GÜVERCİN

III - MAVİ

⏱️ 23 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Dinle Beni Bi, Yüzyüzeyken Konuşuruz

Sebepsiz Ayrılık, Semicenk

Üzülmedim Ki, Semicenk

🕊️

13 Eylül 2018 / Başkale, Van

Asena Gündüz Zamanından

Karanlık, puslu bir geceyi koynunda büyütmeye ant içmişti.

O gece, sanki kadim bir lanetin kucağında uyuyor, her saniye biraz daha derinleşiyordu. Kurak ve sert toprak, ellerimi koyduğum her yerde dağılıyor, avuçlarıma dolan bu ölü toprağı bir türlü tutamıyordum. Zemin, bana asla yardımcı olmuyor, adımlarımı yutuyor, sessizliğimi çalıyordu. Soğuk rüzgâr ise uğuldayarak, bir tokat misali yüzüme çarpıyor, her vuruşunda tenimi yırtarcasına esiyordu.

"Güvercin 1, durum nedir?"

Telsize bağlı olan kulaklığın içinden yükselen bu boğuk sesle birlikte derin, ciğerlerimi yırtan bir nefes aldım ve başımı yavaşça sağıma doğru eğdim. Gözlerim hâlâ karanlığa alışmaya çalışıyordu. İnsanın gözleri karanlığa alışır, derler; ama ruhu asla alışmazdı. Ruh, karanlığı sadece tanırdı; onunla dost olmazdı.

"Hâlâ bir hareketlilik yok. Benden komut bekleyin," diye emrettim, sesimi bir fısıltıya indirgeyerek.

Telsizdeki kuvvetli, sinir bozucu hışırtı kulağımı dürttüğünde, dişlerimi birbirine bastırdım.

"Kimin telsizi o?" dedi hışırtıların arasında tanıdık bir ses, Osman'dı. Rüzgârın uğultusu devam ederken, dilimi dişlerimin keskin sınırında gezindirdim. Birkaç saniye sonra o amansız hışırtı yavaşladı ve yerini Kubilay'ın neşeli, yersiz sesine bıraktı.

"Yüzüm soğuktan gerildi komutanım, valla burnumdaki sümük dondu. Ayrıca burası çok rüzgârlı," dedi, sesinde şakacı bir sitem vardı.

Sinirle, sabrımın sonuna geldiğimi hissettim. Kafamı yeniden sağa eğip derin bir nefes aldım.

"Güvercin 2; bana döndüğümüzde hatırlat, Güvercin 5'in üç numara saçlarından bir battaniye öreceğim."

Kubilay'ın telsizinden yine o iğrenç hışırtı geldi, ardından itirazı duyuldu.

"Ama komutanım..."

Sözünü tamamlamasına fırsat vermeden, karşımdaki karanlık araziye iki aracın yavaşça yaklaştığını gördüm. Zaman, bir akrebin sırtında yelkovanı kovalıyordu. O an, her şeyin değişeceği an, sessizce yaklaşıyordu. Hızla, yılan gibi bir hareketle kaskımın üzerindeki dörtlü dürbünü indirdim ve gözlerime yasladım.

"Güvercin Timi, hazır olun. Geldiler. Kimse başına buyruk iş yapmasın. Bu fırsatı elimizden kaçıramayız," diye fısıldadım telsize, sesimdeki tehdit açık ve netti. Çünkü biliyordum. Bir anlık zafiyet, bir ömürlük pişmanlık doğururdu.

Arazide duran iki aracın kapıları açıldı ve içlerinden iri yarı, profesyonel korumalar dökülmeye başladı. Pusu kurduğum yerden, bir hayalet gibi yavaşça yükseldim. Gözümdeki dürbünü yukarıya doğru ittirip yerine tüfeğin soğuk ve keskin merceğini getirdim. O mercek, aslında bir silahtan çok, bir kâhinin fal baktığı kristal küreye benziyordu; çünkü orada gördüğüm her şey, birilerinin kaderiydi.

Soldaki araçtan beklediğim kişi, o hedef, o işaret çıktığında, dudağımın kenarı çarpıkça, istemsizce kıvrıldı. İşaret parmağım, yılların verdiği alışkanlıkla tetiğe usulca bastırdı. Dağda silahın o yalın, o korkunç sesi yankılandı, ta derin vadilere kadar gitti. Eş zamanlı olarak, adam olduğu yerde yığılıp kaldı.

"Şimdi!"

Telsizdeki panik dolu seslere kulak asmadan, önümde daha önceden hazırladığım o toprak oyukta kayarak, süzülerek aşağıya doğru inmeye başladım. Dizlerim ve dirseklerim yanıyordu, ama umurumda değildi. Çünkü acı, insana yaşadığını hatırlatırdı; ben ise yaşamaktan çok, ölümün kıyısında koşmayı seçmiştim.

"Bizi buldular, lanet olsun!"

Silah sesleri birbirine karışıyor, her saniye daha da şiddetleniyordu. Arazi, her yerden fırlayan silüetlerle daha da kalabalıklaşıyor, adeta bir cehenneme dönüşüyordu. Cehennemin tarifi işte buydu belki de: İnsanın kendi seçimleriyle yarattığı, sonra da içinde yanmaya mahkûm olduğu bir yer.

"Silah sesini duyan geliyor, amına koyayım!"

Osman'ın bu küfrü duyulduğunda, peşinden gülerek önümden koşup geçen Kubilay'ı gördüm. Yüzünde delice, hastalıklı bir gülümseme vardı.

"Gelsin leşler, ölsün keşler," diye bağırdı, sesi rüzgârda kaybolurken.

