Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
Öyle
Normal, Adamlar
Saman
Sarısı, Emir Can İğrek
Anlayamazsın,
Seksendört
Final
Symphony, Pianza
Nerdeysen,
Semiramis
İhanetten
Geri Kalan, Sezen Aksu
🕊️
XLI
8 Şubat
2015 / Kara Harp Okulu, Ankara
Caner
Cenk Çakır, Ağzından
Öyle
Normal, Adamlar
"Caner,
Caner, Caner!"
Barış'ın
sesi Kara Harp Okulu'nun taş koridorlarında yankılandı. Arkamdan gelen sesi
duyar duymaz kaşlarımı hafifçe kaldırdım, dudaklarımda belli belirsiz bir
gülümseme belirdi. Bu sesin devamında ya şaka ya da beni bir yerlere
sürükleyecek bir teklif vardı. Ya da muhtemelen ikisi birden.
"Ne
var Barış?" diye homurdandım, ona dönerken.
"Akşam
partiye geliyor musun?" diye sordu, Kara Harp Okulu'nun ağır kapısından
çıkarken. Ankara'nın keskin ayazı yüzümüze çarptı ama soğuğun büyük bir şey
ifade ettiği söylenemezdi. Ellerimi ceplerime soktum, yanımda yürüyen Barış'a
yan gözle bakarak alaycı bir gülümseme kondurdum.
Kaşlarımı
kaldırıp "Gelmiyorum desem inanır mısın?" dedim, sesi biraz uzatarak.
Barış
kahkaha attı. "Senin olduğun yerde tesadüfen de olsa bir kadın varsa, sen
kesin oradasındır. O yüzden inanmak gibi bir hataya düşmem."
Omuz
silktim, gülümsemem iyice yayıldı. "Ne yapayım Barış? İnsanlar benimle
sohbet etmeye bayılıyor. Ben de iyi bir dinleyiciyim."
"Hah!
Tabii ki! Büyük ihtimalle dinlerken de gözlerin, o kadının dudaklarından inip
göğsünü dolaşıyor."
Gülerek,
şakayla dirseğimi yanına vurdum. "Konuşma tarzımın etkileyici olduğunu
söylemek varken, neden böyle kaba tabirler kullanıyorsun anlamıyorum?"
dedim, masum masum sırıtarak.
Alt
sokaktaki eve doğru ilerlerken Ankara'nın sararmış sokak lambaları yürüdüğümüz
yolu loş bir ışıkla aydınlatıyordu. Caddelerde hava soğuk ama atmosfer sıcaktı.
Yanımızdan geçen iki kız bize bakarak gülümseyip yürüdüklerinde Barış'a baktım.
"Bu
gece iyi geçecek, hissediyorum." dediğimde Barış kıs kıs güldü.
"Umarım
hissiyatın bu sefer seni mahcup etmez, Caner. Geçen sefer tek gecelik diye
konuştuğun kadının, nişanlı olduğunu öğrenince suratının halini
unutamıyorum."
Suratımdaki
mimikler anında kaybolduğunda gözlerimi devirdim. "Sus sus, hatırlatma.
Allah'tan bir şey olmadı aramızda."
Eve
vardığımızda kapıyı açıp içeri daldık. Salondaki siyah, üç kişilik koltuğun bir
kenarındaki Mete, bacak bacak üstüne atarak oturmuş, dizlerinin üstünde bir
kitap vardı. Karşı koltukta ise sigarasını içen Çilingir vardı.
"Beyler,"
dedim, kollarımı iki yana açarak. "Bu gece Ankara sarsılacak. Hepiniz buna
hazır mısınız?"
Mete,
yüzünü kitaptan ayırmadı ama gözlerini hafifçe kitaptan kaldırdı, bana baktı.
Mete'nin alttan bakışı her seferinde bir an için ödümü bokuma karıştırıyordu.
"Sarsılacak mı? Senin rezilliklerin yüzünden okuldan atılmazsak
iyidir."
Çilingir
sigarasının dumanını üfleyerek sırıttı. "Parti var yani? Olaysız
dönebileceğinin garantisini verebiliyor musun bari?"
Göz
kırpıp güldüm. "Benim garanti verebileceğim tek şey, bu gece çok eğlenecek
olmam Çilingir."
Mete,
başını iki yana sallayarak gözlerini açık sayfaya indirdi. "Allah seni
ıslah etsin Caner. Ben yoruldum artık, bir şey demiyorum."
Barış,
kahkahaya boğulurken omuz silkip kabanımı sandalyeye astım. Bakışlarım Mete'de
kaldığında bir an için küçük bir iç çektim. O kızı hâlâ unutamıyor olması
takdire şayandı ama onu ne kadar durgunlaştırdığının bilincinde değildi.
Düşüncelerime ket vurarak gözlerimi devirdim ve odama geçtim.
Dolabı
açtım. Şık olmalıydım ama bir yandan da rahat bir şeyler giymek istiyordum. Ne
de olsa, her şeyin mükemmel olması gerektiğini biliyordum. Elim dolaptan bir
gömlek ve pantolon seçerken, dışarıdaki sesler daha da belirginleşmeye başladı.
Barış'ın şakaları, Çilingir'in alayları ve Mete'nin durgunlukla verdiği
cevaplar... İster istemez, birden çok farklı atmosferin içinde kayboluyordum
ama bu gece, kaybolmak istemiyordum.
Gömleğimi
giyip aynaya bakarken, bir süre kendi yansımamı inceledim. Gün geçtikçe
tatbikatlar ve antrenmanlar sayesinde vücudum gelişmeye başlamıştı. Giderek
kalıplı bir insana dönüyordum. Siyaha boyadığım saçlarımın diplerinden gelen
sarıları fark ettim. Yeniden boyatmam gerekti. Çünkü boyamadığımda Mete ile
gerçekten birbirimize benziyorduk. Kafamı iki yana sallayıp ellerimi saçlarıma
daldırdım. Dağıtıp serseri bir hava verdim.
Saç
diplerimdeki renk değişimlerini sakladığımda derin bir nefes aldım. Bu geceyi
farklı bir şekilde geçireceğimi biliyordum. O kadar eğlenmeliydim ki, geriye
dönüp baktığımda sadece öylesine bir günmüş gibi hatırlamalıydım. Başka hiçbir
şey değil.
Gözlerim
bir anlığına çalışma masasına doğru kaydı. Açık kalan günlüğe bakışlarımı
gezdirdim. Mete, onun günlüğünü okuduğumu biliyordu ama bundan çekinmiyordu.
Aynanın karşısından çekilip masaya yaklaştım. Derin bir nefes verip bakışlarımı
yazıda gezdirdim.
08
Şubat 2015
Bugün,
sabah erkenden yapılan tatbikat yine herkesin sınırlarını zorladı ama sanırım,
bu benim için tekdüzelikten çok daha fazlası. Benim için, her geçen gün seninle
ilgili daha fazla şey keşfetmek gibi. Birlikte olmasak da kara kışın en sert
günlerinde bile içimde bir sıcaklık oluyor. O sıcaklık sensin, Asena.
Kaşlarım
yukarıya doğru kıvrıldı. "Kızların sana baktığını ama senin yüz
vermediğini de yazsaydın keşke."
Tatbikatın
sonunda hepimiz yorgunduk ama ben seni düşündüm. Bugün senin gülüşünü, o
kararlı bakışlarını hayal ettim. Sadece bir an için bile olsa, seni gördüğümü
hayal etmek bana güç veriyor. Her şeyin üzerine kararlılıkla basan, en zor
anlarda bile soğukkanlı kalabilen biri olduğunu düşünüyorum.
"Ağzına
sıçacak gibi hissediyorum." Gözlerimi bir an için sağa çevirdim.
"Sanki şu an yokluğu sıçmıyor da." Yeniden yazıya bakıp kaldığım yeri
buldum.
Belki
de seninle bir gün gerçekten bir araya gelebilirim, belki de birlikte mücadele
edeceğiz ama o zaman geldiğinde, seni hayal ettiğim gibi değil, yanında gerçek
olarak görmek istiyorum. Çünkü senin gerçekliğin, hayal ettiğimden çok daha
fazla şey ifade ediyor.
Benim
için zorlu geçiyor bazen karanlıklar ama o karanlıkta gözlerimi kapadığımda,
senin o ışığın gözlerimde beliriyor. İyi ki tanıdım seni, Asena. İyi ki
küçüklüğümsün, 10 yaşımsın. Belki de yarının karanlıkları, seni ve beni daha
yakından bir araya getirecektir. Bugün seni düşünmek, benim için bir ödül oldu.
Belki
bir gün, bu yazdıklarımı sana gösterebileceğim ama o güne kadar, sana sadece
kalbimi yazıyorum.
MMÇ
Onun
içindeki sıkışmışlık, beni bazen düşündürüyordu. Belki de birinin peşinden
gitmek, onu bulmak, gerçek bir şeyler yaşamak için çaba sarf etmekti ama bunu
daha ne kadar sürdürebilirdi ki? Günlüğü okuduğumu anlaması için kapattım ve
odanın kapısını açıp salona döndüm.
"Barış,
hadi!"
Barış,
karşı odadan çıktığında ellerimi ceplerime sokup Mete'ye baktım. Artık koltuğa
ayaklarını uzatmış, yüzü bize dönük yan bir şekilde uzanıyordu. Ona doğru
yaklaştığımda kırlente yasladığı başını geriye itti, yüzünü bana çevirip
gözlerini benimkilerle birleştirdi.
"Okudun
mu?"
Bir şey
demeden yüzüne baktım.
Derin
bir iç çekti. "Ne anladın okuduğundan?"
Sırıttım.
"Aptal
olduğunu."
Dişlerini
gösterircesine sırıttı ve kıkırdadı.
"Görürüz
senin de bir gün aptal olduğun günleri." dedi, kafasını sallarken.
Çenemi
boynuma doğru yaklaştırıp kaşlarımı kaldırdım. "Buna inanıyor musun
cidden?"
Mete,
gözlerimin içine derince baktığında kaşlarını kaldırdı, "Kim bilir?"
kaşlarını indirdi. Dudağının sağ kenarı alaycı bir şekilde kıvrıldı. Gerçekten
bir gün değişeceğime inanıyordu ama daha çok hayal kurardı. Mete, derin bir
nefes alıp verdi ve gözlerini kıstı.
"İyi
eğlenceler ama olay çıkartma Caner."
Elimle
kendimi gösterdim, "Kim, ben mi?" dedim sahte bir masumiyetle.
Çilingir
kahkahasını zor tuttu. "Geçen sefer kimin sevgilisini elinden almaya
çalışıyordun Caner?"
Gözlerimi
kırpıştırdım, geriye doğru çekildim. "Beni suçlamayın, suçlanacaksam da en
azından keyifli bir sebep olsun." deyip kabanımı giydim. Barış, kapıyı
açıp çıktığında kapıyı tuttum ve Barış'ın peşinden çıkarken kapattım.
Dışarıdaki Ankara'nın soğuğu yüzüme çarptığında, bir an için kabanıma daha sıkı
sarındım. Barış'la birlikte sokağın köşesinden dönerken, önümdeki parti
mekânına doğru yürüdük. Müzik sesleri, uzaklardan gelmeye başlamıştı.
Barış,
birkaç adım önümde, omuzları geniş, yüzü gülerek yürüyordu. "Yine ortalığı
dağıtacağız, Caner," dedi, gözlerinde bir parıltı vardı. "Bütün
geceyi elimize alacağız, benden söylemesi."
"Bunu
çok seviyorum," dedim, hafifçe gülerek. "Burası bizim arka bahçemiz
gibi olacak."
Mekânın
önüne geldiğimizde, ışıklar ve kalabalık, beni her zaman olduğu gibi
cezbetmişti. Girişteki güvenlik görevlileri bizi tanıyordu, Barış'la baş
selamını verdik ve içeri adım attık. Müzik sesinin arttığı anda, bir anda
herkesin dikkatini üzerime çektiğimi hissettim. Göğsümü gere gere yürüdüm,
adımlarımın ritmi geceye uyum sağlıyordu.
Barış
yanımda gülerek yürürken, mekânın içi adeta bir diğer dünyaya açılan kapı
gibiydi. Hızla insan kalabalığının arasından geçtik, kısa sürede herkesin bizi
fark ettiğini görebiliyordum. Mekânın ortasında ilerlerken, birkaç göz
dikkatimi çekti. Gözlerim, en dikkatli ve en istekli bakışlarını bir şekilde
benden kaçıranları bile hissediyordu ama bir an gözlerim, kalabalığın ötesinden
gelen bir figüre takıldı.
Onun
bakışları, etrafındaki dünyayı değil sadece beni görüyor gibiydi. Dikkatlice
yaklaşan bir kadın vardı. Havadar bir duruşu vardı; kimseye boyun eğmeyen,
adeta istediği her şeyi almak isteyen bir tür özgüven. Herkesle dans eden,
herkesle gülüp eğlenen bir ortamda, o farklıydı ve bana doğru yürüyordu.
Yaklaştıkça,
gözlerindeki kararlılığı daha da netleşti. Bir anlık durakladı, tıpkı bir
aslanın önünde durması gereken bir av gibi. Gözlerimi kıstım ve yavaşça bir
adım atarak ona doğru ilerledim.
"Caner,"
dedi, adımı telaffuz ederken dudaklarından dökülen her kelime adeta bir davet
gibiydi.
"Evet,
benim," dedim, sesimdeki alaycılığı gizlemeyerek. O an, herkesin bu kadar
yaklaşamıyor olmasını bir kez daha içimde gururlanarak düşündüm.
"Eğlenceyi
buraya taşımak istemez misin?" dedi, elleriyle mekânın içindeki boş alanı
işaret ederek.
"Bilmem,"
dedim, hafifçe omuz silkerken. "Genelde eğlenceyi yalnızca kendi
kurallarımla var ederim." Gözlerim, onun yüzünde gezinirken, hissettiğim
şey tam anlamıyla bir meydan okuma gibiydi ama ben bunu seviyorum.
O,
gülümsedi. "O zaman belki bana kurallarını öğrenme şansını verirsin, olmaz
mı?" diye cevap verdi.
O an,
gecenin kalan kısmı sadece ikimizin etrafında dönmeye başladı. Gecenin
ilerleyen saatlerinde kendimi birden mekânın arka girişindeki sokakta buldum.
Kadının dudakları tam dudağımın kenarındayken, bir an duraksadım. Bir şey vardı
içimde, bu geceyi saran o soğuk, sert hava gibi, bana her şeyin sadece zevk ve
arzu için olduğunu hatırlatan. O an, hissettiğim tek şey sadece fiziksel bir
tatmindi. Hiçbir duygusal bağ, hiçbir bağlayıcı şey yoktu. Sadece o anda, o
kadının bedeninin sıcaklığı ve benim etrafımda dönmesiydi.
Öpüşürken,
ellerim beline sarılırken, bu ikili etkileşimdeki sadece bir anlık zevkin
tadını çıkardım. Hiçbir masumiyet yoktu, sadece bir haşinlik vardı. O kadar
sertti ki ne duygu vardı ne de yumuşaklık. Sadece o an, sadece o anın zevki
vardı.
Kadın
geri çekildiğinde, bir an dengesini kaybetti ama sonra gülümsedi. "İçeriye
gidiyorum, çantamı alıp geleceğim," dedi ve dönüp mekâna gitti. Farkında
olmadan elimin tersiyle dudaklarımın üzerini sildim. İsterse içeri girsin,
isterse başka bir şey yapsın, beni ilgilendirmiyordu.
O
sırada, tam arkamdan gelen bir motor sesi duydum. Siyah bir Vito aracı fark
ettim, hızla arabayı durdurdu ve içinden inen iki adam hızla yakalarımdan tutup
beni içeriye çektiler. Gözlerimin büyümesine engel olamamıştım.
"Lan,
ne oluyor lan!" diye bağırdım, öfkeyle direnirken. Her şey aniden oldu.
Bir saniye önceki rahatlığım, şimdi kaybolmuştu. Vücudumda keskin bir gerilim
hissediyordum. Bedenimi bir ceketmiş gibi siyah deri koltuğa fırlattıklarında
araç hızla öne atıldı. Bu işte bir şeyler vardı. Yavaşça gözlerimi arabanın
içine odakladım. Bir adam sağımda, diğer adam ise tam önümdeydi. Karşımdaki
adamın sağında biri oturuyordu.
Hızla
giden araçta, soğuk bir sessizlik vardı. Gözlerimdeki öfke ve şaşkınlık bir
araya gelip, içimdeki sorgulama hissini daha da kabartıyordu. Kaşlarımı çatarak
onlara bakarken bir saniye sonra, karşımdaki adam soğukkanlı bir şekilde
seslendi, "İstihbarattan geliyoruz. Sizi almak zorundaydık."
