Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Düşünme Kaybolursun, No Land
Haram Geceler, Cem Kısmet
Dönence, Barış Manço
🕊️
10 Eylül 2021 / Mardin
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
İnsan, kendi derinliğinde kaybolduğunda geriye ne kalır?
Bir avuç hatıra, birkaç damla gözyaşı, belki de bir tabutun tahtasına kazınmış iki isim. Ama asıl kayboluş, toprağın altında değil; insanın kendi göğsünün tam ortasında, kalbinin atmaktan vazgeçtiği o tenha ve sessiz yerde başlar. Orada, kimsenin girmediği bir oda vardır; o odanın kapısı yıllar önce kapanmış, anahtarı ise bir ailenin son nefesiyle birlikte toprağa gömülmüştür.
Sen o odanın içinde, bir mum gibi erirken dışarıdaki her şey devam eder. Güneş doğar, yağmur yağar, kuşlar göç eder. Ama sen, hâlâ orada, o odanın zifiri karanlığında, bir başına, yaralı ve unutulmuş bir şekilde durursun. İşte insan, o odanın kapısını bir daha asla açamayacağını anladığı an, aslında kendi ruhunun matemini tutmaya başlar.
Mateme ağlayan sen değilsindir; ağlayan, senin içinde büyüttüğün o kimsesiz, o vatan kurdu çocuktur.
Ben, o çocuğu toprağa gömdüm.
Yerde uzanıyordum. Bedenimde toprağın nemi değil; tam anlamıyla insanın iliğine işleyen o kadim ve merhametsiz soğukluğu vardı. Üzerimdeki siyah kaban, bir zamanlar bir babadan kalma bir hatıraydı; şimdi ise sadece bir kefen kadar ağır ve bir o kadar da işe yaramazdı. Çünkü soğuk artık dışarıda değil; soğuk, göğüs kafesimin tam ortasında, kalbimin durduğunu sandığım o yerde yuva kurmuştu. Ne bir merhem işlerdi oraya ne bir dua. Sadece bir kurşun belki. Ama kurşun da çare değildi; kurşun sadece başka bir yara açardı.
Sağ gözüm, keskin nişancı tüfeğinin dürbününe yaslıydı. Merceğin soğukluğu, kaşımın hemen üzerindeki o ince deriyi dondurmuştu. Ne zamandan beri sabit durduğunu unuttuğum gözlerim, hedefin tam olarak belirlendiği o noktaya kilitlenmeye alışmış ve hiçbir şekilde odağını bozmamaya ant içmişti.
"Anne," diye bağırdı, ruhumdan kopan çığlık gibi bir ses. Dişlerimi birbirine bastırarak dikkatimi dağıtmamaya çalıştım; fakat canımdan kopan o ses, yine benliğimin o derin, o karanlık suskunluğuna aitti. İşaret parmağımın hemen yanındaki tetik bölmesi ise onları susturan, onları toprağa gömen sesin sahibiydi.
"Eyşan."
Gözlerim, duyduğum bu beklenmedik ses ile baktığım dürbünden saniyeler içinde kaydı. Alaşağı olmuş, paramparça olmuş dikkatim, belki de sonumu yazacak bir fermanın en vahim cümlesiydi.
Zihnimin içinde, ruhumun derinliklerinde patlayan silah sesleri, burnuma dolmuş olan o keskin ve vahşi kan kokusuna bedeldi. Ardı arkası kesilmeyen patlamaların ortasında, kolumda hissettiğim bir el ile irkildim ve sol bacağımdaki kılıftan seri bir şekilde çektiğim silahın namlusunu, arkamdaki kişiye doğru çevirdim.
"Sakin ol, benim. İyi misin?"
Gördüğüm kişi, içimin bir nebze rahatlamasına neden olurken, bana sorduğu sorunun aynısını yeniden kendi kendime sordum. Her gün gördüğüm ve her an duyduğum o tekrarlayan cümleleri, uykusuz ve kâbus dolu gecelerimi ve su gibi akıp giden, sanki hiç yaşanmamış gibi duran iki seneyi düşünecek olsaydım, cevabım kesinlikle hayır olurdu.
"İyiyim," diyerek yalanladım kendi cevabımı.
Gözlerimi kırpıştırarak uzandığım yerden etrafıma bakındım. İçinde bulunduğumuz oyundaki operasyon sonuca varmış ve kan kokulu ovaya dönüşmüştü. Kan gölüne dönmüş bu alan, bana her daim o kanlı, o lanetli günü acımasızca hatırlatıyordu. Artık acısını hissetmiyordum, fakat yaramın büyüklüğünün, derinliğinin ve asla kapanmayacağının farkındaydım.
“Burada işimiz kalmadı, kalk, gidiyoruz,” dedi rol icabı adı Aslı olan, Alev Atsız.
Hızlı, aceleci ve sessiz adımlarla bulunduğumuz yerden ayrıldık. Gecenin koyu, merhametsiz karanlığında bekleyen araç, bizi sessizce karşıladı. Kapıyı açtım, içeri sızdım. Alev arkamdan geldi. Kapı kapandığında, dışarıdaki dünya ile aramızdaki bağ da kopmuştu.
Araç hareket etti.
"Operasyon nasıl geçti?" diye sordu şoför. Sesi, aracın içindeki ağır sessizliği yırtmaya çalışan bir bıçak gibiydi. Ama kimse cevap vermedi. Ben vermedim, Alev vermedi. Sessizlik, daha da derinleşerek geri döndü.
O sessizliğin içinde, göğsümü dolduran kalp atışlarımı duydum. Her atış, bir isim fısıldıyordu. Her atış, bir tarihi kazıyordu damarlarıma. Parmaklarım yavaşça, tereddütle sol bileğime gitti. Nabzımı yokladım. Atıyor muydu, yoksa durmuş muydu, emin değildim. Bazen insanın kalbi atar ama ruhu dururdu. Benim hangisinde olduğumu bilmiyordum.
"Sessizlik!" diye yankılandı bir ses, zihnimin ta derinliklerinden. Eski bir ses. Bir yüzbaşının sesi. "Nerede olduğunuzu unutmayın. Burası ana kucağı değil, asker ocağıdır. Hal ve hareketlerinize dikkat edin."
