Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
One More Day, Lydia
End Of All Days, Thirty Second To Mars
🎲
Yaşam, bir anlık sessizlikten sonra doğanın derinlerinden fısıldayarak uyanmış gibiydi. Işıksız bir boşluktan, karanlık bir huzursuzluktan sıyrılıp, dünya üzerindeki her şeyin ilk nefesini aldığı o büyülü an, zamanın kendisinden önce var olmuş gibi hissettiriyordu. Gök, ilk ışıklarını salarken, denizlerin ortasında kaybolan bir ışık huzmesi gibi, varlık bir noktadan sonra kendini gösterdi.
İnsan; doğum ile ölüm arasındaki o süreç boyunca, sayısız seçimlerin içine dahil olmuştu. Cevap vermeye mecbur bırakıldığı her ikilem, geçmiş ve geleceği düşündürmüştü.
"Renklere aldanma." dedi, ruhumdan kopan bir ses. İşittiğim ton tanıdık değildi. Alnımda ve ensemde biriken ter damlacıklarını hissedebiliyordum. Gözüm hiçbir şeyi görmeyecek kadar karanlıktaydı. Yalnızca yürüdüğümü ve peşimden birinin geldiğini anlayabiliyordum.
Parmak uçlarımla dokunduğum soğuk betonun ıslaklığını hissedebiliyordum. Buz kestiren, tüylerimi ürperten bu durum, daha ne kadar devam edecekti bilmiyordum ama arkamda kalan adım seslerinin giderek kesildiğini duyabilmiştim.
Hiç beklemediğim anda bir kibritin, kutusuna sürtülmesini işittim. Gözlerimin önünde parlayan alevler hızlıca olduğum alanı sardı. Çığlık atmaya çalıştım fakat sanki dilim lâl olmuş gibiydi. Bedenim o şokla geriye düşmüş ve tüm uzvumda dondurucu soğuğu tatmıştım. Etrafımdaki yeri çeviren alevler, kirli duvarlarda bir meşale yolu oluşturmuştu. Yavaşça devrildiğim yerden kalktım ve önümü aydınlatan düzlükte ilerlemeye devam ettim.
"Dikkat et." diye bağırdı, yine aynı ses. Duvardan yere doğru yansıyan ışık süzmelerinden dolayı görebildiğim her noktaya baktım ama hiç kimse yoktu. Dikkatimi topladım ve önüme döndüm. Tam o sırada çıplak ayaklarımın altına saplanan acıyla inleyerek yere kapaklandım. Ellerim irili ufaklı taşların üzerinde yerini almış, canımı acıtmıştı. Ayağımın altına batan şeyin ne olduğunu görmek istedim, bakışlarımı omzumun üzerinden arkaya çevirdim.
Kırmızı ve mavi renkteki iki zar, sivri uçlarından dolayı ayağıma batmış, küçük kan taneciklerine bulanmıştı.
"O'na dikkat et!" Aynı sesin haykırışına şahit olduğumda bana doğru sürünen yılanı son anda fark etmiştim. Hızla kendimi geriye çekerken bedenimin bir boşluğa düştüğünü hissettim.
Zaman kavramını kaybedip o anlarda hissettiğim soğuk, artık daha keskindi. Sertçe bedenimi sarmalamış ve sanki son düşen bir melek misali gibi şefkat gösteriyordu. Giderek daha derine indiğimi hissederken kulağımda bir kadının acı çığlığı yankılandı. Dudaklarından kopan o çığlık o kadar şiddetliydi ki biraz önce olduğum yerin paramparça olduğunu düşündürmüştü.
"Her özgürlük, bir tutsaklıktır."
Bedenimin sertçe yere düşeceğini hissederek gözlerimi kapattığım sırada açılacağını tahmin etmemiştim. Kendimi yatağımda bulduğum o an derin bir nefes verdim. Gördüğüm bu rüyanın bana ne şekilde döneceğini bilmiyordum. Yalnızca ileride bir tercih yapacağımı hissedebiliyordum ve ben, korkuyla dolmuş bir zihin ile karar vermek istemiyordum.
