Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkısı;
Heart of Darkness, Secession Studios
🕊️
Bir çiçek tohumu patladığında kökünden koptu. Tohuma bulaşan kan taneleri, dünyaya gelen canın varlığını kanıtladı. Çiçek öldü ama tohum toprağın altına gizlendi. Bir gün gelecek, o tohum çiçeğin izlerini taşıyarak topraktan patlayacaktı.
25 Ocak 2022 / 21:30
Göğün iki kadim ve sinsi bulutu, sessizliğin tam ortasında birbirine şiddetlice çarptığında gece, ansızın titreyerek uyandı. Çarpışmanın yankısı, yerin bağrında bile uğuldayarak yankılanırken, ardından gelen ışık süzmesi gökyüzünü bir anlığına solgun bir yüze dönüştürdü. Gecenin koyu karanlığına düşen bu kırık ışık, ne kadar kısa sürse de, genç bir adamın nemli gözlerinde uzun süre sönmeyen bir kor bıraktı. Gözbebekleri, o kamaşmanın iziyle daralırken, koyulaşmış mavilikleri artık bir insana değil, tenha bir geceye aitti.
Yağmurdan kaçan silik gölgeleri tarayan bu bakışlar, bir süre sonra sırtını yasladığı ihtiyar ağacın kabuğuna daha da sindi. Sanki ağaçla birlikte büyüyor, kökleriyle birlikte toprağın derinliklerine sızıyordu.
Tam o sırada, karşısında ansızın beliren bir aracın far ışıkları, çamurlu camlardan süzülerek yüzünü aydınlattı. Adamın hareleri birdenbire küçüldü; irkilen bir yaban kedisinin içgüdüsüyle durduğu yerden sıyrıldı. Ayak sesleri, ıslak asfaltta boğuk bir yankı bırakarak aracın arka kapısına yöneldi. Arkadaki koltuğu, kendine hazırlanmış dar bir mezara dönüştürdü ve hiç beklemeden, kaderine razı olmuş bir mahkûm sessizliğiyle oturdu.
Kısılmış gözleri, yanındaki adamın kirli bakışlarını adeta tartarak süzerken, sol elini yavaşça yaşlı adama uzattı. O anda yüreğinde tuhaf bir rahatlık hissetti ama ruhu, amansız bir hastalık gibi sızlanıyordu. Birbirlerini bırakacak olsalar, hemen oracıkta birbirlerini öldürecek olan bu iki mavi gözlü adam, aslında kendilerini çok hafife alıyordu. Çünkü onları birbirine bağlayan şey ne bir dostluktu ne de bir düşmanlık; onları birbirine bağlayan şey, yalnızca bir ölümün kıyısında kurulan o amansız ittifaktı.
Derken Şeytan, ceketinin karanlığa gömülü cebinden o siyah renge bürünmüş cinayet silahını usulca çıkardı. Soğuk namluyu, bir kutsama hareketiyle genç adamın açık avuçlarına bıraktı. Genç olanı, kıvrak ve yırtıcı bir hareketle silahı parmaklarının arasında sabitledi; artık o, demirin soğukluğunu etinin sıcaklığıyla mühürlemişti. Önden uzatılan sarı kapaklı dosyayı gördüğü an, boğazında biriken sıkıntıyla derin bir iç çekti. Artık ruhundaki o amansız his, bir alev gibi yüreğine sıçramış, orada yanmaya başlamıştı.
Uzatılan dosyayı almak üzere parmaklarını araladığında, yaşlı adam keskin bir refleksle elini araya koydu.
“Geri dönüşü yok,” dedi yaşlı adam. Sesinde ne bir uyarı vardı ne de bir merhamet; sadece amansız bir gerçeğin soğuk tınısı.
Genç adam, gözlerini iyice kıstı. Elinin tersiyle, bir sineği savuşturur gibi, yaşlı parmakları ittirdi ve dosyayı neredeyse yırtarcasına bulunduğu yerden kaptı. Bakışları, beş kâğıda işlenmiş yazıların arasında hızla dolaşırken, ansızın bir ismin geçtiğini fark etti. O isim, yüreğinden akan kanın rengini değiştirdi; sanki damarlarındaki her şey yerini zehirli, koyu bir sıvıya bırakmıştı. Kalemi tutan eli önce hafifçe, sonra şiddetle titredi ve titreyen parmakları dosyanın içine düştü. Boşta kalan öbür eli ise, saniyeler içinde belindeki silaha yapıştı. İlk kurşun, karanlığı yırttı; ikinci ve üçüncü kurşun, arabanın dar karnında peş peşe yankılandı. O daracık mekânda, kurşun sesleri tanrının tokadı gibiydi.
