KRAKEN KAPANI

SEAWARD - İLTİHAP

⏱️ 25 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

🎵Dismantling Devotion - Daylight Dies🎵

O, iskelenin ucunda, bana meydan okurken sırtını denize dönmüştü. Ve ben, Kraken, tuzla kaplanmış ahşabın üzerinde, kendi krallığımda, ilk defa bir istilacı değil, bir davetsiz misafir gibi hissettim. Çünkü o, sadece fiziken gelmemişti. O, benim en derin, en kadim kabusumun ta kendisiydi.

İskelenin ucunda, suyun soğukluğu kemiklerime işlerken, tek hissettiğim o değildi. Yakıcı aşağılanma da değildi. Daha derinde, daha tehlikeli bir şey vardı. Onu, tanıyordum.

Benim rüyam, bir uyarıydı. Gözleri fırtınalı bir gecede boğulmuş bir geminin son ışıkları gibi olmalıydı; soğuk, uzak, tehlikeyi işaret eden. Saçları, suyun yüzeyinde yanan yağ gibi, yakıcı ve kaçınılması gereken bir güzellikte olmalıydı. Beni, lirik bir şarkıyla değil, bir girdabın sessiz, acımasız çekimiyle kendine çekmeliydi. Dokunuşu, bir okşama değil, bir geminin omurgasını parçalayan gizli bir kayaya çarpış olurdu.

O, Kraken'in alt edeceği bir düşman, denizlerdeki üstünlüğüme meydan okuyan bir mit olmalıydı. Bu bir arzu değil, bir uyarı sistemiydi. En ilkel beynimin, kalbime kurduğu bir alarmdı. "Bak," diyordu bu rüya. "İşte seni yok edebilecek olan. İşte seni, sen olmaktan çıkaracak olan. Uzak dur."

Kader beni sobelediğinde artık rüyam, gerçeğin kanlı diş etlerinden sızan bir iltihap gibiydi.

Miraç Gökçe.

O, Sirena'ydı.

Zihnimin perdesi yırtıldı ve hayalet, et ve kemik ve o kahrolası bordo saçlarla karşımda belirdi. Ama bir şeyler korkunç derecede yanlıştı. Gözlerinde o zehirli sıcaklık yoktu; bunun yerine, benim içimdeki tüm fırtınaları yansıtan, ama aynı zamanda sakinleştiren bir mavi vardı. Çelik gibi keskin silueti, hareket edince bir mızrak değil, bir dans gibiydi. Ve o yok edici güç, bana saldırmak yerine, beni kendine çekiyordu. Bu, savaşılacak bir düşman değil, teslim olunacak bir manyetik kutuptu.

Bu, beni çıldırttı.

İşte o yüzden, o iskelede, "Burası benim alanım," dediğimde, sadece bir disiplin dersi vermiyordum. Kendime de bir ders veriyordum. Onu geri püskürtmek, o tehlikeli çekimi kırmak istiyordum. Onu denize itmek, onu geldiği yere, o bardaki ahşap tavandan sarkan denizkızının yanına göndermek istiyordum.

Git, demek istiyordum gözlerimle. Benim efsanem olarak kal. Benim gerçekliğime dönüşüp her şeyi alt üst etme.

Ama onu itmeye çalıştığım her an, kendimi daha çok ona doğru çektiğimi fark etmedim. Onu denize atmak isterken, aslında kendimi onun varlığının okyanusuna atmıştım. Onu kontrol altına almak için attığım her adım, beni kendi kontrolümden bir adım daha uzaklaştırdı. O, sadece ahşap üzerinde geri yürümüyordu; o, zihnimdeki tüm savunma duvarlarını, tüm strateji hatlarını sessizce ve acımasızca ihlal ediyordu. Ben bir kale komutanı gibi surları savunurken, o zaten zindanın anahtarını elinde tutuyordu.

Sonra o an. O anki düşüş. Ayağı kaydı, dengesi bozuldu. Ve işte o anda, o lanet olası çekim, tüm öfkem ve direncimi yarıp geçerek onun için duyduğum içgüdüsel bir korkuya dönüştü. Bu korku, zaferimin ilk ve en derin çatlağıydı. Onu tuttum. Bedenimi, onunkine çarpan bir dalga gibi hissettim. Burnumun ucuna kadar gelen yakınlığı, nefeslerimizin karışması... bu bir üstünlük anı değil, ölümcül bir zaafın teşhiriydi.

Ve o, bu zaafı gördü.

Onu tersine çevirdi.

Ben onu suyun soğuk kucağına itmeye çalışırken, o, fizik yasalarını ve beklenen güç dengelerini hiçe sayarak, beni kendi suyuma itti. O kıvrak, keskin hareket sadece bir judo atışı değildi. Evrenin bu köşesindeki tüm güç eksenlerini kaydıran bir devrimdi. Tahtanın altı kaydı, dünya yamuldu ve ben, kendi hükümranlık sularımda, kendi boğulma sesimi duyarak batıyordum.

Su soğuktu, ama yüzeye çıkıp gözlerini gördüğümde, damarlarımda dolaşan şey buz değil, elektrik çarpmış bir şaşkınlıktı. Orada, o mavi derinlikte, beklediğim korku ya da küçümseme yoktu. Hatta saf bir zafer bile yoktu. Orada, benim tüm hayatım boyunca kaçındığım, ama şimdi kaçınılmaz olarak tanımak zorunda kaldığım bir şey vardı: Eşitlik.

"Kapanın dişleri sivri olabilir, Rauf... Ama sanırım biri onu biraz gevşek bırakmış."

O cümle, bir kurşundan daha hızlı, bir deniz hançerinden daha derin saplandı. Çünkü acı bir hakikati açığa çıkarıyordu: Kapan benim kapanımdı. Onu kuran, onu besleyen, onun dişlerini kendi korkularımla bileyen de bendim. Ve onu gevşek bırakan, ona teslim olma ihtimalini zihnimde yaşatan, onun karşısında bir komutan gibi değil, korkan bir canavar gibi tepki veren de bendim. Onu denize atmak isterken, kendi kendimi, onun hakkındaki tüm önyargılarımın ve korkularımın dipsiz kuyusuna atmıştım.

