Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
Yak
Gel, Funda Arar
Cry,
Cigarettes After Sex
Everything
In Its Right Place, Radiohead
Perihelion,
Max Richter
Till I
Collapse, Eminem
Bir
Karanfil, Emir Can İğrek
Gözlerin,
Barış Akarsu
Adagio
for Strings, Op. 11, Leonard Bernstein
🕊️
LV
Karındaşım,
yoldaşım, aynı soluğumu paylaştığım diğer yarım;
Bu
mektubu yazarken hayatımda hiç titrememiş olan ellerim, ilk defa hayatın en saf
anlarından birine tanıklık ettiği için titriyor. Bugün, sen baba olduğunu
öğrendin. Ve ben... her ne kadar dalga geçmiş olsam bile, ben de yıllardır
beraber sırtladığımız onca acının içinden ilk defa ışıkla parlayan bir gün
gördüm.
Biliyorum,
sen bana çoğu zaman büyük gibi görünsen de gözlerinin içindeki çocuk hiç
büyümedi. O çocuk, hep gökyüzüne bakan, hep bir yerlerde sevdiği kadını arayan
biriydi. Ve işte şimdi, gökyüzü sana bir cevap verdi. Küçücük, minicik, ama
koca bir evren taşıyan iki kalbin sesiyle.
Mete;
Biz iki
kardeş, kurşunların arasından geçtik, mezarların yanından yürüdük, defalarca
kendi hayaletimizi gömdük. Ama bu... Bu başka. Bu, senden çok daha büyük ama
senin kadar güzel bir şey. Artık sadece bir komutan, bir savaşçı, bir dost ya
da bir kardeş değilsin. Artık bir babasın.
Ve ben
seni hiç bu kadar gururla izlememiştim.
Düşünsene,
bir gün o minik varlıklar büyüyecek, yürümeyi öğrenecek. Belki bir gün onlara
geçmişi anlatırken, "Ben de amcanız Caner gibi dik kafalıydım,"
diyeceksin. Belki o zaman, birlikte geçirdiğimiz o çocukluk günlerine
gülümseyerek döneceksin. Belki o çocukların gözlerinde, bizim hiç
yaşayamadığımız bir huzuru göreceksin.
Sen
baba olmayı hak eden adamlardansın, Mete. Çünkü sen, canını bile sevdiği
kadının hayatı için gözünü kırpmadan ortaya koyan adamlardansın.
Ve
biliyorum ki bu yeni hayat, senin içinde yarım kalmış ne varsa tamamlayacak.
Gözlerinden öpüyorum
İkizin, Caner
6
Temmuz 2022 / Şırnak
Yonca
Tombik Eşver, Ağzından
"Buyur
çiçeğim, istediğin gibi açık."
Kubilay'ın
önüme koyduğu karton bardaktaki çaya bakıp gülümsedim. Ellerim istem dışı
şişkin karnıma yaslanırken gözlerimi Kubilay'a çevirdim.
"Teşekkür
ederim," diye fısıldadığımda Kubilay, yanağımdan küçük bir makas alıp
yanımdaki yerine oturdu. Sol eli, karnımın üstündeki eli örttüğünde
gülümseyerek dokundu.
"Lafı
bile olmaz, çay çekmiş çocuğumun canı. Rize'nin çayı gibi olmasa da tüm
Şırnak'ın çayları feda olsun kızıma."
Lara'nın
yalancı öksürüğü ile ona baktığımda burun kıvırdı.
"Sırf
yanımda kocam yok diye mi yapıyorsunuz bunu bana?" diye sordu. Deniz,
sandalyeyi Kubilay'ın yanına çekip oturduğunda omzunu silkti.
"Kubilay'ın
her zamanki halleri Lara yenge. Sen aldırma bunlara. Çay iç, iyi gelir."
Lara,
burun kıvırarak çaya baktı ama yine de elini karton bardağa uzatıp küçük bir
yudum aldı. Derin bir nefes alıp etrafıma bakındım. Koordinasyon merkezinde
bizden başka kimse yoktu.
"Kartal
abi nereye gitti?" diye sorduğumda Lara, elindeki çayı bırakıp omzunu
silkti.
"Bilmiyorum
ki. Acil bir telefon geldi, hemen geliyorum, siz de burada bekleyin dedi,
gitti."
Kafamı
anlayışla salladığım sıra koordinasyon merkezinin kapısı duvara çarpılıp
açıldı. Hepimizin başı kapıya doğru çevrildiği sıra Kartal abinin yüzünün
bembeyaz kestiğini fark eden ilk Lara olmuştu.
"Kartal,
bir sorun mu var?"
Kartal,
kapıyı kapatmadan masaya hızlı adımlarla geldi ve ilk önce Lara'ya baktı. Lara,
eli yüreğinde ayağa kalkarken kaşlarımın ağırca çatıldığını hissettim. Kötü bir
şey olmuştu.
"Alparslan
Albay, fenalaşmış."
Yavaşça
ayağa kalkmak için hareketlendiğimde Kubilay, kalkmak için yardımcı oldu.
Deniz, Kartal abiye bakarken kaşlarını şaşkınlıkla havalandırdı.
"İyi
mi peki, neden rahatsızlanmış?"
Kartal
abi alt dudağını dişlerinin arasına aldığında gözlerini kapattı. Ellerini
masaya yasladığında Lara, hızla onun yanına doğru yürüdü.
"Kartal,
neler oluyor artık söyler misin?"
Kartal,
kafasını kaldırıp gözlerini açtı ve Lara'ya baktı. Titreyen alt dudağını
gördüğüm an parmak uçlarımla masadan destek almak zorunda kaldım.
"Mete
şehit düşmüş," dedi sonunda. Sesi çatallandı. "Helikopterle buraya
getiriyorlar."
"NE?"
O
kelime, odanın içinde patlayıp dört bir yana çarptı. Zaman durdu. Gözlerim
dondu. Kalbim durmadı belki ama içimden bir şey sonsuza kadar sustu o an.
Gözlerimin önüne zihnime işlenmiş her anı düşerken Kubilay, kafasını iki yana
salladı.
"Yine
oyun oynuyorlardır?" diye söylendi ama Kartal, kafasını iki yana salladı.
Kartal, gözlerini ağırca Lara'ya çevirdiğinde Lara, kalbinin üzerindeki elini
yavaşça indirdi.
"Caner?"
Kartal'ın
yutkunuşunu duydum.
"Caner
ile konuşmaya çıkmıştım, doğruymuş Lara," sesi kısıldı. "Mete,
gerçekten şehit olmuş. Eyşan, sürekli bayılmış. Güç bela kendine geldiğinde
hastaneden çıkabilmişler."
Kartal'ın
söyledikleri kulağımda büyük bir yankı bırakırken ağırca Kubilay'a baktım.
Gözleri dolu bir şekilde bana bakarken yavaşça karnıma baktı. Sol gözünden bir
damla yaş düşerken gözleri kapandı ve hızla kafasını eğdi. Deniz, yavaşça
koltuğa çöktüğünde onun da iki gözü çeşme gibi açılmıştı.
"Olay
nasıl olmuş?" diye sordu, Deniz. Kartal, ellerini yasladığı yerden çekip
sağ eliyle yüzünü sıvazladı.
"Soramadım
Deniz, Caner bile çok kötüydü telefonda."
Lara,
ağırca koltuğuna çökerken kafasını iki yana salladı.
"Kolay
mı? Kardeşi..." dedi ama dudakları aralı kaldı. Gözlerini her kırptığında
bir göz yaşı düştü, yanaklarının hemen üstüne. İnanmak istemiyordum, Mete abi
şehit olamazdı. Eyşan abla bunu nasıl kaldırabilirdi?
Sevdiği
adamın sahte şehit olduğunu öğrendiğinde bile ne kadar üzülmüştü. Bunu nasıl
kaldırıp hayatına devam edebilirdi ki?
Aralı
kapıdan bir asker koşarak girdiğinde bütün bakışlarımız oraya çevrildi.
"Helikopter
geldi komutanım, altı kişiyi yönlendirdim."
Kartal,
Lara'nın yanına geçip koluna girdiğinde hızla Kubilay, elini belime koyup
yönlendirmeye başladı. Attığımız her adım sanki hayal dışıymış gibi
gerçekleşirken kışlaya inmiş helikopterin sesini işitebiliyorduk. İçimde bir
yerden bir şeylerin koptuğunu hissettim. Sanki midemden değil, kalbimin tam
ortasından gelen bir sancıyla yürüyordum. Ayaklarım geri dönmek isterken
vücudum ilerlemeye mecburdu. Herkes suskundu; helikopterin pervane sesi bile
artık bir çığlıktan farksızdı.
Helikopterin
döner pervanesi durduğunda kapısı açıldı. Osman, Ahmet ve Bora aşağıya
indiklerinde başları öne eğilmişti. Ardından Barış ve Alev indiğinde koşar adım
helikoptere doğru yürümeye başladık. Yaklaştıkça üzeri ay yıldızlı bayrağa
sarılmış tabutu görebiliyordum. Gözümden akmaya başlayan yaşlar, zihnimdeki
sesler karışmaya başladı.
"Timime
kadın almayı düşünmüyorum Barış."
Gözlerini
bana çevirdi. Çakmak bakışlarına rağmen, dudağının köşesi küçük bir kıvrımla
kavislenmişti.
"Ama
bir çiçeğe gözüm gibi bakabilirim."
"Mete
abi," diye fısıldadığımda karşılıklı oturan Caner ile Eyşan'ı gördüm.
Ortalarındaki tabuttan gözlerini alamıyorlardı. Caner, ağırca yüzünü eliyle
sıvazlayıp burnunu çekti ve ayağa kalkarak helikopterden indi. Gözleri kan
çanağına dönmüş bir şekilde Lara'ya baktı. Helikopterden inmek üzereyken
Kartal'ın yönlendirdiği altı asker helikopterin yanına yaklaştı.
Kartal,
elini kaldırıp onları durduğu sıra Eyşan abla ayağa kalktı ve tabuta dokunup
alt dudağını dişledi. Eyşan abla, başı yerde helikopterin kapısına doğru
yaklaştı. Caner, seri bir şekilde aşağıya indiğinde sırtını kapıya döndü. Eyşan
abla, Caner'in omzuna tutup aşağıya destek alarak indiğinde yere çökecek gibi
oldu. Osman ile Caner, hızla Eyşan'ı tuttuğunda Eyşan abla, hıçkırarak ağlamaya
başladı.
Kubilay'a
bile o anda sarılmaya utanırken Kubilay, beni kendine çekip yüzümü göğsüne
bastırdı.
Utandım.
Eyşan
ablanın gözyaşları karşısında teselli arayışına sığınmaktan utandım.
7
Temmuz 2022 / Şırnak
Lara
Akman Çakır, Ağzından
Yak
Gel, Funda Arar
6
Temmuz 2022 günü, hiç kimse uyumamıştı.
Uyuyamamıştı.
Bir
masanın etrafında toplanmamıştık, herkes ayrı bir noktada oturmuştu. Eyşan ile
Alev, Cemile ve Ayda farklı bir masada, Osman, Kubilay ve Yonca bir masada,
Caner, Barış ve ben bir masada oturmuştuk. Ahmet, Bora ve Kartal, Alparslan
Albay ile Hümeyra anneyi çıktığı Hakkâri görevinden almak için gitmişlerdi.
Sabah
Şırnak'a vardıklarında, Şırnak'ın etekleri artık yas ile bürünmüştü.
"Türk
Silahlı Kuvvetleri mensubu, Kahraman Bordo Bereli Yüzbaşı Mete Mert Çakır,
İran'da icra edilen sınır ötesi bir operasyon sırasında şehit düşmüştür. Aziz
şehidimize Allah'tan rahmet, kederli ailesine, silah arkadaşlarına ve yüce
milletimize başsağlığı dileriz. Ruhu şad, mekânı cennet olsun."
Mete,
şehit olmuştu.
Şimdi
ise koluma girmiş Eyşan ile önümüzden ilerleyen altı kişiyi takip ediyorduk.
En önde
Bora, Mete'nin fotoğrafını taşıyordu. Caner ile Barış en başta, Ahmet ile
Kartal ortada Osman ile Deniz en sonda ay yıldızlı bayrağa sarmalanmış tabutu
taşıyorlardı. Alev ile göz göze geldiğimizde önüne döndü ve Eyşan'ın koluna
daha sıkı sarıldı. Mete'nin defnedileceği yere vardığımızda tabutu yavaşça
mermere indirdiler. Eyşan ile Alev durduğunda adımlarımı durdurdum. Bakışlarım
Caner'de sabit kaldı.
Çenesi,
hiç olmadığı kadar kasılmıştı. Boynundaki ve alnındaki damar, kendini sıktığı
için belirginleşmişti. Ne dün ne de bugün konuşma fırsatımız olmamıştı.
Yalnızca giymesi için eline bir siyah gömlek tutuşturduğumda öylece yüzüme
bakmıştı. Bayrağı kaldırıp tabutu açtılar ve beyaz kefeni toprağın içine
yavaşça bıraktılar.
Bir
görevli, elindeki küreği Caner'e doğru uzattığında Caner, göz ucuyla küreğe
bakıp gözlerini kırptı. Elini uzatıp aldığında küreği yere sapladı ve düşük
omuzlarıyla küreğe aldı ilk toprağı yarığa savurdu. İki kere tekrarlayıp
elindeki küreği Bora'ya uzattı. Bora ise elindeki fotoğrafla mermere oturmuş
bir şekilde duruyordu. Kafasını iki yana sallayıp kafasını eğdi. Ahmet, küçük
adımlarla Caner'e ilerleyip elindeki küreği aldı ve toprakla doldurup devam
etti.
Hümeyra
anneyi arayan gözlerim odağını bulduğunda gözlerinden akan yaşların nemini fark
ettim. Çok sakin olması, bir anneden beklenen bir durum değildi ama o normal
bir anne değildi. O, profesyonel olmasına rağmen içinde acısını taşıyan bir
anneydi.
Ağırca
Eyşan'a baktığımda gözlerinin toprakta olduğunu fark ettim. Onun da
yanaklarında, nemi kalmış gözyaşlarının izi vardı. Ellerini karnına yaslamış
bir şekilde yavaşça yere çöktü. Alev'de onunla yere çöktüğünde başını yere eğdi
ve omuzları titreyerek sessizce ağlamaya başladı.
Caner
ile göz göze geldiğimiz sıra, göz ucuyla Eyşan'a baktı. Gözleri iyice kızarmış,
alnındaki damar ise daha da belirginleşmişti.
Sevdiğim
adam ikizini, Eyşan ise ruhunun eşini kaybetmişti.
Küçük
adımlarla Caner'e doğru yürümeye başladığımda Caner, iki adımla yanıma yaklaştı
ve saçıma küçük bir öpücük bırakıp sırtını dikleştirdi. Yarık, tamamen toprakla
doldurulduğunda Alev, Eyşan'ı çöktüğü yerden kaldırmaya çalıştı. Eyşan,
kafasını iki yana salladığında Caner, ona doğru yürüyüp ellerini uzattı ama
Eyşan, gözlerini kapatıp açtı ve Caner'e baktı.
"Biraz
onunla kalmak istiyorum, lütfen."
Caner,
tereddütle Hümeyra anneye baktı. Hümeyra anne, Eyşan'ı çöktüğü yerden kaldırıp
koluna girdi.
"Siz
gidin oğlum, biz buradayız," dedi.
Caner,
kafasını belli belirsiz salladığı sıra Barış, Alev'e yaklaştı. Kafasıyla işaret
verirken Alev bir an tereddüt etti ama saygı duyup ayağa kalktı. Eyşan, Ahmet
ve Hümeyra anne ile mezarlıkta kalırken Caner ile ben, mezarlıktan ayrılmıştık.
Caner, arabayı dağ evine çektiğinde onun ne kadar yıkıldığını anlayabiliyordum.
Omuzlarımın
üstüne kaymış baş örtüsünü kenara bırakırken Caner, üzerindeki gömleğin
düğmelerini açmaya başladı. Gözleri yere sabitti.
"Ben,"
dedi yorgun sesiyle, "bir duş alayım."
Üzerindeki
siyah gömleği çıkartırken merdivenleri tırmanmaya başladı. Gözlerim onun
siluetini kaybolana kadar onda takılı kaldı. Caner, canının yarısını
kaybetmişti. Hepimiz, bir dağın gölgesindeyken o dağ şimdi kırılmıştı. Ellerim
karnıma yaslandığı an gözlerimi kapattım. Onlarda ikizdi. Tıpkı benim Kartal
ile ikiz olduğum gibi...
Şimdi
ise Caner, yemeğini, suyunu, oksijenini paylaştığı diğer yarımını kaybetmişti.
Ben,
Caner'i nasıl iyileştirebilirdim ki?
Küçük
adımlarla merdivenleri tırmanıp odaya çıktım. Gömlek, yukarıya çıkan merdivenin
ilk basamağında asılı kalmıştı. Sağlam adımlarımla üst kata çıkmaya başladım.
Küvetin olduğu alana geldiğimde Caner, küvetin içinde kollarını dizlerine
sarmış bir şekilde, öylece duruyordu. Gözleri iyice kızarmış ve hâlâ ağlamamak
için kendini tutuyordu.
Üzerimdeki
elbiseyi çıkarıp iç çamaşırlarımla küvetin içine girdiğimde yanına oturdum ve
ellerimi yüzüne koyup bana bakmasını sağladım. Gözlerini, sabitlediği duvardan
ayırıp gözlerimin içine baktığında derin bir nefes verdim.
"Caner."
Caner'in
dudakları titreyerek araladığında yüzü buruştu. Yanaklarını ıslatan yaşlarla
hıçkırarak ağlamaya başladığında alnını omzuma yasladı. Ellerim kumrala
döndürdüğü saçlarında dolaşırken hıçkırıkları kulaklarımda yankılanıyordu.
Gözlerimden akmaya başlayan yaşlarla sırtına sıkıca sarıldığımda kollarını
belime dolayıp beni iyice kendine çekti.
"Lara,
ben ne yapacağım?" diye sordu, titrek nefeslerinin içinde. "Lara,
Mete... Lara, kardeşimi kaybettim ben yapacağım?"
Caner'in
sesinde öyle bir acı vardı ki, o an bütün kelimeler benden uzaklaştı.
Söyleyebileceğim her şey, ağzımda eriyip yok oldu. Sadece onu tutabildim.
Sadece nefesini duyabildim. Ve onunla sessizce yandım.
Bilmiyorum
sevgilim, inan ki bende bilmiyorum. Hiç kardeş acısı yaşamadım. Allah'ta
kimseye yaşatmasın.
Caner'in
elleri belimde kilitlendi. Küvetin içinde zaman durmuştu sanki. Suyun ılıklığı
bedenimizi sararken, içimizdeki yangın hiçbir şeyle sönmüyordu. Sadece
varlığımızla birbirimize ilaç olabiliyorduk, belki de teselliden çok ölü
toprağı gibiydik birbirimize.
Başını
hafifçe kaldırdı. Gözleri, bütün acısını ve yasını üzerime bırakmak ister gibi
titriyordu. Dudaklarının kenarında yarım kalmış bir cümle vardı.
"Sadece
bir kez daha sarılmak isterdim ona," diye mırıldandı. "Sadece bir kez
daha 'Caner' desin isterdim. Gözlerimin içine bakarak. Bu kadarına
razıydım."
Gözlerini
yeniden kapadı. Bu kez daha sakin bir nefes verdi. Başını yine omzuma yasladı.
Ne kadar suyun içinde öylece durduk bilmiyordum ama içli nefes alışverişleri
normale döndüğünde başını, yasladığı omzumdan kaldırmadan boğazını temizledi.
"Hissetmiş,
inanabiliyor musun?" dediğinde saçlarını okşamaya devam ettim. "Bana
bir şey olursa Eyşan ve çocuklarım sana emanet, dedi Lara."
Hafifçe
ürperdiğimde başını omzumdan kaldırdı. Gözleri yüzümde dolanırken ellerimi
eline aldı.
"Hay
sikeyim. Ellerin buz gibi olmuş," dedi dişlerini sıkarak, "Daha kendi
karıma bile bakamıyorum," yüzü buruştu, küvetin içinde ayağa kalkarak beni
kucağına aldı. Seri bir şekilde küvetten çıktığında kenardaki havluya
sarmaladı. "Onlara nasıl bakacağım?"
Ellerimi
havlunun içinden çıkartıp Caner'in yüzünü avuçladım. Caner, ellerimi yüzünden
alıp avuçlarıma öpücüklerini kondururken yeniden hıçkırarak ağlamaya başladı.
Dudaklarımın arasından içli bir hıçkırık çıktığında Caner, ağırca dizlerinin
üzerine eğilmeye başladı. Onunla yere çöktüğümde beni kucağına alıp iyice
kollarıyla sarmaladı.
"Ben,"
dedi. "Ben sanıyordum ki... ne olursa olsun, ben ayakta kalırım."
Gözbebekleri hafifçe titredi. "Ama şimdi... şimdi bir çukura düştüm, Lara.
Ve o çukurun dibinde ben değilim. Ben yokum."
Dudaklarıma
bir cümle geldi ama yutkundum. Çünkü bazı cümleler yaraya sürülen tuzdu. Ve ben
onu daha fazla acıtmak istemiyordum.
"Sen
varsın," dedim sonunda, sesim neredeyse bir dua gibiydi. "O çukurun
dibinde bile sen varsın. Çünkü hâlâ bana sarılabiliyorsun. Hâlâ 'ben'
diyebiliyorsun Caner."
Dudakları
hafifçe aralandı.
"Senin
yanında parçalanmama izin var mı Lara?" dedi fısıltıyla. "Güçlü olmak
istemiyorum."
Ellerimi
yanağına yaslayıp dudaklarımı alnıma yasladım.
"Benim
yanımda güçlü olmak zorunda değilsin Caner. Ama dışarıya çıktığında güçlü
olacaksın. Çünkü artık sorumluluklarından ziyade Mete'ye verdiğin sözlerin var.
Caner Cenk Çakır, Mete Mert Çakır'ın beş dakika önce doğmuş abisisin. Benim
kalbim, Eyşan'ın ise omuzdaşı olacaksın. Sadece kendin içinde değil, Mete'nin
emanetleri ve bizim için nefes alacaksın."
