Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkısı;
Pneumothorax, Blueneck
🎲
İnsanoğlu, hayatının her bir saniyesinde tercih yapmak zorunda kalırdı. Yapılan o tercihler belki de kaderin yolunu belirlerdi. İki seçenekten birini geride bıraktığın an, ileride gün yüzüne çıkıp bir tokat misali yüzüne çarpardı. O vakit belki de hata yaptığını anlardı ama artık geç olacağının da farkında olurdu. Ne zamanı geriye alabilirdi ne de kararı.
Tıpkı bir süpernova gibi.
Bir yıldız, ömrü boyunca içindeki yakıtı harcar, parlamaya devam edebilmek için her saniye bir seçim yapardı: Büyümek ya da sönmek, direnmek ya da teslim olmak. Lakin eninde sonunda o kaçınılmaz ana ulaşırdı; çekirdeği kendi ağırlığına yenik düşerken, evrenin en muhteşem yok oluşunu gerçekleştirirdi. O anın geri dönüş yoktur. Tıpkı insanın pişmanlıkları gibi...
Süpernova patladığında, artık her şey değişmiştir. Yıldızın külleri yeni galaksilere hayat verir ancak, kendisi bir daha asla eski hâline dönemez. Tıpkı yanlış bir tercihin insanın kaderinde açtığı yaralar gibi. Bazı seçimler bir süpernova gibidir hem yıkıcı hem yaratıcıdır. Yok eder ama aynı zamanda yeni başlangıçların tohumunu eker. Ne var ki insan, küllerinden doğup doğamayacağını asla bilemez.
Gözlerimi karşımdaki adamın gözlerinden çekemezken sanki bir renge doğru düştüğümü fark etmeye başlamıştım. Kehribar harelerinin ortasındaki siyah noktalarda birden kendimi saklamak istedim. Çünkü gözlerinin içindeki siyahlık, sonu görülmeyen bir kuyu gibiydi ve beni kendine doğru çekiyordu. İçine düştüğüm kuyunun bir kötü huyu vardı.
Ateşi andıran halkalar, bana soğuğu hatırlatıyordu.
"Kabul."
Bu sözcük, bütün benliğimde bir süpernova etkisi yaratacaktı. Bu anı geri alamayacaktım.
Titreyen ellerime rağmen, bütün sakinliğimde "Peki, benden ne isteyeceksin?" diye sorduğumda yutkunmak zorunda kaldım. Bakışlarını mavi gözlerimde dolandırıp doğruldu. Bakışları alnıma tırmanıp oradan da arkama sabitlendi. Nedensizce gözlerinin ortasındaki obruklar küçüldü ve bir an için orada hapsolduğumu gördüm.
"Zamanı geldiğinde öğrenirsin," diye fısıldadı ve ardından tebessüm ederek, "Tuncay Bey?" dedi. İri bedenini sağa doğru kaydırdı, sol omzuma tozlarını bırakarak arkama doğru yürümeye başladı. Bakışlarımla onu takip ettiğim sıra, biraz önce konuştuğum doktora elini uzattı.
"Biraz önce konuşamadık, nasılsınız?" dedi, ufak bir alaycı tonu sezmiştim. Tuncay doktor, hiçbir şey olmamış gibi gülerek elini tuttuğunda derin bir nefes aldım. Doktora kızmıyordum ama benim annem hastaydı? Keşke bende hiçbir şey olmamış gibi gülebilseydim.
Doktor Tuncay, gülerek, "Kerata! Sen buraya gelir miydin?" dedi. Sırt kasları gerilen ve hâlâ adını öğrenmediğim adam, omzunu silkti ve ellerini iki yanına bıraktı.
"Şimdi de gidiyorum." dedi ve bir anda bedenini bana doğru çevirdi. Bana hiç bakmadan karşımdan geçip yürümeye başladı.
"Oğuzhan."
Doktor Tuncay'ın bir anda söylediği isim, koridorda yankısını bırakmıştı. Adı Oğuzhan mıydı? Gözlerimin ağındaki adam, bize doğru döndüğünde gözleri doktorun üzerinde sabitlendi. Belirgin çene kemiklerinin bir an için belirginleştiğini gördüm. Dişlerini mi sıkıyordu?
"Efendim?"
Adının Oğuzhan olduğu doğruladı.
"Yarın akşamki davete birini buldun mu? Hâlâ bizimkiyle gidebilirsin."
Oğuzhan'ın soluk ve renksiz dudakları gerilip genişlediğinde inci gibi dişler ortaya serildi. Sağ yanağında küçük bir çukur oluştu. Yaz akşamlarında esen hafif bir meltem gibi iç ısıtıcıydı. Gözlerinin köşeleri hafifçe kısıldı, sağ yanağındaki çukur daha da belirginleşti ve gülümsemesi, samimi bir sırrı paylaşıyormuş gibi davetkâr bir hâl aldı.
"Birini buldum," dedi, sesinde şefkatli bir alaycılık vardı.
Kurduğu cümle kulaklarımda yankılanırken yanaklarımın birdenbire ısındığını hissettim. Sanki içten gelen, yakıcı bir utanç alevi yanaklarımı boyamıştı. Gözlerimi kaçırıp doktora baktım. Yüzünü buruşturmamak için kendini zor tutuyordu ama dudaklarının kenarındaki titrek gülümseme, görmezden gelmeye çalıştığı bir sırrın itirafı gibiydi.
"Kim bu şanslı?" diye sordu doktor, sesi hem meraklı hem de hafif bir mizahla süslenmişti.
