ANDROMEDA

3. BÖLÜM: "ŞEYTANIN SIRRI"

⏱️ 22 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Love and War, Fleurie

Altüst Olmuşum, Mavi Gri

🎲

Eflal Keskin, Ağzından

Zihnimin içinde, ruhumun en karanlık odalarında benliğim saklıydı. O benliği taşıyan bir kız çocuğunun varlığından haberim vardı. Birlikte, el ele vermiş bir şekilde sonumuzu yazıyorduk ama kız çocuğunun, bundan haberi yoktu. O, geçmişte kalmış küçüklüğümdü ben ise, gelecekle geçmişin arasındaki köprüde kalmış zavallıydım.

Sınıfta sessizlik hakimdi, sadece öğretmenin ayak sesleri sıraların arasında yankı yapıyordu. Tahtada yazılı olan Coulomb Yasası'nın her kelimesi gözlerimle dans ediyordu.

"Zıt kutuplar daima birbirini çeker," dedi öğretmen, adımlarını hızlandırarak sınıfın ortasında gezindi. Cümlesi, sanki tahtada yazılı olan formüle bir tamamlayıcıydı. "Bu, doğanın temel kanunlarından biridir," diye devam etti, gözleri her bir öğrencinin yüzüne değerek. "Birbirini çeken kuvvetler her zaman güçlüdür; ne kadar yakın olurlarsa, çekiş o kadar güçlü olur."

Bir anlığına yanımdaki pencereye baktım, dışarıda bir rüzgâr hafifçe ağaçları sallıyordu. Düşüncelerime öğretmenin söyledikleri işlenmeye başlamıştı ama o an cümlesi, bir kat daha derinleşti.

"Bunu engelleyemezsiniz," dedi. Konuşması sınıfı adeta dondurmuş gibiydi. Herkesin dikkatini çekmişti. "Engellemeniz için artı kutbunu kırmanız gereklidir ama o zaman, zaten hiçbir şey kalmaz. Kırık olan uç, yeniden zıt kutba döner. Zıtlık birbirini çeker, bu sonsuz bir döngüdür. Engellemeye çalışsanız bile, sonunda sizi yine bu çekim bulur."

Her kelimesi, bir sır perdesi gibi zihnimde yankı yaptı. Kırılan, çekilen, engellenemeyen bir çekim gücü beni, şoför mahallinde oturan adamın karşısına itti. Daha dün tanıştığım birinin teklifini kabul etmiş ve şu an onunla birlikteydim. Gözlerinin odağında gördüğüm neon yazıya yeniden baktım. İçinde bulunduğumuz sırrın ilk yazgısıydı.

Andromeda.

Adının anlamını bilmediğim, beni kendine dahil edecek bir mekândı. Oğuzhan'ın arabadan indiğini fark ettiğimde bakışlarımı yazıdan aşağıya indirdim. Kapının önündeki iri yarı adamlardan biri ona doğru yaklaştı. Elini önünde bağladığında kaşlarımın çatıldığını hissettim.

Oğuzhan, dudaklarını aralayıp önündeki adama bir şeyler söyledi. İri gövdeli adam Oğuzhan'ın söylediği şeye kafa salladığında, Oğuzhan'ın bakışları bana döndü. Filmli camlardan beni göremediğini bildiğim için çatık kaşlarımı düzelttim ve derin bir nefes aldım. Neler olduğunu ve olacağını bilmiyordum ama ucunun bana dokunacağını biliyordum.

Oğuzhan'ın karşısındaki adam içeriye gittiğinde Oğuzhan, arabaya doğru yaklaştı. Emniyet kemerimi çözüp kapıyı açtığımda, arabadan indim ve karşısına dikildim. Bakışları, bir an için solgun altın tozu gibi parlarken, içlerinde gizemli bir ışıltı ve tüy kadar hafif bir sırrı barındırıyordu. Alnımın kırıştığını yeniden hissedebiliyordum.

Sol elini ağırca havaya kaldırıp mekânın girişini gösterdi. Kafamı mekâna doğru çevirdiğimde birçok insanın dışarıya çıktığını gördüm. İnsanlar dağılmaya başladığında bir elini belime koydu. Tenimde hissettiğim eli ürpermeme neden olurken içeriye girmek için hareketlendik.

Kapıdan girdiğimiz ilk anda bizi dar bir koridor karşıladı. İki kişi rahatlıkla geçebilirdi ama üçündü bir kişi ancak arkamızdan gelebilirdi. Duvar köşelerine monte edilmiş kırmızı ve mavi renkler zihnimin, bedenime korku salgılamasına sebep oluyordu. Bu renkler, bana geçmişi hatırlatıyordu.

Dar koridorun sonu geniş bir alana açıldığında bir bar ortamı olduğunu fark ettim. İçeride hiç kimse kalmamıştı. Barın daha derinliklerine yürümeye başladıkça bir koridora daha girdik. Mavi ışıkların yoğun olduğu bu koridor, biraz daha sakinleşmemi sağlamıştı. Dar koridorun sonuna doğru yaklaştığımızı fark ederken insan sesleri duymaya başladım. Biraz önce insanları dışarıya çıkartmamışlar mıydı?

Koridorun sonuna geldiğimizde Oğuzhan, kırmızı saten perdeyi tek eliyle yana doğru sıyırdı. Karşımdaki manzarayla nefesimi tutarken gözlerimin açıldığını hissetmiştim. Poker masalarına benzeyen masalarda insanlar etrafına toplanmışlardı.