Gözlerimi kapadım. Ama o ses gitmedi.
"Yanacaksınız, yakacaklar. Canınızın acımasını önemsemeyecekler. Öldü deyip bırakmayacaklar."
Elimi bileğimden çektim. Parmak uçlarımda, nabzımın bıraktığı o ince, titrek iz hâlâ duruyordu. O iz, bir zamanlar bana bir şeyler öğretilen o eski, o tozlu sınıflardan kalma bir hatıra gibiydi.
"Gözünüzün önünde canım, yoldaşım dediğiniz insana zarar verecekler. Sizden istedikleri tek bir cümle, tek bir ihanet kelimesi için vücudunuzda her gün hatırlayacağınız, asla silinmeyecek izler bırakacaklar."
Nefes aldım. Derin, ciğerlerimi yırtarcasına bir nefes. Ama o nefes, içimdeki o eski sesi susturmaya yetmedi.
"Defterlerinizi açın ve dediklerimi yazın. İnsan bedeninde nabız alabileceğiniz bazı noktalar vardır. Bu noktalar; sol el bileği, şakaklar, göğüs kafesi bölgesi, şah damarı ve koltuk altlarıdır. Bazı insanlar sol bileklerinden nabızları tam olarak alamadıklarından dolayı genellikle şah damarının olduğu yeri tercih ederler."
Parmaklarım hâlâ bileğimdeydi. Ama artık nabzımı değil, geçmişimi yokluyordum. O parmaklar, bir zamanlar bir öğrenciydi. Sonra bir subay oldu. Sonra yetim ve öksüz. Şimdi ise ne olduklarını bilmiyordum.
Yanımdaki camdan dışarıya baktım. Gökyüzü karanlıktı. Yıldızlar yoktu. Ay da yoktu. Sadece bir karanlık, bir boşluk, bir hiçlik. Belki de içimdeki karanlığın dışarıya vuran bir yansımasıydı bu.
Parmaklarımı bileğimden çektim. Avucumun içinde ne bir sıcaklık vardı ne bir soğukluk. Sadece bir boşluk. Ve o boşluğun içinde, yıllar önce toprağa gömdüğüm o çocuk, yine ağlıyordu.
Askeri liseyi bitirdiğimde serüvenim başlamıştı. Bir yıl boyunca, insanın etini tırnağından ayıran, her sabah yeniden doğup her gece yeniden ölmeyi öğreten bir eğitimden geçtim. 28 Şubat 2016 tarihinde, yemin töreni yapılmadan, gizlice oluşturulmuş, bana emanet edilen bir tim komutanlığıyla bu serüvene devam etmiştim. 2018 yılına kadar, bizden istedikleri terörist ele başını aramış ve bulduğumuz dağı, onun başına yıkıp geri dönmüştük.
O günün uğursuzluğunu o zaman fark etmemiştim. Ama sonra anladım: Bazı günler, sadece takvimden ibaret değildi; bazı günler, hayatın hangi durakta raydan çıkacağının habercisiydi.
O gün, yalnızca o dağ ona değil, benim de başıma yıkılmıştı.
"Güvercin, ses ver!"
Güvercinin kanatları kırıktı.
Kocaman bedenlerimizin arasında duran o soğuk tenler, artık bu dünyaya ait değildi. Onlar, şehadet şerbetini içmiş, gözlerini bir daha asla aralamamak üzere kapatmış olan Mehmetçiklerimizdi. Öylece duruyorlardı. Ne bir nefes vardı ne bir kıpırtı. Sadece bir sessizlik. İçimizi dağlayan, boğazımıza düğümlenen, kelimelerin asla ulaşamayacağı bir sessizlik.
"Yüzbaşı Asena Gündüz?"
"Burada."
"Kıdemli üsteğmen Osman Çavdar?"
"Burada."
"Kıdemli üsteğmen Yaren Dündar?"
"Şehit."
"Üsteğmen Cengiz Korkmaz?"
"Şehit."
"Teğmen Aslı Dönen?"
"Şehit."
"Asteğmen Mücahit Dönen?"
"Şehit."
"Astsubay Başçavuş Mehmet Atmaca?"
"Şehit."
"Astsubay Üstçavuş Deniz Güler?"
"Burada."
"Astsubay Üstçavuş Kubilay Cenk Eşver?"
"Burada."
"Astsubay çavuş Alparslan Yiğit?"
"Şehit."
Her "şehit" kelimesi, göğsüme saplanan bir hançerdi. Her bir isim, bir zamanlar gülen, şakalaşan, aynı kazandan yemek yiyen, aynı soğukta dişlerini sıkan bir canın son durağıydı. Altı isim. Altı yangın yeri. Tek bir vatan için, altı şehit. Altı mezar, altı gözyaşı, altı kahraman.
Şehit verdiğim yoldaşlarımın yerine yeni askerler atanırken, en büyük kabusumu henüz yaşamadığımı hayat, yüzüme vura vura öğretmişti. Yemin töreni olmadan başladığım bu serüvende arkadaşlarımı kaybetmiş, tam her şey bitti, yenisine hazırlanıyoruz derken yapılan törende ise ailemi şehit vermiştim.
Zihnimde 'Her şey vatan için,' diyen askerlerin haykırışları dönerken, kolumda bir el hissettim. Gözlerim anında aracın içinde gezinirken, Alev ile baş başa kaldığımızı fark ettim. Elini çekip arabadan indiğinde, ben de peşinden indim.
"Yarım saat sonra ofiste buluşalım," dedi Alev ve ardından hızla, adımlarını sıklaştırarak apartmana girdi.
Gözlerimi kırpıştırıp merdivenleri ağır ağır arşınladım. Basamaklar betondu, griydi, köşe yerlerinden çatlamıştı. Her adımda ayağımın altında hafif bir toz kalkıyor, boğazıma kadar yükseliyordu. Dairemin önüne vardığım sırada eğildim ve botuma sıkıştırdığım anahtarları çıkarttım. Kapının kilidi eskiydi, her açışımda usulca inlerdi.
Açılmış kapıdan içeriye sessizce sızıp tüfeği askılığın yanına bıraktım. Askılık, duvara çakılmış, siyah boyalı, birkaç çivisi sökülmüş bir eşyaydı. Elimdeki tüfeği askılığın yanına bırakıp küçük bir nefes verdim.
