
süre, beş seneye tekabül ediyordu.
Asena
Gündüz'ün durdurulamadığını gören Elias, kendini tam ortaya çıkartacaktı ki
kardeşi Rojin'in öldürüldüğünü öğrendi. O andan itibaren bütün tuşlara basmaya
başladı. Aklındaki tüm planları tıkırında işlemek için kollarını sıvadı.
Elias
Farouq, artık durdurulamazdı.
🖇️
17
Mayıs 2022 / Şırnak
Eyşan
Çakır, Ağzından
Joaquim,
Oscar and the Wolf
Zihnim,
dizginlenmiş bir disiplin ile kaplanmıştı.
Her anı
hesaplamış, her adımı bir strateji olarak çizmiştim. Dışarıda bekleyen tehlike,
gölgelerde gizliydi. Her an bir şeyler değişebilirdi ama bu beni yavaşlatmazdı.
Güvercin, korku nedir bilmezdi. Bugün de bir kez daha o güveni hissettirmem
gerekiyordu.
Elimdeki
dosyanın kapağını parmaklarımın arasına sıkıştırıp bakışlarımı Güvercin Timine
çevirdim. Her biri, yakalayacağımız Noar Veyra hakkında bulduğumuz bilgileri
dinlemek için, yeniden koordinasyon merkezine toplanmıştı. Gözlerimi, tim
üyelerinin üzerinde kaydırarak, her birinin suratındaki kararlılığı okudum.
Mete,
her zaman olduğu gibi odaklanmış bir şekilde ekranda yer alan haritaya
bakıyordu. Yanında oturan Caner ve Selçuk, elleri hızla klavye üzerinde hareket
ediyor, yeni bilgiler için sorgulamalar yapıyordu. Yonca ve Kubilay'ın
bakışları sabitti; aralarındaki sessiz anlaşma, her şeyin düşündüklerinden daha
karmaşık olduğunu gösteriyordu.
Çilingir,
Ahmet ve Barış; Mete tarafından, alan kontrolünü sağlamaları için önden
gönderilmişti. Güvenliği sağladıkları an Güvercin Timi, Mete, Kubilay, Osman ve
Alperen ile Van'a geçeceklerdi.
Ekranda,
Noar Veyra'nın son görüldüğü yerin koordinatları belirdi. Bu, bizim için sadece
bir başlangıçtı. Birkaç adım geride duran Alev, odanın karanlık köşesinde
neredeyse hiç hareket etmeden sessizce duruyordu. Bunu en iyi yapanlardan
biriydi; her şeyi fark eder ama hiçbir şey göstermezdi. Alev Atsız, bizim için
buradaydı, her zamanki gibi havadan destek verecekti.
Lara ve
Yonca ise burada, bize destek olacaktı.
Yavaşça
dosyayı masaya koydum. Kapağındaki yazı, bugünün tek kelimelik özeti
gibiydi: Operasyon Başlatılacak.
"Başlıyoruz,"
dedim, sesim kararlı ama içimdeki soğukkanlılıkla. "Birkaç gece sonra,
Noar Veyra'nın sonu olacak."
O an
herkes bir anlığına yerinden kıpırdadı ama kimse sesini çıkarmadı. Time
güveniyordum. Onlar, her zorluğun üstesinden gelebilecek kadar güçlüydü. Bu
görev, başka bir şeyin başlangıcıydı: Bir intikamın ve bir bitişin.
Mete,
oturduğu sandalyeyi ittirip yerinden kalktığında herkes onunla birlikte ayağa
kalktı. Alev, bana doğru yaklaşıp yeşil gözlerini kırpıştırarak beni süzdü.
Bedenimi ona doğru çevirdiğimde ikimizin de dudaklarında heyecanlı
tebessümlerimiz vardı.
"Sensiz
çıkacağım ilk operasyon olacak, Güvercin." dedi, kısık bir sesle.
Tebessümümü bir meydan okumaymışçasına büyüttüğümde artık kocaman bir
gülümsemeye sahiptim.
"Benimle
uğraşması kolaydı bakalım kocam bey ile nasıl anlaşacaksın?" diye alayla
sorguladım. Alev, gözlerini devirip omzunu silkti.
"Valla
öyle deme, eniştem bir tek sana karşı miyavlıyor hepimize de hırlıyor. Ee,
boşuna Bozkurt dememişler."
Elimi
hafifçe kolunun yanına vurup gözlerimi kıstım.
"Bozkurt
duymasın pençesiyle kara kutunu parçalar." diyerek kıkırdadım. Alev'de bu
söylediğime gülerek bir şey demeden time döndü.
