ANDROMEDA

5. BÖLÜM: "GEÇMİŞİN DARBESİ"

⏱️ 11 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkısı;

Interlude, Tristan Barton

🎲

Eflal Keskin, Ağzından

Geçmiş, saplandığın batağı oluşturan balçıktır. Kirlendiğin zaman kurtulamadığın tek kötü lekedir. Peki ben, bu geçmişin tam olarak neresindeydim?

Pencere kenarında oturduğum bir sırada mıydım yoksa ayak tabanlarıma batan, o soğuk kaldırım taşında mı? Parmak uçlarıma tebeşir tozunun bulandığı o tahtanın önünde miydim yoksa avuç içlerimdeki çizgilere dolan kanlı ellerimle, bir aynanın önünde mi duruyordum? Hangi zaman diliminde, hangi gerçeklikteydim? Karşısında durduğum adam mı, yoksa o soğuk, kırık aynaya yansıyan yüzüm mü daha gerçekti?

Tam önümde, kapıya bakarak duran adam, buzla örülü kristallerini bana çevirdiğinde nerede olduğumu buldum. Ben, o geçmişin başlangıcındaydım. Soğuk bakışları uzaktan bile belirgin olurken, bana doğru yaklaşmaya başladı. Bir anda kendimi o başlangıçta buldum.

Bahçeli bir evin önünde duran kız çocuğunu fark ettim. Çıplak ayak tabanlarının değdiği beton, içimin ürpermesine neden oluyordu. Sarı saçlarını yüzüne vuran rüzgâr, tenimin üşümesine sebep oluyordu. Hissettiğimiz soğuk eşitti ve ikimizi de kendinden nefret ettirecekti.

İzbe sokakta siren seslerini duyduğumda, sol omzumun üzerinden arkama baktım. Mavi ve kırmızı ışıklar karanlık sokağı sarmaya başladı. Kenara çekilip daha da soğuğa bulandım. Ambulans o beyaz evin önünde durduğunda on beş yaşındaki kız çocuğu, koşarak ambulansın kapısına dayandı. Kanlı avuçları ambulansın üzerinde izini bıraktı.

"Ölüyor!"

Soğuktan titreyen sesi çatlaktı, ruhumda iz bırakacağını bilmeden.

Aracın içinden çıkan bir görevli kızı sakinleştirmeye çalışırken, diğer görevliler evin içine doğru koşturmaya başladı. Adımlarım kilitlendiği yerden ayrıldığında yavaşça yürümeye başladım. Ritmik bir şekilde yanan kırmızı ve mavi ışık evin beyaz duvarına yansıyordu.

Sokakta büyük bir çığlık koptuğunda gözlerim dolmaya başladı. Yanaklarımda kan izlerini hissettim. Kollarıma sürtülen tırnak izlerinin acısıyla burkuldum. Kapısı aralı olan evin içine baktım. On beş yaşındaki kız çocuğu, önümden koşarak içeriye girdi. Kollarına batırdığı tırnak izleriyle yere çöktü. Evin salonunda yankılanan uğursuz bir sesin çizgisi geleceğimin şeklini yazıyordu. Sonsuz akan bir çizgiden ibaret olan geçmiş, geleceğe hiçbir zaman yer vermeyecekti.

"Ölüm saati 00:00."

Gecenin karanlığı üzerimize çökmüştü. O üzerimize çöken saat, duvarda asılı olan saatin görüntüsüne yansımıştı. Yerde, kanlar içindeki yatan bedenin yüzünü kapattıklarında bir adım geriye çekilip sırtımı duvara yasladım. Kolum soğuk bir bedene değdiğinde bakışlarımı ona doğru çevirdim. Kakül saçları dağılmış kızın bedeni buz kesmişti. Gözlerindeki maviler donuktu. Bakışlarımı istemsizce ellerine doğru indirdiğimde geçmişin balçığı zihnime saplandı. Kanlı ellerin titremesi, geleceğe en büyük ihanetti.

Bir anda her şey silinmeye başladı. Önce kız çocuğu ve insanlar daha sonra da ev kayboldu. Tam karşımda durmuş bir adam belirdi. Etrafımız hastane duvarlarıyla örtüldü. Annemin yataktaki bedenine bakmadan bir adım geriye çekildim. Dişlerimi sıktım ve köklerimi oynatacak kadar çenemi gerdim.

"Dışarı." diye sessizce üfledim.

