Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
Kül,
Cem Adrian
Sanrılar,
Perdenin Ardındakiler
Euthanasia,
Nxw Time
Yaralarını
Ben Sarayım, Berk Baysal
Büklüm
Büklüm, Maalesef
LVI
🕊️
Yoksul
olan maldan değil, hatıradan mahrum kalandır. Benim yoksulluğum, gözlerimin
önünden can veren kardeşlerimdi.
Ben,
deli değilim.
Ben,
aklını kaybetmiş bir adam değilim.
Ben;
hakikatin sırrını taşımış, bedelini ise cinnetle ödemiş bir yolcuyum.
Mehmet Akıncı
11
Temmuz 2022 02:32 / İran
Bora
Yalaz Arınlı, Ağzından
Kül, Cem Adrian
Hayatımıza
giren her insan, bizden bir parça alır. Ama aynı zamanda bize bir yabancı bir
parçayı da bırakır. Kimi, içimizde hiç bilmediğimiz bir rengi gösterir, kimi,
dokunmadığımız bir yarayı kanatır. Hiçbiri boşuna değildir. Çünkü aldıklarıyla
bizi hafifletirler, bıraktıklarıyla da bizi dönüştürürler. Böylece sandığımız
kadar bütün olmadığımızı anlamış oluruz.
Parçalarımız,
tanıdığımız insanlara dağılmış durumdadır. Ve aynı şekilde, onların parçaları
da bize yaşar. Belki de insan olmanın anlamı tam olarak burada gizlidir.
Mete'nin
bende olan yeri, neredeyse Caner'in, Mete'deki olduğu konum gibiydi.
Aramızda
kan bağı olmamasına rağmen, kardeşliği doruklarımıza kadar hissetmiştik. Bunu
tatmanın en güzel anlarını yaşarken Mete'nin şehit olması, bizi yarım
bırakmıştı.
Mete'nin
gidişiyle anladım ki, bazı parçalar bizden kopup gidince asla yerine
konulamıyordu. İnsan zamanla alışıyor gibi görünse de aslında o boşlukla
yaşamayı öğreniyordu. Eksiklik, hayatın kalıcı bir parçası haline geliyordu.
"Bora."
Barış'ın
bana seslenmesiyle bakışlarımı ona çevirdim. Elindeki çay olan karton bardağa
bakıp yeniden gözlerine baktım.
"İki
günden beri hiçbir şey yemedin. Bari şunu iç."
Elimi
uzatıp çayı aldım ama içemedim. Sıcaklığı parmak uçlarımı yakarken bile,
içimdeki boşluğa ulaşmıyordu. O an fark ettim; açlık sadece midemde değildi,
ruhumda da derin bir açlık vardı. Mete'den kalan sessizlik, hiçbir lokmayla,
hiçbir yudumla dolmuyordu.
Barış
gözlerimi inceledi, bir şey söylemek ister gibi ama söyleyemeden sustu. Hepimiz
aynı yükü taşıyorduk, ama kimse kelimelere dökmeye cesaret edemiyordu. Çünkü
dile gelirse, gerçekliği daha da ağırlaşacaktı.
"Caner,
Elias Farouq'un sorgusunu bitirmiş," dediğinde elimdeki çayı usulca
yanımdaki sandalyeye bıraktım ve ellerimi birbirine kenetleyip yeniden Barış'a
baktım.
"Konuşmuş
mu?" diye sorguladım. Barış, kafasını onaylarcasına salladığında
yutkunarak bakışlarımı kaçırdım. Bünyamin, Ahmet'in sahte şehit olmasından
sonra Elias Farouq için çalışmıştı. Benden daha çok sahiplendiği Ahmet'in,
devleti yüzünden yok olduğu düşüncesiyle düşman ellerine sarılmıştı. Bunun
tabii ki de affedilir bir yanı yoktu ama yaptıkları planın neye mâl olduğunu
tüm tarih öğrenmişti.
"Büb
hakkında bir şey demiş mi?" diye fısıldadım bir an için. Bünyamin'in adını
söylemek içimden gelmemişti, onun yerine lakabını kullanmayı tercih etmiştim.
Barış, kafasını iki yana salladığında gözlerimi kıpıştırdım. Hoş, ne
söyleyebilirdi ki?
"Devamını
Caner anlatır," dedi Barış sonunda, sesi neredeyse fısıltıya yakın bir
tonda.
Cümlesi
kısa, ama içindeki ağırlık sonsuzdu. Bir an için göz göze geldik. Onun da
söylemek istedikleri boğazında düğümlenmişti. O an anladım ki, sadece ben
değil, hepimiz aynı yükün altında eziliyorduk.
"Dur
lan, dur!
Birden
konsolosluğun koridorundan yükselen Caner'in ve Osman'ın bağırışlarıyla hızla
ayağa fırladım. Barış'ta benimle aynı şekilde ayağa kalkıp seslerin geldiği
yere koşmaya başladığında peşinden ilerledim. Koridorun dar duvarlarında
yankılanan sesler, sanki binanın temellerini bile titretiyordu. Köşeyi
döndüğümüzde gördüğüm manzara nefesimi kesti.
Ahmet,
Elias Farouq'un üzerine çullanmış bir şekilde yumruklarını savururken Caner ve
Osman, tüm güçleriyle onu geri çekmeye çalışırken neredeyse birbirlerinin
dengesini bozacak kadar geriliyorlardı. Barış, yanımda durup hızlıca durumu
ölçüyordu; gözleri hem korku hem de ne yapacağını bilememenin karışımıyla
donuklaşmıştı.
"Sen,
iflah olmaz orospu çocuğunun tekisin! diye bağırdı Ahmet, Elias'ın yüzüne
karşı. "Senin nefes alman bile haram piç."
Yumruklarını
inatla Elias'ın yüzüne savururken konuşmalarına devam etti.
"Bünyamin'miş.
Biz, senin itin yüzünden bu hallere düştük amına koyduğumun evladı! Senin
kardeşin olmasaydı şimdi o da burada olacaktı ve senin soluğunu kesmek için
elinden geleni yapacaktı."
Nefesimi
tutarak bir adım daha ileri attım; kalbim sanki göğsümden fırlayacak gibiydi.
Caner'i ve Osman'ı üzerindeki formalardan sertçe kavrayarak geriye doğru
ittirdim ve Ahmet'in beline sarılacak sertçe geriye çektim. Ahmet, benim
cüsseme nazaran biraz hafif kalıyordu, böylece onu kolayca çekebilmiştim ama o,
inatla Elias'a doğru atılmaya devam ediyordu. Kollarımı iyice gerginleştirip
geriye doğru sürüklemeye başlarken Caner ile Osman, hızla atılıp yerdeki
Elias'ı kaldırmaya çalışıyorlardı.
"Bora
bırak beni!" diye bağıran Ahmet'in sesi duymamış gibi yaparak geri geri
yürümeye devam ediyordum. Konsolosluğun sorgu odasının kapısına bir tekme
atarak açtım ve içeriye ittirip kapıyı kapattım. Ahmet, gözlerindeki öfkeyle
kapıya bakıp çıkmak için bir atak yaptığında yakalarından tutup duvara
yapıştırdım.
"Ne
yapıyorsun lan sen! Hangi topraklarda olduğumuzu unuttun mu? Seni ters kelepçe
almaları saniyelerini bile almaz!" diye yüzüne karşı kükrediğimde Ahmet,
yakalarımı sertçe tutup duvara doğru döndürdü.
"Karışma.
Beni de durdurma!"
Aynı
kükremeyle bana karşılık verdiğinde bedenimi sola doğru ittirip kapıyı açmak
için hareketlendi. Bir an için havaya kalkmış yumruğumu suratına geçirdiğimde
geriye doğru yalpalayıp yere düştü. Ahmet yere düştüğünde nefes nefese
kalmıştı, gözleri öfke ve şaşkınlık arasında gidip geliyordu. Ben de kalbim
yerinden çıkacak gibi atarken, dizlerimin titremesine engel olmaya
çalışıyordum. O an fark ettim ki, öfke kontrol edilemez bir enerjiye dönüşmüştü
ve hem Ahmet'i hem de kendimi tehlikeye atıyordu.
Ahmet,
ağır nefesler alarak bana baktı; gözlerindeki öfke hâlâ canlıydı ama artık
kontrolsüz değildi. Ben de bir adım geri çekildim, kaslarımın gerginliğini
çözmeye çalışarak. İçimde hâlâ kaynayan öfke ve korku vardı ama aynı zamanda o
an fark ettim: Bir sınır vardı ve o sınırı aşarsam, Mete'nin yokluğunda zaten
kırık olan dünyamız tamamen yıkılacaktı.
Ahmet,
gözlerini gözlerimden kaçırıp yüzünü sağa doğru çevirdi ve gözlerimi kapatıp
ellerini yere bastırdı. Dudakları sanki bir daha hiç açılmayacakmış gibi
kapandığında zihnimdeki anılar birer birer ağırca gözlerimin önüne akmaya
başladı. Bünyamin'in sırf Ahmet için hain dediği bir yüzbaşıyı dövmesi geldi.
Mete'nin bana çaresizce bakan gözleriyle gözlerimi kapatıp sırtımı kapıya
yasladım.
İnsan
bazen kendi hafızasından bile nefret ediyordu.
Gözlerimi
açıp Ahmet'e üstten bir bakış attım. Ahmet, güçlükle ayağa kalktığında yere
saplanmış bakışlarını bana çevirdi.
"Ben,"
dedi fısıldayarak. "Hiçbir şeyi isteyerek yapmadım Bora." Dişlerini
sıktığında gözleri dolu doluydu. "Bünyamin'in kılına bile zarar gelmesini
istemezdim." Dişlerinin arasından tısladığı cümleyle gözlerimi devirerek
kapıya doğru döndüm. "Beni suçlama artık!" diye hıçkırarak ağlamaya
başladığında elim, kapı kulpunda öylece dondu. "Benim bir ailem yoktu
Çilingir. Hiç olmadı. Üzüldüğümde, mutluluğumda, sevincimde omzuna yaslanıp
sarılacağım bir kardeşim, annem ya da babam yoktu. Bir Bünyamin vardı. Ama artık
o da yok."
Son
cümlesi, bir nefes kadar sessizdi.
Kapının
kulpunu hâlâ tutuyordum, ama elimdeki sertlik yavaş yavaş eriyip yerine bir
boşluk hissi bırakıyordu. Ahmet'in gözlerindeki acıyı görmek, içimde
bastırdığım öfkeyi bir anda yumuşatmıştı. Onun ağlaması, yalnızlığı ve suçluluk
duygusu, bana Mete'nin yokluğuyla birlikte kazandığım boşluğu yeniden
hatırlatıyordu.
"Sen,"
dedim yavaşça. "Geri dönüşü olmayan bir yolu seçtin sadece. Ve biz o yolda
Bünyamin'i gafil avladık."
Ahmet,
burukça gülümsedi ve gözlerini gözlerimde gezdirip kafasını usulca salladı.
Gözlerini yüzümde gezdirdiği sıra buruk gülümsemesi yerini, titrek bir büzüşe
dönüştü. Elinden her şeyi alınmış küçük bir çocuk gibi baktığında bana bir adım
yaklaşıp kolumdan tuttu ve beni, kendine doğru çevirdi. Elini silahın kabzasına
atıp kılıfından çıkarttı. Gözlerim irileşirken kabzayı elime tutuşturup kendi
kalbine doğru yaslamaya zorladı.
"Lan,
ne yapıyorsun çek şunu!" diye bağırdığımda kafasını hiddetle iki yana
salladı.
"Çek
vur beni."
Kalbim
deli gibi çarpıyordu. Ahmet'in bakışlarındaki çaresizlik, öfke ve teslimiyetin
karışımı, içimde hem korku hem de merhamet uyandırıyordu. Silahın soğuk metali
elimdeki, bir an donup kaldım; reflekslerimle aklım arasında savaş veriyordum.
"Ahmet
abi, sakin ol, bırak şunu," dedim ve silahı kavrayıp kalbinin üzerinden
çekmesi için çekiştirdim.
Ahmet
başını hafifçe salladı, gözlerindeki yaşlar ve titreyen dudaklar, onun
kararının ağırlığını bana anlatıyordu. "Bora, anlamıyorsun," dedi
hıçkırarak. "Bana her defasında suçluymuşum gibi bırakıyorsun. Evet,
haklısın. Bünyamin'i koruyamadım, bu yükü çekmek istiyorum. Şimdi çek vur
beni."
Kalbim
donmuştu, parmaklarım silahın kabzasında titriyordu. Bir yandan onu durdurmak,
bir yandan da elimi bırakmamak arasında kaldım. O an fark ettim ki, Ahmet'in
içinde bulun hâl, öfke ve çaresizliğin ötesinde bir teslimiyet anıydı. Ve
kararını ne olursa olsun, onun bu ağır yükle baş başa kalmasına izin
vermeyecektim.
Parmaklarım
silahın kabzasında titrerken, reflekslerim devreye girdi. Bir adım hızla yana
kayıp Ahmet'in elini kavradım, silahı birlikte yere düşürmeye zorladım. Metalin
sertliği elimde çarpıyor, ama onun öfkesini yönlendirmesine izin vermemeye
kararlıydım. Silah, ellerimizden kayıp düşerken bedenini kendime doğru çekip
sarıldım. Ahmet abi, hıçkırarak başını omzuma yasladı.
"Bora
çok özür dilerim, Bora. Ben çok pişmanım. Keşke o zamana geri dönebilsem. Keşke
Bünyamin'i koruyabilecek başka yolları tercih edebilsem..."
Bedenini
titrerken hissettim; kalbi hâlâ delice atıyor, nefesi kesik kesikti. Birlikte
dizlerimizin üzerine devrildiğimizde daha sıkı sarıldım Ahmet abiye. Gözlerimin
dolduğunu hissettiğimde sırtındaki sağ elimi kaldırıp saçlarını okşamaya
başladım.
"Şşş,
tamam... tamam," diye fısıldadım.
Ahmet,
titreyen bedenini hâlâ bana yaslamış, gözleri kapalıydı. İçindeki suçluluk ve
pişmanlık nefes alışından bile hissediliyordu. Sırtına dokunan elimle onu
sabitlemiş, aynı zamanda sakinleşmesine izin veriyordum.
Başımı
onun saçlarına dayayarak hafifçe salladım. "Biliyorum," dedim.
"Biliyorum Ahmet abi. Abimi bu zamana kadar nasıl koruduğunu, ona nasıl
dağ olduğunu biliyorum. Çünkü ben, Mete'yi korumayı senden öğrendim."
Omuzlarından
kavrayıp biraz kendimden uzlaştırdım ve kaşlarımı çattım.
"Şimdi
artık ikimizde bize yaslanan insanlardan yoksunuz. Beni en iyi sen, seni en iyi
ben anlarım. Bu saatten sonra artık dik durmalıyız. Çünkü ne senin ne de benim
birbirimizden başka yaslanacak sırtı yok."
Ahmet,
gözlerini yavaşça açtı ve bakışlarını bana dikti. Gözlerindeki suçluluk hâlâ
vardı ama yerini bir parça rahatlama ve kırılgan bir güven almaya başlamıştı.
Bedenindeki titreme yavaşlıyor, nefesi düzeliyordu.
Biliyorum
bu yaşadıklarımıza rağmen düzelmemiz kolay olmayacaktı ama şunu da biliyordum
ki gelecek var oldukça biz, her şeye rağmen birbirimize kenetlenmeye sımsıkı
devam edecektik.
11Temmuz
2022 – 03:05 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Sanrılar, Perdenin Ardındakiler
Gece
ayazının vurduğu pencerenin önünde duruyordum. Camın buğusuna dokunduğumda
parmak uçlarım üşüdü; dışarının soğuğu, içimdeki karmaşayı yankılar gibiydi.
Gökyüzü sessizdi ama ben, kendi içimdeki fırtınayı dinleyip duruyordum.
Arkamda
Mete'nin nefes alışverişlerini duyuyordum. Her nefesi, yaşadığının bir simgesi
olurken kalbimde ayrı bir fırtınanın başlangıcını doğuruyordu. Sessizlik
ağırlaştıkça nefesim daralıyor ve her seferinde güçlü bir iç çekmeme neden
oluyordu. 'Ben kime savaş açıyorum, kime yeniliyorum?' diye sordum kendime bir
an için. Omzumun üzerinden Mete'nin yüzüne baktım.
Bir
savaş başlattım. O savaşın içinde başarılarım kadar kayıplarım da oldu ama
hiçbiri beni bu kadar yaralamadı. Bedenime kazıdıkları yara izlerimden daha
ağırlarını ruhuma gömdüm ama hiçbiri beni bu kadar değiştirmedi.
Bir
savaş başlattım, bir tek ona yenildim.
Mete
Mert Çakır.
Benim
bu savaştaki en büyük yenilgimdi.
Onu bir
süreliğine odada tek başına bırakıp aşağıya, salona indim. Alperen ile Hümeyra
anne ortalarda görünmüyordu. Yavaş adımlarla mutfağa girdiğim sıra Selçuk,
kollarını göğsünde bağlamış, öylece kahve makinesinin bitmesini bekliyordu.
Bakışları beni bulduğunda raftan bir bardağa uzandı ve kaşlarını kaldırdı.
"Kahve
içecek misin?"
Kafamı
ağırca salladığımda bir an için bakışları karnıma indi. Burukça tebessüm ettiği
sıra yüzünü kavradığı bardağa çevirdi.
"Mete,
cinsiyetlerini söylemek için beni aramıştı," dedi ve kendi kahve bardağını
makineden çekip benim için aldığı fincanı koydu. Latte seçeneğine basıp kendi
kahvesini kenara bıraktı. "Mete'nin sesindeki o heyecan, hâlâ dün gibi
kulaklarımda."
Selçuk'un
cümleleriyle ellerimi karnıma yaslayıp hafifçe parmaklarımı gezdirdim. Bizi
birbirimize bağlayan, dünyaya geldiklerinde ise varlıklarıyla güç bulacağımız
çocuklarımızı sevdim. Hoş, onları her daim seviyordum.
Makinenin
bittiğine dair yankılanan küçük bir ses ile Selçuk, bardakları aldı ve mutfağın
köşesinde, dışarıya bakan masaya doğru ilerledi. Peşinden adımlayıp sandalyeye
oturduğum sıra arkasına yaslandı ve bakışlarını gözlerimde tuttu.
"Bu
saatten sonra ne yapmayı düşünüyorsun Eyşan? Güvercin Timi ile Hayalet Ekibini
İran'a, Elias Farouq'u almaları için gönderdin. Geldiklerinde ne
yapacaksın?"