Bir an
için adama bakarken durakladım. Ben başvuru yaptığımı unutmuştum ya lan!
Lan!
Seçildim mi yani ben?
Çatık
kaşlarım anında düzelirken dudağımın sağ kenarının çekildiğini hissettim.
Karşımdaki adam, aynı benim yaptığım gibi dudağının sağ kenarını çekerek
çarpıkça gülümsedi. Sağında oturan adamı gösterdi.
"Tanışın,
arkadaşın olacak. Sen nereye gidersen o da seninle gelecek. Bir nevi gölgen
olarak düşünebilirsin."
Bu
açıklamanın ardından gözlerimi kıstım. "Gölge mi? Beni koruyacak
mısınız?" diye sordum, gülümsemekle alaycı bir ton arasında bir şeyler
vardı. Sağımdaki adam, bana baktı.
"Kara
Harp Okulu'nda okuyan, 1280 Harbiyeli Caner Cenk Çakır." kaşlarını
kaldırdı, "Asker çocuğusun; 22 yaşındasın, babanın adı Alparslan, annenin
adı Hümeyra," kaşları düştü ve ciddileşti, "2003 yılında Şırnak'ta
şehit olmuş. 1281 Harbiyeli Mete Mert Çakır'da ikizin."
Sağ
bacağını sol bacağının üzerine attı. Başını sola doğru eğdi.
"Mücadele
İtibar Teşkilatı Komutanı Alparslan Çakır'ın talimatı nedeniyle; ismin değişmek
zorunda kalmayacak fakat senin istihbarat için çalıştığını, bir süreliğine
kimse bilmeyecek. Buna Mete Mert Çakır ve Barış Gömlekçi de dahil. Babanız
bizzat Mete'ye söylemesin dedi." çenesiyle sol çaprazımdaki kişiyi işaret
etti, "Onunla tanış, bugünden itibaren Barış'tan sonra, en yakın arkadaşın
o olacak."
Bakışlarım
o kişiye kaydı. Benimle neredeyse aynı yaşta gibiydi ama bir şekilde daha olgun
ve dikkatli görünüyordu. Gözleri koyu kahverengiydi, derin bir bakışa sahipti;
bir şeyler gördüğünü, geçmişin izlerini taşıdığını belli ediyordu. Saçları kısa
ve düzgün bir şekilde taranmıştı, ancak azıcık dağınık ve koyu kahverengiydi.
Yüz hatları keskin ve belirgindi, çenesindeki hafif izler, onun zor zamanlardan
geçtiğini anlatıyordu.
Yüzü,
acımasız bir soğukkanlılıkla maskelenmişti ama gözlerinde küçük bir yumuşaklık
vardı. Giydiği giysiler, onun dikkatli ve gizli bir şekilde var olduğunu
gösteriyordu. Klasik, rahat ama işlevsel bir tarzda, koyu renkli bir deri ceket
giymişti. Üzerindeki siyah tişört ise vücut hatlarını belli edecek kadar
oturmuştu. Duruşu da onu özel kılıyordu, kesinlikle eğilmeyen ve her an
harekete geçebilecek bir pozisyonda duruyordu.
Bana
doğru elini uzattığında, istemsizce elimi uzattım ve sıktım. Bu, bir tanışma
değil, sanki bir anlaşma gibiydi.
"Caner
Cenk Çakır," dedim.
Gülümsedi.
"Şenol
Barlas."
9 Ekim
2021 - 19:00 / Hakkâri
Caner
Cenk Çakır, Ağzından
Saman
Sarısı, Emir Can İğrek
Siyah
keten pantolonumun dizlerinde hafif buruşukluklar vardı ama ütüsü bozulmamıştı.
Hafifçe avuçlarımı dizlerimde gezdirip doğruldum. Üzerimdeki siyah gömlek, kol
manşetlerine kadar düğmelenmiş, boğazımı sıkmayacak kadar rahat ama kusursuz
bir kesimle vücuduma oturuyordu. Gömleğin üstüne geçirdiğim siyah yün kabanın
omuzlarına düşen loş ışık, keskin hatlarını belirginleştiriyordu.
Dün
geceden kalma baş ağrısı kafatasımın içinde yankılanıyordu. Kırılmış şişenin
serin izlerini hâlâ ensemde hissediyordum. Saç diplerimde çiziklerin gerginliği
vardı ama umurumda bile değildi. Bunu yapan bir kadın askerdi ve tuhaf bir
şekilde, ona kızgın değildim. Hatta o andan sonra ilk kez, kalbimin bu kadar
hızlı attığını hissetmiştim.
2019'da
Mücadele İtibar Teşkilatı'na girdiğimden beri eskisi gibi değildim, biliyordum.
Önceden sorumsuz, hovarda, belki de umursamaz biriydim. Şimdi ise belki de
büyümüştüm. Belki de yalnızca kendimi düzeltmeye çalışıyordum.
Kapıyı
açıp dışarı çıktım. Merdivenleri ağır adımlarla inerken, apartmanın içindeki
soğuk hava tenimi yaladı. Zemine ulaşıp dış kapıyı açtığımda sokaktan gelen
rüzgâr yüzüme çarptı. Gece iyiden iyiye bastırırken, sağa dönüp markete girdim.
Lara, dün tanıştığımız, Kartal dediği kişiyle karşılıklı oturuyordu, büyük
ihtimalle ikiziydi, birbirlerine benziyorlardı.
Lara'nın
üzerinde kırmızı bir boğazlı kazak, altında ise mavi bir kot pantolonu vardı.
Omuzlarına yaslanan küt kesilmiş kızıl saçları, ışığın altında ahenkli bir
renge bürünüyordu. Benim geldiğimi fark ettiklerinde, adabı muaşeret usulü
kafamı eğdim ve tezgâh arkasında duran askere döndüm.
"Kimliğimi
ve silahımı ver."
Karşımdaki
asker, kaşlarını kaldırarak gözlerimi taradı.
"Üsteğmenim,
bugün için onaylı bir göreviniz yok."
Derin
bir nefes aldım. "Görev dışı bir yere gideceğim, albayın haberi var.
Kimliğimi ve silahımı ver."
Asker
hızla başını sallayıp kimliğimi ve silahımı tezgâha koydu. Yanına bir kâğıt
bıraktığında, kenardaki kalemi alıp çizelgenin üzerindeki adımın yanına imzamı
attım. Kabanımın iç cebinden cüzdanımı çıkartıp kimliğimi içine koydum ve
cüzdanı tekrar cebime yerleştirdim.
Arkamda
bir hareketlenme hissedince göz ucuyla kapıya baktım. Lara dışarı çıkmıştı.
Silahımı kabzadan kavrayarak belime yerleştirdim, ardından kabanımı düzelterek
kapıya doğru ilerledim.
Bugün
Şenol'la buluşacaktım. Bana bir evrakın olduğunu ve birlikte teslim etmemiz
gerektiğini söylemişti. Kapıdan çıktığımda, sağ tarafta Lara'nın sigara
içeceğini fark ettim. Çakmağı cebinden çıkarırken parmaklarının hafifçe
titrediğini gördüm mü, yoksa bana mı öyle geldi?
Kapının
önünden sola doğru bir adım attım. Kabanımın sol cebinden sigara paketimi
çıkartırken sağ elim, sağ cebime girmişti. Sol baş parmağımla paketin kapağını
kaldırıp dişlerimle bir dal çektim. Sağ elimle cebimde tuttuğum çakmağı
çıkardım, sigaranın ucunu ateşle buluştururken çıkan tıkırtı, gecenin
sessizliğinde yankılandı. İlk nefesi çekerken duman ciğerlerime yayılırken, o
sırada sağ tarafımda hafif bir hareketlilik hissettim.
Lara.
Paketi
ve çakmağı ceplerime geri koydum. Sigarayı dudaklarımın arasından alıp yüzümü
hafifçe çevirdim, göz ucuyla ona baktım. Kırmızı kazağının kollarını biraz
sıvamıştı, ince parmakları arasında sigarası titrek bir ışık gibi yanıp
sönüyordu. Bana doğru dönmüş, çenesini hafifçe eğmiş, gözlerini sokak
lambasının altındaki çatlak kaldırıma dikmişti. Dudaklarının arasından bir
nefes bıraktı, duman usulca yüzünün çevresinde dağıldı.
"Dün
için tekrar özür dilerim üsteğmenim."
Sesi
dünkü cengâver halinden daha düşüktü, öylesine beklenmedik ve tereddütlüydü ki
birkaç saniye boyunca tepki veremedim. Sigaramdan derin bir nefes çekip dumanı
yavaşça bıraktım. Elimde kalan sıcaklığa rağmen, soğuk hava tenime yapışıyordu.
Ona dönmeden önce gözlerimi kapatıp birkaç saniye bekledim, sesindeki
pişmanlığı sindirmek ister gibi.
Gözlerimi
açıp çenemi dikleştirdim. "Özür dileyecek ne var?"
Göz
ucuyla yeniden Lara'ya baktığımda, ince kaşlarını kaldırmış marketin aramızdaki
sızdırdığı ışığa bakıyordu. Sigara parmaklarının arasında yanıp sönüyor ama
içmiyordu. Dudakları aralandı, bir şey söyleyecek gibi oldu ama sustu.
"Dün
gece olanlar?" Sesi neredeyse fısıltıydı.
Başımı
hafifçe eğip ona döndüm. Artık ikimizde, market kapısının yarattığı boşluktan
birbirimize dönüktük ama o bana bakmıyordu. Soğuk, cılız ışığın altında yüzü
daha solgun görünüyordu. En fazla ne olmuştu ki? Dün sadece kafamda şişe
kırmış, tokat atmış, arabanın içindeyken tükürmek istemiş ve elimi ağzına
koyduğumda ise bütün sıvısı avcumda kalmıştı. Eve geldiğimizde ise kalbimi
delicesine çarptırmıştı, beklenmedik, en savunmasız bir anımda.
En
fazla, ne olabilirdi ki?
Sesimi
olabildiğince sakin tuttum. "Ne olmuş ki dün gece?" diye sorguladım.
Bunu
söylediğimde kaşları hafifçe çatıldı. Sonra, sanki kendi içindeki tartışmayı
kaybetmiş gibi iç çekti.
"Kafanızda
şişe kırdım." dedikten sonra doğrudan gözlerimin içine baktı. Gecenin
karanlığında ilk defa laciverti gördüm. O an annemin, bana on yaşında verdiği
bileklikte asılı olan taşı hatırladım.
Lapis
Lazuli.
Zihnimin
içine düşen kelimeden kaçmak istedim. Yere bakarak burnumdan soluk vererek
güldüm. "Evet ama beni tanımıyordun." dedikten sonra yeniden
gözlerine baktım. Lara, gözlerini devirdi ama dudaklarının iki kenarı çok hafif
kıvrıldı. Sigaramdan son bir nefes çekip yerdeki küllüğün içine attım. Ona
tekrar döndüğümde, gözleri hâlâ üzerimdeydi.
"Beni
affetmediğinizi biliyorum." dedi bir anda.
"Affetmek?"
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. "Kim demiş affetmediğimi?"
Bir an,
gözlerinde bir tereddüt belirdi. Bunu beklemiyordu.
"O
kadar basit mi yani?"
Omuz
silktim. "Değil. Ama unutmak yerine affetmeyi tercih ederim."
Bir şey
demedi. Sadece başını eğdi, parmakları sigarasının etrafında daha da sıkılaştı.
Dudaklarının arasına yaklaştırdı ve derin bir nefes çekti. Sigaranın ucunda
yanan korun bir anlığına kalbimi sıkıştırdığını fark ettim. Kaşlarım çatıldı,
neden böyle olduğunu anlayamadım. Bana bakmadan bir adım yaklaşıp
dudaklarındaki sigarayı çekti ve yerdeki küllüğe sigarasını attı.
Tam bir
adım arkaya gidecekti ki kapıdan çıkan askeri fark ettim. O an, refleks olarak
elim sağ kolunun altından geçip beline kaydı, kendime doğru çektim. Elleri
düşmemek için gövdeme yaslandığında gözleri irileşti, nefesini tutmuş gibiydi.
Onun vücudunun sıcaklığını, derisinin gerilmesini hissettim. Gözleri ise
odaklandığım tek şey haline geldi.
Lara'nın
kokusu burnuma dolduğunda, anlık bir baş dönmesi hissettim. Portakal çiçeğinin
taze ama derin tatlılığı, sanki güneşin ilk ışıklarıyla ısınmış bir bahçeden
geliyordu. Bir an için, bu kokunun zihnime kazındığını fark ettim. Sanki bir
bahar sabahında taze pişmiş kurabiyelerin kokusu gibiydi; tanıdık, huzurlu ve
kaçınılmaz şekilde bağımlılık yapan.
Kalbim
yeniden hızlı atmaya başlamıştı. Kalbimin ritmi dünkünden çok farklıydı. Göğüs
kafesimi kırıp geçecek kadar güçlüydü. Ellerinin baskısı, sanki vücudumda yankı
yapıyor, zihnimdeki bulanıklığı daha da derinleştiriyordu. Garip bir
şekildeydi; sadece yakınlık değil, bir şey daha vardı, belki bir şeyler
duygusal bir zeminde yankı yapıyordu.
"Şey...
bıraksan mı artık?"
Gözlerimin
büyüdüğünü hissettiğimde kırpıştırdım, sonra elim refleksle belinden kayıp
geriye çekildi. Bir adım geriledim. Ne diyeceğimi bilemedim. Çarpışacaktınız
mı desem, başka bir şey mi söylesem? Cümleleri ağzımda toparlamaya
çalıştım ama kelimeler sanki boğazımda düğümlenmişti. Ne kadar basit bir
hareket olsa da o an her şeyin fazla anlam taşıdığını hissediyordum.
"Çarpçak...
çarpışcık... yani, çarpışacaktınız... çarpışmayın diye..."
Kulaklarımın
ısındığını hissettim. Lara'nın kaşları yukarıya doğru tırmandığında bakışları
kulaklarıma çevrildi, dudakları kıvrıldı. Elim hızla kulaklarıma gitti.
Hay
dilim kökünden kopsun inşallah!
Gözlerine
bakakalıp yutkunduğum sıra solumda bir korna çaldı. Hızla soluma döndüm, o
kadar hızlıydım ki kabanımın uçlarının savrulduğunu hissettim. Sarı taksinin ön
kapısına uzanıp hızla kapıyı açtım ve araca bindim. Kapıyı kapatıp gözlerimi
kapattım, "Sür, çabuk sür!" diye bağırdım. O an, tek isteğim her şeyi
hızla geçiştirmekti, zihnimde yankılanan tek şey de buydu.
Şenol,
taksiyi sürmeye başladığında gözlerimi açtım, öne doğru eğilip sağ aynadan
arkaya baktım. Hâlâ bıraktığım yerde duruyordu ve taksiye bakıyordu. Nefesim
hızlanmış, omuzlarımda bir gerilim birikmişti.
"Ne
oldu lan?"
Şenol'un
sorusu zihnimde yankılandı. Ağırca doğrulup arkama yaslandığımda bakışlarım
sağa doğru devrildi. Mete'yi düşündüm, gözyaşlarını ruhumda hissettim. Bunca
çektiği şeyi ama ona rağmen mutlu olduğunu ve pişman olmadığını hatırladım. Bir
an için kalbim, bir ağırlıkla boğulmuş gibi hissetti.
"Caner,
ne olduğunu söyleyecek misin artık?"
Derin
bir nefes aldım, belki de her şeyi susturmak için.
"Ben
sanırım aptal olmaya başladım."
O
sırada teypten çalan şarkının sözleri beni, acı gerçeklerin kollarıyla
sarmaladı.
"Çıkаr
her yol duvаrlаrа
Verip el kol kаpаnlаrа
Adаm olmаz diyenlere rаğmen
İnsаn olmа yolundа"
Kalbim,
normalde hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu. İçimde bir eksiklik vardı, sanki
bir şeyleri tam olarak yerine oturtamamıştım.
"Kovаlаrken
hаyаtımı
Yаkаlаndım sаnа bi' аn
Ne güzelsin аmа
Fotoğrаftа görebiliyorum аrtık"
Şimdi,
bu garip, tanıdık olmayan hisse neden kapıldığımı anlamaya çalıştım ama
kelimeler bunun için yetersizdi. Bir şeyler değişiyordu ve ben buna ayak
uydurmaya çalışıyordum.
"Bir
sаmаn sаrısı, bir dumаn kаrаsı
Anlаdım аmа zor oldu аnlаmаsı
Artık eski hаyаtımа dönüşüm yok
Ben deniz olsаm dа sen Ankаrа'sın"
Lara'nın
gülümsemesi ve laciverte dönük gözleri, hâlâ gözlerimin önündeydi. Kafamı
karıştıran bir şey vardı. Sadece fiziksel değil, bir başka şekilde
etkilenmiştim. O an, hissettiğim şeyin ne olduğunu bilemediğimi fark ettim.
