Rahatsız
edici unsurlarda ünlem (❗) işareti koyulmuştur.
Instagram:
sckitaplari
-Keyifli
Okumalar-
Bölüm
Şarkıları;
The
Night King, Ramin Djawadi
A Bird
Without Feathers, Ramin Djawadi
In The
Androgynous Dark, Brambles
Black
Out Days, Phantogram
🕊️
LIII
Ayna
ayna, söyle bana.
Hangi
yüz dosttu da düşman oldu sonunda?
Ayna
ayna, söyle bana.
En çok
kim unuttu kendini savaşın ortasında?
🐾
2
Temmuz 2022 – 04:10 / Suriye
Selçuk
Ege Turalı, Ağzından
The Night King, Ramin Djawadi
Doğunun
ucunda bir yer, karanlığı sökmeye yeminli gibiydi. Gece, doğu ufkunda ince bir
çizikle çatladı; ışığın ilk soluğu toprağa bir sır gibi indi. Bir süre
gözlerimi kırpmadan izledim. Bu ülkede şafak, sadece yeni bir günün değil, yeni
bir çatışmanın habercisi gibiydi.
Bakışlarımı
gökyüzünden çekip, parmaklarımın arasında titreyen sigaraya indirdim. Alevi
sönmüş, ucu gri bir sessizlik gibi uzamıştı. Kül, ince bir kıpırtıyla kırılıp
ayaklarımın dibine düştü. Gözlerimi yeniden ufuğa çevirirken sigarayı
dudaklarıma yaklaştırdım. Dumanı içimde kıpırdanan boşluğa gönderirken sağımdan
gelen adım seslerine kulağımı kabarttım.
"Günaydın
abi."
Şafağın
sessizliği kırıldı.
Alperen'in
sesiyle çektiğim dumanı usulca burnumdan saldım. Sağ omzumun üzerinden arkama
baktığım sıra Alperen, çoktan yanıma oturmuştu. Yeşil gözleri, yüzümdeki
yorgunluğu okur gibi hafifçe kısıldı. Parmaklarımın arasındaki sigarayı yere
bıraktım, sağ ayağımla ezdim.
"Hiç
uyumadın mı?" diye sorguladığında ellerimi birbirine kenetleyip kafamı iki
yana salladım. Alperen, elindeki sigara paketinden bir dal çıkartıp yaktı ve
seslice dumanını üfleyerek bakışlarını ufuğa çevirdi.
"Ne
zamana kadar böyle davranmaya devam edeceksin Selçuk?"
Gözlerim,
bir an olsun Alperen'in yüzünden ayrılmadı.
"Elias
Farouq'u bulana kadar," diye fısıldadım. Sözlerim havada ağır ağır asılı
kaldı; kendi içimde taşıdığım yükün, dışa vurulmamış fırtınasının ilk
damlasıydı belki de. Elias... O isim, yüreğimde açtığı yarayla yaşamıma
karanlık bir sınır çizdi. Her nefeste, her tereddütte, her gece uyanışta onun
yüzü vardı gözlerimin önünde.
Alperen,
ufuktaki bakışlarını sigarasına çevirdiğinde sigarayı, parmaklarının ucunda
çevirdi. Düşünceli bakışları yanmakta olan dalın korunda gezinirken bir an için
sessiz kaldı.
"Yaklaşık
iki aydan beri buradayız ve Elias Farouq'u bulamıyoruz, bunun farkındasın değil
mi?" dedi ve gözlerini kordan çekip gözlerimin en içine baktı. Gözlerim,
Alperen'in sorgulayan bakışlarında bir an tereddüt etti ama o anı hemen
bastırdım.
"Biliyorum,"
dedim, sesi boğuk ama kararlı. "Ama biliyor olmam, vazgeçeceğim anlamına
gelmez."
Alperen
derin bir nefes aldı, sigarasından yavaşça çekip dumanı üfledi.
"Bazen
en çok inandığımız şeyler bizi en derin uçuruma sürüklüyor, abi. Elias'ı bulmak
uğruna kendi kaybımızı görebiliyor muyuz, bilmiyorum."
Sözleri,
yüreğimde bir yere çarptı. Haklıydı. Kayıplarımız, bazen unuttuğumuz ama en acı
gerçekti. Ama ben, o acıyla yaşamak istemiyordum. Onu bulana kadar durmak
yoktu.
"Kaybettiğimiz
her parçamız, peşinden koşmamız gereken bir gölge demek," diye fısıldadım.
"Elias, sadece düşman değil; benim geçmişim, benim karanlığım."
Alperen
başını hafifçe salladı, gözlerinde kaybolan bir hüzün vardı. Derin bir nefes
alarak dudağımın kenarını ısırdım ve kafamı iki yana sallayıp kaşlarımı
kaldırdım.
"Her
neyse, Süleyman Çalkun ile görüştün mü?"
Alperen,
kafasını salladı ve sigarasını kenara bırakıp ayağa kalktı. Çatıya açılan
kapıya doğru ilerledi ve tabletini alıp geri yanıma oturdu. Tabletin ekranı
açıldığı anda yüzümüze vurduğu ışık hüzmesi gözlerimi kısmama neden olmuştu.
Tablet ekranında, üstü karalanmış birçok belge ve harita belirdi.
"Ben
ona değil, o bana ulaştı. Sorgusu daha yeni bitmiş ve aklanmış. Aklandığına
dair bütün belgeleri, imzalı bir şekilde burada. Elias Farouq ile yaptığı ve
gittiği her yerin adresini kanıtlı bir şekilde iletti ama bir durumdan daha söz
etti," dedi ve tableti bana uzattı.
Tableti
elime aldığımda, Elias Farouq ve adamlarının olduğu bir fotoğraf belirdi
ekranda. Saçı sakalı birbirine karışmış, yorgun ve sert bakışlı bir adam,
kırmızı bir daireyle özenle işaretlenmişti.
"Hamit
Erkük," dedi Alperen, sesinde tedirginlik vardı. "Süleyman Çalkun'un
anlattığına göre, en son bu kişi onları aramış. Baskın olacağını, buraya
dönmemeleri gerektiğini söylemiş."
Kaşlarım
çatık bir şekilde fotoğrafa bakmaya devam ederken Alperen, elini tablete uzattı
ve sola doğru kaydırdı. Yeni açılan fotoğrafta, beyaz örtülü bir masanın
üzerinde kırık bir tablet ve bir poşet bulunuyordu.
"Süleyman
Çalkun, sorguya girmeden önce Selami'yi arıyor ve Hayalet Ekibine Hamit Erkük'ü
yakalatıyor. Sır ve Kıyam ise bu fotoğraftaki tablete ve poşete ulaşıyor."
Başımı
hafifçe eğip dikkatlice ekrana yaklaştım. Sağ elimi kaldırıp parmaklarımla
poşetin olduğu kısmı büyüttüm. İçinde ne olduğunu seçmek zordu; ışık
yansımıştı, poşetin içinde sert hatlı, koyu renkli bir cisim bulanık bir
şekilde seçiliyordu.
"Bunları
nerede bulmuşlar ve laboratuvara göndermişler mi?" dedim, gözlerimi kısmış
halde.
"Henüz
değil. Selami, yaşanabilecek herhangi bir durum için koruma altına almış,"
dedi Alperen, ardından duraksadı. "Hâlâ sorman gereken şeyi sormadın
Selçuk?"
Kaşlarımı
alnıma doğru yükseltip Alperen'e baktım. Alperen, gözlerini devirip kafasını
salladı.
"Uyu
biraz uyu. Valla bak, beyin hücrelerin artık eksilmiş," dediğinde elimi
kaldırıp sırtına sertçe vurdum. Sırtına attığım darbenin ardından Alperen
homurdandı ama üstünde durmadı. Parmağıyla tekrar ekranı işaret etti.
"Selçuk,"
dedi bu kez daha sert, daha keskin bir tonla. "Bu tablet ve poşetten ne
Güvercin'in haberi var ne de timin. Selami, Eyşan'ın onu affetmesine rağmen bu
delillerin onlara ulaşmasını engellemiş."
Bir an
için içimden geçenleri susturamadım. Boğazımda bir şey düğümlendi. Sanki bu
bilgiyi şimdiye kadar bilmememiz, bizi bir yerlere sürüklemek için bilinçli bir
karardı.
"Elindekileri
neden timle paylaşmazsın ki?" diye mırıldandım, sesim öfkeyle karışık
alçak bir tona bürünmüştü. Alperen gözlerini bana dikti.
"Sır
ve Kıyam, poşeti ilk bulduklarında bir tür veri taşıyıcı olduğunu görmüş ama
poşeti Giz'e ulaştırdıklarında Giz, bunların içlerinin açılıp bakılmasını talep
etmiş. İçlerinde anakart bileşenleri ya da ne bileyim kablolar yokmuş. Bomboş
kutuların neden poşette olduğunu sorgularken mikro incelemeye alınmışlar,"
dedi ve derin bir nefes bıraktı.
"Benim
söylemeye dilim varmayacak," dedi ve tabletin ekranını bir kez daha sola
kaydırdı. Bakışlarım Alperen'in yüzünden güçlükle ekrana çevrilirken yeni
açılan fotoğraf, önce anlamlandıramadığım bir karanlıktı. Ama saniyeler içinde
gözlerim netleşmeye başladı. Bir nesnenin iç yüzeyi, büyütülmüş şekilde kadraja
alınmıştı. Düzensiz bir metal yüzeyin üzerinde, neredeyse görünmeyecek kadar
küçük lazerle işlenmiş bir işaretti.
"G-217,"
dedim kısık sesle. "Bu ne?"
Alperen,
parmaklarını birbirine kenetleyip dizlerinin arasına bastırdı.
"Giz,
bu kodun bir dinleme cihazına ait olduğunu söyledi. Poşeti ilk açtıklarında bir
şey görmemelerinin sebebi de yalnızca mikroskobik bir ortamda görülme
özelliğinden dolayı olduğunu da belirtmiş."
Sırtımdan
bir ürperti geçti. Gözlerimi ekranın karanlık köşesinden çekemedim. Zihnimin en
derin ücralarında bir olay örgüsü oluştu. Karşımdaki Elias Farouq'un gözlerinin
içine bakarken dudaklarımın aralanmasını izledim.
Güvercin
kaçırıldığında ona ne yapıldı?
Siluetim
konuşmalarına devam ederken bakışlarım yeniden odağını buldu ve fotoğrafta
bulunan kodun üzerinde kaldı.
"Yani...
Eyşan'ı dinlediler," dedim, nefesim biraz daha daralmıştı. Ruhumdan gelen
büyük bir endişeyle bakışlarımı Alperen'e çevirdiğimde Alperen, başını salladı.
"Muhtemelen
Eyşan'ı kaçırdıklarında yerleştirdiler. Hatta, belki de o yüzden Elias Farouq
kolayca planını uyguladı ve kaçtı."
Boğazım
düğümlendi. O an zihnimde, zamanında ucuz atlattığımız saldırılar, son anda
gelen baskınlar, hepimizi şaşırtan sızıntılar bir bir belirmeye başladı. Hepsi
o küçücük, gözle bile zor fark edilen bir iz yüzünden mi?
Elimi
yavaşça ekrandan çektim, parmak uçlarımda soğuk bir karıncalanma vardı.
Eyşan'ın o halde bulunduğu günü düşündüm. Yaralı, suskun ve bedenine yerleşmiş
sessiz bir yabancılıkla doluydu. O gün sadece vücuduna değil, içine de bir şey
yerleştirilmişti belli ki. Biz onu kurtardığımızı sanırken, aslında izimizi
daha da netleştiriyorlardı.
Alperen,
tableti elimden alıp ekranını kapattı ve yanımıza koydu.
Alperen,
"Eyşan'ı bu durumdan haberdar etmemiz gerekiyor," dedi.
"Hayır,
etmeyeceksiniz."
Arkamızdan
gelen sesle, Alperen ile aynı anda arkamızı dönmüştük. Selami, yanındaki Giz
ile birkaç adım atıp kafasını iki yana salladı.
"Eğer
bu durumu siz söylerseniz," dedi, sesi kararlı ama bir o kadar da
kırılgandı, "Eyşan ve Mete, bize karşı bir zırh giymek zorunda kalacaklar.
Bunu yaparlarsa bu operasyon biter. Her şey biter. Ve biz, içerideki kişiye
ulaşamadan tamamen kör kalırız."
Bakışlarımı
ondan ayıramadım. Kalbim sıkışıyordu. Eyşan'ın bu gerçekle yüzleşeceği anı
düşündüm. İhanet gibi bir acıydı bu. Kendini suçlayacağı, parçalayacağı bir
gerçekti.
"Onu
korumak için mi susturuyorsun," dedim sertçe, "yoksa kendini
mi?"
Selami,
sözlerimi bir süre sindirdi. Ardından başını hafifçe eğdi.
"İkisini
de," dedi, neredeyse fısıltı gibi. "Bazen doğru olanı yapmak, en çok
can yakandır."
Alperen,
sıkıntılı bir nefes bıraktığı sıra ayağa kalkıp ellerimi ceplerime soktum.
Başımı geriye yaslayıp kısa bir süre gökyüzüne baktım. Şafak iyice sökmüştü.
Gri sabah, berrak bir güne dönüşmek üzereydi ama içimdeki sis daha da
yoğunlaşıyordu.