Yutkundum
ve boğazımı tırmalayan o sözcükleri fısıldadım.
"İleride
çocuklara anlatacaksın mesela. 'Bakın,' diyeceksin, 'sizin bir amcanız vardı.
Aslan gibi, mert bir adamdı.' Onu yaşatacaksın, acıya rağmen."
O an
gözlerime baktı. Öyle bir bakıştı ki, bir yanımı darmadağın etti. Ağırca
gözlerini yumup yanağımdan öptü, bir teşekkür gibi, bir vedaymış gibi. Sonra
başını yere eğdi.
"Beni
bırakma olur mu?" dedi, sesinde ilk kez yalvarış gibi bir şey vardı.
Kollarımı boynuna sarıp sarıldım. Caner, sanki gidecekmişim gibi beni daha çok
sarmalayıp yüzünü gerdanıma sakladı.
"Bırakmam
sevgilim," dedim. Kaybettiğimiz her şeyin altında, hâlâ sahip
olduklarımızı hatırlayarak sadece sarılmaya devam ettik. Çünkü bazı acılar
konuşulmazdı. Sadece sevdiğinin tenine sığınılırdı.
7
Temmuz 2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Cry,
Cigarettes After Sex
Bazı
ölümler, yaşayanların içindeki hayatı da beraberinde götürür.
Bu
zamana kadar ölmekten hiç korkmadım. Aldığım her nefes için vereceğim nefes
borcum var dedim. Askerdim ben, şehadet şerbetini içerim diye düşünmüştüm.
Hayatıma giren, âşık olduğum, varlığıyla güçlendiğim adamın neredeyse ölmesine
sebep oluyordum.
Karşımdaki
mezar, bunun en büyük şahidiydi.
"Eyşan,
gittiler."
Hümeyra
annenin sesiyle derin bir nefes alıp kolundan çıktım ve elimi yüzüme sürüp
kenarda bizi bekleyen araca doğru yürümeye başladım. Ellerim karnıma sarılıyken
Hümeyra anne, arka kapıyı açıp binmem için kenara çekildi. Araca binip sağa
doğru kayıp oturması için yer bıraktım. Hümeyra anne de arabaya bindiğinde
Ahmet, şoför koltuğuna binip kontağı çevirdi.
Hümeyra
anne, Ahmet'e bakıp derin bir nefes aldı.
"Mete'nin
durumunda bir gelişme var mı? Aradılar mı?" diye sordu.
Ahmet,
burukça gülümseyip dikiz aynasından önce bana, ardından da Hümeyra anneye
baktı.
"Haberler
iyi kurşunu çıkartmışlar, şu anda uyuyormuş. Yarın sabaha uyanır dediler."
Aldığım
nefes, veremeyeceğim kadar yoğundu.
Bir
oyunun içine hapsolmuştuk. Bu oyunu tasarlayanda önümüzde oturan Ahmet'ti.
4 Gün
Önce
Mete
ile odada sarılırken kapı sesiyle birbirimizden ayrılmak zorunda kalmıştık.
Mete, gözyaşlarıyla nemlenmiş yüzümü, şefkatli bir şekilde silip önüne döndü.
"Gel!"
Kapı
aralandığında derin bir nefes verdim. Ahmet, içeriye girip kapıyı kapattı ve
bize doğru yürüyüp masanın önündeki koltuğa oturdu. Kızgın ama bir o kadar da
tereddütlü bakışları bana çevrildi ve ardından Mete'ye döndü.
"Sana
sabah dediğim şeyi ne çabuk unuttun Mete?"
Kaşlarım
hafifçe alnımda büzüşürken Mete'ye baktım. Ahmet, ona sabah ne söylemişti ki?
Ahmet, çatık kaşlarını düzeltip kafasını iki yana salladı.
"İyice
saldırganlaşmaya başladın Bozkurt, kendine gel. Tamam bir Bozkurt olabilirsin
ama ruhunun derinliklerindeki Hekimoğlu'nu unutma, unutturma," diye
ekleyip bakışlarını bana çevirdi.
"Yorucu
bir zamana giriyoruz. Bora'dan aldığın bilgileri bana vermiştin ya, şu Mimba
ile Elias Farouq'un birlikte çalışacağı ile alakalı. Heh, işte o dosyada bir
bilgi vardı."
"Ahmet."
Mete'nin
Ahmet'e uyarıcı ses tonuyla ismini söylemesi çatık kaşlarımın daha da
belirginleşmesine neden olmuştu. Sol elimi kaldırıp Mete'nin omzunu dürttüm.
"Sözünü
kesme, anlatmaya devam et Ahmet."
Ahmet,
göz ucuyla Mete'ye baktı ve çenesini dikleştirdi.
"Elias
Farouq'un büyük bir planı var. Sihaları, askeriyedeki tüm teknolojik aletleri
devre dışı bırakan bir mekanizma tasarlanmış. Zamanında ikinizde eline
düştüğünüz için, parmak izlerinizi almışlar. Canlı bir şekilde sizin
izlerinizle çalışan bir mekanizmadan söz ediyorum ve bir gün sizin ikinizi de
alacak olursa o mekanizmayı çalıştırabilecek. Ama eğer biriniz ölürse,"
"Ahmet
Kurtuluş!"
Mete,
sertçe elini masaya vurduğunda bunu beklemediğim için irkilmiştim. Mete, bir an
için bana baktı ve gözlerini kapatıp burnundan sert bir nefes verdi.
"Bu
dediğin olmayacak," dedi.
Mete'deki
bakışlarımı Ahmet'e çevirdim.
"O
halde ikimizden birisi ölürse ya da öldüğüne inanırsa bu mekanizma
çalışmayacak?" diye sorarcasına sorguladığım sıra Ahmet, kafasını ağırca
salladı.
"Ama
biraz riskli, Mete'ye anlattım."
Yeniden
Mete'ye baktım.
Mete,
"Öldüğümüze inanması için canlı bir kanıt lazım. Onun olduğu bir toprakta
vurulma şartı da taşıyor. Bora, Ahmet'e Selçuk'un ona mesaj attığını söylemiş,
Ahmet'te, Elias Farouq'un İran'da olduğunu Tuğgenerale söyleyin demiş. Böylece
bizi İran'a göndermek zorunda kalacaklar. Ahmet'in de planı şu ki Caffar'a
söyleyip ikimizden birini hem bizimkilerin önünde hem de onun olduğu
topraklarda öldü diye göstermek," dedi.
Birkaç
saniye bekleyip olayın ciddiyetini zihnimde, ihtimalleri ile düşünmeye
çalışırken Mete'nin kafasını iki yana sallandı.
"Unut
bunu, Eyşan. Aklının ucundan bile geçirme. Sana biraz önce dediklerimi, asıl
sen ne çabuk unuttun?" dediğinde gözlerimi kırptım.
"Peki
ya ne yapacağız? Caffar ile konuşsak bile bu durum çok riskli. Kendi silahı ile
atış yapamaz bu bir. Mete, zaten benim gözlerinin önünde vurulmama katiyen izin
vermez-"
"Bunu
anlaman güzel."
Mete'nin
araya girmesine gözlerimi devirdiğim sıra Ahmet, ellerini dizlerinin üstüne
yaslayıp Mete'ye baktı.
"Sen
karının ölmesini istemiyorsan, o zaman sen karın için öleceksin. Ölümün sana
gelmesine razıymışsın ya."
Dehşetle
açılan gözlerimle Mete'ye baktığımda, çenesini germiş bir şekilde Ahmet'i
izlediğini fark ettim. Ahmet, bakışlarını Mete'den çekmeden dudaklarını
araladı.
"Bizim
silahlarımızda olmaz. Kurşunlar ve keskin nişancı tüfeği kayıtsız olmak
zorunda, bunu da bir tek Eyşan'ın silahı ile yapabiliriz. Çünkü bir tek
Eyşan'ın keskin nişancı silahı kendine ait ve kayıtsız."
Mete
ile gözlerimiz kesiştiğinde derince yutkundum. Mete'nin dudakları buruk bir
tebessüme büründü.
"Senin
silahından çıkan kurşunla vurulmak da varmış be güzelim."
Elimi
sertçe omzuna vurdum.
"Salak
salak konuşma, ya ölürsen? Ya yanlış bir yerine gelirse kurşun, o zaman biz ne
olacağız diye düşündün mü gerizekalı!" Gözleri büyüdü. "Elinin
yerine kafanı mı duvara vurdun sen? Olmayan beynin mi hasar aldı da karşıma
geçmiş benimle böyle konuşuyorsun?" Mete'nin dudakları şaşkınlıkla
aralandı. "Benim kurşunlarımın nasıl bir gücü var biliyor musun
sen? Girdiği yerde, saçmalarını bırakıyor. Özel olarak, yalnızca kendim için
ürettirdim ben onları. Vücuduna girdiği andan itibaren ilk saniyelerinde nefesini
kesiyor. Gelmiş bana senin kurşununla ölmek varmış diyorsun. Ağzından çıkanları
ne kendin duyuyorsun ne de beni önemsiyorsun."
"Ahmet
gözlerini kapat."
"Ahmet
niye gözlerini kapatıyor? Çok mu utandın, ağlayacak mısın seni çocuk gibi
azarladığım için he? Bak bir de karşımda dişlerini göstererek gülüyor. Salak
herif, kıt beyinli. Bir de benim kocam olacaksın. Ulan baba olacaksın baba,
gelmiş burada bana ölü-"
Dudaklarımda
hissettiğim dudaklarla konuşmam kesilirken, yanaklarıma yaslanan ellere
tutundum. Göz ucuyla Ahmet'e baktığımda arkasını dönmüş bir şekilde koltukta
oturduğunu fark ettim. Mete, dudaklarını benimkilerden ayırdığında gözlerindeki
parıltıların, gözlerimden akıp ruhumun en diplerini aydınlattığını fark ettim.
Kafasını
iki yana sallayıp gülümsemesine devam etti.
"Planı
yapıyoruz Ahmet," dedi ve ellerini çekip Ahmet'e baktı. Ahmet, bize doğru
döndüğünde ellerim ağırca karnıma yasladı.
"Ne
bizimkilerin de babamın bu durumdan haberi olacak. Yalnızca annemin haberi
olacak. Çünkü onun askeriyeyle bir ilişkisi yok ve arkamı temizlemekte oldukça
ustadır. Caffar'ı arayıp planı ona da anlat. İran'a gittiğimizde Caffar,
Eyşan'ın silahını kullanarak beni vuracak," gözlerini bana çevirdi.
"Ölmez sağ kalırsam annemin, ilk beni şehit olarak gösterdiği zamanda
kaldığımız evde kalacağım. Böylece ne Elias emeline ulaşacak ne de ben,
gözlerimin önünde karımın ölüme yaklaşmasını izleyeceğim."
Ahmet,
kafasını salladığında ayağa kalktı.
"O
halde önce Hümeyra teyze ile konuşup Caffar'ı konferansa alacağım. Siz de bu
boşlukta neler yapılacağını konuşup bana haber verin," dedi ve odadan
çıktı. Mete'ye baktığımda onun da bakışları bana çevrildi.
"Mete,"
diye kısık sesle fısıldadım. "Herkes yıkılacak."
Gözleri
gözlerimde gezindi.
"Bazı
yıkımlar, temeli daha sağlam yapmak içindir. Eğer bana bir şey olur diye de
korkuyorsan korkma, bana hiçbir şey olmayacak."
Yanağımın
içini dişledim.
"Mete,
ya gerçekten ölürsen? Ya Caffar iyi nişan alamazsa?"
Mete,
burukça gülümsedi.
"Orasını
bilemem ama en azından sana bir şey olmayacak."
Şimdi
Ahmet,
Hümeyra anne ile konuştuktan sonra Caffar'ı ikna etme meselesini Hümeyra anneye
bırakmıştı. Hümeyra anne, benim keskin nişancı tüfeğini Caffar'a teslim etmiş
ve planı işletmeye koymuştu. Mete, gerçekten kalbinin hemen uzağında bir
noktasından, Caffar tarafından vurulmuştu.
Kalbi
durmuş ve neredeyse ölecekti.
Hümeyra
anne, biz dışarıda feryatlar koparırken içeride, Mete'nin durumundan
haberdardı. Doktoru ayarlamış olması sayesinde ölmediğini anlayabilmiştim. Bu
yaptığımız planın bize nasıl bir sorun teşkil edeceğini bilmiyordum ama
ömrümden ömür çaldığının farkındaydım. Ya gerçekten ölseydi? O zaman ben ne
yapardım?
Benim
biricik sevgilim, ruhumun eşi, canımın içi.
Ömrümüz
bir olsun.
Allah'ım
ne olur, verdiği son nefes, aldığım son nefesim olsun.
"Şu
an için İran'a gitmemiz dikkat çekebilir," diyen Hümeyra annenin sesiyle
cama dönmüş bakışlarımı Hümeyra anneye çevirdim. "Caffar, zaten onun
yanında. Uyandığında da Şırnak'a transferini yapacak."
Kafamı
belli belirsiz salladığımda Hümeyra anne, derin bir iç çekip dizimi sıvazladı.
"Hadi
ama kızım sıkma canını, Mete iyi ve daha da iyi olacak. Bunların hepsi sizin ve
doğacak çocuklarınızın geleceği için."
Sıkıntılı
bir nefes verip bakışlarımı Hümeyra anneye çevirdim.
"Elias,
sizce gerçekten de teslim olacak mı?"
"Olacak,"
dedi Ahmet. "Çünkü artık saldırması için bir gerekçesi kalmadığını
düşünecek."
Hümeyra
anne, Ahmet'in cümlesiyle kafasını salladı.
"Kesinlikle
Ahmet'e katılıyorum. O mekanizmayı çalıştıramayacak olması Elias Farouq'un
sonunun geldiğini işaret ediyor. Bu da Elias'ın artık kaçacak noktası kalmadı
demek."
Ahmet'in
aracı durdurduğunu fark ettiğimde etrafıma baktım. Kışlaya vardığımızı gördüm.
Arkasına dönüp bize baktı ve tüm ciddiyetiyle kaşlarını hafifçe çattı.
"Burada
sana çok iş düşüyor yenge. Gerek Caner gerekse Bora Mete'nin sahte ölümüyle
yıkıldılar. Seni Mete'nin emaneti olarak görüp üzerine düşeceklerdir. Aman
diyeyim bir şey çaktırmamaya çalış. Bora'yı ben bir şekilde hallederim ama
Caner sende. Keşke Lara yengeye söyleseydik."
Ahmet,
bir bakıma Lara'ya söyleme konusunda haklıydı ama ona rağmen kafamı iki yana
salladım.
"Mete'nin
ilk bu şekil olayında hızla gelip ben üzülmeyeyim diye söylemişti. Bu sefer
Caner üzülmesin diye gidip söyleyebilir. Bu riski alamazdık."
Ahmet,
düşünceli bir şekilde kafasını salladı ve önüne döndü.
"Peki,
Bora?" diye sordu, düşünce karışmış ses tonuyla. Yeniden kafamı iki yana
salladım.
"Mete,
nasıl benim vurulmama karşı çıktıysa Bora'da aynı şekilde karşı çıkardı Ahmet.
Böyle bir oyun oynamamıza asla izin vermezdi. Kimse sevdiği insanın gözleri
önünde can çekişmesini istemez."
Sen
izledin ama?
İç
sesimle yutkunmaya zorlandım. Buna mecbur olmuştum biliyordum ama iç sesim
sonuna kadar haklıydı.
"Tuğgeneral
Fikret Yıldırım'a bilgiyi verdim. Onun her şeyden haberi var."
Hümeyra
anneye bakıp onaylarcasına kafamı salladım.
"İyi
yapmışsınız. Sonuçta bir mezar açıldı ve içerisine gerçek bir beden kondu.
Sahipsiz olsa bile, vatanın emaneti, son yolculuğuna uğurlandı."
Hümeyra
anne, dudaklarını büzüp elini ağırca karnıma yasladı.
"Sizde
artık daha dikkatli olun yavrucuğum. Yanında Mete yok ama bizim çocuklar seni
gözlerinin önünden ayırmazlar."
Biliyordum.
Ve bu
bana acıdan başka bir şey vermiyordu.
Kafamı
sallayıp araçtan indim ve kapıyı kapatıp ellerimi ceplerime soktum. Yavaş
adımlarla askeriyeye doğru ilerledim. Üzerime gelen duvarlardan sıyrılıp
yatakhane koridorunu arşınladım. Mete ile bize ait olan odamıza girip kapıyı
kilitledim ve yatağa doğru yaklaştım. Yatağa oturup ayakkabılarımı çıkarttım,
yatağa uzandım. Mete'nin başını koyduğu, kokusunu bıraktığı yastığa sarılıp
gözlerimi duvara sabitledim.
3 Gün
Önce
Benliğim
uyku ve uyanıklık arasındaki arafta süzülürken kapıdan gelen tıkırtılara gözümü
açtım. Komodinin üzerinde yanan lambaya nazaran odada bir loşluk vardı. Omzumun
üzerinden odanın içine baktığımda Mete'nin, üzerindeki gömleğinin düğmelerini
açtığını gördüm. Gözleri, üzerindeki gömlekten çekilip gözlerimi bulduğunda loş
ışığa rağmen bakışlarındaki şefkati gördüm.
"Uyandırdım
mı yavrum?" diye sordu. Sesi hafif çakırkeyif olduğunu belli ediyordu.
Sırt üstü dönüp kafamı iki yana salladığımda, üzerindeki gömleği omuzlarından
sıyırdı ve elinde küçük bir top yapıp kirli sepetine bıraktı. Altındaki
pantolonun kemerini açıp banyoya doğru yürüdü.
Caner
ile konuşması gerektiğini söyleyip birkaç saatliğine Lara ile vakit geçirmemi
söylemişti. Soran olursa da 'Lara ile kız kıza vakit geçireceğini söylersin,'
demişti. Demek ki Caner ile bir şeyler içmeye gitmişti.
Banyodan
gelen su sesi kesildiğinde banyodan odaya geçti. Artık üzerinde yalnızca boxerı
vardı. Yatağa yaklaşıp yanıma uzandığında bedenini bana doğru döndürdü. Alnıma
derince bir öpücük kondurduğunda dudaklarından naneli nefesi burnuma nüksetti.
"Teşekkür
ederim," diye usulca fısıldadı.
Hafifçe
kıkırdayıp bedenimi ona döndürdüm. Aramızda kalan karnıma bakıp yeniden
gözlerimin içine baktı. Su köpüğüne dönmüş gözleri, gözlerimde gezinirken
kaşlarımı alnıma doğru yükselttim.
"Ne
için teşekkür ediyorsun ki? Caner ile vakit geçirmek istediğini söyledin
sadece?"
Mete,
kafasını iki yana sallayıp sol elini boynumun altından geçirdi. Sağ elini ise
belimin üzerine koyup burnunu burnuma sürttü. Başım omzuna yaslanırken gözleri,
gözlerimde gezindi.
"Seni,
Caner'e emanet ettim Eyşan. Ondan bir söz almam gerekliydi. Eğer bana bir şey
olursa ömrünün sonuna kadar seni koruyacağına söz aldım."
Gözlerimin
dolmasına engel olamadım. Kafamı hızla iki yana salladım.
"Sana
bir şey olmayacak. Duydun mu? Her an vazgeçebilirim Mete. Sana bir şey olmasını
istemiyorum. Bunu kaldıramam."
Gözümden
akan yaşlar ile Mete, dudaklarını yanağıma bastırdı. İçimdeki korku arttı.
Ellerim, gözyaşlarıyla yeniden nemlenmiş yanaklarına yaslandı. Burnunu kulağıma
doğru sürükleyip derin bir nefes aldı.
"Başımıza
nelerin geleceğini bilmiyoruz Eyşan. Olurda gerçekten şehit olursam-"
Cümlesini
bitirmesine izin vermeden yüzümü çevirip dudaklarımı dudaklarına bastırdım ve
Mete'yi susturdum. Öpmüyordum, yalnızca bastırıyordum.
"Lütfen
Mete, lütfen bana bunu yapma," diye acıyla inlediğimde Mete, burnundan
sert bir soluk çekti.
"Benimle
ruhunu paylaş, sonmuş gibi dokunayım sana. İzin ver, bu gecenin sabahı olmasın
Eyşan."
Sesi
titriyordu. İçindeki yangını dizginlemek ister gibi konuşuyordu ama kelimeler,
boğazından çıkan her hece, derin bir vedanın izini taşıyordu. Belimdeki elini
çekip yüzüme dokundu. Parmakları titrekti, sanki her dokunuşunda ezberlediği
bir hayali silmekten korkuyordu.
"İçimi
siken bu histen nefret ediyorum," dedi hıçkırarak. "Ama eğer bu benim
son gecemse, seni son kez hissetmek istiyorum. Gerçek olduğunu, yaşadığımı
anlamak için..."
Gözlerimi
kapadım. İçimde bir şey paramparça oldu. Sessizce değil; içimi yırtarak,
kaburgalarımı sarsarak... Dudaklarımı onun dudaklarından ayırdım, yanağından
süzülen gözyaşlarını tek tek öptüm. Damağımda yayılan tuzlu sıvıyla dudaklarımı
ıslatıp dudaklarına kenetlendim.
Mete,
başparmağıyla boynumla yanağım arasındaki o hassas noktayı okşarken, bütün
bedenim onun dokunuşunda titredi. O an kalbimin atışını değil, parçalanışını
duydum. Mete, beni öpmeye başladı. Öyle bir öpüştü ki bir yangının içinde son
kez nefes almak gibiydi.
Hasret
vardı içinde, bizi yıllarca ayırmış gibi.
Veda
vardı, sanki birazdan ellerimden kayıp gidecekmiş gibi.
Acı
vardı, ona ait her duyguyu içime saplayan bir bıçak gibi.
Ve öfke
vardı.
Kaderin
bizi böyle bir gecede, böyle bir ihtimalle baş başa bırakmasına duyulan hiddeti
gibi. Ellerim, yüzünü kavradı. Bir an olsun kopmak istemedim. Zaman durmuştu.
Gökyüzü susmuştu. Birbirimizin ruhunda son kez var oluyormuşçasına dokunmaya
başladık birbirimize.
