Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Yüksek Dağlara Doğru, Koliva
La Câlin, Serhat Durmus
Turanım, Mehemmed Cavadov
Paranoya, Hayko Cepkin
G.T.F.U, Bö
Kadınım, Mehmet Erdem (Bölümün Kilit Şarkısı)
Aura, Bö
Keklik Gibi, Melek Mosso
"Aşk öyle bir deryadır ki, içine düşen boğulur;
Aklını kaybeder, kendinden geçer."
-Mevlânâ Celâleddin Rûmî-
🕊️⛓️
XLIII
Canım, bir tanem, kar tanem, yasemin kokulum, yolum, yordamım, yastığım,
yoldaşım, yıldızım, toprağım, çocuklarımın annesi, biricik eşim;
Belki bu satırları hiç okuyamayacaksın. Belki de bir gün, bir çatışmanın
ardından sessizlik çöktüğünde ya da gözlerin yine uzaklara daldığında, eline
geçecek. Ne zaman ve nerede okursan oku, bil ki her kelimesinde seni ve
çocuklarımızı düşünerek yazdım.
Nereden başlamalıyım, bilmiyorum. Cümlelerimi toparlamak için seni izliyorum şu
an. Dudakların hafifçe aralanmış ve uyurken benim için güzel bir şarkı
söylüyorsun. Şu an sana eşlik etmemek için kendimi zor tutuyorum.
Benim yüzümden kestiğin saçların omuzlarının altına kadar uzadı. O uzayan
saçlar, baş koyduğun yastıktan benim yastığıma doğru uzanmış. Yastığımı
kıskanacağım hiç aklıma gelmezdi. O saçlarının yüzümde olmasını isterdim,
yüzsüzce.
En
savunmasız anınla, bembeyaz örtülerin içindesin. Ellerin iç güdüsel olarak yine
ikizlerimizin üzerine kapanmış. Hoş, birlikte uyurken benim elim var diye
koymuyorsun ama ben yokken istemsizce bunu yapıyorsun. Ben olmasam bile onları
koruyacağını gösteriyorsun. Şimdi ben olmasam lafına takılıp da üzülme sakın,
tuvalete de mi gitmeyeceğim canım...
Hafifçe mırıldandın şu an. Seni izlediğimi anladın büyük ihtimalle ve daha iyi
izlemem için bana doğru döndün. Göz kapaklarının altındaki toprakların çok
hafif titredi. Sana her baktığımda dudaklarımda oluşan o tebessüme engel
olamıyorum be kadınım.
Kadınım, canım, can yoldaşım. Bu üç kelimeyi söylemekten asla vazgeçmeyeceğim.
Bir
de karım... :)
Sadece şunu bilmeni isterim ki seni tanımak, dünyanın en karmaşık şifrelerini
çözmekten bile daha zor ve bir o kadar da anlamlıydı. Senin yanında olduğum her
an, sınırda yürümek gibiydi. Bir adımda ölüm, diğer adımda hayat vardı ama hep
seninle yürümek istedim o sınırda. Çünkü sen Eyşan, hayatın ta kendisisin.
Seni aradığım zamanlarda, gözlerinin parlaklığından tanırım diye düşündüm ama
seni bulduktan sonra gözlerine ilk baktığım an, yanıldığımı anladım. O gözler,
kahverenginin en derin tonlarıydı ama içinde taşıdığı karanlık, dünyayı
susturacak kadar güçlüydü. Ne zaman sana baksam, her defasında yeni bir acı,
yeni bir hikâye keşfettim. Senin gözlerinde geçmişin kan kokusu, kaybın sessiz
çığlığı ve bir türlü kırılmayan zincirler vardı. Ve biliyor musun? Seni her
defasında o gözlerinle daha çok sevdim.
Gardını indirdiğinde gördüm seni, Eyşan. Bir anlığına da olsa zırhının
çatladığını, sesinin titrediğini, elinin hafifçe sarsıldığını... O anlarda bile
güçlüydün. Belki sen, o anları zayıflık olarak görüyorsun ama değildi. Gerçek
güç, her şeye rağmen ayakta kalmaktır ve sen hep ayakta kaldın.
Hep.
Sana bunu hiç söylemedim ama bazen senden korktum. Merhametli olduğumu bilecek
kadar beni tanıyor musun, demiştin. O an söyledim ve şimdi yine söylüyorum:
Evet, tanıyorum. Hem de herkesten daha iyi. Çünkü merhametin bile kılıç gibi
keskin, acımasızlığın bile gerektiğinde şefkat taşıyor. Senin adaletin bambaşka
ve bu, seni tehlikeli kıldığı kadar güzel de yapıyor.
Hatırlıyor musun? Sana bakarken dudaklarımda kalan o sözcükler vardı. Söylemeye
cesaret edemediğim... Şimdi söylüyorum;
Ben
seni sadece bir asker olarak değil, küçüklüğümdeki o kız çocuğu olarak, bir
kadın olarak, bir insan olarak sevdim. Geçmişinle, acılarınla, pişmanlıklarınla
sevdim. Seni her hâlinle sevdim. Çünkü senin varlığın, karanlıkta yanmaya
cesaret eden tek ışıktı.
Bile bile kanatlarını yaktığın Güvercin'e rağmen vazgeçmeyendi, senin varlığın.
Bazen düşünüyorum da acaba başka bir hayatımız olsaydı nasıl olurdu?
Görevlerin, silahların, düşmanların olmadığı bir hayat? Belki de ikizlerimizin
kahkahalarıyla dolan bir evde, seni izlerken içimin huzurla dolduğu bir hayat?
Onların gözlerinde senin o derin bakışlarını, gülüşlerinde bizim gölgemizi
görürdüm. Her sabah onların sesleriyle uyanmak, hayatın en güzel armağanı
olurdu. Sana sabah kahvaltısında gülümseyerek günaydın diyebildiğim, her
ayrılığın son görüşme korkusu taşımadığı bir hayat, nasıl olurdu?
Ama
seninle tanıştığımız yol böyleydi, değil mi? Küçük olmamıza rağmen kayıplarla,
savaşlarla ve kanla örülüydü. Yine de seni o hayatın içinde arayıp bulmak, her
şeye değerdi.
Belki bir gün, silahların sustuğu, intikamların son bulduğu bir yere gideriz
ama o güne kadar, her adımında yanındayım. Çünkü sen nereye gidersen git,
biliyorum ki kalbimde seninle olacak.
Varlığınla can
bulup, yokluğunda ölecek;
Can Yoldaşın Mete
18 Mayıs 2022 – 08:00 / Van – Şırnak Yol Güzergahı
Yazar, Ağzından
Yüksek Dağlara Doğru, Koliva
Dağların arasından yükselen güneş, yeni doğmuş bir
bebek misali gözlerini yeniden hayata açmıştı. Güneşin ilk ışıkları, taze bir
başlangıcın habercisi gibi vadileri sararken, sessizliğe rağmen her şey bir
şekilde can buluyordu.
Güvercin Timi, kirpinin içinde Şırnak'a doğru hızla
ilerlemeye devam ediyorlardı. Küçük cam deliklerinden sızan gün ışığı yere
vuruyor, bir nebze olsun içerideki karanlığın kırılmasına neden oluyordu.
Aracın içinde herkes sessizdi. Herkes kendi düşüncelerine dalmıştı. Bir
şekilde, bu sessizlik her birini daha fazla yormuyordu. Ancak bu sessizliğe
dayanamayan Kubilay, omuzlarını sıvazlayarak, Osman'a döndü.
"Keşke Deniz olsaydı da bir türkü patlatsaydı
lan."
Osman, bu cümleye içi gidermişçesine burnunu
kırıştırıp gülümsedi. "Harbiden ya, ne iyi giderdi."
Kubilay, Osman'ın omzuna omzunu sürttü. "Sen
söylesene, bir ara söyledin ya kantinde."
Osman, ne yapacağını bilemeden bakışlarını Mete'ye
çevirdi. Mete, gülümseyerek Osman'a baktı. "Valla çok iyi gider be Osman.
Baksana kimse de konuşmuyor zaten. Söyle bir şeyler, biraz daha sessiz kalırsak
kafayı yiyeceğiz yoksa."
Osman, burukça gülümsedi ve sağ elini yumruk yapıp
dudaklarına doğru götürdü. Boğazını temizleyip elini indirdi. Sanki aklına bir
şarkı gelmişçesine yere bakarak tebessüm etti.
"Çok
sevduğume değil bilmemene yanarum
Seni görduğum her gün içten içe kanarum
Kara gözlerun beni nasil yakti sevduğum
Hallarumdan bellidur seni ne çok sevduğum"
Osman, şarkının sözlerini söylemeye başladığından
itibaren Mete, gözlerini kapatarak başını geriye yasladı. Bu şarkıyı biliyordu.
Dudaklarında buruk bir tebessüm oluştu. Gözlerinin arkasındaki karanlıkta var
olan kadını düşündü.
"Yüksek
dağlara doğri haykirsam sevduğumi
Belki dağlar anlardi nasil özleduğumi
Bulut gibi hislerum savruldi yüreğune
Yağmur olur yağardum o uzun saçlarune"
Osman'ın söylediği şarkıdaki son sözcüğe yutkunmak
zorunda kaldı, Mete. Gözlerini ağırca açtığında derin bir iç çekti ve
bakışlarını kirpiden sızan güneş ışığına çevirdi. Kurumuş dudaklarını hafifçe
yaladı ve dilindeki dizeleri bir kez de o söyleyerek Osman'a eşlik etmeye
başladı.
"Yüksek dağlara doğri haykirsam sevduğumi"
Mete'nin şarkı söylemesini bekleyemeyen tim, bir anda
Mete'ye döndüğünde Osman, bozmadan eşlik etmeye devam etti.
"Belki dağlar anlardi nasil özleduğumi"
Mete, gözlerini kapatarak hafifçe tebessüm etti.
"Bulut gibi hislerum savruldi yüreğune"
Sol gözünden akan yaşı hiç kimse görmedi.
"Yağmur olur yağardum o uzun saçlarune"
Kirpinin içinde herkes alkışlamaya başladığında
Çilingir, gülerek Mete'ye omuz attı. Mete, onlara çaktırmadan çenesine kayan
gözyaşını sildi ve sahte bir sinirle Çilingir'e döndü. Çilingir'in gözlerindeki
parıltıyı gördüğünde gözlerini devirdi ve gülerek time baktı. Hepsinin ona
alaycı bir şekilde baktığını gördüğünde gözlerini kıstı.
"Şarkıda mı söylemeyelim mi ya? İnsanı pişman
etmeyin ha!" diye sitem etti. Çilingir, gülerek omzuna hafifçe vurdu.
"Tamam, bu kadar sinirlenme, daha yeni başladık. Şarkıcı olacağını
söyleseydin, mikrofonsuz gelmezdik." dedi, gülüşünü zorla bastırarak.
Mete, gözlerini devirdi ve sanki umursamazmış gibi
başını salladı. "Mikrofonsuz da şarkıcı olabilirim. Herkesin içinde şarkı
söylemek ne kadar zor olabilir ki?" diye mırıldandı ama dudaklarında
alaylı bir tebessüm vardı.
Kubilay gülerek Mete'ye baktı. "Bunu duyduğumuza
göre, Deniz'e de söyleyip yeni turne takviminizi belirleyelim komutanım."
dedi ve ellerini havaya kaldırıp parmaklarıyla tırnak işareti yaptı.
"Bozkurt ve Güvercin Timi Konseri" dedi.
Çilingir ve Barış, kuvvetli kahkahalar atarken Mete, gözlerini devirdi ve
kafasını iki yana salladı.
Çilingir, "Aynen öyle! Turneye Van'dan başladık,
Şırnak'ta final yapacağız!" diye bağırdı. Barış da kahkahalarının
arasında, "Biletler bedava ama sahnede kalanlar şanslı!" diye ekledi.
Mete, gözlerini devirdi, "Ha ha ha... Timin adı
çıktı deliye, her şehre konser diye. Eyşan, duymasa bari. En önce benim ağzıma
sıçar 'Timime ne yaptın diye?" dedi ve büyük bir kahkaha patlattı.
Çilingir, öksürerek kahkaha atmaya devam etmeye devam ederken Mete'nin yüzü
gülmekten kızarmaya başlarken elin karnına koydu.
"Oyy! Susun lan! Çatlayacağım şimdi." diye
sitem etti ve kahkahalarını durdurmaya çalıştı.
Kirpi, hızla yolu arşınlamaya devam ediyordu. Herkesin
yüzü gülüyordu ama hiçbiri, Şırnak'ta kendilerini neyin beklediğini bilmiyordu.
Mete'nin kahkahalarla gülmesinin, olanları öğrendikten sonra son olacağından
habersizlerdi.
🖼️
18 Mayıs 2022 / Şırnak
Caner Cenk Çakır, Ağzından
Gündüz ve Gece; birbirine küs, ikiz kardeşlerdir.
Gündüz, umutla başlar. İnsanların yüzlerine yansıyan
sıcaklıkla, sanki her şey yolundaymış gibi kandırır herkesi. Hayatın, o sonsuz
döngüsünde hep bir başlangıç izlenimi verir ama Gündüz'ün aldatıcı aydınlığının
ardından, Gece gelir.
Gece, her şeyi saklar. Belirsizliğin içindeki
kayboluşu simgeler. Sessizdir, derindir, huzur kadar tedirginlik de verir.
Gece, hakikatin soğuk nefesini ensende hissettirir ama asla göstermeye cesaret
edemez.
Sonra yine sabah olur.
Gece, yerini Gündüz'e bıraktığında; Gündüz, karanlıkta
saklanan gerçekleri, söylenmemiş sözleri, bastırılmış korkuları yüzeye taşır.
Gündüz, hiçbir şeyi saklayamaz. Her şeyi olduğu gibi yansıtır. İşte bu yüzden
Gece ve Gündüz, daima birbirlerine küstürler.
Elimdeki bardaktan bir yudum kahve aldım ve masaya
bıraktım. Arkama yaslanarak kollarımı açarak gerindim. Selçuk, elindeki dosyayı
masaya koyup sandalyeye oturduğunda oturuşumu düzeltip dirseklerimi masaya
yasladım. Bakışlarım onun yüzünde kalırken tek kaşını kaldırdı ve bana baktı.
Lara'ya evlilik teklifi etmem gerekti ama etrafımdaki
herifler, gerzek ve sürekli dalga geçmeye müsait oldukları için onlara sormak
istemiyordum.
"Sana bir şey danışmak istiyorum, Selçuk,"
diye bodoslama lafa girdim. Selçuk dirseklerini masaya yaslayıp kaşlarını
çattı. Öylesine gözlerini yüzümde gezdirdi.
"Yüzündeki ifadeye göre ciddi olmalı, anlat
dinliyorum." dedi ve yorgun gözlerini kırpıştırdı. Gözlerimi kaçırdım. O
kadar eğitim, o kadar operasyon görmüştüm ama hiçbirinde bu kadar
gerilmemiştim. Alt dudağımı dişleyip ellerimi masanın üzerinde kenetledim ve
omuzlarımı dikleştirdim.
"Lara'ya nasıl bir evlenme teklifi
edebilirim?"
Selçuk, kaşlarını kaldırdı ve gülümsedi.
"Bunu konuşmak için gerçekten beni mi
seçtin?"
Gözlerimi devirdim.
"Kime sorayım Allah aşkına? Barış'a sorsam eski
yaptıklarımı yüzüme vuruyor. Çilingir'e desem dalga geçer," gözlerimi sağa
doğru kaçırdım, "Mete'ye de soramam..." dediğimde Selçuk, gözlerini
kısarak bana baktı. "Mete'ye niye soramıyorsun?"
Derin bir nefes alıp kahve bardağımı elime aldım. Baş
parmağımı kenarlarında döndürürken kafamı iki yana salladım.
"Eskiden Mete günlük tutardı, bende onun
günlüklerini okurdum," sırıttım, "Asena Gündüz'e, hiç usanmadan aşk
sözcüklerini yardırıyordu. Bir gün bana, 'Okuduğundan ne anladın?' diye sordu,
bende 'Ne kadar aptal olduğunu.' demiştim. Bana, 'Senin de aptal olduğun
günleri görürüz.' demişti." dedim ve sağa düşmüş bakışlarımı Selçuk'a
çevirdim.
İç çektim. "Aptal oldum ve adının aşk dendiğini
anladım." dedim ve burukça gülümsedim. Selçuk, tam bir şey söyleyecekken,
arkasındaki büyük ekranın üzerindeki beyaz ışık birden kırmızıya döndü.
Saliseler içinde merkezin içinde büyük bir sinyal sesi yankılanmaya başladı.
"Sisteme saldırı var!"
Mücahit'in sesi, ortamın havasını bir anda değiştirdi.
Adrenalinin yükseldiği o anda, geçmişin karanlık köşelerine dair her düşünce
kayboldu. Sistem saldırısı, bizi beklemediğimiz bir şekilde vurmuştu. Sinyal
sesi, kulaklarımı sağır edecek tarzda kuvvetliydi. Selçuk ile aynı anda ayağa
kalkıp Mücahit'in yanına yürüdük. Önde, birinci bilgisayarda oturan Mehmet'e
baktım.
Bağırarak ve sesimi duyurmaya çalışarak, "Mehmet,
Truva'yı aktif et, hemen!" deyip yeniden Mücahit'in önündeki bilgisayara
döndüm. Mücahit hızla bilgisayarını incelemeye başladı, parmakları tuşlarda
dans ederken, gözlerim ekranda kilitlendi. Bu saldırı, bize karşı yapılmış
olmalıydı ama neden sinyal sesiyle bastırmaya çalışıyordu? İçimden bir şeyler
çürümeye başladı; bu kadar büyük bir şeyin tesadüf olamayacağı belliydi.
"Truva aktif halde ama neden sabit bir şekilde
bekliyor anlamadım," dedi bağırarak Mücahit, bir an sonra. "Saldırı
kaynakları dışarıdan, istese sisteme sızabilir ama sızmıyor."
Selçuk, "Bizim içeri girmemiz için bir sinyal
olabilir mi?" diye bağırdığında, gözlerim keskin bir şekilde ekrandan
kaydı. Büyük projeksiyon ekranında açılan görüntüyle kaşlarım çatıldı.
"Ekranı aldı, kontrol edemiyorum!"
Elimi kaldırıp Selçuk'un omzuna dokundum ve işaret
parmağımla ekranı gösterdim. Adımlarım ağırca ana ekrana doğru ilerlediğinde
Selçuk'ta benimle birlikte ana ekranın önünde durdu. Kontrol edemediğimiz ve
göremediğimiz ekrandaki fare imleci, hiç görmediğimiz bir dosyanın üzerinde
durdu ve tıkladı.
"Neler oluyor?"
Babamın bariton sesini duyduğumda Selçuk, ona doğru
döndü. Ben, hiçbir şeyi kaçırmamak için ekranı takip ederken açılan görüntü,
Osman'ın evini gösteriyordu.
Kaşlarımı çatıp "Bu ne be?" diye
mırıldandığım sıra Selçuk, ekrana yaklaştı. Görüntüde hiçbir şey ilerlemezken
bakışlarım sağdaki saate çarptı. Tarih, bugünün tarihiydi ama saat 05:30'ti.
Selçuk'un bir anda sol koluma dokunduğunu hissettim.
Zihnimde olanları anlamlandırmaya çalışırken 05:45'te
görüntüdeki kapı açıldı. Yüzün maskesi olan biri belirdi ve kucağında da Eyşan
vardı. Adımlarım gerilemeye başladığında gözlerim açıldı. Selçuk'un arkama
baktığını göz ucuyla gördüğümde sinyal sesi kesildi. İçimde bir tüy kadar hafif
ama bir ok kadar ağır bir korku oluştu.
Selçuk, arkama bakarken "Hassiktir." diye
fısıldadı. Gözlerimi kırpıştırıp sağ omzumun üzerinden arkama baktım. Biraz
önce çalan sinyalin yankıları kulağımda çınlarken, zihnimde bir yıkım oldu. Tüm
uzuvlarımın o an donduğunu ve hareket edemediğimi anlayabilmiştim. Kalbimin,
sanki o an damarlarımdan koptuğunu hissettim.
"Mete."
Mete'nin, herkesi ittirerek koşmaya başlamasından
hemen önce, dudaklarımdan kaçan isim buydu.
🥺
18 Mayıs 2022 – 11:10 / Şırnak
Mete Mert Çakır, Ağzından
La Câlin, Serhat Durmus
"Evet sayın Kirpi Turizm'i yolcuları! An
itibariyle Şırnak Özel Tim Taburu sınırına girmiş bulunmaktayız. Özel
Kuvvetleri tercih ettiğiniz için teşekkürler. Silahlarınızı ve özel
eşyalarınızı almayı sakın unutmayın!"