"Kazandım!"

Birden bağıran kadınla irkildiğimde küçük bir alkış tufanı koptu. Tuttuğum nefesi yavaşça burnumdan bırakırken Oğuzhan, beni bir yere doğru yönlendirmeye devam etti. Kırmızı kapının önünde durduğumuzda kapıyı açtı ve içeriye girmemi bekledi. İçeriye girdiğimde büyük cam duvarın önünde siyah, normal standartlarda bir çalışma masası vardı. Masanın önüne yerleştirilmiş, üç kişilik siyah deri koltuk, ortada kare camdan bir sehpa ve hemen solunda kalan aynı renge sahip iki deri tekli koltuk vardı.

Üç kişilik koltuğa doğru ilerlediğimde, kapıyı kapatıp masaya doğru ilerledi. Tekerlekli sandalyeyi kendine doğru çekip oturdu ve masaya doğru yaklaştırdı. Ellerini masanın üzerinde birbirine kenetleyip kehribarlarını bana kilitledi. Soğuk bakışlarından mavilerimi çekip odada gezdirdim. Mekânın içine göre bu oda biraz daha sıcaktı ve karşımdaki duvarın içine gömülmüş bir içki dolabı vardı. Yere kadar uzanan dolap kapaklarının birincisinde ANDR, ortadakinde O ve en sağındakinde MEDA yazıyordu.

Gözlerimi yeniden Oğuzhan'a çevirdiğimde, hâlâ beni izliyor olduğunu fark ettim. Odanın kapısı tıklandığı anda gözlerini gözlerimden koparttı ve kapıya baktı. Biçimli kaşlarının ortası çukurlaştığında derin bir nefes aldı.

Gür bir sesle, "Gel!" dedi. Sesinin tonundaki emir, içimdeki gerilimi iyice arttırdı. Odanın kapısı açıldığında dışarıda gördüğüm iri yarı olan adam içeriye girdi. Bakışları hiç bana değmeden sağ çaprazımda oturan Oğuzhan'a kilitlendi.

"Oyun hazır."

Bakışlarım Oğuzhan'a çevrildiğinde kafasını yavaşça aşağıya eğip kaldırdı. Adam odadan çıktığında bakışları beni buldu. Göğsünün kabarıp indiğini gördüğümde arkasına yaslandı ve dudaklarını araladı fakat konuşmadı. Dudaklarının arasından aldığı nefesi dudaklarını kapatıp burnundan verdi.

Sandalyeyi geriye doğru ittirip ayağa kalktı ve yanıma doğru ilerledi. Önümdeki sehpaya eğilip çekmecesini açtı ve elini içine soktu. Elini geri çıkarttığında avucunda iki adet zar vardı. Zarlardan biri mavi diğeri ise kırmızıydı. Avucundaki zarları bana doğru uzattığında kendi elime aldım. Sağ elimde kırmızı zarı, sol elimde ise mavi zarı tutuyordum. Şaşkın harelerimi gözlerine diktiğimde, ellerini cebine soktu ve derin bir nefes aldı.

"Andromeda, zarlarla oynanan bir oyundur. Sağ elinde tuttuğun kırmızı zar ceza zarı, mavi ise görev zarıdır. Eğer oyun oynayacaksan masana görevli bir garson gönderilir ve zarlar ona teslim edilir. Garsonun sana verdiği kâğıda istediğin bir miktarı yazarsın ve oyun açılır. Garson masaya zarları attıktan sonra oyun artık başlamış olur. İki zar masada durduktan sonra noktanın sayılarına bakılır. Mavi zardaki rakamlar, kırmızı zardan daha düşük bir sayı olursa oyun sonlanır ve ceza, kırmızı zara, yani karşı rakibe uygulanır."

Derin bir nefes daha aldı.

"Ceza kesilen oyuncu oyundan atılır ve diğer bir tura kadar oyuna dahil edilmez."

Kaşlarımın git gide alnımın ortasında birleştiğini fark ettiğimde Oğuzhan, cümlesine devam etti.

"Benim bugün senden istediğim yalnız bir şey var Eflâl. Kırmızı zarı ne olursa olsun kullanmaman. Bizim çocuklar oynarken iki kere kırmızı zar ile karşı taraftan ceza aldı. Senden istediğim ceza almadan oyunu sonlandırmak."

İçimden bir gülme isteği gelirken, kendimi tutamadım ve kıkırdadım. Neyin içine düştüm lan ben? Elimdeki zarları sehpanın üzerine bıraktım. Ayaktaki bedenini göz ucuyla süzüp yeniden gözlerine baktım. Gözlerinin içine her baktığımda, bir trenin geçişini izler gibi, her şeyin kaybolmasına sadece birkaç saniye kalmış gibi hissediyordum.

Alayla gülümserken "Sen neden oynamıyorsun?" diye sordum.

Ciddi suratını bozmadan durduğunda yüzümdeki gülümseme dondu ve eriyen bir buz gibi kayboldu. Kaşlarını hafifçe çattı ve gözlerini kıstı. Tepemizdeki beyaz spot ışığı, uzun kirpiklerinin üzerine parıltılarını bırakıyordu.

"Ben bir oyun kurucusuyum. Yalnızca canım istediğim zaman oynarım ve unutma ki Eflâl, uyuşturucu satıcısı her zaman uyuşturucu kullanmaz."

