ANDROMEDA

9. BÖLÜM: "YAKLAŞAN FIRTINA"

⏱️ 43 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Nevermore, Izaak Wilson

Džanum, Teya Dora

Obiymy, Okean Elzy

🎲

Eflâl Keskin, Ağzından

Sabır, tahammülün kardeşidir.

Tahammül, beklemediği bir fırtınanın tam ortasında gözlerini kapatır. Sabır ise içindeki fırtınayı dizginleyerek durur. Biri umutla bekler, diğeri umutsuzca katlanır ama ikisi de sessizliği miras almıştır. Aralarında tek bir fark vardır. Sabır, kalbini korur fakat tahammül bunu yapamaz.

Tahammül, kalbini yavaşça gömer.

Önümüzde geçmiş vardı. Benim yalnızca bir noktamda var olmuş bu adam, Özgür'ün hikâyesini oluşturan kişiydi. Yanındaki kadının Alpay için önemli biri olduğunu bilebiliyordum ama hakkında bir bilgiye sahip değildim.

"Bu masada kimin hangi bilgiye sahip olduğu kadar, kimin neye ne kadar tahammül ettiği de önemli."

Özgür'ün cümleleri, zihnimde yankısını bulurken göz ucuyla Özgür'ü izledim. Neredeyse gözlerini bile kırpmadan karşımızda oturan Alpay'a bakıyordu. Onun hakkında her şeyi biliyordu. Ve Özgür, abisinin katiline karşı tahammül ediyordu. Özgür'ün bakışları masaya düştüğünde göz bebekleri hafifçe büyüdü.

Garsonun attığı kırmızı ve mavi zarlar, iki gelmişti.

"Kırmızı ve mavi zar iki geldiğinden dolayı, iki el oynanacaktır. Bir sonraki gelecek zarlar için iddialarınızı alabilir miyim?"

Garsonun sesiyle bakışları karşımdaki Alpay ile yanındaki Persephone'dan çektim. Özgür, garsonun uzattığı kâğıdı alıp ikimizin önüne bıraktığında masanın üzerindeki kalemi usulca parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Özgür'ün kulağıma doğru eğildiğini fark ettiğimde kulağımdaki nefesi, bir anlığına nefesimi tutmaya sebep olmuştu.

"Kırmızının üç geleceğini düşünüyorum," diye fısıldadığında kafamı iki yana sallayıp yüzümü hafifçe yüzüne çevirdim. Dudaklarımın neredeyse burnuna bir tüy misali dokunduğunda uyluğumdaki eli kasıldı. Yutkunmamak için kendimi zor tutarken sağ kulağına doğru uzandım. Zihnimdeki kurduğum masada onun cümlelerini düşündüm. Kırmızı ilk oynanacak turda düşük gelirse, üstünlük olarak biz kazanabilirdik.

"Ben mavi üç, kırmızı iki gelecek diye düşünüyorum."

Uyluğumdaki baş parmak usulca bir daire çizdiğinde hafifçe yüzümü geriye çektim. Özgür'ün göz ucuyla zarları izlediğini gördüm. Kafasını belli belirsiz salladığında gözlerindeki emin olmama durumu gözüme çarpmıştı. Parmaklarıma yaslı kalemi kâğıda sürtüp aklımdaki olasılığı yazdım ve garsona doğru uzattım. Alpay ile Persephone'un çoktan kâğıdı teslim etmişti.

Garson, kağıtları elinde tutarken masanın üzerindeki metal kabı aldı. Masadaki zarları elini değdirmeden kabın içine yuvarladı. Kabı birkaç kez çevirip belirli bir yükseklikten masaya bıraktığında, kısa bir süreliğine hiçbir ses çıkmadı. Sadece beklentinin ağırlığı herkesin üzerinde dolaşıyordu.

Mavi zar, yavaşlayarak durduğunda üzerindeki üç rakamı Özgür'ün elinin kasılmasına neden olmuştu. Kırmızı zar durmak üzereyken sertçe mavi zara vurup mavinin konumunu bozdu. Dişlerimi alt dudağıma geçirdiğim sıra kırmızı beş, mavi ise dörttü.

Garson, sonucu not ederken başını hafifçe eğdi. "Kırmızı beş, mavi üç. Persephone'un tahmini doğru. Zeus ve Hera, iki ceza ile başlayacak," dedi.

Karşımızdaki Alpay ise başını yana eğdi. Dudaklarının kıyısında beliren küçümseyici gülümsemeyi görmemek imkânsızdı. Persephone gözlerini zarların üzerinde gezdirdi, sonra alnının ortasındaki çizgiler derinleşti. Belli ki o da bundan memnun değildi ama bunu bir anda değiştirdi. Çünkü bakışları beni bulduğunda dudaklarına yansıyan acının bir katlanışı vardı.

Alpay, Persephone'un masanın üzerindeki elini tuttuğunda Persephone'un gözleri kenetlenen ellerinde takılı kaldı.

Alpay, "Şansım yanımda ama bu gece sizin yanınıza hiç uğramayacak," diye söylendiği sırada Özgür, burnundan alaycı bir nefes vererek kafasını salladı. Gözlerindeki soğuk, sevmediğim o soğukluğu bana hatırlatacak kadar güçlüydü. Dudaklarının iki kenarı da çarmıha gerilmiş bir adam misali gerildiğinde kaşları yukarıya yükseldi.

"Şans," diye karşılık verdi Özgür, sesi tehlikeli bir yumuşaklıkla. "Tabii sende haklısın. Ahmak şansı bazen kaderin gözdesi oluyor."

Masada bir anlık sessizlik oldu. Söylenenin tonundaki tehdit, kelimelerden çok daha yüksek sesle yankılandı. Alpay'ın gözleri kısıldı. Gülümsemesi hâlâ yüzündeydi ama dudaklarının gerilimi bir anda arttı. Eğleniyormuş gibi yaptı ama rahatsızlık gölgeleri gözlerinin kenarında titredi.

Persephone, Özgür'e bakmadı ama ellerini Alpay'ın elinden yavaşça çekti. Ormanı içinde saklayan bu kadın, gözlerini benimkilerle buluşturduğunda çenesini hafifçe kaldırdı.

"Zaafın ne Hera? Kaybettiğin annen mi..." Özgür'e göz ucuyla bakıp yeniden bana baktı, "yoksa oturduğumuz andan beri bacağına dokunan bu adam mı?" diye sordu.

Masadaki hava ağırlaştı. Özgür'ün parmakları, o an bacağımda gerildi. Tam çekilecek gibi olduğunda sağ elimi indirip elinin üzerine bıraktım. Bana baktığını hissedebiliyordum ama benim bakışlarım karşımdaki kadının yüzüne kilitlenmişti. Zehirle işleyerek zihnime soktuğu hançerin bıraktığı hasardan kurtulmaya çalıştım.

"Zaaflarım kimsenin silahı olamaz, Persephone. Çünkü ben onları çoktan kurban verdim," dediğimde gözlerinin içindeki kırılmaya şahit oldum. "Ama eğer sana bir ceza cümlesi vermem gerekiyorsa," gülümsedim, "zaafım, yaralandığım yerimdir."

Parmaklarımı Özgür'ün elinin üzerindeki, bir hayat ağacının kökleri kadar sağlam ve belirgin damarlarına sürterek gözlerimi kıstım.

"Ayrıca seninkiler sanırım hâlâ kanıyor olmalı ki başkalarınınkine dil uzatacak kadar acıyorsun."

Zaaf, güce dönüşebilirdi ama kontrol, zaafları kabullenmekle başlardı. Bu, satrançta yapılmış sessiz ama ölümcül bir hamle gibiydi. Persephone'un gözleri bana kilitlendi. Ne kaşlarını oynattı ne dudaklarını. Sadece gözbebekleri bir anlığına küçüldü. Bir savunma refleksi değil, içsel bir kabullenmenin iziydi. Sonra başını azıcık yana eğdi.

"İlginç," dedi. Sesi bir buz parçası kadar netti. "Zaaflarını bu kadar güzel dile getiren biri ya hâlâ çok güçlüdür ya da parçalanmanın eşiğindedir."

Ne dediğinin önemi yoktu. Çünkü söylediği şeyin arkasında artık bir saldırı değil, tanıma çabası vardı. Özgür, elini hafifçe avcumun altında kaydırıp parmaklarımızı birbirine kenetlediğinde gözlerimi ona çevirdim. Gözlerindeki soğukluk yerini koruyordu ama yalnızca benim gördüğüm bir bakışı yakaladım.

Hayranlık.

Tam o anda Alpay, sanki bir süreliğine bizi izlemekle yetinmiş gibi sandalyesinde geriye yaslandı. Özgür ile aynı anda garsona baktığımız sıra garson bir kez daha kağıtları önümüze bıraktı ve doğruldu.

"Son tur için tahminlerinizi yazın."

Gözlerim kâğıdın üzerindeki kaleme düşerken sağ elimi, Özgür'ün elinden çekmek için hareketlendim ama Özgür, parmaklarını sıkarak bunu engelledi. Kalemi sol eline alıp kâğıdı kendine doğru çevirdi. Nadir insanlar sol eliyle yazı yazabilirdi ve ben bu insanlar hiçbir zaman olamayacaktım.

Özgür, kenetli ellerimize rağmen sol eliyle kendine hayran bıraktıracak kadar dengeli, hızlı ve temkinli yazıyordu. Kalem, kâğıtla buluşurken çıkardığı ses bile kararlıydı. Bir savaşçının kılıcını bilenmiş gibi taşıdığı bir yazıydı bu. Harfler kaygıyla değil, hesapla doğuyordu.

Kırmızı ve mavinin altı geleceğini yazdığında, o an nefesimi tuttuğumu fark edip yavaşça dudaklarımı araladım. Ciğerlerimi saracak kadar güçlü bir nefes alıp burnumdan usulca bıraktım. Özgür, kalemi bırakıp sol eliyle kâğıdı garsona uzatırken bakışlarım kenetli ellerimize çevrildi. Elimizi, ben istediğim o an bıraksaydı kırılır mıydım?

Bilmiyordum ama bırakmadığı için içimden bir parça daha çatlamıştı. Çünkü her güzel an, başlayamadığı yerden yıkılmaya mahkûm gibiydi.

Garson, "Aidoneus iddiasında mavi ve kırmızının dört geleceğini; Zeus ise iki zarında altı ile geleceğini yazdı. Eğer iki zar da altı gelirse, bir sonraki oynanacak oyunlarda, Aidoneus, künyesine işlenmiş cezalar ile her oyun açılışında bir cezayla başlayacaktır."

Garson yeniden zarları kabın içine alıp aynı işlemi tekrarladığında Özgür'e doğru eğildim.