Kubilay'ın sesi, belirgin bir şekilde yankı yaptı,
sözlerinin verdiği ağırlık tüm ortamı sardı. Kafamı iki yana sallarken
dudaklarımda, içten bir gülümseme belirdi.
Osman, gözlerini devirdi. "Yonca'sızlıktan
delirdi yine bu."
Kubilay, en azından her zaman olduğu gibi, Yonca
yanındayken bile gösterdiği o deli bağlılıkla hareket ediyordu. Kollarını iki
yana açıp yaptığı konuşma, ortamı biraz daha eğlenceli hale getirse de işin
ciddiyeti değişmiyordu. O an, Eyşan'ın neden onları ailesi olarak bellediğini
daha iyi anladım.
Çünkü her birinin, yalnızca savaşçı kimliğiyle değil,
birbirine duyduğu derin bağlılıkla tam anlamıyla bir bütün olduklarını
hissettim. Bazen yaptıkları esprilerle ortamı yumuşatıyor, bazen de ciddiyetle
davranıyorlardı.
Kirpinin durduğu anda, her şeyin aniden değiştiği o
sessizlikte, Barış ayağa kalktı ve hızla kirpinin kapısını açıp aşağıya indi.
Sıcak, toprak kokulu hava, içeriye dolarken, derin bir nefes aldım. Herkes
benim inmem için beklediğinde, onları bekletmemek adına silahımı elime aldım ve
hızla kirpiden atladım. Ciğerlerime dolan temiz havayı derince solurken,
kalbime bir bıçak misali saplanan ağrıyla kasıldım.
Elim kendiliğinden hücum yeleğinin üzerinden kalbimin
üzerine yaslandı. Yüzümün buruştuğunu fark ettiğimde omzuma dokunan eli
hissettim.
"Lan iyi misin?" diye Çilingir'in sesini
işittim. Kalbimdeki acıyla birlikte boğazımı temizlemeye çalışırken kafamı
salladım ve gözlerimi açıp ona baktım. Yutkunup elimi göğsümün üzerinden
çektim.
"İyiyim iyiyim. Zirveden inip basık bir ortamdan
çıktım ya, bir anda vurdu herhalde." diye bir açıklama yaptığımda ağrıyan
kalbime elimi götürmemek için kendimi zor tutuyordum. Çilingir, inanmamış
gözlerle çatık kaşlarıma ve gözlerime bakarken kafasını ağırca salladı ve
gülümsemeye çalıştı.
"Neyse, yengem getirir seni kendine." dedi,
alayla.
Kalbime daha derin bir acı girerken, içimdeki
huzursuzluğun ilk tohumu atıldı. Kafamı sallamakla yetindim. Ahmet ve Barış,
elimdeki silahı almak için ellerini uzattıklarında silahımı onlara teslim ettim
ve kaşlarımı kaldırdım.
"Tutanak tutturmayı ve sayı çizelgesini vermeyi
unutmayın Barış."
Barış, kurduğum cümleyle kafasını salladı ve timin
elindeki silahları alıp Ahmet ile cephaneye doğru ilerlemeye başladı.
Çilingir'e döndüm ve çenemi dikleştirdim.
"Üzerimizi değiştirmeden bir koordinasyon
merkezine geçelim. Eyşan'ı eve gönderdim zaten, oradan da üzerimi değiştirip
bende eve geçeceğim." dediğimde Çilingir, kafasını salladı. Osman,
Alperen, Kubilay ve Çilingir ile yürümeye başladığımızda alt dudağımı ısırdım.
İçimdeki huzursuzluk bir bataklık gibiydi. Her nefes alışımda zihnimi ve
düşüncelerimi daha da derinlemesine çekiyordu, sanki soluduğum her hava beni
daha da batırıyordu. Ağzımda pis bir tat vardı.
Koordinasyon merkezinin önüne vardığımızda avcumu kapı
kulpuna yaslayıp bastırdım. Kapıyı açtığım anda, içeriden yükselen, kulaklarımı
sağır edecek şiddetinde bir sinyal sesi vardı. Sanki o ses, tüm havayı kesiyor,
düşüncelerimi bile boğuyordu. Yüzümü buruşturup kapıyı ittirdim ve bir adım
attım. Babam, Selçuk ve Caner, büyük ana ekranın önünde duruyorlardı ve o
ekranda bir görüntü oynuyordu. Maskeli bir adamın kucağında Eyşan vardı,
Osman'ın evinden çıkıyorlardı.
Bütün vücudum gerildi, kalbim hızla çarpmaya başladı.
O an, nefesim boğazımda düğümlendi, dudaklarım kurudu. Ekranda oynayan
görüntülerde her şey bulanık, her şey hızlıydı. Aniden, sesler birer yankıya
dönüşüp beynimdeki düşünceleri boğmaya başladı. Gözlerim ekrandan ayrılmadı ama
her geçen saniye daha da boğuluyordum. İçimde bir şeyler paramparça olmaya
başlamıştı.
"Güvercin, görev tamamlandı. Eve dönüyoruz, sende
eve geç."
Ben gönderdim.
Ben onu eve gönderdim.
Ben. Kendi ellerimle. Yalnız başına. Onu eve
gönderdim.
Bir hışımla arkamı dönüp Çilingir ve Osman'ı ittirerek
askeriyenin dışına doğru koşmaya başladım. Ciğerlerime batan nefeslerim ben
koştukça tükeniyor ve sanki hiçbir daha nefes alamayacakmış gibi hissediyordum.
Arkamdan seslenen sesler boğuktu, zihnimde yalnızca Eyşan vardı.
İkizlerimiz?
Kalbimin hızı, göğüs kafesimi kıracak kadar
sertleştiğinde yere kapaklandım. Avuçlarıma batan irili ufaklı taşların sızısı,
kalbimi sıkan bir el kadar değildi. Başımın sağa sola çevrildiğini
hatırlıyordum. Gözlerimin önü yine sislerle dolmuştu ve hiçbir şey
göremiyordum.
"Mete!"
Kollarıma sarılan ellerle ayağa kaldırıldığımda beni
tutan kollar kirpiye doğru sürükledi. Onlara direnmek yerine adımlarımı
hızlandırdım. Birbirine dolanan adımlarımı düzeltmeye çalıştıkça, sanki biri
onları daha da kötü bir hale sokuyordu.
Caner'in, "Acil ekip istiyorum." dediğini
duydum. Kiminle konuşuyordu ve ne için acil ekip istiyordu? Zihnimde sürekli
olarak, bir kaset kaydı gibi Eyşan'ın o görüntüsü oynamaya devam etti. Sürekli
ve sürekli başa sarıp durdu. Nereye götürmüşlerdi? Nasıldı? Bebeklerimiz?
Peki, onlar nasıldı?
Parmaklarımı saçlarımın içine daldırmış olduğumu fark
ettim. Sanki yeniden beynimi parçalamak istermişçesine sıkıca kavramıştım. Bu
sefer ki çok farklıydı. Belirsizlik vardı. Belirsizliğin, zihnimde bir darbe
bırakmamasını umuyordum. Çünkü ardında getireceği yıkımı taşıyacak gücüm yoktu.
O an, Bozkurt'u istedim ama bulamıyordum. Kafamın
içinde yokmuş ve sanki hiç var olmamış gibiydi. Yıkımı yaşamamı istiyordu,
cinneti geçirmemi istiyordu. Toparlanmamı sağlayacak o gücü, kendim bulmamı
istiyordu ama bilmediği bir şey vardı.
Yıkılırsam, Bozkurt bile beni o enkazın altından
kaldıramazdı.
Kirpinin sarsıntıyla durduğunu fark ettiğimde, koluma
sarılan elin yardımıyla hızla indirildim. Ayaklarım yere bastığı an görüşüm
açıldı ve Osman'ın evinin önünde olduğumuzu gördüm. Kapı, tüm yaşananların
gerçek olduğunu kanıtlarmışçasına sonuna kadar açıktı. Alperen ve Osman'ın
içeriye koştuğunu gördüm. Kolumu tutan elden kendimi kurtardığımda, hızla
içeriye daldım.
"Ayda!"
Alperen'in bağırışıyla Deniz'in ve Ayda'nın koltukta
uyuyor olduğunu gördüm. Alperen, onların nabzını kontrol ettiğinde uyandırmaya
çalıştı ama uyandıramadı. Kenarda duran pamukları gördüğümde Alperen'in sağlam
bir küfrünü işittim. Büyük adımlarla mutfağa göz atıp merdivenlere yöneldim.
Onlar aşağıdaysa, Eyşan neredeydi?
Dizlerimi merdivenlere çarptığımı hayal meyal
hatırlıyordum. Düşe kalka çıktığım merdivenlerin arkasından, beni tutmak
isteyen kollara asla müsamaha göstermiyordum. Eyşan ile uyuduğumuz, öpüp
kokladığım, varlığımı varlığına kattığım o odaya daldığımda koordinasyon
merkezindeki sinyal, artık beynimin tüm hücrelerinde yankılanmıştı.
Sağ omzuma çarparak içeriye giren siluet ile öne
yalpaladığım sıra, bedenim geriye doğru çekilmeye çalışıldı.
"Mete'yi derhal çıkartın buradan!" diye
kükreyen babamın sesiyle yüzümü bir an için sağa çevirdim. Selçuk'u gördüğümde
yanağıma akan yaşın sıcaklığı, tüm tenimi kavurdu.
"Çok kan var Selçuk." diye fısıldadığımı
hatırlıyordum. "Hayır, hayır, hayır." diyerek beni tutan Selçuk'un
beni bırakması için çırpındım ama o, beni inatla tutmaya devam etti. "Çok
kan var." Gözlerimin önü karardı, zihnimdeki o sinyalle beni bir yıkıma
davet etti. "ÇOK KAN VAR! O BUNU KALDIRAMAZ! HAMİLE!" diye
bağırdığımı boğazımdaki yangınla anlamıştım.
O bunu kaldıramaz
hamile. Hamile. Benim karım bunu kaldıramaz. Benim karım asker ama kendi kanını
kaldıramaz. Çok kan gördük ama ben bunu kaldıramam. Ben kendi karımın kanını
görmeyi kaldıramam!
Zihnimin içi susmuyordu!
İçimdeki çığlık, duvarları titretiyor gibiydi.
Yıkılmak istemiyordum ama içimde, o korkunun ve çaresizliğin gücü öyle büyüktü
ki, ne kadar direnmeye çalışsam da sonunda her şeyin karanlıkta kaybolduğunu
fark ettim.
Bir yere sağlam vurduğumu acıyan parmak eklemlerimden
anlamıştım. Çenem sertçe kilitlendiğinde artık tüm söyleyemediklerim, birbirine
yapışmış dudaklarımın arkasında kalmıştı. Gürültülü adım sesleri işitmiştim,
kimin ne yaptığının asla bilincinde değildim. Koluma ve bacağıma batan anlık
sızıları hissettim ama ona rağmen bacaklarımı oynatmaya çalıştım. Yeniden bir
gürültü koptuğunda yanağımda bir acı hissettim.
O kadar çok şey vardı ki, ifade edemediğim duygularım,
acılarım birbirine karışmıştı. Eyşan'ı bulmak için her şeyimi feda etmeye
hazırdım ama her geçen saniye düşüncelerim, daha da uzaklaşıyor gibiydi. Her
şeyin karanlıkta kaybolmasına sadece birkaç saniye kaldığını hissettim. O an,
zihnimde sadece bir şey vardı. Beni yıkıma sürükleyen o gördüğüm kan.
Çok kan vardı.
🙁
18 Mayıs 2022 – 11:50 / Şırnak
Yazar, Ağzından
Turanım, Mehemmed Cavadov
Her çöküş, ardında bir enkaz bırakır.
Olay yeri inceleme ekibi, evin içinde en ufak bir
delil ve kan izlerinden analiz toparlamaya çalışıyordu. Alparslan Çakır ve
Selçuk, onlara eşlik ediyorlardı. Selçuk'un bakışları her ne kadar sert olsa da
içten kırılmıştı. Alparslan Çakır ise zor bela ayakta duruyordu. Polis
memurları, salondaki üçlü koltukta oturan Deniz ve Ayda'dan ifadelerini
alıyorlardı. Alperen ve Osman ise onların yanında durarak yaşadıkları şoku,
yalnız yaşamalarına izin vermiyorlardı.
Gerçekten uyurken bayıltılmışlardı ve ruhları bile
duymamıştı.
Kartal, kaşları çatık bir şekilde avcunun içindeki
topu, sol elinde tuttuğu alete bakarak sıkmaya devam etti. Gördüğü tansiyon
rakamının biraz daha durgun olduğunu fark etti. Derin bir nefes alıp aletin
üzerindeki tekerleği döndürdü. Sıyrılmış koldaki tansiyon aletini çözdü ve
sıyrılan kolu indirdi. Göz ucuyla baktığı Mete'nin gözleri kapalıydı. Sağ
yanağındaki çizik izleri ve morluk kendi eseriydi.
Caner, sağ gözünün üzerindeki buz torbasını çekip
gözlerini açtı ve Mete'ye baktı. Kafasını iki yana salladığında dişlerini
sıkarak yutkunmaya çalıştı. İkizinin yarım saat önce neler yaptığını hatırladı.
Çıldırmıştı, deliye dönmüştü. Evdeki sakinleştiriciler bile, hırçın
hareketlerini durduramamıştı.
Caner, "Bu sefer gerçekten tutamayacağız
onu." diye kendi kendine konuştu. Caner'in yanına yaklaşan Çilingir,
yüzünü hafifçe buruşturarak Caner'in gözüne baktı. Caner'in sağ gözünün içi
kanlanmış ve teninin etrafı mor bir halkaya kavuşmak için, tüm kanı oraya doğru
sürüklemişti.
Elini Caner'in omzuna koyup "İyi misin?"
diye sordu. Caner, Mete'ye bakarak kafasını iki yana salladı ve çenesiyle
ikizini işaret etti.
"Ben iyi olsam o iyi olacak mı?" dedi ve
Çilingir'e baktı. Dudaklarının kenarları acıya boyun eğdi. "Çilingir, biz
Mete'yi nasıl tutacağız?" diye sorduğunda Çilingir, yutkunmak zorunda
kaldı. Bakışlarını Mete'ye çevirdiğinde sağ eli yumruk oldu. Hiç daha önce bu
haline şahit olmamıştı. Evet Mete, Eyşan'ın öldüğünü sandığı anda kafasına
sıkmak istemişti ya da Caner vurulduğunda kriz geçirmişti ama bu çok farklıydı.
Saldırganlaşmıştı.
Sanki onu yöneten Bozkurt'un ta kendisi olmuştu ve
pençesini kime geçirirse gözü görmeyecekti.
Polis memurları ayağa kalkarak Ayda'nın ve Deniz'in
önünden çekildikleri sıra, merdivenlerden olay yeri inceleme ekipleri iniyordu.
Arkasından inen Selçuk ve Alparslan Çakır, onları kapıya kadar karşıladı.
Alparslan Çakır'ın gözleri derin fırtınalar estiriyordu.
"Yarım saat içinde tüm delillerin, ayrıntılı bir
şekilde dosyasını istiyorum." diye ricada bulunduğunda memur kafasını
salladı ve evden ayrıldı. Selçuk, ayağının ucuyla kapıyı biraz ittirip kapının
kapanmasını sağladı. Sıkıntılı bir nefes alıp Alparslan Çakır'a baktı.
"Mete'yi ne yapacağız?" diye sorduğunda
Alparslan Çakır, gözlerini kapattı ve derin bir nefes almak zorunda kaldı.
Gözlerini açtığında yüzünü sağa doğru çevirdi, gözleri kapalı yatan oğluna
baktı. Alt dudağını ne yapacağını bilmiyormuşçasına ısırdığında gözleri hemen
karşı koltukta oturan Caner'e kaydı. Göz bebekleri titrediğinde dişlerini
dudağına bastırdı.
Utanmasa bağıra çağıra ağlayacakmışçasına gözleri
doldu, burnu sızladı. Göz bebekleri ne hale gelmişti. 'Bu günleri görmeseydim
keşke,' dedi içinden. Kalbi yanıp kavrulurken Ethem düştü aklına. Dişlerini
dudaklarından kurtarıp dişlerini birbirine bastırdı. Ethem'in emanetini yine
koruyamamıştı. 'Allah'ım bu nasıl bir imtihan?' diye düşündü. Elini hafifçe
yüzüne doğru kaldırıp akmayan gözyaşlarını sakladı ve yüzünü sıvazlayıp burnunu
çekti. Selçuk'a döndüğünde, Selçuk'un bakışları Mete'den çekilip Alparslan Çakır'a
saplandı.
"Kesinlikle onu durdurmayacaksınız. Durdurursak
delirir, delirirse sınırları tanımaz. Bırakın ne yaparsa yapsın, ben arkasını
temizlerim." dedi ve çenesini kaldırıp yeniden Mete'ye baktı. Sağ
dudağının kenarı acıyla kıvrıldı.
"Hayaletleri toplat, Hümeyra ile ben
konuşurum."
Selçuk, duyduğu cümleyle gözlerini açtı. Tam "Ama
albayı-" diyecekken Alparslan Çakır'ın sert çehresini gördü. Yarım kalan
sözcüğünü dilinde tutarak sertçe yutkundu ve gözlerini kırpıştırıp bakışlarını
kaçırdı.
"Ne dediğimi duydun Turalı. Oğlumun gözlerimin
önünde delirmesini izleyemem." dedi ve Caner'in yanına doğru yürüdü.
Ağırca Caner'in yanına oturup ellerini dizlerinin üzerine koydu. Alparslan
Çakır, ilk defa sırtı kambur oturdu ama bunu gören hiç kimse yadırgamadı.
Omuzlarındaki yükü ağırdı ve kaldırılması kolay değildi.
Mete, gözlerini hafifçe kırpıştırmaya başladığında
Kartal, hızla ona doğru eğildi. İşaret ve orta parmağını şah damarına koyup
gözlerine baktı. Nabzı normal atıyordu, şoku atlatmıştı. Yavaşça elini çekti.
Caner ve Çilingir, hızla oturdukları yerde doğruldular
ama kalkmadılar. Herkesin gözünde bir merak, bir endişe bulutları süzülüyordu.
Mete, Kartal'a baktığında kurumuş dudaklarını yalayıp elini ağır bir hareketle
ona uzattı. Kartal, Mete'nin kalkmasına yardım ettiğinde Mete, koltukta oturur
konuma geldi. Gözleri yerden asla ayrılmamıştı.
Titreyen ellerini dizlerine bastırıp yeniden
dudaklarını yaladı ve gözlerini kırpıştırdı. Dudaklarını araladı ama
konuşamadı. Boğazı, bağırmaktan acıyor olmalıydı. Acı çekermişçesine yüzünü
buruşturup yutkundu ve elini boğazına götürdü. Öksürerek o acıyı atmak istedi
ama daha fazla tahriş olmasını engelleyemedi.
Çilingir, hızla oturduğu yerden kalkıp sehpanın
üzerindeki sürahiden bir bardak su doldurdu ve Mete'nin yanına yaklaştı. Mete,
uzatılan suyu gözlerini kapatarak içti ve bardağı titreyen ellerine inat geri
verdi.
Kırılgan ses tonuyla, "Bana bir sigara
versene." dedi ve derin bir nefes aldı. Çilingir, Caner'e döndü ve atılan
paketi havada kapıp içinden bir dal çıkarttı. Mete, uzatılan dalı dudaklarına
yaklaştırdığında Çilingir, hızla sigarayı yaktı. Mete, yanakları içe göçecek
kadar derin bir nefes çekti, ardından sağ elinin işaret ve orta parmağına
süngeri sıkıştırıp dudaklarının arasından çekti.
Öne doğru eğilip dirseklerini dizlerine bastırdı.
Herkes, pür dikkat Mete'ye odaklanmış onun hareketlerini izliyordu. Salonda bir
ölüm sessizliği hakimdi. Sanki kimse nefes almıyor gibiydi. O an salonda zaten
nefes alamayan biri vardı.
Mete'ydi.
Mete, parmaklarında tuttuğu sigaradan büyük bir nefes
daha çekip üfledi. Sağ elinde sigaranın olmasını umursamadan, baş parmağı ve
yüzük parmağını göz çukurlarına bastırıp derin bir hava çekti. Çektiği havayı
hızla verdiğinde parmaklarına sıkıştırdığı sigaradan bir nefes daha çekti.
"Konuşsanıza," dedi, dudaklarının arasından
dumanlar sızarken, "normalde susmayan ekibin bugün susacağı mı
tuttu?" diye cümlesini tamamladığında Çilingir ve Caner, sertçe yutkundu.