Salona adım attığımda, her seferinde ilk gözüme çarpan şey duvarların bembeyazlığı olurdu. Ne bir tablo ne bir fotoğraf vardı. Sanki geçmişin bütün izlerini silmek için badana yapılmış, ama altında hâlâ kan lekeleri duruyormuş gibi. Belki de ruhuma benzetiyordum.
Yorgun, bitkin, her bir adımda sendeleyecek gibi olan adımlarım peş peşe tekli koltuğa doğru ilerledi. Koltuk griydi, sırtı duvara dönüktü, kumaşı yıpranmış, bir yerlerinden iplikler sökülmüştü. Bedenimi geriye doğru, bir kütük gibi bıraktım. Koltuğun minderleri çökmüştü, içime işliyordu. Ağırlaşmış, kurşunla dolu göz kapaklarım, harelerimin üzerine kapandığı andan itibaren zihnimin derinliklerinde yepyeni bir oda oluştu.
Beyaz çiçeklerle dolu, sonsuz bir bahçenin tam ortasında gözlerimi açtığımda, meraklı ve ürkek bakışlarım etrafı tarıyordu. İleriye doğru yürümek isterken, toprağa basan çıplak ayaklarımdaki kanın sıcaklığını, o yapışkanlığı hissedebilmiştim. Ayaklarıma batan her bir diken, her bir keskin taş, beyaz güllerin masum yapraklarına kanın bulaşmasına neden olmuştu.
Birden bütün güller göz göre göre kırmızı, kanlı bir renge dönerken, bakışlarım uzakta duran iki silik, iki tanıdık siluete doğru kaydı. Canımı acıtan dikenleri, taşları umursamadan, hızla o siluetlere koşmaya başladım. Attığım her adımda, her nefeste biraz daha uzaklaşan o bedenler, ruhumdan canımın kopmasına neden oluyordu.
Yelkovan, akrepten kaçtı; ama akrep pes etmedi, ta ki zaman durana kadar. Göğüs kafesimi delmek istermişçesine çarpan nabzım, zamana inat, zamana meydan okuyarak atmaya devam ediyordu. Tam karşımda meydana gelen o büyük patlama ile çığlık attım, fakat sesimi duyamıyordum. Sesim, o boşluğa gömülüp gidiyordu. Birden ellerimin arasındaki bedenlerle göz göze gelince, sertçe ve hıçkırarak yutkundum.
Annemin kana bürünmüş, solgun yüzü; babamın üzerine sardığı, sanki onu sonsuza dek korumak ister gibi duran koluna yaslanmıştı. Parmaklarım, titreyerek el bileklerine gittiğinde, damarın atmadığını, o hayat veren ritmin sonsuza dek sustuğunu fark ettim.
"Hayır!" dedim kendi kendime, bir fısıltıdan boğuk bir çığlığa dönüşen bir sesle. Hızlıca, çaresizce şah damarlarına dokundum. İşte o an, sanki onlara son kez, bir daha asla dokunamayacağını anlayan parmaklarım kaskatı kesildi, taş kesildi.
"Onlar öldü," dedi ruhumdan kopan bir ses, acımasızca, merhametsizce, bir cellat soğukluğuyla.
Kafamı iki yana sallayarak, inkâr ederek yeniden ve yeniden donmuş parmaklarımla dokundum bütün nabız bölgelerine. Ama hiçbirinde, hiçbir noktada bir yaşam belirtisi, bir kıpırtı, bir umut yoktu. Başım geriye doğru, bir yay gibi yatarken, dudaklarımdan dökülen haykırışlar zihnime bir acı, bir ateş misali yazılıyordu. Ruhum, anne ve babamın o kanlı, o paramparça bedenlerini unutmamam için duvarlarına kazıyor, her bir zerresine işliyordu.
"Eyşan, uyan!"
Koluma dokunarak beni bu kâbusun içinden çeken kişiyle, koltuğun yanındaki silaha uzandım ve alnına dayadım. Kapalı gözlerim saniyeler içinde, bir yaylı bıçak gibi açılırken, Alev olduğunu gördüm. Öne doğru eğilerek elimdeki silahı sol dizimin yanından yere doğru çevirdim.
"Ne olacak senin bu halin?" diye sitem etti Alev, sesinde hem bir korku hem de bir tanıdıklık vardı. Sağ elimle şakaklarımı ovuştururken, Alev yanımdaki üçlü koltuğa oturdu. Sol elimde gezen parmakları sakin, fakat kararlı bir şekilde elimdeki silahı aldı. Ovduğum şakakları bırakıp gözlerimi ona çevirdim.
"Daha da mı arttı?" diye sordu, sesi fısıltıya yakındı.
Gülümsedim. Ama bu, acının, çaresizliğin ve yorgunluğun bende bıraktığı o kırık, o acılı yansımadan başka bir şey değildi.
"Hiç geçmedi ki," dedim.
Sehpanın üzerinde duran su şişesinin kapağını açıp dudaklarıma yaklaştırdım. Sehpa, ayakları paslanmış, camı çizik eski bir eşyaydı. Üzerinde, birkaç gün öncesinden kalma bir bardak, kenarı kırık bir tabak ve Alev'in bıraktığı bir dergi duruyordu. Derginin kapağında gülümseyen bir kadın vardı. Ona bakmadım. Suyu içtim. Saniyeler içinde neredeyse tamamı biterken, boşalan şişeyi kenara koydum. Şişe, dengesini alamayıp yere düştü; ama ben onu takmayıp Alev'e döndüm.
"Biz yarım saat sonra ofiste buluşmayacak mıydık? Sen niye geldin?" diye söylendim ve ayağa kalktım. Göz ucuyla saate bakarken, dudaklarım kıpırdadı. Çoktan yarım saat geçmişti.
İçimden "Yarım saat geçeli çok oldu. Gelmeyince bir şey oldu sandım,” derken, Alev’in dudaklarından da bu cümleler dökülmüştü.
