KRAKEN KAPANI

A.D.A 36: KRAL KELEBEĞİ

⏱️ 94 dk okuma
Bölüm Resmi

DENİZCİLİK VE KABOTAJ BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

Kişiler ve kurumlar tamamen kurgudan ibarettir.

Instagram: sckitaplari

Oy ve yorumlarınızı lütfen eksik etmeyin;

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Death of a Legend, Trevor Morris

Royalty, Egzod & Maestro Chives (ft. Neoni)

Endless, Dark Piano

Liar, Lucas King

Let Me Think About It, Ida Corr (Slowed)

Aura, BÖ

Çakıl Taşları, Şebnem Ferah

🐙

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Gece rengi bir sessizliğin hüküm sürdüğü demlerde, adımlarım rehberliğini annemin şefkatli gölgesine teslim etmişti.

Bunun bir rüya olduğunun bilincindeydim.

Ama rüya olmasını istemediğim bir hakikatin de içerisindeydim.

Birlikte Büyükada'nın bilindik sınırlarından taşarak, sık çam ağaçlarının giderek seyreldiği patikaya doğru ilerliyorduk. Annem, birkaç adım önümde yürüyordu. Adımları, yorgunluğun ve kararlılığın garip bir dansı gibiydi; ağırdı ama asla tereddüt etmiyordu.

Üzerindeki bembeyaz elbisesinin etekleri, gece çimenlerinin üzerinde hışıltısızca sürüklenirken, omuzlarına dökülen o esrarengiz siyah şal ise sanki yaşayan bir varlıkmış gibi dalgalanıyor, her adımda omuzlarından usulca kayıp düşüyor, sonra garip bir çabuklukla yeniden yerini buluyordu. Saçları, o her zamanki gibi kızıl ve dalgalıydı, lakin bu gece ay ışığının altında öyle bir parıltıyla yanıp sönüyordu ki, sanki her bir telin ucunda küçük bir ateş böceği dans ediyor, sanki rüzgâr onun saçlarını okşarken kıvılcımlar saçılıyordu etrafa.

Ben arkasından yürüyordum. Ona yetişmek, onunla yan yana gelmek, belki de sadece elini tutmak için çabalıyordum. Lakin adımlarım, bir türlü onunkileri yakalayamıyordu. Ne kadar hızlanırsam hızlanayım, ne kadar çabalarsam çabalayayım, aramızdaki o görünmez mesafe asla kapanmıyordu.

Sanki kadim bir nehir, iki ayrı zaman diliminde akan iki bedeni birbirinden ayırarak aramızdan akıp gidiyor, sularının o soğuk ve amansız serinliğiyle beni ondan uzak tutuyordu. O nehrin sesi yoktu, rengi yoktu, lakin varlığı öyle keskin ve öyle gerçekti ki, parmağımı uzatsam dokunacak gibi oluyordum o görünmez suya.

"Anne," dedim. Sesim, rüyalara mahsus o boğuk, o yankılı, o derin bir kuyudan yükselir gibi uzak tondaydı. "Bekle beni. Lütfen, biraz yavaşla."

Annem durmadı. Adımları aynı kararlılıkla, aynı ahenkle devam etti. Lakin başını hafifçe bana doğru çevirdi. Yüzü, her zamanki gibi melek gibiydi. O hasret kaldığım, o her gece rüyalarıma girip sabahlara kadar ağlattığım, o gülüşünü dünyalara değişmeyeceğim yüz. Gözleri, deniz gibi maviydi. Bir okyanus gibi. Adı gibi. O maviliğin içinde kaybolup gitmemek elde değildi.

"Yetişemezsin kızım," dedi. Sesi, bir fısıltıydı ama öyle bir fısıltıydı ki bu, rüzgârın içinde kaybolmayı reddeden, dalgaların gürültüsüne inat var olan, yıldızların arasında erimeyen bir irade taşıyordu. "Ben çok uzağım. Hem de çok. Belki de senin hiçbir zaman ulaşamayacağın kadar uzağım."

"Nereye gidiyoruz anne?" diye sordum, sesimdeki merakı ve korkuyu aynı anda saklamaya çalışarak.

Cevap vermedi. Sadece yürüdü. Ben de peşinden. Onun sessizliği, binlerce cevaptan daha ağırdı. Onun yürüyüşü, her adımda bir vedaydı.

Ağaçlar, giderek seyreldi. Çamların o koyu, o yoğun, o mistik yeşili, yerini fundaların kurşuni grisine ve çakıl taşların beyazlığına bıraktı. Taşlar, ayaklarımızın altında sessizce eziliyor, her bastığımda gıcırtıyla ses çıkartıyordu. Denizin kokusu, tuzlu ve baskın bir şekilde ciğerlerimi dolduruyor, her nefes alışımda içimi hem ferahlatıyor hem de hüzünlendiriyordu. Her şey, çok tanıdıktı. Lakin aynı zamanda, çok yabancı. Sanki hayatım boyunca buradaymışım gibi, ama ilk kez gerçekten görüyormuşum gibi.

İkinci girişin o dar, o taşlı, o iki yanı fundalarla çevrili patikasına saptığımızda, annem ansızın durdu. Öylece, olduğu yerde, bir heykel gibi donup kaldı. Ben de durdum. Arkasındaydım hâlâ. Ona dokunmak, belki de sadece eteğinin ucuna bile olsa değmek için yanıp tutuşuyordum. Lakin ayaklarım, o görünmez nehrin kıyısında mıhlanmıştı. Sanki topraktan fırlamış demir bir pranga, bileklerimi kavramış, bir adım bile atmama izin vermiyordu.

Annem, başını iki yana salladı. O kadar ağır bir hareketle yaptı bunu ki, sanki her bir sallayışında, koskoca bir ömrü, koskoca bir sevdayı, koskoca bir hasreti geride bırakıyor, birer birer vedalaşıyordu her şeyle. Belki de benimle. Belki de kendisiyle.

"Kızım," dedi. Sesi, artık daha yakındı. Daha berraktı. Daha gerçekti. "Dön geri. Buradan sonrası senin değil. Bu yol, artık benim yolum."

"Dönmek istemiyorum anne." Gözlerim doldu. Lakin rüyada gözyaşları akmazdı, bu kuraldı. Sadece birikirdi. Göz kapaklarımın ardında, bakışlarımın önünde, sessiz ve ağır bir sel olur, boğardı insanı. "Ben sana doyamadım ki. On yıl bekledim seni. Sonra sen geldin, güldün, sarıldın ve gittin. Şimdi yine geldin. Yine gidecek misin? Her gelişin bir veda mı olacak anne? Her kavuşmamız bir ayrılık mı getirecek?"

Annem, bana döndü. Yüz yüze geldik. Aramızdaki mesafe, hâlâ o görünmez nehrin o kahredici genişliği kadardı. Lakin ben, onun yüzünü tüm çıplaklığıyla, tüm kusursuzluğuyla, tüm o yılların yorgunluğunu ve bilgeliğini taşıyan her bir çizgisiyle görebiliyordum. Her bir kırışıklığında ayrı bir anı, her bir bakışında ayrı bir ömür saklıydı.

"Gitmeliyim," dedi. Sesi, bu kez keskin ve kararlıydı. Artık bir fısıltı değildi; bir buyruk, bir kader, bir sondu. "Çünkü ben artık bu dünyaya ait değilim, kızım. Bedenim toprakta, ruhum ise çoktan teslim olmuş bir yolcu artık." Eli, yavaşça kalbine gitti. O mavi gözler, benim gözlerime bakıyordu ama içimde değildi bakışları. Ruhumun en kuytu, en karanlık, en kimsesiz köşesine çekilmişti. Oradan bakıyordu bana. Oradan uğurluyordu. "Lakin sen, buradasın. Ve burada kalmalısın. Onlar için. Rauf için. O küçük için."

"Küçük?" diye sordum. Kelime, dudaklarımdan dökülürken beynimde bir şimşek gibi çaktı. Anlamamıştım. Lakin içimde bir yerlerde, belki de ruhumun en derin çukurunda, bir şeyler kıpırdadı. Bir umut muydu bu, yoksa bir korku muydu? Yoksa ikisinin birbirine karıştığı, adını koyamadığım, lakin varlığını tüm hücrelerimde hissettiğim o garip, o tarifsiz, o hem tatlı hem acı veren his miydi? Bilmiyordum. Ama oradaydı. Ve büyüyordu.

Annem gülümsedi. Dudaklarının kenarında o incecik, o buruk, o bütün vedaların en güzeli, en kırıcısı, en unutulmazı gülümseme belirdi. O gülümseme, yıllar önce çekilmiş bir fotoğraftaki gibi donup kalmıştı yüzünde; ne büyüyor, ne küçülüyor, ne soluyor, ne de parlıyordu. Sadece vardı. Ve varlığı, içimi hem ısıtıyor hem de dağlıyordu.

"Henüz değil," dedi. Sesi, bir kehanet gibi ağır ve kesindi. "Lakin çok yakında. Hazır ol, kızım. Çünkü hayat, sana sormadan kapını çalacak bir misafirdir ve sen o kapıyı açmaya hazır olmalısın. Hazır ol."

Sonra, bir anda yok oldu.

Hiç var olmamış gibi, sanki bir hayalmiş, bir serapmış, bir anlık bir buğuymuş gibi silindi gitti. Yerinde sadece bir boşluk kaldı. Kocaman, soğuk, sessiz, tarifsiz bir boşluk. Ve o boşluğun tam ortasında, bir karganın sesini işittim.

Simsiyah, kömür karası, zifiri karanlık bir kargaydı. Tüyleri, ay ışığının altında öyle bir parlıyordu ki, sanki her bir tel, ayrı bir cevherden kesilmiş gibi ışıl ışıl yanıp sönüyordu. Gagası, ince ve sivri, bir hançer gibi keskin ve tehditkârdı. Pençeleri, altındaki dala öyle sıkı tutunmuştu ki, sanki oraya kök salmış, o dalın bir parçası olmuştu. Bedeni dimdik, başı bana dönük, kuzgun gözleriyle beni süzüyordu. Öyle bir bakıştı ki bu, içimi didik didik eden, ruhumun en gizli köşelerine kadar sızan, beni çırılçıplak soyan bir bakış.

Tutunduğu dala ve ağacına dikkatlice baktığımda hemen altında, suyun içine doğru uzanan iskeleyi gördüm. Burası ikinci giriş değildi. Bakışlarım etrafta gezinirken buranın aslında adanın farklı bir girişi olduğunu gördüm. Annem, beni nereye getirmişti?

Bir kanat sesi işittiğimde bakışlarım kargayı bulmak için yeniden dala çevrildi fakat karga artık orada değil, ayaklarımın hemen ötesindeydi. Onu ürkütmeden dizlerimin üzerine çöktüğümde bir şey söylemeden beklemeye başladım. Sadece baktım. Karga da bana bakıyordu. Öyle uzun, öyle sessiz, öyle sabırlı, öyle anlam dolu bir bakıştı ki bu, sanki bir soru soruyor ama cevabı asla söylemeyecek gibiydi. Sanki beni imtihan ediyor, bu sessizliğin içinde ne kadar kalabileceğimi, bu bakışın altında ne kadar durabileceğimi ölçüyordu.

Gözlerinin içine daldım. O simsiyah, o dipsiz, o aynalar gibi yansıtan o iki kadim gözün derinliklerine daldım.

Ve gördüm.

Kendimi.

Yansımamı.

Bana bakan, benden başka birini değil, sadece beni, yalnızca beni, tüm çıplaklığımla, tüm korkularımla, tüm umutlarımla beni. Miraç'ı. Ama hangi Miraç'tı o? Lerna'nın düğününde gözleri parlayarak gülen Miraç mı? Annesinin mezarında bir damla bile ağlayamayan o donmuş kadın mı? Rauf'un kollarında huzuru ve ateşi aynı anda hisseden o âşık mı? Yoksa hepsi mi? Belki de hepsi. Belki de henüz tanımadığım, belki de tanımaktan korktuğum bir başkası.

Karga, kanatlarını açtı. Siyah tüyler, ay ışığında birer hançer gibi parladı. Açtı, kapattı. Açtı, kapattı. Açıp kapadı. Sanki uçmak istiyor ama bir türlü karar veremiyor, sanki bir şey onu tutuyor, bir şey onu bu dala, bu ana, bu bekleyişe zincirlemiş gibiydi.

Tam o anda, bir rüzgâr esti. Öyle bir rüzgârdı ki bu, daha önce bu dünyada hiç hissetmediğim, tenimi okşamayan, bedenimi saran, doğrudan ruhuma işleyen, iliklerime kadar titreten bir rüzgârdı.

O rüzgarlarla kelebeklerin etrafımda uçuştuğunu gördüm.

Binlercesi. Belki de on binlercesi. Belki de yüz binlercesi. Her renkten, her boydan, her desenden, her güzellikten. Beyaz, kar beyazı, süt beyazı, fildişi beyazı; sarı, limon sarısı, altın sarısı, kehribar sarısı; turuncu, ateş turuncusu, portakal turuncusu, pas rengi turuncu; mavi, gökyüzü mavisi, okyanus mavisi, çivit mavisi, zümrüt mavisi; yeşil, çam yeşili, zeytin yeşili, nane yeşili, yosun yeşili; kırmızı, kan kırmızısı, nar kırmızısı, şarap kırmızısı, lâl kırmızısı… Hepsi ama hepsi, sanki gökkuşağı yerle bir olmuş da parçaları rüzgârda dans ediyormuş gibiydi.

Kanatları, ay ışığında pırıl pırıl parlıyor, üzerlerindeki kadim desenler birer hiyeroglif gibi anlamlar fısıldıyor, her biri ayrı bir güzellik, ayrı bir sır, ayrı bir kehanet taşıyordu. Sessizce uçuyorlardı. Hiç ses çıkarmadan. Sadece kanat çırpıyor, havada süzülüyor, rüzgârda salınıyor, bazen birbirlerine çarpıp ayrılıyor, bazen bir olup bütünleşiyor, bazen de ansızın kaybolup yeniden beliriyorlardı.

Etrafımı sardılar. Bazıları saçlarıma kondu, ağırlıklarını hissettirmeden, kanatlarıyla tellerimi okşayarak. Bazıları omzuma, parmaklarımla dans eder gibi. Bazıları elimi yüzüme, avucumun içine, parmak uçlarıma. Her dokunuşlarında, tenimde hafif bir ürperti, bir karıncalanma, bir şeylerin uyanışını, bir şeylerin kıpırdanışını, bir şeylerin canlanışını hissettim. Sanki uykuda olan bir yanım, onların her dokunuşuyla biraz daha aralanıyor, biraz daha gün yüzüne çıkıyor, biraz daha ben oluyordu.

Gözlerimi kapatmak istedim. Lakin korktum. Belki de kapatırsam, bir daha açamayacaktım. Belki de bu güzellik, bu ihtişam, bu büyü, bir daha asla geri gelmeyecekti. Belki de bu an, hayatımın en kıymetli anıydı ve onu kaçırmaya, gözlerimi bile kırpmaya hakkım yoktu.

Derken, bir ses duydum. İncecik, tiz, metalik, lakin aynı zamanda sıcak, davetkâr, kadim bir şarkının fısıltısı gibi. Sanki yüzyıllar öncesinden, bir mağaranın derinliklerinden, unutulmuş bir dilin kıyısından sızıp geliyordu.

Karga konuşuyordu.

"Alnına konan kelebek," dedi o ses, her heceyi özenle tartarak, "unuttuğun bir vedanın habercisidir. Ruhunun bir köşesine sıkıştırıp unuttuğun, lakin asla gitmeyen o son bakışın, o son sözün, o son nefesin yankısıdır."

Başımı indirip kargaya baktım. Hâlâ bana bakıyordu. 

"Omzuna konan," devam etti ama artık ses, Lerna’nın sesiydi, "taşıman gereken bir yükün, ömür boyunca sırtından atamayacağın bir sorumluluğun, belki de bir kaderin ağırlığıdır. O kelebek, senden vazgeçmeyecek. Sen de ondan vazgeçemeyeceksin."

Bir kelebek daha kondu. Avucumun içine. Kanatları, avcumda hafifçe titreşiyor, nabzımın ritmine eşlik ediyordu.

"Eline konan, hiçbir zaman tam anlamıyla ait olamayacağın bir aşkındır. O aşk, avcunun içinde bir kelebek gibi durur; sımsıkı tutarsan ezilir, gevşek bırakırsan uçar gider. Onu taşımayı öğrenmek, bir ömür süren bir ibadettir."

Bir kelebek daha kondu. Boynuma, tam çukurun üzerine, nabzımın en kuvvetli attığı yere. Hissettim. Kanatları, tenimde iki kadim ipeğin dokunuşu gibiydi. Ağırlığı yoktu lakin varlığı öyle yoğundu ki, sanki oraya bir mühür basılmış, sanki bir yazı kazınmış, sanki bir söz fısıldanmıştı.

Karga, başını hafifçe yana eğdi. O kuzgun gözler, yeniden benim gözlerimle buluştu. O kadar yakındılar ki, sanki içimdeydiler. Sanki benim gözlerimdi onlar.

"Boynuna konan ise…"

Sesi kesildi. Bir an için öylece durdu. Sanki kelimeyi bulamamıştı. Ya da bulduğu kelimeyi söylemeye cesaret edemiyordu. Gagası aralanıp kapandı, aralanıp kapandı, lakin bir türlü ses çıkmıyordu.

"Boynuna konan," dedi en sonunda, öyle bir fısıltıyla ki neredeyse duyulmayacaktı, "bir ömür boyunca peşini bırakmayacak bir kaderin kelebeğidir. O kelebek, seni seçmiştir. Ve onun seçimi, asla geri alınamaz."

Kıyıya vurup sıçrayan su tanecikleriyle gözlerimi araladım. Önümde Gölcük Deniz Üssü’nün turkuaza bürünmüş köpüklü suları uzanıyordu. Bedenim dimdik ayakta olmasına rağmen ruhumun içten kırıldığına şahit olduğum dördüncü günümdeydim.

Dört gün geçmişti, annemi yeniden kaybetmemin üzerinden.

Ve dört günden beri aynı rüyayı görüp duruyordum.

Rauf ile uyuyakaldığımız adadaki iskeleden sonra hayata bir şekilde devam etmeye çalışıyordum. Operasyonlar, yazışmalar, anneme bunu kimin yaptığı ile ilgili araştırmalar son hızıyla devam ederken elimizde olan koca bir hiçlikti. Sanki o gün hiç yaşanmamış, sanki bir silah hiç ateşlenmemiş, sanki kör bir kurşun hiç o namludan çıkmamış ve sanki annem, hiç ölmemişti.

Ama olmuştu.

Benim annem, yeniden, şehit olmuştu.

Kendimi dört günden beri bir tünelin içindeymiş gibi hissediyordum. Nereden geldiğini bilmediğim gibi nereye gittiğini de bilmediğim, çelikten bir tabutun içindeydim. Zamanın kristal bir fanusa hapsolmuş haliydim. Etrafımdaki hız o kadar kuvvetliydi ki zihnime parmak uçlarımla çizdiğim hayali haritalarım, bir anda alev alıp kendi kendini tüketiyor, geride sadece tütsü kokusu bırakıyordu. Tren ilerledikçe arkamda bıraktığım anlar, yere dökülen mücevher taneleri gibi geride kalıyor, önümde boşluksa ham bir ipek parçası gibi açılıp beni kucaklıyordu.

İçinde bulunduğum o vagonda, tünelin sonunu göremiyordum.

Komutanım?”

Arkamdan gelen ses ile irkilerek sağ omzumun arkasından seslenen kişiye baktım. Demir, benden iki metre uzaklıkta durmuş bana bakıyordu. O kadar derin dalmıştım ki ne zaman geldiğini bile fark edememiştim.

Demir, bana doğru birkaç adım attıktan sonra yavaşça yanımda durdu. Ellerini ceplerine soktuğunda başımı düzeltip denize bakmaya devam ettim.

Bir haber var mı, Demir?” diye sordum.

Demir’in burnundan derin bir nefes bıraktığını işittim.

Aldığınız her olumsuz cevapta,” diye başladı Demir, “kendinizi burada mı bulacaksınız, komutanım? Deniz, size doğru cevabı vermeyecek.”

Haklıydı.

Dört günden beri peşinde koştuğumuz her sorunun olumsuz cevabında hep burada bulmuştum kendimi. Ve ne zaman buraya gelsem Demir arkamda oluyordu. Rauf, Ceylin ile Arven’in odası arasında mekik dokurken Arven, odasından bir kez olsun çıkmıyordu. Haliyle Rauf, onu da tek bırakamıyordu. İkiye bölünmüş gibiydi. Hangimize koşacağını bazen bilemiyordu.

Gözlerimi bir kez kırpıp Demir’e baktım. Demir, kıstığı gözleriyle ufku izlerken kaşlarımı çattım.

Peki sen bana doğru cevabı verebilir misin, Demir?”

Demir, ufka bakan gözlerini bana çevirmedi ama kıstığı gözlerini açtı.

Ulaştığımız detaylardan herkesin haberi var, komutanım. Bende sizin bildiğiniz kadarını biliyorum.”

Boynuna konan, bir ömür boyunca peşini bırakmayacak bir kaderin kelebeğidir.”

Zihnimdeki tünelde yankılanan Lerna’nın sesi, gözlerimi Demir’in bana bakmayan gözlerinden ayırmama neden oldu. Dört gün... Dört gündür herkes bir şeyler biliyor ama kimse konuşmuyordu. Toplantı masasında göz göze gelip kaçıran bakışlar, koridorlarda kesilen fısıltılar, kapılar ardında kalan yarım kalmış cümleler… Bunları görmemek için kör olmak gerekirdi. Ben kör değildim. Sadece görmemeyi seçmiştim. Çünkü görmek, sorgulamak demekti. Sorgulamak, cevaplar demekti. Ve cevaplar, belki de taşıyamayacağım kadar ağırdı.

Şüphe, bir aynanın buğulanması gibiydi. Net olan her şeyi bulanıklaştırırdı. Bildiğin her gerçeği şüpheli kılardı. Dokunduğun her şeyin soğukluğunu, aslında hiç ısınmamış olduğunu fısıldardı kulağına. Ve sen, o buğunun ardında, kendi yansımanı ararken aslında kaybettiğin her şeyi bulurdun.

O buğu, şimdi içimdeydi. 

"Demir," dedim ve yeniden ona baktım. Sesim, rüzgârın içinde kaybolacak kadar kısıktı. Ama duydu. Başını hafifçe bana çevirdi. Gözleri, hâlâ beni bulmamıştı. Ama oradaydı. "Sence Rauf, benden bir şey saklıyor mu?"