Mete, kimseye bakmasa bile duruşuyla bile o an ortamı gerecek güce sahipti.
Kimsenin gözlerine bilerek bakmıyordu. Çünkü orada kopan fırtınaları kimsenin
görmesini istemiyordu.
Mete, kimsenin konuşmamasına kafasını salladığında
yeniden sigarasından bir nefes daha çekti ve parmaklarının arasında döndürerek
avcuna bastırdı. Parmakları, avcuna sakladığı yanan izmarite kapandığında
tenindeki kokuyu aldı ama önemsemedi. Ciğeri yanmıştı bu neydi ki?
Herkes Mete'nin bu hareketiyle şok içinde
kalakaldığında Çilingir, kaşlarını çattı. Caner, ağırca oturduğu yerden kalktı
ve Mete'ye doğru adımladı. Önünde dizlerini kırıp yavaşça çöktü ama oturmadı.
Alttan Mete'ye bakmaya çalıştığında Mete, ilk defa Caner ile göz göze geldi.
Mete'nin bakışları önce Caner'in sağ gözündeki morluğa kaydı ve ardından hiçbir
şey demeden sol gözüne bakmaya devam etti.
"Olay yeri inceleme geldi, delil topladılar. Onu
bekliyoruz, yarım saat sonra sonuçlar elimizde olacak. Ardından koordinasyon
merkezine geçeceğiz. Gerekirse dağı kıracağız, Eyşan'ı sana getireceğiz."
dedi.
Mete, hiçbir şey demeden Caner'in sol gözüne bakmaya
devam etti. Bu sakinlik normal değildi ve herkes bunun farkındaydı. Mete'nin
kaşları hafifçe alnında büzüştü.
Mete, "Çok," derken sesi kısıldı boğazını
temizledi ve yutkundu, "çok kan vardı Caner?" dedi ve kaşlarını
kaldırdı. Kafasını iki yana salladığında çoktan gözleri dolmuştu. Başını sola
doğru yatırdığında gözyaşını tutmadı.
Titrekçe, "Benim karım hamile Caner." dedi
ve yüzünü buruşturdu. "Benim karım, senin sevdiğin kadın gibi hamile
Caner." gözlerini kırpıştırmaya devam ettiği sıra akan yaşlar yanaklarına
doğru süzüldü. "Benim karım neden yanımda değil Caner?"
Caner, dolan gözlerini kırpıştırdığında yanaklarına
süzüldü. Mete'nin artık içindeki korkuların hepsini hissedebiliyordu. Çünkü
kendisi de sahipti. Dizlerinin üzerine çöktüğünde kollarını Mete'ye sardı ve
sertçe sarıldı. Mete, gözlerini sıkıca yumdu ve hıçkırarak ağlamaya başladı.
Yumruk yaptığı sağ elini açtı ve yaralı elini Caner'in sırtına bastırdı.
Selçuk, dolan gözleriyle ellerini yumruk yaptı ve
kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açıp kendini dışarıya attı ve kapıyı sertçe
kapattı. Osman, güçlükle ayağa kalkıp kendini Selçuk'un arkasından dışarıya
attı. Alparslan Çakır, ayağa kalkıp kendini mutfağa sakladı. Alperen, sessizce
ağlayan kız kardeşini ve Deniz'i kolunun altında saklarken gözlerini sıkıca
kapattı. Çilingir ise ayakta, elleri yumruk olmuş şekilde Mete'yi izliyordu.
Gözleri dolmuştu ama asla o yaşın akmasına izin vermek istemiyormuşçasına kendini
sıkıyordu.
Mete, "Kalbim çok acıyor Caner." dedi,
hıçkırıklarının arasından, "Sanki biri var orada ve öyle bir sıkıyor ki
ona engel olamıyorum. Parmaklarını damarlarıma dolamış çekip duruyor, canımı
çok acıtıyor. Durdur bunu. Sana yalvarıyorum durdur bu acıyı. Sen benim
ikizimsin. Lütfen, durdur bu acıyı dayanamıyorum."
Caner, ne yapacağını bilemeden ona daha sıkı sarıldığında
ilk defa çaresizliği hissetti. Acı, her yerdeydi. Caner, Mete'nin titreyen
bedenini kollarında tutarken, boğazındaki düğümü yutmaya çalıştı ama
başaramadı. Mete'nin hıçkırıkları, odanın sessizliğinde yankılanırken zaman
durmuş gibiydi.
"Bir yolunu bulacağız," diye fısıldadı
Caner, kendi sesinin ne kadar zayıf çıktığını fark ederek ama Mete'den yanıt
gelmedi. Sanki söylediği her şey, gözyaşlarıyla birlikte boğuluyordu.
Caner, Mete'nin sırtını okşarken parmakları titredi.
"Eyşan'ı bulacağız. Onu sana getireceğiz." Kendi cümlelerine inanmak
istedi ama Mete'nin çökmüş hali, inancını kırıyordu. Bu seferki farklıydı.
Yalnızca bir görev değildi; bu, Mete'nin tüm hayatıydı.
Mete, başını Caner'in omzundan kaldırdığında
gözlerindeki boşluk Caner'i ürküttü. O gözlerde korku, öfke ve çaresizlik
birbirine karışmıştı. Mete, sertçe yutkunup Caner'in gözlerine bakmaya
çekinerek kaçırdı ve ayağa kalkmaya çalıştı. Caner, önünden çekildiğinde Mete,
koltuğa tutunarak ayağa kalktı ama titreyen dizleriyle geri yıkıldı.
O an zihninde Selçuk'un koordinasyon merkezinde, Elias
Farouq'un ölmediğini öğrendiği anı geldi. O da aynı şekilde kalkamamıştı diye
düşündü ve gözlerinin yeniden dolmasına engel olamadı. Evin kapısı
aralandığında Selçuk, bir rüzgâr misali içeriye sızdı ve koltukta oturan
Mete'nin önünde durdu.
Sertçe "Ayağa kalk." dedi.
Mete, Selçuk'un gözlerine bakamadı. Bakarsa daha çok
ağlayacaktı, bunun farkındaydı. Selçuk, dişlerini sıkarak Mete'nin kolundan
sertçe tuttu ve elini çenesine koyup bastırarak kendine bakmasını sağladı.
İkisinin de gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu.
"Bu artık ikimizin meselesi. Sen karını ve
çocuklarını sağ salim alacaksın," dişlerini sıktı, "Bende ölmüş
karımın ve çocuğumun intikamını alacağım!" dedi ve sertçe Mete'nin yüzünü
avuçladı.
"Dediklerimi anladın mı? Kafanın içinde nelerin
döndüğünü buradaki hiçbir kul anlayamaz. Çıldırmanın eşiğindesin haberin yok.
Kanlı kapımın hemen önündesin Mete Mert Çakır ve bugün seni, o kanlı kapının
önünde karşılıyorum. Şimdi içeriye gel ve o olaydan sonra neler yaşadığımı
gör."
Selçuk'un gözleri, Mete'nin gözlerinde asılı kaldı ama
zihninde çoktan o güne gitmişti.
Kafasını iki yana salladı, "O gün keşke hiç
ayılmasaydım." dedi.
17 Aralık 2016 / Hudut, Suriye
Selçuk Turalı, Ağzından
Nefes alamıyordum. Göğsümün üstünde koca bir taş vardı
sanki. Bedenim bana ait değildi. Her yer karanlıktı ama gözlerim açıktı. Açık
olmalıydı. Çünkü onları görüyordum. Kan... her yerde kan vardı. Elleri, eşimin
dokunmaya kıyamadığım ellerinde kan vardı. Parmaklarının ucuna kadar kana
bulanmıştı. Dudaklarım değerken bile ürktüğüm kadınımın parmaklarının
uçlarından, kanlar sızıyordu. Boğazımdan bir ses çıkıyordu; tanıyamadığım,
vahşi bir inilti gibi. Sanki içimden bir şey sökülüyordu.
Beynimin içinde oğlumun ağlaması çınlıyor, elimi
uzatıp annesinin kucağından aldığımı hatırlıyordum. İnce, kırılgan
dokunuşlarımla onu sarmaladım ama ağlaması susmadı. Gülerek onun ağlamasını
izledim ama oğlumun yüzü ifadesizdi, sesler sadece beynimin içindeydi.
Dudaklarımdan ninniler dökülüyor zannediyordum ama haykırıyormuşum, sonradan
anladım. Göğsüme bastırıp dizlerimin üzerinde, bir öne bir arkaya onu uyutmaya
çalışıyordum.
Ama o çoktan uyumuştu ve ben ise, onu kaybettiğim için
bir öne bir arkaya sallanıyormuşum.
Sanki beynimin içinde bombalar patlıyordu. Her
patlamada eşimin sesi, her çınlamada oğlumun ağlayışı vardı. Bağırıyorum.
Ellerimi saçlarıma geçiriyorum, çekiyorum. Belki o sesleri sustururum diye ama
olmuyor. Gitmiyorlar. Gözlerimin önünden silinmiyorlar. Biraz önce kollarımın
arasında tuttuğum oğlum, şimdi neden kollarımın arasında değil diyorum, bir
bakıyorum annesinin kucağında.
Oysa ki hiç almamışım ki kollarıma...
Onlara dokunmaya çalışıyorum ama bedenim yine
ağırlaşıyor. Parmaklarım soğuk tenlerine yaklaşırken titriyor. Sanki bir perde
var aramızda. İncecik ama aşılmaz. Dokunamıyorum.
Ben o gün, o odada öldüm.
Bedenim nefes almaya devam etti ama içimdeki her şey
karanlığa gömüldü.
18 Mayıs 2022 – 12:30 / Şırnak
Yazar, Ağzından
Selçuk, Mete'nin gözlerinin içine bakarak anlattığı
duygulara yutkunmak zorunda kaldı ve bakışlarını kaçırdı.
"Bu hale gelmek istemiyorsan bir an önce silkelen
ve kendine gel." dedi ve yeniden Mete'ye baktı. "Çünkü bunun sonu hiç
iyi yere çıkmıyor, kendimden biliyorum."
Mete, gözlerini kırpıştırıp kafasını belirsizce
salladı. Karşısındaki adamın önünde bile yutkunmaya çekinirken Selçuk, Mete'nin
yüzünü bıraktı ve kollarını açıp Mete'ye sarıldı. Mete, hızla Selçuk'un
sarılmasına karşılık verdiğinde Alparslan Çakır, mutfaktan çıktı. Bakışları
birbirine sarılan Mete ve Selçuk'a takılı kalırken boğazını temizledi ve
çenesini dikleştirdi.
"Kendinizi toparlayın, kışlaya geçiyoruz. Olay
yeri inceleme sonuçları çıkmış." dedi ve kimseyi beklemeden kapıya doğru
ilerledi. Selçuk, kollarını Mete'den çekip Caner'e baktı.
"Herkesi kışlaya alalım. Evin dört giriş
noktasına ne olur ne olmaz istihbarattan adam yerleştirelim." dedi ve
Mete'nin koluna girip yürütmeye başladı. Çilingir, peşlerinden ilerlemeye
başladığı vakit; Kartal, Osman, Ayda, Deniz ve Caner en arkalarından çıkarak
kapıyı kapattı.
Yonca, Kubilay, Alev ve Lara koordinasyon merkezinde
onları bekliyordu. Hepsi perişan olmuştu ama güçlü durmaya çalışıyorlardı. Bir
sağa bir sola giden Barış ve Ahmet'i izliyorlardı. Ahmet, bu zamana kadar yurt
içi ve yurt dışı gittiği bütün yerlerin bir çizelgesini oluşturmuş ve Eyşan'ı
götürebilecek yerlerin bir izini bulmaya çalışıyordu. Çünkü zamanında
düşmanların içindeydi ve onları iyi tanıyordu. Barış ise saha da görev aldığı
zamanlardaki duydukları ve gördüğü yerlerin adreslerini çıkartmıştı. Emin olduğu
yerlere ekip göndermiş ve sonuçları bekliyordu.
Alev'in kızarmış gözleri, kucağındaki kenetli ellerine
kaydı. Daha dün yanında olan kız kardeşi, bugün yanında değildi. Yüreğindeki
yangının alevlendiğini hissettiğinde, titrek bir nefes almak zorunda kaldı.
Alev, korkarak Barış'a baktı. Alev Atsız, ilk defa belirsizliğe korkuyordu.
Neler olabileceğini kestiremiyordu.
Yonca'nın başı, Kubilay'ın omzuna yaslıydı. O da
şaşkın ve üzgündü. Elleri korkuyla karnına sarılmıştı ama sakin kalmaya
çalışıyordu. Aklına gelen olasılıkları duymamazlıktan geliyor ve geriye
püskürtmeye çalışıyordu. Mete'nin sinirli ve öfkeli halini düşünmeden
edemiyordu.
Kubilay'ın gözleri masanın üzerinde sabit kalmıştı.
İçinde öyle bir fırtına kopuyordu ki Yonca'ya yansıtmamak için kendini zor
tutuyordu. Sonuçta Eyşan, Kubilay'ın ablasıydı. Kubilay, ne yapacağını bilemez
bir haldeydi. Bir yanı arama çalışmalarına katılmak istiyordu diğer yanı ise
Yonca'yı yalnız bırakmamak istiyordu.
Askeriyenin önünde duran kirpiden Mete ve Selçuk
indiğinde Alparslan Çakır, onların önünden yürümeye başlamıştı bile. Mete,
adımlarını yavaşlatıp yatakhaneye baktı ve Selçuk'a döndü.
"Üzerimi değiştirip geleceğim. Siz geçin."
dedi. Selçuk, tereddütle Caner'e baktığında Caner, Mete'nin koluna girdi ve
birlikte yatakhaneye doğru ilerlemeye başladılar. Selçuk, yutkunarak Alperen'e
baktı.
"Ayda ile Deniz'i kantine götür, yanlarında kal.
Ben de Kartal ve Çilingir ile koordinasyon merkezine geçeyim." dedi ve
onların gitmesini beklemeden yürümeye başladı. "Kartal, sende içeriye
girdiğimizde Kubilay, Yonca ve Lara'yı alıp kantine geç." diye de ekledi.
☢️
18 Mayıs 2022 – 12:48 / Şırnak
Mete Mert Çakır, Ağzından
Paranoya, Hayko Cepkin
Her yanımı saran, boğazıma dolanan, nefesimi kesen bir
karanlık vardı. Zaman burada işlemiyordu ne dün vardı ne de yarın. Sadece
Eyşan'ın yokluğu, sadece zihnimin derinliklerinde yankılanan sessiz bir suçlama
var. Nefes almaya çalışıyorum ama hava yok. Belki de hava var ama Eyşan olmadan
nefes almayı unuttum. Her şeyi susturan o anı tekrar tekrar izliyorum;
gözlerimin önünde dönüp duran bir kâbus gibi.
Elimi karnına koyduğum o anı hatırlıyorum. Eyşan'ın
gülümsemesini hatırlıyorum, yorgun ama huzurluydu. Sağ elimin avcundaki sigara
yanığı, artık onların izini de silmişti. Nedensizce dudaklarımın kenarı iki
yana çekildiğinde, gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Yasemin kokusunu
aradım ama bulamadım. Dudaklarımdaki gülümseme, yere düşen bir buz parçası
misali dağıldığında gözlerim Caner'i gördü.
Elindeki siyah gömleği bana uzattığında yutkunmaya
çalıştım. Yeterince karanlıkta değil miydim, neden bana bu gömleği veriyordu
ki? Bir şey demeden gömleği alıp kollarını geçirdim ve titreyen ellerimle
düğmelerimi iliklemeye çalıştım. Her ilmeğinde sanki kendi boğazımı
düğümlüyordum.
Kendine gel Mete, kendine gel. Çıldırma oğlum,
delirme, zamanı değil. Belirsizliğin içinde çıldırmamam gerekliydi, bunun
farkındayım. Henüz en büyük yıkım sanki yaşanmamış gibiydi. Resmen ellerimi
yukarıya kaldırmış, üzerime yıkılacak o enkazdan korunmaya çalışıyordum.
Etrafımda bizi seven insanlar vardı ama ben, onların içinde yapayalnızdım.
Üzerimdeki gömleğin düğmesini iliklemeyi bitirdikten
sonra siyah pantolonumun içine sokuşturdum. Artık, hazırdım. Zihnimin içinde
Eyşan'ın suratını gördüm. Üzerimdeki gömleğe bakıp gülümsediğinde yutkundum.
Kaşlarımı kaldırıp "Beğenmedin mi?" diye
sordum.
O an Caner'in kaşları çatıldı.
"Ne?" dediğinde derin bir nefes alıp
gözlerimi kırpıştırdım. Sırtımı Caner'e dönüp kapıya doğru yürüdüm ve kulpa
uzanıp kapıyı açtım. Kendimi odanın dışına attığımda karşımdaki odanın kapısına
baktım. Zihnimde bir anı oluştu.
Odamdan çıktığım sıra Alev Atsız'ın koşarak kaçtığını
gördüm. Tam bir adım öne atmıştım ki Eyşan, odanın içinden çıktı ama bana
sertçe çarpıp geriye doğru sendeledi. Düşmemesi için sol elimi beline atarak
kendime çektim. Gözleri irice açılırken bir adım geriledi. Elim belinden
düşerken gözlerim, âşık olduğum topraklarında gezindi.
"Hayırdır yolculuk nereye?" diye sorduğumda
tutmak için can attığım elini koridora uzattı.
"Yemin törenine yüzbaşım." dediğinde
gülmemek için kendimi zor tutmuştum. Kaşlarımı alaycı bir tavırla kaldırırken
dudaklarımda küçük bir tebessüm olmuştu.
"Allah Allah, bak sen şu işe. Bende gezmeye
gidiyoruz sanmıştım."
Dudaklarımdaki bir tebessüm ile o anıdan sıyrıldığımda
kapalı kapıya doğru adımladım. Caner'in kolumu tuttuğunu hissettim. Yutkunarak
yüzümü sağa çevirip ona baktım. Gözlerindeki endişeyi görebiliyordum. Benim
için korkuyordu, düşeceğim o halden, Selçuk'un anlattıklarından korkuyordu.
Elimi yavaşça omzuna koyduğumda kafamı sağa doğru yatırdım.
"Eyşan'ın kokusuna ihtiyacım var. Yoksa ayakta
duramam Caner. Zihnimin içi susmuyor kardeşim."
Doğrucu tavrım onu tebessüm ettirdi. Hızla kafasını
salladı ve benimle birlikte odanın kapısına adımlayıp kapıyı açtı. Odanın
içinde elbette ki onun kokusu yoktu ama dolabına doğru ilerleyip kulpu
çevirdim. Metal kapağı açtığım anda burnuma dolan yasemin kokusuyla yüzümü
buruşturup acıyla inledim. Ellerimi, metal dolabın tavanına yaslayıp alnımı
rafa yasladım.
Ben ne yapacağım? Ben ne yapacağım? Ben onlarsız nasıl
aklımı koruyacağım? Ben ne yapacağım?
Gözlerimin dolmasına bir an bile engel olamazken derin
nefesler almaya başladım. Ciğerlerime dolan yasemin kokusunu depolamaya
başladım. Bir arı gibi hissettim kendimi o an. Sanki en güzel balım o çiçekte
saklıydı. Sığacağımı bilsem dolabın içine girip kendimi buraya hapsederdim.
Ama bulmam gereken bir karım vardı. Vakit
kaybedemezdim.
Gözlerimi kırpıştırıp bakışlarımı raflarda gezdirdim,
ne alabileceğime baktım. Gri bir bandana vardı, burukça gülümsedim. Bu, beni
kurtarmaya gelirken taktığı bandanaydı. Sağ üstte duran Namık Kemal'in yazdığı,
İntibah'ı gördüm. Yüzümdeki gülümseme yavaşça erirken alnımı raftan çekip elimi
kitaba uzattım.
"Şâne ger kâkülünün bir teline verirse zarar,
Çûb-i şimşâd biten sûzan ederim."
Yanımda oturan kadının, Asena'nın rafında bulduğum
kitapta altı çizilmiş yeri okumasına şaşırarak yutkunmaya çalıştığımda öksürdüm
ve ona baktım. Gözleri bana çevrildiğinde dudaklarımdaki buruk tebessüme engel
olamamıştım.
"Tarak senin kâkülünün bir teline zarar verecek
olursa, Şimşir kökü biten yerleri yakıp kül ederim." dediğimde karşımdaki
kadın şaşırmıştı. Onunla oynamayı devam ettirip sol dirseğimi masaya yasladım
ve Eyşan Boduroğlu denen kadına döndüm.
