Instagram: sckitaplari
-Keyifli Okumalar-
Bölüm Şarkıları;
Perihelion, Max Richter
Yüce Dağ Başında Yanar Bir Işık, Kıraç
Var Git Ölüm, Aytekin Ataş
Annem, Candan Erçetin
Broken (Are Little Victories by the Ship of Life)
It's Snowing Like It's the End of the World
🐙
"Konuşmaktan çok ağlamak geliyor içimden."
Araf, XX. Kanto / İlahi Komedya – Dante Alighieri
🔗
Her bekleyişin bir nedeni vardır.
Zaman, hiçbir zaman beklenene uymaz.
O, hep geç kalır.
Güneş, malikanenin demir parmaklıklarının ardına saklanmış gibiydi. Gökyüzü, kurşuni bir örtünün altında soluk soluğa duruyor, ışık, olanca ağırlığıyla toprağa vuruyor ama ısıtmaya yetmiyordu. Rüzgâr yoktu. Yapraklar kıpırdamıyor, perdeler oynamıyor, zaman bile donmuş gibiydi. Sadece uzaktan, kuşların çekingen cıvıltıları geliyor, onlar da sanki bu sessizliği rahatsız etmekten korkarcasına kısa kesiliyordu.
Malikanenin çevresini saran ekipler, araçların gölgesinde dürbünlerini siper etmiş bekliyorlardı. Kimi araçların kaputuna yaslanmış, kimi yere çömelmiş, kimi ise ayakta, gözlerini malikanenin kapısına dikmişti. Hareket yoktu. Sadece bekleyiş vardı. O ağır, o amansız, o insanın sabrını tüketen bekleyiş.
Bu bekleyişten uzakta birisi vardı.
Araf Arsenyev.
Arsenyev, öyle bir mesafede duruyordu ki malikane avucuna sığacak kadar küçük görünüyor, ekipler ise birer karınca kadar bile değildi. Sırtını, devrilmek üzere olan yaşlı bir çınar ağacının gövdesine yaslamıştı. Ağacın kabukları soyulmuş, yer yer çürümüş, kurumuş dalları gökyüzüne birer iskelet kolu gibi uzanıyordu. Yaprak yoktu. Gölge yoktu. Sadece ölü bir ağaç ve onun dibinde, ölü gibi duran bir adam.
Üzerinde incecik, siyah bir mont vardı. Elmacık kemikleri keskin, çenesi sert, dudakları ise birbirine kenetlenmişti. O dudaklar, uzun zamandır konuşmamış gibiydi.
Sağ eli, montunun cebinde kaybolmuştu. Sol eli ise dudaklarının hizasındaydı. Parmaklarının arasında kalın bir sigara duruyordu. Sigaranın ucundaki ateş, her nefes alışında hafifçe kızışıyor, her nefes verişinde ise sönmeye yüz tutuyordu.
Duman, ağzından çıktığında önce küçük bir bulut halinde toplanıyor, dudaklarının kenarında bir an tereddüt ediyor, sonra burnundan da eşlik eden nefesle birlikte yüzüne doğru yükseliyordu. Yüzünü saran duman, sanki onu bir perdeyle örtüyor, gerçeklikten koparıyor, bambaşka bir âleme taşıyordu. Sonra rüzgâr, o olmayan rüzgâr, birden canlanıyor, dumanı alıp götürüyor, geriye sadece onun o sabit, o donmuş, o hiçbir şey ifade etmeyen bakışları kalıyordu.
Buzul yeşili gözleri, malikanenin bir noktasında sabitlenmişti. Ama o nokta, ne bir pencereydi, ne bir kapı, ne de bir hareketlilik. Sadece bir noktaydı. Belki de hiçbir şeydi. Gözleri o kadar donuk, o kadar hareketsiz, o kadar derin bir boşluğa dalmıştı ki sanki karşısında duran malikane değil de, zamanın ta kendisiydi. Geçmiş, şimdi ve gelecek, o buzul yeşilinin içinde eriyip birbirine karışıyor, geriye sadece şu an kalıyordu. Ve o şu an, bekleyişten ibaretti.
Sigarasından bir nefes daha çekti. Duman, ciğerlerine dolduğunda bir an için göğsünde bir ağırlık hissetti. Ama o ağırlık, sigaranın değil, bekleyişindi. İçine çektiği her nefeste biraz daha büyüyen, her verişinde biraz daha katlanan bir ağırlık. Onu oraya, o taş duvarın dibine mıhlayan, gözlerini o boşluğa sabitleyen, parmaklarını o sigaranın etrafında kenetleyen bir ağırlık.
Parmağıyla sigaranın ucundaki külü düşürdü. Kül, ağır ağır, sanki düşmek için bile acele etmiyormuş gibi süzüldü, yere ulaştığında dağıldı, toprağa karıştı. O kül, tıpkı onun beklediği an gibiydi. Gelmesi an meselesiydi ama ne zaman geleceği belli değildi. Ve o, sadece bekliyordu.
Bekliyordu.
Çünkü her bekleyişin bir nedeni vardı.
Uzaktan yaklaşan bir araç ile Araf, bedenini hafifçe geriye doğru çekti. O sırada cebindeki telefonu çalmaya başlamıştı. Aracın içindeki kişinin kim olduğunu çözmeye çalışırken sağ elini cebinden çıkarttı. Sol elindeki sigarasını sağ eline aldıktan hemen sonra sol kulağındaki kulaklığa dokundu.
"Müsait değili-"
Cümlesini bölen karşıdaki nefes, hızlı ve düzensizdi. Nefesin ritmi, haberin ağırlığını ele veriyordu.
"Arven ile Okyanus Teyze saldırıya uğradı."
Cümle, havada asılı kaldı. Kelimeler, henüz anlam bulmadan, sadece birer sestiler. Ama Araf'ın beyni, o sesleri çoktan çözmüş, anlamlandırmış, her bir heceyi ayrı bir hançer gibi göğsüne saplamıştı.
Parmaklarının arasındaki sigara, yavaşça düştü. Bakışları, toprağın üzerine düşen izmariti bulmadı. Gözlerinin odağı araçtan inen kişide, kulağı ise telefonun ucundaki habercideydi. Bir şey söyleyemeden telefonun ucundaki kişi devam etti.
"Arven çok kötü Araf. Okyanus Gökçe, şehit oldu. Kimin yaptığı belli değil, orada bir hareketlilik var mı?"
Şehit oldu.
İki kelime. İki ağır, iki keskin, iki geri dönüşü olmayan kelime. Araf'ın yüzünde, hiçbir şey değişmedi. Ne kaşları çatıldı, ne dudakları kıvrıldı, ne de gözleri kırpıştı. Ama içinde, bir şeyler yerinden oynadı. O buzul yeşilinin derinliklerinde, bir çatlak oluştu. İncecik, görünmez, ama ölümcül bir çatlak. O çatlaktan, yıllardır biriktirdiği tüm soğukluk sızmaya başladı.
Bakışları, aracın aralanan kapısından inen kişide asılı kalırken, gözlerini kıstı. O hareket, bir odaklanmaydı. Bir hedef belirlemeydi. Bir avcının, avını gözüne kestirdiği anın ta kendisiydi.
"Ava dışarıdaymış," dedi Araf. Sesi o kadar sakindi ki, az önce duyduğu haberin ağırlığını hiç taşımıyor gibiydi. Ama o sakinliğin altında, bir volkan kaynıyordu. Lavlar, henüz yüzeye vurmamıştı ama çoktan yollarını bulmuş, her an patlamaya hazır bir şekilde bekliyordu. "Malikanenin gizli bir geçidi var."
Cümle, telefonun ucuna düştüğünde, bir an sessizlik oldu. O sessizlik, iki tarafın da aynı anda aynı şeyi düşündüğü, aynı korkuyu hissettiği, aynı gerçekliğin içinde boğulduğu andı.
Araf'ın gözleri, araçtan inen kişiden ayrılmıyordu. Ama artık sadece bakmıyordu. Artık sadece izlemiyordu. Artık bir şeyleri hesaplıyor, bir şeyleri konumlandırıyor, bir şeyleri yerli yerine oturtuyordu. Malikanenin gizli geçidi. Ava dışarıda. Arven kötü. Okyanus Teyze şehit. Dört cümle, dört gerçek, dört yara. Ama hepsi, aynı tablonun parçalarıydı. Ve o tablo, şimdi bütünleniyordu.
Medusa'nın Salı.
Kaos, kapıdaydı.
Miraç Gökçe Aslan, Ağzından
Damarlarımda dolaşan zehir, kanımla beslenen kör bir kök gibiydi.
O kök, her kalp atışımda biraz daha derine salıyordu kendini; her nefes alışımda biraz daha sarıyordu ruhumu. Ve ben, o kökün nereye uzandığını göremeyen bir kör misali, yalnızca içimde büyüyen karanlığı hissedebiliyordum. O karanlık, bir gölge gibi değildi; daha ziyade, varlığımın her zerresine sinen, benliğimin kıyılarını aşındıran bir denizdi.
Etrafım, yaprakları gökyüzünü perdeleyen yaşlı çamlar ve gölgelerinde kaybolduğum meşelerle kaplıydı. Ay ışığının sızdığı nadir aralıklarda, ağaç gövdelerini saran ıslak yosunların zümrüt yeşili, gözlerimin önünde dans eden seraba dönüşüyordu. Ormanın üzerine çöken sis, yalnızca görüntüleri değil, zamanın akışını da yutmuş gibiydi. O sisin içinden sesler yükseliyordu; ne olduklarını, nereden geldiklerini anlamaya çalıştıkça, anlamsızlıkları daha da derinleşiyordu. Nerede olduğumu, hangi zamanın hangi kıvrımında sıkışıp kaldığımı bilmiyordum.
Bedenim, olduğu yere mıhlanmıştı. Ayaklarım toprağa öyle kök salmıştı ki, ormanın bir parçası olmuştum sanki. Yalnızca seyreden bir ruha dönüşmüş, karanlığın içinde koşuşan gölgeleri izliyordum. Ayak sesleri öylesine yakından geliyordu ki soluğumu ensemde hisseder gibi oluyordum. Peşimde olduklarını düşünüyor ama bir yandan da hedefin ben olmadığımı biliyordum. Onlar, birini yakalamaya çalışan avcılardı; nefesleri sık ve hızlıydı, adımları acımasızdı. Kendim koşuyormuşçasına artan nabzım, beynime benim de o avın bir parçası olduğumu fısıldıyordu.
Oysa ben, yalnızca izleyen bir gölgeydim.
Kendi kâbusumun seyircisi.
Ne kadar süredir orada durduğumu bilmiyordum. Zaman, o yoğun sisin içinde eriyip gitmiş, dakikalarla saatler arasındaki çizgi silinmişti. Koşuşturan gölgelerin kim olduğunu anlamaya çalıştıkça, görüntüler daha da bulanıklaşıyor, sesler daha da uzaklaşıyordu. Ta ki içlerinden biri, o kaotik kalabalığın arasından sıyrılıp çıkana kadar.
O kişi, diğerlerinden farklıydı. Koşmuyordu. Olduğu yerde durmuş, bana bakıyordu. Sis, onun çevresinde dans eder gibiydi; bedenini saran bir örtü misali kıvrılıp duruyor, onu hem saklıyor hem de açığa çıkarıyordu. O an, diğer tüm gölgeler, tüm ayak sesleri, tüm nefesler bir anda kesildi. Ormanın içindeki tüm canlılar ölmüş gibiydi. Sadece o vardı. Sadece biz vardık. İki varlık, zamanın ve mekânın dışında bir yerde, birbirine kenetlenmiş bakışlarla.
Ava ve Sirena.
Ava, ağır ağır yürümeye başladı. Her adımında toprak hafifçe inledi; sanki onun ağırlığını taşımaktan korkuyor, her an yarılacakmış gibi bir huzursuzlukla titriyordu. Yaklaştıkça sis aralanıyor, onun yüzü netleşiyordu. Ama netleştikçe anlaşılmaz oluyordu. Çünkü o yüz, sabit bir gerçekliğe ait değildi; zamanın içinde salınan, farklı anların aynı anda var olduğu bir yüzdü. Bir an kanlar içindeydi; gözleri dehşetle açılmış, yanağından aşağı kırmızı sıvılar süzülüyordu. Bir sonraki an o kanlar kurumuş, derin izlere dönüşmüştü; teninde kazınmış hatıralar gibi duruyordu. Bir an iki gözüyle bakıyordu bana; bir sonraki an, sol gözü inci gibi parlıyordu. O inci, bir göz değildi artık; kaybın ve intikamın simgesiydi.
Durmadı.
Yaklaşmaya devam etti.
Tam o anda yanımdan bir gölge geçti. Öyle hızlıydı ki, ne olduğunu anlayamadım. Bir insan mıydı, bir hayvan mı, yoksa rüzgârın oynattığı bir dal parçası mı? Bilmiyordum. Sadece bir hareket hissettim; tenimin yanından sıyrılıp geçen, soğuk bir nefes gibi. Arkasından bakmak istedim ama gözlerim, karşımdaki varlıktan başkasını görmüyordu.
O gölge, Ava'nın üzerine çullandı.
Bir anda her şey değişti. O ağır, o ağır akan zaman, bir çığlık gibi hızlandı. İki beden, sisin içinde birbirine kenetlendi. Kimin kim olduğunu ayırt edemiyordum. Sadece hareketler vardı; vahşi, kontrolsüz, acımasız hareketler. Kollar havada savruluyor, ayaklar toprağı eşeliyor, nefesler kesik kesik yükseliyordu. Ben, olduğum yerde çakılıp kalmıştım.
Damarlarımda dolaşan o kör kök, birden canlanmış gibiydi. Zehir, kanımda hızla yayılıyor, her hücremi uyarıyor, beni harekete geçmeye zorluyordu. Ama hareket edemiyordum. Sadece izliyordum ve izledikçe, o iki bedenin birbirine karıştığını görüyordum. Sanki Ava'nın üzerine çullanan o gölge bendim ve her hareketinde, kendi bedenimde yorgunluğu hissedebiliyordum.
Sonra, o gölgenin elini bacağına götürdüğünü gördüm. Kılıftan bir şey çekiyordu. O sırada sağ elimin içinde bir ağırlık hissettim. Öyle keskin, öyle gerçek bir histi ki bu, neredeyse elimin kasıldığını duyumsadım. Parmaklarımın arasında bir kabzanın soğukluğu, avucumun içinde metalin pürüzlü dokusu vardı. Gözlerimi indirdim. Elime baktım. Ama ellerim boştu. Tertemiz ve bomboş duruyorlardı önümde.
Tam o anda, kulaklarımı yırtan çığlıklar yükseldi. Ormanın tüm kuşlarını ürkütüp kaçırdı, ağaçların yapraklarını titreştirdi, gökyüzünü yardı. Ses, her yerden geliyordu; yerin altından, ağaçların gövdelerinden, sisin ta kendisinden. Sanki binlerce kadın aynı anda haykırıyor, binlerce can aynı anda can veriyordu. Ve o çığlıkların içinde, bir ses tanıdık geliyordu. Bana ait olan, ama benden çok uzakta kalmış bir ses.
Gözlerimi yere çevirdim.
İki beden, üst üste duruyordu. İlk başta hangisinin Ava, hangisinin o gölge olduğunu ayırt edememiştim. İkisi de hareketsizdi, ikisi de kanlar içindeydi. Ama ay ışığı, bir noktada parladı. Hançerin ucu. O hançer, üstteki bedenin elindeydi ve ucundan damlayan kanlar, alttaki bedenin teninde küçük göller oluşturuyordu.
Kan kokusu ciğerlerime doldu. Öyle yoğundu ki neredeyse tadını alabiliyordum dilimin ucunda. Bakır, tuz ve ölümün birbirine karıştığı o eşsiz koku, her nefes alışımda biraz daha derine işliyor, beni o ana, o kavgaya, o hançere çekiyordu.
Üstteki gölge, yavaşça doğruldu. Başını bana doğru çevirdi. Yüzü, sisin içinde hâlâ bulanıktı. Ama bir şey biliyordum: Bana bakıyordu. Gözlerim, onun gözlerini ararken, dudakları aralandı.
Ve o anda, benim de dudaklarım aralandı.
Aynaya her baktığında...
Sesi, sisin içinde yankılandı. Ama aynı anda, benim sesim de onun sesine karıştı. İki ses, tek bir cümlede buluştu. Ben mi söylüyordum, o mu? Yoksa ikimiz de aynı kişi miydik?
...sende bıraktığım izleri göreceksin.
Cümle bittiğinde, bir an için öylece kaldım. Dudaklarımda hâlâ kelimelerin sıcaklığı, kulaklarımda kendi sesimin yankısı vardı. Ama aynı anda, o gölgenin sesi de kulaklarımda çınlıyordu. Aynı tını, aynı vurgu, aynı nefes.
Gözlerimi yalnızca bir kez kapatıp açtığımda, artık Ava'nın üzerine çullanan ve gerçek hançeri tutan, bendim. Kulağına doğru eğilmiş, elimde hançeri sıkıca sıkarken nefesimi geceye teslim ediyordum. O an, zaman geriye sarmış gibiydi; nefesimle birlikte sözcükler de dudaklarımdan dökülüyor, geceye karışıyordu.
"Aynaya her baktığında, sende bıraktığım izleri göreceksin. Yıllar geçse, dünya yerle bir olsa, ben unutsam bile, sen bugünü unutma."
Sözlerim, onun teninde bir yara gibi açılıyor, kanıyla beslenen bir lanete dönüşüyordu. Ve tam o anda, etrafımız bir anda kalabalıklaştı. Gölgeler, sisin içinden fırlayıp üzerimize üşüştü. Kim olduklarını göremiyordum; sadece hareket eden bedenler, haykırışlar, koşuşturmalar vardı.
Ava'nın üzerinden kalktığımı gördüm. Ava'nın üzerinden çekilen bedenim, ellerimde hâlâ hançerin sıcaklığı, parmaklarımda kanın yapışkanlığı birer birer kehanete yazılıyordu. Gözlerimi, yüzümü eğmeden onunla buluşturdum. Kaşlarını dik bir şekilde yaran çiziklerden gözyaşı misali süzülen kan, dudaklarının kenarında birikmiş, oradan toprağa damlıyordu.
Bir el, sol koluma dokundu. O dokunuşla birlikte, parmaklarımın arasındaki hançer avucumdan kayıp gitti. Metal, toprakla buluştuğunda boğuk bir ses çıkardı; sanki toprak onu yutmak için sabırsızlanıyordu. Gözlerim, Ava'nın yüzünden sıyrılıp yanımda duran bedene çevrildi.
Fırat.
Yüzü, gece kadar solgundu. Gözleri, gözlerimin içine öyle bir bakıyordu ki, kelimelerin henüz söylenmemiş ağırlığını taşıyordu sanki. Dudakları sanki birbirine mühürlenmişti ve hiç açılmayacak gibi duruyordu.
"Murat Sancaklı, bizi bulmaları için bir ekip göndermiş. Ava'yı teslim alacaklar, toparlan."
Başımı öne eğip onayladığımı hissettiğim anda, gözlerim ekiplerin Ava'nın bedenini yerden kaldırdığı ana takılıp kaldı. Yüzünün tamamını örten kan tabakası, çenesinde biriken tek bir damlaya vücut veriyordu. O damla, yer çekiminin çağrısına uyarak ağır ağır süzülüyor ve toprağa akıyordu. Zihnimin en kuytu köşelerinde, bir saatin tik ve tak sesleri yankılanmaya başladı. Her kan damlasının toprakla buluştuğu anda doğan o ritmik ses, her seferinde biraz daha yoğunlaşıyor, damarlarımda çağlayan kanın bir nehir gibi aktığını hissettiriyordu.
Zehrin kör kökü, son bir hamleyle ruhumun derinliklerine saldı kendini. Göz kapaklarım, kurşun gibi ağırlaştı. Ekiplerin Ava'yı sedyeye yerleştiren siluetleri, gözlerimin önünde eriyen suluboya resimlere dönüştü. Fırat'ın sesi, çok uzaklardan geliyordu artık; kelimeler anlamını yitirmiş, yalnızca bir uğultu halinde kulaklarımda yankılanıyordu. Ellerimdeki kan kurumaya başlamıştı; tenimde çatlayan bir kabuk gibi, derime yapışmış, beni o ana hapseden bir kelepçeye dönüşmüştü.
