KRAKEN KAPANI

A.D.A 34: KIYININ EŞİĞİNDEKİ YIKIM

⏱️ 92 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm içi sözlük: Alarga: Açıkta, deniz üzerinde demirli veya demirsiz bekleme durumudur. Küpeşte: Metal korkuluk.

Bölüm Şarkıları;

Ultimus Cantus Seraphim, Nocturne

Başka Aşka Tanrı, Çağan Şengül

Mavi Türkü, Anadolu Wave

Deli Olmişum Deli, Yüksel Baltacı

Yıldızların Altında, Kargo

Yüce Dağ Başında Yağan Kar İdim, Anadolu Wave

Somebody's Watching Me, Portals

Lying on The Grey Foam, Artesia

🐙

"Yaşam bir nehirse, biz anca o nehrin kıyısında bir misafir oluruz."

Dudaklarımdaki gülümsemeyle ona bakakalırken, zamanın kıyısında durduğumuzu hissettim. Nehrin suları, ayaklarımızın dibinde usulca kıvrılıyor, geçmişle gelecek arasında incecik bir çizgi çiziyordu. İşte tam o anda, o çizgi yarıldı.

Kurşun sesi, zamanın dokusunu yırtarak geldi.

Öyle bir sesti ki bu, evrenin tüm sessizliğini içine çeken, sonra onu bin parçaya bölüp üzerimize savurdu. Kulaklarımda patladı önce. Sonra içime işledi. En sonunda, ikimizin arasında bir duvar gibi yükseldi. Dudaklarımdaki gülümseme, bir heykelin yüzündeki ifade gibi dondu kaldı.

O hareket etti. Öyle hızlıydı ki, gözlerim onu yakalamakta zorlandı. Bir an ışığın içindeydi, bir sonraki an havada süzülüyor, kollarını iki yana açmış, bedenini benimle ölüm arasında bir kalkan gibi geriyordu. Saçları, rüzgârda bir alev gibi savruldu. Gözleri, son bir kez bana baktı.

O bakış, içimdeki tüm zamanları durdurdu.

Bir ömür, ne kadardı? Saniyelerden mi örülüydü, yoksa anılardan mı? Nefeslerin toplamı mıydı, yoksa suskunlukların biriktirdiği bir boşluk mu?

Bilmiyordum.

Bir hatıra, ne kadar yaşardı? Ölümden sonra da var olabilir miydi? Yoksa o da, bedenle birlikte mi toprağa karışırdı? Onun gözlerinde gördüğüm o son bakış, bir hatıra olarak içimde yaşayacak mıydı? Yoksa zamanla silinecek, solacak, unutulacak mıydı?

Bilmiyordum.

Gökyüzü, tepemde dönüyordu. Bulutlar, bir girdap gibi etrafımda dönerken, yıldızlar kayıyor, ay soluyor, güneş doğmaya küser gibiydi. Sanki evren de bu acıya ortak oluyor, kendi dengesini kaybediyordu.

Kollarıma düştüğünde, dünyanın tüm ağırlığı omuzlarıma çöktü. Sanki yılların birikmiş tüm acıları, tüm kayıpları, tüm vedaları birden bedenine sığmış, onu bu kadar ağır yapmıştı. Onu tuttum. Sımsıkı tuttum. Bırakırsam, yok olacağını biliyordum.

Dizlerim, bir ormanın devrilişi gibi titredi önce. Sonra, yere çakıldılar. Öyle bir şiddetle çakıldı ki, çakıl taşları dizkapaklarıma saplandı, etimi yardı, canımı yaktı. Ama o acı, onun acısının yanında bir hiçti. O acı, daha önce habercisiyle tanıştığım ölümlerin, şimdi gözlerimin önünde can verişinin yanında anlamsızdı.

Ellerim, sırtında gezindi. Bir şeyler aradı. Bir şeyleri durdurmak, bir şeyleri düzeltmek, bir şeyleri geri çevirmek ister gibi. Ama ellerimin altında, sadece sıcak, yapışkan, koyu bir sıvı vardı. Avuçlarıma doldu. Parmaklarımın arasından sızdı. Ne kadar tutmaya çalıştıysam da, ne kadar sıktıysam da, durduramadım.

Sanki dünyanın tüm karanlığı, tüm acısı, tüm çaresizliği bir anda toplanmış, üzerime geliyordu.

Sanki dünyanın tüm kanı, onun bedeninden akıyor, avuçlarımda birikiyor, sonra toprağa karışıp gidiyordu.

Tutsak kaldığım bir anın içinde, gençliğim vardı.

-48 SAAT ÖNCE-

🔗

Fırtına'nın gözü, içinde bir mabet taşıyordu.

O mabet, tanrılardan daha önce var olan bir ilkelliğin rahmiydi. Düzenin henüz doğmadığı, biçimin şekle bürünmediği, ışığın bile karanlıktan ayrışmadığı o kadim ana rahmini saklıyordu. Tüm varlığın çekirdeği, o kutsal boşlukta kıvılcımlanmayı beklerdi.

Bazı insanlar vardı; o mabedi içlerinde taşırlardı. Gözlerine baktığında görürdün onu. Derinlerde bir yerde, o ilksel sessizliğin yankısı dururdu. O mabedin ne kapısı vardı ne duvarı ne de sınırı. Zaman, orada düz bir çizgi değildi; geçmiş, gelecek ve şimdi aynı anda var olur, birbirine karışır, birbirini yutar ve birbirinden yeniden doğardı.

Kokusu vardı o mabedin. Ter kokardı, barut kokardı, kan kokardı, yanmış toprak kokardı. Tadı bakır gibiydi; dilinin ucunda günlerce geçmeyen, metalik, ısrarcı bir tat bırakırdı. Rengi alacakaranlıktı; ne aydınlıktı ne karanlık, ikisinin de olmadığı bir ara tondaydı. Dokunmaya kalkarsan tenini yakardı; parmaklarında silinmeyen bir iz, hiç kapanmayan bir yara gibi kalırdı.

O mabet ne bir başlangıçtı ne de bir son. Sadece andı. İçinde kaybolduğun, kayboldukça kendini bulduğun, buldukça daha da derine battığın o dipsiz kuyuydu.

Kaos.

İşte, o mabedin adı buydu. O ne bir tanrıydı ne de bir şeytan; sadece vardı. Her şeyden önce vardı, her şeyin içinde vardı ve her şey bittikten sonra da var olmaya devam edecekti.

Mabet, henüz Kaos'u doğurmamıştı.

Ada, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyanmaya başlamıştı. Güneş, henüz tam olarak doğmamış, ufuk çizgisinde bir kıpırtı olarak belirmişti. Denizin üzerine dökülen ışık, suyun yüzeyinde titreşen binlerce altın pul gibi parlıyordu. Çam ağaçlarının dalları arasından süzülen incecik ışık huzmeleri, toprak zeminde gölgeler oynatıyor, her bir yaprağın üzerinde ayrı bir parıltı dans ediyordu.

Kuşlar ötmeye başlamıştı henüz. Uzaklardan bir karganın sesi geliyor, ardından bir başka kuşun nağmeleriyle bütünleşiyor, adanın sessizliğini yumuşacık bir tül gibi örüyordu. Rüzgâr, çamların dallarında hafif bir hışırtıyla dolaşıyor, arada bir denizin tuzlu kokusunu taşıyıp getiriyor, sonra yeniden kayboluyordu.

Kulübe, bu sessiz uyanışın tam ortasında, dimdik duruyordu. Ahşap duvarları, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte hafifçe ısınmaya başlamış, üzerindeki eski boyalar yer yer parlıyor, yer yer gölgede kalıyordu. Bacadan henüz duman tütmüyordu. Pencerelerin perdeleri sımsıkı kapalıydı; içerideki sıcaklığı, içerideki huzuru, içerideki mahremiyeti korumak ister gibi.

Kulübenin içi, dışarıdaki bu hafif uyanışa inat, derin bir sessizliğe gömülmüştü. Ocakta ateş sönmüş, geriye sadece kül yığını ve birkaç kor parçası kalmıştı. Korlar, ara sıra hafifçe kızarıyor, sonra yeniden kül rengine bürünüyordu. Eamon'un koltuğu, boş duruyordu. Üzerine özenle katlanmış bir battaniye bırakılmıştı. Bastonu, koltuğun yanında, dimdik duruyor, sahibini bekliyordu.

Mutfakta, bir gece öncesinden kalan çaydanlık, ocağın üzerinde sessizce bekliyordu. Yanında iki fincan, biri hafifçe yana kaymış, ikisinin de içinde kurumuş çay lekeleri vardı. Tahta masanın üzerinde bir mum eriyip bitmiş, son damlası da donup kalmıştı.

Kulübenin içinde, zaman durmuş gibiydi. Duvardaki saat tik taklarını unutmuş, sessizce asılı duruyordu. Üst kattaki odalardan birinin kapısı, sımsıkı kapalıydı. O odanın içinde, zamanın durduğu başka bir âlem vardı.

Perdeler sımsıkı çekilmişti. Güneşin ilk ışıkları, kalın kumaşın arasından sızmayı başaramıyor, odayı loş bir alacakaranlıkta bırakıyordu. Yatak odanın ortasında, eski ahşap başlığıyla duruyordu. Üzerindeki örtü, hafifçe buruşmuş, gece boyunca iki bedenin sıcaklığını, iki bedenin hareketlerini, iki bedenin birbirine kenetlenişini anlatır gibiydi.

Rauf, sırtüstü yatıyordu. Bir kolu başının altında, diğer kolu ise göğsünün üzerinde, onu sımsıkı sarmış olan kadının belinde duruyordu. Gözleri kapalıydı, kirpikleri yanaklarına hafif gölgeler düşürüyor, dudakları aralanmış, her nefes alışında çıplak göğsü hafifçe yükselip alçalıyordu.

Miraç, onun göğsüne başını yaslamış bir eli Rauf'un göğsündeydi. Diğer kolu ise onun beline dolanmış şekilde uyuyordu. Saçları bir kısmı yüzüne dökülmüş, bir kısmı Rauf'un koluna yayılmıştı.

İki beden, birbirine öyle kenetlenmişti ki, nerede birinin başlayıp nerede diğerinin bittiği anlaşılmıyordu. Nefesleri birbirine karışmış, kalp atışları aynı ritmi tutturmuş, tenlerinin sıcaklığı tek bir ateş olmuştu.

İlk uyanan Miraç olmuştu.

Gözleri, ağır ağır aralandı. Kirpiklerini birkaç kez kırpıştırdı, göz bebekleri loş odada yavaş yavaş netleşmeye başladı. Göğsüne sığındığı adamı hissetti. Rauf'un nefesi, düzenli ve sakindi. Her nefes alışında göğsü hafifçe yükseliyor, Miraç'ın başı o ritimle usulca inip kalkıyordu. Teninin sıcaklığı Miraç'ın yanağında, göz kapaklarında, dudaklarının kenarında hissediliyordu.

Miraç, başını hafifçe kaldırdı.

Rauf'un yüzü, ona dönüktü. Gözleri kapalıydı. Kirpikleri, yanaklarının üzerinde incecik gölgeler bırakıyordu. Alnı sakindi, kaşlarının arasında o her zamanki gerginlik çizgisi yoktu. Dudakları hafif aralıktı, her nefes alışında göğsüyle birlikte usulca kıpırdıyordu. Saçları dağılmış, birkaç teli alnına dökülmüştü. Uyuyordu. Hem de öyle derin, öyle huzurlu, öyle çocuksu bir uykuyla uyuyordu ki Miraç'ın dudaklarının kenarında küçük bir tebessüm belirdi.

Yavaşça, bir kuş tüyünün ağırlığında, bir rüzgârın nefesinde, bir hayalin dokunuşunda, başını uzattı. Dudakları, Rauf'un çenesine dokundu. Öyle hafifti ki, bir öpücükten çok bir nefesti belki. Sadece teninin tenine değdiğini hissetmek, sadece o anın içinde kaybolmak, sadece onun uykusunu bölmemek için atılmış bir imzaydı.

Rauf'un nefesi, bir an için duraksadı. Sonra, derin bir nefes alarak sağına doğru döndü. Kolları Miraç'ı bırakmamış, tam aksine onu kendine daha da çekmiş, iki beden arasındaki son boşluğu da yok etmişti. Miraç, Rauf ile yatağın arasında, onun sıcaklığına gömülmüş, nefes almakta zorlanır gibi ama asla ayrılmak da istemez bir halde kaldı.

Rauf'un burnu, Miraç'ın boynunun girintisine saklandı. Derin, uzun ve doyumsuz bir nefes çekti ciğerlerine. Sanki yıllardır hasret kalmış, sanki ciğerlerini onun kokusuyla doldurmazsa ölecekmiş gibi. Miraç'ın tenine sinmiş o eşsiz kokuyu içine çekti, içinde biriktirdi, hiç kaybolmasın ister gibi tuttu, sonra usulca bıraktı.

"Erkencisin yavrum?"