"Mete
yüzbaşı, ben F-16'ya gidiyorum. Sahada görüşmek üzere." dedi ve baş selamı
verip beklemeden koordinasyon merkezinden ayrıldı. Mete'nin bakışları bana
çevrildiğinde eliyle Kubilay'ı, Alperen'i ve Osman'ı gösterdi.
"Lakapları
değişti. Güvercin 2 ve 5'i kullanmayacaklar. Osman'ın lakabı Lokum, Alperen'in
lakabı Bebe, Kubilay'ın lakabı da Böcek oldu." dediğinde kahkaha atarak
Kubilay ve Alperen'e baktım. Ellerimi belime koyup gözlerimi kıstım.
"Yonca'nın
lakabı sırf Çiçek diye Böcek oldun değil mi?" dedim ve Alperen'e baktım,
"Ankara Bebesi seni."
Alperen
gülerek bize bakarken Kubilay, Yonca'yı kolunun altına alarak saçından öptü.
Caner, gözlerini devirerek dosyaları toparlamaya başladığında öğürdü ve
dosyalarla birlikte masadan ayrıldı. Lara, onun bu tavrına ellerini beline
koydu.
"Caner?"
diye sorguladığında Caner, bir anda ellerindeki dosyayı düşürdü.
Lara'ya
bakarak, "Efendim hayatım?" dedi.
Mete ve
Selçuk, Caner'in dut yemiş bülbüle dönmesine büyük bir kahkaha patlattıklarında
ellerimi arkamda bağladım. Operasyona gidecekleri için içimde bir korku vardı
ama sağ salim döneceklerinden adım kadar emindim.
Son
hazırlıkların yapılması için Selçuk ve Caner, bilgisayar başına oturduklarında
masaya doğru adımladım. Osman'ın bana baktığını gördüğümde dudaklarımda buruk
bir tebessüm oluştu.
"Ne
baktın kuzen?" diye sorduğumda derin bir nefes alıp verdi ve omzunu
silkti.
"Hiç.
Seni ilk defa bu kadar sakin görüyorum. Normalde operasyona gideceğimiz
zamanlar hır gür çıkarıyordun."
Osman'ın
haklılığı göz yaşartıcıydı ama buna omzumu silkerek sessiz kaldım. Mete, yanıma
yaklaşıp kolunu omzuma attığında saçlarıma derin bir öpücük kondurdu ve Osman'a
baktı.
"Artık
o bir başkan ve sorumlulukların bilincinde Osman." dedi ve Kubilay'a
baktı.
"Sende
karından ayrıl da artık hazırlanmaya gidelim. Bir bırakamadın çiçeğini
Böcek." diye alayla kurduğu cümleye yüzümü çevirip ona baktım. Caner,
eliyle Mete'yi ve beni gösterdi.
"Bak,
bak. Millete ne diyor kendi ne yapıyor? Önce sen bırak oğlum karını."
dedi. Mete, kaşlarını çatıp Caner'e baktığında Caner, tek kaşını kaldırdı.
"Dedi,
kıdemli üsteğmen."
Gülümsedim.
"Dedi,
yüzbaşı."
"Dedi,
Teşkilat Başkanı."
Arkamızdan
gelen Alparslan Çakır'ın bariton sesiyle hazır ola geçmiştik. Yüzündeki sert
ifadenin yanı sıra gözlerindeki şefkati hepimiz hissediyorduk.
"Hadi
Güvercin Timi, görev beklemez. Gidin ve ortalığı temizleyip gelin." dedi
ve ellerini arkasında bağlayıp çenesini dikleştirdi. Arkasını dönüp aralı
kapıdan yeniden odasına geçtiğinde Mete, bana döndü. Şefkat kokan bakışlarını
bir sağ gözümde bir de sol gözümde dolandırdı. Sağ elini ağırca havaya kaldırıp
alnına koydu ve esas duruşa geçti.
Sertçe
yutkundum.
Başımı
ağırca indirip kaldırdığımda elini indirdi ve dudaklarını alnıma doğru
yaklaştırdı. Gözlerim kendiliğinden kapandığında alnımdaki sıcak dokunuşunu
hissettim. Kalbim, göğüs kafesimi parçalamak istermişçesine delice atmaya
başladığında ellerim karnıma yaslandı. Sağ elini karnımdaki ellerimin üzerine
koyduğunda alnını alnıma yasladı.
"Önce
Allah'a; sonra kendinize emanetsiniz." diye fısıldadı. Bütün vücudum
gerildi, kalbim hızla çarpmaya devam etti. Sözlerinin ağırlığı, ruhuma derin
bir iz bırakıyordu. Bu kadar kısa ve net bir cümleyle hem sorumluluğumuzu hem
de bağlılığımızı hatırlatıyordu. Zihnimdeki karmaşa biraz daha berraklaşırken,
gözlerim onun gözlerinde kayboldu.