Önce
parmak uçlarım, onun yüz kemiklerini izledi. Sanki yolumu kaybedersem, onu
yeniden bulmak için ezberlemem gereken bir haritaydı. Nefeslenmek için
dudaklarımız ayrıldığında alnımı alnına yasladım. Gözlerinden bir damla yaş,
dudağıma düştü. Islak. Sıcak. Kırık.
Göğsüme
kapandı sonra. Başını kalbime yasladı. Ve orada, içimde taşıdığım her şeyi
duyar gibi sustu. Parmakları boğazımdan köprücük kemiğime, oradan omzuma aktı.
Titrekti. Korkak değil ama hassastı. Sanki dokunduğu her yer, çatlamış bir
cammış gibi bir histeydi.
Ben,
onun boynuna dudaklarımı bastırdım. Teninin tuzuyla gözyaşının acısı
karışıyordu. Birbirimize sarılmıyorduk artık, birbirimize tutunuyorduk. Boğulan
iki insan gibiydik. Birinin nefesi, diğerinin kurtuluşu olacaktı.
"Eğer
sabahı görürsem-" dedi fısıltıyla.
"Göreceksin,"
dedim hemen. Hızlı, öfkeli.
"Göreceksin,
çünkü ben sana sabahı zorla getireceğim Mete. Gerekirse geceden çalarak
sana-"
Ama o,
sözümü bitirmeme izin vermedi. Dudaklarıma kapandı. Sağ eliyle omzumdan hafifçe
yatağa bastırdı. Sırt üstü döndüğüm sıra askısı düşmüş geceliğimi aşağıya doğru
çekiştirdi. Ellerim sırtında gezindi, parmak uçlarım omurgasını izledi.
Dudakları köprücük kemiğime yaslanırken ağlamaya başladı. Yüksek sesle değildi
ama içini sarsan, göğsünü daraltan bir ağlayıştı bu.
"Ben
hiç böyle sevilmedim," dedi, "Hiç kimseye böyle dokunmadım..."
İçli
nefesler çekerek elimi saçlarına daldırıp yüzüme doğru çekiştirdim. Mete,
kolaylıkla yüzümü yüzüne eşitlerken dudaklarını gözyaşlarımla ıslatıp yeniden
dudaklarıma yapıştı. Kalbim duracak gibiydi. Her dokunuşunda içimde başka bir
kapı aralanıyordu. Sanki acının, arzuya dönüştüğü o sınırdaydık.
Sağ
eli, omzumdan süzüldü. Geceliğimin askısını yeniden yakalayıp biraz daha
indirdi. Kumaş, sol göğsümün üstünden aşağıya kayarken ben nefesimi tuttum.
Mete, başını eğip göğüs boşluğuma yaklaştı. Burnunu, göğüs kafesimin hemen
altına, o yumuşak ve kırılgan noktaya sürdü. Tenim ürperdi. Ama bu üşümekten
değil; onun dokunuşunda gizlenen her kırgın duygunun içimi alev gibi
sarmasındandı.
Islak,
titrek bir öpücük bıraktı. Göğsüm, onun soluğunda kıpır kıpır olurken, bir
elini karnıma yerleştirdi. Avucu, sıcak ve nazikti. Geceliğimin altından
parmakları yavaşça yukarı doğru süzüldü. Şişkin karnımdan, kaburgalarımın
kıvrımına kadar, geceliği yavaşça yukarı sıyırdı. Göğüslerimin altına kadar
çekti kumaşı ama acele etmiyordu. Sanki her santimde bir dua ediyordu içinden.
Sanki
bir savaştan sağ çıkan bir adam gibi, taparcasına dokunuyordu bana.
Gözlerimi
açtım. Onu izledim. Yüzüme değil, karnımda taşıdığım geleceklerimize bakıyordu.
"Mete..."
dedim boğuk bir sesle.
Başını
kaldırdı. Gözlerinde ne istek vardı ne de sabırsızlık. Sadece bir hayranlık
taşıyordu. Derinlerinde ise tarifsiz bir şefkat barındırıyordu.
"Bu
zamana kadar her konuda savaştım, kazandım," dedi,
"Ama bir tek sende yenildim."
Dudakları
yeniden eğildi. Bu kez göğsümün kenarına, kalbimin çırpındığı yere kondu.
İçimdeki bütün direnç çözüldü. Bir kadın değil, bir asker değil, sadece ondan
başka hiçbir şeyi istemeyen, hiçbir savaşı umursamayan biri oldum. Tüm gece
boyunca, birbirimize her dokunduğumuzda, içimizden bir parça daha sökülüyordu.
Mete, bedenimi yeniden ve yine ona ait kıldığında bizim için bir zamana değil,
bir sonsuzluğa dönüştü. Yorgun başı karnıma yaslanırken elleri belimde
uyuyakaldı.
Kalbim,
delice ve kontrolsüzce atmaya devam ediyordu. Atmıyor, çarpıyordu. Her
çarpışında boğazıma bir sıcaklık tırmanıyor, göğsüm genişliyordu. Sanki bütün
vücudum, "yaşasın" diye bağırıyordu.
Yaşasın,
yaşasın, yaşasın...
Gözlerimi
kapattım, kulaklarımda yalnızca onun nefesini duydum. Her inişinde biraz daha
sakinleşiyor, her çıkışında biraz daha bana ait oluyordu. Bizim sessizliğimiz
ise kelimelerden daha gürültülüydü. Ve kalbim, durmadan, inatla, meydan
okurcasına çarpıyordu.
Yaşasın...
Çünkü bu an, ömrümün en diri anı.
Yaşasın...
Çünkü yarın gelse bile, biz bu gecede kalacağız.
Şimdi
Yaşıyordu
ama ben yarımdım.
Yastığa
burnumu gömüp hıçkırıklarımı bastırmaya çalıştım, ama içimdeki sızı her nefeste
biraz daha büyüyordu. Dizlerimi karnıma çekip kendime sığınmak istedim; sanki
böyle yaparsam parçalarım bir arada kalacaktı. Bir elimle karnımı tutuyor,
diğer elimle yastığı göğsüme bastırıyordum. Onun kokusu ciğerlerime doluyor,
her doluşunda bir bıçak gibi içimi deşiyordu. Gözyaşlarım yastığı ıslatırken,
sanki o ıslaklık sadece gözlerimden değil, içimdeki bütün yarıklardan akıyordu.
Bedenim
onunla doluydu, ruhum ise ondan yoksundu. Ve ben, ikisinin ortasında paramparça
duruyordum. Bütün dünya varlığını sürdürürken, ben sessizce yok oluyordum.
7
Temmuz 2022 / İran
Muamma-i
Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
Everything
In Its Right Place, Radiohead
Hava,
gün batımının ardından hâlâ sıcaklığını koruyordu. Ufukta turuncu ile morun
birbirine karıştığı bir perde asılıydı. Yavaş yavaş yaklaşan gece, şehri ağır
adımlarla teslim alırken, sokak lambalarının solgun ışıkları birer birer
yanıyordu. Toz, akşam esintisinde hafifçe savruluyor; yerdeki çatlak kaldırım
taşlarının arasına doluyordu.
Gecekondunun
içerisi, günlerdir süren bir kavganın ardından bırakılmış izlenimi veriyordu.
Duvarda asılı mantar panodaki notların bazıları, sökülüp uçlarından sarkmış;
bazıları yırtılıp yere düşmüştü. Eski halının üzerinde, loş ışıkta parıldayan
cam kırıkları sessizce yatıyordu. Odadaki tek ışık, masanın üzerindeki lambadan
yayılıyor; gölgeler, duvarlarda kıpır kıpır geziniyordu.
Elias
Farouq, o sarımsı ışığın altında tablete bakıyordu. Parmak uçları cihazın
kenarına sabitlenmiş, bakışları ekranın derinliklerine gömülmüştü.
"Neden
her seferinde işime çomak sokuyorsunuz?"
Sesi,
bir buzdağının çatlayarak denize karıştığı an kadar sakin ama derinden gelen
bir tehdit taşıyordu. Kafasını iki yana sallayarak elindeki tableti bıraktı.
"Kâmil!"
Odanın
kapısı aralandığında, saçı sakalı birbirine karışmış, üzerindeki şalvar ve
çizgili gömleğiyle bir adam girdi. Hislerini kaybetmiş bakışlarıyla Elias
Farouq'a baktı.
"Beka
da'awtani ya Elias?" (Bana mı seslendin Elias?)
Elias
Farouq, sağ gözü titrerken omzunun üzerinden kapıya baktı.
"Hal
hunaak ahad huna ismuhu Kâmil ghayruk, ya ghabi!" (Senden başka burada
Kâmil diye birisi mi var aptal!)
Kâmil
dediği kişi, elini önünde bağlayıp başını eğdiğinde Elias kafasını sola doğru
çevirdi.
"Bir
de bu adamlarla ülke kurmayı düşünüyorum," diye söylenip yeniden Kamil'e
döndü.
"Hal
huna akhbar min Mimba?" (Mimba'dan haber var mı?)
Kâmil,
başını eğdiği yerden kaldırmadan iki yana salladı.
"Hayır,"
dedi Arapça. Elias Farouq, arkasına yaslanıp gözlerini devirdi.
"Peki
Güvercin Timinden bir haber var mı? Adamlar burnumuz dibine kadar geldi, elim
kolum bağlı kaldım, hiçbir şey yapamıyorum," diye söylendiği sıra Kâmil,
gülümseyerek kafasını kaldırdı. Çürük dişlerini göstererek sırıtmaya devam
etti.
"Kara
haber tez duyulur beyim. Güvercin Timinden bir asker dün şehit olmuş. Lakabı
Bozkurtmuş. Adı, Mete Mert Çakır. Apar topar İran'dan şehitlerini Şırnak'a geri
götürmüşler. Şu an hiçbiri İran'da değil."
Elias
Farouq'un yüzündeki tüm mimikler dondu. Ağırca kaşları çatılmaya başladığında
yüzü sinirle buruştu.
"Ne
dedin sen?"
Kâmil,
gülerek cevapladı.
"Ölmüş
dedim beyim," dedi Arapça. "Bizden bulmasa bile bir başka birinden
bulmuş belasını."
Elias
Farouq'un gözleri irileştiğinde çenesi kasıldı. Ayağa bir hışımla kalkıp adamın
yakalarından tuttu ve duvara bastırdı.
"Ya
kalb!" (Ulan it)
Kamil'in
yüzündeki sırıtış anında korkuya çevrildi.
"Ben
aylardan beri ne ile uğraşıyorum lan! O iki yüzbaşıya gün yüzünü dar etmek için
kendimi kapattım buraya! Yaptığım mekanizma o olmadan çalışmayacak göt herif!
Bir de gelmiş karşımda pişkince gülüyor musun lan sen?"
Odanın
havası ağırlaşmıştı. Dışarıdaki gece, içerideki gerilimle yarışıyordu. Elias'ın
gözlerindeki ateş, sanki bütün bu karanlığı yakacak gibiydi. Kâmil, irileşen
gözleriyle Elias'a bakarken dilini yutmuş gibi davranıyordu. Elias, Kamil'in
yakalarından tutarak kendine doğru çekti ve kapıya doğru ittirdi.
"Siktir
git lan, gözüm görmesin seni!" diye bağırdı. Kâmil, kaçarcasına odadan
çıktığında Elias'ın gözleri, odanın içini hararetli bir şekilde dolaştı.
Elleriyle saçlarını kavradı, parmakları arasında hafifçe çekiştirdi. Masadaki
lambayı sertçe itti; ışık yanarken hafifçe titredi. Tableti yere fırlattı,
cihaz çarpıp çatladı.
"Bıktım
artık!" diye bağırdı, sesi odanın duvarlarında yankılandı. Sandalyeyi
geriye doğru savurup yere devirdi. Masanın üzerindekileri birer birer savurdu;
kalemler, kağıtlar, küçük eşyalar yere düştü, etrafa saçıldı.
"Tam
her şeyi bitirecekken nasıl olurda şehit düşer!" diye bir kez daha bağırıp
masayı tuttu ve sol tarafa doğru savurdu. Yere yığılan dosyalara sertçe tekme
attı, odanın soğuk duvarları arasında yankılanan öfkesiyle doldu taştı.
Ellerini saçlarına geçirip yere çöktü. Dizleri yerdeki kağıtların üzerine
yaslanırken sırtı kambur bir şekilde kaldı.
Yolun
sonu Elias. Artık pes et.
Elias
Farouq, iç sesiyle kafasını delirmişçesine iki yana sallamaya başladı.
Gözlerinden akan yaşlar kafasını sallamasıyla yanaklarına düşerken 'Hayır,'
diye fısıldadı.
"Pes
edemem Rojin."
Gözlerini
kapatıp yere, evrakların üzerine uzandı. Yerde cenin pozisyonu alıp ellerini
omuzlarına yaslayıp, kendine sarılırmışçasına sıkıca sardı. Bir öne bir arkaya
giderken bedeni geçmemiş öfkesinden dolayı hâlâ titriyordu. Derin bir nefes
aldı ve ağırca bıraktı. İçindeki fırtına, dışarıya vurdukça biraz olsun
hafiflemiş gibi görünse de ruhunun derinliklerinde sarsıcı bir boşluk açıyordu.
"Yeniden
başlayacağım," dedi kararlılıkla, "Bu sefer hata yok. Bu sefer
kazanan ben olacağım."
Uzun
bir süre sonra yavaşça doğruldu, ellerini yere bastı ve titreyen vücudunu
toparlamaya çalıştı. Masaya doğru süründü, parçalanmış tabletin kırık camlarına
baktı; orada, dağılmış planlarının parçaları gibi duruyordu. Kafasını odanın
kapısına çevirdi ve sarsak adımlarla kapıya ilerledi.
Kapıyı
açtığında Kâmil, kapının önünde duruyordu. Bakışları kesiştiği an Elias Farouq,
dudaklarını araladı.
"Adamları
güvenli yerlere dağıt, sende ortalıktan kaybol," dedi ve arkasına döndü.
Kâmil, bir adım yaklaşıp Elias'ın tam kapatacağı kapıyı tuttu.
"Sen
ne yapacaksın beyim?" diye sordu.
Elias
Farouq, Kamil'e baktı.
"Beni
almalarını bekleyeceğim," dedi.
Kapı
kapandı.
8
Temmuz 2022 / Şırnak
Yazar,
Ağzından
Perihelion,
Max Richter
Sabahın
ilk ışıkları, yorgun bir gecenin küllerinden doğan altın renkli bir ihtişamla
dağın arkasından usulca yükseliyordu. Güneş, sanki utangaç bir çocuk gibi, önce
ışıklarını yamaçların üzerinden süzdü; sonra ağır ağır, tüm varlığıyla ufka
asıldı. Dağın eteklerindeki taşlar bile o an, gölgelerinin boyunu kısaltan bu
sıcak kucaklamaya sessizce teslim oldu.
Eyşan,
ahşap bankta oturuyordu. Omuzlarına değen sabah serinliği, tenine incecik bir
örtü gibi sarılmış, dudaklarının kenarına fark edilmez bir titreme bırakmıştı.
Gözleri uzaklarda, sabahın kızıl ve amber tonlarının gökyüzünde birbirine
karıştığı o büyülü çizgideydi. Nefesini derin ve usulca çekiyor, içine dolan o
temiz, dağ kokulu havayla beraber bütün gece birikmiş düşüncelerini de
arındırmaya çalışıyordu.
Kahverengi
gözlerine düşen güneş, taze sürülmüş toprağın üstünde gezinip her zerresine
altın tozu serpen bir sabah ışığı gibiydi. O derin bakışlarda, dağ
yağmurlarının ardından toprağın koyulaşan rengi, ıslandıkça canlanan o
bereketli koku saklıydı. Her ışık kırıntısı, bakışlarının derinliklerinde
filizlenecek bir tohum gibi yer buluyor, sanki uzun bir kışın ardından baharın
ilk nefesini orada, o kahverenginin içinde alıyordu.
Rüzgâr,
vadi boyunca esip gelen taze ot kokusunu saçlarının arasına dolarken, sessizlik
öyle bir sessizlikti ki, insanın yüreğine ağır ama huzurlu bir taş bırakıyordu.
O an dünya, bir anlığına duruyor gibiydi; yalnızca güneş, Eyşan'ın yüzünde
yavaşça gezinen sıcak bir parmak gibi yükseliyordu.
Eyşan,
oturduğu yerden dağların kıvrımlarına baktı; her taşın, her gölgenin, her kuşun
kanat çırpışının ona bir hikâye fısıldadığına inanmak istiyordu. Fakat o sabah,
hikâyeler sessizdi. Yalnızca güneş konuşuyordu; altın renkli dilinde
"yeniden başla" diyen sessiz bir çağrı vardı.
Adım
seslerini işittiğinde kulakları kabardı ve gözlerini bir kez kırptı. Başını
ağırca sağ omzuna doğru çevirdi. Göz ucuyla gelen kişiye baktığında Bora'nın
olduğunu gördü. Omuzlarını yükselten bir nefes alıp yeniden önündeki
manzarasına döndü.
Bora,
koca heybetiyle bankın ucuna çöktü; oturuşuyla bile ahşap hafifçe gıcırdadı.
Gözleri hâlâ karşıdaki dağlara kilitlenmiş olan Eyşan, başını yavaşça çevirip
ona baktığında, Bora'nın kehribar gözlerinin kıpkırmızı olduğunu gördü.
Renkleri, güneşin ışığında dahi solmamış; ağlamaktan iyice belirginleşmişti.
Kirpiklerinin diplerinde hâlâ kurumamış yaş izleri vardı.
O an
Eyşan, Bora'nın o iri ve dimdik duruşunun ardında saklanamayan bir yıkımın
titreşimini hissetti. Sesini çıkarmadı ama gözleri her şeyi söylüyordu: Mete'yi
kaybettiklerine inanmıştı. Ve bu inanç, bütün heybetinin altındaki kalbi lime
lime etmişti.
Gözleri,
Bora'nın kehribarında saklı o kızıllığa takılıp kaldı. O kızıllık, yalnızca
ağlamanın değil, kaybetme korkusunun, kabullenemediği bir ihtimalin ve boğazda
düğümlenen binlerce kelimenin yankısıydı. Eyşan, bu bakışlarda kendi sessiz
çığlığını da gördü.
Gözlerini
yeniden ufka çevirdi. Güneş yükseliyordu ama içlerinden geçen zaman hâlâ bir
gece kadar karanlıktı.
Bora,
derin bir nefes alarak gözlerini Eyşan'dan ayırdı ve o da dağlara bakmaya
başladı.
"Yıl
25 Aralık 2015," dedi Bora. O an Eyşan, yeniden Bora'ya baktı ama Bora,
ona bakmadı. Kollarını göğsünde bağlayıp çenesini kaldırdı ve burukça
gülümseyip devam etti.
"Ankara'da
bir at çiftliği vardı. Yeni yılın gelişini kutlamak için dört kişi oraya
gitmiştik. Barış, Caner, ben ve Mete. Bir ateş yakıp etrafında toplanmıştık.
2016'nın bize ne kadar zorlu geleceğini düşündüğümüzden dolayı, bunu fırsata
çevirip son kez kafa dinleriz demiştik. Hepimiz o gece dört kişiydik ama biri
hep iki kişiydi," dedi.
Bora,
dolan gözlerini kapattı. Sol yanağına düşen yaşı Eyşan gördü.
"O
hep seni sevdi Eyşan. Her saniye, her dakika, her saat, her ay, her yıl... Bir
an bile olsa seni dilinden düşürmezdi. Düşüncelerinden ayırmazdı. Çok dalga
geçtim onunla. Bir orduyu yöneten adam, nasıl olur da bir kadına bağlı kalır
diye çok söylendim. Zaman geçtikçe onu daha iyi anladım."
Gözlerini
açıp Eyşan'a baktı ve başını kendi omzuna doğru eğdi.
"Onun
vatanı sendin. Senin uğruna can alıp, senin uğruna can verebilecek bir insandı
o. Kaderinde seninle olmak varmış ki son nefesini bile senin gözlerinin içine
bakarken verdi."
Eyşan,
o an yüzünü buruşturarak sola doğru kafasını çevirdi. Boğazını tırmalayan bir
hıçkırık koptuğunda ellerini yüzüne yasladı. Bora, kafasını eğdiğinde iki yana
salladı.
"Bunları
seni üzmek için söylemiyorum yenge," diye güçlükle fısıldadı, Bora. Eyşan,
ellerini yüzünden çekti ve derin bir nefes alıp Bora'ya baktı. Bora, ağlamasına
rağmen kinle dolmuş gözleriyle Eyşan'a bakmaya devam etti.
"Ona
bunu yapanların kim olduğunu bulmak lazım. Senin sevdiğin adamı, Caner'in
ikizini, benim ise sırtımı yasladığım dağımı aldılar. Kanı yerde
kalmamalı."
Bora'nın
son sözleri, Eyşan'ın göğsüne saplanan soğuk ve ağır bir hançer gibiydi.
Gözlerindeki yaş, öfkesinin ateşini söndüremiyordu. Eyşan, bakışlarını ondan
ayırmadan derin bir nefes aldı; nefesi, sanki göğsünde sıkışmış tüm acıyı ve
kararlılığı aynı anda taşıyordu.
O an,
sabahın sessizliği dağların ardında yankılanan görünmez bir yeminle bozuldu.
Güneş, artık sadece dağların doruklarını değil, Eyşan'ın kahverengi
gözlerindeki toprak kokulu öfkeyi de aydınlatıyordu.
"Hayalet
Ekibi ile Güvercin Timini birlikte çalıştıracağım Bora. İki ekip, Elias
Farouq'un olduğu ine inecek ve bana intikamımı getirecek."
Bora,
çenesini kaldırıp kafasını salladığında burnunu çekti ve elinin tersiyle göz
yaşlarını sildi. Eyşan'ın gözlerine bakarken bir anlığına yeniden gözleri doldu
ve kafasını sağa çevirdi.
"Ulan,"
dedi buruşan yüzüyle. Yaşlar yeniden dökülmeye başladığında Bora, hafifçe
hıçkırmaya başlamıştı. "Sen ruhunun eşini kaybettin ama ben Mete'yi
kaybettim Eyşan. Çok özür dilerim ama ben de kardeşimi kaybettim. İçim içime
sığmıyor. Abimden sonra Mete'yi kaybetmek çok koydu bana."