Zihnimdeki anılar akmaya devam ederken kitabın ilk
sayfasını açtım. Parmaklarım Eyşan'ın yazdığı Dilinde
ölüm olan bir kadın, karşısındaki insana ne verebilir? cümlesinde
gezinirken derin bir iç çektim.
"Yasemin çiçeklerini hatırlatan kokuna, toprağı
andıran gözüne âşık olan bana ne dedir?" diye fısıldayıp kitabın kapağını
kapatıp yerine koydum ve gri bandanayı alıp sol bileğime bağladım. Yavaşça
metal dolabı kapatıp kulpunu çevirdim. Caner'e bakıp çenemi dikleştirdim.
"Gidelim ve ailemi bulalım Caner."
Caner, gülümseyerek kolumu sıvazladı ve eliyle kapıyı
gösterdi. Odanın dışında bizi izleyen Alev ile göz göze geldiğimde kafamı eğip
kaldırdım. Gözlerinde beliren şaşkınlığı gördüğümde yüzümün nasıl göründüğü
hakkında hiçbir fikrim yoktu. Gözlerimi kaçırıp odadan çıktığımda Caner'de
peşimden gelip bana yetişti. Koordinasyon merkezine giriş yaptığımızda gözlerim
ilk olarak Eyşan'ı aradı. Sanki her an elindeki dosyasından yüzünü kaldırıp
beni görecek ve kocaman gülümseyecekti.
Ama yoktu.
Babam, ayaktaydı ve ellerini masaya yaslamış bir
şekilde bana bakıyordu. Sakin adımlarla içeriye girip masaya doğru yaklaştım.
Çilingir'in yanındaki sandalyeyi çekip oturduğumda karşımdaki Ahmet ve Barış'a
küçük bir bakış attım. Gözleri büyümüş bir şekilde bana bakıyorlardı.
Amına koyayım yüzümde ne vardı?
Kaşlarımı çatarak Çilingir'e baktığımda sakin gözlerle
gözlerime bakıyordu. Bakışları, uykusuz bir geceyi andırıyordu hem soğuk hem de
zarif bir şekilde huzursuz ediciydi. Yutkunup dilimi dişlerime sürttüm.
"Yüzümde ne var Çilingir?" diye sorduğumda
tek kaşı keskin bir şekilde yukarıya doğru kavislendi.
"Yanağın acımıyor mu?" diye sorduğunda
alnımın ortasındaki çizgilerin daha da belirginleştiğini hissettim. Gözlerini
devirip elini cebine soktu ve telefonunu açıp kamerasını açtı. Ön kamerayı
odaklayıp telefonu bana çevirdiğinde acı bir gerçekle yüzleştim. Yanağımın sağ
tarafı çiziklerle kaplanmıştı ve etrafı mosmordu. Gözlerimin mavileri gitmiş
onun yerine gri, soluk bir renge dönmüştü. O gri halkaların etrafındaki
beyazlık yoktu, kıpkırmızı damar toplulukları vardı.
Kan, hayatımın her bir anını örümcek ağı misali örmeye
devam ediyordu.
Gözlerimi telefondan kaçırıp gözlerimi
kırpıştırdığımda Çilingir, telefonu önümden çekti ve kulağıma doğru eğildi.
"Saldırganlaştın Bozkurt. Pençene dikkat
et." diye fısıldadığı an Bozkurt'un kükremesi zihnimde yankılandı. O an
Bozkurt'un aslında orada, zihnimde, zincirli olduğunu gördüm. Onu oradan
kurtarmam için önce, yıkımı atlatmam gerekti. Cinneti geçirmiştim ve artık
sadece enkaz altında kalmam kalmıştı.
Boğazımı temizleyerek kafamı salladığımda Çilingir,
geri çekildi ve bakışlarını babama çevirdi. Babama baktığımda sakince derin bir
nefes aldı ve verdi.
"Kapıda bir zorlama olmamış. Pencere açıkmış ve
pencereden girilmiş. Rapora, kamera kayıtlarına ve saatlere bakılırsa 05:30'da
Güvercin içeriye giriyor, on beş dakika içerisinde, evin içinde bir olay
yaşanıyor ve 05:45'de evden çıkartılıyor."
Zihnimin içi kaynayan bir kazana döndü. Bütün
cümlelerim teker teker alev aldı. Yukarıya doğru yükselen ısı buharı kalmıştı.
Beynim yanıyordu. Dudaklarımın arasından süzülen buhar havaya karıştığında, ne
ara yaktığımı bilmediğim sigarayı dudaklarımın arasından çekip babama baktım.
Babam ise parmaklarımın arasına sıkıştırdığım sigaraya bakıyordu.
Bir an için etrafıma baktığımda herkesin beni
izlediğini fark ettim. Koordinasyon merkezinde olduğumu unutmuştum. Elimdeki
sigarayı bardağın içine atacakken babamın "İçmeye devam et." dediğini
işittim. Yutkunarak dudaklarıma sigarayı yükselttim. Derin bir nefes çektim ve
üfledim.
Barış'ın, "Civardaki kamera görüntülerini
incelediğimizde motorlu birini gördük. 04:17 itibariyle caddenin köşesinde
beklemeye başlıyor. Yüzünde kask var, motorda plaka takılı değil ama modeli
elimizde. Bu motorun kimlerde olabileceğini araştırmaya başladık. Motorun
geçtiği bütün yollardaki kameraları da incelemeye aldırdık." dediğini
duyduğumda yutkunarak bir duman daha çektim.
"Atsız,
durum raporu ver."
Kulaklıktan gelen
hafif bir cızırtının ardından Alev'in sakin sesi duyuldu.
"Saat 04:17,
gökyüzü temiz. 3000 feet yükseklikteyim, termal tarama başlattım. Kuzeybatı
yamaçlarında üç ısı kaynağı tespit ettim. Sabit duruyorlar, muhtemelen
nöbetçi."
Zihnimde yankılanan anıyla sigara dumanını üfledim ve
Çilingir'e baktım. Çilingir'in bana bakıyor olduğunu fark ettiğimde kaşlarını
çattı ve hızla Caner'e ve Selçuk'a baktı.
"Biz dağdayken Mete, Atsız'dan durum raporu
istedi. Saat 04:17'ydi. O andan itibaren operasyon başladı. O halde,"
dediği an Selçuk elini alnına sertçe vurdu.
Öfkeli sesiyle, "Noar Veyra, bir oyalama
mekanizmasıydı çünkü." dedi.
Babam, ellerini kaldırıp avuçlarını masaya vurduğunda
bir hışımla arkasına döndü. Solda oturan Caner'e işaret parmağını gösterdi.
"Derhal Noar Veyra'nın sorgusuna gir.
Derhal!"
Caner, ayağa kalktığında parmaklarımın ucundaki
sigarayı bardağın içine attım ve avuçlarımı masaya yaslayıp ayağa kalktım.
"Ben girmek istiyorum. Operasyonu yürüten bendim
ve o piçin sorgusuna da ben gireceğim." dedim ve babamın tepkisini anlamak
için gözlerinin içine baktım. Ona nasıl baktığımı bilmiyordum ama dudağının
kenarı ağırca yukarıya doğru kıvrıldı.
"Çilingir, Selçuk ve Caner," çenesiyle beni
işaret etti, "Mete yüzbaşıya eşlik edin. Bozkurt, sorguya girecek."
dedi.
Babamın cümlesi, zihnimin içindeki Bozkurt'un kafesini
açtı ama Bozkurt, henüz zincirlerinden kurtulamamıştı.
⛓️🐺
18 Mayıs 2022 – 13:00 / Şırnak
Yazar, Ağzından
G.T.F.U, Bö
Selçuk, Caner, Çilingir ve Mete; elleri cebinde, sorgu
odasında öylece dikiliyorlardı. Noar Veyra, cam bölmesinin gerisine alınmış ve
masaya kelepçelenmişti. Mete'nin gözleri bir an için sağdaki alet çantasına
düştü. Derin bir nefes alıp oraya doğru yürüdü ve karga burun penseyi açık alet
çantasının içinden alıp doğruldu.
Çilingir, tüm ciddiyetiyle Mete'yi izlerken dudağının
sağ kenarının, sinsi bir yılan misali kıvrılmasına engel olamadı. Caner ve
Selçuk'ta aynı şekilde Mete'ye bakarken Mete, penseyi cebine koyup camın
yanındaki kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açıp içeriye girdiğinde Selçuk,
arkasındaki kapıyı açtı.
Alparslan Çakır, içeriye girip kapıyı kapattı ve
sandalyede oturan iki askerin arkasında, bir gölge misali dikildi.
"Ses ve görüntü kaydı alınmayacak, devre dışı
bırakın." diye fısıldadı. Askerler hızla Albay Alparslan Çakır'ın emrini
yerine getirdiklerinde, Mete'nin bakışları tam Noar Veyra'nın arkasındaki,
duvarda asılı lambaya çevrildi. Kırmızı ışık saçan lamba, artık yanmıyordu.
Gözlerini, bir yılanın sürünüşünü takip ediyormuşçasına duvarda sürükleyerek
indirdi ve Noar Veyra'ya baktı.
"Sana tek bir soru soracağım ve sen bana yalnızca
tek bir isim vereceksin." Kaşlarını kaldırdı, "Eğer, isimden başka
bir cümle kurarsan ya da bana istediğimi vermezsen," elini cebine soktu,
penseyi çıkarttı, "kurduğun her cümleye karşılık olarak dişlerini
sökeceğim." dedi.
Karşısındaki sandalyede oturan Noar Veyra, çenesini
hafifçe yamulttu. Sanki yüzünde gülüp gülmemek arasında kalmış bir hali vardı.
Dudaklarını öne doğru büzdü ve kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Karını nasıl kaçırdılar ama?" dedi ve
dişlerini gösterircesine güldü. Selçuk, Caner ve Çilingir, ellerini ceplerinden
çıkartıp her an içeriye gireceklermiş gibi hazırda beklediler. Alparslan Çakır,
kaşlarını çattı.
Mete, yüzünü ağır çekimde yere doğru eğdi ve derin bir
nefes alıp verdi. Kafasını geri kaldırdığında dişlerini göstererek sırıttı.
Noar Veyra, onun bu kadar sakin olmasını beklemiyormuşçasına dudaklarındaki
sırıtışı ağırca yok etti. Mete, elindeki penseyi masanın üzerine sakince
bıraktı ve solda duran sandalyeyi çekip Noar Veyra'nın tam karşısına oturdu.
Mete, yüzündeki sırıtışı henüz silmemişti.
Çilingir, Mete'nin sakinliğine kafasını iki yana
salladı.
"Bu kadar sakin olması hiç iyi bir şey
değil."
Caner, stresli bir şekilde alt dudağını ısırdı.
"İçeriye mi girsem?" diye sorduğunda
Alparslan Çakır, çenesini dikleştirdi.
"Hayır, kimse içeriye girmeyecek. Karşısındaki
adam manipülatör, onun algılarıyla oynamasına izin vermemesi lazım."
Selçuk, hiçbir şey demeden sorguyu izlemeye devam
ediyordu ama biliyordu ki Mete, gerçekten de zeki biriydi. Mete, ayaklarını
kaldırıp masanın üzerine yasladı ve sağ ayak bileğinin üzerine sol ayak
bileğini yerleştirdi. Kollarını göğsünde bağlayıp oturduğu sandalyeye iyice
yerleşti. Karşısındaki adam bir sonraki hamlesinin ne olabileceğini
düşünüyordu.
Ama kimse bilemezdi.
Mete, sülalem rahat tarzında davranırken bakışlarını
postalına çevirdi.
"Postallarımın kaç numara olduğunu duymak ister
misin?" diye sordu ve Noar Veyra'ya baktı. "Ya da bacaklarımın ne
kadar güçlü olduklarını?"
Noar Veyra kaşlarını çattığında Mete, bir kez daha
sırıttı.
"45 numara postallarımın yüzünde bırakacağı
hasarı öğrenmek ister misin?" dedi, tek nefeste.
Noar Veyra, kalın postalların, tırtıklı tabanına
baktı. Mete, Noar'ın yükselip alçalan âdem elmasını gördüğünde yeniden
bakışlarını yüzüne tırmandırdı. Kaşlarını kaldırdı ve kafasını sağ omzuna doğru
yatırdı. Sağ eliyle kendini ve adamı gösterdi.
"İkimizin arasındaki beden farkı gözle
görülebilir bir ayrıcalık. Senden daha iriyim ve," kaşlarını çattı,
"daha iri olan organımda var. Beni manipüle etmeye çalışmaya devam
edersen, ağzına girecek olan pense değil sikim olur."
Caner, gözlerini duyduklarıyla sonuna kadar açarken
Çilingir, elini ağzına yaslayıp Alparslan albaya göz ucuyla baktı. Selçuk ve
Alparslan, tüm sakinlikleriyle sorguyu izlemeye devam ediyordu.
Noar Veyra, bir an için gözlerini Mete'nin gözlerinden
çekti ve penseye baktı. Yüzündeki bütün renklerin gittiğini izleyen Mete,
ayaklarını masadan indirdi ve ayağa kalkıp ellerini masaya yasladı. Noar Veyra,
ürkek gözlerle Mete'ye baktığında Mete'nin gözlerinin arkasında artık,
zincirleri kırılmış bir Bozkurt oturuyordu.
"Kimin için çalışıyorsun?" diye sordu.
"Elias Farouq."
Noar Veyra, cevabından sonra Mete'nin gözlerinin
arkasındaki Bozkurt'u görmüş gibi oldu ve hafifçe geriye doğru yaslandı. Mete,
göz kontağını kaybetmeden yeniden dudaklarını araladı.
Düz bir sesle, "Karımı nereye götürdüler?"
diye sordu.
Noar Veyra, kafasını iki yana salladı.
"Bilmiyorum," dediği an Mete'nin eli
pensenin üzerine kondu, "bana sadece sizi oyalamam söylendi, dur!
Gerçekten doğruyu söylüyorum dur yapma!" dedi ama Mete, hızla sol eliyle
Noar Veyra'nın çenesini kavradı ve penseyi ağzına doğru yaklaştırdı.
Noar Veyra, "Bak yemin bile etmiyorum, gerçekten
bilmiyorum!" dedi ama ağzı büzük olduğundan dolayı boğuk bir şekilde
odanın içinde yankılandı. Pense, Noar Veyra'nın ağzının içine girip çıktığında
Noar Veyra'nın çığlıkları, kanla karışık bir şekilde yankılandı. Artık pensenin
ucunda bir tane ön dişi vardı.
Mete, sağ elindeki penseyi sallayıp ucundaki kanlı
dişin düşmesini sağladıktan sonra sırıtarak Noar'ın yüzüne baktı.
"Demek bilmiyorsun, peki. Çırpındığın her hatalı
sözcükte bir dişini daha kaybedeceksin." dedi. Noar Veyra, ağlamaklı
yüzüyle kafasını salladı. Konuşsa dişi gidecekti. Ne yapacağını bilemedi. Mete,
onun konuşmayacağını anladığında yeniden penseyi Noar'ın ağzına doğru
yaklaştırdı.
"Dur, sana yardım edeyim. Onlarla iş birliği
yapayım. Sana yerini öğreneyim." dediğinde Mete, tek kaşını ağırca
kaldırdı ve yüzünü sağa çevirdi, camın arkasına baktı. Alparslan Çakır, kapıya
doğru yürüdü ve kapıyı tıklattı. Mete, kapının çalındığını duyduğunda
ifadesizce Noar'a baktı. Alparslan Çakır, Mete'nin onu görmesine izin vermeden
odadan hızla çıktı.
Mete, "Şanslı günündeymişsin." dedi ve
yüzünü buruşturarak Noar'ın çenesinden ittirdi. Elindeki pense ile kapıya doğru
yürüdü ve odadan çıktı. Kapıyı kapattığında elindeki penseyi masanın üzerine
bıraktı ve çenesini dikleştirdi.
Mete, "İş birliği yapılabilir mi ki? Sonuçta
adamın bizim elimizde olduğunu biliyorlar." diye sordu. Selçuk, ellerini
ceplerine soktu ve kafasını ağırca sallayarak Noar Veyra'ya baktı.
"Delil yetersizliğinden bıraktığımızı
düşündürebiliriz." dedi ama o sırada Caner, aklına bir şey gelmiş gibi
sırıttı.
"Ya da cesedini almaları için ayağımıza
çağırabiliriz." dedi, Caner. O an Mete ve Caner'in bakışları kesişti.
Mete'nin gözlerinin arkasındaki Bozkurt, Zirve'ye tırmanmaya başladı.
Caner ise Zirve'ye sığınan Bozkurt'u, en iyi şekilde
ağırlamaya başlamıştı.
🐾
18 Mayıs 2022 – 14:14 / Ouija (Ruh Çağırma Tahtası)
Muamma-i Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
Sessiz, büyük bir şehrin işlek caddelerinde yürürken
etrafındaki kalabalığa dikkat etmiyordu. Duvarda asılı reklam panoları,
insanların telaşlı adımları arasında kaybolmuştu. O an, telefonunun ekranında
tanımadığı bir numara belirdi. Yavaşça telefonunu cebinden çıkarıp açtı.
"Güvercin kaçırıldı."
Kısa ve keskin bir ses, önündeki kalabalığa rağmen ona
adeta yankılandı.
"Ekibi yeniden topluyoruz."
Telefonu kapattıktan sonra, kalabalığın arasındaki
boşlukları takip etmeye başladı. İnsanlar birer gölge gibi geçip giderken, o an
yalnızca bir şey düşünüyordu: Hedefe ulaşmak. Hızla yön değiştirdi, adımlarını
sıklaştırarak, bulunduğu sokağın kuytu köşelerine doğru ilerledi. Kalabalık ona
engel olamazdı. Zihni, hedefin yerini işaretliyordu ve Sessiz, her şeyden daha
hızlıydı.
😶
18 Mayıs 2022 – 14:18 / Ouija (Ruh Çağırma Tahtası)
Muamma-i Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
İz, şehrin merkezinde, büyük bir parkın kenarındaki
bir kafe masasında oturuyordu. Önünde kahvesinin buharı yükseliyordu ama bir
anlığına bile olsun, çevresindeki seslere odaklanmadı. Telefonunun ekranı
titrediğinde, gözleri hızla ekrana kaydı. Telefonu açıp kulağına yasladı.
"Güvercin kaçırıldı."
Ses, acil ve kaygılıydı.
"Ekibi yeniden topluyoruz."
Telefonu kapatırken, kafenin kalabalığının dışındaki
her şey aniden silikleşti. İçsel bir karar aldı; derin bir nefes aldı, kalktı
ve etrafını hızlıca süzdü. Gözleri, her ayrıntıyı yakalamaya odaklanmıştı.
Çevredeki insanlar sıradan bir öğleden sonra yaşıyor gibiydi, ama İz'in
aklındaki tek şey, buluşma yerine gitmekti. Gölgeler, onu takip ediyordu.
👣
18 Mayıs 2022 – 14:22 / Ouija (Ruh Çağırma Tahtası)
Muamma-i Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
Kirpi, bir ofis binasında pencere kenarındaki
masasında oturuyordu. Dışarıda güneş, şehrin siluetini aydınlatıyordu.
Bilgisayarının ekranındaki rakamlara gözlerini dikerken, telefonunun sesi onu
uyarı niteliğinde çaldı. Tanımadığı bir numaraydı. Hızla aldı.
"Güvercin kaçırıldı."
Ses, soğukkanlı ama sertti.
"Ekibi yeniden topluyoruz."
Telefonu kapatırken, gözlerinde kararlılık belirdi.
Ofisin etrafındaki tüm sesler birden uzaklaştı. Kirpi, telefonu masanın üzerine
bırakıp derin bir nefes aldı. Harita üzerinde işaretli bir yer vardı. Artık
vakit kaybetmek yoktu. Hızla masadan kalktı ve içindeki öfkeyi hissetti. Hızla
ofisin çıkışına yöneldi, adımları kararlıydı, hedefe giden yolda tek bir yanlış
adım bile atmayacaktı.
🦔
18 Mayıs 2022 – 14:26 / Ouija (Ruh Çağırma Tahtası)
Muamma-i Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
Sır, sakin bir sokakta yürüyordu. Yanından geçen
arabalardan gelen motor sesleri arasında, düşüncelerinin derinliklerine
dalmıştı. Telefonunun titremesiyle irkildi ve hemen cebinden çıkarıp ekranı
inceledi. Tek kaşı yükseldi ve hızla yeşil noktayı kaydırıp kulağına bastırdı.
"Güvercin kaçırıldı."
Sözler netti ama bir yandan kafasında binlerce soru
belirdi.
"Ekibi yeniden topluyoruz."