Kurduğu cümlelerle, aldığım nefesin ciğerlerime gitmediğini hissettiğimde gözlerimi kırpıştırdım. Zihnimde bin bir düşünce gezinirken içlerinden biri çıktı ve 'Yapma. Denemekten ne zarar gelebilir ki?' dedi. Kuruduğunu hissettiğim dudaklarımı yalayarak zihnimdeki o sesi defettim.

"Peki görevler nasıl belirleniyor?" diye bir anda sorguladım.

Derin bir nefes alıp soğuk ateşlerini gözlerime dikti.

"Başka bir insanın canını yakmak," dedi, hiç beklemeden.

Soluğumun soluk borusuna takıldığını hissettiğimde, istemsizce elimi boğazıma götürmek istedim. Bir insanın canını yakmak cümlesi, nasıl olur da dile bu kadar kolay alınabilirdi? Derin bir nefes almaya çalıştığımda karşımdaki adamın bakışları yumuşadı. Alt dudağını dişlerinin arasına alıp bıraktı.

Hafifçe bana doğru eğildiğinde sol avcumla eteğimin kumaşını sıktım. Bakışları yalnızca gözlerime odaklıydı. Derin bir nefes alıp bıraktığında tek kaşını hafifçe kaldırdı. Naneli nefesi yüzümü yalayıp geçerken aramızdaki kırk santimetrelik mesafeyi asla aşmadı.

"Gözlerindeki korku bana küçük bir çocuğu hatırlatıyor fakat ben cümlemi henüz bitirmedim. Başka bir insanın canını yakmak kolaydır ama en zoru nedir, biliyor musun, Eflâl?"

Oğuzhan, kafasını iki yana salladı.

"Psikolojik yıkım. Sen bir insanı silahsız veya öldürmeden, ancak bu şekilde yaralayabilirsin. Oyunda ve savaşta her şey mubahtır. Bunu sakın unutma."

Oğuzhan, haklıydı. İnsanoğlunun hayatında, zihninde ve ruhunda psikolojik yıkım vardı. Dilime yüklenen cümleleri onun yüzüne bodoslama sorma gereği duydum.

"Bu yüzden mi psikoloji okuyorsun?"

Gözlerindeki ilk kırılma gerçekleşti. Alaycı bir duygunun ardındaki, nedenini bilmediğim bir sıcaklık gözlerime aktı. Dudaklarının kenarları iki yana çekildiğinde, etrafındaki çizgilere derinlik doldu, ellerini ceplerinden çıkartarak doğruldu.

"Akıllı bir kız olduğunu biliyordum." dedi, alaycı bir tavırla.

Gerçekten psikoloji okuması bunun için miydi? Kaçabilirdim, buradan çıkmam gerekliydi ama ne yapacağımı bilmiyordum. Ona ödemem gerek büyük bir para vardı, belki de bu oyundan sonra o parayı geri istemeyecekti. Düşüncelerime bir kilit vurup ayağa kalktım ve sağ elimi ona doğru uzattım. Yeniden kamufle ettiği duygusuz bakışlarıyla, önce gözlerime baktı oradan ellerime indirdi.

Sol elini elime doğru uzattı. Kemikli parmaklarıyla elimi tutup kendine doğru sertçe çekti. Öne doğru yalpalayarak gövdesine çarptığımda yüzümü biraz yukarıya kaldırdım. Başını aşağıya eğdiğinde öfkeyle kaşlarım çatıldı. İçinde olduğum durumla nefes bile alamazken kaşlarının çatıldığını gördüm.

"Andromeda'yı kafanda nasıl şekillendirdin bilmiyorum ama kirli bir oyundur. O kire bulanan bir daha temizlenemez. Daima geçmiş ile gelecek arasında, lanet bir köprüde yaşarsın. Peki, şimdi oynamayı kabul ediyor musun?" diye sordu.

Kehribar gözleri, gözlerimde bir duygu aramak istercesine hızla hareket ederken, teninden yayılan naneli koku ciğerlerime doluyordu. Gözlerinde, geceyle gündüzün birleştiği o anki yumuşak sarı ışık vardı. Her bakış, içine çekilmeyi gerektiren bir etki yaratıyordu. Gözlerimi kapatıp durdum ve kendi ruhuma bakmak istedim. Geçmiş ile gelecek arasında kurulmuş olan köprüde kalmış kızı izledim. Kaybedecek neyi vardı?

Hemen onun arkasındaki kadını izledim. Yüzü bir anlığına çaktığı çakmağın aleviyle parıldarken bakışları benim gözlerimdeydi. Çakmağı masasının üzerine bıraktığında parmak uçlarına sigarasını sıkıştırdı ve kaşlarını çattı. Gözlerindeki belirsizlikle yeniden sigarasından bir nefes çektiğinde dumanların içinde kayboldu. Gözlerimi açtığımda Oğuzhan'ın benden cevap bekleyen yüzüne baktım.

"Tamam," dedim, "kabul ediyorum."

Oğuzhan, kafasını sallayıp bedenini bedenimden uzaklaştırdı ve eliyle kapıyı gösterdi. Sırtımı dönüp kapıya doğru yürüdüm. Onun önünden ilerlerken sırtıma batan bakışları hissedebiliyordum. Odadan çıktığımızda içeride kimsenin kalmadığını fark ettim. Yalnızca çıplak kalmış masa ve sandalyeler kalmıştı.