Mete'nin
elleri, koruma içgüdüsünün bir yansıması gibiydi. Kalbim çırpındıkça, parmak
uçlarımda hissettiğim huzur, bir yerlerde eksik olanı tamamlıyordu. Bir süre
hiç ses çıkarmadan birbirimize baktık, zamanı durmuş gibiydi.
"Dikkat
edin." diye fısıldadığımda gülümsedi ve önce alnını ardından da karnımın
üzerine koyduğu elini çekti. Dün gece karnımda bayağı bir duraklamış ve onlarla
uzun uzun konuşmuştu. Ben uyuduğumda bile onlarla konuştuğunu sabah anlamıştım.
Sağ eli karnımda, başı ise hemen karnımın yanında kalmıştı. Onların varlığını
her daim hatırlıyordu ve iyi bir baba olacağının garantisini aşılıyordu.
Bakışlarımız
birbirinden ağırca ayrıldığında çenesini dikleştirdi ve Kubilay ile Osman'a
baktı. Kubilay, Yonca'nın karnından elini çektiğinde dudaklarında buruk bir
tebessüm vardı. Zordu asker yareni olmak. Özellikle o asker yareni asker
olduğunda daha da zordu.
Bırakmak,
göreve onsuz gitmek, ayrılmak insana koyuyordu.
Güvercin
Timi, eksiklerini tamamlayıp helikopter pistine gittiklerinde kalçamı masaya
yaslayıp elimdeki dosyayı sıktım. Haritadaki bakışlarım bir an olsun
ayrılmazken onların güvenliği artık bizim sorumluluğumuzdaydı.
"Kule
1, ben Alev Atsız. F-16 ile kalkış için izin istiyorum." dedi, Alev.
Kuleden
cevap anında, kulağımdaki kulaklığa ulaştı.
"İzin
verildi Alev Atsız, rüzgâr sabit, kalkış serbest." dedi, Kule.
Gülümseyerek
sağ elimi havaya kaldırdım ve kablosuz kulaklığa dokundum.
"Tedy
Bir, görevinizde başarılar diler."
Kulaklığıma
dolan kahkaha ile çenemi kaldırdım.
"Teşekkürler
Tedy Bir!"
Bunlar,
yalnızca bir başlangıçtı. Herkesin görevdeki rolü önemliydi, herkesin güvenliği
bizim sorumluluğumuzdu. Güvercin Timinin her bir üyesi, birbirine bağlıydı ve
bu bağ daha fazla test edilecekti.
"Güvercin,
burası başlangıç noktası. Bozkurt, Güvercin Timi ile helikopterde."
Mete'nin
sesiyle sol elimi yumruk yaptım ve boğazımı temizledim. Kafamı kaldırıp bir an
gözlerimi kapattım. Her şeyin hesaplandığı gibi gitmesi için sadece güvenim,
arkadaşlarımın yetenekleri ve Allah'ın yardımı gerekirdi.
"Allah
yardımcınız olsun, Bozkurt. Güvercin Timi ile görevinizde başarılar
diliyorum."
⚡
18
Mayıs 2022 – 03:00 / Köprüköy Dağı, Belbuka Üs Bölgesi, Van
Yazar,
Ağzından
Köprüköy
Dağı'ndan Belbuka Üs Bölgesi'ne giden zorlu yol, her adımda toprağın
hışırdadığı, dağcıların sabırla tırmandığı, teröristlerin saklandığı bir
alandı. Dağ, köşe bucak, dar geçitler ve dik yamaçlarla sarılmıştı.
Güvercin
Timi, Bozkurt'un önderliğinde komut verilen yerlere pusmuştu. Her biri, anbean
değişen stratejilere uyum sağlamayı öğrenmiş, zamanın her anında çevreye karşı
dikkatliydi. O karanlık anlarda yalnızca dağdaki rüzgârın sesi ve bazen çok ama
çok uzaktan gelen bir kuşun çığlığı vardı. Tim üyeleri, hemen her yerde
gizlenmişti; kaybolmuş gibi görünseler de her biri etraflarındaki her şeyin
farkındaydı. Her harekette, her seste, her hareketin kaybolan zamanında bir
tehlike beliriyordu.
Mete,
gözlerinin önüne indirdiği dörtlü dürbünü ile dağın her noktasını bir kurt
misali dikkatlice izliyordu. Gözleri, dağların derinliklerinde kaybolmuş gibi
görünen her hareketi, her karanlık köşeyi tarıyordu. Bir hayalet gibi,
etrafındaki her şeyin farkındaydı, sanki dağın kendisiyle birleşmişti. Her kaya
parçası, her rüzgârın taşıdığı toprak zerresi, her küçük ses, ona bir ipucu
gibi geliyordu.