"Eflâl!" diye bağırdı, annem. Naif bir kadının dudaklarından, nasıl bu kadar içten kükreme çıkabiliyordu? Gözlerimi kapatarak yorganı yüzüme çektim. Odanın kapısının açıldığını işitmem ile bedenimdeki katmanın havalanması saniyeler içinde oluşmuştu. Saçlarım, yorganın açılma şiddetiyle ince tutamlar halinde yüzüme döküldü. Annem, sinirli bakışlarıyla yüzümü süzerken, yüzümdeki saçları üfledim ve bacaklarımı yataktan aşağıya sallandırdım.
"Ayıl ve hemen hazırlan. Okula geç kalan bir öğrenci hiçbir zaman başarılı olamaz." Annemin cümlesi gözlerimi devirmeme neden olmuştu. Gitmesi için ayağa kalkıp gardırobuma ilerledim. Annem, mırıldanarak odadan çıktığında derin bir nefes aldım ve banyoya girerek rutin işlerimi hallettim. Gardırobuma geri dönerek kapakların kulpundan tuttum ve kendime çekerek iki yana ittirdim.
Üniversite öğrencisi olmama rağmen annemin gözünde hâlâ lise son öğrencisiydim. Gözlerimi bir kez daha devirip raftan siyah kilotlu çorabımı, siyah eteğimi ve beyaz boğazlı kazağımı elime alıp gardırobun önünden çekildim. Annemi daha fazla kızdırmamak için hızla giyindim. Kapıya yürüyüp kulpu aşağıya indirdim. Hızlı adımlarla merdivenleri indikten sonra kahvaltı masasında beni bekleyen kadına baktım. Tek başına kahvaltısını yaparken gözlerimi kırpıştırdım ve masaya oturdum.
"Günaydın Eflâl Hanım." dedi, annem. Yüzüme alaycı bir gülümseme takınıp pencereye baktım. Zeus, yine bir şeylere kızmış olmalıydı ki şimşeğini gökyüzünde bir an parıldattı. Gördüğüm manzarayla masaya döndüm ve elimi çenemin altında bağlayıp gözlerimi kıstım.
"Baktım ki aymamış."
Annem, elindeki çatalın tersini bana doğru savurmaya kalkıştığında gülerek geri çekildim. Bileğinin içine ters taktığı saatine baktı, kaşlarını çattı.
"Kızım, okula geç kalacaksın." diye sitem etti. Omzumu silkerek önümdeki tabaktan birkaç parça salatalık alıp ağzıma sıkıştırdım. Elimi ona doğru sallarken sandalyeden kalktım ve portmantoya ilerledim. Öncelikle kabanımı üzerime giydikten sonra çantamı tek omzuma astım. Siyah botlarımın uzun iplerini gelişi güzel bağlayıp doğruldum. Kabanımın içinde kalan sarı saçlarımı dışarı savurdum.
"Gittim." diyerek kapı kulpuna uzandım.
Hiçbir cevap beklemeden evden çıktığımda izbe yolda yürümeye başladım. Botumun tabanlarından yükselen ses sokakta yankılanırken yalnız olduğumu hissettiriyordu. Soğuk hava yüzüme çarptığında burnumu çekip kabanımın yakalarından tuttum. Boynumu sıkıca örtüp ellerimi ceplerime soktum. Omuzlarımı yükselttiğimde kaşlarım çatıldı.
Soğuk havayı sever miydiniz? Benim açımdan bu sorunun cevabı hayırdı.
İstemsizce adımlarım yavaşça durduğunda sağ omzumun üzerinden arkama baktım. Ruhumdaki odalardan birinde bir kızın çığlığını duydum. Gözlerimi üzerinde gezdirdiğimde bakışlarım çıplak ayaklarında takılı kaldı. Uzaktan belli olan mavi gözlerinin içi korkuyla doluydu. Ellerine bulaşmış kan izleri sokak lambasının altında parıldıyordu.
Geçmiş, üzerime çökmüştü.
Kafamı iki yana sallayarak önüme döndüm ve ilerlemeye devam ettim. O uğursuz gece, zihnimin en derinliklerine işlemiş ve geleceğimi mahvetmek üzere planlanmıştı. Ruhumda bıraktığı izlerin sanrıları, bedenime işlenen her soğukta kendini hatırlatıyordu. Bıraktığı izler acıydı. Acı ise bedenimdeki sızıların bilinmeyen sanrısıydı. Her sanrı peşinde geçmişi getiriyordu.
Geçmiş.
Omurgamın arasına sıkışmış sinsi bir sinirdi.