Oğuzhan yanımdan geçip bir masaya doğru ilerlediğinde, karşıdan gelen insanları fark ettim. Beş kişilerdi ve en önlerinde bir adam yürüyordu. Arkadaki dört kişi Oğuzhan'ın yanında gördüğüm, arkadaşlarıydı. Önlerinde duran adam, Oğuzhan'a o kadar benziyordu ki kardeşi olduğunu bilsem ikizi derdim. Oğuzhan ve ona benzeyen adam karşı karşıya geldiklerinde boylarının bile eşit olduğunu fark ettim. Adımlarımı Oğuzhan'ın yanına yönlendirdiğimde karşısındaki adamın gözleri bana kaydı.

Sanırım ailesindeki herkes aynı göz rengine sahipti ama her biri, çok farklı bakıyordu.

"Oyuncuyu bulmuşsun." dedi ses tonu alaycıydı.

Oğuzhan'ın karşısındaki adamın söyledikleri zihnimde çınlarken, arkama bakmadan kaçmak istedim ama artık çok geçti. Oğuzhan'ın karşısındaki adam, hafifçe kafasını sol omzuna doğru yatırdı.

"Oğuzhan, beni tanıştırsana. Kızın, kiminle oyun oynayacağını öğrensin."

'Kızın senin babandır.' dememek için kendimi zor tutarken, kaşlarımı çatmaya engel olamamıştım. Bakışlarımı güçlükle ondan çekip Oğuzhan'a baktım. Gerilmiş çehresiyle karşısındaki adama bakmaya devam ediyordu. Harelerimi yeniden o adama çevirdiğimde, Oğuzhan'ın önünden çekildi ve elini bana doğru uzattı.

"Ben Alpay Hancıoğlu, Oğuzhan Özgür Hancıoğlu'nun abisiyim."

Mavilerim yeniden Oğuzhan'a çevrildiğinde, zihnimde iki soru daha oluştu. Onun ikinci bir ismi ve en önemlisi, onun bir abisi mi vardı?

"Ve," dedikten sonra bir adım daha bana yaklaştığını hissettim. Bir tutsak, prangalı ellerinden kurtulduğunda yine o kişiye koşuyorsa bir sorun var demekti. Oğuzhan'ın abisine baktığımda cümlesine devam etti. "Andromeda'nın ikinci kurucusuyum ve sen, bugün şeytanla oynayacaksın."

İçimde bir yerlerde biri çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Ruhumdaki kızın silueti kayboldu, geçmiş ile geleceğin arasındaki köprü yıkıldı ve oradaki benliğim suya gömüldü. Beni sürekli izleyen kadının bakışları önündeki kâğıda çevrildi.

Şeytan, Tanrı tarafından hep kovulan ve sevilmeyen taraf olurdu. Onun görmediği sevgi içinde bir ateşin yanmasına neden olmuştu ve Şeytan, bu ateşte herkesi yakıp kavuracağına yemin etmişti. Cümlelerini okudu ve bana baktı. Gülümsediği an bir çekim beni, karşımdaki adamın karşısına itti.

Karşımdaki adamın gözlerinde bambaşka bir ateş yanıyordu. O ateş, öyle bir ateşti ki içindeki acı, yalnızca küçük bir yansıma olarak gözlerinden okunuyordu. Dudağının bir kenarındaki sinsi tebessüm kırıntısı, Oğuzhan'ın iyice sinirlenmesine neden olmuştu. Zaman, bir anlığına durmuş ve bizi izlemeye başlamıştı.

Oğuzhan, dişlerinin arasından "Aidoneus!" diye tısladı.

Aidoneus?

Oğuzhan'ın dudaklarından dökülen bu sözcük kulağıma ulaşırken zihnimin derinliklerinde bir anı bulutu oluştu. O bulut zihnimin tamamını kapladığında kendimi dolu bir sınıfın içinde, en arka sırada otururken buldum. Açık camdan esen rüzgâr donmuş tenimin hâlâ ürpermesine sebep oluyordu. Bakışlarımı sağ yanıma çevirdiğimde bir kızı gördüm, kendimi. Gözlerinin mavisi tam karşıya odaklanmıştı.

"Yunan Tanrılarının isimleri Hades, Poseidon ve Zeus'tur. Kronos, yani Zeus göklerin tanrısı; Poseidon denizler ve depremler tanrısı olarak bilinir fakat kardeşleri olan Hades yer altı tanrısıdır. Bir diğer adı ise Aidoneus'tur."

Zihnime kazınmış cümlelerin içinde bir kelime eşini buldu ve beni, olduğum geleceğe geri gönderdi. Oğuzhan'ın abisine neden 'Aidoneus' dediğini bilmiyordum ama anlamını taşıdığının farkındaydım. Bakışlarımı Oğuzhan'a çevirdiğimde derin bir nefes alıp elini belime götürdü ve masaya doğru ilerletti.

Sandalyeyi çekip oturmamı sağladığında ellerini sandalyenin sırt kısmına koydu ve bekledi. İstemsizce arkama yaslandığımda parmakları açık sırtıma değiyordu. Parmaklarının tersinden yayılan sıcaklık, buz tutmuş bedenimin titremesine engel oldu.

Karşımızda ayakta bekleyen Alpay Hancıoğlu, bakışlarını arkamda duran kardeşinden ayırmadı ve tam karşımdaki sandalyeye oturdu. Gözlerim karşımdaki adamın arkasına, kapıya doğru kaydığında, Oğuzhan'ın arkadaşları, Oğuzhan'ın yanına geçtiler ve bizimle durmaya başladılar. Bir garson masaya yaklaştığında gözlerim, Alpay'ın üzerinde sabit kaldı.