O sırtını dönüp giderken, iskelenin tahtalarından süzülen ve kuruyan sadece deniz suyu değildi. Benim mutlak iktidarımın, dokunulmaz efsanemin, kendi gözümdeki tanrısal konumumun son kalıntılarıydı. Kraken o gün suya düştü, evet. Ama daha önemlisi, Kraken'in yenilmezlik tacı, o iskelede, o kadının bıraktığı ıslak ayak izlerinin yanında parçalandı. Ve ben, sırılsıklam, öfkeli, aşağılanmış ve şaşkın, hayatımda ilk kez bir çatışmayı kaybetmenin ötesinde bir şeyi anladım: Artık savaş alanı bile bana ait değildi. Kuralları o yazmıştı. Ve ilk kural, benim onun karşısında Kraken değil, sadece Rauf olduğumdu.

Rüyam gerçek olmuştu. Ama bu bir kehanetin doğrulanması değil, bir yanlış anlaşılmanın trajikomik sonuydu. Ben bir düşman beklerken, karşıma kaderim çıkmıştı. Ve kader, beni fethetmek için savaşmak yerine, beni, kendi kendimi fethetmeye zorlamıştı. Yenilgim, o gün başladı. Ve zafer, ancak o yenilgiyi kabul ettiğimde gelecekti.

Suyun soğukluğu cildimde kuruduktan çok sonra bile, içimdeki şok derin deniz basıncı gibi çökmeye devam etti. Üssün loş koridorları, artık tanıdık bir labirent değil, bir yenilgi geçidi gibi görünüyordu. Her paslı borunun sesi, o iskeledeki alaycı cümlesinin yankısını taşıyor gibiydi: "Biraz gevşek bırakmış..."

Demir'le karşılaştım. Gözleri, her zamanki gibi, bir şey görmeden her şeyi gören o donuk cam gibiydi. Duraksadı, alaycı bir şekilde burnunu hafifçe çekti. Tuz, yosun ve ezilmiş gururun keskin kokusunu aldığına emindim. Bir anlığına gözlerimiz kenetlendi. Onun bakışında bir soru yoktu. Bir onay vardı. Sanki, "Demek oldu," diyordu sessizce. "Demek beklediğimiz fırtına, bir insan şeklinde geldi." Hiçbir şey söylemeden geçip gitti, ama o bakış, sırtımdaki ıslaklıktan daha ağır yük bindirdi omuzlarıma.

Kontrol odasına döndüğümde, ekranların mavi ışığı artık bir komuta merkezini değil, bir mahkûmiyet hücresini aydınlatıyor gibiydi. Parmaklarım klavyenin üzerinde gezinirken, onlar titremiyordu. Hayır. Titreşiyorlardı. İçimdeki sarsıntının fiziksel yansımasıydı bu; bir depremin merkez üssünde, toprağın derinden gelen uğultusu gibiydi. Ekranda, geçmişin, bende bıraktıklarının koordinatlarına bakıyordum, ama gördüğüm şey, ahşap bir iskelenin planı ve üzerinde iki siluetin ölümcül bir dansının hayali izdüşümüydü.

O gece uyuyamadım.

Yatağın sert yayları, beni bir sorgu masasına bağlıyormuş gibi geliyordu. Karanlıkta, tavan, o Irish Pub'ın koyu meşe kirişlerine dönüşüyordu. Ve orada, hayalimdeki o zehirli, buzul su cadısı ile iskelede karşıma dikilen, canlı, nefes kesen gerçek Sirena birbirine karışıyor, kaynaşıyor, sonra ayrılıyordu. Rüyam, gerçeğin üzerine bir hayalet gibi düşüyor, onu boğmaya çalışıyor, ama her seferinde gerçek olan hayaleti yırtıp geçiyordu. Bu bir kâbus değildi artık.

Koridordaki sabah rutinimin donuk ritmi, sağ taraftan gelen bir kapı gıcırtısıyla paramparça oldu. Demir'le dışarı adım attığım o ilk salisede, havadaki değişimi hissettim. Statik elektrik değildi bu. Daha keskin, daha kişisel bir şeydi.

Koridorun karşısında, sabahın loş ışığında dimdik duruyordu. Üniforması kusursuz, saçları sert bir disiplinle toplanmıştı. O gözler dünkü iskelede bıraktığım tüm enkazın üzerinde, bir fener gibi parlıyordu. Varlığı, koridoru aniden daraltmış, tüm oksijeni çekip almış gibiydi. Demir'in bakışları bir noktaya odaklanmıştı, ama benimkiler ona kilitlendi. İçimde, dün suya batarken hissettiğim o aşağılanmanın ve şaşkınlığın taze, sıcak külleri hızla yeniden alevlendi. Damarlarımda, buz gibi su yerine, şimdi öfke dolaşıyordu.

Sonra, onun dudaklarında gördüm. O ince, neredeyse görünmez, alaycı kıvrımı vardı. O kıvrım, bir bıçak gibi saplandı. Dün onu suya itmeye çalışırken kaybettiğim tüm kontrol, şimdi bu küçük kas hareketiyle bana geri dönüyor, iki katıyla vuruyordu.

"Komik bir şey mi var, Miraç Yüzbaşı?"

Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, boğuk ve çatallı çıktı. Gözlerimi benden ayırmadı. Bakışında, açık bir meydan okuma değil, daha tehlikeli bir şey vardı: Saf, arı bir şekilde beni 'görmesi'. Beni, öfkemi, yenilgimi, hepsini olduğu gibi görüp kabul etmesi. Ve bu, öfkemden daha çok acıtıyordu.

"Hayır, yüzbaşım," dedi, sesi buz gibi pürüzsüz, ama altında bir zehirli tat vardı. "Sadece dünkü olayı hâlâ yedirememiş olduğunuzu görünce bana bir gülme geldi."

O cümle, bir fitildi. İçimdeki volkan, lavını gözlerimden fışkırtmak üzereydi. Tüm benliğim, onu susturmak, o küçümseyen ifadeyi yüzünden silmek istiyordu. Çenem öyle bir sıkıldı ki, yanak kaslarımın çelik kablolar gibi gerildiğini, dişlerimin birbirine kenetlendiğini hissettim. Nefesim, göğsümde sıkışıp kalmıştı.