Gözlerimi bir kez daha kapatıp açtığımda, karşımda uzunca bir nehir uzanıyordu. Dizlerimi toprağa bastırıp nehre, elimdeki kanları yıkamak için uzandım. Avuçlarıma doldurduğum su birikintisi parmaklarımın arasından sızıyor, bir türlü tam olarak almama engel oluyordu.
Nehrin yüzeyi, ay ışığında titreşen binlerce aynaya dönüşmüştü. Her bir su damlası, bana farklı bir gerçeği fısıldıyor gibiydi. Avuçlarımdan sızan sular, parmaklarımdaki kan izlerini alıp götürmek yerine, onları daha da yayıyor, tenimin her zerresine bulaştırıyordu.
Ellerim, hiç temizlenmeyecek gibiydi.
"Kanı, kanla temizleyemezsin."
Kulağıma ulaşan ses ile başımı kaldırıp nehrin karşı kıyısına baktığımda, sisin içinde beliren bir siluet gördüm. Uzun saçları rüzgârda savruluyor, elinde hançer tutan benliğim ile yine bana bakıyordu. Karşı kıyıdaki ben, hançerini kaldırdı. Ay ışığında parlayan metal, nehre doğru işaret ediyordu.
"Bazı izler," dedi, sesi nehrin iki yakasında yankılanırken, "ne suyla ne de kanla silinir. Bazı izler, ruhun ta kendisi olana kadar kazınır insana."
Gözlerimi ondan ayırıp yeniden nehre indirdim.
Ve o an gördüm.
Nehrin suları, sandığım gibi berrak değildi. Ay ışığının aldatıcı parıltısı, gözlerimi boyamış, gerçeği görmemi engellemişti. Derinlerde, karanlık bir kırmızılık kıvrılıp duruyordu. Akıntının her hareketinde, kanın yoğunluğu suya karışıyor, iki sıvı birbirine düşman iki ruh gibi boğuşuyordu. Ama boğuştukça birbirlerine karışıyor, ayrılmaz bir bütün haline geliyorlardı.
Nehir, kana bulanmıştı.
Ve ben, dizlerime kadar onun içinde duruyordum.
Ellerime baktım yeniden. Parmaklarımın arasından süzülenler artık su değil, doğrudan kanın ta kendisiydi. Ve ne kadar uzanırsam uzanayım, ne kadar yıkamaya çalışırsam çalışayım, o kan tenime işlemiş, derimin altına sızmıştı.
"Damarlarımda dolaşan zehir," dedim gözlerimdeki korkuyla, karşı kıyıda duran benliğime bakarken. "Ruhumun hangi boşluğuna kök saldı da bu kadar kanattı beni içimden?"
Soru, nehrin kıyısında asılı kaldı. Cevap, kana karışmış suların derinliklerinde bir yerde, belki de hiç bulunmayacak bir sırrın peşinde kaybolup gitti. Zehir yalnızca bedenimi değil, benliğimin en kuytu köşelerini de sarmış, orada büyüyen kör bir ağaca dönüşmüştü. Her dalı, geçmişimin farklı bir yarasına uzanıyor, her yaprağı, unuttuğum bir anının acısını taşıyordu.
Ve ben, o ağacın gölgesinde, kanla yıkanmaya çalışan bir kadın olarak kalakalmıştım.
Karşı kıyıdaki siluet, hançerini indirdi. Ses vermeden konuşuyordu artık; dudaklarının hareketlerinde, bana söylediği cümleyi okuyabiliyordum: "Bazı soruların cevabı yoktur."
Alnımdan akan ter ile gözlerim aralandı. İlk gördüğüm gerçeklik, yatağın sağından baktığım pencere tarafıydı. Güneşin bıraktığı huzmeler, kapalı perdelerin altından süzülüp yattığım yatağın kenarına doğru uzanıyordu. O ışık, kâbusun karanlığından arta kalan son gölgeleri de kovarcasına, usulca tenimi okşuyordu.
Dilim, ağzımın kuruluğundan damağıma yapışmıştı. Bir an için, nehrin kanlı sularıyla mı yoksa kendi terimle mi ıslandığımı ayırt edemedim. Ama yastığın kenarındaki parmaklarıma baktığımda, hiçbir iz yoktu. Tertemiz, masum ve boş bir şekilde duruyorlardı.
Sol omzumun üzerinden arkama baktığımda yatağın boş olduğunu fark ettim. Rauf odada yoktu. Çarşaflar, onun bedeninin izini taşıyan o hafif çukurluk, şimdi yalnızca soğumuş bir hatıra gibi duruyordu. Elimi uzatıp dokunduğumda, teninin sıcaklığı yerine yalnızca kumaşın serinliğini hissettim.
Aşağıdan sesler ve kahkahalar geliyordu.
Önce tanıyamadım o sesleri. Kâbusun ağırlığı, kulaklarımın üzerine bir perde germiş, gerçekliği bulanıklaştırmıştı sanki. Ama sonra, içlerinden bir tanesi sıyrıldı. Rauf'un kahkahası. O bildiğim, içimi ısıtan, dünyanın tüm karanlığını unutturan kahkaha.
Derin bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan hava, nehrin kan kokusunu değil, Rauf'un tenine sinmiş o eşsiz kokuyu taşıyordu. Gözlerimi bir kez daha kapattım, bu sefer kendi isteğimle. Kısa bir an için, nehrin kıyısında duran o kadını, elinde hançerle bana bakan benliğimi düşündüm. Sonra gözlerimi açtım. Onu orada, kâbusun sisleri arasında bırakıp doğruldum. Ayaklarımı yere bastığımda, zemin sağlamdı. Gerçekti. Kan yoktu. Nehir yoktu. Sadece ahşabın sıcaklığı ve aşağıdan gelen kahkahalar vardı.
Yataktan kalkıp odanın içindeki banyoya doğru adımladım. Soğuk parke taşları çıplak ayağımdan tenime bir üşüme dalgası bırakırken lavaboya doğru eğildim. Musluğu çevirip ellerimi suyun altına bıraktım. Avuçlarımı birbirine yakınlaştırıp suyla doldurdum ve yüzüme bir süre çarptım.
Soğuk su tenime vurdukça üzerimdeki terle kaplanmış tişörtün iyice sırtıma yapıştığını hissedebiliyordum. Doğrulup karşımdaki aynaya baktım. Saçlarım dağılmış, yüzümden akan sular, çenemde birikip üzerimdeki tişörtün göğüs kısmına damlıyordu. Gözaltlarımdaki morluklar, bana kâbusun zihnimde bir iz bırakacağını hatırlatmak istermişçesine belirgin duruyordu.
"Bazı izler ne suyla ne de kanla silinir. Bazı izler, ruhun ta kendisi olana kadar kazınır insana."
Başımı iki yana salladım. Bu, sadece bir kâbustu. Sadece bir kâbus.
Yeniden aşağıdan yükselen kahkahalar, beni kendime getirdi.
Üzerimdeki tişörtün eteklerinden kavrayıp üzerimden çıkarttım ve kenardaki kirli sepetine bırakıp içeriye geçtim. Dolabın kapağını kendime doğru çekip yana doğru ittirdim ve Rauf'un uzun kollu siyah kazaklarından birini alıp üzerime giydim. Sandalyenin üzerinde duran kot pantolonuma bakarken, altımdaki eşofmanı çıkartıyordum.
Saçlarımı düzeltip odadan çıktığımda merdivenleri inmeye başladım. Her adımda aşağıdaki seslere biraz daha yaklaşıyordum.
"Miraç niye uyanmadı hâlâ?" diyen Lerna'nın sesini işittim.
"Valla uyandırmaya çalıştım ama çok derin uyuyor diye ellemedim," dedi Rauf. Sesindeki o bildiğim, sevgiyle yoğrulmuş tını, içimi ısıttı. "Uyandırırım kahvaltıyı hazırladıktan sonra."
Merdivenleri bitirip salona geçtiğimde Eamon'un gözleri beni buldu. Yaşlılıktan dolayı soluk ama belirgin olan mavilikleri yüzümde dolandı.
"Mo bhrìdeag bhòidheach," benim güzel gelinim, "Günaydın kızım."
Gülümsedim. O an, kâbusun tüm ağırlığı omuzlarımdan kalktı.
Tam o sırada, Rauf'un mutfaktan çıktığını fark ettim. Dudaklarındaki muhteşem bir gülümseme ile bana bakarken, elindeki tabakları masaya bırakıp bana doğru yaklaştı. Gözlerinde, sabah güneşinin ışıltısı vardı. Ya da belki o ışıltı, sadece bana baktığı için vardı.
"Günaydın yavrum," dedi, yanıma geldiğinde. Ellerini belime koydu, beni kendine çekti. "İyi uyudun mu?"
Cevap vermek yerine, sadece gözlerinin içine baktım. O kahverengi derinlikte, kaybolmak istedim. Ama bu sefer, kâbusta olduğu gibi korkarak değil, severek, güvenerek, ait olarak.
"Günaydın," dedim sonunda. Sesim hafif çatallaşmıştı ama o fark etmedi ya da fark ettiyse de belli etmedi. Sadece gülümsedi ve alnıma bir öpücük kondurdu.
"Günaydın Miraç. Gelin hadi, kahvaltı hazır," dedi Lerna arkamızdan.
Rauf'un kollarından ayrılıp masaya doğru yöneldim. Lerna, Fırat'ın hemen yanına yerleşti, ikisi birbirlerine öyle doğal, öyle ait bir şekilde sokuldular ki, izlemesi bile insanın içini ısıtmaya yetiyordu. Fırat'ın eli, Lerna'nın omzunda; Lerna'nın bedeni ise hafifçe Fırat'a yaslı kaldı.
Eamon, masanın baş köşesinde oturuyordu. Bastonu yanındaki sandalyeye dayalı, yüzünde o her zamanki huzurlu ifade vardı. Önündeki çaydan küçük bir yudum aldı, gözleri benimle buluştu. Göz kırptı. Gülümsedim.
Rauf, arkamdan gelip yanıma oturdu. Sandalyemi hafifçe kendine çekti, bacağı bacağıma değdi. O sıcaklık, o temas, kâbusun son kalıntılarını da silip süpürdü.
"Ne bakıyorsun öyle?" diye fısıldadı kulağıma.
Başımı ona çevirdim. Yüzü, sabah güneşiyle aydınlanmış, gözleri pırıl pırıldı. "Sana bakıyorum," dedim. "Sadece sana."
Rauf'un dudaklarındaki gülümseme biraz daha genişledi. "Benden başka kime bakacaksın zaten?" dedi, o muzip ifadeyle.
Lerna'nın kahkahası yükseldi masadan. "Yine başladınız mı siz?" dedi, gözlerini devirerek. Ama yüzü gülüyordu. "Hadi ama kahvaltı masasındayız."
Rauf, gözlerini devirerek bakışlarını Fırat ile Lerna'ya çevirdi.
"Bana laf söyleyene kadar, kendi kocana bak," dedi, alayla karışık. Bakışları beni bulduğunda göz kırpıp önüne döndü. Masanın üzerindeki kahvaltılıklardan alıp tabağıma doldurmaya başladığında Fırat, kıkırdayarak elini Lerna'nın omzundan çekip o da Lerna'nın tabağını doldurmaya başladı. İkisi de aynı hareketleri yapıyor, aynı özeni gösteriyor, aynı sevgiyle tabakları hazırlıyorlardı.
Lerna ile birbirimize baktığımızda dudaklarımızı büzdük. Gözlerimizden birbirimize ne kadar şanslı olduğumuzu bir kez daha anlatmıştık, kelimeler olmadan. Lerna, gözlerini önümde duran boş çay bardağını işaret ettiğinde çay bardağını ona uzattım. Bardağı alıp yanında duran çaydanlığın yanına koydu.
Üstteki küçük çaydanlıktan çayı doldurup altına su çekti. Çay bardağını dolu bir şekilde bana uzattığında dikkatlice alıp tabağımın yanına bıraktım. İçine iki şeker atıp çayımı karıştırmaya başladım. Kaşığın cama her değdiğinde çıkardığı o incecik ses, kahvaltının ritmine karışıyordu.
"Siz bugün üsse mi gideceksiniz, Rauf? Dün akşam yemeğinden sonra onu ima etmiştin sanki," dedi, Eamon.
Kaşık, elimde bir an için durdu. Bundan haberim yoktu.
Bakışlarım Rauf'u buldu. Rauf'un peynir tabağına sapladığı çatalı havada kaldı. Bir an, öylece dondu kaldı. Sonra göz ucuyla bana bakıp, ardından dedesine çevirdi bakışlarını. O kısa an, bir şeylerin eksik olduğunu, bir şeylerin söylenmediğini fısıldadı içimdeki ses.
"Evet, üsse gideceğiz. Murat Sancaklı ile ilgili bir gelişme var," dedi.
Aldığı peynirleri tabağıma bıraktı. Hareketleri özenliydi, dikkatliydi, sanki normal bir sabahmış gibi. Ama sonra bana odaklandı. Gözlerinin içine baktım, o kahverengi derinlikte bir şeyler arar gibiydim.
"Arven, dün iskelede dururken söyledi. Dün akşam yemekten sonra aklımdan çıkmış, söylemeyi unuttum."
Sesi sakindi. Çok sakindi. Belki de fazla sakindi.
Kaşığı çaydan çıkardım, tabağın kenarına bıraktım. Buharı yükselen çaya baktım bir an, sonra yeniden Rauf'a çevirdim gözlerimi. Gülümsedim. Ama içimde, bir yerlerde, nehrin kıyısında duran o kadın, başını iki yana sallıyordu.
"Sorun değil," dedim. "Şimdi söylemiş oldun."
Rauf'un eli, masanın altında dizime dokundu. Hafifçe sıktı. O dokunuş, her zamanki gibi sıcaktı, güven vericiydi. Ama bu kez, içimdeki o kadın, hançerini biraz daha sıkı kavradı. Kendime gelmek amaçlı boğazımı temizleyip önümdeki çaya uzandım. Küçük bir yudum alıp yutkunduktan sonra kulübenin kapısı gürültüyle vurulmaya başladı.
Rauf, ayağa kalktı. Sandalyesi arkada bir gıcırtıyla sürüklendi. Kapının arkasından sesler yükseldi.
"Bırak lan beni! İçeri girmem lazım!" Bu, Demir'in sesiydi. "Anlaşamıyoruz ki biz seninle, dilini bilmiyorum!"
Rauf, sandalyesini sol eliyle arkasından çekip hızlı adımlarla kapıya ulaştı. Kapıyı içeriye doğru açtığında, Demir'i tutan Alistair'i fark ettim. İkisi de birbirine girmiş, Demir'in yüzü kızarmış, nefes nefeseydi. Alistair'in ifadesi ise her zamanki gibi okunaksızdı ama gözlerinde bir şeyler parlıyordu.
Rauf, elini kaldırıp Demir'i Alistair'in elinden kurtardı.
Ben de ayaklanmaya başladım.
"Demir, ne oluyor?" dedi Rauf, kolundan tuttuğu Demir'i bırakırken. Ardından Alistair'e baktı. "Chan eil duilgheadas ann." Sorun yok.
Alistair, Rauf'un sözleriyle geri çekildi. Demir'in gözleri, Rauf'un gözlerinde takılı kalmıştı. Öyle bir bakıştı ki bu, kelimelerin henüz söylenmemiş ağırlığını taşıyor, sanki çok büyük bir sorun olduğunu söylemek için buraya geldiğini haykırıyordu.
O an, masadaki herkes sessizleşti. Lerna'nın eli Fırat'ın kolunda kenetlendi. Eamon'un kaşları çatıldı. Çaydan yükselen buhar, aramızda ince bir perde gibi duruyordu. Rauf, Demir'in gözlerindeki ifadeyi okumuş olmalıydı ki, sesi birden ciddileşti.
"Ne oldu?"
Demir derin bir nefes aldı. Bakışları bir an için bana kaydı, sonra yeniden Rauf'a döndü. Sanki söyleyeceği şey, herkesin önünde söylenmeyecek kadar ağırdı. Ama söylemek zorundaydı.
"Üsse gelmeniz lazım," dedi, Demir.
Rauf, gözlerini devirdi.
"Geleceğiz ya zaten oğlum! Ne oldu da kapıya dayandın, söyle? Kötü bir şey olmuş, belli. Ağzında geveleme."
Demir'in gözleri, bir an daha bende takılı kaldı. O bakış, içimi ürperten bir şey taşıyordu. Sanki beni uyarıyor gibiydi. Ya da belki, söyleyeceklerinin bana dokunacak bir yanı olduğunu ima ediyordu. Sonra gözlerini Rauf'a çevirdi. Çenesi kasıldı, dişlerini sıktığını görebiliyordum. Dudakları aralandı, kapandı, yeniden aralandı. Kelimeler, boğazında düğümlenmiş gibiydi.
"Sabaha karşı bir saldırı olmuş," dedi sonunda. Sesinde bir haberin ağırlığı vardı. Lerna ile Fırat ayağa kalktığında Eamon, bastonuna yaslanarak ayağa kalkmaya çalışıyordu. "Bize de Ceylin Savcı haber verdi."
Rauf, Demir'e doğru bir adım atmış, dudakları yeni bir soru için aralanmıştı. Ama Demir'in gözleri, yine bendeydi. Masanın yanından ayrılıp onlara doğru yaklaşmaya başladığımda Demir'in cümlesi, adımlarımı yerden yükselen bir sarmaşıkla dolayarak durmamı sağlamıştı.
"Okyanus Gökçe, yaşanan saldırıda şehit düşmüş."
Zaman durdu.
Bir duvar örüldü önümde, hiçbir sesin geçmesine izin vermeyen bir duvar. O duvarın arkasındaydım ama içimdeki her şey yavaş yavaş ve sarsılarak kırılıyordu. O kör kök, ruhumun derinliklerinde yeniden bir anda filizlenmiş, bütün bedenimi sarmıştı. Zehir, kanıma karışıyor, her damarda ayrı bir ateş yakıyordu. Ve ben, o ateşin ortasında, donup kalmıştım.
"Okyanus Gökçe, Arven Doruk Aslan ve iki farklı tim komutanları ile çıktıkları denizaltı görevinde şehit düşmüş."
Duvarın arkasına kazınan cümleler, farklı bir zaman dilimine aitti. On yıl öncesine. Başka bir hayata. Başka bir Miraç'a. Ama o zaman böyle değildi. Kapıya kimse gelmemişti. İncecik yolları kenarlarında saklayan bir uçurumun yanındaydım. Omuzlarımda, en ufak bir sarsıntıyla bile uçurumdan devrilecek önemli bir görev taşıyordum. On yıl önce o görevin sorumluluğunu taşırken duymuştum iskele kenarında annemin şehit olduğunu.
Ama o bir yalandı.
Annem ölmemişti. Sadece rol yapmıştı. Şehit olma rolüne bürünmüş, kayıplara karışmış, başka bir kimlikle başka bir hayat yaşamıştı ve ben, bunun hiçbirini bilmemiştim.
Peki ben, şimdi hangi uçurumun kenarındaydım?
Hangi görevin ağırlığı omuzlarıma çökmüştü? Hangi iskelede, hangi denizin kıyısında, hangi dalgaların sesiyle karışacaktı sessiz çığlıklarım? Bu sefer ki neydi? Hangi ölüm daha ağırdı? İlki mi, ikincisi mi? Yoksa ikisi arasında geçen on yıl mı? O on yıl boyunca yaşadığını bilmediğim, varlığını hissetmediğim, kokusunu duymadığım, sesini işitmediğim o on yıl mı?
Yoksa annem, ölümü bile iki kere yaşayarak, bana bir kez daha mı öksüz kalmayı öğretecekti?
"Okyanus Gökçe şehit düşmüş."