İnsan, ölümün yanında dans ederken bile gülebilirdi. Kubilay bunu başarıyordu. Koşar adım, aracın arkasına siper aldığımda, Kubilay sertçe aracın kaportasına çarptı ve sırtımdan bir sarsıntı geçti.

"Komutanım, saçlarımı kesmeyeceksiniz, değil mi?" diye sordu, yüzünde hâlâ o yersiz gülümsemeyle.

Kurduğu bu absürt cümleye hayretle Kubilay'a bakarken, aynı anda bize doğru yaklaşan bir başka silueti nişan alıp vurdum.

"Sırası mı be, göt kafalı!" diye bağırdığımda, telsizde Osman'ın endişeli sesi duyuldu.

"Güvercin 1, çok fazlalar. Ne yapacağız?"

Ellerimin arasındaki silahtan çıkan her mermi, bize doğru amansızca ateş eden o bedenleri tek tek indirmekle meşguldü. Çünkü savaşın kanunu buydu: Ya onlar ya biz. Dilim yine dişlerimin arkasında geziniyor, bir plan arıyordu. Tam o sırada, uzaktan gelen ve hızla yaklaşan bir helikopter sesini duydum.

"Bu ne lan! Adamlar helikopterle kendilerine destek çağırıyor," diye bağırdı Osman.

Fakat Osman'ın sesi, büyük ve korkunç bir patlamayla kesildi. Havada devasa bir alev parlaması oldu; gökyüzü bir anlığına gündüze döndü. Bir F-16, kükreyerek üzerimizden alçaktan uçtuğunda, kulaklığımda saniyelik, keskin bir cızırtı oldu.

"Güvercin 1, ben F-16 pilotu Alev Atsız. Tedy Bir, görevinizde başarılar diler."

Kulağımdaki bu ses, anlam veremediğim, esrarengiz bir şekilde gülümsememe neden olmuştu. Bir kadın pilottu, hem de bizim için oradaydı. Kader, bazen en umulmadık anda, en umulmadık yüzlerle karşımıza çıkardı.

"Zamanlamanıza hayran kaldım doğrusu, Tedy Bir," diye cevapladım, sesimde hafif bir şaşkınlıkla.

Kulaklıktan derin, tok bir gülme sesi geldi. Tam o sırada, önümde bir patlama daha meydana geldi; toprak ve ateş havaya savruldu.

"Bu dediğinizle gururlandım; ama Tedy ben değilim," dedi kadın ve bu sefer arkamızda bir yer daha patladı.

Patlamaların alevlerinden kaçışan, panik içinde koşan kişileri tek tek indirirken, dudaklarımda farkında olmadan bir gülümseme belirdi.

"Kim olduğunuzu sorsam, ayıp etmiş olur muyum?" diye sorguladığımda, F-16'dan bir bomba daha atıldı ve uçak, kükreyerek üzerimizden hızla uzaklaştı.

Yavaşça ayağa kalktım ve gökyüzünde kaybolan o demir kuşa baktım. Elbet bir gün yeniden karşılaşacaktık. Ve o gün, ona gerçekten teşekkür edecektim. Her şey için…

Güvercinler, etrafı kolaçan ederek bize doğru yaklaşırken, Kubilay'ın sertçe koluna vurdum.

"Kulağımı siktin geri zekâlı! Niye rüzgâr olmayan yere pusmuyorsun?"

Kubilay, elini bir açıklama yapmak ister gibi havaya kaldırdığında, gözüm o an karanlığın tam içinde, öylece duran bir adamı gördü. Kubilay'ın kolundan tutup sertçe arkama, kendimden uzaklaştırdım. Tam o anda bir silah sesi işittim ve sırtıma derin, yakıcı bir acının saplandığını hissettim.

"Lan!"

"Komutanım!"

Dizlerimin üzerine yıkılıp öne doğru devrildiğimde yanağımı o soğuk, o kurak toprağa yapıştırdım. Dişlerimi sıkarken, bacaklarıma, belime yayılan o amansız acının geçmesini bekliyordum. Ama bu, imkânsız gibi bir şeydi. Kan kokusunu alabiliyordum; ama bu koku, bildiğim, alıştığım barut kokusundan çok farklıydı. Üzerime sinmiş olan o keskin barut kokusu, hayatımda ilk defa yerini başka, daha ağır, daha topraksı bir kokuya bırakmıştı. Bu koku, ölümün değil, aidiyetin kokusuydu.

'Memleketinin toprağı,' dedi içimden bir ses. 

Toprağından taşına, bu vatanın her karışında döktüğüm kan, şimdi bana geri sıçramıştı. İşte o gün, o an, toprağa düştüğüm o dakikada kendime bir söz vermiştim. Vurulduğumda, bedenimde izi kalan her yara, bana memleketimden bir nişane, bir hatıra olacaktı.

İlk kurşunum, Van’dı.

🕊️

Eyşan Boduroğlu, Ağzından

Ruh, yalnızca bedenin içindeki o geçici, o kırılgan hayat değildir; aynı zamanda ölene kadar çektiğin bütün acıların, bütün çığlıkların hapsolduğu karanlık bir zihindir.

İnsan, ruhunu taşıdığını sandığı sürece aslında ruhtan kaçar. Çünkü ruh, insanın kendine bile itiraf edemediği bütün utançlarını, bütün yenilgilerini bir bir saklar. Tüm anıları belleğine acımasızca doldurur ve zamanı geldiğinde onlarla yüzleşmene yardımcı olur. Ama o yardım, bir dost eli değildir; bir celladın soğuk dokunuşudur.