Tam o sırada, yanımdaki varlığın farkına vardım. Demir. Gözlerini koridordan çekmiş, sessizce, bir hakem edasıyla bize bakıyordu. Yüzünde, gülmemek için gösterilen insanüstü bir çaba okunuyordu. Bu beni daha da çıldırttı.

"Yüzbaşım," diye boğazını temizledi Demir, sesi bir taş kadar ağır ve nötrdü. "Kahvaltıya gitmiyor muyduk?"

Kahvaltı mı? Midem, öfkeyle öyle bir buruldu ki, yemek düşüncesi tiksinti verici geldi. İçimdeki fırtınayı, zehri bastırmaya çalışarak, Demir'e döndüm. Ama bakışlarım, bir an bile ondan, o koridorun ucundaki zafer anıtından ayrılmadı.

"Sabah sabah iştah mı kaldı?" diye hırladım, sesim içimde kaynayan her şeyin kabaran buharı gibiydi. Ve bir hışımla, Demir'in yanından, onu ve onun yarattığı her şeyi arkamda bırakmak istercesine fırtına gibi yürümeye başladım.

Zafer, ancak bu adam, o kadını ve onun getirdiği bu acımasız, muhteşem gerçeği koşulsuz kabul ettiğinde gelecekti. Ve bu kabulün ilk adımı, o sabah koridorda, onun varlığından kaçmaya çalışırken içimde, için için yanmaya başlamıştı.

Miraç'ın vurulduğu an.

O iskelede kendimi denize attığımda düşünmemiştim. Düşünemezdim. Çünkü düşünce, o anda benim için lükstü. Vücudum önce suya değdi, sonra zihnim. Suyun soğuğu bir şoktu, ama ondan daha şok edici olan, içimdeki şeydi: O anda anladım ki, onu kaybetmekten korkmuyordum. Onu kaybetmek, beni kaybetmekle aynı şeydi.

Miraç'ın bedeni suyun derinliklerine doğru süzülürken, her şey yavaşladı. Saniyeler, yüzyıllara uzadı. Zaman, acımasız bir tefeci gibi, onun kaybedilen her anını bana ödünç veriyordu. Ve faizi, ruhumun taşıyamayacağı kadar ağırdı: Gördüğüm her kare, onun sönüşünün bir karesi, beynimin en karanlık odasına kazınacak, ömrümün sonuna dek göz kapaklarımın içinde yanıp sönecek bir lanetti. Bu bir düşüş değildi. Bu, benim kişisel cehennemime inen ikinci bir cenaze alayıydı.

Uzandım.

Kolum, donmuş zamanın katmanlarını yırtarak ilerledi. Su, bir kezzap gibi yakıyor, direniyordu. Parmak uçlarım onun bileğine, o incecik, kırılgan kemik çemberine değdiği an, dünya yeniden dönmeye başladı. Ama artık eskisi gibi değildi.

Sadece bir can kurtarmıyordum.

Kaderimi geri çekiyordum suyun karanlığından.

Geleceğimin tüm olasılıklarını, renklerini, anlamını çekip çıkarıyordum. Onsuz geçecek her saniye, boş, anlamsız, gri bir hiçlik olacaktı. Onu kaybetmek, sadece bir insanı kaybetmek değil, Rauf'u yeniden kaybetmekti. İlk kez nefes alan, ilk kez korkan, ilk kez isteyen o adamı, o dipsiz karanlığa gömmekti.

Onu itmek istediğim o sudan, kendi ellerimle çıkarttım.

Yüzeye çıktığımda, onun nefes almadığını gördüm. O an, tüm hayatım boyunca kaçtığım tek korkuyla yüzleştim: Çaresizlik. Abimi kaybederken hissettiğim o donuk, taşlaşmış çaresizlikti. Ama bu sefer farklıydı. Bu sefer, elimde bir şans vardı. Ve o şansı kullanmak, benim için bir seçim değil, bir içgüdüydü.

Dudaklarımı onunkine bastırdığımda, aklımda tek bir düşünce vardı: Hayatta kal. Sadece hayatta kal.

Ciğerlerimdeki nefesi üflerken, sadece hava değildi taşıdığım. İçimdeki o dipsiz kuyudan, dipsiz öfkeden, dipsiz yalnızlıktan söküp aldığım son parçaydı. İlk nefesim, buz gibiydi, disiplinliydi, bir makinenin işleyişi gibi. Ama ikincisi...

İkincisi boğazımda yanarak çıktı. Sanki sadece oksijen değil, kendi ruhumun közlerini, kendi karanlığımın en sıcak damlasını üflüyordum ona. Göğsümün altında ezilen, parçalanan bir şey vardı ve onun nefesiyle birlikte dışarı taşıyordu.

"Geri gel," dedim. Bu bir yalvarış değildi. Bir emirdi.

Benim Sirena'm, geri gel.

Ciğerlerimden çekip ona zorla üflediğim ikinci, yanık nefesin ardından, göğsünün altında hâlâ bir hareket yoktu. Sadece soğuk, cansız bir durgunluk. Ellerim, onun kaburgalarına yeniden basınç uygulamak için havaya kalktığı o salisede, zihnimin perdesi yırtıldı.

Aniden, oradaydım.

O iskelede. Rüzgârın keskin ıslığı, tuzun yakıcı kokusu ve beyaz. Her şeyi kaplayan, lanet olası bir beyaz örtü. Altında, abimin bedeninin şekli. Omzumda, babamın parmaklarının batırırcasına kenetlenmiş ağırlığı. Ve ciğerlerimde, nefes almayı unuttuğum için yanarak kuruyan, taşlaşmış bir çaresizlik.