"Eyşan'ın
eğer içinde gizli bir dinleme cihazı varsa hem kendi hayatı hem de
etrafındakilerin hayatı tehlike altında," dedim alçak sesle. Başımı
indirip Selami'ye baktığımda yalnızca bana baktığını fark ettim. Cevap
vermemesi, cevabın ne kadar tehlikeli olduğunu zaten söylüyordu.
"Onun
bedeninde var olan bir cihazdan bahsediyoruz Selami," dedim, sesimde
bastıramadığım bir kırılmayla. "İçimize kadar sızmış bir şeyden. Eyşan
bunu bilmeden nasıl nefes alabilir, Selami?"
Selami'nin
çenesi titredi ama hemen toparladı.
"Şu
an öğrendiği an," dedi, "her şeyin dağıldığı an olacak. Ve
biliyorsun, Eyşan bir şeyi öğrendiğinde onu sadece bilmekle kalmaz onu taşır.
Herkesten önce, herkesten fazla."
Bir
süre kimse konuşmadı. Sadece çatının yan duvarına çarpan rüzgârın sesi vardı.
Bir de içimizdeki gürültüler. Selami, iki adım daha atıp karşıma geçtiğinde sağ
elini kaldırıp omzuma yasladı.
"Selçuk,
Eyşan Güvercin Timine daha yeni döndü. Eğer üzerinde gerçekten de bir cihazın
varlığı anlaşılırsa bu konu, güvenlik sorunu içerdiği için hakkında
soruşturmaya kadar uzanan bir davaya dönüşecek."
Başımı
hafifçe eğip omzumun üzerindeki eline baktım.
"Yani
susacağız," dedim, içimde yükselen öfkeyi bastıramayarak. "Sanki
hiçbir şey olmamış gibi, hayatımıza devam edeceğiz öyle mi?"
Giz, o
ana kadar sessizliğini korumuştu. Ama şimdi bir adım öne çıkıp konuştu.
"Hayır
Ege, devam etmeyeceğiz. Araştıracağız. Ama önce onu bu yükten koruyacağız. Bir
şeyleri düzeltmek için önce parçaların nerede kırıldığını bilmeliyiz. Kimseye
fark ettirmeden mikroçipin, Eyşan'ın neresine yerleştirildiğini bulmamız
gerekiyor."
Alperen,
kısık bir sesle söze girdi.
"Fiziksel
bir müdahale gerektiriyorsa nasıl fark ettirmeden yapacağız bunu?"
Giz,
gözlerini ufka çevirdi.
"Gizli
tarama. Elektromanyetik hassasiyet testi. Dokunmadan ama çok yakından."
Gözlerini
bize çevirdiğinde artık sesindeki belirsizlik kaybolmuştu.
"Bunun
için tıbbi bir bahaneye ihtiyacımız olacak. Ve Eyşan'ın yalnız kalacağı, şüphe
duymayacağı bir an yaratmalıyız."
Selami,
önüne bakarak mırıldandı.
"Bu
cihaz ne zaman yerleştirildiyse Eyşan, o günden beri her adımda yanında
taşımış. Ve bunu bilmeden yaşıyor."
Kafamı
iki yana salladım.
"O
bir asker," dedim, boğazımdaki düğümle. "Bir savaşçının en büyük
zaafı, kontrolü dışında kullanılan bedenidir. Eğer bunu öğrenirse, önce
kendinden nefret eder."
Giz
başını eğdi.
"Bu
yüzden hatasız olmalıyız. Yanlış bir adımda, sadece bir savaşçıyı değil bir
komutanı kaybederiz."
Sadece
başımı sallayabildim. İçimdeki öfke ve suçluluk, artık birbirinden ayırt
edilemeyecek kadar birbirine karışmıştı. Bir şey demedim. Sadece gözlerimi
kısıp uzaklara baktım. Ufuk çizgisi artık berraktı. Güneşin ilk ışıkları,
bulunduğumuz çatının kenarından içeri sızmıştı. Ama içimde hâlâ zifiri bir
karanlık vardı.
Alperen
sessizce yaklaştı, başını bana eğdi.
"Bu
sırrı ne kadar tutabileceğiz?"
"Bilmiyorum,"
dedim. "Bildiğim tek şey Eyşan bunu öğrendiğinde, artık hiçbirimiz aynı
kalmayacağız."
3
Temmuz 2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
A Bird Without Feathers, Ramin
Djawadi
Aynaya
bakan her beden, kişiliğinden bir yansıma taşır.
Bazen o
yansıma, gerçek benliğin yalnızca bir parçasını gösterir; kalanlar ise
derinlerde, karanlığın içinde gizlidir. Benim yansımam ise savaşın, acının ve
kaybın izleriyle çizilmişti. Her çizgi, her gölge, yaşadığım yaraların sessiz
tanığıydı.
Aynadaki
ben, kendimi bulmak için çıktığım yolun başlangıcıydı. Kırık bir cam parçası
gibi parçalanmış ama hala bütünlüğünü korumaya çalışan bir ruhtu. Ne kadar
dağılmış olursam olayım, parçalarımı bir araya getirip yeniden ayağa
kalkabilirdim. İçimde taşıdığım savaş sadece dış düşmanlara karşı değil; en çok
da kendi içimde verdiğim bir savaştı. Ve aynaya baktığım her sabah, bu savaşı
hatırlıyor, kendimi yeniden topluyordum.
Çünkü
bilmeliydim; içimdeki bu karanlık ne kadar derin olursa olsun, ben o ışığı
aramaktan vazgeçmeyecektim.
Sabah
bizim için çoktan olmuştu ama güneş, hala uzak ufkun ardında, kendini usulca
gösteriyordu. Gökyüzü, karanlığın son kırıntılarını nazikçe süpürürken, önümde
dizilmiş, yüzlerine çuval geçirilmiş on askere baktım.
Bunlar
artık sadece asker değildi; Güvercin Timi'nin geleceği, vatanın son umuduydu.
Her biri, soluklarını bu uğurda verecek kadar kararlı, her biri, gözlerindeki
korkuyu cesarete dönüştürmeye hazırdı. Elimi hafifçe yüzüme götürüp maskemi
çıkarttım ve terle kaplı alnımı elimin tersiyle sildim. Maskeyi ikiye katlayıp
sol elimde tutarken ellerimi, arkamda bağladım.
"Yüzlerini
açın."
Verdiğim
komutla, on askerin arkasında duran görevli askerler, aynı anda dizlerinin
üzerine çökmüş teğmenlerin yüzlerini açmışlardı. Her biriyle bakışlarımız
çarpışırken hiçbirinin korkusunun olmadığını gördüm. Her birini esir alan
duygunun yerini, teslim olmamakta kararlı, dimdik duran bir irade almıştı. Bu
on asker, üstüne düşeni yapacak; gerekirse canını verecekti.
Mete,
bir adım arkamdan yanıma doğru attı ve ellerini, benim yaptığım gibi arkasında
bağladı.
Mete,
"Yirmi beş kişiden yalnızca sizler seçildiniz," dedi. Askerler
gözlerini kırpıştırıp bir anlığına sağında ve solunda yer alan, artık
yoldaşları olacak yüzlere baktı. Aralarında paylaşılan sessiz bir söz vardı;
bundan sonra beraberlerdi, birlikte mücadele edeceklerdi. Omuzlarımı
yükseltecek kadar güçlü bir nefes alıp çenemi dikleştirdim.
"Sağınızda
ve solunuzda yer alan kişilere iyi bakın. Çünkü bu kişiler, ailenizden daha
fazla göreceğiniz, vakit geçireceğiniz ve belki de ölmeden önce son göreceğiniz
yüzler olacak."
Her
birinin bakışları beni bulduğunda gözlerimi bir kez kırptım.
"Sadakat,
can borcudur. Burada verdiğiniz her nefes, yanınızdaki kişinin hayatıyla
eşdeğerdir," dedim ve sağ elimi arkamdan ayırıp hemen yanımızdaki
prefabriği gösterdim.
"Bir
hafta boyunca, burada cehennemi yaşayacaksınız. Gerçek bir cehennem olacak.
Zaaflarınız ve düşünceleriniz sınanacak. Aç, susuz ve yorgun bırakılacaksınız.
Orada olmaktansa eğitim görmeyi dileyeceksiniz. Ama sadece dilemek yetmeyecek.
Hayatta kalmak için savaşacaksınız. Kendi benliğinizle, korkularınızla,
geçmişinizle. Her biriniz, oradan çıktığınızda artık eski siz olmayacaksınız.
Çünkü biz burada sadece savaşçı yetiştirmiyoruz. Biz burada, vatanın umudu
olacak yoldaşlar seçiyoruz."
Bir an
sustum. Sözlerim, sabahın ilk serinliği gibi yüzlerine çarptı. Onlar bu
kelimeleri ezberlemeyeceklerdi. Onlar, yaşayarak öğreneceklerdi. Mete yanımdan
sağa doğru bir adım daha attı, sesi biraz daha tok çıktı bu kez.
"Eğer
biriniz bile bu sınavdan geçemezse, hepiniz kaybetmiş sayılacaksınız. Çünkü
burada birey yok. Sadece tim var. Sadece birlikte kazananlar hayatta
kalacak."
Sessizlik,
kelimelerimizden sonra çöken ağırlıktı. Sınanacaklarını biliyorlardı ama nasıl
bir sınavın beklediğini bilmiyorlardı. Onları güçlendirecek olan bu
belirsizlikti. Yavaşça arkamı dönüp birkaç adım attım. Ayak seslerim, taş
zeminde yankılandı. Sonra birden durdum ve başımı hafifçe geriye çevirdim.
"Cehenneme
hoş geldiniz. İlk göreviniz, bu geceyi tek parça halinde çıkarmak. Çünkü bu
gece, karanlık size ilk defa bu kadar yakın olacak."
Sol
elimdeki maskeyi sıkıca tutarak önüme geri döndüm. Artık sözler değil,
sessizlik konuşacaktı. Şırnak'ın o kurşun gibi ağır sabahı, on bir askerin
kaderini yazmaya başlamıştı. Ağır adımlarla askeriyeye doğru ilerlemeye devam
ederken omzuma konmuş elin sahibine hafifçe yaslandım.
"Yorgun
musun, hatun?"
Mete'nin
sorusuna derin bir nefes verdim ve kafamı sallayarak ona baktım. Mavi gözleri,
yüzüne gelen güneş yüzünden hafifçe kısılmıştı.
"Valla
çok uykum var," deyip kendimi biraz daha sert bedenine yasladığımda Mete,
biraz daha beni kendine doğru çekti.
"O
zaman istikametimiz yatakhane," dedi ve adımlarını biraz daha hızlandırdı.
Adımlarını hızlandırırken ben hâlâ yarı uykulu, yarı ayakta bir şekilde ona
tutunuyordum. Mete'nin yanında olmak, birkaç saatliğine bile olsa sorumluluğun
yükünü omuzlarımdan alıyordu.
"Bir
gece deliksiz uyusam, belki insan gibi uyanırım," dedim mırıldanarak. Mete
hafifçe güldü, sesinde dalga geçer gibi bir tını vardı.
"Senin
insan gibi uyanman için önce insan gibi uyuman lazım, hatun."
Kaşlarımı
kaldırıp başımı çevirerek ona baktım.
"Ben
gayet düzgün uyuyorum. Sabahları sadece biraz vahşi uyanıyorum o kadar."
Mete
başını yana eğdi, gözlerini kısmış halde beni süzdü.
"Vahşi
kısmına katılıyorum. Uyanınca aslan kesiliyorsun. Ama bende her tür
evcilleştirme yöntemi mevcut."
Gözlerimi
devirdim ama dudaklarımdaki gülümsemeyi bastıramadım.
"Demek
beni evcilleştireceksin hm?"
Mete,
dişlerini göstererek gülümserken kapıdan geçmem için biraz kenara çekildi.
Arkamdan gelip kulağıma eğildiğinde, sesi fısıltıyla ama dokunaklıydı.
"Yok,
niyetim o değil. Sadece bazen yastık niyetine kullanılmak hoşuma gidiyor."
Adımlarımız
yatakhanenin koridorunda yankılanırken bir kaşımı kaldırarak ona döndüm.
"Hiç
de bile. O kadar sertsin ki, insan başını koysa boynu tutulur."
Mete
kahkaha attı.
"Sen
koy, ben sabaha kadar kımıldamam."
Odaya
girdiğimde "Hmm..." dedim, adımımı ağırlaştırarak, "Yani ben
üstünde dönerken kıpırdamayacaksın, öyle mi?"
Mete,
kapıyı kapatıp kilitlediğinde gözleriyle gözlerimi yakaladı.
"Sen
üzerime çıkarsan uyumak yerine daha farklı şeyler yapabilirim yavrum, söz
veremiyorum."
Ben de
omuzlarımı hafifçe geri çekerek, alaycı bir gülümsemeyle dudaklarımı araladım.
"Buradaki
ikizlerimizi unutuyorsun, Mete," dedim, parmağımla göbeğime işaret ederek.
Mete,
gözlerini göbeğime indirip başını hafifçe yana eğdi.
"Unutur
muyum hiç? Onlar benim başyapıtım sonuçta," dedi, gururla. İki adımda
yakınıma yaklaşıp elleri belime dolanırken, bedenim onun sıcaklığını aradı.
Yavaşça beni kendine yasladı, dudakları boynuma indi. Önce hafif, kıpırtılı
öpücükler bıraktı, sonra daha kararlı bir şekilde dokundu.
"Senin
her hareketin, beni delirten bir davet gibi Eyşan," fısıldadı boğuk
sesiyle. Parmakları üniformamın düğmelerine ulaştığında, hafifçe titredim.