"Sol elinle yazı yazabildiğini bilmiyordum?" diye sorarcasına sorduğum soruyla bakışlarını dönen zarlardan çekip bana baktı. Hafifçe kulağıma eğildiğinde parmaklarıyla parmağımı okşadı. Özgür'ün parmakları, elimde hafifçe gezindi, her dokunuşu derimin altına işleyen sıcak bir elektrik gibiydi. Nefesim, onun dudaklarının kulağıma değdiği o ince mesafede düğümlendi.

"Ellerim, sandığından daha fazla şey yapabiliyor, Hera."

Sözleri, tenime yayılan bir ürpertiyle birlikte zihnimi allak bullak etti. Sonra, beklenmedik bir hareketle kendi elimin üzerini uyluğuma bastırdı, öyle sert ve aniydi ki içimden bir çığlık koptu ama boğazımda sıkışıp kaldı. Derince yutkunduğumda Özgür, ağırca geri çekildi ve masanın üzerindeki zarlara baktı.

Özgür'ün parmakları benimkileri biraz daha sıktı, sanki bu temas olmasa ikimiz de yerle bir olacakmışız gibi. Kırmızı zar önce durdu. Altı gelmişti. Gözlerim hemen maviye kaydı. Zar hâlâ dönüyordu ama yavaşlıyordu. Sanki her bir noktasında kaderimiz yazılıydı.

Durdu.

Altı gelmişti.

Garsonun kaşları hafifçe kalktı. "Kırmızı altı, mavi altı." Sesindeki şaşkınlık, bu ihtimalin ne kadar düşük olduğunu gösteriyordu. Alpay'ın yüzündeki küçümseyen ifade bir anda dondu. Persephone ise gözlerini Özgür'e dikti, sanki onun bu sonucu bir şekilde manipüle ettiğinden emindi.

Özgür, hafifçe dudaklarının kenarında beliren o tehlikeli gülümsemeyle sandalyesinde geriye yaslandı. "Şans dediğin şey," diye mırıldandı, "bazen hesaplı bir bekleyişin sonucudur, Aidoneus."

Alpay'ın çenesi gerildi. "Bu bir tesadüf."

Özgür omuz silkti. "Tesadüflere inanmam."

Garson, elindeki kağıtları toparlarken Aidoneus'a baktı.

"İki oyun kurucu, özel kuralların devreye girdiğinin farkında olmalıdır. Kazanan taraf, kaybedenden bir itiraf veya bir sır talep edebilir."

Masada bir gerilim dalgası yayıldı. Persephone'un gözleri bana kaydı, sonra Alpay'a. Belli ki ikisi de neyin geleceğinden endişeliydi. Özgür, bir an düşündü. Sonra yavaşça Alpay'a baktı.

"Söyle bana," dedi, sesi buz gibi keskin. "Ağabeyimizi öldürdüğün o gece, seni oraya kim yönlendirdi?"

Alpay'ın gözleri hafifçe büyüdü. Bir anlık panik, ardından hızla toparlanma oluştu.

"Kimse yönlendirmedi. O bir kazaydı."

Özgür'ün gözlerindeki soğuk öfke yoğunlaştı.

"Yalan söylüyorsun."

Persephone, birden araya girdi.

"Bu kadar ileri gitmene gerek yok. Bu bir oyun."

Özgür ona bile bakmadı. "Hayır," diye yanıtladı. "Bu asla sadece bir oyun değildi."

Alpay'ın yüzünde bir gölge dolaştı. Sanki içinde bir şeyler kırılıyordu. Sonra, beklenmedik bir hareketle sandalyeden kalktı.

"Bu saçmalığa katlanmayacağım."

Özgür, hiç tepki vermedi. Sadece "Kaçıyorsun," diye fısıldadı. Alpay durakladı. Sonra hızla dönüp mekânın koridorunu kapatan perdeye doğru yürüdü. Persephone, bir an tereddüt etti, sonra peşinden gitti. Özgür'ün parmakları, boğumlarımdan hafifçe ayrılırken arkasına kendini bıraktı.

Masaya yaklaşan Bartu, Tuna, Ateş ve Aybars'ı gördüğümde arkalarından yaklaşan Alin'e baktım. Garson masadan ayrılmış ve bizi yalnız bırakmıştı. Özgür, bakışlarını özenle kağıtlara çevirmiş ve biraz önce oynadığımız oyunun üzerimizde bıraktığı izlerini inceliyordu.

Tuna, Özgür'ün baktığı kağıtlara göz ucuyla bakıp kaşlarını kaldırdı.

"Oyun hararetli geçmiş, viski ister misiniz?" diye mırıldandığında Özgür, kafasını salladı ve çenesiyle mekânı gösterdi.

"Mekânı boşaltın," dedi ve kağıtları sağ elinde tutarken gözlerini bir anlığına bana çevirdi. "Alin ile odaya geçer misin."

Bu bir soru değildi, itiraz istemeyen ses tonuyla kurulmuş bir cümleydi. Hiçbir şey demeden ayağa kalktığımda Alin, bana doğru yaklaştı. Özgür'ün "Oturun," dediğini duydum ama bize söylemediğini Tuna, Bartu, Ateş ve Aybars'ın masaya doğru hareketlendiğinde anlamıştım. Alin ile Özgür'ün odasına girdiğimizde Alin, kendini üçlü koltuğa bıraktı. Adımlarımın istem dışı Özgür'ün masasına yöneldiğini fark ettiğimde kendimi durdurmadım.

Tekerlekli döner sandalyeyi çekip oturduğumda Alin, eteğine dikkat ederek koltukta bağdaş kurdu. Omzundan kayan saçlarını eliyle geriye attı, ardından bana baktı.

"Bugün oynadığınız o masada neler hissettin?"

Özgür'ün soğuk stratejisiyle dolu o masanın ardından, Alin'in sorusu içimde beklenmedik bir yankı uyandırdı. Gözlerimi kaldırıp ona baktım; sessizliğim, kelimelerden daha fazla şey anlatıyordu.

"Karışık," dedim sonunda. "Bir yandan hesaplar, stratejiler... Öte yandan ise..."

"Sürprizler," diye tamamladı Alin cümlemi. Gözlerindeki derinlik, içimdeki karmaşayı anlıyordu. "Biliyorum," dedi. "Ama bunun ötesinde bir şey var. Oyun sadece zarların ve kağıtların ötesinde. O masada yıkılan şeyler, konuşulmayan sırlar var."

Başımı hafifçe salladım.

"Sanırım artık Andromeda'nın ne olduğunu daha iyi anlıyorum."

Alin dudaklarını büküp hafifçe iç çekti.

"Andromeda, sadece bir isim değil," dedi sessizce. "Özgür abiyi var eden bir oyun."

O an odanın havası ağırlaştı. Sözcüklerin arasında gizlenen anlam, bizi saran karanlığın derinliğini gösteriyordu. Alin'in gözleri bir an için uzaklara daldı, sonra tekrar bana döndü.

"O masada ne yaşandı da Alpay abi, bir anda gitti?" diye sorduğunda gözlerimi bir an için masaya çevirdim. Özgür'ün oyun öncesi hesapladığı olasılıkları yazdığı kâğıda bakarken gözlerimi kıstım.

"Özgür, 'Ağabeyimizi öldürdüğün o gece, seni oraya kim yönlendirdi?' diye bir soru sordu. Alpay'da bunu reddetti."

Cümlem bittiğinde Alin'in ifadesini görmek için gözlerimi kâğıttan ayırdım. Alin, gözleri büyümüş bir şekilde bana bakarken ellerimi çenemin altında birbirine kenetledim. Zihnime sızmış bir yılanın varlığını hissedebiliyordum. Zeminde bıraktığı izleri, düşüncelerime bir ürperti olarak doğuyordu.

Alin, bağdaş kurduğu pozisyondan ayrılıp ayaklarını yere bastığında arkasına yaslanıp bana bakmayı sürdürdü.

"Bu olayı Özgür abiden dinlemen gerektiğinin farkındayım ama sana sadece tek bir şey söyleyebilirim," dedi ve yavaşça ayağa kalktı. ANDR yazan içki dolabına ilerleyip camı araladı. İki bardak ve viski şişesini çıkartırken, "Üç kardeşin olduğu bir ailenin içerisinde yalnızca bir şirketin varlığı söz konusu," dedi ve bardakları masanın üzerine bırakıp viskinin olduğu şişenin cam tıpasını çıkartıp masaya yuvarladı, "ve o şirketin yalnızca tek bir varisi olacaktı," bardakları, şişenin ağzından akan kehribar sıvıyla doldurdu, "sevilen, övgü toplayan her zaman bir adım önde olduğunu bilirdi, çünkü bunu ona hissettirirlerdi," diyerek tamamladı.

Viski şişesini masanın üzerine bırakıp bardaklardan birini bana doğru sürükledi. Kendi önünde kalan bardağı alıp bardağıma vurdu ve dudaklarına doğru yaklaştırırken, "Ama hiçbir zaman kimin dost kimin düşman olacağını göremezdi," dedi ve viskisinden bir yudum aldı.

Gözlerimi bardağa diktim. İçimde, bilinmeyenin soğuk kıyılarına doğru çekildiğimi hissettim. Kristal işlemelere sahip bardağı kavrayıp tek bir dikişte sıvıyı yudumladım. Damağımdan akan sanki içki değil, zihnime sızan yılanı öldürecek olan bir zehirdi.

"Yani," dedim, sesim viskinin etkisiyle biraz pürüzlü çıktı, "Alpay'ın arkasında başkaları da mı var?"

Alin, bardağını masaya sertçe bıraktı. Kristal camın masaya çarpma sesi, odada bir silah patlaması kadar keskin yankılandı. Gözlerindeki buz mavisi ton bir anda karanlıklaştı.

"Daha fazlası Özgür abinin özeli, karışmam doğru olmaz," dedi ve viski şişesini yeniden eline aldı, "Ama içkilerini birlikte bitirmemiz doğru olabilir."

Kıkırdayarak bardağımı ona uzattığımı fark ettim. Kanıma karışan zehrin, yılanı öldürmekten ziyade beynimi ele geçireceğini ön görememiştim. Viskinin koyu rengi, bardağımda dönen bir girdap gibiydi. Zamanın akrep ve yelkovanını amansızca içine aldığında Alin'in koltukta uyuduğunu, kendimin de hâlâ Özgür'ün masasında olduğumu gördüm.

Odanın kapısı tıklatılıp açıldığında alkolden dolayı bayık olan gözlerim, güçlükle kapıyı buldu. Birkaç kırpmadan sonra Tuna'nın olduğunu gören beynim, gülmem için sinyallerini çakmıştı. Tuna, önce bitmiş viski şişesine, sonra bana ve ardından Alin'e baktı.