Geçmiş, bir hayalet gibi şimdiki zamanın üzerine çöktü. Ellerim, Miraç'ın göğsündeydi ama hissettiğim, o örtünün kaskatı kumaşıydı. Onun yüzünü görüyordum ama gördüğüm, Arven'in üzerine örtülmüş bir beyaz örtüydü. Tarih sadece tekerrür etmiyordu. Daha beter, daha acımasız bir versiyonuyla geri dönmüştü. İlk sefer bir kurban olmuştum. Şimdi, sebep ve izleyici rolündeydim. Ve bu, bin kat daha fazla acıtıyordu.

"Lütfen..."

Bu kelime, boğazımdan bir kan pıhtısı gibi, parçalayarak sökülüp çıktı. Sesim, sudan ve kendi ciğerlerimde biriken panikle boğuktu. Ama bu sadece Miraç'a değildi. Bu, zamanın kendisine, kadere, evrenin bu acımasız döngüsüne karşı yalvaran bir isyandı.

"Bir kez daha..."

Bir kez daha o beyazlığa bakamam.

Bir kez daha o sessizliği dinleyemem.

Bir kez daha ciğerlerimde o taşlaşmış hiçliği taşıyamam.

Gözlerim, onun dudaklarındaki maviliğe dikilmişti, ama gördüğüm şey, kendi ruhumun bir daha asla iyileşmeyecek şekilde parçalanma ihtimaliydi. Onu kaybetmek, sadece bir insanı, bir davayı, bir müttefiki kaybetmek değildi. Bu, Arven'i bir kez daha, bu sefer kendi ellerimle kaybetmekti. İçimde yeniden uyanmış, nefes alan, umut eden o çocuğu, o genci, o adamı ebediyen gömmekti.

"...aynı şeyi yaşayamam."

Bu bir itiraftı. Bir sınırdı. Rauf'un dayanabileceği son noktanın haritasıydı. Eğer bu olursa, eğer o nefes almazsa, geriye dönüş yoktu. Kraken bile bu yıkıntının altından çıkamazdı. Geriye, sadece o beyaz örtünün sonsuz, anlamsız boşluğu kalırdı.

Bu cümle, kaderin duyabileceği kadar alçak bir fısıltıydı evet. Ama aslında, içimde kopan bir yıkımın, bir çığlığın sesiydi. Sadece dışarıya, bir titremenin, bir nefesin gücüyle sızabilmişti.

Nihayet öksürdüğünde, gözlerini açtığında, içimdeki her şey durdu. O an, hayatımda ilk defa gerçek bir zafer hissettim. Abimin kaybının yarattığı o dipsiz boşluğun üzerine, incecik bir köprü kurulmuştu. Ve o köprü, onun nefes alışıydı.

Hastanede, onun yatağının başında otururken, düşündüm. Babası geldiğinde, onu alıp götürmek istediğinde, içimdeki canavar uyandı. Hayır, dedim kendi kendime. Bu sefer değil. Bu sefer kaybetmeyeceğim.

Ona evlenme teklif ettiğimde, bu bir aşk ilanı değildi. Bir savaş stratejisiydi. Onu korumanın, onu burada, benim yanımda tutmanın tek yasal yoluydu. "Bu bir silahtır," dedim ona. Ve öyleydi de. Ama o silahı kimlere karşı kullanacağımızı henüz bilmiyordum. Taçsız Kral mı? Yoksa kendi geçmişimizin gölgeleri mi?

Kapıyı kapattığım an, arkasındaki dünyayı da hapsetmiştim gibiydi. O dünya; gözyaşları, kırılganlık ve yeni, tehlikeli bir sıcaklıkla doluydu. Koridordaki soğuk hava ciğerlerime dolarken, yüzümdeki maskenin yeniden yerine oturduğunu hissettim. Taş. Çelik. Kraken.

Ama içimdeki deniz hâlâ hırçındı.

Karşı duvarda, bir gölge doğruldu. Demir. Omurgası bir kılıç gibi düzdü, ama gözlerinde o her zamanki bilmiş, deliğinden her şeyi gören ifade vardı. Bekliyordu. Tıpkı bir köpekbalığının, suya düşen bir damla kanın peşinden süzülmesi gibi, kokumu almıştı. Zayıflığımın kokusunu.

"Gel benimle."

Sesim, koridorun beton duvarlarına çarpıp keskin bir emir olarak geri döndü. Adımlarımı, kaçarcasına değil, fırtınayı yararcasına attım. Her adım, içimdeki karmaşayı bastırmak için atılıyordu. Peşimden gelen ayak sesleri disiplinliydi, ama aralarında bir sorgu vardı. Demir, sormadan soruyordu.

Gece havası yüzümü yaladı. Tuz, petrol ve yalan kokuyordu. Arabaya bindik. Motorun homurtusu, içimdeki uğultuyu bastıracak kadar gür değildi.

"Sana bahsettiğim konu vardı, hatırlıyor musun?" diye sordum. Sözler havada sarkıyordu, bir idam hükmü gibi. Demir bir an düşündü. Onun düşünmesi, bir bilgisayarın veri taraması gibiydi.

"Hatırlıyorum?"

Yanıtı bir soruydu. Bir tuzaktı.

Döndüm, ona baktım. Arabanın loş ışığında, yüzümün yarısı karanlık, yarısı gölgeydi. İçimdeki fırtına, göz bebeklerimde dans ediyor olmalıydı. "Miraç'a evlilik teklifi sundum. Kabul etti."

Sessizlik anında çöktü. Hava, kurşun gibi ağırlaştı. Demir'in kaşları, milimetrik bir hareketle yukarı kalktı. Bu, onun için bir şok ifadesiydi. Sonra, yüzünde o kahrolası, sinsi anlama ifadesi belirdi.

"Peki ya duygular, Rauf?" Sesi yumuşaktı, ama her kelime bir neşter gibiydi. "Bu bir makine değil, bir insan. Sen bunu bir operasyon hamlesi olarak mı görüyorsun?"

İçimdeki canavar hırladı. Evet! diye bağırmak istedim. Evet, öyle! Bir kalkan! Bir manevra! Ama ağzımdan çıkan sözler, içimdeki savaşın yankısı gibi çatallıydı: "Bunu, onu kaybetmemek için yapılabilecek tek hamle olarak görüyorum, Demir."