Gözlerimi kapattım, nefesim hızlandı.
"Devam
et," diye mırıldandım, sesim bile neredeyse kesilmişti. Mete, dudaklarını
boynumdan yavaşça yukarı doğru sürükledi, çene kemiğime hafifçe dokundu.
"Ne
oldu hatun? Kendini sevdiresin mi geldi?" diye fısıldadı, sesi kısık ve
çekici. Başımı hafifçe yana çevirdim, boynumdaki öpücükleri arzulayarak.
Ellerini daha da cesaretlendirip, üniformamın göğüs kısmını yavaşça aralamaya
başladı. Soğuk metal düğmelerin ardından tenime temas eden parmak uçları,
elektrik gibi yayıldı. Vücudum onun dokunuşlarına kendiliğinden karşılık
verirken, dizlerim hafifçe titredi.
Aldığım
hazdan dolayı titreyen ellerimi üzerindeki üniformanın düğmelerine yerleştirip
açmaya çalıştım ama bir türlü açamıyordum. Gözlerimin önünde sanki bir buğu
vardı ve bir türlü silinmiyordu.
Dişlerimin
arasından "Çıkart şunu," diye tısladığımda Mete'nin genzinden boğuk
bir kahkaha döküldü. Ellerim hâlâ onun gömleğiyle boğuşurken, o parmaklarıyla
bileklerime nazikçe dokundu.
"Şşş,
sakin ol."
Mete
dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdı, gözlerindeki ateşi görebiliyordum. Onun
gözlerine yansıyan ateş, benden de izler taşıyordu. Alt dudağımı usulca
ısırdıktan sonra, dudaklarının arasına sıkıştırıp tutkulu ve derin bir öpüşle
beni sınamaya başladı. Burnundan verdiği nefes yanaklarıma dağıldığında
karşılık vermeye başlamıştım. Öpücüğü derinleştikçe, nefesim hızlandı, bedenim
onun dokunuşlarıyla daha da canlandı. Ellerim onu sırtından kavradı,
çekiştirdikçe kıyafetlerin kumaşı ses çıkarıyordu.
Güçlükle
çıkarttığımız üniformalarımız yere süzülürken, o anın ağırlığı ikimizin
arasında görünmeyen bir kıvılcıma dönüştü. Mete, belimden kavrayarak beni
yatağa doğru çekti. Sırtımın yatağa değdiği o an, gözleri üzerime ağır ağır
kaydı; bakışları yüzümde duraksayıp ardından göğüslerime doğru indi.
"Bunlar
sanki biraz daha mı büyümüş?" dedi, sesi hem şaşkın hem hayran doluydu.
Gözlerimi devirip ensesine ufak bir şaplak indirdim ama o sadece daha da geniş
bir gülümsemeyle karşılık verdi. Alt dudağını yalayıp, yüzüme baktı. Hiç acele
etmeden, gözlerimin içine bakarak sağ elini sol göğsüme doğru kaldırdı; parmak
uçları, iç çamaşırımın kenarından geçti, sonra yavaşça kumaşı aşağıya doğru
çekmeye başladı.
Sütyen
kayarken tenime değen serinliğe karşılık, vücudum onun avuç içlerinin
sıcaklığına tutundu. Gözlerindeki arzuyla göğüslerime baktı.
"Neyse
ki öğrenmenin iyi bir yolunu biliyorum," diye fısıldadı, dudaklarını
göğsümün hemen üstüne yaklaştırarak. Nefesim dudaklarımda takıldı, gözlerim
hafifçe aralandı. Onun sıcak nefesi tenime vurduğunda kalbim göğüs kafesime
sığmaz olmuştu. Ellerimi omuzlarına koydum, kendime daha da yaklaştırdım. Sol
göğsüme ıslak bir öpücük bıraktığında aralı dudaklarımın arasından büyük bir
nefes bıraktım. Vücudum titriyordu, her hücrem onun dokunuşuyla alev alıyordu.
Bir an
için başını kaldırdığında, gözleri benimkilerle buluştu. Mavi gözlerinin
derinliklerinde yanan tutku, tüm benliğimi ele geçirdi. Sol eliyle bu sefer sağ
göğsümü açtığında dudaklarımdan boğuk bir inilti döküldü, o da buna karşılık
keskin bir nefesle gülümsedi.
"Daha
yeni başlıyorum yavrum. Bu kadar heyecanlı olursan işimiz kısa sürer,"
diye fısıldadı, sesi buğulu ve derindi.
Yavaşça
eğildi, dudakları bu sefer sağ göğsümün ucuna değdi. Ama bu sefer daha
vahşiydi. Önceki öpücüğün aksine, hafifçe ısırdı, ardından da sertçe emerken
aynı anda diğer eli sırtıma kayarak beni kendine daha da bastırdı. İçim
titredi, nefesim kesildi. Kalbim deli gibi atarken, ellerimi onun saçlarına
daldırdım, parmaklarım ipeksi tutamların arasında gezindi.
Mete'nin
dudakları göğsümdeki hassas noktayı sertçe emerken, diğer eli pantolonumun
düğmesine kaydı. Parmak uçları metalik tokayı ustalıkla çözdü, fermuarın sesi
sessiz odada yankılandı. Bedenimdeki elleri pantolonumu aşağıya doğru
çekiştirirken ona yardımcı olmak için kalçalarımı yukarıya doğru yükselttim.
ARGO,
CİNSEL VB. CÜMLELER İÇERİYOR. OKUMAK İSTEMEYENLER BİR SONRAKİ İŞARETLİ ALANA
KADAR KAYDIRABİLİR.
Elleri
baldırlarıma kaydı, pantolonumu dizlerime kadar indirdi. Serin hava tenimi
okşarken, ürperdim. Mete; önce karnıma oradan da kasıklarıma bir öpücük
kondurdu, sonra pantolonu ayak bileklerimden tamamen çekip attı. Kendi
üzerindeki pantolonunu çıkartıp üzerime doğru yaklaştığında gözlerim farkında
olmadan üzerinde gezinmişti.
Adonisleri,
kasıklarına doğru belirginleşmiş ve her nefes alışverişinde kasları biraz daha
geriliyordu. Sağ dizini iki bacağımın arasına koyup ellerini başımın üzerinden
yatağa yasladı. Ellerimi, gergin pazılarına koyup dudaklarına uzandığımda Mete,
üzerime eğilip dudaklarıma gelme davetini kabul etti.
Mete'nin
dudakları benimkilere değdiği an, her şey bir anda alev aldı. Nefesimizi
birbirine karıştıran, dudaklarımızın sınırlarını zorlayan bir boyuta evrildi.
Ağzımın içine sızan dili, bütün sızının kasıklarımda toplanmasına neden
olmuştu.
Ellerim
onun pazılarından omuzlarına doğru kaydı. Kaslarının sert hatlarını parmak
uçlarımla takip ederken, her bir kıvrımın altında saklı gücü hissediyordum.
Göğsüne ulaştığımda, kalbinin deli gibi attığını fark ettim, tıpkı benimki
gibi. Ellerim göğsünden aşağı indi, karın kaslarının sert dokusunda gezindi.
Her bir kas şeridi, elimle temas ettiğinde gerginleşiyordu. Parmak uçlarım
boxerının bel lastiğine dokunduğunda, Mete bir küfür mırıldandı.
"Hatun,
bir bırak da seveyim biraz seni," dedi sitemle, kalçasını hafifçe geri
çekerek. Avuç içimi tam da olması gerektiği yere bastırdığımda Mete'nin gözleri
karanlıklaştı. Dişlerinin arasından "Eyşan," diye fısıldadığında
gülümseyerek ellerimi omuzlarına geri çıkarttım ve üzerimden yatağa ittirdim.
Küçük bir hareketle kucağına yerleştiğimde gözlerindeki şehveti
izleyebiliyordum.
Ellerim
destek almak amaçla göğüslerine yaslanırken Mete, dirseklerini yatağa
bastırarak gövdesini yukarıya kaldırdı. Dudaklarındaki muzip sırıtışı gördüm.
"Gördün
mü?" diye mırıldandı, çıplak bedenimi süzerken. "Üzerimde mükemmel
görünüyorsun."
Dudakları
göğüs uçlarıma dokunduğunda, bedenim bir anda elektriklenmiş gibi gerildi.
Mete, bu tepkimi görünce daha da hırçınlaştı. Sol göğsümü ağzına aldı,
dişleriyle hafifçe oynarken diliyle yalıyordu.
"Ah!
Mete."
O, bu
sesle daha da azdı.
"Sesini
duydukça daha da deliye dönüyorum," diye homurdandı dudakları göğsümden
ayrılmadan.
Bir
anda Mete'nin göğsünden ittirip, onu kendimden uzaklaştırdım. Gözlerindeki
şaşkınlığı görünce alaycı bir gülümsemeyle "Benim sıram," diye
fısıldadım. Parmak uçlarım karın kaslarından aşağıya inerken, kaslarının her
seferinde nasıl gerildiğini izliyordum.
"Eyşan..."
diye inledi, elleri iç çamaşırımın arasından sızıp kalçalarıma doğru kaymıştı.
Ellerimi adonislerine sürterek boxerını aşağıya doğru çekiştirip, kumaşın
içinde kalan parçasını özgürlüğüne kavuşturdum.
"Sabırsızlandığını
biliyorum," diye fısıldadım, avuç içimle onun heyecanını tamamen kavrayıp
yavaşça sıvazlarken. Avuçlarımın arasında bir nabız gibi sızlayan damarlar,
ağzımın sulanmasına sebep olmuştu. Baş parmağımı hafifçe zevkinin aktığı noktaya
sürtüp etrafına dağıttığımda Mete'nin nefesi kesildi, kasları taş gibi gerildi.
"Eyşan...
yeter," diye inledi, parmakları kalçalarımı sıkıp yoğururken.
Gözlerine
dik dik baktım, "Ama daha yeni başlıyorduk," diye karşılık verdim.
Mete'nin gözlerindeki karartı, giderek mavi gözlerini içine alan bir obruğa
dönüşmüştü. Kalçalarıma dayalı elleriyle beni ritmik bir şekilde çıplak kalmış
penisine sürterken çenesini sıktı ve ellerini kalçalarımdan ayırıp iç
çamaşırımın kenarlarını kavradı.
"Kalçanı
kaldır," diye mırıldadığında aralı dudaklarımı birbirine bastırıp
yutkundum. Kalçamı kaldırıp iç çamaşırımı çıkartması için ona yardımcı oldum.
Mete, uyluğumda kalan iç çamaşırına bakıp hırıltılı bir nefes bıraktığında
kumaşın kenarlarından sertçe çekiştirdi. Aniden iki yana çektiği iç çamaşırım,
tenimde hafif bir yanma hissi bırakarak yırtıldı.
"Mete!"
diye isyan ettim ama sesimdeki titreme gerçek hislerimi ele veriyordu. Mete,
kalçalarımın yukarıda olmasını fırsat bilerek kendi boxerını dizlerine doğru
çekiştirip beni yeniden üzerine çektiğinde vajinamın dudaklarında hissettiğim
penisi boğazımdan kopan bir inlemeye sebebiyet vermişti.
Elleri
belime kenetlendi, beni kendine doğru sertçe çekti. Penisinin başı ıslaklığımın
içinde kaybolurken, boğazımdan tiz bir çığlık koptu. Nefesim kesildi,
"Mete," diye inledim, parmaklarım onun omuzlarını kazıyarak.
Parmakları
kalçalarımı sıkarken, "Hiç kıpırdama," diye emretti, "Sadece
almayı bekle. Ne kadar ıslak olduğunu bilemezsin."
Kendimi
ona doğru bıraktığımda, her santimin yavaşça içine alınışını hissettim.
Bir
anda doğruldu, "İşte böyle, güzelim," diye hırladı dudakları kulak
mememe yapışık, "Benimle dolduğunu hissediyor musun?"
Bir şey
diyemeden kalçalarımı hareket ettirdiğim sıra Mete, dudaklarını omzuma bastırıp
hafifçe dişlerini geçirdi. Elleri belimi sıkıca kavradı, "Ne kadar
sıcaksın..." diye inledi. "Beni içinde eritiyorsun, farkında
mısın?"
Adını
diyecek oldum ama o an kalçasını hafifçe kaldırıp beni üzerine biraz daha
bastırdı. Elleri belime kilitlendi, beni tamamen hareketsiz bıraktı. İçimdeki
sıcaklık katlanarak artarken, "Mete... lütfen..." diye yalvardım.
Hızlanmasını istiyordum.
"Lütfen
ne?" diye sordu, kalçasını hafifçe oynatarak. "Böyle mi?"
"Hayır!
Evet! Bilmiyorum!" diye karışık sesler çıkardım.
"Kararsızlığın
beni deli ediyor," diye homurdandı Mete, dudaklarımı ani bir hareketle
kaparken. Dişleri alt dudağımı hafifçe ısırdı, acıyla zevkin sınırında gezinen
bir dokunuşla. Ellerim göğsüne kaydı, tırnaklarım cildinde kırmızı çizgiler bırakarak.
"Daha fazla," diye fısıldadım, nefesim dudaklarına karışırken.
"Daha sert..."
Mete'nin
gözlerindeki o karanlık ışıltı bir anda alevlendi. "Demek talimat vermeye
başladın?" diye alay etti ama kalçasını ani bir hareketle yukarı iterek
beni şaşırttı.
"Ah!
