Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Haydar Haydar, Can Gox
If We Being Real, Yeat
🕊️
Yazar, Ağzından
Her hayal, kendi kaderini oluşturur. Nasıl olduğunu bilemezsin, yalnızca bir anlığına zihnine düşer ve oraya yerleşir. Gözünün daldığı herhangi bir noktada varlığını belli eder ve orada canlanır.
Aynadaki görüntüsünde bakışları birleşen küçük kız, kollarından sarkan manşetlerini silkeledi. Alt dudağını büzerken salona geçti. Küçük kızın geldiğini gören Ethem üsteğmen dizlerinin üzerine çöktü ve gülümseyerek kızına kollarını açtı.
"Benim güzeller güzeli asker kızım."
Kader; ilk cümlesini, bu yazgı için hazırlamıştı.
Küçük Eyşan'ın dudakları hâlâ buruktu. Ellerini havada sallayarak babasına uzun geldiklerini gösterdi. Babası onun bu haline kıkırdadığında Eyşan, kaşlarını çattı.
"Böyle bir aşker oluy mu? Olmaz, dişiplin yok." diye bağırdığında Ethem üsteğmen kıkırdamasını kaybetti ve gönlünde bir ateş yandı. Tüm tüylerinin ürperdiğini hissettiğinde gurur ve şaşkınlıkla Yağmur'una baktı. Güzeller güzeli eşi, kızının önüne çöktüğünde Eyşan'ın bedenini kendine doğru çevirdi.
"Kızın haklı Ethem üsteğmenim, disiplin olmadan asker olunmaz." dedi ve üniformanın kollarını içe doğru katlayarak kamufle etti. Sehpanın üzerindeki üniformaya ait kemeri pantolonun ek yerlerinden geçirip taktı. Eyşan, küçük bir nefes aldı ve annesinin beresini takmasını izledi.
Kendisinin kahve tonlarına rağmen yemyeşil olan gözlere hep içi giderdi. Buruk dudakları sevgiyle yukarıya kıvrıldı. Ne derdi annesi; 'Toprak olmadan yeşil olmaz.'
Önce toprağı sevdi Eyşan, sonra yeşili.
Önce annesini içinde büyüttü Eyşan, sonra kendini.
Annesi beresini takıp biraz geri çekildiğinde Eyşan heyecanla odasına geçti. Ethem üsteğmen, elini eşinin yanağına koyup okşarken kızları kendini yine aynanın karşısında bulmuştu. Gözleri üzerinde gezinirken bordo beresinin, üzerindeki üniformaya ne kadar yakıştığını gördü ve büyük bir hevesle nefes aldı. Babasının özel olarak diktirdiği bu üniformada, sağ göğsünün üzerindeki isimliğe gitti eli. Boduroğlu yazısına yavaşça dokundu. Küçük parmakları 'U' harfinden hafifçe ayrılırken bir kez daha baktı aynaya.
Kader; bu bakışı, yazgının üzerine ekledi.
Küçük eli, alnın yanına gitti ve kendine aynada selam verdi. Alnından elini çektiği an sol ayağının üzerinde sola döndü ve salona doğru yürümeye başladı.
"Her Türk aşker doğar!"
Bağırarak salona geçtiğinde anne ve babası ona yine gururla bakıyordu. Eyşan, küçük bedenini onların önünde durdurduğunda elini yeniden alnına yerleştirdi.
"Eyşan Boduroğlu, Rije. Görüşlerinije hajırım!"
Işıldayan gözler, yazgının en parlak noktasıydı. Günü geldiğinde tarih, yeniden tekerrür edecek ve bugünü daim kılacaktı.
🕊️
2 Ekim 2021 / Şırnak
Eyşan Boduroğlu, Ağzından
Her anının bir yansıması vardır.
Hafızaya kazınan bir cümlenin, ileriye dönük yaşamda karşımıza çıkması gibidir; fakat ne zaman, hangi kıyıda, hangi sessizliğin tam ortasında belireceğini asla bilemezsiniz. Hiç beklemediğiniz ya da aklınızın ucundan bile geçirmediğiniz anlarda, bir hayalet gibi süzülüp gelir ve durur karşınızda. İşte o an, geçmişin aslında hiç geçmediğini, sadece sizin onu unuttuğunuzu sandığınızı fark edersiniz.
Aynadaki o küçük kız artık büyümüş ve şimdiki yansıyan bana dönüşmüştü. Bizi ayıran tek farklılığımız ise cırt cırtımda yazan 'Gündüz' soyadı olmuştu. O anın gururu ve heyecanı, kalbimde bir yaraya ev sahipliği yapıyordu. Her iç çekişimde kanayan o derin yara, sızım sızım sızlıyor, her nefes alışımda geçmişimin ağırlığını hatırlatıyordu. Çünkü bir isim, sadece bir harf dizisi değildi; bir kaderin özeti, bir soyun devamıydı.
Düşüncelerim kapının vurulmasıyla bir toz bulutu misali dağılırken derin bir nefes aldım ve kapıya baktım.
"Gel."
Bakışlarımı bereme çevirip apoletimin altına yerleştirmeye çalışırken kapı kapandı. Gelenin kim olduğunu henüz bilmiyordum ama ayak sesleri kapının önünde duraksamıştı.
"Girebilir miyim Yüzbaşı?"
Alparslan albayın sesini işittiğim an esas duruşa geçtim ve başımı onaylar gibi salladım. İki adımda yanıma gelip sağ avucunu açtı. Gördüğüm cırt cırt ile kaşlarım yukarıya doğru kıvrıldı. Nabzımın bir anda hızlanmaya başladığını hissederken, takılı olan 'Gündüz' cırtını söktü ve avucundakini taktı. O küçük, o masum görünümlü kumaş parçası, bir ömürlük bir değişimin habercisiydi.
"Bir insanın soyadı onun onurudur, derdi Ethem. Her şey bittikten sonra sana bunu kendileri takacaktı; ama ne davamız bitti ne de onlara bu kutlu gün nasip oldu. Baban ve annenin vasiyetine sahip çıkmak benim görevimdir. Elinden alarak mahkûm ettiğimiz her gün için özür dileriz kızım. Her şey bitmese de artık kendi soyadını kullanabilirsin. Bundan sonra herkes sana; Asena Eyşan Boduroğlu diye seslenecek."