Telefonu kapatıp, çevresine bakarak adımlarını
hızlandırdı. Bu gündüz vakti bile, insanların fark etmediği bir boşluk vardı. O
boşluğu, Sır çok iyi bilirdi. Bir an önce hareket etmesi gerekiyordu, hedefi
yakalamadan hiçbir şey geride kalmazdı. Hızla sokaktan uzaklaştı, çevredeki
gürültüye rağmen her şeyin ona ait olduğunu hissetti.
🌫️
18 Mayıs 2022 – 14:30 / Ouija (Ruh Çağırma Tahtası)
Muamma-i Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
Kıyam, yüksek bir tepe noktada yalnız başına
duruyordu. Güneş, ufuk çizgisine doğru ilerliyordu. Hava sıcak ama Kıyam'ın
içindeki soğukluk büyüktü. Telefonunun titreşimiyle irkildi. Elini kulağının
içine bastırdı.
"Güvercin kaçırıldı."
Sözler kısa ve acil bir tonla geldi.
"Ekibi yeniden topluyoruz. Ormandan derhal geri
dön."
Kıyam üzerindeki, çalılardan oluşan kamuflajıyla ağaca
koala misali sarıldı ve sessizce aşağıya süzüldü.
🍬
18 Mayıs 2022 – 14:34 / Ouija (Ruh Çağırma Tahtası)
Muamma-i Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
Giz, bir alışveriş merkezinin tezgâhları arasında
dolaşıyordu. Dışarıda güneşin ışıkları, kalabalığın ruhunu etkisi altına
alıyordu. Bir anda telefonunun ekranı titredi ve Giz hemen aldı.
"Güvercin kaçırıldı."
Ses, acil bir tonu barındırıyordu.
"Ekibi yeniden topluyoruz."
Telefonu kapattıktan sonra, bir an için zaman durdu.
İnsanlar etrafında koştururken, Giz hiçbir şeye dikkat etmeden yalnızca tek bir
düşünceyle hareket etti. Birkaç saniye içinde alışveriş merkezini terk etti ve
ışıkların arasından, hızla karanlığa yöneldi.
👁️
18 Mayıs 2022 – 14:38 / Ouija (Ruh Çağırma Tahtası)
Muamma-i Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
Kurşun, büyük bir iş merkezinin ofis katında tek
başına çalışıyordu. Pencereden dışarı bakarken, telefonunun titreşimini duydu
ve hemen aldı.
"Güvercin kaçırıldı."
Ses, aceleci ama netti.
"Ekibi yeniden topluyoruz."
Telefonu kapatıp, gözlerini sabahın ilerleyen
saatlerindeki kalabalığa çevirdi. Kafasında tek bir hedef vardı ve o hedef, her
şeyin sonunu getirmeliydi. Sessizce masadan kalktı, her adımı bir şafak
gibiydi. İçindeki öfkeyi hissettiği gibi, amacına doğru hızla ilerlemeye
başladı. Hiçbir şey onu durduramazdı.
☠️
18 Mayıs 2022 – 14:42 / Ouija (Ruh Çağırma Tahtası)
Muamma-i Ruh (Ruhun Gizemi), Ağzından
Ayaz, güneşin tam tepe noktasına vurduğu bir kafenin
terasında tek başına oturuyordu. Çevredeki gürültüye rağmen, kafasında tek bir
şey vardı: Hedefi bulmak. Telefonunun ekranında tanıdık bir numara belirdi.
Hızla aldı.
"Güvercin kaçırıldı."
Ses, sert ve belirgindi.
"Ekibi yeniden topluyoruz."
Telefonu kapattı ve derin bir nefes alırken,
etrafındaki kalabalığı fark etmeden bir adım attı. O an, dünya onun etrafında
dönmüyordu. Hareket etmeye karar verdi ve her adımıyla sessizce kayboldu.
🌬️
18 Mayıs 2022 – 15:35 / Şırnak
Caner Cenk Çakır, Ağzından
'Aşk, yüce bir şeydir ama aynı zamanda yıkıcı bir
güçtür. O, kalpleri, ruhları, zihinleri tüketir.' demiş, Shakespeare. Lev
Tolstoy; Anna Karenina eserinde ise 'Aşk, insanın başını döndürür, ruhunu
sarhoş eder ve sonunda insanı yıkıma sürükler.' demiş.
Aşkın, güçlü kalpleri nasıl paramparça ettiğini, en
sağlam zihinleri nasıl sarhoş edip kontrol edilemez hale getirdiğini artık
biliyordum. Ve ne yazık ki Mete, aşkın bu yıkıcı gücünün pençesindeydi. Eyşan,
onun için yalnız bir tutku değil, aynı zamanda bir çıkmaz, bir labirent
gibiydi. Her adımda biraz daha kayboluyor, her an biraz daha zayıflıyordu.
Aşk, ona hem gücü hem de zaafı sunuyordu.
Bu gücün yıkıcı etkisini Lara ile bende hissetmeye
başlamıştım. Her iki dünyanın içinde sıkışmış bir şekilde ne adım atabiliyor ne
de durabiliyordum. Aşk, bir yandan beni daha güçlü kılmaya çalışıyor, diğer
yandan beni bir gölge gibi takip ederek içimi tüketiyordu. Bir tarafta
kahramanlık ve cesaret, diğer tarafta ise aşkın, zaafın ve duygusal kaosun
pençesindeydik. Aşk, her geçen gün bizi yavaşça bir yok oluşa sürüklüyordu.
Gözlerimi okuduğum dosyadan ayırıp Mete'ye baktım.
Gözleri, masanın üzerinde sabit kalmış bir şekilde donuklaşmıştı. Zihninden
nelerin geçebildiğini keşke okuyabilseydim. Yüzü o kadar ifadesizdi ki hiçbir
şey anlayamıyordum. Ben, sorguya çekilecek insanların davranışlarını kontrol ve
analiz edebilmek için iki sene boyunca eğitim aldım. Lakin, Mete'yi
okuyamıyordum fakat biliyordum.
Yıkılması an meselesiydi.
Dudaklarının kenarları hafifçe yukarıya doğru
kıvrıldığında, masanın üzerindeki sağ eli sol yüzük parmağına doğru sürüklendi.
Sağ elini sol elinin altına koydu ve yüzüğünü çevirerek okşadı. Saplandığı o
yerde, bir anının gölgesi altına girmişti. Koordinasyon merkezinin kapısı
kapandığında, tetiklendi ve gözlerini kırpıştırıp kapıya baktı. Büyük ihtimalle
gördüğü anıda da, kapı kapanmıştı.
Tek kaşımın hafifçe yukarıya kıvrılmasını
hissettiğimde gelen kişiye baktım. İstihbarat biriminden yönlendirilmiş
Cengiz'i gördüğümde, oturduğum sandalyeden ayağa kalkıp elimdeki dosyayı
masanın üzerine bıraktım. Cengiz, beni gördüğünde bana doğru adımlamaya
başladı.
Çilingir, Mete'ye doğru yürüyüp eliyle kapıyı
gösterdiğinde Cengiz, tam önümde durmuştu. Elimi kaldırıp işaret parmağımla
beklemesini işaret ettim. Çilingir, Mete'yi merkezden çıkarttığında bakışlarımı
Cengiz'e çevirdim.
"Hoş geldin Cengiz, merkezde durum nedir?"
diye sorguladığımda elindeki dosyayı bana uzattı. Dosyayı alıp kapağını
araladığımda harelerimi yazılarda gezdirmeye başladım.
"En başından beri doğru tahminde bulunuyordun
Caner. Şenol'u öldüren de Güvercin'in olduğu konumu motorla takip eden de
Tahir'di."
Ensemden batırılmış bir bıçağın, kuyruk sokumuma doğru
bir indiğini hissettim. Dosyadan yüzümü kaldırmadan kaşlarımın altından
Cengiz'e baktım. O an nasıl göründüğümü bilmiyordum ama bakışım, Cengiz'e geri
bir adım attırmıştı. Gözlerimi kapattım ve yüzümü kaldırıp gözlerimi açtım.
"Nerede şu an?" diye sorguladım. O puşt
neredeydi?
Cengiz'in tam yüz ifademi inceleyeceğini anladığım an
yüzümdeki ve gözlerimdeki duyguyu gizledim. Cengiz, tam gözlerimin içine bakıp,
"Elias Farouq'un yanındaymış," dediğinde kaşlarımı çattım.
"Bu bilgiyi nereden sağladık?" diye sordum.
Cengiz, "Başkan söyledi. Ayrıca, Hayaletler toplanıyormuş, istihbarat çok
sinirli." dedi. Derin bir nefes alıp kafamı salladım ve çenemi kaldırdım.
"Bu durum; Albay Alparslan Çakır'ın sorumluluğu
altında, bizi ilgilendirmez. Hayaletler bize bulaşmadığı sürece kimse onlara
müdahale etmeyecek."
🏔️
18 Mayıs 2022 – 18:42 / Şırnak
Mete Mert Çakır, Ağzından
Kadınım, Mehmet Erdem
Onsuz geçen on yedi yıl, on ay, dokuz gün: altı bin
beş yüz yirmi dört gün ederken; neden otuz yedi saat, kırk iki dakika bir ömür
gibi geliyordu?
Eyşan'ı otuz yedi saat, kırk iki dakikadan beri
göremiyordum.
Elimdeki anahtarı kilide sokup sola doğru iki kere
çevirdim ve içeriye girdim. Anahtarı yuvadan çıkartıp dışarıya baktım. Çilingir
ve Selçuk, aracın farlarını kapattığında yutkunup kapıyı kapattım. Elimdeki
anahtarı önümdeki mermer tezgâhın üzerine fırlattım. Ayakkabılarımı çıkartıp
ayakkabılığa yerleştirdim.
Bakışlarım salonda gezinirken yüzümü sağa doğru
çevirip merdivenlere baktım. Derin bir nefes alıp verdim. Zihnimin içinde
Eyşan'ın sesi, gözlerimin önünde varlığı geziniyordu. Dağ evinin salonunda,
yanan o şöminenin önünde oturuyorduk. Koltukta birbirimize sarılmış bir şekilde
uyuyorduk. Eyşan, merdivenlerden inerken ben arkasından iniyordum. Mutfakta
birlikte yemek yapıyorduk.
Anılarımız her yerdeydi ama biz yan yana değildik.
Küçük adımlarla merdivenleri çıkmaya başladığımda,
attığım her adım zihnimdeki bir cümleyi çağırıyordu. Sesler hiç susmuyor ve
yankılanarak duvarlarda yankılanıyordu. Merdivenleri bitirip kendi odamın
kapısını açtığımda, yüzüme çarpan yasemin kokusuna acıyla gülümsedim. Neyse ki
kokusu buradan silinmemişti.
Kapıyı kapatıp üzerimdeki gömleğin düğmelerini çözdüm.
Sol bileğimde takılı olan bandananın düğümünü çözüp yavaşça yatağın üzerine
bıraktım ve kendimi banyoya attım. Duşa kabinin içine girip musluğu çevirdim ve
suyun üzerime akmasını bekledim. Onsuz uyuyacağım ilk gecemdi.
Gözlerimi kapatıp avuçlarımı fayansa yasladım. Başım
öne düşerken ensemdeki soğuk suyun zihnimdeki soruları canlandırdığını fark
ettim. Eyşan nasıldı? İyiler miydi? Evlatlarım sağlıklı mıydı? Gördüğüm kan
nereden gelmişti? Neresi yaralıydı? Yaşıyorlar mıydı? Neredeydiler? Eyşan
korkuyor muydu? Ağlıyor muydu?
Benim güçlü kadınım, şu an ne haldeydi?
Belirsizliği işaret eden sorular eşliğinde üzerimdeki
kıyafetlerden kurtulup hızlı bir duş aldım ve kenardaki havluya sarılıp odaya
geçtim. Kurulandıktan sonra üzerimi giyindim ve yavaşça yatağa oturdum. Solumda
duran bandanayı alıp bileğime sardım. Gözlerim sol yüzük parmağımdaki yüzük
parmağına dokunduğunda derin bir nefes aldım.
"Yüzüğünü
sakın çıkartma."
Zihnimde yankısını bırakan yaşlı kadının sesiyle
kaşlarımı çattım. Operasyona giderken çıkartmak zorunda kalmıştım ama Kubilay
gibi bende ip bağlamıştım. Eyşan'ı o kadına götürseydim, neler olabileceğini
bana söyler miydi? Gözlerimi kısıp yanağımın içini dişledim. Bana o gün
söyledikleri ve hissettirdikleri yüzünden götürmek istememiştim ama keşke
götürseydim.
Sağ elimin parmakları, sol yüzük parmağımdaki yüzüğü
okşarken içli bir nefes aldım. Bir metal parçası tabii ki ona olan sevgimi
ölçemez ama benim için bir anlamı vardı. Ruha takılan bir ipin ne kadar bağlı
olduğunu simgeliyordu. Eyşan ve çocuklarımız, iyiler miydi? Yaşıyorlar mıydı?
Derin bir nefes alıp yatağa uzandım ve onun baş
koyduğu yastığı kollarımın arasına alıp gözlerimi kapattım. Sanki şu an
kollarımın arasında o vardı ve o kadar gerçekçiydi ki kokusu anında ciğerlerime
dolmuştu. Yatağın tam ortasında, küçüldüğümü hissettim.
Kocaman bedene sahip olmama rağmen onsuzluk, beni on
yaşındaki o çocuğa çevirmişti. Gözyaşlarımın yastığına değmesini istemediğim
için ağlayamadım. Yastığı göğsüme sokarcasına sarıldım ve gözlerimi sıkıca
kapattım. Kokusunun beni bu kadar çabuk karanlığa gömebileceğini, yine onsuzken
öğrenmiştim.
Karanlığın sinsi kolları benliğimi derin bir boşluğa
çekti. Karanlık, o kadar soğuktu ki sanki üzerime kar tanecikleri dökülüyordu.
Kollarının benliğimi sarması bile üşümeme engel olamıyordu. Titrediğimi
hissettim, üşüyordum. Birinin koluma dokunduğunu hissettiğimde gözlerimi açtım
ama artık odada değildim. Yine bir kâbusun kapısının önündeydim.
Koluma dokunan ele baktığımda gördüğüm mavi ve
kahverengi gözlü oğlan çocuğu, soluğumun bir an için kesilmesine neden olmuştu.
Oydu, artık bundan emindim. Gerçekten bir oğlum olacaktı. Peki diğeri, o
neredeydi?
"İkizin nerede?" diye mırıldandım bir anda.
Kahverengi gözü keskin bir şekilde parladığında mavi gözü doldu. Bir önceki
gördüğüm rüyada kahverengi gözü doluydu. Peki neden şimdi mavi gözü doluydu?
Ben üzülüyorum diye mi acaba?
"Annemin yanında." diye fısıldadı.
Yutkunamadım ve bir şey söyleyemedim. Neden onlardan ayrıydı? Neden sadece
oğlumu görüyordum? Ben aklımdaki sorulara bir cevap bulmaya çalışırken, kolumu
bıraktı ve sırtını bana dönüp yürümeye başladı.
"Nereye gidiyorsun?" diye sorguladığımda
koşmaya başladı. Arkasından gitmek istedim ama sanki ayak tabanlarım yere
yapışmış gibiydi, hareketsiz öylece kalakaldım. O an Eyşan'ın çığlığı ile bir
bebek ağlama sesi duyduğumda bağırmak istedim ama yapamadım. İçimdeki
çaresizlikle çırpınmak istedim, yapamadım. Eyşan'ın çığlığı kulaklarımın zarını
patlatacak kadar güçlüydü, yanına gidemedim.
Onu bulamadım.
Bedenim bir zelzele misali titrerken, sıcak ellerin
yanaklarıma yaslandığını hissettim.
"Mete uyan!"
Çilingir'in sesiyle bir anda gözlerimi açtığımda
Selçuk ile bana baktıklarını gördüm. Selçuk, kolumu tutan ellerini bırakıp geri
çekilirken Çilingir, yanaklarıma yasladığı avuçlarını çekti. Alnımda birikmiş
terlerin şakaklarımdan süzüldüğünü hissettim. Yutkunmak istediğim sıra
tükürüğüm boğazıma takıldı, boğulacağımı sandım. Öksürerek doğrulduğumda
gözlerimi kırpıştırıp Selçuk ve Çilingir'e baktım.
"Siz niye geldiniz?" diye sorguladığımda
Çilingir, kaşlarını çattı.
Sinirli ses tonuyla, "Dağı sarsacak kadar
kuvvetli bir haykırış çıkarttığın için olabilir mi?" diye sordu ve
kaşlarını kaldırdı. "Ne olacak senin bu halin Mete?"
Bir şey demeden öylece ona baktım. İçimdeki fırtınayı
görmüyor muydu? Benden ne istiyordu? Şu an yaşıyor olduğuma dua etmesi
gerekirken, neden herkes üzerime geliyordu?
Dolan gözlerimi kırpıştırıp ayaklarımı yataktan
aşağıya sarkıttım. Kucağımda kalmış yastığa sarılarak derin bir nefes aldım ve
komodinin üzerindeki saate baktım. Eve geldiğimden beri, uyumuş olmama rağmen,
geçen süre yalnızca iki saat mi olmuştu? Kaşlarımı çatıp derin bir nefes aldım
ve usulca verdim. Zaman bile onun yokluğunda çok yavaş geçiyordu.
Birinin gölgesi saatin üzerine düştüğünde karşımda
dikilen bedene baktım. Başımı biraz arkaya atıp Selçuk'a baktığımda derin bir
nefes alıp verdi.
"İçinde ne yaşıyorsun?" diye sorduğunda
kafamı iki yana salladım.
"Ne yaşamıyorum ki?" gözlerimi kaçırdım,
"Beynimin içi susmuyor." dedim ve yüzümü yere eğdim. Selçuk, yere
çöktüğünde Çilingir'de onunla birlikte yere çökmüştü. İkisi de ellerini
dizlerime koyduklarında Selçuk, kafasını iki yana salladı.
"Mete, bu şekilde devam edemezsin. Ya bağırıp
çağırıp ortalığı kır, dök, parçala ya da otur hıçkıra hıçkıra bir ağla. Eyşan'ı
sağ salim bulduğumuzda ya o sesleri hiç kaybetmezsen, o zaman ne
yapacaksın?" diye sorduğunda yutkunmak zorunda kalmıştım. Yutkunduğumu
işitmiş olması onun derin bir iç çekmesine olmuştu.
"Bu şekilde bekleyerek onu bulamayız. Yirmi dört
saate doğru gidiyoruz. Maalesef ki onu tutan adam psikolojik sorunlara yatkın
bir manyak. Onları o şekilde onun elinde bırakamayız." dedi ve Çilingir'e
baktı.
"Yola çıkıyoruz," dedi ve bakışlarını bana
çevirdi, "Sende bir süre uyamazsan iyi olur. Madem ki kabusların gerçek
oluyor, gerçek hayatta yaşadıkların emin ol daha az canını acıtır." dedi
ve ayağa kalkıp odadan çıktı.
18 Mayıs 2022 – 23:32 / Şırnak – Suriye Yolu
Yazar, Ağzından
Aura, Bö
Gece, yolun siyah asfaltını bir örtü gibi sererken
farların ışığı karanlığı biçiyordu. Şırnak-Suriye yolunun keskin virajları,
dağların sessizliğinde yankılanan motor sesiyle doluydu. Gökyüzü bulutsuzdu ama
ay, bulanmaya yüz tutmuş bir anının silueti gibi silik görünüyordu.
Selçuk Ege Turalı, direksiyon koltuğunda oturuyordu.
Buz gibi mavi gözleri, yolun kıvrımlarına kilitlenmişti. Gözlerindeki o soğuk
ve derin bakış, geceyi yırtar gibi ileriye dikilmişti. Yüzünde taş gibi
ifadesiz bir maske vardı ne endişe ne öfke okunabiliyordu. Parmakları
direksiyona gevşek ama kontrolü asla bırakmayacak bir tutuşla sarılmıştı. Sanki
yolun her metresini ezbere biliyordu.
Yan koltukta Mete Mert Çakır oturuyordu. Başını
hafifçe yana çevirdi, Selçuk'un yüzünü inceledi. Mavi gözlerinde ne bir
titreşim ne de bir ipucu vardı. Sanki her şeyi bilen ama hiçbir şey hissetmeyen
bir adamdı. Mete, yüzünden bir anlam çıkarmaya çalıştıysa da başaramadı. İç
çekerek bakışlarını yeniden farların aydınlattığı bitmek bilmez yola çevirdi.
Arka koltukta Çilingir vardı. Parmakları, elindeki
tabletin ekranında sessizce kayıyordu. Mavi ışık, yüzüne soğuk bir parıltı
veriyor, tabletin yansımasında gözlerindeki odaklanmış bakışlar daha da
keskinleşiyordu. Dosyalar arasında hızla geçerken, ekranın titrek ışığı yüz
hatlarını daha sert gösteriyordu.