Seni," Sözüm, onun avuç içlerini kalçalarıma bastırıp beni kendine doğru
çekişiyle kesildi. Derin ve acımasız bir tempoyla hareket etmeye başladı, her
itişte içimdeki yangını körükleyerek.
"Ne
diyordun karıcığım?" diye fısıldadı, şakağımdan süzülen teri dudaklarıyla
yakalarken. "Şimdi konuşmaya devam et."
Ama
konuşamıyordum. Sadece inliyordum, her vuruşta biraz daha yüksek, biraz daha
çaresiz. Parmaklarım saçlarını yakaladı, onunla hareket etmeye çalışırken.
Mete,
boğazıma kondurduğu ısırıkla beni kendime getirdi. "Gözlerini aç,"
diye emretti. Gözlerimin ne ara kapandığını bile bilmeyecek bir kıvama
gelmiştim. Güçlükle kirpiklerimi araladığımda gözlerindeki hayranlık ve tutku
ateşi harlandı.
"Kim
kontrol ediyor şimdi?" diye sordu, tempoyu kasıtlı yavaşlatarak.
"Sen,"
diye itiraf ettim, sesim titreyerek.
"Doğru
cevap." Sonra tüm gücüyle içime çakıldı, beni boğazımdan kopan bir çığlığa
zorlayarak. Vücudum onun her hareketine karşılık veriyor, içimde yarattığı
baskıyla kendimden geçiyordum. "Mete... ben... ah!" Kelimeler
boğazımda düğümleniyor, nefes alışverişim onun ritmine bağlı kalıyordu. Mete,
vücudunu bana yaklaştırdığı sırada aramızdaki engele baktı.
"Özür
dilerim çocuklar ama annenizle önemli bir işim var," dedi ve sağ elini
sırtıma koyup dikkatlice yatağa doğru çevirdi. Bacaklarımın arasına yeniden
yerleşip sağ eliyle penisini kavradı, deliğimi yokladı ve kalçalarını ileriye
ittirdi. Ellerini yatağa yaslayıp yüzünü hırçın bir tavırla boynuma gömüp
dişlerini geçirdi.
"Aklımı
kaçıracağım," diye hırladı Mete, dişleri boynumun derisinde iz bırakırken.
Kalçaları acımasız bir hızla çarptıkça, sesim her tempoda biraz daha
boğuklaşıyordu. Mete'nin alnındaki ter damlaları yanağıma düşüyor, nefesi
kulaklarımda yanıyordu. Göğsüme sürtünen künyesi, her sürtünüşünde çıkarttığı
tıkırtılarla kulaklarımda bir ahenk bırakıyordu.
"Daha-
Ah! Daha sert!" diye inledim, tırnaklarım sırtında kırmızı çizgiler
bırakırken.
Bir
eliyle kalçamı kavrayıp beni her vuruşta kendine çekerken, "Böyle
mi?" diye güldü karanlık bir keyifle.
"Yoksa
böyle mi?" dedi, ıslaklığımı parmaklarıyla yokladı, "Böyle mi
istiyorsun?"
Kasıklarıma
dolan zevkle titreyerek, "Evet! Evet, tam orası!" diye fısıldadım,
parmaklarım yatak örtüsünü yırtarcasına kavrarken. Bedenim onun her hareketine
karşılık veriyor, içimde fırtınalar kopuyordu. Mete, bir an için kasıldığımı
hissetti ve içimden çıkıp beni yan çevirdi. Arkama uzanıp sol bacağımı hafifçe
yukarıya kaldırdı. Penisini vajinamdaki ıslaklığıma sürttü. Elimi kasıklarıma
indirip varlığını avuçlarıma hapsettiğim an Mete, aniden bir elini boğazıma
kaydırdı, başparmağı çene kemiğime bastırarak "Al beni içine," diye
hırladı.
Bacağımı
hafifçe kaldırıp varlığıyla bir bütün olduğumda sırtımı göğsüne yapıştırdı.
"Mete!
Durma."
"Durmayacağım,"
diye homurdandı, sesi boğuk ve vahşi. "Ta ki sen her damlanı bana verene
kadar."
"Vermek
istediğim her şey senin," diye inledim, boynumdaki baskıyla başımı geri
atarak. Mete'nin kalçasının her itişi, içimde derin bir dalga gibi yayılıyor,
kasıklarımı elektrikli bir sıcaklık sarıyordu. Parmaklarımla kendi göğüs
uçlarımı sıkıştırırken, Mete boynumdaki elini sıkarak ritmini daha da
hızlandırdı. "Canım," dedi boğuk bir sesle, dişleri omzumda iz
bırakırken.
Kalçasının
her hareketiyle içimde genişliyor, her dokunuşuyla ruhum titriyordu. Onun
varlığı beni sarıp sarmalıyor, her nefes alışımda biraz daha ona bağlanıyordum.
Onun arzusu, beni eritiyor; her kelimesi, tenimde yeni bir ürpertiye sebep
oluyordu. "Daha fazlasını istiyorum," diye düşündüm ama kelimelere
dökemedim.
"Sana
her dokunuşumda," diye ekledi Mete, "kendimi kaybediyorum. Senin
kokun, senin sıcaklığın... her şeyinle büyüleniyorum."
Mete,
kalçamın solunu okşayıp küçük bir şaplak attığında yarattığı sıcak acı, anında
kasıklarıma kadar yayıldı. Kendimi kasıklarına doğru ittirdim. Mete, dişlerinin
arasından "Off, yavrum benim," diye inlerken başımı yastığa doğru
yasladım. Başını göğsüme doğru eğdiğini fark ettiğimde sağ elini boynumun
altından hafifçe tuttu ve yastıktan ayırdı.
"Bak,"
diye tısladı, "İzle," diye ekledi, sesi boğuk ve kontrol edilemez bir
tutkuyla titreyerek, "Nasıl da alıyorsun beni içine."
Gözlerimi
birleştiğimiz noktaya çevirdiğimde inleyerek alt dudağımı ısırdım. Kalçasının
her hareketiyle, vücudumun onu nasıl içine çektiğini, nasıl kabul ettiğini
izleyebiliyordum. Penisinin her santimi, ıslaklığımın içinde kaybolup yeniden
ortaya çıkıyor, kıvrımlarıma mükemmel bir uyumla yerleşiyordu. Kaslarım onu
kavrıyor, her inişinde biraz daha sıkıyor, sanki bedenim bilinçsizce onu
tutmak, daha fazla içinde hissetmek istiyordu. Boşluğumu dolduruşunu, içimde
genişleyişini, kalçalarıma çarpan kasıklarının sıcaklığını hissediyordum.
"Çok
güzel," diye inledim, sesim titreyerek.
Mete,
boynumdaki elini yavaşça yanağıma doğru kaydırdı, yüzümü kendine çevirdiğinde
mavi gözlerinin içindeki fırtınayı gördüm. Koyu mavisi, şehvetle kararmış,
adeta bir gece denizini andırıyordu. Parmak uçları çene kemiğimde gezindi.
Başparmağı
alt dudağımın yumuşak kıvrımında gezindi, hafifçe bastırarak aşağı çekti.
Dudaklarımın aralanışını izlerken gözlerindeki o karanlık parıltı yoğunlaştı.
Adeta bir avcının avını son kez işaretlemesi gibiydi. Sonra bütün vahşetiyle
saldırdı.
Öpüşü
bir fırtınaydı; dişleri alt dudağımı hafifçe sıyırırken, dili ağzımın her
köşesini fethediyordu. Damaklarımda gezinen sert dokunuşu, dişlerimin arasından
sızan ıslak teması, nefesimi çalarcasına ağzımda dolaşan saldırganlığı, hepsi
birleşip beni nefessiz bırakıyordu. Ciğerlerim yanarken bile daha fazlasını
istiyordum.
Ellerim
saçlarının diplerine daldı, parmak uçlarımla kafatasının sert hatlarını
hissettim. Her tutam saçı çekişimde onun da inlediğini duyuyordum, bu beni daha
da cesaretlendiriyordu. Yanağımdaki el titredi, parmak uçları şakaklarıma
kaydı, terimi hissediyordu. Belimi kavrayan diğer eli ise beni ona doğru
çekiyor, aralarındaki boşluğu amansız kılıyordu.
Aramızdaki
ıslak sesler odanın sessizliğini paramparça ediyordu. Her hareketimizle
tenimizin birbirine yapışıp ayrılışından çıkan o şapırtı, giderek daha ıslak,
daha belirgin hale geliyordu. Islaklığımızın kokusu etrafı sarıyor, her nefes
alışımızda ciğerlerimize doluyordu.
"Mete..."
Dudaklarımız ayrılırken aramızda ince bir tükürük ipliği oluştu. Sesim
çatallaşmış, boğuklaşmıştı. "Ben..."
Gözlerindeki
o karanlık zafer ifadesi bir an bile azalmadı. "Biliyorum," diye
homurdandı, sesi bir bozkurdun hırıltısı kadar boğuktu. Sağ eli boynuma kaydı,
başparmağı gırtlağımda hafifçe gezindi. "Ama önce sen benim etrafıma
sularını akıtacaksın."
Kalçamı
tutan sol eli klitorisime uyarı verdiği an, içimdeki her kas lifi kopacakmış
gibi gerildi. İçimdeki derinliği o kadar derindi ki, rahim ağzımın ona değdiği
an midemin altında şimşekler çaktı. Gözlerimde biriken yaşlar, kirpiklerimden
süzülerek şakaklarıma doğru aktı. Ağzım açık kalmış, boğazımda sıkışan çığlık,
dilsiz bir dua gibi dudaklarımda titreşiyordu. Titreyerek içimi dolduran o
kavgalı varlığı hissettim. Sıcak, sert, beni ikiye bölecek kadar baskındı.
Dudakları
yanağıma yapıştığında, terimin tuzlu tadını dillerken, "Siktir," diye
inledi. Sırtıma yaslanan göğsünün kasılmasını, kalbinin çılgınca atışını
hissedebiliyordum. Kalçasını aniden sertleştirdi, her vuruşu öncekinden daha
acımasız, daha kontrolsüzdü. İçimdeki dolgunluk dayanılmaz bir hal alırken,
avuç içleri kalçalarımı kavradı, beni kendine çekerek her seferinde daha derine
itti. Boğazından kopan bir hırıltıyla son bir kez, tüm gücüyle içime çakıldı.
Kasıkları
kalçalarıma yapışık kaldığında içimde atan nabız misali varlığı, tüm bedenimin
bir girdaba dönmesine neden oldu. Mete'nin dudaklarından şuh bir küfür
dökülürken kasları taş gibi gerilmişti. Nefes nefese içimden çıkıp alnını
enseme yasladığında gözlerimi kapatıp ellerimi karnıma yasladım.
!BURADAN
DEVAM EDEBİLİRSİNİZ!
Bir an
daha hareketsiz kaldık, nefeslerimiz birbirine karışırken, bedenlerimiz yavaş
yavaş sakinleşiyordu. Sonra, hafifçe doğrulup kucağına aldı ve odanın içindeki
banyoya ilerledi. Banyo kapısını kalçasıyla itip içeriye girdiğinde beni
indirmedi, aksine daha sıkı kavrayarak kabinin içindeki tabureye oturdu. Bir
ayağını duvara yaslayıp dengesini sağladı.
Musluğu
açtığında, ilk sıcak damlalar omuzlarımıza düştü. Su tenimizdeki ter izlerini
silerken Mete, sağa doğru eğilip duş jelimi alıp avcuna biraz sıktı. Şişeyi
geri yerine bırakıp köpükleri yavaşça cildime yaydı. Parmak uçları omuzlarımdan
aşağı kayarken, her dokunuşu öyle narin, öyle ihtiyatlıydı ki, sanki kırılacak
bir cam heykeli yıkıyordu. Gözlerindeki o yoğun dikkati görebiliyordum. Kaşları
hafifçe çatılmış, dudakları bitişik, her hareketini ölçüp biçerek davranıyordu.
Su,
ağlayan bir çocuğun gözyaşları gibi sessizce omuzlarımdan akarken eli karnımın
üzerine kaydı. Dudaklarının kenarları, kendine kayran bıraktıracak bir
yavaşlıkta tebessümün temelini atarken titrek bir nefes aldım. Mete'nin eli
karnımda durduğunda, parmak uçları hafifçe titredi. O geniş, savaşlardan
nasırlaşmış avuç içi, şimdi hamile karnımın kavisinde öyle hassas duruyordu ki,
içim burkuldu.
Dudaklarının
kenarındaki o yavaş tebessüm, gözlerindeki yumuşak ışıltıyla birleşti. Bir
sanatçının ilk fırça darbesi gibiydi. Belirsizdi ama bütün resmin ruhunu
taşıyordu. Nefesim, göğüs kafesimde sıkışıp kaldı.
"Canımızın
canları," dedi, gözleri, su buğusundan nemlenmişti. "Siz," diye
ekledi, sesi titreyerek, "benim en değerli ganimetimsiniz."
Bir an,
içimde hafif bir kıpırtı hissettim. Mete'nin gözleri fal taşı gibi açıldı, ağzı
hafifçe aralandı. "Eyşan," diye mırıldandı, sesi bir çocuk kadar saf
bir heyecanla doluydu. Gözlerindeki o şaşkın sevinç, yüzünün her çizgisine
yayılmıştı. Karnımda bir kez daha hafif bir dalga hissettim ve Mete'nin avuç
içi tam da o noktaya yapıştı.