Alev'in sabit ve sıklıkla söylediği o cümlelerden bilmem kaçıncısıydı bu. Gözlerimi devirip açık mutfağa yürüdüm. Mutfak, salonun sağ kısmındaydı. Tezgâhı beyaz fayans, dolapları ahşap, birkaç kapağı aralıktı. Çaydanlığın altına su doldurup ocağı yaktım ve üstüne koydum. Kalçamı tezgâha yaslayıp tek kaşımı kaldırarak ona baktım.
"Madem sen geldin, o zaman burada konuşalım mı?" diye sorduğumda Alev, yalnızca kafasını salladı ve üzerindeki siyah poları çıkartıp arkasına yaslandı. Bakışlarını üzerimde dolaştırırken dudaklarına hafif, anlamlı bir gülümseme yerleştirdi.
"Her an operasyona çıkacakmış gibi hazırsın be kızım. Git bari de üzerini değiştir."
Alev'in söylediği sözle bakışlarımı kısaca üzerimde gezdirdim ve haklı olduğunu düşünerek açık mutfağın hemen yanındaki kapıya ilerledim. Odaya girdiğimde kahverengi kapıyı arkamdan kapatıp eşyalarımın serili olduğu yatağa yaklaştım.
Yatak, beyaz çarşaflı, yastığında bir çukur, battaniyesi yere düşmüştü. Yatağın yanındaki komodinde bir lamba, bir su şişesi ve yedek silahım duruyordu. Tabanca, her zaman oradaydı. Bir yandan postallarımı çıkarırken ellerim boş durmuyor ve üzerimdeki kirli, kan kokulu kıyafetleri çıkarmama yardım ediyordu.
Altıma gri, sade bir pantolon geçirirken, bakışlarım istemsizce boy aynasına takılmıştı. Ayna, odanın en karanlık köşesinde duruyordu. Çerçevesi gümüş rengi, camının bir köşesi solgundu. Ağırca adımlarımı aynaya doğru sürüklerken, pantolonumun düğmesini ilikledim. Balıkçı kazağımın boynunu biraz aşağıya kaydırdığımda, oradaki o kırmızı, o boğucu iz, gözümde saniyeler içinde korkunç bir görüntü oluşturdu.
Benliğim, yine bu aynanın tam karşısında, boynuna geçirilmiş kalın bir iple aşağıya doğru sarkıyordu. Dizlerimin hemen altına sarılmış eller, bedenimi kurtarmaya, boşlukta tutunmaya çalışırken, diğer bedenler beni bu hale getireni çoktan paketlemişlerdi.
Geçmiş, asla peşimi bırakmıyordu.
"Eyşan, su kaynadı!"
Alev'i bekletmemek adına hızla odadan çıktım ve salona geçtim. Bakışlarım önce tezgâha, sonra da sehpanın üzerinde duran iki kupaya mıhlandı. Pencerenin önündeki tül perde, rüzgâr olmadığı halde usulca kıpırdıyordu. Belki de içimdeki fırtınadan. Dışarıdaki sokak lambasının sarı ışığı, perdenin arasından süzülüp parke zeminin üzerine bir dikdörtgen çiziyordu. O dikdörtgenin içinde toz tanecikleri dans ediyordu.
Ayaklarımı sürüyerek koltuğa oturdum ve elimi kupaya doğru uzattım. Parmaklarım kulpa dokunduğu anda çalan kapı, bakışlarımın Alev'e çevrilmesine neden olmuştu. Yavaşça, sessizce ayağa kalkarken silahımı sehpanın üzerinden aldım ve kapıya yaklaştım. Kapı deliğinden baktığımda Raşit’in adamı olduğunu gördüm, derin bir nefes vererek silahı belime yerleştirdim ve kapıyı araladım.
"İyi akşamlar Hasan?" diye söylenirken, Hasan elindeki zarfı bana doğru uzattı.
"Eyşan Boduroğlu, Raşit Fas'tan gelen tekil görevi için yarın saat onda üsse çağrıldınız. Görev içeriği gizli olarak zarfta belirtilmiştir. İyi akşamlar."
Saniyeler içinde gerçekleşen bu durumla, elimdeki zarfla kapıda öylece kalmıştım. Sırtımı kapıya dönerken ayağımın tersiyle kapıyı kapattım ve bana merakla bakan Alev'e zarfı salladım.
"Sence yine nasıl bir görev verdi?" diye sorguladı Alev. Kafamı iki yana salladım ve zarfın kanadını yırtarak içindeki kâğıdı çıkardım.
"Görev içeriği yarın sabah saat 10:00’da açıklanacaktır. Raşit Fas."
Okuduğum kâğıt, saniyeler içinde avuçlarımın arasında buruşarak küçüldüğünde derin bir nefes verdim ve mutfağa doğru fırlattım. Kâğıt, tezgâha çarptı ve yere düştü. Koltuğa geri dönüp oturdum. Sehpanın üzerindeki kahvemi alıp arkama yaslandığım sırada Alev, dirseklerini dizlerinin üzerine koydu ve yüzünde ölümcül bir ciddiyetle bana bakmaya başladı.
“Eyşan, ben artık bazı şeylerden şüphelenmeye başladım. Seni buraya dahil etmeden önce bütün tekil görevlere beni gönderiyordu; ama hiçbiri sana verdikleri kadar saçma ve tehlikeli olmuyordu. O adam, sen geldiğin günden beri bulduğu her boşlukta, her fırsatta seni buradan uzaklaştırmaya, yok etmeye çalışıyor.”
Alev’in cümleleriyle kafamı iki yana salladım.
“Bilmiyorum Alev. O adamın elinin altındaki her şey sahtelikten, yalandan ibaret. Eğer bir şey bulsaydı, beni bugüne kadar sağ bırakmazdı. Elbette ki benim hakkımda derin bir araştırma yapmıştır; ama onun işine yarayacak tek şey, eski bir ajan olduğumun yazılı olduğu o kâğıt parçasıdır.”
Alev ellerini kaldırdı ve tırnak işareti yaparak konuştu.
“Hain bir ajan.”
Gülümsedim. Bu gülümseme, yanaklarımın gerilmesine, yüzümde çirkin bir ifadenin oluşmasına neden olmuştu.
“Kısasa kısas bu işler be Alev. Bu dünyada kimse, yaşattığını yaşamadan ölmez.”