Tene işlenmiş her bir iz, her bir yara, ruhta asla silinmeyecek, daima kanayacak kalıcı bir iz bırakır. 

"Niye hâlâ uyanmadı?" diye bir ses yükseldi, hemen yakınımdan, boğuk ve endişeli. Vurulduğumu bütün çıplaklığıyla hatırlıyor, Çağın'ın en son söylediği o cümleyi, o yalvarışı işitiyordum: "Sakın uyuma."

"Doktor, hayati organlara ve kemiklere zarar vermediğini söyledi. Ayrıca Eyşan Hanım'ın sırtına ne oldu?" Bu ses, meraklı ve sorgulayıcıydı.

Ardından Alev'in o keskin, tanıdık sesi duyuldu.

"Bu sizi hiç ilgilendirmez."

Derin, boğucu bir sessizlik olduğunda, ruhumda birinin ağır, düzenli soluklarını işittim. O soluklar, bana ait değildi; ama ruhum onları tanıyordu. Koşan adımlar hızlandı ve o an karanlığın içinden bir siluet belirdi. Ruhumda ansızın yepyeni bir oda oluştu; benliğim, yorgun ve teslimiyetçi bir şekilde kendini yavaşça oraya bıraktı. O oda, hatıraların en eski, en tozlu, en kimsesiz köşesiydi.

"Üsteğmen Asena Gündüz, ziyaretçin var."

Nöbetçinin o sert, demir gibi sesi ile önümdeki kız, bir rüyadan uyanır gibi başını kaldırdı ve kapıya doğru yürüdü. Gözlerindeki ve bütün bedenindeki o heyecanı, o içli sevinci gizlemeye çalıştı; ama nafileydi, sızdırıyordu her yerinden. Asiye Yengesi, onun için Rize'nin en güzel, en özel yemeklerinden yapıp getirmişti. Toprağından bir koku, bir hatıra olacağını düşündü ve emin, kararlı adımlarla bahçeye yürüdü. Bankta oturan o kadını, o güzel yüzü gördüğünde, içli ve derin bir nefes aldı.

"Keşanına kurban olduğum," dedi içinden, sesi yüreğinde yankılanarak. Ne güzel, ne ustaca saklamıştı altındakileri. O gülen yüzünün ardında ne seller akıyordu, kimse bilmiyordu. İnsanlar, sadece görmek istediklerini görürlerdi; gerisi, hep bir sırdı.

"Yengem," diye söylendiğinde, Asiye Yenge o an bedenine doğru döndü.

"Uyy, eltimin nuru, göz bebeğim," diyerek ayaklandı ve onu kocaman, sımsıkı, hasret kokan bir kucaklayışla sardı. Hasret gidermeye başladıkları andan itibaren, akrep ile yelkovan o kadar hızlı, o kadar acımasız ilerledi ki, zaman sanki bir ok gibi fırlıyordu.

Su gibi akıp geçen zamanla siluetim ayaklandı ve yengesine son bir kez daha sımsıkı sarıldı. Sonra burukça, ağır bir yükün altında kıvranırcasına başını sola doğru eğdi. Bilmiyordu ki bu, onu son görüşüydü. Osman'ın annesi, o gün, çok geçmeden bir trafik kazasında ansızın ölecekti.

Siluetim askeriyenin o soğuk, o heybetli avlusuna doğru ilerlerken, ben arkasından koşarak yetiştim. Elindeki keşan bağlı kaba bakarak gülüyordu; arkasından gelen bir tehlikeden, bir kaderden habersizdi. Derken, beşli bir grup, önlerindeki acemi askeri ittirdi ve o acemi, hızla siluetime çarpıp dizlerinin üzerine kapaklandı. Siluetin elindeki o güzel, o emek kokan kaplar yere düştü ve etrafa saçıldı. Ama o sakince, bir ana gibi şefkatle arkasına döndü. Beşli gruptakiler birbirlerine gülüyorlardı; ama içlerinden yalnızca biri ona baktığında, ben yavaşça siluetimin yanında durdum.

"Tekmil ver, asker!" diye bağırdı, benim o hayali, o güçlü benliğim. Sesinde otorite ve tecrübe vardı. O ses, yıllar sonra bile aynı tınıyı taşıyordu; çünkü otorite, zamanla değil, yaşanmışlıkla gelirdi.

Karşısındaki acemi, korku ve heyecanla titreyerek hazır ola geçti.

"Ersin Yavuz, Kütahya."

Yerdeki o kırılgan bedenin yanından kararlı adımlarla yürüdü ve onu arkasına, koruyucu bir kalkan gibi sakladı. Bir komutan, askerini sadece cephede değil, her yerde, her an korumalıydı. Bunu bana ilk öğreten, annemdi.

"Hepiniz aynı yerden mi geldiniz?"

Hepsi kafasını aynı anda, mekanik bir hareketle salladı. Bunu gören benliğim, çenesini sertçe sıktı.

"Aynı yerden mi geldiniz?" diye tekrarladı, sesi bu sefer daha keskin, daha tehlikeliydi. Bilmiyorlardı ki biz, asla tekrar etmeyi sevmezdik.

Hepsi bir anda, sanki aynı ruhun farklı bedenleriymiş gibi esas duruşa geçti.

"Evet komutanım!"

Gelen bu ortak, bu koro halindeki cevapla, bir adım daha attı. Biliyordum, dilini dişlerinin arkasında gezdiriyordu. Bu ona huy olmuştu, ta bu zamandan beri, en genç yaşlarından beri. Her insanın bir huyları vardır; kimisi parmaklarını masaya vurur, kimisi saçını tarar durur. Benimki ise dilimi dişlerimin arkasında gezindirmekti. Belki de bir şeyleri sindirmeye çalıştığım içindi.