Sesi, daha uykunun mahmurluğuyla boğuk, sıcak, teninde bir fısıltı gibi yankılandı. Miraç, o boğuk sesin teninde bıraktığı titreşimle hafifçe gülümsedi. Boynunu iyice açarak gözlerini kapattı. Parmak uçları onun sırtında gezindi, teninin sıcaklığını avuçlarına aldı.

"Uyanıverdim işte," dedi, sesi fısıltıdan ibaretti. "Seni izledim biraz."

Rauf'un dudakları, Miraç'ın boynunda hafifçe kıvrıldı. Bir öpücük müydü, yoksa sadece bir gülümsemenin teninde bıraktığı iz mi, belli değildi.

"Hmm?" dedi, sesi hâlâ o uyku mahmuru boğukluktaydı. "Beğendin mi peki izlediklerini?"

Miraç'ın dudaklarındaki gülümseme biraz daha genişledi.

"Ben seni her halinle seviyorum. Uyanıkken de, uyurken de. Ama uyurken..." Duraksadı, kelimeleri tartar gibi. "Uyurken daha bir huzurlusun. Daha bir benimsin sanki."

Rauf'un parmakları, Miraç'ın belinde hafifçe sıkılaştı. Ağırlığını biraz daha bıraktı, aralarına giren son boşluğu da yok etti. Nefesi, hâlâ Miraç'ın boynundaydı, teninde sıcak bir buhar gibi.

"Uyanıkken de seninim," dedi, her kelimenin arasında dudaklarını Miraç'ın tenine değdirerek. "Her an, her saniye, her nefeste seninim. Bunu bilmiyor musun?"

Miraç, gözlerini araladığında Rauf, başını Miraç'ın boyun girintisinden çıkartıp yüzüne baktı. O kahverengi gözler, daha yeni uyanmış olmanın o puslu, mahmur haliyle ona bakıyor, içinde binlerce anlam, binlerce duygu, binlerce vaat taşıyordu.

"Biliyorum," dedi Miraç, parmağını Rauf'un çenesinde gezdirdi. "Ama yine de duymak hoşuma gidiyor."

Rauf'un dudaklarında o muzip, o yaramaz, o yalnızca Miraç'a sakladığı gülümseme belirdi. Kaşları hafifçe kalktı.

"Duymak hoşuna gidiyor ha?" dedi. "Peki ya duymaktan başka? Başka neler hoşuna gidiyor bakalım benim karıcığımın?"

Eli, Miraç'ın belinden aşağı, kalçasına doğru kaydı. Parmak uçları, teninde hafif bir ürperti bırakarak gezindi, sonra avucuyla sıkıca kavradı. Miraç'ın iyice üzerine doğru abandı.

"O kadar erken uyandın madem," dedi, dudağını Miraç'ın alt dudağına sürterek, "bu erken saatte ne yapmak istedin acaba? Hı? Söyle bakalım güzelim."

"Rauf," dedi Miraç, sesi hafifçe titreyerek. "Sabah sabah..."

"Sabah sabah ne?" dedi, eli Miraç'ın kalçasında hafifçe sıkılaştı. "Sabah sabah ne yapabiliriz yani? Düşünelim bakalım. Kahvaltı edebiliriz mesela. Ama kahvaltıdan önce başka şeyler de yapabiliriz."

Eli, Miraç'ın sırtında gezindi, omuzlarına, oradan boynuna uzandı. Parmak uçları, teninde hafif dokunuşlarla ilerliyor, her dokunuşta ayrı bir ateş yakıyordu.

"Ne dersin Miraç?" diye fısıldadı kulağına. "Aç mısın? Yoksa başka bir şeye mi açsın?"

Miraç, o fısıltının teninde bıraktığı titreşimle ürperdi. Gözlerini kapattı, başını hafifçe arkaya attı, boynunu Rauf'un dudaklarına sunar gibi. Dudaklarının arasından, hafif bir inilti kaçtı.

"Rauf, yapma," dedi ama sesi o kadar inandırıcı değildi, tam aksine, devam et der gibiydi.

"Yapma mı?" dedi, dudağını Miraç'ın kulağının hemen altındaki o noktaya bastırarak. "Emin misin güzelim? Çünkü sesin pek emin gelmedi bana."

Miraç, gözlerini araladı, Rauf'un gözlerinin içine baktı.

"Ne istiyorsun?"

Rauf'un dudaklarında zafer kazanmış bir komutanın gülümsemesi belirdi.

"Ne mi istiyorum?"

Sorusunu bitirir bitirmez, dudaklarını Miraç'ın dudaklarına bastırdı. Dudakları, Miraç'ın dudaklarını araladı, dilinin ucuyla alt dudağını okşadı, sonra daha derine, daha sıcak, daha sahiplenici bir tona büründü. Miraç'ın elleri, Rauf'un ensesinde kenetlendi, parmakları saçlarının arasında kayboldu, onu kendine çekti, hiç bırakmamak ister gibi.

Nefesleri birbirine karıştı, kalp atışları aynı ritmi tutturdu, tenlerinin sıcaklığı tek bir ateş oldu. Öpüşleri uzadıkça uzadı, nefes nefese kaldılar, ama ayırmadılar dudaklarını birbirinden. Sanki yıllardır susamışlar, sanki hasret bitmemiş, sanki her öpüş bir ilkmiş gibi.

Rauf, dudaklarını çektiğinde Miraç'ın gözleri hâlâ kapalıydı, dudakları aralanmış, nefesi düzensizdi. Alnını alnına yasladı, nefes nefese kaldı öylece.

"Ne istediğimi anladın mı şimdi?" diye fısıldadı boğukça. "Çok özledim be yavrum."

Miraç, gözlerini araladı, Rauf'un gözlerinin içine baktı.

"Anladım ama bugün düğün var," dedi, üzerinden Rauf'u atarken. "Adayı hazırlamamız gerekiyor."

Rauf, ağlak bir iniltiyle Miraç'ı kendi üzerine doğru çekmeye çalıştı. Miraç, Rauf'un bu hareketiyle küçük bir çaplı bir inilti çıkartarak Rauf'un üzerine düştü.

"Bende biliyorum yavrum ama ne var yani azıcık sevsem seni?"

Miraç, Rauf'un göğsüne düştüğünde, başını kaldırıp ona baktı. O kahverengi gözlerdeki o çocuksu mahzunluk, o yalvaran ifade, o "lütfen" der gibi bakış... İşte bu bakışa dayanmak, Miraç için dünyanın en zor şeyiydi.

"Olmaz, çok işimiz var."

Rauf, alt dudağını hafifçe öne çıkardı, kaşlarını çattı, gözlerini kırpıştırdı. O koskoca Yüzbaşı, o emir veren komutan, o düşmanlarını titreten adam, şimdi yatağın içinde, karısının üzerine atlayıp sevilmek isteyen bir çocuktan farksızdı.

"Ama ben seni çok özledim," dedi, sesi gerçekten ağlamaklıydı. "Dün gece Lerna ile koltukta hemen uyuyakalmışsınız zaten. Uyandırmadan seni yatağımıza getirdim. Sabah uyandım, seni gördüm, içimde bir hoş oldu. Şimdi gideceğiz, bütün gün koşturacağız, yine seni uzaktan izlemek zorunda kalacağım. Haksızlık bu."

Miraç, gülmemek için kendini zor tutuyordu. Rauf'un bu halini görmek, onun ne kadar çocuk kalabildiğini görmek, içini garip bir sevinçle dolduruyordu. Rauf, kollarını Miraç'ın beline doladı, sımsıkı sardı, bırakmamak ister gibi.

"Beş dakika," dedi, yalvaran gözlerle. "Sadece beş dakika daha. Sonra bırakırım seni. Söz veriyorum."

Miraç, derin bir nefes aldı, gözlerini tavana dikti, sonra yeniden Rauf'a baktı.

"Beş dakika," dedi Miraç, pes ederek. "Ama tam beş dakika. Sonra kalkıp gitmem gerek. Anlaştık mı?"

Rauf'un yüzü, bir anda aydınlandı. Güneş doğmuş, bulutlar dağılmış, bahar gelmiş gibi oldu.

"Anlaştık!" dedi, heyecanla. Miraç'ı yatağa doğru devirdi, başını onun göğsüne yasladı, kollarını sımsıkı sardı. Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı, mutluluğu içine çekti. Miraç, onun saçlarını okşadı, parmak uçları siyah tellerin arasında kayboldu, usul usul gezindi. Dudaklarında hafif bir gülümseme vardı.

Rauf'un parmakları, Miraç'ın belinde usul usul geziniyordu. Sanki her bir parmak ucu, ayrı bir "seni seviyorum" fısıldıyordu tenine.

"Rauf," dedi Miraç, bir süre sonra. "Beş dakika doldu."

Rauf inledi, kollarını biraz daha sıkılaştırdı.

"Beş dakika daha," dedi, mızmızlanarak.

Miraç, güldü.

"Olmaz," dedi, hafifçe doğrulmaya çalışarak. "Kalkmam lazım. Lerna beni bekler. Ayrıca senin de kalkıp Ali'leri toplaman lazım. Bugün herkesin işi var."

Rauf, inatla kollarını bırakmadı. Gözlerini açtı, Miraç'a baktı. O kahverengi derinlikte, şimdi yaramaz bir parıltı vardı.

"Bir şartla bırakırım," dedi.

Miraç, kaşlarını kaldırdı.

"Şart mı? Ne şartıymış o?"

Rauf'un dudaklarında muzip gülümseme belirdi.

"Bu gece," dedi, sesi alçaldı, tehlikeli bir fısıltıya dönüştü. "düğün bittikten sonra ben bizimkileri bırakmaya giderken benimle geleceksin."

Miraç, gözlerini kıstı.

"Anlaştık," dedi, fısıltıyla.

Rauf, zafer kazanmış bir edayla kollarını çözdü. Miraç doğruldu, yataktan çıktı, üzerine bir hırka geçirdi. Kapıya doğru yürürken, Rauf'un sesi arkadan geldi.

"Miraç."

Döndü. Rauf, yatakta uzanmış, başını eline yaslamış, ona bakıyordu. Yüzünde, o her zamanki muziplik değil, bambaşka bir ifade vardı.

"Arven ile Ceylin, İlhan babayla Okyanus anneyi almaya gidecekler, Çanakkale'ye."

Miraç, kafasını salladı.

"Haberim var, babam arayıp söyledi dün."

Rauf, kafasını sallayıp yataktan kalkarken Miraç, odadan çıktı.

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Gözlerimi kapattığımda bir nehir görüyordum.

Söğüt ağaçlarının dalları suya değiyor, hafif bir rüzgâr estiğinde dallar oynuyor, suyun yüzeyinde binlerce kırışık beliriyordu. Karşı kıyıda bir çocuk elindeki taşları suya atıyor, her taş suya değdiğinde çıkan ses etrafta yankılanıp kayboluyordu. Suyun içinde yansımalar dağılıyor, dibindeki çakıl taşları parlıyordu. Kıyıya vuran minik dalgaların sesi, uzaktan gelen çocuk seslerine karışıyordu.

Gözlerimi her açıp kapatışımda ise o nehir, artık gördüğüm nehir olmaktan çıkıyor ve kendimi o nehrin kıyısında buluyordum. Biraz önce var olan rüzgâr artık esmiyor, ağaçların yaprakları kımıldamıyordu. Kimse olmuyordu. Sadece nehir kalıyordu. Sadece ben oluyordum. Suyun yüzeyindeki yansımada yalnızca kendimi görüyordum.

"Gökyüzünü bulutlarla doldurmanın güneşe ayıp olduğunu söyleyen olmadı mı sana hiç?"

Rauf'un sesiyle gözlerimi açtım. Elindeki sandalyeleri masanın yanına bırakıp bana doğru yürürken güneş tam arkamızdaki çamların arasından süzülüyor, omuzlarına altın sarısı bir ışık dökülüyordu. Yüzü aydınlıktı, gözleri parlıyordu.

Üzerinde boğazlı, siyah ince bir kazak vardı. Kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Sıvadığı yerden çıkan ön kolları güneşte pırıl pırıl parlıyor, teninin altından kıvrımlar halinde uzanan damarlar hafifçe kabarık duruyordu. Özellikle başparmağın bileğe birleştiği yerden başlayıp dirseğe doğru uzanan kalınca bir damar, her hareketinde biraz daha belirginleşiyordu. Güneş vurdukça damarlarının üzerinde minik gölgeler oynuyor, teni öyle canlı görünüyordu ki sanki içinden kan akışını izleyebilirmişim gibi geliyordu insana.

"Bulutlar mı?" dedim, ilk başta anlamadan. Sonra gözlerime iltifat ettiğini fark ettiğimde ona uymaya karar verdim. "Bazen gökyüzünün de saklanmaya ihtiyacı vardır."

Rauf, yanıma kadar geldi, ellerini belime koydu. Kollarımı kaldırıp ellerimi ensesine sardım. Başımı omzuma yatırdığımda dudaklarımda büyük bir tebessümle gözlerine baktım. Sağ elimi ensesinden çekip gözlerimin önüne gerdim.