Alev, kafasını iki yana salladı ve ne ara bitirdiğini fark etmediğim fincanını sehpanın üzerine bıraktı. Fincan, tabağında hafifçe sallandı, sonra durdu.
“Unutma Eyşan; vatan ihaneti affetmez. Sen kendinin ne olduğunun farkındasın; sorumluluklarını sana öğretmeme gerek yok. Bazı yeminler verildi; ama bu yeminler, onun sağ salim geri getirilmesi için şartlandı. Aklına mukayyet ol.”
‘Eğitimde merhamet, vatana ihanettir,’ diye yankılandı zihnimde albayın o keskin, o demir gibi cümlesi. İhanetin bedelini ödeyecek bir hain, pusuda bekleyen bizlerden habersizdi. Her gün sinsice, fark edilmeden biten zaman, ona daha da yaklaştığımızın, intikamımızın habercisiydi.
Ve ben, o sabahı, o saati, o anı bekliyordum.
🕊️
Tik. Tak.
Tik… Tak…
Zihnimin o dipsiz, o karanlık kuyusunda yankılanan duvardaki saatin sesi, en ücra köşelerde bile usulca geziniyordu. Bu sessizlikte ruhumun çatlamış duvarlarından sızan o ağır, o küflü koku, burnumun direğini öyle bir sızlatıyordu ki her nefes alışımda geçmişim boğazıma sarılıyordu.
Tam o sırada, aklımın unutulmuş, toz tutmuş bir köşesinde saklanan bir anı, bana çok eski, çok solgun bir gülümsemeyle baktı. O anının elinde tuttuğu kitaba gözüm takıldı.
Eskiden çok kitap okurdum; en çok da onu severdim, İntibâh'ı.
Gözlerimin sabit kaldığı o boş noktada derin, ciğerlerimi yırtan bir nefes aldım ve karşımdaki adama baktım.
'Keşke ne sen hain olsaydın ne de ben burada olmak zorunda kalaydım,' dedim kendi kendime, içimdeki fırtınaya fısıldayarak. Sonra zihnimdeki o anı, bir çerçeveden düşen fotoğraf gibi sessizce silindi ve ait olduğu yere, o sonsuz boşluğa düştü. Kulaklarımda artık yalnızca daha önceden konuştuğumuz, beynime kazınmış o cümleler çınlamaya başladı.
"Avaz. Çağın Avaz. Bu adam hakkında şimdilik yalnızca tek bir şey öğrenebildik. Adamımız, iki seneden beri uyuşturucu kaçakçılığı yapanları bulduğunda gizli bir defter tutuyormuş. Ne yap et, o adamın bu verilere nasıl ulaştığını bul ve defteri bana getir. Bu aralar bir şirket açma işine girmiş. Kendisine yüklü miktarda yatırım yapacak bir ortak arıyor. İşte burada devreye sen giriyorsun. Bugün saat 11:00'de Konak Plaza'da bir toplantıya katılacaksın. Ben de tam karşındaki sandalyede olacağım."
Her zehir, insanı öldürürdü. İşte bu yüzden, sırf bu ölümlere bir çare bulabilmek için insanlık asırlardır panzehir üretmişti. Benim zehrim ise işte tam karşımdaki sandalyede, sırtını koltuğa yaslamış, kayıtsızca oturuyordu. Dudaklarıma sahte, yapışkan bir gülümseme yerleştirip ona doğru uzattım. Gülümsememe aynı sahtelikle karşılık verirken, dilimi dişlerimin keskin sınırında gezindirdim.
Elimin altına sayısız fırsat geçmişti. Her dakika, canımın tam ortasında, en çok yandığım yerden kanarken kendi kendime sordum: 'Neden bu haini şimdi, burada öldürmüyorum?'
Kim olduğumu ve neden bu karanlık odada bulunduğumu hatırladıkça içim daha çok yandı, özlemim kabardı, taştı. İşte o an, 'Tamam,' dedim. Artık durmanın, beklemenin, nefes almanın bir anlamı yoktu. Onun bedeni, ihanet ettiği o kutsal vatanın taşlarına çarpılarak parçalanacaktı.
"Hoş geldiniz."
Bariton ama bir o kadar da naif, yumuşak bir ses sağ kulağımı okşadığında, oturduğum sandalyeyi yavaşça, gıcırdatarak geriye ittirdim ve ayağa kalktım. Arkamda hissettiğim iki bedene doğru döndüğümde, doğrudan o mavi gözlü adamla göz göze geldim. Yüzündeki küçük, resmi gülümsemeyle elini bana doğru uzattı.
Bu yüz, bana Raşit Fas'ın tanıttığı adamın ta kendisiydi. Mavi gözleri derin, uçsuz bucaksız bir okyanusa benziyordu; insanı içine çekecek, ruhunu yutacak türdendi. Parlak, süt gibi yanakları, daha bir saat önce tıraş olduğunu haykırırcasına parlıyordu. Aklıma ansızın Güvercin Timi, o kaybettiğim dostlarım geldiğinde, yüzümdeki gülümsemeyi büyüterek bana uzattığı elini sıktım. Yanındaki adam bir şeyler gevelerken, gözlerim yalnızca Çağın Avaz'a odaklanmıştı.
Elini yavaşça çektiği andan itibaren, gömleğinin bembeyaz manşetindeki o küçük, o masum görünümlü kırmızı leke ile sahte gülümsemem birden gerçek bir açıyla genişledi. Çağın Avaz, yanımdan sessizce geçti ve biraz önce benim oturduğum sandalyenin tam yanında yerini aldı.
Onun yanındaki sandalyeye kurulup derin, yorgun bir nefes aldığımda, burnuma keskin, sarhoş edici bir koku yükseldi. Adam, buram buram şarap kokuyordu. Sanki damarlarında kan değil, koyu kırmızı bir şarap akıyordu. Tek kaşım, istemsizce ve şaşkınlıkla yukarıya doğru kıvrılmak için direnirken, kendime mukayyet olup ellerimi birbirine kenetledim.