Cevabı duymaya hazır değildim. Buna rağmen, gözlerim bir kez daha Oğuzhan'a döndü ve o an, gözlerindeki kehribarın koyulaştığını gördüm.
O bakışlar; güneş batarken altınla bronzun dans ettiği o son ışıkta, ateşe tutulmuş bal rengine dönen taşlar gibiydi. Duru ve sıcak ama derinliklerinde yanmaya hazır bir kor taşıyordu. Yasaklı bir içki gibiydi bakışları; tatmaya cesaret edenin zihnini bulanıklaştıracak, ruhunu baştan çıkaracak kadar baş döndürücü.
Gözleri kısıldı. Kirpiklerinin gölgesinde kalan kehribar, alev alev parlayan bir ihtar gibi daha da derinleşti. Dudakları, ağır çekimde aralandı; sözcükler dudaklarının kenarında toplanmış, zamanı geldiğinde dökülecek zehir ya da şifa misali orada bekliyordu.
"Tam karşımızda duruyor," dedi.
Sesi sanki sıcak bir yaz gecesinin ağır, yapışkan havasında usulca esen rüzgâr gibi cildime dokundu. Her bir kelimesi, üzerimde iz bırakıyordu. Kalbim, kaburgalarımın arasında çırpınan vahşi bir kuş gibi yerinden fırlayacakmışçasına çarpıyordu.
Oğuzhan, neredeyse ağır çekimde bana doğru bir adım attı. Ayak sesleri, koridorda yankılanan son bir kararın bildirisi gibiydi. Elini kaldırdı, o an zaman sanki ağırlaştı ve bileğimden kavradı. Parmak uçlarının tenime değmesi, kehribarın sıcaklığını damarlarımda hissettiriyordu. Soğuk değildi; aksine, yakıcı bir sıcaklıktı bu. Derimin altında dolaşan bir ateş gibiydi.
Kendine doğru çektiğinde, ayaklarım istemsizce ona uymaya başladı. Çekim gücü o kadar yoğundu ki, karşı koymak aklımdan bile geçmedi. Bileğime işleyen tutuşu, bir vaadin habercisiydi. Ya özgürlüğün ya da geri dönüşü olmayan bir düşüşün...
Adımlarımız yankılanırken, bakışlarım annemin olduğu odaya kaydı. İçimde, tanımlayamadığım bir his kabardı. Bu geçmişin hayaletiyle, bugünün gerilimi arasında sıkışmış bir duyguydu ama Oğuzhan durmadı.
"Kimliğin yanında mı?"
Sesi, mermer zeminde yankılanan ayak sesleri kadar ağır ve kesin çıkmıştı. Başımı neredeyse fark edilmez bir şekilde salladım. "Evet." Cevabımı alır almaz merdivenlerden ağır adımlarla inmeye başladı. Ben de peşinden sürüklenir gibi yürüdüm. Danışmanın önünde durduğumuzda, biraz önce konuştuğum kadına yöneldi. Kadınla göz göze geldiği anda ifadesi bir anda keskinleşti.
"İki yüz on numaralı odada kalan hanımefendinin faturasını çıkartabilir misiniz?"
Kadın sessizce başını salladı. Oğuzhan'ın elini cebine götürdüğünü fark ettiğimde kaşım istemsizce yukarı kıvrıldı. Aklımda saçma bir soru belirdi. Gerçekten bu kadar parayı üzerinde mi taşıyordu?
Göz ucuyla onu süzdüm. Cebinden bir tomar para çıkaracakmış gibi bir beklentiyle nefesimi tuttum. Ancak, o alışıldık ihtişamdan ve gösterişten uzaktı. Dilime gelen soruyu bastırmak için çaktırmadan başımı iki yana salladım. Sonra, hiç beklemediğim bir hareket yaptı. Telefonunun ekranını kaydırdı ve cihazı kulağına götürdü. Saniyeler sonra, dudakları zarif ve ölçülü bir şekilde aralandı. Tanımadığım, melodik ve soğuk bir dilde konuşmaya başladı.
"Я пришлю вам счет, вы можете оплатить его?"
(Sana bir fatura göndereceğim, lütfen ödemesini yapar mısın?)
Tonlamasında öyle bir soğukkanlılık vardı ki, sanki her şey onun için zaten olması gerektiği gibi ilerliyordu. Karşı taraftan yanıt beklemeksizin telefonu kulağından çekti ve cebine geri koydu. Kadın, önündeki monitörü bize doğru çevirdiğinde, Oğuzhan sol kolundaki fermuara uzandı.
Fermuarın açılırken çıkardığı o kısa, metalik ses kulaklarımda yankılandı. Sanki bir sırrın kapısı aralanıyordu. Parmakları içeri süzüldü. O an, nefesimi tuttuğumu fark ettim. Parmaklarının arasına sıkıştırdığı gri kartviziti yavaşça geri çekti. Hareketi o kadar ölçülüydü ki, sanki beyaz mermerin üzerine yalnızca bir kart değil, ağırlığı hesaplanmış bir sır bırakıyordu. Kart, mermerin soğuk yüzeyine düştüğünde, çıkardığı hafif ses mekândaki sessizliği kesen tek yankı oldu.
Oğuzhan geri çekildi, gözleri bir anlığına danışmanın ifadesini tarttı. Kehribar gözlerindeki parıltı, her şeyin kontrol altında olduğunun sessiz bir işaretiydi. O an anladım ki; Oğuzhan, hiçbir zaman gereksiz kelimelere ya da hareketlere yer bırakmıyordu. Onun dünyasında her şey, olması gerektiği ölçüde ve zamanda gerçekleşiyordu.