"Давайте играть!" (Haydi oynayalım!)

Masanın yanına gelen garson elindeki iki zarı, metal bir bardağa koyup çalkaladı. Ardından masanın tam ortasına doğru yuvarladı. Kırmızı ve mavi zarlar kendi hallerinde dönerken birinin nefesini ensemde hissettim.

"Şansın varsa dört gelir." diye kulağıma fısıltısını bıraktı.

Oğuzhan'ın sesiyle irkilirken gözlerim, hâlâ masada dönen zarların üzerindeydi. Elbisenin bıraktığı açıklıkta daire çizen parmak ucuyla ile yutkundum. Mavi ve kırmızı zarlar yavaşlayarak durduklarında sırtımdaki parmaklar durdu. Şans, ilk defa benden yana oldu ve dört rakamı iki zarda da göründü. Bakışlarım Oğuzhan'a çevrildiğinde, dudağının sağ köşesini sinsi bir gülüşle kıvırmış, abisine bakıyordu.

"Dört rakamının anlamını biliyorsundur Aidoneus. Onun verdiği cezaları uygulamak zorundasın."

Harelerimi Alpay'a çevirdiğimde gözlerindeki ateş, sanki biraz daha belirginleşmişti ve ateşin içinde beni yakmaya hazır duruyordu. Arkasına yaslanıp kollarını birbirine bağladığında aklımdaki düşünceler yoğunlaşmaya başladı. Hiç bilmediğim bir oyunun içine dahil olmuş ve kazanmıştım fakat nasıl bir ceza vereceğimi bilmiyordum. Önüme koyulan bir kâğıt ile garsona baktım.

"Bu kâğıda vermek istediğiniz cezaları yazın ve ikiye katlayın. Oyun sonunda herkesle beraber okunacaktır."

Kafamı salladığımda Oğuzhan, kalemi aldı ve yazmaya başladı.

"Zeus! Bu kurallara aykırı, cezaları kızın yazması gerekli."

Alpay'ın gürleyen sesi mekânın içinde yankılandığında irkildim. Zeus mu? Mahlası, bu muydu? Oğuzhan'a baktığımda abisine bakıyordu ve gözleri kısılmıştı.

"Kızım daha oyunu ilk defa oynadı ve korkma Aidoneus," kaşlarını çattı, "vereceğim cezalar canını acıtmayacak."

Bize kızım dedi.

Bir sus be!

Oğuzhan'ı ilk defa bu kadar ciddi görüyordum. Evet, onu kısa bir zaman diliminden tanıyordum fakat bu sefer ki başkaydı. İki kardeşin aralarında bir mesele vardı. Birbirleriyle düşman gibiydiler. Kesin aralarında kalacağız. Oğuzhan'ın kâğıda yazdığı şeylere bakarken kaşlarımı çattım. Ne yapmak istediğini bilmiyordum ama kurnaz olduğunu fark etmiştim.

"Sıra bende."

Alpay'ın yeniden çıkan gür sesi gözlerimi kâğıttan kaçırmama neden olurken, garson zarları bardağa aldı ve yeniden ortaya doğru salladı. Dönmeye başlayan kırmızı ve mavi zar, kendinden bağımsız bir şekilde döndükten bir süre sonra durdu. Kırmızı zarda üç nokta, mavi zarda ise bir nokta vardı.

"Aidoneus; mavi zar rakamının, kırmızı zar rakamından düşük gelme sebebiyle bu turda oyundan atılmıştır."

Garson elindeki kâğıdı açıp Alpay'a baktı.

"Önceki turlarda verilmiş olan cezalar ve görevler iptal edilmiştir. Andromeda oyunu bitti, kazanan Zeus'un misafiridir."

Garson elindeki kâğıdı masaya bıraktı ve arkasını dönüp masadan uzaklaştı. Harelerim Alpay'a kaydığında artık bir sinir küpü olduğunun bilincindeydim. Hızla masanın üzerindeki kâğıda uzanıp aldı. Gözlerini kâğıt üzerinde gezdirdiği an, sinirinin derinliklerine inmiş bir bakışla, gözlerini arkamda duran Oğuzhan'a çevirdi.

Kaşlarının arasında derin bir çizgi oluştu, gözleri adeta bir kıskaç gibi sıkışarak ona odaklandı. Birdenbire ayağa kalktı, sandalye tüm ağırlığını taşıyamayıp arkasına savruldu ve yere düştü, odanın içinde yankı yapan o ses, sanki hava bile donar gibi bir gerilim yarattı.

Çıkışa doğru ilerlediğinde gözlerimi Oğuzhan'a çevirdim. O, alabildiğine soğuk, duygusuz ve donuk bir ifadeyle gözlerimi yakaladı. Yüzünü indirmeden bakışlarını bana yöneltti, sonra çenesinin en ufak hareketiyle odasını işaret etti. O anda, sessizliğin içinde kulaklarıma çalınan bir yankı gibi, o işareti almıştım.

Ayağa kalkıp odaya doğru ilerlerken arkadaşlarıyla birlikte peşimden geliyordu. Kapıyı açıp içeriye girdim. Siyah deri koltuğa doğru yöneldim ve üzerine yerleşirken, koltuğun sert derisi vücudumla birleşerek tuhaf bir soğukluk hissettirdi. Oğuzhan, ardımdan hızlı bir şekilde içeri girdi. Sert adımlarıyla masasına yürüdü, sandalyeye yöneldi ve oturdu. Üzerindeki beyaz gömleğin üstten iki düğmesini açtığında parmakları, masanın üzerine düşerek ritim tutmaya başladı.