Gözlerini yavaşça kapattığında burun delikleri genişledi. Dudaklarını kıpırdattığı sırada gülmeye başladım. Yüzü, kıpkırmızı olmuştu. Gözlerini açtığında omzunun üzerinden arkasına baktı.

"Öz! Buraya bir bakman gerek abi."

Alin'in kıpırdandığını fark ettiğimde yattığı yerden yalnızca kafasını kaldırdı ve Tuna'ya bakıp gülümsedi. Hıçkırdığında ise Tuna, kafasını iki yana sallayarak Alin'e doğru yürüdü. Bakışlarım odanın kapısına çevrildiğinde bir saniye sonra Özgür, kapının önünde belirdi. Gözleri bir an için beni bulduğunda dudaklarımdaki gülümsemeye takıldı. Ardından bitmiş viski şişesine baktı. Kaşları havalandığında şaşkınlığı gözlerine yansıdı.

"Demek birileri yaramazlık yapmış," dedikten sonra ağır adımlarla masaya doğru yaklaşmaya başladı. Tuna, Alin'in yanına geçmiş kollarından tutmuştu, kaldırmaya çalışıyordu. Özgür, masanın önüne geldiğinde sandalyeye yaslanıp elimdeki boş bardağı masanın üzerine bıraktım.

Özgür, "Bu şişeyi ikinizin bitirdiğine asla inanmam," dediğinde arka planda Tuna, Tuna Alin'i doğrulttu ama Alin, yeniden kendini sırt üstü koltuğa bıraktı.

"Allah'ın sarhoşu, doğrul lan!"

Kıkırdayarak bakışlarımı Tuna'dan çekip Özgür'e baktığımda koyulaşmış bakışları dudaklarıma indi. Sırıtarak omzumu silktim.

"Bitirdik sayılmaz. Şişe kendini bitirdi aslında. Biz sadece izledik," dedim, içimdeki alkolün verdiği cesaretle. Özgür'ün bakışları dudaklarımdan gözlerime tırmandığında gözlerini kıstı.

"O şişe 18 yıllık Lagavulin'di, Eflâl."

Alin'in "Demek ki 18 yıl dayanamamış. Biraz daha sabretseydi belki 19'a çıkacaktı," dediğini işittim. Gözlerim Özgür'den ayrılıp Alin'e çevrildiğinde Alin, artık koltukta oturuyor vaziyetteydi ama gözleri kapalıydı. Tuna, bıkkın gözlerle Özgür'e baktı.

"Özgür, bizimkiler biz burada kalacağız diye arabaları da götürdü. Ne bok yiyeceğiz?"

Özgür, çenesini düşünceli bir şekilde kaşırken Alin, elini kaldırıp bir gözünü araladı.

"Bok yemeden önce bir shot daha alabilir miyim?" diye sordu. Tuna, hışımla ona dönerek "Sana buradan bir shot çakarım, sabah uyanıp aynaya baktığında nevrin şaşar ama dua et, ikizimsin, kıyamıyorum sana," dedi. Alin, gülümseyerek Tuna'ya "Ya! Abi!" diye sarıldığında Tuna, sitemli bir şekilde Özgür'e yeniden baktı.

"Özgür, çözüm üret yoksa ben çıldıracağım."

Özgür, eliyle Alin'i gösterdi.

"Al hadi, depodaki arabayla eve gidelim," dedi ve bana dönüp masanın ben olduğum tarafına yaklaştı. Elimi sarhoşluk cesaretiyle kaldırdım.

"Ben kalkarım," diye mırıldandığımda Özgür, kollarını göğsünde bağladı. Pazıları gerginleşerek belirginleştiğinde gözlerimi kırpıştırdım ve ellerimi sandalyenin kolçağına sertçe vurup ayaklarımı yere bastım. Ayakta kalmakta sorun yoktu. Asıl mesele yürümekteydi. Çünkü yörüngem hafifçe sağa yatmıştı.

Bir adım attığım an aslında geriye doğru yalpaladığımı fark etmem, bana bir asır gibi gelmişti. Belimde hissettiğim eller ile evren tamamen dönerken gözlerimin önündeki dudaklar, bana cehennemin kapılarını aralıyordu. Gözlerim aralanmış dudakların kıpırtısından ayrılmazken Özgür'ün dişlerini sıktığını fark ettim. Tam beni kendine çeken cehenneme yaklaşacakken bir anda tepe taklak oldum.

Beynim, yer çekimine meydan okurken Özgür'ün sıkı kalçalarını saran pantolonuyla göz göze geldim. Tuna homurdanarak yanımızdan geçti. "Yarın sabah bu gecenin hesabını sana Instagram hikâyelerinde soracağım," diye tehdit etti.

"Filtre kullan bari," dedim, arkasından bağırarak.

"Tabii," dedi Tuna arkasına bile bakmadan, "'alkollü kız kardeş' filtresi."

Özgür'ün bacaklarımı tutan eli sıkılaştığında ellerimi pantolonun kemerine yasladım. Midemden yükselen bir sıvının aslında aşağıya akacağının bilincindeydim. Her ne olursa olsun Özgür'ün kalçasına kusmak istemezdim.

"Kusacağım!" diye bağırdığımda adımlar tersine çevrildi. Üç koca adımda mavi spot ışıkları büyüdü ve olduğum konumdan doğrultuldum. Mekânın tuvaletinde olduğumuzu fark ettiğimde klozete eğildim. Önüme gelen saçlar, ilahi bir güç tarafından çekilmemişti. Özgür'ün eli sırtımda dolanırken "Neden Alin'e uyup içiyorsun ki?" dediğini işitmiştim.

Kusma nöbetim, içimde birikmiş ne varsa söküp alırken, Özgür'ün elinin sırtımda gezinen dairesel hareketleri sabit kaldı. Ne tiksinti vardı dokunuşunda ne de sabırsızlık. Yalnızca oradaydı. Yanımda. Burnuma gelen, genzimi yakan kokuya rağmen ağzımı silmeden önce bir an durakladım. Avcumla klozetin kenarına yaslandım. Dizlerim titriyordu.

Özgür, tuvalet kâğıdından birkaç parça çekip yanıma çöktü. Başımı çevirip ona baktım. Yüzü yakın, fazlasıyla yakındı. Gözleri, alnıma dökülmüş birkaç ıslak saç telime takıldı. Peçeteyi dudaklarıma bastırdığında göz göze geldik.

"Hâlâ çok solgunsun," dedi alçak sesle. "İyice geçti mi?"

Bir an nefesimi tuttum. Konuşacak olsam midem değil, kalbim bulanacaktı bu sefer. Yutkundum. Başımı hafifçe salladığımda Özgür, elindeki peçeteyi klozete attı ve sifonu çekti. Elleri koltuk altlarıma doğru sızdığında kıkırdayarak kaçmaya çalıştım. Özgür'ün şaşkınlıkla bir eliyle beni tutmasını izlerken kafasını iki yana salladığını gördüm.

"Daha ne kadar şaşırtabilirsin diye düşünürken çıtayı arşa çıkartıyorsun," dedi ve kollarının arasına sıkıca sarıp lavabolara doğru ilerletti. Musluğu açıp elini akan suyun altına koydu. Lavaboya eğilmemi sağlayıp avcuna doldurduğu suyu dudaklarıma yasladı.

"Aç ağzını."

Sözünü dinleyerek dudaklarımı araladığımda avcundaki suyu alıp ağzımı çalkaladım. Avcunu hafifçe kenara çektiğinde tükürük yenisini vermesine izin verdim. Birkaç tekrarın ardından Özgür, suyu kapattı ve beni doğrultup sırtımı duvara yasladı. Kusmak, gerçekten iyi gelmiş olacaktı ki zihnimin bir nebze olsun arındığını hissetmiştim.

Özgür'ün elleri hâlâ omuzlarımdaydı, beni duvara yaslamış, dikkatle yüzümü inceliyordu. Gözlerindeki ifade, bir yandan endişeli bir yandan da eğlenceli bulmuş gibiydi.

"Biraz daha insan gibi görünüyorsun," dedi, dudaklarında hafif bir kıvrımla.

"Teşekkürler," diye mırıldandım, hâlâ nefesim düzensiz. "Sanırım bu geceki 'Eflâl'in en iyi hali' bu."

Özgür, kaşlarını kaldırdı. "Yani şimdiye kadar gördüklerimin en iyisi mi? Vay. Bu biraz üzücü."

"Sen hiç kusarken güzel göründüğünü düşündün mü?" diye sordum, gözlerimi devirerek.

"Hayır," dedi, omuz silkip. "Ama sen şu an bile benden daha iyi görünüyorsun, bu da adil değil."

Tam karşılık verecektim ki tuvaletin kapısı aniden açıldı ve Tuna, Alin'i sürükleyerek içeri girdi.

"Yemin ediyorum seni en sonunda babamın yanına göndereceğim!" diye bağırdı Tuna, Alin'in sarkık vücudunu tutarak. "Bu artık benim sorumluluğum değil! Kendi kendine ayakta bile duramıyor!"

Alin, başı öne düşmüş bir halde, "Ben iyiyim," diye mırıldandı. "Sadece yerçekimi bana karşı komplo kurdu."

Özgür, bana bakıp "Bak, senin gibi bir tane daha," dedi, gözlerinde muzır bir ışıltıyla.

"Ben onun kadar kötü değilim!" diye protesto ettim, tam o sırada dengemi kaybedip Özgür'ün üzerine yığıldım.

Elleri belime kenetlendi, beni tuttu. "Tabii, değilsin," dedi, alaycı bir tonla. "Sadece arada bir düşüyorsun."

Kenetli elleriyle sıkıca beni sert gövdesine yaslayıp Tuna'ya baktı. Gözlerim, yüzünün her bir noktasında gezinirken ne dediğini bile anlamıyordum. Yalnızca o konuşuyor, ben ise izliyordum. Bir an için eğilip bir elini dizlerimin arkasından geçirdiğini fark ettim. Bedenimi sanki bir tüymüşüm gibi kaldırdığında kollarımı düşmemek için boynuna sardım.

Kalbi, göğsüme yaslanan başımın altında hızlı hızlı atıyordu. Yoksa benim kalbim miydi o? İkisinin sesi birbirine karışmıştı. Ellerim boynunda, parmaklarım istemsizce onun saçlarının diplerine dokunuyordu. Mekândan çıktığımızda soğuk hava, tüm tenime bir bıçak gibi saplanmıştı.

"Çok soğuk," diye mırıldandığımda kucağında bulunduğum sıcak bedene daha sıkı sarıldım. Özgür'ün beni saran kolları sıklaştı.