Aralanmış dudaklarımdan dökülen tek sözcük buydu. Zihnimin içi o kadar karışıkken içinden sıyrılan tek cümle 'Dışarı.' idi. Hiçbir şey söylemeden, sadece gözlerime bakmaya devam ettiğinde kafamı sallayıp hızla ona atıldım. Amacım onu hastanenin içinden dışarıya çekmekti.

Ne olacağını düşünmeden ensesine tırnaklarımı batırıp kafasını öne eğdim ve kolundan sürükleyerek dışarıya çekiştirdim.

"Eflâl!"

Adım, uğursuz bir adamın dilinden yükseldi. Onu hastane koridoruna fırlattığımda gözlerindeki buzullarda alevler harlanmıştı. İçimde yanmaya başlayan bir alevin ilk tohumları, karşımdaki adamı yakmak için dilime yansıdı.

"Ne hakla o pis dilinle adımı söylersin?" bana doğru yaklaştığında ellerimi göğsüne koyup ittirdim. "Nasıl sağ kaldın bilmiyorum ama siktir git buradan!" diye bağırdım.

Adamın iğrenç gülümsemesi yüzümü buruşturmama neden olduğunda arkamda hissettiğim beden yanıma geçti. İlk gün gördüğüm, Herkül'e benzeyen kişi, karşımdaki adamın kolundan tutup dışarıya doğru çekmeye başladı. Ciğerlerime batan nefeslerim titrekçe dudaklarımın arasından sızmaya başladı.

"Bırak beni! Sen kimsin lan?"

Adamın bağırışları hastanede yankılanmaya başladığında bakışlarım istemsizce annemin olduğu odada takılı kaldı.

Ah güzel annem, sen bunları hak edecek ne yaptın?

Sırtımı soğuk duvara yasladım, ellerimi tam yüzüme götürecekken tırnak aralarıma giren kanları gördüm.

"Ah!" diye çığlık atarak parmaklarımı saçlarıma daldırdım. Duvardaki sırtımı sürüyerek kalçamın üzerine düştüğümde hıçkırarak gözlerimi kapattım. Tenime işleyen soğuk içimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Parmak uçlarıma bulanan kan, geçmişimi bir tokat misali yeniden vuruyordu. Ciğerlerime dolan nane kokusuyla gözlerimin arkasındaki karanlık daha da arttı.

"Şşşş! Sakin ol, bana bak!"

Nemli yanaklarıma konmuş sıcak avuçlarla gözlerimi araladım. Tanıştığım zamandan beri gözlerinde duygu barındırmayan Oğuzhan'ın gözlerinde, tek bir duygu vardı.

Acı.

Oğuzhan Özgür Hancıoğlu, bana acıyordu.

Gözlerindeki acımaya bakarak daha fazla ağlamaya başladığımda gözlerini benim gözlerimden çekti. Annemin odasından çıkan Rüya teyzeye çevirdiğinde, kafasını yavaşça eğip kaldırdı. Bakışlarım şefkat ve acının arasında mekik dokurken yanaklarımdan avuçlarını çekti.

"Kalk."

Ellerini kollarımın arasından belime uzattı ve sıkıca kavrayıp ayağa kalkmama yardımcı oldu. Elimi tutup çıkışa doğru yürütmeye başladı. Sıcak eli buz tutmuş tenimi sarmalarken, çıkışta bekleyen arabaya doğru yürüdü. Ön kapıyı açıp binmemi sağladığında kapıyı kapatıp diğer tarafa doğru ilerledi. Sürücü koltuğuna oturup bakışlarını bana çevirdiğinde dudaklarını araladı.

"İyi misin?"

İyi miydim? Kafamı iki yana salladım.

Burnumu çektim, "Alpay ona nasıl ulaştı?" diye sorguladım.

Oğuzhan kafasını iki yana salladığında gözlerimi kapattım. Çenemin titrediğini hissettiğimde yüzümü sağa doğru çevirdim.

"Anneni başka bir hastaneye transfer ediyoruz."

Gözlerimi açıp camdaki yansımama baktım. Yıkık bir hâle dönüşmüştüm. Sağ yanağıma düşen ılık gözyaşı ile gözlerimi kırptım. Canım acıyordu ama geçmişim benimle uğraşmaktan bıkmıyordu.

"Annemi nereye göndereceksin?" diye, dişlerimin arasından tısladım.

Arabayı çalıştırdığında arabanın içi ısınmaya başladı.