"Nasıl bir yerden geldiğinizi bilmiyorum; ama burası ana kucağı değil, asker ocağıdır beyler! Nizamı sağlayan kural ve kaideler vardır burada," diye kükrediğinde, benim tek kaşım yukarıya doğru istemsizce kıvrıldı. Ne kadar iyiymişim, ne kadar doğru bir temeli varmış karakterimin. Kendimle, ta o zamanki kendimle gurur duydum.

Önlerinde durmaya devam ederken ellerini arkasına bağladı. İçlerinden birisinin bakışları, omuzlarındaki o kıymetli pırpıra takılıp kaydığında, onun derince yutkunma sesini yeniden işittim.

"Burada ne olduğunu hiç kimseden duymayacağım. Oldu ki duyarsam, hepinizi Kütahya'ya geri gönderirim. Onunla da kalmaz, peşinizden gelir ahlatarak koştururum sizi," dedi ve gözlerini iyice kıstı. 

"Emredersiniz komutanım," dedi hepsi bir ağızdan.

Çenesiyle gitmeleri gerektiğini belirttikten sonra, yerdeki o kırık dökük bedene döndü ve sol dizini yere, o soğuk fayansın üzerine koydu. Sol eli, bir rahibin kutsaması gibi askerin sırtına dokundu ve ona kalkması için yardım etti. Dizindeki kanayan yarayı gördüğünde yüzünü buruşturdu, sanki acıyı kendi teninde hissediyordu.

"Yaralanmışsın. Ah ulan sizi, var ya," diye geveledi ağzının içinde, sesi nefretle yoğrulmuş bir sevgiydi.

Asker, iki elini birden havada sallayarak itiraz etti.

"Komutanım, yara bu, geçer elbet. Yemekler bir daha geri gelmez."

Asker böyle söylenirken, ben derin, ciğerlerimi yırtan bir nefes alıp havada tuttum. O bile bunun farkındayken, ben nasıl olup da aynı şeyi düşünememiştim diye hayıflandım. Kader desem değildi; ama ne yazık ki öyleydi.

"Hiçbir şey, benim askerimden önce gelemez," dedi ve sol cebinden bembeyaz, tertemiz bir mendil çıkartıp yaralı dizinin üzerine, bir merhem gibi yerleştirdi. Sonra doğrulup elini askerin omzuna, bir abla şefkatiyle koydu. "Ne olursa olsun, asker olduğunu unutma. Başın her daim yukarıda olsun," dedi ve arkasına döndü.

Nöbetçiye baktığında, nöbetçi ona hafif bir kafa selamı vererek onu dinlemeye hazır olduğunu gösterdi.

"Biraz önceki teğmenleri çağırın, burayı temizlesinler," dedi; ama sonradan, sanki daha iyi bir fikir bulmuş gibi parmaklarını şıklattı. "Burayı diş fırçasıyla temizlesinler. Soran olursa, 'Asena Üsteğmenim arz etti' dersiniz."

Nöbetçi, "Emredersiniz komutanım," derken, yanından uzaklaşmış olan o yaralı askeri gördü ve seslendi.

"Sen selam vermeden mi gidersin, asker?" diye bağırdı hafifçe, sesinde yalancı bir öfke vardı.

Asker utanarak, mahcubiyetle ona geri döndü ve esas duruşa geçti. Benliğim ona doğru yaklaştı, tam karşısında durdu. Sağ kaşı, sorgulayıcı ve meraklı bir tavırla yukarıya kıvrıldı.

"Tekmil?"

"Mücahit Gezgin, Bursa."

O benliğim, elini alnının yanına götürüp karşısındaki bu acemi askerin selamına, en yüksek asker selamıyla karşılık verdi. Nöbetçi bile bu manzaraya şaşırıp kalırken, karşısındaki genç asker bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyordu. Ama ben biliyordum. Bu, ona duyulan sonsuz güvenin, ona verilen kıymetin sessiz bir nişanesiydi. Bazen en büyük sözler, sessizlikle söylenirdi.

O andan itibaren benliğim yavaşça, bir rüyadan uyanır gibi çekilmeye başladığında, acıyla, tarifsiz bir sızıyla kıvrandım. Gözlerim tavandaki o amansız, o beyaz ışıkla kamaştığında, yüzümü buruşturdum.

"Uyandı," dedi Alev, sesinde bir kurtuluş sevinci vardı.

"Doktoru çağırıyorum," dedi Çağın, endişeli ve telaşlı.

Sesler her ne kadar boğuk, sanki suyun altından geliyormuş gibi duyulsa da, kime ait olduklarını rahatlıkla seçebilmiş ve uzandığım o beyaz, o soğuk yataktan kalkmaya çalışmıştım. Alev, hızla, bir şahin gibi bana doğru eğildi.

"Bir dur be karı, bir dur lan! Daha yeni gözünü açtın, amına koyayım," diye küfrederek söylendi Alev. Onun bu kaba, bu samimi küfrünü bir tek ben tanırdım, bir tek ben anlardım. Çünkü onun dilindeki o sertlik, aslında içindeki kırılganlığın bir yansımasıydı. Onun bu haline gülümsemeye çalıştım; ama sırtıma saplanan o keskin, o yakıcı acıyla bir kez daha kıvrandım.

"Al işte, kırdın, kırdın."

Saçmalamaya başlamıştı. Kesinlikle iyi değildi.