Bir an
için sol bileğimde takılı olan saatime baktım. Saat, 03:30'du. Derin bir nefes
alırken bakışlarımı yeniden Selçuk'a çevirdim. Zihnimdeki düşünceler sanki
idamının gerçekleşmesini bekleyen bir anlayıştı. Fikirlerime ne zaman urganın
geçirileceğini bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bu fikrin gerçekleştiğinde
yaşanacak sonuçlarıydı.
Kurtuluşum
yoktu.
O
urgan, zihnime vurulmuş prangaydı.
"Elias
Farouq, tahminlerime göre önce İran'da sorguya tabii tutulacak. Ardından
bizimkiler ile aynı araç içerisinde Şırnak'a getirilecek. Öldürülmeyecek, kan
dökülmeyecek. Tamamen resmi çerçeveler içerisinde tutuklanacak."
Selçuk,
kaşlarını hafifçe çattığında göz bebeklerinin küçülmesini izledim. Çenesini
kastı ve kafasını iki yana salladı.
"Öldürülmeyecek,
kan dökülmeyecek," dedi, beni tekrar edercesine. Sesi alaycıydı ama
yüzünde hiçbir mimik oynamamıştı. Cümlesi bittiğinde yeniden çenesi kasıldı ve
bakışlarını gözlerimden çekip kahve fincanına baktı.
"Peki
bu zamana kadar onun döktüğü kanlara ne olacak, Eyşan?"
Bakışlarımı
yüzünden hiç çekmeden hafifçe dirseklerimi masaya yaslayıp öne doğru eğildim.
"Neler
yaşadığını, içinde hangi fırtınaların koptuğunu anlayabiliyorum Selçuk ama bu o
öldüğünde sona ermeyecek. Sen yine aynı kâbusları görmeye, aynı acıyı daha dün
yaşanmış gibi hissetmeye devam edeceksin. Eğer için soğuyacaksa, acıların
dinecekse hiçbir kuvvet ve sınır dinlemem; alırım elime silahı öldürürüm onu.
Sonuçlarına da katlanırım."
Selçuk,
sessiz kaldı. Bakışlarını kahve fincanından çekti, bana bakmadan camdan
dışarıyı izledi. Tam bir şey diyecekken adım sesleriyle arkama baktı.
Sandalyede yan döndüğüm sıra Alperen, elindeki telefon ile masaya yaklaştı.
"Bizimkiler
Şırnak'a varmak üzereymiş. Bir an önce kışlaya gitmemiz gerekiyor."
Bakışlarım
Selçuk'u bulurken aklım Mete'nin varlığıyla dolmuştu. Selçuk, sesli bir iç
çekti ve ayağa kalkıp Alperen'e baktı.
"Hümeyra
Çakır, burada kalacak mı?"
O
sırada Hümeyra annenin içeriye girmesiyle yavaşça ayağa kalktım. Hümeyra anne
kafasını salladı ve kollarını göğsünde bağladı.
"Hayır
kalmayacağım. Eyşan ile birlikte kışlaya geçeceğim."
Selçuk,
kafasını salladı ve yeniden Alperen'e baktı.
"Eyşan
ve Hümeyra teyze ile kışlaya gidiyorsun Alperen. Eğer beni sorarlarsa benim
seni geçici gönderdiğimi söylüyorsun. Elias Farouq'un burada olması nedeniyle
benim burada olmam risk taşıyor. Ben Mete'nin yanında kalacağım."
Selçuk'un
kurmuş olduğu cümle ile Hümeyra anneye baktım. Hümeyra anne, kafasını salladı
ve kollarını göğsünden çözerek eliyle mutfağın kapısını gösterdi.
"O
halde oyalanmadan yola çıkalım," dedi ve mutfaktan çıkan ilk o oldu.
Alperen, Hümeyra anne mutfaktan çıktığı an Selçuk'a döndü.
"Sahiden
hiçbir şey yapmayacak mısın?" diye sorduğunda Selçuk'a baktım. Selçuk,
kafasını ağırca iki yana salladı.
"Elias'tan
daha önemli bir mevzu var Avcı. O da Mete Mert Çakır'ın yaşıyor olması. Bu
adam, o şerefsiz için şu an o yatakta yatıyor. Önceliğimiz onun sağlığını
korumak ve gizliliğini devam ettirmek," dedi ve bakışlarını bana çevirdi.
"Ve sen, Ahmet ile oynadığınız bu oyunda asla bu fikir sizden çıkmamış
gibi davranacaksın. Zamanı geldiğinde sanki her şeyi ben planlamış gibi lanse
edeceksiniz."
Kaşlarımı
çatıp kafamı iki yana salladım.
"Saçmalama
istersen Selçuk."
Selçuk,
elini hafifçe kaldırıp sözümü bitirmeme engel olmuştu.
"Senin
kocanın ikizi, görüp görebileceğin en tehlikeli ve akıllı bir istihbarat
görevlisi. Caner, eğer sizin bu oyununuzu öğrenirse bir daha yüzünüze bakmayı
bırak, nefes bile aldırmaz. İkinci olarak Bora Yalaz Arınlı, Mete Mert Çakır'ın
en yakın arkadaşıydı. Eğer bu planın da Ahmet'in başının altından çıktığını
öğrenirse büyük kıyamet kopar."
Alperen'e
baktığım sıra Alperen, burun kıvırdı.
"Turalı,
harbi boş konuşuyorsun."
Selçuk,
kafasını iki yana salladı.
"Bu
hayatta iki duygudan korkacaksın Avcı; biri sevdiğini kaybetmiş, diğeri ise
kaybedecek bir şey olmayandan. Çünkü her kayıp, geride kalan için bir
uçurumdur. Atlamaya da kalmaya da o karar verir."
Selçuk'un
cümleleri ile bir anlığına kalbim hızlandı. O an ortamın sessizliği bile ağır
geldi. Kaşlarımı çatıp bakışlarımı kaçırdım. Hiçbir şey söyleyemedim. Çünkü
biliyordum ki cevabım ne olursa olsun, bu gece bir urgan birinin düşüncelerine
vurulacaktı.
"Bizim
işimizde kayıplar kaderdir," dedi, Selçuk. Bakışlarım ona çevrildiğinde
gözlerimin içine bakarak gülümsedi. "Ve her kahraman, kendi Truva atını
içine alarak yıkılır."
Urgan,
sahibini bulmuştu.
Alperen
ve Hümeyra anne ile evden ayrılıp arabaya bindiğimizde bakışlarım, akıp giden
yolu takip ediyordu. Elias Farouq'un varlığı bizim için her zaman bir tehdit
olacaktı ama onu yok etmek imkansızdı. Öte yandan Mimba'nın devam ettirilecek
son bir sorgusu daha vardı. Çapraz sorguya alınacak olmaları, bir nebze işimizi
kolaylaştıracaktı.
Ortalama
on beş dakika sonra kışlaya vardığımızda bizimkiler henüz gelmemişti. Alperen,
aracı otoparka park ettiğinde bakışları dikiz aynasından beni buldu.
"Ayda
nerede kalıyor?" diye sorguladığında burukça gülümsedim.
"Misafirhanede,
Cemile ile birlikte kalıyor. Şu an uyuyorlardır. Yarın sabah görüşürsün."
Alperen,
kafasını salladı ve aracın kapısına uzandı. Hümeyra anne ile aynı anda kapı
kulpuna asılıp araçtan indiğimizde gözlerim, askeriyenin girişine takıldı.
Alparslan Çakır, oradaydı. Tüm heybetiyle kapının önünde durmaya devam ederken
üçümüz yanına doğru ilerlemeye başladık. Attığım her adımda ruhumu sıkan
düşüncelerim, nefesimin de bunalmasına sebebiyet veriyordu.
Bu
zamana kadar sakladıkları tüm sırlara nazaran benim yaptığım daha ağır
basıyordu. Ve bu, benim karakterimi sorgulamama neden oluyordu.
"Alperen,
dönmüşsün?" dedi, Alparslan baba önüne vardığımızda. Hümeyra anne, tüm
zekasını konuşturarak söze atladı ve koluma girdi.
"Selçuk
ile Alperen, Mete'nin şehit olduğunu öğrenmişler. Selçuk, Alperen'i buraya tek
başına göndermiş."
Alparslan
babanın gözlerine baktığımda bana baktığını fark ettim. Gözlerinde sönmüş bir
fırtınanın izlerini taşıyan izleri, benim topraklarımda şüpheye düştüğü an,
gözlerimi hafifçe kıstım.
"Elias
Farouq'un Şırnak'a getirildiği günü mü seçmiş?"
Hümeyra
anne, kafasını iki yana salladı.
"Onunla
bir ilgisi yok Alparslan. Selçuk'un iz üstünde olduğu durumlar varmış. Ondan
dolayı gelmedi. Yoksa Selçuk bu fırsatı asla kaçırmazdı."
Alparslan
babanın gözlerindeki şüphe kırıldığında çaktırmadan derin bir nefes aldım.
Büyük oynuyorduk, karşımızdaki insanın büyük düşündüğünü önemsemeden.
Alparslan
baba, tam dudaklarını aralamış, Alperen'e bakarak bir şeyler söyleyecekken
Kubilay ile Deniz, koşarak yanımıza geldi.
"Alperen!"
Kubilay'ın
yerli yersiz gelmelerini seveceğimi hiç düşünmezdim.
Alperen,
durumu fark ederek kollarını iki yana açtı ve ona koşarak gelen Deniz ile
Kubilay'a sarıldı. Hümeyra anne, Alparslan babayı çekiştirerek yanımızdan
ayrılmasına neden olduğunda rahat bir nefes bırakıp onlara döndüm. Deniz,
burukça gülümseyerek Alperen'den ayrıldığında Alperen, gözlerini Deniz'de sabit
tuttu.
"Ayda
nasıl Deniz?"
Deniz,
burukça gülümsemesine rağmen, gözlerinin içindeki parıltıyla Alperen'e bakmaya
devam etti. Her ne yaşanırsa yaşansın, içimizde yaşadığımız aşk, gözlerimizden
bile belli oluyordu.
"İyi
abi, senin kadar olmasa da kendi canımdan ayırmadım. Gözüm gibi baktım
emanetine," dedi. Alperen'in sağ dudağının kenarı memnuniyetle kıvrılırken
derin bir nefes aldı ve bıraktı.
"Ona
iyi bakacağını biliyordum koçum, eyvallah."
Kubilay,
burun kıvırarak bana baktığında gözlerindeki eğlenceli bakış bir balon gibi
söndü. Gözlerini ve yüzünü boğan hüzün sisi, kalbimi sanki bir başkasının
avcuna bıraktı ve sıkışmasına neden oldu. Bana böyle bakmalarını istemiyordum.
Mete, yaşıyordu. Benim kocam yaşıyordu ama bunu kimse bilmiyordu. Ve onlar
öğrenene kadar ne yazık ki bu bakışlara maruz kalmak zorunda kalacaktım.
Tam o
sırada Kubilay'ın bakışları gökyüzüne yükseldi ve kulaklarıma pervane sesi
nüksetmeye başladı. Geceyi yırtan o uğultu, karanlığın içinden gelen bir
metalik bir fısıltı gibiydi. Önce rüzgârın savurduğu kuru otlar hışırdadı,
sonra toprak titreşmeye başladı. Helikopter Şırnak toprağına indiğinde derin
bir nefes alarak yüzümü o alana doğru döndüm ve ellerimi arkamda bağladım.
Gelen yalnızca bir helikopter ya da bizimkiler değildi.
Kaderimizi
de beraberinde getiriyordu.
Helikopterin
kapısı açıldığında ilk olarak Ahmet ile Bora göründü. İkisi birden hareket
ederek toprağa ayak bastılar ve yüzlerini birbirlerine dönerek kapının yanında
beklemeye başladılar. Pervanelerin gürültülü sesi dışında duyduğum tek şey,
kalbimin hızlanmış atışlarıydı. Yanımdaki Alperen ile Deniz'in konuşmasını
işitiyordum ama zihnimden geçirebilecek güce sahip değildim.
Helikopterin
içinden görünen siluet ile nefesimi tuttum. Caner, Elias Farouq ile
helikopterden indi ve o andan itibaren omzunu dikleştirerek bize doğru yürümeye
başladı. Elias Farouq'un elleri kelepçe ile bağlanmıştı, Caner ise onun koluna
girmişti. Varlığı bile tehdit ederken şimdi, bir nefes kadar uzağımdaydı.
"Hayır,
hayır, hayır!"
Zihnimde
yankı bulan ses ile kasıklarımda hissettiğim acı sanrıydı.
"Geç
kaldım. Özür dilerim, çok geç kaldım."
Mete'nin
sesi sanrıydı.
"Benim
karımı ve çocuğumu gözlerimin önünde öldürdüler."
Selçuk'un
sesi sanrıydı.
"N'olur
yalvarıyorum sana. Lütfen kurtar onları. Lütfen, kurtarın onları."
Lara'nın
sesi sanrıydı.
Karşımda
bir tek gerçek duruyordu. O gerçek, elleri kelepçeli bir şekilde bana doğru
yaklaşıyordu. Gözlerimiz kesiştiği an Caner, bunu fark etmiş olacaktı ki hızla
elini kaldırdı ve Elias Farouq'un kafasını yere eğdirdi. Caner'e baktığımda ise
o bana bakmıyordu. Yanımızdan jet hızıyla geçtikleri an, yalnızca arkalarından
bakmak durumunda kalmıştım.
"Elias
Farouq, an itibariyle Türkiye sınırları içerisinde tutukludur. Yarın sabah
08:00'de sorgusu yapılacak," dedi, Bora. Yanımdan ayrılırken gözlerim
gökyüzüne tırmandı. Dağların ufkunda belirmeye başlayan kıvılcımlar yakındı.
Şafak,
yaklaşıyordu.
Oysa
biz, hep bu gecede kalacaktık.
11
Temmuz 2022 – 07:00 / Şırnak
Yazar,
Ağzından
Euthanasia, Nxw Time
Evrende
hiçbir seçim kaybolmaz.
En ufak
bir karar, bir bakış ve bir kelime, geleceğin yönünü sessizce değiştirir.
Birinin yaşaması, bir diğerinin ölmesi bazen bir saniyelik tereddüde, bazen de
küçücük bir 'evet' ya da 'hayır'a bağlıdır. Kelebek etkisi, aslında kaderin
görünmez iplerini hatırlatır. Biz fark etmesek de yaptığımız her şey zincirin
halkalarına eklenir ve bir gün bunu fark ettiğinde çoktan fırtına başlamıştır.
Sen,
sadece onun ortasında savrulmayı bekleyen bir yolcusundur.
Soğuk
floresan ışıkları, odanın gri duvarlarına sert bir beyazlık vuruyordu.
Sessizlik, sadece metal sandalyenin bacaklarının zemine sürtünmesiyle
bozuluyordu. Elias Farouq, bilekleri kelepçelenmiş halde sandalyeye oturtuldu.
Nefesi ağır, gözleri derin bir huzursuzlukla etrafı tarıyordu.
Kapının
açılmasıyla içeri giren bir asker, elinde tuttuğu bir çantayla içeriye girdi.
Yüzünde hiçbir ifade yoktu., yalnızca görevini icra eden mekanik bir disiplin
taşıyordu. Elias Farouq'a yaklaşıp çantayı açtı. Önce kalın kayışlarla
Farouq'un kollarını sabitledi. Ardından göğsüne, nabız ve solunumu ölçecek
sensörleri yerleştirdi. Elias Farouq, metal uçların tenine değmesiyle
istemsizce irkildi. Asker, cihazın ekranını açtığında makine artık hazırdı.
Elias Farouq, ilk kez kaçamayacağı bir savaşın ortasında olduğunu anladı.
Kendi
nabzıyla, nefesiyle ve suskunluğuyla baş başa kalmıştı.
Öte
yandan koordinasyon merkezinde derin bir sükûnet gizliydi. Caner Cenk Çakır ve
Bora Yalaz Arınlı, masanın en başında; Asena Eyşan Çakır'ın sağ ve sol yanında
duruyorlardı. Üzerindeki siyah gömlek ve pantolonlara nazaran Eyşan'ın üzerinde
üniformaları vardı. Masanın etrafına toplanmış Güvercin Timi ve Hayalet Ekibi,
Elias Farouq'un sorgusu için bir aradaydı.
Tuğgeneral
Fikret Yıldırım, Albay Alparslan Çakır ve Hümeyra Çakır, koordinasyon
merkezinden içeriye girdikleri an herkes hazır ola geçti. Masanın öbür ucunda
durduklarında Tuğgeneral Fikret Yıldırım, çenesini hafifçe kaldırdı.
"Elias
Farouq'un bu zamana kadar yaptığı her şey kayıt altına alınmıştır. O yüzden
yeniden bir sorguya tabii tutulmayacaktır. Direkt olarak tutuklu olarak
yargılanacak," dedi.
Eyşan,
sorgularcasına Hümeyra Çakır'a baktı ama Hümeyra Çakır, ona bakmıyordu.
Tuğgeneral Fikret Yıldırım, üzerindeki bakışlara aldırmadan Albay Alparslan
Çakır'a konuşması için bir bakış attı. Alparslan Çakır, Asena Eyşan Çakır'a
baktı ve gözlerini kıstı.
"Şüpheci
ve itiraz dolu bakışlarında haklısın Yüzbaşı fakat sende biliyorsun ki gerek
Elias Farouq'un kabarık dosyası gerekse İstihbarat yardımcımız Caner Cenk
Çakır'ın İran'da yaptığı sorgu sayesinde, elimizde onu tutuklamamıza yarayacak
bütün delillerimiz mevcut. Adaleti engellemeye gerek yok, yeterince
kaybettik."
Eyşan,
derin bir iç çekip bakışlarını masanın üzerinde kaçırdı ve hiçbir şey
söylemedi. Omuzlarını dik tutmaya çalıştı. Alparslan Çakır, ellerini arkasında
bağlayıp çenesini havaya kaldırdı.
"Bu
zamana kadar yaşatılan her şeyin yaşatılması için uğraş verdiniz. Acı çektiniz,
kayıplar verdiniz. Elias Farouq, adaletin kollarına teslim edilecek," dedi
ve Eyşan'a bakarken devam etti. "Bu yolda emeğiniz büyük. Tüm sevabınızla
ve günahınızla Kara Kutu'yu alt ettiniz."
Eyşan,
gözlerini masadan çekti ve Alparslan Çakır'a baktı.
"Geç
kalınmış bir zafer, zafer değildir. Kana bürünmüş kayıp ise bir zaferin
yenilgisidir," dedi. Alparslan Çakır, gözlerini hiç kaçırmadan Eyşan'a
bakmaya devam ederken Caner, sol bileğindeki saate baktı ve ardından
bakışlarını Bora'ya çevirdi. Düz bir bakışla gözleri birleştiğinde Alparslan
Çakır, son kez konuştu.