Soru, havada asılı kaldı. Dalgalar, kıyıya vurup çekildi. Demir'in elleri, ceplerinde hafifçe kıpırdadı. Sonra yavaşça başını bana çevirdi. Gözlerimiz buluştu. Gözlerinin derinliklerinde bir şeyler vardı. Cevap mıydı, yoksa sadece bir duraksama mı? Bilmiyordum. Ama oradaydı.

"Miraç," dedi. Sesi, her zamanki gibi sakindi. Lakin bu sakinliğin altında, bir şeyler kıpırdıyordu. “Rauf’ta ne yapacağını şaşırdı. Bir tarafta Arven, odasından çıkmıyor ve sürekli olarak onunla konuşmaya çalışıyor. Bir tarafta sen varsın. Evet, senin kendince iyileşmen ona bir nebze güç veriyor ama yoruldu. Unutma, Rauf’un bazen sana olan suskunluğu bir şey sakladığından dolayı değil, sadece sana olan güveninden.”

Sözleri, bir rüzgâr gibi geldi. Tenimi okşamadı, bedenimi sarmadı, sadece geçip gitti. Lakin ardında, incecik, sızlayan, kanatmayan lakin rahatsız eden bir iz bıraktı.

Güven.

Kelime, dudaklarında öyle doğal, öyle masum, öyle inandırıcı duruyordu ki, neredeyse ona inanacaktım.

Demir'in gözlerine baktım. Söylediklerinin arkasında duran bir ifade vardı. Belki de kendini bile ikna etmeye çalıştığı. Çünkü o da biliyordu. Rauf'un bazen sustuğu anların altında, sadece yorgunluk değil, başka bir şeyler vardı. Ama söylemiyordu. Çünkü söylemek, ihanet olurdu. Ve o, ihanet eden biri değildi.

Başımı tekrar denize çevirdim. Dalgalar, hâlâ gelip gidiyordu. Ama artık onlarda bir cevap aramıyordum. Çünkü cevap, zaten içimdeydi. Büyüyen, derinleşen, her geçen gün biraz daha keskinleşen bir şüphe. Ve o şüphenin ortasında, Rauf'un gözleri vardı.

"Belki de haklısındır, Demir," dedim. Sesim, iyice kısıldı. "Belki de Rauf'un suskunluğu, güvenden başka bir şey değildir."

Demir, cevap vermedi. Sadece yanımda durdu, denize baktı, sustu.

Lakin ben, o sözlerin ardında saklanan o incecik, o sızlayan, o rahatsız eden şeyi hissettim. Ve o şey, içimdeki buğuyu daha da yoğunlaştırdı.

Miraç, Demir,” diye seslenen Rauf’un sesini işittim.

Demir ile arkamıza döndüğümüzde Rauf, üzerinde taşıdığı siyah, kısa kollu tişörtü ile bize doğru yaklaşıyordu. Güneş, alnına dökülmüş siyah saçlarında kırık bir hale gibi duruyordu. Demir ve benim önümde durduğunda Demir’e küçük bir bakış attı.

Ali’nin komuta merkezinde işi var diye dışarıya çıkamadı. Timi komuta merkezine topla. Bizde birazdan geliyoruz,” dedi. Sesinde yorgunluk vardı ama gülümsemeye çalışıyordu. Dudaklarının kenarında o incecik, o yalnızca bana sakladığı kıvrım belirmişti bile.

Demir, kafasını sallayıp yanımızdan ayrıldığında Rauf, bakışlarını bana doğru çekti.

"Nasılsın?" diye sordu.

Dudaklarımın kenarında, hafif bir gülümseme belirdi. Öyle büyük değildi. Öyle abartılı değildi. Sadece, yanaklarımın derinliklerinden sızan, orada biriken, sonra gün yüzüne çıkan bir sızıydı. O sızı, dört günün yorgunluğuydu. Dört günün özlemiydi. Dört günün sessizliğinin ardından gelen o incecik, o kırılgan, o tarifsiz rahatlamaydı.

"İyiyim," dedim.

Rauf, başını hafifçe yana eğdi. Gözlerimin içine baktı. Uzun uzun, derin derin, sorgular gibi değil, sadece bakmak için.

"Gerçekten mi?"

Başımı salladım. "Gerçekten."

Rauf, elini kaldırdı. Parmak uçları, yanağıma dokundu. O dokunuş ruhuma, gökyüzünden düşmüş yıldız kırıntılarını doldurdu. Başparmağı, elmacık kemiğimde hafifçe gezindi. Orada, gülümsemenin bıraktığı o incecik sızıya dokundu.

"Gülümsüyorsun," dedi. Sesinde, bir şaşkınlık yoktu. Sadece bir fark ediş vardı. 

"Evet," dedim. "Gülümsüyorum."

Rauf'un dudaklarının kenarındaki kıvrım, biraz daha genişledi. "Güzel," dedi. "Seni gülümserken görmeyi özlemişim."

Elimi kaldırdım. Parmaklarım, onun elinin üzerine kapandı. O sıcaklığı avucumda hissettim. Sıktım.

Sen nasılsın?” yutkundum. “Arven nasıl?”

Rauf, yanağıma yasladığı elini çekti ama benim, onun elini bırakmama izin vermedi iki eliyle ellerimi kavradı. Dudaklarına yaklaştırdı.

İyi,” dedi, parmak boğumlarımı öperken. “Biraz daha toparladı kendini. Hatta ilk operasyonunu aldı.”

Kaşlarımı kaldırdım.

O yüzden mi komuta merkezinde toplanıyor herkes?” diye sordum, sorgularcasına.

Rauf, kafasını salladı.

Arven’in de görevde olacağı bir operasyon düzenleniyor, Miraç. Bu ona da biraz iyi gelecektir,” dedi ve ellerimi son kez öpüp parmaklarını ellerimden ayırdı. “Haydi gel, daha fazla bekletmeyelim.”

Rauf ile binanın soğuk ve gri koridorlarına daldığımızda, adım seslerimiz beton duvarlarda yankılanıp kayboluyor, gölgelerimiz ayrı bir hikâye fısıldıyor gibiydi. Yağlı boya tablolar duvarlarda asılı duruyor, içlerindeki amirallerin bakışları üzerimizde geziyor, sanki bizi sorguluyor, belki de sadece izliyordu.

Komuta merkezine vardığımızda Rauf, kapının önünde durdu ve bana baktı.

Sen içeriye geç, ben de abimi alıp geleyim,” dedi ve bir şey dememi beklemeden sağdaki koridora gitti. Küçük bir nefes ile komuta merkezine girip kapıyı kapattım. Dört gün içerisinde çok şey değiştirilmişti.

Işıklar değiştirilmiş, ışığı biraz daha kısılmıştı. Duvarlardaki haritalar güncellenmiş, içlerine daha detaylı denizaltı planları ve anlık uydu görüntüleri eklenmişti. Bir duvarda Ege Denizi'nin detaylı bir haritası asılıydı, üzerinde kırmızı iğnelerle işaretlenmiş noktalar vardı. Diğer duvarda Akdeniz'in derinliklerini gösteren batimetrik bir harita duruyordu; mavinin her tonu, birer sır gibi orada dans ediyordu. Bir başkasında ise Karadeniz'in akıntı yönlerini gösteren oklar, bir girdap gibi dönüp duruyordu.

Odanın ortasında, yine masa duruyordu ama masanın üzeri, dosyalar, klasörler, bilgisayar ekranları ve çeşitli cihazlarla doluydu. Her bir ekranda farklı bir görüntü akıyordu. Kimisinde bir binanın mimari planı, kimisinde sokak kamerası görüntüleri, kimisinde ise anlık hava durumu raporları. Masanın arkasındaki projeksiyon perdesi gitmiş, onun yerine büyük bir dijital ekran gelmişti. Şu an kapalıydı ama içindeki karanlık, adeta bir şeyleri saklıyor gibiydi.

Sualtı Akreplerinin bakışları bana çevrildiğinde bakışlarımı onlardan çektim ve masanın en sağında yer alan boş sandalyeye doğru ilerledim. Sandalyeyi çekip yerime yerleştiğim sıra bakışlarım solumdaki sandalyede oturan Lerna’ya çevrildi. Önünde duran dosyanın kapalı kapağına bakıyordu.

Lerna,” diye fısıldadım.

Bakışları bana döndü.

Bugün adaya geçeceğiz, unutmayın.”

Lerna, kafasını sallayıp önüne döndüğünde kaşlarımı çatmamak için kendimi zor tutmuştum. Benden, ne saklıyorlardı?

Kapı, bir kez daha açıldı. Herkesin bakışlarıyla benim de gözlerim kapıya çevrildi. Sanki biri komuta merkezinin tüm ışıklarını biraz daha kısmış gibiydi. Zihnimde soluk alan o vagonun içinde duran benliğimin üşüdüğünü hissettim. O sırada Arven ve Rauf, birlikte içeri girdi.

Arven, önde yürüyordu. Üzerinde resmi, koyu lacivert bir üniforma vardı. Yakasındaki rütbe işaretleri, bilgisayar ekranlarının ışığında birer yıldız gibi parlıyordu. Saçları, her zamanki gibi düzgün taranmıştı, yüzünde ise o her zamanki ciddi, mesafeli ifade vardı. Lakin gözleri? O mavi gözlerin derinliklerinde, bir şeyler kırılmıştı.

Onu, annemi toprağa verdiğim günden beri görmüyordum.

Çökmüştü.

Arven, baş köşeye geçti. Ellerini masaya koydu. Parmakları, soğuk yüzeyde hafifçe titreşti, sonra duruldu. Ekrana baktı. Rauf, tam karşımdaki sandalyeye geçti. Odanın içine derin bir sessizlik çöktü. Öyle bir sessizlikti ki bu, içinde fısıldaşan ruhların değil, atılmamış çığlıkların sessizliği yankılanıyordu. Kimse konuşmuyor, kimse kıpırdamıyordu. Sadece nefesler vardı. Ve Arven'in sesini bekleyen o sabırlı, o ağır, o amansız sessizlik.

Arven, derin bir nefes aldı. Gözlerini odadakilerde gezdirdi. Her birimize tek tek baktı. Lerna'ya, Fırat'a, Demir'e, Pars'a, Aslı'ya, Necla'ya, Ali'ye, Rauf'a ve en sonunda bana. O bakışı çok ağırdı.

Gözleri gözlerimde takılı kaldı. Yüzündeki ciddiyet bir anlığına kırıldı. Hafif çatılı kaşları yumuşadı. Gözbebeklerinin büyüdüğünü gördüm. Siyah bir incinin içine sıkışmış kanlı bir anıyı izledim. Kızıl saçları yeri süpüren bir kadın vardı. Arven’in kucağında son nefesini veriyordu. Mavi gözlerimin gözbebeklerine yansıdığını fark ettiğim an sertçe yutkundu. Bakışlarını benden kaçırdığında boğazını temizledi.

"Arkadaşlar," dedi Arven. Sesi, her zamanki gibi sakindi. Lakin bu sakinliğin altında, bir volkan kaynıyordu. "Hali hazırda yürüttüğümüz bir operasyonun içerisindeyiz, biliyorum fakat çok önemli bir dönemin içerisine girdik. Yakında bir balo düzenlenecek ve bu balo savunma sanayisini etkileyecek bir operasyona gebe."

Sözleri, odanın içinde bir taş gibi düştü.

Operasyonun ismi," dedi, elindeki kumandayla büyük dijital ekranı açarak, "Kral Kelebeği."

Ekran, bir anda aydınlanırken, vagonun içine doluşan kelebeklerin kanat seslerini işitiyordum.

Üzerinde, lüks bir sahil otelinin üç boyutlu mimari planı dönüyordu. Bina bembeyazdı, Marmara mimarisinin o klasik, o zarif, o gösterişli çizgilerini taşıyordu. Önünde, uzun bir iskele vardı, üzerinde lüks yatlar demirlemiş gibi duruyordu. Arkasında, palmiyeler, havuzlar, şezlonglar… Her şey, kusursuz ve yapaydı. Sanki bir rüyaydı. Lakin içinde, bir kâbus saklanıyordu.

"Millennium Hotel," dedi Arven, elindeki lazeri ekrana tutarak. "Marmara kıyısında, şehrin göbeğinde, lakin gözlerden uzak. İçeride, iki gün sonra uluslararası bir savunma sanayii balosu var. Türkiye'nin önde gelen savunma şirketleri, yabancı delegeler, bürokratlar, iş insanları… Hepsini bir araya getiren bir gece."

Ekranda, otelin farklı açılardan görüntüleri akıyordu. Havuz başı, şık bir kokteyl alanı olarak düzenlenmişti. Ana salon, kocaman avizelerle süslenmiş, altın rengi kumaşlarla kaplanmıştı. VIP localar, yüksekçe bir platformda, özel güvenliklerle çevrilmişti.

"Hedefimiz," dedi Arven, sesini alçaltarak, "ülkemizin Mavi Vatan stratejisine ait gizli denizaltı yazılımlarını yabancı bir servise satmaya çalışan içerideki bir hain."

O an, odanın içindeki sessizlik iyice derinleşti. Kimse nefes almıyor gibiydi.

"Kim olduğunu az çok tahmin edebilirsiniz.”

Murat Sancaklı…

Biliyorsunuz ki Murat Sancaklı, Köprü ve Ava’ya ait elimizde birtakım bilgiler var. Lakin Murat Sancaklı'nın kendisi o gece orada olmayacak. Ava ve Köprü’de olmayacağından dolayı Ava’nın dışarıdaki adamları gelecek. Alıcı ve satıcı, bu baloda buluşacak. Veri transferi, fiziksel bir kripto diskle yapılacak."

Ekranda, bir diskin görüntüsü belirdi. Küçücük, masum görünümlü, lakin içinde bir ülkenin geleceğini taşıyan bir nesne.

"Görevimiz," dedi Arven, ekrana bakarak, "sızmak, haini bulmak, diski almak, hedefleri etkisiz hale getirmek ve denizden tahliye etmek."

Sözlerini bitirdiği anda, komuta merkezinin kapısı bir kez daha aralandı. Bu seferki açılış, öncekilerden farklıydı. Daha yumuşak, daha çekingendi. Sanki kapıyı açan kişi, içerideki kutsal sessizliği bozmaktan çekiniyormuş gibiydi.

Ceylin içeri adımını attı.

Üzerinde koyu gri, vücuduna tam oturan ancak rahat hareket etmesine izin verecek kadar bol bir pantolon takımı vardı. Ceketin yakası bembeyazdı, altından incecik bir gümüş kolye ucu parlıyordu. Saçlarını sıkı, düşük bir topuz yapmış, yüzünü tamamen ortaya çıkarmıştı. Makyajı sadeydi. Gözlerinin altındaki incecik çizgiler, onun da son günlerde uyumadığını fısıldıyordu sessizce. Lakin duruşu, bir savcının duruşuydu; dimdik, kararlı, sorgulayan.

Başını Arven'e doğru hafifçe eğdi. Arven, başıyla selamı aldı.

"Savcı," dedi Arven, sesi her zamanki resmiyetinde. "Hoş geldiniz. Operasyon hakkında Sualtı Akreplerini bilgilendirmeye başlamıştım."

Ceylin, başıyla onayladı. Gözleri, bir an için odadakilerde gezindi. Bana geldiğinde, bir an durdu. O bakış, uzun değildi. Rahatsız edici de değildi. Lakin içinde bir şeyler vardı. Anlayış mıydı, başsağlığı mıydı, yoksa sadece bir "Seni görüyorum ve ne hissettiğini biliyorum" bakışı mıydı? Belki de hepsiydi.

Ardından yanımdaki boş sandalyeyi çekip oturdu. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Parmakları, hafifçe kenetlenmişti.

Arven, kumandayı eline aldı, ekrandaki otel planını değiştirdi. Şimdi, otelin farklı katları, koridorları, gizli geçitleri, yangın çıkışları, teknik odaları birer birer beliriyor, birer birer kayboluyordu.

"Bu operasyon," dedi Arven, gözlerini ekrandan ayırmadan, "birden fazla ekibin aynı anda, birbiriyle koordineli bir şekilde çalışmasını gerektiriyor. Kimse, kendi başına kahramanlık yapmayacak. Kimse, kendi başına karar almayacak. Kimse, kendi başına hareket etmeyecek. Bu bir ekip işi. Ve bu ekip," başını kaldırıp odadakilere baktı, "sizsiniz."

Sözleri, ağırdı. Bir uyarıydı. Ama aynı zamanda bir güven duygusu da taşıyordu. Ona güveniyorduk. O da bize güveniyordu.

"Rolleri ve görev tanımlarını tek tek anlatacağım," dedi Arven. "Kimse, kendi rolünün dışına çıkmayacak. Kimse, kendi görevini aşmayacak. Anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı," dedi herkes, neredeyse aynı anda. Sesler odanın içinde birleşti, yankılandı, sonra kayboldu.

Arven, kumandaya bastı. Ekranda, otelin üç boyutlu planı kayboldu, yerine karakterlerin fotoğrafları ve isimleri belirmeye başladı. Arven'in fotoğrafıydı ilk sırada. Üzerinde resmi üniformasıyla, ciddi, mesafeli, komutan bakışlı bir fotoğraf. Yanında, kısa bir açıklama vardı. 

"Armatör - Sosyete Ekibi"

"Öncelikle, göz önünde olacak ekiple başlayalım," dedi Arven, elindeki lazeri kendi fotoğrafına tutarak. "Ben ve Ceylin Savcı, yani Lale ve Cengiz isimleri ile zengin bir armatör çift olarak ana kapıdan giriş yapacağız. Üzerimizde takım elbise ve gece elbisesi olacak. Kimliğimiz sahte, hikayemizde kurgu olacak. Üç yıldır evli, yatırımlarını savunma sanayiine kaydırmış, yeni zengin bir çift."

Ceylin, başını onaylar gibi salladı. Yüzünde, bu rolü oynayabileceğine dair bir güven vardı. Sonuçta, bir savcıydı. Rol yapmak, onun işinin bir parçasıydı.

"Görevimiz," devam etti Arven, "salonun içinde göz önünde olmak, dikkat dağıtmak, şüpheli temasları gözlemlemek ve hedef adamımız odaya girdiğinde onunla ve etrafındaki korumalarla sosyalleşip onları oyalamak."

Ekranda, yeni fotoğraflar belirdi. Rauf ve ben. Yan yana durduğumuz, üzerimizde üniformalarımızla çekilmiş bir görseldi. Rauf’un yüzünde pür dikkat bir ciddiyet varken benim yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Sanırım bu fotoğrafı çekilirken kameranın arkasındaki Lerna’ya gülümsüyordum.

Arven'in sesi, düşüncelerimi böldü.

"Rauf ve Miraç," dedi, lazeri fotoğrafımıza tutarak, "siz de genç ve hırslı savunma sanayii yatırımcıları olarak balodaki masalarda yerinizi alacaksınız. Rauf, Yusuf Bircan şirketin CEO'su. Miraç’ın ismi ise Gökçe Bircan, hem eşi hem de şirketin dış ilişkiler direktörü olarak kimliklerini değiştirecekler."

Rauf, başını salladı. Göz ucuyla bana baktı. O bakışta, bir şeyler vardı. Endişe miydi yoksa sadece koruma içgüdüsü müydü? Bilmiyordum. Ama oradaydı. Ve ben, o bakışa tutundum.

"Göreviniz," dedi Arven, "salonun içinde göz önünde olmak, oluşturacağımız armatör çifti ile sosyalleşmek, dikkatleri üzerinize çekmek, lakin asla fazla dikkat çekmemek. Hedef adamımız odaya girdiğinde, onunla ve etrafındaki korumalarla iletişime geçip, onları oyalayacak, dikkatlerini dağıtacak ve bizim diske ulaşmamız için bize zaman kazandıracaksınız."

Ekranda, yeni fotoğraflar belirdi. Necla ve Aslı. İkisi de üniformalıydı.

"Necla ve Aslı," dedi Arven, sesini hafifçe yumuşatarak. "Siz ikiniz, otelin mutfak kadrosuna garson olarak sızacaksınız. Elinizde tepsilerle, sürekli salon, VIP localar ve koridorlar arasında mekik dokuyacaksınız."

Necla başını salladı. Aslı ise derin bir nefes aldı, kendini toparlamaya çalıştı.

"Sizin iz sürmeniz," dedi Arven, "bizim için hayati önem taşıyor. Hedefin yanına yaklaşacak, masasına içki bırakırken fısıldaşmalarını dinleyecek, korumaların teslimat için hangi odaya doğru hareketlendiğini takip edeceksiniz. Salonun kılcal damarları sizsiniz. Sizden gelen her bilgi, bize doğru yolu gösterecek."

Ekranda, Demir'in fotoğrafı belirdi. Kollarını göğsünde birleştirmiş, gülümsüyordu. Saçları biraz uzamış, sakalları hafifçe çıkmıştı. Muzip bir ifade vardı yüzünde.

"Demir," dedi Arven, "sen otelin lüks kumarhanesinde, barda barmen olarak yer alacaksın. VIP konukların alkol aldıkça gevşeyen dillerini dinleyecek, aynı zamanda Necla ve Aslı'nın salondan getirdiği anlık istihbaratı toplayıp Pars'a aktaracaksın."

Demir, başını salladı. Yüzünde, o muzip ifadenin yerini ciddiyet almıştı.

"Barın altında," diye devam etti Arven, "gizlenmiş kısa namlulu, susturuculu silahlar olacak. Olası bir çatışmada, sıcak nokta burası. Silahları kontrol eden ve gerektiğinde kullanan kişi de sensin."

Ekranda, yeni bir fotoğraf belirdi. Lerna. Üzerinde siyah bir tulum vardı, kollarını sıvamış, yüzünde o her zamanki soğuk, mesafeli ifadeyle kameraya bakıyordu.

"Lerna," dedi Arven, sesi daha da ciddileşerek, "sen otelin 'Güvenlik Müdürü' kılığında, güvenlik odasına sızacaksın. Orijinal müdürü etkisiz hale getirip, onun yerine geçeceksin."

Lerna, başını salladı. Yüzünde, hiçbir ifade yoktu.

"Kulaklığında her zaman Pars olacak," dedi Arven. "Otel koridorlarındaki özel güvenliklerin devriye saatlerini telsizden değiştirecek, bizimkilere temiz yol açacaksın. İşler sarpa sardığında, otelin yangın alarmlarını veya ışıklarını kapatıp kaosu başlatacak kişi sensin."

Ekranda, yeni bir isim belirdi. Pars. Fotoğrafı, masasında, bilgisayar ekranları arasında çekilmişti.

"Pars," dedi Arven, "sen otelin hemen dışındaki teknik servis minibüsündesin. Otelin tüm veri tabanını, kameralarını ve yüz tanıma sistemini hackleyeceksin. Salondaki Rauf ve Miraç'ın gizli kameralı küpelerinden gelen görüntüleri tarayıp hainin yüzünü sistemden eşleştireceksin. Ekibin gözü ve kulağı sensin."