Kaybetmemek. O kelime ağzımdan çıkınca, gerçeği itiraf etmiş oldum. Bu sadece bir davayı korumak değildi. Onu korumaktı. Onu. Ama bunu Demir anlamasın istedim, anladığını bildiğim halde.

"Babası onu buradan alıp götürdüğünde her şey bitecek. Araştırmalar sona erecek. Sıfırdan başa döneceğiz. Tüm bu süreçte elde ettiğimiz her şey, her ipucu, her emek... heba olacak. Bu, sadece onun için değil, Arven'in ve kendi annesinin gerçeğine ulaşma şansımız için de bir dönüm noktası."

Demir'in gözleri üzerimde gezinirken, derimi yüzüyor gibiydi. Yılların arkadaşlığı, her savaş, her kayıp, şimdi onun bakışlarında bir silaha dönüşmüştü. "Peki ya sen, Rauf? Sen bunun neresindesin? Bu sadece bir kalkan mı yoksa... başka bir şey mi?"

Bu soru, zırhımın tam kalbine saplanmıştı. Gözlerimi bir an için kapattım. Camdan dışarı baktığımda, geceyi değil, kendi yansımamı gördüm. O yansımada, sadece Kraken'i değil, Rauf'u da gördüm. Korkan, şaşkın, isteyen Rauf'u.

"Bu bir gereklilik," diye zorladım kelimeleri. Sesim içimde boğuluyordu. "Ve bazen gereklilikler, kişisel olan her şeyden daha ağır basar."

Yalan. Kocaman, çürük bir yalan. Bu hamlenin her zerresi kişiseldi. Güçlükle kim olduğunu son anda hatırladığım babasının, onu alıp götürdüğünü hayal ettiğimde ciğerlerime çakılan buz korkusu kişiseldi. Onun, benim yanımdan uzaklaşırken sırtını dönüşünü düşündüğümde için için yanma kişiseldi.

Demir, ağzının kenarında o lanet olası, tüm sırları bilen gülümsemeyi belirtti. "Tabii. Gereklilik elbette." Duraksadı. Havayı zehirlemek için kasıtlı bir duraksamaydı bu. "Biz buna aşk derdik ama sen bilirsin."

Aşk.

O kelime, arabanın içinde bir şimşek gibi çaktı. Beni yaktı, kavurdu. Öfkeyle ona döndüm. "Ne demek istiyorsun?" Sesim tehditkardı, ama altında bir panik vardı.

"Hiç," dedi, pencereden dışarı bakarken. Ama sesi alayla doluydu. "Sadece bazı gerekliliklerin çok özel olduğunu düşünüyorum. Mesela, gereklilik olarak alınan bir yüzük... Gereklilik olarak aynı evde yaşamak... Gereklilik olarak sabah kahvaltısı yapmak..."

Her cümlesi, benim kurduğum duvarlara bir çekiç darbesiydi. Onları komik, saçma, insani gösteriyordu. İçimdeki deniz kabardı, öfkeyle köpürdü.

"Kes şunu Demir! Bu tamamen operasyonel."

"Tabii ki öyle," diye onayladı, aynı zehirli sakinlikle. "Ben de öyle söylüyorum zaten. Sadece merak ediyorum, gereklilik gereği düğün pastasında kılıçlı denizci figürü mü yoksa kalp mi istiyorsun?"

O an, direksiyonu kırmak, arabayı bir uçuruma sürmek istedim. Ya da onun boğazına yapışıp, o gülümsemeyi yüzünden sökmek. Dişlerimi öyle bir sıktım ki çenem ağrıdı. "Bir daha bu konuyu açarsan, seni en uzak karakolda nöbetçi bekçisi yaparım."

Tehdit boştu ve ikimiz de biliyorduk. Demir, ellerini savuşturdu, ama gözlerindeki ışıltı sönmedi. "Tamam, tamam! Gerginlik yok. Gereklilik konusunu kapattık." Sonra, ölümcül darbeyi indirdi: "Sadece şunu söyleyeyim... Eğer gereklilik gereği bir gelinlik alman gerekirse, kuzenim çok iyi bir terzi. İndirim bile yapar."

"Demir..." İç çekişim, bir canavarın homurtusuydu.

"Peki, tamam! Konu kapandı!" Ama sustuğu yoktu. Göz ucuyla bana baktı, o bakışla beni bir böcek gibi iğneliyordu. "Ama cidden... Tebrikler. 'Operasyonel gereklilik' için tabii."

Artık dayanamadım. "Arabadan atlayıp kendi ayaklarınla üsse kadar yürümek de bir operasyonel gereklilik olabilir," diye hırladım.

Demir, sonunda sustu. Ama zafer onundu. Susarak, gülümseyerek, her şeyi anlayarak kazanmıştı. Birkaç dakika sonra, son bir iğneyi saplamak için fısıldadı: "Peki ya operasyonel gereklilik nedeniyle balayı? Belki de stratejik bir tatil..."

"DEMİR!"

Direksiyona yumruğumu indirdim. Araba sarsıldı. Bu, kontrolümü kaybettiğim anlamına geliyordu. Ve o, bunu görmüştü.

"Tamam, tamam!" diye güldü, ama zaferi bağıra bağıra ilan ediyordu. "Ama cidden... İçin rahat olsun. Kimse bir şey anlamaz. Hepsi çok profesyonel ve resmi görünecek."

Sonra döndü, bana baktı. O an, gözlerindeki alay ve şaka bitti. Yerini saf, keskin bir dostluk ve acımasız bir dürüstlük aldı.

"Tabii sen öyle söylüyorsan."

Bu son cümle, en ağır darbeydi. Beni, kendi yalanımla baş başa bırakıyordu. Yani, biliyorum doğruyu diyordu. Ama sen kendine bunu anlatmaya devam et…

Cevap vermedim. Sadece gözlerimi yola diktim ve gaza bastım. Hız, içimdeki fırtınayı geçici olarak bastırabilirdi. Ama Demir'in sinsi gülümsemesi ve onun açtığı yaralar, yol boyunca kanamaya devam etti.