Göğsüne
düşen her nefeste hem kalp atışlarını hissediyor hem de vücudunun mükemmel bir
şekilde uyum içinde hareket ettiğini fark ediyordu. Gerçekten de her şey birden
bir insanın içindeki hayatta kalma içgüdülerine dönüşüyordu.
Ağırca,
derin bir nefes alıp kolundaki askeri saate baktı. Bekledikleri kişinin
gelmesine daha çok vardı. Dürbününü kaskının üzerine doğru kaldırdı ve ellerini
önündeki hücum yeleğine yaklaştırdı. Solundaki fermuarı açıp paketlenmiş,
ekmeği çıkarttı ve jelatinini söktü. Çıkan jelatin çöplerini yeniden yeleğin
içine sıkıca soktu ve ekmeğin yarısını bölüp sağa doğru uzattı.
Çilingir,
Mete'nin uzattığı ekmek parçasına maskesinin altından gülümseyerek aldı ve
pustuğu yerden kalkmadan maskesini çenesine doğru indirdi. Mete, uzandığı
yerden hafifçe doğruldu ve sırtını taşa yaslayıp bedenini güvene aldı.
Maskesini indirip ekmeği ısırdı ve Çilingir'e baktı.
Mete,
ağzındaki lokmayı bitirdiğinde "Özlemişim bunu." diye fısıldadı.
Çilingir'de aynı şekilde ağzındaki lokmayı yutkunup gülümsedi.
"Al
benden de o kadar. Kaç sene oldu birlikte göreve çıkmayalı?" diye
sorduğunda Mete'nin gözleri Çilingir'in gözlerinde asılı kaldı.
"Asıl
soru şu olmalıydı, en son bir ekmeği kaç sene önce bölüşerek bir dağda
yedik?" dedi. Çilingir, tebessüm ederek cevap vermek yerine ekmeği
ısırdığında Mete'de gülümsedi ve ekmeğini ısırdı. Aralarında dostluk bir ekmek
kadar hayatiydi, olmazsa olmaz gibiydi.
Barış
ve Ahmet, onların hemen uç kısmındaki dağdan onları izlerken bölüştükleri
krakeri yemekle meşgullerdi. Kubilay ve Osman, sırt sırta vermiş bir şekilde
Alperen'i izliyorlardı. Alperen, keskin nişancı tüfeğini ayarlayıp bakışlarını
onu izleyen Kubilay ve Osman'a çevirdi ve gülümsedi.
Her
biri, gecenin soğuk olmasına aldırış etmeden dudaklarındaki sıcak tebessümlere
sıkıca sarılmıştı. Saat yaklaştıkça gerilimli bekleyiş arttı.
Kubilay,
eldivenli sol elinin yüzük parmağına taktığı ince ipin varlığıyla nefes
alıyordu. Osman, bağlılık yemini ettiği Cemile'den aldığı saç telini, kalbinin
üzerindeki cevşende taşıyordu. Mete ise artık Eyşan'ın fotoğrafını, asla
operasyona giderken yanında taşımıyor ve künyesinde asılı duran düğmenin
varlığı ile yetiniyordu. Barış'ın ise kalbindeki kanatlar çırpmak için, görmeyi
beklediği F-16'nın içindeki kadını bekliyordu.
Zaman
geldi.
Mete,
dürbününü tekrar gözlerine indirerek kulaklığa dokundu.
"Atsız,
durum raporu ver."
Kulaklıktan
gelen hafif bir cızırtının ardından Alev'in sakin sesi duyuldu.
"Saat
04:17, gökyüzü temiz. 3000 feet yükseklikteyim, termal tarama başlattım.
Kuzeybatı yamaçlarında üç ısı kaynağı tespit ettim. Sabit duruyorlar,
muhtemelen nöbetçi."
Mete,
göz ucuyla Çilingir'e ve Barış'a baktı.
"Çilingir,
Kokarca. Kuzeybatı rotasını alın. Atsız, sizi destekleyecek. Ben ve Böcek doğu
yamacından dolanacağız. Lokum ve Bebe kuzeydoğu hattını kontrol edecek. Hareket
zamanı."
Tim,
senkronize bir şekilde pozisyon aldı. Herkes ne yapacağını biliyordu.
Kararsızlık yoktu; her adım kesin ve ölümcüldü. Mete, sessiz bir nefes
verdi. Kayanın kenarından aşağı sarkan dar patikayı işaret etti.
"Bozkurt
hareket ediyor. Atsız, ısı kaynaklarını gözlemle. Ateş izni benden gelene kadar
bekle."
"Anlaşıldı,
Bozkurt. Gökyüzü gözünüz olacak."