Alparslan albayın dudaklarından dökülen son cümle ile dudaklarım aralandı. Güçlü bir hıçkırık, aralanan o boşluktan firar ederken ellerimi yüzüme kapattım. Kalbime ev sahipliği yapan o yara, bin bir noktadan artık kanlarını fışkırtıyor, ruhuma sızıp orada birikiyordu. Omuzlarım sarsılarak ağlamaya başladığımda yalnızca omzumdaki eli hissetmiştim. O el, ne bir avutmaydı ne de bir teselli; sadece bir varlığın, bu acının tam ortasında benimle birlikte durduğunun sessiz bir ikrarıydı.
"Ağla kızım, ağla ki dök acını."
Ayaklarımın bedenimi tutamayacağını hissettiğimde dizlerimin üzerine sertçe düştüm. Yere düşüşüm, bir dağın çöküşü gibi ağırdı; sessizdi ama yıkıcıydı. Ellerimi yüzümden çekip bir elimi kalbime, diğer elimi ise dizimin üzerine koyup gözlerimi kapattım. Karanlığın içinde, göz kapaklarımın ardında, yıllardır susturduğum bütün çığlıklar birer birer yükselmeye başladı.
"Acını yaşamalısın Eyşan. İçinde biriktirdiğin öfke yüzünden bu zamana kadar yaşamadın. Neyin varsa burada dök ve bu kapıdan çıktığında karşımda Boduroğlu'na yakışan şekilde dur. Unutma, seni sen yapan kimliğin değil, kalbindir."
Kapalı gözlerimden akan yaşlara rağmen başımı sallayabildim. Omzumdaki el kayboldu. Birkaç saniye sonra kapının açılıp kapandığını işittim. Göz kapaklarımı araladım. Elim hâlâ kalbimin üzerinde beklerken, bakışlarım aynaya yansıyan bedenime çevrildi.
Küçük kız değildim ama boyum onunla eşitti. Hissettiklerimiz aynı değildi ama davamız aynıydı. Üzerimizdeki forma aynı değildi ama soyadlarımız artık aynıydı. Zaman, tıpkı bir nehir gibi akıp gitmiş, o küçük kızı bir kadına dönüştürmüştü. Ama nehrin dibinde biriken tortular gibi, acılar da ruhun en derininde birikmişti.
Titrek bir nefes verdim ve yerden destek alarak ayağa kalktım. Gözlerimin altındaki nemli yaşları silip çenemi dikleştirdim. Bu saatten sonra ben, Asena Eyşan Boduroğlu'ydum. Elbette ki davam bitmemişti fakat yeni ben ile bütün intikamın yeni sayfalara kazınacağını biliyordum. Her bitiş, aslında yeni bir başlangıcın habercisidir; tıpkı her yaranın, bir hatırlatma olduğu gibi.
Üzerime çeki düzen verip odadan çıktım ve toplantı salonuna doğru adımlamaya başladım. Koridorlar, yıllardır olduğu gibi yine sessiz ve heybetliydi. Duvarlar, nice şehidin feryadını işitmiş, nice yeminin yankısını içinde saklamıştı. Beni fark eden her askerin bazıları selam verirken, bazıları tanımadığı için ürkerek yanımdan geçip gidiyordu. Onlar henüz bilmiyordu; ama zamanla öğreneceklerdi.
Toplantı salonunun önünde durduğumda albayın öksürüğünü işittim. Esas duruşta geçmesi için kenara kaydığımda elini omzuma koydu ve kapıyı açtı. O an, o dokunuş, bir babanın kızına son kez sarılışı gibiydi.
İçeriye girdiğimizde bütün bakışlar önce bana kaymış, arkamdaki albayı gördüğünde ise herkes ayağa kalkmıştı. Bir an, zaman durmuş gibiydi. Osman'ın dudaklarında çarpık bir tebessüm oluştuğunda çenemi dikleştirdim. Sağ dudağımın kenarı hafifçe yükseldiğinde kafasını iki yana salladı. O sallayış, binlerce kelimeden daha anlamlıydı; bir tanımanın, bir kabulün, bir "işte sen" deyişin sessiz ifadesiydi.
"Herkes yerlerine geçsin. Caner, sen de projeksiyonu çalıştır."
Üç adımda masanın etrafına dizilmiş timin yanına ulaştım ve albayın sol tarafındaki boş sandalyeye yerleştim. Karşımda Mete yüzbaşı, yanımda ise Osman vardı. Kaderin cilvesine bakın ki, iki ayrı cephenin çocukları, şimdi aynı masanın etrafında, aynı davaya hizmet ediyordu. Alparslan albay da kendi yerine geçtiğinde Caner, odanın ışıklarını kıstı ve projeksiyonun perdesini indirdi.
Karanlık çöktüğünde, herkesin yüzündeki ifadeler silikleşti, ama gözlerindeki ışıltılar daha da belirgin hale geldi. Karanlık, bazen bir sığınaktı; bazen de gerçeklerin en çıplak haliyle ortaya döküldüğü bir mahkeme salonu…
Alparslan albay elindeki kumandaya bakarken Caner yerine geçti ve beklemeye başladı. Bakışlarımı perdeye çevirdiğimde bir fotoğraf yansıdı. Soldan sağa anne ve babam, ortalarında Raşit, Alparslan albay ve Hümeyra Çakır vardı. O fotoğraf, bir zamanlar her şeyin yolunda olduğu, gülümsemelerin gerçek olduğu, ihanetin henüz ufukta görünmediği günlerden kalma bir hatıraydı. Ama şimdi, o gülümsemelerin her biri, birer yara izi gibi duruyordu karşımda.
"Eski üsteğmen Raşit Fas, kod adı Dağ. 26 Nisan 2000 tarihinde Rize'de özel kuvvetler birliğinde bizim timimize girdi. Her birimiz onu bir asker sanıyorduk, ta ki Mimba ile görene kadar."
Mimba ismini işittiğimde şaşkınlıkla albaya baktım. Bu bilgi daha önce bana söylenmemişti. Mimba, teröristlerden oluşan örgütün başındaki adamdı. 28 Şubat 2016 tarihinde Güvercin Timi oluşturulduğunda bizden, bu adamı bulup getirmemiz istenilmişti. Biz, bu adamı bulduğumuzda tarih, 25 Mart 2018’i gösteriyordu.
"Raşit Fas'ın Mimba ile görüştüğünü gören Hümeyra Çakır, üstlerine bilgi geçti ama kimse ona inanmadı. 24 Kasım 2003 yılında şehit düştüğünde, birden Raşit ortalıklardan kayboldu."