Aşk?
Bu his,
daha önce hiç tanışmadığım, daha önce hiç hissetmediğim bir şeydi. Bunun olması
ise imkansızdı.
Çünkü
biz, bir yola çıkmış ve geri dönmeye mahkûm bir timdik ama onlar, bu
toprakların timiydi; burada var olmuş, burada büyümüş, buranın savaşını
yaşamışlardı. Bizim kadar uzak, bizim kadar yabancıydılar.
Şarkının
bir cümlesi zihnimin en orta yerinde asılı kaldı, bir darbe gibi. O kelimeler,
içimdeki boşluğu daha da büyüttü, bir ağırlık gibi hissettirdi. İmkânsız
olduğunu yüzüme, her kalbimin teklemesinde daha da net bir şekilde vurdu.
"Bir
sаmаn sаrısı, bir dumаn kаrаsı
Anlаdım аmа zor oldu аnlаmаsı
Artık eski hаyаtımа dönüşüm yok
Ben deniz olsаm dа sen Ankаrа'sın"
⌛
Şenol,
taksiyi köşe başında durdurup başını bana çevirdi. Gözleri hâlâ sorgulayıcıydı
ama ben çoktan emniyet kemerini çözüp kapıyı açmıştım bile.
"Ne
haltlar karıştırıyorsun yine?" diye sordu.
Umursamaz
bir tavırla omzumun üzerinden ona baktım. "Hayatımın en saçma gününü
yaşıyorum, Şenol. Şu an konuyu açarsam tüm gece burada kalırız."
Şenol
iç çekip direksiyona yaslandı. "İyi ama bir gün anlatacaksın."
Arabadan
inip kapıyı çarpıp kapattım ve anında bedenim içgüdüsel olarak hareket etti.
Yürümeye başlayan taksinin arkasına adeta süzülerek geçtim, duvara yapıştım ve
hızlı bir bakış attım. Gözlerim sokakta bir hareketlilik olup olmadığını
tararken, kaslarım refleksle gerildi.
Sessizlik.
Ay
ışığı kaldırım taşlarına vuruyor, rüzgârın hafifçe savurduğu bir poşet, tek
hareket eden şeydi.
"Tamam,
Caner," diye mırıldandım kendi kendime. "Görev bilinciyle hareket
et."
Bordo
bereli yetilerim devreye girmişti artık. Gölge gibi ilerledim. Duvarın dibinden
süzülerek apartman kapısına ulaştım, göz ucuyla markete baktım. O, yoktu. Hızla
içeri girip daireme koştum. Kilit sesi gecenin sessizliğinde fazla yankı yaptı
ama umursamadım. Ardından içeriye girip sırtımı kapıya yasladım ve başımı
geriye çarptım.
"Ne
yapıyorum ben ya? Sırf yakalanmamak için düştüğüm hâle bak."
Damağımı
şaklatıp ayakkabılarımı gelişi güzel çıkardım. Ayağımın ucuyla onları kenara
ittim ama biri devrilip kapıya çarptı. Umurumda bile olmadı. Üzerimdeki kabanı
çıkartıp kanepeye fırlattım, elimle ensemi ovuştururken iç çektim. Doğruca
mutfağa yöneldim. Dolabı açıp su şişesini aldım ama sonra duraksadım. Su falan
kesmezdi bu gece. Dolabı kapatıp tezgâhtaki bardağı aldım ve koltuğun önündeki
sehpaya bıraktım. Yüzümü ovuştururken içimden geçen tek şey, aklımdan
silinmeyen o anın saçmalığıydı.
Ve işte
o an beynim, "Çarpçak" kelimesini acımasızca suratıma vurdu.
Gözlerim
büyüdü. "Çarpçak mı dedim ben gerçekten?"
Yeniden
suratımı sıvazlayıp kafamı iki yana salladım.
"Sen
git o kadar Uluslararası Lisan Eğitimi al, Türkçeyi kaliteli konuşmak için
diksiyon eğitimi al, ondan sonra git kıza çarpçak de, aptal!"
Sanki
biri bana geri sarıp tekrar tekrar izletiyormuş gibiydi. Lara'nın kaşlarını
kaldırışı, kulaklarıma bakışı, dudaklarının kıvrıldığı o hafif gülümseme...
Hafifçe
gülümsedim. "Hoşuna mı gitti acaba?" gözlerimi devirdim, "Yok
yok, kesin dalga geçiyordu."
Yüzümü
buruşturup elimle saçlarımı karıştırdım. "Hay dilim kopaydı keşke."
Kanepedeki
kabanı tekmeyle yere düşürdüm, sonra oturup ellerimi yüzüme sürttüm. Ardından
ellerimi dizlerimin üzerine koyup dikleştim.
"Caner
kendine gel. Sen bir bordo berelisin, İSTİHBARATÇISIN!" sesim evin içinde
yankılandı, ses tonumu düşürdüm, "Sayısız operasyonun içinden sağ çıktın,
defalarca ölümle burun buruna geldin ama şu an beynini kemiren tek şey
"çarpçak" kelimesi mi?"
Bir an
için gözlerim sehpanın üzerine kaydı. Omuzlarımı düşürdüm.
"Çarpçık
mı dedim, çarpçak mı dedim..." gözlerimi kapatıp koltuğa yan bir şekilde
devrildim. "Allah kahretsin, ne dediysem işte!"
Gözlerimi
kapattım ama nafile... Kafamın içinde hâlâ dönüp duruyordu o an. Yine Lara,
yine o bakış, yine o gülümseme...
Kalbim
göğsüme sığmayacak gibi atarken sırt üstü uzandım. Sağ elimi kalbimin üzerine
bırakıp derin bir nefes alıp bıraktım.
Kaşlarımı
çatıp "Yavaşla lan artık." diye mırıldandım. Elimi kalbimin üzerinden
çekip ayaklarımı koltuğa uzattım ve sağ elimi enseme götürüp tavana baktım.
Ruhum, hiçbir zaman tam anlamıyla durgun olmamıştı. Her zaman bir çatışmanın
içinde, bir hareketin peşindeydi.
Peki
şimdi?
Şimdi
her şey farklıydı. İçimdeki bu savaş, bildiğim türden bir şey değildi. Ne bir
mermi sesi vardı ne de bir hedefin peşindeydim. Sadece bir şey vardı, belirsiz
ama bir o kadar da yakıcı. Görünmeyen bir ateş, sanki her an içimi kavuracak
gibi.
Kalbimin
göğsümde ritmi hiç hızlanmamıştı bu kadar. Sanki kalbim, göğüs kafesimden
fırlayıp ellerime düşecekmiş gibi hissediyordum.
Benim
dünyamda her şey her zaman netti. Bir düşman vardı, bir hedef, bir emir,
hovardalığı bile saymıyorum artık çünkü yok. Şimdi içimde ne var? İçimdeki
karmaşa, hedefi bile geçiyor. Bir şeyler değişti ama ne olduğunu anlamıyorum.
Bunu daha önce hissetmedim. Şimdi bir şey var ama adını koyamıyorum.
Tanımlanamayan bir şey. Bu his, bana her şeyin çok belirsiz olduğunu söylüyor
ve bu, beni rahat bırakmıyor.
Ben,
her zaman kendime güvendim. Hedefim belli, yolum belli, her şey belli ama
şimdi? Bu belirsizlik, bu his beni savunmasız bırakıyor ve ben buna ne
yapacağımı bilmiyorum.
Gerçekten
aşk dedikleri şey bu mu? Daha önce duyduğumda sadece bir kelimeydi ama şimdi?
Şimdi içimde yankılanıyor ama ben buna hazırlıklı değildim. Bu kadar farklı bir
şey, bana başka bir dil gibi.
Ve en
kötüsü, o his beni korkutuyor.
"Ne
yapacağım şimdi?"
Cevabımı
bulmak, düşündüğümden daha zordu.
30
Nisan 2022 / Sırra Kadem
Caner
Cenk Çakır, Ağzından
Anlayamazsın,
Seksendört
Gözlerimi
açmaya çalışırken başımda dönen karanlık, her şeyi daha da zorlaştırıyordu. Ne
kadar çırpınsam da ellerim ve ayaklarım bağlıydı, yerimden kıpırdamak
imkansızdı. Sol omzumdaki acı, derin ve yanıcıydı, sanki birisi kemiklerimi
kırmış gibiydi. Her nefes alışımda yara derinleşiyor, kanım vücudumun her
köşesine yayılıyordu ama bu acı, diğer her şeyin önündeydi.
Kafamdaki
çuvalı çıkarttıklarında dişlerimi sıkıp gözlerimi kırpıştırdım. Gözlerimin
odağı yerine geldiğinde, uzandığım yerde hızla Kartal'ı aradım. Yavaşça kafamı
geriye yasladım, gözlerim hâlâ bulanık ama ona odaklanmaya çalıştım. Bir
metrelik uzağımda, arkamdaydı.
O da
bağlıydı, çıplaktı, kanla kaplanmıştı. Sağ uyluğundan kan sızıyordu.
Üzerimizdeki kanlar, çıplak bedenlerimizde donmuştu; sadece pantolonlarımız
vardı, başka hiçbir şeyimiz yoktu. Derimdeki yaralar, onları hissettiğimde
değil, nefes aldığımda, içimdeki boşlukta yankılanıyordu.
"Kartal..."
diye fısıldadım ama sesim sanki kendi kulağımda bile silinip gitti. Bütün
vücudum, her şeyim bağlı olmasına rağmen çırpınmak istiyordu. Bir şekilde, her
bir kasım harekete geçiyor ama çaresizdim.
Kafamda
tek bir düşünce vardı: Hayatta mı?
Bedenim
çürümüş gibi, her şey kararmış, donmuştu. Ellerimle hiçbir şey yapamıyordum ama
gözlerimle onu izlemek zorundaydım. "Kartal..." diye fısıldadım,
boğuk bir sesle. Sesim kendi içimde, bir çığlık gibi yankılandı. Sadece yarım
bir nefes alıp vermek bile bir çığ gibi kalbimde yankılandı.
Dişlerimi
sıktım, "Kartal, beni duyuyor musun Kartal?" diye tısladığımda omzuma
giren yanma ile yutkunmak zorunda kaldım. Yere yatmış bedenimi bağırarak
kaldırdığımda titrediğimin bilincindeydim. Her hareketimle omzumdaki yara
açıldı, kanım bir an için daha hızlı aktı fakat acı daha da büyüdü.
"Tamam,
sakin ol. Tamam." diye kendime telkinde bulunup dişlerimi köklerimi
oynatırcasına sıktım. Ayaklarımı yere bastırarak ona doğru bedenimi sürükledim.
Yanına geldiğimde hızla kafamı eğip nefesimi tuttum, soluklarına baktım. Titrek
solukları vardı ama en azından hayattaydı. Gözlerinin açıldığını fark ettiğimde
derin bir nefes verdim.
"Kartal,
kendini zorlama. Yaşıyorsun, yaşamaya da devam edeceksin. Duydun mu?"
omzuma acı saplandı, dişlerimin arasından "Lara için yaşamak
zorundasın!" dedim.
Kartal'ın
o an sol gözünden bir yaş aktı. Dudakları aralandı.
"S...en...de."
Göz
pınarlarıma dolan yaşlarla kafamı salladım. Gülümsedim.
"Tabi
lan ikimizde yaşayacağız. Daha evlilik teklifi edeceğim ben senin
ikizine."
Halimize
hem güldüm hem de ağladım.
Hayata
tutunmak için yaptığım bir şeydi ama gözlerimdeki yaşlar kadar acı vardı. O
acı, her geçen saniyede daha da keskinleşiyordu. Kartal'ın bana doğru bir
şeyler söylemeye çalışması, acının içinde doğan bir umut ışığı gibiydi. O an
sadece birbirimize tutunabilirdik, başka hiçbir şey kalmamıştı. Lara'nın adı o
kadar gerçekti ki, onun varlığı bile tüm bu kaosun içinde bir sığınak gibiydi.
Arkada
bağlı ellerimi her çekiştirdiğimde omzumdaki yara derinleşiyor, kanım
vücudumdan hızla çıkıyordu. Başımı döndüren bir diğer acıydı bu ama gözlerimi
kırpıştırıp Kartal'a odaklandım. Bir şekilde onu hayatta tutmalıydım. Hızla
başımı çevirdim, sağ uyluğuna yaslandım.
"Canın
acıyacak ama yaslanmak zorundayım, uyluğundan çok kanama geliyor."
Zaman
kavramımız yoktu. Ne kadar süre geçtiğinin farkında değildik. Donuklaşmış
gözlerimi Kartal'ın göğsünden çekmiyordum. Nabzını fark edebiliyordum. Her bir
atış, beni biraz daha canlı tutuyordu. Acı artık bedenimi terk etmişti,
hissizlikten başka hiçbir şey hissetmiyordum ama bir şekilde bu hayatta kalma
savaşı, ikimizin de içinde bir kıvılcım bırakıyordu.
"Caner."
Kartal'ın
fısıltısını duyduğumda yüzüne baktım.
"Buradayım."
dedim, çatlamış sesimle.
Kartal'ın
dudakları silik bir şekilde tebessüme kıvrıldı.
"Lara,"
dedikten sonra biraz bekledi ama bende de küçük bir tebessümün var olmuştu.
"Bir şey olursa sana emanet."
Dişlerimi
sıkıp gözlerimi kapattım.
"Hayır."
diye dişlerimin arasından fısıldadım. "Birlikte bakacağız o kıza."
Gözlerimi açıp yüzüne baktım. Gözleri hafifçe açılmıştı. Kafamı salladım.
"Ne o sensiz ne de bensiz yaşayabilir."
Kartal'ın
dudakları hafifçe titredi. "Uyumak istemiyorum, konuşsana." diye
güçlükle mırıldandığında hafifçe yutkundum. Yanağımın içini dişledim, ne
anlatabilirdim ki?
"Lara'ya,"
dedim farkında olmadan, "bencil davrandım."
Çaresizce
dudaklarımı büktüm.
"Bırak
beni, koşma peşimden demişti ama ben onu bırakamadım. Eskiden çok şerefsiz
biriydim. Duygularım yoktu, sadece günlük ilişkilerim vardı, zevk için
yapardım." sola ne ara gittiğini bilmediğim gözlerimi Kartal'ın gözlerine
geri çevirdim. Gözleri biraz daha aralanmıştı ama hâlâ kısıktı. "Bencil
davrandım, bırakmadım. Sevdim, Lara'yı gerçekten çok sevdim. Kalbim ilk defa
attı benim Kartal."
İlk
defa kıkırdadım.
Gülerek
"Hem de nasıl. Delirdim sandım ki olabilirim de." dedim.
Kartal'ın
seslice yutkunmasını işittim. "Peki... ilk ne zaman âşık oldun?" diye
sordu güçlükle. Zihnime düşen anıyla güldüğüm sıra gözlerim bulanıklaştı.
"Hakkari'de."
sesim çatladı, "İlk başlarda kendime yediremedim, adını koyamadım,
imkânsız dedim." gözlerimi kırpıştırdım, akan yaşlar sıcak bir ateş
gibiydi. Titrek bir nefes aldım.
"Karşısında
kekelediğimde âşık oldum ben ona."
Kartal'ın
yeniden yutkunduğunu duydum.
"Ben...
ilk başta sizin olmanızı istememiştim." dedi ve bir süre bekledi.
"Senin bayıldığın gün," kelimeleri güçlükle söylemeye çalışıyordu,
"Mete ile konuştum. Bırak sevsinler, karışma dedi, ondan sonra bıraktım
bir şey demeyi."
Kafamı
iki yana salladım.
"Bunu
düşünme, sonuç olarak her şey geride kaldı. Bak, Lara ile bir gelecek
düşünüyorum. Umarım yüzük sağlamdır."
Kartal'ın
burnundan nefeslenerek güldüğünü fark ettim. Burnumu çekip dudaklarımı büktüm.
"Kurtulacağız buradan, sana şu an anlatamadıklarım var ama sadece korkma
diyebilirim."
Kartal'ın
kaşları çatıldı.
"O
ne demek?" diye sorguladı yavaşça.
"Bizi
ayıracaklar. Eğer beni götürürlerse sakın korkma. Seni elbet birisi bulacaktır.
Çok yaralısın, işlerine yaramazsın diye seni götürmeyeceklerdir ama beni
götürecekler. O yüzden eğer beni götürürlerse, sessiz kal, ta ki birileri seni
bulana kadar. Güvende hissetmediğin kimseye konuşma."
Kartal
ağırca gözlerini kırpıştırdı.
"Nasıl
bu kadar eminsin?" diye sorguladığında gözlerimi kırpıştırdım ve etrafıma
bakıp kulağına doğru eğildim.