"Ankara'da olmayacak İstanbul'da, özel bir hastaneye yatırılacak. Ona orada bugüne kadar yanında olan Rüya teyzem yardımcı olacak. Sen de burada, benim yanımda kalacaksın."

Annemin güvenliği için bunu kabul etmem gerekiyordu. Ona bakmadan kafamı salladığımda arabayı sürmeye başladı. Bakışlarımı kendi yansımamdan çektiğimde, küçük kar tanelerinin şehre indiğini fark ettim. Alnımı cama yasladığımda uçuşan kar tanelerini izlemeye başladım.

Herkes karı severdi ama hiç kimse içindeki pisliği bilmezdi. Beyaz olduğunu sanırdı ama kendini bıraktığında, içindeki pisliği o zaman fark ederlerdi. İki katlı, dışarıya duvarlarla saklanmış bir evin önünde durduğumuzda, Oğuzhan'a baktım. Emniyet kemerini çözüp araçtan indiğinde elimi kulpa götürüp kapıyı açtım. Araçtan indiğimde kapıyı kapatıp yeniden Oğuzhan'a baktım.

Eliyle yürümem gereken yeri işaret ettiğinde adımlarımı hareket ettirdim. Demir kapıdan içeriye girdiğimde bakışlarım sağdaki havuza değdi. Adımlarımı yavaşlattığımda arkamdaki beden öne geçti. Oğuzhan, önümden yürümeye devam ettiğinde bu sefer onu takip etmeye başladım. Oğuzhan, kapıyı açıp içeriye girdiğinde peşinden yürüdüm.

Evin içine adım attığımda loş bir ışık, duvarlara süzülen gölgelerle birleşerek atmosferi ağırlaştırıyordu. Antreye adım attığımda burnuma eski ahşap ve hafif baharat kokuları çarptı. Tavana yakın, altın çerçeveli bir avize, kristal taşlarıyla solgun ışığı yansıtıyordu.

Zemin koyu renkli parke ile kaplanmış, duvarlar ise kireç beyazına boyanmıştı. Sol tarafta, geniş bir salon uzanıyordu. Salonun ortasında, derin gri bir kadife koltuk takımı yer alıyordu. Tam karşıda büyük bir şömine, üzerine asılmış televizyonla birleşerek dikkat çekiyordu.

Oğuzhan, üzerindeki kabanı çıkartıp kollarını sıvadığında kapısı açık bir yere doğru ilerledi. Üzerimdeki kabanı çıkardığımda gri üçlü koltuğa doğru ilerleyip oturdum.

Bakışlarımı etrafta gezdirdiğimde bir konsolun üzerindeki fotoğraf dikkatimi çekti. Bir aile fotoğrafıydı. Oğuzhan'ın babası en solda, onun yanında tanımadığım biri vardı. Oğuzhan ise babasının yanında duran adam ile sağında kalan Alpay'a sarılmıştı. Annesi ise Alpay'ın hemen yanındaydı.

Hepsi kadraja bakarak gülüyorlardı.

Zihnimde bir sahne oluşurken adım sesleriyle o anıya kapılmaktan kurtuldum. Bakışlarımı Oğuzhan'a çevirdiğimde, elindeki gri kulplu bardağı bana doğru uzattı. Dumanı üstündeki kahveyi gördüğümde dudaklarıma buruk bir tebessüm yerleştirdim.

"Teşekkür ederim."

Acıya, teşekkür ettim.

Oğuzhan, hiçbir şey demeden çaprazımdaki tekli koltuğa oturup kahvesini yudumladığında elimdeki bardağı dudaklarıma değdirdim. İçindeki kahveden bir yudum alıp boğazımdan akmasını sağladım. İçimi ısıtan kahve biraz olsun beni kendime getirmeyi başarmıştı. Elimdeki bardağı önümdeki sehpaya bıraktığımda bakışlarım istemsizce Oğuzhan'a çevrildi. Kehribar gözleri hafifçe kısılmıştı ve yüzüme odaklanmıştı. Mavi gözlerime dalmış bir şekilde hareketsiz bekliyordu.

"Peki şimdi ne olacak?"

Dudaklarımdan çıkan cümleyle gözlerini kapatıp açtı ve derin bir nefes aldı.

"Sana yardım edeceğim," dudaklarımda buruk bir tebessüm oluşurken devam etti. "Seni, senden saklayacağım."