O, bir dosttu. En iyisiydi. Ve bu yüzden, beni en çok o yaralayabilirdi. Çünkü en iyi dostun, seni en iyi tanıyandır. Ve beni tanıyordu. Kraken'in altındaki Rauf'u. Ve Rauf'un, o kadın için ne hissettiğini görüyordu. Daha ben kabul etmeden önce görüyordu.

Demir'in kahkahası ve iğneleri, aslında bir uyarıydı: Kendini kandırma, Rauf. Bu savaşı zaten kaybettin. Tek soru, teslimiyetin ne kadar acılı olacağı.

Otoparkta, Demir'in Miraç'ı getirmesini beklerken, kaputun soğuk metaline yaslanmıştım. Gece havası cildimi yakıyordu, ama içimdeki karmaşa daha keskindi. Onu korumanın tek yolu buydu. Onu buraya, benim dünyamın göbeğine almak. Arabanın bagajı, onun hayatının küçük bir parçasını zaten taşıyordu; Aslı'nın topladığı o valiz. Her şey planlanmış, hesaplanmıştı. Ama hiçbir plan, onun yanıma geldiğinde hissettiklerimi hesaplayamazdı.

"Geçmişinden bu yana taşıdığın bir intikamın içine, seninle aynı duyguları taşıyan ve belki de hiçbir şeyden habersiz olan Miraç'ı buna sürükleyeceksin. Fırtınalı bir anda aldığın bu karar ile içinde sakladığın Kraken'in uyanmasını sağlayacaksın."

Kraken, çoktan uyanmıştı.

Sadece gözleri kapalıydı.

Adım seslerini duydum. Başımı kaldırdığımda oradaydı. Gözlerinde, bu geceyi ve beni sindirmeye çalışan bir şaşkınlık vardı. İçimdeki her şeyi okuyabilir miydi? Demir, sessizce nöbetine çekildi. Yanına yaklaştım. Aramızdaki mesafe azalırken, sesimi alçalttım. Bu bir emir değil, bir itiraf gibiydi.

"Burada kalamazsın."

Gereklilik gereği.

İltihap, artık irin dolu bir yalan ile akıyordu.

Eşyalarının hazır olduğunu söyledim. Bu, kontrol manyağı olduğumu göstermeliydi. Ama kontrol, onu kaybetmemek için sığındığım tek kale duvarıydı. Arabaya binerken, Demir'le senkronize hareketimiz otomatikleşmiş bir danstı. Yılların alışkanlığı. Ama bugün, bu dansın merkezinde o vardı.

Arabanın sessizliği, düşüncelerimin ağır gürültüsüyle paramparça olmuştu. Yanımda Demir, ıslak gecede yol alırken, arka koltukta oturan varlığın ağırlığı tüm aracı, tüm evreni dolduruyordu. Onun her nefes alışı, benimkini düzensizleştiriyordu. Bu delice plan işe yarayacak mıydı? Onu koruyabilecek miydim? Yoksa sadece, onu daha da tehlikeye atan yeni ve yasal bir kafese mi hapsetmiştim?

Sonra, o ses geldi. Sesi, gece camlarına vuran ince bir yağmur damlası gibi göğsümün içine bir kurşun gibi yağmaya başladı.

"Kimliğim ve ben olmadan nasıl evlendik?"

Soru, havada bir bıçak gibi sallandı. Önümde, Demir'in omuzları aniden gerildi, sonra kontrol edilemez bir titreme onları ele geçirdi. İçinden gelen o boğuk kıkırdama, bir sızıntı gibi arabanın içine sızdı. Lanet olası Demir. Her şeyi biliyordu. O rezil, telaşlı, çaresiz anın tek tanığıydı.

Yavaşça, bir robot gibi başımı çevirdim. Karanlıkta onun gözlerine baktım. Yolun ışıkları, her geçtiğimiz noktada yüzünü anlık aydınlatıyor, gözlerindeki sorgulayıcı ifadeyi yakalıyordu. Boğazımda bir düğüm vardı.

"Araya tanıdık soktuk," dedim. Sesim, içimde kaynayan paniği bastırmak için aşırı yüklenmiş, bu yüzden tuhaf bir bıkkınlıkla çıkmıştı. Sanki bu, günlük işlerden biriymiş gibi. "Nüfus Müdürlüğü'nde çalışan bir astsubay. İşini hızlandırdı."

İtiraf, içimi yaktı. 'Hızlandırdık' demeliydim. Ama hayır, ben yaptım. Ben, Kraken, bir astsubayın masasına dikilip, çayını yudumladığı o sıradan anı bir panik fırtınasına çevirdim.

Demir artık tutamadı kendini. Boğuk bir kahkaha, bir patlama gibi aracın içini doldurdu. "Hızlandırdı derken komutanım..." dedi, sesi kahkahalarla titreye titreye. "Adamcağız ofiste çayını yudumlarken aniden 'Evlenmem lazım, hemen şimdi!' deyişinizden sonra neredeyse kalp krizi geçiriyordu!"

Her kelimesi, o anı yeniden canlandırdı. O ofisin loş ışığını, astsubayın şaşkın, irkilmiş yüzünü, masanın üzerine sıçrayan çayı hatırlattı bana. O anda ne kadar küçük düşmüş ne kadar kontrolünü kaybetmiş bir çocuk gibi göründüğümü. Demir'in kahkahaları, o utancı katlanılmaz kılıyordu. Öfke, aniden, yükselen bir gelgit gibi boğazıma kadar tırmandı. Gözlerimdeki buz, çeliğe dönüştü.

"Demir!" diye kestim onu, sesim bir çelik halat gibi gergin ve tehditkâr. "Eğer araba bagajında yolculuk yapmak istemiyorsan, kapa çeneni!"

Sustu. Anında. Ama zafer boştu. Ağzının kenarındaki o sinsi, kahrolası gülümseme hiç gitmedi. Gözlerinin köşesindeki parıltı, bana "Biliyorum," diyordu. "Seni tanıyorum. Bu maskenin altındaki çaresiz adamı görüyorum." Onun sessiz anlayışı, açık alayından daha beter yakıyordu içimi.