Yüzüne sıçrayan sıcak kan taneciklerini, siyah kabanının koyu rengiyle ustalıkla kamufle edip bir hışımla araçtan indi. Dışarıda, üzerine yağan sağanak yağmur sanki onu cezalandırmak istercesine hızını daha da arttırmıştı. Her bir damla, teninde bir kırbaç izi bırakırcasına sertti. Parmaklarını kıracakmış gibi avucunda sıkarken, adımları yağmurun amansız ritmine eşlik etti.
Bir saat boyunca aralıksız yürüdü. Sırtında nefesinin buharı, göğsünde ise henüz soğumamış bir ölünün ağırlığı vardı. Sonunda kendini evinin kapısına attı.
İçeri girdiğinde, ezbere bildiği odalarda birkaç tur attı. Duvarlar ona yabancı değildi, ama o artık kendine yabancıydı. Banyoya girdiğinde, gözleri önce bembeyaz, geniş küvete takıldı. Küvetin tıpasını yerleştirip musluğu sonuna kadar açtı. Soğuk su, borulardan gelirken bir çeşit ağıt yakıyor gibiydi. Su küveti yavaşça doldurmaya başlarken, o üzerindeki ıslak ve kan kokulu kıyafetleri birer birer çıkardı ve çamaşır makinesine attı. Ayaklarının dibinde biriken suyun ayazını hissettiğinde eğilip musluğu kapattı.
Küvetin içine ilk adımını attığında, ayak tabanlarından başlayarak tüm vücudunu saran o keskin soğukluk, içindeki yangını söndürmeye yetmedi. Yangın sadece daha da derinleşti. Dizlerini yavaşça, yorgun bir hayvanın sessizliğiyle kırdı ve yüzünü suyun içine gömdü. Sırtındaki kemikler, bir yay gibi dışa doğru gerildi. Dudaklarını araladığında, suyun içinde boğuk bir ses yankılandı; bu ses, ruhundaki amansız acının suya vuran gölgesinden başka bir şey değildi. Birbirine yapışmış kirpiklerine rağmen, gözyaşları sularla buluştu ve o an sırtının nasıl titrediğini hissetti. Kemikli parmakları, küvetin soğuk porselen kenarlarını sıkıca kavradı. Bir kez daha dudakları aralandı ve içindeki pisliği suya akıtmaya devam etti. Sular, onun kirini kutsal bir şekilde kucaklıyor gibiydi.
Genç adamın ciğerleri, oksijensizlik yüzünden diyaframını zorlamaya başlamıştı. Nefes almak istemiyordu; ya da nefes almak onun için artık bir işkenceydi. Sonunda ruhsuz bir biçimde başını küvetin soğuk kenarına dayadı. Gözleri tavanda bir noktaya kilitlendi, ama orada hiçbir şey görmüyordu. Yalnızca kendi içindeki boşluğu izliyordu.
Benliği ve ruhu, çoktan ölmüş bir kadının siluetine teslim olurken, varlığının geriye kalan son kısmı da usulca yalnızlığa teslim oldu.
24 Kasım 2019 / Şırnak
Her yaranın bir hikâyesi vardır.
Kapatmaya çalıştıkça derinleşir, susturmaya çalıştıkça büyür. Zamanın içinde kaybolmaz; zaman, yaranın içinde kaybolur. Yara, insanın kendi derinliğine açtığı bir kuyudur; ne kadar uzağa baksan, dibinde yine kendi yüzünü görürsün.
Bakışlarım, üzerimdeki üniformaya işlenmiş soyadından çekilip aynaya yansıyan gözlerimi buldu. Ayna, bana yorgun bir kadının yabancı siluetini yansıtıyordu.
Başımda kırk beş derecelik bir açıyla sağa doğru yatmış bordo bere vardı. Berenin tam ortasında, sarı ve solgun bir renge bürünmüş metal bir amblem duruyordu. Berenin altında sıkıca toplayıp düzelttiğim saçlarım, içimdeki yorgunluğa rağmen dışarıdan kalıcı bir güç sağlıyordu.