Cümle duvarı aşmış, beynimin içine kazınmıştı artık. Her tekrarında biraz daha gerçek oluyor, her tekrarında biraz daha ağırlaşıyordu. Bir çığ gibi büyüyor, üzerime geliyor, nefes almama izin vermiyordu.
Dizlerimin bağı çözüldü ama ayaktaydım. Rauf'un kollarıydı belki de, beni sarmaladığını hissettim. Ama hissetmiyordum ki. Hiçbir şey hissetmiyordum. Sadece o kör kök, ruhumun derinliklerinde büyüyor, büyüyor, bütün benliğimi sarıyordu.
"Miraç," dedi Rauf'un sesi. Çok uzaktan geliyordu. Sanki bir kuyunun dibinden, sanki bir denizin altından, sanki ölümle yaşam arasındaki o incecik çizgiden sızıp geliyordu. "Miraç, yavrum, bak bana."
Bakamıyordum.
Gözlerimin nereye odaklandığı hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu. Belki geçmişe bakıyordu gözlerim, belki bir hiçliğe. Belki de içimde büyüyen o karanlığa dikilmişti öylece. Sadece yüzüme değen ellerini algılayabiliyordum, tenime işleyen o bildik dokunuşu hissedebiliyordum ama ruhuma ulaşmıyordu hiçbiri. Bir camın ardından izler gibiydim kendimi. Bir yandan orada, Rauf'un kollarında, bir yandan çok uzaklarda, hiçlikte. Ağlamıyordum. Ağlayamıyordum. İçimde öyle büyük bir kuyu açılmıştı ki, gözyaşlarım o kuyunun dibinde kayboluyor, bir daha yüzeye çıkamıyordu.
"Miraç!" dedi Rauf, beni sarsarken. Sesinde öyle bir çaresizlik vardı ki, içimde bir yerlerde bir şey kıpırdadı. Ama o kıpırtı, o kocaman kuyuda kaybolup gitti. "Bir şey söyle, bir tepki ver yalvarıyorum, korkutma beni."
Duvar çatlayarak üzerimize enkazını bırakırken, Rauf'un gözlerini gördüm. Gözlerindeki toprağın sırtıma çarpıldığını hissettim. Gelecek ile geçmiş, aynı yaraları kazıyordu şimdi. Birbirine bakıyor, birbirinin gözlerinde kendi kederinin yankısını görüyordu.
Onun gözlerinde, kendimi gördüm. Belki de ilk kez, bu kadar çıplak, bu kadar savunmasız, bu kadar kırık. O gözler, bana sadece bakmıyor, beni anlıyordu. Çünkü o da biliyordu, kaybetmenin ne demek olduğunu. O da tanıyordu, öksüzlüğün soğuk yüzünü. O da hissetmişti, bir annenin yokluğunun nasıl bir karanlık olduğunu.
Ama onun annesi, yokluğunda bile vardı bir yerlerde. Benimki, varlığında bile yoktu on yıl boyunca. Şimdi ise, gerçekten yoktu. Sonsuza dek. Hem varlığı yalandı, hem yokluğu gerçek.
Hangi acı daha ağırdı?
Hangisi daha derine kök salardı ruhta?
Bir insanın annesi, kaç kez ölürdü?
🧜♀️
İskeleden indiğimizde Rauf'un elinin, benimkini sımsıkı tuttuğunu biliyordum. Parmakları parmaklarıma kenetlenmişti, sanki beni bu dünyaya bağlayan tek ip onun eliydi. Bırakırsa kaybolacağımı, koparsam düşeceğimi bilir gibiydi. O yüzden sımsıkı tutuyordu. Ben de tutuyordum. Ona tutunuyordum.
Gölcük Deniz Üssü'ne, biz yürümeye devam ederken peş peşe iki araç girdi. Birisi Rauf'un arabasıydı, diğeri ise cenaze arabası. Aracın arkasında ne olduğunu göremiyordum ama biliyordum. Al bayrağa sarılı bir tabut, önüne de annemin isminin olduğu bir kâğıt yapıştırmışlardı.
Acaba bu sefer hangi fotoğrafını koymuşlardı?
On yıl önce de koymuşlardı. Genç bir fotoğrafını seçmişlerdi, gülen bir hali vardı, gözleri parlıyordu. O fotoğrafı görüp ağlamıştım. Mezar taşına kazımışlardı o yüzü. Oysa o sırada annem, başka bir yerde, başka bir hayat yaşıyor, gülümsüyordu hâlâ.
Bu seferki fotoğrafı hangisiydi? Daha yaşlı hali miydi? Son halini tam olarak bilmiyordum ki ben. On yıl önceki fotoğrafını gömdüm toprağa, şimdi de on yıl sonraki halini mi gömecektim?
Binanın içinden bize doğru koşan Sualtı Akreplerini gördüm. Aslı ile Necla, gözlerindeki panikle bana yaklaşıyorlardı. Demir ile Fırat, önümüze geçip onları durdururken ne söyledikleri hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bakışlarım duran araçlara geri döndüğünde Ceylin'in şoför koltuğunda olduğunu gördüm. Araçtan inip çaresizce bana bakmaya başladığında yan koltuğun kapısı açıldı.
Araçtan inen kişinin Arven olduğunu fark ettim.
Gözlerimiz buluştuğunda yüzündeki donukluk çatladı. Çenesinin titremesini, gözlerinden yaşların akmasını aldırmadan bana bakmaya devam etti. Ben niye ağlayamıyordum? On yıl boyunca boş bir mezara akıttıklarım, şimdi gerçek olan için yok muydu?
Gözlerim usulca ondan kopup gerçekliğe çevrilirken, cenaze aracının da yan kapısının açıldığını gördüm. Babam, bütün bedenini ayaklarına yükleyip topuklarını sert betona bastığında bir kez daha acıyla kasıldım. Gözlerinin altı çökmüş, teni kül rengine bürünmüştü. Sanki bir gecede değil, bir ömürde tüketmişti bütün ömrünü. Sanki bu sefer annemle birlikte onun da bir parçası ölmüş, geriye sadece bu kabuk kalmıştı. Gözlerinden duraksızsa akan yaşlar yanaklarında parlıyorlardı.
Gözleri beni bulduğunda ona doğru yürümeye başladım. Rauf'un elini bırakmıştım ama o bırakmamıştı beni, arkamdaydı. Babamın önünde durdum. Bir cenaze aracının iki yanında, birbirine bakıyor, birbirinde kendi acısının yankısını arıyorduk. Gözlerinin içine baktım yeniden. O gözler, yıllar boyunca sırlar taşımış, yıllar boyunca yalanlar saklamış, ama şimdi yine o ölümü kaldıramamıştı.
Babamın eli havaya kalktı. Annemin ilk şehit haberini aldığı zamandaki gibi titriyordu. Yanağıma dokundu. Eli buz gibiydi. Ölü gibi. Ama hâlâ canlıydı. Hâlâ sıcaklık taşıyordu teninde. Hâlâ babamdı ama baktığı kişi ben değildim.
"Çanakkale'den bir rapor için telefon gelmişti," dedi, tekdüze bir sesle. İçimde yanan bir ateş vardı, ne elinin soğukluğu ne de sesinin soğukluğu bu ateşi söndüremiyordu. "Anneni..." gözlerini kapattı, açarken devam etti, "burada bırakıp ondan önce geçmiştim. Arven onu almak için evin önüne gittiğinde uzaktan hedef almışlar. Okyanus, Arven'i korumak için önüne atlamış. Arven'in kollarında şehit olmuş."
Babamın sıraladığı cümleler kurşundan ağırdı. Beni ruhumdan vurup geçmek için üzerime yağdığında, hiç kimse beni korumak için önüme atlamamıştı. Kelimeler beni öldürmedi ama annem, Arven'in kollarında can verdi.
Gözlerim Arven'i aradı. Arven, kaputa yaslanmış, başı önde duruyordu. Avuçları açık bir şekilde bacaklarına yaslanmıştı. O eller, birkaç saat önce annemin kanını taşıyan eller, şimdi bomboş ve çaresiz öylece duruyorlardı. Parmakları hafifçe aralanmıştı, sanki bir şeyi tutmak istiyor ama tutacak gücü bulamıyor gibiydi. Başı öyle ağırdı ki, boynunun onu taşımakta zorlandığını görebiliyordum. Omuzları çökmüştü, sırtı iki büklümdü.
Kimse konuşmuyordu.
Rüzgâr, üssün boşluklarında uğulduyor, ara sıra bayrakların dalgalanma sesi geliyordu. Arven'in başı biraz daha öne düştü. Ellerini bacaklarından çekip yüzüne götürdü. Avuçlarıyla yüzünü kapattı, bir süre öyle kaldı. Omuzları hafifçe titriyordu. Ses çıkarmadan ağlıyordu.
İçimdeki ateş yanıyordu ama hissetmiyordum. Zehir kanımda dolaşıyordu ama hissetmiyordum. O kör kök, ruhumun derinliklerinde büyüyordu ama hissetmiyordum. Sadece bakıyordum. Arven'e. Ellerine. O eller, annemin son nefesini hissetmişti. Ve ben, şimdi o ellerin boşluğuna bakıyordum.
Kimse bir şey söylemiyordu.
Zaten söylenecek bir şey de yoktu.
Rauf Aslan, Ağzından
Tanrı'nın kalemi kırılmış mıydı?
Yoksa O, kendi yazdıklarını okuyup "Keşke" diyen bir yazar mıydı?
Bizi var eden, başımıza gelecek satırları yazarken eli hiç mi titrememişti? Yoksa canımızı acıtmak için özellikle mi seçmişti bu kalemi?
Yazgı dedikleri, belki de Tanrı'nın elinde şekillenen bir çamur değil, O'nun bile önünü göremediği sonsuz bir nehirdi. Ve insan, o nehrin kıyısında durmuş, suyun nereden gelip nereye gittiğini anlamaya çalışan bir çocuktan ibaretti.
Ya yazgı, ezeli ve ebedi bir levhaya kazınmışsa? Ya her satır, her kelime, her virgül ilk andan son ana kadar değişmeyecek bir kutsallıkla işlenmişse? O zaman Tanrı bile kendi yazdıklarının karşısında elini kavuşturup beklemek zorunda kalmaz mıydı?
Yaratan, yarattığına mahkûm olur muydu?
Yıllar önce kendime sorduğum soruların cevaplarını hiçbir zaman alamamıştım. Bir mezarlığın kenarında durmuş, annemi kendi ellerimle toprağa vermiştim. Şimdi yine sorularımın cevaplarını alamadığım o noktadaydım. Yine bir mezarlığın kenarında duruyordum. Bu sefer toprağa verilen, Okyanus anneydi. Ve bu sefer, elinde kürek tutan Arven'di.
Elleri titriyordu. Küreğin sapında beyazlaşan parmak eklemleri, tutunduğu her şeyin ne kadar kırılgan olduğunu haykırıyordu. Sırtı iki büklümdü, sanki toprakla birlikte onun da omurgası bükülüyor, her kürekte biraz daha eğiliyor, biraz daha küçülüyordu. Bir an için gökyüzüne baktı, sonra yeniden toprağa döndü. Belki dua ediyordu, belki sadece nefes alıyordu. Bilmiyordum.
Ama biliyordum ki, o an, iki kardeşin yıllar önce birlikte gömememiş olduğu anneler, şimdi bir başka annenin toprağa verilişinde buluşmuştu. Ve Arven, elinde kürekle, belki de ilk kez, bir annenin ardından toprak atıyordu.
Bir adım attım. Sonra bir adım daha. Toprağın yumuşak yüzeyinde ayak izlerim, onun durduğu çukurun kenarına doğru ilerledi. Yanında durdum. Konuşmadım. Konuşacak kelimem yoktu. Sadece ellerimi uzattım. Küreğin sapına, onun ellerinin hemen üstüne koydum.
Arven durdu.
Başını kaldırdı. Bana baktı. O gözler, o gece masada bana "Kardeşim" diye bakan gözler değildi bunlar. İçinde o kadar çok şey vardı ki, hangi acının hangi acıya karıştığını ayırt etmek imkânsızdı. Annesinin ölüm haberini almış ama hiçbir şey yapamamış bir çocuğun öksüzlüğü, ona on sene boyunca annelik yapan bir kadının kollarında vedası, taşıyamadığı bir suçluluk, söyleyemediği binlerce kelime...
Hepsi oradaydı. O iki gözün içinde.
Ben annemi gömdüğümüz toprağı gözlerimde taşırken, Arven gözlerinde bir okyanus taşıyordu.
Ellerimi onun ellerinin üzerinden kaydırıp küreğin sapını kavradım. Toprağa ilk kürek darbesini verdiğimde Arven'in yanımdan yalnızca birkaç adım uzaklaştığını fark ettim. Toprakla doldurduğum küreği açılmış çukurun içine attığımda küreği daha sıkı kavrayıp bir kez daha toprağa sapladım.
Ben kendi canımı bir kez kendi ellerimle toprağa gömmüştüm. Yıllar boyunca acısını yüreğimde bir kor misali taşımıştım. Şimdi ben canımın canını avuçlarımdaki kürekle toprağın altına emanet ederken, Miraç'ın acısını nasıl dindirebilirdim? İki kez öksüz kalmış bir çocuğun ilacı ne olurdu?
Bunu aşamıyordum.
Her kürek darbesinde biraz daha derine iniyor, her kürek darbesinde Okyanus anne biraz daha toprakla buluşuyordu. Ama Miraç'ın acısı, o toprağın altında kalmıyordu. Tam aksine, her kürekle birlikte biraz daha yükseliyor, biraz daha büyüyor, biraz daha ağırlaşıyordu.
Arkama baktım.
Miraç, ağaçların gölgesinde, dimdik duruyordu. Rüzgâr saçlarını uçuruyor, dalgalandırıyordu ama o kıpırdamıyordu. Yanında duran kızlar yıkılacak korkusuyla yanlarında ona bakarken dururken o sadece elimde tuttuğum küreğe bakıyordu. Bir an bile ağlamamış, herhangi bir tepki vermemişti.
Çok sakindi. Hiç konuşmamıştı.
Bu, beni korkutuyordu.
Çünkü bir insanın bu kadar sessiz kalabilmesi, ancak içindeki fırtınanın dışarıya vurmayı reddettiği anlarda mümkün olurdu. Ve ben, o fırtınanın ne zaman kopacağını, koptuğunda neleri yıkıp geçeceğini kestiremiyordum. Onun suskunluğu, bir öfkenin değil, bir çöküşün habercisiydi belki de. Ya da belki, çoktan çökmüştü ve geriye sadece bu boş bakışlar, bu hareketsiz beden kalmıştı. Hangisi olduğunu bilmiyordum. İkisi de beni korkutuyordu.
Küreği, yanıma gelen Demir'e bırakırken toprağa sırtımı döndüm. Miraç'a doğru yürümeye başladım. Her adımda biraz daha ağırlaşıyor, her adımda biraz daha batıyordum toprağa. Ama yürüyordum. Çünkü yürümek zorundaydım. Çünkü onun yanında olmak zorundaydım. Çünkü o, şu anda dünyada var olan tek gerçekliğimdi ve onu kaybetmektense, toprağın altına girmeyi tercih ederdim.
Yanına vardığımda önünde durdum. Görüşünü kaplayan gözlerini göğsümden yüzüme tırmandırdığında içinde bulunduğumuz arafın, aslında sandığımız gibi iki dünya arasında sıkışıp kalmak olmadığını fark ettim. Miraç'ın gözlerinin içine bakarken, kendi ruhumun kıyısında duruyordum.
Toprak kokan ellerimi Miraç'ın sırtına yaslayıp onu göğsüme doğru çektim. Miraç, yüzünü kalbimin ettiği yere yaslarken yalnızca tişörtüme vuran nefeslerini hissedebiliyordum. O nefesler, yaşadığını söylüyordu ama hissettiğine dair hiçbir şey fısıldamıyordu. Sanki bedeni buradaydı ama ruhu çoktan gitmiş, bilmediğim bir zamanda, bilmediğim bir yerde kaybolup kalmıştı. Onu kollarımın arasında tutuyordum ama ona ulaşamıyordum. Aramızda görünmez bir duvar vardı ve ben o duvarı nasıl aşacağımı bilmiyordum.
Gözlerimin arkasına batan gözyaşlarını kırpıştırırken bakışlarım Lerna'yı buldu. O bile Miraç'a bakarken gözleri yaşla doluyordu. Peki neden Miraç ağlamıyordu?
Bu soru, beynimin içinde dönüp duruyor, bir türlü cevap bulamıyordu. On yıl boyunca boş bir mezara akıttığı gözyaşları, şimdi gerçek olan için yok muydu? Yoksa o kadar derindi ki acısı, gözyaşları bile çıkamıyordu yüzeye? Yoksa içindeki ateş, her damlayı buhara mı çeviriyordu?
Bilmiyordum.
Gözlerimi Lerna'dan ayırıp Arven'e çevirdim. Birkaç adım ötede, bir ağaca yaslanmış, başı önde duruyordu. Yanaklarından süzülen damlalar, çenesinde birikiyor, oradan aşağı düşüyordu. O damlaların her biri, onun taşıdığı suçluluğun, söyleyemediği kelimelerin, tutamadığı sözlerin birer yankısıydı sanki. Onun da tıpkı benim gibi, bu acının karşısında çaresiz kaldığını görüyordum. Çünkü artık, Arven'de bir anneyi kaybetmenin ne demek olduğunu daha iyi anlamıştı.
Annem, onun yokluğu yüzünden ölürken Okyanus anne, onu korumak için şehit olmuştu.
Ve Arven, bu gerçekle yaşamak zorundaydı.
İlhan babaya baktım. Boş tabutun başında duruyor, elini tahtaya koymuş, öylece bekliyordu. İçinde taşıdığı okyanus taşmış, sessizce gözlerinden akıyordu. İki kez kaybetmiş bir adamın duruşuydu bu. Artık kaybedecek bir şeyi kalmamış bir adamın sessizliğini gözlerinden yaşlarla anlatıyordu.
Ona bakarken, kaybetmenin ne demek olduğunu bir kez daha anladım. Ama onun kaybı, benimkinden farklıydı. O, bir ömür boyunca sevdiği kadını iki kez kaybetmişti. İlkinde onu arkasında bırakmak zorunda kalmış, ikincisinde ise sonsuza dek uğurlamıştı. Hangi kayıp daha ağırdı, bilmiyordum. Ama biliyordum ki, o da tıpkı Miraç gibi, bu acının içinde kaybolup gitmek üzereydi.
Hepimiz ağlıyorduk. Ya gözlerimizle, ya yüreğimizle, ya da içimizin bir yerinde, kimsenin görmediği bir köşede. Ama göğsüme yaslanan kadın ağlamıyordu. Elimi kaldırdım, saçlarına dokundum. Parmaklarım, bordo kızılı tellerin arasında kayboldu, usulca okşadı. Başını biraz daha göğsüme gömdü. Nefesi, hâlâ aynıydı. Düzenli, sakin, yaşadığını söyleyen ama hissetmediğini haykıran bir nefes.
"Buradayım," dedim fısıltıyla. "Her zaman buradayım. Ağlamak istersen omuzlarım burada. Konuşmak istersen kulaklarım burada. Ne istersen, ne zaman istersen, buradayım."
Cevap vermedi.
Sadece nefes aldı. Ve ben, o nefesin her birinde, biraz daha anladım. Bazı acıların ilacı yoktu. Bazı yaraların merhemi yoktu. Sadece vardı. Ve insan, o acıyla yaşamayı öğrenmek zorundaydı. Miraç, daha öğrenmemişti. Belki de asla öğrenemeyecekti.
Bir saat sonra şehitlikte bizden başka kimse kalmamıştı.
Toprak tazeydi. Henüz birkaç saat önce kazılmış, bir bedeni bağrına basmış, üzerine dökülen gözyaşlarıyla sulanmış toprak. Çelenkler sıralanmıştı baş ucunda, üzerlerinde yazılar vardı ama hangisi kime ait, hangi kelime ne anlatıyor, bilmiyordum. Sadece duruyorlardı. Tıpkı bizim gibi. Tıpkı geride kalan herkes gibi. Anlamını yitirmiş kelimelerle süslenmiş, ne söylediği belli olmayan sessiz tanıklar.