"Biraz sabret, arabaya gidiyoruz."

Belli belirsiz kafamı salladım ama farkında olmadığı bir durum vardı. Dışarıdaki soğuğa rağmen, onun dokunuşlarıyla yanıyordum. İçimde bir şey, bu yakınlığın bitmesini istemiyordu. Tenime batmış bıçaklar beni daha çok kendime getirirken yanımızdan birinin hızla geçtiğini gördüm. Kafamı yaslandığım sıcak göğüsten çekip önüme baktığımda güvenlik olduğunu gördüm. Daha önce hiç görmediğim bir alana girdiğimizde siyah bir Range Rover'ın kapıları açılmaya başladı.

Özgür, "Teşekkürler Ahmet, sen yerine dönebilirsin," dedi. Güvenlik kafasını eğip kaldırdı.

"İyi geceler Oğuzhan Bey."

Yanımızdan geçip yürürken "İyi geceler Tuna Bey," dediğini işittim. Tuna, Alin'i ön koltuğa bırakırken Özgür'ün eğildiğini fark ettim. Kafamı eğdiğimde koltuğa nazikçe bıraktı. Kapıyı kapattığında öne eğilip ayakkabılarımı çıkartmaya çalıştım. Sağ tarafımdaki kapı açıldı. Özgür, araca binip kapıyı kapattığında Tuna'da şoför koltuğunda yerini almıştı.

"Çekil."

Özgür'ün sesi, bulanık zihnimde yankılanırken ayaklarıma uzanmış olduğunu fark ettim. Ayak bileklerimden kavrayıp bacaklarının üzerine çektiğinde koltukta yayılarak sırtımı kapıya yasladım. Ayaklarımı tutsak alan topuklulardan kurtulduğumda derin bir nefes vererek kafamı cama vurdum.

Özgür'ün parmakları ayak bileklerimde gezinirken, tenime değen her temas bir elektrik çarpmışçasına içimi titretti. Topuklularımı çıkardıktan sonra bile ellerini çekmedi. Başparmağı, ayağımın altındaki gergin kaslara bastırarak nazikçe ovmaya başladı. Arabayla birlikte sallanırken, onun dokunuşlarıyla eriyordum. Her hareketi, her nefesi beni biraz daha çıldırtıyordu. Ve en korkuncu bunun nerede biteceğini bilemiyordum.

🎲

Başımın tam ortasında, damarlarımın ritmine ayak uyduran keskin bir zonklama vardı. Sanki kafatasımın içinde, biri çekiçle damarlarımı dövüyordu da her darbe beynimin kıvrımlarına yankılanarak geri dönüyordu. Ellerimi saçlarımın içinden geçirerek hafifçe çekiştirdim. Gözlerimin üzerindeki ağırlığa rağmen açmak için zorladım.

Birkaç kez gözlerimi kırptığımda inleyerek olduğum yerde döndüm.

Sanki dünya bana karşı savaş açmıştı da tek silahım, karanlık bir odada kıpırdamadan yatmaktı. Gözlerimi kapattıkça karanlık derinleşiyor ama ağrı geçeceğine daha da içime çöküyordu. Zihnimin içinde bir fırtına vardı; düşünceler bile ağrıyordu. Kendi iç sesim bile rahatsız edici, kendi bedenim bile düşman gibiydi o an.

Dün gece yalnızca Alin'in sesini hatırlıyordum. Boğazımdan geçen o viskinin beni bu hale getireceğini hiç düşünememiştim. Elimi saçlarımdan çekerek olduğum yerde doğrulduğumda üzerimdeki pike hafifçe açıldı. Gözlerimi bedenime doğru indirdiğimde ise dün geceki kıyafetlerimin olduğunu fark ettim.

Zihnimde bir karahindiba misali dağılan düşüncelerim dağılarak bana parça parça olanları hatırlatmaya başlamıştı. Özgür'e olan bakışlarım aklıma geldiğinde gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim. Aptal kafam, ne diye bu kadar çok içmiştim ki?

Üzerimdeki örtüyü bir hışımla üzerimden çekip ayaklarımı yataktan sarkıttığım sıra komodinin üzerindeki bardak ve turuncu renkli bir ilacı fark ettim. İlacın olduğu tabağın altında, düzgün yazılmış bir el yazısıyla, bir not bulunuyordu. Sağ elimi uzatıp tabağı sağa doğru kaydırdım.

Günaydın, sarhoş Hera :)

Utançtan bütün Andromeda'yı sırtlayabilirdim.

Bu lakabı sevdim...

18 yıllık viskimi bitirdiğiniz için, sana bir süre böyle seslenmeyi düşünüyorum, ceza olarak düşün. Sandalyenin üzerine bıraktığım kıyafetleri giyinip Alin'i de uyandır. Saat 10:00'da Rüya teyze gelecek, biz okula gidiyoruz. Bugün Alin ile evde kalıp dinlenin.

Komodinin yanındaki saate baktığımda 12:00 olduğunu gördüm. Hem ölü gibi uyumuştum hem de okula gidememiştim. Tam devamsızlığım hakkında hayıflanacakken altındaki notu gördüm.

Not: Devamsızlık konusunu dert etme, hallettireceğim.

Notu okuduktan sonra bir an elim kâğıdın üzerinde öylece kaldı. Harflerin kıvrımlarında bir sitem gizliydi ama öfke yoktu. Bu, daha çok tanınan birinin yumuşakça omzuma dokunup "Bu sen değilsin," demesi gibiydi. İçimdeki utanç, bir anda tüm damarlarıma yayılıp midemin altını boşalttı.

"Sarhoş Hera..." diye fısıldadım kendi kendime. Kulağımda yankılanan bu lakap, bir gecelik kaçışımın üzerime yapışmış hâliydi. Komik olması gerekirdi belki ama içimde hafif bir sızlama bıraktı. Çünkü bu isim bile benden daha dengeliydi. Tanrıça Hera bile öfkesini bilinçli savururdu. Ben ise, dün gece kendimi kendi elimle darmadağın etmiştim.

Küçük harflerle yazılmış o "hallettireceğim" cümlesi zihnimde uğuldamaya başladı. Biri benim yerime bir şeyleri hallediyordu. Biri benim yokluğumu önemsemişti. Ve ben, bunun karşılığında ne yapmıştım? Kafamı ellerimin arasına alıp sessizce oturdum. Sanki biraz daha kıpırdarsam, bütün dünya bir kez daha üzerime yığılacakmış gibiydi.

İçimde bir yerde, kendime dair iki farklı ses çatışıyordu. Biri hâlâ gecenin gölgesinde saklanmak istiyor, diğeriyse beni kolumdan tutup "Ayağa kalk," diye zorluyordu. Ne kadar karışık ve kırılgandım? Ve en kötüsü, bunu yalnızca ben biliyordum.

Gözlerim hâlâ kıyafetlerin olduğu sandalyeye takılıydı. Yavaşça doğrulurken, pikenin bir kısmı yere kaydı. Ayağa kalkmadan önce derin bir nefes aldım. Kıyafetleri es geçerek üzerimdeki elbisemin sırtımdaki fermuarına uzandım. Küçük adımlarla banyoya ilerlerken fermuarı indirdim.

Adımlarım, parkelerin üzerinde çıplak ayaklarımın bastığı noktada yankılanıyordu; sanki ev sessizliğin içinden nefes alıyor, beni izliyordu. Banyoya girdiğimde soğuk seramik zemin uykumu tamamen silip attı. Ayna karşısında durduğumda, yüzümdeki solgunlukla göz göze geldim.

Geceden kalma bir tanrıçaydım; şatafatlı değil, yorgun ve dağınıktım. Kirpiklerimin altında kurumuş rimel izleri vardı, dudak kenarımda rujdan kalma soluk bir çizgi. Ama en çok da bakışlarım tanıdık değildi. İçimde ağrıyan şey sadece başım değilmiş gibi, gözbebeklerimde kırılmış bir şeyler duruyordu.

Fermuarı tamamen indirip elbiseyi omuzlarımdan sıyırdım. Kumaş, bedenimden yere süzüldü. Sanki dün geceyi de üzerimden sıyırıp yere atmıştım ama his yine de geçmedi. Aynadaki siluetime bir süre daha baktım. Bu, bir sabahın içindeki pişmanlık değil sadece; geçmişin, kimliğin, kendini unuttuğun bütün anların tokat gibi yüzüne çarpmasıydı.

Kendimi duşa kabinin içine bıraktığımda musluğa uzandım. İlk başta soğuk suyun ince bir çizgi gibi omuzlarıma çarpmasına izin verdim. Tenim ürperdi ama bu ürperti canımı yakmadı aksine, içimdeki uyuşukluğu kazıyıp atar gibi bir etki bıraktı. Sanki bedenimin üzerine çökmüş bütün geceyi, bütün utancı, bütün unutuşları bir parça olsun silkeleyebilecektim böyle.

Sonra suyu biraz daha açtım. Soğuk yerini ılığa bırakırken başımı arkaya yasladım, gözlerimi kapattım. Su saçlarımın arasından, boynumdan, sırtımdan süzülüyordu. Ama asıl akıp giden şey su değildi. Sessizce içimde biriken kelimelerdi belki. Söylenmemiş özürler. Göz ardı ettiğim hisler. Alaycı bir kahkahayla örttüğüm yalnızlıklar.

"Nefes aldığın süre boyunca sen, hep aynı sensin Eflâl. Ne yaparsan yap ben de senin hep, seni destekleyen annen olarak kalacağım kızım."

Ruhumdan yükselen cümleler sırasında ellerimle yüzümü ovuşturduğumu fark ettim. Ağlamıyordum belki ama bu bir kırılma değildi, bir kabullenmeydi. Evet, annemi kaybetmiştim. Evet, bu benim içimde bir kırılmaya neden olmuştu. Ona en çok ihtiyacım olduğu bir anda, büyük bir yara izi bırakarak gitmişti.

Bir süre boyunca o suyun altında düşündüm. Yaralarımın acıttığı yerleri saymayı bırakıp, ilk defa onları orada oldukları haliyle izledim. Suyun altından sıyrılıp havluma sarılırken o yara izini kabullenmiştim.

Kabul.

Beni bu noktaya sürükleyen en büyük cümlemdi.

Banyodan çıkıp sandalyenin üzerindeki kıyafetlere doğru yürüdüm. Mavi, uzun kollu kazağı kaldırdığımda altında yer alan siyah iç çamaşırları, kafamı duvara çarpmamı ve kıvılcım sürterek sürüklememi isteğimi getirmişti. Bunu yapışı ikiydi ve bu düşünce, utancımı yüzüme sıcak bir tokat gibi çarptı.