Her bir vurduğu parmak darbesi, odadaki havayı biraz daha yoğunlaştırıyor, ne olacağını bekleyen bir gerilimi yaratıyordu. Odanın dört duvarı arasında, diğer arkadaşları da yerlerini aldılar; birbirlerine benzeyen iki kişi tekli koltuklara, birbirine asla benzemeyen diğer ikisi ise koltukların kolçaklarına yerleşti. Dördünün de bakışları rahatsız etmeyecek bir yumuşaklıkta benim yüzümdeydi.

"Eflâl."

Gözlerimi kırpıştırıp Oğuzhan'a bakarken, elleri masanın üzerinde kenetlendi ve dirseklerini masaya dayayarak sırtını dikleştirdi. Kenetli parmaklarını yavaşça çenesine sürdü, düşünceleri masanın soğuk yüzeyinde yankı buluyordu. Sol dirseğini yan bir şekilde yatırıp, sağ dirseğini hiç masadan ayırmadan, avucunu bana doğru açtı. O an her şeyin bir kenara itilip sadece Oğuzhan ve ben kaldık, zamanı kontrol eden o elleri, sözlerinin ağırlığını taşıyordu.

"Önce aklındaki soruları sor, sonra bende sana sorularımı sorayım."

Kafamı sallayarak aklımdaki ilk soruyu dile getirdim.

"Oyun normalde bu kadar kısa mı sürüyor?" diye sordum. Sesim o kadar kesikti ki kelimeler birbirini takip ederken bir nehir gibi akıyordu. Oğuzhan, başını iki yana sallayarak bir şeyler düşündü. Gözlerinin derinliklerinde bir yansıma belirdi, tıpkı bilinçli bir oyun gibi.

"Alpay'ın zarları aynı rakam olsaydı ya da mavi zar, yüksek bir sayı gelseydi oyun devam ederdi. Andromeda oyununun, basit ama zorunlu kuralıdır."

Sözlerini bitirirken, bir anlık sessizliğin içinde cümlesinin yankılarını hissettim.

"Özgür."

Masaya yakın kişi ona seslendiğinde, gözleri bir anda ona kaydı. Havada duran sağ elini sol dirseğinin üzerine serdi, dikkatle dinledi.

"O kâğıtlarda ne yazıyordu da bu kadar sinir oldu?" diye sordu arkadaşı, sesi biraz daha alaycıydı.

Oğuzhan, küllüğün içinde yanmamış sigarayı alıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Masanın üzerinde duran, ona hastanedeyken verdiğim Zippo'yu aldı. Metal kapağı kaldırıp ateşlediğinde ışığına yansıyan alev, yüzündeki sert çizgileri bir an yumuşatmıştı. Sigarasını yaktı, içinden derin bir nefes alırken, ateşi keserek masaya bıraktı. Sigarasını sol elinin işaret ve orta parmağının arasına sıkıştırarak dumanı havaya saldı. Sol dirseği masada dik dururken sağ eli, masanın üzerinde bir anlığına döndü ve avucunu açıp geri masanın üzerine kapandı. Sigaranın dumanı havada kaybolurken, o anki sessizlikle birlikte sözlerini dile getirdi.

"Dört satırda da 'İddia; Eğer Aidoneus'un oynadığı elde, herhangi zarlardan biri üçe bir gelir ise, önceki turda verilen tüm ceza ve görevler iptal edilecektir.' yazıyordu."

Oğuzhan'ın arkadaşları, sözlerinin ardında gülüşmelerle birbirlerine bakarken, ben hala Oğuzhan'ın gözlerine kilitlenmiştim. Gerçekten de zarlar üçe bir gelmişti ve durumun farkındaydım. O an, zihnimdeki her düşünceyi bir kenara bırakıp onun oyunundaki derinliğe, zekâsına bakmak zorundaydım. Çünkü Oğuzhan, sadece bir oyuncu değil, aynı zamanda bir oyun kurucusuydu, tahttan indirilmesi neredeyse imkânsızdı.

Ama şeytana tahtını paylaşıyor.

Oğuzhan, arkadaşlarına çenesiyle kapıyı işaret ettiğinde, hepsi sessizce ayağa kalkarak çıkışa yöneldi. Her birinin adımları, odanın soğuk havasına karışırken, onlar dışarı adım attıklarında, Oğuzhan yerinden kalktı ve sağ çaprazımdaki tekli koltuğa geçerek oturdu.

Sol elindeki sigarasını içmeye devam ederken, sağ elini koltuk kolçağına koydu. Sağ bacağını sol bacağının üstüne attı. Gözlerinin içine baktığımda orada durgun birini gördüm. Oğuzhan, Alpay'a kıyasla daha sakin birine benziyordu ya da ben, henüz hiçbir şey görmemiştim. Bitmeye yakın sigarasını baş parmağına ve orta parmağına sıkıştırdı. Bacaklarını serbest bıraktığında, cam sehpaya eğilip bakışlarını küllüğe söndürmeye başladığı izmarite dikti.

"Zaafın var mı?" diye sordu.

Sorduğu soruyla zihnimde büyük bir çalkalanma oldu. Cümleler birbirine karıştı ve büyük bir karmaşa çıktı. Kaşlarımı çattım ve geriye doğru yaslandım.