İlhan baba, Tuğgeneral Kemal Candan ve Ceylin Savcı ile karşılıklı kaldığında Miraç'a baktım.
Gözaltlarında küçük morluklar vardı ama gözlerini kaplayan herhangi bir yaşın belirtisi yoktu. Mavi irislerinin etrafını saran beyazlıklarda hiç kızıl damarlar yoktu. Ne ağlamıştı ne ağlayacak gibi duruyordu. Sadece bakıyordu. Öyle bir bakıştı ki bu, içinde ne bir soru vardı ne bir cevap. Boş bakışlarının nerede olduğunu görmek için baktığı yere döndüğümde gözlerinden akan yaşlarla onu izleyen Arven'de olduğunu gördüm.
İki elim, iki ayrı yöne uzanmak istiyordu. Ama aynı anda iki kişiyi tutamazdım ki? Biri suskunluğunun içinde kaybolup giderken, diğeri suçluluğunun ağırlığı altında eziliyordu. Ve ben ortada, ikisini de izlemekten başka bir şey yapamıyordum.
Bir an için Arven'e doğru adımladığımı hissettim. Sonra Miraç'ı bırakamayacağımı fark edip durdum. Miraç'a döndüğümde Miraç, bakışlarını annesinin mezarına çevirdi. Küçük adımlarla mezara doğru yürümeye başladı. İki adım attıktan sonra duraksadı ve bakışları babasını buldu. İlhan baba Miraç'a değil, Tuğgeneral Kemal Candan'a bakıyordu.
Ceylin Savcı, onların yanlarından ayrılıp bize doğru yürümeye başladığında bakışları Sualtı Akreplerine çevrildi. Kafasıyla bizi işaret edip önümüzde durdu.
"Üsse geçmemiz gerekli," dedikten sonra Miraç'ın dönük sırtına baktı. Bir süre ona baktı. Gözlerinde bir acıma değil, anlayış vardı. Ardından bana döndü. "Burada daha fazla durmamızın hiç kimseye faydası olmayacak."
Miraç'ın hareketlendiğini fark ettiğimde bakışlarım onda kaldı. Annesinin mezarının yanına yaklaştı ve yavaşça yere çöktü. Dişlerimi sertçe birbirine bastırdım. Onu buradan nasıl götürecektik? O toprak, on yıl boyunca hasret kaldığı, özlemini içinde büyüttüğü, kavuştuğunu zannettiği bir anda da annesini yeniden elinden alandı.
Ben, şimdi onu topraktan nasıl koparabilirdim?
O sırada bakışlarım Arven'e kaydı. Arven, üç yavaş adımda Miraç'ın yanında durduğunda Miraç'ın eli toprağa uzandı. Parmakları, taze kazılmış toprağın yumuşak yüzeyinde gezindi. Arven, yavaşça Miraç gibi yere çöktüğünde gözlerim ikisi arasında arafta kaldı.
Miraç, başını Arven'e çevirdiğinde gözlerindeki boşluğun boyutunu fark edebilmiştim. O mavi gözler, şimdi ne maviydi ne de başka bir renk. İçinde kaybolduğun, bir daha çıkamayacağını bildiğin bir boşluğu taşıyordu. Dudakları aralandığında, onlara doğru bir adım attım. Bekledim. Konuşmasını bekledim. Belki dakikalar geçti, belki saniyeler. Ama Miraç, hiçbir şey söylemedi. Dudaklarını kapattı ve yeniden toprağa döndü. Bir anda ayağa kalktı ve sırtını annesinin mezarına ve Arven'e dönüp hızla bize doğru yürümeye başladı.
Yanımızdan bir rüzgâr misali geçip gittiğinde sırtımı herkese dönüp peşinden yürümeye başladım. Ardından yürürken her adımımda Miraç'ın sırtındaki o gerilimi görebiliyordum. Omuzları kulaklarına yükselmiş, başı öne eğik, elleri yumruk gibi sıkılmıştı. Ama yine de ağlamıyordu. İçimde bir yerlerde, onun ağlamasından nefret eden bir adam olsa da şimdi, Miraç'ın ağlamasını ne kadar çok istediğimi fark ettim.
Bir insanın gözyaşlarının, yaşadığının, hissettiğinin, hâlâ bu dünyaya ait olduğunun en büyük kanıtı olduğunu düşünürdüm hep. Ama Miraç, o kanıtı bile reddediyordu sanki. Ya da belki de onu kaybetmişti. Gözyaşlarını nereye koyacağını bilemeyen bir çocuk gibi, içinde biriktiriyor, biriktiriyor, taşana kadar saklıyordu. Ve ben, o taşma anının gelmesinden korkuyordum. Çünkü ne zaman geleceğini, nerede olacağını, nasıl patlayacağını kestiremiyordum.
Araca vardığımızda Miraç hiç beklemeden ön kapıyı açtı ve içeriye sessizce yerleşti. Başını cama yasladı, gözlerini dışarıya dikti. Ama o camın ardında gördüğü şeyler, bu dünyaya ait değildi. Onu orada, o daracık alanda, kendi kabuğuna çekilmiş halde izlemek, içimi paramparça ediyordu.
Arkamdaki hareketliğe gözlerimi çevirdim.
Lerna ve Aslı koşarak bize yaklaşırken, Fırat ile Pars bana bakarak yürüdüler. Lerna ve Aslı önümde durduklarında gözlerimi indirdim.
"Arkaya geçin," dedim, sadece. Kelimelerin dudaklarımın arasından nasıl döküldüğünü çözemedim. Belki de zihnim hâlâ konuşabildiğimi, hâlâ normal kelimeler kurabildiğimi kanıtlamak istiyordu bana. Buna şaşırmıştım. Çünkü içimde her şey o kadar anlamsızlaşmıştı ki, basit bir cümle kurmak bile bir mucize gibi geliyordu.
Lerna ve Aslı, arka koltuğa yerleşiklerinde önümdeki Fırat, Pars, Demir ve Ali'ye baktım.
"Üsse geçiyoruz. Gerisini siz koordine edersiniz," dedim ve aracın önünden şoför koltuğuna doğru ilerledim. Kapıyı açıp koltuğa yerleştim ve motoru çalıştırdım. Göz ucuyla Miraç'ı bakıp direksiyonu kavradım. Aramızda birkaç santim vardı sadece. Ama o birkaç santim, bir uçurum kadar derin, bir okyanus kadar genişti. Ona dokunmak istiyordum. Elini tutmak, parmaklarımı parmaklarının arasına geçirmek, tenimle tenine bir köprü kurmak istiyordum. Ama dokunamıyordum. Çünkü ona her dokunuşumda, onun ne kadar uzakta olduğunu ne kadar ulaşılmaz olduğunu bir kez daha hissedecektim.
Acı, evrensel bir dildi.
Ama hiç kimse konuşmuyordu.
Arven Doruk Aslan, Ağzından
Zaman, o eşkıya misali akrep ve yelkovanın kılıcıyla sırtımdan vurmuştu beni.
Beynimin içinde çalışmaya devam eden bir saatin tik takları, bir celladın boynuma geçirdiği ilmik gibi her saniye biraz daha sıkılıyor, her dakika biraz daha derine gömülüyordum şu kıyımın ortasında. Toprak, yeni kazılmış bir yaranın ağzı gibiydi; nemli, koyu, küskün ve en çok da sessiz. O sessizlik, bir annenin evladına son kez baktığı andaki gibi derindi; içinde bin bir çığlığı barındıran, lakin hiçbirini dışarı vurmayan o yanık, o ıssız, o kimsesiz sessizlik...
Gözlerim, mezar taşının beyazlığına takılıp kalmıştı. Üzerine işlenmiş Türk Bayrağının yanındaki fotoğrafa baktıkça Okyanus annenin son dokunuşunu hatırlıyordum. Onun elleri hâlâ sıcaktı, hâlâ hayattı, hâlâ bir umut taşıyordu içimde. O sıcaklık, avuçlarımdan ruhuma doğru sızan bir ırmaktı; lakin ırmağın suyu aktıkça bulanıyor, bulanıklaştıkça içinde boğulduğum karanlığı büyütüyordu.
Gözlerimden akan birkaç damlayla yüzüme esen rüzgârı hissettim.
Benim acım öyle derindi ki dışarıya vuracak bir delik bulamıyordu. Kendi içinde dönüp duruyor, her dönüşte biraz daha keskinleşiyor, biraz daha sivriliyor, biraz daha ölümcül oluyordu. Parmaklarımın arasından taşan toprak, neden omuzlarımı değil de ruhumu çökertiyordu?
Ben yalnızca Okyanus Gökçe'yi değil, kendi ruhumun en temiz, en sağlam, en sahici köşesini de onunla birlikte gömmüştüm.
"Arven?"
Ceylin'in sesiyle gözlerimi yalnızca bir kez kırpıp göz ucuyla ona baktım. Kızarmış gözlerinin en derininde, küçülmüş siyah göz bebeklerinde kendimi görememiştim.
"Toparlanman gerek, bu şekilde burada kalamayız."
Bakışlarımı yeniden mezar taşına kaçırdığımda sertçe yutkundum. Nereye giderdik biz şimdi? Mezar taşının üzerindeki fotoğrafa bakarken esen rüzgârla gözlerimi kapatıp başımı geriye doğru yatırdım. Rüzgâr bile sanki bir an için bu matem âlemine ortak olmaya utanıyormuşçasına usulca esti, çam ağaçlarının dallarında fısıldaşan ruhlara dönüştü; her bir yaprağın hışırtısı, 'Gitmek zorundaydı, anlayın' der gibi bir taziyeye büründü.
Gözlerimi açtığımda şakaklarıma doğru süzülen yaşlarla gökyüzünü izledim. Gökyüzü bile bulutlarına sığınmış, rengini kaybetmiş, solgun bir kurşuniye boyanmıştı. Sanki Tanrı, bu vedayı izlerken elindeki fırçayı kırmış, kalan son boyalarla da bu hüznü resmetmeye çalışmıştı. Ama hiçbir ressamın fırçası, hiçbir şairin sözü, hiçbir ozanın türküsü, o kadının gözlerindeki okyanusu anlatmaya yetmezdi ki. Onun gözleri, aslında hayatın ta kendisiydi. Ve şimdi, o gözler toprağın altında, kapalı, karanlık ve sonsuz bir sessizliğe gömülmüş halde yatıyordu.
"Arven, lütfen yapma böyle. Beni korkutuyorsun."
"Ty ranish yego, vedya sebya tak." Bu şekilde davranarak onu üzüyorsun.
Arkamızdan gelen adım sesleriyle Ceylin'in tam arkama baktığını fark etmiştim. Başımı ağırca eğip sol omzumun üzerinden gelen kişiye baktım. Matemin soğuğunu ruhunda taşıyan adam, hiçbir şey olmamış gibi karşımda duruyordu.
Araf Arsenyev.
"Soberis, Doruk." Kendini toparla, Doruk.
Gözlerinin donuk yeşillerine bakarken "Neden hep anneler ölür?" diye bir cümle döküldü, dudaklarımın iki arasından.
Araf'ın dudaklarında çok nadir gördüğüm küçük, buruk bir tebessüm var oldu.
"Sanatçı, en nadide eserleri hep kendine saklar çünkü."
Ceylin'in eli, kolumda gezindi. Hafifçe sıktı. O sıcaklık, bir an için içimdeki donmuş toprağı çözer gibi oldu. Bakışlarım Ceylin'i bulduğunda Ceylin, kafasını sola doğru yatırdı.
"Arven," dedi Ceylin, sesi kırılmış bir cam parçası gibi incecikti. "lütfen. Burada durmamızın kimseye faydası yok."
Fayda.
Kelime, kulağıma bir küfür gibi çarptı. Ne faydası olabilirdi ki şimdi hiçbir şeyin? Okyanus Teyze ölmüştü. Fayda diye bir şey kalmamıştı. Sadece bir avuç toprak, bir mezar taşı, bir bayrak, bir fotoğraf ve biz. Arkada kalan biz. Kendi yaralarımızı yalayacak, kendi suçluluklarımızı taşıyacak, kendi cehennemimizde yanacak olan biz.
"Savcı haklı, Doruk. Okyanus Gökçe'nin kanı yerde kalmamalı."
Araf'ın Ceylin'in ardından kurduğu cümleyle gözlerimi kapatıp ellerimi toprağa bastırdım.
"Ceylin, bizi beş dakika yalnız bırakır mısın?" dedi, Araf. Ceylin'in yanımdan kalkıp uzaklaştığını anladığımda gözlerimi açtım. Taşıyacağımı sanarak fazlaca aldığım yük omuzlarımı değil, ruhumu da çökertmişti.
"Annemi..." dedim, sesim çok uzaklardan geliyordu sanki. "Rauf toprağa gömdüğünde yanımda bir tek bu kadın vardı." Gözlerimden akmaya başlayan damlalar, toprağa karışıyordu. "Bana annemin yokluğunda tek yoldaş olan bu kadın... Çıktığımız yolda bizi bir tek bu kadın yalnız bırakmadı. Bu kadın bizimle her şeyin üstesinden geldi," Bakışlarımı Araf'a çevirdim. "Biz şimdi onu burada nasıl yalnız bırakırız?"
Araf'ın yeşil gözlerinde, o her zamanki buzul ifadenin altında, bir şey kırıldı.
"Otpusti!" (bırakacaksın)diye bağırdı, Araf. Donuk yeşillerinden artık lavlar akıyordu. "Ty otpustish, potomu chto on pozhertvoval svoyey zhiznyu radi tebya. Ty otpustish, chtoby ne zabyt to, chto on dlya tebya sdelal. Ty pokhoronish svoyu skorby vnutri sebya i vstanesh na nogi, chtoby nakazat tekh, kto sdelal eto s nim. Ponyal?"
O senin için, kendi hayatından vazgeçtiği için bırakacaksın. Onun senin için yaptıklarını unutmamak için bırakacaksın. Ona bunu yapanlara cezasını vermek için yasını içine gömecek ve ayağa kalkacaksın, anladın mı?
Bakışlarım Okyanus annenin mezar taşına döndüğünde yüzümü buruşturdum. Mezar taşı, güneşin altında bembeyaz parlıyordu. Bayrak, rüzgârda dalgalanıyordu. Fotoğraftaki gözleri, bana bakıyor muydu, yoksa sadece öyle mi görünüyordu, bilmiyordum.
"Ben annemi bir kere bıraktım," dedim, fısıltıyla. "Bir daha nasıl bırakırım Araf?"
Kelime, boğazımda düğümlendi.
Anne.
Dudaklarımın arasından dökülen kelimenin, ağzımdan kan boşaltacağını düşünürken bu olmamıştı. Kelimelerimde kan yoktu belki ama ruh vardı. Ve ruh, kan gibi akmazdı damarlarda; ruh, sessizce büyürdü yüreğin en kuytu köşesinde. Benim yüreğimde de o büyümüştü. İşte şimdi, o köşe bomboştu. Ve ben, o boşluğun içinde, bir çocuk gibi, avuçlarımı açmış, nereye gideceğini bilmeden bekliyordum.
"Arven Doruk Aslan," dedi Araf, heceleyerek. Bakışlarım onu buldu. Çenesini sıkıca sıkmış, elmacık kemikleri belirginleşmişti. Buhranlı yeşil gözlerinden her an akacak gibi duran yaşların emaresini fark ettim.
"Elimizde silah tutan bizken, toprağa giren sevdiklerimiz oldu. Sen şimdi onu bırakamazsan, bunu onlara yapanların yanına mı bırakacağız peki?"
Araf'ın sorusu, havada asılı kaldı. Bir hançer gibi saplandı göğsüme, orada dönüp durdu, her dönüşte biraz daha derine işledi.
İntikam.
Gözlerimi ondan kaçırdım. Yeniden toprağa, şu bembeyaz mezar taşına, şu al bayrağa, şu güneşte parlayan fotoğrafa döndüm. Okyanus Teyze'nin gözleri. Hâlâ bana bakıyorlardı. Hâlâ gülümsüyordu. Sanki bana "Evet, oğlum, evet. Bırak beni. Git. Onları bul. Onlara hak ettiklerini ver." der gibiydi.
Ama ya ben? Ben bırakabilecek miydim?
Bir annenin mezarını, ikinci kez terk edebilecek miydim?
"Ben..." dedim, sesim çatallandı. Boğazımda bir şeyler koptu, düğümlendi, yeniden koptu. "Benim yüzümden..."
Araf, bir adım attı bana doğru. O her zamanki mesafeli duruşu çatlamış, yerini çıplak bir gerçekliğe bırakmıştı. Yeşil gözlerindeki o buzul tabakası erimiş, altından kızgın lavlar değil, sadece insani bir acı çıkıyordu. İkinci kez, onu bu kadar kırılgan görüyordum.
"Ölüm, alışverişten anlamayan bir tüccardır, demişti Okyanus Teyze. Ve şimdi sen, o tüccara, bir ömür boyu ödeyemeyeceğin bir borcun altına girdin," yavaşça yanıma çöktü, "Bırak Doruk. Okyanus Gökçe'de bunu isterdi."
İçimdeki bütün pazarlıkların iflas ettiği o an anlıyordum ki; ölümün tezgâhında asıl alınıp satılan şey, aslında hayatın ta kendisiydi. Ve bedeli, ödeyemeyeceğimiz kadar ağırdı.
"Okyanus Gökçe'nin istediği bu muydu sanıyorsun?" dedi Araf, sesi hırıltılıydı. Sanki her kelimeyi boğazından zorla çıkarıyor gibiydi. "Senin burada, mezarının başında çürümeni mi istedi? Senin kendini suçlayarak, kendini cezalandırarak, kendi ellerinle kendi ruhunu toprağa gömmeni mi?"
Sözleri, bir kamçı gibi vurdu yüzüme. Her vuruşta, derim yarıldı, etim acıdı, kanım aktı. Ama o kan, Okyanus Teyze'nin ellerime bulaşan kanından daha mı az acıtıyordu? Bilmiyordum. Sadece, her kelimenin içime işlediğini, her hecenin ruhumda yeni bir yara açtığını hissediyordum.
"Ne istediğini nereden bileyim?" diye haykırdım. Sesim, mezarlığın sessizliğinde çığlığa dönüştü. "O öldü! Benim yüzümden öldü! Ve şimdi, bir hiç uğruna, bir avuç toprağın altında yatıyor! Bunu mu istedi? Bunu mu?"
Araf'ın elleri, bir anda omuzlarımı kavradı. Parmakları, kemiklerime işleyecek kadar sertti. O kadar sertti ki, acıdan başka bir şey hissetmemeye başladım. Belki de istediği buydu. Belki de acı, beni kendime getirecek olan tek şeydi.
"Bak bana, Doruk!" diye bağırdı. Gözlerimin içine öyle bir bakıyordu ki, kaçış yoktu. O yeşil derinlikte, kendimi gördüm. Küçük, korkmuş, suçlu bir çocuk. "Okyanus Gökçe, senin yaşadığını görmek istedi! Senin savaştığını, senin kazandığını, senin bu karanlığın içinde bir ışık olduğunu görmek istedi! Sen burada, onun mezarında ağlayarak mı ışık olacaksın? Gözyaşların mı aydınlatacak bu karanlığı?"
Gözyaşlarım.
Ellerimi yüzüme götürdüm. Yıllardır biriktirdiğim gözyaşları, şimdi sel olmuş, akıp gidiyordu. Parmaklarımın arasından sızan damlalar, toprağa düşüyor, onunla karışıyor, onun bir parçası oluyordu.
"Ben..." dedim, hıçkırıklarımın arasında. "Ben onu nasıl bırakırım? Ne yaparsam yapayım, gittiğim her yere onu da götüreceğim. Onun hatırası, onun sevgisi, onun son sözleri... Hepsi içimde. Ama işte buradayım. Hâlâ buradayım. Ve o... O yok."