"Eyşan,
tekme attılar," deyip güldü.
Gülerek
elimi Mete'nin saçına yaslayıp okşamaya başladım.
"Senin
cümlelerini seviyorlar sanırım," diye fısıldadım. "Ya da ikisi de
babacı olacak."
Bir
başka tekme, daha güçlü, Mete'nin avucuna çarptı.
"Kesinlikle
bizi duyuyorlar!" deyip alnını karnıma yapıştırdı, dudaklarıyla tenime
hafifçe dokundu. "Dinleyin," diye mırıldandı, sesi titreyerek,
"siz ikiniz... annenizin canını yakmayın, tamam mı?"
İçimdeki
hareketlenme yavaşladı, sanki ikizler bu sözleri dinliyor gibiydi. Mete,
gözlerini bana kaldırdı, yüzünde saf bir zafer ifadesi vardı.
"Gördün
mü?" diye fısıldadı, "Sözümü dinlediler."
"Ya
da sadece yoruldular," diye gülümsedim ama kalbim hızla çarpıyordu.
Mete'nin bu savunmasız, bu çocuksu mutluluğu beni her seferinde yeniden aşık
ediyordu. Ellerim yüzüne gitti, parmak uçlarımla gülüşünün kenarını takip
ettim. Mete, gözleri dolu bir şekilde elini karnımdan çekip yüzümü avuçladı.
Gözleri titrekçe gözlerimde dolandı.
Baş
parmağı yanağımda gezinirken "Eyşan," dedi. Sesi öyle yoğundu ki,
nefesim kesildi. Duraksadı, kelimeler boğazında düğümlenir gibi oldu. Gözleri,
her zamanki o keskin maviliğini kaybetmiş, bulutlu bir gökyüzü gibi
puslanmıştı. "Ne?" diye sordum, ellerim bileklerine dolanırken.
"Küçükken,
sen daha annenin karnında dört aylıkken hissetmiştin beni. Şimdi çocuklarımızda
beni, dördüncü aylarında hissettiler. Ruhumun seni neden çok önceden tanıdığını
şimdi anladım: Ben senin eksik halkandım, tamamlanman için yaratıldım."
"Mete..."
diye fısıldadım ama Mete, devam etmemi engellemek istermişçesine dudaklarını
dudaklarıma bastırdı. Her dokunuşu, söylemek istediği her şeyi anlatıyordu.
3
Temmuz 2022 / Suriye
Selçuk
Ege Turalı, Ağzından
In The Androgynous Dark, Brambles
"Her
kahraman, kendi Truva atını içine alarak yıkılır Selçuk," demişti karım,
Asena Gündüz'ü koruduğum bir zaman diliminde. O gün onun neyi sezdiğini, neyi
bildiğini anlamamıştım. Ya da anlamazdan gelmiştim. Çünkü bazı sözler,
duyulduğu anda değil; bedel ödendiğinde kök salardı zihne. Ve ben o bedeli,
karımı ve oğlumu kaybettiğimde ödemeye başlamıştım.
Gözlerimi
her kapattığımda önümde canlanan sahneleri, yıllar geçtikçe daha da ruhumu bir
canavara dönüştürüyordu. Unutmak istediğim her anı, dizlerimin önünde
kaybettiğim hayatımı bana sorgulatıyordu. Düştüğüm yerden bir türlü kalkamıyor
oluşum, zihnimin bir ambargo altında kalmasına neden oluyordu.
Sol
elimin parmaklarıyla, sağ elimin işaret parmağında takılı olan siyah taşlı
yüzüğü çevirmeye başladım. Annemin, babamdan hatıra kalan yüzüğü bana verirken
söylediği cümle zihnimde yankılandı.
"Tanrılar
birini unutsun diye değil, hatırlansın diye yere düşürür evlat."
Ben, tanrıların
unuttuğu bir düşüştüm.
"Bütün
izinler tamam. Hamit Erkük'ü gece saat 02:00'de buradaki konsolosluğa
alacaklar."
Odada
yankılanan Selami'nin sesiyle parmaklarımı yüzükten çekmeden bakışlarımı ona
çevirdim. Selami'nin bakışları önce Alperen'i buldu, ardından bana döndü.
"Oraya
gittiğimizde kendine hâkim olmanı istiyorum, Selçuk."
Yüzüğün
soğuk taşını çevirmeyi bıraktım, derin bir nefes aldım.
"Söz
veremem," diye fısıldadım, "Ama deneyeceğim."
Selami,
emin olamamış gözleriyle yüzümü süzdü ve Alperen'in yanında oturmuş, çayını
yudumlayan Giz'e baktı.
"Kırık
tabletten bir sonuç çıktı mı?"
Giz,
elindeki çay bardağını sehpanın üzerine bırakıp arkasına yaslandı. Kafasını iki
yana salladığında yüzüğün soğuk taşını tekrar çevirmeye başladım. Dağınık
düşüncelerim, sanki bir karma gibi üzerime çullanmıştı. Konumuzla hiç alakası
olmamasına rağmen bir anda Selami'ye baktım.
"Çilingir
nasıl oldu?" diye sorduğumda Selami, kaşlarını kaldırarak bana baktı.
Şüpheli
gözleriyle bakarken, "Rapor verildi, şu an istirahatte. Bir ay sonra
askerliğine geri dönecek," dedi. Kısa bir sessizlik oldu, gözlerimiz bir
an için birbirine kilitlendi. Çilingir'in bir anda zihnime düşmüş olması,
bilinçaltımın kendimi toparlama fırsatı vermesine bağlıydı. Çünkü bir anda
kafamın üzerinde bir sis bulutu oluşmuştu.
Oturduğum
koltuktan ayağa kalkıp kemerimi düzelttim ve bana merakla bakan gözleri süzdüm.
"Gece
saat 02:00'de konsoloslukta buluşuruz," dedim ve kapıya doğru ilerledim.
Alperen, oturduğu yerden kalkarken "Selçuk, nereye gidiyorsun?" diye
seslenmişti ama cevap vermeden çoktan evden dışarıya çıkmıştım. Arabaya
ilerleyip kapıyı açtım ve arabaya binip anahtarı yuvaya soktum.
Motoru
çalıştırırken, sıcaklık ciğerlerime doldu. Gündüz olmasına rağmen geceye göre
farklı ama bir o kadar da ağır bir sessizlik vardı havada. Direksiyona sıkıca
tutundum, gözlerim yola sabitlendi. Gündüzün parlaklığı, içimdeki karanlığı
örtemiyordu; tam tersine, tüm gerçekler apaçık ortadaydı. Arabayı harekete
geçirdim, her kilometrede biraz daha derinleşen bir kararlılıkla ilerliyordum.
"Mardin
Dağı'nda bir adam varmış, eski asker. Foto kapan hafızmış. Çilingir, Ahmet ve
Barış, Caner'i bulmaya gittiklerinde o adam onları yönlendirmiş."
Zihnimde
Mete'nin sözleri çınlarken sağ ayağımın altındaki gaza biraz daha yüklendim.
"Bundan sonrası ya son ya başlangıç," dedim içimden. Zaman daralıyor,
hesaplaşma yaklaşıyordu. Bir saatlik bir yolun sonunda sınırın hemen
berisindeki mavi kulübeyi gördüm. Çatısı, çürümekten neredeyse çökmek üzere
gibi duruyordu.
Arabayı
kulübenin önüne doğru sürmeye devam ederken elinde sopası olan bir adamın
kulübe önünde durduğunu gördüm. Başını sağa doğru çevirdi ve dudaklarını
aralayıp önüne döndü. Kapı kapandığında araba, kulübenin önüne varmıştı. Sol
elimi kulpa uzatıp kenardan çektim ve kapıyı açıp araçtan indim.
Karşımdaki
adam orta yaşlarda, bronz tene sahip biriydi. Üzerindeki yöresel kıyafetiyle
beni süzdü ve tek kaşını kaldırdı.
"Yolunu
mu kaybettin yolcu?" diye sordu ve araçta takılı olan Suriye plakasına
baktı. "Anha tu hatî xweşikê xwe bidît?" (Yoksa belanı mı bulmaya
geldin?)
Adamın
sözleri kulaklarımda yankılandı. Bu toprakların diliyle, doğrudan ve meydan
okurcasına sormuştu. Birkaç saniye sessizlik oldu.
"Yolumu
kaybettim. Haydi, gir içeriye Hafız'a geldiğimi söyle."
Adam
gözlerini kısmıştı. Elini kemerine götürdü ama silahı çekmedi. Sadece orada
olduğuna emin olmamı istiyordu.
"Kimsin
sen? Herkes Hafız'a yaklaşamaz," dedi. Sesinde hem kuşku hem de bir parça
korku vardı. Kaşlarımı alayla kaldırıp gülümsedim.
"Yaklaşamam
mı, yoksa yaklaşmam mı istenmiyor?"
O an,
içeriden biri daha çıktı. Gençti, uzun boylu ve sol kolu sargılıydı. Adamın
kulağına eğilip birkaç kelime fısıldadı. Gözleri bir an benim üzerimde durdu.
Sonra hafifçe başını salladı. Orta yaşlı adamın yüzü değişti. Artık meydan
okuyan bakışları yerini temkinli bir kabule bırakmıştı.
"Gel,"
dedi kısa bir tonla.
Adımlarım
toprak zeminde yankılanırken üzerimdeki siyah gömleği düzeltip içeriye girdim.
Biraz önceki genç çocuk, sol kolundaki sargısını düzeltti ve sağdaki sobanın
üzerindeki çaydanlığı tek eliyle aldı. Temmuz ayında olmamıza rağmen soba
ısrarla yanıyordu. Genç çocuk, elindeki çaydanlığı masanın üzerine koyup
sobanın kapağını kapattığında kenara çekildi. Koltukta oturan yaşlı adamın
bakışları beni buldu.
"Bana
neden foto kapanı diyorlar biliyor musun, yolunu kaybetmiş yolcu?" dedi ve
kaşlarını kaldırıp eliyle çaprazındaki koltuğu gösterdi. Küçük bir tereddütle
gösterdiği koltuğa oturduğumda ellerimi dizlerimin üzerine yasladım.
Yaşlı
adam, gözlerini benden ayırmadan çaydanlığı kaldırdı. Eli titriyordu ama
bakışları hâlâ keskindi. Çaydanlığın içinden ince bir buhar yükseldi, metalin
içine sinmiş kararmışlık bile buharın ardında belli oluyordu.
"Ben
her gelenin yüzünü çekerim. Kim dost, kim düşman objektif gösterir," dedi.
Göz
ucuyla odadaki tek pencereye baktım. Camın kenarına yapıştırılmış küçük bir
kamera dikkatimi çekti. Önümde bir oyun oynanıyordu ama kurallarını
bilmiyordum. Adamın gözleri pusu gibiydi, içine giren kaybolurdu.
"Elias
Farouq'u öldürememenin cezasını yine kendin çekiyorsun, yolcu," dediğinde
kaşlarım derince çatıldı. "Çünkü çıktığın yolu bilmiyordun ya mezara
gidecektin ya da bir pazarlığa. Ama sen ısrarla emin olmadan onu öldürdüğünü
düşündün ve bir daha hiçbir şekilde izini sürmedin."
Bir
anlığına dilim damağıma yapıştı. Çaydanlığı bıraktı ve çayından bir yudum alıp
bardağı bıraktı.
"Foto
kapanı sadece görüntüyü almaz," dedi, sesi biraz daha kısılarak.
"Zamanı da saklar. Her kare bir yalanı, bir gerçeği içinde taşır. Seninki
hâlâ arşivimde."
Yaşlı
adam gözlerini üstüme dikti.
"Yarım
kalan bir ölümün resmidir o."
O an,
buraya gelmenin hata olduğunu anladım. Geçmişin çürük kapısını araladıkça
içimde kabaran pişmanlık, içimi yakan bir duman gibi boğazıma tıkandı. Kaç kere
gömdüğümü sandığım anılar, tekrar tekrar üzerime yürüyordu. Her adımda geçmişin
paslı nefesi ensemdeydi.
"Sen,"
dedi yavaşça, "ölü bir adamın sessizliğini taşıyorsun üzerinde."
Yutkundum.
Dudaklarım titremedi ama kalbim, kalbim sanki yeniden birilerini toprağa
veriyordu. O sessizlikte, kendimle yüzleştiğim o ilk geceyi hatırladım. Elimde
kalan kanı, üstümdeki barutu, kulağımda çınlayan o son kelimeyi.
"Kimsenin
taşıyamayacağı bir yükle gelmişsin," dedi adam. "Ve sen hâlâ onun
ağırlığında yürüyorsun."
Yaşlı
adama bakarken gözlerimi kıstım. Bu bir sorgu muydu, yoksa bir mahkeme mi?
Cezamı çekmiş miydim, yoksa hâlâ yargılanıyor muydum?
"Neden
bana bunları anlatıyorsun?" diye sorduğumda yaşlı adamın gözleri, zamanı
aşan bir yorgunlukla üzerime sabitlendi. Konuşmadan önce derin bir nefes aldı,
sanki kelimeler boğazında yıllardır birikmişti.
"Görev
ile vicdan arasındaki çizgi silindiğinde, pişmanlık seni içeriden çürütür. Sen
ölüm kokuyorsun yolcu."
Yüzümde
bir kas seğirdi. Gözlerimi kaçırmak istedim ama başaramadım. O gözlerde,
yıllardır görmekten korktuğum hakikat vardı. Bir yabancının ağzından dökülen
cümleler, kendi iç sesimden daha tanıdık geliyordu. Sanki yıllardır sırtımda
taşıdığım o ağırlık, artık omuzlarımda değil, ruhumun merkezinde batıyordu.