Bakışlarım Mete'ye çevrildiğinde gözlerindeki sakinliği izledim. Bakışları perdeye yansıyan annesinde kalmıştı. Yüzünde hiçbir mimik yoktu ama gözleri her şeyi açıklıyordu. Fırtına öncesi durgunluğu, öfkesini şimdilik kontrol ettiğinin bir göstergesiydi. O an, onun içinde de benimkine benzer bir fırtınanın koptuğunu hissettim. Belki de bu yüzden, onu anlıyordum.
"Bu olaydan sonra Raşit'in Mimba'nın yanına sığındığını öğrendik. Mimba, bir ölüm kolonisi kurarak aslında kötü biri olmadığını, yalnızca eski topraklarını geri almak istediğini ve bundan dolayı düşmanlarını öldürdüğünü iddia etti. Arkasına topladığı adamları sürekli olarak üzerimize saldırdı."
“Ta ki 25 Mart 2018’e kadar,” dedim, sessizce.
Komuta merkezine derin bir sessizlik büründü ama çok sürmedi.
Yanımdan bir damak şıklatma sesi işittim.
"Ölüm kolonisi kimlerden oluşuyordu?" diye sorguladı Osman. Mete'nin üzerinde kalan bakışlarım, o bana bakmak üzereyken albaya çevrildi.
"Başta herkes gibi sadece silah tutan insanlardan oluştuğunu sanıyorduk ama yanıldık. Akıllı ve düzenli bir topluluktu; Mimba için canını ortaya koyacak, sorgusuz sualsiz emirleri yerine getirecek bir yapıydı. Birçok bilim insanının bile onlar için çalıştığını ve biyolojik silahlar ürettiğini öğrendiğimizde, aslında bir tık geç kaldığımızı görmüştük. Mimba’nın yakalandığı sıralar, Raşit’in de sesi kesilmişti," dedi ve derin bir nefes alıp Alev'e baktı. Eliyle Alev’i gösterdi.
"Alev Atsız, havacı bir askerimiz. Onu, sizin Başkale’deki operasyonunuzdan hemen sonra, ölüm kolonisine yerleştirdik. İçeride neler olup bittiğini öğrenmeye çalıştık. Bize sürekli olarak bilgi akışı sağlarken, bir zamandan sonra ses kesildi ve Güvercin timinin yaşadığı malum olay gerçekleşti."
Bütün gözler birden bana çevrildiğinde sıkıntıyla nefesimi tuttum ve bıraktım. Yalnızca albaya bakmaya devam ederken, Alparslan albay bu durumu fark etti ve kumandaya bastı. Bakışlarımı Alparslan albaydan çekip perdeye baktım. Artık fotoğrafta en ortada benim ve Alev'in, bizim altımızda Güvercin timinin ve onların da altında Kanarya yazılı görev için katılan bizimkilerin resmi vardı.
Her bir yüz, birer hikâyeydi.
Her bir hikâye, birer yaraydı.
"O olaydan sonra Ethem ve Yağmur Boduroğlu şehit olurken, Timuçin albaya bir haber uçurdum. Asena yüzbaşının derhal Kanarya'ya görevlendirilmesini istedim. Albay, dediğimi gerçekleştirdi fakat bir sorunumuz vardı. Albay, Raşit'in tuzağına düşmüş bir avdı ve sürekli olarak onunla oynuyordu."
Derin bir nefes alıp devam etti.
"Raşit, Asena Gündüz'ün bir gün intikam için gönderileceğini biliyordu ama yüzünü hiçbir zaman görmemişti. Albayı sürekli rahatsız ettiği için, albay benim emrimle Tunceli'ye sürüldü. Fakat o da şehit edildi."
Ortamın gerginliği, diğer açılan fotoğrafla biraz daha alevlenmişti. Sanki duvarlar daralıyor, nefes almak zorlaşıyordu. Her yeni bilgi, bir hançer gibi saplanıyordu yüreğimize.
"Asena Gündüz'den haber hiç gelmiyor ve bir türlü ulaşım sağlayamıyorduk. Bir gün Asena'ya Raşit'in bir güven problemi olduğunu duyduk. İşte o an Kanarya'yı bulma görevi için bir ekip kurdum. Mete, Çağın karakterini canlandıracaktı fakat Raşit onun asker olduğunu anlayacaktı. Elinde tuttuğu Asena ile ilgili bilgilere ulaşmak için yanındaki adamları kullanacaktı. Lakin bu durumda bana, Asena'nın eski ama sır tutacağı bir yüze ihtiyacım vardı. O yüzden ona önce Mücahit'i yollamaya çalıştım ki yüzünü tanıdığında bir şekilde bize ulaşsın diye."
Kafasını iki yana sallayıp bakışlarını timde gezdirdi.
"Fakat Raşit'in sıkı tedbirleri vardı. Öncelikli olarak Mücahit'i bir güven testine soktu. İki sene boş geçen zamandan sonra ona herkesten daha çok güvendi ve Barış'ı sol, Mücahit'i ise sağ kolu yaptı. Adamlarımız sağlamdı ve Mücahit, Asena'yı buldu."
Bakışlarımı Mete'ye çevirdiğimde, bakışlarını Mücahit'ten çekip bana baktı. Göz bebekleri o mavi denizde büyümeye başladığında, ifadesizce bakmaya devam ettim. O an, aramızda binlerce kelimelik bir sessizlik vardı; bir hesaplaşmanın değil, bir anlaşmanın sessizliğiydi bu.
Alparslan albay arkasına yaslandığında Caner ayağa kalktı ve kıstığı ışıkları açtı. Işık, bir umut gibi odaya yayıldı; herkesin yüzü yeniden görünür oldu.
"Şimdi Asena Yüzbaşı bir daha gitmeyecek, değil mi?" diyen Kubilay'ın sesiyle, bana bakan bakışları üzerimde hissettiğimde gözlerimi yeniden albaya çevirdim. Alparslan albay kafasını iki yana salladı.
"Bu durum biraz karışık Kubilay. Raşit sizin yüzünüzü görmese bile, artık kimin ne olduğunun bilincinde ve daha planlı bir şekilde hareket edecek. O yüzden sizleri yeni görev yerlerinize göndereceğim. Bu iş çok fazla uzadı. Önünü göremeyeceğimiz bir raddeye ulaştı ve bu, Raşit’in daha fazla insana zarar vereceği anlamına geliyor."
Sakince Osman, Kubilay ve Deniz'e baktığımda hepsi endişeyle yüzüme bakıyordu. Bu sefer gözlerimi kaçırmadan her birinde bakışlarımı gezdirdim. Sanki hiçbiri beni bırakmak istemiyor gibi bakıyordu. O bakışlar, yılların biriktirdiği bir bağlılığın, nice zorluklarla sınanmış bir dostluğun sessiz bir ikrarıydı.