Helikopterin
uzaklardan gelen pervane sesi, rüzgârın uğultusuna karıştı. Alev'in
kontrolündeki F-16, gece göğünde neredeyse görünmezdi.
Mete,
taşların arasından hızla ilerlerken kulaklıktan bir anlık keskin bir ses geldi.
"Bozkurt,
dikkat! Güney hattında hareketlilik tespit ettim. Üç kişilik bir grup, üs
bölgesine yaklaşıyor. Silahlı görünüyorlar."
Mete
anında durdu. Sol elini havaya kaldırarak timi işaret etti.
"Çilingir,
rotayı değiştir. Güney hattını kontrol altına alıyoruz. Böcek, Lokum siz
arkalarından dolanacaksınız. Atsız, anlık gözlem ve gerektiğinde ateş
desteği."
Alev'in
sesi kesin ve netti.
"Koordinatlar
işaretlendi. Lazer güdüm hazır."
Tim,
kusursuz bir uyumla ilerledi. Mete, el işaretleriyle timi yönlendirirken
gözleri her an çevredeydi. Hiçbir ayrıntı gözünden kaçmıyordu. Yaklaştıkça,
terörist grubunun siluetleri zayıf ay ışığında belirdi.
Mete,
kısa bir fısıltıyla son komutu verdi. "Şimdi."
Aynı
anda Alev'in F-16'sından lazer güdümlü atışlar hedefin çevresini aydınlattı.
Güvercin Timi, sessiz ama ölümcül bir gölge gibi düşmana çöktü. Kısa bir
çatışmanın ardından bölge temizdi. Noar Veyra, artık ellerindeydi.
Mete,
elini kulaklığa götürdü.
"Bölge
güvenli. Atsız, mükemmel destekti."
"Gökyüzü
her zaman sizindir, Bozkurt."
Güvercin
Timi görevini başarıyla tamamlarken, Mete bir anlığına ufka baktı. Her şey
plana uygun gitmişti. Kararsızlık yoktu, tereddüt yoktu. Sadece disiplin,
strateji ve zafer. Mete, gülümsedi ve sol kulağındaki kulaklığın düğmesine
bastı. Bu bağlantı yalnızca Eyşan'ın kulağına bağlı kulaklığa bağlantılıydı.
"Güvercin, görev tamamlandı. Eve dönüyoruz, sende eve geç."
⚔️
18
Mayıs 2022 – 05:00 / Şırnak
Eyşan
Çakır, Ağzından
I Feel
Lost, Aaron Hibell
Ekranın
soluk ışığı, odanın loşluğunu kırıyor, karanlıkta yalnızca Yonca'nın ve benim
yüzümüzü aydınlatıyordu. Yonca'nın elleri dizlerinde kenetlenmişti; gözleri,
ekrandaki termal görüntüye kilitlenmişti. Ben ise kollarımı göğsümde
birleştirmiş, nefesimi tutarcasına hareketsiz izliyordum.
Her an,
her hareket, bir sonraki saniyenin belirsizliğiyle doluydu. Kalbim, göğsümde
ağır ama düzenli atıyordu. Güvercin Timi'nin dağın zorlu yollarında sessizce
ilerleyişini izlemek, her biri hayatını ortaya koyarken, sabır ve güvenin
sınavıydı.
Yonca,
sessizliği bozan ilk kişi oldu.
"Bu
sessizlik... Her şey yolunda mı dersin?" diye fısıldadı, sesi titrek ama
içinde bir umut barındırıyordu.
Yan
gözle ona baktım, dudaklarımda belirsiz bir çizgi vardı.
"Bu,
fırtınadan önceki sessizlik. Bizimkiler oradaysa, her şey kontrol
altındadır."
O an
kulaklıktan gelen keskin bir tık sesi duyuldu. İkimiz de irkilip birbirimize
baktık. Sonra ekrana çevrildik.
"Güvercin,
görev tamamlandı. Eve dönüyoruz, sende eve geç."
Mete'nin
sakin ama kesin tonuyla gelen sesi, odanın soğuk havasını bir anda dağıttı. Bir
an sessizlik oldu. Sonra gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim. Göğsümdeki
ağırlık hafiflemişti. Dudaklarımda istemsiz bir gülümseme belirdi.
"Eve
dönüyorlar," dedim fısıltıyla.
Yonca'nın
yüzü aydınlandı. Ellerini çırparak "Eve dönüyorlar!" dedi, heyecanlı
ses tonuyla. Selçuk ve Caner, gülümseyerek ellerini birbirlerine vurdular.
Gülerek onlara bakarken ellerimi birbirine sürttüm ve kulağımdaki kulaklığı
çıkartıp masanın üzerine bıraktım. Bakışlarım Caner'e çevrildiğinde cebimdeki
araba anahtarını çıkarttım.