Omuzlarımda hâkî yeşili üniformamın ağırlığı vardı. Kumaş temizdi, düğmeler parlaktı, hiçbir kırışık yoktu. Sol göğsümde GÜNDÜZ yazıyordu, harfler siyah ve keskindi. Rütbem yerli yerindeydi, kemerim tam ölçüsündeydi. Üniformam bana savaşı hatırlatmıyordu; bana kim olduğumu hatırlatıyordu. Ama kim olduğumdan çok, kim olmam gerektiğini…
Ellerim iki yanımda duruyordu. Parmaklarım düz, avuçlarım kapalıydı. Ama avuçlarımın içinde, kimsenin görmediği nasırlar vardı. Dağlardan kalma, tüfekten kalma, sabahlara kadar nöbette olmaktan kalma. Dışarıdan bakan biri yalnızca bir asker görürdü. Ben ise o tertemiz üniformanın altında, senelerin yorgunluğunu taşıyan bir kadını görürdüm.
Vücudum dimdikti ama içim eğilmişti.
Aynadan ayrıldım. Ayaklarımdaki postallar, yatakhanenin soğuk fayanslarında boğuk bir ses çıkardı. Duvarlar bembeyazdı, yataklar düzenliydi, her şey yerli yerindeydi. Ne bir eşya nefes alıyordu ne de bir gölge kımıldıyordu. Odanın kapısına geldiğimde, elimi soğuk bakır tokaya uzattım. Kapıyı açtım.
Koridor, uzun ve loştu. İki yanında sıralanmış kapılar, birbirinin aynısı, sessiz ve disiplinliydi. Tavan lambalarının yaydığı solgun ışık, yerleri griye boyuyordu. Adımlarımı yavaş, ağır ve kararlı attım. Her adımda, botlarımın lastik tabanı yerle boğuk bir tokalaşma yapıyordu.
Koridorun ucuna doğru ilerledikçe, orada bir şeyin beni beklediğini hissettim. Önce silüetlerini seçtim. Sonra duruşlarını. Sonra üniformalarının ütülü kumaşlarının yansıttığı loş ışığı.
Sırtımı yasladığım dağlarım, birbirlerine eşit aralıklarla birer heykel gibi dizilmişlerdi. Hepsinin başında aynı bordo bere, omuzlarında aynı hâkî yeşili, gözlerindeki benimle taşıdıkları vatan sevgisiyle bekliyorlardı. En başlarında duran yoldaşım, elleri göğsünün hizasında, kumaşa sarılı bir sancağı tutuyordu. Kumaş, koridorun loş ışığında bile kırmızılığını haykırıyordu.
Yanlarına geldiğimde durdum. Bir an nefes almadım. Sonra elimi uzattım. Yoldaşım, sessizce ve nizami bir şekilde sancağı avuçlarıma bıraktı. Kumaşın dokusu, parmak uçlarımda bir ateş gibi yandı. Sancağı göğsüme bastırmadan, yanımdan aşağı sarkıtarak tuttum.
Önlerinden geçmeye başladım.
İlk adımı attığımda, arkamdan ilk çift bot sesi geldi. İkinci adımda, ikincisi. Üçüncü adımda, artık hepsi benimle yürüyordu. Düzenli, ritmik, demir gibi bir uğultu.
Sol, sağ. Sol, sağ.
Koridorun sonundaki kapıdan avluya çıktığımızda postallarımın kara gömüldüğünü fark ettim ama umursamadım. Postallarımın karlar üzerinde çıkardığı o boğuk ve hışırtılı ses, dilimi dişlerimin arkasında usulca gezindirmeye zorluyordu. Gözlerimin tam odağında, ufkun kıyısından kıyısına yayılmış olan o bembeyaz örtü, sanki nice dağların heybetli omuzlarına bir gelinliğin en saf ve en hüzünlü haliyle örtülmüştü.
“Her Türk Asker Doğar!”
Arkamdan, adımlarımın ritmini kutsayan askerlerin ağız birliğiyle dökülmeye başlayan o ritmik ve demir gibi sözleri, omuzlarımın gururla ve fakat mekanik bir zarafetle yükselmesine sebep oluyordu.