Üniversiteye geldiğimi fark ettiğimde biraz daha hızlı yürümeye devam ettim. Arkamdan bir korna sesi yükseldiğinde sıçrayarak bir adım kenara atıldım. Bakışlarımı arkamdaki araca çevirdiğimde tek kaşım yukarıya doğru kıvrıldı. Beş siyah motoru fark ettiğimde gözlerimi kıstım.
Kafalarındaki kasktan dolayı kim oldukları belli bile olmazken en öndeki motorcunun kafası bana doğru çevrilmişti. Yanağıma vuran rüzgârla birlikte saçlarım yüzümü dövmeye başladı. Hızla adımlarımı kampüse doğru çevirdim ve bahçeye girdim. Arkamdan gelen adım seslerini umursamadan binaya girdim. Sıcak hava tüm bedenimi sarmaladığında yüzüme bir gülümseme takıp hemen karşımdaki dersliğe daldım.
"Gece döngüsü- Oo Eflal Hanım, hiç gelmeseydiniz?" diye seslendi, öğretmen. Yüzümdeki gülümsemeyi silip tahtanın önündeki öğretmene baktığımda eliyle sıramı gösterdi.
"Otur, otur ki bende dersime devam edebileyim. İyi bir psikolog olmak istiyorsan derslerini sıkı takip edebilmelisin. Eğer ben yanlış düşünüyorsam, diğer arkadaşlarına engel olmayı bırak ve biraz sorumluluk al."
Derin bir nefes alıp ortadaki, en ön sıraya geçtiğimde sınıfın kapısı yeniden aralandı. Dışarıda gördüğüm kasklı ızbandutlar girdiğinde bakışlarımı, kucağımdaki çantama çevirdim ve psikoloji kitabını çıkartıp sıranın üzerine bıraktım. Hayallerimde hep bir amfide ders görme isteğim vardı ama kaderime düşen normal bir sınıftı.
"Siz kimsiniz?" diye soran öğretmenin sesini duydum. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken çantamı, sıranın yanındaki demire astım. Sınıftaki birçok kişinin kıkırdağını işittim.
"Susun!"
"Biz yeni kaydolduk." Bu sesin tonunu tanıyordum ama nereden olduğunu bilmiyordum. Bariton bir ses tonu kulaklarıma nüksettiğinde bakışlarımı istemsizce en öndeki kişiye çevirdim.
Siyah ve dağınık saçlara, buğday bir tene sahipti. 'Alpinestars' yazan motorcu ceketinin altındaki 'Ben buradayım.' diye bağıran kasları belirgindi. Harelerimi yeniden yüzüne çevirdiğimde bir çift kehribar renginin gözlerimde olduğunu fark ettim. Dudağının kenarı çarpık bir şekilde yukarıya çekildi. Gözlerimi devirip sıramın üzerindeki kitaba baktım.
"Boş sıralara dağılın."
Adım sesleri sınıfın her bir yanına dağıldığında sıram öne doğru çekildi. Kaşlarımı çatıp sıramı çeken kişiye baktığımda, biraz önce bakıştığım kişinin olduğunu fark ettim. Koca cüssesiyle sırama oturdu ve eski haline getirdi. Gözlerimi devirip hocaya bakmaya başladığımda omzumda bir el hissettim. Derin bir nefes alıp bakışlarımı arkaya çevirdiğimde bana gülümseyen Aydilge'ye buruk bir gülümseme gönderdim.
"Günaydın Eflal." diye fısıldadı.
Gözlerimi kırpıştırıp önüme döndüğümde dersin bittiğini haber veren zil yankılandı. Sınıfta bir anda uğultular yükselmeye başladığında gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım.
"Sen kimsin?" diye sordu, aynı ses.
Kulağımda hissettiğim nefesle gözlerim sonuna kadar açılırken yüzümü, yanımda oturan kişiye çevirdim. Burnum karşımdaki, daha adını bile bilmediğim kişinin burnuna çarptığında yüzümü yüzünden uzaklaştırdım ve kaşlarımı çattım. Tam dudaklarını aralamış konuşacakken sol omzunda bir el belirdi.
"Dışarıya çıkalım." dedi, yumuşak bir ses.