"Mete
bana eve geç dedi, ben arabayla eve dönüyorum."
Caner,
kafasını salladığında Selçuk, kaşlarını kaldırıp bana baktı.
"Eşlik
etmemi ister misin?" diye sordu. Titreyen ellerimdeki anahtarı
düşürdüğümde gülerek kafamı iki yana salladım. Yere düşen anahtarı alıp
doğruldum ve yeniden kafamı iki yana salladım.
"Hayır,
gerek yok. Hemen üç sokak arkası ne de olsa."
Selçuk,
emin olamamışçasına kafasını eğip kaldırdı. Selçuk'un tereddütlü bakışlarına
aldırmadan takım ceketimi üzerime geçirdim. Yonca hâlâ ekrana bakıyordu;
gözlerinde karışık bir rahatlama ve endişe vardı. Kapıya yönelirken, omzuma
hafifçe dokundu.
"Dikkatli
ol," dedi, sesi alçak ama kararlıydı.
Başımı
hafifçe salladım.
"Her
zaman."
Kapıdan
çıkarken, kulaklarımda hâlâ Mete'nin sesi yankılanıyordu. Hava, Mayıs ayında
olmamıza rağmen soğuktu. Şırnak sabahının o tanıdık ayazı, tenimi ürpertti.
Anahtara bastım, arabanın farları bir anlığına yandı. Araca binerken Mete'nin
sözlerinin arkasında başka bir anlam aramadan edemedim. Eve dönmek. Basit
bir cümle gibiydi ama bu işin hiçbir şeyi basit değildi. Eve dönmek, ait
olduğun yere geri gelmekti.
Motoru
çalıştırdım. Sessizlik içinde sokakları turlarken, gözlerim sürekli aynalara
kayıyordu. Mete ve timin dönüş yolunda olması içimi biraz rahatlatmıştı ama
yine de içimde bir huzursuzluk vardı. Bu, görevden dönen bir askerin alışık
olduğu bir histi. Bir şeyler tam bitmemişti sanki.
Eve
yaklaşırken, yolun sessizliği bozuldu. Uzakta, keskin bir motor sesi vardı.
Önce arkamda mı diye aynalardan kontrol ettim. Boştu ama ses yaklaşıyordu.
Arabayı park ettim. Kapıyı kapatırken kulağım yine o sese gitti. Başımı
çevirdiğimde, köşeyi dönen siyah bir motosiklet gördüm. Plaka belirsiz, sürücü
tam teçhizatlıydı. Bir an göz göze geldik.
Bir an.
Sonra
motosiklet hızla uzaklaştı.
İçimdeki
huzursuzluk büyürken eve doğru adımladım. Sol cebimdeki anahtarları çıkartıp
evin kilidine doğru yaklaştırdım. Anahtar deliğine anahtarı soktum ve çevirerek
kapıyı açtım. Anahtarı çıkartarak içeriye girdim ve kapıyı kapattım. Elimde
kalan anahtarı vestiyere asarken bakışlarım salondaki koltukta sarılarak uyuyan
Ayda ve Deniz'e takıldı. Dudaklarımda sinsi bir tebessüm oluşurken onları
uyandırmamak adına dikkatli ve yavaş adımlarla merdivenlere yöneldim.
Merdivenlerin
son basamağına geldiğimde, Mete ile kaldığımız odadan gelen hafifçe yükselen
bir ses dikkatimi çekti. Kalbim birkaç hızlı atış yaptı. Adımlarımı daha
dikkatli hale getirdim. Odaya yaklaşırken, içimdeki tuhaf his daha da
yoğunlaştı. Sanki bir şeyler yanlış gidiyordu ama ne olduğunu bir türlü
çözemedim.
Kapı
aralıktı. Bir an için içeriye bakmamaya karar verdim fakat gözlerim, istemsiz
bir şekilde aralıktan içeri kaydı. Odanın penceresi açıktı ve makyaj masasının
üzerindeki pamuk kutusunun yere düşmüş olduğunu gördüm. Gözlerimi devirerek
kapıyı açtım ve içeriye girdim.
"Mete
yüz kere söyledi pencereyi kapat diye, salak Eyşan." diye kendi kendime
konuştum.
Elimi
pencerenin kulpuna attığım sıra gözlerim evin önünde duran motorcuya takıldı.
Kafasındaki kask ile bana bakıyordu. Kalbimin korkuyla kasıldığını fark
ettiğimde bir adım geriye çekildim. O anda ağzımın önüne gerilen elle nefesimi
tuttum. Çırpınmaya başladığımda arkamdaki bedenin kolu sertçe boynuma asıldı ve
ağzıma yaslı pamuğu biraz daha burnuma doğru yükseltti.