Pars, başını salladı.

"Ve son olarak," dedi Arven, ekrandaki son fotoğraflara geçerek, "dış güvenlik ve deniz tahliyesi."

Fırat ve Ali'nin fotoğrafları belirdi. 

"Fırat ve Ali," dedi Arven, "siz dışarıdasınız. Otelin iskele kısmında, bir zodyak botla, karanlıkta bekliyorsunuz. Sahildeki devriyeleri gözetleyecek, telsiz frekanslarını kollayacaksınız."

Fırat, başını salladı. Yüzünde, her zamanki ciddiyet vardı. Ali ise, dudaklarını birbirine bastırmış, dikkatle dinliyordu.

"İçerideki operasyon tamamlandığında veya Necla ya da Aslı alarmı verdiğinde," dedi Arven, "tim otelin plajına ve iskelesine doğru kıracak. Onları ateş desteğiyle sudan alıp Türk karasularına çıkaracak olan sizsiniz."

Arven, kumandayı masaya bıraktı. Ekran, karardı. Odanın içindeki yapay ışık, bir anda daha da keskinleşti, gölgeler daha da derinleşti.

"Hepiniz," dedi Arven, gözlerini odadakilerde gezdirerek, "görevinizi, rolünüzü, sorumluluğunuzu biliyorsunuz. İki gün içinde, hazır olacaksınız. Ne eksiği olan var, ne fazlası? Konuşmak isteyen?"

Sessizlik.

Derin, ağır, amansız bir sessizlik.

Arven, başıyla onayladı.

"O halde," dedi, "dağılın ve hazırlıklara başlayın."

Arven, son sözlerini söyledikten sonra bir an için odadakilerin yüzüne baktı. O okyanus gözler, her birimizin ruhuna dokunur gibiydi. Sonra başını Ceylin'e çevirdi.

"Savcım," dedi, sesi alçalmıştı, artık sadece ikisinin duyabileceği bir tondaydı. "Operasyon hakkında özel konuşmamız gerekli, gidebiliriz."

Ceylin başını salladı. Sandalyesinden kalktı, ceketinin yakasını düzeltti. Hareketleri, ağırdı, düşünceliydi, lakin kararlıydı. Arven ile birlikte komuta merkezinden çıktıklarında derin bir nefes verip önüme döndüm.

Arven ve Ceylin'in ayrılmasıyla birlikte, odanın içindeki hafif o gizemli gerilim de onlarla birlikte dağılmıştı sanki. Demir, kollarını göğsünden çözdü, derin bir nefes aldı. Önce bir sağına, sonra bir soluna baktı. Ardından ellerini iki yana açarak, herkesin dikkatini üzerine çekti.

Kantine gidiyorum,” dedi yavaşça. “Gelmek isteyen?”

Pars, Demir'e baktı, kaşlarını kaldırdı.

"Duyduğuma göre çaylar sendenmiş,” dedi, alayla.

Demir, Pars'ın omzuna yapıştırdığı tokadı ile Pars'ın sandalyesinde yana doğru savrulmasına neden olmuştu.

"Beleşçi herif!" dedi, gülerek. "Hadi kalk, hadi!"

Pars, sandalyesinden kalkarken gözlerini devirdi, lakin dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme vardı. Belki de herkesin ihtiyacı olan şeydi.

Aslı, Lerna, Necla, Ali ve Fırat, hiçbir şey demeden kalkıp kapıya doğru giden Demir ile Pars’ın peşinden ilerlemeye başladılar. Ali, Demir ve Pars'ın peşinden giderken arkasına dönüp bana baktı.

"Miraç Komutanım," dedi, sesi biraz çekingen, biraz meraklıydı. "Siz gelmiyor musunuz?"

Bakışlarım sandalyesinden henüz kalkmayan Rauf’u buldu. Rauf, bana bakıp başıyla işaret ettiğinde yerimden kalktım ve sandalyeyi düzelttim. Rauf, üç adımda yanıma gelirken Ali, komuta merkezinin aralık kapısından uçmuştu bile. Bizde kendimizi koridora attığımızda Rauf, komuta merkezinin kapısını kapadı.

Tam ona doğru dönüp dudaklarımı araladım. Akşam adaya gideceğimizi söyleyecekken, nöbetçi bir asker yanımızda belirdi. İkimizin de bakışları askere döndü.

Komutanım, Arven binbaşım sizi acil çağırmamı emretti.”

Rauf, kafasını sallayıp bana küçük bir bakış attıktan sonra hızla sırtını döndü ve koridorda, yanındaki asker ile yürümeye başladı. Bakışlarım Rauf’un geniş sırtında takılı kaldı. Düşüncelerim, içi kum dolu bir saat misali hızla zihnimin süzgecinden akıp gidiyordu. Ruhumdaki tünel daralıyordu.

Ben, Tanrı’nın kırılmış kaleminden dökülen o yarım cümlenin tünel boyunca sürüklenen son harfi gibiydim.

İçinde bulunduğum o vagonda, tünelin sonunda beni kimin beklediğini bilmiyordum.

🧜‍♀️

Rauf Aslan, Ağzından

Ruhumda dolaşan bir seyyah vardı.

Zamanın kıvrımlarında, varlığın çatlaklarında, benliğimin en kuytu, en unutulmuş, en kimsesiz köşelerinde saklanıp bekleyen bir yolcuydu.

Ne zaman geldiğini sormadım. Çünkü biliyordum. O, benimle doğmamıştı ama benimle büyümüştü. Her kaybımda biraz daha güçlenen, her yaramda biraz daha derine işleyen, her sustuğumda biraz daha yükselen bir misafirdi. Ne bir başlangıcı vardı ne de bir sonu. Sadece vardı. Ve varlığı, varlığımın ta kendisi kadar gerçek, ta kendisi kadar kaçınılmazdı.

Kraken.

Kapanının içinde sakladığı kadına bakıyordu. Gözlerinden akan yaşlarla sadece onu izliyordu. Ona bakarken yalnızca tek bir soruyu eviriyor, çeviriyor ve ruhumda bıraktığı çatlakların arasından sızan bir kan misali içime işliyordu: Ey denizlerin tek hükümdarı sevgili deniz kızım, evimi taşıyan gözlerinin içine bakarken, nasıl sana yalan söyleyeceğim?

Bu soru, günlerdir beynimin içinde dönüp duruyor, uyumama izin vermiyor, her nefes alışımda boğazımda bir düğüm gibi şişiyor, her yutkunuşumda ciğerlerime inen bir hançer gibi saplanıyordu. Cevabını bilmiyordum. Lakin öğrenmek zorundaydım. Çünkü yarın, belki de yarından da yakın, onun karşısında duracak, o gözlerin içine bakacak ve ona bir yalan söyleyecektim. Hem de öyle bir yalan ki, ağzımdan çıktığı anda diş etlerimi kesecek, dilimi şişirecek, her harfinde boğulacaktım.

Ama söyleyecektim.

Ki zaten çoktan başlamamış mıydım?

Gece, üssün üzerine simsiyah bir kefen gibi örtülmüştü. Ne bir yıldız vardı gökyüzünde ne de ay. Tanrı bile bu geceye şahitlik etmekten imtina etmiş, ışıklarını söndürmüş, yüzünü çevirmişti. Deniz, ufuk çizgisinde kaybolup giden bir mürekkep lekesi gibi duruyor, dalgaların hışırtısı ise bir ağıt gibi yükselip alçalıyor, kayalara çarpıp paramparça oluyordu.

Sanki evren, bir an için nefesini tutmuş, beni izliyor, içimde ölen adama şahitlik ediyordu. Yakında, hiçbir şey kalmayacaktı ondan. Sadece bir kabuk kalacaktı. Ve o kabuğun içinde, bir başkası yaşayacaktı.

Odamdaydım. Kapılar kapalıydı. Perdeler sımsıkı çekilmişti. Dışarıdan sızan tek bir ışık zerresi bile yoktu. Sadece masamın üzerindeki lambanın o loş, o sarı, o hasta ışığı vardı. Işığın altında, bir dosya duruyordu. Kapağı siyahtı. Öyle bir siyahtı ki, lambanın ışığı bile onu aydınlatmaya yetmiyor, sanki ışığı yutuyor, kendi karanlığıyla besleniyor, her baktığımda biraz daha büyüyor, biraz daha derinleşiyor, biraz daha içine çekiyordu beni.

Dosyanın kapağına dokundum. Soğuktu. Sadece soğuk değil, aynı zamanda pürüzsüzdü. Sanki bir mezar taşının cilalanmış yüzeyi gibiydi. Parmak uçlarım, o pürüzsüz yüzeyde gezindi, bir an için duraksadı, sonra geri çekildi. Açmak istemiyordum. Çünkü biliyordum. O dosyayı açtığım an, Rauf Aslan'ın son sayfası kapanacak, yepyeni, karanlık, kanlı bir hikâye başlayacaktı. Ve o hikâyenin içinde, Miraç'a söyleyeceğim ilk yalanın tohumu atılacaktı.

Derin bir nefes aldım. Verdim. Dosyanın kapağını araladım. İçinde kapalı duran bir fotoğraf vardı. Ters duran sert fotoğrafı çevirdim. Ve bir katilin gözleriyle burun buruna geldim.

Hektor Vanguard.

Fotoğraf renkliydi fakat kenarları hafif yıpranmış, üzerinde birkaç leke vardı. Sanki yıllar önce çekilmiş, sonra bir kenara atılmış, unutulmuş, lakin bir gün mutlaka karşıma çıkacağını bildiğim bir fotoğraftı bu. İri yapılıydı, omuzları geniş, kolları kalındı. Yüzünde derin çizgiler vardı. Her bir çizgi, ayrı bir savaşın, ayrı bir ihanetin, ayrı bir ölümün izini taşıyordu. Saçları kısa kesilmişti, alnı açıktı, genişti. Alnının ortasında, incecik bir çizgi vardı. Bir yara iziydi belki de ya da sadece yılların bıraktığı bir kırışıklık. Sakalları siyah, gür ve yüzünün yarısını kaplıyordu. Dudaklarının kenarında, bir gülümseme değil, daha çok bir alay vardı.

Ama asıl korkutan, gözleriydi.

Koyu maviydi. Lakin o mavinin içinde, insanın ruhunu sıyıran, içini dışına çıkaran, tenini soyan bir şeyler vardı. Öfke miydi, nefret miydi, yoksa sadece insanlıktan çıkmış bir ruhun o soğuk, o amansız, o affetmez bakışı mıydı? Bilmiyordum. Ama oradaydı. Fotoğrafın içinden çıkıp geliyor, benim gözlerimin içine işliyor, Kraken’e bile yaralar açıyordu. Sanki bana "Sen kimsin?" diyordu. "Benim yerime geçmeye kim seni yetkili kıldı?" Sanki gülüyordu içinden. "Sen, bir katilin kabuğuna bürünecek kadar cesur musun? Yoksa sadece aptal mısın?"

Belki de ikisiydim. Belki de cesaret ile aptallık arasında o kadar ince bir çizgi vardı ki, insan hangisinde olduğunu ancak sonunda anlıyordu. Ve ben, daha başındaydım.

Fotoğrafı masaya bıraktım. Önümde duruyordu. O boşluk, o dipsiz kuyu, o ruhumu sıyıran bakışlar, şimdi bana değil, tavana, oradaki loş ışığa, belki de hiçbir şeye bakıyordu. Ama ben, onun baktığı yerde değildim. Ben, onun içindeydim. Ve içinde olduğum o karanlık, beni her geçen saniye biraz daha sarıyor, biraz daha yutuyor, biraz daha Hektor Vanguard yapıyordu.

Dosyayı karıştırdım. Her bir belge, onun hayatından bir kesitti. Pasaport fotokopileri, kimlik kartları, el yazmaları. Ukrayna'da bir silah pazarında çekilmiş bir fotoğraf. Kollarını göğsünde birleştirmiş, arkasında onlarca silah sandığı, yüzünde o her zamanki alaycı ifade. Suriye'de, bir generalin yanında, elinde kocaman bir puro, dumanı yüzüne doğru savrulurken çekilmiş bir başka kare. Rusya'da, bir cezaevinin önünde, yüzünde o her zamanki ifadeyle durduğu bir resim daha. Her bir kâğıt, ayrı bir sır, ayrı bir kan, ayrı bir ölüm taşıyordu.

Ve ben, son kalan üç günümün içinde, o sırların, o kanın, o ölümlerin sahibi olacaktım.

Hektor Vanguard'ı tanıyan, yüzünü bilen çok az kişi vardı. Onunla iş yapanlar, onun sesini bilirdi, imzasını bilirdi, lakin yüzünü bilmezdi. O, hep gölgelerde kalmayı tercih etmişti. Ta ki bir yıl öncesine kadar. Ukrayna'da, bir operasyonda, Araf'ın ekibi tarafından öldürülene kadar. Bedeni, hiçbir yerde kayıtlı değildi. Kimseye haber verilmemişti. Çünkü onun ölümü, onun dirilişinden daha değerliydi. Ve şimdi, o hayalet, benim bedenimde yeniden canlanacaktı. Onun adını alacak, onun geçmişini taşıyacak, onun gibi konuşacak, onun gibi yürüyecek, onun gibi bakacaktım. Aynada, her sabah bir yabancıya bakacaktım. Ve o yabancı, bir katil olacaktı.

Dosyayı kapattım. Parmaklarım, soğuk kapağın üzerinde bir an için duraksadı, sonra geri çekildi. Cebimden telefonumu çıkardım. Parmak uçlarım, soğuk metalin üzerinde gezindi, ekranın kilidini açtı. Işık, yüzüme vurdu. Gözlerimi kıstım. Sonra, açtım. Ve onu gördüm.

Miraç’ı.

Fotoğraf, düğünümüzden kalmaydı. Üzerinde gördüğüm ilk andan itibaren beni büyüleyen gelinliği, yüzünde ise dünyanın tüm karanlığını unutturan gülümsemesi. Deniz kızım… Öyle güzel, öyle huzurlu, öyle mutluydu ki, ona bakarken içim sızlıyor, göğsümde bir sancı büyüyor, boğazımda bir düğüm şişiyordu. O fotoğraftaki kadın, henüz bilmiyordu. Henüz, kocasının bir gecede ansızın bir başkasına dönüştüğünü, bir hayaletin kabuğuna büründüğünü, ona söyleyeceği ilk yalanın tohumlarını şimdiden ektiğini bilmiyordu.

"Yalan söyleyeceğim sana," diye fısıldadım, fotoğrafa bakarak. Sesim, odanın boşluğunda kaybolup gitti. Duvarlara çarptı, geri döndü, kulaklarımda yankılandı. "Büyük bir yalan. Ve sen, belki de hiç affetmeyeceksin beni."

Bakışlarım, Miraç'ın gülen yüzünden yukarısında duran saatin rakamlarına yükseldi. Saat 02:00'di. Gecenin en karanlık, en sessiz, en yalnız saati. Herkes uyuyor, herkes rüyasında, herkes kendi dünyasında kaybolmuştu. Sadece ben uyanıktım. Sadece ben, bu saatin ne anlama geldiğini biliyordum. Bu saat, Rauf Aslan'ın son gecesinin başlangıcıydı. Bu saat, Hektor Vanguard'ın doğumunun habercisiydi. Bu saat, bir yıkımın, bir vedanın, bir ölümün saatiydi.

Telefonu masaya bıraktım. Ekran karardı. Odanın içindeki karanlık, bir kez daha çöktü üzerime. Ama bu karanlık, dışarıda değildi. İçimdeydi. Ruhumdaydı. Rauf Aslan, sessizce, usulca, kimseye haber vermeden, toprağa veriliyordu. Ve onun mezarının başında, Hektor Vanguard ayağa kalkıyor, karanlığa gözlerini dikiyor, ilk adımını atmak için sabırsızlanıyordu.

Oturduğum sandalyeyi geriye doğru ittirerek ayağa kalktım. Bacaklarım, ağırdı. Sanki her bir uzvum, ayrı bir yük taşıyor, her bir adımım, ayrı bir veda fısıldıyordu. Masanın üzerinde duran fotoğrafa baktım. Hektor Vanguard'ın fotoğrafına. O soğuk, o amansız, o affetmez bakışlarına. Parmaklarım, fotoğrafın kenarını kavradı. Kaldırdım. Dosyanın içine koydum. Kapağını kapattım. Siyah. Öyle bir siyahtı ki, içine baktıkça kendi yansımamı değil, kaybettiğim adamı görüyordum. 

Dosyayı elime aldığımda, omuzlarımdaki yük artmıştı. Sanki o dosya, sadece birkaç kâğıt değil, koskoca bir kader taşıyordu. Benim kaderim. Miraç'ın kaderi. Herkesin kaderi. Ve ben, o kaderi taşımak zorundaydım. Çünkü başka çarem yoktu.

Odanın diğer yarısındaki kilitli kasaya doğru ilerledim. Adımlarım, ağırdı. Düşünceliydi. Her bir adımda, biraz daha yaklaşıyordum o kasaya. Her bir adımda, biraz daha derinleşiyordu içimdeki karanlık. Kasanın önünde durdum. Soğuk metal, tenime değdi. Parmak uçlarım, yüzeyinde gezindi. Pürüzsüzdü. Mezar taşı gibi. Cebimdeki anahtarı çıkardım. 

Kilidi açtım. Metal, boğuk bir ses çıkardı. Kapı, aralandı. İçerisi, karanlıktı. Dosyayı, o karanlığın içine bıraktım. Siyah kapak, siyah karanlığa karıştı. Kayboldu. Lakin kaybolmadı. O, oradaydı. İçinde, Hektor Vanguard'ın hayatı, onun sırları, onun kanı, onun ölümü. Ve şimdi, onun hayatı, benim olacaktı.

Kasayı kapattım. Kilitledim. Anahtarı, cebime geri koydum. Sırtımı kasaya yasladım. Bir an için, öylece durdum. Gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım. Verdim. Sonra, gözlerimi açtım. Kasanın içine bıraktığım sırrın, en büyük yıkımını başlatmaya gidecektim.

O yıkımı, gözlerime bakan herkes görecekti. Ruhumda yarattığım işgalin yol haritaları… O yollar, karanlıktan geçecekti. Kanla, yalanla, ihanetle örülecekti. Ve o yolların sonunda ne bir ışık olacaktı ne de bir kurtuluş. Sadece, başlangıçta seçtiğim o karanlık yolun kaçınılmaz sonu.

Kraken, gözlerinin önünde gülen deniz kızından çektiğinde ilk defa gözlerimiz buluştu. Yansımalarımız birbirine karışırken Kraken gözlerini siliyordu. Onun parmaklarındaki gözyaşları benim yanaklarıma dökülüyordu. Birbirimize sırtımızı döndüğümüzde yürümeye başladık. Hiç kimse, Kraken’in adımlarının, sadece kendi ruhunu değil, etrafındaki herkesi, her şeyi, her anı paramparça edeceğini bilemeyecekti.

Ve hiç kimse, o yıkımın Kraken'i de etkileyeceğini bilmeyecekti.

Kraken, yıkımın kendisi olsa bile…

🐙

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Gökyüzündeki şişkin dolunayın parlaklığı, adanın içindeki ormanı bir ana kucağı gibi sarmalamıştı.

Işığı, ağaçların arasından süzülüp toprağa dökülüyor, her bir yaprağın üzerinde ayrı bir gümüş parlıyor, gölgeleri dans ettiriyor, sonra onları karanlığın koynuna bırakıyordu. Adada yalnızca adım seslerimiz toprağın üzerinde ezilip kayboluyor, sessizliğin içinde eriyip gidiyordu.

Önümüzdeki Lerna ve Fırat, ortalarına aldıkları Eamon ile ağır adımlarla ilerliyorlardı. Eamon, bastonuna yaslanmış, her adımda biraz daha eğiliyor, biraz daha yavaşlıyor, lakin asla durmuyordu. Bastonunun ucunun toprağa her vuruşunda çıkan o boğuk ses, adanın sessizliğinde bir kalp atışı gibi yankılanıyor, her seferinde biraz daha derinleşiyor, biraz daha uzaklaşıyordu. Alistair, bizimle gelmemişti. 

Rauf ile onları arkalarından takip ediyorduk. Rauf, yanımda yürüyordu. Sessizdi. Adımları ağırdı, düşünceliydi. Gözleri, önündeki patikaya kilitlenmişti. Ama arada bir, başını hafifçe bana çeviriyor, göz ucuyla bakıyor, sonra yeniden önüne dönüyordu. 

"Ada, sandığımızdan daha büyükmüş."

Ayaklarımızın altındaki toprağın ezilen sesine Fırat'ın sesi karışmıştı. Sesi, gecenin sessizliğinde fazla yankılı geldi. Sanki konuşmaya cesaret edemiyor, lakin susmaya da dayanamıyormuş gibiydi.

Lerna, başını hafifçe ona çevirdi. "Büyük," dedi. "Hem de çok büyük."

Eamon, bastonunu toprağa vurdu. Bir kez. İki kez. "Büyük olan sadece ada değil," dedi. Sesi, yorgundu. Ama aynı zamanda, bir bilgelik taşıyordu. Yılların, kayıpların, vedaların bilgeliği. "Büyük olan, içinde sakladıklarıdır."

Sözleri, havada asılı kaldı. Lerna ve Fırat, bir an için durdu. Birbirlerine baktılar. Sonra, yeniden yürümeye başladılar. Ama bu sefer, adımları daha yavaştı, daha düşünceliydi.

Rauf, yanımda, sessizce yürüyordu. Elimi aradım. Parmaklarım, onun parmaklarını buldu. Rauf, ellerimizi birbirine kenetlediğinde yüzük parmağındaki alyansı hissettim. Kalbime bağlı damara çengelliydi o benim. Çengelin bağlı olduğu damardan sızan kan, ruhumdan taşıyordu. Her atışta, o çengel biraz daha derine batıyor, her nefeste biraz daha kanatıyor, her sessizlikte biraz daha kan kaybettiriyordu.

Bakışlarım Rauf’u buldu. Ben, o kanın içinde yürüyordum. Adımlarım ağırdı, gözlerim buğuluydu, ruhum ise çoktan teslim olmuştu.

Rauf, baktığımı anlamış olmalıydı ki elimi biraz daha sıkı sıktı. Sanki beni bu dünyaya bağlayan tek şey, o sıkışmış gibiydi. Ama o sıkış, aynı zamanda çengelin biraz daha batmasına, kanın biraz daha akmasına, ruhumun biraz daha kan revan içinde kalmasına neden oluyordu.