"Yeniden hoş geldiniz. Burada toplanma amacımız, eski olan şirkete yeni bir soluk, yeni bir güç kazandırmak. Eyşan Hanım, altı aydan beri Boduroğlu Holding'i başarıyla işletiyor; ancak artık bu işlerden sıkıldığı için yeni bir ortak arayışına girdi. Keza Çağın Bey de kendisine sağlam bir şirket kurmak istiyor. Eyşan Hanım ve Çağın Bey'in güçlerini birleştirmesi, iki tarafın da bu işten kârlı çıkabileceğini gösteriyor. Umarım Çağın Bey sizi üzmez, Eyşan Hanım," dedi, Raşit'in yanındaki o yağlı suratlı adam.
Gülümseyerek, aklımın bir köşesinde hâlâ yaşayan o eski beni, askeriyede ranzasında kitap okuyan o küçük kızı ruhumdan çağırdım ve onun dilindeki o kıymetli dizeleri dilime akıttım.
"Şâne ger kâkülünün bir teline verirse zarar, Çûb-i şimşâd biten sûzan ederim."
Yanımda bir öksürük, boğazını temizlemeye çalışan kuru bir ses duyduğumda, bakışlarımı çevirdim Çağın'a. O çakır, o sarhoş edici gözleri, benim kurak çölümde geziniyordu. Dudaklarında buruk, bilge bir tebessüm oluştu. Şaşırmışa benziyordu; ama bu şaşkınlığı çok iyi, çok ustaca kamufle etti.
"Tarak senin kâkülünün bir teline zarar verecek olursa, Şimşir kökü biten yerleri yakıp kül ederim."
Onun bu cevabı karşısında gerçekten şaşkınca bakarken, sol dirseğini masaya yasladı ve bana doğru döndü.
"Yaktın ey âteşzen-i aram yanmış gönlümü, Nev-heves kıldın şu kendinden usanmış gönlümü," dedi Çağın, sesi artık bir fısıltıya dönüşmüştü.
Bu, ondan kesinlikle beklemediğim bir ataktı. Şansımı biraz daha zorlamayı düşündüm; ama içimdeki o kadim, o tecrübeli ses, bunun büyük bir hata olduğunu ve bunu bana gün gelecek kafama vura vura öğreteceğini fısıldadı. Sağ dirseğimi masaya dayayıp ona doğru döndüm. Göz ucuyla üzerini süzdüğümde, kumaşın altındaki kaslar hemen dikkatimi çekti. Normal bir vücuda sahip değildi; iriydi, güçlüydü, sanki her an sıçrayacak bir avcıyı andırıyordu.
"Yetmez mi temâşâ-yi cemâl el de sunarsın, Ey âşık-ı mihnetzede buldukça bunarsın," diye fısıldadığımda, gözleri kısıldı.
Saniyeler, dakikaların oluşmasına izin verirken, bulunduğumuz odada çıt çıkmıyor, ağır, boğucu bir sakinlik hâkimiyet kuruyordu. Karşımdaki adamın bakışları her defasında gözlerime biraz daha anlamlı, biraz daha derin bakıyor ve duygularının her an değiştiğini açıkça anlayabiliyordum. Fakat göz bebekleri, o ele veren siyah noktalar, hiç büyümüyordu. Küçücük, soğuk bir nokta gibi öylece kalıyorlardı. Benden hoşlanmadığını, beni sadece bir görev, bir araç olarak gördüğünü gözlerimin içine bakarak açıkça ifade ediyordu.
Odanın boğucu havasını değiştirmek için arkama yaslandım ve kollarımı göğsümde bağladım.
"Namık Kemal'i bildiğinizi hiç aklımın ucundan bile geçirmemiştim," diye evhamlandım inatla, sesimde hafif bir sitem vardı. Çağın ise yalnızca omzunu silkti, sanki bu bilgi önemsizdi.
"Ben de aynısını İntibâh için düşünmüştüm. Peki, size bu kitap neyi çağrıştırıyor?" diye sordu, gözlerini bir an olsun benden ayırmadan.
"Son pişmanlığın insana hiçbir şey kazandırmayacağını öğreten bir kitap sadece," diyerek sorusunu soğukça cevapladım. Çağın bana doğru hafifçe eğildiğinde, burnuma hücum eden o keskin şarap kokusu, dişlerimi istemsizce sıkmama neden olmuştu.
"Bana göre bu hikâyede asıl yanan, asıl kül olan Dilâşûb oldu," dedi.
Tek kaşım yukarıya doğru kıvrılırken, bu sefer gerçek bir merakla gülümsedim.
"Bana göre de bu hikâyenin tek salağı Ali Bey'di," dedim.
Çağın, verdiğim bu keskin cevaba gülümseyerek arkasına yaslandı. İnci gibi dizilmiş dişlerinin arasından alçak, boğuk bir kahkaha bıraktı. Kaşlarım istemsizce çatıldı.
"Onun tek suçu, Mahpeyker'e âşık olmaktı," dediğinde yüzümü buruşturdum.
"Kim kötü bir kadına âşık olmak ister ki?" diye sitem ettim, sesimde gerçek bir tiksinme vardı.
Çağın'ın gözlerinde ansızın fırtınalar kopmaya başladı. Bacak bacak üstüne attı. Gözleri sol kenara, boşluğa doğru kaydı. Orada, bir an için göz bebekleri büyüdü.
"Yasemin çiçeklerini hatırlatan bir kokuya, toprağı andıran bir göze âşık olmayan adama ne denir?" dedi ve başını çevirip bana doğru döndü. Gözlerindeki o siyah noktalar yeniden küçüldü.
Dudaklarıma buruk, hüzünlü bir gülümseme yerleştirdim. Bu seferki kesinlikle gerçekti. Ruhumdan kopanı, o saf, o temiz duyguyu, askeriyedeki ranzada kitap okuyan o kız çocuğunu hatırladım. Üzerindeki üniformasına inat, ruhumdan gözlerime bakan o masum çocuk vardı şimdi. Gözyaşları yanaklarında kuruydu ama ilk defa gözlerime merakla bakıyordu.
"Dilinde ölüm olan bir kadın, o adama ne verebilir ki?" diye fısıldadım, neredeyse kendime.
Tam o sırada, havayı kesen bir ses duyuldu.
"Çok iyi anlaştınız, diyorum ve sözlerinizi balla kesiyorum. Protokoller hazır, Eyşan Hanım," diye böldü Raşit Fas, sesinde iğrenç bir memnuniyetle.