"Evet, hastamızın uyandığını duydum. Nasılsınız, Eyşan Hanım?"

Doktora ters, ölümcül bakışlarla baktığımı ilk fark eden yine Alev olmuştu. Görünmez bir el gibi tenimi çimdiklediğinde, gözlerimi belerttim. Derin, zoraki bir nefes alıp doktora döndüm.

"İyiyim, doktor bey; fakat sırtıma nefes aldıkça tarifsiz bir ağrı giriyor."

Doktor, anlayışla kafasını salladı ve yanındaki hemşireye alçak sesle bir şeyler söyledi. Hemşire onaylar kafesini salladığında, doktor yeniden bana döndü.

"Hemşire Hanım'ı tembihledim. Sizi rahatsız edecek bir ağrı olduğunda belirtin, hemen ağrı kesici yapalım."

Kaşlarımı çatarak kafamı kaşımaya çalıştım. Saçım dehşet derecede, çıldırtıcı bir şekilde kaşınıyordu; ama elim bir türlü oraya ulaşamıyordu. Alev gözlerini devirdi ve usulca saçımı kaşımaya başladı.

"Şu an yapsanız olmaz mı, doktor bey?" diye sordu.

Doktor, kararlı bir şekilde kafasını iki yana salladı.

"Üç günden beri uyuyorsunuz, Eyşan Hanım. Vücudunuzun gerçek bir dirence, doğal bir iyileşmeye ihtiyacı var. Bu yüzden hemen ağrı kesici yapılmayacak."

Doktorun dediğine boyun eğip kafa salladım ve konuyu rafa kaldırdım. Başımı Alev'in elinden, onun şefkatli ellerinden kurtardım.

"Kaşıdın, teşekkür ederim; ama derimi yüzdün, gerzek."

Alev, bu dediğimle elini kaldırıp bana vuracaktı ki, tam o sırada doktorun uyarıcı öksürük sesini duyduk. Doktor "Geçmiş olsun," deyip çıkarken, bakışlarım istemsizce Çağın'da takılı kaldı.

Gözlerinde bir yakamozun sessizliği, bir gece gölünün derin huzuru gizliydi. Onu ilk gün gördüğümde her gün tıraş olduğunu sanmıştım; ama şimdi yanağında birkaç günlük kirli, terk edilmiş sakallar belirmişti. Dudağının kenarları hafifçe iki yana çekildiğinde, yeniden gözlerine, o okyanuslara baktım.

"Sana bir can borcum var," dedi. Sesi, derin bir vadiye düşen taş gibiydi; yankısı uzun süre gitmedi.

Omzumu usulca silktim ve kafamı iki yana salladım.

"Önemli değildi."

Ellerini cebine soktu.

"Benim için önemliydi."

Verdiği bu samimi cevapla gülümsememe engel olamadım.

"Bir gün ödersin."

"Öhö, öhö! Beni unuttunuz, alo?" diyen Alev'in o yersiz sesini duydum. Çağın, bu dediğine içten bir kahkahayla gülerek elini alnına koydu. Havaya bakar gibi yapıp yeniden bana baktı.

"Sanırım üzerimizden uçak geçiyor, duyuyor musun?"

Alev'in kahkahası tüm odayı sardı, duvarlardan yankılandı. Sonra sağ elinin baş parmağını havaya kaldırıp birden ciddileşti.

"Uçmayı sevdiğim doğrudur. Üzerine atlamamı ister misin?"

Sol elimi güçlükle, sırtımdaki acıya rağmen karnımdan kaldırıp Alev'in koluna vurdum; ama ağrıyan tek şey, zorladığım bedenim olmuştu.

"Ah!"

"Salak."

Yüzümü buruşturarak sırtımdaki o amansız acının geçmesini beklerken, zihnimde bir soru oluştu, kurt gibi kemiriyordu. Gözlerimi Çağın'a çevirip kıstım.

"Bu arada, neden seni vurmak istediler?"

Çağın ellerini iki yana, masumiyetini kanıtlar gibi açtı.

"Bilmiyorum. Karakola gidip şikayetçi oldum."

Hadi lan oradan, diye bağırmak, o yalan dolu gözlerinin içine haykırmak istedim. Gözlerimde nasıl bir ifade olmuşsa, kaşları çatıldı ve ellerini indirdi.

"Bana inanmıyor musun?"

Gülümsedim. Elbette ki sana inanmıyorum. Ama bunu söylemedim.

"Hayır, onu kastetmedim. Biliyorsun ki ben vurulmadan önce seninle bir ortaklık imzaladık."

Elini hızla, sanki bir şeyden kurtulmak ister gibi kaldırdı.

"Eğer bozmak istiyorsan..."

"Bir dinler misin? Sözümü bitirmeme izin ver."

Çağın elini yavaşça, isteksizce indirdi ve yandaki koltuğa oturdu. Derin, hazırlıklı bir nefes aldığım sırada, ellerimi yavaşça yanıma, yatağın soğuk çarşaflarına koydum.

"Ben uzun zamandan beri bu şirketle uğraşıyorum ve gerçekten çok yoruldum. Birinin tüm bu yükleri, bu sorumlulukları benden alması gerekiyor. Sen, bence bunun için doğru bir adamsın. O yüzden sözleşmeyi bozmak istemiyorum."

Çağın'ın gözlerinde büyük bir ferahlama, sanki dağlardan inen bir sel gibi bir rahatlama gördüğüme yemin edebilirdim; ama bunu asla kanıtlayamazdım. Derin, kurtulmuş bir nefes verdiğinde gülümsedi ve kafasını iki yana salladı.