Araf'ın elleri, omuzlarımdan kaydı. Kollarıma dolandı. Beni kendine çekti. O soğuk, o mesafeli, o hiçbir şeyi umursamıyormuş gibi görünen adam, şimdi beni kollarının arasında tutuyor, sessizce, hiçbir şey söylemeden, sadece tutuyordu.
Ve ben, o kolların arasında, bir çocuk gibi ağladım.
Ağladım.
Okyanus Teyze için. Annem için. Kendim için. Bu topraklar için. Bu kanlı, bu acılı, bu vedaların hiç bitmediği coğrafya için.
Ağladım.
"Savaşta masumlar ölür," dedi, Araf. "Artık hepimiz bu savaşın tam ortasındayız. Ve tek çıkış yolu, onları yok etmek."
Onları yok etmek.
Cümle, kafamın içinde yankılandı. O kadar basit, o kadar net, o kadar acımasızdı ki. Onları yok etmek. Ava'yı. Khaos'u. Arkalarındaki herkesi. Tüm o karanlık ağı, kökünden söküp atmak. Ama ya bedeli?
Yutkundum. Boğazım, pamuk gibiydi. Dilim, damağıma yapışmıştı. Konuşmak istiyordum ama kelimeler, birer birer boğazımda düğümleniyordu. Düşüncelerim bir yağmur gibi değil, daha çok bir sel gibi geldi. Önüne kattı, sürükledi, beni alıp götürdü. Gözlerim, istemsizce Okyanus Teyze'nin mezarına döndü.
Toprak, hâlâ tazeydi. Hâlâ nemliydi. Hâlâ onun kokusunu taşıyordu belki de. Toprağın altında, o şimdi yalnızdı. Ama biz, üstünde, onun intikamı için birleşiyorduk. Belki de istediği buydu. Belki de bu yüzden, son nefesinde "Miraç'ı koru" demişti. Sadece Miraç'ı değil, hepimizi. Bu aileyi. Bu kocaman, dağınık, yaralı ama birbirine bağlı aileyi.
Yavaşça Araf'tan geri çekildiğimde gözlerimiz birbirini buldu. Bu coğrafyada, bu kültürde, bu kanlı tarihin tam ortasında, ölümün ardından gelen ilk şey zihnimde yankılandı.
İntikam.
"Rauf'u Ava'nın malikanesine sokabilmek için bana bir plan kur," dedim, Araf'a bakarken. "Bir hafta içerisinde Rauf, içeride olmuş olacak."
Miraç Gökçe Aslan, Ağzından
Gölcük Deniz Üssü'ndeki D-17 koğuşunun oda penceresi, arka bahçesinde kalan yaşlı bir çam ağacına bakıyordu.
Gövdesi öyle kalındı ki, iki kişi ancak sarabilirdi. Dalları, yılların yorgunluğunu taşıyor, uçları gökyüzüne doğru uzanırken yer yer kurumuş, yer yer hâlâ yeşil, hâlâ inatçıydı. Kabuğu, derin çatlaklarla yarılmış, her bir çatlağın içinde yılların tozu, yılların yağmuru, yılların sessizliği birikmişti. Güneş, dalların arasından süzüldüğünde, odanın zeminine vuran gölgeler, birer hayalet gibi kıpırdıyor, duvarlarda dans ediyor, sonra kaybolup gidiyordu.
Şimdi, o gölgeler yoktu.
Güneş batmıştı. Ya da belki hiç doğmamıştı. Bilmiyordum. Perdeler kapalıydı, odanın içi loş, eşyaların siluetleri seçilebiliyordu sadece. Yatağın baş ucundaki komodinin üzerinde, duran su bardağı. Şimdi yarısı boş, yarısı dolu. Ama hangisiydi benimki? Sabah mıydı, akşam mı? Saatin hangi dilimiydi, hangi zamanın hangi kıyısında sürüklenip gidiyordum?
Üzerimde, Rauf'un uzun kollu siyah tişörtü vardı. Kollarını katlamıştım, birkaç kez, belki de defalarca. Ama yine de dökülüyordu ellerimin üzerine, parmaklarımı saklıyor, tenimi onun teninden ayıran o incecik kumaş katmanını hatırlatıyordu. Rauf'un kokusu sinmişti tişörte. Sol kolunun iç kısmında, tenine en çok değen yerde içimi hem ısıtan hem de dağıtan koku duruyordu. Defalarca solumuştum orayı. Defalarca ciğerlerime doldurmuş, içimde biriktirmiş, sonra usulca vermiştim. Ama bu sefer, o koku bile yetmiyordu.
Parmak uçlarım, uzandığım ranzanın üzerindeki yorganın kumaşında gezindi. Yumuşaktı. Pamukluydu. Hışırtısız, sessiz, teslimiyetçi bir kumaştı. Ona dokundukça, tenimin hâlâ canlı olduğunu hissediyordum. Tenim, dokunuyordu. Hissediyordu. Ama ruhum? Ruhum çok uzaktaydı. Öyle bir mesafede ki, ne sesim ulaşıyordu ona, ne de ondan bir yankı geliyordu bana. İkimiz de aynı bedenin içinde, birbirine yabancı iki misafir gibiydik artık.
Alnıma düşen saçlarımı geriye doğru ittirdim. Hareketim ağırdı, yorgundu, sanki kollarım kurşundandı. Gözlerimi tavana diktim. Beyaz. Tertemiz bembeyaz bir tavan. Üzerinde hiçbir leke, hiçbir çatlak, hiçbir iz yoktu. Sanki hiçbir şey yaşanmamıştı. Sanki dünya hiç sarsılmamış, gökyüzü hiç çökmemiş, benim içimdeki her şey hiç paramparça olmamıştı.
Ama olmuştu.
Annem ölmüştü.
Cümle, beynimin içinde bir hançer gibi dönüp duruyor, her dönüşte biraz daha derine saplanıyor, her saplanışta biraz daha kanatıyordu. Annem. İki kez öksüz kalmış bir kız çocuğunun, öksüzlüğe inat yeniden bulduğu annesi. Şimdi yoktu. Toprağın altındaydı. Soğuktu. Yalnızdı. Ve ben, onun mezarının başında bile ağlayamamıştım.
Gözlerim hâlâ kuru muydu?
Elimi yanağıma götürdüm. Parmak uçlarım, elmacık kemiğimde gezindi, çeneme indi, dudaklarıma dokundu. Islaklık yoktu. Kuruluk vardı. Bir çölün ortasında, güneşin altında unutulmuş bir kemik gibi kupkuru.
Neden ağlayamıyordum?
Yataktan doğrulmak istedim. Ama bedenim, kurşun gibi ağırdı. Sanki her bir uzvum, ayrı bir ağırlıkla yatağa çivilenmişti. Omuzlarımda, görünmez bir yük vardı. O yük, son birkaç günün değil, belki de son on yılın birikimiydi. Annemin yokluğu, yalanı, yeniden varlığı ve şimdi gerçek ölümü... Hepsi üst üste binmiş, omuzlarımda bir dağ olmuş, beni eziyor, nefes almama izin vermiyordu.
İyi değildim.
Hem de hiç iyi değildim.
Ve bunu söyleyecek kelimelerim bile yoktu.
Uzandığım yerde soluma doğru dönüp sağ elimi sol elimin üzerine koyarak yanağımın altına yasladım. Sol kolumdaki saatin küçük tik takları sanki zihnimdeki tek sesti. O sesi dinlerken kapı tıklandı. Ses, odanın sessizliğinde bir taş gibi düştü. Ardından ayak sesleri. Hafif, çekingen, sanki yürüyen değil de, ayak tabanları usulca fısıldıyormuş gibi.
Lerna.
Yüzünü görmesem de bilirdim onun yürüyüşünü. Savaşçı bir kadının değil, yanına yaklaştığında incitmekten korkan bir çocuğun adımlarıydı bunlar. Yanıma geldi. Yatağın kenarına ilişti. Ağırlığını verdiğinde yaylar hafifçe inledi. Konuşmadı. Sadece oturdu. Sessizce, bekleyerek, hiçbir şey söylemeden.
Bir süre öylece durduk. İki kadın. Bir odanın loşluğunda, birbirine yaslanmadan, birbirine dokunmadan, sadece aynı acının ortasında, aynı sessizliğin içinde. Bir süre sonra saçlarıma dokunuşunu hissettim. Lerna'nın eli, saçlarımda gezindi. Parmak uçları, tellerin arasında kayboldu, usulca okşadı, düzeltti, dağıttı, yeniden düzeltti.
"Konuş," dedi Lerna, fısıltıyla. Sesinde yalvarış vardı. "Miraç. Lütfen ya ağla ya da bir şeyler söyle. İçinde tutma."
Başımı ona çevirdim. Loş ışıkta yüzü seçilmiyordu ama gözlerinin parıltısı vardı. O parıltı, yaş mıydı, yoksa sadece ışığın bir yansıması mı? Bilmiyordum.
"Lerna," dedim. Sesim, kullanılmayı unutmuş bir aletin çıkardığı ilk tını gibiydi. Boğuk, kısık, yabancı. Gözlerimi yeniden sola doğru çevirdim. "Beni yalnız bırak."
Kararsız kaldı ama yine de beni yalnız bıraktı. Odanın içindeki sessizliğe geri döndüm. Göz kapaklarım birer perde misali gözlerime örtüldüğünde nehrin kıyısını, sisi, koşuşturan gölgeleri ve elinde hançerle bana bakan, yine kendimi gördüm.
"Damarlarımda dolaşan zehir, ruhumun hangi boşluğuna kök saldı da bu kadar kanattı beni içimden?"
Zihnimde yankılanan cümleyle gözlerimi bir hışımla açıp yattığım yerden hızla doğruldum.
Zehirli kök, derinlerde bir yerde, sessizce büyümeye devam ediyordu. Belki de hiç durmayacaktı. Belki de o kök, benim bir parçam olmuştu artık. Onu söküp atmak, belki de kendi ruhumu parçalamaktı.
Gözlerimi yeniden tavana diktim. Beyaz. Hâlâ bembeyaz. Tertemiz. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Komodinin üzerinde duran telefona göz ucuyla baktım. Sessizde duran telefonuma sürekli olarak bildirim düştüğü için ekranı açılıp duruyordu. Komodine uzanıp telefonu ters çevirdiğimde derin bir nefes bırakıp önümdeki pencereye baktım. Güneş, şehre usulca veda ederken etrafındaki kanlı örtüsünü gökyüzüne seriyordu. Onu karşılayacak ay, o örtüyü saklayacak ve günün ilk ışıklarında güneşe geri verecekti.
Ayağa kalkıp koğuşun kapısını araladığımda koridorun ışığı yüzüme vurdu. Gözlerimi kıstım. Alışmak zorundaydım.
Tıpkı annemin ölümüne alışmak zorunda olduğum gibi.
Kapı, arkamdan sessizce kapandı. Yürümeye başladım. Koridorun gri fayansları, ayak seslerimi yutuyor, hiçbir yankıya izin vermiyordu. Birkaç nöbetçi geçti yanımdan. Selam verdiler. Başımla selamı aldım. Dudaklarımın kenarında bir gülümseme olup olmadığını bilmiyordum. Umurumda da değildi. Yürüdüm. Merdivenlere saptım. Beton basamaklar, soğuk ve sertti. Her adımda, diz kapaklarıma bir şeyler çarpıyor gibiydi. Ama canım acımıyordu.
Binadan çıktığımda aldığım ilk nefeste denizin kokusu ciğerlerime doldu. Tuz, yosun ve uzaklardan gelen teknelerin motor yağı. Her koku bana Ada'yı hatırlatıyordu. Sağıma döndüm. Soluma döndüm. Adımlarım, benim karar vermemi beklemiyordu. Sanki ayaklarım, benden bağımsız bir iradeye sahipti. Onlar biliyordu nereye gideceklerini. Ben sadece izliyordum. Bir seyirci gibi. Kendi hayatımın, kendi bedenimin seyircisi.
Üssün ana kapısından çıktığımda, nöbetçi er bir şey söyledi. Duymadım. Ya da duymak istemedim. Başımı hafifçe sallayıp geçtim. Yol, aşağıya doğru kıvrılıyor, şehrin sokaklarına karışıyordu. O sokaklar, bu saatte ıssızdı. Evlerin ışıkları yanıyordu ama kimse görünmüyordu. Perdelerin arkasında hayatlar devam ediyordu işte. Yemekler pişiyor, çaylar demleniyor, televizyonlar açılıyor, insanlar gülüyor, ağlıyor, tartışıyor, sevişiyor, uyuyordu. Herkes, kendi dünyasının içinde, kendi sorunlarının ağırlığı altında, kendi mutluluklarının peşindeydi.
Kimsenin haberi yoktu, bir kadının öldüğünden. Kimsenin umurunda değildi. Neden olsun ki? Dünya, her gün binlerce insan ölüyordu. Ama benim dünyam, sadece bir tanesini kaybetmişti.
Ve o bir tanesi, her şeydi.
Yürüdüm.
Sokak lambalarının turuncu ışıkları, kaldırımlara vuruyor, gölgelerimi arkama düşürüyordu. Her adımda, gölgem uzuyor, kısalıyor, kayboluyor, yeniden beliriyordu. Sanki o da benden kaçıyor, bana ait olmak istemiyordu. Belki de haklıydı. Çünkü ben, kendime bile ait değildim ki, bir gölgeye sahip çıkayım.
Durakladım.
Nerede olduğumu fark etmemiştim. Ama ayaklarım, beni çoktan getirmişti.
Annem, burada öldü.
Ruhumun kurduğu cümle, zihnimin duvarlarına kazındı. Her harfi ayrı bir hançer, her hecesi ayrı bir yara. Toprağın altında değildi ki annem. Bu taşların arasındaydı. Bu kaldırımın üzerindeydi. Bu havanın içindeydi. Belki de hâlâ buradaydı. Bir ruh gibi, bir hatıra gibi, bir acı gibi. Süzülüp duruyordu apartmanın boşluklarında, duvarların çatlaklarında, kapının aralığında.
Yukarıdaki dairelerin birinden, bir radyo sesi geliyordu. Hafif, uzak, anlaşılmaz. Sokak lambasının ışığı, apartmanın cephesine vuruyor, pencerelerde yansıyor, sonra kayboluyordu. Yürümeye devam ettim. Apartmanın kapısından içeriye geçtim. Hızımı kesmedim. Arkama bakmadım. Ama içimde bir şeyler koptu. Zehirli kök, bir hamle yaptı, ruhumun daha da derinlerine saldı. O kadar derine ki, belki de bir daha asla çıkmayacaktı.
Binaya doğru ilerleyip asansöre bindim. Derin bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan hava, apartmanın soğuk kokusunu taşıyordu. Toz, nem ve belki de... kan. Belki de sadece hayal gücümdü. Ama o kadar gerçekti ki, neredeyse tadını alabiliyordum dilimin ucunda.
Bakır.
Tuz.
Ve ölüm.
Dördüncü katta indiğimde Rauf ile bir süre kaldığımız evin önünde durdum. Paspasın altındaki anahtarı çıkartıp kapıyı açtım ve içeriye girdim. Anahtarı portmantoya bırakıp salona doğru ilerledim. Şöminenin önünde beklerken bakışlarım kitaplıkta geziniyordu. Rastgele bir kitabı elime alıp koltuğa geçtim.
Bakışlarım kitabın kapağında gezinirken başparmağım sayfaların kenarında geziniyordu. Parmağımın ucu bir sayfada kalırken merak ederek o sayfayı araladım. Kitaba ait olan ayracı kenara doğru çektim. Yazıların en üstünde küçük bir başlık vardı.
Mektup 63 – Kayıplar ve Yas Üzerine
"Doğa bize ancak bir kez yaşamı verir, ama ölümü sayısız kez hatırlatır. Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde, onu her anışımızda yeniden ölür o. Susmayı bilmeliyiz çünkü acı, sözcüklerle büyür. Gözyaşlarına gem vurmak değil, onları erdemli bir yasla sınırlamak gerekir. Aşırı yas, sevginin değil, yaşama sevincinin kaybıdır. Hayat devam ediyorsa eğer, sen de devam etmelisin. Onun için değil, kendin için. Çünkü o senin yaşadığını görmek isterdi."
Gözlerimi kapattım. Seneca'nın sözleri, göz kapaklarımın ardında yankılandı. "Onun için değil, kendin için. Çünkü o senin yaşadığını görmek isterdi."
Annem, benim yaşamımı görmek ister miydi? Bu halimi? Bu paramparça, bu suskun, bu ağlayamayan halimi?
Yoksa, ayağa kalkmamı mı isterdi?
Kitabı elime aldım yeniden. Okumaya devam ettim. Kelimeler, birer birer işliyordu içime. Her cümle, zehirli kökün dallarını buduyor, her paragraf, karanlığın içinde küçük bir ışık yakıyordu.
Ama kök, hâlâ oradaydı. Hâlâ büyüyordu. Hâlâ kanatıyordu beni içimden.
Belki de ondan kurtulmak değil, onunla yaşamayı öğrenmek gerekiyordu.
Zamanın ne olduğunu ne kadar benden uzaklaştığını içine gömüldüğüm kitabın sayfalarından fark edemezken, evde büyük bir gürültü koptu. Korkuyla oturduğum koltuktan arkama döndüğümde evin kapısının duvara çarptığını ve Rauf'un nefes nefese bir halde salona doğru döndüğünü gördüm. Göz göze geldiğimiz an sertçe nefesini vererek gözlerini kapattı. Elimdeki kitabı yavaşça kapatıp ayağa kalktığımda Rauf, gözlerini açtı ve kapıyı gürültülü bir şekilde kapatıp bana döndü. Gözleri kan çanağına dönmüştü.
Bir an öylece durduk. Aramızdaki mesafe, salonun ortasındaki halı kadardı belki, ama o mesafe, içinden ateş akan bir uçurum gibiydi. Rauf'un göğsü hızla inip kalkıyor, elleri yumruk gibi sıkılmış, çenesi kasılmıştı. Üzerinde, üssün siyah üniforması vardı. Kollarını sıvamıştı, ön kollarındaki damarlar kabarmış, elleri hâlâ titriyordu.
"Ne yapıyorsun sen Miraç?"
Sesi o kadar soğuktu ki, tanımakta zorlandım. O bildiğim sıcak, o bildiğim yumuşak tını yoktu. Yerini, buz gibi, keskin, ürkütücü bir sese bırakmıştı.
"Kitap okuyorum," dedim. Sesim, beklendiği kadar kırılgan değildi. Düzdü. Renksizdi.
"Burada mı?" Adım attı bana doğru. Bir adım. İki adım. Her adımda öfkesi biraz daha büyüyor, gözlerindeki kırmızılık biraz daha derinleşiyordu. "Üs'de değildin. Kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Telefonun yoktu."
"Telefonumu almadım," dedim. Hâlâ sakindim. Hâlâ düz. Hâlâ ölü gibi. "Kafa dinlemeye ihtiyacım vardı."
Rauf, saçlarını ellerinin arasına aldı.
"Herkes birbirine girmiş, sen neredesin diye endişelenirken, sen-"
Sesi çatallandı. Boğazında bir şeyler koptu, düğümlendi, yeniden koptu. Gözleri doldu. Ama o gözyaşlarını dökmemek için dişlerini sıkıyor, kendini zor tutuyordu.
"Sen neden bana haber vermeden buraya geliyorsun!"
Kitap, hâlâ elimdeydi. Rauf'un bakışları kitaba kaydı, sonra yeniden bana döndü. O bakışta, bir şey kırıldı.
"Sen ne yapıyorsun Miraç?" dedi, sesi artık bağırtı değil, hırıltıydı. "Ne yapmaya çalışıyorsun? İçine mi kapanacaksın? Hiçbir şey olmamış gibi mi davranacaksın?"
"Ne yapmamı istiyorsun?"
Sesim, birden yükseldi. Ben bile şaşırdım. O düz, o renksiz, o ölü sesin yerini, altında yıllardır biriken bir volkanın ilk küllerini püskürten bir ses almıştı.
"Ne yapmamı istiyorsun Rauf? Ağlamamı mı? Bağırmamı mı? Saçımı başımı yolmamı mı? Annemin mezarına kapanıp günlerce yatıp, toprakla mı konuşmamı? Ne istiyorsun sen benden?"