Sessizliği Mete bozdu, "Nereye gidiyoruz?"
diye sordu.
Sesinde bir merak vardı ama altına gizlenmiş ince bir
huzursuzluk seziliyordu. Selçuk başını çevirmedi, yalnızca mavi gözlerinde bir
anlık bir parıltı belirdi. Cevabı kısa ve netti, "Gittiğimizde
görürsün," dedi.
Araç yine sessizliğe büründü. Dışarıda kara yolun
uğultusu ve motorun monoton sesi vardı. O an Selçuk'un, klimanın üzerindeki
tutamaca bağlı telefonu çalmaya başladı. Aracın içinde yankılanan keskin zil
sesi, gecenin sessizliğini böldü. Ekranda beliren isim Orkun'du.
Selçuk göz ucuyla ekrana baktı. Mavi gözleri anlık bir
buz zerresi gibi parladı. Yüzündeki taş maskede tek bir çatlak bile oluşmadı.
Sakin bir hareketle aramayı yanıtladı. Arabanın içinde Orkun'un sesi
yankılandı.
"Turalı, duyduklarım doğru mu?"
Selçuk, derin bir nefes aldı. Mavi gözleri anlık
Mete'ye kaydı. Alt dudağını dişlerinin arasına aldı, kısa bir tereddüt... Sonra
sessizliği bozdu.
"Evet. Güvercin kaçırıldı," dedi.
Sözler havada asılı kaldı. Mete, Selçuk'un sesindeki
tonlamayı çözmeye çalıştı ama yine de bir şey çıkaramadı. Selçuk hemen ardından
soğukkanlı bir ifadeyle ekledi.
"Orkun, konferansa bağlasana."
Orkun'un onaylayan sesiyle birlikte telefonun
hoparlöründen bir anda gürültülü ve karışık sesler yükseldi. Bağlantının diğer
ucunda birçok kişi vardı. Konuşmaların arasında tanıdık sesler, mırıldanmalar
ve düşük frekansta tartışmalar duyuluyordu.
Selçuk, gözlerini yoldan ayırmadan kısa ve net bir
selam verdi, "İyi akşamlar," dedi.
Telefonun diğer ucundan bir koro gibi yankılanan
sesler, aracın içinde anlık bir titreşim yarattı.
"İyi akşamlar, Viran Ege."
Mete'nin gözleri bir an Selçuk'a döndü. Bu kod adını
duymak, havayı biraz daha ağırlaştırmıştı. Selçuk'un ifadesi hâlâ değişmiyordu.
"Yarım saatlik yolumuz kaldı. Herkes toplandı
mı?" diye sorduğunda yeniden koro gibi yankılanan sesler bunu onayladı.
Selçuk, hiçbir şey demeden elini ekrana uzattı ve aramayı sonlandırdı. Ekran
gece misali karanlığa gömüldüğünde Mete, cebindeki sigara paketini çıkarttı ve
içinden bir dal çıkartıp Selçuk'a uzattı.
"İçmeyeceğim," dediğinde Mete, paketi
Çilingir'e doğru çevirdi. Çilingir, gözlerini bir an için tabletten çekip
Mete'nin uzattığı sigarayı aldı. Mete, kendine bir dal çıkartıp dudaklarının
arasına sıkıştırdığında hızla Zippo'suyla yaktı. Çilingir'e döndüğünde çoktan
sigarasını yaktığını fark etti. Dudaklarının arasındaki sigarayı parmaklarına
sıkıştırıp yolu izlemeye başladı. Yol uzamaya devam etti. Farların ışığı,
yaklaşmakta olan bilinmezliğin gölgelerini kovalamaya çalışıyordu.
Yarım saat sonra, farlar kısaldı ve araba, Selçuk'un
bir süre önce Caner'i getirdiği merkezin önünde durdu. Mete, dikkatli ve
sorgulayan bakışlarıyla kafasını hafifçe eğdi, etrafı kesti.
"Burası neresi?" diye sorduğunda Selçuk'tan
yine bir cevap alamadı. Mete, derin bir nefes alıp verdiğinde Çilingir, kapıyı
açtı ve aşağıya indi. Mete'nin kapısını açtığında soran gözlerle inip
Çilingir'e baktı. Selçuk'ta arabadan inip kilitlediğinde aracın farları
karanlığa gömüldü.
Binaya doğru yürüdüklerinde Selçuk durdu ve belindeki
silahı çıkarttı. Kapının üzerindeki kilide silahın dipçiği ile vurduğunda
Çilingir, gözleri büyümüş bir şekilde Selçuk'a baktı.
"Bunu hakaret sayarım, ben neyim burada? Anahtar
varken neden zor kullanıyorsun?" diye sitem ettiğinde Selçuk, gözlerini
devirip kapıyı ittirdi.
"Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır." dedi
ve içeriye girip kenara çekildi. Mete ve Çilingir içeriye girdiklerinde kapıyı
kapattı. Mete'nin bakışları, on beş kişilik bir masanın etrafında duran, sekiz
adamın maskeli yüzlerinde gezindi. Hepsi onları gördüğü anda ayağa kalkmış bir
şekilde onlara bakıyordu. Selçuk, küçük adımlarla yürümeye başladığında Mete ve
Çilingir'de Selçuk'un peşinden ilerledi.
Masanın ikinci sandalyesinin önünde duran Orkun, derin
bir nefes alıp Mete'ye baktı. Mete' de ona baktığında ağırca kafasını eğip
kaldırdı. Mete, selama karşılık verdiğinde Selçuk, üzerindeki kabanı çıkartıp
ilk baştaki sandalyenin sırtına astı. Gömleğin kol düğmelerini açarken,
"Oturun," dedi. Mete ve Çilingir, hemen önlerindeki boş sandalyeye
oturduklarında Selçuk, kollarını dirseklerine doğru kıvırmaya başladı.
"Hayalet ekibinin varlığından kimsenin haberi yok
Mete, Çilingir hariç. Zira kendisi de daha önce bu ekibin içinde bulundu."
dediğinde Mete, göz ucuyla Çilingir'e baktı ama ifadesiz yüzüyle karşılaştı.
Selçuk, burnunu çekip boynunu kütletti ve arkasında
bulunan perdeye göz ucuyla baktı. Ardından masada oturan kişilere dönüp
çenesini kaldırdı.
"Neler olduğunun herkes bilincinde, o yüzden
anlatmama gerek yok. Alparslan Çakır'ın talimatıyla buraya toplandık. Kimsenin
kimseyle de tanışmasına gerek olduğunu düşünmüyorum. Çünkü bu iş bittikten
sonra herkes kendi kabuğuna çekilecek," kafasını eğdi,
"yeniden." dedi ve bir adım arkaya doğru attı.
Eğdiği yüzünü kaldırıp Mete'ye baktığında Mete'nin onu
izlediğini fark etti. Selçuk, yanağının içini dişleyip çenesini sola ve sağa
doğru büktü.
"Her yaşanan şey, bir önce yaşanmış olayı
tetikler ve buna pişman olacaklar," arkaya doğru bir adım da attı,
"özellikle Viran Ege'yi uyandırdıklarına," dedi ve sağ elini havaya
kaldırdı. Arkasındaki perdeyi kavrayıp hızla aşağıya indirdi. Büyük bir panoya
tutturulmuş; görseller, gazete kupürleri, olay yeri inceleme fotoğrafları,
haritalar vardı. Her biri, raptiye ile tutturulmuş ve özellikle belirli
noktalarından geçirilmiş ipler vardı. Örümcek ağı misali örülmüş ağlar tek bir
noktaya sürükleniyordu.
Elias Farouq.
Mete, gördükleriyle hafifçe kaşlarını çattığında
gözlerini panodan alıp Selçuk'a bakamıyordu. Sağ üst köşedeki fotoğrafı
gördüğünde çatık kaşları alnına doğru yükseldi. Selçuk'un sol koluna yaslı,
yeni doğmuş oğlu ve hemen yanında karısı vardı. Karısının sağ kolu, Selçuk'un
sol kolunun hemen altına yaslanmıştı. Birlikte gülerek kadraja bakıyorlardı.
Mete, güçlükle yutkunup bakışlarını kaçırdı ve yüzünü
yere eğdi. Dişlerini sıktığında Selçuk'un gözleri Mete'ye çevrildi. Mete'nin
çenesinin gerildiğini fark ettiğinde derin bir nefes aldı ve ağırca bıraktı.
Dudaklarını ıslatıp Orkun'a baktı.
Önündeki sandalyeyi çekerken, "Selami niye
gelmedi?" diye sordu. Sandalyeye oturduğunda Orkun, tam dudaklarını
aralamış konuşacaktı kapı gürültüyle açılıp hemen kapandı. Herkesin bakışları
kapıya çevrildiğinde Selçuk, ağırca arkasına yaslandı. Orkun, eliyle kapıyı
gösterdi.
"İyi insan lafın üstüne gelirmiş," dediğinde
Çilingir, gözlerini devirdi, "Ya da iti an çomağı hazırla." dedi.
Selami denen kişi, kafasındaki siyah fötr şapkayı çıkartmadan yarım ağız
gülümsedi ve Mete'nin tam karşısındaki sandalyeye oturdu. Selçuk, sağ elini
kaldırıp Selami'yi gösterdi.
"Tek tanıyacağınız insan, Selami," dedi ve
Mete'ye baktı. Mete, karşısında oturan adamı izledi. Fötr şapkanın yüzünde
bıraktığı gölgeden belli olan yeşil gözleri Mete'nin gözlerinde geziniyordu.
Selami, gözlerini hafifçe kısıp ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve
omuzlarını düşürüp kafasını sol omzuna doğru eğdi.
"Ne zamandan beri böylesin?" diye sorduğunda
Mete, kaşlarını çattı. Hiçbir şey demeden öylece Selami'ye baktığında Selçuk,
kollarını göğsünde bağladı ve dirseklerini masaya koyup eğildi. Bakışları
Mete'nin yüzünde gezinirken Selami, kaşlarını yukarıya doğru kaldırdı.
"Biri gözlerinin önünde ölüme yürüdüğünde, zihnin
ne yapar? Kabullenir mi, yoksa inkâr mı eder?" diye sorduğunda Mete, çatık
kaşlarını düzeltti ve alt dudağını dişleyip Selçuk'a baktı. Burnundan 'Bu
durumdan hoşnut olmayan' bir tınıyla nefeslenerek gülümsedi ve karşısında
oturan Selami'ye baktı.
"Benim zihnim hesap yapar. Kaç saniyede, hangi
rotada, hangi sonuçla müdahale edebileceğimi ölçer. Duyguya yer yok,"
dediğinde Selami, gülümseyerek arkasına yaslandı.
Selami, gözlerini Mete'nin gözlerine dikerek, "Ya
hata yaparsan? Bir saniye gecikirsen? O kişinin kanı senin ellerinde olmaz
mı?" diye sordu.
Mete, hiç tereddüt etmeden çenesini dikleştirdi.
"Kan ellerime bulaşacaksa, o yükü taşırım ama
zihnime işlemesine izin vermem. Çünkü bir sonraki hayat, o yükü taşıyamayanlar
yüzünden kaybedilir," dedi.
Selami, aldığı cevapla alaycı bir tebessüme büründü,
"Demek duyguları tamamen susturabiliyorsun. Sevgi, korku, öfke,"
kaşlarını kaldırdı, "bunların hiçbiri seni yönetmiyor mu?"
Mete'nin gözleri bir an için donuklaştı. Selami
gördüğü gözlerle küçük bir iç çekti. Mete, dirseklerini masaya yaslayıp
ellerini çenesinin altında kenetledi.
"Duyguların sesi vardır, evet ama benim zihnimde
yerleri yok. Çünkü ben seslere değil, sonuçlara yürürüm."
Selami, ifadesiz bir yüzle, "Karın ölseydi aynı
böyle soğukkanlı kalabilir miydin?" diye sorduğunda Mete, kaşlarını çattı
ve ayağa kalkıp önündeki adamı yakalarından kavrayıp ayağa kaldırdı. Gerilen
çenesinden dişlerini sıktığı belli oluyordu.
Dişlerinin arasından, "Ben deneme tahtası
değilim, o psikolog cümlelerini üzerime akıtma. Yoksa ben senin ağzına
şarjörümdeki tüm mermiyi akıtırım," dedi ve Selami'yi sertçe biraz önce
oturduğu sandalyeye ittirdi. Selami son anda dengesini koruyup masaya
tutunduğunda boğazını temizledi ve Selçuk'a baktı.
"Kimliğini koruyor ama zaafı onu öfkelendiriyor.
Öfke problemi var," deyip sandalyesine oturdu. Mete, gözlerini kapatıp
derin bir nefes aldı ve sandalyesine oturup Selçuk'a baktı.
"Benimle dalga mı geçiyorsun Selçuk?" diye
sorguladığında Selçuk, kafasını iki yana salladı. "Hayır, seninle dalga
geçmiyorum. Bunu yaptırmam gerekti. Öfke iyidir ama farklı tepki de
verebilirdin."
Mete, gözlerini devirdi.
"Yalan da söyleyebilirdim," dedi ve
karşısındaki adama baktı.
"Zihin oyunların bitti mi?" diye sorduğu
sıra Selami, derince gülümsedi ve arkasına yaslandı.
"Duygularını susturma konusunda pek emin değil
gibiydin?" diye sorusuna soruyla cevap verdi. Mete ise ona boş gözlerle
bakmaya devam etti ama Selami susmadı. "Zaafın seni çok öfkeli biri
yapıyor. Bu da zaafının çok güçlü bir etken olduğunu gösteriyor," dedi.
Mete, gözlerini kapatıp arkasına yaslandı ve
dudaklarını sinirle yalayıp gözlerini açtı.
"Âşık olduğum kadınla evliyim ve o kadın
karnında, benim iki kanımı taşıyor. Sence bu zaaf nasıl güçlü olamaz?"
diye sordu ve tek kaşını kaldırdı. "Ayrıca biraz daha buna devam ederse,
ben gideceğim Selçuk," deyip gözlerini Selçuk'a çevirdi.
Selçuk, gözlerini Selami'ye çevirdi.
"Bu kadarı kâfi. Alacağını aldın zaten."
Selami, kafasındaki fötr şapkayı çıkartıp masanın
üzerine koydu. Sandalyenin yönünü Selçuk'a doğru çevirip sağ bacağını sol
bacağının üzerine attı. Sağ dirseği yan bir şekilde masaya yaslanırken tüm
dikkatiyle Selçuk'a odaklandı. Selçuk, boynunu gergince kütletti.
"Kıyam," dedi ve Selami'nin hemen
arkasındaki maskeli adama baktı. "Ormanda neler yaşandı, gelen giden oldu
mu?" diye sorguladı. Kıyam, diye hitap ettiği kişi önündeki dosyanın
kapağını araladı ve içindeki dört fotoğrafı ona doğru sürükledi. Mete'nin
bakışları fotoğrafların üzerinde gezinirken kaşları ağırca havalandı. Selçuk,
fotoğraflara dokunmadan yalnızca baktı.
Birinci fotoğrafta, Elias'ın ormanda yürürken ki bir
görseli bulunuyordu. İkinci fotoğrafta, Elias yanındaki Shaytan ile karanlık
çökmüş ormanın içindeydi. Üçüncü fotoğrafta Elias ve Tahir'in yan yana, uzaktan
çekilmiş fotoğrafı vardı. Dördüncü fotoğrafta ise Shaytan'ın elinde bir kutu
vardı.
Selçuk, dördüncü fotoğrafa bakarak, "Shaytan'ın
elindeki kutulu fotoğraf ne zaman çekildi?" diye sordu.
Kıyam, elini uzatıp fotoğrafın arkasını çevirdi. 22
Nisan 2022 yazıyordu. Selçuk, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve
Çilingir'e baktı. Çilingir ise Mete'ye bakıyordu.
"Bu koli, yengeye gönderilen tehdit kolisiyle
aynı." dediğinde Mete, Çilingir'e baktı.
Mete, "O zaten Çilingir," dedi ve Selçuk'un
biraz önceki seslendiği Kıyam'a baktı.
"Neden Selçuk'a ya da üstüne haber
vermedin?" diye sorguladığında Kıyam sessiz kaldı. Selçuk, hafifçe
yutkundu ve Mete'ye baktı.
"Hayalet ekibi haber vermezler. Onlar yalnızca
izlerler. Kanıt toplar, iz bırakır ve günü geldiğinde onları açığa çıkarırlar.
O an karşılarında en sevdiği insanlar bile ölse kıllarını bile
kıpırdatamazlar," dediğinde Mete, kaşlarını çattı.
"Çok saçma," dedi ve Çilingir'e baktı.
"Sen bu yüzden mi şehit rolü yaptın?" diye
sorguladı. Çilingir, ona bakmadan kafasını ağırca salladı ve derin bir nefes
alıp boğazını temizledi.
"Albay Alparslan Çakır'ın kati emri var. Kimse
Elias Farouq ile temasa geçmeyecek," dedi ve Mete'ye dönüp kaşlarını
kaldırdı, "her ne olursa olsun."
Mete, alayla gülümsedi. "Elias Farouq'un bundan
haberi var mı peki?" dedi.
Selami, şüpheli bir tavırla Mete'yi süzdü ve sonradan
aklına bir şey gelmişçesine gözlerini büyütüp Selçuk'a baktı.
"Onun bana albayın oğlu olduğunu neden
söylemedin? Alparslan Çakır'ın beni kurşunlatmasını mı istiyorsun?" diye
çemkirdi. Mete'nin yanında oturan kişi el parmaklarını çıtlattı. "Belki de
o yüzden benim yanıma oturmuştur." dedi ve Mete'ye baktı.
Selçuk, bir an için dudaklarını yalayıp alt dudağını
dişledi. "Kurşun, şu an sırası değil."
Mete'nin yanında oturan Kurşun, ellerini havaya
kaldırıp arkasına yaslandı. Selçuk, gözlerini devirip Selami'ye baktı. Mete ise
donuk bakışlarla Selami'ye bakıyordu.
"Ne oldu korktun mu, psikolog?" diye
sorguladığında Selami, boğazını temizledi. Yüzünde sahte bir gülümseme vardı.
"Yok canım," dedi uzatarak, "ne
korkması. Sadece paçalarımdan biraz salmış olabilirim."
Bu, kimseyi güldürmedi.
Selçuk, ellerini masanın üzerinde kenetledi ve derin
bir nefes aldı. Masada oturan kişilere gelişi güzel bakıp gözlerini
kırpıştırdı. Sol elini havaya kaldırdı ve masanın sol tarafında kalan ilk
koltuğu gösterdi.
"Bu kişi Ayaz," dedi ve hemen yanında oturan
kişiyi gösterdi, "Sır. Sır'ın sağında oturan İz. İz'in yanında oturan
Kurşun. Kurşun'un yanındaki Mete Mert Çakır. Mete'nin yanında oturan kişiyi
zaten birçoğunuz tanıyor ki Çilingir." dedi ve sol elini indirip sağ elini
kaldırdı. Yeniden en baştaki koltuğu işaret etti.
"Sessiz," dedi ve isimleri sayarken eli ile
her birini işaret etti, "Orkun, Kirpi, Giz, Kıyam ve Psikolog Selami.
Hiçbir şekilde kavga ve gürültü istemiyorum." İşaret parmağıyla Selami ile
Kurşun'u gösterdi. "Özellikle de siz ikiniz. Sizinle uğraşamam, en ufak
laf atışmanızda sürgüne gönderirim."
Kimseden ses seda çıkmadığında Selçuk, ayağa kalktı ve
ellerini masaya koydu.
"Düşmanı yakalamak için önce onun kim olduğunu
görmemiz gerekli," dedi ve Selami'ye baktı, "Selami, Elias Farouq'u
anlat."
Selami, boğazını temizledi ve oturuşunu düzeltip
bedenini masaya doğru çevirdi. Ellerini kenetleyip masanın üzerine bıraktı.
Masanın üzerine bakarak, "Antisosyal kişilik
bozukluğu yani psikopati eğilimleri olan bir terörist. Duygusal bağ kuramaz,
empati yapamaz. İnsanları manipüle etmekten zevk alır, onların acı çekmesini
umursamaz. Planlı ve stratejik hareket eder," Mete'ye baktı, "ani
öfke patlamalarından ziyade," Selçuk'a baktı, "kontrollü bir
soğukkanlılık gösterir. Zekasını insanları yönlendirmek ve kandırmak için
kullanır." dedi.
Mete, tek kaşını kaldırdı.
"Psikopatolojik belirtileri nedir?" diye
sorduğunda Selami, Mete'ye baktı ve gözlerini kırptı.