"Ödemeyi ben yapmayacağım. Hancıoğlu Grubu'ndan Igor Kozlov'a gönderilecek."
Sesi, soğuk bir bıçağın metal yüzeyde kayışı kadar net ve keskin çıktı. Kadın tekrar başını salladı. Tam o sırada, Oğuzhan'ın kemikli eli yeniden bileğime dolandı. Parmaklarının soğuk ve kesin dokunuşu, tıpkı kararlarının tartışmasızlığı gibiydi.
Yeniden yürümeye başladığında, adımlarına ayak uydurmak için küçük bir çaba sarf ettim. Boylarımızda gözle görülür bir fark yoktu ama onun adımlarında taşıdığı ağırlık, sanki yürüdüğü her yere kendi hükmünü yazıyordu. Ben 1.75 boyundaydım ama o sanki iki metreymiş gibi havayı dolduruyordu.
Hastanenin otomatik kapıları aralandığında dışarının serin havası yüzüme çarptı. Oğuzhan, siyah motorun yanında durdu. Motorun mat siyah yüzeyi, geceyle bütünleşmiş bir gölge gibi görünüyordu.
Bu sefer sağ kolundaki fermuarı açtı. Parmakları ceketinin iç kısmına süzüldü ve içinden bir sigara paketi çıkardı. Paketten bir sigara çekip dudaklarının arasına yerleştirdi. Hareketi o kadar yavaştı ki, sanki zamanı da kendine tabi kılıyordu. Elini yeniden cebine götürdüğünde kaşları hafifçe çatıldı. Çakmağı yoktu.
Gözlerimi devirip çantamı önüme getirdim ve logonun hemen altındaki fermuarı açtım. İçinden siyah bir Zippo çıkartıp dudaklarına sıkıştırdığı sigaranın ucuna getirdim. Metal kapağı açıp fitili ateşledim. Fitilin ateşlendiği o an, gri dumanın burnuma süzülmesiyle birlikte, zihnimde silik bir anı parladı.
Yanan turuncu alev, bir saniyelik gözlerimin ardında bir anıyı gösterdi. Karanlık bir odada, duvara yansıyan bir mumun alevini gördüğümde, Oğuzhan'ın dudaklarından yükselen sigara dumanı genzimi yaktı. O geçmişin karanlığından kaçmak ister gibi öksürerek geri çekildiğimde elimdeki Zippo'yu ona doğru uzattım.
Bakışlarım, usulca gözlerine tırmandı. Kehribar gözleri, ateşin turuncu yansımasında daha da derinleşmişti. Sanki içlerinde bir fırtınanın kıvılcımı gizleniyordu. Göz bebeklerinin çevresinde beliren koyu halkalar, alevin yansımasıyla titredi. Parmakları cebinden çıkıp, parmak uçlarıma hafifçe değdi. Dokunuşu, metal kadar soğuk ama aynı zamanda cildimin altına işleyen garip bir sıcaklıktaydı. Zippo'yu parmaklarımın arasından aldı. Bileğini tek bir keskin hareketle kıvırarak metal kapağı kapattı. Çıkan ses, o anın sessizliğini bölen tek yankı oldu.
Zippo'yu ceketinin cebine koyarken, sigarasını dudaklarının arasından çekti. Elinin üstündeki damarlar gerildi ve belirginleşti. Bir an durdu. Bakışları uzak bir noktaya kaydı, sanki söyleyeceği şeyi tartıyordu.
"Senden benimle yarın gece bir davete gelmeni istiyorum," dedi, tonunda herhangi bir duyguya yer bırakmadan.
Kaşlarım istemsizce yukarıya tırmandığında içerideki diyaloğun yankıları zihnimin kıyısında çınladı. O an, Oğuzhan'ın sessizliğinin altında başka bir anlamın yattığını hissettim.
"Ne gibi bir davet?"
Sorum havada asılı kaldı. Birkaç saniyelik sessizlik, ikimizin arasına soğuk bir perde gibi indi.
Kehribarın en derin tonlarını barındıran gözleri bana çevrildiğinde nefesimi farkında olmadan tuttum. O bakışlarda görünmeyen bir fırtına vardı; yaklaşan bir kasırganın ön habercisi gibi, sükunetin altına gizlenmiş bir tehdit. Gözlerinde altın renginin kırılmalarını andıran ışıklar titredi; sanki batmakta olan bir güneşin son ışığını taşıyordu.
Parmaklarının ucundaki sigaradan ağır bir nefes çekti. Yanaklarının hafifçe içe çökmesiyle birlikte dudaklarının arasındaki sigaranın ucu kor gibi yandı. Gözlerini kaçırdı. Burnundan süzülen duman, gri bir perde gibi aramıza doldu. Dumanın dans eden kıvrımları, bir anlığına gözlerimin önünde çözülmeyi bekleyen karmaşık bir bilmeceye dönüştü.
Çenesindeki keskin hatlar kasıldığında, yan profiline istemsizce odaklandım.
Keskin ve yontulmuş çizgiler... Sanki bir heykeltıraş, duyguları taşın içine hapsedecek kadar dikkatli çalışmıştı. Kaç yaşındaydı? Kaç yaşanmışlık taşıyordu o kehribar bakışların ardında?