"Asla pişman olmayacaksın."

Yav he, diye geçirdim içimden. Ama dilime sahip oldum.

"Her neyse, hadi, git sen artık da Eyşan biraz daha dinlensin. Hastane odası mı, kerhane mi, belli değil."

Gözlerimi öfkeyle Alev'e diktim. "Alev!"

"He, öhöm."

Çağın'a utangaç, özür diler bir bakış attığımda, o yavaşça, ağırbaşlılıkla kalktı ve Alev'e bakmadan, doğrudan gözlerime çevrildi.

"Tekrardan özür dilerim. Benim yüzümden buradasın ve bunu hak etmiyordun."

Gülümseyerek kafamı salladığımda, yavaş, mahzun adımlarla odadan çıktı. Dudaklarımdaki o sahte gülümseme, kapı kapanır kapanmaz tuzla buz olurken, Alev'e kaşlarımı çatarak döndüm. Alev'in yüzünde, yıllardır tanıdığım o yorgun, o bilge ifade vardı. Onunla aramızda konuşulmamış onlarca sır, paylaşılmamış yüzlerce acı vardı. Bu yüzden kelimelere gerek duymazdık.

“Sırtımdaki yaraları gördüğünde neden ona düzgün bir açıklama yapmadın?” diye sordum.

"Ne diyecektim, salak? Bu kız..." Cümlesini bitirmesine izin vermedim ve elimi havada keserek kaldırdım.

"Sus, sus Alev."

Alev, omzunu kaldırıp indirdi, boyun eğdi ve gözlerini kapattı. Başını koltuğun sırtına, yorgun bir şekilde yasladı.

"Hep Alev sussun, hep Alev bir şeylerin peşinden koşsun... Yoruldum, valla yoruldum. Sikko olaylar da hep beni buluyor. Keşke Tedy burada olsaydı."

Gözlerimi devirdim. Tedy'si bendim, kız kardeşi... Manevi. 

Alev'in cümleleri, şikayetleri asla sona ulaşmazken, ben gözlerimi kapattım ve başımı sağa, o boşluğa çevirdim. Karanlık, yorgun bedenimi usulca kucaklarken, Alev'in sesi giderek boğuklaştı, uzaklaştı. Zaman kavramını tamamen kaybettiğim o anlardan birinde, kapının açılma sesini duydum.

Göz kapaklarım ağır, isteksizce aralandı. İçeriye giren doktoru fark ettim. Gözlerimi kırpıştırıp etrafıma baktığımda, Çağın ve Alev hâlâ oradaydı. Tek soyut, tek somut şey, odanın içine sızan o sıcak, o umut veren güneş ışığıydı. Işık, nasıl ki karanlığı delerse, umut da çaresizliği öyle delerdi. Ama benim içimdeki karanlık, bir güneşin doğmasıyla yetmeyecek kadar derindi.

"Eyşan Hanım, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?"

Derin bir nefes alıp ellerimi yanıma koydum ve yatakta doğrulmaya çalıştım. Sırtımı arkama kolaylıkla yasladığımda, doktor şaşkınlıkla kafasını iki yana salladı ve elindeki deftere bir şeyler karaladı.

"Normal şartlarda sizi üç gün sonra taburcu etmeyi düşünüyorduk."

Kaşlarım yukarıya doğru kıvrıldığında Alev'e baktım, gözlerimle bir komedi oynuyorduk.

"Bugün mü dedi, doktor bey?" diye alay ettim doktorla. Doktor şaşkın, neye uğradığını şaşırmış bakışlarla bir bana, bir de Alev'e bakarken, ben gülümseyerek arkama yaslandım.

"Çok ısrar ettiniz, bir gün daha kalayım madem?"

Göz ucuyla Çağın'a baktım. Sağ elini yumruk yapmıştı ve gülmemek için dudaklarının üzerine bastırıyordu, kendini zor tutuyordu. Alev, hastaneden sıkılmış olacaktı ki, hızla doktora döndü.

"Kendisi hastaneleri pek sevmez, doktor bey."

Püü, yalancı. Asıl sen sevmezsin hastaneleri. Doğrusu ben severdim. Sınırsız hizmet, helal olsun.

Doktor, daha ne kadar şaşırabilir diye düşünürken, bıkkınlık ve çaresizlikle elindeki defteri yana indirdi.

"Tamam, dediğiniz gibi olsun. Çıkış işlemlerini halledip çıkabilirsiniz. Ama bir süre yürürken veya adım atarken çok dikkatli olun. Ayrıca haftaya dikişleriniz alınacak, tekrar gelmeniz gerekli. Geçmiş olsun," dedi ve odadan adeta kaçarcasına, bir an önce kurtulmak istercesine çıktı.

Alev, doktorun peşinden jet hızıyla uçarken, Çağın yanıma doğru yaklaştı. Sağ elini uzattığında, önce eline, sonra bir kez daha yüzüne, o mavi gözlerine baktım.

"Kalkmak için yardım istersin diye düşünmüştüm."

Derin, oyunbaz bir nefes alıp gülümsedim.

"Can borcu böyle ödenmiyor, yalnız. Onu baştan belirteyim."

Çağın'ın artık gülümsemesi iyice büyümüştü, gözlerinin kenarlarındaki çizgiler derinleşmişti. Yüzüne daha detaylı bakmaya başladığımda, sol gözünün altındaki o minik, o kusursuz gamzeyi fark ettim. O kadar küçüktü ki, yalnızca en içten, en büyük gülümsemede ortaya çıkıyordu. Elini tutup ayaklarımı yere basmayı denedim. Ayaklandığımda, sırtıma hemen o yakıcı, o tanıdık acı girdi ve ben birden, iki elimle birden Çağın'a tutunmuştum.