"Bu
vakitten sonra artık Hayalet Ekibi aramızda olmayacak. Selami Varol
önderliğinde herkes kendi ait oldu yere dönecek. Gelmiş, geçmiş olsun,"
dedi ve arkasını dönüp koordinasyon merkezinin kapısına doğru yürümeye başladı.
Tuğgeneral Fikret Yıldırım ile Hümeyra Çakır odadan ayrılırken Eyşan'ın
bakışları Caner'e çevrildi.
"Bu
kadar kolay mıydı?" diye sorguladı. Caner, hiçbir şey demeden Eyşan'a
baktı ve yalnızca kaşlarını kaldırdı. Derin bir nefes alarak kaşlarını
indirdiğinde gözleri Selami'ye çevrildi. Küçük adımlarla masanın etrafından
dolaştı ve Selami'nin yanına geçti. Elini uzattığı sıra Selami, elini uzatarak
buna karşılık verdi.
"Her
şey için sağ ol Selami. Seninle çalışmak güzeldi," dedi. Selami, burukça
gülümseyerek tokalaşma merasimini sona erdirdi ve ekibine döndü. Ekibine küçük
bir baş hareketiyle komut verip dışarıya doğru yönelmelerini sağlarken Osman'ın
bakışları Eyşan'ın üzerinde mıhlanmıştı.
Hepsinin
içinde emin olmakta zorlandıkları bir durum vardı. Kolay değildi ve
olmayacaktı. Çünkü hiçbir zaman olmamıştı.
Albay
Alparslan Çakır, askeriyenin arşiv odasına hazırlanmış sorgu odasına giriş
yaptığında görevli olarak bıraktığı asker onu kapının önünde karşıladı.
Alparslan Çakır, Elias'ın üzerine bağlanmış kabloları incelerken yüzüne, bir
kez olsun bakmamıştı. Elias Farouq'un karşısındaki sandalyeyi çekti ve yerleşip
ellerini masanın üzerinde birleştirdi.
"Sana
birkaç soru soracağım. Düz cevaplar vereceksin. Oyalamak, başka bir şey demek
yasak. Gülmek yasak, alay etmek yasak. Eğer bunlardan birini yaparsan,"
dedi ve bacağında takılı olan silahı çıkartıp sürgüyü çekti ve masanın üzerine
bıraktı, "Tek bir mermi ile bitiririm işini."
Elias
Farouq, karşısında oturan Alparslan Çakır'ın soğuk bakışlarına gözlerini dikti.
Arşiv odasının loş ışıkları, duvara yansıyan gölgelerini sanki arkalarındaki
canavarmışçasına yansıtıyordu. Alparslan, Elias'ın sessiz kalmasına
dayanamayarak öne doğru eğildi. Göz bebeklerinde, yoğurulmuş bir kararlılık
vardı. Dudaklarının kıyısında, yalnızca ölümün kendisine ait o kaçınılmaz
ciddiyeti saklıydı.
"Senin
için bu masa, hayatınla ölüm arasındaki son sınır," dedi alçak ama yankılı
bir sesle. "Cümlelerin, senin kurşunların olacak. Ya kendini vuracaksın ya
da bizi hedef alacaksın. Ama şunu bil ki ben, hiçbir mermiyi boşa
harcamam."
Elias
Farouq, sıkılmış bir şekilde arkasına yaslandığında Alparslan Çakır, çenesini
dikleştirdi.
"Levan
Reşid hakkında ne biliyorsun?" diye sordu.
Elias,
tek kaşını istemsizce kaldırdı. Nabzını ölçen alet hafifçe yükselmeye başladı.
Elias, bu soruyu beklemiyordu. Alparslan Çakır, sandalyeye yaslanıp Elias'ı
izlemeye devam etti. Kararlı bir sessizlikle bekledi. O an odanın içindeki tüm
zaman durmuş gibiydi. Saniyeler dakikaya, dakikalar sonsuzluğa dönüşüyordu.
Cihazın
ekranında beliren ritmik dalgalar, bir anlığına hızlandı, sonra tekrar
düzensizleşti. Alparslan Çakır, gözlerini hiç kırpmadan bu değişimi izledi. O
soğukkanlı duruşun ardında, avını sabırla bekleyen bir yırtıcı vardı.
"Demek
tanıyorsun..." dedi, Alparslan Çakır. "Peki, Merhamet Kampı?"
Elias'ın
parmakları, masanın kenarında görünmez bir ritim tutmaya başladı. Bu, korkunun
mu yoksa inatla bastırılmış öfkenin mi dışavurumuydu, belli değildi.
Dudaklarını birbirine bastırdı, gözlerini yere indirdi. Ama odadaki sessizlik,
gözle görülür bir basınç gibi üzerlerine çöktü. Alparslan Çakır, itinayla hem
Elias'ı hem de kabloların bağlı olduğu cihazın seyrini seyrediyordu. Ekrandaki
değişiklikle Alparslan Çakır, kollarını göğsünde bağladı ve iyice sandalyede
yayıldı.
Gözlerinde
küçük bir kıvılcım parladı. O, öyle ir kıvılcımdı ki sanki bir an için
oldukları odayı yakıp kavuracak kadar öfkeyle harmanlanmıştı.
"Merhamet
Kampı'nda ne planladın da oğlumun ve kızımın parmak izlerini aldın?"
Elias,
bu soruyla gülecek gibi oldu ama yalnızca dudaklarını ıslatmakla yetindi. Sağ
omzunu umursamazsa çekip indirdi.
"Bunun
ne önemi kaldı albay?" dedi ve kelepçeli ellerini birbirine kenetleyerek
masaya eğildi. "Oğlun ölmedi mi?"
Alparslan
Çakır'ın bakışları keskinleşti. Derin bir nefes aldı. Göğsü genişleyip daraldı
ama ses tonu değişmedi. Aynı ölüm sessizliğiyle kaplıydı.
"Benim
evlat acımı diline dolaman sana kurtuluş kapısı açmaz it. Ancak, mezarını
kazdırır."
Sözlerinin
ardından ayağa kalktı, sandalyesini sertçe geri sürükledi. Yavaş adımlarla
Elias'ın arkasına geçti. Parmaklarını Elias'ın saçlarına geçirip geriye doğru
kavrayarak çekiştirdi. Elias, dişlerini birbirine bastırarak Alparslan Çakır'ın
elinden kurtulmaya çalıştı ama başarılı olamadı. Alparslan Çakır, Elias'ın
kulağına eğildi.
"Sen
bana oğlumu hatırlatmaya çalışırsan, ben sana bütün ölülerin yükünü
hatırlatırım. Asena Eyşan Çakır'ın zamanında nasıl aileni
öldürdüğünü, Rojin'in başına ne geldiğini dinlemek zorunda kalırsın. Tekrar ve
tekrar," dedi neredeyse fısıldayarak.
Elias
Farouq, dişlerinin arasından tıslayarak inlediğinde çırpınmaya başladı.
Alparslan Albayın elinden kurtulması imkânsızdı. Elias, en iyi bildiğini
sandığı şeyi yapmak için kendini hazırladı.
"Sonuç
değişmedi albay," diye dişlerinin arasından tısladı. "Açtığınız
mezara kendi canlarınızı da gömdünüz."
Alparslan
Albayın avcu Elias'ın ensesine indi. Masaya çarpan metalin ve insan etinin
sesi, odadaki havayı bıçak gibi kesti. Elias'ın burnu masada kan birikintileri
saçarken Alparslan Çakır, bir kez daha Elias'ın kafasını masaya geçirdi.
"Seni
öldürmeyeceğim Kara Kutu," dedi ve Elias'ın çenesinden yakalayarak kendi
yüzüne doğru çevirdi. Gözlerindeki kıvılcım artık derin bir alev topuna
dönüşmüştü. "Sen, geç kalınmış bir adaletin soğuk hücresinde geberip
gideceksin. Göz koyduğun toprak bile senin mezarın olmayacak. Leşin bir çöp
gibi dört duvarın arasında çürüyüp gidecek."
Elias
Farouq, acımasızca gülümsedi. Burnundan dudaklarını kaplayarak akan kan,
dişlerine sızdı.
"Senin
oğlun toprağa girdi ya, o yeter bana Albay. Oysa ki tercihim çocuklarıydı.
Nasip değilmiş."
Alparslan
Çakır, genişleyen burun deliklerinden derin bir nefes alarak bir kez daha
Elias'ın kafasını masaya vurdu. Elias, gözlerini kapatarak masaya yaslı bir
şekilde bayıldığında Alparslan Çakır, masanın üzerindeki silahını aldı ve
bacağına yerleştirerek askere baktı.
"Burada
olan burada kalır. Götür, soran olursa merdivenlerden düştü dersin," dedi
ve arşiv odasından ayrıldı. Koridorda yürürken ayak sesleri, boşluğun içinde
yankılanıyordu. Her adımı, sanki geçmişin üzerine düşen ağır bir damga gibiydi.
İşte tam da bu, kelebek etkisinin kendisiydi. Küçük gibi görünen bir hareketin,
büyük fırtınalara sebep olacağının kaçınılmaz bir zincir halkasıydı.
Ve
Alparslan biliyordu ki; zincir çoktan örülmeye başlanmıştı. Onun adımları
sadece bu karanlık koridorun duvarlarında yankılanmıyor, aynı zamanda
yarınların kaderini de şekillendiriyordu. Her adım, bir hayatın yönünü
değiştirecek kadar güçlüydü.
Her
nefes, ileride açılacak bir yaranın işaretiydi.
11
Temmuz 2022 – 07:36 / Şırnak
Hümeyra
Çakır, Ağzından
I Hold You, Clann
Hayat,
her düşüncenin gölgesidir.
İnsan,
zihninde neyi büyütürse onun suretiyle karşılaşır. Bir şüpheyi büyütürsen,
gölgesi karanlık olur; bir umudu beslersen, gölgesi ışığa benzer. Gölge,
sahibinden kaçar gibi görünse de aslında onunla var olur. Hatıralarımız,
korkularımız ve sevinçlerimiz gölgenin rengini belirler.
Bazen
gölgenin üzerine düşen ışık, bizi olduğumuzdan büyük, bazen ise küçük gösterir
ama hiçbir zaman kaybolmaz. İşte bu yüzden hayat; yalnızca nefes almak değil,
zihnimizin gölgesine nasıl bir biçim verdiğimizi anlamaktır.
Çünkü
insan, kendi gölgesinden saklanamaz.
Tam
karşımızdaki sedyede yatan bir terörist ele başı, bu zamana kadar kaybettiğimiz
her şeyin başlangıcını oluşturuyordu. Katlettiği canlarımız, hayatımızda önemli
yerlere sahip olan insanların anılarını tekrar tekrar zihnimde yankı bulmasına
neden oluyordu.
Elias
Farouq'un yaralı halini gördüğümüzde Tuğgeneral Fikret Yıldırım'ın; "Ne
olmuş buna?" diye sorguladığını hatırlıyordum. Onu taşıyan görevli askerin
ise "Kaçmaya çalıştığını, kaçarken de merdivenlerden yuvarlandı,"
dediğini hatırlıyordum. Kimin yaptığını ve nelerin olduğunu az çok tahmin
edebiliyordum.
Alparslan
yapmıştı.
Çünkü
insan, kendi gölgesinden saklanamazdı.
Revirden
silinen bedenlerimiz koridorun orta yerinde duraksadığı anlarda Tuğgeneral
Fikret Yıldırım'ın bana döndüğünü görmüştüm. Gözlerim bir an için arkasında
kalan bedende takılı kalırken Fikret Yıldırım'ın cümleleri zihnime ulaşmaya
başlamıştı.
"Mimba
ile yaptığımız son sorguda bize künyenin nerede olduğunu söyledi."
O an
bütün sesler sustu. Zihnimin içindeki her şey dondu. Bakıştığım kişiden
gözlerimi alıp Tuğgeneral Fikret Yıldırım'a baktım ve kaşlarımı hafifçe
yükselttim. Devam etmesini bekler gibi bakmaya devam ettim. Fikret Yıldırım'ın
göz bebekleri hafifçe küçüldü. Sanki anıyı yok etmek istiyormuşçasına baktı.
"Yağmur
Boduroğlu'nun mezarındaymış."
Dişlerimin
birbirine çarptığını fark ettim. Çeneme vuran acıyla gözlerimin kısılmasına
engel olamadım.
"Onu
oradan almak lazım Hümeyra. Emanet, yerine ulaşmalı," dedi ve beni o
koridorda tek başıma bırakıp gitti. Bakışlarım yeniden beni izleyen siluete
çevrildiğinde gülümseyerek bana elini salladı. Karşımda o an bir ayna olsaydı
diye düşündüm. Yüzümün aldığı şekli görmek istedim. Floresan ışığının tepemden
vurduğunu biliyordum. Gölgemi görmek isteyerek o siluete arkamı döndüm ve
kafamı öne eğerek yürümeye başladım.
Gölgem
yoktu, yerini değiştirmişti.
İnsan
gölgesinden kaçamazdı, değil mi?
Burukça
gülümsedim ve ayaklarımın beni ezbere götürdüğü o mezarlığın önünde duraksadım.
Dizlerim kendiliğinden kırılıp yere çökmeme sebep olduğunda ellerimi Yağmur'un
mezar toprağına bastırdım. Gözyaşlarım göz pınarlarıma hücum ederken kafamı iki
yana sallayarak toprağı hafifçe eşelemeye başladım.
"Mezarını
bile rahat bırakmadılar," diye fısıldadığım sıra parmaklarıma dolanan
zinciri fark ettim. Zinciri çekiştirerek topraktan ayırdığımda iki metalin
birbirine çarpma sesini işittim. Sağ elimle zinciri sıkıca kavrarken sol elimi
yükseltip künyeyi avcuma yasladım.
Mehmet
Akıncı
05/04/1975
0 Rh
(-)
Rize
Künye,
geçmişe aitti.
İlk
kanın döküldüğü kişiye aitti.
Hıçkırıklarım
dudaklarımın arasından dökülerek havada yankılanmaya başlarken bir çift
ayakkabı sesi işittim. Topraklı elimin tersini ağzıma bastırırken adım sesleri
yaklaştı, ama ben arkama dönmeye cesaret edemedim.
"Yoksul
olan maldan değil," dedi o ses. "Hatıradan mahrum kalandır. Benim
yoksulluğum, gözlerimin önünde can veren kardeşlerimdi."
Gözlerimi
sımsıkı kapatıp sol avcumun içinde kalmış künyeyi sıktım. Sağ omzumun üzerine
konulan eli hissettiğimde gözlerimi açtım ve sağıma baktım. Eyşan, bir eli
karnında annesinin mezarına bakarken sol eliyle omzumdan güç alıyordu. Gözlerim
arkasına çevrildiğinde ise onu gördüm.
Gözlerin
birikmiş yaşlarla beni izleyen Mehmet'i.
"İnsanın
ismini kaybettiğinde öldüğünü sanırdım. Meğerse insan, isminin taşıdığı yükü
kaybettiğinde ölürmüş. Çalınan şeyin basit bir künye olmadığını, boğazımda
düğümlenen çığlığın bir ömre bedel olacağını," dedi Mehmet ve ağırca
dizlerinin üzerine çöküp başını sağa doğru eğdi. "Aklımın direkleri bir
bir yıkıldığında öğrendim."
Eyşan,
gözlerini kapatıp hıçkırdığında sessiz bir gözyaşı, bir çığlık kadar ağırca
yanaklarıma yuvarlandı. Mehmet, ağlak bir şekilde Eyşan'a baktı ve kafasını iki
yana salladı.
"Oysa
çalınan, bir ömrün kefaretiydi," dedi ve elini Eyşan'ın saçlarına bıraktı.
Usulca okşamaya başlarken Eyşan, gözlerini açtı ve dolu gözleriyle Mehmet'i
izledi. Mehmet, burukça gülümsedi ve yüzündeki tebessümle gözlerini
kırpıştırdı.
"Ben
deli değilim güzel kızım. Ben, annenin kuzeniyim. Ben, bir askerim. Ben,
kahrından ölmüş bir ananın evladıyım," dedi ve gözlerinden yaşlar
boşalırken yüzündeki tebessümü yitirdi.
"Ben;
hakikatin sırrını taşırken, bedelini cinnetle ödemiş bir yolcuyum."
Eyşan,
hıçkırırken kafasını şiddetle iki yana salladı ve başını sola doğru eğdi.
"Lütfen,"
dedi, "Lütfen Mehmet abi söyleme böyle."
Mehmet,
gözlerini bana çevirdiğinde sol elini bana uzattı. Elimdeki künyeyi avcuna
bıraktığımda gözlerini yumdu ve usulca elini sol bacağına koydu.
"Mühürlenmiş
hakikatler, bir mezarın içinde yine mühürlenmiş. Gerçek, yine bir mezarın içine
saklanmış," dedi ve ağırca Eyşan'a döndü.
"Sakladığın
ne ise er ya da geç ortaya çıkacak. Geçmiş, tekerrür etmekle yükümlüdür.
Gizlediğin şeyin kaybolmasını istemiyorsan onu vaktin varken açığa çıkar. Çünkü
mühürlediğin hakikat, boş bir mezarın çoktan var olmasına neden olmuş."
Mehmet'in
kurduğu cümleyle Eyşan'a baktım. Eyşan ile gözlerimiz kesişirken Mehmet,
yanımızdan kalkarak uzaklaşmaya başladı. Eyşan, kaşlarını hafifçe çattığında
gözlerimi ağırca arkasında kalan mezar taşına çevirdim. O an gerçek, yüzüme
çarptı.
Çünkü
mühürlediğin hakikat, boş bir mezarın çoktan var olmasına neden olmuş.
Mezar
taşı, Mete Mert Çakır'a aitti.
Gözlerimi
bin bir güçlükle mezar taşından çekip Eyşan'a baktığımda onunda bana baktığını
gördüm. Eyşan, her ne kadar babasının gözlerini taşıyor olsa da Yağmur'um gibi
bakıyordu. İnatçılığını, hırsını, güzelliğini, zekasını annesinden alan bu kız
çocuğu; farkında olmadan kanının taşıdığı aklı kullanıyordu.
Eyşan,
bu zamana kadar aldığı ve uyguladığı tüm kararlarda babasının izinden
gidiyordu.
Bilmiyordu
ki atasından kalan gücün bir gün sonu olacağını.
11
Temmuz 2022 – 08:30 / Şırnak
Yazar,
Ağzından
Annem, Kibariye
Sabahın
ilk ışıkları askeriyenin soğuk duvarlarına vururken Güvercin Timi, kahvaltı
yapmak için çoktan yemekhanenin kapısında belirmişti. Ayda, abisinin geldiğini
öğrenmiş ve çoktan Alperen'in yanında yerini almıştı. Caner ile Lara, masanın
ilk iki sandalyesinde otururken Ayda ile Alperen tam karşılarına oturmuştu.