Sigarasından bir nefes daha çekti. Duman, dudaklarının arasından süzülürken gri bir sis gibi havaya karıştı. Gözleri yeniden bana döndü. Bu kez daha keskindi bakışları.
Karanlığın içinden çıkan bir hançer gibi; soğuk, keskin ve doğrudan.
"Annemin doğum günü."
Sözleri, gri dumanın arasından süzülen bir sır gibi havada asılı kaldı. Tınısı yumuşaktı ama anlamı, buz gibi bir su gibi tenime dokundu. Gözlerinde beliren o ince çatlağı gördüm. Sanki, sadece bir anlığına, içinde titreyen bir geçmişin izleri görünmüştü. Kafamı ağır bir şekilde salladığımda uzun bir sessizlik aramıza yerleşti. Sessizlik, soğuk bir geceyi yırtan rüzgâr gibi; rahatsız edici ve keskindi. Oğuzhan, gözlerini bana çevirmeden elindeki sigarayı içmeye devam etti.
Parmaklarının ucundaki sigaranın yanışını izledim; kehribar gözlerinin yansımasını andıran turuncu bir parıltı. Her nefeste biraz daha kısaldı, biraz daha kül oldu. Sonunda, parmaklarının arasındaki zayıf ışık sönüp dumanı son kez göğe karıştığında sigarayı yere attı. Ayakkabısının tabanını üzerine bastırdı. Küçük bir çıtırtı sesi geldi.
Sanki bir sonun habercisi gibiydi.
Bakışlarımı yere ezilmiş izmaritten kaldırdım ve gözlerine odaklandım. Kehribar tonlarının altındaki bilinmezlik yine oradaydı; sanki uzak bir ormanda kaybolmuş, asla bulunmak istemeyen bir sırdı.
Oğuzhan, motorun direksiyonundaki kaskı aldı. Hareketleri ağır ama kendinden emindi; ne yapacağını bilen bir adamın soğukkanlılığı vardı. Kaskı başına geçirip siyah vizörünü kaldırdığında, gözleri yeniden ortaya çıktı.
Kehribarın altındaki gölgeler titriyordu. Bana söylemediği şeyler gözlerinde saklıydı ve o bakış, gecenin en sessiz saatinde bile yankılanacak bir veda gibiydi.
"Bugün burada, annenin yanında kal. Yarın akşam seni almaya geleceğim."
Cevabımı beklemeden, motora binip yan ayaklığı yukarıya doğru kaldırdığında, motorun dengeyi bulması kadar kolaydı. Gözleri, gözlerimle son bir kez buluştuğunda kafasını hızla öne eğdi. Yukarıdaki vizör hiç dokunmadan, aniden gözleriyle olan bağımı kopardığında motoru çalıştırdı.
Birkaç adım geriye gittiğimde motor, gürültülü bir şekilde ilerleyip hastane bahçesinden ayrıldı. Hastane binasına yöneldiğimde, adımlarım, bir kaybolmuşumu yansıtıyordu. Merdivenlerden tırmanırken, kalbimdeki ağırlık arttı. Annemin odasının kapısına geldiğimde, derin bir nefes aldım. Sonra içeriye girdim.
Odanın sessizliğinde, bir makinenin uğultusu dışında başka hiçbir şey yoktu. Makine, annemin hâlâ hayatta olduğunu, kalbinin attığını söylüyordu. Bu, bana güç veriyordu ama bir o kadar da içimi burkuyordu. Tekli koltuğa otururken, gözlerimi annemin yüzüne çevirdim. O, sessizce yatıyordu. Gözleri kapalıydı, ama bir şekilde sanki hâlâ burada, hep yanımdaydı. Onun yüzü, yorgunluğunun ve geçmişin izlerinin birleşimi gibiydi.
"Suçu ben üstleneceğim."
Bu söz, kulaklarımda yankılandı. O cümle, geçmişimin kaybolmuş parçalarını ortaya çıkarıyordu. Gözlerimi kapadım ve annemin o geceki yüzünü hatırlamaya çalıştım. Beyaz kesilmiş bir yüz, bana bakarken içimdeki derin acıyı bir kez daha hissettirdi.
"Korkma, hapse girmeyeceksin. Ben bir çaresini bulacağım."
Göz kapaklarım gözlerimin üzerinden kalktığında pencereden görünen gökyüzüne bakmaya başladım. Siyaha boyanmış gökyüzü, tıpkı ruhumun odaları gibiydi. Bakışlarımı yeniden anneme çevirdiğimde başımı geriye doğru yasladım. Onun için verdiğim kararın beni nerelere götüreceğini bile bilmiyordum. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. İçimdeki tüm soru işaretleri arasında, son bir soruyu yeniden ona sordum.
"Peki, ondan sonra ne olacak anne?"
🎲
Yüzümde birinin nefesini hissederken, havada keskin bir viski kokusu ile balın tatlılığı karışıyordu. Gözlerimi yavaşça araladım ve karşımdaki altın halkalı gözlere takıldım. Gözlerim bir anda açılırken, kalbim hızla çarpmaya başladı. Oğuzhan, neredeyse tüm bedenini bana doğru eğmişti, yüzü biraz daha yakındı ve elleri ceplerindeydi. Tüm etrafımda, onun varlığını hissettiğim anın sıcaklığı vardı. Gözleri, dikkatlice yüzümde gezindi ve bir an için kaşlarıma odaklandı. Alnımın ortasında bir kırışıklığı izlediğinde, kaşlarımın istemsizce çatmış olduğumu fark ettim.