İçimde yanmakta olan o ateşin gücü sönmeye başladı. Derin bir nefes alıp arkama yaslandığımda bakışlarımı kehribar gözlerinden çektim. Gergin bir şekilde yanağımın içini dişlemeye başladığımda gözlerimi kapattım. İçimdeki sıkıntı bir türlü yakamı bırakmıyordu, tıpkı geçmişim gibiydi.

"Eflâl."

Oğuzhan'ın sesiyle gözlerimi açtım ama ona bakmadım.

"Seni ne korkutuyor?"

Oğuzhan'ın bu sorusunu o gün, o soğuğun altında ambulansı bekleyen kıza sormak isterdim. Derin bir nefes alıp bakışlarımı duygusuz gözlerine çevirdim. Siyah noktalara odaklandığımda dudaklarım istemsizce aralandı.

"Kırmızı."

Oğuzhan, gözlerini kısarak öne doğru eğildi. Elindeki bardağı bırakıp dizlerinin üzerine dirseklerini yasladı. Bakışlarını hiç kaçırmadan gözlerimin içine bakmaya devam ederken, birden tek kaşı yukarıya doğru tırmandı.

"Geçmiş?"

Kafamı ağır çekimde salladığımda alt dudağımı dişlerimin arasına aldım. Geçmişimi anlatırsam beni kurtarabilir miydi ya da biraz önce söylediği gibi beni, benden saklayabilir miydi? Ne zaman yere indiğini fark etmediğim bakışlarımı tekrar gözlerine çıkardım. Ucu bucağı görünmeyen koyu rengin içinde saklanmayı düşündüm. Sanki o noktalar beni saklayacak her güce sahipti. Beni, ona çeken bir duygunun var olduğu yerde saklamaması kaçınılmaz olmalıydı.

Arkama yaslanıp kafamı sola çevirdim. Koltuğun üzerinde duran siyah, yünlü pikeyi üzerime alıp bacaklarımı kendime doğru çektim. Kollarımı bacaklarımın etrafına sarıp bakışlarımı Oğuzhan'ın üzerinde tuttum. Oğuzhan, sehpanın üzerinden bir sigara alıp dudaklarına yerleştirdi. Çakmağın ateşiyle sigara yandığında derin bir nefes çekip arkasına yaslandı.

Artık ben anlatmaya, o da dinlemeye hazırdı. Geçmiş ortaya çıkıyordu. Tüm kirli ve kusurlu yanlarıyla yeniden içimi kanatacaktı. Peki o yaraları, yeniden zihnime kazımaya hazır mıydım? Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. O anıları hatırlamak demek balçığa bulanmak demekti.

"Soğuk bir kış günüydü."

Gözlerim kapalı bir şekilde durduğumda bir anıya doğru sürüklendim ve birden kendimi o anda buldum. Sırtım duvara dayalı bir şekilde salondaki insanlara bakmaya başladığımda, on beş yaşındaki kız çocuğu, ayağa kalktı ve kapıya doğru ilerledi. Her şey işte o zaman başlamıştı. Her şey bir anda gelişmişti. İçeriye giren adam yalpalayarak kıza tokat attığında tırnaklarımı avcuma batırdım.

Ona attığı tokat, sanki benim yanağıma inmişti. Sarhoş adam, koltukta oturan kadına doğru ilerlediğinde elini kaldırıp tokat attı. Yüreğime dağılan saf acıyla bakışlarımı kıza çevirdim. Elindeki bıçağı adama doğru sapladığında gözlerimi kapattım. Titreyen dudaklarımı birbirine bastırdığımda, elimi kalbimin üzerine koyup başımı geriye attım.

Kurumuş dudaklarımı aralayıp derin bir nefes aldığımda, kapalı kirpiklerimin arasından sızan gözyaşım yanaklarımı ıslattı. Gözlerimi açıp Oğuzhan'a baktım. Oğuzhan'ın yeni bir sigara yaktığını fark ettim.

"O bizi dövdü, ben ise onu öldürdüm." son kelimeyle buruk bir tebessüm ettim, "Öldürdüğümü zannettim ama yaşıyormuş."

Oğuzhan, yerdeki bakışlarını bana doğru çevirdiğinde, gözlerinde anlam veremediğim bir duygu vardı. Acıma değildi ama sevgide değildi. Zihnimde adımın harfleri dolanmaya başlandığında sahip olduğum zehir dilime bulandı.