"Bak, bana öyle bir bakıyorsun ki gözlerim kamaşıyor."

Parmaklarımın arasından gözlerine baktım. O muzip bakışı yakalamıştım. Rauf, bir an için durdu, sonra alt dudağını dişlerinin arasına alıp kapıya doğru küçük bir bakış attı. Kimse var mı diye kontrol ediyordu. Sonra gözleri yeniden bana döndü.

"Senin bana iltifat eden ağzını yalayıp yutarım."

Elimi gözlerimin önünden çektim, yeniden ensesinde birleştirdim ellerimi. Ona doğru hafifçe yaklaştım.

"Ne yalan söyleyeyim," dedim, gülümseyerek. "Seni böyle karşımda görünce içim bir hoş oluyor. Hele ki şimdi. Güneş saçlarına vurmuş, gözlerin pırıl pırıl bakıyor. İnsanın elinde değil sana da bakası geliyor."

Rauf'un gözleri hafifçe büyüdü. Yüzünde o her zamanki muziplik yoktu bu sefer. Daha farklı bir şey vardı. Sanki söylediklerim içine işlemiş, orada bir yere dokunmuş gibiydi. Beni izliyordu. Uzun uzun, derin derin, hiç konuşmadan izliyordu.

"Ne oldu?" diye sordum.

Bir an durdu, başını hafifçe yana eğdi.

"Kalbime garezin mi var senin?"

Gülümsedim.

"Neden sordun ki bunu?"

"Çünkü," dedi, elini kaldırıp yanağıma koydu. Başparmağı elmacık kemiğimde gezindi. "Biraz daha bana iltifat edersen beni kalp krizinden öldüreceksin."

Kaşlarımı kaldırdım. O kahverengi gözlerin içine baktım, hafifçe gülümseyerek. Ellerimi ensesinden çekip göğsüne yasladım. Avuçlarımın içinde hızlanan kalbi gülümsememi genişletmişti.

"Kalbin," dedim kıkırdayarak. "Avuçlarıma düşecek şimdi."

"Avuçlarına düşecekmiş," dedi, gözlerini devirerek. "Ne zamandan beri avuçlarında değilim sanki? Daha ilk günden düştüm ben senin ellerine, haberin yok mu?"

Avuçlarımın içinde kalbi atmaya devam ediyordu, hem de hiç yavaşlamadan.

"Doğru," dedim. "Hem de öyle böyle düşmemiş, kendini atmıştın resmen."

Rauf, kaşlarını kaldırıp damağını şıklattı.

"Ayağım takıldı benim, sana düştüm."

Kahkahayı bastım. Öyle içten, öyle katılarak gülüyordum ki, gözlerimden yaşlar geldi. Rauf'ta bana katıldığında kafasını iki yana sallayarak etrafına bakındı.

"Ayağın takıldı ha?" dedim, gülmekten konuşmakta zorlanarak. "Nereye takıldı bakalım o kocaman ayağın?"

"Taşa," dedi, gülmeye devam ederken. "İskelede kocaman bir taş vardı. Görmedim takıldım, sendeledim sonra da-"

"Sonra da kendini benim kollarımda buldun."

"Aynen öyle." Başını salladı, gözleri parlıyordu. "Hem de öyle güzel bir düşüştü ki, bir daha düşmek için o taşı aradım durdum. Sonra aldım onu benim yaptım."

Gözlerimi kıstım, sırıtarak.

"Yani şimdi ben bir taş mı oluyorum?"

Rauf, alıcı gözüyle baştan aşağıya beni süzdü.

"Hem de nasıl," dedi alt dudağını diliyle dişlerinin arasına sıkıştırırken. "Taş gibi hatun, nasıl da benim ama."

"Ayy, yine mi başladınız? Mıy mıy mıy."

Arkamızdan gelen sesle ikimiz de irkildik. Lerna, elindeki sandalye süslerini masanın üzerine bırakıp ellerini beline yasladı.

"Bugün düğünü olan benim ama bilin bakalım kim iş yapıyor?" ellerini iki yana açtı. "Yine ben."

Rauf'la bakıştık. İkimiz de suçüstü yakalanmış çocuklar gibiydik. Sonra ikimiz birden kahkahayı bastık. Ellerim Rauf'un göğsünden yavaşça ayrılırken Fırat, kafasını eğerek kulübeden çıktı. Ellerinde tuttuğu sandalyeyi masanın yanına bırakıp Lerna'nın arkasından bize baktı.

"Heyecanlı o, bakmayın siz ona," deyip Lerna'nın havadaki elini yakalayıp bir tur kendi etrafında döndürdü. Lerna, gülerek Fırat'a tutunurken Rauf, beni göğsüne doğru çekti.

Fırat, Lerna'yı hafifçe uzaklaştırarak bir kez daha döndürdü, ardından sol koluyla belini kavrayıp onu geriye doğru yatırdı. Lerna'nın saçları neredeyse toprağa değecekti ki Fırat onu hızla doğrultup bıraktı. Lerna'nın kahkahası adanın sessizliğinde yankılandı.

İkisini izliyorduk. Rauf'un kolları hâlâ karnımdaydı, beni göğsüne yaslamıştı. Lerna'nın yüzündeki mutluluk, Fırat'ın gözlerindeki sevgi... Gözlerimi alamıyordum onlardan. Rauf, beni biraz daha kendine çekti, çenesini omzuma yasladı.

"Ben yavaştan gidiyorum, üsse uğrayacağım. Bizimkiler ne yapmış bir bakayım."

Rauf'a doğru döndüm. Rauf, yanağıma gelen saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı.

"Alistair, birazdan ışıklar için yardıma gelecek. Eğer söylediğin herhangi bir şeyi yapmazsa onu dedeme şikâyet et."

Gülümsedim. Rauf'un bu halini seviyordum. Her an her şeyi düşünen, herkesi koruyan, her detayı hesaplayan adamdı. Ama şimdi bana Alistair'i şikâyet etmemi söylemesi bana çocuk gibi gelmişti. Alistair ile konuşmaya çalıştığımı henüz ona söylememiştim, bir süre de düşünmüyordum.

"Tamam," dedim. "Söz. Eğer Alistair bana yardım etmezse, gider Eamon'a söylerim. Hatta biraz abartırım, 'Alistair bana kötü davrandı' falan derim."

Rauf'un gözleri parladı.

"Aferin," dedi. "Benim karım akıllıdır, kurnazdır, gerektiğinde taş gibi hatundur, gerektiğinde-"

Elimle ağzını kapattım.

"Yeter," dedim, gülerek. "Git artık. Yoksa Lerna yine sinirlenecek."

Rauf, elimi tuttu. Avuçlarıma küçük bir öpücük kondurdu. Sonra geri çekildi, bir an için gözlerimin içine baktı.

"İstediğin bir şey var mı? Gelirken getireyim."

"Sen," dedim. "Senden başka ne isteyebilirim ki?"

Rauf, bir an için öylece kalakaldı. Gözlerinde öyle bir derinlik vardı ki, içine düştüm mü bir daha çıkamayacağımı bildiğim bir bataklık gibiydi. Her bakışında biraz daha battığımı hissediyordum. O kahverenginin içinde kaybolup gitmek, dibe doğru çekilmek, son nefesimi verirken bile onun gözlerine bakmak istiyordum. Çünkü ilk kez bir bataklık, insana bu kadar huzur veriyordu.

Rauf, sertçe yutkunup sağ elini yanağıma bastırdı. Başparmağı elmacık kemiğimden usulca şakağıma yaslandığı sırada dudaklarını alnıma bastırıp geri çekildi. Hiçbir şey söylemeden bana sırtını döndü ve hızla adanın üçüncü girişine doğru yürümeye başladı. Yanlış bir şey mi söyledim acaba düşüncesine girdim.

"Miraç! Şu süsleri tutsana!"

Lerna'nın sesiyle bakışlarım onu buldu. Dudaklarıma küçük bir gülümseme çizerek onlara doğru yaklaştım. Düğünü sade ve küçük yapacağımızdan dolayı, kendi aramızda eğlenelim düşüncesiyle Büyükada'da yapma kararı almıştık. Rauf, üsteki ekibi ve nikah memurunu alıp gelecekti.

Lerna, elindeki beyaz güllerle uğraşıyor, her birini tek tek inceleyip masanın üzerine diziyordu. Fırat ise sandalyeleri yerleştirmiş, iplerle süslemeye çalışıyordu. İkisi öyle uyumluydular ki, izlemesi bile insana huzur veriyordu.

"Ya kızım, sen niye uğraşıyorsun bunlarla? Rauf, bizimkileri getirdiğinde yapacaklardı ya hani? Sen gelinsin be kadın! Bırak şunları gel, otur keyfine bak sen."

Lerna başını kaldırdı, elindeki gülü masaya bıraktı. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Yanıma yaklaşıp elimi tuttu, sıktı.

"Merak etme sen," dedi. "Ben mutluyum. Hem de çok mutluyum. İlk defa böyle hissediyorum. Sanki içimde bir şeyler yerli yerine oturdu."

Gözlerinin içi parlıyordu. Onu böyle görmek, içimi ısıtıyordu.

"Belli oluyor zaten," dedim. "Yüzün parlıyor."

Lerna güldü. Sonra arkaya döndü, Fırat'a baktı. Fırat da ona bakıyordu. İkisi arasında öyle bir bağ vardı ki, kelimeler yetmezdi anlatmaya. Fırat, bir an için Lerna ile benim arkama baktığında adım sesleri yaklaşmaya başladı. Omzumun üzerinden kimin geldiğine baktığımda dudaklarımın aralanmasına engel olamadım.

Alistair, maskesini çıkartmıştı.

Gözlerinin mavisi, yıllardır sakladığı bir gerçeği haykırırcasına parlıyordu. Sakalları yüzünü çevrelemiş, elmacık kemiklerini gölgelemişti. Dudaklarının kenarında beliren o incecik çizgi, bir gülümsemeye mi yoksa yılların alışkanlığıyla maskenin altında saklanmış bir ifadeye mi aitti, anlamak güçtü. Ellerindeki ampullü süsleri havaya kaldırdı.

"Càit an tèid seo a chur?" Bunlar nereye konacak?

Sesi, maskesiz haliyle daha farklı çıkıyordu. Daha insan. Daha yakın. Daha gerçek. Şaşkınlıktan açılmış dudaklarımı birkaç kez kapatıp araladım. Elimle masanın yanındaki boşluğu gösterdim.

"Thèid a chur suas ann am beagan uairean," dedim, kekeleyerek. "Fàg iad an sin." Birkaç saat sonra takılacak, orada kalsınlar.

Alistair başını salladı, elindeki süsleri gösterdiğim yere bıraktı. Doğrulduktan sonra hiç bize bakmadan içeriye, kulübeye girdi. Lerna'nın kulağıma doğru eğildiğini fark ettim.

"İlk defa görüyorum," dedi. "Yüzünü yani. Daha önce hiç çıkartmış mıydı?"

Kafamı iki yana salladım. Şaşkınlığımı üzerimden henüz atamamıştım. Fırat, yanımıza gelip kollarını göğsünde birleştirdi.

"Demek maskesiz hali bu," dedi. "Hiç fena değil."

Lerna, dirseğini Fırat'ın kaburgalarına geçirdi.

"Terbiyesiz," dedi. "Adam daha yeni yüzünü gösterdi, hemen eleştiriyorsun."

Fırat güldü.

"Eleştirmiyorum," dedi. "Sadece söylüyorum. Gerçekten hiç fena değil."

Fırat ile Lerna, kendi aralarında çekişmelerine devam ederken benim bakışlarım kulübenin kapısında takılı kaldı. Bir şeyler değişiyordu. Değişmek üzereydi. Değişmişti bile belki de. Farkında değildim sadece.

Lerna'nın kahkahası duyuldu yanımdan. Fırat'ın sesi karıştı ona. Ama onların sesleri, bana uzak bir kıyıdan geliyor gibiydi. Sanki aramızda görünmez bir duvar yükselmiş, sesleri süzüp geçiriyor ama beni onlardan ayırıyordu.

Yalnızca ben mi görüyordum bu değişimi? Yalnızca ben mi hissediyordum bu ağırlığı? Yoksa herkes hissediyor da, sadece konuşmaya cesaret edemiyor muydu?

Bilmiyordum.

Fakat bildiğim bir şey vardı.

Bir şeyler değişiyordu.

Ve bu değişim, hepimizi geri dönüşü olmayan bir yere doğru sürüklüyordu.

Rauf Aslan, Ağzından

Kraken'in lisanı yıkımdı.

O yıkımın, beni aşkıyla uyandıran denizkızı için değil; ona dokunacak, ona zarar verecek herhangi bir tehlikeye karşılık doğacağının farkındaydım.

Dizlerimin üzerine onun için çöktüğümde, tek yuvamın o olduğunu biliyordum. Yuvam, onun gözlerindeki o mavilikti. Yuvam, onun gülüşündeki o sıcaklıktı. Yuvam, onun tenindeki o dokunuştu. Her öfke anında içimde uyanan o güç, her tehlike anında kabaran o dalga, her kayıp anında kusan o ateş, bir tek onun yanında susacaktı.