Sanki her şey bir anda durdu; o gözlerdeki boşluk, hiçliğin soğukluğunu taşıyor gibiydi. Havadaki gerilim, hiçbir duyguya yer bırakmadan vücudumu sardı. Oğuzhan doğrulurken, hareketiyle sanki tüm odadaki havayı değiştirdi. İşaret parmağını dudaklarına koyarak sessizliği simgeledi ve ardından çenesiyle kapıyı işaret etti.
Dizlerime sardığım kollarımı çözüp ayaklarımı tekli koltuktan aşağıya sallandırdım. Spor ayakkabılarımı giydim. Üzerimi değiştirmemiş olduğum için altımdaki eteğin üzerine kabanımı örtmüştüm. Kabanımı tutarak ayağa kalkıp eteğimi düzelttim. Kapının yanında bekleyen Herkül gibi heybetli bir adamı ve başında çiçekli yazması olan kadını gördüm. Oğuzhan, eliyle yatakta uzanan annemi işaret etti.
"Bir şey olursa haber edersiniz."
Adam ve kadının kafalarını sallamasıyla birlikte, Oğuzhan'a bakarken kaşlarımı çatıp, bir an hissettiklerimi anlamaya çalıştım. Kemikli parmakları, bileğime dolanıp çekiştirmeye başladığında, gözlerimi uyku mahmuru bir şekilde kırpıştırdım. Adımlarım, onun sert tutuşu yüzünden istemsizce hızlandı. Hastanenin çıkışına doğru ilerlerken soğuk hava yüzüme çarptı ve titrememe neden oldu.
Hastane bahçesindeki bir arabanın farları yanıp söndüğünde, Oğuzhan'ın yönlendirmesiyle oraya doğru adımlarımızı yönlendirdik. Tek kaşımı kaldırıp gözlerime baktığımda, çenesiyle ön koltuğu işaret etti. Hızla ve itici bir şekilde, bileğimi tuttuğu elini çekip şoför koltuğuna doğru ilerlediğinde, gözlerimi devirdim. Kapıyı açıp, ön koltuğa oturdum.
Araba hızla öne atıldığında emniyet kemerimi taktım. Bu sırada bakışlarımı ona yönlendirdim. Cebinden telefonu çıkarıp ekranına dokunduğunda, bir an için telefonun ekranına bakmayı seçtim. Telefonunu kulağına götürdüğünde, ben de gözlerimi yola çevirdim. Bugün davet olduğunu unutmuştum.
"Merhaba, size dediğim şeyi yaptınız mı?"
Kiminle konuşuyordu?
Gözleri yola odaklıydı ama bir anlığına telefonu kulaklarından çekip ekrana küçük bir bakış attı ve kabanının cebine koyup gözlerini kıstı. O an, gözleriyle bana bir bakış attı ve kaşlarını kaldırarak, "Neden bana öyle bakıyorsun?" dedi. Cevap verirken, kaşlarımı ona benzer şekilde alnıma doğru çektim.
"Seni tanımadığım için olabilir mi?" dedim, ama bir an için pişmanlık kapladı içimi. Tanımadığım bir adamın teklifini kabul etmiş olmanın rahatsızlığı, beni içsel bir çıkmaza soktu. Yüzünde alaycı bir mimik görmek, bakışlarında herhangi bir duygu anlamak için profiline odaklandım ama ifadesizce yola bakıyordu.
Araba bir süre sonra durdu ve gözlerimi dışarıya çevirdim. Karşımızda bir moda evinin önü vardı. Yüzümde dolaşan bakışları hissettiğimde, Oğuzhan'a baktım. "Beni bir günde tanıyamazsın," dedi, tok bir sesle.
Kaşlarımın yukarıya doğru kıvrılmasıyla Oğuzhan, arabadan indi ve hemen yanıma geldi. Benden önce davranıp kapımı açtı. Gözlerine hiçbir duygu akıtmadan bakıyordu ama içimde hissettiğim bir bağ vardı. O an, bir labirente adım atmış gibi hissettim. İçeri bakmak ne kadar kolay olsa da kaybolmamak imkânsızdı.
Eteğime dikkat ederek arabadan indim ve kenara çekildim. Kapı kapandıktan sonra, Oğuzhan içeriyi işaret etti. Hızla moda evine girdik. Bizi içeride ayakta bekleyen bir kadın vardı, oldukça bakımlıydı ve orta yaşlardaydı. Oğuzhan'a gülümsediğinde, Oğuzhan gözlerini kısıp çenesini kaldırdı. Ben de mağazaya göz attım. Geniş alanı, göz alıcı elbiseleri fark ettim ama bir tanesi beni kendine çekmeye başlamıştı. Adımlarım istemsizce o elbiseye yöneldi ve elimle onu hafifçe dokundum.
"O elbise sizin için hazırlandı Eflâl Hanım."
Parmaklarımı sanki bir ateşe dokunmuş gibi çekip kadına baktım. Kaşlarım yukarıya doğru tırmanırken dudaklarımı araladım.
"Kim hazırlattı?" diye sordum. Kadın, eliyle Oğuzhan'ı gösterdi. Gözlerim istemsizce Oğuzhan'ın gözleriyle buluştu, o an hareleri mavilerimde hızla hareketlenip tekrar kaçtı.
"Siz gerekli hazırlığı yapın, ben de o sırada kendime bir takım bulayım." dedi Oğuzhan, büyük adımlarla sağdaki koridora doğru yürürken. Bakışlarım kırmızı perdenin arkasına saklanan adamın sırtında takılı kaldığında kadın, gülümseyerek önüme geçti.