"Biz onu daha yeni bulduk komutanım, bırakmayız," diye söylendi Deniz. Yüreğimin kanatlanıp uçacağını sanmıştım. Ne çok dost ve yoldaş biriktirmiştim, diye düşündüm kendi kendime. Her biri için canımı verebileceğimi bile bile. İnsan, bazen en büyük zenginliğinin farkına varmak için her şeyini kaybetmeyi bekler. Ben ise kaybettiklerimden arta kalanların kıymetini çoktan öğrenmiştim.
"Hayır Deniz, bırakmayacaksınız," dediğinde hızla albaya baktım. Gözlerinin içi sakindi ama ışıldıyordu. Rahatça yaslandığı yerden doğruldu ve önümüzde duran dosyaları gösterdi.
"Timi dağıtmayacağım fakat her birinizin bir görevi olacak."
Usulca elimi kaldırdım ve dosyayı açtım. İlk sayfada yer alan isimlerde gözlerimi gezdirdim. Her bir isim, birer destandı. Her bir rütbe, birer şerefti.
1. Komutan: Yüzbaşı Asena Eyşan Boduroğlu
2. Komutan: Yüzbaşı Mete Mert Çakır
Emir eri askerleri;
Kıdemli Üsteğmen, İstihbaratçı Caner Cenk Çakır
Kıdemli Üsteğmen, Osman Çavdar
Hava Kuvvetleri F-16 Pilotu, Yüzbaşı Alev Atsız
Astsubay Kıdemli Başçavuş Deniz Güler
Astsubay Kıdemli Başçavuş Kubilay Cenk Eşver
Astsubay Başçavuş, İstihbaratçı Barış Gömlekçi
Astsubay Başçavuş Mücahit Gezgin
Astsubay Üstçavuş Yonca Tombik
Yukarıda adı yazılı özel tim görevlileri 3 Ekim 2021 tarihinden itibaren Hakkâri’ye sürgün edilmiştir.
Ne? Sürgün derken.
"Komutanım sürgün yazıyor, doğru mu okudum?" diye söylenirken bakışlarımı dosyadan çekip albaya baktım. Albay, yüzündeki gerginlikle hepimize baktı ve bakışlarını projeksiyonun oraya çevirdi. Ağırca baktığı yere baktığımda asılı yazıyı fark ettim.
Hudut, namustur.
Mustafa Kemal ATATÜRK
Derin bir nefes alarak geri albaya baktım.
"Vatan sizi öldürse, ondan vaz mı geçeceksiniz?"
Oturduğum yerde dikleştim.
"Vazgeçmeyeceğiz!"
Benimle birlikte herkesin aynı şeyi dediğini duyduğumda derin bir nefes aldım. O ortak haykırış, bir yeminin tazelenmesiydi; bir andın, bir sadakatin, bir vatan sevdasının yeniden alevlenmesiydi.
Alparslan albay ayağa kalktığında, hepimiz ayağa kalkıp esas duruşta beklemeye başladık.
"Yarın sabah erkenden Hakkâri’ye gitmek için yola çıkıyorsunuz. Şimdi dağılın ve dinlenin. Çünkü bir daha dinlenmek için pek zamanınız olmayacak."
Alparslan albayın emriyle yanından ayrılıp toplantı salonundan çıktım. Peşimden gelen adım seslerini işitiyordum ama bir türlü arkama dönüp tim ile konuşmaya cesaret edemiyordum. Yine de kapıdan çıkıp duvar kenarında beklemeye başladığımda, önce Mete, arkasından da Osman çıktı.
Peşlerinden çıkan Kubilay ve Deniz beni fark ettiklerinde iki adımda karşımda durup kollarını bana uzattılar ve bedenimi aralarına aldılar. Boynuma sarılan kollar, beni şaşkınlık içinde bırakıyordu. Bir an, tüm o ağır disiplinin, tüm o sert komutların ardında aslında ne kadar kırılgan olduğumu hatırladım. Yüreğimin hızlandığını fark ettiğimde boğazımı temizledim.
"Rütbedeyiz," dediğim an Kubilay ve Deniz istemeyerek benden ayrıldılar. Onların bu istemeyişi, aslında ne kadar çok sevildiğimin sessiz bir itirafıydı. Sırtımı onlara dönüp yürümeye başladığımda Osman'ın sesini duydum.
"Bize bir açıklama yapmayacak mısın, Güvercin?"
Adımlarım olduğu yerde çivilenirken ruhumda bir şeylerin kırıldığına şahit olmuştum. O kırılma, bir cam parçasının yere düşüp bin parçaya ayrılması gibi değildi; daha çok, yıllardır ayakta duran bir duvarın, ansızın, sessizce çökmesi gibiydi. Başımı hafifçe sola çevirdim ve yan gözle arkama bakmaya çalıştım. Toplantı odasını gösterdiğimde bana doğru yürüdü ve omzuma çarpıp dışarıya çıktı. O çarpış, bir sitem değildi; bir sitemden çok daha ağırdı: Kırgınlıktı.
Dişlerimi dilimin arkasında gezdirip büyük adımlarla arkasından ilerlemeye başladım. Bahçeye çıktığımda delicesine esen rüzgâr bir anlığına yüzüme çarpmış ve bocalamama neden olmuştu. Rüzgâr, bazen bir habercidir; bazen de bir uyarı. O an, hangisi olduğunu bilmiyordum.
Osman'a odaklanmış harelerim, onun çardağa doğru ilerlediğini izlediğinde adımlarımı oraya çevirdim ve hızlandım. Birbirine bağlı bankın ortasına oturup Osman'ı izlemeye başladım. Asla yeşil gözlerini bana çevirmiyor ve arkadan gelen timi izliyordu. Derin bir iç çekerken üst dudağımı dişledim. Annemin gözleri, Osman'a bahşedilmiş bir lütuftu. Ona her baktığımda, yeğenimin ne kadar da şanslı olduğunu hatırlıyordum. Çünkü annem, gözleriyle bakmayı değil, gözlerinin içiyle görmeyi öğretmişti herkese.
Kubilay ve Deniz Osman'ın iki yanına kurulurken; Alev ve Mücahit yanıma, Mete ve Caner sağdaki bize dönük tekli bankta, Barış ve adını daha öğrenmediğim bir kız solumuzdaki banka kurulmuştu. Herkes yerini almıştı; tıpkı bir savaş meclisinin toplandığı gibi, tıpkı bir hesaplaşmanın arifesinde olduğu gibi.