Oturduğum sandalyede dikleştim ve önüme uzatılan kalın dosyayı biraz daha kendime çektim. Sayfada yazılanları gelişigüzel, göz ucuyla okudum ve sağ alt köşeye keskin bir hareketle imzamı attım. Aynı şeyleri Çağın da tekrar ettiğinde, derin, kurtulmuş bir nefes aldım.
"Hayırlı uğurlu olsun," dedi Raşit ve ayağa kalktı. Önce Raşit Fas ile tokalaştı, sonra Raşit yanındaki o adamla birlikte odadan dışarıya çıktı.
Artık odada yalnız kalmıştık. Bakışları bana çevrildiğinde, ellerimi sandalyenin soğuk kolçaklarına koyup ayağa kalktım ve elimi uzattım. Eli gerçekten benimkinden çok büyüktü. Avcum, onun avucunun yanında bir çocuk eli gibi küçücük kalmıştı. Bir anda kaşları çatıldı ve elindeki elimi çevirdi, avcuma baktı.
"Spor yaparken eldiven kullanırsanız, nasırlarınız oluşmaz, Eyşan Hanım," dedi, sesinde hafif, sorgulayıcı bir tını vardı.
Tabii efendim, diye geçirdim içimden. Kıkırdamaya başladığımda, role sonuna kadar sadık kaldım. Omuzlarımı yükseltip alçalttım ve dudaklarımı büzdüm.
"Eldivenleri sevmiyorum; nasırlarımla mutluyum."
Gülerek kafasını iki yana salladı ve eliyle kapıyı kibarca gösterdi. Elimi ağırca havaya kaldırıp manşetindeki o küçük lekeyi işaret ettim. Gözleri o lekede gezindi bir süre, sonra alt dudağını dişledi ve kafasını tekrar iki yana doğru salladı.
"İkizim şarap üreticisi. Ben de boş vakitlerimde Sangria yapıyorum. Bir gün size de tattırmak isterim."
Belli belirsiz, umursamazca kafamı salladım.
"Neden olmasın?"
"Haydi, Eyşan."
Raşit Fas'ın kesen sesiyle bir adım geriledim ve gözlerinin en derinine, ta içine baktım. Aslında o okyanusları bir şeyler saklıyor gibiydi; ama ne olduğuna bir türlü anlam veremiyordum. Sadece bir kafa selamı verip odadan dışarıya çıktım ve Raşit Fas ile birlikte plazadan ayrıldım.
Bakışlarım sol bileğimdeki saate kayarken derin, şaşkın bir nefes verdim. Saat 11:00'de buradaydık; ama şu an saat tam 15:00'ti. Zaman, akrep ve yelkovanı bir fanusun içine hapsetmiş, tabiri caizse onlara hükmetmişti. Nasıl geçtiğini, o üç saatin nereye buharlaştığını bir türlü anlamamıştım. Su gibi akıp geçen o an, bana nedense çok saçma, çok imkânsız geliyordu. Bu, olmamalıydı. Dikkatim bu kadar kolay dağılmamalıydı.
"Eve mi geçeceksin?" diye sordu Raşit Fas, sesinde bir merak kırıntısıyla.
Kafamı sallayarak arabasına doğru yürüdüm. Zihnimde anlam veremediğim ağır, yoğun bir yorgunluk kendini bariz bir şekilde belli ediyordu. İlk defa böyle bir durumla karşı karşıyaydım ve ne yapacağımı bilmiyordum. Sayısız operasyona katılmış, en zor görevlerde yer almış, her sorunu çözmüş bir askerdim. Her birinden alnımın akıyla çıkarken, şimdi bu küçük, bu basit toplantıda öylece kalakalmıştım.
"Geldik."
Bir hayalet gibi, boş gözlerle arabadan indim ve kendimi apartmanın loşluğuna attım. Merdivenleri nasıl çıkıp, kapıya nasıl ulaştığımı bile bilmiyordum. Parmaklarım kapının zilinde dans etti. Kapıyı açan Alev, başını yandan çıkararak baktı.
"Hoş geldin. Neymiş görev, nasıl geçti?" diye sorgulamaya başladı bir anda, adeta üzerime çullandı.
Gözlerimi devirip kapıya abandım ve içeriye yığıldım. Topuklu ayakkabılardan kurtulurken, pantolonuma sıkıştırdığım gömleğin eteklerini dışarıya çıkardım.
"Bok gibi! Üzerimi değiştirip geliyorum."
Alev, kapıyı kapatıp sehpanın üzerindeki kahve fincanını eline aldı.
"Kahve yapıyorum?"
Başımı sola doğru yatırdım, gözlerim yarı kapalı.
"Şu an hayır diyebileceğim son şey kahve."
Alev kıkırdadı ve mutfağa ilerledi. Odaya girip dolaptan temiz eşyalarımı çıkardım ve kendimi banyoya sürükledim. Üzerimdeki her şeyi, o günün yapışkanlığını, o sahte gülümsemeleri, o şarap kokusunu birer birer çıkarıp bedenimi duş kabinine soktum. Bir elim musluğa uzanırken gözlerimi kapattım ve tepemden akan suyu hissetmeye başladım.
Soğuk su, aklımdaki ve ruhumdaki bütün tozu, bütün yalanları silip süpürürken, başımı düzelttim ve gözlerimi açtım. Kirpiklerime çarpıp tenimle bulaşan su, görüntümü bulanıklaştırıyor ama içimi tuhaf bir şekilde rahatlatıyordu. Kenardaki şampuana uzanıp saçımı köpürttüm. Durulama işlemini hallettikten sonra tepemden akan suyu kestim ve kendimi beyaz, yumuşak bir bornoza bürüyüp banyodan çıktım. Kurulanıp temiz, rahat kıyafetlerimi giyerken, saçıma bir havlu bağlayıp odadan çıktım.
Burnuma taze çekilmiş kahvenin o mis gibi kokusu dolarken, şarap kokusundan artık eser kalmamıştı.
"Anlat bakalım."
Kendimi sertçe tekli koltuğa atıp Alev'e baktım. Gözlerim ona dikilmişti.
"Çağın Avaz diye birisi var. Uyuşturucu kaçakçılığı yapanların isimlerini alıp gizli bir defter tutuyormuş. Raşit, benden bu defteri bulmamı ve adamın bu isimleri nasıl öğrendiğini araştırmamı istedi."