Çekimi inkâr etmiyordum ama aynı zamanda kaçmak da istiyordum. Çünkü onu düşündüğüm her an, kendimden biraz daha uzaklaştığımı hissediyordum. Düşüncelerim ona yöneldikçe içimde bir boşluk büyüyordu; sanki Özgür'ün yakınlığı, bana ait olan her şeyi söküp alacak gibiydi. Bir adım daha atarsam, eski benliğim geride kalacakmış gibi...

Korkuyordum.

Beni bu kadar kolay tanıyan birinin, bir gün içimi deşip beni parçalarına ayıracağından korkuyordum. Ve buna izin verecek kadar yorgun hissediyordum.

Bedenime sardığım havluyu kenara bırakıp iç çamaşırları ve kıyafetleri üzerime giyindim. Nemli saçlarımı kazağın içinden çıkartıp kenardaki saç kurutma makinesiyle kurutmaya başladım. Kısa bir süre sonra yeterince kuruttuğuma emin olup fişi çektim ve kurutma makinesini komodinin üzerine bıraktım. Telefonumu alıp odadan çıktım. Merdivenlerden inerken aşağıdan yükselen kıkırtılara kulak verdim.

Sesin sahibinin Alin ve Rüya Teyze olduğunu anlamam uzun sürmedi. İkisinin arasında hafif bir neşe vardı; Alin'in hafif kahkahaları, Rüya Teyze'nin sıcak sesiyle karışıyordu. Ayaklarımı basamaklara biraz daha dikkatli basarak indirdim. Alınan o sessiz nefes, bir yandan içimdeki kaosu bastırmaya çalışırken, diğer yandan "burada olmak" zorunda olduğumu hatırlatıyordu.

Alt kata vardığımda, Alin bana doğru döndü ve göz göze geldik. Gözlerinde dün geceki benliğiyle ilgili hiçbir iz yoktu; sadece şu an burada olmanın verdiği huzur ve neşe vardı. Rüya teyzeye baktığımda ise tebessümle beni selamladı.

"Günaydın Eflâl kızım," dedi.

Küçük bir tebessüm ile başımı eğip kaldırdım.

"Günaydın Rüya teyze," mırıldandığımda gözlerindeki parıltı beni bir anlığına utandırmıştı. Rüya teyze, annemin son nefeslerinde yanında olan kadındı ve annemi kaybetmemin üzerinden yalnızca üç gün geçmişti. Şimdi karşında dün geceden kalma birisi olarak durmak beni utanç selinde boğmak üzereydi. Bana doğru yaklaşıp elini omzuma koyduğunda tebessümünü buruklaştırdı.

"Utanmana gerek yok evlat, bazı acılar, öylece geçmez."

Rüya Teyze'nin sıcak bakışları yüreğimdeki sancıyı biraz hafifletiyordu ama o utanç, oradaydı, sırtımı kamburlaştırıyordu. Omzumu sıvazlayıp çenesiyle hazırladığı kahvaltı masasını gösterdi.

"Hadi gelin, kahvaltı edelim," dedi ve bir adım geri çekildi. Alin, hafifçe esneyerek koluma girdi ve kendiyle birlikte sandalyelere sürükledi. Masanın yanına vardığımızda sandalyeyi çekip oturdum. Alin, yanımdaki yerini alırken karşımıza Rüya teyze oturmuştu.

Alin bana hafifçe gülümsedi, gözlerindeki o masum neşe biraz olsun içimi ısıttı.

Rüya Teyze ise gözlerini bana dikmiş, sanki kelimelerinden fazlasını söylemek istiyordu ama zamanın henüz gelmediğini biliyordu. Gözlerini ağırca Alin'e çevirip kıkırdadı.

"Seni gidi yaramaz kedicik," diye söylendiğinde Alin, kıkırdayarak masanın üzerindeki mücvere baktı.

"Ve sende bu kediyi ödüllendirmek için mücver mi yaptın?" diye alayla söylendiğinde Rüya teyze, damağını şaklattı. Rüya Teyze'nin damağından çıkan o keskin şakırtı, salonun sessizliğini ikiye böldü. Alin, gözlerini kısıp bana baktı, dudaklarının kenarında bir gülümseme geziniyordu.

"Mücverin yanında biraz da acı biber turşusu olsaydı keşke," dedi, parmağını masanın üzerinde tıkırdatarak.

Rüya Teyze, kaşlarını kaldırdı. "Demek ödül yetmedi, bir de baharat istiyorsun?"

"Ödül değil, hak," diye karşılık verdi Alin, omzunu hafifçe silkerek. "Abimler madem okula gitmiş, bizde kahvaltıdan sonra Eflâl ile, senin eski radyoyu tamir ederiz."

Rüya teyze, gülümseyerek kafasını iki yana salladı. Çatalına bir tane mücver takıp tabağıma bıraktı.

"Soğutmadan kahvaltınızı yapın hadi. Siz radyoyu tamir ederken ben de biraz dinlenirim."

Rüya teyzenin tabağıma bıraktığı mücverden bir ısırık aldığımda, yediğim en iyi ikinci mücver olabilirdi. Alin, mücverden büyük bir parça alıp ağzına attı, çıtırtısı odanın içinde yankılandı. Birbirimize "Horoko olmoş!" diye mırıldandık, ağzı dolu dolu. Mücverden bir ısırık daha aldığımda Rüya teyze, çaylarımızı doldurdu.

"Afiyet olsun güzel kızlarım," sözleriyle yüzümde küçük bir tebessüm belirdi, içimde ise geleceğe dair küçük bir umut kıvılcımı yanıyordu.

Kahvaltı faslı bittiğinde Rüya teyzeye masayı toplaması için yardım etmiştik. Mutfak, evin kalbi gibiydi; geniş ve ferah, ortasında büyükçe bir ada tezgâhı yer alıyordu. Parlak beyaz dolaplar, doğal ışığı yansıtarak mekânı aydınlatıyordu. Salondaki renklere rağmen mutfak beyazlığıyla ön plandaydı.

Alin, kahve makinesine bir bardak yerleştirirken gözlerini bana çevirdi.

"Kahveye hayır diyeceğini düşünmüyorum?" diye sorarcasına mırıldanırken kafamı salladım.

"Kahve iyi gelir," diye söylendiğim sırada soluma doğru baktım. Cam kapının ardından küçük bir oda uzanıyordu; tamamen camla çevriliydi hem duvarları hem de tavanı ışıkla doluyordu. İçeride, yere serili yumuşak bir halı ve üzerinde siyah renginde, iki konforlu koltuk duruyordu. Koltukların arasında, üzerinde birkaç kitap ve minik bir vazo bulunan ahşap bir zigon sehpa vardı.

Alin, kahve makinesinin düğmesine bastığında mutfakta çıkan hafif cızırtı, ortamın sessizliğine yumuşak bir müzik gibi karıştı. Ben de o büyülü kar manzarasına bir süre baktım; içimde hem huzur hem de hafif bir hüzün vardı.

Alin, elinde kahve fincanlarıyla yanıma yaklaştı, gülümseyerek "Gel, kış bahçesine geçelim," diye mırıldandı. Yerimde kıpırdanıp cam kapıyı açtım ve içeriye geçtim. Alin, kahveleri zigon sehpanın üzerine bırakıp koltuklardan birine geçtiğinde solda kalan koltuğa oturdum. Başımı arkaya eğip yukarıya baktığımda küçük bir nefes aldım.

Kış bahçesinin cam tavanından gökyüzünü izleyebiliyorduk; o anda hafifçe kar yağıyordu ve beyaz taneler, yumuşak bir örtü gibi üstümüze seriliyordu. Dışarının soğuğu buraya ulaşmıyordu ama o serin hava ve taze kış kokusu içeriye doluyordu; huzurlu, sakinleştirici bir atmosfer yaratıyordu.

"Özgür abinin her zaman seçimlerine hayran kalmışımdır. Burası çok güzel değil mi?"

Başımı salladım ve gökyüzüne doğru baktım; kar taneleri camda birikip yavaşça eriyordu.

"Öyle. Sanki insanın içindeki tüm her şeyi bir kenara bıraktıracak kadar güzel."

Başımı eğip fincana uzanırken zigon sehpanın üzerindeki kitaplara gözüm takıldı. Camdan gelen kış ışığı, ince bir zar gibi kitapların kapağına yayılmıştı. Sehpanın ceviz ağacından yapılmış yüzeyinde, köşesi hafifçe kıvrılmış bir kitap dikkatimi çekti.

Dostoyevski – Yeraltından Notlar

Kapak, mat ve hafif yıpranmıştı; sanki defalarca okunmuş, yeniden dönülmüş, bazı sayfaları tereddütle çevrilmiş gibiydi. Kitabın altında Tutunamayanlar duruyordu; Oğuz Atay'ın iç burkan yalnızlığı, Dostoyevski'nin karanlık derinliklerine yaslanmış gibiydi. Onun da hemen altında, narin harflerle yazılmış bir diğer kitap, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Huzur'du. Üç kitap, üç ayrı yalnızlık... ama aynı ruhun izinde buluşmuş gibiydiler.

"Özgür abi kitap okumayı çok seviyor," dedi Alin, hafif bir tebessümle. "Ama anlaşılana göre Dostoyevski'yi baya benimsemiş."

Sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Fincanın kulpunu kavrayıp usulca arkama yaslandım. Sırtım koltuğa değdiğinde Alin'e baktım.

"İnsan yalnızca alışkanlıkların hayvanıdır' demiş Dostoyevski," dedim kahvemden bir yudum alırken. Boğazımdan geçen sıvının sıcaklığı, düşüncelerimin arasına sızarak içimde sessiz bir yankı bıraktı.

Alin, gözlerini bana çevirdiğinde bacaklarını kendine doğru çekip koltukta iyice yayıldı.

"Neden psikoloji okuyorsun?" diye sordu, sesi beklenmedik bir ciddiyetle. Alin'in sorusu, sessizce beni derinlere çekti. Bir an gözlerimi kaçırıp fincana baktım; kahvenin buğusu, içimdeki karmaşık duyguların sessiz dansı gibiydi.

"Bazı yaralar, görünenden daha derindir," diye başladım usulca. "Kendi gibi olanlara, o karanlıkta kaybolanlara yardım etmek için psikoloji okuyorum."

Bir nefes aldım, gözlerimi tekrar Alin'e çevirdim.

"Belki de en çok kendimi anlamak ve kurtarmak için okuyorum. Ruhumu iyileştirmek istiyorum."

Alin, sözlerimin ardından bir süre sessiz kaldı. Gözlerinde bir şeylerin dalgalanışını sezer gibi oldum. Belki anlayış, belki merak, belki de kendi içinde sakladığı bir acı içindeydi. Başını hafifçe eğdi, saçları yüzünün yanına düştü.