Alperen'in sağına Deniz, Kubilay, Osman ve Barış; Lara'nın soluna da Yonca,
Cemile ve Alev oturmuştu.
Masada
eksik olan Eyşan ise Hümeyra Çakır'ın eşelediği toprağı düzeltmiş ama bir türlü
annesinin mezarından kalkmamıştı. Hümeyra Çakır, Alparslan Çakır'ın odasındaki
koltukta sessizce otururken Alparslan Çakır, düşünceli bakışlarıyla pencereden
görünen mezarlığı izliyordu. Keskin bakışlarını bir an olsun belirgin siluetten
çekmemişti.
Kahvaltı
masasındaki Eyşan'ın yokluğunu fark eden ilk Caner olmuştu.
"Eyşan
nerede?" diye sordu, Osman'a. Osman, derin bir nefes alıp bakışlarını
Caner'e çevirdi.
"Mezarlıkta,
annesinin orada."
Caner,
Lara'ya küçük bir bakış atıp sandalyesinden kalkacağı sıra Alperen, hafifçe
elini uzatıp Caner'i durdurdu.
"Her
şey üst üstüne geldi Caner. Bırak, biraz yalnız kalsın."
Caner,
sandalyesine ağırca geri çökerken Ayda, abisine baktı.
"Mete
abinin şehit olması hepimizi sarstı ama Eyşan'ı daha çok üzdü. Karnındaki
çocuklarla tek kaldı."
Deniz,
bir an için eğilip Ayda'ya baktı.
"O
nasıl söz iki gözüm? Biz ne güne duruyoruz?"
Caner,
Lara'ya bakarken masadaki derin sessizliği Alperen bozdu.
"Ben
birkaç saate yanınızdan ayrılacağım. Geri dönmem lazım."
Ayda,
sanki vurulmuşçasına bakışlarını bir anda abisine döndürdü ve kaşlarını çattı.
Alperen, göz ucuyla Ayda'ya bakıp tek kaşını kaldırdı.
"Bitmedi
mi hâlâ görevin?"
Alperen,
kaldırdığı tek kaşını ağırca indirirken derin bir nefes aldı ve Ayda'yı
cevapsız bırakarak önüne döndü. Ayda, dolan gözlerini kırpıştırarak Alperen'e
doğru döndü.
"Daha
ne kadar ayrı kalacaksın benden? Hiç özlemedin mi beni abi? Neden bu kadar
çabuk dönüyorsun?"
Alperen,
yine bir şey diyemezken Deniz, hafifçe Alperen'in arkasına doğru eğilip
Ayda'nın koluna dokundu. Ayda ise onu görmezden gelerek abisine bakmaya devam
etti.
"Sana
diyorum abi! Daha ne kadar sürecek bu ayrılık?"
Alperen,
çenesi gerilmiş bir şekilde sertçe Ayda'ya baktı.
"O
sesinin tonuna dikkat et. Nimet çarpmazsa ben çarparım," diye usulca
fısıldadığında Ayda, sertçe sandalyesini ittirdi ve koşarak kantinden
uzaklaştı. Deniz, çatık kaşlarıyla Alperen'in yanından kalkıp giden Ayda'nın
peşinden koşmaya başladı. Kubilay, üfleyerek oturduğu sandalyeden kalktı ve
koşarak Deniz'e yetişmeye çalıştı. Alperen, gözlerini sıkıca yumarak
yumruklarını sıktı.
Caner,
Alperen'e bakarken dudaklarını araladı.
"Seni
kaybetmekten korkuyor. Ona bunu yaşatmaya hakkın yok," dedi ve Lara'nın
elini tuttu ve kendiyle birlikte masadan kaldırdı. Alperen, bir hışımla masadan
kalkıp kantinden ayrıldı. Ayda, koşarak kendini askeriyenin dışına attığında
yeri belliydi. Mezarlığın yanından ayrılmış Eyşan'ın yanıydı.
Eyşan,
küçük adımlarla kışlaya girdiğinde ağlayarak koşan Ayda'yı gördü. Kaşları
çatılmış bir vaziyette duraksadığında Ayda, Eyşan'ın önünde durup yüzünü
buruşturdu. Eyşan, ne olduğunu anlayamazken Ayda'nın arkasından koşan Deniz'i
gördü. Bir anda Ayda Eyşan'a sarıldığında Eyşan, derin bir nefes alıp Ayda'ya
sarıldı.
Deniz
ile Kubilay, birbirine sarılan iki kadının yanında dururken Alperen, bir
hışımla askeriyeden çıktı ve sarılan iki kadını gördü.
"Ayda!"
Kışlada
yankılanan Alperen'in sesiyle Kubilay, kaşlarını çattı ve yumruğunu avcunda
toparladı.
"Badimin
kayınçosu demeyeceğim, Allah ne verdiyse döveceğim az kaldı."
Deniz,
sırtını Ayda'ya dönüp Alperen'e bakarken Alperen, onlara doğru büyük adımlarla
yürümeye başladı. Kubilay, Deniz ile Ayda'nın önüne geçecek gibi olduğunda
Deniz, elini Kubilay'ın önüne gerip geçmesini engelledi. Alperen yanlarına
vardığında tek eliyle Deniz'in kolundan kenara doğru çekiştirip Ayda ile
Eyşan'ın ayrılmasını sağladı. Alperen, Ayda'nın kolundan tutup kendine doğru
çevirdi ve hızla sarıldı.
Ayda,
hıçkırıklarının arasından çırpınırken Alperen, yüzü buruşmuş bir şekilde
Ayda'yı tutmaya çalışıyordu.
"Bırak
beni!" diye bağırarak ağlamaya devam etti ama Alperen, Ayda'yı bırakmadı.
Alperen, sımsıkı Ayda'ya sarılırken buruşan yüzünü Ayda'nın omzuna gömdü.
"Ben
canımı nasıl bırakırım?" diye mırıldandı ama kimse, Ayda'nın hıçkırığından
duymadı.
"Abi
beni bırak!" diye yeniden bağırdı Ayda. Alperen'in kolları sıkıştıkça
Ayda'nın gücü tükeniyordu. Dizlerinin bağı çözüldüğü sıra Alperen ile kışlanın
ortasında yere çöktüler. Ayda'nın hıçkırıkları yankılanırken Alperen, hafifçe
kendini geri çekip Ayda'nın yüzünü avuçlarının arasına aldı.
"Ben
gözümün nurunu nasıl bırakırım? Ben anne ve babamın bana emanetini nasıl
bırakırım Ayda? Senin kulağın dediklerini duyuyor mu?" dedi ve yeniden
sarıldı. "Ben, canımı nasıl bırakırım?"
Ayda'nın
hıçkırıklarına karışan Alperen'in cümleleriyle Eyşan, yeniden dolan gözlerini
kaçırdı. Tam o sırada gözleri dolmuş iki adamı gördü. Caner ile Bora, yan yana
durmuş, yerde duran iki kardeşi izliyorlardı. Eyşan, gözlerini kırpıştırdığında
Caner ile Bora'nın gözünden akan yaşları gördü. Kendi yanağına akan yaşlar
değil, onların gözünden akan yaşlar aktı ruhuna. Yaktı kavurdu geçtiği yerleri.
"Rastlarsa
gözlerin yaşlı yavruna
Suçunu
bağışla sarıl boynuna
Biz
bize yaşarken geldik oyuna
Eller
kadir kıymet bilmiyor annem
Senin
kadar kimse sevmiyor annem"
Eyşan,
o an yaptığı seçimlerin ve sonucu olduğu kararların neye yol açtığını daha iyi
anladı. Pişmanlık, göz bebeklerine yansıyan bir geçmişi barındırıyordu. Evet,
geriye alamayacaktı ve sebep olduğu her karar, karşısına çıkacak fırtınada söz
sahipliği yapacaktı.
Öbür
yandan Mete'nin olduğu evde duran Selçuk Ege Turalı, üzerindeki gömleğin üstten
iki düğmesini gevşetmiş bir şekilde kanepede oturuyordu. Arada gözleri elinde
tuttuğu tabletten çekilip Mete'ye dönüyor, durumunun iyi olduğundan emin olduğu
vakit yeniden tablet ekranına geri dönüyordu. Kaşları hafifçe çatıldığında
derin bir nefes aldı ve gözlerini kısarak tableti biraz daha kendine
yaklaştırdı.
"124
askerin şehit edildiği bölge, halen çözülemeyen bir sır perdesiyle örtülü.
Yapılan saha analizlerinde bölgenin, terör unsurlarının uzun süredir kullandığı
gizli bir nokta olduğu ihtimali güçlenmektedir. Araştırmacılarının da
görüşleri, bu alanın örgütün barınma, planlama ve saklanma amaçlı oluşturduğu
stratejik bir merkez olduğuna işaret etmektedir."
Kürtçe
yazılmış paragrafı okudu, Selçuk. Düşünceli bir şekilde dudaklarını birbirine
bastırırken sağında duran defterini yanına çekti ve kafasını sağa doğru
çevirdi. Kalemi eline alıp kâğıda bastırdı.
İdlib
– İran – Suriye – Merhamet Kampı
Selçuk'un
gözleri yazdığı dört kelimenin üzerinde uzun süre asılı kaldı. Bu isimler,
zihninde birbirine bağlanan düğümler gibi ağırlaşıyor, yıllardır saklanan
sırların iplerini çözer gibi oluyordu. Selçuk, gözlerini defterden çekip
Mete'ye baktı. Kafasını koltuğa yaslayıp bir süre Mete'nin nefes
alışverişlerini izledi. O an fark etti ki bazen en ağır yük, savaş meydanında
değil, alınan ve alınacak kararların gölgesinde taşınıyordu.
Başını
yasladığı yerden kaldırıp yeniden kalemi eline aldı. Defterin boş satırına
kalemin ucunu dokundurdu.
BÖLGESEL
AĞIN MERKEZ NOKTASI?
"Turalı?"
Selçuk,
yazmayı bırakıp kulağına gelen kısık sesin sahibine odaklandı. Ona zorlukla
açılmış göz kapaklarının arasından bakan Mete'ye baktı. Gülümseyerek elindeki
kalemi bıraktı ve kanepeden kalkıp Mete'nin yattığı yatağa doğru yaklaştı.
"Günaydın
uykucu," diye alay etti ama bir yandan da tepede asılı olan serumu kontrol
etti. Bitmeye yakın olan serumun kablosuna bakıp yeniden Mete'ye döndü. Mete,
güçlükle dudaklarını aralayıp konuşmak için zorladı.
"Eyşan
nerede?"
Selçuk,
hafifçe kıkırdadı.
"Tamam
ulan en aşık sensin."
Mete,
Selçuk'un alaycı tavrını önemsemeden etrafına bakındı. Selçuk, bu durumu
uzatmamayı tercih etti.
"Annenle
birlikte askeriyeye geçtiler. Malum, burada fazla kalırsa Caner ile Bora peşine
takılacaktır," dedi.
Mete,
kafasını belli belirsiz salladı ve gözlerini göğsündeki yaraya çevirip derin
bir nefes bıraktı. Selçuk, dudaklarındaki tebessümü ağırca kaybedip yavaşça
Mete'nin omzuna dokundu.
"Ağrın
var mı?"
Mete,
kafasını iki yana salladı.
"Bu
benim ilk yaram değil Turalı. Alıştığım bir yaralanma türü."
Selçuk,
gözlerini devirdi ve yatağın kenarına oturup Mete'ye bakmaya devam etti.
"Çok
büyük oynadınız Mete. Hiç korkmadın mı?"
Mete'nin
gözleri, Selçuk'un buz mavilerinde duraksadı.
"Korktum,"
dedi beklemeden. "Ama ölmekten değil, canımın canı yanacak diye. Eyşan'ın
ya da doğacak çocuklarımızın tek bir kılına dahi zarar gelse ben yaşayamazdım
zaten Selçuk."
Selçuk,
bir süre cevap vermedi. Sessizlik, görünmeyen bir sis misali etraflarını
sararken bu sisi dağıtan yine Mete oldu.
"O
itin nefes alması bile haram iken şu an yaşıyor olduğuna dua etmesi gerek. Kaç
mazlumun ahını aldı ama ona rağmen bir nefesi kesilmedi."
Selçuk,
yine sessiz kaldı. Sadece Mete'ye bakmakla yetindi. Mete, derin bir iç çekip
boğazını temizledi ve dudaklarını ıslatıp gözlerini kaçırdı. Selçuk, bir
anlığına dudaklarını araladı. Bir şey diyecek gibi oldu ama sonra vazgeçmiş
gibi kapattı. Mete, bu hareketi görmedi. Selçuk, hareketini tekrarladı ama bu
sefer sesi kısıkta olsa çıkmıştı.
"Caner'e
hiç acımadın mı Mete?"
Mete'nin
boşluğa takılan gözleri dondu. Selçuk'un gözlerine bakmadı ama Selçuk, Mete'nin
düşüncelerini okumayı başardı. Selçuk, kafasını sola doğru eğdi ve kaşlarını
kaldırdı.
"Caner'in
eskiden Eyşan'a yaptıklarını bile bile ona güvenmeyi tercih ettin. Ona inandın,
sahip çıkacağından emin oldun. Peki ya Bora? Ahmet'in Bünyamin'e yaşattırdığı
anının gözlerinin önünde canlanmasına sebep oldun? Hiç mi acımadın Mete? Hiç mi
düşünmedin hallerinin ne olacağını?"
Mete, o
andan sonra ilk defa bakışlarını Selçuk'a çevirdi. Dudakları sımsıkıya
kapalıydı. Sanki içinde hakikati saklıyordu. Ve o hakikat, Selçuk'un yaralarını
kanatacak, kanatmayı bırak yeniden parçalayacak güce sahipti.
"Karşısındaki
kişiyle aynı yerinde yarası olan her insan, o yarayı aynı şekilde oluşmuş sanır
Selçuk. İşlenişinin ve o insanda bıraktığı hasarı bilemez. Ben senin aynan
değilim, sende benim. Aynı yerde açılmış yaralar seni ağlatırken beni ölüme
sürükler," dedi ve ağırca uzandığı yerden doğrulmaya çalıştı. Selçuk,
Mete'yi her ne kadar engellemeye çalışsa da Mete, inadıyla doğrulup arkasına
yaslandı.
"Bizim
seninle tek bir ortak noktamız var. Açılan yaraya sebep olan aynı
kişiydi."
Selçuk,
ellerini dizlerinin üzerine yaslayıp iç çekti. Tırnakları avuç içlerine
gömülürken Mete, hafifçe başını eğerek Selçuk'un yüzüne baktı.
"Unutma
Turalı. Bizi öldürecek olan yara değil, o yaranın hâlâ açık kalmasına izin
vermemiz. Eğer aynı kişiden yara aldıysak, belki de aynı kişiye karşı yan yana
durmalıyız."
Selçuk,
Mete'nin cümleleriyle başını hafifçe kaldırıp Mete'ye baktı.
"Ben
intikamla adaletin arasındaki çizgide kaybolmuş o adamım. Senin doğruların,
benim yanlışlarımı sorgulatır."
Mete,
alaycı bir tavırla gülümsedi.
"Benim
doğrularım senin yanlışlarını sorgulatacaksa bil ki benim doğrum zaten baştan
yanlıştır. Unuttun mu? Ben Mete Mert Çakır'ım. Bu zamana kadar bütün
yanlışlarımda ismimi kaybetmiş o adamım."
Selçuk,
anladığı imayla gözlerini kapatıp burnundan nefeslenerek gülümsedi.
Dudaklarının kenarında yarım kalmış bir gülümseme, içinde kabaran hüzne engel
olamıyordu.
"Bütün
yanlışlarında ismini kaybetmiş bir adam..." diye tekrarladı Selçuk, alçak
bir sesle. "Peki ya doğru olan tek bir şeyin varsa, o ne olurdu?"
Mete,
dudaklarında büyüyen bir zafer tebessümüyle hiç beklemeden cevap verdi.
"Eyşan."
Selçuk,
Mete'den bakışlarını ayırmadan gözlerini birkaç kez kırptı. Sakince yutkundu ve
dudaklarını yalayarak araladı.
"Eyşan'a,
her şey bittiğinde bu planın benim başımın altından çıktığını söyleyeceksiniz
dedim. Ahmet ile Bora'nın arası zaten daha yeni düzeldi sayılır. Caner ile de
aranız bozulmasın."
Mete,
kafasını iki yana salladığında Selçuk, Mete'yi durdurdu.
"Mete,
hiç kimse senin bile isteye ölümün kıyısına yürümene izin vermez. Sen, ölümden
döndün Mete. Bu kaçıncı ölümden dönüşün? Ya bu sefer bir kurtuluşun
olmasaydı?"
Mete,
burukça gülümsedi.
"İhtimaller
Selçuk, ihtimaller. Bir gün bunun son kurşun olacağını hiç kimse bilemez."
Selçuk,
kaşlarını hafifçe çattı.
"Hiç
kimse bile isteye ölüme meydan okumayı da istemez. Sen, sırf karını ve
çocuklarını korumak için kurşunu yedin. Her ne olmuş olursa olsun, Caner ve
Bora bunun farklı yollardan çözülebileceğini senin yüzüne vuracaklardır."
Mete,
Selçuk'un cümlesine sessiz kalarak gözlerini kaçırdı. Zaman, bir bulutun
gökyüzünde süzülmesi kadar yavaş ve amansız derecede hızlı geçip giderken
askeriyede toplanan Güvercin Timi, Elias Farouq'u adalete teslim edecek olan
aracın hazırlanmasını izliyordu. Kışlanın ortasına çekilmiş aracın önünde
bekleyen görevliler eşliğinde kapı aralandı.
En önde
Eyşan duruyordu. Sağında Caner dururken solunda Bora vardı. Caner'in sağ
omzunun hemen arkasında Lara ile Kartal dururken diğer tüm tim, Bora'nın
arkasına doğru dizilmişti. Hepsi, geçmişlerinde yaralara sebebiyet vermiş bir
elebaşının geçmiş kalmış adalete teslimiyetini bekliyordu.
Elias
Farouq, burnuna takılmış banda rağmen başı dik bir şekilde yürüyordu ama
omuzları çökmüştü. Eyşan'ın gözleri hafifçe kısılırken çenesi yukarıya doğru
yükseldi. Ellerini arkasında bağlarken Elias'ın araca bindirilişini izledi.
Geçmişi önündeydi, yaraları kabuk bağlamaya hazırdı, peki ya Eyşan?
Omuzlarını
bir kez olsun düşürmeden bu anı izlemeye devam etti. Elias Farouq, hakkında
çıkan müebbet hapis cezası ile yargılanacaktı. Bu onlara yetmezdi ama başka bir
yolu yoktu. Toprağa bile leşi düşmeyecekti.