Sağ kolumun altından, yorgun ama asla düşmeyen bir nişan gibi sarkıttığım al sancak, artık bana vatanımın kutsal ve bir o kadar da ağır bir nişanesiydi. Karşıdaki dağların eteğinde, karların arasında duran gözlerim, daima varlıklarını derinden hissettiren anne ve babama kaydığında, saniyesinde bakışlarımı kaçırdım. Yüzümde hiçbir ifade yoktu; adeta taştan oyulmuş bir maskeydi bu. Fakat gözlerimin içindeki o kısacık mutluluğu fark ettiklerini biliyordum.
Onlarla gurur duyduğum anlardan sonra beni izlemeleri, şimdi onlara gurur verici olmalıydı.
Bizimle birlikte yemin törenine katılan asker toplulukları ile silahlarla çevrili, karanlık bir mabedi andıran masaların önüne yaklaştığımızda, derin ve ağır, ciğerlerimi yırtarcasına bir nefes aldım. Ardından kolumun altındaki sancağı, bir annenin bebeğini sıvazlar gibi titizlikle düzelttim. Nizami bir şekilde, birer makine dişlisi gibi ikili gruplara ayrıldık ve masanın iki tarafına, karşılıklı olarak ve tam bir simetriyle geçtik.
"Sağa, sola dön!"
Sol ayağımdan destek alarak masanın yanında yan durduğumda, sol elimi soğuk silahın üzerine yasladım. Parmak uçlarımda birikmiş olan kan, tüm uzuvlarımı titreten bir uyarıyla bedenimi sarstığında, derin bir nefes daha aldım. Bakışlarım tam karşıya uzanırken, ayağa kalkmış ve heyecanla bizi izleyen insanları fark edebiliyordum.
"Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada."
"BARIŞTA VE SAVAŞTA, KARADA, DENİZDE VE HAVADA."
"Her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet, kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime; askerliğin namusunu, Türk sancağının şanını canımdan aziz bilip, icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda edeceğime namusum üzerine ant içerim."
Dudaklarımızdan dökülen her bir cümle, tekrar eden bir yankıyla dağların derinliklerinde uğuldarken, ayaklarımın altında yerin titreştiğini hissettim. Sağ ve sol tarafımızda yer alan masalardaki askerler, masanın yanından ayrılıp kenarda bekleyen ailelerinin kollarına koşarken, ben kaşlarımı çatmış bir halde elimdeki sancağı sıkıca tutmaya devam ettim. Arkamdaki can dostlarımdan biri omzuma dokundu, kenardaki fotoğraf makinesine uzandı ve geriye doğru hızla adımlayarak çerçeveye beni aldı.
"Gülümseyin, komutanım."
İçimde bir sıkıntı vardı; tıpkı kara bir tohum gibi, usulca ve sessizce ruhumun en derin köşesinde kök salmıştı. Sıklıkla ve zorla alıp verdiğim o kesik nefes, ayaklarımın altını daha çok titretmiş ve bakışlarımın istemsizce, bir mıknatıs gibi aileme çevrilmesine neden olmuştu. Annemin kaşlarını çattığını, alnında bir endişe kırışığı belirdiğini gördüğüm vakit, elimdeki sancağı yanımda duran can yoldaşıma verdim.
"Komutanım?" dedi şaşkınlıkla.
Karın üzerinde giderek gömülen ve ağırlaşan postallarım, onlara ulaşmama müsaade etmiyor gibiydi. Ben koşmaya çalıştıkça, elinde fotoğraf makinesiyle geriye doğru adımlayan Deniz, gülümseyerek bana bakıyordu. Derken babam, birdenbire annemin üzerine kollarını gererek kapandı. O an, sıcak bir hava dalgası yüzüme vurdu ve bedenimi bir rüzgâr misali geriye savurdu. Sırtım sertçe karların üzerine yığılıp kaldığında, kulaklarımdaki uğultular artık bir siren sesine ve binlerce çığlığa gebeydi.
"Abla!" diye haykırdı bir ses.
"Yiğidim!" diye feryat etti başka bir ses.
Çığlıklar, zihnimin her bir köşesine, her bir kıvrımına sinmişti.
“Komu-tanım...”