"Bu böyle olmaz, zorlamayalım," dedi ve elini bacaklarımın arkasından geçirip beni, bir tüy gibi, kucağına aldı. Ellerim korkuyla, refleksle boğazına sarılırken, gözlerim kocaman açılmıştı. Karşıya bakan gözleri, sonra yavaşça benimkilere döndü. Artık onu o kadar yakından görebiliyordum ki, sol gözündeki o mavinin içine karışmış küçücük, belli belirsiz bir yeşil lekesini fark ettim. Mavinin içinde barındırdığı o yeşillik, bana kırmızı ile beyazın birbirinde ne kadar kusursuz ne kadar ebedi durduğunu hatırlatmıştı.

"Gözlerimden korkmuyor musun?" diye söylendi, adım atarken. Kaşlarım çatıldığında durdu ve gözlerimin içine, ta içine bakmaya başladı.

"Genelde insanlar, mavi gözlü insanların gözlerine pek fazla bakmazlar."

Kafamı gülerek, hafifçe salladım ve alt dudağımı ıslattım. "Peki ya sen? Sen benim gözlerimden korkmuyor musun?"

Çağın, gözlerini kısıp benim kahverengi gözlerime diktiğinde, kafasını iki yana, net bir şekilde salladı. Sağ elimi boynundan çekip havada, anlamsızca salladım.

"Sen de haklısın. Benim bu gözlerim düşmana korku, dosta güven sağlar," dediğim anda, beni daha da sıkı, daha da korumacı bir şekilde sarmaladı ve yürümeye devam etti.

Karşıdan bize doğru yaklaşan Alev'i gördüğümde, Alev dudaklarına kinayeli, bildiğim o sırıtan gülümsemeyi yerleştirmişti bile. Gözleriyle bizi yerken, tam karşımızda durdu ve eliyle beni işaret etti.

"Orada havalar nasıl?"

Başım, Çağın'ın boyunun yüksekliğinden ötürü biraz öne eğilmiş, dünyaya tepeden bakıyordum. Gülümseyerek ellerimi Çağın'ın boynundan çektim ve iki yana, bir kuş gibi açtım.

"Uçmak güzel bir şeymiş."

Alev, yalnızca gülümsedi ve sırtını bize dönüp yürümeye başladı. Dudağımı buruşturarak ellerimi rahat bıraktım. Alev, Raşit'e ait arabanın arka kapısını açtı ve bize döndü.

"Sen arkaya otur, yanımda yolcu sevmem."

Çağın bir şey diyecek oldu ki, Alev elindeki anahtarı ona doğru salladı, bir tehdit gibi.

"Burada benim sözüm geçer."

Çağın derin, teslimiyetçi bir nefes verdi ve beni yavaşça, bir bebek gibi arkaya oturttu. Kapıyı kapatıp beş adımda sol tarafımdan, yanıma bindi. Alev aracı çalıştırıp sürmeye başladığında, ben derin, huzurlu bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım.

Zamanı yine bana oyun oynarken suçüstü yakaladığımda, sırtım sert ama yumuşak görünümlü bir zemine gömülmüştü. Ellerim, kapalı gözlerime rağmen yılların verdiği alışkanlıkla iş üstünde iz sürdüğünde, parmaklarıma sıkıştırdığım telefonu, üzerime örtülen pikenin altına gizledim.

"Eyşan Hanım'ın telefonuna numaramı kaydettim. Bir şey olursa bana ulaşabilirsiniz."

Kapının kapanma sesini duyduğumda gözlerimi araladım ve Alev'e baktım.

"Amma gerzekleştiniz ha! Kucakta bırakmalar, yok atışmalar... Ağır patlayacakmışız gibi hissediyorum, Eyşan."

Boğazımı temizleyerek yavaşça doğruldum ve pikenin altındaki o soğuk telefonu çıkardım.

"Ben de bordo bereliyim," dedim ve ona doğru telefonu fırlattım. Pikeyi üzerime çektim. Alev, ona attığım telefonu iki eliyle, bir kaleci gibi havada kapıp tekli koltuğa çöktüğünde, kurnaz, tilki bakışları üzerimde gezindi.

"Bana cebinden aldığını söyleme."

Gözlerimi devirdim. "Tabii ki de evet."

Alev, telefonu elinde havada sallayarak arkasına yaslandı.

"Cebinden aldı ve hissetmedi... Çüş."

Üzerimdeki pikeyi hafifçe kaldırdım ve ayaklarımı düzelttim.

"Kucağına aldığı zaman, üzerindeki montun cebinde olduğunu fark ettim zaten, Alev. Uzatma da bak artık şu telefona."

Alev, kafasını iki yana, inatla salladı ve telefonu kurcalamaya başladı. Bakışlarım yanındaki tablete uzanırken, derince, yorgun bir iç çektim.

"Tableti uzatsana."

Bana bakmadan, dalgın bir şekilde tableti uzattı. Hızla, yalnızca bizim kullandığımız o gizli arama motorunu açtım. Klavyeye dokunan parmaklarım aklımdaki ismi harf harf yazdığında, ekranda o soğuk, o amansız yazı çıkmıştı: 'Kayıt yoktur.'

Sinirle üfleyerek elimi saçlarıma daldırdım ve bir anda, acıyla geri çektim. Bir saç tutamım alnıma düşerken, elimin tersiyle onu geri ittirdim.

"Duşa girmem lazım."