Eyşan,
ağırca elini kaldırdı ve Bora'nın omzuna koydu.
Bora,
"Bir insan, kaç kere ailesini kaybeder?" diye sordu ve kafasını iki
yana sallayıp hızla banktan kalkıp Eyşan'ın yanından uzaklaştı. Eyşan,
uzaklaşan Bora'nın sırtına bakarken yüzünü buruşturdu ve kafasını iki yana
salladı.
"Özür
dilerim Bora," diye fısıldadı. "Hiç saymadım."
Eyşan'ın
fısıltısı dudaklarından dökülürken, Bora çoktan ufuk çizgisinin bir parçası
olmuştu. Sabahın serinliği, bankta tek başına kalan Eyşan'ın omuzlarına daha
ağır çöktü.
8
Temmuz 2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Till I
Collapse, Eminem
Aynanın
karşısında duruyordum.
Üniformalarım
vücuduma oturmuş, her dikişi ve her apoletiyle beni bir görev bekçisine
dönüştürüyordu. Ellerimin arasında tuttuğum bordo bereyi, sol omzumdaki
apoletin altına sıkıştırırken nefesim istemsizce hızlandı. Parmağım bereyi
hafifçe bastırırken; soğuk kumaşı, bana hem ağırlığını hem de sorumluluğunu
hatırlatıyordu.
Gözlerim,
demir dolabın üzerinde asılı duran Mete'nin üniformasında geziniyordu. Kumaşın
çizgileri, apoletlerin parlaklığı, her bir düğme sanki onun her hareketini, her
kararını, her anını bana fısıldıyordu. O üniforma hâlâ sıcak bir anıyı taşır
gibi; ama aynı zamanda kaybın, özlemin ve içimdeki boşluğun da simgesiydi.
Elim
hafifçe titredi ama bakışlarım ondan ayrılmadı. Bu üniforma, sadece bir kumaş
parçası değil; onun geride bıraktığı cesaretin, kararlılığın ve bana olan
bağlılığın yansımasıydı. Bir an için kendimi onun yanında gibi hissettim; nefes
alışı, duruşu, hatta sessizliğinin ağırlığı bile önümde duruyordu.
Bakışlarım
ağırca aynaya çevrildiğinde çenemi dikleştirip sağ göğsümün üzerinde yazan
soyadına baktım. 'Çakır' soyadını taşıyor olmam, yaşadığımın en büyük
simgesiydi ve ben, bu soyadın sahibi olan Mete Mert Çakır için, her şeyi göze
alabilirdim. Ellerimi karnıma yaslayıp burukça gülümsedim. Sadece soyadını
değil, çocuklarını da taşıyor olmam, benim kanımın daha da güçlü kalmasına
neden oluyordu.
Aynadaki
yansıma yalnızca artık sadece benim değil, onun da yansımasıydı.
Hızla
odanın kapısına ilerleyip yatakhaneyi terk ettim. Yaklaşık on beş dakika önce
Ahmet'ten Hayalet Ekibini ve Güvercin Timini koordinasyon merkezinde
toplamasını istemiştim. Hümeyra anne, Alparslan babanın iyi olduğuna emin olmuş
ve İran'a, Mete'nin yanına gitmişti. Ama herkes onu Hakkari'ye gitti sanıyordu.
Her şey
kusursuzca planlanmış bir plandı ve her biri, Elias Farouq'un sonunu
getirecekti.
Koordinasyon
merkezinin önüne vardığımda kapıyı açıp içeriye girdim. İçerideki herkesin
bakışları bana çevrildiği sıra kapıyı kapatıp masaya doğru ilerledim.
Alparslan
Albay, her seferinde olduğu gibi en baştaki sandalyeye oturmuştu ama çökmüştü.
Caner, onun hemen sağında, ayakta duruyordu. Üzerinde siyah gömleği vardı,
tamamen siyahlara bürünmüştü. Gördüğüm saç detayı ile neredeyse
duraksayacaktım.
Caner,
yeniden saçlarını siyaha boyatmıştı.
Lara'nın
hemen yanındaki boşluğa oturup arkama yaslandığımda Osman, uzakta kalan suyu
önüme doğru yaklaştırdı. Hayalet Ekibi, Güvercin Timi üyeleriyle karışık
oturmuştu. Bizimkilerin yüzü açıkken onların yüzündeki maskeler duruyordu.
Ağırca suyuma uzanıp şişeyi açtım ve bir yudum alıp bıraktım.
Alparslan
Albay, "Hepiniz neden buraya toplandığımızın farkındasınız," diye söz
başladığında bakışlarım yanında duran Bora'ya çevrildi. Bora, elindeki
evrakları Hayalet Ekibinin ve Güvercin Timinin önüne dağıtmaya başladığında
Caner'e baktım. Ellerini arkasında bağlamış bir şekilde dururken bakışlarım
karnının yanlarına doğru giden silahlarda takılı kaldı. Biri kendine aitken
diğer silah, Mete'ye aitti.
Seni
Caner'e emanet ettim Eyşan.
Mete'nin
zihnimde dolaşan cümlesiyle gözlerimi Ahmet'e çevirdim. Ahmet, önündeki
evraktan gözlerini ayırıp göz ucuyla bana baktığında tek kaşını hafifçe
kaldırıp indirdi. Gözlerimi kırpıştırıp önüme bırakılmış evraka bakmadan masaya
doğru eğildim. Kollarımı masaya yaslayıp çenemi kaldırdım.
"Hayalet
Ekibi ile Güvercin Timi, aynı anda ve organize olarak çalışacak. Seçtiğimiz
kişiler, belirlenmiş noktalara gönderilirken, diğer kalan Güvercin Timi üyeleri
Şırnak'taki diğer görevlerimize ve sorumluluklarımıza devam edecek," dedim
ve Selami'ye baktım.
"İran'daki
istihbarat ekibi ile iletişime geçin. Kendileri Elias Farouq'un bütün finansal
ve bağlantılarının olduğu dokümanları bizimle paylaşacaklar. Örülmüş örümcek
ağını dağıtırsak eninde sonunda örümcek karşımıza çıkacaktır."
Selami,
kafasını sallayıp arkasına yaslandığında Alparslan Albayın öksürüğünü duydum.
Bütün bakışlar ona çevrildiğinde kafasını okuduğu evraktan kaldırıp elinde
tuttuğu kalemi bıraktı.
"Operasyonun
adı Yaralı Pençe. Bu operasyonda yer alacak isimleri okuyorum," dedi ve
evraka baktı. "Giz, İz, Osman Çavdar, Caner Cenk Çakır, Kıyam, Bora Yalaz
Arınlı, Ahmet Kurtuluş, Barış Gömlekçi, Alev Atsız, Selami Varol, Kirpi ve
Sessiz yer alacaktır."
Kaşlarımı
çatıp dilimi dişlerimin arkasında gezdirdim.
"Albayım,
sanırım beni saymayı unuttunuz," dedim, sesi istemsizce biraz yükselmişti.
Alparslan Albay bana bakmadan kafasını iki yana salladı.
"Sen
bu operasyonda olmayacaksın, Eyşan Yüzbaşı."
Alnımda
kaşlarım daha da çatılırken, ellerimin yumruk olduğunu fark ettim.
"Ne
demek olmayacağım? Unuttuysanız hatırlatmam da fayda var, albayım," dedim,
öne doğru eğilip kaşlarımı kaldırdım. "Bu, benim meselem."
Alparslan
Albay elini ağırca masaya yaslayıp ayağa kalktı; herkes hemen arkasından ayağa
kalktı. Ben de hızla kalkarken ellerimi masaya yaslamak zorunda kaldım.
Osman'ın koluma uzandığını hissettiğim an, kolumu bir hışımla kendime çektim.
Alparslan Albay'ın bakışları, ağırlığını omuzlarıma bırakarak bana çevrildi.
Göz
göze geldiğimiz anda, kalbimde bir volkan gibi patlayan öfkeyi hissettim. Her
nefes alışım, sadece adaletin, sadece Mete'nin hatırasının sesi gibiydi.
Ellerim hâlâ masada sıkıca bastırılmış, parmaklarım beyazlaşmıştı; kaslarımın
gerildiğini hissedebiliyordum.
"Albayım,"
dedim, sesi titremeden ama keskin, "bu operasyon benim meselem. Bunu ben
bitireceğim. Ve kimse beni durduramaz."
Masadaki
sessizlik, odanın soğuk havasını daha da yoğunlaştırdı. Herkes bana bakıyordu;
Hayalet Ekibinin maskeli yüzleri bile gerilimi okuyordu. Caner'in yüzünden
hiçbir şey okunmuyordu. Bora ise sıkıntılı bir şekilde bir bana bir de
Alparslan babaya bakıyordu.
"Eyşan
Yüzbaşı, sen bize Mete'nin emanetisin. O yüzden bu görevde yer
almayacaksın."
Bir
anda gözlerimi kısıp alayla gülümsedim ve ellerimi masadan ayırıp doğruldum.
Başımı dik tutarak ona bakarken, kalbimdeki öfke bir kez daha kabardı.
"Kendi
ağzınızla söylediniz Alparslan Albayım. Ben, Mete Mert Çakır'ın, sizlere
bıraktığı bir emanetim," dedim ve masadan ayrılarak tam masanın karşısına
geçip çenemi kaldırdım.
"Karşınızda
ne Boduroğlu ne de Gündüz sıfatıyla yer alıyorum. Soyadı Çakır, kanında ve
karnında Mete Mert Çakır'ın varlıklarını taşıyan bir asker olarak duruyorum.
Bir öldük ama bin dirildik. Akıttıkları kan yalnızca onun kanı değil, benim de
kanımdır."
Göz
ucumla Caner'e baktığımda başını eğip gülümsediğini görmüştüm. O da göz ucuyla
babasına baktığında kafasını iki yana salladı.
"Karşımızda
sanki Mete var, değil mi Albayım?" dediğini duydum; sesindeki burukluk ve
hayret birbirine karışmıştı. Alparslan Albay, gözlerini bana dikti; buruk bir
gülümsemeyle omuzlarını düşürdü.
"Çok
dikkatli olacaksınız," dediğinde onay verdiğini anlayabilmiştim. Artık
durmak yoktu; Yaralı Pençe başlıyordu ve ben bu savaşın tam ortasında, Mete'nin
adını taşıyan bir gölge olarak yerimi almıştım.
9
Temmuz 2022 / Suriye
Alperen
Gündüz, Ağzından
İçim
Yanar, Şahin Kendirci
Hasret,
bir memlekettir.
İnsan,
oraya ayak basamaz ama ruhu her an orada dolaşır; sokaklarında anılar gezinir,
caddelerinde düşler yürür. Orada zamanın kendine özgü bir ritmi vardır; bazen
ağır ve acıtır, bazen hafif bir meltem gibi geçer. Her köşesi, eksik bir parça
gibi kalpte yer eder; ulaşamazsın ama her nefeste hissedersin.
Hasretin
sınırlarını ölçmek mümkün değildir, çünkü o bir vatan değil, bir ruh halidir;
varlığınla büyür, seni şekillendirir ve çoğu zaman seni yalnız bırakır. Her
hâl, seni bir parça daha sen yapar; seni özleminle olgunlaştırır. Ve sen, oraya
gidemezken, orası hep seninle gelir; rüyanda, düşüncende, iç çekişinde...
Ulaşamadığın
ama her zaman içinde yaşattığın bir yerdir.
Hasretim,
içinde bulunduğum ve olmak istediğim yerin her bütününü kapsıyordu. Kız
kardeşime olan özlemim burnumda tüterken, yanımda oturmuş, kahvaltını sakince
yapan adamın gülen gözlerine bile hasrettim. Selçuk, eski Selçuk değildi bunun
farkındaydım. Hiçbir zamanda olmayacaktı.
Sıradan
bir kahvaltı sofrasında otururken çalan telefonumla bakışlarımı, omzumun
üzerinden arkama çevirdim.
Civciv'im.
Gülerek
hızla masadan kalkıp telefona eğildim ve aramayı cevaplayıp kulağıma yasladım.
"Güzeller
güzelim, ay parçam nasılsın?"
Ayda'nın
neşeli sesini duymayı beklerken solgun nefesini işitmiş olmam, tüm yüzümdeki
mimiklerin derince taş kesilmesine neden olmuştu.
"Abi,"
dedi hissiz bir sesle. İçime dolan sıkıntıyla Selçuk'a baktığımda Selçuk,
kaşlarını çattı ve kafasını sorgularcasına iki yana salladı.
"Ne
oldu abim, bir sorun mu var? Her şey yolunda mı?"
"Biz
iyiyiz ama... bunu nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Mete abiler İran'a
gitmişlerdi. Orada bir durum oluşmuş ve," dedi ve uzun bir süre bekledi.
Her şey sanki biraz daha ağırlaşmış, zaman duraklamış gibiydi. Selçuk'un
bakışları üzerimdeydi; bir yandan anlayışla, bir yandan da merakla süzüyor,
içimdeki sıkıntıyı sezmiş gibiydi.
"Abi,
Mete abi şehit oldu."
Cümle,
masadaki tüm sesleri yutmuş gibiydi. Bir an için kahvaltı, fincanlar, ekmek
kırıntıları, hatta Selçuk'un kaşlarının çatılması... Hepsi donup kalmıştı.
İçimde bir boşluk açıldı; nefes almak güçleşti, yutkunmak boğazımda düğümlendi.
"Ne...
ne dedin?" diye mırıldandım, sesim titriyordu. Telefonu hâlâ kulağımdaydı;
sesi uzak, sanki başka bir dünyadan geliyordu. Selçuk, ayağa kalkıp bana doğru
yaklaştı. Sessiz ama her hareketiyle beni takip ediyordu; omzuma dokunacak
gibi, ama bir an duraksıyor, adımlarını ölçüyordu.
"Siz
görevdesiniz diye arayamadım. Sabah müsait olursunuz diye aramak istedim."
Gözlerimi
masa üzerindeki boş tabağa diktim; bir süre hiçbir şey göremedim. Gördüğüm tek
şey, içimdeki acının yavaş yavaş tüm benliğimi sarıyor oluşuydu. "Mete...
şehit oldu..." kelimeleri hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
Mete,
gerçekten şehit mi olmuştu? Peki Eyşan abla? O nasıldı?
"Eyşan
nasıl?" diye sorguladığımda Ayda, kısa bir süre iç çekti. Selçuk, omzumu
dürttüğü sırada Ayda'nın sesini duydum.
"Perişan
oldu abi."
Yutkunup,
ağırca Selçuk'a baktım.
"Ayda,
ben seni sonra arayacağım güzelim. Dikkat edin," diye mırıldanıp telefonu
kulağımdan çekip aramayı sonlandırdım. Selçuk, tek kaşını kaldırmış endişeli
bir şekilde bana bakmaya devam etti.
"Hayırdır
oğlum, bembeyaz kestin? Ne olmuş? Bizimkilerden biri ne bir şey mi olmuş?"
Alt
dudağımı dişlerimin arasına alıp gözlerimi kırpıştırdım. Ben bunu Selçuk'a
nasıl söyleyebilirdim ki? Tarih, tüm acımasızlığıyla tekerrür mü etti
diyecektim? Senin karınla çocuğunu aldılar, Eyşan'ı da karnında çocuğuyla, tek
mi bıraktılar diyecektim?
Selçuk,
ellerini omuzlarıma koyup sarstı.
"Oğlum
söylesene!" diye yüzüme karşı bağırdığında gözlerimi yumdum.
"Mete
şehit olmuş."
Bir
anda ve tek nefesle söyledim. İçimde bir boşluk açılmıştı, hasretim, kaybın ve
çaresizliğin ortasında bir memleket gibi büyüyordu. Omuzlarımdaki eller yavaşça
yerini boşluğa bıraktığında gözlerimi açıp Selçuk'a baktım. Mavi buz
kristalleri gözlerimde donmuştu. Nefesini tutmuş gibiydi, çünkü hiçbir tepki
vermiyordu. Bir anda gülerek kafasını iki yana salladı.
"Yine
oyun oynuyorlardır," dedi ve elini cebine sokup telefonunu çıkarttı. Bir
bana bir de telefona bakmaya başladı. "Bizim bu salakların her zaman bir
planı vardır. Yine bizimle taşak geçiyorlar."
Telefonda
her ne yaptıysa kulağına yasladı ve sol eliyle gülümseyerek telefonu gösterdi.
"İzle
şimdi," dedi ve gülümseyerek beklemeye başladı. Arama cevaplanmış olacak
ki kaşlarını kaldırarak dudaklarını araladı.
"Kız
kardeş, ne yapıyorsunuz bakalım?"
Kısa
bir süre Eyşan'ı dinledi. Dudaklarını ıslatıp yutkundu ve gözlerimin içine
bakarken tek kaşını kaldırdı.
"Ben
bir şey duydum Eyşan, doğru mu?"
Gözlerindeki
buz kristalleri kırıldı. Yukarıya kıvrılmış tek kaşı birden eski haline
döndüğünde gözleri yere doğru çevrildi. Aralı olan dudakları kapandığında âdem
elmasının hareketlendiğini gördüm. Selçuk, gözlerini kapattığında kulağındaki
telefon beyaz ekrana döndü. Telefonu kulağından çektiğinde avcunun içinde
sıktı.
"İran'a
gidiyoruz Alperen," dedi yanımdan geçmeden hemen önce. "Kız kardeşim
benden birini korumamı istedi."
9
Temmuz 2022 / Şırnak
Caner
Cenk Çakır, Ağzından
Bir
Karanfil, Emir Can İğrek
'Güç,
silahın namlusunda değil; o namluyu ne zaman kaldıracağını bilende saklıdır,'
demişti Mete, çalıştığımız ilk silah dersinde. O sözün ağırlığı, silahın
soğukluğundan bile daha fazla hissettirmişti kendini bana. Böylelikle silahtan
çıkan her kurşun nasıl hedefi parçaladıysa, o sözde zihnimde büyük bir iz
bırakmıştı.
Şimdi
ise omuzlarımdan geçen kılıfa bağlı iki silahı taşımakta zorlanıyordum.
Sağ
elimi ağırca kaldırıp sağ karın boşluğuma uzanan kılıftan kabzaya dokundum.
Kabzayı kavrayıp kılıftan çıkarttım ve sol elimle altından destekleyerek arkama
yaslandım. Başparmağım kabzaya işlenmiş CCÇ yazısında
gezinirken derin bir iç çektim.
"İsimlerimizin
kısaltması olacak Melih amca."
Mete,
elindeki iki silahı Melih amcaya verdiğinde Melih amca, silahlara bakıp
gülümsedi.
"Birisine
MMÇ, diğerine ise CCÇ yazacağım. İstediğiniz bir simge var mı?"
Bakışlarımı
Melih amcanın tuttuğu silahtan çevirip Mete'ye baktım. Mete'nin sağ dudağının
kenarı muzip bir sırıtışla kıvrıldı.
"Benim
silahımın şarjör kapağının altına güvercin simgesi yapalım," dediğinde
gözlerimi devirip Melih amcaya baktım. Melih amca kaşlarını kaldırmış bir
şekilde bana bakıyordu. Yüzümde hiçbir mimik belirmezken Melih amca eliyle
kendi silahımı gösterdi.
"Senin
silahında, aynı yere senin istediğin bir simge yapalım mı?"
Kafamı
sallayarak Mete'ye göz ucuyla baktım.
Silahın
şarjör kapağına bakıp burukça gülümsedim.
"Pençe
olsun."
Zihnimdeki
anı, zirvenin etrafını sarmış bir bulut misali çökerken silahı yeniden kılıfa
soktum. O zamanlar aşka inanmayan bir adamın yalnızca tek bir bağı vardı, o da
kardeşlikti. Şimdi ise aşka inanmış ama kardeşini kaybetmiş bir adamdım.
Ve bu,
sahip olduğum gücü sorgulayacak kadar bana ağır gelmişti.
"Caner."
Sağımdan
yaklaşan Bora'nın adım sesleriyle oturduğum sandalyede ona doğru döndüm. Elinde
tuttuğu evrak dosyasıyla masaya yaklaşıp dosyayı önüme bıraktı ve doğrulup
yanımdaki sandalyeyi çekti. Oturduğunda gözleri bir dosyada bir de bende
gezindi.
"Eyşan'ı
bu operasyona dahil etmek ne kadar doğru bir karar olacak?" diye
sorguladığında sıkıntıyla büyük bir nefes bıraktım. Bakışlarım Bora'nın
endişeli bakışlarından ayrılıp önümdeki kabarık dosyada gezindi. Dosyanın kime
ait olduğunu söylememe bile gerek yoktu.
Elias
Farouq, yaşından çok suça sahipti.
"Bilmiyorum
Bora," dedim usulca. "Ama Eyşan'ı da duydun. Onu bu karardan
vazgeçirebilecek bir söz, bir emir, bir güç yok artık."
Bora
bir süre sessiz kaldı; parmakları masanın kenarını yoklar gibi gezindi.
Sessizliği içimi oyarken bakışlarım ona çevrildi. Gözleri dosyada takılı kalmış
bir şekilde dudakları aralandı.
"Yengeyi
burada bırakmanın bir yolunu bulmalıyız. Mete, eğer yaşıyor olsaydı bunu
kolaylıkla yapabilirdi," dedi ama son cümlesinde sesinin burukluğunu
saklayamadı. "Elias itini almaya gittiğimizde yengeye bir şey olursa öbür
tarafta Mete'ye bunun hesabını veremeyiz," diye fısıldayarak cümlesini
bitirdi.
Bakışlarım
solumdaki silaha kaydı. Soğuk metal, sanki Mete'nin yokluğunu hatırlatmak için
oradaydı. Kaşlarımı kaldırıp aralı kalmış dudaklarımdan bir nefes çektim ve
gözlerimi kapattım. Yüzümü Bora'ya çevirdiğimde gözlerimi açıp ona baktım.
"Eğer
Selçuk burada olsaydı, bir nebze Eyşan'ı ikna edebilirdi," diye
söylendiğim sıra Bora, kafasını iki yana salladı.
"Aradım
ama açmadı. Alperen'i de aradım onun da telefonu kapalıydı. Büyük ihtimalle
görevdeler," diye cevap verdi.