"Neden bu soruyu sordun?"

Oğuzhan, derin bir nefes alıp parmaklarını izmaritten çekip dirseklerini dizlerine yasladı. Boş bakışlarının arkasındaki duvarda sanki bir şey saklanmıştı. O saklanmış olan her neyse dudaklarından dökülmek üzere yuvarlandı.

"Zaaf, oyunların en vazgeçilmez tutkusudur. Karşındaki rakibin libidosunu yükseltir fakat zaafı olan kişi için en tehlikeli durumdur. Bu oyunu oynayacağın için zaafının da olmaması gerekir."

Kafamı iki yana salladım.

"Bu oyunu bir daha oynamayacağım."

Bakışları, fırtınanın ortasındaki sessizlik kadar ürkütücüydü. İçimi üşütmesinin yanı sıra, nabzımın artmasına da neden oluyordu. Tek kaşı hafifçe yukarıya doğru kıvrıldı.

"Senin bugün oynadığın oyunun açılışı bir milyon dolardı ve biz o oyunu kazandık."

Ne yapayım yani, demek yerine tek kaşım yukarıya kaldırdım, kafamı soru sorarcasına iki yana salladım. Oğuzhan derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. İşaret parmağıyla kendini işaret etti.

"Ben hariç, sen dahil toplam beş kişi Alpay Hancıoğlu'nun karşısında oyun oynadı. Kazanan taraf biz olduğumuz için, yarın sabah banka hesaplarınıza o para bölüştürülecek."

Zihnimde derin bir sessizlik vardı ve bu sessizlik yüzünden hiçbir şey düşünemiyordum. Oğuzhan, hafifçe gözlerini kıstığında uzun kirpikleri bir gölge misali titredi.

"Anneni hayatı boyunca rahat ettirmek istemez miydin, Eflâl?"

Kim istemezdi ki? Bir şey demeden yutkundum. Boğazımdan akıp giden düşüncelerim bir el misali kalbime sarıldı. Kafamı hafifçe salladığımda Oğuzhan, kaşlarını çatıp öne doğru eğildi.

"Eflâl, annen senin hayattaki tek zaafın."

Zihnimde sinsi bir yılanın tıslayan sesini duyduğumda, ruhumda bir ses yankılandı.

Geçmişin kanı, yılanın dilindeki zehrin panzehri.

Sahip olduğum geçmiş koca bir boşluktan ibaretti. Bin bir güçlükle sıyrılıp geleceğe adım attığımda, bu oyun, hayatıma dahil olmuştu. Bir bilinmezliğin içinde savrulacakmış gibi hissediyordum.

"Eflâl."

Saplandığım düşüncelerden Oğuzhan'ın sesiyle kurtulurken, gözlerimi kırpıştırıp oturuşumu dikleştirdim.

"Peki senin zaafın nedir, Oğuzhan Özgür Hancıoğlu?"

Kehribar gözlerinde bir saniyeliğine yanan ateşi görmüştüm. O ateş öyle bir güçtü ki karşısındaki insanı yakıp kavuracak cinstendi. Saniyelik bile olsa alevin gücü ruhumda uyuyan yılanı uyandırmaya yetmişti. Oğuzhan'ın cevabını beklerken elini masaya uzatıp sigara paketini aldı.

Yeniden bir sigara yaktığında, parmaklarının ucuna sıkıştırıp dumanı üfledi. Gözlerini bana çevirdiğinde duvarın arkasında bir yangın gördüm. Ne hissettiği yeniden belli olmuyordu ama alevlerin harlanışı çok kuvvetliydi. Ördüğü duvardan gözlerime yansıyan, yalnızca uçuşan küllerin serpintisiydi.

"Aidoneus'un anlamını bilir misin?"

Kafamı onaylarcasına salladığımda dudaklarımı araladım.

"Hades'in lakabı."

Oğuzhan kafasını ağır çekimde salladı. Sigaradan bir derin nefes çekip küllüğe uzandı. Elinin üzerini saran yaşamın kalın kabloları bir an için nefesimi kesti. Parmaklarıyla küllüğü kavradı ve kolçağın üzerine koyup külünü döktü.

"Hades, yer altında yaşayan bir tanrıdır. Sahip olduğu tek zaaf karısı, yani Persephone'dur. Alpay evli değil ama bir kız arkadaşı var. Oyunlara getirmez, getirirse de kesinlikle oynatmaz. Çok sevdiğim bir abim, bana zamanında bir lakap taktı. Andromeda oynayan herkes, bana lakabımla seslenir. Lakabım Zeus'tur. Şu ana kadar hiçbir zaafım olmamıştı ta ki bugün, abimin karşısına bir oyuncu çıkartana kadar."

Ateşle parlayan gözleri sadece benim mavi gözlerimde takılı kalmıştı. Karnımda tatlı sancılar oluşurken gözleri, saniyelik kemirmeye başladığım dudaklarıma inip gözlerime tırmandı.

"Zeus'un zaafı Hera."

Dişlediğim dudaklarımı serbest bıraktığımda Oğuzhan, elindeki sigarayı küllüğe söndürdü ve küllüğü gürültülü bir şekilde cam sehpaya bırakıp arkasına yaslandı.