Nefes
alamadığım her an kalbim daha da hızlanırken buradan kaçamayacağımı anlamıştım.
Ayağımı havaya kaldırarak komodine bir tekme vurdum. Ses çıkartarak Deniz ve
Ayda'yı uyandırabileceğimi düşündüm. Saniyeler dakikaları sayarken küçük bir
nefes çekmek zorunda kalmıştım. Dizlerim kırıldığında bedenim, arkamda beni
tutan kişinin kollarında kalmıştı.
Sonsuz
bir boşlukta savrulmaya başladım. Her şey kararmıştı ama sesler vardı.
Gözlerimi açamadığım bir karanlığın içinden gelen seslerdi. Yavaşça ilerleyen
bir rüzgârın, sanki bir yerlerden, derin bir boşluktan, ruhumun sınırlarından
kayarak geldiğini hissedebiliyordum. Zihnimdeki her şey çözülüyordu; hatırlamak
istediklerim kayboluyor, unuttuğum anlar beliriyordu. Ne kadar uğraşsam da her
şey bir yokuş gibi geriye kayıyordu. Ne zaman oradaydım? Nerede olduğumu
bilmiyordum.
Karanlık,
derimin altına işliyordu.
Boğazımda
keskin bir bıçak gibi gezinen sessizlik, içimde yankılanan eski hayaletleri
uyandırıyordu. Zihnim, gölgelerle kaplı bir tarlaydı ve geçmişin kırık dökük
anıları, bu tarlanın solgun çiçekleri gibi birer birer soluyordu. Avuçlarımın
içinde, yaşanmışlıklarla ağırlaşmış küçük bir kutu, içinde on kibrit.
Her
biri bir anının fitilini ateşleyecek bir kıvılcımdı.
Kibrit
kutusunu avuçlarımda sıkıca tutarak, bir an derin bir nefes aldım. O küçük,
ince kutunun köşesindeki kibritin altına parmaklarımı gezdirdim, soğuk ama
bilindik bir temas. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken, o anı hissettim:
Alevin ilk dansı, ilk adımı.
İlk
kibriti çaktım.
Kibritin
ucundaki minik kıvılcım, havada uzun bir yolculuğa çıktı, sonra parladı.
Hafifçe sallandı, bir süzüntü gibi, sonra alevi buldu. Alevin sıcaklığı
avuçlarımın içine işledi. Gözlerimde bir şeyler harekete geçti. Kıvılcımın
dansı, sanki zamanın çarklarını yavaşlatıyor gibiydi. Her bir yanış, bir
hatıra, bir anı bırakıyordu geriye.
Annemin
sesi kulaklarımdaydı: "Ateş hem yok eder hem ısıtır."
Mutfaktayım.
Ellerim küçük, yüzümde merak. Annem çay demlerken ocaktaki alevin dansına
bakıyorum. Kibritin alevi kısa sürede parlayıp sönüyor. Sıcacık bir anıydı ama
bu sıcaklık çoktan küle döndü. Alev söndü, karanlık yeniden üzerime çöktü.
Ellerim telaşla bir başka kibriti daha çekti.
İkinci
kibriti çaktım.
Babamın
sesi zihnimdeydi: "Bazen en büyük savaş, hayatta kalmaktır."
İlk kez
bir tehdit aldığım gündendi. Henüz çok gençtim. Adımı bilmeyen bir adam,
telefonda boğuk sesiyle fısıldamıştı. "Seni bir gün
bulacağım." Elimdeki telefona bakmıştım, parmaklarım titremişti.
O an anlamıştım, bir kez bu dünyaya adım attığında, dönüş yoktu. Alev söndü.
Üçüncü
kibriti çaktım.
Çıra
gibi yanmaya başlayan üçüncü alev, bu kez başka bir suret çizdi: Mete.
O
karanlık gecede, karşımda durmuştu. Gözleri, içimi didik didik eden mavi bir
buzul gibi üzerime kapanıyordu. Yara bere içindeydik. Beni göğsüne yaslamıştı,
nefesi titrek ve yorgundu.
"Beni
affet. Ne olur beni affet."
Alev
parmak uçlarımı yaladı. Çekip atmak istedim ama yapamadım. Kibritin yanıp
bitişini izledim. Tıpkı geçmişin yanıp küle dönmesi gibi.
Dördüncü
kibriti çaktım.
Kibrit
alevlendiğinde, dumanın kokusu burnuma doldu. Bağırışlar ve çığlıklar.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Tüm dünya bulanık, nefes alamıyordum. Bir şeyler
kopuyordu içimde, yerle bir oluyordum.
"Yalvarırım
benden önce ölme. Yalvarırım sana Eyşan. Ne olur benden önce ölme! Kulun,
köpeğin olayım benden önce ölme!"