Ellerimi
dosyaya uzatıp kapağını açarken gözlerimi kaçırdım.
"O
halde oraya gittiğimizde geride kalmasını sağlamamız gerekli."
Bora'nın
kafasını salladığını hissetsem de dönüp bir daha ona bakamadım. Önümdeki
dosyada yazan bilgileri okurken koordinasyon merkezinin kapısı aralandı.
Bakışlarım kapıya çevrildiği sıra Barış'ın geldiğini gördüm. Yüzü biraz
endişeli gibiydi. Kaşlarım çatıldığında kapının yanından ayrılmadan bana baktı.
"Badi,
Lara'nın yanına bir gitsen iyi olur," derken oturduğum sandalyeyi geriye
ittirmiştim. "Eyşan ile Alev yanında, sizin odada kusuyormuş."
Barış'ın
cümlesi devam ederken kendimi çoktan koordinasyon merkezinin dışında bulmuştum
bile. Adımlarım hızla hareket ederken yatakhanenin koridoruna girdim. Odamızın
açık kapısından içeriye girdiğimde Lara'nın öğürme sesleri yükseliyordu.
Kendimi banyoya attığımda sırtını sıvazlayan Eyşan ile Alev'i gördüm. Alev,
beni görüp geri çekilirken Lara'nın yanına çöktüm.
"Lara?"
derken ellerimi Lara'nın yanaklarına düşen saçlarına atıp yavaşça ensesine
doğru ittirdim. Eyşan, Lara'nın yanından kalkıp geri çekilirken gözlerimi
Lara'nın yüzünde gezdirdim. Lara, beyaz kesmiş yüzüyle bana döndüğünde yüzünü
avuçlayıp dudaklarımı alnına bastırdım. Hissettiğim sıcaklık, yüreğime bir
endişe tohumu serpmişti. Dudaklarımı alnından çekip yüzünü süzdüm.
"Lara
sen yanıyorsun, ateşin var senin?"
Lara,
kafasını iki yana salladı.
"Hayır,
sıcakladım. Ondan öyle hissediyorsun," dedi buruk sesiyle. Kafamı iki yana
sallayıp oturduğu yerden kaldırmaya çalıştım.
"Kalk,
revire götüreceğim seni," deyip kaldırmaya çalışırken banyoda Yonca'nın
sesini duydum.
"Caner,
bir sakin mi olsan? Bende kusarken böyle oluyordum. Hava sıcak olduğu için
terlemiştir."
Endişeli
gözlerimi Lara'nın gözlerine çevirdiğimde Lara, belli olmayan ama küçük bir
tebessüm ile bana bakıyordu. Yanağını tuttuğum ellerime doğru yanağını eğdi.
"Yonca
haklı Caner, ben iyiyim. Yalnızca karnımdaki iki yaramaz biraz canları sıkılmış
gibi benimle dalga geçiyorlar."
Alt
dudağımı dişleyip gözlerimi kırpıştırdım. Lara, ayağa kalkmak için
hareketlenirken belinden tutarak dengesini kurmasına yardımcı oldum.
Dudaklarımı yeniden alnına bastırdığımda ateşin artık orada olmadığını fark
ettim. Bu hiçbir şeyi değiştirmedi.
Çünkü
ateş, artık benim içimdeydi.
Lara'yı
banyodan çıkartıp odaya geçirirken Alev, Yonca ve Eyşan peşimizden geliyordu.
Aklımdaki düşünceler bir bir sıralanırken içlerinden bir tanesi dudaklarımdan
döküldü.
"Bu
kusmalar ne kadar sıklıkla oluyor ya da olacak?" diye sordum ve Yonca'ya
baktım. Yonca, omzunu silkip kafasını omzuna doğru eğdi ve düzeltti.
"Bende
her gün oluyordu ama mesela Eyşan ablada olmuyordu. Kişiden kişiye değişebilir.
Genelde yemek yiyince ya da yemek kokusunda oluyordu."
Alev,
kaşlarını çattı.
"Ama
Lara sabah kahvaltı yapmadı ki?" dediği an, kaşlarımı çatıp Lara'ya
baktım.
"Sen
niye kahvaltı yapmadın?" diye sordum ve kolumdaki saate bakıp yeniden
Lara'ya döndüm. "Saat 12:00. Sen bu saate kadar aç mı kaldın yavrum?"
Lara,
gözlerini devirip yatağın üzerine oturduğunda Eyşan'a bakıp gözleriyle kapıya
baktı. Eyşan, Alev ve Yonca odadan çıkıp kapıyı kapattıklarında dizlerimin
üzerine çöküp başımı geriye yatırdım. Lara'nın yüzüne bakarken kafamı iki yana
salladım.
"Güzelim,
neden kahvaltı yapmadığını söylemedin bana? Tamam kahvaltıyı kaçırmış
olabiliriz ama bir şeyler yaptırır söylerdik kantinden?"
Lara,
dudaklarını büzdü ve ellerini yanaklarıma yasladı. Ellerine iki küçük öpücük
bırakıp tek kaşımı kaldırdım.
"Zaten
aklında bir sürü sorun var Caner, bir de benimle uğraşmanı istemedim."
Bu
kadının dudaklarından neler dökülüyordu?
Kurumuş
dudaklarımı yalayıp yüzüne doğru yaklaştım. Gözlerim gözlerinde gezinirken
bende onun yüzünü avuçladım.
"Yavrum,
sen benim neyimsin? Karımsın, değil mi? Benim her zaman önceliğim senin ve
çocuklarımızın sağlığı olacak. Ne demek seninle uğraşmayacağım?" Alnımı
alnına yasladım. "Ayrıca uğraşmak değil, ilgilenmek. Benim görevim,
seninle ilgilenmek Lara. Eğer ben şu an hâlâ nefes alıyorsam bunun sebebi
sizlersiniz."
Lara'nın
gözleri dolduğunda burnumu burnuna sürtüp damağımı şıklattım.
"Doldurma
lacivertlerini," derken Lara gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı ve
hafifçe başını öne eğdi. Avuçlarımda titreyen yüzü, bana ne kadar savunmasız
olduğunu gösteriyordu. Bir yandan içim yanıyor, bir yandan da onu koruyabilme
gücüyle gururlanıyordum. "Her ne olursa olsun, senin yanında olacağım. Ne
kahvaltını atlaman ne hasta olman ne de korkuların... Beni asla durduramaz. Sen
ve çocuklarımız her şeyden önce gelir."
"Caner..."
diye fısıldadı Lara, sesi kırık ve nazikti. Gözlerini açtığında yüzünde hafif
bir gülümseme belirmişti. O an içimde bir yumruk sıkıldı; kelimeler kifayetsiz
kalıyordu. Ellerimi hâlâ yüzünde tutarken, parmaklarımı saçlarına doladım ve
başını hafifçe kendime doğru çektim.
Dudaklarını
burnuma yasladığında burukça gülümsedim.
"Seni
çok seviyorum, Caner," diye fısıldadı.
"Ben
daha çok Lara," dedim. "Ben daha çok seviyorum."
Lara,
dudaklarını burnumdan çekip kafasını yana eğdi ve dudaklarını dudaklarıma
bastırdı. Dudaklarının yumuşaklığı ve hafif nemi, içimde bir sıcak dalga
yarattı. Başımı hafifçe yana eğip dudaklarımı hafifçe açarak onun dudaklarıyla
kendi ritmimi eşleştirdim.
Öpücük
yavaş, derin ve ihtiyatlıydı, ama içinde kelimelerle anlatılamayan bir yoğunluk
vardı; her dokunuş, birbirimize duyduğumuz güveni ve sevgiyi sessizce ifade
ediyordu.
9
Temmuz 2022 / Şırnak
Ahmet
Kurtuluş, Ağzından
Geçiyor
Zaman, Semicenk
İnsan,
ruhu hatıralarla dolu bir günlüktür.
Her
düşünceyi, bilgiyi, yaşadıklarını, anılarını içinde biriktirir. Kimi zaman bu
hatıralar birer hazine gibi değerli ve parlaktır; kimi zaman da ağır bir yük
gibi omuzlarına çöker, nefesini keser. Her gün, her an, ruhun sayfalarına yeni
bir satır ekler; bazıları sessizce, fark etmeden, bazıları ise çığlık çığlığa
yankılanarak işlenir.
İnsan,
kendini anlamaya çalıştıkça, geçmişin gölgeleriyle yüzleşir; her hatıra bir ip,
bazen bağlar, bazen de yol gösterir. Ama en önemlisi, insan, hatıralarıyla
bütünleşerek yaşar; onları silmek mümkün olmasa da anlamlandırmak ve
kabullenmek mümkündür.
Karşıma
oturmuş, masanın üzerindeki dosyaya bakan Bora'yı izliyordum. Mete'nin ölüm
haberi onun sarsılışına şahit olmama neden olurken, gerçeği saklıyor olmam da
beni derin bir yanlışa sürüklüyordu. Evet, Mete ölmemişti ama karşımdaki adamın
zihninde bu dolanıyordu.
Bünyamin
Boraç Arınlı, ben şehit olduğum için devletine küsmüştü.
Bora
Yalaz Arınlı ise gerçekleri öğrendiğinde, buna sebep olan ben olduğum için bana
küsecekti.
O anda
fark ettim ki, insanların kalbinde yer açmak, bazen en zor görevlerden biri
oluyordu. Herkesin beklentisi, kendi doğruları, kendi acıları vardı ve ben,
onların hepsinin ortasında, sessiz bir tanık olarak duruyordum.
Mete'nin
yokluğuna dair yalan, ağır bir gölge gibi üzerime çökmüştü. Her bakışta, her
sessizlikte, Bora'nın zihnindeki boşluğu dolduruyordum ama bilerek değil,
zorunluluktan. Herkesi korumak için yaptığım her şey, bir yandan beni kendimden
uzaklaştırıyordu.
Ve işte
tam o anda, kendime sordum: "Gerçekler insanları özgür kılar mı, yoksa
zincirler mi?"
Biliyorum,
Bora için bu gerçeği açıklamak demek, herkesin hayatını değiştirmek ve yapılmış
planların boşa gitmesi demekti. Ama bu sorumluluk da ruhumun sayfalarına
işlenen bir başka satır olacaktı; silinmeyecek, unutulmayacak bir satır.
Kafamın
içinde fırtınalar koparken, masanın üzerindeki dosyaya bir kez daha baktım.
Elias köpeğinin bu zamana kadar yapmış olduğu her şey, bir zamanlar Bünyamin'in
de içinde olduğu bilgileri barındırıyordu. Vatanına ihanet etmiş bir adamın,
arkasındaki gerekçe affedilemezdi ama geçmişe lanet okuttururdu.
"Bu
gece İran'a yola çıkacağız," dedi Bora ve bir anda kafasını kaldırıp bana
baktı. Gözlerinin etrafı kıpkırmızı ipliklerle sarılmış, ruhunu yaralayan her
sızı yansımıştı. Yutkunmakta güçlük çekerken bozuntuya vermeden kafamı
salladım.
"Biliyorum,
Hayalet Ekibi ile Güvercin Timi hazırlık yapıyorlar."
Bora,
tek kaşını kaldırıp sorgularcasına yüzümü süzdü.
"Peki,
sen niye buradasın o zaman? Gidip onlara yardım etsene?"
Gözlerinde
doğan öfke parıltısını izledim. Bünyamin'de mi bu şekilde hissetmişti? Kardeşi
olarak saydığı beni kaybettiğinde her seferinde Mete'ye böyle mi bakmıştı?
Derin
bir nefes alarak dirseklerimi masaya yasladım.
"Senin
için buradayım," dediğimde alaycı bir gülümseme ile yeniden yüzümü süzdü.
"Yoksa
benden şüphelenmeye mi başladın?"
Kaşlarımı
anlamadığım için çattığımda gözlerindeki öfke büyüdü.
"Korkma
Zafir, aynı kanı taşıyor olabilirim ama ben, Bünyamin değilim," dedi,
gözlerim kısıldı. "Ben vatanıma ihanet etmem."
Alnımın
ortasındaki çukur kapanıp duygularımı içine hapsettiğinde yüzümde yalnızca
yanlış anlaşılmış bir ruh vardı. Hızla kafamı iki yana salladığım sıra Bora,
okuduğu dosyayı kapattı ve sandalyesini geriye ittirip ayağa kalktı. Ellerimi
masaya koyup ayağa kalkarken Bora, kapıya doğru ilerlemeye başlamıştı. İki
adımda yetişip kolundan tuttum ve kendime çevirdim.
"Bora
yanlış anladın, ben öyle demek istemedim."
Bora,
bir hışımla kolunu kendine doğru çekti.
"Ne
demek istedin peki? 'Ben abinin yaşarken ölümünü seyredemedim, sen de sevdiğin,
kardeşin yerine koyduğun adamın arkasından nasıl acı yaşıyorsun, izleyeyim mi?'
demek istedin?"
Kelimeleri
duyduğum anda ciğerlerime bıçak saplanmış gibi hissettim. Gözlerimin önünde
Bora'nın acısı, öfkesi ve hayal kırıklığı bir arada patlıyordu. Derin bir nefes
aldım, boğazımda düğümlenen kelimeleri zorla serbest bıraktım.
"Bora,
niyetim seni acınla vurmak değil. Benim istediğim tek şey yalnız
kalmaman," diye fısıldadım, sesim neredeyse titriyordu. Bora'nın
gözlerinde bir an için beliren şaşkınlığı gördüm. Öfke ve acı arasında sıkışmış
bir bakıştı bu; ama o bakışın içinde bir kırılma da vardı.
"Sen
ne anlarsın acıdan?" diye mırıldandığında dişlerimi sıktım.
"Ben,
bana sırtını yaslamış bir adamı kaybettim. Yediğim, içtiğim, giydiğim ayrı
olmayan, aynı toprağa adım bastığım, kanımı paylaştığım, kanını verip beni
yaşama bağlayan adamı kaybettim lan ben. Bu vatan ve sevdiği kadından başka bir
istediği olmayan bir adamı kaybettim ben. Sen ne anlarsın kardeşi
kaybetmekten?" dedi ve dönerek kapı kulpuna uzandı.
Ruhumdaki
günlüklerin kanla kaplanmış satırları zihnimde yankılanırken bir hışımla
aralanan kapıya elimi koydum ve kapanmasını sağladım. Bora'nın yakalarından
tutup kapıya yasladığımda öfke ile karışık şaşkınlığına, sabır da eklenmişti.
"Ben
ne mi anlarım!" diye yüzüne kükredim. "Sen mecbur bırakılmayı hiç
yaşadın mı Bora? Alparslan Çakır, Mavi Ateş kurulduktan iki ay sonra verdi bana
o görevi ama ben kabul etmedim. Aynı teklifi Bünyamin'e yaptığında gittim ve
kabul ettim. Bünyamin'i korumak için gittiğim o göreve mecbur bırakıldım
ben!"
Sertçe
kendime doğru çekip yeniden kapıya yapıştırdığımda gözlerim dolmuştu.
"Sen
Mete'nin mezarına elini bile sürmezken ben, Bünyamin'i kendi ellerimle gömdüm o
kara toprağa! Şimdi bana gelip de acıdan anlamazsın diyemezsin Çilingir."
Bora'nın
gözlerinden akan yaşlar yanaklarına düştüğü an, beni göğsümden ittirdi. Ellerim
yakalarından uzaklaşırken kapıya dönüp omzunun üzerinden bana baktı.
"İkisi
farklı şeyler Zafir. Mete'nin şehit olmasına ben sebep olmadım," kapıya
dönüp kulpu indirdi, "Ama sen abimin ölmesine sebep oldun," dedi ve
araladığı kapıdan çıktı.
İnsan,
ruhu hatıralarla dolu bir günlüktü.
Bazı
defterlerde, hangi sayfayı çevirirsen çevir, mürekkebi silinmeyen bir suçluluk
hep kalıyordu.
Bora'nın
koordinasyon merkezinden çıkıp gitmesinden hemen sonra, cebimde titreyen
telefonun sesini işittim. Derin bir nefes verip telefonu çıkarttığımda arayan
ismi okudum. Aramayı cevaplandırıp hızla koordinasyon merkezinden çıktım.
"Biste,
deçim le lay Eyşan." (Bekle, Eyşan'ın yanına gidiyorum.)
Caffar,
beni telefonun ucunda beklerken Eyşan'ın çalışma odasını tıklatıp odaya girdim.
Eyşan'ı, Mete'nin masasında gördüğümde gözlerimiz kesişti.
"Konuş,"
dediğimde Eyşan, kaşlarını kaldırıp sorgularcasına bana baktı. Telefonu
kulağımdan çekip hoparlörü tuşladım.
"Hoparlördesin
Caffar, sen yine de sessiz konuş."
Eyşan,
oturduğu yerden ağır ama hızla kalktığında burukça gülümseyip telefonu
yaklaştırdım.
"Müjde,
Mete gözlerini açtı. Gelmiş, geçmişler olsun."
Aldığım
nefesi ağırca burnumdan verirken Eyşan, büyük bir nefes alıp verdi ve ellerini
yüzüne sürüp öylece sandalyesine oturdu.
"Allah'ım
şükürler olsun," diye fısıldadığını duyduğum sıra Caffar, konuşmasına
devam etti.
"Siz
İran'a geçtikten birkaç sonra yeniden uyutup Şırnak'a transferini yapacağız.
Eyşan, sende bizimkiler ile İran'a gelecek misin?"
Eyşan,
gözlerini düşünürcesine kırpıştırdı, birkaç saniye düşündü. Oraya gittiğimizde
Eyşan'ın Mete'yi görecek hem görecek fırsatı olmayacaktı hem de Caner ile Bora
onu asla orada yalnız bırakmazdı.
"Bence,"
dedim. "Burada kalman daha mantıklı Eyşan. En azından Caner ve Bora
oradayken, Hümeyra teyze ile burada Mete'yi yerleştirirsiniz."
Eyşan,
bir an için düşündü ve hızla kafasını sallayarak beni onayladı.
"O
halde Hümeyra teyzeye söylüyorum ben, Şırnak'ta karşılamasını Eyşan
yapıyor," dedi Caffar. Arama sonlandığında telefonu cebime koyup Eyşan'a
baktım. Gözleri dolu bir şekilde beni izlerken başımı sağa doğru yatırdım.
"Bunu
da atlattı Bozkurt, endişelenme artık yenge."
Eyşan,
yeniden büyük bir nefes alıp verdi ve kafasını iki yana salladı.
"Bir
karar aldık ve bu kararın başımıza neler getirebileceğini hesaplayarak yaptık
Ahmet. Mete'ye bir şey olsaydı kendimi asla affetmezdim."
Omzuma
eğdiğim başımı düzeltip koltuğa çöktüm. Mete ile aramda, Bora kadar bir
yakınlık yoktu ama Mete, yaşına nazaran içlerinde en olgunlarıydı. Acısını ve
düşüncelerini içinde yaşarken aşkını her daim paylaşmaktan hiç utanmazdı.
Burukça gülümseyerek Eyşan'a bakmaya devam ettim.
"O
senin için ölmeye bile hazırdı yenge."
Eyşan,
burukça gülümseyip kafasını salladı.
"Biliyorum.
Ama her zaman ilk tercihim, bir nefes kadar yanımda olması. Ben, onsuz yapamam
Ahmet."
Bu iki
insan, bir orduyu yöneten insanlardı. Ama gel gör ki ikisi de bir aşka yenik
düşmüştü. Bize düşen de bu aşka saygı duyup onların yollarına çıkan engellerde
yanlarında durmaktı.
9
Temmuz 2022 / İran
Selçuk
Ege Turalı, Ağzından
Böyle
İyi, No. 1
"Yalnız
kalacaksın kardeş, yapayalnız..."
Bazı
haberler, duyguları ardından sürüklerdi.
İnsanın
kalbine, hiç istemediği halde kök salan bir acıyı bırakır, ardından da
sessizliğiyle boğardı. Alperen'in Suriye'de söylediği cümle önce dilimi, sonra
da bir an için kalbimi paramparça etmişti. O an tüm zihnim susmuş ve ne
yapacağımı bilemez bir duruma gelmiştim. Ta ki Eyşan'ı arayana kadar.
Kız
kardeşim, yine bir şeylerin peşindeydi ve bu sefer başarılı olacaklardı.
Korkmuştum.
Bir an
için zihnimi kaplayan tüm duyguların anlamı korkuya devrilmişti. Korku, en çok
da insanı çaresiz bıraktığında gerçek yüzünü gösterirdi. Ellerim titrerken,
gözlerim boşluğa dalmışken anladım ki, bu sadece Eyşan için değil, hepimiz için
bir dönüm noktası olacaktı. Bir an için gerçekten de Mete'nin şehit olduğunu ve
Eyşan'ın karnındaki bebekleriyle yalnız kaldığını düşünmüştüm.
Parmak
boğumlarımın beyaz kestiğini fark ettiğimde direksiyonu sıkmayı bıraktım.
Sağdan uzanan bir dal sigaraya bakıp dudaklarımı öne doğru açarak sigarayı
aldım. Alperen, çakmağı alevlendirip sigaramın ucunu yaktığında geriye çekilip
sol elimi direksiyondan ayırdım. Sigaranın dumanını üflerken aralık olan camdan
dirseğimi hafifçe çıkarttım.
"Buradan
sola döneceğiz, Ege."
Alperen'in
dediğini yapıp ilerideki dönemeçten sola döndüm. Çorak yola girdiğimizde araba
hafifçe sallanmaya başlamıştı. Hızımı yavaşlatıp sigaranın külünü dışarıya
çırpıp geri bir nefes daha aldım.
"Eyşan
neden böyle bir plan yapmak istemiş ki?"
Alperen'e
Eyşan'ın dediklerini anlattığımda bir yandan Mete'nin şehit olmadığına
sevinirken öbür yandan da merakla sarmalanmıştı. Nedeni çok basitti. Elias
piçini ininden, Şırnak topraklarına geri götürmekti. Bu sefer başarılı
olacaktık ve o herifi sonsuza dek ya toprağa ya da demir parmakların arkasına
gönderecektik.