Arkasındaki kişiye bakışlarımı çevirdiğimde kahverengi gözlü kişiyi fark ettim, büyük ihtimalle onun arkadaşıydı. Kehribar renkli gözleri beni bulmadan ayağa kalktığında bakışlarımı yere indirdim. Kalbim anlamsız bir şekilde çok hızlı atmaya başlamıştı. Kafamı iki yana salladığımda zihnimde bir soru belirdi.
Sen kimsin?
Ben kimdim? Kuraktım, bahçemde öyle çiçek yoktu. Ruhum soğuktu, o yüzden soğuğu sevmiyordum. Geleceğim kör bir kaderle yazılmıştı. Ne olacağını bilmeden yaşamaya devam eden birisiydim.
Eflâl.
Doğduğu günden beri, adının anlamını taşıyarak yaşayan kadının adı, buydu.
"Eflâl?"
Arkamda oturan Aydilge'nin bana seslenmesiyle sağ omzumun arkasından ona baktım. Çok samimi bir arkadaşım değildi. Zaten üniversite arkadaşlıkları, kimine göre samimi kimine göre ise bir ömür kurulacak olan dostlukları tanımlardı.
"Bugün işin yoksa birlikte kütüphaneye inelim mi?"
Bakışlarımı ela gözlerinden kaçırmadan dudaklarımı büzdüm. Şahsen çalışmak istemiyordum, yalnız daha rahattım.
"Bugün işim var, başka bir güne sözüm olsun."
Gülümseyerek kafasını salladığında önüme dönüp bakışlarımı sıraya çevirdim. Önümdeki kitabın sağ üstünde yazan 'Psikoloji' ibaresiyle kaşlarımı hafifçe çattım. Ruhumda yaralı bir çocuğa sahiptim. Onu iyileştirmek için psikoloji okuyordum. Belki de benim gibi olan insanları iyileştirmek için bu yola girmiştim.
Ders zili çaldığında kaybolduğum düşüncelerimin arasından sıyrılarak gerçeğe döndüm. Bakışlarım istemsizce sınıfın kapısına kaydığında içeriye hoca girdi. Bütün sınıf yerlerine oturmuştu. Sınıfın kapısından o kişiyle gelen arkadaşları girdi. Peki o neredeydi? O?
Adını bile bilmediğim kişi, benim neden umurumdaydı?
"Eflâl Keskin, Danışman Zehra Bilge seni çağırıyor."
Bakışlarımı sınıf kapısına çevirdiğimde, boynundan sarkan kartta 'Yardımcı' yazan kız dışarıya çıktı. Kaşlarım istemsizce yukarıya doğru kıvrılırken sırama bir kâğıt atıldı. Kafamı sola çevirdiğimde üniversitenin; bana göre yavşak, diğer kişilere göre ise beyaz atlı prens olan kişinin bana baktığını fark ettim.
"Geçmiş olsun."
Gözlerimi devirip sıranın üzerindeki buruşuk kâğıt topu ona fırlattım. Sıradan kalktım ve sınıftan çıktım. Merdivenlerden birer ikişer çıkıp danışmanın odasına ulaştığımda boğazımı temizleyip içeriye girdim. Koltukta oturan Zehra öğretmen, beni gördüğünde gözlüklerini çıkartıp kenara bıraktı. Sağ eliyle karşısındaki koltuğu gösterdiğinde hızla koltuğa oturdum ve ellerimi birbirine kenetledim. Zehra öğretmen, derin bir nefes alıp dudaklarını araladı.
"Biraz önce hastaneden aradılar."
Tek kaşım yukarıya doğru tırmandığında konuşmaya devam etti.
"Annen pazarda bayılmış, esnaflarda hastaneye götürmüşler. Sana bugünlük izin yazıyorum. Eğer ciddi bir durumsa gelip biraz daha izin isteyebilirsin." dedi, uğursuzca.
Tek kaşım düzelirken kulaklarımda bir çınlama oldu. Önündeki kâğıdı bana doğru uzattığında kenetli ellerimi çözüp eline doğru uzandım. Zehra öğretmenin gözleri titreyen ellerime kenetlendiğinde hızla kâğıdı alıp dışarıya çıktım. Elimi beyaz duvara yasladığımda kâğıt olan elim yumruk oldu. Elimdeki sayfanın buruştuğunu hissettiğimde gözlerimi kapatıp yutkundum.