"Doğduğum gün bana Eflâl dediler ama kimse anlamını bilmiyordu. Tek bir kişi, adımı koyan baba bile denmeyecek kişi biliyordu. Kuraklık... bana ve geleceğime yaptığı en büyük kazıklardan biriydi. İnsan, adı gibi yaşar ve yaşadığı gibi yaşatır."

Oğuzhan, sigarasını söndürüp ayağa kalktığında bana doğru yaklaştı. Koltuğa oturup gözlerini mavi gözlerimden ayırmadı.

"Eflâl."

Adımı söylemesiyle gözlerimi kapattığımda elini yanağımda hissettim.

"Gözlerini aç."

Gözlerimi açtığımda yanağımdaki elini hareket ettirdi. Sıcak eli, yaralı ruhumun sargısı oluyordu.

"Seni, senden saklamayacağım. Seni kendime saklayıp geçmişinden kurtaracağım."

Gelecek ve geçmiş; o beyaz duvarın üzerinde dolaşan, kırmızı ve mavi ışıklarla oluşmuştu. Hiç beklemediğim bir anda, adını daha önce hiç duymadığım bir oyun ile birlikte karşıma çıkmıştı.

"Andromeda oyununda kırmızı geçmiş, mavi ise gelecektir. Senin üzerine düşen kırmızıdan, senin üzerine gelerek seni koruyacağım. Gölgem, her daim üzerinde olacak."

Geçmiş, bir kızın üzerine düşen kırmızılıktan ibaretti.

Özgürlük ise, o kırmızının maviye karıştığı anda sona ererdi.

"Özgür kelimesini kullanabilecek kadar güçlüysen diyebilirsin ama sadece özgür olanlar o kelimeyi kullanabilir."

Kendimi onun yanında özgür hissediyordum. Yanağımdaki eli hareket ettiğinde dudaklarımı araladım.

"Özgür, beni geçmişimden kurtar."

Özgür'ün kehribar gözlerindeki siyah noktalar büyüdüğünde, dudaklarımda bir tebessüm oluştu. Kafasını belli belirsiz salladığında dudakları aralandı.

"Özgür kelimesini kullanabilecek kadar güçlüsün. Peki özgür müsün?"

Kafamı salladığımda dudaklarında hiç görmediğim bir gülümseme oluştu. Saflık ve hayranlık içeren bir gülümsemeydi. Elini yanağımdan çekip beni ayağa kaldırdığında üzerimden çıkarttığım kabanımı giydirdi. Bir eliyle elimi tutup diğer eliyle kabanını aldı. Beni çekiştirerek evin kapısına doğru yürüttü. Şaşkınlıktan ona soru soramazken bir anda kendimi arabanın içinde buldum. Araba büyük bir gürültüyle öne doğru atılırken Özgür, arabayı son gaz sürmeye başladı. Çok kısa bir süre içinde mekânın önünde durduk. Arabadan inip benim olduğum kapıya yaklaştığında kapımı açıp inmemi sağladı. Elimden tutup beni mekânın içine soktuğunda dar koridordan geçirdi.

Kırmızı kapılı odaya girdiğimizde beni arkamdaki, duvara gömülmüş içki dolabına doğru döndürdü. Ciğerlerimdeki nefes, karşımdaki yazıya baktıkça tükeniyordu. Kan kırmızı yazı, kaderimin yazgısını yeniden yazıyordu.

"Andromeda."

İlahi, tanıdık bir ses hemen arkamdan kulaklarıma nüksetti. Sırtımda hissettiğim göğsü, dizlerimin çözülmesine neden oluyordu. Burnunu saçlarıma daldırıp derin bir nefes aldı.

"Eflâl."

Dudaklarının sıcaklığını sağ kulağımda hissettiğimde derin bir nefes verdim.

"Adımın anlamını öğrenmeye ve hissetmeye hazır mısın?"

Kafamı salladığımda kırmızı yazıyla yazılmış Andromeda'ya elini uzattı. Ortadaki 'O' yazısında dokunduğunda bir yerden 'klik' sesi yükseldi. Duvara gömülü içki dolabı öne doğru gelmişti. Özgür, elimden tutup içki dolabını sağa doğru ittirdiğinde gördüğüm manzara ile dudaklarımın aralandığını fark ettim.

Andromeda, işte şimdi geçmişin en büyük darbesini yaratmıştı ve ben şimdi özgürdüm.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!