Bir gün içinde var olacağı bir savaşta, sırf o olduğu için mağlup olacak, bir tek ona yenilecektim.

Çünkü biliyordum ki Kraken, yıllardır kıyıya vurmayı bekleyen bir dalgaydı sadece. O dalga, onun ayaklarına vurduğunda durulmuştu. Lakin durulmak, içimdeki canavarı susturmaya yetmiyordu. O maviliğe düşecek bir gölgeden, gülüşüne çökecek bir hüzünden ve tenine değecek en ufak bir acıdan korkuyordu.

İşte bu yüzden, yıkım doğmak zorundaydı.

O yıkım, onun etrafında örülecek bir kalkandı. O yıkım, ona uzanan her eli yakacak bir ateşti. O yıkım onun için atan bir kalbin, dışarıya vuran en gür sesiydi.

Ben, o yıkımın ta kendisi olmaya razıydım. Onun huzuru için, bir canavar olmaya razıydım. Onun güvenliği için, bir fırtınaya dönüşmeye razıydım. Onun mutluluğu için, Kraken olarak anılmaya razıydım.

Bütün bunları gece, bir kâbusun eşiğinde uyandığımda anlamıştım.

Sanki okyanusun bütün karanlığı, bütün basıncı, bütün amansız gücü göğsümde toplanmıştı. Nefes alamıyordum. Boğuluyordum. Dizlerimin üzerindeydim. Gövdem öne doğru eğilmiş, alnım kanlı ellerimin üzerine düşmüştü. Nefesim hıçkırıklarla kesiliyor, omuzlarım titriyordu.

Neden burada olduğumu bilmiyordum. Niçin bu hâlde durduğumu bilmiyordum. Kimi beklediğimi bilmiyordum. Ellerimdeki kanın kime ait olduğunu ve nasıl oluştuğunu bilmiyordum. Kim için ağladığımı bilmiyordum.

Tek bildiğim, kıyının bir eşik olduğu ve o eşikten çoktan geçtiğimi hissediyordum.

"Özür dilerim," diyordu biri kafamın içinden. Sürekli tekrar ediyordu. O kadar çok tekrar ediyordu ki içimde yankılanan bu fısıltı, göğüs kafesimi daraltıyor, her tekrarda biraz daha nefesimi kesiyordu. Özür dilerim. Özür dilerim. Özür dilerim.

Kim söylüyordu bu sözleri? Kim, kimden özür diliyordu?

Sırtımda bana dokunan bir el hissedip kafamı kaldırdığımı hatırlıyordum. Omzumun üzerinden arkama baktığımda dizlerinin üzerine eğilmiş, bana bakarak gülümseyen bir çocuk vardı. Yüzü bana benziyordu. Alnına dökülen saçları benimkiler kadar gürdü. Sanki karşımda bir ayna vardı ve ben çocukluğuma bakıyordum. Aramızdaki tek fark gözlerimizdi. Gözleri, Miraç'ın gözleri kadar ışıltılı bir maviye sahipti.

"Yer soğuk baba, sen üşümüyor musun?"

Dudaklarım büyük bir şaşkınlıkla aralanırken nefesimin kesildiğini fark ettim. Ruhumun, bir an için bedenimi terk edeceğini sanmıştım. Kalbim göğsümü tırmalayacak bir hisle çarparken ona bakakaldım. Konuşamadım. Kıpırdayamadım. Sadece baktım. O mavi gözlere, o bana benzeyen yüze, o küçücük ellerin omzumda bıraktığı sıcaklığa baktım.

Rüya mıydı bu? Kâbus muydu? Yoksa gerçek miydi?

Bilmiyordum.

Tek bildiğim, kafamın içinde tekrarlayan cümleyi susturmayı başarmıştı.

Karşımdaki çocuk, elini omzundan usulca çekerken dudaklarındaki gülümseme kaybolmuştu.

"Baba, üşümüyor musun?" diye sormuştu, dudakları titrerken. "Ben çok üşüyorum."

Miraç'ın çığlığı kulak zarlarımı yırtarcasına hemen yanımda yankılandığında gözlerim, kendiliğinden açılmıştı. Alnımda biriken terler bir kurşun gibi şakaklarıma akarken gözlerim, yanımda sırt üstü yatan Miraç'a çevrilmişti. Nefesim, boğazımı tahriş edercesine ardı ardına dudaklarımın arasından dökülüyordu. Miraç'a doğru dönüp onu yutkunarak kendime çektiğimi, tavana bakakaldığım zamandan sonra uykuya ne zaman döndüğümü hatırlamıyordum.

Tek hatırladığım şey, Miraç'ın içimde bıraktığı yıkımdı.

"Sen," dedi Miraç, bir an bile düşünmeden. "Senden başka ne isteyebilirim ki?"

Söyledikleriyle bir duvara toslamışçasına karşısında kalırken, dizlerimin üzerine devrilip onun karnına sarılmamak için kendimi zor tuttuğumu ona gösteremezdim. Dünyamın iki noktaya indirgenmek üzere olduğunu ona hissettiremezdim. Hayatımızın içinde zaten yeterince kâbuslar görüyorduk. Ona, gördüğüm rüyanın içinde bizi derinden sarsacak, belki de hayatlarımızı değiştirecek bir ihtimalin kıyısında durduğumu söyleyemezdim.

Onun karnında büyüyecek bir evladın, böylesine bir kâbusun içine gelecek olma ihtimali bile zihnimi donduruyordu. Kraken ise o zihnimin duvarlarını, gerçekliğin sınırlarını parçalamak için geriliyordu. Şayet Miraç bir gün evladımızı taşıyacak olursa, dünyamı indirgemek üzere olduğum o iki şey için savaşırdım. Birincisi için yaşar, ikincileri için öldürürdüm. Onlara yaklaşan her düşman dalgayı, her fırtınayı ellerimle parçalardım.

Yıkım doğmak zorundaydı.

Çöküş yaşamamak için yıkım gerekliydi.

Bakışlarım, önümde uzanan üssü odağına almamıştı. Dalgın bakışlarıma rağmen dudaklarımda oluşan küçük bir tebessümle Kraken teknesini, üssün iskelesine yaklaştırdım. Teknenin içindeki gemici, halatı alarak aşağıda bekleyen Ali'ye doğru fırlattı. Kaptan köşkünden çıkıp babaya halatı bağlayan Ali'ye baktım. Ali, halatı bağladıktan sonra doğrulup gülerek yüzüme baktı.

"Komutanım," dedi, ellerini iki yana açarken. "Bir insan nasıl olur da bu kadar özletir kendini anlayamıyorum ya?"

Dediklerine gözlerimi devirerek pasarellanın iplerini boşladım.

"Burası yağcılar sanırım? Ben Gölcük Deniz Üssü'ne gelmiştim," dedikten sonra adımlarımı tahtanın üzerine basarak iskeleye indim. Ellerimi ceplerime sokup çenemi dikleştirdim. "Sabah sabah neşen yerinde bakıyorum, Ali?"

Ali, yeşil gözlerini belerterek yüzümü süzdü.

"Komutanım, neşemin kaynağını biliyorsunuz. Sizi görünce benim neşem daima yerine geliyor."

"Benim neşemi sömürdüğün için olabilir mi acaba, Ali?" dedim, gözlerimi kısarken.

Bu, bir yalandı. Onların varlığı, benim neşemi sömürmekten çok daha fazlasını yapıyordu. Onların varlığı, benim kazandığım bir aileyi oluşturan temel taşlarıydı. Onlar olmasaydı cehennem sanarak geçirdiğim on senede, cennetin varlığından bile habersiz olurdum.

Onlar, benim ailemdi.

Ali'nin kahkahası yankılandı iskelede.

"Komutanım, siz bilirsiniz," dedi. "Ama şunu unutmayın, biz sizin neşeniziz. Siz de bizim neşemizsiniz."

Başımı iki yana salladım ama gülümsememi engelleyemedim.

"Hazır mı her şey?" diye sordum, konuyu değiştirerek.

Ali, ciddileşti.

"Hazır komutanım. Demir ile Pars nikah memurunu almaya gidecekler, sizi beklediler. Diğerleri de toplandı."

Başımı salladım. Ali ile birlikte üs binasına doğru yürürken arabamın otoparkta olduğunu fark ettim.

"Abimler çıkmadı hâlâ? Ceylin Savcı ile Çanakkale'ye gidip geleceklerdi?"

Ali, yürürken bakışlarını bana çevirdi.

"Ceylin Savcı'ya bir konu hakkında bildiri geldi. Yarım saat içinde çıkacağız, dediler."

Kafamı sallayarak sol elimi kaldırdım ve Ali'nin omzuna bıraktım.

"O zaman ben bir abimi göreyim," dedim. "Sende bizimkilere haber ver, tekneye doğru yavaştan geçsinler. Demir ile Pars, nikah memurunu getirdikten sonra adaya geçeriz."

Ali, kafasını salladığında yanından ayrılıp adımlarımı hızlandırdım.

Üs binasının koridorlarında yürürken içimde garip bir his vardı. Gördüğüm kâbus hâlâ aklımın bir köşesinde duruyor, o çocuğun gözleri gözlerimin önünden gitmiyordu. Miraç'ın mavisiyle parlayan o gözler... Bir rüyaydı, biliyordum. Ama neden bu kadar gerçekti? Neden hâlâ sırtımda o minicik bedenin sıcaklığını hissediyordum?

Düşüncelerimi dağıtmak için kafamı salladım. Arven'in odasının önüne geldiğimde kapıyı tıklattım. İçeriden gelen "Gel" sesiyle kapıyı aralayıp içeri girdim. Abim, önündeki dosyadan kafasını kaldırıp bana baktığında dudaklarında büyük bir gülümseme oluştu.

"Kardeşim," dedi, ellerini masaya koyup ayağa kalkarken. "Günaydın."

"Günaydın abi," dedim. Arven, masasının etrafından dolaşıp karşıma geldi. Kollarımı kaldırıp ona sarıldığımda hiç beklemeden ellerini sırtıma yasladı. Elleri sırtımda gezinirken ürperdiğimi fark ettim. Bunu abimde hissetti.

"İyi misin sen?" diye sordu, geri çekilirken. "Bir şey mi oldu?"

Söyleyemezdim. O kâbusu, o çocuğu, o mavi gözleri anlatamazdım. Daha kendime bile bazı şeyleri anlamlandırmakta güçlük çekerken, bunu ona açıklayamazdım. Kafamı iki yana sallamakla yetindim.

"İyiyim abi," dedim. "Sadece biraz yorgunum. Gece iyi uyuyamadım."

Arven, omzumu sıktı.

"Anlıyorum," dedi. "Ama bugün güzel bir gün. Ceylin'in yarım saatlik bir işi kaldı. Ondan sonra bizde İlhan amcayla Okyanus teyzeyi alıp geleceğiz. Oradan da adaya geçeceğiz."

Gözlerimi kısarak yüzünü süzdüm.

"Ne yaptınız savcıyla? Düzelttiniz mi aranızı?"

Abim, gözlerini devirerek bana sırtını döndü ama dudaklarındaki tebessümü görebilmiştim. Koltuğa doğru ilerlediğinde peşinden yürüyerek karşısındaki koltuğa yerleştim. Arven, sağ bacağını sol bacağının üzerine attığında kaşlarımı kaldırıp konuşmasını bekledim.

"Oldu işte bir şeyler," dedi.

Sırıtarak öne doğru eğildim.

"Ne gibi şeyler?" dedim, uzatarak.

Abim, masasının yanındaki bibloyu kaldırıp bana doğru atar gibi yaptığında gülerek arkama yaslandım.

"Düzgün dur, çarparım sana."

"Seni çarpan çarpmış, sen beni çarpsan ne olur?"

"Bak hâlâ!"

Ellerimi kaldırdım.

"Tamam, tamam. Anlat, ne yaptınız?"

Abim, bir an için durdu, yüzüme baktı. Sonra dudaklarında küçük muzip gülümseme belirdi.

"Ne yapacağız Rauf? Konuştuk. Anlaştık. Barıştık yani."

Kaşlarım havaya kalktı.

"O kadar mı?"

Arven, başını salladı.

"Evet?"

Dudaklarımı öne doğru büzdüm. Abim, masadaki bibloyu alıp yeniden bana doğru savurduğunda gülerek yana doğru eğildim.

"Yahu bırak şunu!" dedim, kahkahayla. "Elinden kazayla fırlayacak, yaracaksın kafamı."

Arven, elindeki bibloyu masaya bıraktı, gözlerini devirdi.

"Bir şey olmaz sana. O taş kafanla, sen bibloyu kırarsın."

"Aaa," dedim, sırıtarak. "Kafama hakaret ediyorsun ama. Neler düşündüğünü bilseydin, pekmezimi akıtmaya cesaretin olmazdı."

Abimin kaşları çatıldı.