"Eflâl, sana açık olacağım. Herkes senin benim yanımda olduğunu biliyor ve seni, bugünden itibaren benim zaafım sanacaklar. Oyun kurucuların eğer bir zaafları var ise yanlarında tutmaları gerekir. Eğer yanımda durursan kimse sana zarar veremez fakat yanımda durmazsan, seni bana karşı kullanırlar."

Derin bir nefes aldığımda ellerimi iki yana açtım.

"Peki ya annem, ona ben ne diyeceğim?"

Oğuzhan, yanağının içini dişleyip bakışlarını benden ayırdı. Sağa devrilmiş gözleri irileştiği an kısıldı.

"Bir yol bulacağım."

Kafamı hızla salladığımda ayağa kalkıp üzerimi düzelttim. Bakışlarını yeniden bana çevrildiğinde dudaklarımı araladım.

"Annemin yanına, hastaneye gitmem gerek."

Oğuzhan, oturduğu yerden kalkıp kapıya doğru ilerledi. Kapıyı açıp geçmemi beklediğinde hızla odadan çıktım. Elini belime koyup beni hızla mekândan çıkarttıktan sonra buz gibi hava, tüm bedenime diken ucu gibi batmaya başladı. Oğuzhan, kapının yanındaki görevliden arabanın anahtarlarını alıp kumandasına bastı. Arabanın farları yanarken ön kapıyı açıp bindim. Oğuzhan yanımdaki koltuğa oturup ısıtıcıyı açtığında arabaya ısınmaya başladı. Arabayı sürmeye başladığında bakışlarımı ondan çekip yola baktım.

"Yarın sabah okula gidecek misin?" diye sordu.

Kafamı salladım.

"Evet. Hastaneden direkt olarak geçeceğim."

Oğuzhan kafasını sallayıp direksiyonu sağa kırdı. Trafik ışıklarında durduğunda bakışlarını bana çevirdi.

"Hastaneye gelirim, beraber geçeriz."

Kafamı ağır çekimde salladığımda yanan yeşil ışıkla gaza bastı. Hastanenin otoparkına girdiğinde uygun bir yerde durup emniyet kemerini çözdü ve arkaya doğru uzandı. Üzerinden yayılan naneli koku tüm ciğerlerime dolarken, önüne döndüğünde iki poşet vardı. Poşetleri kucağıma bıraktığında kaşlarım yukarıya tırmandı.

"Biri gece giymen için, diğeri de okula giderken giyebileceğin kıyafetlerin."

Yanağımın içini sertçe dişledim. Mahcup olarak bakışlarımı poşetlere çevirirken, eliyle çenemi tutup kendine doğru çevirdi. Aramızdaki çekim, kırılmadıkça gittikçe güçlenecekti, bunu fark edebiliyordum.

"Mahcup hissetmene gerek yok. Sonuçta sen oyunu kazanmamıza sebep oldun. Teşekkür niyetine sayarsın. Yarın ayrıntıları ve ne yapacağımızı konuşuruz. Annenin yanında bekleyen bir kadın, annemin kız kardeşi, Rüya teyzem. Onunla beraber bu gece kalırsın. Bir şey olduğunda ona söylersin beni arar."

Yutkunarak kafamı salladığımda elini çenemden çekti.

"Teşekkür ederim," dedim. Kapıya dönüp elimi kapı kulpuna koyduğumda, zihnimde bir soru oluştu. Omzumun üzerinden ona baktığımda dudaklarımı araladım.

"Oğuzhan mı, yoksa Özgür mü diyeyim?"

Dudaklarından şuh bir kahkaha döküldü. Genzinden gelen kahkahasının tonuyla alay ettiğini düşündüm. Alt dudağımı dişleyerek önüme döndüm. Kapıyı açacakken elimin üzerinde elini hissettim. Başımı arkama çevirecekken nefesini kulağıma verdi. Gözlerimin sonuna kadar açılırken, ona doğru dönmediğim için kendime teşekkür ettim.

"Özgür kelimesini kullanacak kadar güçlüysen diyebilirsin ama sadece özgür olanlar o kelimeyi kullanabilir. Vakti geldiğinde adımın anlamını öğreneceksin." diye fısıldayıp kapıyı açtığında, hızla arabadan kaçarcasına indim ve binaya doğru koştum. Ruhumdaki yılan çoktan uyanmıştı ve geçtiği her yerde izlerini bırakıyordu. Yılanın sesi kulaklarımda dolaşıyordu. Annemin odasının önüne geldiğimde, kapının açık olduğunu fark ettim. Odanın içindeki insanların yüzü bana tanıdık geliyordu.

"Zaafın var mı?"

Zihnimde tek bir soru yankılanırken annemin yanında oturan, adam ayağa kalkıp bana gülümsedi. Annem bakışlarını bana çevirdiğinde, dudaklarında bir gülümseme takılıydı. Bakışlarım yeniden bana gülen adama kaydığında, zihnimde ikinci bir söz duydum.

"Eflâl, annen senin hayattaki tek zaafın."

Ayakta duran adam bana doğru yaklaştığında, dudaklarındaki gülümsemeyi silmeden elini bana doğru uzattı.

"Merhaba, beni hatırladın mı? Ben, Alpay Hancıoğlu."

Aidoneus, tarihin en acımasızıydı. O acımasızlığın içinde beni yakmaya hazırdı. Ruhumun içinde bir söz yankılandı.

"Andromeda'nın ikinci kurucusuyum ve sen bugün, şeytanla oynayacaksın."

Andromeda.

Şeytanın, insan bedenine girip yönettiği oyunun adı buydu.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!