"Kendini iyileştirmek..." diye mırıldandı, sanki bu cümleyi zihninde yeniden tartıyormuş gibi. "Peki ya iyileşmek mümkün değilse?"

Sorusu havada asılı kaldı. Kahvenin buğusu artık dağılmıştı ama içimdeki bulanıklık devam ediyordu.

"O zaman da kabullenmeyi öğreniriz," dedim yavaşça. "Bazı yaralar tamamen kapanmaz Alin, sadece onlarla yaşamayı öğreniriz. Psikoloji de biraz bununla ilgili aslında. Kırık parçaları yapıştırmak değil, eksikliğin içinde dengeyi bulmak."

Alin dudaklarını büktü, bu sefer tebessüm değil, daha çok buruk bir ifadeydi. "Denge mi?" diye tekrarladı. "Yani her şey bir noktada durulur mu sence? Yoksa hep bir şeyler kanamaya devam eder mi?"

Fincanı avuçlarımın arasına aldım, parmaklarım seramik yüzeyde gezindi. "Kanayan yerler de var, kabuk bağlayanlar da," dedim. "Ama insan ister istemez hep ileri doğru sürükleniyor. Belki de mesele, kanamayı durdurmak değil, kanla nasıl yaşayacağını bilmek."

Odasının duvarına asılı olan tabloya gözüm takıldı. Soğuk renklerle çizilmiş bir fırtına sahnesiydi. Dalgalar kayalıklara çarpıyor, gökyüzü kararmıştı. Ama ufukta, ince bir çizgi halinde, güneşin sızmaya çalıştığı belli oluyordu.

Alin, koltuğunda doğruldu. "Biliyor musun," dedi, "bazen senin bu kadar sakin konuşabilmen beni korkutuyor. Sanki her şeyi çözmüşsün gibi."

Gülümsedim, "Çözmek mi?" kafamı salladım, "Hayır. Sadece bazı şeyleri kabullenmek için fazla düşündüm, o kadar."

"Kabullenmek..." diye tekrar etti, bu kez sesi daha yumuşaktı. "Belki de ben henüz oraya gelemedim."

"Zaman alır," dedim ve gözlerimi karlarla kaplanmış tavana çevirdim. "Ben de hâlâ öğreniyorum."

Gözlerim tavandaki karlı desenlerde gezinirken, odada bir sessizlik çöktü. Kaloriferin homurtusu ve ara sıra duyulan kalem şıklatması dışında her şey donmuş gibiydi. Alin, parmak uçlarıyla fincanının kenarını yokladı.

"Öyleyse," dedi yavaşça, "kabullenmek için ne yapmalı?"

Tavandan gözlerimi ayırmadan cevap verdim.

"Önce acıyı tanımak gerek. Onu besleyen her anı, her korkuyu tek tek gözden geçirmek... Sonra da ona rağmen yaşamaya devam etmek."

Bir an duraksadı. "Yani acıyla barışmak mı?"

"Hayır," diye düzelttim. "Barışmak değil. Sadece onunla aynı odada yaşamayı öğrenmek. Bazen konuşmak, bazen susmak... Ama asla onun sen olduğunu sanmamak."

Zihnimin derinliklerinde var olan kadının gözlerini üzerimde hissediyordum. Dudaklarındaki hüzünlü bir gülümsemeyle kafasını ağırca iki yana salladı. Bakışları gözlerimden ayrıldığında önündeki mürekkebe bulanmış cümleye baktı.

Sen, acıyla aynı odada yaşamayı çoktan öğrendin.

Odanın içi griye bürünürken kadın, zihnimin derinliklerinde karanlıkta kalmıştı. Bakışlarım yeniden zigonun üzerindeki kitaba çevrildiğinde aklıma düşen ilk isim Özgür olmuştu. Bir adam tanımıştım. Onu var eden bütün anılarına ve geçmişine dahil olmuştum. Bunun benim sonum olacağını bile bile yanında durmaya devam etmiştim.

Acının adı, Oğuzhan Özgür Hancıoğlu'ydu.

Kendi yaralarımla mücadele ederken, onun yaraları da benimle kanıyordu sanki. Yanındayken huzur bulduğum kadar, yıkılmaktan korktuğum anlar da çoktu. Çünkü onunla aramızdaki çekim, basit bir yakınlık değildi; geçmişin acılarını, kırgınlıklarını, unutulmuş umutlarını açığa çıkaran bir ayna gibiydi.

Ve ben, o aynaya baktıkça, kendimden kaçmak istiyor, ama aynı zamanda kendimle yüzleşmenin korkusuyla donup kalıyordum.

İçimdeki çocuk, sevgiye ve kabul görmeye açtı; ama aynı çocuk, yeniden incinmekten, kırılmaktan o kadar korkuyordu ki, bazen kaçmanın, hatta savaşmanın bile daha kolay olduğunu düşünüyordu.

Belki de en büyük çelişkim buydu: Kendi içinde barışmak isteyen bir yürek, ama o barışı sağlamanın yolunu hâlâ bulamayan bir ruh.

Özgür, bu karmaşanın içinde hem iyileştirici hem de tetikleyiciydi. Onun yanında olmak, kendimi yeniden bulmak demekti; ama aynı zamanda o eski yaraların tekrar kanaması anlamına geliyordu. Ve ben, bu çatışmanın tam ortasında ne kendimi tamamen açabiliyor ne de tamamen kapanabiliyordum.

Alin'in yanımda hareketlendiğini fark ettiğimde bakışlarımı ona çevirdim. Ayaklarını yere basarken saçlarını kulak arkasına sıkıştırdı.

"Rüya teyzenin radyosunu alıp geliyorum, bekle."

Gülümseyerek kafamı salladım.

"Bir yere kaçtığım yok Alin."

Alin, kıkırdayarak fincanını bıraktı ve içeriye geçti. Derin bir nefes alarak cebimdeki telefonu çıkarttım. Birkaç banka mesajını kenara kaydırıp ekranı temizlediğimde yavaşça kaydırdım. Bilinçsiz bir şekilde WhatsApp'a girdiğimde en üstteki isme tıkladım. Özgür'ün profil resmi hâlâ yoktu, belki de hiç olmamıştı.

Zeus: Uyanmışsın

Aniden düşen bildirimle irkilerek gözlerimi büyüttüm. Çevrimiçi olduğu belli olmadığından dolayı bu hareketi ürkütmüştü.

Zeus: Ah unutmuşum

Zeus: Ayılmışsın demek daha doğru olurdu

Zeus: Sarhoş Hera :)

Yanaklarıma yayılan ısıyı hissettiğim an parmaklarım klavyenin üzerinde duraksadı. Ne yazabilirdim ki? Alt dudağımı dişlerimin arasına sıkıştırdım.

Siz: Sana da eğlence çıktı.

Siz: (gözlerinidevirenyüz)

Mesajı gönderip beklediğimde cevap gecikmedi.

Zeus mesajınızı alıntıladı

Zeus: (gözlerinidevirenyüz)

Zeus: İşte tam olarak dün gece böyle bakıyordun :)

Parmaklarım hâlâ ekrandaydı ama yazmakla yazmamak arasında gidip geliyordum.

Siz: Şunu keser misin?

Siz: Hayatımda ilk defa sarhoş oldum ve

Parmaklarım klavyede kaldığında nefesimi tuttum. Devamında ne yazacaktım? Pişman değilim mi? Silme tuşuna basıp son cümleyi sildim. Parmaklarım bilincim dışında hareketlendi. O benimle dalga geçerse bende onunla geçerdim.

Siz: Senin de sarhoş olduğun anı hatırlıyorum.

Ama bunun kafamı gömmek için toprak aratacağını hiç düşünememiştim.

Zeus: :)

Zeus: Bende hatırlıyorum

Zeus: İçtiğim kadehlerden daha sarhoş yapan yudumu

Telefonu zigon sehpaya bırakıp ellerimle yüzümü kapattım. Utançtan çığlık çığlığa kaçmak istiyordum ama bunun için artık çok geçti. Ellerimi yüzümden çekip telefona uzandım.

Siz: Köpek

Zeus: Havlamamı ister misin?

Zeus: ;)

Dudaklarım okuduğum mesajla küçük bir o şeklini alırken, boğazımdaki biriken tükürüğümden dolayı öksürdüm. Karnımı sıkan kasılmalar içimde istemediğim ama engel olamadığım sıcaklığı sağlıyordu.

Siz: Küstah

Özgür, her zamanki gibi çizgiyi geçiyordu ve ben, her zamanki gibi onu durdurmayı beceremiyordum.

Zeus yazıyor...

Beklerken parmaklarımı avucumun içine bastırdım. Cilt altından titreşen bir şey vardı. Tüm bu yazışmalar; bir oyunun, bir savaşın, belki de hâlâ kabullenemediğim bir arzunun parmak iziydi. Uzun bir süre yazıyor ibaresinde kaldı ama bir anda telefonum sesli bir şekilde çaldı.

ZEUS

Ekranda yanıp sönen ismini görünce nefesim kesildi. Parmak uçlarım hafifçe titredi, avuç içlerim terledi. Telefonun çalma sesi odanın sessizliğini paramparça ediyordu. "Acaba duymazdan mı gelsem?" diye düşündüm bir an ama zaten telefonu zigon sehpaya fırlatmıştım. Yavaşça yaklaştım, ekrana baktım. "Cevapla" yazısı parıldıyordu. İçimde bir şeyler kıpırdandı.

Başparmağım cevapla butonunun üzerinde gezindi. Kaydırıp telefonu kulağıma yaslayıp "Alo?" dediğimde, diğer taraftan derin bir nefes sesi geldi.

"Biraz önce söylediğin sözcüğü bir de senin ağzından duymak istedim."

Tükürüğümün takıldığını hissedip yutkunamadım.

"Ben yazmadım onu?"

Sözcükler dudaklarımdan çıktığı anda, ne kadar saçma duyulduğunu fark ettim. Elimi alnıma sertçe vurdum. Güldüğünü fark ettiğimde sahte bir sinirle kaşlarımı çattım.

"Ne gülüyorsun ya komik bir şey mi var?" diye sitemle bağırdım. "Allah'tan bir kez sarhoş oldum, sürekli dalga geçip duruyorsun." Sesimi kalınlaştırıp değiştirdim, "Sirhiş Hiri! Sensin be sarhoş!"

Telefonun diğer ucundaki sessizlik aniden derinleşti. Özgür'ün nefesi hattın içinden süzülüp kulak zarımda bir basınç oluşturdu. Sanki o nefes, bana ulaşmak için kilometrelerce yol kat etmişti.