"Gölgem
var, istihbarattan, taksici. Kaçırıldığım gün, yani kaçırılmadan hemen önceye
kadar, benim arabamın arkasından beni takip ediyordu. Ekipsiz çalışıyor,
ikimizi buradan tek çıkartamayacağı için gelmiyordur."
Güçlükle,
"Peki, seni nereye götüreceklerini söylemezler, senin tahmin ettiğin bir
yer var mı?" diye yeniden sorguladığında yanağımın içini dişledim. Elias
Farouq, Suriye'nin topraklarından mesuldü ve onun topraklarını ondan başka
kimse iyi bilemezdi. Yeniden kulağına eğildim ve derin bir nefes verdim.
"Suriye
ama sen bu bilgiyi, seni bulduklarında yalnızca güvenilir biriyse söyle."
Olduğumuz
yerin kapısı gürültüyle açıldığında hızla Kartal'ın kulağından uzaklaşıp kapıya
baktım. İki iri yarı adam bize doğru yaklaşıp beni kollarımdan tutup
sürüklemeye başladıklarında bakışlarım etrafı taradı. Acı hissetmiyordum çünkü
vücudum buna artık alışmıştı.
Beni
bir transite bindirdiklerinde transitin içindeki adam ayağa kalktı ve aracın
kapısını kapattı. Gözleri bile görünmüyordu. Transit yola koyulduğunda önümde
diz çöktü.
"Ayışığından
selamlar."
Derin
bir nefes verip kafamı arkaya yasladım.
"Zamanlamana
sokayım Şenol." diye fısıldadığımda aklım sadece Kartal'da kalmıştı.
Kaşlarımı çatıp ona baktım. "Niye bu kadar geç kaldın? Kartal'a ne olacak?
Çok kan kaybetti." diye yeniden fısıldadığımda kafasını iki yana salladı.
Elini kaldırıp yaralı omzuma yaklaştırdı, hissetmedim.
"Üçüncü
anahtar diye bir şey vardı hatırlıyor musun? Ne olduğunu araştırsak da
öğrenememiştik? Heh, işte o anahtarı Elias'ın adamları kullanıyormuş. Önce
anahtarı ben buldum. Sonra Tahir'i aradım, kendine anahtar alması için
gönderdim, anahtarı almış ama geri dönerken sizinkileri görmüş. Çilingir ve
Barış, yanlarında da adını bilmediği bir adam varmış. Tahir'in anlattığına göre
Tahir, önlerine arabayı kırmış, Çilingir sürüyormuş, bir uzun iki kısa selektör
çakmış. Neden olduğunu anlamamış. Sonra bir anda buna arkadan vurup
gitmişler."
Şaşkınlıkla
kaşlarımı kaldırdım.
"Buraya
doğru mu geliyorlardı?" diye sorduğumda kafasını salladı.
"Elias
adamları çağırdı, depoyu boşalttırdı, etrafta kimse kalmadı. Bizi de seni almak
için gönderdiler, Irak'a gidiyoruz."
Kaşlarımı
çattım.
"Biz
neredeydik ki?"
"Mardin
sınırındaydık, Suriye'nin hemen çizgisinde."
Aptal
kafam.
"Ee
ben Kartal'a Suriye'ye götürecekler dedim."
Şenol'un
elleri havada bir an yükseldi ve yeniden yarama uzandı. O an, dudağındaki hafif
kıpırdanış bir tuhaflıkla dikkatimi çekti ama zihnimdeki yoğun baskı,
söylediklerini anlamamı engelliyordu. Kaşlarımı çatıp ona odaklanmaya çalıştım
fakat bir türlü anlamıyordum.
"Ne?"
dedim, sesi bir daha duymak için kendimi zorladım.
Şenol'un
sağ eli havada bir hareket yaptı ama kulaklarımda yankı yapmıyordu. Duyduğum
şeyler sanki benim zihnimle çatışıyordu. Gözlerim onun dudaklarını takip etti
ama bir anlam aramak, bana imkânsız gibi geldi.
"Ha?"
diye fısıldadığımı hissettim.
O anda
Şenol'un eli birden yanaklarıma değdi, soğuk ve ani bir dokunuşla irkilip
yerimden sıçradım. Şenol, eline ateşe değmişçesine çektikten sonra hızla
kenardaki su şişesini alıp, kapağını çevirip avucuna suyu döktü. Bir saniye
sonra, o soğuk su yüzüme çarptığında, vücudum bir sarsıntı geçirdi. Su
damlaları yüzümde aşağı doğru süzüldü ve o soğukluk, zihnimi de dondurdu. Bir
an her şey sessizleşti. Derin bir karanlık hissettim. O karanlık, her şeyin
anlamını yavaşça silip süpürdü, kafamda dönen düşünceleri yok etti.
5 Mayıs
2022 / Şırnak
Caner
Cenk Çakır, Ağzından
Vücudum
hâlâ aynı ölü toprak gibiydi, yerimden kımıldayamıyordum. Bir an için ne zaman
bayıldığımı hatırlayamamıştım ama bilincim yavaşça geri geliyordu. Her bir
parçam sanki birer taş gibi ağır, uyuşmuştu. Gözlerimi açmayı denedim. Bir an
için karanlık dünyama bir şeyin ışık tuttuğunu hissettim ama bu ışık, gözlerimi
açmamı engelleyen bir perde gibi kalıyordu.
Zihnimde
bir yankı vardı. Barış'ın sesi, o gürültüyle karışan laf atmalarını
duyabiliyordum. Her şeyin ötesinde, omzumda yoğun bir acı vardı. Biraz daha
açmaya çalıştım gözlerimi. Her şey bulanıktı. Gözlerim sanki donmuş gibiydi
fakat yine de o tanıdık seslerin birinin yaklaştığını hissedebiliyordum.
"Ya
yemin ediyorum ha sen ha Caner. İkiniz de aynısınız amına koyayım. Alparslan
amcadan utanınca hık diye gidiyorsunuz."
Bir
gürültü koptu.
"Lan
niye vuruyorsun salak? Kötü bir şey mi dedim?" diye bağıran ses, biraz
daha netleşti.
"Barış
bir sus artık!"
Bir
gürültü daha koptu.
"Caner
utandığı için değil ateşi olduğu için bayılmış. Nasıl hissedemedim ki?"
Lara'nın
sesini duyunca, bütün gücümü topladım ve biraz daha gözlerimi araladım. Aralık
bir şekilde dünyaya bakabildim ama gözlerim bana ihanet ediyordu. Bir an daha
derin bir nefes aldım ve kollarımı hafifçe hareket ettirdim. Her şey bulanık,
bir o kadar da acı vericiydi. Hafif bir titremeyle gözlerimi bir kez daha zorla
açtım.
"Aha
uyandı."
Gözlerimi
kırpıştırarak bana yukarıdan bakan gözlere baktım. Mete ve Çilingir sağdan,
Barış ve Ahmet ise soldan yüzüme eğilmiş bana bakıyordu. Gözlerimi
kırpıştırarak onlara baktığımda ise Mete'nin solundan yaklaşan Lara'yı gördüm.
Onu gördüğüm anda dudaklarımda oluşan gülümsemeye engel olamadım.
"Hatunu
gördü mutlu oldu, tipe bak. Nasıl da gülüyor?"
"Bana
bir müsaade verebilir misiniz?"
Hızla
hepsi üzerimden doğrulduklarında Ümit, gülümseyerek elindeki ateş ölçeri alnıma
yasladı. Kulaklarıma nükseden cılız bir sesten sonra alnımdan çekip ekrana
baktı.
"Çok
şükür ateşin düştü." dedikten sonra hafifçe geri çekilip elindeki ateş
ölçeri kenara bıraktı. Ellerimi yavaşça sedyeye koyup kendimi doğrultmak
istediğimde Ümit ve Mete, hızla gelip bana yardımcı oldu. Omzuma giren ağrıyla
sol omzuma bakıp sırtımı yastığa yasladım. Yavaş yavaş zihnim toparlanıyor ve
odağım normale dönüyordu.
Sağa
doğru bakışlarımı çevirdiğimde Lara'nın bana tebessüm ederek baktığını gördüm.
Gülümseyerek ona sağ elimi uzattığımda elimi tuttu. Ağırca kendime doğru
yaklaştırıp sedyeye oturmasını sağladığımda elini sıkıca tutmaya devam ettim.
Gözlerindeki mavinin anbean yeniden laciverte döndüğünü fark ettiğimde
gülümsememi büyüttüm.
Hamileydi.
İkimizden,
iki can taşıyordu. Ben onlara nasıl bakacaktım? Kollarımın arasına bir bebek
bile almamıştım ki ben. Lara, bana hiç tatmadığım duyguları verip duruyordu.
Bundan rahatsız mıydım?
Tabii
ki de hayır.
Ya
yetemezsem ya onları koruyamazsam?
Bir an
için görüşüm bulanıklaştığında ellerini yanaklarıma yaslayıp kaşlarını yukarıya
doğru çekti.
"Caner
niye ağlıyorsun?"
Çünkü
korkuyordum.
Mete'nin
yanıma oturduğunu fark ettiğimde bakışlarımı revirde gezdirdim. Kartal, Mete ve
Lara'dan başka kimse kalmamıştı. Bakışlarımı Kartal'a çevirdiğimde tebessüm
ediyordu ama onun da gözleri doluydu. Onunla konuştuklarımızı hatırladım.
Mete'nin çenemden tutup kendine çevirmesine izin verdiğimde gözlerindeki
mutluluğun parlaklığını ruhumda hissedebiliyordum.
"İçinden
geçenleri anlayabiliyorum Caner ama korkma, hepimiz sizin yanındayız. Lara'ya
da sana da destek olacağız."
İçli
bir nefes aldığımda ellerimi yüzüme kapatıp hıçkırdım. Yüzüme yaslı ellerime
değen narin parmakları hissettiğimde hafifçe çekip Lara'ya baktım. Onun da
ağladığını fark ettiğimde hızla elimi havaya kaldırıp yanaklarına koydum.
Parmaklarıma değen gözyaşlarını silip kafamı iki yana salladım.
Ağlama
Lacivert'im.
"Sen
ağlama. O gece mavisi gözlerinden düşürme yaşlarını."
deyip kafamı sağa eğdiğimde Lara, gözlerini kırpıştırarak yanağımdan öptü.
"Sende ağlama o zaman."
Burnumu
çekip kafamı salladım. Gülümseyerek bana bakarken dudaklarımı alnına yasladım.
İçimden taşıp gelen o sıcaklığın kalbime dolduğunu hissettim. Hafifçe geri
çekilip ellerini ellerime dolarken, parmaklarım aralarına sıkışır gibi sarıldı.
Gözlerini, benim gözlerimin derinliklerine kilitlediğinde sanki zamansız bir
bağlantı kuruyorduk.
"Biraz
daha iyi misin?" diye fısıldadı.
Cevap
vermek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. İçimdeki fırtına çok
büyüktü. Hem korkuyordum hem de sonsuz bir mutluluk içindeydim ama Lara'ya
bakarken anladım ki, bu sürecin içinde asla yalnız olmayacaktık.
"Sanırım
babalığa alışmak için biraz zamana ihtiyacım var," diye zorla gülümseyerek
söyledim.
Mete
yanımda, her zamanki kendinden emin ses tonuyla, "Zamanın olacak kardeşim.
Biraz zorlanacağız ama birbirimize destek olacağız." dedi ve dizime
hafifçe vurarak güldü.
Kartal
da hafifçe tebessüm etti. "Ulan Caner, kaşla göz arasında dayı da yaptın
ya beni pes."
Çekingen
bir şekilde Kartal'a baktım.
Dudağımı
büküp, "Emanet'e hıyanet biraz ağır mı kaçtı ne?" dediğimde Kartal,
gözlerini kıstı.
"Biraz
mı? Öyle bir hıyanetlik ettin ki dokuz ay sonra meyvelerini alacaksın
birader."
Gülmemek
için dudaklarımı birbirine bastırdım. Kartal, kıkırdayarak gülmeye başladığında
ona eşlik ederek kahkaha attım. Lara, kıkırdayarak elini sağ yanağıma yasladı.
"Umarım
sana benzerler," dedi tatlı bir şekilde.
Alt
dudağımı ısırıp gözlerine baktım. "Bence sana benzemeleri daha iyi olur,
huy açısından."
O an,
kalbimin ne kadar hızlı attığını hissedebiliyordum. Lara'nın elini sımsıkı
tuttuğumu hissedince, içimdeki korku yerine umut dolmaya başladı. Elimi
Lara'nın karnına yaslayıp gözlerimi ondan hiç çekmedim. Gelecek karşımdaydı,
geçmiş ise öylesine yaşanmış ama ders çıkarılacak nitelikteydi.
İşte o
an, yıllar önce Mete'nin neden bana günlüklerini okuttuğunu daha iyi anladım.
Her bir satırında kendi imkânsızlığını aşılarken, benim içime bir tohum
bırakmıştı. Her gün yazdığı kelimelerle o tohumu sulamış ve bana, hiç fark
ettirmeden bir kalp inşa etmişti. Karşıma çıkan Lara ise bana o kalbin içindeki
aşkın anlamını yaşatmıştı.
Her
yaranın bir hikayesi vardır.
Bu da
bizim hikayemizdi.
🏔️
6 Mayıs
2022 / Al-Suqaylabiyah Ormanları
Muamma-i
Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
Final
Symphony, Pianza
Beyaz
ışık, odanın tekinsiz sessizliği içinde pürüzsüz bir soğuklukla yanıyordu.
Tavandaki yuvarlak lambanın sert ışığı, odanın ortasında duran kahverengi ahşap
masayı olduğu gibi aydınlatıyor, gölgeleri belirginleştiriyordu. Masanın
kenarları zamanın aşındırdığı izler taşıyor, üzerinde ise dört fotoğraf ve bir
bıçak, dikkatle yerleştirilmiş gibi duruyordu.
Elias
Farouq, karşısında oturan adama bakarken parmaklarını masanın pürüzlü yüzeyinde
gezdirdi. Adamın yüzü, tek kaynaktan gelen ışığın keskin aydınlığında bölünmüş
gibiydi; bir yanı gölgede kayboluyor, diğer yanı ise ifadesiz bir donuklukla
parlıyordu. Sessizlik, demir kapının ağır varlığıyla birleşerek havada asılı
kalıyordu.
Caner
ve Şenol'un fotoğrafları, masanın tam ortasına konmuştu. Şenol'un yüzü üzerine
gölgesi düşen bıçak, ölümün kaçınılmaz soğukluğunu yansıtıyordu. Çilingir,
Ahmet ve Barış'ın görüntüleri ise masanın kenarına yayılmış, sanki karar
sırasını bekliyormuş gibi duruyordu.
Elias,
gözlerini Şenol'un üzerine bırakılan bıçağa çevirdi, sonra yavaşça karşısındaki
adamın bakışlarını yakaladı. Gözlerinin içinde, saklanamayacak bir anlam aradı.
Bir ağırlık çökmüştü odaya; kelimeler gelmeden önce, sessizlik konuşuyordu.
"Bu
adamın istihbaratçı olduğunu nasıl anlamadın? Bizden biri olmadığını nasıl
anlayamadın?"
Sesi,
odanın soğuk duvarlarında yankılanan bıçak sırtı gibi keskin ve duygusuzdu. Her
kelime, karşısındaki adamın üzerine buz gibi bir dalga gibi çöktü. Ne öfke
patlaması vardı ne de yükselen bir ses. Öyle bir soğuklukla söyledi ki, odadaki
hava ağırlaştı. O an, sesinin içinde gizlenen öfkenin en tehlikeli hâli
hissediliyordu: Sakin, ölçülü ama ölümcül.
Karşısındaki
adam yutkunmaya bile cesaret edemedi. Gözleri kısa bir an masadaki fotoğraflara
kaydı, sonra hızla Elias'a döndü. İçindeki panik, kontrolsüz bir nefes
alışverişine dönüşmek üzereydi.
Titrek
bir sesle, sanki kelimeleri dile getirmek bile onu daha da boğuyormuş gibi
fısıldadı. "Anahtar olayını öğrenmişler."
Odadaki
sessizlik, bir anda keskinleşti. Sanki duvarlar bile bu cümlenin ağırlığını
taşıyamayacakmış gibiydi. Elias Farouq, bir süre hiçbir şey demeden karşısında
oturan adamı izledi. Beyaz gözünün olduğu yerde uzanan yara izi, tam
tepelerinden sızan beyaz ışık altında belirginleşiyor, yüzüne keskin ve donuk
bir gölge düşürüyordu.
Elias,
gözlerini bir an bile kırpmadan adamı süzdü. Sessizlik, artık yalnızca bir
boşluk değil, odanın içinde yankılanan görünmez bir tehdit gibiydi.