Ellerimiz kenetli şekilde yürümeye devam ederken, adanın bir başka girişinde bulunduğumuzu fark ettim. Dolunayın gümüş ışığı, ağaçların arasından süzülüp önümüze düşüyor, toprağın üzerinde uzun, titrek gölgeler oynatıyordu. Dışı siyaha boyanmış prefabrik kutu, hemen önümüzde duruyordu. Öyle bir siyahtı ki, geceyle bütünleşmiş, kendi karanlığıyla beslenen bir yara gibi duruyordu. Hemen uzağında iskeleye bağlı Kraken teknesi vardı. Siyah gövdesi, dalgaların üzerinde hafifçe sallanıyor, bağlı olduğu halatların gerildiği her an boğuk bir gıcırtı yükseliyordu.

Eamon, adımlarını durdurup sağ omzunun arkasından Rauf'a küçük bir bakış attı. Rauf, kenetli ellerimizi çözüp Eamon'un ve Fırat'ın arasındaki boşluktan sızdı. Parmaklarımın arasından çekilen eli, tenimde soğuk bir boşluk bıraktı. O boşluk, ruhumda açılan bir yaranın ilk sızısı gibiydi. Gecenin kanatları altına saklanmış prefabriğin kapısının önüne vardığında, cebinden çıkarttığı anahtarla kapıyı açtı. Anahtarın kilitte dönerken çıkardığı boğuk ses, adanın sessizliğinde bir çığlık gibi yankılandı.

Rauf, kapıyı ardına kadar ittirirken bilinçsizce Eamon'a doğru ilerledim. Toprak, ayaklarımın altında sessizce ezilirken, nefesim boğazımda düğümlenmişti. Yanına vardığımda bakışlarım, onun Rauf'un sırtında dolaşan ifadesiz gözlerini buldu. O gözler sadece yılların bilgeliğini değil, yılların sırrını taşıyordu. İçlerinde ne bir merak vardı ne de bir korku. Sadece, söylenmemiş her şeyin ağırlığı vardı.

Burada ne var, dede?”

Eamon, gözlerini Rauf'tan çekmeden cevap verdi. Sesi, derin ve sakindi, lakin altında bir volkan kaynıyordu. “Cephane.”

O sırada Fırat ve Lerna bedenlerini bize doğru çevirdi. Lerna'nın elleri, yanlarında yumruk gibi sıkılmıştı. Fırat'ın ise kaşları çatılmış, sorgulayan bakışları prefabriğin karanlık gövdesinde geziniyordu.

Neden sadece bu girişte var?” diye sordu, Fırat.

Eamon, önce yüzünü Fırat’a doğru çevirdi. Ardından Rauf’ta zincirli kalmış irislerini Fırat’a yöneltti.

Çünkü üs, bu girişin altında kalıyor,” diye cevapladı. “Olası bir riskte buradan müdahale edilecekti.”

Küçük adımlarla prefabriğe yürümeye başladı. Bastonunun ucu, toprağa her vuruşunda boğuk bir ses çıkarıyor, sanki yılların birikmiş ağırlığını toprağa bırakıyordu. Rauf, çoktan içeriye girmişti. Eamon'un arkasından ilerleyerek içeriye girdiğimizde ilk olarak yüzüme duvarlarda asılı duran silahlar çarptı. Öyle bir manzaraydı ki bu, bir savaşın değil, bir hazırlığın, bir bekleyişin, bir sonun görüntüsüydü.

Birbirinden farklı büyüklüklere sahip bıçaklar, silahlar, şarjörler ve mermiler vardı. Duvarlar, boydan boya metalin soğuk parıltısıyla kaplanmıştı. Kimi bıçakların kabzalarına işlenmiş desenler, yılların kullanımıyla aşınmış, kimi tüfeklerin namluları ise hâlâ yağlı, hâlâ parlaktı. Odanın ortasında duran metal masanın üzerinde, dizilmiş şarjörler vardı. Her biri, ayrı bir ölümün habercisi gibi sıralanmıştı. Duvarlardaki raflarda, kutular dolusu mermi, üzerlerinde hiçbir ibare olmadan, sessizce bekliyordu.

İçlerinden biri dikkatimi çekmişti. Buradaki bütün tabancalar sadeydi fakat birinin şarjör kapağının hemen altında gri bir işleme vardı. Bakışlarım orada takılı kalmıştı.

Bu cephanelikten diğer girişlerde de olması gerekmez miydi?” diye soran Lerna’nın sesiyle gözlerim Eamon’u buldu. Sesi, duvarlarda yankılanıp kaybolurken, Eamon odanın kenarında duran sandalyeyi es geçerek bıçakların yanına doğru yürüdü. Parmakları, bir bıçağın kabzasında gezindi, sonra geri çekildi.

Girişlerdeki adamlarımız teçhizatlı bir şekilde koruma görevlerini üstleniyor zaten. Biraz önce dediğim gibi, burada bekleyen kimse yok ve acil bir durum olmadıkça da kimse gelemez.”

Fırat, işaret parmağıyla birbirinden farklı tabancaları gösterdi. Parmağı, havada çizdiği hayali bir çizgiyle silahların üzerinde gezindi. "Bunların bir kaydı var mı?"

Eamon, kafasını olumsuzca salladı. Hareketi ağırdı, düşünceliydi. Sanki her sallayışında, bir sırrı daha toprağa veriyordu. "Hiçbirinin resmi bir kaydı yok. Mermileri bile özel olarak üretiliyor. Seri numaraları yok

"Bu tehlikeli değil mi?" Dudaklarımdan kaçan sorguyla Eamon, bana doğru döndü ve gözlerimin içine baktı. Bakışı uzundu. Sorgulayıcı değil, ama aynı zamanda bir şeyler anlatır gibiydi. Konuşacağını düşündüm fakat bir şey demeden bakışlarını benden ayırdı ve kapıya doğru yürümeye başladı.

Çıkalım,” dedi, sadece.

Fırat ile Lerna, Eamon’un peşine takıldıklarında onlarla ilerledim. Prefabrikten çıktığımız anda Rauf’un da geldiğini fark ettim. Kapının arkasından sessizce sızdı, ellerini pantolonunun ceplerine sokmuş, yüzünde ifadesiz bir bakışla bize katıldı. Göz göze geldik. Bir şey söylemedi. Sadece yanıma geldi ve yürümeye başladı.

Ağaçların arasından süzülen dolunay ışığı, önümüzdeki patikayı aydınlatıyor, gölgelerimizi uzatıp kısaltıyordu. Kulübeye doğru ağır adımlarla ilerlerken, sessizliği ilk bozan yine iki gün sonraki o kritik operasyonun ağırlığı oldu. Fırat, bakışlarını patikadan ayırmadan, "Kral Kelebeği..." diye mırıldandı, operasyonun adını zihninde tartar gibi. "Oteldeki düzen sızmak için ideal ama veri transferinin yapılacağı o VIP salon tam bir kurtlar sofrası olacak."

Lerna, omzunun üzerinden arkaya, bize doğru baktı. "Üstelik Ava'nın dışarıdaki adamları işin içindeyse, sıradan bir koruma ordusundan bahsetmiyoruz demektir. Her bir köşeyi santim santim ezberlememiz gerekecek."

Eamon, bastonunu toprağa ritmik bir şekilde vurarak yürümeye devam ederken derin, hafifçe hırıldayan bir nefes aldı. Yüzündeki o eski toprak çizgileri, dolunayın gümüşi ışığı altında adeta geçmişin bir haritası gibi parıldıyordu.

"Siz şimdikiler, her şeyi kusursuz planlarla, dijital ekranlarla halledebileceğinizi sanıyorsunuz," dedi, sesindeki o kadim bilgelik hafif bir alayla bükülürken. "Yıllar önce, seksenlerin sonunda, Akdeniz’de benzer bir sızma operasyonundaydık. Elimizde ne anlık uydu görüntüsü vardı ne de kulaklıklarımız... Sadece birbirimizin nefes sesini dinliyorduk."

Fırat, hafifçe gülümsedi. "Eee, nasıl sızdınız peki?"

Eamon duraksadı, bastonuna yaslanıp başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Gözlerinde eski bir savaşçının muzip parıltısı çaktı.

"Operasyonun adı 'Gümüş Levrek'ti güya. Ama bizim telsizci çocuk heyecandan kod adlarını karıştırıp, dönemin amiraline açık frekanstan 'Komutanım, levrekler tavaya girdi, helvayı kavurmaya başlayın' deyiverdi. Koskoca operasyon bir anda balıkçı barınağı baskınına döndü. Amiral o telsizciyi cezalandırmak için üç ay boyunca bütün üsse sadece balık çorbası içirmişti. Herkesin pulu çıkacaktı neredeyse."

Eamon’un bu beklenmedik anısı ve ciddiyetle anlattığı küçük espri, adanın o kasvetli, gergin havasını bir anda dağıttı. Patikada yankılanan ilk rahat nefeslerle birlikte hepimizden ortak bir gülüş yükseldi. Fırat başını iki yana sallayarak gülerken, yanımda yürüyen Rauf'un da göğsünün sarsıldığını hissettim.

Rauf, yüzündeki o günlerdir süren karanlık, yorgun maskeyi bir kenara fırlatmış gibi içtenlikle gülerek önce dedesine, ardından bakışlarını hemen yanına kaydırarak bana baktı. Gözlerindeki gülüşün sıcaklığı yüzüme çarptığında, içimdeki o kör tünelin duvarlarında bir an için mumlar yakılmış gibi hissettim. Dudaklarının kenarındaki o yalnızca bana ait olan incecik kıvrım, dolunayın altında öyle net, öyle sarsıcıydı ki, her şeye rağmen durup sadece onu izlemek, o anın içinde donup kalmak istedim. Gözlerindeki o yoğun, koruyucu ama bir o kadar da hüzünlü parıltı içimi titretti. Rauf’un gülüşü benim sığınağımdı ama o sığınağın duvarlarında şüphenin gölgeleri hâlâ sinsice raks ediyordu.

Gülüşmeler eşliğinde nihayet kulübenin önüne vardığımızda, Eamon adımlarını durdurdu. Bastonunu yere sertçe vurup Rauf'a döndü ve "Hadi bakalım Kraken," dedi, sesi yeniden o buyurgan ama korumacı tona bürünürken. “İçeri geç de bize okkalı bir çay koyup getir.”

Fırat hemen öne atılarak, "Bende sana yardım edeyim komutanım," dedi ve Rauf’un omzuna hafifçe dokunup içeriye doğru yöneldi.

Eamon, kulübenin önündeki eski ahşap sandalyeye doğru ağır adımlarla ilerleyip yerleşirken, Rauf kapının eşiğinde durup bana son bir kez baktı. Gözlerindeki o karmaşık ifadenin içinden sıyrılmaya çalışarak başımla sakin bir onay verdim. O içeri adım attığı an, Lerna ile göz göze geldik. Zamanımız daralıyordu ve adada yalnız kaldığımız bu anı kaçıramazdım. Bakışlarımı Eamon’a sabitleyip, Lerna’ya çenemle kulübenin kapısını, yani içeriyi gösterdim. Lerna, ne demek istediğimi anında kavrayan o keskin zekasıyla hiç ikiletmedi; sessiz bir hayalet gibi hızla Rauf ile Fırat'ın peşinden içeriye süzüldü.

Kulübenin önünde sadece Eamon ve ben kalmıştık. Adımlarım beni onun yanındaki boş sandalyeye doğru sürükledi. Ağır zincirlerle bağlanmış gibi hissettiğim bedenimi sandalyeye bıraktım. Gözlerimi önümüzdeki toprağa diktim.

"Aklımı kurcalayan sorularım var fakat bir türlü cevaplarına ulaşamıyorum, dede," dedim, sesim gecenin soğuk havasında adeta çıplak ve savunmasız bir fısıltı gibi yayılırken.

Eamon, yüzünü bana çevirmedi. Gözlerini, tam ortamızda duran, geçmiş gecelerden kalma köz dolu, sönük ve küllerle kaplanmış ateş çemberine çevirdi. Sakalını yavaşça sıvazlarken, "Az çok ne olduklarını tahmin edebiliyorum," dedi, sesi toprağın altından gelen kadim bir uğultu gibi derindi.

İçimdeki o buğulu ayna sarsıldı. "Aramadığım insan, sorgulamadığım düşman kalmadı Eamon," dedim, sesimdeki çaresizliği ve öfkeyi gizlemeye gerek duymayarak. "Ben nasıl sorularımın cevaplarını alacağım?"

Eamon, gözlerini o sönük ateş çemberinden ayırmadan, sanki küllerin arasında görünmez yazılar okuyormuş gibi mırıldandı: "Bazı soruların cevapları gözlerinin önündedir."

Kaşlarım çatıldı, kalbimin üzerindeki o çengelin biraz daha derine battığını hissettim. "Ya ben onları görmüyorsam?" diye sordum, gözlerim onun profilinde çakılı kalırken.

Eamon yavaşça başını çevirdi, o yılların yükünü taşıyan irislerini doğrudan gözlerimin içine dikti. "O halde onları görünür yap."

"Bunu nasıl yapacağım?" diye üsteledim, zihnimdeki tünelin duvarları üzerime doğru daralırken.

Hiçbir sır arkasında iz bırakmadan yürüyemez,” dedi, Eamon. Yüzündeki o sarsılmaz, her şeyi bilen ifadeyle hafifçe öne doğru eğildi ve son sözünü bir mühür gibi ruhuma bastı: “Yangının nerede bittiğine değil, o ilk kıvılcımın kimin eliyle çakıldığına bakacaksın. Cevaplar her zaman yanar, sen dumanı takip edeceksin, Miraç.”

🔗

İki Gün Sonra

Marmara’nın hırçın dalgaları, Millennium Hotel’in devasa cam cephelerine çarpıp köpürürken, zaman geriye doğru saymayı çoktan bırakmış, o amansız iki günün ardından tam demin vurmuştu.

Otel, dışarıdan bakıldığında lüksün, paranın ve ihtişamın göz kamaştırıcı bir mabedi gibi yükseliyor; içeriye sızan deniz kokusu ise şatafatın altına gizlenmiş barut kokusunu kamufle etmeye yetmiyordu. Balonun gerçekleşeceği ana salon, tavandan sarkan devasa kristal avizelerin altın sarısı ışıklarıyla yıkanıyor, tabandaki mermer zemin bu parıltıyı bir ayna gibi yansıtarak üzerinde yürüyen adımların heybetini ikiye katlıyordu. Salonun her bir köşesine konumlandırılmış ağır kadife perdeler, şampanya kadehleri arasında sahte gülücükler saçan elitlerin gölgelerini saklarken; kulaklıklardan gelen hafif statik cızırtı, Sualtı Akrepleri timinin her bir ferdinin damarlarındaki kanı donduracak bir ciddiyetle akıtıyordu.

Otelin hemen dışındaki karanlıkta, teknik servis minibüsünün içinde Pars, yüzünü kaplayan mavi ekran ışıklarının ardında adeta kaybolmuştu. Parmakları klavyede bir örümcek gibi koştururken, otelin tüm veri tabanını, yüz tanıma kameralarını çoktan kendi ağına bağlamıştı. Ceylin ve Miraç’ın gizli kameralı küpelerinden gelen anlık görüntüleri dijital ekranda taratıyor, hainin eşleşen yüz hatlarını yakalamak için uydudan gelen verileri saniyelerle yarışarak işliyordu.

Zifiri karanlığın Marmara’yla birleştiği iskele kısmında ise Fırat ve Ali bekliyordu. Dalgaların üzerinde hafifçe sallanan zodyak botun içinde, motorun o boğuk sesini denizin gürültüsüne gizlemişlerdi. Fırat, gece görüş gözlüğüyle sahildeki devriyelerin adımlarını santim santim izliyor, Ali ise elleri tetikte, kulaklıktan gelecek o tek bir alarm kelimesine odaklanmış bir şekilde telsiz frekanslarını kolluyordu. Sudan yükselecek o ateş desteği için her ikisi de birer namlu gibi soğuk ve hazırdı.

Bu sırada, salonun kılcal damarları çoktan harekete geçmişti. Üzerlerinde otelin resmi üniformasıyla Necla ve Aslı, ellerindeki ağır gümüş tepsilerle kalabalığın arasında kusursuz birer hayalet gibi mekik dokuyorlardı. Necla, masalara şampanya bırakırken başını hafifçe eğiyor, VIP locaların etrafındaki korumaların kendi aralarındaki fısıldaşmalarını, telsiz frekanslarındaki o gergin hareketliliği gözleriyle ve kulaklarıyla adeta emiyordu. Yan masaya kadehleri bırakan Aslı ise derin bir nefes alarak heyecanını bastırmaya çalışıyor, göz ucuyla teslimatın yapılacağı koridorların kapısını kolluyordu.

Salonun hemen yan tarafında yer alan lüks kumarhanenin barında ise Demir vardı. Elindeki shakerı ritmik hareketlerle sallarken, barda barmen kılığında, alkolün etkisiyle gevşeyen dillerden dökülen kelimeleri tek tek ayıklıyordu. Gözleri salondaki kalabalığın üzerinde gezinirken, tezgâhın hemen altında gizlenmiş, parmaklarının tek bir hamlesine bakan kısa namlulu, susturuculu silahlara dokunur gibi barın ahşap yüzeyini siliyordu. Sıcak noktanın tam göbeğinde, tetikte bekliyordu.

Büyük kemerli kapılar sonuna kadar açıldı. Arven, Ceylin, Miraç ve Rauf ağır adımlarla giriş yaptıklarında, zamanın akışı adeta yavaşladı.

Göz kamaştırıcı kalabalığın bakışları, salonun ortasına doğru süzülen bu dörtlüye kilitlenmişti. Arven, asaletini ve tehlikesini perçinleyen simsiyah, hatları kusursuzca kesen şık bir takım elbisenin içinde yürüyordu; her adımı bir fırtına öncesi sessizliği andırıyordu. Hemen yanında, gecenin tüm günahlarını sırtlanmış gibi parıldayan Ceylin vardı. Üzerindeki kan kırmızısı elbise, salondaki tüm renkleri boğacak kadar iddialı, yırtmacından sızan her bir hareket bir avcının zarafetini taşıyordu.

Rauf, koyu lacivert takım elbisenin ağırlığıyla adeta o sarsılmaz Kraken kimliğini kuşanmıştı. Yüzündeki kemik gözlükler, gözlerindeki o keskin, analitik zekayı kamufle eden soğuk bir kalkan gibi duruyordu. Ceketinin iki yakasını birbirine bağlayan gümüş zincir ise göğsünün her iniş kalkışında salonun ışığını yakalıyor, sakladığı o devasa yalanın ve taşıdığı unvanın bir nişanı gibi parıldıyordu.

Miraç ise üzerine ikinci bir ten misali gömülen bir gümüş elbise giymişti. Mermer zemine dökülen uzun etekleri, derin yırtmacından süzülen her adımıyla kıpırdıyordu. Gerçek kimliğini kusursuzca gizleyen, omuzlarına dökülen gece karası peruk ve kumaşın gümüş işlemeleri avizelerin ışığı altında parıldıyor; onu bu tehlikeli oyunun en gizemli, en göz alıcı figürüne dönüştürüyordu.

Sualtı Akrepleri timinin her bir ferdi bu balo için tamamen kılık değiştirmiş, resmi kayıtlardaki kimliklerini geride bırakıp cemiyet hayatının lüks maskelerinin arkasına saklanmışlardı. Dörtlü, kendilerine ayrılan, salonun hem girişini hem de VIP çıkışını gören stratejik masaya doğru ilerleyip yerleşti.

Aynı dakikalarda Lerna, ana binanın içinde duran güvenlik odasına doğru o soğuk adımlarıyla ilerledi. İçeriye adım attığında, odadaki üç iriyarı görevlinin bakışları ona döndü. Henüz ne olduğunu soramadan, Lerna’nın hareketi bir kırbaç gibi patladı. İlk adamın boğazına inen sert dirsek darbesi odayı sessizliğe gömdü, diğer ikisi hamle yaptığında ise oda bir anda sessiz bir boğuşma alanına döndü. Havada uçuşan yumruklar, mermer duvara çarpan bedenlerin tok sesi... Lerna, bir akrep çevikliğiyle son adamın da kolunu arkaya kıvırıp ensesine indirdiği darbeyle onu yere serdi.

O esnada Pars, parmaklarını son kez klavyeye vurdu. "Güvenlik odası kilitlendi, Lerna. İçeride yalnızsın," diyen sesi kulaklıklarda yankılandı.

Lerna, nefes nefese kalmış göğsünü sakinleştirmeye çalışarak sol kulağındaki kulaklığı parmak uçlarıyla düzeltti. Beyaz gömleğinin birkaç düğmesi açılmış, siyah pantolonunun beline ellerini koymuştu. Dağılan saçlarının arasından, önünde duvar gibi yükselen düzinelerce kamera televizyonuna baktı. Gözleri ekranlar arasında hızla mekik dokurken sordu: "Tam olarak kimi arıyoruz?"

Bu soru, salondaki masalarında birer yabancı gibi oturan ama zihinleri birbirine bağlı olan herkesin kulağına aynı anda ulaştı.

Tam o saniyede, salonun ana giriş kapısının ağır kanatları bir kez daha aralandı. İçeriye, varlığıyla tüm atmosferi ağırlaştıran, adımları basacağı toprağı tanır gibi kendinden emin biri girdi. Miraç, kapıya doğru dönen bakışlarını giren kişinin üzerinde gezdirdi fakat sonra gözlerini diğer masalara kaydırdı. İlgisini ve şüphesini çekebilecek o aradıkları kişiyi bulmak için bakışlarını kalabalığın üzerinde gezdirmeye başladı.

Miraç’ın aksine, bakışlarını o yeni giren kişiden hala ayırmayan iki kişi vardı salonda. Gözleri, kapıdaki o gizemli figürün üzerinde adeta donup kalmıştı. Zaman durdu, salondaki müzik uğultulu bir gürültüye dönüştü. O iki çift göz, kapıdaki hedeften nihayet ayrıldıklarında, salondaki yüzlerce insanın arasından sıyrılıp doğrudan birbirlerinin gözlerini buldular. Bakışlarındaki o sarsıcı, her şeyi ele veren ifade, dumanın tam olarak nereden tütmeye başladığının habercisiydi.

Zamanın çarkı, Millennium Hotel’in avizeleri altında patlamaya hazır bir bomba gibi dönen o uğultulu saniyelerden geriye doğru sarılmaya başladı; saniyeler dakikaları, dakikalar ise o gerilim dolu kırk sekiz saati yuttu. Mekân ve lüksün parıltısı yerini bambaşka bir karanlığa bıraktı.