"Rauf Aslan," dedi, o uyarıcı sesiyle. "Sen bugün çok konuşuyorsun bak. O beyninin içini açtırma bana."

Ellerimi iki yana açtım, masum bir ifade takındım.

"Ne yaptım ki? Sadece gerçeği söylüyorum," bacak bacak üstüne attım. "Ee, düğün ne zaman?"

Arven, ayağa kalktı, üzerime doğru yürüdü. Ben de hızla koltuktan fırlayıp kapıya yöneldim.

"Kaçma gel buraya," dedi abim, peşimden gelirken.

"Kaçmıyorum, stratejik bir geri çekilme yapıyorum."

Kapıyı açtığım gibi koridora fırladım. Arkamdan abimin kahkahası geliyordu. O an, çocukluğumuza döndük sanki. Kavga eder, birbirimize laf sokar, sonra kahkahalarla gülerdik. Yıllar sonra, aynı yerdeydik. Aynı kahkahalar, aynı laf sokmalar, aynı kardeşlik.

Koridorda birkaç adım attıktan sonra durdum, arkama döndüm. Abim, kapının önünde durmuş, bana bakıyordu. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

"Görüşürüz adada. Dikkatli gidin," dedim.

"Görüşürüz kardeşim," dedi.

Elimi sallayıp uzaklaştım. İçimde tarifsiz bir huzur vardı. Adımlarım koridor yolundan bina çıkışına doğru ilerledikçe, aralık kapılardan denizin kıyıya vuran yosunlu kokusunu alabiliyordum. Gökyüzünde asılı güneşin ışıkları, binadan çıktığım an bir iğne misali gözlerime batmaya başladığında gözlerimi kısarak ileriye baktım.

Otoparkta bir hareketlilik vardı. Demir ile Pars, ellerinde kutularla Fırat'ın arabasının yanında duruyor, konuşuyorlardı. Biraz ötede Necla, Aslı'ya bir şey anlatıyor, Aslı ise başını sallayarak dinliyordu. Herkes işinde gücündeydi. Herkes bir telaşın içindeydi.

Derin bir nefes alarak onlara doğru yürümeye başladım. Onlara doğru yürürken, Miraç'ın yanımda olmasını istedim. O olduğunda içimdeki huzur büyüyor, büyüyor, tüm bedenimi sarıyordu. Ama o olmadığında içimdeki huzur kırılıyor ve bin bir parçaya ayrılarak her nefesimde göğsümü yakıyordu.

Yanlarına varmak üzereyken beni ilk önce Demir fark etti. Pars'ta bana baktığını görünce o da bedenini bana doğru döndürdü. Karşılarına geçtiğimde ellerindeki kutuların Fırat'a ve Lerna'ya ait olduğunu fark etmiştim. İçlerinde sanırım damatlık ve gelinlik vardı.

"Heh, Rauf," dedi Demir, ellerindeki kutuyu göstererek. "Nikah memurunun iki saatlik bir işi varmış, o yüzden belki geç kalabiliriz. O yüzden siz kutuları da alıp, kızlarla birlikte adaya gidin. Lerna ile Fırat anca hazırlanır. Zaten Arven abi ile Ceylin savcı da Miraç'ın ailesini alıp gelecek ya, biz de onlarla birlikte geliriz, olmaz mı?"

Kaşlarımı kaldırdım. Planı sorgular gibi değil, teklifi tartar gibi bir bakıştı bu. Sonra başımı salladım.

"Olur," dedim. "Mantıklı. Ama geç kalmayın ha."

Pars sırıttı.

"Merak etme," dedi. "Nikah memurunun yakasını bırakmayız. Ne gerekiyorsa yaparız."

Güldüm. Pars'ın bu hali, insanın içini rahatlatıyordu. Her zaman bir çözüm bulur, her zaman bir yolunu kırpardı. Demir, elindeki kutuyu bana uzatırken Ali, yanımıza geldi. Pars'ta elindeki kutuyu Ali'ye verdiğinde Demir ile bakışlarımız buluştu.

İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.

Ali'ye kıyafet taşıtmak?

Bu tehlikeliydi. Hem de çok tehlikeli.

"Ali," dedim, gözlerimi kısarak. "Dikkatli ol. İçinde gelinlik var."

Ali'nin gözleri büyüdü. Kutuya baktı, sonra bana, sonra tekrar kutuya.

"Gelinlik mi?" dedi, sesi neredeyse çatladı. "Komutanım, ben... Yani... Bu çok önemli bir şey. Ya düşürürsem? Ya bir şey olursa?"

Demir'in kahkahası patladı.

"İşte bu," dedi. "Tam da bunu düşünüyorduk."

Pars da katıldı ona. İkisi birden gülüyor, Ali'nin panik halini izliyorlardı. Ali, önce birine, sonra diğerine baktı. Yüzü kızarmıştı.

"Ne gülüyorsunuz ya?" dedi. "Ciddi ciddi korkuyorum şimdi. Lerna abla bana ne yapar bilmiyor musunuz? Gelinliğe bir şey olursa beni yaşatmaz."

Gözlerimi devirdim.

"Korkma," dedim. "Bir şey olmaz. Sadece dikkatli taşı, yeter."

Ali derin bir nefes aldı, kendini toparlamaya çalıştı.

"Tamam," dedi, kararlı bir sesle. "Yaparım. Ama olursa bir şey, siz şahitsiniz. Suçu hepinizin üzerine yıkarım."

Pars'ın kahkahası daha da yükseldi.

"Tamam Ali," dedi. "Hepimiz şahidiz. Merak etme."

Demir'le bakıştık. İkimiz de gülümsüyorduk.

"Hadi," dedim. "Zaman kaybetmeyin. Adada buluşuruz."

Demir ile Pars başlarını salladılar, Fırat'ın arabasına yöneldiler. Ali, kucağında kutuyla öylece duruyor, ne yapacağını bilmez halde bana bakıyordu.

"Ne bakıyorsun?" dedim. "Yürüsene oğlum! İlk defa mı kutu taşıyorsun?"

Ali başını salladı, ağır ağır yürümeye başladı. Kucağındaki kutuya sanki bomba taşıyormuş gibi özen gösteriyor, her adımını dikkatle atıyordu. Arkasından bakarken gülümsedim. Aslı ile Necla'ya bakıp kafamla iskeleyi işaret ettim.

"Sizde yürüyün kızlar hadi."

Elimdeki kutuyla peşlerinden yürümeye başladığımda Ali, kucağındaki kutuya bakıp duruyordu. Yanında yürüyen Aslı ile Necla, ona bakarak gülüşüyorlardı.

Her şey yolundaydı.

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

"Biraz daha sağa."

Fırat, elindeki ampulü sağa doğru çekiştirirken Alistair, diğer ucundan tutmuş ona yardım ediyordu. Lerna ise elleri belinde onlara komut veriyordu. Bende önümdeki sandalyenin üzerindeki süslemeleri düzeltirken onları izliyordum.

Üçü bir garip görüntüydü doğrusu. Fırat, kollarını uzatmış ipi germeye çalışıyor, Alistair ise sessiz sedasız ona destek oluyordu. Lerna, bir adım geri çekilip başını yana eğiyor, sonra yeniden emir veriyordu.

"Yok, biraz aşağı. Şöyle. Evet, orada dur."

Fırat'ın sitemli kahkahası adada yankılandı.

"Lerna, hangisini istediğine karar ver artık! Beş dakikadır aynı ipi çekiştirip duruyoruz."

Lerna, kaşlarını çattı.

"Aa! Deliye bak. Benim dediklerimi düzgünce anlasan bu kadar uğraşmazdık," dedi. "Ayrıca her şey mükemmel olmalı. Benim düğünüm bu."

Fırat, göz ucuyla Lerna'ya baktı.

"Ben horon başı mıyım?"

Kahkahamı tutamayarak gülmeye başladığımda Lerna bana doğru döndü. Kafamı hızla öne eğip dudaklarımı birbirine bastırdım. Ama çok geçti. Lerna, gözlerini kısarak bana baktı.

"Gülme," dedi. "Sen hiç gülme Miraç. Sıra sana da gelecek."

Ellerimi iki yana açtım, masum bir ifade takındım.

"Lan ben ne yaptım?"

Lerna'nın gözleri daha da kısıldı.

"Yarım saatten beri bir süsü takamadın."

Kaşlarımı kaldırdım.

"Çünkü taktıklarımı da sen beğenmedin?"

Lerna, bir an için durup bana öylece baktı. Sonra gözlerini devirerek gülmeye başladığında ona doğru yaklaşıp ellerimi omuzlarına koydum.

"Karga," dedim fısıldayarak. "Her şey çok güzel oldu. İnan bana akşamımız da öyle geçecek."

Lerna, gözlerini benim gözlerimden kaçırdığında sağ elimle burnunun ucuna dokundum. Hemen de gözlerini doldurmuştu.

"Şşş, bana bak kız."

Lerna, göz ucuyla bana baktığında dudaklarımı büzdüm.

"Ayarladım senin sürprizi. Gelinlikten önce vereceğim. Ağlama."

Lerna, bir anda hüzünlendiği perdeyi söküp atmışçasına gözlerini büyüttü. Kolumu çimdiklediğinde gülerek ondan uzaklaştım.

"Biz geldik!"

Sesin geldiği yöne döndük. En önde Rauf vardı. Arkasında Ali, elinde kocaman bir kutuyla ne yapacağını şaşırmış bir halde bekliyordu. Aslı ile Necla da onların yanındaydı, ellerinde başka kutular vardı.

Rauf, bana doğru yürümeye başladı. Gözleri gözlerimi bulduğunda içimde bir şeyler kıpırdadı. O kahverengi derinlikte, sabahki vedanın özlemi, şimdiki kavuşmanın sevinci vardı.

Lerna, yanımda heyecanla ellerini çırpmaya başladı.

"Gelinliğim!" dedi. "Gelinliğim geldi!"

Fırat, ipi bırakıp Lerna'nın yanına doğru gelirken Alistair, ipi bağlayıp merdivenden aşağıya indi. Lerna, koşarak Ali'nin yanına gitti. Ali, kutuyla birlikte öylece durmuş, ne yapacağını bilmez halde ona bakıyordu.

"Ali!" dedi, uzatarak. "Çok teşekkür ederim."

Ali, kutuyu Lerna'ya uzattı ama gözleri hâlâ kocamandı.

"Lerna abla," dedi. "Çok dikkatli taşıdım. Yemin ederim bir kere bile sallamadım. Hatta nefes bile almadım neredeyse."

Lerna, kutuyu alırken güldü.

"Sağ ol Ali," dedi. "İyi ki varsın."

Ali'nin yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Lerna, kutuya sarıldı, bir an için öylece durdu. Sonra Fırat'a döndü, gözleri parlıyordu. Hiçbir şey demeden bize dönerek elindeki kutuya baktı, sonra bana, sonra Aslı'yla Necla'ya. Lerna'nın omuzlarından kavrayarak kulübeye doğru döndürdüm.

"Beyler, burası artık sizde," dedim, Lerna'yı yürütürken. "Gelini hazırlama vaktimiz geldi."

Kulübeye girdik. Kapı arkamızdan kapandığında içerisi loş ve serindi. Eamon, kulübede değildi. Küçük bir işi olduğunu ve buralarda olduğunu söylemişti. Hep birlikte yukarıdaki, odamızın hemen yanındaki odaya girdik. Lerna, elindeki kutuyu yatağın üzerine bıraktığında Aslı ve Necla, ellerindeki diğer kutuları bıraktılar.

"Miraç, senin de kıyafetin benimkinin yanında," dedi, Aslı. Kafamı sallayarak yeniden Lerna'ya döndüm. Lerna, kutuyu açıp gelinliğin askılarından tutarak havaya kaldırdı. Bu gelinlik, tam onun tarzıydı.

Dizlerinin hemen üzerinde bitecek eteği, uçuş uçuş bir tülle tamamlanmıştı. Her adımında dalgalanacak, her rüzgârda kıpırdayacak kadar hafif, ama bir o kadar da duruşu olan bir zarafetle kaplıydı. Üst kısım sadeydi, göğüs hattını nazikçe çevreleyen incecik danteller omuzlara doğru uzanıyor, oradan da kollara dökülüyordu. Kol kısımları bileklere kadar uzanan dantel detaylarla kaplıydı. O danteller, Lerna'nın teninde adeta birer dövme gibi duracak, her hareketinde ayrı bir güzellik sergileyecekti.

Lerna'nın gözleri parladı. Gelinliği öylece havada tuttu, bir sağa bir sola çevirdi, ışığın vurduğu yerlerde parıldayan dantellere baktı. Ona doğru yaklaşıp çenemi omzuna bastırdım.

"Hadi giydirelim seni."

Lerna gülümsedi, gelinliği yatağa bıraktı. Soyunmaya başladı. Ben ona yardım ederken Necla ile Aslı, saçını ve makyajını yapmak için malzemelerini çıkartıyorlardı. Kıyafetler teker teker çıktı, her biri sandalyenin üzerine özenle katlandı. Kızların getirdiği kutuların içindeki küçük dikdörtgen kutuyu alıp onu, kendimle birlikte banyoya sürükledim.