Bir
sıhhiyenin önünde yaklaştığımızda arabayı uygun yere park edip sigarayı, aracın
içinde küllüğe söndürdüm. Gözümdeki gözlüklerin üzerinden sıhhiyenin kapısına
baktığım sıra elindeki telefonuyla dışarıya çıkan Caffar'ı gördüm. Çok geçmeden
telefonum çalmaya başladığında aramayı reddedip aracın kapısını araladım.
Alperen ile aynı anda arabadan indiğimizde Caffar, bize doğru yaklaşmaya
başladı.
Caffar,
"Görüşmeyeli uzun zaman oldu Viran Ege," dedi ve elini uzattı.
Burukça gülümseyerek uzattığı elini sıktım ve kafamı salladım.
"Öyle
oldu Caffar."
Caffar,
elini çekip Alperen'e baktı ve yeniden bana bakıp kafasıyla içeriyi gösterdi.
"Hadi
gelin, Mete uyandı. Sizi yanına götüreyim."
Alperen
ile içeriye girdiğimizde burnuma dolan dezenfektan kokusu, uzun zamandan beri
alışık olmadığım bir kokuyu barındırdığı için yüzümü buruşturmama neden
olmuştu. Burnumu çekip adımlarımı hızlandırdığım sıra Caffar, krem rengi
kapının önünde durup kapıyı araladı. İçeriye girdiğimizde fark ettiğim ilk kişi
Hümeyra Çakır olmuştu.
Gülümseyerek
bize baktı.
"Hoş
geldiniz."
Alperen
ile kafamızı sallayarak selam verdiğimizde bakışlarımı sedyenin üzerinde,
göğsünde bir bandajla uzanan Mete'ye çevirdim. Yüzü solgun olsa da gözlerindeki
mavi, hâlâ dimdik ve inatçıydı. O an, savaşın ve acının ondan çok şey almasına
rağmen hâlâ aynı Mete olduğunu gördüm.
Gözlerimizi
birbirine kilitlediğimizde dudaklarım burukça kıvrıldı. Boğazımda düğümlenen
sözcükler içimde kalırken Mete hafifçe gülümsedi. Sessizlik, yalnızca monitörün
düzenli bip sesiyle bölünüyordu. Küçük adımlarla Mete'nin yattığı sedyeye
yaklaşıp gülümsememi büyüttüm.
"Ya
Mete Mert Çakır," dedim alaycı ama nazik bir tonda. "Karının
kurşunuyla vurulmakta varmış."
Mete'nin
dudaklarından kısa bir kahkaha kaçtı, hemen ardından acıyla yüzünü buruşturdu.
Elini göğsüne götürmeye çalışınca refleksle uzandım, parmaklarımı onun bileğine
koyup durdurdum.
"Zorlama,"
diye fısıldadım.
Caffar,
küçük bir kıkırdamayla bir an için dikkati kendi üzerine çekti.
"Valla
hareketsiz durmasaydı işim zordu. İki yüz metre uzaktan vurmak zorunda kaldım.
Allah'tan yengenin silahı iyiymiş."
Tebessüm
ederek yeniden Mete'ye döndüğümde gözlerindeki o tanıdık parıltı küçük bir
nefeslenmeme sebep oldu. Her şeye rağmen Mete'ydi o ya. Her ne olursa olsun pes
etmeyen, pes ettiğini anlayacağı yerde bir durup soluklanan Mete'ydi. Asla geri
adım atmayan Mete'ydi o.
Mete
Mert Çakır'dı.
"Bizimkiler
İran'a gelecekmiş, Elias piçi için," dedi Mete, nefesini toparlamaya
çalışarak. "Caffar Ahmet'i aramış, Eyşan gelmeyecekmiş. Bizi orada
bekleyecekler. Siz bizimle mi geleceksiniz?" diye sorduğunda kafamı
salladım.
"Evet.
Bizzat kız kardeşim seni bana emanet etti."
Mete
gözlerini kapatıp yavaşça gülümsedi. O öyle bir gülümsemeydi ki hem yorgunluğu
hem de içindeki Eyşan'a olan özlemini aynı anda hissettirebiliyordu. Gözlerini
açıp derin bir nefes bıraktı ve dudaklarını yaladı.
"Bunu
duymak... iyi hissettirdi," dedi, ağırca. "Kokusu burnumda tüttü
toprağımın."
Gülümseyerek
Caffar'a döndüm ve çenemi dikleştirip ciddileştim.
"O
hâlde işlemleri hallettirip bir an önce transfer hazırlıklarını tamamlayalım.
Alperen ile Hümeyra teyzeyi önden gönderelim. Bende Mete ile Şırnak'a
dönerim."
Caffar,
kafasını salladığında Hümeyra teyze ile Alperen, odanın kapısına doğru
yaklaştı. Birlikte odadan çıktıklarında Caffar, kafasıyla kapıyı işaret etti.
"İşlemleri
halledip geliyorum," dedi ve odadan çıktı. Mete'nin yanındaki sandalyeye
oturup gülümseyerek Mete'ye bakmaya devam ettim. Mete, ağırca boğazını
temizleyip dudaklarındaki tebessümü yitirdi.
"Mimba
elimizde, Şırnak'ta."
Mimba'nın
Şırnak'ta olması iyi bir durumdu.
"Konuşturabildiniz
mi?"
Mete,
kafasını iki yana salladı.
"Pek
değil, konuşmadı orospu çocuğu. Ayrıntılarını kendin de biliyorsun zaten.
Elias'ın ne yapmayı amaçladığını da."
Düşünceli
bir şekilde başımı sağ omzuma doğru yatırdım.
"Bu
planı yapmak ne kadar doğruydu Mete? Biz bile ilk öğrendiğimizde çok şaşırdık
tabii ki ben inanmadım ama diğerleri inanmış. Peki Caner, onu hiç merak etmiyor
musun?" diye sorguladım.
Mete,
bakışlarını arkamdaki duvara çevirip dudaklarını araladı. Kısa bir süre boyunca
bir şey demedi ve dudaklarını kapattı. Burnundan küçük bir nefes verip
gözlerini yeniden bana çevirdi.
"Dağılmıştır,"
dedi dalgınca. "Vurulduğumdaki bağırışlar kulaklarımdan hiç silinmiyor
Selçuk. Rol yaptığını bilsem bile Eyşan'ın çığlığı bile hâlâ silinmedi.
Allah'tan gözüm arkada değil. Hepsi onun yanında."
Aklımdaki
soruyla kaşlarımı kaldırıp başımı eski haline getirdim.
"Peki,
baban?"
Mete'nin
gözleri, gözlerimde takılı kaldı.
"Annem,
babamın haberi ilk duyduğunda bayıldığını söyledi. Evlat acısı Selçuk, babamı
en iyi anlayabileceklerden biri de sensin."
Evlat
acısı...
Bir şey
demeden öylece gözlerine baktım. Ona o an o kadar çok şey söylemek istedim ama
hepsi bir an için boğazımda düğümlendi; kelimeler yetmedi. O acıyı unutmak
mümkün değildi. Yıllar önce, elimden kayıp giden çocuğumun hatırası hâlâ içimde
taze bir yara gibi duruyordu.
O
günleri düşündüm; çaresizliğim, ağlamaktan yorgun düşmüş ellerim,
susturamadığım çığlıklar... Ve en kötüsü, hiçbir zaman söyleyemediğim
"Seni seviyorum" kelimeleri... Hepsi boğazımda düğümlenmişti.
Gözlerimin önünde birini kaybetmek, sadece geçmişin acısını hatırlamakla
kalmıyor, aynı zamanda yeni bir yıkıma davetiye çıkarıyordu.
"Zor
tabii," diye fısıldadım en sonunda. "Sende evlatlarını kucağına
aldığında Mete, o zaman anlayacaksın."
Mete,
gözlerini ağırca kapatıp öylece duraksadı.
O
duraksayışı izlerken içimde bir sancı daha yükseldi. Her zamanki gibi, güçlü ve
dimdik duran o adamın, gözlerini kapatıp bir an bile olsa kırılabilir olduğunu
görmek bana geçmişi hatırlattı. O kayıp evlat... Bu kez aynı acıyı bu adamın
hissetmemesi için elimden geleni yapacaktım.
"Eyşan'ı
korumak demek vatanı korumak demekti Selçuk. Peki, evlatlarımı korumak... buna
ne isim verilir?"
Gözlerini
açtığında gözlerim, gözlerindeki o yorgun maviyi inceledi. Sessizliği,
sözcüklere sığmayacak kadar derindi. Ama o anda fark ettim ki, bazen kelimeler
yetmezdi. Duygular, bakışlarla ve sessizliğin yüküyle aktarılırdı. Burukça
gülümseyerek elimi omzuna yasladım.
"Yaşama
bağlılık," dedim usulca. "Çünkü nefes almak için bir sebebin
vardır."
İçimden
sessizce fısıldadım.
Evlatlarını
korumak Mete... sadece onları yaşatmak değil, kendini yeniden ayakta tutmak,
geçmişin gölgesiyle savaşmak demektir. Kaybettiklerini bilerek, bir daha asla
vazgeçmemek demektir.
Omzuna
yasladığım elim hem destek hem bir sözleşme gibiydi. Gözlerimiz konuşuyordu;
kelimeler eksik kalsa da hislerimiz her şeyi anlatıyordu. Her nefeste bir karar
verdim: ne geçmişin acısı ne de geleceğin belirsizliği, onları korumaktan beni
alıkoyamayacaktı.
Ve
düşündüm ki gerçek güç, korkularını ve kayıplarını yutup, sevdiklerinin
hayatını kendi hayatın kadar değerli kılabilmekti.
Caffar
kısa süre sonra geri döndü. Elinde belgeler ve birkaç çanta vardı.
"Her
şey hazır," dedi, gözlerini benden ayırmadan. "Uçuş saatine kadar
bekleyeceksiniz. İran sınırında ekstra önlemler aldım. Plan değişmedi, Şırnak'a
sorunsuz döneceksiniz. Hümeyra teyze ile Alperen yola çıktılar."
Kafamı
hafifçe sallayıp Mete'ye döndüm.
"Evine
dönmeye hazır mısın Mete Mert Çakır?"
Mete
başını hafifçe salladı. Gözlerindeki o mavi parıltı, yorgunluğun ve acının
arasına serpilmiş bir umut gibiydi.
"Hazırım
Selçuk Ege Turalı," dedi. İçimde, Eyşan'ın bana yüklediği sorumluluğun
ağırlığını hissetmekle birlikte, kontrol bende olduğu sürece planın başarıya
ulaşacağına inanıyordum. Caffar ile birkaç talimatı kontrol ettikten sonra,
odaya gelen hasta bakıcılar eşliğinde Mete'yi sedyesi ile helikopter pistinin
olduğu alana transferini yapmak için yardımcı olduk.
Yanımızda
kalan Türk doktor, son kontrollerini yapıp bakışlarını bana çevirdi.
"Şırnak'a
inene kadar Mete Bey'i uyutacağız. Sarsıntılardan dolayı acısını hissetmemesi
onun güvenliği ve rahatı için iyi olacaktır."
Kafamı
sallayarak onay verdiğimde elindeki iğneyi açılmış damar yoluna enjekte etti.
Gülümseyerek yüzümü Mete'ye yaklaştırdım.
"İyi
uykular Bozkurt, Eyşan seni bekliyor olacak."
9
Temmuz 2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Gözlerin,
Barış Akarsu
Ruhumda
kozasından çıkmış bir kelebek vardı.
O öyle
bir kelebekti ki, kanatları sıradan bir rengin değil; sanki gökyüzünün bütün
tonlarının, yeryüzünün bütün sırlarının nakşedildiği bir atlasın dokusuyla
işlenmişti. Kanat çırptıkça içimde bir fırtına kopuyor, rüzgârın en derin
yerinde Mete'nin adı yankılanıyordu.
Onun
gözlerine her baktığımda, içimdeki kelebeğin kanatları daha hızlı çarpıyordu.
Bir çift mavi denizdi o gözler. Ne zaman içine düşsem, kıyısı olmayan bir
sonsuzlukta kayboluyordum. Bazen hırçın bir dalganın coşkusunu, bazen de dingin
bir gökyüzünün huzurunu barındırıyordu bakışlarında. Ve ben her defasında
kendimi, o denizin ortasında savunmasız bir gemi gibi hissediyordum; direksiz,
pusulasız ama garip bir şekilde güvende.
Çünkü
biliyordum ki, dalgalar beni ne kadar savursa da onun gözlerinde boğulmak bile
bir lütuftu.
Mete'nin
adı dudaklarımdan dökülmese bile kalbimin en derin odalarında yankılanıyordu.
Onu düşündüğümde nefesim bile ağırlaşıyor, göğsümde çarpan kalbin atışları
birer birer onun ismini mırıldanıyordu. O bana yalnızca bir sevgili değil,
yüreğimin siperiydi. Savaşın ortasında bile gözlerim onun yüzünü arıyordu;
barut kokusunun içinden sıyrılıp bana hayatın hâlâ yaşanmaya değer olduğunu
hatırlatıyordu.
Bazen,
parmak uçlarımda hissettiğim hayali bir dokunuşuyla titriyordum. Ellerini
düşündüğümde, o ellerin nasırlarında saklı bütün hikâyeleriyle bana uzanışını
hayal ediyordum. Ve o an, içimdeki kelebek kanatlarını açıp gökyüzüne doğru
yükseliyor, ama asla uzaklara gitmiyordu. Hep Mete'nin kalbinin üzerinde
konacak bir dal arıyordu.
Onu
sevmek, ateşe dokunup yanmamak gibiydi. Onu sevmek, ölümle yaşam arasındaki
ince çizgide gözlerimi kapatıp cesurca yürümekti. Ve ben, bütün yaralarıma
rağmen, bütün yangınlarıma rağmen, Mete'yi sevmekten hiç vazgeçmedim.
Çünkü
ben biliyordum: Ruhumdaki kelebeğin kanatlarını taşıyan tek rüzgâr, onun adıyla
esiyordu.
İran'a
gitmeyecektim. Onun yerine bizimkilerin bensiz gitmesini halletmek için Hümeyra
anneden de yardım istemiştim. Hümeyra anne, yolculuğun gebeliğim için tehlikeli
olabileceğini söylediği an, Caner, Bora ve neredeyse bütün tim benim burada
kalmam için neredeyse ayaklarımdan askeriye kolonuna bağlayacaklardı. Normal
şartlarda onlara direnirdim ama direnmemek için bir sebebim vardı.
Kocam
uyanmıştı.
Mete
Mert Çakır, gözlerini açmıştı.
Ve
şimdi Hümeyra annenin gönderdiği adrese gelmiş, onları bekliyordum.
Ev, iki
katlı dubleks bir villaydı. Salon ve mutfak ayrı olarak dizayn edilmişti.
Merdivenlerden çıkıldığında yalnızca üç oda bulunuyordu. Birisi Hümeyra annenin
çalışma odası, biri Mete az bir süre kalmış olsa da Mete'ye tahsis edilmiş bir
oda, diğeri ise klasik bir misafir odasıydı. Misafir odası tam teşekküllü
olmasa bile sade bir steril odaya çevrilmişti.
Mete'yi
bekliyordu.
Kapı
çalındığında oturduğum koltuktan kalkıp büyük adımlarla kapıya doğru yaklaştım.
Kulpu indirip kapıyı araladığım sıra Hümeyra anne ve Alperen'i karşımda gördüm.
Gülümseyerek girmeleri için geriye çekildim. İçeriye girdiklerinde kapıyı
kapatıp onlara döndüm. Bakışlarım Alperen'e çevrildiğinde burukça gülümsedim.
"Kilo
vermişsin Avcı," dedim, alaycı bir tonda. Alperen, kıkırdayarak kaşlarını
kaldırdı.
"Sende
kilo almışsın Güvercin."
Gözlerimi
devirip ellerimi karnımdaki ikizlerime yasladım.
"Onlar
kilo değil Alperen, çocuklarım."
Alperen
küçük bir kahkaha attığında Hümeyra anne, omzuma dokundu.
"Gel
yavrucuğum ayakta kalma."
Hümeyra
annenin sözünü dinleyip koltuğa geçtiğimde meraklı bakışlarımı Hümeyra annede
gezdirdim.
"Mete
nasıl anne?" diye sorguladığımda Hümeyra annenin gözlerindeki umutlu
parıltı biraz olsun rahat nefes almama yardımcı oluyordu.
"İyi
kızım, maşallah turp gibi. Onlarda yarım saate burada olurlar. Zaten odası
hazır, yalnızca geldiğinde uyuyor olacaktır. Uçaktaki sarsıntıdan acısı olmasın
diye uyutup getireceklerdi."
Hümeyra
annenin sözlerinden sonra içimde biriken kaygı biraz olsun hafifledi. Ama yine
de kalbim göğsümün içinde uslanmaz bir kuş gibi çırpınıyordu. Uyuyarak
gelecekti. Evet, bu belki onun için en iyisiydi, ama ben özlediğim o gözleri
kapalı görmeye tahammül edemeyecektim. İçimdeki kelebek, kanatlarını sabırsızca
çırpıyor, sanki birazdan göğsümden çıkıp bütün evi dolaşacakmış gibi
kıpırdanıyordu.
Koltukta
otururken gözlerim ellerime kaydı. Avuçlarımı açıp kapattım; ona dokunacağım
anı düşündükçe parmak uçlarım yanıyordu. Onu en son gördüğüm an, gözlerimin
önünde bir ateş gibi canlandı. Yorgun ama inatçı bakışları... yüzüne sinmiş
acının içinde bile bana hayat bahşeden tebessümü... bir an olsun gözlerini
gözlerimden ayırmaması...
Ve
şimdi, yeniden kavuşacaktık.
Ama bu
kez farklıydı.
Ben
yalnızca bir asker değildim artık; içimde taşıdığım iki canla, onun
çocuklarıyla tamamlanmıştım. Bunu ona hissettirmek, ona göstermek istiyordum.
Su
içeceğimi söyleyip bir an için kendimi mutfağa attım. Elleriyle yoğrulmuş sıcak
bir hamur gibi titreyen ruhumu sakinleştirmek istercesine tezgâhın kenarına
yaslandım. Perdeden sızan akşam ışığı içeri düşüyor, odanın içinde loş bir
altın rengi yayılıyordu. O ışığın içinde, sanki Mete'nin siluetini görür
gibiydim. Yanağıma değen hayali dokunuşunu hissettim.
"Çok
özledim seni, Mete..." diye fısıldadım kendi kendime. Sesim o kadar ince,
o kadar kırılgandı ki, eğer duvarların kulağı olsaydı bile duyamazlardı.
Elimdeki
üç bardak suyla geri salona döndüm. Koltuğa yeniden yerleştiğimde Alperen'in
şakalaşmaları bile zihnimdeki o yoğunlukla yankılanıp kayboluyordu. Hümeyra
anne ile konuşmalarını duysam da zihnim bir süzgeç görevi görüp onları duymamı
engelliyordu.
Salonda
aniden yankılanan zil sesiyle irkildim. Kalbim sanki göğsümden kopup yere
düşecekmiş gibi şiddetle atmaya başladı. İçimdeki kelebek, kanatlarını öyle bir
hızla çırpıyordu ki, ruhumun bütün dengesi altüst oldu. Hümeyra anne ve
Alperen, ayağa kalkıp kapıya ilerlerken koltuktan yavaşça kalktım.
Az
sonra kapı açılacaktı.
Az
sonra, rüyalarıma işleyen yüzü yeniden karşımda olacaktı.
Ve ben,
bütün yorgunluğuma, bütün yaralarıma rağmen, ona ilk kez dokunuyormuş gibi
titreyerek sarılacaktım.
Mete
Mert Çakır gözlerini yeniden açtığında, artık sadece vatanına değil; bana,
bize, çocuklarımıza da dönmüş olacaktı.
Hümeyra
anne kapıyı açıp kenara çekildiği an, içimdeki kelebek kanatlarını öyle bir
hızla çırptı ki, göğsümdeki bütün hava çekildi. Eşiğin önünde bir sedye vardı.
Ve o sedyenin üzerinde bütün rüyalarımın, hayallerimin, acılarımın adı
yatıyordu. Sedyeyi taşıyanlardan biri Selçuk'tu. Gözleri benim gözlerimle
buluştuğunda, içindeki onca yorgunluğa rağmen dimdik duran bir dostun, bir
kardeşin kararlılığını gördüm. Diğeri ise Türk bir doktordu; elleri sağlam,
yüzü dikkatliydi. Sedyeyi taşırlarken Mete'nin en ufak sarsıntıdan zarar
görmemesi için öyle bir özen gösteriyorlardı ki, içimdeki minnet gözlerimden
yaş olup taşmak istedi.
İçeriye
girdiklerinde Alperen, hızla onlara yardım etmek için sedyenin ortasından
tuttu, Hümeyra anne kapıyı kapattı. Mete'yi yukarıya çıkartmaya başladıklarında
peşlerinden dikkatlice ilerledim. Mete için hazırlanmış odaya girildiğinde
Alperen, Mete'yi tüm ağırlığına rağmen yavaş ve dikkatli bir şekilde kucaklayıp
yatağa yatırdı.
Yatağın
yanına geçip titrek bir nefes bıraktım. Yavaşça boşlukta kalan bir alana
oturduğumda gözlerimi yüzünde gezdirdim.
O,
bembeyaz çarşafın arasında bir uykuya dalmış gibiydi. Yüzünde, savaşın
gölgesini taşıyan o çizgiler vardı ama aynı zamanda bana huzur veren o tanıdık
güzellik de oradaydı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir solgunluk,
kirpiklerinin gölgesinde ise tarifsiz bir dinginlik vardı.
Sanki
bütün fırtınalardan geçmiş, şimdi bana dönüyordu.
Ayaklarım
geri geri gitti, ama aynı anda kalbim öne doğru koştu. Sanki gövdemle ruhum
birbirinden ayrıldı.
"O
iyi mi?" diye sorguladım, sesim neredeyse fısıltıydı. Gözlerimi ondan ne
kadar çekmek istemesem de yalnızca birkaç saniyeliğine doktora bakıp yeniden
Mete'ye döndüm.
"Mete
Bey uçuş boyunca uyutuldu. Endişe etmeyin, şu an çok iyi."
Doktor,
üzerine örttükleri pikeyi hafifçe karnına doğru sürüklediğinde seslice
yutkundum. Çıplak göğsündeki bandaja ağırca elimi uzattığım sıra, doktor benden
önce davrandı.