İki gün önce, Ava’nın kaldığı malikanenin arkasında kalan ve terk edilmiş bir maden ocağının ağzını andıran kör noktanın uzağına park edilmiş siyah, ağır zırhlı bir aracın içi derin bir sessizliğe gömülmüştü. Camın arkasından süzülen dolunayın gümüşi ve çiğ ışığı, arabanın ön konsoluna, oradan da içerideki iki adamın sert çehrelerine vuruyordu. Bu kör nokta, o meşhur malikanenin resmi kayıtlarda asla yer almayan, Ava’nın sızmak ve kaçmak için kullandığı o gizli tünelin tam çıkış ağzına bakıyordu.

Direksiyonda Arven oturuyordu. Yüzünün yarısı dolunayın beyazlığıyla aydınlanırken, diğer yarısı arabanın içindeki koyu karanlığın esiriydi. Parmakları, kontağı kapalı arabanın direksiyon simidi üzerinde yavaşça ritim tutuyor, gözleri ise dikiz aynasından tünelin o paslı demir kapısını kolluyordu. Dikiz aynasından yansıyan tek bir gözü vardı ki, ayın şavkıyla yıkanmış dondurucu bir safir gibi parıldıyordu. Gözbebeğinin etrafındaki çelik mavisi halka, tünelden gelecek en ufak bir hareketi yakalamak üzere yırtıcı bir dikkatle gerilmişti. O soğuk mavi kristal, gecenin karanlığına meydan okuyan keskin bir bıçak ağzı gibiydi.

Yan koltukta ise Rauf, adeta kendi zihninin zindanlarına kilitlenmiş bir heykel gibi hareketsizce duruyordu. Sırtını koltuğa tamamen yaslamış, başını arkaya düşürmüştü. Dolunayın çiğ ışığı, onun o kemikli, sert yüz hatlarını ve şakağındaki gergin damarı her iniş kalkışında belirginleştiriyordu. Gözleri kapalıydı ama zihni, en ufak sesi duyacak kadar tetikteydi.

Arven, parmaklarının direksiyondaki ritmini aniden kesti. Direksiyonu sıkan parmak boğumları beyazlarken, dikiz aynasındaki o dondurucu safir göz, öfkenin zehriyle bulandı.

"Okyanus teyzenin katili hemen içeride ve hiçbir şey yapamıyoruz," diye mırıldandı Arven. Kelimeler dudaklarının arasından birer kurşun gibi ağır, ama bir o kadar da çaresiz dökülmüştü.

Rauf, yasladığı başını milim bile kaldırmadı. Sadece göz kapakları yavaşça aralandı. Göz kapaklarının ardındaki o koyu kahve irisler, ay ışığının değmesiyle küllenmiş bir yangının aniden harlanması gibi parıldadı. Dolunayın soluk ışığı, gözbebeğindeki o demlenmiş, esmer karanlığı daha da koyulaştırmış; bakışlarına asırlık bir çınarın gölgesi kadar ağır ve tehlikeli bir anlam katmıştı. Karşısındakini eritebilecek kadar sıcak, ama bir o kadar da acımasız bir sükunetle bakıyordu.

"Üç gün sonra tam karşısında olacağım, Arven," dedi, her bir heceyi hainin boynuna dolanan bir ilmik gibi tartarak. Sesinde, yılların biriktirdiği o amansız, Kraken'e yakışır yıkıcı sakinlik vardı.

Arven, duyduğu bu vaatle tatmin olmak bir yana, direksiyon simidini kıracakmış gibi sıktı. Dişlerini birbirine bastırdığında çene kemiği kaskatı kesildi. Bakışlarını dikiz aynasından ayırıp yan profildeki Rauf’a çevirirken öfkesi soluğunu daraltıyordu.

"Karşısında olman hiçbir şeyi değiştirmeyecek," diye tısladı Arven, sesindeki o intikam arzusu arabanın içini tamamen esir alırken. "Ava nefes aldığı sürece, içimdeki o kör katliam hissi geçmeyecek. Bana onun karşısında dikilmek yetmez Rauf... Bana onun kanı lazım."

Rauf, Arven’in sesinden taşan o kontrolsüz öfkeyi sükunetle göğüsledi. Bakışlarını ağır ağır çevirip, yanındaki abisinin o safir gözlerine, içindeki karanlık dehlizlerin en dibini gören bir adamın bilgeliğiyle baktı.

"Kan tek başına bir şeyi çözmez, Arven," dedi Rauf, sesi bir komutanın sarsılmaz otoritesiyle yankılanırken. "Ava’yı sadece öldürmek, onun yarattığı o karanlık ağı ortadan kaldırmaz. Kökünü kazımak zorundayız. Eğer o otele sadece intikam için girersek, Ava’nın kurduğu o labirentin içinde ilk yem olan biz oluruz."

Arven, bakışlarını öfkeyle dışarıya, tünelin o paslı demir kapısına çevirdi. Direksiyondaki parmak boğumları hâlâ bembeyazdı. İçindeki katliam hissi, göğsünü yırtıp dışarı çıkmak isteyen vahşi bir hayvan gibi pençelerini geçiriyordu ruhuna.

"Benim kaybedecek bir şeyim kalmadı Rauf," diye fısıldadı, sesi bu defa öfkenin getirdiği tehlikeli bir kırılganlıkla kısılarak. "Okyanus teyzenin hesabı kapanmadan bana bu dünyada nefes almak bile haram."

Rauf yavaşça elini uzattı, Arven'in kaskatı kesilmiş omzuna elini koydu ve parmaklarını sıkarak onu gerçekliğe, bu anın soğukluğuna döndürdü.

"Senin kaybedecek çok şeyin var abi," dedi Rauf, her bir kelimesini Arven’in zihnine çakarcasına.

Rauf’un dudaklarından dökülen abi sözcüğü ile Arven’in o çelik mavisi bakışlarında anlık bir duraksama, o sert çehresinde hafif bir gevşeme oldu. Rauf, abisinin bu zayıf ama insani yanını çok iyi biliyordu. Elini omzundan çekip bakışlarını yeniden tünelin karanlığına dikti.

"Üç gün sonra o kapıdan içeri girdiğimde, herkes rolünü kusursuz oynamak zorunda," diye devam etti Rauf, gözlerini tünelden ayırmadan. "Ava’yı nefessiz bırakacağız, evet. Ama bunu onun kurallarıyla değil, kendi kurallarımızla yapacağız. Şimdi o içindeki öfkeyi bir namlu gibi doğrult ve zamanı gelene kadar emniyetini kapat."

Arven derin, sarsıcı bir soluk alıp başını arkaya yasladı. Gözlerini kapattığında, kirpiklerinin arasından sızan o dolunay ışığı, yüzündeki öfkenin yerini alan o soğuk kararlılığı aydınlattı.

Tam o saniyede, malikanenin saklı girişinin paslı demir kapısı, gecenin sessizliğini yırtan boğuk bir gıcırtıyla aralandı. Arven’in gözleri bir yayın boşanması gibi hızla açıldı, dikiz aynasındaki o dondurucu safir göz yeniden yırtıcı bir dikkatle gerildi. Rauf da başını milim oynatmadan bakışlarını tünelin çıkışına dikti.

Karanlığın içinden, etrafı rüzgârı koklar gibi tedirgin adımlarla süzerek ilerleyen bir figür çıktı. Bu adam, Deniz Kuvvetleri bünyesinde stratejik bir konuma sahip olan ama ruhunu çoktan satmış olan Gediz Barkın’dı. Yüz hatlarındaki o sahte, bürokratik ciddiyet, dolunayın çiğ ışığı altında tekinsiz bir gölgeye dönüşüyordu. Gediz, Ava ve Murat Sancaklı ile kurduğu o kirli ortaklığın en kritik halkasıydı; Türkiye'nin denizlerdeki sarsılmaz kalkanı olan Mavi Vatan stratejisine ait, yerli ve milli gizli denizaltı yazılımlarını yabancı bir servise satmak üzere görevlendirilmiş içerideki hainin ta kendisiydi.

Gediz, tünelin ağzından çıktıktan sonra sağ elini ceketinin iç cebine attı. Çıkardığı metal, parıltılı, özel şifreli diski parmaklarının arasında sıkıca kavradı. Diskin içindeki kodlar, Mavi Vatan’ın deniz altındaki tüm görünmezliğini ortadan kaldırabilecek bir ihanetin faturasıydı. Adımlarını hızlandırarak patikanın aşağısında bekleyen, farları sönük siyah lüks aracına doğru ilerledi. Sürücü koltuğuna geçip kapıyı kapattığı an, arabanın motoru hırıltıyla çalıştı ve lastiklerin toprağı ezen sesiyle birlikte karanlığın içinde kaybolup gitti.

Araba gözden kaybolduğunda, arabanın içindeki o klostrofobik sessizlik yeniden tek vücut oldu. Arven, direksiyon simidini bıraktı, gövdesini tamamen sağa çevirerek gözlerini tünelden ayırmayan Rauf’a döndü.

Safir gözlerindeki o dondurucu soğukluk, avını sabırla bekleyen bir avcının sakinliğine bürünmüştü. "Adamımız bu," dedi Arven, sesi gecenin ayazına karışan çelik bir tını gibi pürüzsüz ve keskindi. "Bize kalan artık sadece baloda diski almak."

Zamanın tekerleği, o karanlık malikanenin ağzında tütmeye başlayan ilk dumanı arkasında bırakarak kırk sekiz saati tek bir nefeste yuttu. İki gün önceki o soğuk ay ışığı ve paslı tünel kapısı, yerini yeniden Millennium Hotel’in salonunda patlayan o ihtişamlı, sahte altın sarısı ışıklara bıraktı.

Zaman, tam demin vurduğu o saniyeye geri döndü.

Lerna’nın güvenlik odasından nefes nefese gelen "Tam olarak kimi arıyoruz?" sorusu kulaklıklarda hâlâ asılıydı. O sırada salonun ağır, kemerli kapısından içeri adım atan adam, iki gün önce karanlık tünelin ağzında elindeki şifreli diski gizleyen Gediz Barkın’dan başkası değildi. Üzerindeki kusursuz kesim smokini ve yüzündeki o devlet adamı maskesiyle, bir hain gibi değil, gecenin en saygın davetlisi gibi yürüyordu.

İki gün önce o zırhlı aracın içinde, bu ihanetin belgesini kendi gözleriyle izleyen Arven ve Rauf’un bakışları, Barkın’ın salondaki adımlarını birer namlu gibi takip etti. Avın tam olarak ne zaman tuzağa düşeceğini bilir gibi, gözlerindeki o dondurucu ve ölümcül kesinlikle adama kilitlenmişlerdi.

Zaman bir an için dondu, salondaki orkestranın sesi derin bir uğultuya dönüştü. İkisi de aynı anda, kapıdaki hedeften bakışlarını nihayet ayırdıklarında, salondaki yüzlerce insanın ve parıltının arasından sıyrılıp doğrudan birbirlerinin gözlerini buldular. Arven’in o çelik mavisi safir gözleri ile Rauf’un Kraken sessizliğini taşıyan koyu abanoz gözleri çakıştı. Gözleriyle birbirlerine tek bir şey fısıldadılar: Kral Kelebeği.

Gediz Barkın, salondaki kalabalığın arasından sıyrılarak kendinden emin adımlarla doğrudan bara doğru ilerlemeye başladı. Arven ve Rauf, onun her bir adımını gözleriyle milim milim takip ederken salondaki uğultu tekinsiz bir sessizliğe büküldü. Rauf, hedefin yönünü netleştirdiği an bakışlarını Barkın’dan ayırdı. Yavaşça yanındaki Miraç’a doğru döndü ve hafifçe kulağına doğru eğildi. Gözlerindeki o derin, her şeyi saklayan karanlık saniyeliğine Miraç’ın gümüş elbisesinin parıltısına karıştı.

"Kendime viski almaya gidiyorum, sana da kırmızı şarap alacağım," diye fısıldadı Rauf, sesi sadece Miraç’ın duyabileceği kadar alçak ve pürüzsüzdü.

Geriye çekilip koyu lacivert ceketinin önünü tek bir hamleyle ilikleyerek ayağa kalktı. Miraç, hiçbir şey söylemeden arkasından bakarken Rauf, o sarsılmaz ve heybetli adımlarıyla kalabalığın arasına karışıp bara doğru ilerlemeye başladı. Miraç, oturduğu masada donmuş gibi kalmıştı; bakışlarını Rauf’un o geniş, sırlarla dolu sırtında gezdirdi. Sırtındaki her bir çizgi, Eamon’un bahsettiği o dumanın tütmeye başladığı gizli bir coğrafya gibiydi; gözlerini o sırttan ayıramıyordu.

O sırada Arven, kendilerine ayrılmış masasında Ceylin ile uzakta kalan o loş köşedeki Gediz'i izliyordu. Safir gözleri hedefinin her bir mimiğine kilitlenmiş, içindeki o katliam hissini dizginlemeye çalışarak adamı adeta zihninde yok ediyordu. Ancak tam o saniyede, salonun yapay şatafatının içinden sıyrılan şık giyimli, orta yaşlı bir çift doğrudan Arven ile Ceylin’in oturduğu masaya doğru yöneldi.

Çift masanın başında durup sahte, parlak gülücüklerle selam verdiğinde Arven’in Gediz üzerindeki o yırtıcı ve keskin bakış açısı mecburen kesildi. İçindeki öfkeyi saniyeler içinde o elit maskesinin arkasına gizlemek zorunda kaldı. Gelen kadın, şampanya kadehini hafifçe kaldırarak, "Harika bir balo, değil mi? Millennium Hotel her yıl çıtayı biraz daha yükseltiyor," diyerek balo hakkında sıradan, ağdalı bir sohbetin kapısını araladı. Arven dişlerini sıktı, Ceylin ise masasındaki o kan kırmızısı elbisesinin içinde duruşunu dikleştirerek gelen konukları zarafetle göğüslemek üzere sahte bir tebessüm kuşandı.

Gediz Barkın, cebindeki o ihanetin faturası olan diskin ağırlığıyla bar tezgahına doğru yanaştı. Yüzündeki o bürokratik soğuklukla Demir’e bakarak sert bir viski istedi. Bardaki barmen kılığındaki Demir, yüzündeki profesyonel ve kayıtsız maskeyi bozmadan bardağı doldurdu, buzları yavaşça içine bıraktı. Gediz, bardağı eline alıp barın hemen kenarındaki loş köşede, gözleriyle salondaki alıcıyı arayarak beklemeye başladı.

Tam o sırada Rauf, o heybetli ve sarsılmaz adımlarıyla barın önünde durdu. Koyu lacivert takım elbisesinin içindeki o dik duruşu, salondaki tüm gözleri üzerine çekecek cinstendi. Demir ile göz göze geldiklerinde aralarında görünmez bir elektrik akımı geçti. Rauf, sesindeki o tok ve emir veren tonla, "Bir viski ve bir kadeh kırmızı şarap alabilir miyim?" dedi.

Bu salondaki herkes onu sadece askeri geçmişi olan bir adam olarak değil, Türkiye’nin en büyük savunma sanayi devlerinden birinin yatırımcısı ve şirketin CEO’su olarak tanıyordu. Bu unvan, ona salonda meşru bir dokunulmazlık ve her kapıyı açacak bir güç sağlıyordu. Demir, Rauf’un siparişini hazırlamak için arkasını döndüğü an, Gediz Barkın elindeki viski bardağıyla barın kenarından ayrıldı ve kalabalığın arasına doğru süzülmeye başladı.

Rauf, göz ucuyla hedefin hareketlendiğini fark etti. Tam arkasından hamle yapıp peşine düşeceği sırada, hemen yanından gelen orta yaşlı, şık giyimli başka bir adamın sesiyle durmak zorunda kaldı. Savunma sanayinin önde gelen diğer isimlerinden biri olan bu adam, Rauf’un omzuna hafifçe dokunarak, "Yusuf Bey, son geliştirdiğiniz denizaltı savunma sistemlerinin lansmanı için Ankara'dan onay çıktığını duyduk. Şirketinizin bu hamlesi dengeleri değiştirecek, tebrik ederim," diyerek Rauf’un önünü kesti. Rauf, içindeki Kraken’i zapt etmek zorunda kalarak sahte bir nezaketle adama dönmek zorunda kaldı. Sorulan soru ve uzatılan el, hedefin peşinden gitmesini engellemişti.

Bu sırada Gediz Barkın, balo salonunun parıltılı kalabalığının arasından ağır adımlarla ilerliyordu. Gözleri salondaki yüzleri tararken, stratejik masada tamamen yalnız oturan gümüş elbiseli kadına, yani Miraç’a kilitlendi.

Gediz Barkın, elindeki viski bardağını hafifçe sarsarak, salondaki sahte gülücüklerin ve ağır parfümlerin arasından sıyrıldı. Adımları ağır, kendinden emin ve hedefe kilitliydi. Bakışları, masada bir kuğu gibi asil ama bir o kadar da tehlikeli oturan gümüş elbiseli kadından milim sapmıyordu.

Miraç, masadaki yalnızlığının içinde her saniyeyi zihninde tartan bir saat gibi yaşarken, yaklaşan gölgeyi ilk önce görüş açısının kenarında fark etti. Bedeni refleks olarak gerildi, kalbinin üzerindeki o çengel sızladı ama yüzündeki o kusursuz cemiyet maskesini bozmadı. Gece karası peruğunun altından, gözlerini ağır ağır gelen adama çevirdi.

Gediz, masanın tam başında durdu. Yüzünde, üst düzey bürokratların o yapay, insanı tepeden süzen ama bir o kadar da samimi görünmeye çalışan gülümsemesi vardı. Gözlerini Miraç’ın gümüş elbisesinin parıltısında, ardından omuzlarına dökülen siyah saçlarında gezdirdi.

"Sizin gibi güzel bir kadının," dedi, ses tonunu gecenin ritmine uydurarak, hafifçe eğilerek. "Böylesine bir baloda, bu ihtişamın tam ortasında yalnız kalmasını hiç hoş karşılayamadım."

Miraç, gümüş elbisesinin yırtmacından süzülen bacağını hafifçe düzelterek arkasına yaslandı. Gözlerindeki o soğuk, mesafeli ama davetkar mavilerini adamın yüzüne dikti. Kulaklığından Pars’ın klavye seslerini ve Arven’in derinden gelen o hırıltılı nefesini işitiyordu; tim şu an pür dikkat burayı dinliyordu.

"Yalnızlık, bu salondaki kalabalığın çoğundan daha samimi bir dosttur, beyefendi," dedi Miraç, sesi pürüzsüz ve bir o kadar da mesafeliydi. "Ayrıca her yalnızlık, bir terk edilmişlik değildir. Bazen sadece bir tercihtir."

Gediz, bu derin cevaptan etkilenmiş gibi kaşlarını hafifçe kaldırdı. Boştaki elini ceketinin düğmesine götürüp hafifçe gevşeterek yanındaki boş sandalyeye doğru bir hamle yaptı. "Etkileyici bir bakış açısı. Ama böyle bir gecede, bu kadar göz alıcı bir tercih... Etraftaki tüm gözleri üzerine çeker." Eğilip masanın üzerine viski bardağını bıraktı. "Ben Gediz Barkın. Ve sanırım bu gece bu yalnızlığı bozma cüretini gösteren ilk kişi olmakla gurur duyabilirim."

Miraç, dudaklarının kenarında sahte, incecik bir kıvrım filizlendirdi. "Gökçe Bircan," dedi, Rauf ile kurguladıkları o sahte kimliği bir madalya gibi göğsüne takarak. "Cüretiniz cesurca, Gediz Bey. Ancak her bozulan yalnızlık, arkasında iyi bir hikâye bırakmaz."

Gediz, sandalyeye tamamen yerleşip Miraç’a doğru hafifçe eğildi. Gözlerinde, avını köşeye sıkıştırdığını sanan bir avcının o tehlikeli parıltısı vardı. "Ben risk almayı severim, Gökçe Hanım. Özellikle de sonunda sizin gibi bir hikayeyle karşılaşma ihtimali varsa."

Bu sırada barın önünde, Rauf’un içindeki Kraken adeta parmaklıkları yıkmak üzereydi. Karşısındaki adam Ankara’dan gelen onaylardan, denizaltı sistemlerinin geleceğinden bahsettikçe, Rauf yüzündeki o kemik gözlüklerin arkasından kulaklığına gelen her heceyi tek tek yakıyordu. Gediz’in Miraç’a her yaklaşmasında, ceketinin iki yakasını bağlayan gümüş zincir göğsünün hırçın iniş kalkışıyla geriliyordu. Karşısındaki adamın elini sıkarken, sahte bir gülüşle, "Çok haklısınız, bu sistemler denizdeki dengeleri tamamen değiştirecek," diyordu ama gözleri kalabalığın arasından Miraç’ın masasına, o gümüş elbisenin yanına çöken haine kilitlenmişti.

Duman tütmeye başlamıştı ve kıvılcım tam masanın ortasındaydı.

Gediz, Miraç’ın sahte kimliğini duyduğunda gözlerini hafifçe kıstı, zihnindeki savunma sanayii isimlerini hızlıca taradığı belliydi. "Bircan..." dedi, kelimeyi dudaklarının arasında yuvarlayarak. "Bircan Savunma Sanayii’nin son dönemdeki atılımlarını duymuştum. Ama firmanın arkasındaki asıl vizyonun, bu kadar zarif bir kadının dış ilişkiler yönetimi olduğunu tahmin etmemiştim."

Miraç, önünde duran su bardağından bir yudum alırken gözlerini Arven ile Ceylin’in oturduğu masaya dikip geri çekti. Kulaklığından Pars’ın fısıltısı yükseldi: "Miraç, kameran tam açıda. Gediz’in biyometrik verileri sisteme düşüyor, eşleşme yüzde yüz. Hain netleşti."

Miraç, elindeki bardağı yavaşça masaya bıraktı. Pars'ın sesine rağmen ses tellerini milim titretmeden, "Şirketler sadece sayılardan ve silahlardan ibaret değildir, Gediz Bey," dedi, bakışlarını yeniden adamın koyu mavi gözlerine dikerek. "Doğru bağlantılar kurulmadığı sürece en güçlü silah bile sadece bir demir yığınından ibarettir. Biz, o demiri işlevsel kılan bağı kuruyoruz."

Gediz, bu profesyonel ama bir o kadar da meydan okuyan tavra karşı arkasına yaslanıp alayla gülümsedi. "Bağlar önemlidir," diye mırıldandı, sesindeki bürokratik ton yerini tekinsiz bir imaya bırakırken. "Bazen tek bir bağ, koskoca bir dengeyi altüst edebilir. Ya da koruyabilir. Sizin gibi hırslı bir firmanın, Mavi Vatan’ın yeni denizaltı yazılımlarıyla ilgilenip ilgilenmediğini merak ediyorum doğrulukla?"