Kubilay,
kaşları havalanmış bir şekilde Eyşan'ın sırtına baktı.
"Bu
kadar mıydı? Bitti mi?"
Eyşan,
gözlerini giden araçtan çekmeden kafasını salladı. Araç, kışlanın demir
parmaklıkları arasından çıkıp giderken yüzünü time doğru dönüp Kubilay'a baktı.
"Bitti,"
dedi derin bir nefes verirken. Omuzları dikti ama gözlerindeki yorgunluk
ağırdı. Gözlerini yeniden birkaç kez kırpıştırdı ve başını hafifçe arkaya doğru
eğdi. Gözleri gökyüzünde gezinirken dudaklarında acının tatlı bir tebessümü
oluştu. Elleri karnında birleşirken yanaklarına düşen yaşları hissetti. Yonca,
Eyşan'ın ağladığını gördüğü anda Kubilay'ın yanından ayrıldı ve Eyşan'a
sarıldı. Tüm Güvercin Timi bir anda Eyşan'ın etrafını sardı ve kollarını
birbirlerine kenetledi.
Ne emir
ne de rütbe vardı. Sadece aynı acıya ve aynı davaya bağlı yürekler vardı.
Her
yaranın bir hikâyesi vardı.
Bazılarının
izi kaldı bazılarının ise hiç geçmeyecek, kanamaya devam edecek yarası.
14
Temmuz 2022 / Şırnak
Mete
Mert Çakır, Ağzından
Yaralarını Ben Sarayım, Berk Baysal
Boşluk.
Gözlerimi
araladığımda ilk hissettiğim şey, göğsümün içinden yırtılırcasına yükselen bir
sancıydı. Öyle bir sancıydı ki nefes almak değil, nefesi hatırlamak bile külfet
geliyordu. Sanki zaman etrafımda akmıyor, benden uzaklaşıyordu.
Nefesimin
kısık olduğu, göğsümdeki yaranın bir ateş misali yandığını hissettiğim anlarda
bir sisin içinden iki siluet belirmişti. Askeri disiplinin yankısını taşıyan
bir ritimle bana yaklaşan iki kişiydi.
Biri
bir kız, diğeri bir erkekti. Kızın bakışlarında Eyşan'ın o kahverengi ateşi,
gür saçlarının dalgalarında annesinin inadı vardı. Erkek ise sanki bir aynadan
süzülüp çıkmış gibiydi. Mavi gözleriyle, sert çene hatlarıyla bana benziyordu.
Ama ikisini de tamamlayan şey, üzerlerine ikinci bir deri gibi oturmuş
üniformalarıydı.
Kamuflajlarının
sağ göğsünde aynı kelime yazıyordu.
ÇAKIR
Gözlerim
o soyadın üzerinde donup kaldı. Göğsümdeki kurşun izinden daha ağır vurdu bana.
Çünkü ilk defa bu hallerini görüyordum. Geleceğin bir yansıması belki de tam
karşımda duruyordu.
Kız bir
adım öne çıktığında omuzlarındaki apolet gözlerimin kamaşmasına neden oldu.
Parlak üç yıldızlar bana, annesi kadar güçlü bir yüzbaşı olacağının bir
habercisiydi sanki. O kız, 'Baba...' dedi. Sesini duymadım ama yüreğim işitti.
Oğlana
baktığımda sustuğunu gördüm ama bakışlarında binlerce söz vardı. Gözlerini
göğsümdeki yaraya dikmiş, sanki öylece o izden benimle hesaplaşıyordu.
Onlara
bakarken zaman kırıldı. Sanki kendi soyumun yankısını dinliyordum. Eyşan'ın
kanıyla benim kanım, tek bir gövdeye bürünmüş, geleceğin nöbetçileri olmuştu.
İçimde garip bir sızı oluştu. Onları görüp de dokunamamak parmaklarımda
ağrılarla dolu bir his bırakmıştı.
Uyuşmuş
bir bedenin içinde tutsak bir ruh gibi kıpırdamaya çalıştım fakat en ufak
hareketim, derimin altına gömülmüş kızgın bir bıçak gibi acıyı yeniden
uyandırıyordu. Karanlık üzerime çöktüğünde, en koyu perdesinden sıyrılarak
gözlerimi araladım. Etrafımda uğultudan başka bir şey yoktu. Göğsümün tam
ortasında hissettiğim yanma, yalnızca bir kurşunun soğuk hatırası değildi.
Bu acı,
Eyşan'a olan sevgimin ağırlığını taşır gibi derin, yakıcı ve kutsaldı.
"Mete..."
Kadife
bir sesin, ruhuma dokunduğunu işittiğimde ona bakmaya kendimi zorladım. Yüzünde
kararlılığın ince çatlaklarından süzülen suçlulukla bana bakıyordu gözümün
çiçeği. Ama ben onu hayatta kalmışlığıyla okudum. Çünkü bu planın, bu kurşunun
ve bu acının tek bir anlamı vardı.
"Eyşan,"
diye fısıldadım güçlükle. İçimde sanki yıllardır susturduğum duyguların,
korumaya çalıştığım bir kadının ve yarım kalan cümlelerin izi vardı. Her nefes
alışımda sanki ciğerlerim yerine Eyşan'ın adı doluyordu ciğerlerime.
Gözyaşları
doldu göğsümdeki boşluğa. Tenim tenine değdikçe onun yaşlarıyla ıslandı.
Silemediğim, ona dokunamadığım her saniye boyunca kendimi sorguladım. Bana,
'Bana döndün,' dediğinde yüzümdeki buruk bir tebessümün varlığıyla kıvrandım.
Ellerimi bedeninde gezdirmek, ona sımsıkı sarılmak isterken yalnızca cümlelerim
döküldü zorlukla açılmış dudaklarımın arasından.
Benim
yolum hep ona dönüyordu.
Zaman,
yürümeye yeni başlamış bir çocuğun ilk adımları gibi savsak bir şekilde
ilerlerken elimdeki kırık künye ile Eyşan'a bakıyordum. Ona emaneten verilen
eşyalarımı yatağın üzerine bıraktığında poşetin içinde kalan, katlanmış kâğıdı
izliyordu. Gözleri benimkilerle buluştuğunda çenemle işaret ettim.
"Okusana."
Eyşan,
hafifçe titreyen elleriyle künyeyi elimden aldı ve kâğıt ile birlikte tekli
koltuğa yürüdü. Sırtım yatak başlığına yaslı bir şekilde onu izlerken Eyşan,
onun için yazdığım mektubu okumaya başladı. Ezbere bildiğim her satırında
döktüğü gözyaşıyla çenemi biraz daha sıktım. Künyemi tutan eli kalbine
yaslanırken derince yutkundum.
Ölümün
kapısına kendi ellerimle yürümüştüm. Onun adını ise kalbimin yanına
damgalayarak geri dönmüştüm. Şimdi bu mühür, sadece bir yara değil, Eyşan'a
olan sevgimin yanık kokulu şahitliğiydi.
Eyşan
yanıma uzandığında kollarımı kaldırarak ona sımsıkı sarıldım. Ölebilirdim,
onsuz kalabilirdim. Onu bir daha göremeyebilirdim. Kokusunu içime
çekemeyebilirdim. Tüm bu olasılıkların içinden geri gelmek bana kaderimin
verdiği bir lütuf muydu bilmiyordum ama ezelden beri gömülü olduğum
topraklarına bakarken yavaşça yerimde doğrulup üzerindeki tişörtü sıyırdım.
Açılmış şişkin karnına eğilip dudaklarımı bastırdım.
Eyşan'ın
taşıdığı ikizlerimiz, sıcak bir ada gibiydi. Yılların yükünü değil, içinde
büyüyen bir umut küresini taşıyordu. Parmağım onun göbek deliğinin çevresinde
gezindi, sanki orada bir harita vardı ve ben, hırsla değil hayranlıkla bu
haritanın çizgilerini okumaya çalışıyordum.
Eyşan,
titrek bir nefes çektiğinde parmaklarım bir an gezinirken tereddüte düştü. Bu
dokunuş, benim hayatıma attığım damganın taze kanıtıydı, onun huzuru benim
kanımın bedeliydi. Gözlerimi, ellerim onun karnına yaslı bir şekilde bırakırken
gözlerine çıkarttım. Tereddüt, Eyşan'ın topraklarında bir balçık misali
çekildi. Bana doğrulttuğu suçluluk değil, güvenin kırık bir aynasıydı. Ve ben o
aynaya bakarken içimde eskiden yokmuş gibi duran bir sakinlik yayıldı.
Tam o
sırada küçük, ani bir çarpıntı hissettim parmak uçlarımda. Dünyaya atılmış
minik iki tekme, var olduğunu, beklediğini ve bizimle olacağını üsteleyen küçük
iki isyan gibiydi. Parlak bir yıldırım gibi geçti bedenimden, ağrının acı tuzu
bir anda tatlıya döndü.
Gözlerimin
dolduğunu hissettim ama bu utanma değil bir şükrandı. Parmağımın ucunda büyüyen
miniklerin ritmi, bana bütün yaptığım seçimin anlamını fısıldıyordu sanki.
Eyşan'ın soluk alışı, benim susturduğum korkunun cezası değil, ödülüydü.
Eyşan,
ellerini yanaklarıma yaslayıp yüzüme doğru eğildiğinde ona doğru çekildim.
Gözleri kapalı bir şekilde dudaklarını dudaklarıma bastırdığında gözlerimin
kapanmasına izin verdim. Dudaklarımız birbirine yaslı bir şekilde mıhlanırken
parmaklarımın altındaki kıpırtılar devam ediyordu.
O
tekmeler, kanımın ödediği fiyata değdiğini gösteriyordu.
Nefes
almak için nefesim, benden ayrıldığında alnını alnıma yasladı.
"Sen
nefes aldığın sürece," dedim soluk soluğa. "Ben çektiğim acıyı nimet
sayarım."
Eyşan,
parmak ucuyla hafifçe göğsümdeki yara bandına dokundu. Sanki acı bir anda
kayboldu. Parmak uçlarında bile şifam gizliydi.
"Sen
bizim için ölümü göze aldın."
Burnumu
burnuna sürttüm.
"Hayır.
Ben ölümü göze almadım. Ben seninle, sizinle yaşayabilmek için ölümü susturdum.
Ölüm yanı başımda olsa bile siz yanımdaysanız, ben hep yaşamı seçeceğim."
1 Ay
Sonra
Bir ay
geçmişti. Ama sanki yıllar yaşanmış gibiydi. Her şeyin, herkesin içinde daha
ağır, daha yavaş geçtiği bir vakit diliminin içine gömülmüştük. Eyşan, belli
günlerde kışladan bize gelirken annem ve Selçuk, daima yanımdaydı. Göğsümdeki
dikişler henüz alınmamıştı. Kalbimin tam orta yerinde sabit duran bandaj, artık
gözüme o kadar da çok batmıyordu.
Kendi
içimdeki düşüncelerim annemin bir anda ağzıma sokuşturduğu pekmezli ekmekle
bölündü. Şaşkınlıkla mırıldanırken Eyşan'ın kahkahaları ona bakmama neden oldu.
O kahkaha, her ne yaşanırsa yaşansın bana en ağır dağları unutturuyordu.
Eyşan'ın
gülüşünü bozmak için değil, ona karşılık vermek için küçük bir ballı ekmek
hazırlayıp dudaklarına yaklaştırdım. Eyşan, dudaklarını araladığında göz göze
geldik. Zaman büküldü, gözlerimin içine işleyen o kahverenginin derinliğinde
kayboldum. O lokmayı aldığında başparmağımda kalan balı dudaklarıma götürüp
sildim.
Herkes
kahvaltısını yapmaya devam ederken bir an için ruhum, zihnime bir sanrının
sızısını paylaştı. Caner ile Bora olsaydı, şu an benimle bu durum için dalga
geçerlerdi. Bakışlarım annemi bulurken elimdeki çatalı tabağımın kenarına
bıraktım.
"Caner
ile Bora nasıl?"
Sorduğum
soru, masanın ortasına pimi çekilmiş bir bomba misali yuvarlanmıştı. Annem,
ağzındaki lokmayı birkaç saniyeliğine çiğnemeyi durdurup bana baktı ve ardından
yutkunup kahve fincanını eline aldı.
"Bora
iyi, Mücadele İtibar Teşkilatını çok iyi bir şekilde idare ediyor. Caner ise
Lara ile bebeklerinin cinsiyetlerini öğrendi bugün," dedi ve kahvesinden
bir yudum alıp masaya bıraktı. "Kızları olacakmış."
Caner'in
kızları olacaktı.
Gözlerimi
dalgın bir şekilde Eyşan'ın yüzüne çevirdim. Dudaklarıma bir tebessüm yerleşti
ama gözlerimin içindeki sarsıntıyı saklayamadım. Caner, benim ikizim şimdi iki
kız babası olacaktı. Onun bu tatlı heyecanına ortak olamamak içime devrilmiş
bir dağ kadar ağır gelmişti.
Eyşan,
masadaki elimin üzerine elini koydu. Parmağının hafif baskısıyla birlikte
Selçuk'un sesini işittim.
"Bu
durumu daha ne kadar devam ettireceksiniz? Elias Farouq'un hücrede olduğu
bilgisini aldık, ortaya çıkmak için daha neyi bekliyorsun?"
Bir an
için masada bir sessizlik oluştu. Dudaklarım düşünceli bir şekilde büküldü.
"Bir
anda aralarından çıktım Selçuk. Öylece içlerine yeniden giremem. Ayrıca daha
hiç nasıl geri döneceğimi düşünmedim," dedim, usulca. Annem ile
bakışlarımız buluştuğunda ellerini masanın üzerinde birbirine kenetledi.
"İsim
değişikliği olmayacak, yeniden Mete Mert Çakır olarak hayatına devam edeceksin.
Geri döndüğünde askeriye seni sorgulamayacaktır. Bir görev gibi düşün, gitmek
zorundaydın ve gittin."
Selçuk,
parmağını şıklatıp odağı üzerine çekti.
"Bir
göreve gittiğini söyleriz. Meskûn mahal görevi. Bunun için şehit olman
gerektiğini ve artık görevin bittiğini, geri döndüğünü söylersin."
Kafamı
ağırca iki yana salladım.
"Yemezler
Selçuk. Çünkü benim bütün özel görevlerimin vekili Caner Cenk Çakır. Ezelden,
askere başladığımız ilk andan beri bunu Caner yönetiyor ki geçmişte bunu
yaptığı da vardır. Ayrıca Elias Farouq'un da teslim olması benim ölümüme
bağlıydı. Kimse salak değil."
Selçuk,
gözlerini devirdi.
"Ama
onları kandırmayı başardın Bozkurt. Demek ki insanlar bazen salak
olabiliyormuş."
"Hayır
Selçuk," dedim, sesimdeki keskinliği gizlemeden. "Ben kimseyi
kandırmadım. Onlar görmek istediklerini gördüler. Caner, benim ikizim değil mi?
İkizim. Öldüğümü elbet ilk zamanlar düşünmek istemedi ama sonra ne oldu?
Araştırmadı, arkasında durmadı. Çünkü gözlerinin önünde vurulduğumu gördü.
İnsanların gözlerini hakikate değil, yanılsamaya çektim ben."
"Yeter."
Selçuk
ile gözlerimizin bağı, Eyşan'ın kelimesiyle ona çevrilmişti. Eyşan, bakışları
kahvaltı tabağına düşmüş bir şekilde öylece duruyordu. Kafasını kaldırıp
ikimize baktı ve çenesini dikleştirdi.
"Biz
kötü bir şey yapmadık. Olması gerekti ve oldu. Evet, herkesin acı çekmesine
neden olduk, yıkıldılar ama hâlâ nefes almaya devam ettiler. Hiç kimse
kalbindeki yarayı kapatamadı ama herkes hayatına devam etti," dedi ve bana
bakarak devam etti.
"Ve
sen öylece geri döneceksin. Belki sana kırgın bakacaklar, küsecekler ama günün
sonunda yaşadığın için şükredecekler."
Eyşan,
bakışlarını benden ayırmadı. Gözlerindeki ne kınama vardı ne de hüzün. Sadece
derin bir kabulleniş saklıydı. Selçuk, sessizce başını salladı. Sanki
söyleyecekleri vardı ama yutkunup sustu. Biliyordum, o da gerçeği görmüştü.
Bizim yolumuzda ne zafer ne de mağlubiyet vardı. Sadece devam etmek yazılmıştı.
İçimden
geçenleri dile getirmedim. Yalnızca elimin üzerinde kalmış Eyşan'ın elini
döndürüp parmak boğumlarının arasından parmaklarımı geçirip kenetledim. Avuç
içindeki sıcaklığın ruhumdaki sızıya tampon olmasını sağladım.
Geri
dönecektim.
Tek bir
dileğim vardı.
Kırgınlığın
içinde yaşamak istemiyordum.
14
Ağustos 2022 / Şırnak
Caner
Cenk Çakır, Ağzından
Ölsem Yeridir, Yüzyüzeyken
Konuşuruz
Göğüs
boşluğuma sinsice çöreklenen bir sancı vardı; kalbimin etrafına kement
atmışçasına sıkıyor, aldığım her nefeste boğazımda düğümlenen bir cümleye
dönüşüyordu. Oysaki susması, dinmesi ve yok olması gerekmiyor muydu? Sanki
varlığını bana hatırlatmak için inadına orada kalıyordu.
Mete'nin
yokluğunu bana unutturmuyordu.
Ben ise
onu bir nebze unutmak için kendimi toparlamaya çalışıyordum.
Başımı
kaldırmadığım evraklarımın arasından Lara ile vakit geçirmeye zaman ayırmaya
çalışıyordum. Katıldığım toplantıların arasından Eyşan'ı yalnız bırakmamaya
çalışıyordum. Boş kaldığım zamanlarda uykudan daha çok Bora ve Barış ile
oturuyordum. Kalbimin odacıkları bin bir parçaya bölünmüştü ama ruhum, hep
yalnızdı.
Bugün
uykusuzluğumun dördüncü günüydü. Biraz uyumak için odaya girdiğimde gözlerim
yatağın üzerinde oturan kadınıma çevrildi. İncecik ipek tenine sarınmış
havlunun altında, omuzlarına dökülen kızıl alev saçlarından süzülen su
damlaları, sırtında bir gözyaşı gibi ağır ağır yol alıyordu. Her acımın içinde
onun varlığı, benim için sadece bir görüntü değil, ruhumun damarlarına işlenmiş
bir uyuşturucu gibiydi.