"Şimdilik
dokunmayın Eyşan Hanım. Dikişleri henüz çok taze. Bandaj olsa bile enfeksiyon
kapma olasılığı yüksek."
Hızla
elimi çekip kafamı salladım. Selçuk, omzuma dokunup sıvazladı ve boğazını
temizledi.
"Alperen,
Hümeyra teyze, Çağrı Bey çıkalım, biraz hasret gidersinler."
Selçuk'un
ricasıyla doktor, sırt çantasını önüne doğru alıp içinden bir iğne çıkarttı.
Mete'nin damar yoluna takıp içindeki sıvıyı enjekte etti.
"Beş
dakikaya ayılmış olur. Herhangi bir ağrı durumda seslenmeniz yeterli
olur," dedi ve herkes ile çıktı. Kapı kapandığında odanın içinde ağır bir
sessizlik kaldı. Sanki nefes bile almıyordu duvarlar. Benim ve Mete'nin kalbi
dışında hiçbir şey çarpmıyordu. Ellerim titriyordu. Tereddütle, korkuyla,
hasretle ve sonunda cesaretle ellerine uzandım.
O
eller...
Ne
kadar özlemiştim.
Parmaklarımı
onun nasırlı parmaklarının üzerine kapadım. O an bütün bedenimden ince bir
ürperti geçti. Ellerinin sıcaklığı, damarlarının belirgin hatları, bana onun
hâlâ burada, hâlâ benim olduğunun kanıtıydı.
Gözlerimden
yaşlar süzülürken, başımı yavaşça eğip ellerini kaldırdım ve dudaklarıma
götürdüm. Dudaklarım ellerine değdiğinde, içimde aylarca susuz kalmış bir
toprak gibi çiçekler açtı. Onu öpmek, nefes almak gibiydi. Onu hissetmek,
yeniden doğmak gibiydi.
Sonra
kokusu geldi burnuma.
Ah o
koku...
Barutun,
toprağın ve aynı zamanda bana ait olan o tanıdık güvenin kokusu. Sanki göğsümde
sakladığım bütün anılar şimdi boğazıma tırmanıyordu. Yüzümü avucuna yasladım,
gözlerimi kapattım. İçimdeki kelebeğin kanat sesleri kulaklarımda çınladı.
"Mete..."
diye fısıldadım, sesim titredi. "Nefesime yeniden nefes oldun ya sen. Ben
başka hiçbir şey istemem."
Tam o
sırada, parmaklarının çok hafif bir kıpırdanışını hissettim. Öyle ince, öyle
belli belirsizdi ki ama benim için gökyüzünden düşen bir yıldızdan daha
gerçekti. Başımı hızla kaldırıp yüzüne baktım. Kirpiklerinde kımıldayan bir
titreşim vardı.
Doktorun
sözleri zihnimde yankılandı: 'Beş dakikaya ayılır...'
Kalbim
sanki göğsümü yarıp dışarı çıkacaktı. Ellerini daha sıkı tuttum, çenemi onun
elinin üzerine yasladım. Birazdan gözlerini açacaktı. Ve ben, bütün yaralarıma,
bütün yorgunluğuma rağmen, yeniden onun gözlerinde kaybolacaktım.
Kirpiklerinin
titrediğini gördüm. Yavaşça, ağır bir perde aralanır gibi göz kapakları
aralandı. O mavi, yıllardır içine düşmekten yorulmadığım deniz, yeniden bana
bakıyordu.
Kalbim
boğazıma yükseldi, nefesim kesildi. Dudaklarım titreyerek kıpırdadı.
"Mete..."
Bir
anlık bir sessizlik oldu. Gözleri bana odaklanmaya çalışırken yüzüne o tanıdık
yorgun tebessüm yerleşti. Dudakları zorla aralandı, sesi boğuk ama kararlıydı.
"Eyşan..."
Adımı
böyle söyleyişi ile sanki gökyüzü yeniden rengini buldu. Gözlerimden yaşlar
boşaldı, avuçlarımda hâlâ onun ellerini sıkıca tutuyordum. Gözleri yorgunca
yanaklarıma düşen yaşlarda gezinirken çenemde tuttuğum elini kıpırdatmaya
çalıştı.
"Ağlama,"
dedi güçlükle. "Silemiyorum, ağlama."
Aldırmadan
kafamı iki yana salladım.
"Çok
korktum," diye kısıkça inledim. "Sana bir şey olacak diye çok
korktum. Mete, ben sensiz ne yapardım?"
Elini
bırakmadan yüzüne doğru eğilip dudaklarımı yüzünün her bir noktasında
sürükledim. Kaşlarını, alnını, burnunu, yanaklarını, gözlerini, kirpiklerini,
sol gözünün altında varlığını bildiğim ama şu an olmayan gamzesini ve en
sonunda dudaklarından öptüm.
Dudaklarıma
en yakın yerden, burnumu burnuna değdirdim. Hıçkırıklarımın arasında
fısıldadım.
"Döndün...
bana döndün."
Mete
gözlerini kırpmadan bana baktı, dudaklarının kenarında çok hafif bir gülümseme
belirdi. Yanağını yanağıma sürtüp gözyaşımı sildi ve ardından dudaklarını
bastırıp gözlerimin içine yeniden baktı.
"Benim
yolum hep sana dönüyordu, Eyşan."
Karnımda
hissettiğim tekmelerle ağır ama hızlı bir şekilde Mete'nin elini karnıma
yasladım. Mete'de karnımdaki tekmeleri hissetmiş olacaktı ki gözlerini kapatıp
yorgunca gülümsedi.
"İyiler,"
diye fısıldadı.
Kafamı
sallayıp burukça gülümsedim.
"Çünkü
babaları da iyi."
Gözlerini
açtığında tebessümünün ardında derin bir minnet vardı; sanki bütün acıların
içinden yalnızca bu an için geçmişti. Parmaklarını karnımda kıpırdattı,
ardından bakışlarını yeniden bana çevirdi.
"Onları
hissetmek..." diye fısıldadı, sesi titrek ama içten. "Sanki yeniden
doğmuşum gibi."
Nefesim
göğsümde düğümlendi. Elleri hâlâ karnımdaydı ve ben o ellerin sıcaklığıyla daha
da sarsılıyordum. Başımı eğip dudaklarımı parmaklarının üzerine bastırdım.
"Mete,"
dedim, içli nefeslerimin arasından. "Senin yokluğunda onlar bana nefes
oldular. Ama biliyor musun? Asıl sen... sen onların nefesisin. Sen olmadan
yarım kalacaklardı."
Mavi
gözleri ışıldadı, dudaklarının kenarı titreyerek kıvrıldı. Bir damla gözyaşı
yanağından süzüldü, ama bu gözyaşında acı değil; sonsuz bir şükür vardı. Ona
doğru eğilip dudaklarımı gözyaşına bastırdım.
"Elimi
tuttukları gün..." dedi, sesi kısık ve derinden, "...hayatımın en
büyük savaşı kazanılmış olacak. Çünkü o an, onların babası olabildiğimi
bileceğim."
Kendimi
tutamayıp yüzünü avuçlarıma aldım. Yanağına eğilip titreyen bir nefesle yeniden
öptüm.
"Zaten
öylesin. Onlar daha doğmadan seni tanıyorlar, Mete. Her kalp atışımı senin
adınla duyuyorlar."
Dudaklarımı
yanağından alnına doğru sürükleyip soluklandım.
"Canım
yanar, dünyam yıkılır ama bir daha seni bırakmam."
Mete,
nefesini boynuma bıraktı. Dudaklarının kenarından çıkan o boğuk ama kesin
fısıltı, kalbimi paramparça etti.
"Helalimsin
de diyecek misin?" deyip güçlükle kıkırdadı. Mete'nin alaycı tavrıyla
gözlerimi devirip alnına alnımı yasladım.
"Bildiğin
şeyi neden söyleyeyim aslanım?"
Mete,
şaşkınlıkla kaşlarını kaldırıp çarpıkça gülümsemeye çalıştı ama yalnızca
çalıştı. Dudakları yalnızca bükülmüştü.
"Hatun,
senin içine ben mi kaçtı?"
Kahkaham
boğazımda düğümlendi, gözyaşlarımla karışıp dudaklarımda buruk bir tebessüm
oldu. Elimi saçlarının arasına daldırıp nazikçe okşadım.
"Sen
zaten içime çoktan kaçtın Mete," dedim fısıltıyla.
Mete,
gözlerini yorgun ama ısrarla bana dikti. Nefesi kesik kesikti, dudaklarının
kenarında belli belirsiz bir kıvrım vardı.
"İyi
ki... içinden çıkmamışım," diye mırıldandı.
Bir an
sustum, sedyenin yanında ona daha da sokuldum. Kollarımı başının etrafına
doladım, sanki tüm dünyayı üzerimize yığsalar bile bırakmayacakmışım gibi.
"Çıkamazsın
zaten," dedim kararlı bir fısıltıyla. "Sen bendesin, Mete. Kanımda,
kalbimde, nefesimde... Çıkamazsın."
Mavi
gözleri gözlerimde gezindi, ardından güçsüz bir tebessümle gözlerini kapadı.
"Yaşamayı
sadece nefes almaktan ibaret sanırdım. Yaşam senmişsin Eyşan. Yaşam, senin
nefesinmiş. Bana yaşama sebebimi sen verdin ve bu, senin yokluğunla son
bulacak. O yüzden sen oldukça bende olmaya devam edeceğim."
Başını
arkaya eğip alnıma dudaklarını yaslarken, dudaklarının arasından çıkan o tek
kelime yüreğime mühür gibi düştü.
"Helalim."
Biraz
yüzümü geriye çekip saçlarını geriye atarak okşadım. Gözlerimden taşan bütün
çaresizlikle dudaklarıma döküldü cümlelerim.
"Benim
nefesim de sensin, Mete. Benim ömrüm, benim yolum sensiz yarım, sensiz
karanlık. Artık seni bırakmam. Ne olursa olsun, bir daha asla bırakmam. Seni
asla böyle bir yola sürüklemem."
Sanki
sözlerim bedenine can, kalbine ritim katıyordu. Göz kapaklarının arasından
sızan yorgun mavi parıltı yeniden bana döndü. O an, içimdeki kelebek
kanatlarını açıp sessizce kondu; ne gökyüzüne, ne uzaklara... Mete'nin
yüreğine.
Artık
ne savaş, ne acı, ne de ölüm bizi ayırabilirdi.
Çünkü
biz, her şeye rağmen yeniden hayata başlamıştık.
Gözlerin
mavi bir gece gibi,
Ve ben o gecede kaybolmuş bir yıldız.
Ellerin ellerimde ısınınca,
Dünya sustu, zaman dondu.
Dudakların
alnımda,
Nefesin boynumda,
Her fısıltın içimde bir çığlık,
Ve ben sessiz, ama bütün benliğimle sana aitim.
Sana
tutuldum, senin varlığında yaşıyorum, seninle tamamlanıyorum.
10
Temmuz 2022 / İran
Yazar,
Ağzından
Aber
Sie, Ayliva
Bir
varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, gökyüzünün en
derin ücrasında var olan iki yıldız varmış. Liora ve Kael yıldızları,
birbirinden ayrı ama aynı kalbin parçalarıymış. Geceleri gökyüzünde yan yana
parladıklarında dünya denge içinde olurmuş. Rüzgârlar huzurlu eser, sular
berrak akarmış.
Bir gün
göklerin kıskanç ruhu, onların ışığını ayırmaya karar vermiş. Liora'yı doğuya,
Kael'i batıya savurmuş. İkiz yıldızlar birbirlerini göremez olmuş. Ama işin
garip yanı, ne kadar uzak olurlarsa olsunlar, saçtığı ışıkları aynı anda
parlamaya devam etmiş.
Rivayet
edilir ki o günden sonra dünyaya doğan ikiz çocuklar, bu yıldızların
yankısıymış. Onlar ayrı bedenlerde yaşasalar da aynı kalpten doğdukları için
birbirlerini hissederlermiş.
Biri
ağladığında diğeri boğazında düğüm hisseder, yaralandığında diğerinin teni
sebepsiz yere sızlar, sevinince ötekinin kalbine sıcak bir rüzgâr dolarmış.
Halk buna şöyle bir cümle söylemiş; "İkizler, yıldızların sırrını taşır.
Onların bağını yalnızca ölüm ayırabilir, ama ölüm bile tamamen değil; çünkü
biri göğe döndüğünde, diğerinin gölgesi hep ışığa bakar."
Ve
derler ki hâlâ geceleri, doğu ile batı ufkunda aynı anda iki parlak yıldız
yanıp sönerse, bu Liora ile Kael'in birbirini selamladığı andır. O gece doğan
ikizler ise hayatları boyunca ruhlarının birbirine bağlı olacağına inanılır.
Her ne
kadar Mete ölmemiş olsa bile Caner, Mete'nin şehit olduğunu sanıyordu. Kendi
içinde tarifsiz bir boşluk açılmıştı. Kalbinin yarısı, bir daha hiç
dolmayacakmış gibi eksilmişti. Asfalt yolda akıp giden kalabalık aracın içinde
bakışlarını camdan yukarıya çevirdi, Caner.
Her ne
düşünüyorsa, gözlerini bir an için kapattı ve yüzünü aşağıya indirerek yolu
izlemeye devam etti. Araba arada sallandığından dolayı omuzları sağa sola doğru
hafifçe sallanıyordu. Siyaha boyattığı saçların aralarına dolan ışık
kırıntılarıyla, camdaki yansımasına bakıp içli bir nefes bıraktı.
Mavi
gözlerinde, göğün en derininde saklanan bir fırtına gizliydi. O gözler, bir
zamanlar umutla parlayan denizlerken şimdi dalgasız bir hüzne gömülmüştü.
İçinde hem özlemin hem de suçluluğun yükü vardı; sanki gözbebeklerinin
maviliği, ardında sakladığı acıyı daha berrak gösteriyordu. Bakıldığında,
gözlerindeki hüzün bir kıyıya vuran dalganın geri çekilişini andırıyordu:
Sessiz, çaresiz ama iz bırakmadan da gitmeyen.
Aracın
içinde, en önde yer alan Selami, baktığı tabletten kafasını kaldırıp omzunun
üzerinden arkasında oturan ekibe baktı.
"Beş
dakika sonra Konsolosluktan iletilen konuma varacağız. Son hazırlıklarınızı
tamamlayın."
Selami'nin
komutuyla, herkes silahlarının şarjörünü kontrol etmeye başladı. Caner, ağırca
kafasını eğip elindeki keskin nişancı tüfeğini inceledi.
Mavi
gözlerinde saklı o fırtına, tüfeğin soğuk çeliğine yansıdı sanki. Parmakları,
alışkanlıkla namlunun üzerinde gezinse de zihni hâlâ o hüznün pençesindeydi.
Metalin ağırlığı, kalbinin yüküyle birleşince nefesi kısa ve kesik çıktı.
Yan
koltuktaki Osman şarjörünü yerine oturtup sertçe çektiğinde, araçta yankılanan
ses Caner'in düşüncelerini bir anlığına böldü. Gözlerini silahın üzerine eğdi,
mekanizmanın her parçasını kontrol ederken kendine sessizce fısıldadı.
"Odaklan
Zirve, şimdilik sadece görev var," dedi.
Ama
kalbinin derininde, kardeşinin yokluğuna inandırdığı kendisiyle, hâlâ bir
yerlerde onu hissettiğine inanan ruhu çarpışıyordu. Görev için susması
gerekiyordu; içindeki ikiz hisleri ise susmayı reddediyordu.
Aracın
içinde ağır bir sessizlik hâkimdi. Motorun uğultusu, tekerleklerin asfalt
üzerinde çıkardığı monoton ses, gerilimin fon müziği gibiydi. Her şarjörün
yerine oturmasıyla çıkan klik sesleri, o sessizliği bölen kısa ama keskin
darbeler gibi yankılandı.
Barış,
kemerinin üzerinde duran tabancasını kontrol ederken gözlerini kısa bir
anlığına Caner'e çevirdi. Onun mavi gözlerinde saklı hüznü gördü ama hiçbir şey
söylemedi. Bu timde kelimelerden çok bakışlar konuşurdu; herkes, diğerinin
zihninde fırtınalar koptuğunu bilse de dudaklarını mühürlerdi.
Caner,
tüfeğin dürbününü silerken omuzlarının gerginliği fark ediliyordu. Elleri
titremiyordu ama gözlerinin içinde gizlenen dalgalanma, timin en dikkatli
üyesinin bile fark edebileceği türdendi. Onun için bu görev, sadece bir emir
değil; aynı zamanda içindeki boşluğu doldurma çabasıydı.
Ön
koltukta oturan Bora, camdan dışarı bakıyordu. Dışarıdaki şehir ışıkları yüzüne
vurduğunda, bakışlarındaki kararlılık daha da keskinleşti. Dudakları arasından
tek bir kelime bile dökülmedi; o sessizlik, Selami'nin verdiği beş dakikalık
sürenin her saniyesini daha ağır kılıyordu.
Aracın
içinde son kez mekanizma sesleri duyulduktan sonra sessizlik yeniden hâkim
oldu. Bu kez sessizlik, beklenen fırtınanın öncesindeki uğursuz bir sükûnet
gibiydi.
Selami
dikiz aynasından göz ucuyla onlara baktı.
"Son
bir dakika."
Caner,
başını kaldırıp camın karanlığına baktı. Gözlerindeki hüzün, bir anlığına buz
kesmiş bir kararlılığa dönüştü. Motorun uğultusu ağırlaştı, tekerlekler hız
keserken herkes nefesini tuttu. Silahların metal kokusu, araçtaki gerilime
karışıyordu.
Frenin
iniltisiyle araç sertçe durdu. O an, içerideki bütün sessizlik bozuldu.
"İniyoruz!"
diye komut verdi Selami.
Kapılar
aynı anda açıldı. Çelik çizmeler asfaltı tokatlayan bir ritimle yere indi.
Gecenin karanlığında timin hareketi tek vücut gibiydi; hiçbir ses birbirinden
ayrılmıyordu. Karşılarında, duvarları rutubetle kabarmış, pencereleri
tahtalarla örtülmüş eski bir gecekondu vardı. Çatısı yarı çökmüş, karanlığın
içinde gölge gibi yükseliyordu.
Güvercin
Timi ve Hayalet Ekibi bir anda karışık olarak ikiye ayrıldı. Osman ve Kubilay
yan kanatlara açılırken, Caner ön cephede ilerledi. Barış ve Bora arka kapıyı
çevirmek üzere harekete geçti. Adımlar, çatının altında saklanan sessizliğe
meydan okuyan birer gölgeydi.
Gecekondunun
pencerelerinden içeriden belli belirsiz bir ışık sızıyordu. Rüzgâr, teneke
çatıyı titrettiğinde kalp atışları daha da hızlandı. Caner, Sessiz'in yardımı
ile kapının açılmasının ardından hızla içeriye daldı. Ardından gelen ekip
yeniden sağ ve sola dağılarak iki kapının yanlarında durdu ve hızla kapıyı açıp
silahlarıyla kolaçan ettiler. Caner, açılan kapıdan içeriye sızdığında koltukta
oturan Elias Farouq'a tüfeğini doğrulttu.
"Çök!"
diye bağırdığı an, Elias Farouq, tüm ciddiyetiyle dizlerinin üzerine çöküp
ellerini ensesinde bağladı. Osman ve Giz, Elias'ın yüz üstü yatmasını sağlayıp
kaba bir kontrolle üzerini aradı. Üzerinde silahı yoktu. Çünkü Elias'da artık
kaçamayacağının farkındaydı. Selami, hızla içeriye girdiğinde gözleriyle etrafı
taradı.
"Sessiz,
buradaki evrakların hepsini toparla. Toparlamadan önce fotoğraflarını çekmeyi
unutma," dedi ve belinden sarkan cırtlı, siyah kelepçeyi çıkartıp Elias'a
ilerledi. Sol dizinin üzerine çöküp Elias'ın bileklerini bağladı. Caner, omzuna
yasladığı tüfeği bacağının yanına indirip gözlerini Osman'a çevirdi.
"Kolay
mı oldu bu?"
Osman,
omzunu silkip Elias'ı ayağa kaldırdı.
"İşimize
gelir," dedi ve Giz ile Elias'ı çekiştirerek yürütmeye başladı.
Gecekonduda olan bütün evraklar, Sessiz tarafından fotoğrafı çekilip
toplanırken ekip, Elias'ı araca bindirdi. Artık, konsolosluğa gidilecek ve
orada ilk sorgusuna başlanacaktı.
11
Temmuz 2022 – 00:01 / İran
Caner
Cenk Çakır, Ağzından
Adagio
for Strings, Op. 11, Leonard Bernstein
İnsan,
kaybolduğu yere dönermiş.
Ben de
döndüm. Ama kaybolduğum yer bir coğrafya değildi; kendimdi. Kendi içimde,
ikizimin yokluğunda yandığım, boğulduğum o karanlıkta kaybolmuştum. Şimdi bu
gece, ellerimdeki silahın soğukluğuyla, kalbimdeki boşluğun üzerine basarak
yeniden buradaydım.
Gece
ağırdı. Hava, sanki üzerine kurşun yüklenmiş gibi boğuyordu ciğerlerimi. Nefes
aldıkça içime yalnızca karanlık doluyordu. Arabanın içinden çıktığımız an,
İran'ın bu arka sokağı bana mezar sessizliğiyle baktı. Gecekondunun çürümüş
duvarları, kırık pencereleri sanki ben içeri girdiğimde, orada beni bekleyen
kaderi çoktan biliyordu.
Konsolosluğa
varmış ve kendimi bir anda soğuk, rutubetli bir odanın içinde bulmuştum. Odada
bir masa ve karşılıklı konulmuş iki sandalye vardı. Elias'ın ilk sorgusunu ben
yapacaktım. Kinci bir insan değildim ama intikamcıydım.
Odağımdaki
kameranın son kontrollerini yaparken arkamdaki odanın kapısının açıldığını
işittim. Sessiz bir şekilde kameranın kaydını başlatıp solda yer alan
sandalyeye çöktüm ve önümdeki kabarık dosyaya bakmaya başladım. Giz, Elias
Farouq itini, karşımdaki sandalyeye oturttu ve bileğindeki değiştirdikleri
metal kelepçe ile masanın ayağına sabitledi.