Karşısındaki adamın nefesi düzensizleşti. Elias hafifçe başını yana eğdi,
gözlerinde ne bir öfke kıvılcımı ne de şaşkınlık vardı. Yalnızca ölümcül bir
sakinlik. Sonunda, buz gibi bir sesle konuştu.
"Her
seferinde Güvercin'in ekibi elimden nasıl kurtulabiliyor?"
Sözleri,
odayı bir darbe gibi çarptı. Cümle, doğrudan gerçeği sorgulamak değil, bu kadar
çok kaçışın mümkün olup olmadığını test etmek gibiydi. Elias'ın bakışları
adamın içinde gezinirken, tehdit hemen fark ediliyordu. Bu kez bir hata yapma
şansı yoktu.
Adam,
eli masanın kenarını kavrayarak, kasvetli bir sessizlikle tepki verdi. Odanın
havası daha da ağırlaşmıştı, sanki her an bir şeyin patlamaya hazır olduğu
hissediliyordu.
Elias
Farouq, derin bir nefes verip gözlerini kırpıştırdı.
"Senden
istediğim Fizostigmin ve Atropin'i temin edebildin mi? Ayrıca zamanında, bir
süreliğine, tutsak ettiğiniz ve aldığınız Mete'nin kanı duruyor mu?"
Elias'ın
sesi, odanın dört duvarına çarpan bir yankı gibi boğulmuş ve tehditkâr bir iz
bırakıyordu. O sorunun ardından, karşısındaki adamın gözlerinde belirgin bir
tereddüt belirdi. Adam, parmaklarını masa kenarına sıkıca sararak, gözlerini
Elias'tan kaçırmaya çalıştı. Ancak, Elias'ın gözleri o kadar keskin, o kadar
derindi ki, adamın kafasındaki belirsizliği okumak oldukça kolaydı.
Sessizlik,
her geçen saniyede daha da yoğunlaşıyordu. O kadar derindi ki, karanlık içinde
herkesin adımlarını sayabiliyormuşsunuz gibi bir his vardı. Elias, hiçbir şey
söylemeden sadece bakarak, adamın zihnindeki her köşeye ışık tutuyordu. Bu, bir
sorgu değil, bir işaretin, bir testin parçasıydı.
"Fizostigmin
ve Atropin," diye tekrarladı Elias, sesi artık biraz daha sertleşmişti.
"Beni oyalama zamanım yok! Her şeyin yerli yerine oturması gerek. Yoksa,
seninle yapılacak bir başka konuşmam olmayacak."
Adam
dudağını ısırarak, sesini zar zor yükseltti. "Evet, temin ettim, kanda
duruyor. Fizostigmin ve Atropin'in sonuçlarını biliyorsun değil mi?"
O anda,
Elias ne bir öfke ne de sabırsızlık gösterdi. Yalnızca soğuk, keskin bir güven
vardı. Bir yudum nefes aldı ama o an her şeyin gözlerinin önünde netleştiği anı
bekliyordu.
"Sonuçları?
Benim için sonuçlar şu," diye devam etti Elias, ayağa kalktı, bir adım
attı ve masanın kenarında durdu. Şenol'un üzerinde duran bıçağı eline aldı ve
Şenol'un fotoğrafına sertçe sapladı. Avcunun içindeki kabzayı bıraktığında
bıçak, sabit bir şekilde masaya saplı kaldı. Kafasını hızla sağ omzuna yatırıp
kaldırdı.
"Bunun
gibi bir hataya kurban edilmemesi gerekiyor." dedikten sonra sağ elini
masanın üzerine koydu ve adama doğru eğildi. "Eğer planım, bizim için bir
başarısızlığa dönerse, bilmelisin ki bir daha başka bir fırsatın
olmayacak."
Adam,
gözlerini ayaktaki Elias'a dikti.
"Ne
yapacaksın istediğin malzemelerle?"
Elias'ın
dudaklarının kenarları, yavaşça ve kasvetli bir şekilde iki yana doğru
çekildiğinde, başı da aynı anda hafifçe eğildi. O an, yüzündeki gülümseme, bir
ölüm fermanına imza atarcasına soğuk ve hesaplıydı. Gözleri, adeta derin bir
kuyunun içini arar gibi, karşısındaki adamın ruhunu tartarak, her hareketini
izliyordu.
Gülümsemesinin
ardında saklı olan sinsilik, içindeki karanlık gücün farkındalığıydı.
Gözlerinde bir yansıma vardı, neşeli değil, tam tersine huzursuz edici bir
güvenle parlıyordu.
"Psikolojik
yıkım," dedi.
😱
6 Mayıs
2022 / Şırnak
Eyşan
Çakır, Ağzından
Her
insan kalbinde bir süveyda ile doğar.
Kimi bu
siyah beneği zamanla ışığa çevirir, kimi ise karanlığın içinde kaybolur. Hayat,
insana yol ayrımları sunar ve bizler, her seferinde farklı bir kavşakta karar
veririz. Bazı yollar geri dönüşsüzdür ve bazı kararlar, insanın ruhunda iz
bırakır. İnsan, seçtiği yollardan ibarettir derler; peki ya o yollar, sadece
bizim seçimimiz değilse? Peki ya kader, bizi zorla bir yöne sürüklemişse?
Bazı
anlar vardır, insanın içinde yankılanır durur. Sesler, görüntüler, hatta
kokular bile belleğe kazınır. Kimi zaman bir kurşunun sıcak izi, kimi zaman
vedaların soğuk soluğu hatırlarsın. Zamanla unutulur sanırsın ama unutulmaz.
Bir köşede pusuya yatmış bekler. En zayıf anında, en savunmasız halinle yakalar
seni. Sonra bir bakmışsın, geçmişin gölgesi bugüne sızmış.
Geceler
bazen sessizdir ama içinde fırtınalar taşır. Bazen de seslerle dolar ama hiçbir
şey ifade etmez. İşte insanın asıl savaşı o an başlar. Kendi vicdanıyla,
hatıralarıyla, pişmanlıklarıyla savaşır. Bazı yaralar kapanır ama izi kalır,
bazıları ise hiç iyileşmez.
İnsan,
en çok kendi yaralarına dokunmaktan korkar.
Ben;
bordo bereli bir askerken şimdi ise, Mücadele İtibar Teşkilatı'nın bir üyesi,
hatta direkt olarak başkanı olmuştum. Yıllar önce Ethem Boduroğlu'nun ve
Alparslan Çakır'ın kurduğu Teşkilatı'n yegâne parçasıydım. Peki o zaman neden
şu an Mete'nin çalışma odasında, pencerenin önünde durmuş bir şekilde dışarıyı
izliyordum?
Çünkü o
şu an burada olmasa bile, ona ait her yer benim sığınağımdı.
Bir
anda burnuma sızan Mete'nin alıştığım kokusuyla gözlerimi kapattım.
Dudaklarımın kenarları, aidiyet hissiyle dolmuş bir tebessümle kıvrıldı.
Ellerini, pantolonumun üzerinden belli olmaya başlayan küçük şişliğin üzerine
bıraktı. Kendimi Mete'nin sıcak gövdesine bırakıp başımı omzuna yasladım.
Kırılganlık ve güç arasında sıkışan ruhumu, yalnızca Mete'nin varlığında
çözebiliyordum.
Mete,
bir an için dudaklarını saçlarımda hissettirdi ve yavaşça boynuma doğru eğildi.
O sıcak nefesini boynumda hissedince, birden içimdeki korkular yerini huzura
bırakmaya başladı. Yavaşça dudakları, boynuma dokunduğunda, kalbim hızla
çarpmaya başladı. O an her şey silindi. Sadece onun varlığı, dokunuşu vardı.
"Karıcığım,"
deyip boynumdan öptü, "odamda," öptü, "ne," öptü,
"yapıyorsun," öptü, "acaba?" dedikten sonra daha derin bir
nefes alarak öpücük bıraktı, burnunu yanağıma yaslayıp nefes alarak, bir kedi
misali sürttü.
Bir an
için yüzümü sağıma doğru çevirdiğimde gözlerimi açtım, Mete ile göz göze
geldim. Parmaklarını taşıdığım canları okşamak istermişçesine hareket
ettirdiğinde, sıcaklığı ile varlığını hatırlattığında bakışlarım gülümseyen
dudaklarına indi. Dudaklarında alaycı bir gülümseme yoktu, aksine bir yorgunluk
vardı. Sanki hayatın getirdiği bütün zorluklara rağmen, bir şekilde buradaydık
ve birbirimize ait hissediyorduk.
Mete,
kaşlarını hafifçe çatarak, "Ağlasam sesimi duyar mısınız," dedi
birden. Kaşlarım çatıldığında burukça gülümsedi. "mısralarımda;
dokunabilir misiniz, göz yaşlarıma, ellerinizle?" gözlerini öylece yüzümde
gezdirdi, "Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerinse kifayetsiz
olduğunu," yeniden gözlerime baktı, "bu derde düşmeden önce."
Karnımdaki
elleri sıklaştı ve derin bir nefes alıp bıraktı. Ne yaptığını sorgulamak
istedim ama bu anı bozmaktan korktum. Kendimi, ne olursa olsun, sadece bu anın
içinde kaybolmuş gibi hissettim.
"Bir
yer var, biliyorum. Her şeyi söylemek mümkün; epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
anlatamıyorum."
Gülümsediğimde
dudaklarında çok büyük bir tebessüm oldu ve yüzünü hafifçe bana eğdi. Burnunu
burnuma sürterken "Demiş, Orhan Veli Kanık." diye fısıldadı ama sanki
bunu kimsenin duymasını istemediği bir ton gibiydi. Sözleri, kalbimin
derinliklerinde yankı yaparken, içimde bir şeyler kıpırdadı.
"Güzel
bir şiirmiş." dediğimde, gözlerinde alaycı bir parıltı yandı.
"Moro
Romantico," deyip alaycı bir şekilde sırıttığında, kaşlarımı kaldırdım,
şaşkınlıkla ona bakarak, "Ne? Moro ne?" dedim.
Mete,
dudaklarını alnıma bastırıp, ardından alayla parıldayan gözleriyle beni
süzerken, "Şiirin başlığı, Latincede de daha fazla romantizm anlamı
gelir," dedi. Karnımdaki ellerini belimin yanlarına koyarak beni kendine
doğru döndürdü. Kalçamı kalorifer peteğine yaslayıp, ellerini kalçamın hemen
yanına koyarken, o anın içindeki sıcaklık ve samimiyet hemen fark ediliyordu.
Bedenimi hapseden şişmiş pazılarına, gözlerimle dokunup yeniden gözlerine
baktım.
"Ne
yapıyorsun Mete?" diye sordum, biraz daha merakla ama cevabı beklerken,
her şeyin nasıl bu kadar rahat ve doğal olduğunu fark ettim.
Mete,
gülümseyerek yüzünü bana doğru eğdi. "Karımla flört ediyorum. Yoksa
rahatsız mı oldun?" dedi. Bu sorunun ardından gözlerindeki o eğlenceli ama
derin anlamı bir an daha hissettim. Gözlerimi devirip ellerimi havaya
kaldırdım. Tabii ki de bundan kaçmayacaktım.
Ellerimi
omuzlarına koyup, ağır hareketlerle ensesine ilerlettim. Parmaklarımın
arasından saçlarını hissetmek, onun sıcaklığını daha da yakınlaştırmak gibiydi.
Ellerimi birbirine kenetleyip, çenemi dikleştirirken, dudakları sağ yanağımda
durakladı. Aynı noktaya küçük buseler bırakırken hafifçe tebessüm ettim. O an,
dünya sadece onunla paylaşılan bir yer gibi hissettirdi.
"Tek
başına flört etmen ne kadar doğru?" diye fısıldadım, sesim hafif
titreyerek. Cevap vermeden önce omuzlarını kaldırıp indirdi, ardından
gülümsediği ses tonuyla, "Bilmem, karımın bunu kendine sorması gerek?
Acaba benim kocam flört ederken ben, ona neden karşılık vermiyorum diye?"
dedi.
Kıkırdadım
ama bu gülüşümün içindeki anlamı yalnızca o anlayabilirdi. İçli bir nefes
çektiğinde, "Ben seninle flört etmek istesem senin dibin düşerdi
kocacığım," dedim. O an, kalbimde bir şeylerin hızla atmaya başladığını
hissettim.
Mete,
yanağımdaki dudaklarını bir kez daha bastırdıktan sonra, "İşte bu yüzden
'Anlatamıyorum' şiiri ve 'Moro Romantico'," dedi ve burnunu burnumun
altına yaslayıp kafamı geriye doğru itti. Dudaklarıma sertçe kapandığında, önce
bir anlığına nefesim kesildi. O hareketin sıcaklığı ve yakınlığı, tüm dünyayı
sadece ikimiz için daraltmış gibiydi.
Beklenmedik
ama bir o kadar da tanıdık olan bu temas, içimde kontrolsüz bir sıcaklık
yayarken, vücudumun her zerresi ona karşılık vermek için harekete geçti.
Öpüşü,
aceleci ama aynı zamanda derindi. Dizginlenemeyen bir özlem ve sahiplenme
barındırıyordu. Üst dudağımı öperken nazik, alt dudağıma geçtiğinde ise
hırçındı, her hareketinde beni biraz daha içine çekti. Ben ise onun
hareketleriyle uyumluydum. Parmakları belime yaslanıp sıkılaştı, bedeni
bedenime daha da yakınlaştı. Öpüşü, yalnızca bir temas değil, hissettiklerini
kelimeler olmadan anlatmanın en saf hâliydi.
Dudaklarımız
arasında hızla artan ritme teslim olurken, içimde yükselen titreme, her nefes
alışverişinde biraz daha derine işliyordu. Birkaç saniye içinde her şey, odanın
soğuk duvarları, dışarıdaki dünya, geçmiş ve gelecek silindi. Sadece o vardı.
Sadece biz vardık.
Bir eli
bel boşluğumdan sırtıma yaslanırken diğer eli saçlarımın arasından kafama
destek yaptı. Beni sanki göğüs kafesine sokmak istermişçesine iyice yaklaşıp
kendine çektiğinde, öpüşlerimiz daha derin bir hâle dönüştü. Dudaklarımızın
arasından birbirine karışan ruhlarımız, içimde sanki biri bir melodi ile dans
ediyordu. Kalbimin sesi, o dansın en özel sözleriydi.
Nefes
nefese ayrıldığımızda, alnını omzuma yasladı, kalbim göğsümde çılgınca
çarparken, Mete'nin elleri belimde sıkıca duruyordu. Benim de çenem onun
omzunda soluklanırken kalp atışlarımız birbirimizin gövdesine çarpıyordu.
Birkaç saniye boyunca sadece nefes alışverişlerimizi dinledik. Sonra, boğuk bir
sesle fısıldadı.
"Evliyiz,
çocuklarımız olacak ama ben hâlâ doyamıyorum sana."
Sesi,
içinde bir şaşkınlık barındırıyordu sanki. Kendi hislerine hâlâ alışamamış,
hâlâ beni ezberleyememiş gibiydi. Kendini biraz çekip alnını benimkine dayadı,
gözleri gözlerime kilitlenmişti. Gözlerinin rengi artık geceye dönmüştü ama
sonsuz bir evren gibiydi. Üç yıldızla sarmalanmış büsbütün bir evren.
"Sana
her dokunduğumda, seni ilk kez öpüyormuşum gibi hissediyorum. Yetmiyor,
Eyşan."
Parmaklarını
belimde gezdirirken, bende onun sırtına onu ne kadar sevdiğimi yazıyordum.
Derin bir nefes aldı, gözlerini kaçırmadan devam etti.
"Bende
seni çok seviyorum, bir an bile olsa yanımdan ayırmak istemiyorum."
Gülümsemek
istedim ama boğazımda bir şey düğümlendi. Çünkü biliyordum, ben de aynı şekilde
hissediyordum. Dudaklarını hafifçe yaladığında onu taklit ettiğimi fark ettim.
Tenimde kalan şekerli tadı bir an için gözlerimi kırpıştırmama neden olmuştu.
Ellerimi ensesinden ayırıp beline sardım ve yanağımı tam kalbinin üzerine
yasladım. Beni kendine doğru çektiğinde artık kalçam peteğin üzerinde değildi.
Bir eli
sırtımda, diğer eli ise saçlarımdaydı ve beni yine göğüs kafesine sokmak
istermişçesine sarmaladı.
"Elimden
gelse, seni buraya sokardım."
Gülümsedim.
"Zaten
orada değil miyim?"
Kalbinde...
Mete,
yaptığım inceyi anlamış olacaktı ki göğsünü hoplatırcasına kahkaha attı.
"Hatun,
hatun." dedi, kelimeleri uzatarak. Sesinde nahoş bir tını vardı. İçli bir
nefes çektiğinde gülümsedim.
"Ne
yapacağım ben senle?"
"Ne
yapacağım ben senle?"
Onunla
aynı anda söylediğim kelimeden sonra tepkisini görmek kafamı geriye yasladım.