"Bak sen," diye fısıldadı Özgür, sesi yumuşacık, neredeyse ciyaklayan bir kedi kadar davetkar. "Alkol kanına iyi gelmiş, sinirlerin açılmış. İtiraf ediyorum... bu hoşuma gitti."

Dişlerimi sıktım.

"Küstah!" diye tısladığımda kahkahası yeniden kulaklarıma doldu.

"Bir klavye delikanlısı olduğunu düşünmüştüm, beni haksız çıkarttın," diye söylendi, kahkahalarının arasından. "Telefonun ucunda böyleyse, yüz yüzeyken ne yaparsın merak ettim bak şimdi."

Dudaklarımı ısırdım, cevap vermeden önce derin bir nefes aldım.

Dişlerimin arasından "Kafana, elime geçen her şeyi fırlatabilecek kadar sinirlendiriyorsun beni Özgür," diye mırıldandığımda kısa bir sessizlik oldu.

"Öyle mi?" diye sordu, sesi ipeksi bir tehdit kadar yumuşak ve keskin. Öyle bir tondu ki sanki telefonun içinden geçip yanıma gelecekti. "Dikkat et elin boş kaldığında kendini bana fırlatma."

Avuçlarımın terlediğini fark ettim. Telefonu neredeyse kıracakmışım gibi sıkıyordum.

"Sus!" diye çıkıştım, ama sesim istediğim kadar keskin çıkmamıştı. "Her şeyi çarpıtıyorsun. Bir de üstüne üstlük keyif alıyorsun böyle yapmaktan!"

Özgür'ün iç çekişi kulaklarımda yankılandı.

"Her neyse, son ders iptal oldu, eve geçeceğiz. İstediğiniz bir şey var mı?" bir süre durdu, "alkol hariç," dedi. Gözlerimi yukarıya doğru kaldırdığımda sağ göz kapağım sinirle titredi.

"Sabrımın son demlerindeyim Özgür," diye fısıldadım. Bir anda telefonun ucunda kıpırtılar oldu.

"Sen kimsin ve Özgür'e ne yaptın? Ne yaptın da sabahtan beri gülüyor?"

Tuna'nın sesi Özgür'ün sesine karıştı.

"Elinin ayarını sikerim Tuna. Ver lan şu telefonu!"

Şaşkın bir şekilde ne olduğunu anlamaya çalışırken telefon suratıma kapandı. Ağırca telefonu kulağımdan uzaklaştırdım.

"Radyoyu sökecek bir şey bulamadım, sen sıkılmadın değil mi?"

Alin'in sesi, uğultulu bir şekilde kulaklarımda yankılandı.

"Hayır sıkılmadım," dediğimi hatırlıyorum. Evet, sıkılmamıştım ama ruhumdaki küçük çocuğun bir an için gülümsediğinin farkına varmıştım. Bu, büyük bir problemdi. Zihnimin derinliklerini kendine evi yapmış kadın kadar, büyük bir problemdi.

O andan sonra, o kadının zihnimin içinden ayrılıp, ruhumdaki çocuğun başını okşayışını izledim. Parmaklarının değdiği her saç telinde derin bir iç çekiyordu. Onları izlediğim boşluğun dışında bir araba homurtusu yükseldiğinde, yanımda oturan Alin'in "Abimler geldi!" diyerek koltuktan kalkmasına baktım. Koşarak kapıya gittiğinde ruhumdaki kadın ve çocukluğum karanlığımın içinde kalmıştı.

Alin, kapıyı açtığında Özgür'ün silueti belirdi. Alnına dökülmüş siyah saçlarını geriye ittirdi ve sağ eliyle siyah kabanının omuzlarına dökülen karları süpürdü. O her omzunu süpürdüğünde, ürpertisini kalbimde hissediyordum.

"Lan çekil dondum anasını satayım."

Tuna, Özgür'ü ittirip içeriye girdiğinde sırasıyla; Bartu, Ateş ve Aybars'ta girmişti. Özgür, üzerindeki kabanı çıkartırken kısık gözleriyle Tuna'yı süzüyordu.

"Senin sesin bu günlerde fazla çıkmaya başladı Orpheus, dikkat et de kısılmasın."

Tuna, alaycı bir şekilde gülerek omzunu silktiğinde göz göze geldik.

"Oo! Sarhoş takımı loca üyesi Eflâl Keskin, n'aber ya?"

Gözlerimi devirip derin bir nefes bıraktığımda Bartu ve Ateş, kıkırdayarak oturduğum koltuk alanına doğru yaklaştı.

"Çok pis malzeme verdiniz bunlara. Rahat iki ay boyunca sizi konuşurlar artık."

Alin, kollarını göğsünde bağladı.

"Yok devenin nalı. Yani konuşulacak daha önemli konular bitti, Eflâl ile benim sarhoş olmamı mı konuşacaksınız?"

Mutfak kapısında beliren Rüya teyzenin varlığını gördüm.

"Çocuklar, rahat bırakın kızları. Onlar özgür bireyler. Ne yapmak isterlerse yaparlar, size de arkalarını toplamak kalır," dedi ve ellerini iki yana açarak Özgür'e ilerledi. Özgür, dudaklarındaki küçük bir tebessümle Rüya teyzenin sarılışına kucak açtığında Tuna, Alin'i kolunun altına aldı.

"Arkalarını toplayalım, toplayalım da Ruyiş, toplanacak bir arka bırakmadılar ki dün gece? 18 yıllık bir Lagavulin bitirmişler. Hem de ikisi."

Rüya teyze, yavaşça Özgür'den ayrıldığında Özgür'ün bana baktığını fark ettim.

"Olan oldu, en azından bu saatten sonra daha dikkatli davranacaklardır," dedi ve küçük adımlarla merdivenlere doğru yöneldi. Rüya teyze, o merdivenleri tırmanırken beline sıkıştırdığı mutfak havlusunu aldı.

"Birazdan yemek yiyeceğiz, kapatma kendini odana!" diye arkasından bağırdı. Özgür, merdivenlerden çıktığında Tuna ile Alin, karşımdaki koltuklara devrildi. Aybars, sessizce Ateş'in yanındaki tekli koltuğa geçtiğinde Rüya teyze mutfağa ilerlemişti. Alin, Tuna'nın kolunun altından çıkmadan abisine baktı.

"Devamsızlığımı hallettin mi?" diye sorduğunda Tuna, göz ucuyla bana bakıp kafasını salladı.

"İkinizin de son iki hakkı kalmış. İdareli kullanın, şunun şurasında bir ay kaldı."

Kafamı sallayarak arkama yaslandığım sıra Bartu, bacak bacak üstüne attı ve imalı bir gülüşle Ateş'e baktı.

"Özgür'e de bugün bir şeyler oldu. İlk defa dersi dinledi ve olduğundan çok fazla güldü," dedi ve göz ucuyla bana baktı. Ateş, kafasını sallayarak cebinden sigara paketini çıkartıp bir dal yaktı.

"Özgür'ü uzun zamandır böyle görmüyordum," dedi.

O sırada Aybars, arkasına yaslanıp ayaklarını kolçağa doğru kaydırdı.

"Valla onu böyle görmeyi özlemişiz çocuklar," diye fısıldadı ve ellerini karnında yaslayıp bana baktı. "Ona iyi gelen şey her ne ise, doğru yolda."

Gözlerimi kaçırmadım. Aybars'ın sözleri havada asılı kaldı ve herkesin üzerine bir anlam arayışı gibi çöktü. Kimse açıkça bir şey söylemiyordu ama söylediklerinin ucunu bana değdiriyorlardı.

İçimden "ona iyi gelen şey ben değilim," demek geçti. Ama sonra bundan kaçamadığımı fark ettim. Ona iyi gelen şey, belki de bendim.

Rüya teyzenin Alin'i çağırdığını fark ettiğimde istem dışı ayağa kalktım ve peşinden mutfağa ilerledim. Rüya teyze, Alin'e tezgâhın üzerindeki tabakları uzattığında bakışları bir anlığına bana çevrildi.

"Gidip Özgür'ü çağırabilir misin kızım?"

Kafamı sallayıp mutfaktan çıktım ve merdivenlere ilerledim. Yukarıya çıktığımda kaldığım odanın hemen yanındaki odanın önünde duraksadım. Kapıyı çalıp bir ses duyabilir miyim diye bekledim. İçeriden bir yanıt gelmedi. Elim tereddütle kapı koluna uzandı. İçimde hem gitmek hem kalmak isteyen bir ses vardı. Ama sonra, sanki kendi düşüncelerimden kaçmak istermiş gibi kapıyı yavaşça açtım.

İçerisi loştu. Kalın perdeler gün ışığını kırıyor, odaya donuk bir gri bırakıyordu. Havanın serinliği tenime çarptığında içeriye bir adım atıp kapıyı kapattım.

Özgür, yatağının yanında, sırtı bana dönük şekilde duruyordu. Üzerinde yalnızca belinden aşağısını kapatan beyaz bir havlu vardı. Su damlaları, omuz başlarından aşağı süzülüyor, bel oyuntusuna kadar iz bırakarak ilerliyordu. Avuçlarının arasında tuttuğu havluyla saçlarını kurularken, her hareketiyle omuz kasları hafifçe geriliyor, sırtındaki çizgiler göz alıcı bir sadelikte şekil değiştiriyordu.

Ama tüm bu görüntünün arasında, beni asıl yakalayan şey sırtında kıvrılarak duran yılandı.

Sol kürek kemiğinden başlayıp sağ omzuna kadar ilerleyen simsiyah bir dövmeydi. Göz alıcı ve neredeyse canlıydı. Yılanın vücudu, sanki Özgür'ün sırtında değil de tenin altında bir yerlerde nefes alıyormuş gibiydi. Kıvrımları, kasların hareketiyle birlikte belli belirsiz oynamış; sanki bir sonraki hamlede yavaşça dönüp bana bakacakmış gibi bir his uyandırmıştı. Pullar, tek tek işlenmişti. Gölgelendirmelerle bezeli vücut, ışıltılı bir pırıltıyla loş ışıkta parlıyordu. Yılanın kafası görünmüyordu ama tahminimce sağ omzundan göğsüne doğru gidiyordu.

Yutkundum. Boğazımda biriken o yakıcı ağırlıkla, yere bakmak istedim önce, sonra kapıya. Ama ne ayaklarım kıpırdadı ne de bakışlarım Özgür'ün sırtından ayrıldı. Utandım. Öyle ki, içimde bir yer kırmızıya döndü sanki; ama aynı anda, bir başka parçam, onu görmenin garip bir huzurunda usulca nefes aldı.