Hayatın benimle uğraşması bir türlü bitmiyor aksine, giderek üzerime doğru çullanıyordu. Gözlerimi açıp merdivenlere doğru ilerledim ve korkuluklara tutunarak çıkmaya başladım. Zihnimde dolaşan kirli düşünceler ruhuma yansıyor ve oradaki kızın korkmasını sağlıyordu. Zaten yaralı olan bir kızın bıraktığı izler canımı yakarken, bir de anneme bir şey olacak düşüncesi beni daha da harap ediyordu.
Ayrıca hayatın tek bir kuralı vardı: Ne olursa olsun gülümsemeye devam etmelisin.
Sınıfın önünde durduğumda yüzümü sahte bir gülümseme takındım ve içeriye girdim. Sınıftakilerin bakışlarını üzerimde hissettiğimde harelerimi ders anlatan hocaya çevirdim. Elimdeki buruşmuş kâğıdı verip sırama geçtim. Sıramın üzerindeki kitabımı çantamın içine yerleştirip omzuma astım.
"Geçmiş olsun."
Dilimi dişlerimin arasında ezip kâğıdı hocanın elinden aldım. Sınıftan hızla çıktığımda binanın içinde yürümeye başladım. Kampüsün bahçesine çıktığımda derin bir nefes alarak tam anlamıyla üniversite sınırlarından çıktım. Gözlerim motorların olduğu yere kaydığında bir tanesinin eksik olduğunu fark ettim.
Umursamadan yoluma devam ettiğimde durakta bekleyen dolmuşa el salladım. Korna sesini duyduğum anda koşmaya başladığımda minibüs, geriye doğru yaklaştı ve binmem için kapılarını araladı. Minibüse binip amcaya gülümsediğimde ücreti ödedim ve en arkaya doğru ilerledim. Kendimi koltuğa bıraktığımda minibüs hareket etmeye başlamıştı. Başımı cama yaslayıp gözlerimi belli olmayan bir noktaya sabitledim.
"Ölüm saati 00:00."
Zihnimde yankılanan cümle ile dişlerimi sıktım ve gözlerimi kapattım. Geçmiş, hayatımı bitirmişti evet ama dayanmalıydım. Ruhumda sahip olduğum yaralar vardı belki de hiçbir zaman izleri geçmeyecek hatta hiç beklemediğim anda yenileri açılacaktı ama dayanmalıydım.
Annem için dayanmalıydım.
Gözlerimi açtığımda hastaneye varmak üzere olduğumuzu fark ettim. Yavaşça yerimden kalkarken arka kapıya doğru yaklaştım ve düğmeye bastım. Minibüs yavaşlamaya başlarken koluma düşen çantanın kolunu omzuma geri koydum. Önümdeki kapının açıldığını gördüğümde hızla indim ve hastanenin girişine doğru ilerlemeye başladım. Büyük binaya giriş yaptığımda hemen önümdeki danışmaya yaklaştım. Görevli kadın beni görünce gülümsediğinde tebessüm ettim.
"Merhaba, Müge Keskin hangi odada kalıyor?" diye sordum. Kadın önündeki klavyede parmaklarını gezdirip bana baktı.
"İki yüz on numaralı odada kalıyor." diye cevapladı.
Kafamı sallayarak danışmadan ayrıldım ve solumdaki merdivenlere doğru yürüdüm. Seri adımlarla yukarıya çıkıp krem renginde boyanmış kapının önünde durdum. Avcumu kapı kulpuna koydum.
"Eflâl Hanım?"
Adım koridorda yankılandığında sesin geldiği yöne doğru kafamı çevirdim ve elimi kapı kulpundan çektim. Bana doğru gelen beyaz üniformalı kişinin doktor olduğunu fark ettim. Tam karşıma geçtiğinde ellerini ceplerine soktu ve gülümsemesini sildi.
"Siz Müge Hanım'ın kızı olmalısınız?"
Kafamı salladığımda kafasını ağır çekimde salladı.
"Annenizin hastalığından haberiniz vardı sanırım?" diye sordu doktor, acımasızca.
Ruhumdaki odalardan birinde bir duvar gördüm.
Gözlerimi kısıp kaşlarımı çattım. "Ne hastalığı?"
Karşımdaki doktor pot kırdığını anladığında derin bir nefes aldı.
"Eflâl Hanım, annenize geçen ay kanser teşhisi konuldu." dediği anda her şeyin bittiğini hissettim.
O duvarın üzerinde bir saat oluştu.