Rauf, bir an için sustu. Gözlerinde şaşkınlık vardı. Belki de bu sesi, bu çıkışı beklemiyordu. Ama ben durmadım. Artık duramazdım.
"Ağlayamıyorum!" diye haykırdım. "Ağlayamıyorum, anlıyor musun? Gözlerimden yaş gelmiyor! İçimde bir şeyler var, kocaman bir şey, boğazımı sıkıyor, nefesimi kesiyor, göğsümü parçalıyor ama çıkmıyor! Bir türlü çıkmıyor!"
Adım attım ona doğru. Kitap, elimden yere düştü. Sayfaları karıştı, açık kaldı, yerde öylece durdu. Ama umurumda değildi.
"On yıl!" dedim, parmağımı ona doğru uzatarak. "On yıl boyunca boş bir mezara ağladım! Her doğum günümde, her anneler gününde, her yılbaşında, her başarısızlığımda, her yalnız kaldığım gecede, o boş mezarın başına gittim ve ağladım! Taşlara anlattım derdimi, toprağa döktüm gözyaşlarımı, rüzgâra savurdum feryatlarımı! Ve o mezar, boştu!"
Rauf'un çenesi kasıldı. Dişlerini sıktığını görebiliyordum. Gözlerinin kenarında, o incecik kırmızı damarlar, iyiden iyiye belirginleşmişti. Elleri, hâlâ yumruk gibiydi. Titriyorlardı.
"Sen bir mezar başında kalırken ben, bir hafta arayla iki mezar kazdım Miraç," dedi.
Attığı her adımda biraz daha yaklaşıyor, söylediği her kelimede biraz daha derine saplıyordu. Gözlerimi kırpıştırdım. Rauf'un kurduğu cümleler döndü dolaştı, kulak zarımda patladı. Yıldırım gibi çaktı, içimdeki karanlığı bir an için aydınlattı. O aydınlıkta, kendimi gördüm. Nehrin kıyısında, ellerim kan içinde, dizlerime kadar kanlı suyun içinde, bana bakan o kadını.
"Ne diyorsun sen?" dedim. İçinde, bastırılmış bir şeylerin kıpırtısı vardı.
Rauf duymadı. Ya da duymak istemedi. O da tıpkı benim gibi, artık durmanın eşiğini çoktan geçmişti. İkimiz de aynı uçurumun kenarında, birbirimizi itmek için değil, birbirimize tutunmak için debeleniyorduk. Ama ellerimiz bir türlü buluşmuyordu.
"Sen üzeri örtülmüş bir toprağı sıvazlarken, benim ellerime onları gömmem için kürek tutuşturdular! Ağlamayı bilmeyen bir adama gözyaşını, can suyu diyerek toprak sulattılar! Sen annenin yokluğunda babana sarılırken benim sarılacak kimsem yoktu! Sen annenin rütbesiyle tanınırken ben, bütün yalnızlığımla hepsine göğüs germeye çalıştım-"
Elim, istemsizce havaya kalktı.
O an, zaman durdu.
Parmaklarım aralanmış, avucumun içi Rauf'un yanağına doğru dönüktü. Sadece birkaç santim kalmıştı arada. O birkaç santim, bir uçurum kadar derin, bir okyanus kadar genişti. Ama ben, o uçurumdan atlamıştım. O okyanusta kaybolmuştum.
Ne yapıyorum ben?
İçimdeki ses, bir çığlık gibi yükseldi. Zehirli kök, dallarını geri çekmeye çalıştı ama çok geçti. O el, benim elim değildi sanki. O karar, benim kararım değildi. Sadece bir anlık refleks. Bir korunma içgüdüsü. Dayanma sınırının aşıldığı o kısa, o ölümcül, o geri dönüşü olmayan an.
Elim indi.
Tokadın sesi, odanın sessizliğinde bir silah gibi patladı.
Rauf'un başı, hafifçe yana döndü. Yanağında, parmak izlerimin sıcaklığı kırmızı bir tabaka bırakmıştı. Öylece durdu. Kıpırdamadı. Konuşmadı. Sadece nefes aldı. O nefes, her zamanki gibi düzenli değildi. Kesikti. Hırıltılıydı. Sanki içinde bir şeyler kopuyor, dökülüyor, paramparça oluyordu.
Elim, havadan indi. Yanıma düştü. Parmaklarım, hâlâ titriyordu. Avucumda, bir ateş vardı. O ateş, Rauf'un teninden sıçramış, tenimi yakıyor, ruhumu dağlıyordu.
Yaptığımı anlamıştım.
Ama anlamak, nefret etmek demek değildi. Ya da pişman olmak. Sadece gerçekle yüzleşmekti. Şu anda, bu odada, bu adamın karşısında, ben, Miraç Gökçe Aslan, kocama vurmuştum.
Gözlerim doldu.
Önce hafiften bir yaşardı. Sonra arttı. Sonra sel oldu, aktı, durdu.
On yılın gözyaşları, bir annenin iki ölümü, bir kız çocuğunun öksüzlüğü, bir kadının çaresizliği... Hepsi, şimdi, şu anda, Rauf'un yanağındaki kırmızılığa akıp gidiyordu. Damla damla, saniye saniye, nefes nefes.
Rauf'un eli, yanağına gitti. Parmak uçları, kızarık tenine dokundu. Bir süre öylece bekledi. Sonra elini indirdi. Gözlerinde, öfke yoktu. Sadece anlayış vardı. O anlayış, beni daha çok yaktı. Kafamı sallayarak bir adım geriledim. Nefesim kesilmişti. Titreyen sağ elimi Rauf'a doğru uzattım.
"Özür dilerim," diye fısıldadım şaşkınlıkla. Ben bunu nasıl yapardım? Ben bunu Rauf'a nasıl yapmıştım? "Özür dilerim, Rauf. Özür dilerim. Yapmamalıydım. Vurmamalıydım. Sana asla... asla vurmamalıydım."
Rauf, küçük bir adım atarak yaklaştı ve elimi tuttu. Avuçlarımı açtı. Parmak uçlarıyla, tenime dokundu. Gezindi. Sonra dudaklarını, avucumun içine bastırdı. Öyle uzun, öyle derin, öyle iyileştirici bir öpücüktü ki bu, sanki tenimin altındaki zehri emip alıyor, içimdeki yangını söndürüyor, ruhumdaki karanlığı dağıtıyordu.
"Elin acıdı mı?" dedi.
Sesi, öyle sakindi ki. Öyle yumuşaktı ki. Sanki az önce bağıran, haykıran, öfkelenen o adam, şimdi gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti. Belki de gerçek Rauf buydu. Öfkenin altında, her zaman bekleyen o anlayışlı, o şefkatli, o beni her halimle seven adam.
Hıçkırıklarım, artık kontrol edilemez bir hal almıştı. Omuzlarım titriyor, ellerim titriyor, bedenimin her zerresi bu çöküşün içinde eriyip gidiyordu. Rauf, ellerini bırakmadı. Sımsıkı tuttu. Sanki beni bu dünyaya bağlayan tek şey, onun avuçlarının içindeki ellerimdi.
"Canın yanmış," dedi, avucumun içine konuşurken. "Çok yanmış. Ama ben, canının yandığını bilmekten de acı çekiyorum."
Ağladım.
Gözyaşlarım, onun parmaklarının üzerine düştü. Sıcaktı. O kadar sıcaktı ki, sanki içimde donan her şey, şimdi eriyor, sıvılaşıyor, dışarı akıyordu. Rauf, ellerimi bırakmadı. Parmaklarımı parmaklarının arasına geçirdi. Kenetlendik.
"Lanet olsun biliyorum," dedi Rauf, sesi hırıltılıydı. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. O, benim ağlamam için bekliyordu. Kendi gözyaşlarını, başka zamana saklıyordu. "Bu duygu çok zor. Anlıyorum."
"Keşke seni hiç anlamasaydım," dedim, hıçkırıklarımın arasında. "Keşke bu acıyı hiç tatmamış olsaydın da ben anlatmaya çalışırken sen yabancı kalsaydın. Belki o zaman, bu kadar... bu kadar dayanılmaz olmazdı."
Rauf, ellerimi bıraktı. Ama sadece yüzüme dokunmak için. Avuçları, yanaklarımı kavradı. Başparmakları, gözyaşlarımı sildi. Ama silmek yetmiyordu; çünkü gözyaşlarım, dinmek bilmiyordu.
"Keşke bu duyguyu hiç yaşamasaydın," dedi, gözlerimin içine bakarak. O kahverengi derinlikte, kendimi gördüm. Ağlayan, paramparça, ama hâlâ ayakta duran bir kadın. "Sonradan pişman olacağın şeyler yapma," dedi, gözlerimi gözlerimden ayırmadan. Sesi ciddiydi. Uyarır gibi değil, hatırlatır gibi. "Beni senin bana vurman değil, o pişmanlık duygusundan dolayı girdiğin vicdan azabı öldürür. Unutma bunu."
Rauf, ellerini yanaklarımdan çekti. Avuçlarımı tekrar tuttu. Parmaklarımı parmaklarının arasına aldı. Gözlerimin içine bakarak bir süre sustu. Sonra dudaklarını, avuçlarımın içine bastırdı. Sol elimi öptü. Sağ elimi öptü. Parmak uçlarımı, birer birer, özenle, sevgiyle, şefkatle.
"Elin acıdı mı?" diye sordu bir kez daha. "Vururken, canın acıdı mı?"
Cevap veremedim. Çünkü evet, canım acımıştı. Hem de çok. Ama o acı, tokadın şiddetinden değil, o tokadı atmak zorunda hissettiğim içindi. Çaresizliğimdendi. Suskunluğumdandı. Ağlayamayışımdandı.
Rauf, avuçlarımın içini öpmeye devam etti. Dudaklarının tenimde bıraktığı sıcaklık, yavaş yavaş koluma, omzuma, kalbime doğru ilerliyordu. Sanki her öpücükte, içimdeki yaralardan birini sarıyor, her dokunuşta, zehirli kökün bir dalını koparıyordu. Elime kenetli elleriyle kalbime doğru yasladım.
"Canım acıyor Rauf," dedim hıçkırırken. "Ben bu acıyı zaten çektim. Neden bir kez daha buna mecbur kaldım?" Rauf, sol elini elimden çekip beni kendine doğru çekerken ellerimizi ayırıp beline sarıldım. Yanağımı yasladığım göğsü titriyordu.
"Keşke ben seni koruyabilsem, bütün acılardan, bütün kayıplardan, bütün ölümlerden. Ama yapamıyorum. Ve bu, benim en büyük yenilgim."
Rauf'un sözleri, göğsünde yankılandı. O göğüs, şimdi benim yanağımın altında, hızlı ve düzensiz atıyordu. Kalbi, sanki yerinden fırlayacak gibiydi. Onu kaybetme korkusu muydu bu, yoksa beni bu halde görmenin verdiği çaresizlik mi? Yoksa ikisi birden miydi?
Başımı kaldırdım. Gözlerim, onunkileri buldu. O kahverengi derinlik, şimdi yaşlarla doluydu.
"Senin yenilgin yok," dedim, parmaklarımı göğsünde gezdirirken. "Sen, benim hayatımdaki tek yenilmezsin. Her şeye rağmen ayaktasın. Beni ayakta tutuyorsun."
Rauf'un elleri, sırtımda gezindi. Parmakları, omurgamı takip etti, her bir omuriliği ayrı bir öpücük gibi okşadı. Sonra enseme geldi, saçlarıma daldı, başımı biraz geriye çekti. Yüzümü görmek istiyordu.
"Sen de ayaktasın," dedi. "Kırılmış, paramparça olmuş, kan kaybediyor olabilirsin. Ama hâlâ ayaktasın. Ve bu, sendeki yenilmezliğin ta kendisi."
Kafamı salladım. İnanmak istiyordum. Ama inanmak, hissetmekle aynı şey miydi? Bilmiyordum.
Rauf, başını geriye çekerken yüzümü ellerinin arasına aldı. Başparmakları, göz altlarımdaki yaş izlerini siliyordu. Ama gözyaşlarım hâlâ durmuyordu. Her sildiğinde yenisi geliyor, her yenisi bir öncekinden daha acılı, daha çaresiz, daha isyankârdı.
"Ağlamandan nefret eden bu adam, bir damla yaşın için nelerini vermezdi hiçbir zaman bilemeyeceksin."
Bir süre sonra, Rauf'un kolları arasında, koltukta duran kitabın yanına çöktük. Rauf, sırtını koltuğun kolçağına yaslamış, beni kucağına almıştı. Başım, göğsündeydi. Nefesi, saçlarıma düşüyor, tenimi ısıtıyordu. Kitabın kapağı bize doğru dönüktü. Rauf, kitaba bir süre bakıp yüzünü bana çevirdi.
"Hangi sayfayı okudun?"
"Mektup 63," dedim. "Kayıplar ve Yas Üzerine."
Rauf, başını salladı. "Stoacılar," dedi, dudaklarında hafif bir kıvrılmayla. "Acıyı yok saymayı değil, onu yönetmeyi öğretirler. Ama bazen, acı o kadar büyüktür ki ne yönetmek kalır elde ne de yok saymak."
Başımı kaldırıp ona baktım. "Sen de okudun mu?"
"Ayraçtan anlaman gerekirdi," dedi. "Dedem hediye etmişti, küçükken. O zamanlar anlamamıştım. Sonra, annemi kaybettiğimde, yeniden okudum. O zaman biraz anladım. Ama asla tam olarak değil. Çünkü bazı şeyler, yalnızca yaşandığı zamanı anlam kazandırırdı."
Parmağımı, göğsünde gezdirdim. Üniformasının kumaşı, sertti. Soğuktu. Ama altındaki ten, sıcacıktı. Hayat doluydu.
"Sen nasıl başa çıktın?" diye sordum. "Anneni kaybettiğinde?"
Rauf, bir an için sustu. Gözleri, boşluğa daldı. Belki de yıllar öncesine, genç bir evladın annesinin tabutunun başında durduğu o güne gitti.
"Başa çıkmadım," dedi sonunda. "Sadece... yaşamaya devam ettim. Her gün biraz daha eksilerek, biraz daha sessizleşerek, biraz daha yalnızlaşarak. Ta ki seni görene kadar. Seninle birlikte, yeniden dolmaya başladım. Yeniden sesimi buldum. Yeniden yalnız olmadığımı hissettim."
Gözlerim doldu yeniden. Ama bu sefer, acıdan değil. Onun söylediklerinin ağırlığından. Onun benim için ne kadar önemli olduğunu, ne kadar büyük bir armağan olduğunu bir kez daha anladım.
"Sen de benim için aynısın," dedim. "Benim de yeniden dolmamı sağladın. Yeniden sesimi bulmamı. Yeniden yalnız olmadığımı hissetmemi. Ama şimdi... şimdi her şey paramparça oldu. Ve ben, nasıl toparlayacağımı bilmiyorum."
Rauf'un elleri, saçlarımda gezindi. Parmakları, tellerin arasında kayboldu, usulca okşadı, düzeltti, dağıttı, yeniden düzeltti.
"Zamanla," dedi. "Acıyla. Gözyaşlarıyla. Ve benimle. Birlikte toparlayacağız. Parça parça, gün gün, an an. Ama toparlayacağız."
Gözlerimi kapattım. Sözlerine tutundum. Bir daha bırakmamacasına.
Koltuktaki kitap öylece duruyordu. Seneca'nın sözleri, sanki sayfalardan süzülüp geliyor, belki de bize bir şey fısıldıyordu. "Hayat devam ediyorsa eğer, sen de devam etmelisin..."
Devam edecektim.
Onunla birlikte.
Parça parça, gün gün, an an.
Ama devam edecektim.
Rauf Aslan, Ağzından
İnsan, kendi geçmişinin harfleriyle yazılmış bir cümledir.
Her anı, satır aralarında saklanan bir cümle gibidir. Okursun, anlarsın, geçersin. Ama bazı cümleler vardır ki, ömür boyu peşini bırakmaz. Onları ne kadar silmeye çalışırsan çalış, kâğıdın üzerindeki kazıntılar gibi iz bırakırlar. Bulanıklaşır ama asla kaybolmazlar.
Ruhum, işte bu izlerle doluydu.
Kimisi on yıl öncesine aitti. O gün, annemi toprağa verdiğim günün sabahıydı belki de. Kimisi daha yakın zamana, Okyanus Teyze'nin öldüğünü öğrendiğimiz o ana. Kimisi ise henüz tamamlanmamış, hâlâ yazılmakta olan bir cümlenin kırık dökük harfleriydi. Ama hepsi buradaydı. Bedenimin her hücresinde, nefes aldığım her anda, her kalp atışımda.
Geçmiş, aslında geçmiş değildi. Sadece başka bir şekle bürünmüş, başka bir kılıkta karşıma çıkmayı bekliyordu. Ve ben, her seferinde aynı şekilde yakalanıyordum. Çünkü insan, kendi geçmişinin kurbanı olmaya mahkûmdu. Nasıl kaçarsa kaçsın, nasıl saklanırsa saklansın, geçmiş onu bir gün mutlaka bulurdu.
Tıpkı şimdi bulduğu gibi.
Bedenim, bir odanın içerisindeki zaman kapsülüne sıkışmıştı. O kadar ağırdı ki bedenim, sanki her bir uzvum ayrı bir çağın yükünü taşıyor, her bir nefesim ayrı bir devrin tozunu ciğerlerime çekiyordu. Kollarım kurşun gibi, bacaklarım mıhlanmış gibiydi. Olduğum yerde, o koltuğun derisine gömülmüş, yıllardır orada oturuyormuşum gibi hissediyordum. Belki de öyleydim. Belki de ruhum, yıllardır bu odada, bu koltuğun kenarında, bu kâğıtların arasında bekliyordu.
Ben sadece farkında değildim.
Duvarlar, yılların tozunu değil, sırların tortusunu barındırıyordu sanki. Her bir çatlak, duvar kâğıdının altında soyulup dökülen her bir boya kabuğu, bu odada fısıldanmış ama hiçbir zaman tamamlanmamış cümlelerin sessiz tanığı gibiydi. Perdeler sımsıkı çekilmişti; dışarıdaki güneş, bu kutsal alanın mahremiyetine saygı duyar gibi içeri süzülmeye cesaret edemiyor, sadece incecik bir ışık huzmesi, iki perde arasındaki aralıktan sızarak parke zeminde uzun, solarak büyüyen bir gölge dansı başlatıyordu.
O gölge, bir ruh gibiydi. Belki de bu odada yaşamış, bu odada ölmüş, bu odada hâlâ dolaşan bir ruh. Her saniye biraz daha uzuyor, biraz daha soluyor, biraz daha kayboluyordu. Onu izlerken, kendi ruhumun da böyle olduğunu düşündüm. Her geçen gün biraz daha uzuyor, biraz daha soluyor, biraz daha kayboluyordum. Günün birinde, tıpkı o gölge gibi, ben de yok olacaktım. Geriye sadece duvarlarda bir leke, parkelerde bir iz, belki de bir fotoğrafta donup kalmış bir gülümseme kalacaktı.
Bakışlarım, işte o fotoğrafta takılıp kalmıştı.
Duvarda asılı duran tablonun yanındaki fotoğraf. Çerçevesi gümüş, camı tozlu, kenarları hafifçe kararmıştı. İçinde bir çocuk vardı. Denize karşı durmuş, elleri ceplerinde, rüzgâr saçlarını dağıtmış. Gülümsüyordu. O gülümseme o kadar saftı ki, o kadar masumdu ki, şimdi onu izlerken içim sızlıyordu. Çünkü biliyordum. O gülümsemenin altında, henüz kararmamış, henüz ağırlığını hissetmemiş bir dünya vardı. O çocuk, henüz kaybetmemişti. Henüz ağlamamıştı. Henüz, bir annenin toprağa verilişini izlememişti. Henüz, kendi ellerinin kanını avuçlarında taşımamıştı. Henüz, bir hayalet olmanın ne demek olduğunu bilmiyordu.
Ama şimdi biliyordu.