"Haydi, sizi hazırlayalım."
Arkamdaki elbiseyi alıp elime tutuşturdu ve beni kabine doğru yönlendirdi. Üzerimdeki kıyafetlerden kurtulduğumda elbiseye bir kez daha baktım. Göğüs dekoltesi V şeklinde olan, bordomsu bir elbiseydi. Sutyenimi çıkartmam gerekecekti. Hızlı bir şekilde sutyenimi çıkarttım ve üzerime elbiseyi giydim. Omuzlarıma dökülen ip askısını düzeltip elbisenin boyuna baktım. İnce bacaklarımı güzel gösteren bu elbise, dizimden bir karış yukarıda bitiyordu.
"Eflâl, hazır mısın?"
Oğuzhan'ın sesini duyduğumda heyecanlanmıştım. Heyecanım kabinin önünde beklediğinden mi yoksa adımın dilinde canlanmasına mıydı bilememiştim. Kabin kapısının kilidini açıp kendime doğru çektiğimde gözleri gözlerimden aşağıya doğru düşmeye başlamıştı. Bakışları her bir milimimi tararken bakışlarımı üzerinde gezdirdim.
Üzerinde bir beyaz gömlek, gömleğin üzerinde siyah bir yelek ve pantolonuyla tam bir jilet misaliydi. Bakışlarımız birleştiğinde koyulaşmış gözleri dilimi damağımda gezdirmeme sebep olmuştu. Baktığı yerde bir okyanus vardı, dalgaları her an daha da büyüyen bir fırtınaya dönüşmeye hazır gibiydi. Evet, kesinlikle bir bardak hatta bir şişe viskiye ihtiyacım olacaktı.
"Gidelim mi?" dedi. Sesinin tınısı kulaklarımda bir çınlama etkisi yaratırken kafamı sallayıp yeniden kabine girdim. Koltuktaki eşyalarımı alıp kabinden çıktığımda Oğuzhan, iki büyük adımla bir poşet aldı ve yanıma geldi. Elimdeki kıyafetleri açtığı poşete koyduğumda, bakışlarını kadına çevirdi.
"Bu elbiseye uygun topuklu ayakkabı var mı?"
Kadın kafasını sallayıp arkasındaki topuklu ayakkabılara baktı. Gözlerimi devirip kenarda duran siyah, üzerinde bordo çizgilerle bezenmiş bir Stiletto ayakkabıyı alıp koltuğa oturdum. Ayakkabılarımı çıkardığım sırada Oğuzhan, elimin üzerine elini koydu.
Sıcak avuç içi, avucumun içinde bir tehdit gibi yayıldı, sanki bir darbe başlamak üzereydi. Sol dizinin üzerine çöküp elimde tuttuğum topuklu ayakkabıları aldı ve ayaklarıma giydirip bana bakmadan ayağa kalktı. Çaktırmadan, derin bir nefes alarak kalktım; havada bir şeyler değişmişti ama ne olduğunu anlayamıyordum.
"Teşekkürler Aydan Hanım, kolay gelsin."
Adının Aydan olduğunu öğrendiğim kadın gülerek kafasını salladığında moda evinden çıkıp arabaya doğru ilerledik. Oğuzhan, ön kapıyı açıp binmemi beklerken, eteğime dikkat ederek arabaya bindim. Kapı kapanırken, Oğuzhan sakince arabanın önünden yürüdü. Kendimi hiç bilmediğim bir başlangıcın önünde hissediyordum. Başıma neler geleceğinden habersizdim.
Oğuzhan, yanımdaki koltuğa oturup aracı yeniden çalıştırdı. Sürmeye başladığında bakışlarımı sağa doğru çevirdim. Gökyüzü aniden bir şimşekle aydınlandı; beşe kadar saydım. Tam o anda, göğün gürültülü çığlığı patladı ve dudaklarımın kenarında istemsiz bir kıvrılma belirdi.
"Gök gürültüsünü sever misin?"
Oğuzhan'ın sesini duyduğumda, ilk defa benimle konuşmak istediğini fark ettim. Bakışlarımı yan profiline yönelttiğimde, kaşları hafifçe çatılmıştı ama yüzünde yine de bir durgunluk vardı; bir tür izlenim bırakan bir sessizlikti.
"Evet severim," dedim, cevabım bir anda çıkıverdi, "Özellikle Zeus'u."
Cevabımın ardından, Oğuzhan'ın yüzünde belirgin bir değişim oldu. Gözleri hızla bana kaydı ve tek kaşı şaşkınlıkla yukarıya kalktı. Keskin bir şekilde gözlerime odaklandı ama tam olarak ne düşündüğünü çözmek imkansızdı. O anda, zaman bir saniye kadar durdu gibi geldi. Hızla tekrar önüne bakarken, yüzündeki izlenim silinmişti. Fakat bir şey değişmişti, aniden bir gerilim havası oluşmuştu.
Tam ona neden bu kadar şaşırdığını soracakken direksiyonu tek eliyle sağa doğru çevirdi ve büyük bir siyah, demir kapılı bir müştemilatın önünde durdu. Oğuzhan torpido gözüne uzandığında, alt dudağını ısırırken gözlerimi cama yönlendirdim. Uzun boylu bir adamın yaklaştığını fark ettim ve ona doğru bakıp dudaklarımı araladım.