Bu kelime, kulaklık hattındaki tüm timin zihninde bir şimşek gibi çaktı. Arven, masasında önünü kesen çifte sahte bir kahkahayla karşılık verirken safir gözleri bir anlığına masadaki bıçağa kaydı; dişlerini o kadar sıkmıştı ki çene kemiği dışarıdan okunuyordu.

Barın önünde ise Rauf, omzuna dokunan iş insanının elini nazikçe ama amansız bir kuvvetle kavrayıp indirdi. "Çok haklısınız," dedi adama, yüzündeki kemik gözlükleri parmağının ucuyla hafifçe yukarı iterken. Gözlük camlarının arkasındaki abanoz gözleri, Kraken’in o amansız, karanlık sularına gömülmüştü. "Onay çıktı. Ve Bircan Savunma olarak, mülkiyetimize ait olan hiçbir verinin dışarıya sızmasına müsaade etmeyeceğiz."

Karşısındaki adam bu cümlenin altındaki o buz gibi askeri tınıyı anlamayarak sadece kafasını sallarken, Rauf Demir’in uzattığı viski bardağını ve kırmızı şarap kadehini parmaklarının arasına aldı. Koyu lacivert ceketinin o gümüş zinciri, içindeki canavarın nefes alışıyla gerilirken, heybetli adımlarla bar tezgahından ayrıldı ve doğrudan kendi masasına, karısının üzerine gölgesini düşüren haine doğru yürümeye başladı.

Gediz, Miraç'ın sorusuna vereceği cevabı beklerken, masanın üzerine düşen o devasa, karanlık gölgeyle birlikte başını yukarı kaldırdı.

Rauf, masanın başında durdu. Elindeki şarap kadehini Miraç’ın önüne bırakırken, viski bardağını parmaklarının arasında sıkıca kavramıştı. Gözlüklerinin üzerinden, masadaki haine doğru öyle dondurucu bir Kraken bakışı fırlattı ki, salonun o sahte altın sarısı ışıkları bir anlığına çekildi sanki.

"Eşimin yalnızlığı," dedi Rauf, sesi pürüzsüz, derinden gelen ve salonun tüm uğultusunu bıçak gibi kesen bir tondaydı. "Ben bu masada olmadığım süreyle sınırlıdır, beyefendi."

Gediz Barkın, üzerine çöken bu buz gibi gölgeyle birlikte bir anlığına duraksadı. Rauf’un lacivert takım elbisesinin içindeki sarsılmaz duruşu, omuzlarının genişliği ve en önemlisi yüzündeki kemik gözlüklerin arkasından sızan o amansız, çiğ öfke salonun tüm şatafatını bir anda gölgeledi. Gediz, oturduğu sandalyede hafifçe dikleşerek sahte bir rahatlıkla gülümsedi.

"Ah, Yusuf Bircan Beyefendi siz olmalısınız," dedi Gediz, ayağa kalkıp elini uzatarak. "Eşinizle az önce firmanızın vizyonu üzerine son derece keyifli bir sohbete başlamıştık. Kendisinin zarafeti kadar sektörel zekâsı da hayranlık uyandırıcı."

Rauf, uzatılan ele milim bile kımıldamadan baktı. Gözlük camlarının ardındaki abanoz gözleri, Gediz’in uzattığı eli adeta havada yaktı. Ceketinin iki yakasını bağlayan gümüş zincir, göğsünden taşan o derin nefesle hafifçe gerildi.

Rauf, elini nihayet uzatıp Gediz’in avucunu kavradığında, yüzünde sadece iş dünyasındaki acımasız liderlere yakışacak türden, soğuk ve kusursuz bir tebessüm vardı. Gediz’in elini bir an bile gevşetmeden, parmaklarını kibarca ama amansız bir kuvvetle sıktı.

"Eşimin zekâsı da, zarafeti de her zaman hayranlık uyandırır, Gediz Bey," dedi Rauf. Sesi o kadar pürüzsüz, o kadar derinden ve kontrollüydü ki, kulaklıktan dinleyen Arven bile onun bu profesyonel ama sınırı keskin çizgilerle çizen tonuna sessiz kaldı. "Ancak kendisi her zaman bu kadar sabırlı bir dinleyici olmayabilir. Fazla vaktinizi almayalım."

Gediz, elini Rauf’un o sarsılmaz pençesinden kurtardığında uğradığı bu kibar ama buz gibi sansür karşısında ne diyeceğini bilemedi. Rauf’un gözlüklerinin arkasındaki o Kraken bakışı, adama bu masada bir saniye bile fazladan yeri olmadığını açıkça anlatmıştı.

Gediz, boğazını temizleyerek masadaki bardağını aldı. "Anlıyorum, Yusuf Bey. Size ve eşinize iyi geceler dilerim," diyerek sahte bir baş selamıyla kalabalığın arasına doğru süzülüp gözden kayboldu.

Gediz’in gitmesiyle birlikte Rauf, bir an bile beklemeden sandalyeyi çekip Miraç’ın tam yanına oturdu. Gövdesini tamamen karısına doğru çevirirken, o kemik gözlüklerini tek bir hamleyle çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Gözlerindeki o demlenmiş, esmer karanlık şimdi çırılçıplak ortadaydı.

Eğildi, elini masanın altından Miraç’ın çıplak dizinin hemen üzerine, gümüş elbisenin yırtmacının başladığı yere yerleştirdi. Parmakları kumaşın üzerinden tenini yakacak kadar sıcak ve sahiplenici bir baskıyla bastırdı. Yüzünü Miraç’ın yüzüne o kadar yaklaştırdı ki, sıcak nefesi gümüş elbisesinin gerdanına çarptı.

"Sana yaklaşırken attığı her adımda," diye fısıldadı Rauf, sesi öfkeden değil, tamamen kontrol altına almaya çalıştığı o yoğun kıskançlıktan boğuklaşmıştı. "O herifin buradaki herkesin gözü önünde dizlerini kırmamak için kendimi nasıl zor tuttum, hiçbir fikrin yok Miraç. Bir daha kimsenin sana bu kadar yaklaşmasına izin verme. Operasyon umurumda bile olmaz."

Rauf’un o boğuk, kıskançlıkla bilenmiş fısıltısı kulaklık hattına düştüğü an, Sualtı Akrepleri timinin ortak frekansında adeta zaman durdu. Rauf, Miraç’ın dizindeki parmaklarını milim kıpırdatmadan gözlerinin içine bakmaya devam ederken, operasyon odasındaki Pars klavyeden elini çekip mikrofonuna doğru eğildi.

Sesindeki o muzip, durdurulamaz sırıtış kulaklıklardan sızıyordu. "Komutanım," dedi Pars, sesini yapay bir ciddiyetle incelterek. "Frekanstayız ve biz de komutanımıza söylediklerinizi gayet net işitiyoruz."

Hemen ardından Ali telsizin mandalına bastı, arkadan hafif bir müzik sesi geliyordu. "Ben şahsen arkaya fon müziği arıyorum şu an," dedi kıkırdayarak. "Rauf komutanım, 'operasyon umurumda olmaz' derken Arven komutanımın haberi var mı bundan?"

Fırat, yerleştiği yüksek gözetim noktasından dürbününü hafifçe aşağı kaydırıp derin bir nefes verdi. "Biz burada vatan kurtarıyoruz, siz kalbimizi eritiyorsunuz, ayıp oluyor."

Masanın başında, gözlükleri masada duran Rauf, timin bu dalga geçen sesleriyle birlikte gözlerini hafifçe kıstı. Sertçe yutkunurken telsiz mandalına basıp buz gibi bir sesle fısıldadı: "Hattı boşaltın. Yoksa balodan sonra her birinize ayrı bir operasyon düzenlerim. Pars, sinyallere odaklan."

Rauf’un telsizdeki o son, keskin uyarısı kulaklık hattındaki kıkırdamaları bıçak gibi keserken, frekansa derin bir profesyonellik çöktü. Pars, parmaklarını yeniden klavyenin üzerinde uçurmaya başladı; Ali ve Fırat ise gözlerini bir an bile ayırmadıkları hedeflerine kilitlendi. Tim, komutanlarının o buz gibi ses tonunun altındaki tehlikeyi gayet iyi biliyordu.

Masanın üzerinde, Rauf’un elinin altındaki o sıcaklık hala Miraç’ın dizini yakmaya devam ediyordu. Miraç, gece karası peruğunun altından Rauf’un gözlüklerini çıkardığı için çırılçıplak kalan o abanoz gözlerine baktı. Rauf’un solukları hala hırçındı, ceketinin gümüş zinciri göğsündeki o dumanı tüten öfkeyle hafifçe geriliyordu.

Miraç, elini masanın altına indirip Rauf’un dizindeki o sert, damarları belirginleşmiş elinin üzerine koydu. Parmaklarını adamın eline kenetlerken, yüzünde salondaki hiç kimsenin çözemeyeceği, sadece Rauf’a ait olan hafif, yatıştırıcı bir tebessüm belirdi.

"Sakin ol," dedi Miraç, dudaklarını Rauf’un kulağına doğru yaklaştırıp sesini sadece onun duyabileceği bir tona indirerek. "Göreve odaklan."

Rauf, karısının parmaklarının sıcaklığını elinde hissettiğinde, içindeki o zincirlerini koparmaya çalışan Kraken yavaşça derin sulara geri çekildi. Derin bir nefes alıp masanın üzerindeki kemik gözlüklerini yeniden taktı. Gözlük camlarının arkasına saklanan o esmer karanlık, yeniden profesyonel bir maskeyle örtülmüştü. Karısının elini masanın altında sıkıca kavrayıp bıraktı.

Bu sırada Pars’ın sesi kulaklıkta yeniden yankılandı, ancak bu kez sesinde zerre kadar eğlence yoktu. Tamamen operasyon moduna geçmişti.

"Komutanım, Gediz Barkın salonun batı çıkışına, vip lounge alanına doğru ilerliyor. Yanında iki koruması var. Sinyal takibine göre cebindeki o şifreli cihaz hareket halinde. Arven komutanım, sizin açınızdan geçmek üzere."

Arven, elindeki şampanya kadehini hafifçe kaldırıp salondaki bir iş insanına sahte bir baş selamı verirken safir gözlerini batı koridoruna çevirdi. "Anlaşıldı, Pars. Av bende. Rauf, arkamı temiz tut."

Miraç’ın önündeki Rauf, viski kadehinden son yudumunu alıp ayağa kalktı. Ceketinin yakalarını bağlayan gümüş zincire eli gitti, onu tek bir hamlede koparıp cebine attı. Adımları Arven ile senkronize bir şekilde batı koridoruna kırılırken, ikisinin de bakışlarındaki o ortak, karanlık sır salondaki havayı ağırlaştırdı. Arven bu anın geleceğini biliyordu. Planın bu kısmını sadece ikisi yürütüyordu.

Tam o sırada, Millennium Hotel’in çatı katında, gecenin karanlığına ve denizden esen sert rüzgâra karışmış siyah kamuflaj üniformasıyla bir silüet oturuyordu: Araf Arsenyev.

Önündeki askeri frekans cihazının tuşuna bastı. Parmaklarının tek bir dokunuşu, otelin tüm dijital altyapısını bir ur gibi sardı. Dışarıdaki minibüste Pars’ın ekranları saniyeler içinde karardı, tüm veriler sıfırlandı.

"Ne oluyor? Lerna! Sistem çöktü, tüm erişimim gitti!"

Güvenlik odasındaki Lerna, klavyeye sertçe vurdu ama ekranında sadece dönen siyah bir siber duvar vardı.

"Bize ait olan tüm hatlar kesildi, Pars. Kulaklıklar sağır. Biri bizi tamamen dışarıda bıraktı."

Salondaki Miraç, kulaklığından gelen o mutlak ve dondurucu sessizlikle irkildi. Şarap kadehini tutan parmakları bembeyaz kesildi. Ekibin bağı kopmuştu. Miraç, salondaki yüzlerce maskeli yüzün ortasında, Rauf’un gidişini izlerken yapayalnız kalmıştı.

Batı koridoruna adım atan Arven ve Rauf’un kulaklıklarındaki o cızırtı aniden kesildi. Pars’ın ya da Miraç’ın sesi değil, derinden gelen, dondurucu ve mekanik bir ses dalgası frekansa sızdı.

"Bağlantılarınız sıfırlandı. Lerna ve Pars şu an kör," dedi Araf Arsenyev, çatıdan körfezin karanlık sularına bakarak. "Kronometre başladı, beyler. Tamı tamına on beş dakikanız var. Süre bittiğinde otelin tüm güvenlik sistemi orijinal haline döner ve Hektor Vanguard efsanesi başlamadan biter."

Rauf, adımlarını milim aksatmadan cebinden simsiyah, yüz hatlarını tamamen yok eden maskeyi çıkardı. Kemik gözlüklerini Arven’in avcuna bıraktı. Gözlerine yerleştirdiği o donuk, ölü mavi lensler koridorun loş ışığında parıldadı. Arven, kardeşinin bu ürkütücü dönüşümünü izlerken safir gözlerini koridorun girişine dikti.

"On beş dakika," diye mırıldandı Arven, cebindeki susturuculu silahın kabzasını kavrayarak. "Yeter de artar bile. Ben girişi tutuyorum. Hektor, içeri gir."

Arven, kapıdaki ilk korumayı yirmi iki saniyede indirip nişin arkasına saklarken, Rauf ağır ahşap kapıyı iterek içeri süzüldü. Gediz Barkın ve pencere kenarındaki koruması, karşılarında beliren bu maskeli, donuk mavi gözlü devasa silüeti gördüklerinde odadaki zaman durdu.

Ava’nın bahsettiği kişi siz olmalısınız?” diye sorguladı, Gediz Barkın. Sesindeki o kibirli bürokrat tonu, yerini teslimiyetçi bir itaate bırakmıştı. Karşısındaki maskeli figürü, diski satacağı uluslararası ağın en tepesindeki adam, yani Hektor Vanguard sanıyordu.

Rauf, gözlerini Gediz’in gözlerinden bir an olsun çekmedi. Maskenin altındaki ses değiştirici cihaz, Kraken’in o dondurucu nefesini mekanik bir hırıltıya dönüştürdü: “Diski ver.”

Gediz, masanın üzerindeki evrak çantasına uzanmak yerine yavaşça elini ceketinin cebine götürdü. Rauf’un namlusu milimetrik bir açıyla adamın alnına kilitlendiğinde, Gediz panikle ellerini kaldırdı. “Sadece telefon... Ava, diski teslim etmeden önce seni bizzat duymak istedi. Güvenlik protokolü.”

Gediz, titreyen parmaklarıyla ekrana dokunup aramayı başlattı, ardından telefonu hoparlöre alarak masanın üzerine, Rauf ile kendi arasına bıraktı. Telefon sadece iki kez çaldı.

Hat açıldığında, odadaki havayı Ava’nın buz gibi, her şeyi yukarıdan izleyen o kibirli ve tehditkâr sesi doldurdu. “Gediz? Teslimat bitti mi?”

Gediz, masanın başındaki o devasa, maskeli silüete bakarak yutkundu. “Hektor burada, Ava. Aradığın o yeraltı düğümü, o büyük gölge tam karşımda duruyor. Cihazı almak üzere.”

Telefonda kısa, işkence gibi bir sessizlik oldu. Çatıdaki Araf Arsenyev’in mekanik sesi Rauf’un kulaklığında yankılandı: "Son beş dakika, Rauf. Kadını oyala ve kapat. Süre bitiyor."

Ava’nın sesi, telefonun hoparlöründen dökülürken adeta Rauf’un maskesinin altındaki deriyi yüzüyordu. “Hektor...” dedi Ava, sesinde tehlikeli bir merakla. “Herkes öldüğünü sanıyordu fakat bağlantılarımla, ölmediğini birkaç gün önce yarattığın katliamda anlamıştım. Bugün ise iyice emin oldum. Düğümün çözülme vakti mi geldi?”

Rauf, ses değiştiricinin o mekanik, ruhsuz tınısını koruyarak masadaki telefona doğru eğildi. İçindeki Kraken, bu kadının sesini duyduğu an zincirlerini kıracak gibi oldu ama soğukkanlılığını bir çelik gibi kuşandı.

Diski almak istiyorsan benimle bir anlaşma yapacaksın,” dedi Rauf, elektronik olarak kalınlaştırılmış o hayalet sesiyle.

Ava, “Bu nasıl bir anlaşma?” diye sorguladı.

Rauf, masanın üstündeki telefonu alıp doğrudan maskesinin önüne yaklaştırdı.

Khaos’u istiyorum.”

Telefonun ucunda yeniden bir sessizlik oldu. Bu kez sessizlik daha derin, daha sarsıcıydı.

Bunun karşılığında ben ne alacağım?”

Araf'ın sesi kulaklıkta bir kırbaç gibi şakladı: “Rauf, iki dakika kaldı!”

Rauf, gözlerini donuk mavi lenslerin arkasından Gediz'e dikerek telefona fısıldadı:

Abyssal Depth Anchor.”

Ava’nın hattın diğer ucundaki nefesi kesilir gibi oldu. Saniyeler süren o ölümcül muhasebenin ardından, sesi ilk kez bu kadar aceleci ve keskin çıktı:

Gediz, ona diski ve adresimi ver.”

Telefon kapandı.

Gediz Barkın, telefonun kapanmasıyla birlikte aldığı emrin şokuyla titreyerek ceketinin iç cebindeki mavi ışıklı şifreli diski ve cebindeki şifreli bir diğer adres kartını masanın üzerine bıraktı. “Her şey burada...” diyebildi sadece, sesi tamamen çökmüştü.

Rauf, masadaki diski ve adres kartını sağ eliyle kavrayıp ceketinin cebine attı. Çatıdaki Araf’ın sesi kulaklıkta son kez soğukça çınladı: "Süre bitti. Sistemleri ekiplerinize geri devrediyorum. İyi şanslar, beyler."

Rauf, Gediz’e ve pencere kenarındaki korumaya baktı. Namluyu indirdi ama susturucunun ağır kabzası büyük bir hızla önce korumanın çenesine, ardından neye uğradığını şaşıran Gediz Barkın’ın şakağına indi. İki gövde de mermer zemine yığılırken, Rauf arkasını dönüp kapıya süzüldü.

Koridora çıktığında, Rauf yüzündeki siyah maskeyi tek hamlede söküp attı. Gözlerindeki o donuk mavi lensleri parmaklarının ucuyla çıkarıp ceketinin cebine fırlatırken, Arven çoktan koridorun köşesinde pozisyonunu almış, safir gözleriyle salon çıkışını kolluyordu. Arven, kardeşinin Ava ile yaptığı o pazarlığı, "Khaos" kelimesinin ağırlığını kapının ardında nefesini tutarak dinlemişti. İkisinin de bakışlarındaki gerilim, artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiklerinin kanıtıydı.

Arven, kardeşine kemik gözlüklerini uzatırken zamanla yarışıyorlardı. Rauf gözlüklerini takıp lacivert ceketinin önünü iliklediğinde, milisaniyeler içinde telsiz frekansı adeta patladı. Pars’ın nefes nefese kalan, panik dolu sesi kulaklıklara düştü: "Komutanım! Arven komutanım, Rauf komutanım! Sesimi alıyor musunuz? Allah aşkına ne oldu orada? Tüm sistemimiz hacklendi, Lerna ile tamamen kör kaldık!"

Rauf, yüzündeki o sarsılmaz, dondurucu komutan ifadesini ve ses tonunu anında kuşanarak telsizin mandalına bastı.

"Pars, sakin ol. Yüksek frekanslı bir sinyal kesiciye yakalandık, parazit geçti. Paket alındı. Salona dönüyoruz. Demir, batı kapısındaki pürüzleri temizle."

Barın önündeki Demir, aldığı komutla cool bir tavırla harekete geçip kapıya yönelen iki korumayı mermer sütunun arkasında sessizce saf dışı bırakırken, Rauf ve Arven salonun o parıltılı, yapay ışıklarının altına giriş yaptılar. Üzerlerindeki takım elbiselerin asaletini milim bozmamışlardı.

Rauf’un adımları, doğrudan stratejik masaya, gümüş elbiseli kadına yöneldi. Miraç, az önce yaşanan o on beş dakikalık mutlak ve planlı sessizliğin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Bu bir sistem arızası değildi; bu, Rauf ve Arven’in bizzat yönettiği, ekibi dışarıda bırakan karanlık bir akıl oyunuydu.

Rauf masaya ulaşıp elini hafifçe Miraç’ın sandalyesinin arkasına koyduğunda, Miraç şarap kadehini masaya bıraktı ve bacak bacak üstüne atarak gözlerini adamın gözlerine dikti. Gümüş elbisesinin içinde asil bir cemiyet kadını gibi gülümsedi ama bakışları Rauf’un ruhunu deşecek kadar keskindi. Rüyasındaki karganın sesi zihninde yeniden fısıldadı.

Boyna konan kelebek, asla geri alınamayacak bir kader seçimi.

Rauf o seçimi yapmıştı, Arven bu işin içindeydi, Ava ismi o odada telefonda yankılanmıştı, "Khaos" ismi zarlara yazılmıştı ve Araf Arsenyev çatıda ipleri elinde tutuyordu. Miraç, timden saklanan o devasa, siyah yalanın tam kalbindeydi artık. Aralarındaki o sessiz, psikolojik savaş bu masada resmen başlamıştı.

🐙

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Balo salonunun parıltılı, sahte ışıkları ve vals müziğinin uğultusu geride kalmıştı. Rauf ile birlikte adadaki o gizli sığınağa dönmemiştik. Şüpheyi üzerimize çekmemek ya da belki de Rauf’un salondan çıktığımız andan itibaren yüzüne yerleşen o dondurucu sessizlikten kaçmak için doğrudan apartmandaki evimize geçmiştik.

Yatak odasının kapısı arkamızdan kapandığı an, içerideki hava bir anda kurşun gibi ağırlaştı. Aynanın karşısına geçtim. Parmaklarım, başımdaki o gece karası sahte peruğun tellerine dolandı. Aynadaki gümüş elbiseli, bordo kızılı omuzlarına dökülen kendi siluetime baktım. Gözlerimde, rüyamdaki o karganın kanat çırpışları vardı. Peruğu sertçe çekip çıkarırken, altından kendi saçlarım döküldü ama zihnimdeki o düğümler çözülmedi. İç sesim, salondaki o on beş dakikalık mutlak karanlığı delicesine sorguluyordu. Bu bir arıza olamazdı. Pars ve Lerna gibi dehaları aynı anda felç edecek bir parazit, dışarıdan gelmiş olamazdı. İçeriden bir el, bilerek o şalteri indirmişti.

Aynadaki yansımamdan arkamda dikilen Rauf’a baktım. Ceketini çıkarmış, gömleğinin ilk birkaç düğmesini gevşetmişti ama omuzlarındaki o görünmez yük hala oradaydı.