Fotoğrafa ne kadar uzun baktıysam, o gülümseme o kadar acıtmaya başlamıştı. Çünkü o gülümseme, bana neyi kaybettiğimi, neyi asla geri alamayacağımı, neyin bir daha asla eskisi gibi olmayacağını hatırlatıyordu.
Burası, Arven'in odasıydı.
Burası, bir hayaletin odasıydı.
Koltuğun derisi bedenimin ısısını emmişti. Başımı arkaya yasladığımda, tavandaki avizenin loş ışığı gözlerime çarptı. Kristaller, tozlanmıştı, solgun birer gökkuşağı gibi ışığı kırıp duvarlara yansıtıyorlardı. O yansımalar, minicik, titrek, neredeyse gerçek değilmiş gibiydi. Birer hayalet gibi, odanın içinde usulca dans ediyor, sonra kaybolup gidiyordu. Onları izlerken, bir an için her şeyi unuttum. O kısa, o tatlı, o aldatıcı an içinde, sadece ışığın dansını izledim. Ama dans bittiğinde, gerçek yine çöktü üzerime. O ağır, o amansız, o kaçınılmaz gerçek.
Gözlerimi kapattım.
Karanlık.
Sadece karanlık.
Ama o karanlığın içinde, sesler vardı. Yıllar öncesinden, bir anının kıyısından, bir sırrın derinliğinden yankılanan bir ses.
"Biz, öylesine bir yer araştırmıyorduk Rauf. Yalnızca Türkiye'nin değil, Dünya'nın bile aklına gelmeyen bir inci burası. Tüm denizaltıları engelleyebilen, yön veren, gerekirse uzaktan kontrol altına alıp imha eden bir üssün kalıntısı."
Arven'in sesi o kadar netti ki sanki yanımdaydı. Sanki kulağıma fısıldıyordu.
Gözlerimi yavaşça araladım.
Başımı yasladığım koltuktan ayırmak, bir dağı yerinden oynatmak gibiydi. Sanki her hareketim, bir sarsıntıya, bir çöküşe, bir yıkıma sebep olacaktı. Ama hareket ettim. Çünkü hareket etmek zorundaydım. Çünkü durmak, kalmak, olduğu yerde çakılıp kalmak, ölümden farksızdı.
Parmaklarımın arasında tuttuğum kâğıtlara baktım.
Onlar da tıpkı benim gibiydi. Sararmış, yıpranmış, kenarları hafifçe yırtılmış. Üzerlerindeki yazılar, bazı yerlerde silinmiş, bazı yerlerde ise hâlâ keskin, hâlâ okunaklı, hâlâ tehditkârdı. O yazılar, sadece mürekkep ve kâğıttan ibaret değildi. Onlar, birer yaraydı. Birer izdi. Birer hatıraydı.
Ve ben, o hatıraların arasında, kaybolup gitmek üzereydim.
Elimdeki kağıtlarla abimin odasına girip kafamı kapıdan uzattığımda abim, omzuyla kulağı arasına sıkıştırdığı telefonuyla konuşuyordu.
"Aktif sonar gönderdiğimiz an sismik yansıma bize tabanın yapısını, sertliğini ve alt katmanlarını geri getirir, ama aynı anda bütün körfeze yerimizi de ilan ederiz."
Cümlesini bitirdiğinde geldiğimi fark etmiş ve usulca gözlerini kapatıp açmıştı. Sessizce verdiği komutuyla birlikte içeriye girip kapıyı kapattım. Adımlarım kendiliğinden masasına doğru yönelecekken abim telefonu sağ eline aldı, sol eliyle beni koltuklara doğru yönlendirdi. Bakışlarım öylesine masadaki evrak yığınlarında gezinip gösterdiği koltuğa doğru çevrildi.
"MAD sensörü yüzeydeki uçakta, bizde değil; o yüzden kendi manyetik izimizi sıfırlamazsak, yukarıdaki P-8 bizi üç yüz metre mesafeden fark eder," diye devam etti abim. Benimle birlikte aynı anda tekli koltuğa oturduğunda bakışları gözlerimde takılı kaldı. "Bir yolunu bulacağım. Şimdi kapatmam lazım."
Telefonu kulağından çektiğinde kaşlarımı kaldırıp elimdeki kağıtları gösterdim.
"Sabah uyandığımda komodinin üzerindeydi. Bunu senden başkası bırakmaz diye düşündüm?" dedim, sorarcasına.
Abim, dudaklarındaki küçük bir tebessümle elimdeki kağıtlara bile bakmadan gözlerime bakmaya devam etti.
"Yakında göreve gideceğin üs öncesi eğitime katılacaksın. Sana kendi taktiğini ve tekniği geliştirmen için sadece bir yardım eli uzattım."
Kaşlarımı 'Hadi canım' dercesine kaldırdım.
"Sismik Yansıma yöntemini mi teknik olarak kullanacağım? Deniz tabanı profilleme benim tam olarak nerede ihtiyacıma yarayacak? Aktif sonar kullanmak yalnızca beni değil, denizaltında bulunan tüm mürettebatımı etkiler. Gizliliğimizi tehlikeye atar."
Abim, dudaklarındaki küçük tebessümü bozmadan beni dinledikten sonra derin bir nefes alarak arkasına yaslandı.
"Seyrüsefer, mayından kaçış ve hedef tespiti için kritiktir Rauf. Fakat sizin kullanacağınız ve artık gelişmekte olan denizaltılar mevcut. Manyetik olarak düşük imzalı çelikler, aktif gürültü iptali ve gelişmiş sonar dizileriyle maksimum koruma ve fayda sağlar."
Kaşlarımı çattım.
"Manyetik anomali?" diye sordum.
Abim, ilk defa gözlerini devirdi.
"Denizaltıların kendisi manyetik anomali tespiti yapmaz. Çünkü kendi gövdeleri sensörü bozar."
Elimdeki kâğıdı, koltukların arasındaki sehpanın üzerine bıraktım.
"Zihnindeki düşünceleri benimle paylaşsana abi. Tam olarak benden ne istiyorsun?"
Abim, gözlerini yalnızca bir kez kırptı. Yüzünde, o her zamanki sakin, her şeyi bilen ifade vardı. Ama gözlerinin derinliğinde bir şeyler kıpırdıyordu. Bir planın ilk tıkırtıları gibi. Bir düşüncenin henüz söze dökülmemiş, henüz şekillenmemiş ama çoktan kan dolaşımına karışmış o ilk zehirli damlası.
Abim gözlerimizin bağını ayırarak ayağa kalktı. Hareketi ağır ve düşünceliydi. Masasının etrafında dolaştı, parmakları masanın cilalı yüzeyinde usulca gezindi. Sonra durdu. Sırtını, duvardaki haritaya yasladı. Ellerini göğsünde birleştirdi. O poz, bir komutanın değil, bir mimarın pozuydu. Elleriyle bir şey inşa ediyor, hayal gücüyle bir şeyler haritalandırıyor, kelimeleriyle bir yapı kuruyordu.
"Rauf," dedi, sesi o kadar yumuşaktı ki neredeyse bir fısıltıya dönüşüyordu. "Bana ne kadar güveniyorsun?"
Soru, havada asılı kaldı. Bir hançer gibi saplandı göğsüme. Beklemiyordum. Arven asla böyle sorular sormazdı. O, soruları değil, cevapları bilirdi. O, planları uygulayan değil, kuran adamdı. Ve şimdi, bana soruyordu.
"Ne demek istiyorsun?" dedim, sesim istemsizce sertleşmişti. "Sana güvenmediğimi mi düşünüyorsun?"
Arven başını iki yana salladı. Yavaşça. Ağır ağır. Sanki her sallayışında, içindeki bir şeyi de sallıyor, yerinden oynatıyor, belki de kırıyordu.
"Hayır," dedi. "Sana güvenip güvenmediğimi değil. Bana ne kadar güvendiğini soruyorum. Yeterince mi? Benim kararlarıma, benim seçimlerime, benim yaptıklarıma... ve belki de, yapacaklarıma. Bana, abine, her şeye rağmen güvenebilecek misin?"
Odada, bir an için öyle bir sessizlik oldu ki, duvarlardaki kitapların sayfalarının hışırtısını, toz zerreciklerinin havada dans edişini, belki de kendi kanımın damarlarımda akışını duyacaktım. Bu soru, basit bir güven sorusu değildi. Bu, bir sınamanın, bir hazırlığın, bir vedanın habercisiydi.
"Abi," dedim, ayağa kalkarak. "Sen ne diyorsun? Ne planlıyorsun? Başımızı belaya mı sokacaksın?"
Arven güldü. Ama o gülüş, o bildiğim, içimi ısıtan, her şeyi hafifleten gülüş değildi. Acıydı. Kırıktı. Sanki bir cam parçasını avucunun içinde sıkıyormuşsun da, kan akıyormuş ama sen hâlâ gülümsüyormuşsun gibi bir gülüş.
"Belaya mı? Rauf, biz zaten belanın tam ortasındayız. Sadece farkında değiliz." Masasına döndü. Ellerini masaya yasladı, öne eğildi, başını öne eğdi. Omuzları çökmüştü. O koskoca, o dimdik, o yenilmez Arven, şimdi bir anda küçülmüş, insanlaşmıştı.
"Bir şeyler olacak," dedi, sesi masaya gömülü gibiydi. "Büyük şeyler. Kötü şeyler. Ve ben... ben bu işin içinde olacağım. Ama sen uzak duracaksın. Sen güvende olacaksın. Senin güvende olman, her şeyden önemli."
Adımımı attım. Sehpanın, Arven'in masasının, aramızdaki tüm o nesnelerin mesafesini yok etmek için. Önünde durdum. Sağ elimi masaya koydum, onun ellerinin hemen yanına. Parmaklarım, neredeyse parmaklarına değiyordu.
"Abi," dedim, sesim titriyordu. İstemiyordum ama titriyordu. "Sen nerede olursan ol, ben orada olacağım. Sen ne yaparsan yap, ben senin yanında olacağım. Senin güvende olman, benim için her şeyden önemli. Ve eğer bir şey olacaksa, birlikte olacağız. Birlikte batacağız, birlikte çıkacağız. Anladın mı?"
Arven, başını kaldırdı. Gözlerinde, o siyah göz bebeklerinin derinliklerinde, bir şeyler parladı. Ama bu parıltı, gurur muydu, acı mıydı, yoksa sadece bir ışığın yansıması mıydı? Bilmiyordum.
O gün abim bana Sismik Yansıma yöntemini öğretmişti. O kapıdan çıktığım gün arkamda sadece bir oda değil, bir ahit, bir emanet, bir sır almıştım bilinçsizce. Annemin öldüğü gün ise o odaya geri dönmüştüm. Abimi benden aldığını sandığım odanın içini kendi ellerimle toplayıp bedenimi o ahidin içindeki sırrın tahtına gömmüştüm. Bakışlarım, kâğıdın üzerinde yazan yazılarda gezinirken zihnimde kelimeler şekilleniyordu.
15 Aralık 2014
Abyssal Depth Anchor için yapılan araştırmada Manyetik Anomali metodu kullanılarak ele geçirilen verilerde Gölcük Deniz Üssü ile İzmir Körfezi arasındaki bağdaştırılma uyum sağladı. Sismik Yansıma ile eşleştirilme sağlandığında ise iki bağlam arasındaki büyük uyumsuzluğu işaret etti.
16 Aralık 2014
Gölcük Deniz Üssü'nde bir anomali bozukluğu tespit edildi. Araştırmalar duraklatıldı.
20 Aralık 2014
Derinlik bulundu.
MAD sistemi hedefi sağladı. Sismik Yansıma sonucu bekleniyor.
28 Aralık 2014
Sismik Yansıma kontrolleri sağlandı. Sonucun yüklenmesine iki gün.
30 Aralık 2014
Yapılan doğrulama ve araştırmalar sonucunda Abyssal Depth Anchor'un çıkış noktası Gölcük Deniz Üssü'dür. Sular, 40° 46' K, 29° 55' D analoğunda yoğun manyetik bozulma gösteriyor. Pusulalar 3-5 derece sapma yapıyor. İlk anomali bölgesi, 40° 42' K, 29° 45' D analoğunda görülüyor. Sismik Yansıma burada çakma yapıyor. Aktif sonar gönderdiğinizde, volkanik kayaçlar sinyali yutuyor. MAD ise burada deli gibi ötüyor çünkü sırttaki manyetit yatakları, Dünya'nın manyetik alanını bozuyor.
Not: 40° 38' K, 29° 35' D analoğunda iki tektonik levha arasında sıkışmış, sadece 50 metre genişliğinde bir denizaltı koridoru var.
Gözlerim okuduğum kağıtların üzerinde gezinmeye devam ederken sol elimde tuttuğum tapuyu sıktım.
"Büyükada artık sizin, Rauf Bey."
Bakışlarım adanın içindeki ağaçlarda gezinirken adamın yanımda konuştuğunu duyabiliyordum.
"Affedersiniz ama burada tam olarak ne yapmayı düşünüyorsunuz? Sahil işletmeciliği düşünürseniz yakındaki askeriye buna izin vermeyebilir, beyim."
Ağaçların yapraklarında gezinen gözlerim bir an için bana bu adayı satan kişiye çevrildi. Gerçekten sahil işletmeciliği mi demişti bu bana?
Burnumdan nefesimi verirken gülümsememi tutamadım. Adam, ona bir şey demeyip sadece güldüğümü fark ettiğimde yüzündeki şaşkınlık, bıyıklarının ucuna kadar yayılmıştı.
Zihnimdeki anı bir sis bulutu misali dağılırken gözlerim 30 Aralık'ın günlüğüne geri çevrildi.
Yıldızlı not;
40° 35' K, 29° 25' D
Üs, adanın altında, bu krater gölünün dibinde.
Kâğıt, parmaklarımın arasında titriyordu. Ama titreyen kâğıt mıydı, yoksa ellerim miydi, ayırt edemiyordum. Ada. Büyükada. Bana satılan o koca, ıssız, ağaçlarıyla beni selamlayan ada. Aslında hiçbir zaman bir yazlık, bir huzur köşesi, bir kaçış olmadı.
O, bir kilit taşıydı.
Bir kapının altına sıkıştırılmış, kimsenin görmediği ama herkesin üzerinde yürüdüğü o sessiz, o ağır, o ölümcül anahtar.
40° 35' K, 29° 25' D. Enlem, boylam. Rakamlar, birer mezar taşı yazısı gibi soğuk ve kesindi.
"Sen güvende olacaksın. Senin güvende olman, her şeyden önemli."
Bu bilgiyle, bu koordinatlarla, bu sorumluluğun altında güvende olmak, ölü olmakla eşdeğerdi.
Göz kapaklarımın ardında, hâlâ yanan bir evin külleri savruluyordu. O ev, abimin odasıydı. O ev, yıllar önce bana emanet ettiği sırrın ta kendisiydi. Ve şimdi, o sır, avucumda kül olmuş, ruhuma sinmiş, parmak izlerimin arasından sızıp gidiyordu.
Gözlerimi ağırca araladım.
Karşımda üç kişi oturuyordu.
Araf, kollarını göğsünde birleştirmiş, başını hafifçe öne eğmiş, o donuk yeşil gözlerle bana bakıyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Ama ellerini göğsünde kavuşturma şekli, bir şeyleri beklediğini, bir şeylere hazır olduğunu söylüyordu.
Ceylin, onun hemen yanında, elleri kucağında kenetlenmişti. Gözleri kızarmıştı, muhtemelen uyumamıştı. Ya da uyuyamamıştı. Duruşunda bir yorgunluk vardı, ama aynı zamanda bir kararlılık.
Arven ise tam karşımda, tekli koltuğun kenarına ilişmişti. Dirsekleri dizlerinde, elleri önünde birleşmiş, başı hafif öne eğikti. Onu tanıyan herkes, bu pozun bir kararın eşiğindeki adamın pozu olduğunu bilirdi. Gözleri bana bakmıyordu. Parkenin desenine, oradaki şu koyu lekeye, belki de hiçbir şeye bakıyordu. Ama biliyordum ki, her şeyi görüyordu. Her ayrıntıyı, her ihtimali, her sonucu.
Odaya bir sessizlik çöktü. Öyle bir sessizlikti ki bu, içinde fısıldaşan ruhların değil, atılmamış çığlıkların sessizliği yankılanıyordu. Odanın dört duvarı, bu sessizliği sıkıştırıp üzerimize fırlatıyor, nefes almamızı bile zorlaştırıyordu.
"Ava'nın yanına girmem için Okyanus Gökçe'nin ölmesi mi gerekti, Arven?"
Sorum havada asılı kaldı. Ceylin'in gözleri Arven'e kaydı. Araf'ın bakışları ise hiç kıpırdamadı, hâlâ bendeydi. Arven, başını kaldırdı. Gözlerimiz buluştu. O siyah derinlikte, bir şeyler kırıldı. Ama o kırılan şey, bir duvar mıydı, yoksa bir sır mıydı?
Arven'in başı, bir kez daha öne eğildi. Ama bu sefer, o bildiğim, her şeyi kontrol eden adamın değil, teslim olmuş bir mahkûmun baş eğişiydi. Parmakları, dizlerinin üzerinde çözüldü, avuçları açıldı, bomboş bir şekilde orada duruyordu. Sanki bir şeyleri teslim ediyor, bir şeyleri bırakıyor, belki de bir şeylerden vazgeçiyordu.
Ceylin'in elleri, kucağında kenetlendi. Dudaklarını birbirine bastırdı. Konuşmak istiyor gibiydi ama konuşmuyordu. Çünkü biliyordu ki, bu sorunun cevabını ne ben ne de Arven duymak istiyorduk. Ama cevap, oradaydı. Odanın köşesinde, Araf'ın soğuk yeşil gözlerinin derinliğinde, Arven'in kırılan bakışlarının ardında. Cevap, havada asılı duran o ağır, o ölümcül, o susturulmuş çığlığın ta kendisiydi.
Arven'in dudakları aralandı. Kapandı. Yeniden aralandı. Kelimeler, boğazında düğümlenmişti. Bir türlü çıkamıyor, çıkmak için debeleniyor, her debelenişte biraz daha derine batıyordu.
"Okyanus Gökçe'nin ölümü," dedi Araf, Arven'in yerine konuşur gibi. Sesi, o her zamanki soğuk, o her zamanki mesafeli tonundaydı. Ama bu kez, o soğukluğun altında, incecik bir çatlak vardı. O çatlaktan sızan, belki de yıllardır biriktirdiği bir pişmanlıktı. "Kimsenin planında yoktu, Rauf."
"Peki neyin planında vardı?" dedim, ona bakmadan. "Benim Ava'nın yanına sızma fikrimi reddeden Arven'di. 'Kardeşimi patlayacak bir silahın önüne atma' diyen oydu. Şimdi ne değişti? Birkaç gün içinde ne değişti de bu plan şimdi masada?"
Arven'in elleri, dizlerinden kaydı. Oturduğu koltuğun yanlarını kavradı. Sıkmaya başladığında parmak boğumları beyazlaşmıştı.
"Her şey değişti," dedi Arven, sesi bir fısıltıdan ibaretti. "Okyanus teyze öldü. Ava, artık malikanesine kapanmış bir deli değil. O, silahın tetiğine uzanmış bir katil."
O sırada, Araf ayağa kalktı.
Hareketi ağırdı, düşünceliydi. Bacaklarını usulca uzattı, ellerini pantolonunun ceplerine soktu. Bir an için, pencereye doğru yürüdü. Perdenin aralığından sızan ışık, yüzüne vurdu.
"Bu plan," dedi Araf, sırtı bana dönükken. "Okyanus Gökçe'nin ölümünden sonra şekillendi. Onun kanı, bize bir şeyleri hatırlattı. Bu savaşta masumlar ölür. Ve ölen her masum, aslında bir meydan okumadır. Sen bu meydan okumaya sessiz kalmayı seçebilirsin. Ya da..."
Döndü. Bana baktı.
"...bir canavarın inine, bir başka canavar olarak girebilirsin."