"Sadistik eğilimler, duygusal eksiklik, kimlik
oyunu ve güç takıntısı."
Mete, dudağının içini dişleyip Selami'ye bakmaya devam
ederken Selami, derin bir nefes alıp verdi ve yeniden Selçuk'a baktı.
"PPD'de olabilir," dediğinde Çilingir,
kaşlarını çatıp Selami'yi süzdü. "PPD?" diye sorguladığında Selami,
Çilingir'e baktı.
"Paranoid Personality Disorder yani, Paranoid
Kişilik Bozukluğu. Elias sürekli ihanet korkusuyla yaşayan, paranoyak bir
karakter. Güven problemi var. Başkalarının ona zarar vermek istediğine dair
takıntılı düşüncelere sahip. Paranoyak bir karaktere asla sinirlenilmemesi ve
öfkeli bir şekilde bakılmaması gerekir. Aksi taktirde karşısındaki kişinin ona
zarar vereceğini düşünür ve sadist düşüncelere başvurur."
Mete, duyduklarıyla ellerini ceplerine soktu ve sigara
paketini çıkartıp içinden bir dal çıkarttı. Sakinleşmek amacıyla dudaklarına
yerleştirdiği sigarayı yaktı ve arkasına yaslanarak Selami'ye baktı.
"Ne kadar süreden beri Elias'ı analiz
ediyorsun?" diye sorguladı. Selami, "2017," dedi,
"Çocuklarının ve karılarının öldürüldüğü andan beri."
Mete, ağırca kafasını sallayıp sigarasından bir nefes
çekerken Selçuk, bakışlarını Sır'a çevirdi.
"Sende neler var Sır?" diye sorguladı. Sır,
yalnızca maskesinin açıkta bıraktığı yeşil gözlerini kısarak Mete'yi süzdü ve
ardından Selçuk'a döndü.
"İki ilaç temin ettiler," dediği an Mete,
Sır'a baktı. Mete her ne kadar sakince bakmaya çalışsa da göğsü, nefes
alışverişleri hızlanmış gibi yükselip alçalıyordu, "Fizostigmin ve
Atropin."
Mete, kaşlarını çatıp Selçuk'a baktığında Selçuk'un
bakışları Giz'e çevrildi. "Giz?"
Kıyam'ın hemen sağında oturan Giz, oturduğu yerde
doğruldu ve Selçuk'a baktı.
Giz, taramalı tüfek misali, "Fizostigmin, bir
kolinesteraz inhibitörü olan bir ilaçtır. Kolisnesteraz enzimi, asetilkolin adı
verilen nörotransmiterin parçalanmasından sorumludur. Fizostigmin, bu enzimi
inhibe ederek asetilkolin seviyelerini artırır," diye cümlelerini devam
ettirirken Selçuk, elini kaldırdı.
"Hop, yavaş nefes al! Ayrıca Türkçe terim
kullanarak anlat, biz senin gibi bu terimleri bilmiyoruz," dedi ve avcunu
masaya doğru yavaşça eğdi, "ve daha yavaş ol. On saniye içinde yirmi üç
tane sözcük saydın, yavaş konuş." diye sitem etti.
Giz, gözlerini kırpıştırıp derin bir nefes alarak,
"Merkezi sinir sistemini uyarır," dedi ve aldığı nefesi yavaşça
bıraktı.
Çilingir, gözlerini kırpıştırdı. "Demek ki bir
cümle ile de anlatabiliyormuşsun," dedi ve arkasına yaslandı. Giz,
gözlerini devirdi ve maskesini düzeltti.
"Yan etkileri olarak; baş dönmesi, mide
bulantısı, terleme, yavaş kalp atışı ve nörolojik değişiklikler
görülebilir." dedi ve Mete'ye baktı.
"Eşiniz daha önce hiç ilk doza maruz kaldı
mı?" diye sorduğunda Mete, parmaklarının arasındaki yitip giden sigarayı
sıktı ve Giz'e baktı.
Buz gibi bir ses tonuyla, "Evet, iki miligram
Skopolamin verildi. Tedavi yöntemi olarak Fizostigmin kullanıldı." dedi.
Giz, şüpheli bir şekilde gözlerini kıstı ve düzeltti.
"Atropin'de aynı işlemi görüyor. Parasempatik
sinir sistemi üzerinde etkili olur. Fizostigmin, asetilkolin seviyelerini
artırırken, atropin asetilkolini," derken gözlerini kapattı, "Yani
bir kişi atropinle zehirlenmişse, fiziksel belirtileri tedavi etmek için
fizostigmin verilebilir." dedi ve gözlerini açıp Selçuk'a baktı.
Selçuk, sandalyesine oturup arkasına yaslandı.
"Atropin'in özelliği ve yan etkileri ne?"
diye sorguladığında Giz, bir kez daha maskesini düzeltti.
"Kalp hızını artırabilir, mide hareketlerini
yavaşlatabilir ve göz bebeklerini genişletebilir. Ağız kuruluğu, bulanık görme,
idrar yapmada zorluk, hızlı kalp atışı, baş dönmesi gibi yan etkiler olabilir.
Fizostigmin, belirli bir süre içinde verilmezse," derin bir nefes alıp
gözlerini kapattı, "hamile olan bir kadın düşük yapar." dedi ve
nefesini bıraktı.
Bütün herkesin bakışları bir anda Mete'ye
çevrildiğinde Mete'nin gözleri kapalıydı. Masanın altında tuttuğu elleri yumruk
olmuştu. Sesli yutkunmasını duyduklarında Selçuk, boğazını temizledi ve
çenesini dikleştirdi.
"Bunun olmasına izin vermeden onu oradan
çıkartacağız," dedi ve bakışlarını Orkun'un sağında oturan Sessiz'e
çevirdi.
"Sessiz, Güvercin'i nerede tutuyor
olabilirler?" diye sorduğunda Sessiz, oturduğu yerde dikleşti.
"Üç yer var," dediği an herkesin bakışları
Sessiz'e çevrildi. Selami'nin gözleri bir an için büyüdü. "Sesin gittikçe
daha da korkunç olmuş, Sessiz."
Sessiz'in sesi gerçekten korkunçtu. Kirli ve tok bir
sese sahipti. Yıllar önce operasyon geçirdiği için robota benzeyen bir sesi
vardı. Selçuk, ayağını kaldırıp masanın altından Selami'ye tekme attığında
Sessiz, bunu duymamış gibi yaptı ve sakince konuşmasına devam etti.
"Üç yer var; birisi Şenol Barlas'ı öldürdükleri
yer, diğeri Kayıp Vadi, en son olan yer ise Ateş Bariyeri." dedi. Selçuk,
kaşlarını çatıp "Kayıp Vadi neresi?" diye sordu.
"Kayıp Vadi, Van'ın sol tarafında kalan
terkedilmiş bir köy," dediğinde Mete, kaşlarını çattı ve Selçuk'a baktı.
"Ateş Bariyeri neresi Selçuk?"
Selçuk'un gözleri Mete'nin gözlerini buldu.
"Suriye'deki evim," dedi ve bakışlarını
kaçırarak Sessiz'e baktı. "Ateş Bariyeri'ne götürecek kadar salak değil.
Her yerinin tuzaklı olduğunu biliyor," deyip sandalyeyi çevirdi.
Ayaklarını sağlamca yere bastırarak kendini panonun önüne sürükledi. Büyük
panonun önünde durduğunda arkasına yaslandı ve ellerini kolçağa yasladı.
Gözleri sağ üst köşede duran fotoğrafa takılı kaldığında kollarını göğsünde
bağladı.
Bakışları fotoğraftayken, "Şenol'u nerede öldürmüşler?"
diye sordu. Sessiz, göz ucuyla Mete'ye bakıp yeniden Selçuk'un sırtına baktı.
"Zirve'yi ve diğer askeri tuttukları
depoda," dedi ve arkasına yaslandı. Selçuk, kafasını ağırca salladı ve
kollarını göğsünden çekip sağ elini panoya uzattı. Kırmızı kalemle üzerine
Arapça بيت أختها yazılmış haritayı aldı ve sandalyeyi masaya doğru döndürdü.
"Sanırım nereye götürüldüğünü artık
biliyorum," dedi ve haritayı ağırca Çilingir'e doğru uzattı. Çilingir,
haritayı aldığında Mete, yaslandığı yerden doğruldu ve Çilingir'in tuttuğu
haritaya eğildi.
Mete, kaşlarını çattı, "Beit ukhtaha, yani kız
kard-" dediği an Çilingir'e baktı. İkisinin de gözleri büyümüştü. Aynı
anda konuştular.
"Rojin'i bulduğumuz ev."
🪶
4 Mart 2022 / 01:35 - Hakkâri
Mete Mert Çakır, Ağzından
Caner, sonunda gözlerini açmıştı. Onun hayata
tutunması demek, benim de bir nebze rahat nefes almama yardımcı olmuştu.
Kardeşim bana bu hayattaki en yakın varlığımdı. Eyşan'ın yeri bende ayrı olduğu
için kıyaslamıyorum bile.
Artık daha önemli işlerimiz vardı.
Hakkâri'nin karanlık gecesinde, soğuk rüzgâr dağlardan
hızla akıp, köyün üstüne düşen ince bir toprak bulutunu savuruyordu. Evler, her
şeyden uzak, bir dağ köyünde kaybolmuş gibiydi. Çilingir'in uzattığı krokiyi
elime alıp göz gezdirdim. Hakkâri'nin kuzeyine doğru ilerledikçe, şehirden
izole olmuş bu köyün yeri daha da gizli kalıyordu.
Demek ki Rojin, burada saklanıyordu. Normal bir köyde
kaldığı için de bulunamayacağını düşünmüş olmalıydı. Yarım ağız tebessüm ettim
ve elimdeki krokiyi Çilingir'e verip ellerimi birbirine sürttüm. Eyşan'a olan
sinirim henüz geçmemişti. Resmen, operasyona kendisini atıp, şehit düşmüş rolü
yapacak düşüncesiyle karşıma gelmişti. Ona her ne kadar sinir olup kırılmış
olsam da kokusu burnumda tütüyordu ya.
Ayrıca bu meseleler bittiğinde ve tamamen Miran
Zafir'i ele geçirdiğimizde, ona evlilik teklifi edecektim. Yüzük bile
almamıştım gerçi, onu da bir ara halletmem gerekti.
Gözlerimi sol bileğimdeki saatime çevirip derin bir
nefes aldım ve Çilingir'e baktım. Çilingir, parmaklarına sıkıştırdığı sigarayı
söndürüp üzerindeki kabanın cebine koydu ve bakışlarını bana çevirdi.
"Neyi bekliyoruz?" diye sorduğunda gözlerimi
büyüttüm. "Senin sigaranı bitirmeni bekledim Çilingir. Sigara içerek mi
alacaksın kadını?"
Çilingir, kaşlarını çatıp eliyle kendini işaret etti.
"Ben mi alacağım kadını?"
Gözlerimi devirdim.
"Yakaladığımızda sen taşıyacaksın ya Çilingir,
kollarıma Eyşan'dan başkasını alacağımı düşünmedin herhalde?" diye
çemkirdiğim sırada Çilingir'in yine egzoz kıkırtısına maruz kaldım. Bu adamın
gülüşü her seferinde gülmeme sebep oluyordu. Her seferinde bunu yapmayı
seviyordu. Gülerek kafamı iki yana salladığımda ağırca oturduğum taştan
kalktım.
"İlle de yengem diyorsun he?" dediğinde
bakışlarımı ona çevirdim. Çilingir'e kalkması için elimi uzattığımda önce
uzattığım ele sonra da yüzüme baktı.
"Yengem kızmasın? Ayrıca beni seveceğini hiç
düşünmüyorum. Duyacağı şeylerden sonra seni benimle yalnız bırakmak
istemeyebilir."
Gülerek havadaki elimi kafasına savurdum. "Salak
salak konuşma yamuk ağızlı. Yengen, öyle biri değil."
Çilingir, imalı bir şekilde bana baktığında gülüşümü
bozup bir kez daha kafasına vurdum.
"Hele bir bahset bak ağzını nasıl
dikiyorum."
Çilingir, gülerek ayağa kalktığında gözlerini devirdi
ve ellerini kabanının ceplerine soktu.
"Valla yengeyi ilk gördüğümde suratı bembeyaz
kesmişti Bozkurt."
Kızın, karşısındaki delirdik resmen.
Kafamı iki yana sallayıp, "Normal değil mi
Çilingir? İlk defa beni öyle bir durumda gördü," dedikten sonra
bakışlarımı odaklandığımız köyün girişine çevirdim. "Her neyse konumuza
dönelim. Döndüğümüzde tanıştırırım seni yengenle."
Çilingir, benden önde ilerlemeye başladığında onu
takip ederek sola doğru adımladım. Karanlık köydeki taş duvarlar yavaşça
belirginleşmeye başlamıştı. Birkaç köpek havladı ama birbirleriyle oynayarak
önümüzden koşturmaya başladılar. Köyün derinliklerine indiğimizde Çilingir'in
adımları yavaşladı ve sağ tarafta durdu. Durduğumuz duvarın köşesinde
önümüzdeki evi işaret etti.
"Burası olmalı."
Burası, eski taşlarla örülmüş, oldukça küçük bir evdi.
Cam kenarındaki toprak saksılarda ölü bitkiler vardı. Dışarıdan bakan biri bu
evin içinde kimse yok derdi ama içeride az bir yerden süzülen birkaç mum ışığı
geliyordu. Diğer evlere göz attığımda çoğunun ışığı yanıyordu. Yeniden eve
doğru baktım ve kafamı salladım.
"Burası. Pencere kenarına baksana," diye
fısıldadığımda Çilingir, yürümeye başladı. Hafifçe eğilerek pencere kenarına
doğru ilerledi. Adımlarını sessizce atıyordu, neredeyse yere dokunmuyormuş
gibi. Ben de onu takip ettim, duvara yaslanarak içeriye göz gezdirdim. Mum
ışığı, içerideki gölgeleri uzun ve belirsiz kılmıştı.
Karanlıkta kalmış siluet, masanın başında oturuyordu.
Saçları omuzlarına dökülmüş, yüzü yarım yamalak görünüyordu. Ellerini birbirine
kavuşturmuş, başını eğmişti. Bir şeyler mırıldanıyor gibiydi. Dua mı ediyordu,
yoksa sessizce düşüncelere mi dalmıştı?
Çilingir geriye çekilip fısıldadı. "O mu?"
Kafamı salladım. "O."
Şimdi sıra içeri girmekteydi. Zor kısmı başlamıştı.
Çilingir, elini kabanın iç cebine sokup geri çıkarttığında, parmaklarının
arasında küçük bir çelik tel vardı. Ellerinin ustalıkla çalışmasını izledim.
Birkaç saniye içinde, kapıdan gelen hafif bir 'klik' sesi duyuldu.
İçeri ilk giren ben oldum. Dikkatlice adım attım,
içerideki hava ağır ve durgundu. Birkaç eski battaniye, yerdeki tahtalar
üzerine serilmişti. Odanın köşesinde, duvara yaslanmış tahta bir sandalye
duruyordu. Rojin, hâlâ aynı yerdeydi. Belimdeki silahı çıkartıp hızla sürgüyü
çektim ve nişan aldım. Başını kaldırıp gözlerini bizimkilerle buluşturduğunda,
yüzü aniden dondu.
Korku, önce göz bebeklerinde büyüdü, sonra kaslarına
yayıldı. Ani bir hareketle geriye çekildi ama kaçacak bir yer yoktu.
"Elini kaldır, Rojin," dedim, sesimi
olabildiğince yumuşak ama otoriter tuttum.
"Ne istiyorsunuz?" diye sordu, sesi titrek
ve boğuktu.
Çilingir kapıyı kapattı, içeriyi tekrar karanlığa
gömdü. "Bunu sen de gayet iyi biliyorsun."
Rojin'in nefesi sıklaşmıştı. Tedirginlikle odanın
diğer köşesine doğru adım attı ama kaçamayacağını biliyordu. Sonunda durdu,
dudaklarını sıktı ve gözlerini benden kaçırarak yere dikti.
"Beni öldürecek misiniz?"
Bir adım attım. "Öldürmek isteseydik, bunu çoktan
yapmış olurduk."
Sessizlik oldu.
Rojin, birkaç saniye boyunca nefes alıp verişini
kontrol etmeye çalıştı. Sonra gözleri yeniden benimkilere kilitlendi.
Karşımdaki kadının içinde bir savaş vardı. Korku ve kabulleniş, kaçış ve
teslimiyet arasında gidip gelen bir savaş.
"Bizimle geleceksin," dedim.
"Şimdi."
Bir an tereddüt etti. Ellerini yumruk yapıp gevşetti.
"Beni aldığınıza pişman olursunuz. Miran, bunu sizin yanınıza
bırakmaz."
Gözlerimi devirip Çilingir'e baktım. Çilingir, kadına
bir adımda yaklaşıp elini kaldırdı ve boynuna sertçe vurdu. Rojin'in tepki
vermeye bile fırsatı olmamıştı. Çilingir, karşısındaki terörist bile olsa bir
kadın diyerek nazikçe kucağına aldı ve kapıya doğru ilerledi.
Köy, o kadar köhneydi ki kimse o gün Rojin'i çıkartıp
götürdüğümüzü görmedi.
🐾
21 Mayıs 2022 – 06:12 / Şırnak
Mete Mert Çakır, Ağzından
Doksan altı saat.
Ben Eyşan'sız doksan altıncı saate girerken güneş,
ufuktan daha yeni doğmaya başlıyordu. Gökyüzünde bıraktığı alacalı tanı mavide
pembe bir iz bırakırken, parmaklarımın arasındaki sigara bitmek üzereydi.
Tütünün acı dumanı ciğerlerime dolarken, içimdeki boşluğu doldurmuyordu. Doksan
altı saat. Dile kolay ama zaman içimde bükülüyordu sanki. Bazen bir saniye bile
geçmek bilmezken, bazen saatler göz açıp kapayıncaya kadar kayboluyordu.
Sol bileğimdeki saate baktım, 06:12.
Şırnak'ta sabahlar soğuk olurdu ama içimi donduran
hava değildi. İçimi, elimde olmadan zihnime kazınan o ihtimaller üşütüyordu.
Eyşan'ın o evde olduğunu biliyorduk ama gidememiştik. Köyün tüm girişleri
kapatılmış ve sıkı önlemler almışlardı. İçeri sızma durumunu konuştuğumuzda,
'Eyşan'a zarar verirler.' diye babam izin vermemişti.
Albay Alparslan Çakır'a; babama, 'O bölgenin üzerinden
dron veya hava aracı geçirelim.' dediğimizde ise, sinyal kesicilerin olduğunu
ve en aksi bir durumda yine Eyşan'a zarar verebileceklerini söylemişti.
Elimiz kolumuz bağlı kalmıştık resmen, hiçbir şey
yapamıyorduk ve bu durum, beni artık tükenişin sınırına getirmişti. Çenemi
sıktım, parmaklarımdaki sigaranın son izmaritini yere fırlattım. Küçük, kızıl
bir kıvılcım parladı ve yok oldu. Parmaklarımın ucunda kalan boş süngeri metal
küllüğün içine bıraktım.
Arkamdan gelen adım sesiyle derin bir iç çektim ve
gözlerimi ufuktan ayırdım. Yüzümü sağ omzuma çevirip göz ucuyla gelene baktım.
Çilingir, iki elinde tuttuğu karton bardaktaki kahvelerle yanımda durdu.
"O günden beri ağzına bir lokma sokmadın. Hiç
olmazsa şu zıkkımı iç," dedi ve sol elindeki bardağı bana uzattı. Sağ
elimi uzatıp aldım. Dumanı üstünde tüten kahveyi kendime doğru yaklaştıracaktım
ki gözlerimi kapattım. Ya açsa? Ya bir yudum su bile içemediyse? Ben şimdi
nasıl içerdim bu kahveyi?
Gözlerimi açıp soldaki kulübede duran askere baktım.
Ağırca yutkunup ona doğru yürüdüm ve elimdeki bardağı ona uzattım. Asker, esas
duruşunu bozmadan bir gözlerime bir de ona uzattığım bardağa baktı. Biraz daha
ona doğru yaklaştırdığımda "Al, ben içemeyeceğim. Sen iç ziyan
olmasın." dedim. Gözlerini kırpıştırdığında burukça gülümsedim ve kafamı
salladım. "Al dedim, teğmen," deyip kaşlarımı kaldırdığımda boğazını
temizledi ve esas duruşunu bozup kahveyi aldı.