Dudaklarımdan dökülen soru, odadaki o gergin sessizliği bir bıçak gibi yardı: "O parazitin nereden geldiğini bulabilmişler mi bizimkiler?"

Rauf, gözlerini aynadaki yansımamdan kaçırmadan, sesindeki o düz ve hissiz tınıyla cevap verdi: "Bulamadılar."

"Bulamadılar..." diye tekrarladım, arkama dönüp doğrudan onun o sarsılmaz gövdesine doğru adım atarken. Sesim alaycı bir fısıltıya dönmüştü. "Sizin tam diski alacağınız zaman, o odanın kapısına dayandığınız salise parazit girmesi tesadüf mü sence Rauf? Koskoca Millennium Hotel’in altyapısı, Pars’ın sistemleri, Lerna’nın duvarları tam on beş dakika boyunca çöktü. Ve siz içeride ne olduğunu bilmediğimiz bir karanlıkta, tereyağından kıl çeker gibi diski alıp çıktınız."

Rauf, derin bir nefes alıp çenesini sıktı. "Operasyonlarda bu tarz sinyal kesiciler olur Miraç. Bunu sende biliyorsun. Uzatma. Disk elimizde, görev tamamlandı."

"Bana yalan söyleme!" diye yükseldi sesim. Bu kez fısıldamıyordum. İçimde günlerdir biriken o zehirli şüphe, sonunda bentlerini yıkmıştı. "Uzatma öyle mi? Rauf, sen altı gündür ne yapıyorsun? Altı gündür yüzüme her baktığında gözlerinde yabancı bir soğukluk var. Benden bir şey saklıyorsun. Sadece benden değil, tüm timden saklıyorsun!"

Rauf’un adımları bana doğru bir hamle yaptı, heybetli gövdesi üzerime doğru bir gölge gibi çöktü. "Miraç, yorgunsun. Saçmalıyorsun."

"Saçmalamıyorum!" diyerek göğsüne doğru bir adım daha attım, aramızdaki mesafeyi tamamen yok ederek doğrudan damarına bastım. "Arven ile arkamızdan bir şeyler karıştırdığınızı biliyorum. Salondaki o on beş dakikalık körlük, sizin o odaya korumasız, izlenmeden girmeniz içindi. Siz bilerek kapattınız o hatları! Arven’le ne saklıyorsunuz? O odada ne oldu Rauf? Kiminle konuştun?"

Kiminle konuştun?

Bu soru, Rauf’un içindeki o zincirlenmiş canavarın, Kraken’in tam kalbine saplandı.

İşte o an, Rauf’un göz bebeklerinin arkasında Kraken’in dondurucu, amansız yansımasını gördüm. Bakışları öyle bir karardı ki, rüyamdaki o simsiyah karga tam üzerimize konmuş gibi hissettim. O dondurucu öfke ve suçluluk, gözlerinde devasa bir fırtınaya dönüştü.

Rauf, tek bir hamlede sağ eliyle yanağımı kavrayıp başımı geriye doğru kilitlerken, diğer güçlü eli belime dolandı. Beni kendine öyle bir sertlikle çekti ki, göğsüm göğsüne çarptı. Nefesi, dudaklarımın üzerindeki o yangını harlarken, gözlerindeki o tehlikeli Kraken karanlığıyla doğrudan dudaklarıma yapıştı.

Bu bir teslimiyet değil, aramızda başlayan o gizli, sessiz savaşın ilk ve en tehlikeli hamlesiydi.

Sert ve duraksızca öpmeye başladı beni. Dudakları dudaklarımı ezerken, nefes almamıza bile izin vermeyen o vahşi ritmin arasından boğuk, çaresiz ama bir o kadar da emredici sesi döküldü: "Anlamıyorsun... Her şeyi seni korumak için yapıyorum."

Öpüşlerini daha da sıklaştırdı, dudaklarımı adeta kendi gerçeğiyle mühürlemek ister gibi bastırdı. Göğsüm hızla kalkıp inerken onu durdurmak istedim. Ellerimi göğsüne koyup itmeye çalıştım, başımı milim de olsa çevirerek, "Bu ne demek..." demeye çalıştım. Sesim dudaklarının arasında eriyip gitti.

Rauf, durmadı. Beni geri geri yürütürken adımları amansızdı, sırtım yatak odasındaki o büyük boy aynasına sertçe çarptığında arkamdaki soğuk camın irkintisiyle ürperdim. Gözleri gözlerimin içine dondurucu bir tutkuyla bakıyordu. "Sadece bir kere..." dedi, sesi hırıltılı bir fısıltıya dönüşmüştü. "Yalnızca bir kere sorgulamayı bıraksan... Bir kereliğine, Miraç."

Dudakları yeniden üzerime kapandı. İçimdeki o askeri disiplin, onun bu baskısı karşısında un ufak oluyordu. Dişlerimi birbirine bastırıp öpüşünün arasından, "Bana yalan söylüyorsun, Rauf. Beni korumak için değil, beni bu karanlığın dışında tutmak için yapıyorsun!" diye soludum.

Söylediğim şey içindeki o canavarı daha da harlamış gibi, Rauf bir anda beni kendi eksenimde döndürdü. Sırtım, onun o sert ve kor gibi sıcak göğsüne yaslandı. Aynadaki bakışlarımız anında birbirini buldu. Gözlerindeki o dipsiz karanlık doğrudan yansımamıza kilitlenmişti. Arkamdan belime sarılan kolları beni tamamen kafese alırken, nefesi kulağımın hemen altında, saçlarımın döküldüğü boynumda gezindi.

"Aynadaki yansımamsın sen benim," diye fısıldadı Rauf, gözlerini aynadaki gözlerimden ayırmayarak. Sesi derinden gelen bir okyanus uğultusu gibiydi. "Neyi verirsem onu alır benden. Ben seni nasıl veririm? Seni o karanlığın içine nasıl atarım?"

"Ben zaten o karanlığın içindeyim!" dedim aynaya doğru, sesim titriyordu ama gözlerimdeki o tavizsiz askeri dik duruş yerindeydi. "Beni arkanda saklayamazsın. Eğer o aynadaki yansıman bensem, bana baktığında gördüğün şey bir kalkan değil, seninle aynı cephede çarpışan bir asker. Bana yalan söylediğin her saniye, o aynayı kendi elinle kırıyorsun."

Rauf, sol elini yavaşça yukarı doğru kaydırdı ve parmakları boynumu kavradı. Sert, sahiplenici ve nefesimi kesecek kadar güçlü bir hamleyle başımı hafifçe yana yatırıp dudaklarıma yeniden yapıştı. Bu kez öpüşü daha derindi, adeta ruhumu kendi ruhunun içine çekmek ister gibi, tüm sorularımı dudaklarımın arasında eritip yuttu.

Geri çekildiğinde nefes nefeseydik. Gözleri aynada, benim titreyen bakışlarıma odaklandı. Bakışlarındaki o tehlikeli parıltı içimi titretti. "Yatak odamıza kavgamızı taşıdın. Sana ne yapmak istediğimi biliyor musun?" diye sordu, sesi kışkırtıcı bir tondaydı.

Yutkundum, cevap vermeme fırsat vermeden yüzünü boynuma gömüp derin bir nefes aldı ve gözlerini yeniden aynadaki yansımama dikti. "Sana ne yapmak istediğimle ilgili bir fikrin var mı?"

Aynada sadece ikimizin birbirine karışmış gölgelerini ve göğsümün delice iniş çıkışını görebiliyordum. Rauf, dudak kenarını hafifçe kıvırdı, o karanlık ve erkeksi alaycılık yüzüne yayıldı. "Ne oldu... Konuşamıyor musun?"

Elleri rahat durmuyordu. Gümüş elbisemin göğüs dekoltesinden içeri sızan parmakları, tenimi yakarak yavaşça karnıma doğru inmeye başladı. Her dokunuşu tenimde bir kıvılcım bırakıyordu. "Oysaki biraz önce o minik ağzın hiç susmuyordu. Sorular soruyordun, hesap soruyordun..."

Arkamdaki o devasa, kaslı bedenini bana doğru daha da sertçe bastırdı. Kalçamın arkasında onun o amansız gücünü, erkeksi varlığını ve arzusunu en tepede hissettim. Bedenimin her zerresi onun sıcaklığıyla kavruluyordu. İçimdeki tüm direnç, yerini saf bir teslimiyete bırakmak üzereydi.

Başımı geriye, omzuna doğru yaslarken dudaklarımdan boğuk bir ses döküldü. "Rauf..." diye inledim.

Rauf, kulağımın altına dudaklarını bastırıp o dondurucu, boğuk sesiyle fısıldadı. "Rauf ne?"

"Ne... ne yapıyorsun?" diye sorabildim, zihnim tamamen bulanmış, sorduğum tüm o stratejik sorular anlamını yitirmişti.

Karnımdaki eli durmadı. Parmakları gümüş elbisenin o derin yırtmacına doğru kaydı, kumaşı sıyırarak bacağımdan yukarıya, tenimin en mahrem derinliklerine doğru sızdı. Elinin sıcaklığı bacağımı kavradığında aynadaki gözleri tamamen kararmıştı.

"Ne yapacağımı sorsan..." dedi Rauf, nefesi tenimi yakarken parmaklarını biraz daha yukarı tırmandırarak, "...daha mantıklı olurdu."

Aynadaki bakışlarımız birbirine kilitlenmişken zihnimdeki tüm kelimeler, o ana kadar sorduğum tüm sorular tek bir saniyede küle döndü. Rauf, beni kendi eksenimde sertçe döndürüp sırtımı aynanın soğuk camına yasladığında, sırtımdaki o ürpertici buz hissi ile onun göğsünden yayılan o kor sıcaklık bedenimi iki ateş arasında bıraktı.

"Rauf," dedim yeniden, ama bu kez sesim sorularının cevaplarını almış bir kadının değil, onun bu yakıcı baskısı karşısında eriyen bir kadının teslimiyetiydi.


! ARGO, CİNSEL VB. CÜMLELER İÇERİYOR. OKUMAK İSTEMEYENLER BİR SONRAKİ İŞARETLİ ALANA KADAR KAYDIRABİLİR!

Bakışları, yüzümdeki bu ilk çözülmeyi gördüğü an daha da karardı. Aramızdaki o son sabır bağları da o saniyede koptu. Rauf, gözlerini gözlerimden tek bir an bile ayırmadan ellerini kendi göğsüne götürdü ve üzerindeki koyu renk gömleğin düğmelerini tek bir hoyrat hamleyle, kumaşı acımadan yırtarak söküp attı. Kopan düğmelerin taş zemine saçılan sesleri odada yankılanırken, kas katı kesilmiş beyaz göğsü bütünüyle açığa çıktı.

Daha dökülen kumaşların hışırtısı bitmeden, Rauf önümde amansız bir yırtıcı gibi sol dizinin üzerine çöktü.

Gümüş elbisemin o derin yırtmacını iki yana doğru sertçe açtı, bacaklarımın arasındaki tüm o mahrem ıslaklığı bütünüyle gözlerinin önüne serdi. Hiç durmadı, dudaklarını doğrudan kadınlığıma, o kor gibi yanan en sıcak noktama bastırdı. Dilinin o ilk, darbeli ve ıslak dokunuşuyla birlikte sırtım arkamdaki soğuk cama sertçe çarptı. Avuçlarım aynanın üzerinde yukarıya doğru kayarken dudaklarımdan dökülen o tiz, deli iniltiyi bastıramadım. Çıldırtıyordu; dilini her oynatışında, o hassas etimi hoyratça emişinde beynimdeki tüm nöronlar tek tek patlıyordu.

"Şunun tadına bak,” dedi, yüzünü tenime daha da gömerken. “Bana sinirlendiğin için mi bu kadar ıslandın yavrum?” Dilini daha derine, beni mahveden o en uç noktaya sertçe vururken, büyük elleriyle kalçalarımı kavrayıp beni aşağıya, kendi yüzüne doğru bastırdı. “Yasla şunu ağzıma, bütün ıslaklığını dilimde hissetmek istiyorum.”

"Rauf... Ah!" Başımı arkaya, aynanın camına vura vura ağlayacak gibi inliyordum. Kasıklarımda biriken o muazzam enerji, onun bu kirli cümleleri ve dilinin o dur durak bilmeyen vahşi ritmiyle tamamen kontrolümden çıktı. Bütün bedenim delice sarsıldı, kalçalarım onun yüzüne doğru amansızca kasıldı ve ben, onun ağzının içine, dilinin üzerine o yoğun zevk dalgasıyla birlikte hıçkırarak boşaldım. Islaklığım onun dudaklarından çenesine doğru sızarken, Rauf o yoğunluğu büyük bir açlıkla yuttu.

Ben daha o yoğun kasılmaların şokunu atlatamadan, dizlerinin üzerinde doğrulup tek bir hamlede ayağa kalktı. Göz bebekleri tamamen büyümüş, bilincini yitirmiş bir yırtıcı gibi tepeme dikildi.

Dudakları çenemden boynuma, oradan da göğüs dekoltemin açıkta bıraktığı tenime doğru amansızca indi. Nefesim, odadaki o ağır kokunun içinde kesik kesik bir ritme bürünürken, ellerimi onun geniş omuzlarına yerleştirdim. Parmaklarım, kasılan omuz kaslarına tutundu. O güçlü bedenin her hamlesinde, içindeki o Kraken’in sadece öfkeyle değil, bana duyduğu o vahşi, sınır tanımaz tutkuyla da nasıl hırpalandığını hissediyordum.

"Bana bak," diye fısıldadı Rauf, sesindeki o mekanik boğukluk bu kez tamamen arzuyla katranlaşmıştı.

Aynaya yaslanmış başımı hafifçe kaldırıp karanlıkta parıldayan gözlerine baktım. Alnından dökülen birkaç siyah saç tutamı yapışmıştı. Eli, kalçamdan yukarıya doğru amansız bir yavaşlıkla tırmanıp belimi kavradı ve beni kendine daha da sabitledi. Saniyeler önce tartıştığımız o parazit ve yalanlar... Hepsi bu aynanın önünde un ufak olmuştu. Şimdi sadece birbirinin teninde yok olmak isteyen, birbirine tutsak iki insan vardık.

"Seni dağıtacak o hatayı bir kere yaptım. Bir kez daha olmasına izin vermeyeceğim. Bana güven. Karanlık ne kadar büyürse büyüsün,” dedi, bir yemini mırıldanır gibi dudakları tenime değerken. “Seni benden almaya hiçbirinin gücü yetmeyecek."

Dudakları, az önce ona meydan okuyan dudaklarıma bu kez vahşi bir açlıkla kapandı. Bu bir öpüş değildi; tenimi kendi tenine katmak ister gibi amansız, nefesimi ciğerlerimden söküp alacak kadar duraksız bir istilaydı. Dişleri alt dudağımı sızlatırken iniltim onun ağzının içinde eridi.

Rauf’un elleri gümüş elbisenin o ince kumaşını omuzlarımdan aşağıya doğru sertçe sıyırdı. Kumaş ayaklarımızın dibine yığılırken, tenime değen gece havası, onun dudaklarının sıcaklığıyla anında parladı. Dudakları çenemden boynuma, oradan köprücük kemiklerime doğru yakıcı bir patika çizerek indi. Göğsüm, onun bu hırçın dokunuşları altında delice inip kalkıyordu. O dondurucu Kraken, bu yatak odasında saniyeler içinde vahşi bir şehvet canavarına dönüşmüştü.

Beni yeniden aynaya doğru döndürdüğünde sırtım, nemlenmiş göğsüne yaslandı. Parmakları, gümüş elbisenin kalıntılarından sıyrılarak kadınlığımı yeniden buldu. O ıslak, henüz dinmemiş sızıyı hoyratça ezerken sesi kulağımın hemen arkasından, karanlık labirentlerin efendisi gibi döküldü: "Bu gece o minik ağzın o kadar çok konuştu, o kadar çok soru sordu ki... Şimdi o dudakları sadece inlemek, adımı haykırmak ve bu aynanın karşısında, benim için ne kadar çıldırdığını bana göstermek için kullanacaksın."

Sağ eli hızla kendi kemerine ve pantolonunun fermuarına gitti. O tok, metalik ses odanın ağır sessizliğinde yankılandığında, geri dönüşü olmayan o tekinsiz sınıra gelmiştik. Rauf, sağ eliyle benim sağ bacağımı diz kapağımdan kavradığı gibi sertçe yukarıya doğru kaldırdı. Beni o dondurucu cam yüzeye tamamen sabitledikten sonra, hiçbir engel tanımadan, tüm gövdesinin ağırlığıyla yüklenerek tek bir amansız hamleyle içime saplandı.

Büyük, sarsıcı bir inilti ikimizin dudaklarından aynı anda koptu.

"Sikeyim! Çok darsın bebeğim..." diye hırıldadı Rauf, sesi zevkten bütünüyle çatallanmıştı.

"Rauf!"

İçime almaya çalıştığım o yoğunluk, o muazzam genişleme hissi kelimenin tam anlamıyla nefesimi kesti. O kadar derindeydi, o kadar yakıcı ve büyüktü ki, rahmimin en uç duvarının onun bu sert istilası altında ezildiğini hissettim. İki elimi aynanın dondurucu yüzeyine dayadım, sağ bacağım onun güçlü elinde havada asılıyken, içimdeki o kavurucu doluluğu eritmeye çalışırcasına kalçalarımı sıktım.

Rauf, sol eliyle boynumu kavradı. Sert, mühürleyici bir tutuştu ama canımı acıtmıyordu; sadece beni o aynaya ve kendi hamlelerine sabitlemek istiyordu. Sağ eli ise kalçamı hunharca, hoyratça yoğuruyor, beni her seferinde daha da sert, en derine saplamak istercesine amansızca vurmaya devam ediyordu.

Aynadaki yansımam gitgide bulanıklaşıyor, odadaki loş ışık tenimizden süzülen ter damlalarında kırılıyordu. Rauf’un arkamdan vuran her sert hamlesi göğüslerimi aynanın soğuk camına daha da sert yapıştırıyor, ellerimi cam yüzeyde yukarıya doğru kaydırıyordu. Göğüslerim aynaya sürtünürken dudaklarımdan dökülen ses, artık bana ait olmayan vahşi bir feryattı.

Boynumu tutan sol eli parmaklarını biraz daha sıktı, başımı tamamen arkaya yatırarak beni aynadaki yüzümle, darmadağın olmuş halimle yüzleştirdi.

"Bak," diye fısıldadı, sesi kulak mememe sürtünen dudaklarının arasından bir zehir gibi döküldü. "Gözlerini aç ve bize bak Miraç. İkimizde yanıldık. Biz seninle yansıma değil, o karanlığın önündeki aynayız."

Nefes alamıyordum. İçimdeki doluluk, her geri çekilip daha derine, en uca vurduğu o an kalbimi ağzıma getiriyordu. Kalçalarımı arkaya doğru, onun o kas kasılmış kasıklarına sertçe vurarak, "Rauf... Lütfen..." diye inledim. İçimdeki o deli arzu, mantığımı çoktan devre dışı bırakmıştı.

"Lütfen ne?" diye hırıldadı. Sağ eliyle bacağımı biraz daha kaldırdı, açıyı tamamen dikleştirerek tek bir seferde en derine, rahmime kadar saplandı. Canım yanmıyordu; aksine, o kirli, o hırçın baskı içimdeki tüm hücreleri havai fişek gibi patlatıyordu. "Yoksa durmamı mı istiyorsun?"

Kafamı hızla iki yana salladım. Durmasını asla istemiyordum.

"Konuş, kelimelerini ver bana."

Dilim tutulmuştu. Lal olmuştum.

Rauf, kendini derinliklerime saplayıp aniden durduğunda kalçalarımı oynatıp hareket etmesini sağlamak istedim ama büyük eli karnımı sıkıca kavrayarak beni tek bir hamlede durdurdu. Hareket etmeme izin vermiyor, içindeki o devasa zonklamayı her zerremde hissetmemi istiyordu.

"Bütün gece arkandan iş çevirdiğimi düşündün," dedi, parmaklarını karnımdan aşağıya, kasıklarımızın birleştiği o ıslak noktaya indirerek. Oradaki hassas etimi hoyratça ezerken, içimdeki varlığının zonklayışını her zerremde hissediyordum. "Şüphelerini yatak odamıza taşıdın. Şimdi söyle bana... Şu an zihninde benden başka tek bir düşünce var mı?"

"Hayır!" diye çığlık attım, tırnaklarım aynanın pürüzsüz camını tırmalayıp tiz bir ses çıkardı. "Rauf, lütfen durma!"

"Güzel," diye fısıldadı, dişlerini boynumun yan tarafına, şah damarımın tam üzerine geçirirken. Canımı acıtacak ama iz bırakmayacak o sınırda beni ısırdı. "Aynaya her baktığında bugünümüzü hatırla, Miraç. Benim kim olduğumu, bu yalanların arasında sadece senin teninde nasıl gerçeğe döndüğümü hatırla."

İçimdeki o yoğun, yakıcı dalga artık patlama noktasına gelmişti. Kasıklarım kasılıyor, Rauf'un içimdeki o devasa varlığını delice sıkıştırıyordu. O da bunu hissetti. Bakışları aynada tamamen karardı, göz bebekleri irileşti. Kalçamı iki eliyle birden kavrayıp beni tamamen aynaya mühürledi ve o son, amansız, sınırları zorlayan hamlelerini peş peşe indirmeye başladı.

Her vuruşunda zihnim tamamen karanlığa gömüldü. Kasıklarım bütünüyle kasılıp o sıcak zevk dalgası içimden dışarıya, onun tenine doğru taşarken, Rauf da hırıltılı, erkeksi bir kükremeyle içimin en derinlerine, tam rahmime doğru boşaldı.

Sıcaklığı içimi yakarken Rauf içimden aniden çıktı. Varlığının bir anda eksilmesiyle içim dondurucu bir boşlukla sarsılırken, beni kalçalarımdan kavrayıp kendi eksenimde hızla döndürdü. Bu kez sırtım aynanın o buz gibi camına sertçe yaslanmıştı. Daha ne olduğunu anlamadan, dudakları dudaklarıma vahşi, hoyrat bir açlıkla kapandı.

Beni aynayla kendi gövdesi arasında ezerken, “Çık kucağıma, çabuk,” diye mırıldandı. Ama benim hareket edecek, bacaklarımı onun beline dolayacak dermanım kalmamıştı; dizlerim zevkten ve o yüksek adrenalinden titriyordu. Rauf benim adım atmamı, ona itaat etmemi beklemedi bile. Sabırsızlıkla homurdanarak büyük ellerini kalçalarımın altına geçirdi ve beni tek bir hamlede havaya kaldırıp sırtımı aynaya tamamen mühürledi. Bacaklarımı kendi elleriyle kavrayıp güçlü beline doladı ve kalçalarımı kendine doğru sertçe çekti.