Hangi kararı vermiş olursam olayım, artık geri dönüşü olmayan bir noktadaydım.
"Buraya
gelmemeliydim," dedim bir kez daha, bu kez kendime değil, ona.
Adam
ise sadece başını salladı, sanki cevabı zaten biliyordu ama bunu önemsemedi.
Arkasına yaslanıp kaşlarını kaldırdı.
"Habil
ve Kabil'i bilir misin evlat? İkisi de aynı toprağa bastı ama biri masumdu
diğeri ise kendi elleriyle lanetini yazdı. Elias Farouq, ezelden beri kötüydü
ama unutma, kız kardeşinin ölümüne, yaptıkları sebep oldu."
Adamın
sözleri içimde derin bir sızı uyandırdı. Habil ile Kabil'in hikayesi, kaderin
acımasız döngüsünü hatırlatıyordu bana; kardeşler arasındaki ihaneti,
masumiyetin ve kötülüğün aynı toprakta nasıl yeşerdiğini.
Yaşlı
adam, derin bir nefes verdi ve kucağındaki siyah taşlı tesbihi çekmeye başladı.
"Üzerinizde
dolaşan bu lanet, 1994 yılında katledilen askerlerden kalma. Hayal meyal
hatırlıyorum, o zamanlar bu kulübeyi de daha yeni yapmıştım. Elias daha yirmi
sekiz yaşındaydı. Kim bilebilirdi ki tüm zekasının Ortadoğu'nun yarısına
yayılacağını?"
Gözleri
pencereye çevrildi ve usulca kısıldı.
"Mimba
ile düşmanlardı, aralarında hep bir kavga hali vardı, ta ki bir gün Mimba, Türk
Silahlı Kuvvetleri tarafından alınana kadar. Duyduğuma göre, Mimba'yı aldıkları
gün sığınaklarını patlatmışlar. İçinde kendi öz kızı da varmış."
Yaşlı
adamın sesi çatallanmıştı. Tespih boncukları parmaklarının arasında daha hızlı
ilerlemeye başladı. Gözleri uzaklara dalmış, sanki hâlâ o günleri yaşıyordu.
Gözlerini ağırca bana çevirdiği anda kaşları hafifçe kıvrıldı.
"Türk
Silahlı Kuvvetleri'nde bir kadın vardı, adı Asena Gündüz'dü. Yaşı genç olmasına
rağmen, namı tüm doğuya yayılmıştı. Mimba'nın alındığı gün, o ekibin
başındaymış. Tesadüfe bak ki Elias Farouq'un 2017'de başına gelenlerin sebebi
de oymuş," dedi, yaşlı adam gözlerindeki alaycı ifadeyle.
Ben
zaten bunları biliyordum. Bana bunları anlatmasına gerek yoktu ki.
Her
kahraman, kendi Truva atını içine alarak yıkılır Selçuk.
Ne ara
yere indiğini fark etmediğim bakışlarımı yaşlı adama çevirdiğimde, dudaklarının
kenarındaki tebessüm ile karşı karşıya geldim.
"Şimdi
yolunu buldun mu, yolcu?"
Elias
Farouq, Mimba ile anlaşma yapacaktı.
Yerimde
hareketlenip öne eğildim ve dirseklerimi dizlerime yaslayıp çenemi kaldırdım.
"Mimba'nın
nerede olduğunu öğrenebilir miyiz?"
Yaşlı
adamın dudaklarındaki o belli belirsiz tebessüm, usulca silindi. Tesbihini
çekmeyi bıraktı.
"Ne
yazık ki bilmiyorum," dedi sessizce. "Ama o karşılaşma büyük bir
savaşı beraberinde getirecek."
Yaşlı
adamın dudaklarından dökülen son cümleler işte bunlardı. O kulübeden nasıl
çıktığımı, arabama nasıl atladığımı ya da ne ara büyük bir süratle yola
koyulduğumu hatırlamıyordum. Zihnimin içi, içine çekildikçe daha da büyüyen bir
girdap gibiydi.
Her düşünce birbirine çarpıyor, anlam parçalanıyor, geriye sadece tek bir
kelime kalıyordu: Asena.
Her
şeyin başlangıcı ve sonu olan Güvercin.
Zaman,
kendini unutturan tek hırsızdı; geçmişi alırken geleceği de pazarlık masasına
sürüyordu. Aracın kontağını kapatıp konsolosluğun kapısına öylece baktım.
Bizimkiler henüz gelmemişti ama bu, onlardan önce giremeyeceğim anlamına
gelmiyordu. Zamanın benden ne götürdüğünü hâlâ unutmuyordum ama bugün, ne
vermeye niyetli olduğumu çok iyi biliyordum.
Sol
elimin tersiyle dizime hafifçe vurup kapıyı açtım. Ayaklarım, alışık olduğu
sessiz öfkeyle yere bastı. Konsolosluğun duvarları dışarıdan bakıldığında
soğuktu ama içindeki bazı gerçekler, her taştan daha ağırdı. Ve ben artık
hiçbir sırrı taşıyacak kadar hafif biri değildim.
Sakin
ama kararlı adımlarla konsolosluğun serin holüne adım attım. Beni ilk
karşılayan danışmana doğru ilerlerken sağ elimi yavaşça kaldırıp ceketimin iç
cebine uzandım. Adımlarım danışman ile aramızdaki tezgâhın önünde durduğunda
parmaklarım cüzdanın kenarına dokundu.
"Merhabalar,"
dedi danışman. Cüzdanı kavrayıp ikiye açtığımda istihbaratçı kimliğimi ona
doğru çevirdim. Danışman, gözlerini ufak bir zaman diliminde kimliğe çevirip
yeniden gözlerimi buldu.
"Hoş
geldiniz Selçuk Bey. Selami Bey, geleceğinizden bahsetmişti," dedi ve
arkama baktı. Elimdeki cüzdanı yeniden iç cebime yerleştirip ellerimi iki
yanıma indirdim.
"Ben
erken geldim, Hamit Erkük ile önden bir konuşma yapmak istiyorum."
Danışman,
tereddüt barındıran bakışlarını yüzümde gezdirdi ama ona rağmen kafasını
sallayıp sol elini kaldırdı.
"Soldan
dönün, koridorun sonundaki sağ oda."
Kısa
bir baş hareketiyle teşekkür ettim. Parmaklarım arada bir ceketimin eteğine
dokunarak adımlarımı sola çevirdim. Koridor, dışarıdan göründüğünden daha
uzundu; duvarlara yerleştirilmiş birkaç eski tablo ve bir çiçeklik dışında her
şey düzenliydi, fazlasıyla sterildi.
Kapının
önüne geldiğimde elim istemsizce bir an duraksadı. Ardından metal kulpu
kavrayıp hafifçe çevirdim. Kapı içeriye doğru, neredeyse sessizce açıldı.
Masanın hemen arkasında, elleri masaya kelepçeli oturan adamın varlığını
gördüm. Başı yere doğru eğilmişti ve göz kapakları kapalıydı.
İçeriye
bir adım atıp kapıyı arkamdan kapattım. Adamın üzerine giydirdikleri temiz
tişörtlere öylece göz gezdirdim. Adam, başını kaldırıp kimin geldiğini görmek
istercesine gözlerini açtığında sıcak bir okun, boğazımı yakarak geçtiğini
hissettim. Bir an için nefesim kesildi. Tüm geçmiş, o an, göz göze gelmenin
ağırlığında sıkıştı kaldı.
Gözler,
ruhun izlerini taşırdı.
O
zamanlar yüzünde bir maske vardı; şimdi ise, yılların ardından, o maskenin
ardında kalan gözlerinden tanıdım onu. Hamit Erkük, benim kim olduğumu gördüğü
an dudaklarının köşesine sinsi bir tebessüm yerleştirmişti. O tebessüm,
yılların unutulmaz yaralarını yeniden deşen bir bıçak gibi keskin ve soğuktu.
Adımlarımı ağırlaştırdım, aramızdaki mesafe azalırken kalbim ritmini
hızlandırıyordu.
"Hamit
Erkük," dedim, sesimde biriken soğukkanlı öfkeyle. "17 Aralık 2016
gecesinde sende vardın."
Hamit'in
sinsi tebessümü daha da yayıldı, yüzündeki soğuk gülümseme bir an için alaycı
bir ifadeye büründü.
"Evet,
oradaydım," dedi, sesinde eski günlerin soğukluğunu taşıyarak. "Ve o
geceden sonra senin hayatın da eskisi gibi olmadı, değil mi?"
Adımlarımı
hızlandırdım, aramızdaki mesafe hızla kapandı. Masanın karşısına geçtiğimde
gözlerini bana dikti, içinde hafif bir alay vardı. Ellerimi masaya yaslayıp
yavaşça eğildim.
"O
gece, sen ve senin gibiler, benim ailemi yok ettiniz."
Gözlerimi
ondan ayırmadan, sessizce bekledim, karşılık vermesini istiyordum.
Hamit'in
yüzündeki alaycılık bir an için kayboldu, yerine soğuk, keskin bir bakış
yerleşti.
"Ben
Elias Farouq'un adamıyım. Senin ailen, bizim hesabımızda sadece bir
sayıydı," dedi, sesini alçaltarak. "Ve unutma, bu işte herkes bir
şekilde kaybeder asker."
Masaya
yaslandığım ellerimi sıkıca bastırdım; kalbim hala hızla çarpıyordu ama sesim
soğukkanlıydı.
"Kaybedenler
arasında olmanın ne demek olduğunu sana göstereceğim."
Ellerimi
masadan çekip kenarda duran sandalyeyi aldım, karşısına gelecek şekilde
yerleştirip oturdum. Hissettiğim baş ağrısı, şakaklarımı kavrayan görünmez bir
el gibi beynimi sıkıyordu. Ellerimi masanın üzerinde kenetleyip çenemi
dikleştirdim.
"Elias
Farouq, Güvercin Timinin komutanını kaçırdığında ona ne yaptı?" diye
sordum, sesi titremeyen ama içinde biriken tüm öfkeyi barındıran bir tonla.
Hamit,
gözlerimin içine bakarak kahkahalarını bastıramadı, gülmeye başladı. Başım
patlamak üzereydi; bir güç sanki şakaklarıma baskı yapıyor, beynimi paramparça
etmekle tehdit ediyordu. Dişlerimin arasından zorla, "Sus," diye
tısladım.
Hamit,
kahkahalarından arta kalan nefesini alarak kafasını alayla iki yana salladı.
"Hâlâ
mı?" diye sordu alaycı bir sesle. Sıkıca kenetlediğim parmaklarımı daha da
bastırdım. Kahkahalarını bastırmaya çalıştı, derin nefesler alarak bana dik dik
bakmaya devam etti. "Ulan, senin karın o kadın yüzünden öldürüldü."
Başımın
üzerindeki tavanın üzerime çöktüğünü hissettim. Nefesim daralıyor, her saniye
biraz daha içine çekiliyordum o karanlığın. Sanki zaman durmuş, dünya birkaç
saniyeliğine sessizliğe bürünmüştü.
"Ve
sen hâlâ o kadını mı korumaya devam ediyorsun?"
Kenetlediğim
ellerimi açıp masanın üzerine sakince yasladım. Gözlerimin arkasındaki
canavarın varlığını hissedebiliyordum. Öfkelenmeye başlayan solukları, usulca
burnumdan akıyordu.
"O
kadın, benim hayatımdaki en derin acıydı, kabul. Ama beni buraya getiren o acı
değil, onun hesabını sormak için içimde büyüttüğüm öfke," dedim ve
ellerimi masaya bastırıp hafifçe öne eğildim. Ona nasıl baktığımı bilmiyordum
ama Hamit'in yüzündeki alay, yerini biraz daha dikkatli ve tedbirli bir ifadeye
bırakmıştı.
"Ve
eğer o öfkenin yarattığı canavarı görmek istiyorsan bir kez daha aç ağzını. Aç
ağzını. Konuş, susma."
Hamit'in
yüzündeki dikkatli ifadeyi gördüğümde, içimdeki karanlık biraz daha büyüdü.
Olduğum konumu bozmadan kaşlarımı sorgularcasına kaldırdım.
"Şimdi
anlat, o gece Güvercin'e ne oldu?"
Hamit
bir an tereddüt etti, gözleri masanın üzerinde gezindi. Derin bir nefes alıp,
alaycılıkla karışık bir karanlıkla yanıt verdi.
"O
gece, Elias Farouq planını kusursuzca uyguladı ama ona orada ne yaptıklarını
bilmiyorum."
Hamit'in
alaycı ifadesi silinmiş, yerini ince bir sessizlik almıştı. Gözlerinde kaybolan
o korku, içimdeki karanlığı daha da büyütüyordu.
"Benim
gördüğüm tek şey, Al-Suqaylabiyah Ormanlarını patlatmadan hemen önce bizi
oradan çıkartmalarıydı." Olduğum konumdan hafifçe kalktım, gözlerimi
Hamit'in gözlerinden ayırmadan ağır ağır oturduğu sandalyenin arkasına doğru
yürüdüm. "Yerde kırık bir tablet vardı, o tableti de kaçmadan hemen önce
yanıma almıştım," Her adımda içimde büyüyen öfke, bedenimi sarmaya devam
ediyordu. "Bildiklerim bu kadar."