Yanına geçip ellerimi ceplerime soktuğumda Çilingir'e
baktım. Çilingir, yanından geçen askere elindeki kahveyi verip gönderdiğinde
ellerini ceplerine soktu ve açık alana doğru yürümeye başladı. Göz ucuyla
kahvesinden hâlâ yudum almayan askeri izledim.
"İçsene, soğutma. Bir şey olursa bende buradayım.
Kimse bir şey diyemez, iç," diye mırıldandığımda asker küçük bir yudum
aldı ve derin bir nefes aldı.
"Allah razı olsun komutanım."
Bir hissin kalbimi sıktığını hissettiğimde gözlerimin
dolmasına engel olamadım. Gözlerimi kırpıştırarak, göz pınarlarımdaki yaşları
geri savuşturmaya çalıştım.
"Âmin, Allah hepimizden razı olsun," demekle
yetinebildim. O kahvesini içerken bende sessiz bir şekilde yanında duruyordum.
Ufuktan yükselen güneş, bölgeyi aydınlığa kavuşturmak istermişçesine tüm
heybetiyle ışıldıyordu. Derin bir nefes alırken "Adın ne?" diye
sordum bir anda, yanımdaki teğmene. Ayağını bir an için yere vurduğunu duydum.
"Kaan Tunçer, İstanbul komutanım."
"Peki, isimler hakkında düşündün mü?" dedim,
birden Eyşan'a. Eyşan ise gülümseyerek başını salladı. "Henüz değil. Ama
sen düşünmüşsündür, itiraf et."
Omzumu silktim ama içim içimi kemiriyordu.
"Sadece birkaç fikir..." dedim ama sesimdeki heyecanı sanırım
gizleyememiştim.
Eyşan, gözlerindeki parıltıyla, "Paylaş
bakalım," dedi merakla.
"Eğer bir kız olursa," dedim, ona bakarak,
"belki Toprak. Toprağımdan bir parça."
Eyşan, gülümsedi. "Ve erkek için?"
Aklıma gelen değil, günlük tuttuğum zamanlardan kalan
o ilk ismi söyledim.
"Belki Kaan," dedim. "Kısa, güçlü,
anlamlı."
Zihnime düşen anıdan gözleri dolu çıktığımda yanımdaki
askerin bana baktığını fark ettim.
"Komutanım iyi misiniz?"
Kafamı sallayıp yanından ayrıldığımda kendimi nereye
atacağımı bilemedim. Sağ köşede kalan prefabriğe doğru ilerleyip kapıyı açtım
ve içeriye girdim. Sırtımı duvara yaslayıp yavaşça yere çöktüğümde,
dudaklarımdan dökülen hıçkırıklarıma engel olamıyordum. Kollarımı dizlerimin
etrafına dolayıp alnımı sağ dizimin üzerine bastırdım.
Karım o aşağılık herifin yanındaydı ve elimden hiçbir
şey gelmiyordu. Alamıyordum, gidip kurtaramıyordum. Çekip çıkartamıyordum. Ne
yaptıklarını bile bilemezken zihnimin hâlâ nasıl çalıştığını bile bilmiyordum.
Nefes alıyordum ama boşaydı. Sağ mıydılar onu bile bilmiyordum. Prefabriğin
kapısının açıldığını duyduğumda kafamı kaldırma tenezzülünde bile bulunmadım.
Çilingir olduğunu biliyordum. Burnumu çekip derin bir nefes aldığımda, onun
gürültülü bir nefes bıraktığını işitmiştim.
Sırtımda elini hissettiğimde yeniden burnumu çektim ve
alnımı dizimden ayırıp sol yanağımı dizime yaslayıp ona baktım. Dolu
gözlerindeki yaşları bıraktığında yüzümü buruşturarak hıçkırdım. Çilingir,
dizlerini yere bastırıp alnını sırtıma yasladı. Hepimiz tükeniyorduk ve hiç
kimse bir şey yapamıyordu.
"Özür dilerim Mete," dedi hıçkırıklarının
arasından, "İlk defa elim kolum bağlandı. Hiçbir yere uzanamıyorum, çok
özür dilerim."
Çilingir'in dedikleriyle gözlerimi sıkıca yumdum. Ne
Suikast Ekibi ne de Hayalet Ekibi bu konuda bir şey yapabilmişti. Yalnızca
bilgi alışverişi yapmaya güçleri yetmişti. Burnumu çekerek nefes almaya
çalıştım. Titrekçe aldığım nefesle doğruldum ve kafamı iki yana salladım.
"Ne zamana kadar onu orada tutabilir ki?"
diye sorguladığımda Çilingir, alnını sırtımdan çekip bana baktı. Altın
sarısıyla bal rengi arasında gidip gelen tonları, içindeki dalgalanmayı ele
veriyordu. Öfkesi, sabırla harmanlanmış bir şekilde göz bebeklerinin kenarına
sinmişti ama en çok da orada, gözlerinin hemen altında biriken ince gölgelerde
sessizce duran çaresizliği fark ettim.
Sanki bir an bile gözlerini kırpacak olsa, içinde
tuttuğu her şey taşacak ve bir daha asla yerine konamayacaktı. Onu ilk defa
karşımda bu kadar çaresiz görmüştüm. Sessiz kaldığında gözlerimi kaçırıp yerden
destek alarak ayağa kalktım ve elimi yüzüme götürüp derin bir nefes çektim.
Avuç içlerimle yanaklarımı silip yutkundum ve burnumu çekip bir şey demeden
prefabrikten çıktım.
Askeriye binasından koşarak çıkan Caner'i fark
ettiğimde, kaşlarımı çatıp ona doğru yürümeye başladım. Caner, endişeli bir
şekilde sağa sola bakınırken "Caner!" diye bağırdım ve adımlarımı
hızlandırdım. Beni gördüğü an elini havaya kaldırdı ve 'gel' diye sallayarak
içeriye doğru koştu. Adımlarımı hızlandırıp koşmaya başladığımda nefeslerim
yine hızlanmaya başlamıştı. Arkamdan gelen adımlar yanımda koşmaya devam
ettiğinde tam öne doğru düşecektim ki koluma girip koşmaya devam ettirdi.
Caner, koordinasyon merkezinin aralı kapısından
içeriye girdiğinde, kolumdan tutan Çilingir ile arkasından girdik. Babam,
ayakta duran Osman'a bakarak önündeki haritayı gösterdi. Selçuk, beni gördüğü
gibi yanıma gelip kulağıma yaklaştı.
"Kıyam'dan haber geldi. Köyü tahliye etmeye
başlamışlar. Eyşan, hâlâ evin içindeymiş. Baskın yapacağız." dediğinde
zihnimdeki çınlamayla Selçuk'un yüzüne baktım. Kolumu sıvazlayarak geriye doğru
adımladı ve hızla Caner'e doğru yürüdü. Üç adımda Osman'ın yanına ulaşıp babama
baktım.
"Her ihtimale karşı, dünden beri hazırlıklıyız.
Kirpi bekliyor, üzerlerinizde mühimmatlarınız var. Her olası durumu göz önünde
bulundurun. Kartal, sizinle gelecek. Müdahale edilmesi gereken bir noktada
müdahale sağlayacak fakat çatışmada yer almayacak." dedi ve bir adım geri
çekilip Caner ve Selçuk'a döndü.
"Her ihtimale karşı, civardaki en yakın hastaneye
gidin ve orada bekleyin. Eyşan'ın sağlık durumunu bilmiyoruz. Etrafı ablukaya
aldırın. Kuş uçmayacak, uçarsa ikinizden bilirim."
En sonunda gözlerini bana çevirdiğinde gözlerimi
kırpıştırarak ona baktım.
"Orada sakin ol evlat," dedi ve ellerini
yanaklarıma koyup hafifçe kafamı sarstı, "Karını aslanlar gibi çıkaracağız
oradan."
Doksan altı saatten sonra ilk defa dudaklarımın
kenarları heyecanla kıvrıldı. Dişlerimi göstererek babama gülümsediğimde babam,
gülümseyerek alnıma bir öpücük kondurdu ve burnunu çekerek ellerini
yanaklarımdan çekti.
"Hadi bakalım çocuklar, Güvercin'i yuvaya
getirelim."
Geliyoruz, dayan karıcığım.
Dayan canım, dayan can yoldaşım.
🥲
21 Mayıs 2022 – 08:15 / Hakkâri
Yazar, Ağzından
Keklik Gibi, Melek Mosso
Köyde kuş uçmuyordu. Havanın içinde bir ölüm
sessizliği vardı. Sabahın ilk ışıkları dağların eteklerine vuruyor, taşlarla
bütünleşen dağ sırtları, sanki bu dünyanın dışında bir yerden bakıyormuş gibi,
derin bir yalnızlık yayıyordu. Hakkâri'nin sert, keskin havası bu kez
kararmıştı; yorgun, boğulmuş bir toprak kokusu vardı. Çimenler, yılların izini
taşıyan taşlarla kavrulmuştu ve etraftaki her şey, kaybolmuş bir zamanın
yankısı gibi duruyordu.
Kıyam, karanlık bir gölge gibi dağın yüksek noktasına
yerleşmişti. Hava o kadar kalındı ki, insanın nefesi boğuluyordu. Sadece
gözleri, dikkatli ve kararlı, aşağıdaki köyün üzerine odaklanmıştı. Etrafındaki
kaya parçaları, onu bir parçasıymış gibi kucaklıyordu. Efsane bir avcı gibi,
kollarındaki gerilim her geçen saniye artıyordu.
Hemen arkasındaki kayanın içine yerleştirdiği telsizin
tuşuna bastı. "Kirpi, ortalıkta kimse görünmüyor. Hedef içeride, yavaş
ilerle. Sol kanat içeriye dahil olabilirsiniz." Ses, donuk ve soğuk bir
şekilde yankılandı. Köyün girişindeki kirpi, en yavaş haliyle sessiz ve sanki
kimse kalmamış köyün içerisine doğru ilerlediğinde, sol kanattan yaklaşan otuz
Türk askeri etrafı hızla ablukaya aldı.
Fakat bilmedikleri bir şey vardı.
Elias Farouq, henüz köyden ayrılmamıştı.
Elias Farouq, sanki hiçbir şey olmuyormuşçasına
oturduğu eski sandalyeden ayağa kalktı ve gözleri kapalı Eyşan'a doğru
ilerledi. Hemen koltuğun sağ tarafında, yerde duran kulpu tuttu ve yukarıya
doğru kaldırdı, duvara yasladı. Açılan tahtadan aşağıya doğru bakıp derin bir
nefes aldı. Eyşan'ın üzerindeki pikeyi kaldırıp sol elinde tuttuğu şırınganın
iğnesini Eyşan'ın sol uyluğunun üzerine bastırdı. İçindeki şeffaf sıvıyı
enjekte etti. Boş kalan şırıngayı çıkartıp pikeyi düzeltti ve tahtaya doğru
eğildi. Tahta merdivenleri inerek, duvara yaslı kapağı üzerine kapattı. Aşağıya
indiğinde ise gülümseyerek onu bekleyen araca doğru yürüdü.
Eyşan, ellerini karnına koyarak kıvrandığı sıra
gözlerini acıyla açtı. Ellerine ve ayaklarına baktığında bağlı olmadığını fark
etti ama yerinden kımıldayamıyordu. Karnındaki sızı daha da güçlenmiş olmalıydı
ki bağırmak istedi fakat dudaklarının arasındaki bezden dolayı bağıramıyordu.
Yanaklarından akan yaşlarla kıvranmaya devam etti.
Kirpinin içinde durması için bekleyen Osman, Çilingir
ve Kartal her ana hazırdı ve Mete'ye bakıyorlardı. Kapının yanında oturan Mete,
alt dudağını kemirerek eli kapının üzerinde bekliyordu. Kirpi ağırca
yavaşlamaya başladığında otuz Türk askerinden, on ikisi hızla evin etrafını
kuşattı.
"Biz yerimizi aldık, temiz." komutuyla duran
kirpinin ardından Mete, hızla kapıya abandı. Evin etrafından kirpiye doğru
uzanan mesafe arası sekiz asker, etten duvar örmüştü. Mete, hızla kirpiden
atlayıp eve doğru koşmaya başladığında Osman ve Çilingir peşinden ilerledi.
Kapının yanında duran iki asker, hızla kapıya tekme vurup açtıklarında sol
kanadında duran asker içeriye girdi. Elindeki uzun namlulu silahıyla etrafı
kolaçan ederken Mete, içeriye sızdı.
Asker, soldaki kapıya tekme savurdu ve içeriye girdi.
Eyşan ile göz gözde geldi.
"Komutanım burada!" diye bağırdı. Mete hızla
içeriye girdiğinde, Eyşan onu gördü ve daha çok ağlamaya başladı. Mete, hızla
ona doğru adım attı. "Eyşan! Geldim yavrum, geldim bak buradayım."
sesindeki o tanıdık rahatlatıcı tını, bir an bile olsa gözlerindeki korkuyu
dindiremedi.
Mete, hızla Eyşan'ın ağzındaki bezi çekiştirdi. Bez,
dilinden kayarak çekildiğinde, Eyşan bir çığlık attı. Çığlık, sanki her bir
damlasıyla dünyayı sarsacakmış gibi yankılandı. Ellerini daha sıkı sardı, karın
bölgesini kavrayan korku ve acı iyice belirginleşti. Mete, büyük bir korkuyla
Eyşan'ın ellerini buldu. Pikenin ucundan tutup ellerini kaldırdı ve hızla
üzerinden fırlattı. O an, gözlerinde neredeyse bir dehşet vardı.
Mete, gözlerini kırpıştırarak "Hayır, hayır,
hayır! Bir şey olmayacak korkma." dedi ve hızla Eyşan'ı kucağına alıp
dışarıya doğru büyük adımlarla yürümeye başladı. Mete, "Korkma, bir şey
olmayacak." dedi ama o an Eyşan'ın çığlığı ve haykırışları Mete'nin
yüzünün acıyla buruşmasına neden olmuştu.
Osman ve Çilingir, kapının önünden hızla onlara doğru
döndü. İkisinin gözleri, büyük bir şaşkınlıkla açıldı ve Eyşan'ın elini
bastırdıkları yere bakakaldılar. Onlar da bu anın ciddiyetini fark etmişti, her
şey sanki bir kademe daha yakın, bir kademe daha tehlikeli hale geliyordu.
Mete, önlerinden geçerken, Osman ve Çilingir hızla peşlerine takıldılar.
Kirpinin kapılarını tuttular.
Mete, kucağındaki Eyşan'ı sıkıca tutarken, hızla
kirpiye geçip oturdu. Osman ve Çilingir, kapıları kapatırken, zaman bir kez
daha ağırlaştı. Mete, başını kaldırıp sağ baktı. "Sür!" diye bağırdı,
sesindeki acıyı bastırmaya çalışarak, bakışlarını Eyşan'a çevirdi. "Dayan
gülüm, bir şey olmayacak." dedi. Kafasını iki yana sallarken, sesindeki
titreme de yükseliyordu.
Mete, göğsünde hissettiği o çığlıkları bastırmak için
dikkatlice elini Eyşan'ın karnına koydu. O an, parmakları arasındaki bağlantı,
bir sarmal gibi kayboluyor, birbirlerine sanki daha da yakınlaşıyorlarmış gibi
hissettiler.
Eyşan, daha da fazla çığlık atmaya başladı, ağzından
çıkan sesler, dehşetle karışıyordu. Sanki her şeyin sonu gelmişti, zaman durmuş
gibiydi. Mete, bu çığlıkların arasındaki acıyı sarmaya, onu sakinleştirmeye
çalışarak elini daha sıkı yerleştirdi. Yavaşça, titrek bir sesle, "Eyşan,
sakin ol. Korkma, bir şey olmayacak." dedi. Sesindeki güçsüzlük,
hissettikleriyle örtüşüyordu ama bir an olsun bile bırakmamaya kararlıydı.
Eyşan, bir elini karnından çekip Mete'nin üzerindeki
üniformayı kavrayarak yüzünü Mete'nin göğsüne gömdü. Mete, sol koluyla Eyşan'ı
daha sıkı sardı, ağlamaklı yüz ifadesiyle "Çok özür dilerim. Çok özür
dilerim, geç kaldım. Geç kaldım, çok özür dilerim!" dedi ama cümleleri
Eyşan'ın çığlıklarının arasında kayboluyordu.
Kartal, elindeki gazlı bezle öylece kaldığında
gözlerini kapattı. Bu konu onu aşardı, müdahale edemedi. Çilingir, gözlerini
Mete'nin yüzünden çekemedi. Her yüzünü buruşturduğunda yumruğunu biraz daha
sıktı. Osman, şok olmuş bir şekilde Eyşan'ın çığlıklarını dinliyordu.
Kirpi, ani bir frenle durduğunda, her şey bir an için
yavaşladı. Çilingir, hızla Mete ve Eyşan'ın savrulmaması için onları sıkıca
tuttu. Eyşan, çığlıklarıyla yaşam belirtisini belli ederken titremeye devam
ediyordu. Mete, titreyen sağ elini hızla Eyşan'ın karnından çekti, bir an için
tereddüt etti ama hızla sağ dizinin altından geçirip ayağa kalktı. Her
hareketi, sanki dünyadaki tüm yükü taşır gibiydi.
Osman, kapıları açıp sağda, sedyeyle bekleyen
görevlilere işaret etti. İki kişi sedyeyi kirpinin kapısına doğru yaklaştırdı.
Mete, kirpiden kafasını eğerek indi ve hızla Eyşan'ı sedyeye yatırdı. Eyşan,
kıvranarak sola doğru yattığında, sedye hafifçe hareket etmeye başlamıştı.
Mete'nin gözlerinde bir şeyler kırılıyordu; kalbi, her saniye biraz daha
ağrıyordu.
İçeride bekleyen Selçuk, Caner ve Alparslan Çakır
meraklı bir bekleyiş içerisindeydiler. Eyşan'ın çığlığı tüm hastaneyi sarhoş
etmiş gibi yankılandı, kulakları sağır ediyordu. Üçü de sedyeyi gördüklerinde
adeta donakalmışlardı. Mete'yi sedyenin arkasından büyük adımlarla ilerlerken
görmeleriyle, her biri bir adım geriye çekildi. Gözlerinde, bir türlü
çözülemeyen bir korku vardı.
Acil kapısından çıkan doktor, kaşlarını çatarak onları
izlerken, hemşire, "Düşük yapıyor!" diye bağırarak sedyeyi
yönlendirdi. O an, Mete'nin adımları bir anda durdu. Bir taş gibi yerleşen
korku, tüm vücudunu sardı. Gözleri, bir adım geri atamayacak kadar derinleşti,
derin bir nefes aldı. Doktor, sedyenin peşinden hızla ilerlerken Mete,
dizlerinin üzerine çöktü.
Öne doğru eğilip bunca zamana kadar tuttuğu haykırışı
bıraktı. "Geç kaldım!" diye bağırmaya devam ederken ellerini yere
vurmaya başladı. Çilingir, hızla Mete'nin yanına çöküp kollarının iki yanından
sarıldı. Selçuk ve Caner, dolan gözleriyle Mete'nin yanına koşup çöktüklerinde
Mete, başını geriye attı.
Her bir çığlık, içindeki bütün umutları yakıyor,
bedenini paramparça ediyordu. Kartal, hızla önündeki çantadan sakinleştirici
iğnesini çıkarttı, Selçuk ile Caner'in arasından yere çöktü. Mete'nin bacağına
vurduğu iğneyi geriye çektiğinde Caner, gözlerini kırpıştırarak Mete'nin yüzünü
avuçlarının arasına aldı. Mete, alnını Caner'in alnına yasladığında
hıçkırıklarının arasından "Geç kaldık Caner." diye fısıldadı.
Selçuk, gözünden akan yaşlarla geriye doğru çekilirken
Mete, yavaşça sakinleştirici iğnesi yüzünden gözlerini kapattı. Caner,
hıçkırarak Mete'nin yüzünü göğsüne doğru bastırdı. Çilingir, Mete'yi Caner'in
kolları arasına bırakıp hıçkırarak sırtını duvara yasladı ve dizlerini kendine
doğru çekti. Hıçkırarak yüzünü dizlerine gömdü.
Alparslan Çakır, gözünden akan yaşlarla gözlerini
kapattı ve dişlerini sıktı. İntikamı bir nefes misali dudaklarından süzüldü.
"Seni öylece öldürmeyeceğim Elias. Sen benim
ciğerimi yaktın, ben senin yavaş yavaş yanışını seyredeceğim. Bugüne andım
olsun ki toprağa külün bile değmeyecek."
-
"Bir insanın yıkılması, en yüksek sevdayı
deneyimlediğinin kanıtıdır.
Her şeyin sona erdiği an, her şeyin başladığı
andır."
Emily Dickinson
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!