Alev, dudağına ne ara yerleştirdiği sigarasını yaktı ve sol gözünü kapatarak bana baktı. Dumanı gözüne kaçmış olacaktı ki, gözlerini bana çevirdiğinde sol gözü yaşlanmış, kızarmıştı.

"Ben de Tedy'imi istiyorum."

Kafamı geriye, koltuğa doğru attığımda, Alev öne doğru eğildi.

"Adres var, not alıyorum," dedi ve iki dakika sonra, bir telefon sesi salonda yükseldi, yankılandı.

"Lan!"

Bir anda çeneme sert bir cisim çarpmış ve o cisim tablete vurmuştu. Geriye yasladığım başım yerine gelirken, hemen önümde çalan o telefon sesi beni hayrete düşürmüştü.

"Lan, telefonu niye suratıma fırlatıyorsun, aptal!" diye bağırdığımda, Alev panikle koştu ve telefonu kucağımdan alıp havada salladı.

"Öğrenecek, çabuk düşün! Bordo berelisin sen, benim kafa karada çalışmıyor şimdi."

Elimi sertçe, çaresizlikle havada savurdum.

"Allah'ım, ya rabbim, bana sabır ver... Bordo bereli olmam, çeneme telefon fırlatman anlamına mı geliyor?"

Alev, sinirle, sabırsızca telefonu gösterdi.

"Aç artık şunu!"

Gözlerimi devirip telefondaki aramayı cevapladım.

"Eyşan?"

Boğazımı temizledim, sesimi olabildiğince sakinleştirmeye çalıştım.

"Telefonun bende kalmış." Aklımda o an canlandı. Arabada uyuyakaldığım sıra üzerime örtüldüğünü hissettiğim montu düşündüm.

"Montumu üzerine örtmüştüm, o zaman düşmüş olmalı," dedi Çağın. Onun bu cümlesiyle sessiz, derin bir nefes verdim.

"Evet."

Telefonun ucundan hışırtılar, bir şeylerin karıştırıldığı sesler geldiğinde, derin bir nefes aldım.

"Eyşan, telefonu senden yarın alırım. Hem bir yemek yeriz, ne dersin?"

Kafam bir o kadar karışık, bir o kadar bulanıkken, dilimden yalnızca bir kelime döküldü: "Olur."

Telefon kapandığında, bakışlarımı ekrana çevirdim ve son aramalara baktım. Birbirinden farklı, sıradan telefon numaraları arasında yalnızca bir tanesi dikkatimi çekmişti. Oturduğum yerde doğrulurken, kurumuş, çatlamış dudaklarımı birbirinden ayırdım.

"Alev, bir şey buldum."

Alev, iki adımda, bir kaplan gibi yanıma gelirken, bakışları telefona çevrildi.

"Hassiktir..."

Bakışlarımız birbirine çevrildiğinde, kapının sert, tiz sesi irkilmeme neden oldu. Telefondaki o sayıya, o kodlara yeniden göz gezdirirken, telefonu kapattım ve sehpanın üzerine, soğuk bir şekilde bıraktım.

"Hoş geldin, Çağın."

Gülümseyen, o masum gözlerle bana bakarken, ben de zoraki bir gülümsemeyle karşılık vermeye çalıştım ve gözlerimi üzerinde, tepeden tırnağa gezdirdim. O günkü toplantıda kaslı ve cüsseli biri olduğunu fark edebilmiştim. Şimdi nedenini daha iyi, daha net anlayabiliyordum. O kaslı, o heybetli bedeni aslında gizlediği bir şey değildi; benim dikkatsizliğimdi. Onu ilk gördüğümde aklımdan geçirdiğim o sakal teşhisi doğruydu. Her gün sakallarını kesmesi, onun disiplinli bir hayatı olduğunu kanıtlıyordu. Çünkü yine, birkaç saat içinde o kirli sakalları yok olmuş, tertemiz olmuştu.

"Telefonumu almaya geldim. Yarın yemek için sana konum atarım," dedi ve Alev'e başıyla soğuk bir selam verip kapıdan çıktı, gitti.

Alev, aralık kalan kapıyı kapatıp koltuğa çöktü, bitkin bir şekilde.

"Ona bir şey söyleyecek misin?"

Kafamı iki yana, kararlılıkla salladım.

"Önce bundan emin olmamız gerekiyor."

Alev, derin bir düşünceyle kafasını iki yana salladı, ağır ağır.

"Askercell'in telefonu *199# değil mi?"

Kafamı belli belirsiz, onaylar gibi sallarken, kapı yine aynı melodiyle, o kader tınısıyla çalındı. Aklım sayısız sorularla, şüphelerle dolup taşarken, üzerimdeki pikeyi sertçe, sinirle sıktım. Bunun böyle bir tesadüfle, bu kadar sade bir şekilde karşıma çıkması çok kötü, çok anlamsızdı ve ne yapacağım hakkında tek bir fikrim bile yoktu.

Gözlerim kapıya çevrilirken, derin, tedirgin bir nefes aldım. Alev, kapıyı açtığında, gördüğüm o siluet, o tanıdık duruş, doğrudan gözlerime, ruhuma dokundu.

"Kimsiniz?"

Hayatta tesadüflere inanır, kadere asla karşı gelmezdim. Ama bu durum çok farklıydı, çok sarsıcıydı. Geçmişten gelen bir iz, belki de bana yardım için, bu karanlık yolda bana ışık olmak için gönderilen tek isimdi. O isim dilimde büyüdü, olgunlaştı ve merakla, umutla aktı.

"Mücahit?"


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!