O sırada Özgür'ün eli durdu. Saçlarını kurulamayı bırakmıştı. Sanki bir şey hissetmişti. Bedeninin kıpırtısı durdu, nefesi ağırlaştı. Elindeki havluyu omuzlarına bırakıp bedenini bana doğru döndürdü. Siyah nemli saç telleri, fütursuzca alnına dökülmüştü. Bu görüntü, kalbimin birkaç saniyeliğine durmasına neden oldu.

Bakışları benimkini bulduğunda, gözlerimdeki utancı fark ettiğini biliyordum. Yanaklarıma hücum eden sıcaklık, orada olmadığını sandığım tüm duyguları yüzüme çıkarmıştı. Gözlerimi kaçırmak istedim. Ama Özgür, kaçmama izin vermeyen bir dinginlikle bana baktı.

Yutkundum. Avuç içlerim, nedenini bilmediğim bir heyecanla nemlenmişti. Gözlerimi yere indirip derin bir nefes aldım. Sesim, boğazıma takılan utancı bastırmak istercesine yumuşak ve aceleci çıktı.

"Yemek hazır," dedim. "Rüya teyze 'Özgür'ü çağır,' dedi."

Özgür, gözlerini gözlerimden çekmeden omuzlarına bıraktığı havluyu tuttu ve hafif uzun saçlarına sürterek bana doğru yaklaşmaya başladı. Sırtında başlayan dövmenin gördüğüm detayı, tahminimi bir nebze doğru çıkartmıştı. Yılan, karın kaslarının üzerinden sürüklenerek adonislerinin biraz altında bitiyordu. Havlunun içinde kalmış kafası yutkunmama neden olmuştu. Gözlerimi kaçırmaya çalıştım ama başarısız oldum. Göz ucuyla gördüğüm bu detay, yüzümü iyice yakıyordu.

Özgür, son adımını atıp tam karşıma dikildi. O kadar yakındı ki, nefes alışverişimiz aynı ritme girmiş gibiydi.

"Rüya teyzenin yemeği biraz beklesin," dedi, parmağıyla saçımdan düşen bir tutamı geriye iterek. Dokunuşu beklenmedik kadar nazikti. "Seninle konuşacaklarımız var."

"N-ne hakkında?" diye kekeledim, sırtım kapıya değdiğini fark edene kadar geri çekildiğimi bile anlamamıştım. Dudaklarının kenarında beliren o bildik, muzip gülümseme yüzüme yayıldı. "Mesela, neden her seferinde bana bakarken yüzün kıpkırmızı oluyor?"

Yüreğim yerinden fırlayacak gibi attı. Boğazımda düğümlenen kelimeleri zorla ittim.

"Öyle bir şey yapmıyorum!"

"Yapmıyorsun, tabii." Gözlerini devirerek elini duvara dayadı, başını hafifçe yana eğdi. "Peki ya şu an neden nefes almayı unuttun?"

Farkında olmadan tuttuğum nefesi bıraktım, ciğerlerim yanarcasına havayla doldu. Lanet olsun. Bana bakarken ki o kendinden emin ifade, içimi eritiyordu.

"Ben gidiyorum," diye mırıldandım, yana kaymaya çalışırken ama kolumu tutup hafifçe çekti. Beni içine çeken bakışlarına nazaran alnına düşmüş siyah, hırçın tellere bakmaya devam ettim.

"Bırakır mısın Özgür, ne yapıyorsun?"

Özgür'ün parmakları bileğimde hafifçe sıkılaştı ne çok acıtan ne de bırakan bir baskıyla. Gözlerindeki oyunbaz ifade biraz azalmış, yerini ciddi bir ifadeye bırakmıştı. Alnına düşen o asi saç telleri, kirpiklerine takıldığında, parmak uçlarımın ısındığını hissettim. O tutamlara dokunmak ve geriye doğru taramak istedim.

Ağırca bakışlarımı kehribarlarına indirdiğimde kaşlarını çattı ve başını yana eğdi.

"Beni her gördüğünde böyle kaçacak mısın yoksa hep böyle mi yaklaşacağım sana?"

Kalp atışlarımın sesinin odada yankılandığını düşündüm bir an. Dudaklarım titredi.

"Kaçmıyorum ki."

Özgür'ün gözlerindeki o alaycı ışıltı yumuşadı, yerini sıcak bir ilgiye bıraktı. Parmağı saçımdan düşen bir tutamı nazikçe kulağımın arkasına itti, dokunuşu beklenmedik derecede hassastı.

"Her gördüğümde biraz daha güzelleşiyorsun," diye fısıldadı, sesindeki o bildik muziplik bu kez samimiyetle karışmıştı.

Dudaklarım titredi. "Böyle şeyler söyleyip duruyorsun ya-"

"Yalan mı söyleyeyim?" Başını hafifçe bana eğdi, gözlerindeki oyunbazla geri dönmüştü. "Kızardığını görmek için."

Aramızdaki mesafe azaldı, nefesi yanağımı okşadı. "Şu an," diye mırıldandı, "sadece bir şey merak ediyorum."

"Neyi?" diye fısıldadım, göz kapaklarım ağırlaşmıştı.

"Bu kadar yakınken hâlâ kaçabileceğini mi sanıyorsun?"

Yutkunmak istiyordum ama yutkunamıyordum. Alnından süzülen bir su tanesi, burnunun ucuna aktı. Akan damla, ağırlık kazanıp bir gözyaşı gibi yanağıma düştüğünde Özgür'ün gözleri ağırca o damlanın üzerinde mıhlandı. Gözleri, sanki o damlanın içinde kaybolmuş gibiydi, derin ve ağırdı.

"Yeryüzünde tonlarca su var ama ben bir damlasına çok susadım," dediği an gözlerimiz bir mıknatıs misali birbirine çekildi. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, sanki yankısı bütün odayı dolduruyordu. Kaçmak istiyordum ama kaçamıyordum, bu andan kendimi kopartamıyordum.

"Eflâl," diye fısıldadı, adımı söylerken ki yumuşaklık içimi bir düğüm gibi sardı. Başını eğip alnını alnıma yasladı. Gözlerini kapadı.

"Eğer iki saniye içinde odadan çıkmazsan seni öpeceğim. Öyle bir öpeceğim ki susadığım muhtaçlığım, seni kurutacak."

Özgür'ün sözleri kulaklarımda çınlarken, gözlerim büyüdü. Yutkunarak ellerimi göğsüne koyup hızla geriye doğru ittirdim ve odanın kapısını açıp çıktım. Kapı arkamdan kapanırken koridorda nefes nefese durup duvara yaslandım. Utangaçlığım ve kalbimin deli gibi atışı, aklımı karmakarışık etmişti.

Merdivenden gelen adım seslerini işittiğimde sırtımı duvardan ayırdım. Alin, beni gördüğünde gözlerini yüzümde gezdirdi. Gözleri büyüdüğünde, dudakları da küçük bir o şeklini almıştı. Eliyle hafifçe omzuma vurdu.

"Kız, ne yaptınız yukarıda? On saat gelemedin."

Gözlerimi devirip omzuna karşılık olarak bende vurdum.

"Abartma Alin, hadi yürü inelim aşağıya."

Alin, kolumdan tutup eliyle yüzümü gösterdi.

"Yüzün domates olmuş Efuli, bu halde aşağıya nasıl ineceksin?" deyip kıkırdadığında kolunu çimdikledim.

"Sus ya, sus lütfen."

Alin, gülerek kolunu ovmaya başladı ama gözlerindeki alaycı parıltı hiç eksilmemişti.

"Seni gidi fındıkkıran."

Elimi kaldırıp Alin'e savurduğumda Alin, çığlık atarak aşağıya koşmaya başladı. Peşinden koşmaya başladığımda Rüya teyzenin bağırışı kulaklarımda yankılandı.

"Kızlar! Merdivende koşturmayın, düşüp bir yeriniz kıracaksınız, Allah korusun!"

Aşağıya indiğimde Alin'in ensesinden yakalayıp boyun kilidine aldım. Tuna, keyifle bizi izlerken diğerleri de gülerek bize bakıyordu. Alin, gülerek benden ayrılmaya çalışırken salonda bir telefon melodisi yankılanmaya başladı. Kollarımı gevşetip Alin'i bıraktım ve sehpanın üzerine bıraktığım telefonuma doğru ilerlemeye başladım.

Telefonun ekranına baktığımda bilinmeyen bir numaranın aradığını fark ettim. Tam elimi uzatıp aramayı kapatacaktım ki kendiliğinden kapandı ve ardından mesaj bildirimi düştü. Yüzümü tanıyan ekran, mesaj bildirimini otomatik olarak açtı.

0546***: O gece bir kaza değil, cinayetti.

0546***: Gerçekler, Nalan'ın günlüğünde saklı.

Gerilim bir anda yükseldi, nefesim kesildi. Ekrana baktığımda o mesajlar, sanki beynime çakılmış bir buz parçası gibi soğuk ve keskindi. Elleri titreyerek telefonu tuttum, kalbim hızla atıyor, içimde kaynayan korku ve şaşkınlık dalgası yükseliyordu. Bir zamanlar yavaş yavaş iyileşen yaralarım, bu sözlerle yeniden kanamaya başladı. Yutkundum, gözlerim karardı.

Telefonu cebime koyarken ellerim hâlâ hafif titriyordu. Masaya doğru döndüğümde, tam o anda merdivenlerden inen Özgür'ün siluetini gördüm. Üzerine giydiği siyah balıkçı kazağı ve altındaki pantolonuyla merdivenlerden zemine bastı. Gözlerimiz buluştuğunda yumuşak ifade bir anda sertleşti. Yüzüm ne hâldeydi bilmiyordum ama kaşlarının çatıldığını gördüm.

"Nalan kim Özgür?" diye sordum.

O an tüm salondaki havanın çekildiğini hissettim. Masada oturan herkesin beni izlediğini biliyordum ama gözlerimi Özgür'ün yüzünden bir an bile çekmedim. Göz bebekleri büyüdü, altın halkaların rengi yavaşça koyulaştı ve kehribarın parlaklığı sanki gece karanlığında sönen bir ateş gibi soldu.

İçindeki o canlı ışıltı, giderek matlaşarak derin bir karanlığa büründü; sanki gözlerinin içinde saklı kalan tüm umutlar ve neşeler birer birer sönerken, yerini yoğun bir hüzün ve gizem aldı. O bakış, artık sadece gördüğümü değil, derinlerde bir yerde saklanan karanlık bir sırra dokunduğumu fısıldıyordu.

Geçmişimizdeki olaylar birikiyordu. Biriktikçe giderek büyüyen bir çığa dönüşüyordu.

Bizi çığla kaplayıp uçurumdan itecek o kar fırtınası başlamıştı.

Ve biz, o fırtınanın tam ortasında kalacaktık.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!