Sözleri, bir yemin gibiydi. Kutsal bir metnin en ağır cümleleri gibi. Göğsüme saplandı, orada dönüp durdu, her dönüşte biraz daha derine işledi.
"Ben zaten bir canavarım," dedim, ayağa kalkarak. "Sadece onu saklamayı öğrendim. Ama şimdi, saklamanın bir anlamı kalmadı."
Adımı attım. Araf'ın yanından geçtim. Arven'in oturduğu koltuğun önünde durdum. Dizlerimi kırıp önüne çöktüm. Ellerimi, onun omuzlarına koydum. Parmaklarım, üniformasının sert kumaşını kavradı. Onu kendime doğru çektim. Zorla değil. Yalvarırcasına. İki kardeş, birbirine bu kadar yakın, bu kadar uzak olmamıştı hiç.
"Abi," dedim, gözlerinin içine bakarak. O siyah derinlikte, kendimi gördüm. Küçük bir çocuk. Onun peşinden koşan, ona hayran olan, onun gibi olmak isteyen bir çocuk. "Ben senin ne yaptığını, ne planladığını bilmek zorundayım. Bu sadece bir komutanın talebi değil. Bu, bir kardeşin yalvarışı. Lütfen. Saklama artık."
Arven'in gözleri doldu. Ama ağlamadı. Ya ağlayacak duruma henüz gelmemişti ya da ağlamanın, bu kadar büyük sırların, bu kadar ağır suçların, bu kadar kanlı bedellerin arasında, ne kadar anlamsız olduğunu öğrenmişti.
"Seni Ava'nın yanına," dedi Arven, her kelimenin arasında nefes alarak, "sadece bir casus olarak göndermeyeceğim."
Kaşlarım çatıldı.
"Ne demek bu?"
Arven, ellerini kaldırdı. Omuzlarımdaki ellerimi tuttu. Parmakları, parmaklarıma kenetlendi. Sıktı. Bırakmamacasına.
"Seni," dedi, gözlerimin içine bakarak, "Onun yeni ortağı olarak göndereceğim."
O an, odanın içindeki sessizlik, bir çığlığa dönüştü. Ama o çığlık, kimsenin ağzından çıkmadı. Sadece duvarlarda yankılandı, tavanda dolaştı, sonra kaybolup gitti.
Ceylin ayağa fırladı.
"Arven, bu delirme!" dedi, sesi çatallanmıştı. "Rauf'u bir suçlu gibi mi göstereceksin? Onun hayatını, kariyerini, her şeyini riske mi atacaksın? Bu nasıl bir plan?"
Arven, Ceylin'e dönmedi. Gözlerini benden ayırmadı.
"Khaos, bizim için kimliği belirsiz biri," dedi, sessizce. "Onun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Ne yüzü var, ne sesi, ne de gerçek adı. Ama biliyoruz ki, Ava'nın aradığı biri var. Yeraltı Düğümü. Kendini riske atmadan, kendi işini yürütebileceği, güvendiği, sadık bir adama ihtiyacı var."
"Ben neden o adam olayım?" dedim, sesim soğumuştu. "Onu tanımıyorum. Dediğin Yeraltı Düğümü ile ilgili hiçbir şey bilmiyorum."
Araf, yanımıza geldi. Elleri hâlâ ceplerindeydi.
"Hektor Vanguard," dedi Araf, bana bakarak, "Uluslararası piyasalarda adı duyulmuş, silah satıcısı ve karanlık işlerin adamı."
"Hektor Vanguard," diye tekrarladım, dilimin ucunda yabancı bir tat bırakarak. "Kim bu adam? Nereden çıktı?"
Araf, adımlarını hafifçe geriye attı. Sırtını, duvardaki haritaya yasladı, kollarını göğsünde birleştirdi. O donuk yeşil gözler, şimdi bana değil, sanki yıllar öncesine, başka bir zamana, belki de Moskova'nın o soğuk, o amansız, o kimsesiz cezaevlerinden birine bakıyordu.
"Hektor Vanguard," dedi Araf, "Rus istihbaratının yıllardır izini sürdüğü, lakin bir türlü yakalayamadığı bir hayaletti. Kafkaslar'dan Balkanlar'a, Orta Doğu'dan Kuzey Afrika'ya uzanan bir silah ağının mimarı. Adını duymayan yok. Lakin yüzünü de hiç kimse görmemiş."
"Peki nasıl yakalandı?" diye sordu Ceylin, sesindeki merakı gizleyemeyerek.
Araf'ın dudaklarının kenarında, o soğuk gülümseme yeniden belirdi.
"Yakalanmadı," dedi. "Yakalanmış gibi yapıldı. Biz, onun varlığını yıllar önce fark ettik. Ama ona dokunamadık. Çünkü o, bizim için de bir hayaletti. Ta ki..."
Duraksadı. Ellerini göğsünden ayırıp havada bir şey çizdi. Belki bir plan, belki bir kader, belki de bir mezar.
"...ta ki geçen yıl, Ukrayna'da bir operasyon düzenleyene kadar. O operasyonda, onun izini sürdük. Yakaladık ve onu öldürdük."
O an, odanın içindeki hava iyice ağırlaştı. Ceylin'in elleri, kucağından kaydı, iki yanına düştü. Arven'in başı, biraz daha öne eğildi. Ben ise, olduğum yerde mıhlanmış, Araf'ın her kelimesini bir hançer gibi saplıyordum göğsüme.
"Öldürdünüz mü?" dedim, sesim hırıltılıydı. "Yoksa öldürmüş gibi mi yaptınız?"
Araf, gözlerini bana dikti. O yeşil derinlikte, artık ne bir buzul vardı ne de soğuk. Sadece, bir avcının, avını köşeye sıkıştırdığı anki o keskin, o ölümcül, o amansız bakış.
"Öldürdük," dedi. "Ama onun ölümünü, sadece bizim bildiğimiz bir sır olarak sakladık. Çünkü Hektor Vanguard, ölü olmaktan çok, diri bir hayalet olarak daha değerliydi. Ve şimdi, o hayaleti, senin bedeninde dirilteceğiz."
Sözleri, beynimde bir şimşek gibi çaktı. Her şey, bir anda yerli yerine oturmaya başladı. Hektor Vanguard. Ölü bir silah satıcısı. Kimsenin yüzünü bilmediği bir hayalet. Ve ben. Ben, o hayaletin bedeninde, Ava'nın karşısına çıkacaktım.
"Yani," dedim, kelimeleri birer birer tükürür gibi. "Ben, Rauf Aslan değil, Hektor Vanguard olacağım. Ölü bir adamın kimliğine bürünüp, Ava'nın yanına sızacağım. Ve onun ortağı olacağım?"
Arven, başını kaldırdı. Gözlerimiz buluştu. O siyah derinlikte, artık ne bir komutan vardı ne de bir abi. Sadece, bu planı kuran, bu oyunu yöneten, bu fedakârlığı isteyen bir adam vardı.
"Evet," dedi Arven. "Ama bu kadar basit değil. Hektor Vanguard'ın sadece adını taşımayacaksın. Onun geçmişini, onun bağlantılarını, onun düşmanlarını, onun sırlarını da taşıyacaksın. Çünkü Ava, seni sorgulayacak. Test edecek. Güvenini kazanmadan önce, seni paramparça edecek. Ve sen, o parçaların arasında, Hektor Vanguard olarak kalmalısın. Tek bir anlık şüphe, her şeyi bitirir."
Araf, Arven'in sözlerini onaylar gibi başını salladı.
"Hektor Vanguard," dedi Araf, "Rusya'da, yüksek güvenlikli bir cezaevinde tutuklu. Bunu herkes biliyor. Ama kimse bilmiyor ki, o cezaevindeki adam, gerçek Hektor değil. Bizim yerleştirdiğimiz bir ajan. Onun yerine geçen biri. Ve sen, Rauf, gerçek Hektor'ün öldüğünü bilen birkaç kişiden biri olacaksın. Ama onu öldürenin biz olduğumuzu asla bilemeyecek. Sadece, onun ortadan kaybolduğunu, yerine bir başkasının geçtiğini sanacak."
Ceylin, ayağa kalktı. Elleri titriyordu. Yüzü, Araf'ın anlattıkları karşısında bembeyaz kesilmişti.
"Bu bir delilik," dedi, sesi çatallanmıştı. "Rauf'u bir suçlu gibi göstermekle kalmıyorsunuz, onu gerçekten bir suçluya dönüştürüyorsunuz! Hektor Vanguard'ın düşmanları, onun peşindeki istihbarat örgütleri, onunla hesaplaşmak isteyenler... Hepsi, Rauf'un peşine düşecek. Ve biz, onu nasıl koruyacağız?"
Arven, Ceylin'e döndü. Yüzünde, o her zamanki sakin ifade vardı. Ama gözlerinin derinliğinde, bir fırtına kopuyordu.
"Onu korumayacağız," dedi Arven, soğukkanlılıkla. "Çünkü o, kendini koruyacak. Hektor Vanguard, kendini korumasını bilen bir hayduttur. Ve Rauf, onun rolünü o kadar iyi oynayacak ki, kimse onun aslında bir başkası olduğunu anlamayacak. Hatta belki de, bir gün biz bile unutacağız."
Sözleri, bir yemin gibiydi. Ama o yemin, kutsal bir metnin değil, bir lanetin ta kendisiydi. Beni, Rauf Aslan olmaktan çıkarıp, bir hayalete dönüştüren bir lanet.
Başımı iki yana salladım.
"Peki ya Miraç?" dedim, sesim yine kısılmıştı. "Ona ne diyeceğiz? Onu nasıl ikna edeceğiz? O, Hektor Vanguard'ı tanımaz. Ama Rauf Aslan'ı tanır. Onun gözlerinde, bir yabancı mı olacağım? Yoksa bir hain mi?"
Arven, ayağa kalktı. Yavaşça. Sanki her hareketi, bir dağı yerinden oynatıyormuş gibi ağırdı. Yanıma geldi. Önümde durdu. Ellerini, omuzlarıma koydu. Parmakları, tenime işliyor, kemiklerimi kavrıyordu.
"Miraç'ın bilmemesini kendin istemedin mi, Rauf?"
O an, içimde bir şeyler çöktü.
O koca, o yenilmez, o kaybetmeyi bilmeyen adam, şimdi, kendi ölümünü, kendi yok oluşunu, kendi unutuluşunu konuşuyordu. Ve karşısında, ona bunu yapacak olan, kendi abisiydi. Kendi kanıydı. Kendi ailesiydi.
Araf, Arven'e doğru yaklaşıp yanında durduğunda Arven'in sertçe yutkunuşunu izledim.
"Sen, hiçbir şey olmamış gibi davranacaksın. Ava'nın yanına girip çıktıktan sonra kendi rutin hayatına geri döneceksin. Yüksek güvenlikli adamlar, senin yanında olacak. Tek başına hareket etmeyeceksin. Bir yandan Ada'daki araştırmalar devam ederken diğer yanda sen, Ava'nın Khaos ile bağlantısını gerçekleştirmesini bekleyeceksin. Khaos, Türkiye'ye, Ava'nın malikanesine geldiği gün, operasyon günü ilan edilecek."
Araf, Arven'e baktı. Arven, başını salladı. Sonra Araf, bana döndü.
"Bir hafta," dedi Araf. "Yedi gün içinde, Rauf Aslan düşünce olarak ölecek. Ve yerine, Hektor Vanguard doğacak. Ava'nın yanına girerken kesinlikle yüzüne maske takacaksın, mavi lens kullanmaya başlayacaksın, sesin değişecek, yürüyüşün değişecek. Hatta belki de, düşüncelerin bile değişecek. Çünkü sen, artık onun bedeninde değil, onun ruhunda yaşayacaksın. Ve o ruh, karanlıkta doğmuş, karanlıkla beslenmiş, karanlığa mahkûm bir ruhtur."
Sözleri, bir büyü gibiydi.
Beni, Rauf Aslan'dan koparıp, Hektor Vanguard'ın kollarına atan bir lanet.
"Yarın," dedim, sesim boğuktu. "O halde yarın başlıyoruz."
Arven, omzumdaki elini çekip bir adım geriledi.
"Unutma," dedi, gözlerimin içine bakmayı sürdürürken. "Bir yandan Ava'nın ortağıymış rolü yaparken, diğer yanda Ada'daki araştırmaları gerçekleştireceksiniz. Ada'da yer alan kaçış noktalarını Lerna, Fırat ve Miraç'ın öğrenmesi gerekli."
Derin bir nefes bıraktım.
"Tamam," dedim, kabullenircesine.
Benliğim, o odanın içinden çekilirken ruhumun sathına bir anı daha eklenmişti. Ama bu anı, diğerleri gibi değildi. Diğerleri acıyla, kayıpla, çaresizlikle kazınmıştı tenimin altına. Bu ise... Bu, daha çok bir veda gibiydi. Henüz gerçekleşmemiş, ama gerçekleşeceğini bildiğin bir vedanın o ağır, o keskin, o amansız habercisi.
Odadan çıktığımda koridorların soğuk ışığı yüzüme vurdu. Adımlarım, beni nereye götürdüğünü soran bir yolcunun değil, rotasını çoktan belirlemiş bir mahkûmun adımlarıydı. Kimseyle konuşmadım. Kimsenin gözlerinin içine bakmadım. Çünkü biliyordum ki, bakan gözler, görecekleri şeyden korkardı. Ve ben, artık korkularımı bile saklayacak halim kalmamıştı.
Büyükada'ya vardığımda gece iyiden iyiye çökmüştü. İskeleye yanaştığımda motorun sesini kestim. Sessizlik, üzerime bir kefen gibi çöktü. Öyle derin, öyle ağır bir sessizlikti ki bu, içindeki en ufak bir kıpırtıyı bile fırtınaya çevirebilecek cinstendi. Ama içimde kıpırdayan bir şey yoktu. Sadece o kör bir ağırlık, oturduğum yerden kalkmama, adımlarımı atmama, yürümeme izin veren o cansız, o teslimiyetçi güç.
Onu iskelede buldum.
Tahtaların üzerinde, dizlerini kendine çekmiş, denize bakıyordu. Rüzgâr, saçlarını usulca dalgalandırıyor, incecik teller yüzüne düşüp kalkıyordu. Ay ışığı, teninde eriyen bir gümüş gibi parlıyor, onu o kadar saf, o kadar masum, o kadar kırılgan gösteriyordu ki içimde bir yerlerde, o lanet odaya, o plana, o karara küfrettim.
Yanına oturdum. Tahtalar hafifçe gıcırdadı, sanki bu geceye, bu saate, bu vedaya şahitlik edecek ağırlığı taşımaktan şikayetçi gibiydiler. Hiçbir şey söylemedim. Söyleyecek kelimem yoktu. Onun da yoktu. Sadece yan yana oturduk, ikimiz de denize bakıyor, ikimiz de aynı sessizliğin içinde kaybolup gidiyorduk.
Sonra, başını omzuma yasladı.
Hareketi o kadar doğal, o kadar masum ki, içimdeki o kurşun ağırlık bir an için eridi. Sanki o baş, omzuma dokunduğu anda, üzerimdeki tüm o planlar, o yalanlar, o maskeler birer birer düştü. Ve geriye, sadece ben kaldım.
Rauf.
Onun Rauf'u.
Kollarımı sardım çevresine. Parmaklarım, belindeki incecik kumaşı kavradı, sanki dokunduğum her santim, bana onun hâlâ gerçek olduğunu, hâlâ burada olduğunu, hâlâ benim olduğunu hatırlatıyordu. Teninin sıcaklığını hissettim. O sıcaklık, üzerimdeki ölü toprağını silkeledi, içimdeki donmuş nehri çözdü, ruhumun en kuytu köşelerine kadar işledi.
Başımı, onun başının üzerine koydum. Saçlarının kokusu ciğerlerime doldu. O bildik, o tanıdık, o "ev" dediğim koku. Defalarca solumuştum bu kokuyu. Ama bu sefer, sanki ilk kez duyuyormuşum gibiydi. Sanki yıllardır hasret kalmış, sanki ciğerlerimi bu kokuyla doldurmazsam, bir daha asla dolduramayacakmışım gibi.
Deniz, ayaklarımızın dibinde usulca kıvrılıyor, dalgalar tahtaların altından geçip gidiyor, hafif bir şıpırtıyla kıyıyı okşuyordu. Uzakta, birkaç teknenin ışıkları yanıp sönüyor, karanlığın içinde küçük, yalnız, umutsuz yıldızlar gibi parlıyorlardı. Gökyüzü, simsiyahtı. Bulutlar, ayı aralıksız saklıyor, sanki onun da bu vedaya şahitlik etmesini istemiyorlardı.
Elim, istemsizce saçlarında gezindi. Parmak uçlarım, incecik tellerin arasında kayboldu, usulca okşadı, düzeltti, dağıttı, yeniden düzeltti. Her dokunuşumda, ona söyleyemediğim kelimeleri fısıldıyordum tenine. Her okşayışımda, içimde biriktirdiğim o korkunç sırrın ağırlığını biraz daha hafifletmeye çalışıyordum. Ama hafiflemiyordu. Tam aksine, onun tenine her dokunuşumda, ona yapacağım bu büyük ihanetin vicdanı biraz daha ağırlaşıyor, biraz daha keskinleşiyor, biraz daha ölümcül oluyordu.
"Rauf," dedi, fısıltıyla. Sesi, rüzgârın içinde kaybolacak kadar ince, dalgaların sesine karışacak kadar savunmasızdı. "İyi misin? Üs'de bir şey mi oldu?"
Soru, boğazımda düğümlendi. İyi miydim? Hayır, iyi değildim. Hem de hiç iyi değildim. Bir şey değil, çok şey olacaktı. Ama bunu ona nasıl anlatabilirdim ki? Nasıl diyebilirdim ki, "Ben, yarın itibarıyla Rauf Aslan olmayı bırakıyorum. Bir hayalete dönüşüyorum. Ve sana, belki de bir daha asla eskisi gibi sarılamayacağım."
Cevap vermek yerine, sadece kollarımı biraz daha sıktım. Başımı, onun başının üzerinden kaldırıp denize baktım. Karanlık. Tıpkı içim gibi. Tıpkı geleceğim gibi. Tıpkı, yarın doğacak o hayaletin ruhu gibi.
"İyiyim," dedim. Sesi duydum. Ama o ses, benim değildi. Belki de ruhumdaki hayaletin ilk fısıltısıydı. "Sen yanımda olduktan sonra, hep iyiyim."
Miraç, başını omzumdan çekmedi. Sadece, daha da yaslandı. Sanki benim yokluğumu hissetmiş, varlığıma daha sıkı tutunmak istiyormuş gibi. Elleri, karnımda birleşti, parmakları parmaklarıma kenetlendi. Sıktı. Bırakmamacasına.
Ben de sıktım.
O an, ikimiz de biliyorduk. Bir şeyler değişmişti. Henüz ismini koyamadığımız, henüz yüzünü göremediğimiz, ama varlığını ciğerlerimizde hissettiğimiz o karanlık, şimdi aramızda değil, tam ortamızdaydı. O karanlık, benim ta kendim olmuştu.
Ve Miraç, farkında olmadan, o karanlığa sırtını yaslıyordu.
Deniz, hâlâ usulca kıyıya vuruyordu. Dalgalar, tahtaların altından geçip gidiyor, kayboluyor, yeniden geliyordu. Ama biz, aynı yerde, aynı sessizlikte, aynı karanlığın ortasında, öylece kalakalmıştık. İki beden, birbirine kenetlenmiş, ama ruhları çoktan ayrılmış iki yabancı gibi.
Başımı tekrar onun başının üzerine koydum. Gözlerimi kapattım. O an, aklıma Araf'ın sözleri geldi.
"Ve o ruh, karanlıkta doğmuş, karanlıkla beslenmiş, karanlığa mahkûm bir ruhtur."
Evet, ben de artık o ruhun bir parçası olacaktım. Ama şimdi, şu anda, bu iskelede, bu kadının teninde, bu denizin kokusunda, bir kez daha, son kez, Rauf Aslan olarak nefes alıyordum.
Verdiğim her nefes, Rauf Aslan'dan bir parça sökecekti.
Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!