Alev, bu sefer gerçek bir hayretle bana baktı, kaşları havada kaldı.
"Bak sen şu Raşit'e... Küçük balık, kocaman bir avın peşine düşmüş."
Tek kaşım yukarıya doğru kıvrıldı.
"Raşit, küçük balık mı?" diye sordum alayla.
Alev sakince kıkırdadı; ama bu kıkırdama giderek büyüdü, neredeyse bir çığlığa dönüşüyordu.
"Bırak küçük balığı, sinek bile olamaz o herif," diye söylendi kahkahalarının arasında.
Yüzümde hiçbir mimik oynamazken, gözlerimi devirdim ve kahveme uzandım. O sırada Alev'in telefonunun ekranı parladı ve arayanın ismi belirdi. Dudaklarımın kenarları yana doğru gerildi. Alev'e baktım.
"Al, seni şom ağızlı."
Arayan, bizzat Raşit'ti. Alev eğildi ve telefonuna baktı. Sol elindeki fincan bir anlığına titredi ve bir tutam sıcak kahvenin parmaklarına dökülmesine neden oldu.
"Hay sikeyim," diyerek fincanı sehpaya koydu ve telefondaki aramayı cevapladı.
"Alo?"
Aramayı hoparlöre aldı.
"Eyşan, nerede?"
Alev ile göz göze geldik.
"Yanımda."
"Telefonunu aramıştım ama Çağın açtı. Git ve telefonunu hemen al. Bu telefona bir konum gönderiyorum."
Avucumun içini sinirle alnıma vurup arkama yaslandım. Lanet olsun! Ama benim bir suçum yoktu ki. Telefon taşımama alışkanlığı, askerliğimden kalma, bir türlü kurtulamadığım kötü bir huydu sadece. Hızla ayağa kalktım ve başımdaki havluyu saçlarımda hışımla kazıyarak çektim.
"Konumu attı."
Alev'in elinden telefonu alıp haritaya baktım. Buraya tam olarak on dakikalık bir mesafe uzaklıktaydı. Telefonu geri verdiğimde Alev ayağa kalkmak için yeltendi. Elim havada onu durdurdum.
"Gelmene gerek yok. Ben hallederim."
Başını sağa eğip kaldırdı, sorgularcasına. Hızla odaya geri girdim ve dolaba yöneldim. Rastgele, düşünmeden elime aldığım ilk parçaları üzerime geçirip boy aynasının karşısına dikildim. Beyaz, yüksek boğazlı bir kazak ve mavi, eski bir jean pantolon bana aynadan alayla gülümsüyordu. Dişlerimi sıkıp odadan çıktım. Dört adımda kapıya ulaşıp spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdim.
"Fazla resmisin güzelim," dedi Alev, sırıtarak.
Gözlerimi devirip Alev'e işaret parmağımı salladım.
"Dalga geçme, Alev. Hadi, gittim."
Apartmandan bir ışık hızıyla dışarı fırladım ve ellerimi ceplerime soktum. Zihnime kazınmış o koordinatları gözlerimin önüne getirerek yürümeye başladığımda, havanın iyiden iyiye karardığını fark ettim. Zaman, bugün resmen bana karşı bir savaş açmıştı. Umursamadan, başım dik adımlarımı hızlandırdığımda bir binanın önüne yaklaştığımı gördüm.
Siyah, uzun bir siluet kapıda belirirken, ellerimi ceplerimden çıkardım ve adımlarımı küçülttüm. Siluet bana doğru ağır ağır yaklaşırken, nefesimi tuttum ve sonra yavaşça bıraktım.
"Telefonunuzu plazada unutmuşsunuz. Raşit Bey sizi aramıştı."
Tam o anda yüzüne bir ışık huzmesi vurdu. Arkasından bir motor, hızla, vahşice yaklaşırken, kollarına uzandım ve kendime doğru, arkaya doğru çektim onu. Tam o sırada büyük, korkunç bir silah sesi patladı. Dişlerim acıyla birbirine çarparken, tuttuğum bedene tüm gücümle yapıştım.
"Siktir," diye fısıldadı, nefesini saçlarımda hissettim.
Bilirdim kurşun yarasını. Tenimin her noktasında, memleketimin her karış toprağından bir nişan, bir hatıra kazandığım o anlardan kalma izler vardı. Yanık tenimin o keskin, korkunç kokusu ve ardından sırtımı sızlatan o tanıdık acıyı yeniden hissettim. Çağın'ın elleri sırtımdaki yaraya bastığında, dudaklarımdan boğuk, kısık bir inilti koptu.
"Siktir, Eyşan Hanım!"
Acıyordu. Tarifsiz bir şekilde acıyordu. Dizlerimin bağı çözülürken, artık tuttuğum kollar bedenimi sarmalamıştı. Bakışlarım gökyüzüyle buluştuğunda, başım onun sert dizlerinin üzerine yığılmıştı. Göz kapaklarım amansızca ağırlaşıyordu; ama ısrarla açık tutmaya çalışıyordum.
"Caner!" diye bağırdı Çağın, sesi bir boşlukta kayboluyor gibiydi.
Dilim, birbirine yapışmış ve kurumuş dudaklarımı ıslatmak istiyordu; ama ona bile gücüm yetmiyordu. Gözlerim karanlık gökyüzünden birden Çağın'a kaydığında, o mavi, o derin gözleri benim için gökyüzü olmuştu. Her kapatışımda, göz kapaklarımı yeniden açmak için dağları devirmem gerekiyordu.
"Sakın uyuma, Eyşan. Sakın uyuma!"
Çağın'ın yüzüne vuran kırmızı ve mavi ışıkları görürken, görüşüm iyice puslandı ve göz kapaklarım ağırlaştı. Ruhumun derinliklerindeki o küçük kız çocuğu, göğsüne yasladığı o eski kitapla birlikte uyuyakalırken, sırtımdaki yara hâlâ sızlıyordu.
'İlk kurşun,' dedi derinlerden bir ses, alaycı ve soğuk.
Ama o sesin bilmediği bir şey vardı.
Bu ilk değildi ve kesinlikle son da olmayacaktı.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!