Gözleri irileşmiş şaşkın bir şekilde bana bakarken, dudaklarımda bir sırıtış
oldu.
"Bunu
nasıl yaptın?" diye sordu şaşkın bir ifadeyle ama ona rağmen arkasındaki
hayranlığı saklayamıyordu.
Gülerek
başımı iki yana salladım. "Sürekli bunu söylediğin için olabilir mi?"
Mete
gözlerini kısıp şüpheyle bana baktı. "Hatun, sen gerçekten başa bela bir
şeysin."
Göz
kırptım. "Ve sen de bundan hoşlanıyorsun."
Mete,
yüzüme eğilip burnunu burnuma sürterken gülümsemesini saklayamadı. "Sence?
Ölüyorum diyorum anlamıyorsun. Anlatamıyorum işte, keyfimden okumadım ben sana
o şiiri."
O an,
içimde bir şeyler kıpırdadı. Bir an konuyu değiştirmekten için düşünmeden,
aniden konuştum. "Bizim için yaşa ve ayrıca artık ailemiz
genişliyor."
Mete'nin
dudaklarındaki gülümseme kaldı ama gözlerindeki tüm yaşanmışlıklar, sanki bir
nehir misali zihnimin dört bir yanına aktı. Kaşları hafifçe yükseldiğinde
kafasını iki yana salladı.
"Hâlâ
Caner'in baba olacağına inanamıyorum."
Bunu
söylerken gözleri uzaklara kaydı, dudaklarının kenarında ise hem inançsız hem
de içten bir tebessüm belirdi. Sonra kıkırdayarak geri çekildi ve masasına
doğru yürüdü. Onu izlerken, içimde bir sıcaklık yayıldı. Caner'in baba olmasını
ve Lara ile bir gelecek kurmasına bende bir an için beklemiyordum. Caner
hepimiz için bir kardeş gibiydi, bazen umursamaz, bazen deli dolu... Şimdi bir
çocuğa babalık yapacak olması garip bir gerçeklikti ama belki de baba olmanın
vakti, onun için çoktan gelmişti.
Saçlarımı
düzelterek masasının karşısındaki kahverengi, deri koltuğa kendimi bıraktım.
Rahat bir nefes aldım ama gözlerim bir an için sağ yüzük parmağındaki yüzüğe
takıldı. Mavi bir taşın üzerinde kurt simgesi ve etrafını saran, okuyamadığım
yazılar vardı.
Mete,
yüzüğüne baktığımı fark ettiğinde alayla sırıttı.
"Yüzüğün
güzelmiş."
Arkasına
yaslanıp gözlerini büyüttü. "Daha yeni mi fark ediyorsun? Evlendiğimiz
günden beri parmağımdaydı."
O kadar
olay yaşadık be kocacığım, demek istedim ama kırmak istemediğimden dolayı,
gözlerimi devirdim ve sol bacağımın üzerine sağ bacağımı attım.
"Kocamın
gözlerine bakmaktan başka bir şeye odaklanamıyorum ki?"
Bunu
söylediğimde, gözleri gözlerime takılı kaldı. Bir an için bakışlarının
derinliğinde kayboldum. Gözlerinden ruhunu gördüm. Her yeri benimle doluydu. O
kadar benimle doluydu ki, ben bile orada kaybolmuş gibiydim.
Mete
hafifçe başını iki yana salladı, gözlerini kırpıştırdı. Sonra kaşlarını
kaldırarak ciddi bir ifadeyle konuştu.
"Evlendikten
sonra sen çok değiştin be hatun. Libido hassasiyetlerimle aşırı
oynuyorsun." kaşlarımı kaldırdım. "Yükseliyorum yapma şunu. Alttan
alttan basıyorlar bana."
Gözlerim
büyüdü.
Adam
azdı kaç!
İç ses,
yeri ve zamanı değil.
"Nefes
alsam azar olmuşsun kocacığım."
Dudaklarının
iki kenarı yorgun bir tebessüme boyun büktü. Gözlerindeki hayranlığa, göz
altındaki yaşanmışlık çizgileri karıştı.
"Aldığın
her nefes bana can, vereceğin son nefes benim sonum olur hatun."
Gözlerimi
Mete'den ayıramadım. Bir an için içimde tuhaf bir ürperti hissettim. Sözlerinin
ağırlığı, göğsümün tam ortasına yerleşmişti. O kadar gerçek, o kadar kesin
konuşmuştu ki sanki bu dünyada yaşanacak tüm anlarımızı çoktan kabullenmişti.
İçimde
bir sıcaklıkla gülümsedim ama kalbimin bir köşesinde, o derin cümlede gizli bir
hüzün vardı. Başımı hafifçe eğip gözlerimi kaçırdım. "Beni korkutuyorsun
Mete."
Mete,
ayağa kalkıp masanın üzerinden bana doğru eğildi. Yüzüme gölgesi düştüğünde
nefesini hissettim. "Korkma," dedi, sesi yumuşaktı ama içinde dağ
gibi bir sağlamlık vardı. "Öyle basit bir adam değilim Eyşan ben. Benim
için ölüm de yaşam da bir tercih değil; sadece senin yanındaysam anlamı
var."
Gözlerimi
tekrar ona çevirdiğimde, içindeki o berrak tutkuyu gördüm. Ellerimi dizlerimin
üzerinde kenetleyip nefesimi tuttum. "Böyle konuşunca, sanki bir gün
kaybolacakmışsın gibi hissediyorum."
Mete
gülümsedi ama bu defa yorgun değil, kararlı bir gülümsemeydi. Elini uzattı,
saçımı nazikçe kulağımın arkasına sıkıştırdı. "Ben bir tek senin içinde
kaybolurum hatun," sırıttı, "her anlamda."
Gözlerimi
kapatıp bir saniye duraksadım. Sonra başımı iki yana salladım ve derin bir
nefes verdim. "İçine Caner mi kaçtı senin?"
Mete
kaşlarını kaldırıp başını iki yana salladı. "İkiz olduğumuzu, aynı huyları
taşıdığımızı unuttun sanırım. O zamanında nasıl davrandıysa, bende
yapamadıklarımı şu an sende yapıyorum. Sadece geç kaldım o kadar."
İçimdeki
huzursuzluk yerini sıcak bir kahkahaya bıraktı. "Demek öyle?"
Gözlerini
kısıp hafifçe eğildi, dudakları dudaklarımdan birkaç santim uzaktaydı.
"Evet ama sadece senin için."
Tam
'Başka kimin için olacaktı salak.' diye çemkirecekken kapı aniden çalındı.
Birkaç saniye ikimiz de birbirimize bakıp, anın içinde asılı kaldık. Sonra Mete
kaşlarını kaldırıp geriye çekildi.
"Akşam
yatakta devam ederiz, hatun." diye mırıldandı, göz kırpıp sandalyesine
oturdu, ellerini bağladı.
Şaşkınlıkla
ona bakarken boğazını temizledi ve kapıya baktı.
"Gel!"
Kapı
yavaşça açıldığında içeri giren Çilingir oldu. Üzerindeki üniformanın kolları
sıyrılmış, kol kasları gerilmişti. Bakışları önce Mete'ye, sonra bana kaydı.
Birkaç saniye boyunca aramızdaki elektrik yüklü havayı süzdü, sonra kısık bir
sesle iç çekti.
"Ben
bir şey bölüyor muyum?" dedi, sesinde belli belirsiz bir alay vardı.
Mete
sandalyesine yaslanıp dudaklarını büzdü. "Şu an hayatta kalmamı sağlayacak
bir nefes alıyordum ama senin geliştirici katkılarınla bu da sona erdi
Çilingir."
Gözlerimi
devirdim. "Sanki seni burada nefessiz bırakıyorum." dedim.
Çilingir
kıkırdayarak karşımdaki koltuğa geçti. "Bıraksan da ses etmez zaten. Adam
ölüme meydan okumaktan zevk alıyor."
Mete
kaşlarını kaldırdı. "Hatunum varken ölmek mi? Ölmem ben. Belki biraz
perişan olurum ama ölmem."
Gülümseyerek
başımı iki yana salladım. "Bazen fazla konuşuyorsun, biliyor musun?"
Çilingir
başını Mete'ye çevirdi, gözlerini kısarak inceledi. "Evlendikten sonra da
mı susmuyor?"
Mete
bana baktı, ellerini açıp kaşlarını kaldırdı. "Hatun, cevap ver lütfen.
Beni susturabildin mi?"
Kollarımı
göğsümde kavuşturdum ve gözlerimi kıstım. "Henüz değil ama denemekten
vazgeçmiş değilim."
Çilingir
kahkaha attı. "Yemin ediyorum sizi zor günler bekliyor."
Mete
hafifçe kıkırdadı, sandalyesine iyice yaslanıp rahatça gerindi. Ellerini iki
yana açtı, "Görmediğimiz ne kaldı be Çilingir," sandalyesinde
doğruldu, ellerini çenesinin altına yasladı, bakışları bana çevrildi,
"Allah'tan bu sefer savaş alanı daha güzel."
Hafif
bir gülümseme dudaklarına yayıldı.
"Değil
mi, hatun?"
Gözlerimi
devirdim ama gülümsememi saklayamadım. "Öyle diyelim bakalım."
Çilingir
başını iki yana sallayarak ayağa kalktı. "Tamam, tamam. Siz böyle tatlı
tatlı atışmaya devam edin. Ben de gidip şu kışlaya biraz huzur getireyim. On
dakika sonra herkes koordinasyonda toplanacak."
Mete
başını salladı. "Tamam ama huzur konusunda işe yarayacağını sanmıyorum ama
denemekten vazgeçme."
Çilingir
kapıya yönelirken kahkaha attı. "Aynı sen."
Kapı
ardından kapanırken Mete gözlerini bana çevirdi. "Beni susturmaya çalışman
güzel bir hayal hatun ama söyleyeyim biraz önc-"
Elimi
kaldırıp sertçe kestim. "Sakın cümleyi tamamlama."
Mete
sırıttı. "Korktun mu?"
Gözlerimi
kıstım. "Aklın fikrin oynaşta."
Mete
başını yana eğip dudak bükerek baktı. "Sana gelince başka ne
düşünebilirim, hatun?"
Kollarımı
göğsümde bağlayıp hafifçe güldüm. "Düşünmekle yetinmen iyi olmuş, eyleme
dökersen kondisyon yetmez."
Mete
kahkaha attı. "Beni küçümsüyorsun şu an."
Göz
kırptım. "Yok, sadece gerçekleri söylüyorum. Beni bilirsin, acı gerçekleri
söylemek benim işim."
Mete,
şaşırarak bana baktı.
"Seni
sert-" elimi kaldırıp hızla onu susturdum. Başımı hafifçe yana eğdim,
kaşlarımı kaldırarak ona baktım. "Şimdi kendine bir iyilik yap ve cümleyi
tamamlamadan önce iyi düşün, yüzbaşım."
Mete
dudaklarını birbirine bastırarak sırıttı. "Beni tehdit mi ediyorsun,
hatun?"
Omuz
silktim. "Ne haddime. Ben sadece olası sonuçları hatırlatıyorum."
Mete
gözlerini kısarak başını iki yana salladı. "Seninle tartışmak dünyanın en
zorlu parkuru gibi. Her hamlede insanın nefesi kesiliyor."
Göz
kırptım. "Eğitim şart."
Mete,
gülümsemesini bozmadan başını yana eğdi. "Eğitim diyorsun yani?"
"Sana
şart."
Mete
gözlerini kıstı. "Peki, hocam. İlk ders ne?"
Gözlerimi
kıstım. "Sınırını bilmek."
Mete
alayla güldü. "Ben sınırları sevmem."
Başımı
yana eğdim. "Ben de haddini bilmeyenleri."
Mete'nin
yüzünde hafif bir gülümseme kıvrıldı. "Zor bir öğrenciyim, uyarayım."
Kollarımı
göğsümde bağladım. "Ben de problemli öğrencilerle uğraşmaktan
hoşlanmam."
"Ama
ilgini çekiyorum."
Gözlerimi
devirdim. "Yolda giderken çukura düşsen de dikkati çekersin, bu iyi bir
şey olduğu anlamına gelmez."
Mete
kahkaha attı. "Bu çukur seni de içine çekerse ne olacak?"
Göz
kırptım. "Ben çukurun üstüne basar geçerim, yüzbaşım. Merak etme."
Mete,
kafasını iki yana sallayarak ayağa kalktı ve masasının üzerinde duran bordo
beresini aldı. Mete, beresini apoletinin altına yerleştirirken gözlerim,
farkında olmadan kumaşın dokusuna takılı kaldı. Bir an, zamanın içinde
kaybolduğumu hissettim; içinde bulunduğum an, aniden bir gölge gibi silinip
başka bir yere, başka bir zamana sürüklendim.
Babamın
güçlü elleri, o gün ellerindeki sıcaklıkla, bana dünyanın en değerli şeyini,
küçük ve ağır askeri üniformayı uzatmıştı. Üniformanın kumaşı, o zamanlar bana
dev gibi gelmişti; boynumu sıkan yakası, düğmeleri ışıltılı ama soğuk, kalbimi
çırpınan bir heyecanla dolduruyordu. Her bir dikişi, bana sadece bir kıyafet
değil, taşımam gereken bir sorumluluğun, bir onurun yükünü hatırlatıyordu.
"Bu
sadece bir kıyafet değil, kızım," demişti babam, sesindeki derinlik,
içindeki gururun yansımasıydı. Her kelimeyi bir tapınma gibi dile getirmişti,
bu sözleri bana olan sevgisini, onurunu ve gururunu aktarıyordu. "Bu,
omuzlarındaki sorumluluğun ilk adımı."
O gün,
üniformayı bana verirken gözlerindeki bakış, bir anlam taşıyan bakıştı. O
bakışla dünyayı alıp yeniden şekillendiriyordum. Kendi yerimi, benim olmam
gereken yeri, o gözlerde buluyordum. Babam, beni o çelik bakışlarıyla
kucaklarken, minik ellerim o kıyafeti düzgünleştirmeye çalışıyordu ama tam
yapamıyordum, o an içinde büyüdüğüm dünya ne kadar büyükse, kıyafet de bir o
kadar büyüktü.
O anda
annem yanımıza geldi. Saçlarımda gezinen rüzgâr gibi yumuşak elleriyle
saçlarımı okşamaya başladı. O ellerdeki sıcaklık, bana hayatın tüm zorluklarına
karşı direnmeyi öğretmişti. Annem, o anı izlerken yüzündeki sevgi, o kadar
derindi ki, kalbimde bir yara daha açıldı; ama bu yara, bir sızı değil, huzur
veren bir sıcaklıktı.
Sonra,
elleriyle, özenle başımı kaldırıp başıma o bordo beremi yerleştirdi. O an,
annemin elleri, adeta zamanın ötesine dokunmuş gibiydi. Saçlarımdan kayıp,
alnıma kondurduğu o nazik öpücük, sanki bir ömür boyu sürecek bir yolculuğun
başlangıcıydı. O öpücük, içimdeki korkuları yavaşça silerken, başıma takılan o
bere, adeta ruhumun bir parçası olmuştu.
"Ne
kadar yakıştı," demişti annem, sesindeki derinlik, bana bir ömre bedel bir
güvenin ifadesiydi. O an, annemin her sözü, sanki tüm dünyadaki huzuru ve
sevgiyi içinde barındırıyordu.
Tetiklendiğim
bere, içimdeki o anı yeniden hatırlatmıştı. Gözlerimde bir an için bulanıklık
oldu. Saçlarımın her telinde, o günden kalan bir iz vardı, annemin parmak
izleri gibiydi.
Mete'nin
endişeli bakışları, ne olduğunu tahmin etmeye çalışan gözleri bir anda görüşüme
girdi. Bir an için, o eski anının yoğunluğu içinde kaybolmuşken, birdenbire
gerçekliğe döndüm. Gözlerim, farkında olmadan yaşların biriktiği birikmiş acıyı
ve özlemi saklamaya çalıştı. Ama gözlerim ona yaklaştıkça, hissettiğim
duyguların derinliği daha da büyüdü.
"Ağlama."
dedi, sesi yumuşak ama bir kaygı ve koruyuculuk hissiyle yoğunlaşmıştı.
Nasıl
bu kadar hassasiyetle yaklaşabiliyordu? Sadece birkaç kelimeyle, eski yaraları
sarmaya çalışıyordu sanki. Ellerinin sıcaklığı, geçmişin sert köşelerinden
gelen acıyı biraz olsun yumuşatıyordu ama, o eski anıların hala gözlerimdeki
silueti kaybolmamıştı. Yavaşça gözlerimi kapattım, bir an için daha fazla
dayanamayacak gibi hissettim.