Elias'ın
yüzü her zamanki gibi soğuktu. Gözlerinde pişmanlık değil, meydan okuyan bir
donukluk vardı. Zincirin masanın ayağına sürtünürken çıkardığı metalik ses,
odanın sessizliğini keskin bir bıçak gibi yardı.
Başımı
kaldırıp ona baktım.
Zihnimin
en derin köşesinde Mete'nin haykırışları, gözümüzün önünde patlayan Özel Tim
Taburu, bu zamana kadar gölgesinde sığındığım Şenol, sevdiğim kadının ikizi
Kartal'ın acıyla inleyişleri, omzumdaki acı ve Eyşan'ın çektikleri bir film
şeridi gibi gözlerimin önüne uzandı.
Zihnimdeki
görüntüler üst üste binip bir fırtına gibi patlıyordu. Her bir kare, kalbimi
sıkıyor, göğsümü birer demir parçası gibi eziyordu. Elleri kelepçeli bir adamın
masaya bağlanması, etrafımdaki sessizlik, içerideki metalik koku... Hepsi,
geçmişin acı yankılarıyla birleşiyordu.
Gözlerimi
Elias'tan ayırmadan derin bir nefes aldım. İçimde hem öfke hem suçluluk hem de
koruma isteği vardı. Bu adam, sevdiklerimin acısını tattı; ama artık sıra
bendeydi.
İçimdeki
hınç, göğsümden boğazıma doğru yükseldi ama yüzüme taş gibi bir maske örttüm.
Bakışlarımı dosyaya indirip kapağını açtım. İçinde fotoğraflar vardı. Yıkılmış
evler, şehit düşmüş askerler, paramparça bedenler... Hepsi onun izini
taşıyordu. Fotoğraflardan birini masaya kaydırdım. Mete'nin adı o kâğıtlarda
yankılandı sanki.
"Kara
Kutu kod adıyla tanınmış, Elias Farouq. Şu andan itibaren İran hükümetinin bana
verdiği yetkiyle seni sorguya tabi tutma hakkına sahibim. Bu odada yer alan
kamera anbean kayıt tutuyor olacak. Bu topraklarda konuşmama hakkına sahipsin
fakat Türkiye'ye dönüldüğünde, burada edindiğin bütün haklar ve ayrıcalıklar,
kullanılmış ve geçersiz sayılacak. Türkiye Cumhuriyeti yasaları önünde
vereceğin cevapların ağırlığıyla yüzleşeceksin."
Gözlerimi
dosyadan kaldırıp Elias'a sapladım. Odanın rutubetli duvarları, nefesimizin
ağırlığıyla daha da daraldı. Kamera sessizce kayda devam ediyor, her
bakışımızı, her nefesimizi tarihe kazıyordu.
Elias
geri yaslandı, kelepçenin metal sesi tekrar duyuldu. "Sor bakalım
asker," dedi soğukkanlılıkla. "Bakalım hangi cevabım seni daha çok
yakacak."
Sessizliği
bir anlık boşluk gibi hissettim; ama içimdeki dikkat kesilmiş alarm hâlâ
yanıyordu. Her nefes, her titreyen parmak ucu, bu odadaki dengeyi bozabilirdi.
Çenemi kaldırıp kesik bir nefes aldım.
"Zimmetli
olan cephanelerinizi nerede saklıyorsunuz?"
Elias
bir an sessiz kaldı, sonra soğukkanlılıkla karşılık verdi.
"Bu
bilgiyi verme yükümlülüğüm yok, asker. Sana karşı yasal bir bağım da yok."
Cevabı
not ettim ve tonda tek bir kırılma göstermeden devam ettim.
"Yeniden
tekerrür ediyorum. İran hükümeti bana bu topraklarda seni sorgulama yetkisi
verdi. Bu odadaki kamera, her sözünü ve davranışını kaydediyor. Bu nedenle
sorumu cevapsız bırakamazsın. Türkiye'ye döndüğünde, bu odada edindiğin haklar
geçersiz sayılacak ve vereceğin her yanıt Türkiye Cumhuriyeti yasaları önünde
delil olarak kullanılacak," diyerek biraz önce söylediklerimi bir papağan
misali tekrarladım.
Elias'ın
gözlerini dikkatle süzdüm. Her hareketini, her tereddüttü kayda geçiriyordum.
Konuşmam resmi, ciddiyetle ve geri dönüşsüzdü.
"Şimdi
tekrar soruyorum. Zimmetli cephanelerinizin bulunduğu yeri tam olarak belirtin.
Bu soruya verdiğiniz yanıt, sorgunun devamında göstereceğiniz iş birliğinin
temelini oluşturacaktır. Anlaşıldı mı?"
Elias
başını hafifçe salladı, odadaki sessizlik tekrar yoğunlaştı. Bu resmi sorgu
prosedürü, onun psikolojik direncini ölçmek ve suçların ağırlığını kayıt altına
almak amacıyla tasarlanmıştı. Elias, soğukkanlılığını koruyarak cevap verdi.
"Konumlar,
operasyon kodları ve erişim şifreleri yalnızca yetkili kişiler tarafından
bilinir. Bunu açıklamak yasal bir zorunluluk değil."
Başımı
hafifçe salladım, not defterime kısa bir işaret düşerek resmi tonumu korudum.
"Bu
yanıt, kayda geçmiştir. Ancak itirazınızın sorgu sürecini etkilemeyeceğini
bilmenizi isterim. Türkiye'ye döndüğümüzde burada kayıt altına alınan her bilgi
delil olarak kullanılacaktır. Dolayısıyla itirazınız, hukuki olarak
geçersizdir."
Elias
gözlerini bana dikti, nefes alışverişi hafifçe hızlandı. Ama ben geri adım
atmadım. Sessiz ve kararlı duruşum, odadaki atmosferi tamamen resmi bir
disiplin havasına çevirdi.
"Şimdi,
ikinci soru; bu cephaneliklerin kullanım ve dağıtım kayıtlarını detaylandırın.
Hangi kişi ve birimler tarafından erişim sağlanmıştır?"
Kamera,
odadaki her hareketi kaydederken, odadaki sessizlik resmi bir protokolün
ağırlığını taşıyordu. Sorgu, sadece cevap almak değil, aynı zamanda tüm suç
zincirini belgelemek için titizlikle yürütülüyordu.
Elias,
derin bir nefes verdi ve gözlerimin içine baktı.
"Cephanelikler,
Tahran'ın kuzey bölgesinde üç ayrı depoda saklanıyor. İlk depo, şehir merkezine
yakın, eski bir depo binasında. İkinci depo, askeri üslerin batı sınırına
yakın, gizli bir alanda. Üçüncü depo, kırsal bölgedeki eski bir fabrikanın içinde.
Her depoya erişim için ayrı şifreler ve yetkilendirilmiş kişiler bulunuyor.
Listeyi size sunabilirim."
Kameraya
bakıp yeniden Elias'a baktım.
"Depolardan
sorumlu birimler," diye devam ettim, "bu bilgilerin doğruluğunu
kontrol edeceğiz. İsmini verdiğiniz kişiler, Türkiye'ye döndüğümüzde sorgu için
doğrudan bilgi kaynağı olacak. Şimdi, her depodaki cephaneliğin miktarı ve
türünü açıklayın."
Elias
ağır ve resmi bir tonda yanıt verdi.
"İlk
depoda hafif silahlar ve mühimmat var, yaklaşık 5.000 adet mermiyle birlikte.
İkinci depoda ağır silahlar, roketatar ve makineli tüfekler mevcut, miktarı
2.000 civarında. Üçüncü depoda ise karışık mühimmat ve patlayıcı malzemeler
bulunuyor, sayısı yaklaşık 1.500 civarı."
"Son
olarak," dedim, resmi üslubumu koruyarak, "bu depolara erişim
sağlayan kişilerden sorumlu olan birimler ve operasyon kodlarını ayrıntılı
olarak listeleyin. Tüm bilgiler eksiksiz olmalı."
Elias
başını hafifçe salladı, derin bir nefes aldı ve belgeleri açıklamaya devam
etti. Sorgu hem resmi hem de hukuki çerçevede titizlikle ilerliyordu.
Zaman,
bir film rulosuna bağlı gibiydi. Her saniye, kameranın sessiz kaydında bir
kareye dönüştü. Üç saat süren sorgu sonrası arkama yaslanıp dosyanın kapağını
kapattım. Ellerimi dosyanın üzerinde kenetleyip dişlerimi gergince sıktım ve
bıraktım.
"Seni,
İran hükümetinin bana vermiş olduğu resmi yetkiye dayanarak; vatana ve ulusal
değerlere karşı işlenmiş ihanet ile devlet kaynaklarının kötüye kullanılması ve
suistimal edilmesi suçlarından resmen tutukluyorum. Bu tutuklama, ilgili tüm
kayıt ve belgelerle birlikte yürütülecek resmi sorgu prosedürleri kapsamında
yapılmıştır ve hakların, Türkiye'ye döndüğünde yasal merciler önünde
korunacaktır."
Elias
hafifçe gülümsedi; gülümsemesi soğuk, ölçülü ve meydan okuyucuydu. Dudaklarının
kenarındaki o ince kıvrım, alaycı bir memnuniyet taşıyordu; sanki tutuklanmış
olmanın ağırlığını değil, kendini hâlâ bir adım önde hissetmenin rahatlığını
gösteriyordu. Gözlerinin donuk bakışı, bu gülümsemeyle birleşince, odadaki
sessizliği daha da yoğun ve baskın hâle getiriyordu.
Ben de
gülümsedim, ama bu gülümseme farkındalık ve kararlılıkla karışıktı. İçimde bir
tuhaflık hissettim: Bir yandan Elias'ın soğukkanlı alayına karşı bir zafer
duygusu, diğer yandan onun hâlâ bir oyun peşinde olabileceği tedirginliği
vardı. Gülümsemem, onun soğuk meydan okumasına karşı hem disiplinli bir yanıt
hem de kendi kontrolümü koruduğumu gösteriyordu. Bu kısa anlık etkileşim, sorgu
odasında güç dengelerinin sessiz bir savaşı gibiydi.
Elias,
hafifçe öne doğru eğildiğinde masaya ayağına bağlı olan kelepçeleri şıngırdadı.
"Beni
tutukladın asker, bravo. Ama beni tutuklaman, senin ölen ikizini maalesef geri
getirmeyecek."
Sözleri,
odadaki sessizliği bir anda keskin bir bıçak gibi böldü. Elias'ın kelimeleri,
sadece fiziksel bir meydan okuma değil, aynı zamanda içimdeki yaraları deşen
bir hançer gibiydi. Gülümsemem bir an içinde silindi; yerine başımdan aşağıya
dökülen, içimi boşaltan bir ağırlık çöktü. İçimde bir karmaşa yükseldi: öfke,
acı, suçluluk ve kaybın sızıntısı bir araya gelmişti. Nefesim ağırlaştı,
göğsümdeki baskı artmıştı.
Gözlerimi
gözlerinden kaçırmak istedim ama bunu yapamazdım. Onun karşısında savunmasız
olamazdım. Caner Cenk Çakır'dım ben. Karşımda oturan hainin önünde acı
çekemezdim. Gözlerimi kırpıştırıp ağırca kafamı salladım.
"Sende
haklısın," diye fısıldadım usulca. "Neticede hislerimiz karşılıklı.
Seni tutuklamış olmam, Rojin'i sana geri vermeyecek. Ancak ölürsen, ona
kavuşabilirsin."
Karşımdaki
piçin yüzündeki acı çeken ifadeyi gördüğümde dudaklarımın zafer kıvrılmasına
bürünmesine izin verdim. Başta sakin ve alaycı görünen yüzü, ağırca
gerginleşmeye başladı. Belirginleşen alnındaki damarları ile kızarmaya başladı.
"Ya
kalb!" (Seni köpek!) diye dişlerinin arasından tısladığında oturduğum
sandalyeden ayağa kalktım. Masanın ayağına takılı olan kelepçeleri çekiştirmeye
başladığı sıra tripoda bağlı kameranın kaydını durdurup tripoddan çıkarttım.
Elias, ağzına gelen tüm küfürleri Arapça saydırırken kamera ile kapıya
yaklaştım. Kelepçelerin şıkırtıları Elias'ın haykırışlarına karışırken kapının
kulpunu kavrayıp indirdim. Sorgu odasından çıkıp kapıyı kapattım ve kamerayı,
bizi camın arkasından izlemiş olan Caffar'a uzattım.
"Elias
Farouq'un bir an önce Şırnak'a transferi için işlemleri hızlandır lütfen
Caffar. Daha fazla İran'da kalmayacağız."
Caffar'ın
bakışları, siyaha boyadığım saçlarımda gezinip gözlerime indi. Kaşlarını çatıp
kafasını hafifçe sol omzuna doğru çevirdi.
"Senin
saçların kumral değil miydi?"
Caffar'ın
sorduğu soru beni, Mete'nin gömüldüğü o günün gecesine götürdü.
Lara,
bana ait olan yastığı kucağına almış bir şekilde, yatağın tam ortasında
uzanıyordu. Alıp verdiği derin nefeslerinden uyuyor olduğunu biliyordum. Sağ
ayağındaki çıkan çorabın yatak ucuna düştüğünü fark ettiğimde ağırca ilerledim
ve çöküp çorabı elime aldım. Lara'nın yüzüne bakarken ayağını tuttum ve çorabı
nazikçe giydim. Çünkü benim karım, çorapsız uyuyamıyordu.
Hafifçe
kıpırdanıp yastığıma sarılırken dudaklarıyla minik hareketler yaptı. Kalbim
göğsümde deli gibi çarpıyordu ama yüzümde tek bir hareket yoktu. Gözlerimi
kırpıştırıp eğildim, alnına sessizce bir öpücük bıraktım ve doğruldum.
Komodinin üzerindeki poşeti fark ettim; sol elimi enseme götürüp tişörtümü bir
hamlede çıkarttım ve komodine bıraktım. Poşeti elime alıp merdivenlerden
sessizce çıktım.
Banyoya
girdiğimde aynanın karşısında durdum. Poşetin içinden boya kutusunu çıkardım;
aynaya bakmadan eldivenleri taktım. Kendi yansımama gözlerimi çevirdiğimde,
yanağıma süzülen birkaç damla yaşın titremesiyle birleştiğini gördüm. İçimde
bir çatışma vardı; geçmişin acısı, suçluluk ve ikizimin kaybı, aynadaki
yansımamla birleşmişti.
"Aynalar
madalyondur Caner. Orada gördüğün, bazen o halin olur, bazen de olmaya
zorlandığın halin."
Kabın
içindeki boyayı, eldivenli elimle bir tutam alıp bir hamlede saçlarıma sürttüm.
"Neden
saçlarını inatla siyaha boyuyorsun Caner?" diye sordu Mete, yüzünü
havluyla kurularken. Aynada olan bakışlarımı onun yansımasına çevirdim.
"Seni
benimle sürekli karıştırıyorlar Mete. Kızlar, yanlışlıkla sana gelmesin diye
saçlarımı uğruna feda ediyorum. Bu kıyağımı unutma," dedim ve kıkırdayarak
yeniden saçlarımı boyamaya döndüm.
Gözlerimden
akmaya devam eden yaşlar, çenemde birikerek göğsüme damlarken titreyerek
saçlarımı boyamaya devam ettim.
"Biraz
konuşabilir miyiz, Eyşan?"
Eyşan,
kapıyı açıp içeriye girdiğinde yüzüme kapıyı kapatacağını düşünmüştüm ama bunu
yapmamış, kapıyı aralık bırakmıştı. Yavaş adımlarla peşinden içeriye girerken
masasına ilerledi. Kapıyı kapatıp karşısındaki koltuğa oturdum. İnatla bana
bakmayı reddediyordu. Mete ve onun mutluluğu için oynadığımız bu oyunda acı
çektiğini biliyordum ama bunu yapmak zorundaydık. Ya bir gün gerçekten şehit
olsaydı Mete, o zaman neler olurdu?
"Eyşan,"
diye seslendim ona. Bakışlarını yüzüme çevirdiğinde yalnızca alnıma baktı.
Neden yengem olacak bu kadın gözlerime bakmayı istemiyordu ki? Kaşlarım
çatıldığında omuzlarını yükseltecek bir nefes aldı.
"Gözlerime
bakmaktan çekiniyorsun," dedim usulca.
Israrla
alnıma bakmaya devam etti. Sanki kafamı parçalayacakmış gibi bakıyordu.
"Evet,
Mete'yi hatırlatıyorsun."
Dürüsttü
ve bu dürüstlüğü içimde bir yankı uyandırmıştı.
Aynaya
yansıyan görüntüm ile boyalı eldiveni usulca elimden sıyırdım ve biten kabın
içine bıraktım. Küvetin kenarına oturup saçımdaki boyanın saçlarıma işlenmesini
beklerken gözlerimi banyonun açık kapısına çevirdim.
"Caner!
Şu siktiğimin küvetinden çık artık!"
Mete'nin
zihnime dolan sesiyle burukça gülümsedim. Sanki bir an için tüm heybetiyle
merdivenleri tırmanıp buraya gelecekti. Sırtımı yasladığım yerden ona baktığım
sırada benim keyfimi bozacak hareketler yapacak ve bende ona su atarak
sinirlerini bozacaktım.
Ama ne
gelen vardı ne de gölge kadar bir işaret. Sadece boş koridorun sessizliği ve
içimdeki çarpıntı kaldı. Mete'nin sesi zihnimde yankılanıyor, varlığıyla
yokluğu birbirine karışıyordu. Bir an için gülümsemem, anlık bir hüzünle yer
değiştirdi; kalbimde hem özlem hem de boşluk hissi büyüdü.
Tenimi
titreten banyonun soğuk havası, gerçekliği hatırlattı. Hayal ile gerçek
arasındaki ince çizgide, Mete'nin varlığı bana hem güç hem de hüzün veriyordu.
İçimdeki buruk gülümseme, geçmişin sıcak anılarıyla acının keskinliğini bir
arada taşıyordu.
Saç
diplerimin sızısıyla, saçımdaki boyayı temizleme vaktimin geldiğini
anlayabilmiştim. Altımdaki şortu çıkartıp yalnızca boxerım ile küvete girdim ve
derin bir nefes alarak kendimi suyun içine kaydırdım. Bedenim ve yüzüm suyun
altında dururken ellerimi saçlarıma götürüp nazikçe karıştırmaya başladım.
Siyah boyanın artıklarının berrak suya karıştığını hissedebiliyordum; her
hareket, üzerimde biriken ağırlığın biraz daha akıp gitmesini sağlıyordu.
Ruhumun
karanlığı, etrafımdaki her anı giderek gölgelerin içine çekiyordu. Dişlerimi
sıkarak tuttuğum nefesi burnumdan verirken boğukça inledim. İçimdeki acının
yankısı, suyun berraklığına karışan siyahlıkla birlikte bulanmış, her damla hem
fiziksel hem de ruhsal bir boşalmanın habercisi olmuştu.
Mete,
aynada boyamaya devam ettiğim saçlarıma bakıp dudaklarını büzdü.
"Ne
yani şimdi ben, bana benzeyen bir ikizim var diyerek milleti kıskandıramayacak
mıyım?"
Küvetin
içinde bir hışımla doğrulduğumda göğsümü yükselten bir nefes aldım. Parmaklarım
saç diplerimi koparmak istermişçesine çekiştirirken dişlerimin arasından keskin
bir nefes alıp gözlerimi sıkıca kapattım.
"Sus,
n'olur sus."
Aynaya
sırtımı dönüp elimdeki boyayı saçlarına doğru savurdum. Mete, bir hamlede geri
çekilip boyadan kurutulurken kahkaha atarak onu kovalamaya başladım.
"O
zaman sen bana benze ikizim!" diye bağırarak banyodan çıktım. Mete,
küfrederek benden kaçmaya devam ederken merdivenlerden hızla iniyordu.
Üzerindeki beyaz tişörte elimi sürüp durduğumda Mete, birden durdu. Ağırca
omzunun üzerinden bana bakıp gözlerini kıstı.
"Bunu
yapmamış ol Caner. En sevdiğim tişörtümü lekelediğini söyleme."
Kaşlarımı
kaldırarak gülümsedim.
"Lekelemedim,
boyadım."
Mete,
bir anda bana dönüp ellerini havaya kaldırdı.
"Yedim
ulan seni," geri merdivene dönüp yukarıya tırmanmaya başlarken Mete,
arkamdan bağırdı. "Gel lan buraya, Caner!"
Banyodan
çıkıp üzerimi giyindim ve kendimi Mete'nin odasına attım. Yatağın üzerine
oturup komodinin yanındaki çalışma masasının üzerindeki fotoğrafımıza baktım.
Birbirine omuz omuza sarılmış, kadraja bakarak gülümseyen, bakanın hangimizin
kim olduğunu ayırt edemeyeceği fotoğrafımızı elime alıp başımı onun yastığına
koyup gözlerimi kapattım. Çerçeveyi göğsüme yaslayıp hıçkırarak ağlamaya
başladığımda gözlerimi kapatıp burnuma yastığına bastırdım.
"Caner?"
Gözümün
önünde sallanan el ile Caffar'ın yüzü görüşüme girdi. Gözleri yanağıma
düştüğünde ağladığımı fark etti. Güçlükle yutkundum ve burukça bir gülümseme
kondurdum dudaklarıma. Aynaya her baktığımda Mete'yi görmemek için saçlarımı
boyadığımı Caffar'a söyleyemedim.
"Ben
bu hayata Mete ile geldim, Caffar. Ama şimdi yalnız kaldım. Ve var olduğum
sürece tek kalacağım. Ruhumun siyahlığını sadece Lara aldı; Mete'nin şehit
olmasıyla geri döndü. Kalbim Lara ile atmaya devam edecek, ama ruhum ebediyen
onun yokluğuyla sarılacak. Mete, Eyşan'ı bana emanet etti ve ben, Mete'ye
benzerken yengemi koruyamam. O yüzden saçlarımı yeniden siyaha boyadım."
Çünkü
ben; aynaya her baktığımda, olmaya zorlandığım halimi göreceğimi bile bile
kendimden vazgeçmiştim.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!