Ellerimi birbirine kenetleyip dilimi yavaşça dişlerimin arkasında gezdirip Alev'e baktım. Alev, destek olmak istermişçesine elini bacağımın üzerine koyduğu an bakışlarımı ondan çektim ve Osman'a baktım. O dokunuş, küçük bir elin omzuna konması gibiydi; kelimelerin yetmediği yerde, bir dostun varlığını hatırlatan sessiz bir feryat.
"Yemin töreni sonrasındaki patlamayı hatırlıyor musun, Osman?"
Osman'ın bakışları ağırca bana çevrildiğinde yeşil gözlerine doya doya baktım. Toprak, yeşille buluşmuştu. Annemin genleriyle ona bırakılan en büyük armağanı izledim. Gözlerinden bir burukluk geçtiğini gördüğümde yutkundum.
"Bu bir savunma olamaz," dedi Osman. Sesi, bir bıçağın kınından çıkarken çıkardığı o keskin, o tehlikeli tınıdaydı.
Ne?
Dişlerimi birbirine bastırdığımda sert bir rüzgâr, uğuldayarak yüzümü yalayıp geçti. Deniz, Osman'ın koluna dirseğini vurduğunda Osman, sinirle ona baktı.
"Ne, yalan mı? Annesi ve babası şehit olduktan sonra bize haber bile vermeden gitti. Giderken haber vermedi, eyvallah. Peki neden sonralarında bize ulaşmadı?"
"Çünkü izleniyordu," diye söylendi Alev. Sesi, bir fısıltıydı ama bir gök gürültüsü kadar keskindi.
Osman'ın bakışları onu bulduğunda dudaklarını araladı. Ne söyleyeceğini bildiğimden dolayı elimi kaldırıp onu susturdum.
"Sakın," dedim ve işaret parmağımı yüzüne karşı doğrulttum. "Sakın ben varken yanımdaki adama laf söyleme."
Osman, cümlemle sanki küfretmişim gibi baktı. O andan itibaren toprağımdaki yeşillerin söküldüğünü hissettim. Köklerinden akacak zehri her an benliğime akıtacağının farkındaydım. Bazen en büyük yaralar, en yakınlarımız tarafından açılırdı; çünkü onlar, kılıcın saplanacağı noktayı en iyi bilenlerdi.
Kafasını ağırca salladı. "Çok haklısınız Eyşan yüzbaşım. Haddimi aştım, kusura bakmayın," dedi ve ayaklanmak için yerinden kıpırdadı. Deniz, omzuna dokunduğunda elimi sertçe masaya vurdum.
"Otur lan yerine!"
Masadaki herkesin bana baktığını hissedebiliyordum ama tek odağım Osman'dı. Osman, bu hareketimi beklememiş olacaktı ki kalktığı yere yavaşça çöktü. Masadaki elimi hiç çekmeden dişlerimi sıktım.
"Benim ne çektiğimden bir haberin yok, konuşmana izin veriyorum. Kabahat bende!" dedikten sonra banktan kalkıp üniformanın ceketinin düğmelerini açtım ve üzerimden çıkarttım. Masanın üzerine yavaşça koydum. O ceket, bir zamanlar 'Gündüz' yazısını taşıyordu; şimdi ise içinde bambaşka bir kadını saklıyordu.
Osman'ın bakışları kısa yeşil tişörtümün açıkta kalan yerlerindeki izlerde gezinirken gözlerinde belirsiz bir şaşkınlık geçti. O izler, birer haritaydı; her biri bir acının, her biri bir direnişin, her biri bir şehadetin sessiz tanığıydı.
Gözlerimi kısıp, "Senin 'Haber vermedi' dediğin her gün ben ölümden dönüyordum, Osman üsteğmen. Hain bir puşta, kendimi belli etmemek için Allah'ın her günü katlanırken, kusura bakma, seni arayamadım."
Üzerimdeki yeşil tişörtü çıkarıp masanın üzerine sertçe vurduğumda sırtımı dönüp tam karşıma baktım. Atletten bile belirgin olan kabukların varlığı gözlerimin kısılmasına neden olurken dişlerimi sıkıp sağ omzumun arkasına baktım. Bakışları sırtımda dolanırken gözlerinde kocaman bir pişmanlık saklıydı.
Önüme döndüm. "Ben ailemin yasını bile tutamazken," deyip durdum ve derince yutkundum.
Gözlerim bile dolmuyordu, acınacak bir haldeydim. Bir zamanlar gözyaşlarımın sel olduğu günler vardı; şimdi ise o sel kurumuş, yerinde derin, kuru, çatlamış bir yatak kalmıştı.
"Her gün katilimin yüzüne güldüm. Şimdi bana gelip de bizi aramadın diye sorgulayamazsın."
'Sınır,' dedi ruhum.
"Sınırımı zorlama," diye cümlemi bitirdiğimde masaya çarptığım üniformaları tekrar giydim ve yerime oturdum. Sol dirseğimi masaya yaslayıp sağ elimi masaya bıraktım. Parmaklarım kasvetli bir şekilde ritim tutarken Osman, suskun bir şekilde başını eğdi.
Yutkundum ve derin bir nefes verdim. Bakışlarımı timde gezdirdiğimde hepsinin bakışları yere bakıyordu fakat yalnızca bir kişinin gözleri benimkilerde gezindi.
Mete'nin.
"Ben, Asena Gündüz," dedi, zihnimin içinden kopan anı. O anıya dönerken Mete’nin bana olan bakışları değişti, bana bakarken küçülen o göz bebekleri büyüdü. Dudakları aralandı ama hiçbir şey söyleyemeden kapandı. Dudaklarımdaki kurnaz gülümseme yavaşça kaybolduğunda elimi indirdim. Zihnimde bir oda kurdum ve onu oraya yerleştirdim. O oda, ne bir cehennemdi ne de bir cennet; sadece bir hesaplaşmanın, yıllar sonra gelen bir yüzleşmenin sessiz mekânıydı.
İki adımla önüne geçtim ve yüzümü yüzüne doğru yaklaştırdım. Nefesim onun nefesine karışıyor, iki ayrı bedenin soluğu aynı boşlukta buluşup tek bir nemli buhar olarak süzülüyordu.
"Her hatanın bir bedeli vardır ve sen bugün bütün bedellerin altında kalacaksın M.M.Ç.," deyip yanından ayrılmak üzere döndüğümde koluma dolanan elleri hissettim.
Sıkı değildi, nazik bir şekilde kavrayıp kendine dönmemi sağlamıştı. Şaşkınlıkla irileşen gözleri biraz daha büyüdü ve kafasını iki yana sallayarak gözlerini kırpıştırdı.