Başım yavaşça, ağır bir yükü kaldırır gibi sola doğru çevrildiğinde gözlerim Deniz'e değdi. Endişeyle bakan, bembeyaz kesilmiş hareleri benden çevrilip gökyüzüne, o boş ve sessiz gökyüzüne doğru yöneldi. Ağırlaşmaya başlayan, her bir uzvu kurşunla dolu gibi olan bedenimi bin bir güçlükle, inleyerek yerden kaldırmaya çalıştım. Sol dizim bedenimin dengesini sağlarken, ağır ve yorgun bir şekilde karşımdaki manzaraya doğrulup baktım. Gözlerimin yeryüzünde şahit olduğu cehennem, tam karşımda, bir tablo gibi duruyordu. Etrafa dağılmış olan bedenler, daha birkaç dakika önce birbirlerine gülerek, umutla bakan kişilere aitti.
"Anne?" dedi, sol kulağım.
"Baba?" dedi, sağ kulağım.
"Neredesiniz?" diye sordu, sol gözüm.
"Neredesiniz?" diye haykırdı, sağ gözüm.
Bir çift bedene takıldı gözlerim. Emekleyerek, tırnaklarımı karlara geçirerek onlara ulaşmak isterken, kollarımdan tutuldum ve acımasızca geriye doğru çekiştirildim. Aralık dudaklarımdan çıkan zorlu, boğuk kelimeler havada süzülüyor, birer buhar tanesine dönüşüp eriyordu fakat kulaklarıma ulaşmıyordu. Kendimi bile duyamaz, kendi sesimi bile tanımaz bir haldeydim.
"Komutanım, komutanım yapmayın," diye yalvarıyordu biri.
Uğuldayan o amansız sesler, zihnimdeki tüm çığlıkların, tüm feryatların önüne geçti ve gözlerimin önüne kırmızı, yoğun, hiç aralanmayacak bir perde serdi.
Bugün kara bulanan kan, yarın tek bir sebep, tek bir vatan uğruna yine damarlarımızdan akacaktı.
24 Kasım 2019 / Şırnak
Dün, bembeyaz bir gelinlik gibi dağların omuzlarına dökülen o saf örtü, bugün apayrı ve korkunç bir kıyafete bürünmüştü. Karların kana bulanmış etekleri, hemen altındaki soğuk tabutları, al bayrakla kucaklayan askeriyenin titreyen kucağına bırakmıştı. Şırnak'ın o heybetli, o sessiz dağlarını matem adı verilen ağır ve görünmez bir örtü sarmıştı.
Alnımın hemen yanında duran elim bir kez olsun titremezken, bakışlarım masaların üzerine sıralanmış tabutlara değdi. Daha dün, bu saatlerde o masaların başında vatanımız için en kutsal yemini ederken, bizden daha kahraman olan o askerler, şimdi sessizce görevlerinin nasıl icra edildiğini gösterir gibiydi.
Sol köşede duran kürsüye bölük subayı ağır adımlarla çıktı ve boğazını temizledi.
"24 Kasım 2019 tarihinde yapılan yemin töreni sırasında, hain bir pusu sonrası Yüzbaşı Ethem Boduroğlu ve Yüzbaşı Yağmur Boduroğlu, vatanın bölünmez bütünlüğü uğruna şehit olmuştur."
O andan sonrasını dinlemedim. Anne ve babamın gözlerimin önünde birbirlerine kenetlenerek, sanki ölüme bile birlikte meydan okurcasına şehit düşmeleri, ömrüm boyunca asla unutamayacağım bir travmanın imzasını atmıştı. Bu travma, damarlarımda gezinen kanın bir anda yerini zehirli, koyu bir sıvıya bırakmasına sebep oldu.
"Şehit al!"
Avuç içlerim delicesine kaşınıyor, onlara son bir kez sarılmak için yanıp tutuşuyordum. Fakat bu mümkün değildi. Gözlerimi bir saniye bile kırpmadan onlara, son dakikalarının son saniyesine kadar bakmak istiyordum.
"Yüzbaşım."
Kulağımı tırmalayan bu boğuk ses ile gözlerimi yavaşça sağa çevirdim. Alnımın yanındaki el, yorgun bir kuş gibi yanıma düştü. Nöbetçi askere dikkat kesildim.
"Timuçin Albay sizi çağırıyor," dedi ve selam verip görev yerine sessizce geri döndü.
Bakışlarımı arkama çevirip bana bakan gözlere, ruhsuz ve boş bir ifadeyle baktım.
"Osman, kışlaya dönün. Yarım saate geleceğim."