"Al şunu, gözüme gözükme."

Lerna, gözlerini kısarak bana bakarken, gelinliğini alıp banyonun kapısına geri döndüm.

"Üzerine giydikten sonra çağır, gelinliğin düğmelerini bağlayacağım."

Küçük bir süre sonra banyonun kapısı açıldığında bakışlarım Lerna'yı süzdü. Yıllarca üniforma giymiş, yıllarca siyahlara bürünmüş, yıllarca kendini saklamış bir kadın, şimdi bembeyaz bir gelinlikle karşımda duruyordu. Ellerimi uzatıp ellerini yakaladım ve onu aynanın karşısına geçirdim.

Aslı ve Necla, nutku tutulmuş bir şekilde bizim yanımıza yaklaşırken Lerna, uzunca anlamaya çalışarak aynadaki görüntüsüne baktı.

"Lerna," dedi, Aslı. "Çok güzelsin."

Necla'da ona katılırken ellerimi gelinliğin arkasındaki düğmelere yönlendirdim. Düğmeleri tek tek iliklemeye başladım. Her bir düğme, Lerna'nın sırtında birer inci gibi duruyordu. Necla, eteği düzeltti, tüllerin kabarmasını sağladı. Aslı ise kollarındaki dantellere dokunarak, bileklere kadar uzanan işlemelerin her birini teker teker düzeltti.

Lerna elini kaldırdı, aynadaki yansımasına dokundu. Parmak uçları cama değdi, sonra geri çekildi. Gözleri doldu, ama ağlamadı. Sadece gülümsedi. Düğmeleri ilikleme işlemim bittikten sonra hemen omzunun yanından bende gülümsedim.

"Dünyanın en güzel gelinisin."

Lerna, aynadan bana baktı. Gözlerinde minnet vardı, sevgi vardı, mutluluk vardı.

"İyi ki varsın," dedikten sonra Necla ile Aslı'nın ellerini tuttu. "İyi ki varsınız. Eğer siz.."

Sözleri boğazında düğümlendi. Sarıldık üçümüz birden. O an, odanın loşluğu aydınlandı sanki. O an, dünyanın tüm güzellikleri bir aradaydı.

Geri çekildiğimizde Lerna'nın makyajını yapmaya başladık. Aslı, göz farını sürerken Necla, yanaklarına allık veriyordu. Ben de saçlarıyla ilgilendim. Lerna'nın istediği gibi dağınık bir topuz yapıp birkaç telini yüzüne düşürdüm, başına incecik bir taç yerleştirdim. Lerna, aynanın karşısında küçük çaplı düzeltmelerini yaparken bizde üzerimizi değiştirmiştik.

İlk hazırlanan Aslı olmuştu. Üzerindeki gece mavisi elbise, teninin beyazlığını daha da belirginleştiriyordu. Kısa etek, bacaklarını olduğundan daha uzun gösteriyor, her hareketinde hafifçe dalgalanıyordu. Üst kısmı kalbini çevreleyen incecik askılar, omuzlarını açıkta bırakmıştı. Sırtı hafif açıktı, kürek kemiklerinin arasına kadar inen bir yırtmaç vardı. Belindeki incecik kemer, elbisenin renginde parıldayan minik taşlarla süslenmişti. Saçlarını omuzlarına bırakmış, yüzüne düşen birkaç teli kulağının arkasına sıkıştırmıştı. Ayaklarında, rengi elbisesiyle aynı tonda, kalın kısa topuklu ayakkabılar vardı.

Necla, siyah bir tulum giymişti. Paçaları hafif genişti, yürüdükçe dalgalanıyor, her adımında ayrı bir güzellik sergiliyordu. Üst kısmı, göğüs hattını nazikçe çevreliyor, arkada incecik bir iplikle bağlanıyordu. Sırt dekoltesi derindi. Saçlarını sıkı bir topuz yapmış, yüzünü tamamen ortaya çıkarmıştı. Onun da ayaklarında siyah bantlı ama kısa topuklu ayakkabılar vardı.

Benim üzerimde ise zümrüt yeşili, dizlerimin bir karış üzerinde biten bir elbise vardı. Üst kısmı, tek omuzluydu; sağ omzum açıkta kalırken, sol omzumdan incecik bir askı geçiyor, sırtımda çapraz yaparak bele bağlanıyordu. Etek, hafif kloş kesimliydi, her hareketimde dalgalanıyor, etrafa yeşil ışıltılar saçıyordu. Saçlarımı dalgalı bir şekilde sırtıma bıraktım, birkaç telimi yüzüme düşürdüm. Ayaklarıma, ten rengi kalın topuklu ayakkabılar giydim.

Birkaç saat sonra her birimiz bu topuklu ayakkabıları ayağımızdan fırlatıp atacaktık, bunu biliyordum.

Gözlerim Lerna ile buluştuğunda aramızda bir gelin gibi değil, bir kraliçe gibi duruyordu. Üzerimizi süzerek baktığında gülümsedi ve kollarını iki yana açtı. Ona sarılarak gülmeye başladığımda odanın içi kahkahalarımızla doldu. Aslı ve Necla da bize katıldı, dört kadın birbirine sarılmış, sallanıyor, gülüyor, ağlamamak için direniyorduk.

Bir süre öylece durduk. Sonra Lerna geri çekildi, eliyle kapıyı gösterdi.

"Gidip bakın şunlara ne yapmışlar, ne zaman çıkacağız?"

Gülerek kapıya doğru ilerlediğim sırada odanın kapısı tıklatıldı. Elimi kulpa koydum ve indirip kapıyı hafifçe araladım. Açılan aradan baktığımda Ali, Demir, Pars, Rauf ve Fırat kapının önündeydi.

Fırat, kaşlarını kaldırarak bana baktı.

"Aç ula kapıyı, gelinimi verin bana!"

Gülerek kapıyı suratlarına çarptığımda Lerna'nın gözleri büyüdü. Gözlerimi kısarak kafamı salladım. Ee, sonuçta benim kocama nasıl davrandılarsa sıra bendeydi. Kapıya geri dönüp kapıyı araladım ve elimi aralıktan çıkartıp işaret ve başparmağımı birbirine sürttüm.

"Sen kız almayı kolay mı sandın, Fırtına?"

Rauf'un kahkahası kulaklarıma dolduğunda bende gülmeye başladım. Kapının ardından Fırat'ın sesi yükseldi.

"Ulan daha ne vereceğim? Bir haftadan beri yok onun parası, yok bunun parası, sömürdünüz lan beni!"

Parmağımı sürtmeye devam ettim.

"Ee," dedim. "Kız almanın bir pazarlığı olur. Bilmiyor musun?"

Fırat'ın ofladığını işittiğim. Parmaklarımın arasına sıkıştırılan banknot ile elimi içeriye çektim. Beni mesut eden cüzi bir miktar ile kapıyı açtım.

"Neyse, geç bari."

Kapı ardına kadar açıldığında Fırat'ın yüzünde hem sevinçli, hem telaşlı, hem de "Bu kadar azla kurtulduğuma memnunum" der gibi bir ifade vardı. Arkasında Rauf, Ali, Demir, Pars gülerek birbirlerine dirsek atıyor, Fırat'la dalga geçiyorlardı. Fırat, içeri adımını atar atmaz gözleri Lerna'yı aradı. Onu bulduğunda olduğu yerde kalakaldı. Ağzı aralandı, gözleri büyüdü, nefesi kesildi sanki.

Lerna gelinliğiyle, tacıyla, tüm kusursuzluğuyla odanın ortasında duruyordu. Fırat konuşamıyor, kıpırdayamıyor, sadece bakıyordu.

Ali arkadan dürtükledi onu.

"Fırat abi, bir şey söylesene. Ağzın açık kaldı öyle."

Fırat, Ali'yi duymadı bile. Sadece Lerna'ya bakıyordu. Sonra yavaşça, sanki her adımda biraz daha eriyerek yanına yaklaştı. Lerna'nın karşısında durdu. Ellerini kaldırdı, ona dokunmak istedi ama çekindi. Sanki dokunursa gerçek olmayacakmış gibi, sanki bir rüyanın içindeymiş gibi.

Lerna gülümsedi.

"Bir şey söylemeyecek misin?" diye sordu.

Fırat sertçe yutkundu, omzunun üzerine baktı. Gözleri dolmuştu.

"Bize biraz izin verir misiniz?"

Sesi öyle içten, öyle yalvaran bir tondaydı ki kimse itiraz edemedi. Ali, Demir ve Pars kapıya doğru yöneldiler. Aslı ile Necla, Lerna'ya son bir kez bakıp gülümsediler ve odadan çıktılar. Rauf, elimi tutarak odadan çıkarttığında kapıyı üzerlerine kapattık.

🔗

Kapının kapanma sesiyle odanın içindeki sükûnet artmıştı.

Fırat ile Lerna, odanın ortasında karşılıklı duruyorlardı. Aralarında yalnızca birkaç adımlık mesafe vardı ama o mesafe, yılların birikmiş özlemini, hasretini, bekleyişini içinde barındırıyordu.

Güne veda etmeye başlayan güneş, pencereden süzülen son ince ışıltılarıyla Lerna'nın gelinliğinin üzerinde dans ediyor, beyaz kumaşı altın sarısına boyuyordu. Başındaki incecik gümüş tellerden örülmüş tacın arasına serpiştirilmiş minik pırlantalar, güneş vurdukça parlıyor, Lerna'nın simsiyah saçlarının arasında birer yıldız gibi duruyordu. Dağınık topuzun arasından yüzüne düşen birkaç tel saç, ona masum bir çocuksuluk katıyor, o her zamanki sert ifadesini yumuşatıyordu.

Fırat ise onun karşısında, siyah damatlığıyla bir heykel gibi duruyordu. Ceket, omuzlarına tam oturmuş, geniş omuzlarını daha da belirginleştiriyor, göğsünü saran yelekle tamamlanıyordu. Yeleğin üzerinde, incecik gümüş ipliklerle işlenmiş desenler vardı. Gömleği kar gibi bembeyazdı. Yakası sert ve dimdikti, boynunu çevreleyen papyon simsiyahtı, ipek kumaşı ışıkta hafifçe parlıyordu. Ceketin kolları, bileklerine tam oturmuş, manşetlerin altından gömleğinin kol ağızları hafifçe görünüyor, altındaki gümüş kol düğmeleri göz kırpıyordu. Pantolonu bacaklarına tam oturmuş, ayakkabıları ise parlaktı.

Kumral saçları, her zamanki gibi hafif dağınıktı ama bu dağınıklık, özenle yapılmış bir dağınıklıktı. Alnına düşen birkaç tel, ona çocuksu bir masumiyet katarken, gözlerindeki derin anlam, onun ne kadar ciddi olduğunu, ne kadar sevdiğini, ne kadar heyecanlandığını anlatıyordu.

İkisi, odanın ortasında, bir tablonun içinde duran iki figür gibiydiler. Lerna, bembeyaz gelinliğiyle bir melek; Fırat, simsiyah damatlığıyla bir prens. Fırtına ve Karga. Deniz ve gökyüzü. Birbirini tamamlayan iki zıt kutup.

Fırat'ın elleri titriyordu. Ona dokunmak istiyor, dokunmak için yanıp tutuşuyor ama bir türlü cesaret edemiyordu. Sanki dokunduğu an, bu anın büyüsü bozulacak, gerçeklik tüm ağırlığıyla üzerlerine çökecekti. Gözleri doluydu, doldukça parlıyor, parladıkça içindeki sevgiyi ele veriyordu. Gözbebeklerinde Lerna'nın yansıması vardı.

Lerna ise dimdik duruyordu. Ama gözlerinin kenarında biriken o incecik yaşlar, onun da ne kadar kırılgan olduğunu, ne kadar heyecanlandığını, ne kadar sevdiğini anlatıyordu. Gelinliğin içinde bir prenses gibi değil, bir savaşçı gibi duruyordu. Ama bu savaş, düşmana karşı değildi. Bu savaş, mutluluğa karşıydı. Onu hak ettiğini kabullenme savaşıydı.

Fırat, sonunda cesaretini topladı. Ellerini kaldırdı, Lerna'nın yüzüne dokundu. Parmak uçları, yanaklarında gezindi, elmacık kemiklerini okşadı, sonra çenesine indi. Lerna'nın gözlerinin içine baktı. Uzun uzun, derin derin, anlatmak istediği her şeyi gözleriyle söyler gibi baktı.

"Lerna," dedi, sesi bir fısıltıdan ibaretti. "Sen benim her şeyimken bir de şimdi gelinim mi oldun?"

Lerna'nın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. O gülümseme, yılların acısını silip süpüren, tüm karanlıkları aydınlatan, dünyayı güzelleştiren bir gülümsemeydi.

"Fırat Çapoğlu," dedi. "Ben Lerna Kalemci olarak her şeyinken, bu kadarıyla kalmasın, bir de Çapoğlu soyadını da alayım dedim."