Kontrolümü toplamak, nefesimi düzene sokmak için bir an durdum. Sonra yeniden ona, Miraç'a döndüm. Şimdi sesimi yumuşatmak, o dehşet verici anın üzerini örtmek zorundaydım. İfademi, bir özür bulamacına çevirmeye çalıştım.

"Gerekli evraklar tamamlandı," dedim, sesim şimdi daha alçak, daha yatıştırıcıydı. Sanki bir çocuğu sakinleştiriyordum. "Resmiyet kazandı."

Ve sonra, en önemli kısmı ekledim. Bunu sadece ona değil, kendime de söylüyordum. Bu cümle, tüm bu kaosun, bu rezilliğin, bu duygusal ifşanın üzerine atılmış incecik, geçersiz bir örtüydü: "Şu an için önemli olan tek şey bu."

Yalan.

Önemli olan, onun güvende olmasıydı. Önemli olan, güç bela hatırladığım babasının, onu alıp götüremeyeceği bir yasal kozumuzun olmasıydı. Önemli olan, kalbimin, "Evlenmem lazım, hemen şimdi!" diye feryat ederken hissettiği o çılgın, mantıksız, panik dolu sarsıntıydı. Ama bunları asla söyleyemezdim. Kraken, böyle şeyler söylemezdi. Kraken'in sadece planları, stratejileri ve 'gerekli evrakları' vardı.

Ona baktım, camdan dışarıyı izlerken. Dudaklarında beliren o küçük, kendiliğinden gülümseme... İçimde bir şey burkuldu. Belki de bu yalanı, o gülümseme için söylemiştim. Belki de onun bu çılgınlığımızda bile bir anlam, hatta bir güzellik bulabilmesi için.

Önüme dönüp sağa doğru baktığımda, Demir'in hâlâ sırıtan yüzünün yansımasını camda izlerken, biliyordum: Bu sırrımı, bu zayıflığımı asla unutmayacaktı. Ve belki de bir gün, ben de unutmayacaktım.

Seneca'nın "İnsan, kendi yazgısının mimarıdır." sözüyle kitabın sayfaları, gözümün önünde anlamsız birer lekeye dönüşmüştü. Kelimeler kayıyor, cümleler dağılıyordu. Tüm dikkatim, salondaki diğer uca, kanepeye kilitlenmişti. Orada uyuyordu. Ama uykusu huzursuzdu. Nefesi, düzenli bir dalga ritminden çıkıp, boğulmakta olan birinin kesik kesik, panik içinde çekişlerine dönüşmüştü. Dudaklarından, duyulması imkânsız kelimelerin sessiz çığlıkları dökülüyor, göz kapakları, arkasında koşan görüntülerin şiddetiyle hızla titriyordu. Bir hayalet mi yakalamıştı onu? Benim her gece gördüğüm hayaletlerden biri mi? Yoksa annesinin, Arven'in, hepimizin içine düştüğü o karanlık kuyunun dibine mi iniyordu?

Kitabı sımsıkı kavradım. Müdahale etmeli miydim? Onu bu ıstıraptan kurtarmak benim görevim miydi, yoksa özel alanına yapılacak bir ihlal mi? Kraken emir verirdi, karışmazdı. Ama Rauf... Rauf ne yapardı?

Sonra, keskin bir hıçkırıkla gözlerini açtı. Uyandı. Ama uyanış, bir kurtuluş değil, daha büyük bir fırtınanın başlangıcıydı. Ona, 'Kâbus mu gördün?' diye sorduğum an, doğruldu, beni gördü. Gözleri aniden doldu, ağzı aralandı ve boğazından, içinden kopup gelen, tarifsiz bir acının sesi yükseldi. Niye ağlıyordu ki? Canı mı yanmıştı?

Denizkızlarının canı acır mıydı?

Yerimden fırladım. Kitap, sehpaya savrulurken sayfaları hışırdadı, bir protesto sesi gibi. Adımlarım ağırdı, bir giyotin bıçağının düşüşü gibi keskin ve kararlı. Kanepeye oturdum. Bedenim, bir heykel gibi katı ve hantaldı. Ellerim... Ne yapacaktım bu ellerimle? Düşman boğazını sıkmak için mi yaratılmışlardı? Silah tutmak için mi? Bu kırılgan, kıyamet halindeki güzelliği nasıl tutacaklardı?

İçgüdü, düşünceyi yendi. Sağ elim, bir kuşun kanadı kadar hafif olması gereken ama bir demir yumruk kadar hantal olan o uzvum, onun omzuna indi. Temas, bir elektrik çarpması gibiydi. İkimiz için de. Onun ince tişörtünün altındaki sıcaklık, avucumda yanıyordu. Bu, bir komutanın teması değildi. Bu... başka bir şeydi.

"Miraç," dedim, adı boğazımda bir taş gibi tıkanırken. Sesim, alışık olduğum o çelik perdelerden sızmaya çalışan garip, tırmalayıcı bir sesti. "Neden ağlıyorsun?"

Aptalca soru! diye bağırdı içimdeki ses. Senin yüzünden! Hepimizin yüzünden! Geçmişin, şimdinin, geleceğin yükü yüzünden!

Ağlaması şiddetlendi. Hıçkırıkları, bedenini bir marangoz mengenesi gibi sıkıyor, nefesini kesiyordu. Elim, omzunda çaresizce durdu. Diğer elimi kaldırdım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Yanağına dokundum. Teni, gözyaşlarıyla soğuk ve ıslaktı. Avucumun sıcaklığı, ona yabancı ve garip gelmeliydi. Bu, benim yapacağım bir şey değildi. Kraken dokunmazdı. İşaret eder, emrederdi.

"Korkuttum mu seni?" diye mırıldandım. Sesim şimdi tamamen kırılmış, bir çocuğun fısıltısına dönüşmüştü. Kafamı utanca gömülmüş gibi sağa çevirdim. "Aptal," diye hışırdadım kendi kendime, dilim damağımda kuruydu. "Kâbus görüp uyandığında beni görmeyi beklemiyordu ki, korkmuştur."

Gözlerimi ona çevirdiğimde, kendi yansımamı gördüm onun ıslak gözlerinde: Sert, beceriksiz, ona acı veren bir heyula. Pişmanlık, midemi bulandıran keskin bir koku gibi yayıldı içime. Kabuğum çatlıyordu.