Osman başını ağırca salladı. O an onlara sırtımı dönüp sert ve acımasız adımlarla yürümeye başladım. Zihnimde dolaşan bin bir türlü senaryo, ruhumun bütün odalarını talan ederken, kalbim yalnızca ailemin kaldırılan naaşlarının acısıyla kavruluyordu.
Uzun, sonsuz gibi gelen bir avlu. Bitmek bilmeyen koridorlar, her biri ayrı bir hikâyenin kapısını aralıyordu. Kaç tane açtığımı saymadığım kapıların ardından geçip albayın kapısının önünde durdum. Alışkanlıkla elimi beremin üzerine götürdüm ve yavaşça saçlarımı özgür bıraktım. Kapıyı tıklattım ve içeri girdim.
Timuçin Albay, yorgun ve tükenmiş bir halde koltuğa oturmuş, gözleri kapıya sabitlenmiş bir şekilde bekliyordu. Nizami adımlarla ona doğru yaklaştım ve derin, ciğerlerimi yırtarcasına bir nefes aldım.
"Asena Gündüz, Rize. Görüş ve emirlerinize hazırım komutanım."
Albay sağ elini ağırca kaldırıp karşısındaki koltuğu işaret etti. Tereddütle ona bakmaya devam ettim. Derin bir nefes daha verdi ve elini indirmedi. İki adımda karşısına geçip koltuğa oturdum. Arkasına yaslandı.
"Başın sağ olsun evlat," dedi birden. Sesinde kırık bir tını vardı. Yüreğimi dağladığını bilmiyordu belki, ama acımın en derininde olduğunun farkındaydı.
"Vatan sağ olsun."
Dudaklarımdan dökülen bu kutsal cümle, yeniden zihnimin dört bir yanına intikam yeminlerini kazıdı. Unutma, dedi içimden bir ses. Unutma. Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Albayın yanağı hafifçe seğirdi. Masasına uzandı ve bir dosyaya yöneldi. Kalın, nasırlı parmaklarıyla kelepçeler gibi kavradığı dosyayı önümdeki sehpanın üzerine bıraktı. Sırtı yeniden koltuğu bulduğunda derin bir nefes daha verdi.
"Aç."
Parmaklarım titrememek üzere yemin etmişçesine dosyaya uzandı. Kapağını ağırca araladım. Görseller, tarihler kronolojik bir sırayla ve itinayla dizilmişti. Bakışlarım yalnızca bir isme takıldı. O isim, kırmızı, amansız bir kalemle yazılmıştı.
"Raşit Fas."
Albayın sesiyle bir saniyeliğine gözlerimi dosyadan çektim ve ona doğru baktım. Önümdeki dosyaya baktığını gördüm. Yeniden bakışlarımı indirdim.
Sayısız operasyona katılmış, göğsü nişanlarla dolu bir Türk askeriydi karşımdaki. Rütbesi ise benimkinden düşüktü. Parmaklarım farkında olmadan sayfaları çevirdikçe, aslında aldığı cezaların gittiği görevlerden daha fazla olduğunu fark ettim.
"Eğitimde merhamet, vatana ihanettir evlat. Bunu hiçbir zaman unutma. Raşit Fas, bu vatana ve milletine ihanet etti. Raşit Fas; 24 Kasım 2019 günü, Şırnak'ta düzenlenen yeni tim birliklerinin yemin törenini kana bulayan bir vatan hainidir."
Bütün sesler sustu. Yalnızca bir cümle gezindi ruhumun ta en derininde.
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın,
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
"Bu vatan haini, 24 Kasım 2003’ten beri ortalarda görünmüyordu."
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk'ın,
"Gerekli izinler alındı. Mücadele İtibar Teşkilatı ile el ele verip bu vatan hainini bize getirmeni istiyoruz. Kanarya adlı görev için en uygun tercih sensin."
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
"Kısa bir süreliğine askerliğe ara verip Raşit Fas'ın yanında duracaksın. Daha önceden yanına yerleştirdiğim insanlar, kendine bir leş ordusu tuttuğunu ihbar etti. Onlarla eğitime girip ajanlığı öğreneceksin. Zamanı geldiğinde Raşit Fas'ı yüce adaletin güçlü kollarına teslim edeceksin."
Albay derin ve hırıltılı bir nefes aldı. Ardından ayağa kalktı. Hızla oturduğum yerden fırlayıp esas duruşa geçtim. Sağ elini omzuma koydu.