Adımlarım,
karanlıkta işlenen bir günahın itirafına yaklaşır gibi ağırdı. Yanına
vardığımda sandalyedeki havluyu aldım. Saçlarını kurulamaya başladığımda
ellerim titremiyordu. Hayır, bu titizlik onun tenine duyduğum kutsal açlığın
göstergesiydi.
Lara,
dikkatle gözlerini benden ayırmadan izliyordu. O an onun bakışlarında kendi
yansımamı gördüm. Hem eksik hem de tamamlanmış bir adamdım. Dudaklarımda küçük
filizlenmeye başlamış tebessüm, bir dua gibi büyüyordu. Saçlarını kurulamayı
bitirdiğimde Lara, üzerindeki havluyu teninden ayırıp sutyenine uzandı. Ellerim
yardım etmek için tereddütsüz devreye girdi.
Tenine
değen en ufak dokunuş bile, ruhumun en derin yarıklarına işleyen bir merhem
gibiydi.
İç
çamaşırlarını giyip yeniden yatağa oturduğunda önünde diz çöktüm, ben başımı
geriye doğru yaslarken sıcak ellerini yüzüme koydu. Yanaklarıma değen avuçları,
alnıma işlenen kadim bir mühür gibiydi. Ellerimi kalçalarının yanına yaslayıp
usulca okşadım ve ellerinin yanaklarımdan ayrılacağını bile bile dudaklarımı
şişkin karnına yasladım.
Kızlarımız
olacaktı.
Bu
zamana kadar kadınlara iyi davranamamış olan birine verilebilecek en zorlu
sınavdı.
Dudaklarımı
Lara'nın karnından çekip yeniden ona baktığımda, az önce dudaklarında kıvrılan
o oyunbaz tebessüm yerini hüzünle örtülmüş bir bakışa bıraktı. Bana, sanki
içimde sakladığım en derin yarayı görüyormuş gibi baktı.
"Eyşan
ile hiç konuşuyor musun?" diye sordu.
İçimde
bir sızı, derimin altını parçalayan bir kor gibi büyüdü. Soruyordum,
konuşuyordum ama hiç Mete'nin adı geçmiyordu. Saçlarımın rengini değiştirdiğim
günden sonra gözlerini gözlerimden hiç kaçırmamıştı. Benden çekinmiyordu
aksine, biraz daha iyi gibiydi.
Ne
kadar olabilirse...
"Evet,"
dedim sonunda, derin bir nefes verirken. "Fırsat buldukça onu da ihmal
etmemeye çalışıyorum. Ama Mete'nin yokluğunu ona unutturamam Lara. Kendim bile
zor dayanırken bunu ona yapamam."
Sözlerim
dudaklarımdan dökülürken Lara, başını yana doğru eğdi. Bana öyle bir baktı ki
gözlerindeki merhamet, Mete'nin yokluğunu örtmeye çalışan bir örtü gibiydi.
Yanağımdaki elini çekmeden usulca parmaklarını gezdirdi.
"Zor
olacak ama bunu atlatacaksınız. Unutacaksın demiyorum Caner. Acıya
alışacaksınız. Yaran belki de hiç kapanmayacak ama gerek bizim çocuklarımız
gerekse Eyşan'ın ikizleri merhem olacaktır."
Burnumdan
küçük bir nefeslenip burukça tebessüm ettim. Kafamı sallayıp dudaklarımı
büktüm. Lara, ellerini yanaklarımdan çekip omuzlarıma bıraktı.
"Hadi
uyu biraz. Gözlerinin altı şişmiş. Yakışıklılığından çok fazla ödün kaybetmeye
başladın Caner Cenk Çakır," dedi Lara, alaycı bir tavırla. İstemsizce
gülmeye başladığımda diz çöktüğüm yerden yükseldim ve ellerimi yatağın üzerine
yaslayarak Lara'nın üzerine doğru eğildim.
"Bak
sen," dedim uzatarak. "Dün öyle demiyordun güzelim? Caner, ben seni
aşeriyorum diyordun. Resmen gece üzerime atladın hatun."
Lara,
elini hızla kaldırıp koluma vururken omuzlarından yatağa doğru ittirdim. Lara,
yalancı bir çığlıkla beni durdurmaya çalışırken alnımı alnına yaslayıp gülmeye
başladım.
"Dur
deli. Bir yerin ağrıyacak. Ayrıca utanmana gerek yok karıcığım. Benim tenim
senin tuvalin. İstediğin her şeyi yapabilirsin."
Lara,
beni omuzlarımı ittirerek üstünden atmaya çalışırken kendimi geriye doğru sırt
üstü bıraktım.
"Sapık,"
dedi yataktan kalkarken.
"Kocaya
sapık denmez."
Gözlerini
kıstı. Dudaklarında hoşnut olmayan sahte bir kıvırma belirdi.
"Kocam
olman beni her zaman utandırman anlamına gelmiyor Caner," dedi sahte bir
sitemle.
"Utanınca
suların daha da artıyor."
Lara,
şaşkınlık ile dudaklarını araladığında elini kaldırıp bacağıma vurdu.
"Ya
Caner!"
Gözlerimi
devirip dirseklerimi yatağa yasladım.
"Hoşuna
gidiyor biliyorum, naz yapma yavrum. Sende seviyorsun."
Lara,
ellerini beline attığında derin bir iç çekerek başımı omzuma doğru eğdim.
Kıvrımlı beline inat öne doğru çıkık karnı, arzuyla dolu bir bakış atmama neden
olmuştu.
"Hiç
de bile."
Çarpıkça
gülümsedim.
"Daha
hızlı Caner, yala beni Caner, öp beni Caner, yut beni Caner."
"CANER!"
Kafamı
geriye atarak bir aydan beri atmadığım kahkahayı koyuverdim. Gözlerim kapalı
bir şekilde kahkaha atmaya devam ederken yatağın çöktüğünü hissettim.
Dudaklarımın üzerine kaplayan sıcak bir ten ile kahkaham düğümlenirken Lara,
gülüşümden öpmeye başlamıştı. Ellerimi beline atıp karşılık verdiğim sıra
dudaklarını ayırmadan konuştu.
"Hep
böyle gül, olur mu?"
Kalbim
sıkıştı, göğsüm daraldı. İçimdeki fırtına kükredi. Yaşla dolan gözlerimi
aralayıp Lara'nın bana tepeden bakan lacivertlerine baktım. Gökyüzüm ve
geleceğim, gözlerimdeki boşluktan sızarak ruhuma doldu. Geçtiği yerdeki
yaralarımı bir nebze olsun sustururken Lara, alnını alnıma yasladı.
"Sen
varsan, ben hep gülerim Lara. Yeter ki sen hep yanımda ol."
Lara,
gülümseyerek dudaklarıma son bir buse kondurup doğruldu.
"Her
zaman Caner, buruşuk suratını görene kadar seninle olacağım."
Damağımı
şaklatarak alnımı alnına sürttüm.
"Kader
bizi ayırana dek ben senden vazgeçmem. Ölüm gelse bile son nefesimi seninle
veririm."
Cümlelerim
bir karanlık gibi üzerimize çökerken zaman dilimini kaybetmiştim. Sol yanağım
yastığa mıhlanmış, yüz üstü bir şekilde üstüm çıplak uzanırken bulmuştum
kendimi. Tanıdık bir zil sesinin melodisi ile kendimi sırt üstü devirirken
başımı sağa doğru çevirdim. Büyük bir iç çekerken komodinin üzerindeki
telefonuma uzanıp gözlerimi kıstım.
Çilingir
Aramayı
cevaplandırıp gözlerim kapalı bir şekilde telefonu kulağıma yasladım.
"Efendim
Bora."
Sesim,
boğuk ve pürüzlü çıkmıştı.
"Uyan
Caner, sana attığım konuma gel ve kimseye bir şey söyleme," dedi ve benim
bir şey dememi beklemeden telefonu kapattı. Telefonu kulağımdan çekerken çatık
kaşlarımla ekranı inceledim. Üstten gelen bildirime tıkladığım sıra sırtımı
yataktan kaldırmaya çalışıyordum. Bora'nın attığı konumu inceleyip kaşlarımı
olabildiğince çattım.
Çilingir:
Çabuk gel.
Çilingir:
15 dakika içinde burada ol Zirve.
Bir şey
olmuştu ya da olacaktı. Bu her ne ise içimde bir sıkıntıya yol açmıştı.
14
Ağustos 2022 / Şırnak
Bora
Yalaz Arınlı, Ağzından
Büklüm Büklüm, Maalesef
Siz hiç
yazın ortasında, güneşin toprağı ateşe çevirdiği, gökyüzünü delicesine
parlattığı bir mevsimin ortasında kışı yaşadınız mı?
Ben
yaşadım.
Şimdi
ise hiç kimsenin daha önce bilmediği bir kıraathanenin içinde, gazetelerle
kaplanmış camlarının arasında üç kişi oturuyorduk.
"Daha
neyi bekliyoruz Çilingir?"
Caner'in
sesiyle gözlerimin daldığı duvardan bakışlarımı çektim ve sağımda oturan
Canpolat'a baktım. Canpolat, alnına dökülmüş saçlarını geriye doğru ittirip
Caner'e baktı. Canpolat, Caner'e Şenol'un yerine atanmış bir istihbaratçıydı.
Suikast Biriminden özel olarak atandırmış ve Caner'in bunu bilmemesine özen
göstermiştim. Ta ki bugüne kadar.
Çünkü
ne ile karşılaşacağımızı bilmiyordum.
Caner,
gözlerini devirerek sırtını yasladığı sandalyeden doğruldu ve dirseklerini
masaya yaslayıp bana baktı.
"Bana
burada neler olduğunu anlatacak mısın artık Bora? Niye beni buraya
çağırdın?"
Kalbim,
göğsümde buzdan bir çemberin içindeydi ve o çember daralmıştı. Bir an için
yeniden Canpolat'a bakıp Caner'e odaklandım.
"Canpolat
Yıldız. Şenol şehit olduktan iki hafta sonra Suikast Biriminden seni koruması
için atandı. Sana söylemedim çünkü Şenol'dan başka birini kabul etmeyeceğini
biliyordum."
Caner'in
gözlerindeki hüzünlü kırılmaya şahit olurken yüzü tam tersi öfkeliydi.
"Buna
gerek olduğunu nereden düşündün? Ben kendimi koruyabiliyorum."
Başımı
salladım.
"Elbette
korursun ama etrafındakileri de korumakta sana kalmıştı, hatırlarsan."
Caner,
alt dudağını dişlerinin arasına alıp yüzünü sağa doğru çevirdi. Ellerini
kolçağa koydu ve sandalyeden kalkıp bana döndü.
"Bu
mu?"
İçimi
sıkan, mevsimlerimi alt üst eden hakikatin çıplak yüzünü Caner'e fısıldadım.
"Canpolat,
unuttuğum bir hakikati yüzüme vurdu Caner. Bende seni bu zamana kadar
inandığımız tüm inancımızı yok edecek bir yere götüreceğim."
Caner,
şüpheyle kaşlarını çatarken ayağa kalktım. Canpolat'ta bizimle birlikte
ayaklanırken Caner, elini kaldırıp beni durdurdu.
"Ağzında
bir şeyler geveleyip duruyorsun Bora. Adam akıllı konuş benimle, ne oluyor bu
siktiğimin yerinde!"
Son
cümlesinde yükselen sesi, bir nebze olsun içimi siken o duygudan kurtulmama
neden olmamıştı. Aksine, yükselen öfkenin bizi nereye savurabileceğini tahmin
etmemi zorlamıştı.
Hiçbir
şey demeden kapıya doğru yürüdüm ve kapıyı açıp Caner'in geçmesini bekledim.
Caner, bir rüzgâr gibi eserek ilerlerken Canpolat'ta peşinden ilerledi.
Arkalarından çıkıp kapıyı kapattım ve kapının önünde bekleyen araca doğru
ilerledim. Şoför koltuğuna yerleştiğim sıra Caner yanıma, Canpolat ise arka
koltuğa geçmişti. Caner, başını cama yaslayıp öylece durmaya başladığında
kontağı çevirip arabayı çalıştırdım.
On beş
dakikalık yol sonunda Caner'in başını camdan ayırıp bana baktığını hissettim.
Bakışlarım onu bulurken kaşlarını çatmış bir şekilde bu sefer evi izlediğini
fark ettim. Elimi kulpa götürüp Caner'e son bir kez daha baktım. Bu, belki de
onu son sakin göreceğim haliydi.
"İn,
Caner."
Caner,
beklemeden araçtan inerken peşinden indim. Caner ile eve giderken Canpolat,
arkamızdan geliyordu. Kapının önünde durduğumuzda işaret parmağımı dudaklarımın
üzerine yaslayıp cebimdeki anahtarı çıkarttım. Kilidi tek seferde açıp kapıyı
ittiğimde Caner, aralanmış kapıdan içeriye girdi. Koltuktaki bir siluetin
hareketlendiğini fark ettim.
Bakışlarım
bir an olsun Caner'in gözlerinden ayrılmazken kulaklarımı sağır eden, bir
yanımın toprağa gömülmüş bir ölü gibi soğuduğunu hissettiren o sesi duydum.
"Akşam
ne yiyeceğiz Selçuk?"
Mete,
mutfaktan çıktığında elindeki kahve bardaklarıyla kapı ağzında durakladı.
Caner'in çatık kaşları düz haline dönerken dudakları ağırca aralandı. Gözleri
Mete'nin çıplak üstündeki, göğsüne yapışık sargıda takılı kaldı. Mete, elindeki
kahve fincanlarını yanındaki konsola bırakırken Selçuk, ağırca ayağa kalktı.
Bazen
insan, inandığı bir yalanın çöküşünü yaşadığında kendi damarlarında akan kanın
bile donduğunu hissederdi. Caner, tam olarak öyle duruyordu. Sanki donmuştu,
gözlerini bile kırpmıyordu.
Ölüm
bir aldanıştı.
Mete,
yaşıyordu.
Bir
aydır gömdüğüm yas, mezarından çıkıp karşımıza dikilmişti.
Caner,
aralı dudaklarını kapatıp gözlerini kırpıştırdı. Sanki nefes bile almıyordu.
Yeniden dudaklarını araladığında açgözlü bir şekilde nefes çekip tuttu.
Cümlelerini bulamıyormuş gibi bir hali vardı. Mete, ona doğru bir adım
attığında Caner, geriye doğru bir adım attı.
"Oyun
muydu?"
Tek bir
cümle çıktı, Caner'in ağzından. Mete'nin adımları sabitçe kaldığında yutkunma
sesini uzaktan duyabilmiştim.
"Oyun
muydu dedim sana!" diye bağırdı, Caner. Evin içinde yankılanan sesi, bir
an için Mete'nin gözlerinin kapanmasına neden olmuştu.
Mete,
"Mecburdum," diye fısıldadı.
Caner,
mutluluktan epey uzak histerik bir kahkaha bıraktı.
"Mecburdun,"
dedi, alaycı bir tonla. "Kendini öldü olarak göstermeye mecburdun. Bizi
bir enkaza çevirmeye mecburdun. Karını üzmeye mecburdun. Beni, mahvetmeye
mecburdun, öyle mi!?"
Sonlara
doğru yeniden yükselen sesiyle Mete, gözlerini açtı ve Caner'e baktı.
Gözlerinde en ufak pişmanlık kırıntısı yoktu sadece üzüntü vardı. Bunu yaptığı
için pişman değildi sadece üzgündü. Bizi üzdüğü için, üzgündü.
Pişman,
değildi.
Mete,
Caner'e yaklaşacaktı ki Caner, elini havaya kaldırıp onu durdurdu.
"Sakın
bir adım daha atayım deme! Lan sen ne yaptığının farkında mısın? Eyşan lan
Eyşan, senin karın perişan oldu. Aşkından ölüp tutuşan sen, nasıl Eyşan'ı
bıraktın? Hiç mi acımadın kıza, hiç mi acımadın bana, hiç mi acımadın
çocuklarına?"
Boğazımda
bir düğüm, usulca çözüldü.
"Caner,"
dedim, boğazımdaki pürüzle. Boğazımı temizleyip devam ettim. "Eyşan
biliyormuş."
Caner,
kafasını çevirip öyle bir baktı ki bana sanki o an inandığı tüm her şey başına
çökmüştü. Tüylerimin ürperdiğini hissederken Selçuk, boğazını temizledi.
"Elias
Farouq, Mete ile Eyşan'ın parmak izlerinden oluşan bir mekanizma oluşturmuş. O
yüzden Mete, kendini şehit olarak gösterdi. Eğer o göstermeseydi Eyşan, bu
plana kendini dahil edecekti. Birinin gerçek bir şekilde vurulması gerekiyordu.
Sonuç olarak Elias Farouq, ait olduğu deliğe tıkıldı."
Caner,
ona tiksinircesine bir bakış attığında Caner'in son sakin anlarını yitirdiğini
anlayabilmiştim.
"Bunların
hepsi senin başının altından çıktı değil mi, it?" dedi ve Selçuk'a doğru
yürüyüp yakalarından sertçe kavradı ve kendine doğru çekti. "Senin
zamanında öldüremediğin bir piçin, bize nelere mal olduğunu görebildin
mi?" diye yüzüne karşı kükredi.
Hızlı
adımlarla Caner'in yanına gidip çekmeye çalışsam da Caner, bir türlü Selçuk'un
yakalarını bırakmıyordu.
"Daha
kaç kere insanların hayatıyla oynayacaksın Viran Ege? Sırada kim var, ben
mi?"
Mete,
sert adımlarla Caner'e yaklaşıp kolundan tuttuğunda Caner'in Selçuk'u tutan
elleri bir anda gevşedi ve Mete'den uzaklaştı.
"Dokunma
bana!"
Mete,
ani bir şekilde Caner'in kollarını tuttu. Caner ise onu ittirerek ellerinden
kurtulmaya çalıştı. En sonunda ittirmeyi başardığında Mete'nin burnundan küçük
bir kan sızıntısı akmaya başladı. Caner, küçük bir yumruk atmıştı, ayrılmak
için.
"Buna
mecburdum Caner. Karımı ve çocuklarımı korumak için buna mecburdum. Evet
biliyorum üzüldüğünüzü, perişan olduğunuzu ama yaşıyorum."
Caner,
hayretle Mete'ye bakarken ellerini havaya kaldırdı.
"Yaşıyor
musun? Sen yaşadığını sanırken biz ölüyorduk lan! Seni değil, bizi gömdüler o
toprağa. Ben kaç gece uykusuz kaldım, biliyor musun sen? Karımın yanında kaç
gece gözyaşı döktüm, hıçkırarak uyandığım zamanlar benim karım beni
sakinleştirmeye çalışıyordu. Her gece kâbus görerek uyandığım sabahlarda karım
irkilerek uyanıyordu. Sırf korkup da çocuklara bir şey olmasın diye ben kaç
gece ondan ayrı yattım, biliyor musun sen? Sen yaşadın ama ben öldüm Mete. Ben
öldüm."