"Senin olduğunu bilmiyordum," diye fısıldadı. Sesi, bir çocuğun itirafı gibiydi; saf, çaresiz ve samimi.
Kolumu ondan sertçe çekip gülümsedim.
"Artık öğrenmiş oldun MMÇ."
Zihnimdeki anıdan oturduğum banka geri dönerken gözlerimi kıstığımda, Mete’nin kaşları hafifçe yukarıya doğru yükseldi. Hâlâ üzerindeki şaşkınlığı atamamış gibi duruyordu. Onunla daha hesaplaşmaya vaktim olmamıştı. Kolay da olacağını zannetmiyordum.
Boğazımı temizleyip time döndüm. Ellerimi yeniden masanın üzerine kenetledim.
"Aramadın veya haber vermedin konusu sonsuza dek kapandı. Artık yeniden birlikteyiz ve yarın sabah erkenden Hakkâri’ye gideceğiz. Aramızda küskünlüğün ya da dargınlığın olmasını istemiyorum."
Osman'ın bakışları bana çevrildiğinde kafamı sorgularcasına eğdim. Gözlerini kırpıştırıp bana odaklanmaya başladığında çenemi dikleştirdim. O dikleşiş, bir komutanın duruşu değildi; bir kadının, yılların acısını sırtlamış bir yetimin, küllerinden doğuşunun sessiz bir ilanıydı.
Daha ismini bile öğrenmediğim kıza gözlerimi çevirdim.
"Seni henüz tanımadım. Bana kendini tanıtır mısın?"
Siyah bakışlara sahip olan ama sapsarı saçları örülü kız, bana baktı ve gülümsedi. O gülümseme, bir umut ışığıydı; karanlığın tam ortasında, belki de sönmek üzere olan ama hâlâ yanan bir mum gibi.
"Astsubay Üstçavuş Yonca Tombik, Trabzon komutanım."
Ruhumdaki kanayan yarama rağmen gülümsedim. Her dudağımı kıvırışımda yeniden ve sürekli olarak kanıyordum. Ama bazen insan, acısını göstermemek için gülümsemeyi seçerdi. Ben de tam olarak bunu yapıyordum.
Hafifçe kafamı salladığımda Barış'ın elini kaldırdığını gördüm. Gözlerimi kırpıştırdığımda kendini toparladı.
"Yüzbaşım dosyada adınızı gördüm fakat doğruluğundan emin olamadım."
Biraz önce, toplantı salonunda baktığım o dosya gözlerimin önüne geldiğinde gülümsemeden edemedim ama bunu kimseye çaktırmamak için özüme döndüm. Ne ara masaya kaydığını fark etmediğim bakışlarımı Barış'a çevirdim.
"Doğru gördün Barış. Bugünden itibaren ben de kendi kimliğime geri döndüm. Bazı dostlarım ve düşmanlarım beni iki kimliğimden de tanıdığından dolayı adımı, Asena Eyşan Boduroğlu olarak kullanacağım."
Barış anlamışçasına kafasını salladığında yavaşça ayağa kalktım. Tüm tim benim ardımdan ayağa kalktıklarında derin bir nefes aldım. O an, hepimiz aynı havayı soluyor, aynı davaya hizmet ediyor, aynı kaderi paylaşıyorduk.
"Alparslan albayın dediği gibi dinlenin, yarın yola çıkacağız."
"Emredersiniz komutanım." Mete haricinde herkes söylendiğinde Mete'nin bakışlarını üzerimde hissettim. Ona baktım ama onun bakışları arkama çevrilmişti. Kaşlarımı çatıp arkama döndüğümde nöbetçinin bana baktığını fark ettim.
"Komutanım, Alparslan albayım ivedilikle sizi çağırmamı emretti."
Kafamı salladığımda kenara geçti ve yürümemi bekledi. Hızla time döndüm ama yalnızca Mete'ye baktım.
"Yüzbaşı, eksikleri kontrol edin."
Mete kafasını salladığı an sırtımı onlara dönüp yürümeye başladım. Sert ve hızlı adımlarla içeriye girip düz koridorda ilerledim. Her attığım adım koridorda yankılı bir ses bırakırken bir bakan dönüp bir daha bana bakıyordu. Biliyorlardı, kimin geldiğini ve biliyorlardı, benim kim olduğumu.
Her biri benim yüzümü gördüğü an esas duruşa geçiyor ya da oturuşunu düzeltiyordu. Böbürlenmiyordum ama saygı görüldüğümü ve sevgiyle beslendiğimi hissetmek bana gurur veriyordu. Çünkü saygı, zorla kazanılmazdı; emekle, özveriyle ve yürekle kazanılırdı.
Kapının önünde durup tıklattım ve üzerimi düzeltip içeriye girdim.
"Asena Eyşan Boduroğlu, görüş ve emirlerinize hazırım albayım."
Albay, okuduğu dosyadan başını kaldırıp gülümsedi ve arkasına yaslandı. O gülümseme, bir babanın kızına duyduğu gururun sessiz bir ifadesiydi.
"Gel Boduroğlu."
Duyduğum soyadıyla dudaklarıma küçük bir tebessüm bahşettim. Sanırım bu durumu kısa bir süre boyunca atlatamayacaktım. Her yeni soyadı, aslında yeni bir kimlikti; ama benim için bu, eskiye, ait olduğum yere bir dönüştü.
Dört adımda masanın karşısına geçtim ve hazır ol da beklemeye başladım. Albay, buruk bir tebessüm ile sandalyeden kalkıp karşıma geçti.
"Anne ve baban şehit olduğundan beri görevdesin ve henüz acını yaşayamadın. Git ve onların mezarlarını ziyaret et, onları an, hasret gider. Hakkari'deki görevinizin ne kadar uzun süreceğini bilmiyoruz. Belki beş sene, belki de on."
Başım hafifçe eğilecek gibi olduğunda hızla albayın elini yukarıya kaldırdığını gördüm.
"Sakın, sakın başını eğme. Ne demiş Mehmet Akif Ersoy, 'Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.' Şimdi git, onlarla vakit geçir."
Derince yutkundum. O yutkunma, boğazıma dizilmiş bütün o söylenmemiş sözlerin, tutulmuş çığlıkların sessiz bir boğuşmasıydı.
"Emredersiniz albayım."
Sol ayağımın üzerinde geriye döndüm ve kapıya doğru ilerledim. Yüreğimde burkulma yaşanırken burnumun direğinin sızladığını hissettim. Avuçlarım yer yer kaşınıyor ve dizlerim zangır zangır titriyordu. Acı, bazen böyledir; sessizce gelir, usulca sarılır ve ansızın, tüm bedenini bir ateş topuna çevirir.