Fırat'ın gözleri doldu. Sesi çıkmadı önce. Sadece baktı. O yosun yeşili gözlerde bin bir duygu dans ediyor, birbirine karışıyor, kaybolup yeniden doğuyordu. Elleri Lerna'nın ellerini kavradı, parmakları birbirine kenetlendi.

"Önce kalbime ait oldun. Sonra hayatıma. Şimdi de soyadıma."

Duraksadı, gözyaşlarını tutmak için derin bir nefes aldı.

"Lerna Kalemci," dedi, "ya da Lerna Çapoğlu. Hangisi olursan ol, sen benim her şeyimsin. Adın ne olursa olsun, sen benim evimsin. Sen benim yuvamsın. Sen benim ailemsin. Önce bu dünyada sonra da ahirette ait olduğum tek yegâne varlığımsın."

Lerna'nın gözlerinden süzülen yaşlar, Fırat'ın ellerine düştü. Fırat onları silmedi, tuttu, avuçlarının içine aldı. Sanki en kıymetli hazineyi taşır gibi.

"Bir gün," dedi, "çok yaşlanacağız. Saçlarımız ağaracak, ellerimiz titreyecek, belki dizlerimiz tutmayacak. Ama ben senin gözlerine her baktığımda, ilk günkü gibi seveceğim seni. Her sabah uyandığımda, yanımda seni göreceğim için şükredeceğim. Her gece yatağa girdiğimde, son düşüncem sen olacaksın. Ve her an, her saniye, her nefeste seni seveceğim."

Lerna hıçkırdı. Fırat onu kollarına aldı, sımsıkı sardı. Başını omzuna yasladı, saçlarını okşadı.

"İyi ki varsın Lerna," diye fısıldadı. "İyi ki varsın."

Bir süre öylece durdular. İki beden, tek bir ruh olmuş, birbirine kenetlenmiş, zamanı durdurmuş gibiydiler. Odanın içinde sadece onların nefesleri, sadece onların kalp atışları, sadece onların varlığı vardı.

Fırat, Lerna'yı kendinden hafifçe ayırdı, gözlerinin içine baktı. O yosun yeşili gözlerde, gözyaşlarıyla ıslanmış kirpiklerin arasından, Lerna'nın yansıması görünüyordu. İnci gibi duruyordu orada. Birbirlerine bakarak gülümserlerken Fırat, Lerna'nın göz altlarındaki yaşları, makyajını bozmadan silmeye çalıştı.

"Hadi evlenelim ve soyadımı al, son kez Lerna Kalemci olarak."

Lerna, sırıttı.

"Evlenelim ve beni bir Çapoğlu yap, Fırat Çapoğlu."

Birlikte güldüler. Sonra Fırat elini uzattı, Lerna elini onun avucuna bıraktı. Parmaklar birbirine kenetlendi. Birlikte kapıya doğru yürüdüler.

Kapı açıldığında güneş artık ufuk çizgisine iyiden iyiye yaklaşmıştı. Güneş, bir ateş topu misali ağır ağır, sanki vedalaşmak için her saniyeyi uzatarak batıyor, ufuk çizgisinde eriyordu.

Tam o anda, kulübenin önüne dizilmiş ampuller birer birer yanmaya başladı. Önce hafif bir titremeyle belirdi ışıklar, sonra giderek güçlendi, alacakaranlığın içinde sarı sıcacık bir aydınlık oluşturdu. Ağaçların dallarına dolanan ışıklar, çamların koyu yeşili arasında birer yıldız gibi parlıyor, rüzgâr estikçe hafifçe sallanarak etrafa dans eden gölgeler saçıyordu. Masanın etrafına yerleştirilen mumlar da yakılmıştı, alevleri akşam rüzgârında usulca titreşiyor, beyaz örtünün üzerinde gölgeler oynatıyordu. Masanın yanında, herkes toplanmıştı.

Rauf ile Miraç yan yana duruyorlardı. Rauf'un üzerinde siyah bir gömlek vardı. Dirseklerine kadar kollarını sıvamış bir elini pantolonun cebine sokmuştu. Bir eliyle Miraç'ın belini sarmış, öylece bekliyordu. Miraç ise başını hafifçe omzuna yaslamış, gözleri kapıdaydı. Zümrüt yeşili elbisesi, ampullerin ışığında ayrı bir güzellik kazanmış, teni pırıl pırıl parlıyordu.

Onların hemen yanında Arven ve Ceylin vardı. Arven'in eli Ceylin'in omzunda, Ceylin'in eli ise Arven'in belinde. İkisi de gülümsüyor, birbirlerine ara sıra bakıp fısıldaşıyorlardı. Arven'in üzerinde koyu lacivert bir takım, Ceylin'in üzerinde ise bordo, diz altı bir elbise vardı.

Okyanus ve İlhan Gökçe, Miraç'ın hemen arkasında duruyorlardı. Okyanus'un üzerinde koyu yeşil bir tulum takım, İlhan'ın üzerinde ise gri bir ceket vardı. Eamon, hemen onların yanında, bastonuna tutunarak dikiliyordu. Yaşlı gözleri, kapıya çevriliydi. Beyaz saçları, ampullerin ışığında gümüş bir taç gibi parlıyordu. Dudaklarında hafif bir gülümseme vardı. Alistair, onun hemen arkasında, gölgelerin arasında duruyordu. Maskesiz yüzü, ışıkta daha da belirgindi. Elleri önünde birleşmiş, sessizce bekliyordu.

Demir, Pars ve Ali, Raufların durduğu kısmın diğer tarafında sıralanmışlardı. Üçü de beyaz gömlekleriyle dimdik duruyor, ara sıra birbirlerine bakıp gülümsüyorlardı. Ali'nin gözleri heyecandan parlıyor, Demir'in dudaklarında muzip bir ifade vardı, Pars ise ciddi durmaya çalışıyor ama başaramıyordu. Aslı ve Necla, onların hemen yanında, kol kola girmiş bekliyorlardı. Aslı'nın gece mavisi elbisesi, ampullerin ışığında pırıl pırıl parlıyor, Necla'nın siyah tulumu ise zarif duruşuyla dikkat çekiyordu. İkisi de heyecanlıydı, gözleri kapıya çevriliydi.

Biraz ötede, köşeye süslenmiş küçük bir alan vardı. Beyaz çiçeklerle çevrilmiş, üzerine incecik tüller serpilmiş bir bistro masası duruyordu. Masanın üzerinde, üzerine beyaz bir örtü serilmiş, minik bir buket duruyordu. Masanın yanında, nikah memuru bekliyordu. Üzerinde siyah bir takım, elinde küçük bir defter, gözlüklerini takmış, gülümseyerek kapıya bakıyordu.

Herkesin gözü aynı yerdeydi. Kulübenin kapısında. Bekliyorlardı. Heyecanla, sabırsızlıkla, sevgiyle bekliyorlardı.

Ve kapı açıldı.

Fırat ile Lerna, el ele, birlikte çıktılar.

Lerna'nın gelinliği, ampullerin ışığında bembeyaz parlıyor, dantellerin arasındaki işlemeler minik yıldızlar gibi pırıldıyordu. Yüzündeki gülümseme, tüm adayı aydınlatmaya yetecek kadar parlaktı. Fırat'ın siyah damatlığı, onun yanında bir gölge gibi değil, tamamlayıcısı gibi duruyordu. İkisi, bir tablonun içinden çıkmış gibiydiler.

Herkes bir anda onları alkışlamaya başladığında Ali, parmaklarını dudaklarına götürerek büyük bir ıslık çaldı. Her adımda alkışlar artıyor, her adımda yürekler daha hızlı atıyordu. Ampullerin ışığı altında, beyaz gelinlik ve siyah damatlık, birbirine kenetlenmiş iki el, birbirine âşık iki kalp vardı. Nikah memurunun önüne geldiklerinde durdular. Herkes yerini aldı. Sessizlik çöktü. Sadece rüzgârın sesi, dalgaların hışırtısı ve ampullerin hafif uğultusu vardı. Miraç ile Rauf, nikah şahitleri olarak onların yanında durduğunda memur, gözlüklerini düzeltti, gülümsedi.

"Sevgili misafirler," dedi. "Bugün burada, iki gencin mutluluğuna tanıklık etmek için toplandık."

Lerna ile Fırat, birbirlerine baktılar. Gözlerinde, tüm dünyayı unutturan bir derinlik vardı. Miraç, gözleri parıldayarak onları izlerken derin bir nefes aldı. Nikah memuru, önündeki küçük deftere baktı, sonra yeniden çifte döndü. Gülümsemesi samimiydi, yılların tecrübesiyle yoğrulmuş bir sıcaklık taşıyordu.

"Fırat Çapoğlu," dedi. "Lerna Kalemci'yi hayatın iyi ve kötü günlerinde, sağlıkta ve hastalıkta, bollukta ve darlıkta, bir ömür boyunca birlikte yürümeyi, ona saygı duymayı, onu sevmeyi ve her koşulda yanında olarak eş olmayı kabul ediyor musun?"

Fırat'ın gözleri Lerna'ya kaydı. O yosun yeşili gözlerde, yılların biriktirdiği tüm sevgi, tüm özlem, tüm bağlılık vardı. Derin bir nefes aldı, sesi titremiyordu ama duyguluydu.

"Kabul ediyorum," dedi.

Lerna'nın gözleri doldu. Fırat'ın elini sıktı.

Memur, bu kez Lerna'ya döndü.

"Lerna Kalemci," dedi. " Onunla hayatın iyi ve kötü günlerinde, sağlıkta ve hastalıkta, bollukta ve darlıkta, bir ömür boyunca birlikte yürümeyi, ona saygı duymayı, onu sevmeyi ve her koşulda yanında olmayı vaat edip, Fırat Çapoğlu'nu eş olarak kabul ediyor musun?"

Lerna'nın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Fırat'a baktı, uzun uzun, derin derin.

"Bir kez değil bin kez daha gelsem şu dünyaya yine seni kabul ederdim," memura döndü. "Kabul ediyorum, evet. Evet!"

Miraç gülerek Lerna'ya bakarken Fırat, Lerna'ya bakakaldı. Gözleri dolmuş, dudakları aralanmış, söyleyecek kelime bulamıyordu. Bu kadın, her seferinde onu şaşırtmayı başarıyordu. Her seferinde zamansızca kalbine dokunacak bir şey söylüyor, her seferinde onu kendine hayran bırakıyordu.

Memur, boğazını temizleyerek Miraç ile Rauf'a baktı.

"Sayın şahitler, sizler şahit misiniz?"

Rauf ile Miraç, birbirlerine bakıp Lerna ile Fırat'a döndü.

"Hayır..." Fırat ile Lerna korkuyla onlara baktı, "...demek ne mümkün. Tabii ki de evet!"

Adadaki herkesin kahkahaları gürültülü bir sesle yankılanırken Fırat derin bir nefes aldı, elini kalbine götürdü.

"Yemin ederim, şu an kalbim durdu sandım."

Miraç'ın kahkahası daha da yükseldi.

"Ee bazı sözler tutulmak için söylenir kardeşim, kusura bakma."

Memur, gülümseyerek bu küçük şakayı izlemişti. Defteri imzalattı, sonra çifte döndü.

"Bende sizi şahitlerin huzurunda eş olarak kabul ediyorum. Hayırlı olsun."

Fırat, Lerna'ya döndü. Ellerini yüzüne koydu, gözlerinin içine baktı. O yosun yeşili gözlerde, ampullerin ışığı dans ediyor, Lerna'nın yüzüne vuran sıcaklıkla birlikte daha da derinleşiyordu.

"Yarenim, efulim," dedi, sesi Karadeniz'in dalgaları gibi yumuşak ama bir o kadar da güçlüydü. "Karadeniz'in ışığını gözlerinden alarak, yüreğime sermişum."

Lerna'nın gözleri doldu. Dudakları aralandı, bir şey söyleyecek oldu, vazgeçti. Sadece baktı. O siyah gözlerde, yılların biriktirdiği tüm acılar silinmiş, yerini tarifsiz bir mutluluk almıştı. Fırat'ın elleri, Lerna'nın yüzünde gezindi. Dudakları Lerna'nın alnında soluklandı.

"Seninle her sabah uyanmak," dedi, alnını alnına yaslarken. "Her gece aynı yastığa baş koymak varmış kısmetimizde. Bin şükür bu kısmete, bin şükür seni bana yazana."

Lerna'nın gözyaşları sessizce süzüldü yanaklarından. Ama bu sefer ağladığının farkında değildi. Sadece Fırat'a bakıyor, onun söylediği her kelimeyi içine işliyor, ruhunun en derinlerine kazıyordu.

"Çok şükür," diye fısıldadı.

Fırat, başparmaklarıyla gözyaşlarını sildi, dudaklarına hafif bir öpücük kondurdu.

"Ağlama Lerna'm," dedi. "Bugün ağlamak yasak dedik ya. Şimdi gülme vakti."

Lerna güldü. O içten, o samimi, o yalnızca Fırat'a sakladığı gülümsemeyle güldü.