"Oğuzhan biri geliyor." dedim, içimden bir korku dalgası geçerek.
Bakışları bana döndüğünde kehribarlarının koyulaştığını fark ettim. Sağ dudağının köşesi yavaşça yukarıya doğru kıvrılırken camın tıklatılması tüm büyüyü bozdu. Dudağının kenarındaki tebessüm bir toz bulutu gibi dağıldı. Elini beline götürdü ve metalik gri bir silah çıkarttı. Bu hareketi gördüğümde gözlerim, korkudan iyice açıldı. Oğuzhan silahı torpido gözüne koyup sertçe kapattığında, bakışlarımı ona çevirdim.
Oğuzhan, gözlerime bakmadan kendi kapısını açıp hızla indi. Arabanın önünde duran kişinin omzuna dokunup kafasını eğip kaldırdı. İkisinin de dudakları kıpırdamaya başladığında ne konuştuklarını merak etmiştim ama hiçbir şey duyamıyordum. Yanındaki kişi ondan ayrılıp demir kapının yanındaki boşluktan içeriye girdi. Oğuzhan, kapıyı açtığında eteğime dikkat ederek arabadan indim.
Zihnimin en gerilerindeki anıyla, biraz önce yanında duran kişinin sınıftaki arkadaşı olduğunu hatırladım. Acaba kendi grubu mu vardı? Neden silah taşıyordu? Ben, kendimi neyin içine atmıştım. Burada büyük bir oyun dönüyordu, özellikle de düşüncelerimdekini çözemiyordum.
Bu sorular zihnimi zehirliyordu ama dikkatimi toparlayarak Oğuzhan'a yöneldim. Oğuzhan, elini karnının üzerine koyup bana doğru yaklaştığında, ben de elimi aradaki boşluğa geçirdim. Gömleğinden belli olan kaslarının gerildiğini fark ettiğimde, istemsizce tırnaklarımı koluna sapladım.
Oğuzhan, elini yumruk yapıp dudaklarına götürdü. Öksürdü, sonra yanına bıraktı. Büyük demir kapının yanındaki boşluktan içeri girdik. İçeri girdiğimizde kalabalık ortama odaklandım. Bütün gözler üzerimizdeydi, garip bir dikkatle izliyorlardı. Yüzüme sahte bir gülümseme takarak Oğuzhan'a baktım. Oğuzhan, gözlerimden çekmeden, tek kaşını hafifçe yukarıya kaldırırken dudaklarının köşesi de aynı hareketi izledi. Obrukları, beni içine almak istermişçesine büyüdü.
"Oğuzhan Bey." dedi biri, dikkatle.
Hareleri benden çekildiğinde boğazını temizleyip karşısındaki adama baktı. Bu adam, Oğuzhan'ın tıpa tıp aynısıydı.
"Baba."
"Baba yapma!"
Sanrılarım ve zihnimin arkasındaki düşüncelerim hiçbir zaman beni bırakamayacaktı. Elimi hızla Oğuzhan'ın kolundan çektim, çünkü tırnaklarımı istemeden geçireceğimi hissediyordum. Bu gece değil, Eflâl. Kendine hâkim olmalısın, güçlü dur kızım.
Elimi karşımdaki adama doğru uzattım ve onun yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi, gözlerinde hayranlık vardı. O an, içinde bulunduğum bu yabancı ortamda, kendimi bir an için buraya ait hissedemedim ama yine de bir şekilde sakin kalmayı başardım.
"Merhaba kızım, adın nedir?" diye sordu adam, sesi yumuşak ama ciddi bir tonla.
Yutkundum ve dudaklarımı araladım. "Eflâl efendim," dedim, adımı söylemek zor olsa da sesimdeki titremeyi saklamayı başardım.
Elimi sıkıp tokalaştığında bakışlarını kısa bir süre Oğuzhan'a çevirdi. Oğuzhan'ın yüzündeki tebessüm kaybolmuştu ama gözlerinde parlayan bir ışık hâlâ vardı. Babasının gözleri, bu sessiz iletişimde bir anlam taşıyor gibiydi. Sonunda bana döndü ve adını söyledi.
"Cesur Hancıoğlu."
Kafamı salladım ve gülümsedim. "Memnun oldum efendim," dedim, samimi bir şekilde.
Elimiz ayrıldığında Oğuzhan, babasına sağımızda kalan alanı göstererek söyledi, "Biz anneme bir uğrayalım, çok kalmayacağız."
Oğuzhan'ın babası kafasını salladığında Oğuzhan, elini belime koyup yönlendirmeye başladı. Demek soyadı Hancıoğlu. Eflâl Hancıoğlu? Yakıştı gibi sanki? diyen iç sesimi anında uzaklaştırıp dikkat kesildim. Oğuzhan ile annesinin yanına yaklaştığımızda, omzuna dokunup bize dönmesini sağladı. Oğuzhan'a benzemeyen ama gözlerindeki rengin bir benzerlik taşıyan bir kadına rastladım. O gözler, sanki bir derinlik barındırıyordu; duygusal ama parıldayan bir hareyle.
Oğuzhan, elini belimden çekip el işaretleri yapmaya başladığında annesinin gözleri ellerine indi. Dudaklarında bir gülümseme olurken bakışları bana döndü. Ellerimi yukarıya doğru kaldırıp gülümsediğimde parmaklarımı oynattım.
"Merhaba, ben Eflâl."
Dişlerini gösterircesine gülümsedi ve ellerini havaya kaldırdı.