Mete,
duygusal bir tavırla ellerini omuzlarıma koyarak, yüzüme doğru alttan bakmaya
çalıştı. O an, ne kadar küçük ve savunmasız hissettiğimi fark ettim. Ama
gözlerim bir an için Mete'nin yüzünde kayarken, bir parça daha güç buldum, ne
olursa olsun, geçmişten gelen anıların üzerine yeni bir katman eklemek, ona
güçlü görünmek zorundaydım.
Yüzümü
ağırca kaldırdığımda bakışlarım beresine çevrildi. Seslice yutkunduğunu
duyduğumda dudakları alnıma yaslandı.
"İçinde
kopan fırtınanın beni vurmayacağını mı sandın?"
Gözlerimdeki
bulanıklık hafifçe dağıldı ama yerini yeni bir kaygı aldı. 'Beni vurur,' dedim
içimden ama bunu sesli söylemektense, içimde taşımaya karar verdim. O
fırtınanın yüzünü, Mete'nin ellerinde değil, gözlerinde görüyordum. Aniden,
beni anladığını, geçmişin hatıralarıyla nasıl boğulduğumu hissedebiliyordum ama
o da bir dengeyi arıyordu. O dengeyi bulabilmesi için, belki de birine vurması
gerekecekti.
Sesim,
hafif titrek ve derinden geldi. "Vurur."
Bir an
gözlerimdeki kaybolmuş hüzünle bakarken, ruhumun içindeki boşluğu görmek zor
olmuştu. Ama ben güçlü olmaya, zorlukları aşmaya devam etmek zorundaydım. Mete,
sessizce ama etkili bir şekilde bana yaklaştı. Ellerini omuzlarımdan çekmeden
önce, gözlerimden çok derinlere baktığını hissettim.
"Formaların
olmasa bile sen hâlâ bir askersin. Bunu hiç unutma. Şimdi kendini toparla ve
koordinasyon merkezine geçelim." dedi ve ellerini yanaklarıma koyup
gözyaşlarımı sildi. Göz altlarımdaki nemli boşluklara dudağını bastırıp
gözlerime baktı.
"Sen
çok iyi bir askersin karıcığım. Mücadele İtibar Teşkilatı'nın, senin gibi
birinin zihnine ihtiyacı var. Şimdi kalk ve koordinasyon merkezini yönetmeye
başla."
🕊️⛓️🐺
6 Mayıs
2022 / Koordinasyon Merkezi, Özel Tim Taburu, Şırnak
Yazar,
Ağzından
Yaşanan
her bir olay, eninde sonunda ayrıntılı bir şekilde parçalarına ayrılır. İlk
anda kaotik ve anlaşılmaz görünen bir durum bile, yeterince sabır ve dikkatle
ele alındığında, mantıklı bir düzene oturtulabilir. Çünkü hiçbir şey tamamen
tesadüfi değildir; her eylem bir sebebe, her sebep bir geçmişe dayanır.
Gerçekler,
başlangıçta bulanık bir su gibi olabilir ama zamanla, suyun yüzeyindeki
tortular dibe çöker ve geriye yalnızca berrak olan kalır. İşte o zaman, kim
gerçekten dost, kim düşman, kim yalnızca bir figüran ve kim hikâyenin esas
oyuncusu, ortaya çıkar.
Bazen,
parçaları birleştirmek acı verir. Görmek istemediğin gerçeklerle yüzleşmek
zorunda kalırsın. Ama gerçek, ne kadar sert olursa olsun, ona sırtını
dönemezsin. Çünkü hakikati kabul etmek, onu reddetmekten her zaman daha az
yıpratır.
Koordinasyon
merkezinde, tam ortada bulunan masanın etrafına toplanan bedenler hakikati ve
olayları çözmek için buradaydı.
Eyşan,
yeniden masanın en başında ayakta duruyordu. Sağında Selçuk Ege Turalı
duruyordu. Önündeki sol koltukta Mete, sağ koltukta ise Osman oturuyordu.
Osman'ın sağındaki sandalyelerde Deniz, Kubilay, Yonca, Alev ve Lara
oturuyorken; Mete'nin solundaki sandalyelerde Çilingir, Ahmet, Barış ve Alperen
oturuyordu. Kartal, Caner, Şenol Barlas ve Tahir Barlas ise masanın diğer
ucundaki baş kısımda, yan yana konulmuş sandalyelerde oturuyordu.
Masanın
tam ortasında, üç tane anahtar duruyordu. Elias Farouq'un adamlarının
kullandığı anahtarlar.
Eyşan,
derin bir nefes aldı ve ellerini ceplerine sokup çenesini hafifçe kaldırdı.
"Öncelikle
Deniz, iyi misin? Seni buraya çağırma nedenimi anlatmıştım. Bu toplantı da
sende olmak zorundaydın. Toplantı bitsin, tekrardan seni eve bırakırız."
Deniz,
kafasını salladı.
"Ben
iyiyim."
Eyşan,
sağ gözünü kırpıp yeniden derin bir nefes aldı ve tam karşısında oturan Kartal,
Caner, Şenol ve Tahir'e baktı. Sağ cebindeki elini çıkartıp onları gösterdi.
"Söz
sizde beyler."
Kartal
ve Caner birbirlerine bakarken, Şenol ve Tahir de birbirlerine bakmıştı. Caner,
Kartal'a ağırca kafasını salladığında artık herkesin odağı Kartal'ın
üzerindeydi.
"Mezopotamya
Ateşi görevinden hemen sonra dağılmıştık. Geri dönüş yolunda kendi
aracımdaydım. Dağ yolundan inen bir çoban gördüm. Sıska biriydi, aracın önüne
atladı. O anlık yorgunlukla panik yaptım, o araçtan inmemem gerekiyordu ama
indim. Sonra da bayıltıldım." dedi ve Caner'e baktı.
Lara,
ikizinin anlattığı olayla masadaki ellerini kucağına çekti. Hüzünlü bakan
gözleriyle ikizine bakmaya devam etti. Caner, Kartal'a bakarak kaşlarını çattı.
"Beni
de bu şekilde pusuya düşürdüler. Bir durum için dışarıya çıkmam gerekiyordu,
aynı şekilde sıska, üstü başı yırtık biri bir anda önüme atladı. Arabadan
indikten sonra fark ettim ama arkamı dönemeden bayılttılar."
Eyşan,
kaşlarını çatıp Şenol'a baktı.
"Peki
sen Caner'i nasıl buldun?" diye sorduğunda Caner, Eyşan'a baktı.
"Daha
dün gibi hatırlıyorum; 8 Şubat 2015 tarihinde Barış ile bir mekândaydık, saat
02:00 olması lazım, mekânın arkasındaki sokaktaydım," dediği sıra Barış,
Mete ve Çilingir dudaklarını bastırıp kıkırdadığı sıra herkesin bakışları
onlara döndü. Caner, göz ucuyla Lara'ya bakıp kaşlarını çattı.
Eyşan,
"Dikkat dağıtmayın." diye uyardığında yeniden ortamda sessizlik
hakimiyet kurdu. Caner, gözlerini kısarak onlara bakıp kafasını iki yana
salladı ve ellerini masanın üzerinde kenetleyip bakışlarını masanın üzerine
devirdi.
"Ne
olduğunu anlayamadan bir araca aldılar, istihbarattan gelmişlerdi. Şenol ile o
zaman tanıştım. Kendisinin gölgem olacağını söylemişlerdi. Sonralardan
Şenol'dan öğrendim ki annemin işiymiş. Biz onu şehit olarak bilirken onun eli
sürekli üzerimizdeymiş, her neyse. O gün dışarıya çıktığımda Şenol hemen
arkamdaydı. Durum analizi yapması gerektiğinden dolayı beni o an
kurtarmadı." dedi ve Şenol'a baktı.
"Gerisi
sende."
Şenol,
derin bir nefes alıp arkasına yaslandı.
"Caner'i
götürdükleri yere kadar takip ettim. Ardından Mardin Dağı'nın hemen sınırın
yanındaki bir kulübede yaşayan adamı gördüm. Kendisine Hafız diyorlarmış, eski
askermiş. Bana bir anahtardan bahsetti. Bizde bu anahtarı birkaç günden beri
Caner ile soruşturuyorduk ama bir türlü denklemi kuramıyorduk. O adamın
sayesinde anahtarı gidip 'Faruk Bey Han'ından aldım."
Selçuk,
elini kaldırıp Şenol'un sözünü kesti.
"Niye
bize haber vermedin?" diye sorduğunda Şenol çenesini kaldırıp Selçuk'a
baktı.
"Biz
istihbaratçılar bireysel çalışırız, Suikastçı. Bunu en iyi senin bilmen
gerekiyor. Caner o an benim gözümde bir bordo bereli sıfatıyla değil, korumaya
çalıştığım bir istihbaratçıydı."
Selçuk,
derin bir nefes alıp ellerini ceplerine soktu. Şenol, kafasını iki yana
sallayıp başını eğdi.
"Her
neyse, anahtarı alıp onların yanına gittiğimde yüz elli kişilik bir ekibin
içine girdim. Arapça ve Farsça konuşuyorlardı. Ellerindeki silahları bile
düzgün tutamayan bir ekipti ama işkence konusunda eğitimlilerdi. Çünkü amaçları
öldürmek değil, psikolojik bir yıkım sağlamak. İnsanı ölümden beter hâle
getiren durumlar vardır, onların en büyük silahı yıkıma uğratmak."
Derin
bir nefes aldı ve yanındaki Tahir'i gösterdi.
"Kardeşim
Tahir, kendisini güç bela arayıp anahtarın yerini söyledim. O yola koyulduğu
sırada Elias Farouq'tan emir geldi. Yüz elli kişilik orduyu o deponun
etrafından hızla çekti. Çünkü o sırada sizin araştırma yaptığınızı öğrendiler.
Çilingir, Ahmet ve Barış yola çıkmıştı."
Şenol'un
bakışları Çilingir ile Barış'ın arasında oturan Ahmet'e çevrildi.
"İsminizi
bilmiyorum."
"Ahmet."
Şenol,
"Ahmet, oradaki birisiyle hiç göz göze geldin mi?"
Ahmet,
kafasını salladı. Şenol'da kafasını sallayarak kollarını göğsünde bağladı.
"O
adam yüzünden ifşa oldunuz. Normal şartlarda kimse ile göz teması kurmamanız
gerekti. Normal bir şekilde masaya oturduğunda anahtar zaten size
gelecekti."
Ahmet,
gözlerini devirip arkasına yaslandı.
"Biz
içeriye girdiğimizde ayakta adamı aradık ama hemen yanımızdaki masada
oturuyormuş."
Şenol,
tüm ifadesizliğiyle Ahmet'e baktı.
"O
Faruk Bey Han'ı Elias Farouq'a ait. Sizin yaptığınız o hata yüzünden
konuştuğunuz adamı infaz ettiler. Çünkü o adamda ajandı. Bizden değildi ama
Elias Farouq için de çalışmıyordu. Onu bitirecek herkesin yanındaydı. O gece
iki hata yaptınız."
Ahmet,
Barış ve Çilingir'in kaşları çatıldığında Şenol ve Tahir birbirlerine bakıp
yeniden onlara baktı. Tahir, hafifçe gülümseyip kafasını sağa doğru eğdi.
"Faruk
Bey Han'ından gelirken sizin önünüze kırdım. Siz beni tanımıyordunuz ama ben
sizi Caner'den dolayı tanıyordum. Çilingir, selektör çaktığında anlamadım bir
baktım, arkadan bana vurup kaçtınız." dedi ve kahkaha attı.
Çilingir
ve Ahmet birbirlerine bakıp kafasını iki yana salladığında Ahmet, Tahir'e
döndü.
"O
adam bize 'Bir uzun iki kısa selektör. Yavaşlayan her zaman sensindir. Ayrıca
depolar her zaman saklanmak içindir.' dedi. Bizden olmadığını düşünerek sana
vurduk."
Şenol,
kaşlarını çattı.
"Yavaşlayan
her zaman sensindir. Önüne geçene yol vermen anlamı gelir. Yavaşlayan sensin
diyor, vur geç demiyor! Olan oldu, asıl meseleye gelelim." dedi ve
kafasını iki yana salladı.
"Caner'i
oradan alıp Irak'a götürürken Caner'in çok ateşi vardı. Arabadayken bir nebze
olsun düşürdüm fakat Irak'a gittiğimizde orada onun işkence yaşamasına engel
olamadım. Bizzat kendim yaptım, çünkü diğerlerine bıraksaydım daha kötü şeyler
yapacaklardı."
Ortamda
bir an için sessizlik hakimiyet kurduğunda Caner, göz ucuyla Lara'ya baktı.
Eyşan, Caner'in Lara'ya baktığını gördüğünde derin bir nefes aldı ve çenesini
dikleştirip Yonca ve Alev'e baktı.
"Alev,
Lara ve Yonca'yı alıp dışarıya çık."
Alev,
Lara ve Yonca ayağa kalkıp dışarıya çıktıklarında Caner'in bakışları Eyşan'a
çevrildi. Kafasını eğip kaldırdığında Eyşan, sol taraftan bir sandalye çekip
oturdu. Selçuk'ta Kubilay'ın yanına kurulduğunda Eyşan, hafifçe boğazını
temizledi.
"Devam
edin."
Şenol,
derin bir nefes aldı ve dirseklerini masaya yasladı.
"Kimseye
çaktırmadan ayın üçüne kadar gelebildik ama Caner'in durumu daha da kötüleşmeye
başladı. Onu bir an önce oradan çıkartmam gerekti. Tahir, yüz elli kişilik o
ekibe dahil olmuştu ama bir türlü onu bulamıyordum. Bir an için yemek yeneceği
zaman, yanımda bir kavga oldu. Üç adamın kavgasını ayırmak için birbirimize
baktığımızda rastlaştık. Anında kıyı bir köşede plan yapıp Caner'i oradan
çıkartmaya hazırlandık."
Şenol
bir an için durdu ve Tahir'e baktı. Tahir, oturduğu yerde dikleşti.
"Elias
Farouq'un bir adamı vardı. Adına Selahattin Bağdat diyorlar. Gerçek ismi değil,
yabancı bir isme sahip ama kimse bilmiyor. Yüz elli kişilik ekibin başında o
duruyordu. Ona uyuşturucu verip bayılttık. Diğer adamların zaten umurunda bile
değildi." Tahir, yüzünü buruşturdu. "Hepsi keş, rezalet bir ortam.
Gece yarısı Caner'i çıkarttık. Irak'ın giriş sınırında, Şırnak'ın çıkışındaki
Artuklu Köy Hastanesine götürdük. Orada yaraları sarıldı. Ayın beşinde ise ben
durumu bildirmek için merkezime giderken, Şenol ile Caner'de buraya
geçti."
Yaşanan
olay, ayrıntılı bir şekilde parçalarına ayrılmıştı.
Selçuk'un
bakışları masanın üzerindeki anahtarlara çevrildi.
"Peki
bundan sonra ne yapacağız? Bu anahtarlar işimize yarayabilir mi?"
Şenol
ve Eyşan aynı anda kafasını iki yana salladı.
Şenol,
"Hayır." dediği sıra Eyşan, "Yaramaz." dedi.
Eyşan,
ayağa kalktığında ellerini masaya yasladı ve bakışlarını anahtarlara mıhladı.
"Bu
anahtarlar artık yalnızca çöp. Çünkü Elias Farouq'un Caner'in gittiğinden
haberi muhakkak olmuştur. Hatta," dedi ve Şenol ve Tahir'e baktı,
"sizden bile haberi olmuştur. Araştırma yapmayı seviyor, ellerinde
fotoğraf vardır. Şu dakikadan itibaren kendinizi de korumak zorundasınız."
Mete,
sıkıntılı bir nefes alıp verdiğinde arkasına yaslandı ve bakışlarını Eyşan'a
çevirdi.
"Bu
da demek oluyor ki içlerine giren her adamın GBT'sini çıkaracaklar."
Eyşan,
kafasını atik bir şekilde sağ omzuyla sol omzuna yatırdı. Çıkan kıt sesiyle bir
an için Mete, kaşlarını çattı.
"Yapma
şu şeyi. Bak, çok sık yapıyorsun. Zarar vereceksin kendine."
Eyşan,
gözlerini kısıp kafasını ağırca salladı.
"Peki
yüzbaşım."
Mete,
aldığı inceyle yerinde doğrulup boğazını temizledi. Eyşan'ın dudaklarında küçük
bir tebessüm olurken herkes Mete'ye gülmemek için dudaklarını birbirine
bastırıyordu. Mete, onların bastırdığı kahkahayı fark etti ama belli etmemeye
çalışarak konuyu değiştirdi.
"GBT'leri
kontrol edeceklerse, içeriye birini sokmak istesek bile, bizim adamlarımızdan
biri yakalanabilir. Özellikle de..." dedi ve gözleri Şenol ile Tahir'e
kaydı. "Elias Farouq'un sizi izlediğini varsayarsak, sahte kimliklerle
bile işimiz zor."