Elim kapının kulpuna tutunduğu vakit albayın sesini duydum.
"Birlikte gidelim, ben de onları özledim."
☾⋆
Ruh, insanın dipsiz bir kuyusudur. Sen ruhunda dolaştığını sanırsın ama onun ne kadar derin olduğunun hiçbir zaman farkına varamazsın. Her adım attığında, her nefes aldığında, o kuyunun duvarları biraz daha daralır, biraz daha kararır. Birbirinden farklı odacıklarında tutsak kalan her anının, ileride karşına çıkacak kayıplar olduğunu görürsün. İşte o zaman anlarsın; ruhunda, bir hırsızın olduğunu.
Zaman mıydı yoksa kader miydi benim hırsızım?
İkisinden birinin, birbirinden kıymetli anılarımı bir çöplüğün içine sıkıştırıp ruhumun dört bir yanına savurduğunu hissediyordum. Kimi anılar orada unutulmaya mahkûm olmuş, kimileri ise bir köşede sessizce kanamaya devam ediyordu. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur bile halime acıyor gibiydi. Her bir damla, sanki gökten düşen birer hançerdi; tenime değdikçe geçmişimin izlerini yeniden kanatıyordu.
Elim, alnımın yanında öylece duruyordu. Mezarlıkların üzerine işlenmiş al yıldızlı bayrakların hemen altındaki simalar, yavaşça zihnime kazınıyordu. Küçük fotoğraflara sığdırılmış hayatlar, aslında benden çalınmış anne ve babama aitti. Onlar şimdi o küçük karelerin içinde, dudaklarında silik bir gülümsemeyle, bana bakıyorlardı. Ama o bakışlar, birer hatıradan ibaretti; birer vedanın sessiz tanığıydı.
Güzeldik biz. Her ailenin sahip olduğu şeyler vardı. İyimiz ve kötü günümüz, mutlu olduğumuz ve hüzünlü gecelerimiz oldu ama her birinde daha da kenetlenmiştik. Aile, bir limandı; fırtına ne kadar şiddetli olursa olsun, oraya sığınırdın. Ama bizim limanımız, bir gün ansızın yok olmuştu. Ne bir iz kaldı ne bir hatıra; sadece bir avuç toprak ve üzerinde dalgalanan bir bayrak.
Bir anı sinsice zihnimde kenetlendiğinde dişlerimi sıktım.
"Pancar."
Babamın koluna sarılmış bir şekilde, yanımızdan geçen askerlere bağırıyordum. Elimle bir tanesini daha gösterip babama baktım.
"Bana bakıyor, bu da pancar!"
Babam, hayretle bana bakıp kucağına aldı ve kaşlarını çattı.
"Kızım ben sana demedim mi, pancarı sadece kötü olan insanlara söyleyeceksin diye?"
Alt dudağım sarktığında babam, kaşlarını çatıp beni yere indirdi. O an, bir babanın kızına öğrettiği ilk derslerden biriydi belki de: İyiyi kötüden ayırmak, düşmanı dosttan tanımak.
"Unutma Eyşan, pancar düşmanlar."
Burnumu buruşturdum.
"Pancar, düşmanlar."
Acaba o gün, o küçük kız, ileride hangi düşmanlarla karşılaşacağını bilseydi, yine de gülümser miydi?
“Acı veriyor, değil mi?"
Yanımda işittiğim ses ile ağırca elimi alnımın kenarından çekip sağıma baktım. Üzerinde siyah, jilet gibi bir takımı olan kişi, yüzünü kapatan şemsiyesini indirdi ve ayaklarının ucuna bıraktı. Derin bir nefes alıp bakışlarını bana çevirdi. Benimle boyu eşitti ama hafif yaşlıydı. Gözlerindeki o siyah, koyu balçık benim topraklarımda gezinirken hafifçe kaşlarımı çattım.
Adam, elini cebine soktu ve poşete sarılı bir telefon çıkarttı.
"Bunu anne ve baban bana verdi. Zamanı geldiğinde sana vermemi istediler."
Telefona bakıp saniyeler içinde adamın yüzüne geri döndüm. Rahatsız edici bakışları vardı. O bakışlar, bir yılanın gözleri gibiydi. Ellerimi arkama götürüp kabanın köşesinden silahımı yokladım.
"Kimsin?"
Adam gülümsedi ve telefonu geri cebine koydu.
"Bana güvenmiyorsun değil mi, Güvercin?" derken bakışları arkama sarkan kollarıma çevrilmişti.
Anlamıştı.
Hızlıca silahımı çıkartıp kafasına nişan aldım.
"Sorularımın ikiletilmesini sevmem ama yaşlı bir moruk olduğun için yalnızca bir defaya mahsus tekrar edeceğim. Kurşunumun kafanı dağıtmasını istemiyorsan, söyle, sen kimsin?"
Karşımdaki adam ellerini havaya kaldırıp gülümsemesini büyüttü. O gülümseme, bir maskeydi; altında ne olduğunu kimsenin bilmediği, belki de hiçbir şeyin olmadığı bir maske.
"Ben sadece onların eski bir dostuyum."
Zihnimde hâlâ kenetli olan bir sözcük dilimden akmak için sabırsızca bekliyordu.
"Ailemin sayılı dostları vardı. Sen, pancarlardan mısın?"
Sağ elinin işaret parmağını kaldırdı ve şıklattı.
"Evet, ben pancarım."
Gülümsedim ve silahı belime koyacakmış gibi yapıp kafasına nişan aldım ve sıktım. Gürültüyle yere düştüğünde bir kurşun sesi daha yankılandı. Bakışlarım yere serilen leşin biraz daha arkasındaki, Kurt ile Alparslan Albay’a çevrildi. Mimba, Kurt’un ellerinde, bacağından vurulmuş bir şekilde önümde diz çöktürüldü.
Sinsice gülümsedim.
“Seni görmeyeli uzun zaman oldu, Mimba.”
5 Saat Önce / Albayın Odası
Sol ayağımın üzerinde geriye döndüm ve kapıya doğru ilerledim. Yüreğimde burkulma yaşanırken burnumun direğinin sızladığını hissettim. Avuçlarım yer yer kaşınıyor ve dizlerim zangır zangır titriyordu. Vücudum, uzun zamandır hissetmediği bir şeyi hatırlıyor gibiydi: Korku değil, heyecandı. Anne ve babamın mezarlarına gitmek, onlarla yüzleşmek, onlara hesap vermek...