"Özür dilerim Miraç," dedim, sesimi biraz daha toparlamaya çalışarak, ama gerginliğim her heceye sinmişti. "Sadece kitap okumak istemiştim."

Zayıf bir bahaneydi. İnandırıcılığı sıfırdı. Ve o, daha da kötüsünü yaptı. Rüyasındaki sesler onu daha da derin bir uçuruma itmiş olmalıydı ki, hıçkırıkları boğulma noktasına geldi. Yüzü kızardı, nefes almakta zorlanıyordu. Bu, artık sadece duygusal bir patlama değil, fiziksel bir krizdi.

Ve ben, çaresizdim.

"Sikeyim," diye homurdandım, dişlerim sıkılı, sesim çaresizliğin ağır basıncıyla boğuk çıktı. "Ne yapacağımı da bilmiyorum."

Başka bir çare yoktu. Sözcükler işe yaramıyordu. Disiplin, burada bir hiçti. Diğer elimi de kaldırdım, sol yanağına yasladım. İki avucumun içinde, onun acısı, gözyaşları ve titreyişi vardı. Tüm dünyayı, bu iki avucumun arasına sığdırmış gibiydim.

"Özür dilerim," dedim tekrar, bu kez sesim tamamen kırılmıştı. "Bana başka çare bırakmadın."

Ve sonra, düşünmeden, mantığı ve nedeni bir kenara atarak, eğildim. Amacım öpmek değildi. Asla öyle bir niyetim yoktu. Amacım, o can yakıcı hıçkırıkları durdurmaktı. O sesi susturmaktı. Ona, yalnız olmadığını, bu karanlıkta tek başına boğulmadığını göstermenin başka bir yolunu bilmiyordum.

Dudaklarımız buluştu. Tuzlu. Gözyaşlarının tuzlu tadı ve onun... Onunkinin verdiği his... Farklı bir tattı. Kırılganlığın, kabullenmenin, iki yaralı ruhun buluştuğu noktanın tadıydı. Gözlerimi sımsıkı kapadım. Tüm dünyayı dışarda bıraktım. Gürültüyü, geçmişi, geleceği, Kraken'i, her şeyi... Sadece bu sessiz temas kalsın istedim. Bu mantıksız, bu kuralsız, bu insani dokunuş. Kaşlarımı çattım, tüm konsantrasyonumu bu anın doğruluğuna odakladım. Bir dua eder gibiydim. Lütfen sussun. Lütfen acı çekmesin.

Ve işe yaradı. Hıçkırıkları kesildi. Bedeni, bir an için tamamen gevşedi, sonra şokla gerildi. Ne yaptığımı anlamıştı.

Yavaşça, bir rüyadan uyanır gibi çekildim. Gözlerimi açtım. İlk gördüğüm şey, onun şaşkın bakışlarıydı. Sonra, kendi içimdeki depremi hissettim. "Ne yaptım ben?" sorusu, zihnimde bir yankı gibi dolandı. Nefesim hızlıydı, artık onun için değil, kendi ihanet ettiğim sınırlarım için.

Birbirimize bakakaldık. Havada, söylenmemiş bir anlaşmanın ağırlığı vardı. Sözcüklerin iflas ettiği yerde, bedenler konuşmuştu.

Sonra, duvarlarım yeniden yükselmeye başladı. Soğuk tuğlalar, bir bir yerine oturuyordu. Ellerimi, onun yanaklarından, bir cezaymış gibi ağırca çektim. Tenimde, anında, ıssız ve acımasız bir boşluk hissi kaldı. Avuç içlerim, onun gözyaşlarıyla ve o anın iziyle cayır cayır yanıyordu.

"Özür dilerim." Sesim, şimdi tamamen tanıdıktı. Kraken'in sesiydi. Donuk, düz, her türlü titreşimden arınmış. Bir rapor sunuyordum. Bir mantık inşa etmeye, bu vahşi anı stratejik bir hamleye dönüştürmeye çalışıyordum. "Kolun yaralı olduğu için," diye devam ettim, her kelimeyi tartarak, "sana sarılamazdım. O şeyi yapmak zorunda kaldım."

Yüzümü buruşturmamak için kendimi zorladım. O şey. Ne kadar aşağılık ne kadar küçültücü bir ifadeydi. O anı, bir 'şey'e indirgiyordu. Duraksadım. Bakışlarımı ondan, pencerenin yanındaki fotoğrafa kaydırdım. Oradaki, elinde elma şekeri tutan mutlu çocuğa baktım. İtirafın son perdesi, en alçak sesle, neredeyse kendime bile inandıramayacağım bir fısıltıyla döküldü dudaklarımdan:

"Benim için önemsizdi."

Hayatımda söylediğim en büyük yalandı bu. Ve o an, biliyordum ki, o temas, o saniyelik birleşme, ta içimdeki çelik çekirdeğe kadar sarsmıştı her şeyi. Ve ben, yine biliyordum ki, oradan ayrıldıktan sonra dudaklarımda kalan elma şekeri tadı geçmeyecekti. Hiçbir şey, bir daha asla 'önemsiz' olmayacaktı. 

Şimdi anlıyorum.

O iskelede onu suya itmeye çalışırken, aslında kendimi itiyormuşum. Onu kurtarmak için kendimi suya attığımda ise, aslında kendimi kurtarıyormuşum. Çünkü o gelene kadar, ben sadece bir efsaneydim. O geldi ve bana gerçek olduğumu hatırlattı. Yalnızca bir adım sonrasını hesaplayan bir makine değil; kanayan, terleyen, korkan, bazen çaresiz kalan, kaybettikçe parçalanan ama her seferinde yeniden doğabilen... Acı çekebilen bir adam olduğumu. En derinlerde bir yerlerde, demir ve taşın ardında saklanmış bir yürek olduğunu gösterdi. Ve o yürek, şimdi karşısında titriyordu.

İltihap.

İçimdeki bu yangın, onun orada, hayatımın tam merkezinde olduğunun en kesin kanıtıydı.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!