"Arkadaşlarınla vedalaşma. Vedalar acıtır kızım."
Boğazımda bir yumru oluştu. Ne yaptıysam onu oradan çekemedim. Benliğim albayın odasından silindi, fakat o yumru asla geçmedi.
Adımlarım koğuşa doğru sürüklendi. Bir düğüm daha eklendi yüreğime. Daha dün giydiğim üzerimdeki üniforma, yeniden tenimden sökülürcesine ruhumu parçalayarak çıktı. Bir düğüm daha eklendi. Siluetim askeriyeden çıkarken yalpaladı. Boğazımdaki düğüm ona rağmen, sanki onunla inatlaşır gibi giderek çoğaldı. Bir hıçkırık oldu, havaya karıştı dudaklarımın arasından. Süzüldü anlamsızca, kimsesizce.
Gözlerim önümde dolanırken bir gölge karların üzerine sessizce örtündü. Tüm şanına rağmen sola sağa yalpalanırken, o gölge hâlâ dimdik duruyordu. İşte o andan itibaren boğazımdaki yumru bir anda geçti. Tarif edemediğim bir kuvvet beni arkama çevirdi. Gözlerim, gökyüzünde dalgalanan o şanlı, o kutsal Türk bayrağında takılı kaldı.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Arkamda bir aracın durduğunu fark ettiğimde sol ayağımın üzerinde önüme döndüm. Kapısı yana doğru açıldı. Siyah güneş gözlükleriyle bana bakarak gülümseyen bir kadın, elini uzatıp dudağını büzdü. İçimden gelen yumuşak fakat kararlı bir sesle elini tuttum. Bırakmadan araca bindim. Ellerimiz ayrıldığında kapıyı bir hışımla kapattı. Aynı anda araç öne doğru vahşice atıldı. Bakışlarım aracın içindeki kadına ilişti.
"Ben Alev, Alev Atsız. Raşit Fas'ı bitirmende yardımcı olacak tek insanım. Yanında daima ben olacağım."
Gözlerimi bilinçsizce kırpıştırdım.
"Peki sen, sen hazır mısın Asena?"
Durdu. Derin, sır dolu bir gülümsemeyle devam etti.
"Ya da Eyşan Boduroğlu?"
Ailemle birlikte toprağa verdiğim, onlarla birlikte gömdüğüm ismimin yeniden bir başkasının dudaklarında anılacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu. Ta ki bu ana kadar. Ölmüş bir kızı diriltmeye kalkışıyordu bu kadın. Ya da belki de hiç ölmemiş olanı, mezarından çağırıyordu.
Beni korumak için ailem, askeri liseyi kazandığım gün adımı ve soyadımı değiştirmişti. Asena Gündüz oldum. Toprak oldum, kurt oldum, kimsesiz oldum. Ama Eyşan, orada bir yerde, toprağın altında, nefes almadan bekliyordu.
"Alınacak ve yerde bırakılmayacak kanların kokusu var üzerimizde Eyşan.”
Alev'in yüzünde bir şey okumaya çalıştım. Okuyamadım. Sadece bir kadın vardı karşımda. Gözleri arkamı değil, önümü gören bir kadındı. Benim geçmişimle ilgilenmiyordu; yalnızca gelecekte yapacaklarım onun için anlam taşıyordu. Ona benden ne istiyorsun diye sormadım. Zaten biliyordum.
O benden, tertemiz üniformamın altında çürüyen, her gece biraz daha büyüyen, her sabah aynada gözlerimin içine bakan o öfkeyi istiyordu.
Dün masanın başında ant içerken, dağlara haykırdığımız her kelimenin, aslında bu ana çıktığını şimdi anladım. Her "icabında vatan uğrunda seve seve hayatımı feda edeceğime", her "namusum üzerine ant içerim" cümlesi, şimdi birer emir gibi sırtıma binmişti. Ama emri veren ne bir amirdi ne bir komutan. Emri veren, karların altında yatan anne ve babamın sessizliğiydi.
“Sen ve ben,” dedi, Alev Atsız. “Bugünden itibaren vatanımıza ihanet eden o kalleşi ait olduğu deliğe sokmak için birlikte çalışacağız."
Yeminler ve sözler.
Hepsi, yalnızca ve yalnızca tek bir şey için verilirdi.
İntikam.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!