"Leyla." Oynattığı parmaklarından gözlerimi yukarıya çevirdiğimde Oğuzhan'ın annesinin bakışları, hayranlık parıltıları içerirken Oğuzhan'a çevrildi. Bakışlarım istemsizce Oğuzhan'a döndüğünde gözlerinden, milisaniyelik bir şaşırma parıltısı geçti. Ancak, hemen ardından eski keskin bakışlarına geri döndü. Annesine döndüğünde, parmakları hareketlenmeye başladı.
"Biz fazla kalamayacağız. Yeniden iyi ki doğdun."
Annesi gülümseyip ona sarıldığında dudaklarıma gerçek bir tebessüm yerleşti. Onların sevgi dolu manzarasına bakarken annesi Oğuzhan'dan ayrıldı, hiç beklemediğim bir anda bana sarıldı. Gülerek ellerimi beline koyduğumda gözlerimi kapattım. Sarılmak, gerçekten iki kırgın kalbi iyileştirebilirdi. En kısa süre de annemin de ayağa kalkıp benimle sarılmasını isteyecek kadar sarmaladım, hiç tanımadığım bu kadını. Bir süre sonra kendimi geriye çektiğimde, gözlerindeki hayranlıkla yüzümü süzüyordu.
Tepemdeki karanlık bulutlar, havada asılı kalan düşüncelerim gibi gitgide ağırlaşıyor fakat Oğuzhan'ın varlığı, bir şekilde bunları uzaklaştırıyordu. Koluna girip evden çıktığımızda, soğuk havanın cildime dokunması bir an için beni tekrar gerçekliğe çekse de Oğuzhan'ın arabaya binmem için kapıyı açıp bekleyişi, bir güven duygusu oluşturuyordu içimde.
Dışarıdaki soğuk havanın tenimde bıraktığı nemler, aracın içindeki havayla harmanlandı. Kendisi arabanın önünde dolaşarak sürücü koltuğuna geçtiğinde, arabada bir zil sesi yankılandı. Koltuğun yanındaki boşluktan telefonunu alıp ekrana bastı ve kulağına yasladı. Kaşlarını çattı.
"Ne var?" diyerek ciddi bir tonla konuştu. O an, gözlerinin gözlerime kayarak bana bir an için derin bir şeyler söylediğini hissettim. Kaşları, birkaç saniye içinde bir şeyleri çözmeye çalışıyormuş ağırca eski haline döndü ama daha fazla açıklama yapmadan kısa bir süre sonra şüpheyle beni süzdü. Gözleri, sanki bana bir sırrı anlatmak ister gibi derinleşmişti ama sadece dudaklarını aralayarak "Geliyorum." dedi. Telefonu kapatıp, gözlerini karşıya baktı.
"Senden bugün bir şey daha isteyeceğim," dedi ve arabayı hızla çalıştırarak yola koyuldu. Ne olduğunu anlamadım ama içimde bir anlık huzursuzluk belirdi. Oğuzhan'ın bana bu kadar yakın olması, bu kadar rahat olması, sürekli bir şeyler saklıyor olma ihtimalini de beraberinde getiriyordu. Bakışlarımı yola doğru çevirdim ve gittiğimiz yerin ne olacağını izlemeye başladım.
Bir süre sonra neon ışıklarla süslü bir yerin önünde durmuştuk. Kapıda duran iki iri koruma, bu yerin sıradan bir yer olmadığı izlenimini verdi. Gözlerim, korumaların üzerinde asılı olan tabelaya kayarken, kan kırmızı renginde yazılmış bir yazı dikkatimi çekti.
"Bugün benimle bir oyun oynamanı istiyorum."
Kaşlarımın çatıldığını hissederek, bu kadar aleni bir şekilde her şeyin bir oyun gibi sunulması garipti. "Ne gibi bir oyun?" diye sordum, merakım büyüyordu ama aynı zamanda bir gerilim de vardı içimde. Oğuzhan'ın gözleri bana döndüğünde, bu sefer derin, çok derin bir uçurum vardı. Gözlerindeki anlamı tam kavrayamıyordum ama bir şekilde bu oyun, benim bildiğim sınırları aşacak gibi görünüyordu.
Sanki söyleyeceği şey, bir yıldızın çöküşü gibi dilinde patlayacak ve zihnimdeki her bir parça, bir süpernovanın yankıları gibi birbirine çarparak dağılmaya başlayacaktı. Kararmış düşüncelerim, belki de bir gökdelene düşen yıldızın küllerinden doğan ışıkla birleşecek ve karanlığın en derin köşesini aydınlatacaktı.
Zihnim bulanık bir şekilde kararmaya başlarken, o beyaz ışığın içinde oturan figürün gözleri beni delip geçiyordu. Yine sol dirseğini masaya dayamış, sağ elini yanağına koymuş, beni izliyordu. Her şeyin öncesinde, bir şeyin ağır ağır yaklaşmaya başladığını hissediyordum. Gözlerindeki acı, derin bir bekleyişe dönmüştü. Sanki bir şeyler emin olamıyordu ve öylece gözlerime bakıyordu.
O gözler, ruhumun derinliklerine işliyordu. Zihnimin köşelerinde kaybolan anılar canlanmaya başladı. Hislerim, beni boğacak kadar yoğunlaşırken, tek bir şey kalmıştı; o anı yakalama, o korkuyu hissetme. Gözlerim, çırpınan bir alev gibi O figüre odaklanırken, Oğuzhan'ın sesini duydum.
"Andromeda."
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!