Mete,
dolan gözleriyle Caner'e bakarken Caner, kafasını iki yana salladı.
"Ağlaman
hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Ben senin yokluğunda yeterince senin için gözyaşı
döktüm. Geriye ne zaman dönersin bilmiyorum ama," dedi ve tişörtünün bel
kısmını hafifçe kaldırarak Mete'nin silahını, kemerinden çıkartıp sehpanın
üzerine fırlattı. "Bu zaman kadar bana emanet ettiğin karını, kendin koru.
Çünkü ben, bundan sonra kimseye eyvallah etmeyeceğim."
Caner,
bir hışımla arkasını dönüp kapıya doğru ilerledi. Aralı kapını ağzında durup
omzunun üzerinden Mete'ye baktı. Söyleyecek bir şeyi var mıydı bilmiyordum ama
hızla aralı kapıdan çıkıp gittiğinde bakışlarımı Mete'ye çevirdim. Gözleri bana
döndüğünde dudakları aralandı.
"Bora,"
dedi.
Neden
diye sormak istedim. Neden bana haber vermediğini, bunu bizden gizlediğini,
bunca acının yalnız başına çekileceğine değer miydi diye sormak istedim. Bütün
konuşamadığım cümlelerin, kalbimde aksaklığa neden olduğunu hissettiğimde
titrek bir nefes çektim ve yutkunarak arkamı döndüm.
"Bora,
lütfen. Böylece gitme. Otur, konuşalım."
Gözlerim
kapıda mıhlı kalırken mutluluktan öte bir tebessüm kapladı dudaklarımı. Hiçbir
şey demeden öylece kapıdan çıktım. Peşimden gelen ayak seslerinin Canpolat'a
ait olduğunu biliyordum. Hızlı adımlarla apartmandan çıktığımızda Caner'in,
aracın ön koltuğunda oturduğunu fark ettim. Seri adımlarla şoför koltuğuna
oturdum ve aracı çalıştırdım. Canpolat, arka koltuğa oturduğu an gaza
yüklendim.
Aracın
içinde bir sessizlik hakimdi. Bir an için uzatılan sigarayı fark ettiğimde
eğilip sigara dalını dudaklarımın arasına sıkıştırdım, geri doğruldum. İki kere
yanıp sönen çakmağın ardından sigaramdan büyük bir nefes çektim ve camları
araladım. Sol dirseğim cama yaslanırken sağ elimi direksiyona sabitledim. Göz
ucuyla Caner'e baktığımda onun da sağ dirseğini cama yaslayıp yolu izlediğini
gördüm.
Aracı
zihnimdeki konuma sürüp durdurduğumda bitmek üzere olan sigarayı söndürüp
Caner'e baktım. Caner, sigarasından kalan son nefesi çekip gözlerime baktığında
gözlerinin dolduğunu fark ettim. Dudakları titrek bir şekilde aralandığında
yüzünde büyük bir gülümseme oluştu.
"Yaşıyor."
Göz
pınarlarıma hücum eden yaşlarla gülümsedim ve kafamı hiddetle salladım.
"Yaşıyor,"
diye fısıldadım.
Caner,
bir anda kapıyı açıp dışarıya fırladığında hızla arabadan inip aracın önüne
doğru dolaştım. Caner, gökyüzüne bakarak gülerek ağlamaya başladığında bende
gülmeye başladım. İnsan gülerken ağlayabilir miydi? Yanağına akan yaş, umurunda
olur muydu?
Caner,
gökyüzüne bakan gözlerini bana çevirdiği sıra sol elini omzuma koyup beni
sertçe kendine çekti. Kollarını sımsıkı etrafıma dolarken sarılışına karşılık
verdim.
"Yaşıyor
Bora, kardeşim yaşıyor. Ölmemiş," diye boğukça fısıldadığında kafamı
salladım.
"Yaşıyor
Caner. Mete yaşıyor."
Caner'in
omuzları titriyordu. Bir yanım onunla birlikte ağılıyordu, diğer yarım ise hâlâ
inanmakta zorlanıyordu. O kadar çok ölümün ardından gelen bu tek kelime, sanki
koca bir orduyu diriltmişti.
Mete
Mert Çakır yaşıyor.
Caner
ile birbirimizden ayrıldığımda kafasını hızla salladı.
"Ben
hissetmiştim," dedi titrek bir sesle. "Kalbim biliyordu. Bir şeyler
eksikti ama ölmemişti."
Bir
süre ikimiz de konuşmadık. Güneşin bunaltıcı sıcağı yüzümüze vuruyor ve
içimdeki kışın bir nebze olsun kırılmasına neden oluyordu. Caner'in Mete'ye
söyledikleri aklıma düştüğünde kırılgan gözlerle Caner'e baktım.
"Peki
şimdi ne yapacaksın Caner? Mete'ye söylediklerinde gerçekçi miydin?"
Caner'in
gözlerindeki pişmanlık ruhumu bir zehir gibi sardı. Kafasını ağırca iki yana
salladı. Kalçasını kaputa yaslayıp kollarını göğsünde bağladı ve bakışlarını
uçurumdan yayılan dağlık manzaraya çevirdi. Arada esen rüzgâr saç uçlarını
uçuştururken dudaklarını büktü.
"Bana
söylemesi gerekliydi Bora ama söylemedi. Çünkü bu işe izin vermeyeceğimin
farkındaydı," bakışlarını bana çevirdi. "Başka yolu olmaz mıydı
ki?"
Ellerimi
ceplerime sokup omuzlarımı silktim.
"Bilmiyorum
Caner. Eyşan'ı ve çocuklarını korumak için çıkmış oldukları bu yol, hepimizi
bir süreliğine yaralı bırakmaya sebep oldu. Bir ay, Caner. Bir ay boyunca hiç
mi Eyşan'ın saklamış olduğu bir şeyleri bulamadık?"
Caner,
gözlerini devirerek yeniden uçuruma baktı.
"Ona
da ayrı kırgınım zaten. Yalnız iyi rol yaptı, inandık."
Gözlerimi
ufka diktim. Dağın üzerindeki bulutların gölgelerini izlerken alt dudağımı
hafifçe ısırdım.
"Belki
de başka bir yolu yoktu," dedim, dalgınca. Gözlerim Caner'i bulduğunda
kaşlarını hafifçe çattığını fark ettim. "Ben, planın Selçuk'un başının
altından çıktığını düşünmüyorum. Keza Eyşan'ın da öyle. Sonuçta bile isteye
Mete'nin gözlerinin önünde vurulmasını istemezdi."
Gözlerim
Caner'in gözbebeklerine sabit kalırken ruhumu görüp görmediğinden emin değildim
ama çatık kaşları düzleştiğinde acımı izlediğini gördüm. Dudakları ağırca
aralandığında çok geçmeden birbirine bastırarak kafasını çevirdi.
"Tabii
ya, Ahmet."
Her
yaranın bir hikâyesi vardı ama bizimkisi hep aynı yerdeydi. Ve hep aynı yerden,
farklı şekillerde kanamaya devam ediyordu. Durduramıyorduk. Canımızı yakmaya
devam ederken elimiz kolumuz bağlı bir şekilde sonunu bekliyorduk. Daha
başımıza ne gelebilir dedikçe başka bir hikâye yeniden doğuyordu.
Bakışlarım
Caner'de takılı kalırken burnumdan küçük bir soluk bıraktım.
"Peki,
şimdi ne yapacağız?" diye sordum.
Caner,
dudaklarını araladı, sanki ciğerlerine sığmayacak kadar büyük bir nefes
varmışçasına sesli bir şekilde nefesini bıraktı. Yaslandığı araba kaputundan
kalçasını ayırarak bana döndü.
"Bu,
bu şekilde olmaz Bora. Babamın durumunu biliyorsun. Mete'yi gördüğünde olası
bir kriz geçirebilir. O yüzden Mete'yi görmeden onun yaşadığını bizim
söylememiz gerekli."
Bu
doğru olabilir miydi ki? Düşünceli bakışlarımı gördüğünü bildiğime rağmen
kafamı salladım. Caner, önden dolaşıp aracın yanına doğru ilerlerken kapının
yanında bekleyen Canpolat'ı gördü. Birkaç saniye bekleyip elini Canpolat'a
doğru uzattı.
"Madem
bu saatten sonra birlikteyiz, aramıza hoş geldin. Bir nefes kadar yakınımda ama
bir o kadar da uzak olacaksın. Zor biriyimdir ama anlaşılabilirimdir."
Canpolat,
dudaklarındaki sahici bir gülümseme ile Caner'in uzattığı elini tutup
tokalaştı.
"Şehit
Şenol Barlas ile aranızdaki bağı duydum. Evet, onun kadar olamam ama olmak için
elimden gelenin en iyisini yaparım."
Caner,
bunu duyduğunda burukça gülümsedi ve kafasını salladı. Araca bindiklerinde
şoför koltuğuna ilerleyip kapıyı açtım ve son bir kez daha ufka baktım.
Olasılıkların bir dağ kadar büyük bir sırrın arkasına gizlendiği bu durumda
yine gerçeği öğrenmiştik. Kardeşimiz yaşıyordu. Sırtımı yasladığım, sırtını
yaslamasına izin verdiğim dağım yaşıyordu.
Mete
Mert Çakır, yaşıyordu.
14
Ağustos 2022 / Şırnak
Alparslan
Çakır, Ağzından
Anamnesis, Joel Lyssarides &
Georgios Prokopiou
Her
insan bir gün, kelimelerin bile diz çökmediği bir yaşa gelir. Ne emirlerin
yankısı kalır duvarda ne de silahın soğuk çeliği parmakta bir anlam taşır.
Geride yalnızca yaşanmışlıklar ve bıraktığı izler kalır.
Ben, o
yaştaydım.
Yıllar
boyunca dağlarla konuştum, rüzgârla pazarlık ettim, barutla kardeş oldum.
Karımı kaybettiğimi sandım, yıkıldım. On yaşındaki oğullarımı yalnız bırakarak
büyümelerine neden oldum. Neden olduğum her sonuç, yazmak istediğim bir anı
defterine işlenmiş devrik cümleleri yaratmıştı.
Ve ben,
her cümlenin içinde bir mezar kazdığımı çok sonra fark etmiştim.
Zaman
alnıma kazıdığı cümlelerle konuşurken her bir çizgi bir savaşın, bir kaybın ve
bir gecenin sessiz tanığı gibi içime işlemeye başladı. Onları gördüğüm ilk ana
savruldum. Kapıdan içeriye girdikleri o anı hatırladım. Karşımda dik duran,
kanımı taşıyan iki evladım; şimdi üzerlerindeki teğmen üniformalarıyla mezun
olmuş bir şekilde buradalardı.
Aynı
kaderin iki farklı kelimeleri gibiydiler.
Caner
Cenk Çakır.
Onda
kendimin yansımasını izledim. Çizgili çene hattında, keskin bakışlarında,
sözsüz bir öfke vardı. Asker adımlarını taş zemine vurduğunda geçmişte ben
yankılandı o seste. Yürüyüşünde bile bir buyruk, bir disiplin, bir hüküm vardı.
Benim gibi bakıyordu dünyaya; soğuk, dikkatli ve merhametin sınırlarını daima
ölçerek.
Mete
Mert Çakır.
Gözlerinde
bir yıkımın sessizliğini taşıyordu. Yüzünün sahip olduğu sert çehre ve
bakışları tamamen annesine benziyordu. Sertti, keskin ve kırılmaz, geri adım
atmak nedir bilmeyen bir tavrı vardı. Öfkeliydi, Mete Mert Çakır. Soluklarından
ateş parçalarının savrulduğunu hissetmiştim. Ama o öfkenin merkezinde, ölümle
bile yarışacak derin bir merhamet saklıydı.
Mete
Mert Çakır'ın öfkesi bile vicdan kokuyordu.
O gün,
Caner'in gölgesi kadar keskin, ama Mete'nin ışığı kadar yakıcı bir gün
yaşadığımı anlamıştım. Biri beni temsil ediyordu, diğeri beni yargılıyordu. O
gecenin şafağında hiç uyuyamamıştım. Sanki rüzgârın sesi bile geçmişimin
dikenlerini sürüklüyordu arkasında.
Zaman
aktıkça zihnim, bir bahçeye dönüşmüştü. Her köşesinde anıların solmuş çiçekleri
değil, batmaya hazır dikenleri vardı. Caner ile Mete'nin sahip olduğu kudret
damarlarından akarken, Caner'in sorgulamadan yanımda durması, Mete'nin var olan
öfkesinin arttığını görmeme engel olamıyordu. Birini arıyordu. Zamanında en
yakın dostum olan, kan bağım olmasa da kardeşim gibi saydığım o adamın kızını
arıyordu. Bulduğunda iyileşecek olan oğlum, sınırlarını zorlayacak kadar
delirdiğinde artık harekete geçme zamanımın geldiğini anlamıştım.
Deniz,
toprağına geçte olsa kavuştuğunda gözlerimin önüne bir anı ansızın düştü.
Eskiden bana ait olan bir gülüşün kırık ucu, şimdi başkasının rüyasında
kanıyordu sanki.
"Alparslan,"
dedi düştüğüm o anıdaki siluet. Gözlerimin önündeki karanlık kalktığında
bakışlarım karşımdaki adamın kahverengi topraklarına saplandı. Siyah
gözbebeklerinin etrafını saran ateşten toprağı öylesine harmanlıydı ki içindeki
obruk bile onu yutmaya cesaret edemiyordu.
"Efendim
Ethem?" dediğimi hatırladım. Dudaklarımda sahici bir gülümseme vardı. Ona
baktığımda, gördüğümde, duyduğumda, konuştuğumda, hissettiğimde her zaman
olurdu. Ethem, parmaklarının ucunda döndürdüğü rakı bardağını yavaşça
bırakırken dudaklarını büktü ve gözlerini gözlerimden kaçırdı.
"Ya
sana bir şey söyleyeceğim ama dalga geçeceksin, bunu sürekli ağzında dolayıp
kafamı sikeceksin diye çok korkuyorum," dedi, düşünceli bir ses tonuyla.
Bir an için dudaklarımdaki gülümsemenin eriyeceğini sandım. Ama gözlerine
bakınca o tuhaf daha önce hiç görmediğim çekingen bakışı kaşlarımı
havalandırmama sebep olmuştu.
"Söylesene
Ethem," dedim, meraklı bir tonla. "Merak etme, söyleyeceğin şeye göre
yarın sabah unuturum ben onu."
Ethem'in
dediğim cümleye karşı gözlerini devireceğini düşündüm ama olmadı. Daha ciddi
bir mesele varmış gibi hissettim. Dudaklarımdaki gülümseme küçük bir tebessüme
çevrilirken Ethem, derin bir nefes alıp dirseklerini masanın üzerine yasladı.
"Biliyorsun
ki benim hiç oğlum yok ama gözümün ilk ağrısı, tüm varlığıyla bana can olan bir
kız evladım var," dedi. Cümlesinin devam edeceğini sandım ama etmedi.
Dudaklarımdaki tebessüm aniden genişlerken dişlerimi göstererek sırıttım.
"Mete'yi
oğlun olarak görmüyor musun? Sonuç olarak Eyşan ile bebeklikten gelen bir
bağları var."
Ethem'in
kurduğum cümleden sonra sinirlenip kafama bir sille çakacağını düşünmüştüm ama
bu da olmadı. Sakin bir şekilde gözlerini gözlerime diktiğinde sırıtışım ağırca
silindi. Zihnim, unutmakla hatırlamak arasında ince bir bıçak sırtıydı artık.
Her hatırlayışım biraz daha parçaladı beni; her unutuşum biraz daha
silikleştirdi kim olduğumu.
"İçinde
olduğumuz durumdan dolayı ayrı kaldıklarını, birlikte büyüyemediklerini sende
biliyorsun Alparslan," dedi Ethem, soğuk ama canlı bir şekilde.
"Zamanı geldiğinde yollarının bir yerde kesişeceğinden eminim. Bu nasıl
olur bilmiyorum ama şayet bir gün Eyşan'ın hayatında kimse olmazsa o kişinin
Mete olmasını isterim."
Gülümsemek
için kendimi zorladım ama bunu yapamadım. Ethem, rakı bardağına uzanıp derin
bir yudum aldığında öylece onu seyrettim. Bardağı geri yerine koyduğunda sağ
elini yeniden masaya yaslanan dirseğine koydu ve bakışlarını tekrardan
gözlerime çıkardı.
"Kanla
kaplanmış bir balçık toprağına saplandık Alparslan. Yarın ne olacağımız meçhul.
Kimin sağ kalıp kimin şehit olacağını bilmiyoruz. Eğer şayet Yağmur'uma ya da
bana bir şey olursa-"
"Şöyle
konuşma Atmaca!" diye sözünü bir bıçak gibi sert bir tonda kestim.
"Herkes düşer, biz düşmeyiz. Düşemeyiz. Senin bana benim sana sözüm var.
Kimse kimseyi ardında bırakmayacak, anlıyorsun değil mi?"
Ethem,
burukça sahiplendiği bir tebessümü dudaklarına ekti.
"Düşmez
kalkmaz bir Allah'tır, bunu en iyi sen biliyorsun. Ayrıca bir daha sözümü
kesersen seni kulaklarından tavana asarım. Şurada ciddi bir konu
konuşuyoruz."
Gözlerimi
devirerek burnumdan sert bir nefes bıraktım. Rakı kadehini kavrayıp tek bir
nefeste dibini gördüm ve ağzımdaki acı tadı yutkunarak bardağı masaya geri
bıraktım. Damağımda kalan uyuşukluğun, dilime akmak isteyen cümlelerimi
engellemesine izin verdim.
"Alparslan,"
dedi Ethem, bir kez daha. Gözlerim takılı kalan rakı kadehinden ayrıldığında
kaşlarımın altından Ethem'e baktım. Kirpiklerimin kaşlarımın hemen altına doğru
baskı yaptığını hatırlıyordum. Ethem, gözlerini devirerek çenesiyle beni işaret
etti.
"Beni
sikecekmiş gibi bakma. Ben doğruları söylüyorum. Eyşan, yakında Hudut
görevinden dönecek. Senin oğlu bir yeniden görsem diyorum, dünya gözüyle."
Aldığım
nefesin, ciğerlerime sığmadığını fark ettiğim sıra göğsüm şişerek alçaldı.
"Mavi
Ateş Timi bugün, Şanlıurfa'ya göreve gitti Ethem. Bir sene sürecek."
Ethem'in
bakışlarındaki hayal kırıklığını izledim. Gözleri ağırca rakı kadehine
çevrilirken dudakları büküldü.