Alevi
üfledim, geçmişin ağırlığına dayanamayarak.
Beşinci
kibriti çaktım.
Kibrit
ucu kavruldu. Alev'in ağladığı bir geceyi aydınlattı. Bana sımsıkı sarıldığı,
gözyaşlarının omzumu ıslattığı ânı. "Sen bizim her
şeyimizsin." demişti ama bazen her şey olmak, hiçbir şey
olamamaktı. Alev söndü, içimde bir boşluk bırakarak.
Altıncı
kibriti yaktım.
Altıncı
kibritin alevi, rüzgârın soğuk dokunuşlarıyla savrulmaya başladığında, zaman
bir anlığına donmuş gibi hissettirdi. Yavaşça büyüdü, her bir dalgasında
karanlıkla daha fazla haşır neşir oldu. Avuçlarımda bu sıcaklık, içimde bir
içsel çatışma yaratıyordu. Yüzümü sarmaya başlayan hüzün, geçmişin elleriyle
beni sıkıca kavramıştı. Bir anda gözlerim bulanıklaştı, bir anı daha ortaya
çıktı.
"Anne!
Gitme anne, anne gitme!"
Ses,
kulaklarımda yankılanırken, gözlerimdeki sisin içinde, o karanlık geceyi
gördüm. Bir odada, köşeye çekilmiş, elleriyle kafasını tutan bir adam vardı. O
adam, Osman'dı. Onun bakışlarındaki acı, o gecenin karanlık tarafını
yansıtıyordu. Kibritin alevi söndü. Zihnimdeki sesler bir mezarlığa gömüldü.
Yedinci
kibriti çaktım.
Alevin
büyüklüğüyle, sıcaklık avuçlarımı sardı, her yanımı yakmaya başladı. O sıcağın
altında, bir an için yine kaybolmuşum gibi hissettim. Gözlerim kapandı, derin
bir nefes aldım. Deniz'in korkusu, yüzündeki donukluk, ellerinin beni çekişi...
Alevin içinde, her şey bu kadar kısa mıydı? Alev, ağırca söndü. Her kibritin
sonu, bir başka kayboluştu. Bir başka kayıp.
Sekizinci
kibriti çaktım.
Alevin
zayıf ışığı karanlıkta dans ederken, aniden bir şey yandı içinde, sanki ruhumun
derinliklerinden bir şey kıvılcımlanıp yükseldi. Sonsuz bir sessizlikle
karşılaştım. Kibritin alevi, her anın ağrısını içine çekiyor gibi görünüyordu.
Yatakhanenin karanlığında, o eski masa, pencere kenarındaki zayıf ışıkla
aydınlanmıştı. Testi elime almış, gözlerimi kırpıştıramadan onu izliyordum.
İkincisi, yavaşça, ancak birdenbire belirmişti. İki çizgi, hamileydim.
Alev
son bir kıvılcım bırakarak söndü, gece yeniden ağırlaştı.
Dokuzuncu
kibriti çaktım.
Alevin
içinde, bir gölge vardı. Hızla büyüyüp, söndü. Bir rüzgâr geçti ve ardından
yine karanlık bastı, izleri kaldı. Dokuzuncu kibrit ben daha anıyı göremeden
sönüp gitti.
Son
kibriti elime aldım.
Yakmadım.
Geçmiş,
dokuz kibritin alevinde yanmıştı. Gelecek ise hâlâ karanlığın içindeydi ve ben,
onu kibritin küçük, geçici ışığında görmek istemiyordum. Kibriti kutuya koyup
kapattım. Karanlığın içinde, kendi gözlerimle yolumu bulacaktım. Benliğim,
derimin içine işlenmiş karanlıktan sıyrılmaya başladığımda ellerimi hareket
ettirmeye çalıştım. Yapamadığımda geriye yaslanmış başımı hissettim, oynatmaya
çalıştım. Ağır geldiği için öne doğru düştü.
Birbirine
yapışmış kirpiklerim güçlükle birbirinden koparak ayrıldı ve ilk gördüğüm şey
kasıklarımdaki yoğun bir kandı. Önümde bir masa vardı ve bağlıydım. Masadan
üzerime doğru yükselen karartı kasıklarımdaki kanın rengini bastırdığında
beynimin içinde bir sinyal çalışıyordu.
"Önüm,
arkam, sağım, solum, sobe; saklanmayan ebe."
Karanlıkta
kalan benliğim, zihnimdeki son kibriti çaktığında omzumun üzerinde bir el
hissettim. Yüzümü kaldıramadan önümde duran gölgeye alttan baktım. Elias
Farouq, gülümseyerek bana bakıyordu.
"Sobe."
-
2.
KİTABIN SONU
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!