Elim kapının kulpuna tutunduğu vakit albayın sesini duydum.
"Birlikte gidelim, ben de onları özledim."
Alparslan albay cümlesini tamamladıktan sonra iki adımda yanıma yaklaşıp askıdaki kabanı uzattı.
“Anne ve babanın şehit olduğu gün, Mimba serbest bırakıldı evlat. Al bunu, giy. İçinde kendi silahım var. Mimba'nın Şırnak'ta dolaştığı bilgisini aldım. Büyük ihtimalle bir planı var. Onu kendi üzerimize çekeceğiz."
/Şimdi/
Yağışını devam ettiren yağmur, kirpiklerime damlacıklarını bırakıyor ve her gözümü kapatıp açışımda oradan sızlayarak süzülüyordu. Gökyüzü, sanki bizimle birlikte ağlıyordu. Belki de bizim için ağlıyordu. Çatık kaşlarımla Alparslan albaya döndüm ve çenemle Mimba'yı gösterdim.
"Bunu ne yapacağız?" diye sorduğumda Mimba, pislikçe gülmeye başladı. O gülüş, bir sırtlanın leş bulduğunda çıkardığı sese benziyordu; aç, vahşi ve çaresiz. Ayağımı sertçe yüzüne vurduğumda inatla devam etti. Alparslan albay, Mimba'nın yakalarından yakalayıp sertçe sarstı.
"Ne gülüyorsun lan it?"
Mimba, derince güldü ve bir anda ciddileşti. O an, bir maskenin düştüğünü, altından çok daha korkunç bir yüzün çıktığını gördüm.
"Dîrok dê xwe dubare bike, lê tene dema ku ew biguhere."
Mimba'nın cümlesiyle kaşlarım daha da çatılmıştı. O dil, bu toprakların diliydi ama ağzında bir zehir gibi duruyordu. Bakışları mezarlıkta gezindi ve en sonunda beni buldu.
"Tu ji êşên zêdetir re amade yî, fermandar?"
Alparslan albayın kolundan tutup hafifçe geriye çektim. Mimba'nın yakasına yapışan bu sefer ben olmuştum.
"Söyle! Ne yapacaksın?"
Sertçe Mimba'yı sarsarken Mimba, benim her hareketimde biraz daha gülüyordu. Sağ elimi kaldırıp sertçe yüzüne vurdum.
"Söyle lan şerefsiz!"
Mimba, sustu. Boş bakışlarla yüzüme bakarken kanlı eliyle, yere düşmüş telefonu gösterdi.
"25 saat 38 dakika sonra bu telefondan bir arama gelecek. O aramaya geri dönme ve sen kendin ara. İşte o zaman ne olacağını öğreneceksin, komutan."
Yerdeki telefonu alıp sertçe Mimba'yı geriye doğru savurdum. Telefon, avucumda bir ateş gibiydi; yakıyordu, kavuruyordu, ama bırakamıyordum.
"Tik, tak. Zaman işliyor komutan, akıllı düşün," dedi ve gözleri kapandı.
Hızla nabzını yokladığımda bayıldığını fark ettim. Alparslan albay, Kurt’a döndü. Onu ne yapacağımız hakkında brifing veriyordu ama ben açıkçası dinleyemiyordum. Kurt, Mimba’yı sırtlayıp götürmeye başladığında ise albayın bana döndüğünü fark etmiştim yalnızca. Kulaklarımda çınlayan sözcükler zihnimin her köşesine dağılmış bir şekilde anlamlarını çıkartmaya çalışıyordu.
"Tu ji êşên zêdetir re amade yî, fermandar?"
Daha fazla acıya hazır mısınız, komutan?
O cümle, bir hançer gibi saplandı yüreğime. Daha ne kadar acıya hazırdım? Ne kadar daha dayanabilirdi bu beden, bu ruh? Belki de Mimba'nın sorduğu asıl soru buydu: İnsan, kaldırabileceğinden fazlasını taşımak zorunda kaldığında ne olurdu?
Bakışlarım bütün mezarlığı gezerken bir güvercinin kanat çırpma sesini işittim. Tüm tüylerimin ürperdiğini hissederken gözlerim annemin mezarında takılı kaldı. Mezar taşının hemen üzerindeki güvercin, boncuk gözleriyle bana bakıyordu.
Birden havalanıp uçtuğunda bilinçsizce onu takip ettim ve izledim. Farklı bir noktaya konduğunda gözlerimi kırpıştırdım.
"Mimba sence ne söylemek istedi, Eyşan?"
Güvercin, şehitliğin hemen önündeki tank ve bombaların üzerinde durmuştu. Baktığımı hissettiğim gibi havalanan güvercin yola indi. Koşar adım onu takip etmeye başladığımda gözlerime sürekli inen yağmurdan sığınmak için elimi alnımın üzerine yasladım. Güvercin, ilerideki mesafede durduğunda adımlarımı yavaşlattım ve tam karşıma baktım.
"Dîrok dê xwe dubare bike, lê tene dema ku ew biguhere."
Tarih tekerrür edecektir, ancak yalnızca değiştiğinde.
"Bomba, bomba patlatacaklar," diye mırıldandım. Sözler, ağzımdan dökülürken bile inanmak istemiyordum.
Güvercin, acı bir çığlıkla uçup gittiğinde hızla albaya döndüm.
"Albayım, askeriyeye bomba yerleştirmişler."
Alparslan albayın bakışları korkuyla bana çevrildiğinde elimdeki telefona baktım. O telefon, bir zamanlayıcıydı; her saniye tik tak diyor, her saniye biraz daha yaklaşıyorduk. Ama neye? Bunu bilmiyordum.
"25 saat 38 dakika sonra bu telefondan bir arama gelecek. O aramaya geri dönme ve sen kendin ara. İşte o zaman ne olacağını öğreneceksin, komutan."
Gözlerimi telefondan çevirip askeriyeye baktım. Bombayı neresine ve nasıl sakladıkları konusunda en ufak bilgim dahi yoktu. Zihnimden geçen ihtimaller, ucu boşluk bir çukurun içine düşüyordu. Her bir ihtimal, bir başka kâbusa kapı aralıyordu.
Ruhumda boş bir odacık oluştu ve duvarın tam ortasında bir saat belirdi. Kanlı akrep ve yelkovan her saniye geriye doğru çevriliyordu. Altında ise bir güvercin tüyü bağlıydı. Zaman geriye doğru akarken süremin daha da azalacağını biliyordum.
25 saat 38 dakika.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!