Çatık kaşlarımın düzeldiğini hissettiğimde göz pınarlarımın yandığını hissettim. Yanmanın geçmesi için gözlerimi kırpıştırdım. Derin bir nefes alma ihtiyacı duyarken dudaklarımın aralanmasına engel olamadım.
"Anneniz bir aydan beri tedavi görüyor ama bu sefer ki kontrolünde bir yol kat edemediğimizi anladık." diye devam etti, doktor.
Duvara montelenmiş saatin üzerindeki akrep ve yelkovan oynamaya başladığında tik tak sesleri odada yankılanmaya başladı.
Boğazımdaki yumruyu temizlemeye çalıştım. Ayağımın altı kaymak istiyordu ama bedenim tüm direnciyle dik durmaya çalışıyordu.
"Peki şu an ne yapılması gerekiyor?" diye sorduğumda doktor, derin bir nefes aldı.
"Akciğerine kanser hücrelerinin dağılmasını engellemek için, acil olarak ameliyata almamız gerekli."
Birden tik tak sesleri durdu ve akrep ile yelkovan üst üste geldi.
Gözlerimi sıkıca yumduğumda yanaklarım ıslandı. Yanaklarıma düşen her bir yaş içimdeki kuraklığı geçirmezken yaşadığım hayata ve kadere lanet okumakla meşguldüm. Derin bir nefes alıp gözlerimi açtığımda doktora baktım.
"Peki, ödememiz gereken bir ücret var mı?" diye korkarak sordum. Annemin bir sigortası yoktu, benim ise onu karşılayacak kadar yüklü bir bütçem yoktu.
Karşımdaki doktor ensesini kaşıdı.
"Hastane ve ameliyat masrafları tam olarak 100.000 Türk Lirası tutuyor."
Duyduğum tutar ile birlikte gözlerim sonuna kadar açılırken dudaklarımda gözlerime eşlik etti.
"Ne? Pardon ama ben o parayı nasıl bulabilirim. Bakın biz," derken bir an için durdum.
Biz neydik?
Duvardaki saatin ilk önce akrebi düştü.
Kimsesiziz diyemedim.
Duvardaki saatin sonra yelkovanı düştü.
Onsuzuz diyemedim.
En son saatin kendisi düştüğünde ruhumun odasından çıktım ve kapıyı sertçe örttüm.
Susmayı tercih ettim ve başımı yere eğdim.
"Ben karşılarım." dedi, her anıma karışmış olan o ses.
Doktor yanımdan geçip giderken arkasındaki kehribar harelerle göz göze geldim. Bakışları giden doktorun sırtında gezinirken bana doğru yaklaşmaya başlamıştı. Önümde durduğunda bakışları benim gözlerimde gezindi. Bedenini bana doğru yaklaştırıp ellerini ceplerine soktu ve yüzünü yüzüme eşitledi.
Biçimli kaşları alnında çatık bir vaziyette konumlanmıştı. Altın rengine dönen yoğun bakışlarının ardında karanlık bir duvar vardı ve sanki, kimsenin oradaki duyguları görmesine izin vermeyecek şekilde inşa etmişti.
"Annenin bütün masraflarını karşılarım ama sende benim bir isteğimi gerçekleştireceksin." dedi.
Zihnimin içinde, beyaz bir ışığın önünde sol dirseği masaya, sağ elini ise yanağına yaslamış biri oturuyordu. Ne cevap vereceğimi merakla bekler gibi bir hali vardı. Gözlerini bile kırpmadan beni izlerken, öne doğru büzülmüş dudaklarında ölümün notaları soluklanıyordu. Masanın üzerindeki kâğıdın üzerinde yazdığı yazıya bakışlarını indirdi ve gözlerini kırpıp yeniden bana baktı.
"Senin ölümün, işte böyle bir yıkımın gölgesinde yaşanırdı."
Bir tarafta kanser olan annemin hastane masrafları, diğer tarafta da adını bile hâlâ bilmediğim birinin istediği vardı. Hayat, beni bilmem kaçıncı kez seçime sürüklemişti ama bu seçim farklıydı. Kaderimin yazgısını değiştirecek bir seçim, hayatımı alt üst edecek bir nokta. O nokta içimde büyüdü, büyüdü ve dilime aktı.
"Kabul."
Yorumlar (1)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Eline sağlık