"Sende
gidiyorsun. Beni, bu koca Şırnak'ta yalnız bırakıp sende gideceksin,"
dedi. Gözlerime yeniden baktığında başını sağa doğru yatırdı. "Gitmesen
olmaz mı be Alparslan. Beni buralarda bir başıma koymasan, olmaz mı?"
Ankara'ya
gidecektim. Mücadele İtibar Teşkilatı'nın ilk kuruluş merkez üssü orasıydı.
Oradan Raşit Fas'ın izini sürecektim. Hümeyra'nın yaşadıklarının intikamını
almak için oraya gitmem şarttı. Yüzümü buruşturarak Ethem'e baktığımda kafasını
salladı.
"Zorundasın
biliyorum Alparslan, biliyorum."
Bilirdi
Ethem beni. Ben konuşmasam da ne dediğimi anlardı. Bakmasa da beni görür ve
hissederdi. Tıpkı benim onu hissedip düşündüğüm gibi.
Gözlerimiz
yeniden birbirine tutunduğunda bu masadaki son gecemiz olduğunu çok sonradan
öğrenecektim. Bir daha onu göremeyeceğimi, düşüncelerini hissedemeyeceğimi,
onunla dalga geçip sinirlendiremeyeceğimi kupkuru bir toprağa dokunduğumda
anlayacaktım.
Bir
çift mezar taşının önüne vardığımda görecektim.
"Vasiyetimdir
Alparslan," dedi, Ethem. Sanki bir gün bu anın yaşanacağını bilmiş gibi.
"Benim kızım, senin kızındır. Oğlun Mete ise benim hiç var olmamış
oğlumdur. Böyle bilirim böyle sayarım. Onları korumak senin vazifendir. Kızımın
gözünden bir yaş akarsa da senden bilirim."
O andan
sonra sanki biri, içimdeki perdeyi usulca aralayıp beni kendi zihnimden
dışarıya ittirdi. Zamanın büküldüğünü hissederken gözlerimin önündeki her şey,
suda eriyen bir mürekkep gibi çözülerek dağıldı. Az önce olan dünya, bir su
damlasının içinde küçüldü ve yok olup gitti.
Sessizliğin
içinde birikmiş anılarım, kendime sapladığım dikenlerimdi. Zaman hiçbir zaman
onları çıkartmıyordu. Derine ittikçe canımı yakarak oradaki varlıklarını
hatırlatıyordu. O derinlikteki kendi kanımın sıcaklığında uyandığımda karşımda
yeniden ateşle kavrulmuş toprakları gördüm.
Bu
sefer karşımdaki onun tohumuydu.
"Sana
açıklamam gereken bir şey var baba," dedi, Ethem'in bana emanet ettiği
kızı, kızım. Oğlumun yegâne varlığı, Eyşan.
Kaşlarımı
kaldırarak ona baktığımı hatırlıyordum.
"Mete
yaşıyor. Bunların hepsi planlanmış bir fikirden ibaretti."
Açıkçası
bundan sonrası pek de dinlememiştim. Ethem'in bana söylediği cümleler, zihnimin
en ücra köşelerinden savrulup kulaklarıma dolarken gözlerimin dolduğunu
hissetmiştim.
Kızımın
gözünden bir yaş akarsa da senden bilirim.
Ah
Ethem, ah cânım dostum.
Kıymetli
varlığım, yoldaşım.
Gözün
arkada kalmasın.
Bu
zamana kadar döktüğüm gözyaşlarının intikamını yine kızın aldı.
Ethem'e,
'Senin kızın, bir daha asla tamamlanmayacak bir cümlenin içinde yaşattı beni
bir aydır,' diyemedim. O cümlenin öznesi olduğumu söyleyemedim. Bir kelimenin
eksik olduğunu, nefesimin kesildiğini görmedin be Ethem. Her sabah mezarlığın
yolunu tutarken adımlarımın toprağa değil, kalbime bastığını kimse
bilmeyecekti. Toprağın, oğlumu geri vermeyecek kadar inatçı olduğunu
söylediğimi kimse duymayacaktı.
Oysaki
toprak inatçıydı.
Biz,
Güvercin'in kanatları altına sıkışmış bir geçmiştik.
Onun
topraklarında yaşamaya çalışıyorduk.
"Baba?"
Gözlerimin
daldığı boşluktan odaya giren iki siluete baktım. Bora ile Caner, kapının
önünde durmuş bana bakarken; parmaklarımın arasında sönmüş sigara izmaritini
kül tablasına bıraktım. Masanın üzerinde duran sigara paketinden bir tane daha
çıkartıp yakarken bakışlarım onların üzerinde takılı kalmıştı.
Bora
ile Caner, birkaç adım yaklaşıp masanın önünde durduğunda sigarayı yeniden
parmaklarımın ucuna sıkıştırdım. Büyük bir nefes zehir çekip dalı dudaklarımdan
ayırdım. Parmaklarımdaki sigara ile karşımdaki koltuğu gösterdim.
"Otursanıza,"
dedim, zehrin dumanı havaya süzülürken. Caner ile Bora birbirine bakıp
karşımdaki koltuğa çöktüklerinde az çok ne için geldiklerini anlayabilmiştim.
Bora, kısa bir süredir Suikast Birimi ile telefon trafiği saylamış ve Caner
için bir istihbaratçı ayarlamıştı. Ondan önce ben davranıp kim olduğunu
araştırırken beni Mete'nin olduğu eve götüreceğinden bihaberdim. Eyşan'ın
dediklerinin doğruluğu kanıtlandığında sırrı içime gömüp askeriyeye geri
dönmüştüm.
"Baba,
bizim sana bir şey söylememiz lazım," dedi Caner, düşünceli bakışlarla.
Hiçbir şey demeden yalnızca gözlerimi bir kez ağırca kapatıp açtığımda Bora'ya
baktı. Birkaç saniye bekledikten sonra yeniden bana döndü.
"Mete
yaşıyormuş baba."
Sigaradan
derince yeniden bir nefes çekip üfledim ve yarımında olan sigarayı küllüğün
içinde söndürdüm. Tüten duman, ağırca havaya süzüldü ve kirli bir kokuyu burun
deliklerime solumama sebep oldu. Boğazımı temizleyerek Caner'e baktığımda
kaşları hafifçe çatıldı.
"Senin
haberin var mıydı?"
Kafamı
iki yana salladım.
"Hayır,
daha üç gün önce öğrendim. Neden olduğunu da biliyorum. Bunu kimin planladığını
da biliyorum. Sonuçlarını da hep beraber izleyip bizzat içine dahil olup
yaşadık. Demem o ki öfkeliysen eğer önce öfkeni yok et, sonra Mete karşımıza
çıktığında ona sıkıca sarıl. Çünkü ben öyle yapacağım oğlum."
İçime
ekilen o evlat acısını söküp atmam için Mete'ye sarılmam gerekliydi. Yaşadığını
binlerce, yüzbinlerce kez zihnime kazımam lazımdı. Ona şu an ki yaşıyla değil,
ilk doğduğu andaki gibi sarılmam lazımdı. Çünkü ben, onunla birlikte yeniden
nefes almaya başlamıştım.
Öldüğüm
yerden yavaş yavaş yeniden dirilmem gerekti.
15
Ağustos 2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Sen Ağlama, Badem
Ben,
bir yazarın kalbinden dökülen paslı virgüldüm.
Bir
nefes kadar kısa, bir ömür kadar ağırdım. Devam etmeyi unutan bir cümlenin ara
yerinde kalmıştım. Defterin kenarına kazınmış bir ismin yanındaki cümleyi devam
ettiremeyecek kadar yorgun düşerek üzerinin çizilmesine neden olan, iz bırakmış
bir andım. Sanki hayatım, yazılmamış bir romanın vicdan azabıydı.
Sen
benim elimin titremesiydin. Her harfim sana dokunduğunda biraz eksildim ben,
biraz yandım. Yazıldıkça silinen olasılıkların, okunmadan eskitilen bir anı
gibi kaldı zihnimde. Sen benim söyleyemediklerimsin.
Karşımda
Güvercin Timi tüm savunmasızlığıyla karşımda dikiliyordu. Her biri
dudaklarımdan neden buraya çağırıldıklarının yankısını duymayı beklerken
kelimelerim; kabuk bağlamış yaralar gibi, dıştan sessiz içten iltihaplıydı.
Dün
gece, Selçuk beni aramış ve Caner ile Bora'nın onları bulduklarını söylemişti.
Şimdi ise karşımda hiçbir şey olmamış gibi durmaları beni ürkütüyordu.
Bakışlarımın onların yüzünde olduğunu fark ettiğim an çekip time baktım. Herkes
meraklı bir şekilde beni izlerken ellerimi önümde, karnımın izin verdiği kadarı
birleştirdim.
"Bu
zamana kadar benim her sözüme güvendiniz, ben ne dersem onu yaptınız. Bir kez
olsun bile beni tereddütle karşı karşıya bırakmadınız."
Arkamda
duran kapının çaldığını işittim. Herkesin gözü arkamdaki kapıya çevrilirken
çenemi dikleştirdim. Kimin geldiğini biliyordum. Kalbim, varlığını
hissetmişçesine delicesine çarpmaya başladığında yutkunarak cümlelerime devam
ettim.
"Mecbur
kaldığımız bir olayın içine sizi de dahil etmek zorunda kaldık. Elias Farouq'un
planlarını bitirmek ve onu alt edebilmek için bunu yapmamız gerekliydi. Sizi
üzdüğüm ve hayal kırıklığına uğrattığım için özür diliyorum," dedim ve bir
adım geriye gidip kapıyı açtım. En önde Ahmet olmak üzere ardında Mete ile
girdiğinde odada büyük bir şaşkınlık yankısı dağıldı. Ahmet, Mete'nin arkasına
geçip kapıyı kapattığında ellerimi yeniden önümde kenetleyip timin
şaşkınlıklarını izledim.
Yonca,
dudakları aralanmış bir şekilde Kubilay'ın koluna sarılmış Mete'ye baktı.
Kubilay, Osman, Deniz, Alev, Barış ve Lara gözleri pörtlek bir biçimde bana
bakıyordu. Bora ile Caner ise çeneleri dik bir şekilde Mete'yi süzüyordu.
"Mete
abi."
İlk
konuşan Yonca oldu. Fısıltısı bir çığlık misali duvarlara çarpıp yankı
bulduğunda Barış'ın Caner'in omzuna vurduğunu gördüm.
"Lan!
Siz niye şaşırmadınız?"
Caner,
göz ucuyla Barış'a bakıp ağzının içinde "Dün öğrendik," diye
geveledi. Deniz, şaşkınlığından sıyrılan ikinci kişi oldu. Yavaşça timin
arasından ayrılıp Mete'ye doğru adımladı. Gözleri kısık bir şekilde önünde
durdu. Dudaklarının büküldüğüne ve titrediğine şahit oldum. Eli omzuna
dokunduğunda Kubilay ile Osman'da Deniz'in yanına yaklaşıp Mete'nin karşısında
durdular.
Mete,
Deniz'in dolu gözlerini fark ettiğinde sertçe yutkunup bana baktı ve ardından
yeniden onlara odaklandı.
"Bana
kızmayacak mısınız?" diye sordu. Deniz, Kubilay ve Osman; Mete'nin sesiyle
irkilerek sıçradıklarında Barış, hepsini sağa sola ittirerek Mete'yi kollarının
arasına aldı.
"Ne
kızması ulan!" diye sitem ederken Mete'ye sıkıca sarıldı. "Yaşıyorsun
amına koyayım. Buradasın oğlum, buradasın lan!"
Deniz,
Kubilay ve Osman birden Mete'ye sarıldığında Yonca ile Alev'de dolu gözleriyle
yanlarına yaklaştı. Caner, yanına usulca yaklaşan Lara'yı kolunun altına alıp
başının üstünü öperken kaşlarının altından Mete'yi izliyordu.
Birini
sevmek, onun savaşına dönüşmekti. Ben bunu onunla öğrenmiştim.
Mete,
herkesin ona sarılmasına rağmen bana baktığında gözlerimi ondan ayırmadan
öylece durdum. Her atışında yanan kalbimin, bir gün kül olacağını bile bile
baktım ona. Mete benim sustuğum cümlelerin sonu değil, virgülünden dökülen
anısıydı. Bitti sanmıştım, oysaki sadece yeniden yazılmak üzere silinmiştik.
Hâlâ
oradasınız. Kırık bir harfin gölgesinde, titreyen parmak uçlarımdasınız.
Adınızı anmaya cesaret edemediğim bir satırın tam ortasındasınız. Ve her satır
başında siz kokuyorsunuz.
"Çok
pis tufaya geldik," dedi Bora. Mete'nin bakışları o anda benden kopup ona
çevrildiğinde ona sarılan kolları küçük bir incelikle ittirdi ve Bora'ya doğru
ilerlemeye başladı. Bora, gülmemek için dudaklarını bükerken kaşlarını çattı.
"Gelme
bana pis hayalet."
Mete,
inci dişlerini sergileyerek güldüğünde Bora, artık gülmesini durdurmadı. Mete,
ona sarıldığı an Bora, derin bir nefes alarak Mete'yi kollarının arasına aldı.
Bora'nın yüzündeki gülümseme tuzla buz olurken yüzü buruştu ve gözlerini
kapatarak yüzünü omzuna yasladı. Omuzları sarsılarak hıçkırmaya başladığında
gözlerimin dolmasına engel olamadı. Bora, Mete'nin sırtına sertçe bir kere
vurdu ama sarılmasını kesmedi.
"Canımı
yaktın Bozkurt. Hiç mi acımadın bana? Hiç mi düşünmedin yaralarımı?"
Mete,
Bora'nın serzenişine sessiz kaldı ama sanki kanayan yaraların sızıntısını
azaltmak için kollarını daha çok Bora'ya sardı. Bir öksürük sesi duyduğumda
bakışlarım otomatik olarak birine çevrildi. Kolunun altındaki Lara'yı özgür
bırakmış Caner'e.
Mete,
Bora'yı saran kollarını gevşetip Bora'ya bakarak uzaklaştı ve Caner'e ağırca
bakışlarını çevirdi. Caner ile birbirlerine olan bakışları sanki odanın içinde
asırlarca sürmüş gibi ağırdı. Ağırlaşan zaman kırıldığında Caner, sadece bir
kez gözlerini kapatıp açtı ve elini kaldırıp Mete'nin kolunu tuttu. Sertçe
kendine çekerek diğer kolunu da sırtına yasladı. Sanki göğsüne sokmak
istermişçesine sarılmaya başladığında aynı şekilde Mete'de onu kucaklamıştı.
"Bir
daha sakın, sakın beni bununla imtihan etme."
"Etmem,"
dedi Mete, kollarını Caner'e biraz daha sararken. Alev'in yanıma geldiğini
hissettiğimde bakışlarımı güçlükle onlardan çekip Alev'e baktım.
"Seni
çakal. O bayılışların hep numaraydı değil mi?"
Kaçamak
bakışlarımı Alev'e gönderip yeniden Caner ile Mete'yi izlemeye devam ettim.
Kolumda hissettiğim sızıyla Alev'e sertçe baktığımda cimciklediği kolumu
ovaladım.
"Kulaklarından
seni tavana asarım Alev. Hamileyim ben, yapma bana şöyle şeyler."
Alev,
bir kez daha beni cimcikledi. Bir adım geriye çekilirken kafasını seni gidi
seni şeklinde salladı.
"Bayılma
numarası yaparken hamileyim demiyordun hanımefendi?"
Gözlerimi
devirerek güldüğümde Mete ile Caner'in ayrılmış olduğunu, Mete'nin de yanımıza
geldiğini gördüm.
"Karımı
rahat bırak havacı. Yoksa gerçekten bir hayalet olup kabuslarında seni yatağına
işetirim."
"Hop
hop," diyen Barış, ışık hızıyla yanımızda belirdi. "Yavaş ol
birader."
Mete
gülerek Barış'a baktı.
"Yoksa
senin kabuslarına mı girmemi tercih ederdin Kokarca?"
Barış,
Alev'i kolunun altına alıp çenesini dikleştirdi.
"Onun
başına gelecek her şeyi ben üstlenirim."
Alev'in
bakışları Barış'a çevrildiğinde gözlerindeki ışıltılara karşılık derin bir iç
bıraktım. Mete, kafasını iki yana sallayarak beni kolunun altına çekti ve timin
karşısında durmamızı sağladı.
"Sizi
bununla sınadığımız ve üzdüğümüz için gerçekten özür dileriz ama buna
mecburduk. Hatice'ye değil, neticeye odaklanın. Buradayım ve yaşıyorum. Karım
ve çocuklarımın geleceği içindi. Hiç de pişman olmadım. Yine olsa yine
yaparım."
Gözleri
ağırca beni bulduğunda dudaklarında buruk bir tebessüm oldu. Sanki etrafımızda
kimse yokmuş gibi gözlerime odaklı kaldı.
"Bir
cümleye sığmaz, bir ömür yetmez benim yangınım. Bir kere düştüm bu sevdaya, ne
yapalım? Her kelimesinin yanında bir mezar kazdı bende."
Bora'nın
"Başladı bizim mesai," dediğini işitsem bile gözlerimi Mete'den
çekemedim. Gözlerindeki ağırlık hem sakin hem de derin bir fırtınayı
saklıyordu. Sanki bütün hayatını, bütün yorgunluğunu ve bütün umudunu aynı anda
bana veriyordu. O bakış, bir yazarın yarattığı en kusursuz karakterin
portresiydi. Öyle canlı, öyle gerçek ve öyle dokunaklıydı ki, kendimi bir
romanın içinde kaybolmuş gibi hissettim.
Bana
yazılmış en değerli paragrafımdı Mete.
"Ben
bir yazarın kurgusu değilim," dedi Mete, sanki içimi okuyormuş gibi.
"Senin kalbinden düşen barut kokulu bir hikâyeyim. Ellerinle değil,
yaralarınla yazdın beni."
Hepimiz,
kaderin kaleminden düşmüş kelimelerden ibarettik. Mühürlü kalmış bir hakikatin
parçalarından oluşan zincirler ağırca kırıldığında Mete'ye kollarımı sararak
sarıldım. Sıcak göğsüne yanağımı yaslarken, üniformasının altından göğsüne
vuran ritmi dinledim.
Yaralarımla
yazdığım o adamı sevdim.
Hakikat,
yitik bir mühür gibi,
Zincirler
ardında sessiz bir dileği.
Kalemin
ucunda titrer bir umut,
Virgüller
düşer, duraklar bekler derinliği.
Her
satır bir nehir gibi, akıp kırar sessizliği,
Mühür
kırılır, erir usulca izi.
Hakikat
parlar, süzülür kıyametin sesi,
Sessizce
bekler, zamanın ötesi.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!