Ellerimi,
Hamit Erkük'ün oturduğu sandalyesine yaslayıp kulağına doğru eğildim.
"Elias
Farouq'un, bizim geleceğimizden haberi nasıl oldu Hamit?"
Hamit'in
omuzlarının kasıldığını hissettim. Ellerimi sandalyeden çekip omuzlarına koydum
ve aşağıya doğru bastırdım. Gövdesini kaçırmaya çalıştı ama başaramadı.
Dişlerimin arasından sesli bir nefes bıraktım.
"O
tablette ne vardı?"
Hamit,
çırpınmayı kesti ve başını usulca bana çevirdi. Dudaklarını araladığında alayla
gülümsedi.
"Kim
bilir belki de karın vardı?"
İçimdeki
canavarın pençeleri beynime saplandığı o an, Hamit'in başı masaya çarptı; iki
hareket eş zamanlı gerçekleşmişti.
❗
Hamit'in
başı masaya her vurduğunda, içimdeki canavarın sesi daha da yükseliyordu;
hırıltılı, keskin ve acımasız. Kelepçeler, ellerini çaresizce sınırlarken, ben
de durmak bilmeden masaya vuruyordum. Kaç kereydi bilmiyorum; zaman ve mekân
bulanıklaşmıştı, sadece o vahşi ses, o öfke yankılanıyordu zihnimde.
"Ne
diyordun?" dediğimi hatırlıyorum. "Yiyorsa bir daha söyle. Söylesene
lan, bir daha!" deyip bir kez daha masaya vurduğumu biliyordum. Masaya
vurdukça, Hamit'in çaresizliği büyüyordu. Kafasını her çarptığında bir tok ses
yankılanıyor, acı dolu iniltiler yükseliyordu. Ellerim titremiyordu, sadece
içimdeki öfke her darbede biraz daha azgınlaşıyordu.
İçimde
bir şey koptu. Soğuk, keskin bir öfke. Parmaklarım onun gömleğinin yakasına
dolanırken, nefesi kesildi. Burnundan, sus çizgisine akan kanı hissettiğinde
dudaklarını birbirine bastırdı. Kan, usulca çenesine akıp giderken canavarımın
bundan hoşlanacağını biliyordum. Gözleri gözlerimi bulduğunda kafasını iki yana
salladı.
"Bana
bunu yapamazsın," dedi dişlerinin arasından sızan kanlarla. "Burası
benim devletime ait bir konsolosluk. Senin burada hiçbir hükmün yok!"
Gülümsedim.
"Öyle
mi?" dedim ve ellerim usulca boynunu sararken bir anda boynunu kilit
altına alıp şakağımı başına yasladım.
"Vicdanını
sattın, güvenliği ve sınırları ihlal ettin. Ülkene ihanet etmek isteyen, bırak
tüm dünyayı, kendi ülkende bile kırmızı bültenle aranan Elias Farouq'un
köpeklerinden biri oldun." Boğazını sıktığımda, çaresizce debelendi.
Tırnakları masaya çizikler attı, kelepçeler bileklerini kanatıyordu. Ama ben
sıkmaya devam ettim.
"Şimdi,"
diye eğildim yakınına, sesimi bir zehir gibi akıtarak, "bir daha söyle
bakalım. Bu konsolosluk seni kimden koruyacak?"
Nefesi
tıkandı, gözleri faltaşı gibi açıldı.
"Tablette
ne vardı?"
Sonunda,
boğuk bir iniltiyle başını salladı.
"Konuş!"
diye kükredim, bir anlık gevşetip yeniden sıkarak.
"D-Dinleme
cihazının programı..." hırıltıyla itiraf etti. "O-Oradan anladı
geleceğinizi..."
Parmaklarım
boynunda biraz daha sıkılaştı. Damarları parmak uçlarımın altında atıyordu.
Aniden masaya bağlı ellerini önemsemeden oturduğu sandalyeden kaldırıp
dizlerinin üzerine çöktürdüm. Elim, sol arka cebimdeki çakıya uzanırken ayağımı
sertçe masanın bacağına geçirdim. Masanın bacağı menteşelerinden kopup
gürültüyle düştüğünde Hamit Erkük, masa ile kenara çökmüştü.
Ellerini
kurtulmak için kendine çekerken, masayı da kendine doğru çekiştirip duruyordu.
Ayakkabımın sert topuğu ile ellerinin olduğu alana vurduğumda zihnimde, kırılan
el parmaklarının ve çıkan kelepçenin şıkırtısını duydum. Dizlerimle göğsüne
abanıp çıkarttığım çakıyı göz hizasına kaldırdım.
"Programın
şifresi."
"Y-Yapamam-"
Çakı,
kelepçeden kurtulan sağ elinin işaret parmağına yaslandı. İlk çığlık camları
sarsacak kadar keskin değildi. Sadece boğuk, ıslak bir inilti. Çakıyı
döndürerek parmağına saplamaya devam ettiğimde bütün çığlığının bir an için,
bütün konsolosluğu başımıza toplayacağını düşündüm.
"AHH!
DUR! DUR!"
Kestiğim
parmak ucu yan yatmış masaya çarptı ve yuvarlanarak yerde durdu. Kan, parlak
ahşap üzerinde kırmızı bir nehir gibi yayılıyordu.
"Şifre,"
diye tekrarladım, bu kez çakıyı diğer parmağına doğru kaydırırken.
"K-Kara
Kutu! Kara Kutu! Bu işine yaramaz, tablet kırı- AHH!" soluksuzca haykırdı.
Son sözleri, çakıyı avucuna saplarken boğuldu. Ama artık ihtiyacım olanı
almıştım. Çakımı sert bir şekilde çekip ayağa kalktığımda arkamda açılan kapı
sesini işittim.
BURADAN
DEVAM EDEBİLİRSİNİZ.
Alperen
ve Selami, nefes nefese kapının oradan bana bakarken arkalarından görünen Giz,
yaptığım esere yüzünü buruşturdu.
Giz,
"Sanırım geç kaldık," diye söylendiğinde Selami kafasını iki yana
salladı. İçeriye girip kapıyı kapattıklarında Selami, eserime bakıp gözlerini
gözlerime çıkarttı.
"Neden
bizi beklemedin?" diye sorguladığında Hamit Erkük'ün haykırışları, sesini
bir nebze ötelemişti. Selami, gözlerini devirip belindeki silahı çıkarttı ve
sürgüyü çekip bir anda Hamit'in kafasına sıktı. Giz ile Alperen, bir anda
Selami'ye baktı.
"E
öldü bu?"
Alt
dudağımı dişlerimin arasında sertçe ezip bıraktım.
"Yaşayacağı
kadar yaşadı zaten ibne. Aldım ben ağzından bir şeyler," dedim ve
adımlarımı kapıya doğru yönlendirdim. Kapının kulpuna uzandığım sıra bir an
dönüp yerde yatan kişiye baktım ve ardından Giz'e döndüm.
"Programın
şifresini aldım, işe yarar mı?"
Giz,
gözlerini büyüttü.
"Hem
de nasıl."
Giz'in
cümlesiyle bir şey söyleme gereği duymadan odadan çıktım.
İçimdeki
canavar sonunda doymuştu ama açlığı, hiçbir zaman bitmeyecekti.
4
Temmuz'a Bağlanan Gece - 03:56 / İran
Muamma-i
Ruh (Ruhun Gizemi), ağzından
Aynalar,
birer madalyondur.
Işığın
yaldızladığı yüzleri vardır ama karanlıkta gizlenen tersi de barındırır. Kim
bakarsa kendini görür oysa gördüğü yalnızca başkalarının izidir. Hiçbir ruh
aynaya yansımaz. Çünkü o, madalyonun gizli yüzünde saklıdır.
Odanın
içinde iki kişi vardı. Mimba, Elias Farouq'un solunda yer alan koltuğun
üzerinde oturmuş bir şekilde elindeki evrakları okuyordu. Elias Farouq ise
elini çenesinin altına koymuş bir şekilde gülüyordu. Genizden gülüşü, her
kıkırtısında kafasının iki yana sallanmasına neden oluyordu. Salonun dört bir
yanında yankılanan kahkaha, artık Mimba için sinir bozucu bile hâle dönüşmüştü.
Mimba,
sinirle gözlerini evraktan çekti ve Elias'ın hareketli sırtına baktı.
"Yeter
artık Elias! Yarım saatten beri dinlenip dinlenip gülmeye, kahkaha atmaya devam
ediyorsun."
Elias,
başını bir anlığına Mimba'ya çevirdi. Gözlerinin içi parlıyordu; alay mı
ediyordu, yoksa gerçekten mi eğleniyordu, ayırt etmek imkânsızdı.
"Kusura
bakma, bir an için burada olduğunu unutmuşum," dedi, sesi hâlâ
kıkırdamaların titrek izini taşıyordu. "Ama bu kadar zekice hazırlanmış
bir oyunu görünce kendimi tutamıyorum."
Mimba,
gözlerini devirip yeniden bakışlarını evraka indirdi.
"Ben
de egoist biri olduğunu," dedi, eğrelti bir ses tonuyla.
Elias,
sol kolunu sandalyenin sırt kısmına yaslayıp Mimba'ya gövdesini çevirdi.
"Egoistlik,
bazı durumlarda hayatta kalmanın en estetik yoludur Mimba. Bende bunu en iyi
bilenin sen olduğunu düşünmüştüm."
Mimba,
elinde tuttuğu evrakı sertçe yanına bıraktı.
"Ben
buraya hayatta kalmanın estetiğini değil, planladığın olayı anlatmanı dinlemek
için geldim," dedi. "Ve sen hâlâ sanat eleştirisi yapar gibi
davranıyorsun."
Elias,
Mimba'nın bir cümlesinde gözlerini büyüttü ve dudaklarındaki gülümsemeye engel
olamadı. Yeniden kahkaha atmaya başladığında ayağa kalktı, pencereye yöneldi.
Dışarıdaki İran gecesi, gökyüzüne asılmış renksiz bir perde gibiydi.
"Ay,
Mimba!" dedi, gülüşlerinin arasından. "Sen de hiç sanattan
anlamıyorsun. Sanat, kaosun içinden doğar. Her sızıntı, bir anlatıdır. Her
ihanetin bir şiiri vardır."
Mimba,
Elias'ın sırtına gözlerini dikerken tek kaşını sinirle kaldırdı.
"Ne
anlatıyorsun Elias? Hamit Erkük'ü bile yarım saat önce öldürdüler," ayağa
kalktı ve Elias'ın olduğu pencere kenarına doğru ilerledi. "Hamit'e bunu
yapan Selçuk Ege Turalı'ydı ve bir gün senin içinde gelecek, bunu unutma."
Elias
yavaşça Mimba'ya döndü. Gülümsemiyordu artık. Gözleri, şimdi bulanık bir
gölgede titriyordu.
"Benim
merkezde bulunduğum her şey, kontrolüm altındadır," dedi, kelimeleri
ölçerek.
Mimba,
Elias'ın gözlerinin içine baktı. "Kontrol mü?" dedi alçak bir sesle.
"Eğer gerçekten kontrol sende olsaydı, Hamit hâlâ yaşıyor olurdu."
Elias,
başını hafifçe yana eğdi. O andaki sessizlik, İran gecesinin dışarıdan içeri
süzülen boğucu ağırlığını artırdı.
"Bazen,
bazı taşların düşmesi gerekir," dedi. "Bir tabloyu tamamlamak
için."
"Sen
tablo yapmıyorsun Elias," diye hırladı Mimba. "Sen insanların
hayatını kanla, korkuyla, ihanetle boyuyorsun. Ve sonra o tabloyu duvara asıp
saatlerce izliyorsun. Zevk alıyorsun bundan."
Elias,
bir adım geri attı ve yeniden masasına döndü. Masanın üzerindeki tabletin
ekranına dokunup hafifçe yukarıya kaydırdı. Ekranın parlaklığı, karanlık odada
aniden gözleri kamaştırdı. Mavi beyaz çizgiler ekranda dans ederken, Elias'ın
yüzü yeniden aydınlandı. Dudaklarında ölümcül bir tebessüm oluşurken ekranı
Mimba'ya döndürdü.
Mimba,
şaşkınlıkla aralanmış dudakları ile Elias'a doğru adımladı. Elias, Mimba'nın
şaşkınlığına gülmeye başladığında Mimba'nın tableti elinden almasına izin
verdi.
"Unutma,"
dedi, Elias Farouq. "Belki de bu yüzden sen o tablonun içinde değil,
sadece çerçevesindesin Mimba."
4
Temmuz 2022 / Şırnak
Asena
Eyşan Çakır, Ağzından
Black Out Days, Phantogram
Ruhumun
kırık aynalarından sızan hatıralar, her sabah yastığımı ıslatan çiğ taneleri
gibi sessizce birikiyor; bense, geçmişin o dipsiz kuyusuna bir taş atıp kaçan
çocuk edasıyla, yarınlara tutunmaya çalışıyordum.
Bugün,
o hatıralardan birinde olduğumu fark ettim.
Gözlerimin
arkasındaki karanlıktaki varlığım, önünde duran dosyalardan kafasını
kaldırdığında koltukta oturan Selçuk'u gördüm. Üzerindeki koyu; her düğmesi
parıldayan, her kıvrımı ütülü, lacivert tören elbisesi, bizi Anıtkabir'in o
ağırbaşlı sessizliğine hapsediyordu. Yakasında, Türk bayrağının kırmızısı bir
yara gibi sızlarken, göğsündeki madalya çubukları soğuk ışıkta donuk birer
sırıtışla parlıyordu.