Bacaklarımın beline dolanmış haliyle, beni kucağından hiç indirmeden, tek bir adımda aynanın önünden koptu. İki büyük adımla odanın ortasındaki o devasa yatağa ulaştığında, beni yatağın yumuşak gövdesine sertçe fırlattı. Sırtım yatakla buluştuğunda darmadağın olmuş saçlarım etrafıma saçıldı. Daha derin bir nefes almama fırsat bile kalmadan, Rauf üzerime çöken devasa bir gölge gibi yeniden yerini aldı. Ama bu kez durmadı; sabırsızlıkla, o amansız erkekliğiyle bacaklarımın arasındaki yerini tekrar buldu ve tek bir ağır, sarsıcı hamleyle yeniden içime gömüldü.

Ah!”

Tırnaklarım darmadağın olmuş çarşafları parçalamak ister gibi yatağa gömüldü. Canım yanmıyordu; aksine, içimde zonklayan o devasa varlığı, o hırçın ve kirli baskı bedenimdeki tüm hücreleri havai fişek gibi patlatıyordu. Farkında olmadan kalçalarımı yukarıya, onun o kasılmış kasıklarına doğru daha sertçe vuruyor, bana her yüklenişinde ona daha fazlasını veriyordum.

Yatağın esneyen zemini her vuruşunda altımızda ezilirken, Rauf iki elimi birden başımın üzerinde kenetleyip şilteye sabitledi. Beni tamamen savunmasız, tamamen ona muhtaç bir halde bırakmıştı. Gözleri yukarıdan, darmadağın olmuş yüzüme, soluk soluğa atan göğüslerime indi.

"Bu odada," diye hırıldadı, sesi tamamen arzunun o karanlık katranıyla boğulmuştu. "Benden başka hiçbir şeyi düşünmene izin vermeyeceğim. Zihnindeki tüm o yalanları, o şüpheleri tek tek söküp alacağım senden."

Gövdesi gövdemin üzerine amansız bir ağırlıkla çökerken, kalça hareketleri yatağın ritmiyle birleşerek daha da vahşi, daha da derin bir boyuta ulaştı. İçimdeki o dar, kor kor yanan boşluğu her seferinde son sınırına kadar zorluyor, beni yatağın çarşafları arasında çaresizce büküyordu. Ellerim onun başımın üzerinde sabitlediği avuçlarının içinde kasılıyor, parmaklarım parmaklarına delice kenetleniyordu.

Her geri çekilişinde tenimin iç duvarlarında bıraktığı o yakıcı sürtünme, ileriye doğru verdiği atağıyla rahmimin en ucunda bir balyoz gibi patlıyordu. Esnekliğim onun bu devasa boyutunu bütünüyle sarmak için sınırlarını zorlarken, aramızdaki o ıslak, tok darbe sesleri yatak odasının duvarlarında yankılanıyordu. Kalçamı yataktan her kaldırdığımda, o kalın ve sert varlığının damar damar kasıldığını, içimi bütünüyle genişleterek her zerreme sızdığını hissediyordum.

Alnından süzülen ter damlası köprücük kemiğime düşerken, göz bebekleri bütünüyle büyümüş, vahşi bakışları yüzümdeki o darmadağın olmuş şehvete kilitlenmişti.

"Beni içine aldığın o darlığın, beni bütünüyle boğuşun... Sikimi nasıl sıktığının farkında mısın sen? İçindeki o yakıcılık beni bütünüyle bitiriyor Miraç. O kadar dar ve o kadar sıcak ki, aklımı başımdan alıyorsun. Seni her köklediğimde içinin nasıl yandığını hissedebiliyorum,” diye hırıldadı, sesi tamamen katranlaşmış, kirli bir arzuyla boğulmuştu. Kendini milim milim geri çekip tekrar tek bir hamlede en dibe saplarken çenesi kasıldı. "Doğruyu söyle, beni sinirlendirip seni böyle sikmem hoşuna mı gidiyor?"

Bakışlarındaki o yıkıcı güç bedenimdeki yangını daha da harladı.

Sen doğruyu söyle,” dedim, kalçalarımı onun kasılmış kasıklarına doğru delice yukarı iterek, gözlerinin içine baka baka inledim. “Sana teslim olmam bu kadar mı hoşuna gidiyor?”

Rauf aniden durdu. Tamamen en derinimde, ulaşılabilecek en uç noktada çakılı kaldı. Başımın üzerindeki ellerimi serbest bırakıp iki büyük eliyle kalçalarımı kavradı.

Sen bana değil, ben sana teslim oldum her seferinde. Senin varlığına tapıyorum karıcığım ve bu, hiçbir zaman değişmeyecek. Her seferinde ben sana yenileceğim.”

Nefesim göğsümde sıkışıp kalırken gözlerimi gözlerinden ayıramadım. İçimdeki sıcaklığı, varlığının her milimini o kadar yoğun hissediyordum ki, kalçalarımı istemsizce yukarıya doğru esnettim. "Yenil o zaman," diye fısıldadım, sesim şehvetten titriyordu. “Bir tek bana yenil.”

Sözlerim üzerine sert bir soluk verdi, gözlerindeki o dipsiz karanlık daha da koyulaştı. Kendini yavaşça geriye doğru çekti, tenimin iç çeperlerini yakıcı bir sürtünmeyle milim milim terk ederken acıyla inledim. Ama beni bekletmedi; kalçalarımı sımsıkı kavrayarak, tek bir vahşi ve amansız hamleyle yeniden içime saplandı.

O andan sonra içimde kopan fırtına artık zihnimin de, bedenimin de sınırlarını aştı. Kasıklarımın en derininden yükselen o muazzam, durdurulamaz dalga yeniden bütünüyle yüzeye vururken, onun içimdeki o devasa varlığına rağmen fışkırarak boşalmaya başladım. İç duvarlarım amansız bir açlıkla onun erkekliğini sıkıştırıp boğarken, Rauf zevkin o en vahşi, en yırtıcı sınırına çarptı.

"Siktir..." diye inledi, sesi bütünüyle çatallanmış, acı çeker gibi hoyrat bir hırıltıya dönmüştü. Başını boynumun kenarına gömüp kalçalarını delice bana bastırıyordu. "Gevşet! Siktir, boşalacağım, gevşet Miraç!"

Ama elimde değildi; bedenim benden bağımsız bir şekilde delice kasılıyor, onun etini adeta ezerek zevkten çıldırıyordu. Rauf, bu delirtici sıkışmanın altında daha fazla dayanamayacağını anladığı an, boğuk bir homurtuyla kendini aniden içimden çekti. Varlığının bir anda eksilmesiyle içim dondurucu bir boşlukla sarsılırken, o benden akan, yatağa fışkırarak süzülen kadınlığıma bütünüyle çıldırmış, tutku dolu gözlerle baktı. O ıslaklık, onun bakışlarındaki son dizginleri de havaya uçurdu.

Beni kalçalarımdan yakaladığı gibi tek bir amansız hamleyle yüzüstü yatağa çevirdi. Daha darmadağın olmuş saçlarımı yüzümden çekmeme, derin bir nefes almama fırsat bile vermeden üzerime eğildi. Göğsü sırtıma amansız bir ağırlıkla çökerken, o sırılsıklam ıslaklığımın üzerine kendini yeniden, tek bir vahşi darbeyle köküne kadar gömdü.

"Ah!"

Yatakla onun o devasa, ezici gövdesi arasında tamamen sıkışmıştım. Göğüslerim kumaşta ezilirken, arkamdan vuran o ilk sert hamlesiyle çığlığım yastığa gömüldü.

Rauf, kalçalarımı iki eliyle birden hoyratça kavrayıp kendine doğru sertçe çekti. "Ruhumu, ruhuna akıtacağım."

Bu sözlerin getirdiği o ham arzuyla, bedenim yeniden ve büyük bir şaşkınlıkla delice kasıldı; iç duvarlarım onu bir kez daha sımsıkı, etini ezecek kadar güçlü bir şekilde kavradı. Rauf, derinlerime gömülen o sertliğiyle bu beklenmedik sıkışma karşısında daha da şaşırarak derinden, hırıltılı bir şekilde inledi.

"Miraç!" diye homurdandı ve aldığı o muazzam hazla birlikte ritmini tamamen vahşi, dur durak bilmeyen bir hıza ulaştırdı.

Her bir hamlesi sırtımı ve kalçalarımı delice sarsıyor, beni yatağın çarşafları arasında tamamen un ufak ediyordu. Rauf, en derinime, rahmimin en uç noktasına ulaşmak istercesine amansızca yüklenmeye devam etti. İçimin o deli sıcaklığı, onun tenini kavuran o amansız darlık, ikimizi de o karanlık uçurumun kenarına son sürat sürüklüyordu.

Kasıklarımda biriken o devasa, yakıcı enerji dalgası son kez büyük bir patlamayla serbest kalırken, iç duvarlarım onun o sert varlığını delice, sarsıla sarsıla boğdu. Tam o saniyede Rauf da kontrolünü tamamen kaybetti; hırıltılı, erkeksi ve yırtıcı bir kükremeyle sıcaklığını delice boşalttı. Ruhunu ruhuma akıtırken, o kor gibi yanan yoğunluğu içimi bir yanardağ gibi bütünüyle kapladı.

Bedenim onun o son, sarsıcı vuruşlarıyla yatakta birkaç kez daha sarsıldı ve ardından ikimiz de ter içinde, nefes nefese darmadağın olmuş çarşafların üzerine yığıldık.


(!) BURADAN DEVAM EDEBİLİRSİNİZ (!)


O ağır, kor gibi yanan sessizliğin içinde, sadece birbirine çarpan nefeslerimizin ve kalplerimizin delice ritmi duyuluyordu. Rauf, o devasa gövdesinin ağırlığını tamamen üzerime bırakmadan, yarı çıplak sırtıma doğru yavaşça uzandı. Islak alın çizgileri kürek kemiklerime yaslanırken, kasılmış omuzları hâlâ o amansız şehvetin son dalgalarıyla hafifçe titriyordu.

Eli darmadağın olmuş saçlarımın arasından sızıp başımı hafifçe yana çevirdi. Bakışlarında, az önceki o yırtıcı canavardan geriye kalan dumanlı, ama bir o kadar da keskin ve şüpheci bir derinlik vardı. Gözlerimin içine, zihnimin arkasındaki tüm o saklı odaları bütünüyle görmek ister gibi baktı.

"Bütün o şüphelerin, zihninde kurduğun o tekinsiz senaryolar..." diye fısıldadı, dudakları boynumun o hassas derisine çarparak tenimi yeniden ürpertti. "Hepsi o kapının ardında kalacak, Miraç. Çünkü bu karanlığın içinde benim tek bir gerçeğim var."

Dudaklarını şah damarımın üzerine bastırdı.

"Sen benim ruhumun limanısın... Senden başka hiçbir rotam, senden başka gidecek tek bir yerim yok benim. Ne yaparsam yapayım, o deryadan her koptuğumda döneceğim tek yer senin yanın olacak.”

Artık emindim.

Bu gece, sırtımızdaki o gizli günahların ve yaklaşan o büyük fırtınanın öncesindeki son sığınaktı.

İkimiz de bunun bilincindeydik.

🔗

Çakıl Taşları, Şebnem Ferah

Gece, o devasa gri taş yığınının etrafında amansız bir kuşatma gibi yükseliyordu.

Dağların ardında kalan ayın ışığı, malikanenin arka bahçesindeki sık sarmaşıkların ve ağaçların dalları arasında eriyip yok olmuştu. Burası gölgelerin bile saklanmaktan korktuğu, zamanın unuttuğu kör bir sığınaktı. Zifiri karanlığın içinden süzülen o cüsseli karaltı, toprağı incitmeyen adımlarıyla malikanenin gizli dehlizine doğru ilerledi.

Rauf Aslan, büründüğü yeraltının bildiği o dondurucu ve acımasız ismiyle; Hektor Vanguard olarak yürüyordu.

Üzerindeki koyu renk kabanının kusursuz hatları, gecenin siyah kamuflajıyla bütünleşmişti. Yüzünü tamamen örten, ona dair her türlü insani ifadeyi ve sıcaklığı yok eden simsiyah, sert kumaş maske, loş ışıkta adeta somut bir ölüm tehdidi gibi duruyordu. Maskenin göz deliklerinin ardında parıldayan o donuk, ölü mavi lensler ise tünelin karanlığında bir kurdun gözleri gibi yırtıcıydı. Uzun kirpikleri, o yapay maviliğin üzerinde birer infaz mangası gibi dikilmişti.

Malikanenin gizli geçidine adım attığı an, yeraltından gelen o soğuk, küflü ve asırlık rutubet kokusu yüzündeki maskeye çarptı. Duvarlara monte edilmiş pirinç apliklerden sızan o zayıf, sarımsı ışıklar taş duvarların girintilerinde titrerken, Rauf’un devasa gölgesi tünelin tavanında bir dev gibi büyüyor, karanlığı her adımda geriye doğru itiyordu. Her ayak sesinde, Kraken’in amansız ritmi tünelde yankılanıyordu.

Koridorun sonuna vardığında, tünelin o dar ve boğucu ağzında bekleyen kadını gördü: Ava.

Ava, uzun süredir adını duyduğu ama yüzünü hiç görmediği bu yeraltı efsanesiyle iletişim kurmak için beklemişti. Sonunda o hayalet tam karşısındaydı. Şeytani bir tebessümle eldivenli elini uzattı.

"Teklifimi kabul ettiğiniz için beni ne kadar onurlandırdığınızı size kelimelerle anlatamam. Uzun zaman önce sizin ve adamlarınızın gücünü oldukça duydum ama kendi gözlerimle hiç göremedim. Hoş geldiniz."

Hektor, maskesinin ardındaki o donuk mavi gözlerini Ava’nın uzatılan eline indirdi. Karşısındaki kişi, sevdiği ve taptığı kadının annesini öldüren canavarın eliydi. Onu tam şuracıkta öldürmek istedi. Onun çektirdiklerini, herkesin zihninden söküp atmak istedi. Ama olmazdı. Ava’dan ve tehditlerinden tamamen kurtulmak için plana sadık kalmalıydı.

İçinde kopan kasırgaya yenik düşmeden gözlerini yeniden Ava’nın gözlerine dikti.

"Gücümün farkında olsaydınız, sizinle tokalaşmam için elinizi uzatmazdınız."

Ava'nın dudaklarındaki o şeytani kıvrım dondu ve yavaşça silindi. Havada kalan elini indirirken hafifçe yumruk yaptı, sonra yanına düşürdü. Yeniden gülümsemeye çalıştı ama bu tebessüm gözlerine ulaşmıyordu. "Ah," dedi omuzlarını kaldırırken. "Alışkanlık. Ortaklarımla genelde el sıkışırım."

"Ben sizin ortağınız değilim."

Ses, tüneldeki dondurucu havayı bir neşter gibi kesti. Taş duvarlardan sızan soğuk ikisinin arasındaki mesafeyi doldururken, Rauf çenesini kaldırdı. O iki buz parçası, kadının yüzündeki her bir çizgiyi ölçtü, tarttı.

"Öyleyse nesiniz?" diye sordu Ava.

Rauf, yüzünü Ava’ya doğru hafifçe eğdi. Tünelin loş ışığında maskenin hatları daha da keskinleşti, elmacık kemiklerinin altındaki gölgeler derinleşti. Sesi alçaldı, neredeyse bir fısıltıya dönüştü ama tünelin her köşesine ulaştı.

"Biz sizinle bir anlaşma yaptık. Bize biyolojik silahları üreten, Murat Sancaklı'nın kayıp yeğenini vereceksiniz. Biz de size Kayıp Üs'ün yerini bulacağız."

Tünelde tam anlamıyla dondurucu bir sessizlik çöktü. Maskenin ardında, o mekanik tebessümün izleri vardı. "Gördüğüme göre anlaşmamızı gözden geçirmenizde fayda var. Zira henüz karar verememiş ya da benim kim olduğumu tam olarak kavrayamamış bir hâldesiniz."

Ava’nın çene kasları kasıldı, tam araya girip "Bakı-" diyecekti ki, Rauf’un sağ eli hızla havaya kalktı. Ava’nın ağzından çıkan tek hece, havada ezilerek kesildi. Rauf, parmakları aralık avucunu kadına doğru tutarken konuştu: "Dışarıda bir grup sizi gözetleyen asker var. İkimiz de farkındayız, öyle değil mi? Her biri sizin en ufak hamlenizi kolluyor. Siz harekete geçtiğiniz an ne bir üs kalacak ne de Murat Sancaklı'nın yeğeni."

Eli yavaşça yanına düştü. Ava’nın gözlerindeki sinirin yerini derin bir çaresizlik ve kabulleniş almıştı. Karşısındaki bu maskeli dev, onun tek çıkış yoluydu. Ava yüzündeki gerginliği silerek soğukkanlı bir ifadeye büründü. "Khaos, şu an yurtdışında. Onunla, sizin için iletişime geçmem için bana bir hafta daha süre vermeniz gerekli."

Rauf gözlerini kıstı, kirpikleri arasından kadını adeta eritti. Göz bebeklerinde yansıyan aplik ışığı birer meşale gibi duruyordu.

"Bu sana vereceğim son hafta, Ava. Bir sonrakinde o kapıdaki askerler, binanın girişinden değil, buradan geçiş yapar."

Rauf, cebindeki şifreli veri diskiyle birlikte o can alıcı hamleyi yaptı. Kabanının iç cebinden çıkardığı ağır, mat siyah renkli metal kutuyu tünelin nemli zeminine, ikisinin tam ortasına bıraktı. Ayağının ucuyla kutuyu Ava’ya doğru hafifçe itti. Kutunun kapağı mekanik bir tıslamasıyla aralandığında, tünelin zayıf ışığında o mavi ışığı saniyede bir yanıp sönen veri diski göründü. Ancak diskin hemen üzerinde, tünelin rutubetli taşlarından kazınmış gibi duran kurumuş siyah bir toprak tabakası ve ucu zehirle karartılmış antik bir mühür iğnesi duruyordu.

"İhtiyacın olan o protokol kodları bu diskin içinde, Ava. Ama diski çalıştıracak olan aktivasyon şifresi, tam bir hafta sonra Khaos’u bana getirdiğin an bu iğnenin ucunda olacak. Eğer o gün masaya Khaos yerine tek bir yalan koyarsan..." Eğildi, donuk mavi gözlerini son bir kez kadının gözlerine dikti. "...bu tünelin toprağı, bir hafta sonra senin cenaze yatağın olur."

Ava’nın bakışları, yerdeki kutunun içinde saniyede bir nabız gibi atan o mavi ışığa kilitlendi. Üzerindeki kurumuş siyah toprak ve ucu karartılmış antik iğne, ona vaat edilen gücün değil, kendi elleriyle kazacağı bir mezarın habercisi gibiydi. Boğazının kuruduğunu hissetti. Bir ülkenin kaderini, yeraltının en derin sırlarındaki orduları yönetmişti ama ilk kez karşısındaki gücün sınırlarını çizemiyordu. Hektor Vanguard, sadece bir tehdit savurmuyor; o tehdidin gerçeğe dönüşeceği anı şimdiden inşa ediyordu.

Ava, gözlerini kutudan çekip Rauf’un sahte, yapay mavi lenslerine sabitledi. Sesini olabildiğince dik tutmaya çalışarak, "Khaos’u getireceğim, Hector," dedi, kelimeleri birer yemin gibi birbirine bağlayarak. "Ama o kodların eksiksiz olduğundan emin olmak zorundayım. Benimle oyun oynayanların sonu, o bahsettiğiniz topraktan daha derin olur."

Rauf, bu zayıf direniş karşısında maskesinin altından sessiz, ruhsuz bir nefes verdi. Bu kadının kibiri, onun kör noktasıydı ve tam da bu noktadan vurulacaktı. Cevap vermedi. Söz gümüştü, ancak Hektor Vanguard’ın sessizliği amansız bir infaz hükmüydü.

Sözleri bittiği an, arkasını döndü.

Rauf, attığı her adımda Hektor’un vahşi, ölü ruhunu taşıyordu. Taşların üzerinde gezinen gölgesi, apliklerin titrek sarılığında bükülerek duvarları bütünüyle ele geçiren bir Kraken’in yansımasına çevriliyordu. O dondurucu gölge taşları ezerek ilerlerken, o devasa yalanlar tünelin rutubetli havasında simsiyah bir kelebek ordusuna ayrışıyordu.

Söylenen her sahte kelime, tünelin çatlaklarından sızan o tekinsiz nefesle birlikte kanatlanıyor, tüneli boydan boya sarıyordu. Binlerce siyah kanat, apliklerin zayıf ışığını boğarak duvarları kaplıyordu. Tünelin tavanından dökülen asırlık toz zerreleri loş ışıkta sanki o siyah kelebeklerin külleri gibi savruluyordu.

Ava, arkasından uzaklaşan o cüsseli karaltıyı izlerken, tüneldeki hava her adımda daha da ağırlaştı. Yerdeki metal kutuya doğru eğildiğinde ellerinin hafifçe titrediğini fark etti; bu öfkedendi, ya da hayatında ilk kez tattığı o saf, katıksız korkudan. Kutuyu alıp göğsüne bastırdı. Zaman onun için geriye doğru akmaya başlamıştı. Tam yedi günü vardı.

Rauf ise tünelin çıkışına doğru ilerlerken, maskenin ardındaki telsizin mandalına hafifçe dokundu. Kulaklıktan gelen hafif statik cızırtı, yeraltının dondurucu sessizliğini bozdu. Karşı tarafta pürdikkat bekleyen Araf’ın nefesi hissediliyordu. Rauf, Hektor’un o mekanik, kalın ses tonunu bir kenara bırakıp kendi o çelikten, kararlı sesini serbest bıraktı.

"Yem atıldı. Hedef kapanda. Bir hafta sonra her şey bitecek."

Bu karanlık labirent, tüm bu karmaşanın ortasında asıl büyük sırrı besliyordu.

Tünel, Kral Kelebeği’ni bizzat kendi ağzında saklıyordu.

-

Merhabalar!!!

Kraken Kapanı’nın yeni bölümünü kendimize ait bir sitede yayınlamanın sevincini doruklarımda hissedebiliyorum. Günler, aylar süren yorucu ve yıpratıcı bu süreçten sonra gerçekten rahat bir nefes aldığımı hissedebiliyorum.

Beni yalnız bırakmayın.

Yolumuz açık olsun.

Son köpükler kayboluncaya kadar görüşmek dileğiyle…


bir temmuz iki bin yirmi altı

Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!