Şenol
başını salladı. "O zaman ne yapmamız gerekiyor? Eğer peşimize düşmüşlerse
saklanacak mıyız?"
Eyşan,
gözlerini kısıp omuzlarını dikleştirdi. "Hayır. Saklanmak bizim tarzımız
değil. Ama iz bırakmamak için hızlı hareket etmeliyiz. Elias Farouq'un tahmin
edemeyeceği bir hamle yapmalıyız."
Mete,
gözlerini kısmış halde Eyşan'a baktı. "Ve bunun ne olduğunu düşündüğünü
biliyorum."
Eyşan
başını salladı. "Onun adamlarından birine ulaşacağız. Bizi izleyenleri biz
de izleyeceğiz."
Mete,
hafifçe gülümsedi. "Yani, kapanı tersine çeviriyoruz."
Eyşan,
gözlerini Mete'den ayırmadan hafifçe başını eğdi. "Aynen öyle,
yüzbaşım."
😶🌫️
7 Mayıs
2022 / Şırnak
Yonca
Tombik Eşver, Ağzından
Nerdeysen,
Semiramis
Güneş,
çocukluğumun üzerine her sabah altın bir örtü gibi serilir, rüzgâr saçlarımı
tararken ben, dizlerimde çamurla, ayaklarımda diken izleriyle uçsuz bucaksız
yeşilliğin içinde koşardım. O eski mavi elbisem, annemin diktiği basma kumaş,
rüzgârla dans ederdi.
Etekleri,
her adımda biraz daha havalanır, üzerimdeki minik beyaz çiçekler güneşin
ışığında solgun birer yıldız gibi parıldardı. Eteklerim çimenlere değdikçe,
toprağın sıcak kokusu burnuma dolar, ben daha hızlı koşardım. Ayakkabılarımı
hiç takmazdım, çünkü çıplak ayaklarımın toprakla buluşması, bu yaylada
büyümenin tadıydı. Koşarken, tüm dünyam sadece bu yaylaya sığar, gökyüzü bir
sınır gibi üstümde dururdu. Her köşe, her taş, her çiçek bana aitmiş gibi
gelirdi.
Bir de
annemle babam vardı. Onlar, her zaman orada, en güzel zamanlarımda, her koşmamı
izlerken; bir arada, birbirlerine yaslanırlardı. Annem babama gülümsediğinde,
göğsümde bir sıcaklık hissederdim. O gülümseme, dünyadaki her şeyden daha
değerliydi. Babam da annemi korur gibi elini omzuna dolar, başını hafifçe
eğerdi.
Büyüyüp
KHO sınavını kazandığımda karşılarında durmuştum. Asker olacağımı ilk
duyduklarında babam izin vermemişti. Gözlerinde bir tür korku vardı; belki de
babalığın en derin duygusu, çocuğunun bir gün bu dünyadan çıkıp, başka bir
dünyanın içine adım atacak olma korkusuydu. Annem sessizdi, sadece başını eğdi,
gözleri bambaşka bir dünyada kaybolmuş gibiydi. O an, içimde bir şey kırıldı.
Beni ne kadar sevdiklerini, korkularının ne kadar gerçek olduğunu, o an daha
iyi anladım.
Babam,
"Senin yerin burası değil," demişti. Sesi titrek, ama kararlıydı.
"Senin önünde başka bir hayat var, başka bir yol var. Bunu istiyorsan,
seni durduramam ama..." Cümlesinin geri kalanı havada asılı kaldı. Annemin
gülümsediği o anın ne kadar değerli olduğunu o kadar derin hissetmiştim ki,
sözler yetersizdi. Ama gözlerindeki korkuyu, annemin omzundaki başını eğişini,
her şeyin bir kayıp gibi hissettirdiğini hâlâ unutamam.
Ve ben,
bu topraklardan, bu yayladan, o eski mavi elbisemden, annemin ve babamın
gözlerindeki sevgi ve korkudan ayrıldım. Her şey, hayatta hep olduğu gibi,
başka bir yolun başlangıcıydı. Artık o çocuk yoktu. Geride kalan sadece bir
askerdi.
Şırnak'ta
ayak bastığım her gün birinin gözlerinde kaybolmaya başladım.
Kubilay'ın.
İlk
başta fark etmedim. Gözlerindeki dikkatli bakışı, korumacı tavırlarını normalde
her asker yapar diye geçiştirdim ama sonrasında, her adımımda, her hareketimde,
bir şeyler değişmeye başladı. Sanki o bakışlar daha uzun, daha derindi. Göz
göze geldiğimizde, bir anlık o sessizlik, her şeyi anlamsız kılıyordu. Bir
şeyler vardı aramızda ama birbirimize bunu söylemekten hep kaçındık.
Günlerden
bir gün, görev için çıktığımız dağlık alanda, Kubilay'ın gözleri üzerimdeydi.
Önceki günlerde, diğer zamanlarda olduğu gibi her şey normaldi ama o gün
farklıydı. Her adımımda, her hareketimde, sanki bir şeyler daha dikkatli olmamı
istiyormuş gibiydi. Görev başladığında, çevremizdeki her şeyin farkındaydık ama
Kubilay'ın ilgisi bambaşkaydı. Sözlü uyarılarını, yakın dövüş eğitimleri için
yaptığı hazırlıkları, her zaman olduğu gibi alışılagelmiş şekilde yapıyordu ama
bir şey vardı, bir gariplik vardı.
Yavaşça
bir sessizlik yayıldı. Karşımızda karanlık ormanın derinliklerinden gelen ayak
seslerini duyduk. Ama bir tuhaflık vardı, o an kalbimde bir şeyler çırpınmaya
başladı. Kubilay'a bakarken, her zamankinden farklı bir şey vardı, sanki nefes
almak bile daha zor oluyordu. Kalbim daha hızlı çarpıyordu.
Aniden,
silah sesi duyuldu. Kubilay, bana doğru koşan bir keskin nişancıdan habersizdi.
Bir anda, karanlık siluetler arasında Kubilay yere düştü. Bir çığlık, bir
bağırış, her şey aniden hızlandı. Gözlerim, vücudumu saran yoğun gerilimin
içindeyken, sadece Kubilay'ı gördü. Yere düşerken, birkaç saniye geçmesine
rağmen, ellerim titreyerek ona doğru koştum.
"Lan!"
Deniz'in bağırışıyla Kubilay'ın yanına çöktüm. Güvercin Timi etrafımızı
sarmıştı. Onunla göz göze geldiğimizde, bir şeyler değişti.
"Kubilay,"
diyebildim, sesi çıkmayan bir fısıldayışla. Bütün bedeni sarmalayan acıyı
görmek beni paramparça etti. Kan, her şeyin içinde bir iz gibi kalmıştı.
Ellerimi, onun vücuduna dokundurduğumda, duygularımın kelimelere dökülemeyecek
kadar yoğunlaştığını fark ettim. O an, bir şeyin farkına vardım; her şeyin bu
kadar hızlı olması, her şeyin bu kadar belirsizleşmesi, bir kenara itilen
hislerin hiç beklenmedik şekilde açığa çıkmasıydı.
Kubilay,
gözlerindeki o ince ışıltıyı kaybetmeden bana gülümsedi. "Sakın
korkma," dedi ama sesinde bir titreme vardı ve ben, bir anlığına dünyada
yalnızca Kubilay'ın olduğuna inanarak, kalbimde bir gerçeği fark ettim. Ne
kadar fark etmesem de ne kadar dirensem de ona âşık olmuştum.
Şimdi
ise çocuğumuzun cinsiyetini öğrenecektik. Eyşan ablanın cinsiyetten haberi
vardı ama asla kimseye söylememişti. Yüzündeki ifadesizlikle kutuya bakıyordu.
"Hadi
ama kızım! Hepimiz heyecandan bayılacağız şimdi!"
Deniz
ve Osman'ın çemkirmesiyle bakışlarımı toplandığımız masada gezdirdim. Herkes
heyecanlı bir şekilde, Kubilay ile hemen önümüzde duran büyük kutuya
bakıyorlardı. Bakışlarımı Kubilay'a çevirdiğimde gözlerindeki parıltıyla
gözlerimin en derinine bakıyordu.
"Aç,
aç, aç!"
Kubilay,
alt dudağını ısırıp bakışlarını kutuya indirdiğinde hafifçe kutunun kabağını
kavradım. Kubilay ile aynı anda kaldırıp arkaya savurduğumuzda yukarıya doğru
süzülen pembe balonları izledim.
"Allah!"
Kubilay,
bağırarak yüzümü avuçlarının içine alıp dudaklarını alnıma bastırdığında
gülerek ellerimi karnıma yasladım. Kubilay'ın alnı alnıma yaslanırken dolan
gözlerindeki yaşlar, benim de yanaklarımı ıslatıyordu.
"Sana
benzeyen tombik bir kızımız mı olacak şimdi?" diye sorduğunda alnımı
alnına sürterek kafamı salladım.
"Sağlıklı
olsun da." diye fısıldadığımda hızla kafasını salladı. "Sağlıklı
olsun yavrum, çiçeğim benim, Yonca'm."
Yeniden
alnımı öpüp, dikkatlice sarıldı. Yanağımı göğsüne koyup bizimkilere baktığımda
hepsi birbirlerine sarılı bir şekilde bize bakıyordu. Deniz Ayda'ya sarılı bir
haldeyken Alperen, ikisini kolunun altına almıştı. Osman ile Cemile, Barış ile
Alev, Caner ile Lara da birbirlerine sarılı bir şekilde dururken Mete abi ile
Eyşan abla masanın iki ucunda, uzaktan birbirlerine bakıyordu.
"Nerdeysen
orasi benim cennetim
Nerdeysen
haber ver seni kaybettim
Bilsem
ki kimsenin kalbinde değilsin"
Bizi
bir aile yapan aslında Mete abi ile Eyşan ablaydı.
"Nerdeysen
orada bekle beni sevgilim"
Onların
hayatlarında eksik parçalar, kaybolan zamanlar vardı ama
şimdi, her birimiz diğerini tamamlama çabasında, yaralarımızla bir araya
gelmiştik. Bizi bir arada tutan, bir bütün yapan, yalnızca aşk ve güven değil;
bu kırık dökük kalplerdeki sarsılmaz bağlılıktı.
☘️
7 Mayıs
2022 / Sırra Kadem
Muamma-i
Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
İhanetten
Geri Kalan, Sezen Aksu
Şenol'un
ilk fark ettiği şey karanlık oldu. O kadar yoğun, o kadar derindi ki, karanlık,
gözlerini açtığında dahi üzerine bir örtü gibi çökmüş gibiydi. Karanlıkta,
gövdesini saran soğuk, her an yutmak isteyen bir boşluk gibiydi. O kadar yoğun
bir yalnızlık hissi vardı ki, bir anda kaybolmuş gibi hissetti fakat
kaçırılmıştı, farkında değildi ama her şey bir anlık kayıptı. Burada neyi,
nasıl bulması gerektiğini bilmiyordu. Nerede olduğunu, nasıl geldiğini, neden
burada olduğunu anlayamıyordu.
Yavaşça,
bedenini hareket ettirmeye çalıştı ama elleri ve ayakları bağlıydı. Zincirlerin
soğukluğu, vücudunu acı içinde sararken, bağlandığı tahta duvarın soğukluğu
sanki derisinin altına işlemişti. Diğer her şeyin aksine, duvarın sertliği ona
bir tür gerçeklik hissi vermişti ama bu gerçeğin de korkutucu bir hali vardı.
Hiçbir şey doğru hissettirmiyordu.
Her
şeyin sessizliği, sonrasında yankılanan bir çınlamaya dönüştü. Her nefes
alışında, boğazındaki kurulukla birlikte, dünyası kararıyor gibiydi. Gördüğü
şey, bir odanın soğuk taş duvarlarından başka bir şey değildi. O taşlar,
zamanla ve acılarla iyice pürüzleşmişti, sanki her biri yaşanmış bir felaketi
hatırlıyordu. Duvardaki her çatlak, her kırık, zamanla üzerlerine tünemiş her
bir hikâyeyi taşıyordu.
Bedenini
doğrultmaya çalıştığında, bağlanmış kollarındaki acı, derin bir sızıya
dönüşmüştü. Her iki bileği de şişmişti ve üzerine her baskı, başka bir katman
acı ekliyordu. Vücudu yabancıydı, bir kimlik bunalımı gibi, her adımda, her
hareketinde, sanki ruhu bedeninden çıkmaya çalışıyordu. Gözleri, gözlerindeki
korku daha da derinleşirken, kulakları her sesi neredeyse on kat daha yüksek
duyuyordu. Çıkmak isteyen bağırışlar vardı içinde ama dilini saran korku ona
izin vermiyordu.
Burası
bir hücreydi ama ne tür bir hücre olduğu belli değildi. Burada olması
gerektiğine dair bir düşünce yoktu; sadece bilinçaltında bir his vardı, bir
hissiyat. Karşısındaki duvarda, nemden dolayı oluşmuş küf kokusu,
akciğerlerinde derinleşiyordu. O kokuyla boğuluyordu, her nefeste biraz daha
hapsoluyordu. Havanın sanki bir zaman kısıtlaması varmış gibi ağırlaşması,
yavaşça tüm vücudunu sardı.
Bir
anlık sessizlik, derin bir nefes alması için fırsat vermişti ama o an bir adım
sesi duyuldu. Sessizce ama belirgin bir şekilde yaklaşan ayak sesleri, kalp
atışlarını hızlandırdı. Adımlar yaklaşıyordu ama o adımlar sadece bir adım daha
değil, aynı zamanda bir ölümün mührüydü.
Odada
bir gölge belirdi. Gölge, bir figüre dönüştü. Yavaşça ve ölçülü bir şekilde,
Şenol'un karşısına doğru ilerledi. Gözleri karanlıkta ona keskin bir şekilde
bakıyordu ama her şeyin bulanık olduğu bir dünyada, sadece silueti netti.
Elias
Farouq.
Şenol
ne kadar direnirse dirensin, bedeninin üzerinde etkisi olmayan bir güç vardı.
Korku, bilinçli bir seçimdi. Bu korku, Şenol'u teslim almıştı, bedeni ise
sadece bir araçtı. O an, seslerin tüm canlılığı, yankılarla birleşip, adeta
boğazına sıkışan bir düğüm haline geldi.
Beyhude
bir çaba; ruhu kaçmak istiyor ama bedeninden zincirli. Her bir nefesin,
içindeki boşlukla daha çok doldurduğu bir boşluk. "Yolun sonu," diye
fısıldadı bir ses. Sadece sesin yankısı, Şenol'un zihninde bir çığlığa dönüştü.
Korku, nefesini bile engelliyordu.
Bunlar,
Şenol'un kendi kimliğini bulma yolundaki son adımlarıydı.
Elias,
gözlerindeki derin ve soğuk boşlukla Şenol'u izlerken, başını hafifçe yana
eğdi. "İçime kolayca sızıp sağ kalabileceğini mi düşündün?" dedi,
sesi bir yılanın fısıldaması gibi ürperticiydi.
Şenol'un
kalbi bir kez daha hızlandı, vücudu bu duygusal darbe ile titredi. Her şeyi
denemişti, kaçmak için her yolu aramıştı ama bedeninin zincirlenmiş olması,
zihnindeki her düşünceyi mahvetmişti. Elias'ın sözleri, beklediği gibi boğazına
keskin bir bıçak gibi saplandı.
Bir
anda, kulağının hemen dibinde, nefes almasıyla boğazını sıkıştıran bir ses
duydu. Bir silahın namlusu kafasına dayandı. Soğuk metalin ucunu vücudunda, her
zerresinde hissedebiliyordu ama namlu, yalnızca bir şeyin başlangıcıydı.
Şenol'un gözleri, korkudan kaybolan göz bebeklerinin ardında bir tek şeye
odaklanmıştı: Silahın soğuk ucu. Namludan başka hiçbir şey görmüyordu.
Silahın
tetiğine basıldı.
Şenol
yere devrildiğinde arkasındaki gölge, kafasını kaldırıp Elias Farouq'a baktı ve
gülümsedi.
"Yeni
bir plan içindeler."
Elias,
Şenol'un cesedine bakıp kaşlarını kaldırdı.
"Bende
yeni bir planın içindeyim, Tahir."
Tahir,
gülümseyerek Elias'a baktı. Caner'in kaçırılmasına sebep olan kişi Tahir'di.
Tahir; Şenol'un istihbarata girdiği günden sonra, öfke duygusuyla sarmalanan,
Bünyamin'den sonraki Elias'ın adamıydı.
İhanet
adı, Şenol'un kardeşi Tahir Barlas'tı.
-
BÖLÜM
SONU
Bir
hasrettir, bir intikam
İhanetten
geri kalan
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!