Elleri,
masamın üzerinde bir idam mahkûmunun son vuruşu kadar gergin bir ritim
tutturmuştu. Gözleri ise dosyada yazılanların ağırlığıyla çelikleşmiş, biraz
önce okuduğum satırlara mıhlanmıştı.
"İki
tane askerin üzerinden dinleme cihazı çıktı."
Sesi,
odanın nemli havasında bir bıçak sırtı gibi kaydı. Ona bakarken gözlerimi
kapatıp açtığımda, artık Selçuk karşımda değildi. Yerinde, üniformasından
sıyrılmış bir gölge duruyordu. Lacivert kumaş, sandalyenin üzerinde cansız bir
beden gibi sarkıyordu. Masanın üzerindeki dosyalar yavaşça kırmızıya dönüyor,
mürekkep yerine kan damlalarıyla şişiyordu.
"Sen..."
diye mırıldandım ama sesim boğazımda kaldı.
Gölge
başını kaldırdı. Yüzü yoktu. Sadece bir ayna, benim aynam. İçinde kırık
parçalarım dans ediyordu. Gölge aynasında gördüğüm her kırık parça, geçmişimin
unutmaya çalıştığım anlarıydı. Birinin elinde tuttuğu çocukluğum, diğerinde
asker selamı veren babam, ötekisinde ise Mardin'in tozlu yollarında kaybolmuş
genç bir kadın...
Aynanın
derinliklerinden bir el uzandı. Benim elimdi bu, ama nasıl olurda aynanın
içinden bana dokunabiliyordu? Parmak uçları tenime değdiği an, odanın tüm
ışıkları söndü. Karanlıkta, bir fısıltı duydum.
"Sen
hangi gerçeği saklıyorsun Asena?"
Sandalyeden
fırladım. Üniforma şimdi yerdeydi ve içi boştu. Ama bir farkla, yakasına
iliştirilmiş küçük bir dinleme cihazı hala çalışıyordu. Titreyen parmaklarımla
cihazı aldığımda, kayıttaki sesi tanıdım.
Kendi
sesimdi bu ama söylediklerimi hiç hatırlamıyordum. Cihaz avucumda eriyor
gibiydi, metal soğukluğu yerini insan teninin sıcaklığına bırakmıştı. Birden,
bir elin parmaklarının cihazın üzerinde benimkilerle kenetlendiğini hissettim.
Aynadaki gölge artık yanımdaydı ve bana dokunuyordu.
"Ben
senim," diye fısıldadı gölge, sesi bir rüzgârın hışırtısı kadar belirsiz.
"Sen de benim. Ve ikimiz de burada olmamalıydık."
Odanın
duvarlarından kanla yazılmış tarihler sızmaya başladı.
17
ARALIK 2016
Suriye.
O gece.
"Hayır!"
diye bağırdım, ellerimi kulaklarıma tıkayarak. Ama kayıttaki sesim giderek
yükseliyor, bir çığlığa dönüşüyordu.
"Bak
Asena, bak! Gözlerini kapatma!"
Zorla
gözlerimi açtığımda, kendimi Ankara'nın o dar sokağında buldum. Kara Harp
Okulu'nun hemen sağ köşesindeki dar sokaktı. Yağmur çiseliyordu. Karşımda bir
genç kadın ve bir genç adam durmuş, bana bakıyordu. Ellerinde oyuncak askerler
vardı. Avuçlarımda hissettiğim ağırlıkla gözlerimi indirdim.
Silah
tutuyordum.
"Hayır!"
O an
her şey bir şimşek çakması kadar hızlı ve parlak zihnime düştü. Gençlerin korku
dolu gözleri. Silahın soğukluğu.
İki
silah sesi.
Atan
ben miydim? Yoksa bana mı ateş edilmişti?
Gölge
arkamda belirdi, omzuma dokundu. Anıtkabir'e döndüğümde, Selçuk yeniden
karşımda oturuyordu. Yüzü bembeyazdı. Masanın üzerindeki dosya açıktı ve
içinden bir fotoğraf fırlayıp yere düştü.
Selçuk,
yanındaki eşiyle, yeni doğmuş bebeğini kucaklıyordu.
"Senin
suçun değildi," dedi Selçuk, sesi bir mahkûmun son itirafı gibi ağır.
"Senin suçun değildi."
Gözleri
masaya indiğinde masaya baktım. Silah, şimdi artık ikimizin tam ortasındaydı.
"Silahı
al," dedi Selçuk, gözlerinde o güne kadar sakladığı bütün acıların
yansımasıyla. "Bitir artık bu işkenceyi."
Kafamı
iki yana salladığımda elleri titreyerek silaha uzandı ve masaya eğilerek
ellerime tutuşturmaya çalıştı. Kafamı sallayarak ellerimi çekmeye çalıştığımda
buna izin vermedi. Karşımda oturan adam, bir zamanlar en güvendiğim insan,
şimdi gözyaşlarıyla boğuşuyordu.
"Bitir!
Dayanamıyorum!"
Ellerimde
silahın soğuk ağırlığı, ruhumun taşıyamayacağı kadar büyük bir yüke dönüştü.
Selçuk'un parmakları benimkileri sıkıca kavramıştı, ter içindeki avuçlarımız
metal üzerinde kaynaşmış gibiydi. Gözyaşları çenesinden damlıyor, masanın
üzerindeki dosyaya düşüp mürekkebi dağıtıyordu.
"Sen..."
diye hırıldadım, boğazımda düğümlenen kelimelerle, "Beni neden
zorluyorsun?"
Gözlerini
kapattı, "Çünkü," dedi nefesi kesilerek, "sadece sen
bitirebilirsin bu kâbusu."
Silahı
döndürmeye çalışırken "Dur!" diye bağırdım ama o gözlerini açıp bana
baktı. Gözleri kan çanağına dönmüştü.
"Öldür
artık onu!" diye haykırdı.
Dünya
altüst oldu. Selçuk, silahı biraz daha döndürmemi sağladığında parmağım tetiğe
bastı. Yere düşen bedenin ardından Anıtkabir'in kapısı ardına kadar açıldı. Gün
ışığı içeri dolarken, masadaki fotoğraflar birer birer yanmaya başladı. Selçuk
yere çöktü, kollarını başına dolamıştı. Ağır adımlarla ona doğru yaklaştığımda
yanındaki vurduğum bedeni gördüm.
O anda
Anıtkabir'in tüm duvarları çöktü. Şırnak'ın tozlu yolları, Ankara'nın dar
sokakları, Mardin'de bir sokak lambasının altında yürüyen Eyşan Boduroğlu,
Suriye'nin bombalanmış köyleri... Hepsi bir rüya gibi dağılırken, elimde eski
bir gazete küpürü kaldı.
"Resmî
Kayıt: Akıncı Timini şehit düşüren hainlerin isimleri kırmızı listeye
alınmıştır. Görenlerin ivedilikle TSK'ne haber vermesi arz olunur."
Rebl
Al Mabir - Kod Adı: Mimba
Elias
Farouq – Kod Adı: Kara Kutu
Gölge
son kez omzuma dokundu. Son ses, bir silahın emniyetinin kapatılma sesiydi.
"Uyan
artık," diyordu Selçuk, "kendi mezarlığından."
"Eyşan!
Uyan!"
Kulaklarımda
yankılanan silah sesiyle gözlerimi irkilerek açtığım vakit, üzerime eğilmiş
Mete'yi gördüm. Bacaklarıma oturmuş bir şekilde ellerimi, yatağa bastırmıştı.
Mavi gözlerindeki endişe ve korku, etrafını saran beyazlıklara kök salmıştı.
Gözlerimi bulunduğum yerde gezdirdiğimde kabustan çıktığımı anlayabilmiştim.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdiğimde Mete, bileklerimi sıktığı
parmaklarını gevşetip üzerimden kalktı.
Gözlerimi
açıp ona baktığımda, yatağın üzerinde dizlerinin üzerinde durduğunu ve ellerini
de dizlerine bastırdığını fark ettim. Kaşları hafifçe çatılmıştı, gözleri
yüzümde dolanırken ne gördüğümü sormak istiyormuş ama çekiniyormuş gibi
duruyordu. Hafifçe sızlayan bileklerimi hareketlendirdiğim sıra hafifçe
dirseğimden tuttu ve dudaklarını bileğime yaklaştırdı.
"Acıyor
mu?" diye sordu öperken. Kafamı iki yana salladığımda derin bir nefes
verdi ve diğer dirseğimi de kavrayıp kalkmam için yardımcı oldu. Yatakta
doğrulduğumda pişmanlıkla harmanlanmış bakışlarını gözlerimde gezdirdi.
"Senden
önce uyanmıştım," dedi, ellerini yüzüme uzatırken. Alnımda ve şakağımda
terlerimi avuçlarının içleriyle silerken "Birden çırpınmaya başladın,
bağırdın, tutamadım seni," başını eğdi, "zarar verecektin
kendine."
Elimi
yanağına yaslayıp yüzüme bakmasını sağladığımda "Bir rüyaydı sadece,"
diye mırıldandım.
Mete'nin
parmakları şakaklarıma dokunduğunda, Anıtkabir'in o soğuk taşları yerine gerçek
bir tenin sıcaklığını hissettim. Gözlerini kaçırdı, dudaklarını ısırdı.
"Eskiden her gece aynı şeydi," dedi, sesi bir çocuğun kırık
oyuncağına benzeyen bir hüzünle. "Uzun zamandır olmuyordu."
Burukça
tebessüm ettim. Sağ elimi de yanağına yasladığımda buğulu bakışları yüzümün her
bir noktasını zihnine kazırcasına gezindi.
"Sadece
bir rüya," dedim hem ona hem de kendime hatırlatmak için. Mete'nin
gözlerindeki o derin korku, beni daha fazla incitmemek için zorla kontrol
ettiği titreyen elleriyle bir tezat oluşturuyordu. "Eyşan," dediği
anda sesinin kırılışı, içimde bir şeylerin daha fazla parçalanmasına neden
oldu.
Kızarmış
bileklerime baktı.
Ellerimi
tutuşunda bir çaresizlik vardı, sanki biraz daha gevşetse uçup gidecekmişim
gibiydi. Parmaklarımın arasına kendi parmaklarını geçirdi, avuçlarımı sımsıkı
kavradı.
"O
rüya dediğin günlerde kendi yaralarını kopard-"
Sözünü
bitiremedi. Boğazındaki düğüm, gözlerindeki ıslak parıltıdan daha fazlasını
anlatıyordu zaten. Yüzümü ellerinin arasına alıp alnıma dokunduğunda, nefesinin
düzensiz ritmini hissedebiliyordum.
"Bunu
konuşmayalım şimdi," diye mırıldandım, başımı onun omzuna yaslayarak.
Omuzlarımda hissettiğim titreme, onun içindeki fırtınayı ele veriyordu. Benim
korkularımdan daha ağır bir yük taşıyordu şimdi. Sevdiği insanı, kendinden
korumak zorunda kalan birinin çaresizliğini.
Odanın
kapısının aniden vurulmasıyla irkilip kapıya döndüğümüzde, Mete'ye baktım.
Gözlerindeki endişe anında kaybolmuştu ve kaşlarında bir gerginlik
barındırıyordu. Birbirine kenetli ellerimizi çözerek yataktan kalktı ve kapıya
ilerledi.
"Mete!
Müsaitseniz aç benim, Caner."
Mete,
göz ucuyla bana bakıp yeniden kapıya döndüğünde yataktan kalkıp kapıya
yaklaştım. Üzerimi düzelttiğimde Mete, kapıyı açıp başını hafifçe sağa eğdi.
"Ne
oluyor Caner?"
Caner,
kaşlarını şüpheci bir tavırla çatmıştı. Gözleri beni bulduğunda kafasını iki
yana salladı ve yeniden Mete'ye baktı. Dudaklarından dökülecek olan her ne ise
gözlerindeki emin olmama duruma yansımıştı.
"Elias
Farouq'un konsoloslukta kaçması tesadüf değilmiş. Elimize ses kayıtları
ulaştı."
Mete,
tek kaşı yukarıda bir şekilde "Ses kayıtları mı?" diye söylendiğinde
kaşlarım istemsizce çatılmıştı. Sağ bacağımın hafifçe kaşınmasıyla sağ elimi
uyluğuma götürüp yavaşça kaşıdım. Caner'in gözleri bir anlığına kaşıdığım yere
kaydı ve gözlerini kapatıp Mete'ye döndü.
"Eyşan'ın
üzerinde dinleme cihazı var."
Caner'in
sözleri odada bir şimşek gibi çaktı. Sağ elim, bir an önce kaşıdığım uyluğumun
üzerinde donup kaldı. Mete'nin yüzündeki ifade dondu. Gözleri yavaşça bana
uzandı, bacaklarıma kaydı. Mete'nin gözlerindeki şaşkınlık yavaş yavaş
tehlikeli bir keskinliğe dönüştü. Bakışları bacaklarımdan tırmanıp gözlerime
yükseldiğinde derince yutkundu ve Caner'e baktı.
Aynaya
bakan her beden, kişiliğinden bir yansıma taşırdı. Benim yansımam ise savaşın,
acının ve kaybın izleriyle çizilmişti. Her çizgi, her gölge, yaşadığım
yaraların sessiz tanığıydı.
Benim
aynadaki varlığım, sahip olduğum her şeyi içinde tutsak ediyordu.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!