"Sen benim seni ne çok sevdiğimi biliyor musun?" dedi.

Fırat'ın gözleri parladı.

"Biliyorum," dedi. "Ben de seni o kadar seviyorum. Hem de daha fazla."

Kolları birbirlerinin bedenine sarıldı. O an, sadece onlar vardı, sadece bu an vardı, sadece birbirlerine olan sevgileri vardı.

Alkışlar yükseldi etraftan. Ali'nin ıslığı, Demir'in kahkahası, Pars'ın bağırışları, Aslı ile Necla'nın sevinç çığlıkları... Hepsi birbirine karıştı, adanın huzurlu sessizliğinde yankılandı.

Rauf, Miraç'ı kendine çekti, kulağına fısıldadı.

"Ağlıyor musun sen?"

Miraç, kafasını salladı. Gözleri parlıyordu, dudaklarında hafif bir gülümseme vardı. Ama yanaklarından süzülen yaşlar, onun ne kadar duygulandığını ele veriyordu.

"Üzerimde bir anne şefkati var."

O cümle, Rauf'un ellerinin Miraç'ın karnında kaskatı kesilmesine neden olmuştu. Miraç, devam etti: "Gözlerimin önünde büyüdü aşkları."

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

"Deli olmişum deli! Hallaruma baksana!"

Nikah memurunu uğurlayalı epey olmuştu. Masanın üzeri, güzel bir dağınıklığa bürünmüştü. Beyaz örtünün üzerinde, yarısı yenmiş mezeler, ortada koca bir kırmızı balık tabağı, kenarda zeytin çekirdekleriyle dolu küçük bir kâse vardı. Rakı bardaklarının bazıları tabakların yanında devrilmiş, içindeki son damlalar beyaz örtüde incecik halkalar bırakmış, geceye yayılan anason kokusunun son tanıkları gibiydiler. Bir tanesi hâlâ dimdik duruyor ama yarısı boş, içinde buzları erimiş, suyu bulandırmıştı. Şişeler var masada; biri bitmiş, devrilmiş, diğeri yarıya yakın duruyordu.

Ampuller, ağaçların dallarında salınıp duruyordu. Işıkları, sarı sıcacık bir aydınlık saçıyordu etrafa. O ışık, yüzlerde oynuyor, gölgeleri dans ettiriyor, her şeye bir rüya sisi katıyordu. Çam ağaçlarının kokusu, denizin tuzu, rakının anasonu, yemeklerin baharatı, ateşin dumanı... Hepsi birbirine karışmış, bu anın kokusu olmuştu. Ciğerlerime çekiyordum, içimde biriktiriyordum, unutmamak için.

Ateşin etrafında toplanmıştı bizimkiler. Alevler göğe yükseliyor, kıvılcımlar yıldızlara karışıyordu. Bizimkilerden biri ses bombası getirmişti. Ardı arkası kesilmeye Karadeniz şarkılarıyla horon başlamıştı bile.

Ali, bilmiyor olmasına rağmen horonun başını çekiyordu. Yeşil gözleri ateşte parlıyor, elleri havada, parmakları şıklatıyordu. "Haydi bre!" diye bağırıyor, sesi gecenin içinde yankılanıyordu. Dizleri yerde, kalkıyor, dönüyor, sanki yorgunluk nedir bilmiyordu. Alnında ter tanecikleri parlıyor, gömleğinin kolları sıvanmış, kolları ateşte kızarmış gibiydi.

Demir, onun hemen yanındaydı. Bir eli belinde, diğer eliyle havayı dövüyordu. Kahkahası Ali'nin sesine karışıyordu. Pars, Aslı'yı bırakmış, tek başına oynuyordu. Yerlerde yuvarlanırcasına dönüyor, kalkıyor, zıplıyordu. Aslı, kenarda el çırpıyor, gece mavisi elbisesi ateşin ışığında dalgalanıyor, eteği uçuşuyordu. Gözleri Pars'tan başkasını görmüyordu. Kahkahaları, geceyi yırtan bir çığlık gibiydi.

Necla, ateşin biraz ötesinde durmuş, onları izliyordu. Siyah tulumu, ateşin aydınlığında daha da zarif duruyordu. Elleriyle tempo tutuyor, dudaklarında hafif bir gülümseme vardı. Belki de ilk kez böyle bir şey görüyordu. Belki de içinde bir yerlerde, o da bu mutluluğa ortak oluyordu.

Fırat ile Lerna, horonun ortasındaydılar. Fırat, Lerna'nın ellerini tutmuş, bırakmıyordu. Lerna'nın gelinliğinin etekleri, ateşin etrafında uçuşuyordu, beyaz bir bulut gibi. Her dönüşte danteller parlıyor, her kıpırtıda tüller dalgalanıyordu. Lerna'nın yüzü kızarmış, gözleri parlıyor, saçları dağılmış, yüzüne dökülüyordu. O her zamanki soğuk, mesafeli Lerna gitmiş, yerinde ateşle dans eden bir gelin vardı.

Fırat'ın gözleri ondan başkasını görmüyordu. O yosun yeşili gözler, sadece Lerna'ya bakıyordu. Ara sıra eğilip kulağına bir şey fısıldıyor, Lerna gülüyor, kızarıyor, utanıyordu. Ama ellerini bırakmıyordu. İkisi de bu anın içinde kaybolmuş gibiydiler.

Annem ile babam, Eamon ile Alistair'in yanında masada oturuyorlardı. Ben ve Ceylin, yorulduğumuz için onların karşısındaki sandalyelere geçmiştik. Bakışlarım kulübenin yanında duran Rauf ile Arven'e çevrildiğinde masadaki suyuma uzandım.

Rauf'un üzerindeki siyah gömleğin üst düğmelerinden birkaçı açıktı. Ateşin ve oynamanın verdiği sıcaklıkla hafif terlemiş, gömleğin kumaşı göğsüne yapışmıştı. Kolları dirseklerine kadar sıvamış, kollarındaki kaslar ışıkta belirginleşmişti. Saçları dağılmıştı, birkaç teli alnına dökülmüştü ama umurunda değildi.

Arven ile hararetli bir şeyler konuşuyorlardı. Arven'in eli havada, bir şey anlatıyor, Rauf başını sallıyor, ara sıra gülümsüyordu. İkisi de ciddi görünüyordu ama gergin değillerdi. Daha çok, bir meseleyi çözmeye çalışan iki kardeş gibiydiler.

Suyumdan yudumlar alırken dudaklarını okumaya çalıştım ama çok kısa konuştukları için anlamıyordum. Bazen bir kelime yakalıyordum, bazen bir gülümseme, bazen de sadece baş sallamalar. Rauf, bir ara başını kaldırıp bana baktı. Göz göze geldik. Gülümsedi. O gülümseme, her şeyin yolunda olduğunu anlatmaya yetti. Sonra yeniden Arven'e döndü, konuşmaya devam etti.

Bir süre sonra oldukları yerden yanımıza doğru ilerlediler. İkisi de ateşin aydınlığında gölgeler gibi uzayıp kısalıyor, adımları toprakta hafif izler bırakıyordu. Rauf, oynayan ailemize bakarak yürürken Arven'in elleri ceplerinde, başı hafif öne eğik, düşünceli bir hali vardı.

Arven, Ceylin'in yanına geçti, onun omzuna dokundu. Rauf ise doğrudan bana geldi. Arkamdaki sandalyenin arkasında durdu, ellerini omuzlarıma koydu. Sıcaklığını hissettim hemen. Parmakları hafifçe sıktı omuzlarımı. Önümüzde ateş yanıyor, insanlar gülüşüyor, horon devam ediyordu. Ama ben sadece onun ellerini hissediyordum omuzlarımda, sadece onun varlığını.

Eğildiğinde nefesi kulağıma çarptı.

"Saat gece yarısını geçti. Yavaştan dağılalım mı?"

Başımı hafifçe ona çevirip gülümsedim. Gözlerinde ateşin kıvılcımları dans ediyor, yorgunlukla karışık bir mutluluk vardı.

"Olur," dedim. "İstersen sen Ali'ye seslen, bende Lerna'nın yanına gideyim?"

Rauf, başını sallayıp ellerini omuzlarımdan çekti ve Ali'ye doğru seslendi.

"Ali! Yavaştan toparlanın."

Ali'nin itiraz sesi yükseldi hemen.

"Komutanım, daha yeni başladık!"

Rauf güldü.

"Sabahtan beri kıvırtıyorsun tirrek!" kahkahalar havada uçuştu. "Daha sizi üsse götüreceğiz be oğlum. Bunun sabahı var."

Ben de yerimden kalktım, Lerna ile Fırat'ın yanına doğru yürüdüm. İkisi hâlâ birbirine sarılmış, ateşin başında fısıldaşıyorlardı. Lerna'nın başı Fırat'ın omzunda, Fırat'ın kolu Lerna'nın belinde... Öyle güzeldiler ki, söyleyeceklerimi unuttum bir an.

"Lerna," dedim yanlarına varınca.

Başını kaldırdı, gülümsedi. Fırat, onu saran kollarını hafifçe çektiğinde Lerna, bana doğru döndü. Kollarını bana sardığında ona sımsıkı sarıldım.

"Her şey için çok teşekkür ederim, Miraç."

"Sen her şeyin en iyisini layıksın kardeşim, elimden gelseydi daha da iyisini yapmak isterdim."

Lerna, bir an için geri çekilip, emin miyim diye gözlerimin içine baktı.

"Sen deli misin kızım? Sen bana bugün verebilecek en büyük huzurun, sakinliğin bir parçasını verdin. Kime nail olur, böyle sessiz sakin ve sıkıntısız düğün yapmak," dedi ve etrafına baktı. Bizimkiler müziği kapatmış yavaştan masayı toplamaya başlamışlardı bile. "Bana güzel bir aile verdin, Miraç. Hakkını ödeyemem."

Bakışlarım ona çevrildi.

"Hak laf olsaydı, ben borçtan iflas ederdim, kardeşim."

Lerna'nın gözleri doldu. Sıkıca sarıldı bana yeniden. O an, kelimeler yetmedi. Sadece iki kardeş gibi, iki dost gibi, iki can gibi sarıldık.

Fırat, arkamızdan seslendi.

"Bırak ula karımı," diye söylendi, şivesiyle.

Gülüştük. Lerna geri çekildi, gözlerini sildi.

"Kıskanç," dedim.

Fırat güldü, kollarını açtı.

"Gelin bakayım ikiniz de."

Lerna ile kıkırdayarak Fırat'a doğru ilerledik. İkimiz birden sarıldık ona. Fırat, kollarında bizi sıktı, bir sağa bir sola salladı.

"Bir yanımda kardeşim, bir yanımda canım," dedi bizi sararken. "Allah'tan başka ne isterim?"

Biraz geri çekilip onlara baktım.

"İyi ki varsınız," dedim.

Fırat, Lerna'nın elini tuttu ve ikisi de gözlerimin içine baktı.

"İyi ki sen varsın," dediler, aynı anda.

Ben de elimi Lerna'nın omzuna koydum.

"İyi ki hepimiz varız."

O an, öylece durduk. Ateşin ışığında, gecenin sessizliğinde, üç kişi. Bir düğünün bitişinde, bir hayatın başlangıcında.

Arkamızdan Rauf'un sesi geldi.

"Toplanın bakalım, gitme vakti."

Döndük. Rauf, ellerini beline koymuş, bize bakıyordu. Gözlerinde o muzip parıltı vardı yine.

Lerna fısıldadı.

"Sen bir de benim kocama kıskanç diyorsun. Sen kendi kocana bak, dağılın hadi."

Güldük. Sarıldık bir kez daha, sonra ayrıldık. Eamon ile Alistair, etrafta görünmüyorlardı. Lerna, Fırat'ın kolunda kulübeye doğru yürüdü. Ben de Rauf'un yanına gittim. Elimi tuttu, birlikte yürümeye başladık. Ceylin, Arven, anne ve babam, bizimkiler önden yürüyorlardı.

Onların arkasında ilerlemeye devam ederken "Dedenler nereye gitti?" diye sorduğumda Rauf, elimi bırakıp kolunu omzuma attı.

"Dedem, Fırat ve Lerna'yı rahatsız etmemek için bugün Alistair'in yanında kalacak. Fırat'ın haberi var," deyip biraz daha beni göğsüne doğru çekti. "Her neyse, bizimkileri üsse bıraktığımızda Okyanus anneyle İlhan baba senin evde kalacaklar. Arven'de Ceylin'in bu koruma muhabbeti olduğu için onda kalmaya devam ediyor."

Göz ucuyla önümüzden yürüyen Arven ile Ceylin'e baktım. İkisi yan yana, omuz omuza yürüyorlardı. Arven'in eli Ceylin'in belinde, Ceylin'in başı hafifçe ona yaslanmıştı. Konuşmuyorlardı, sadece yürüyorlardı. Ama o sessizlik, bin kelimeden daha anlamlıydı.

"İyiler," dedim, fısıltıyla. "Değil mi?"

Rauf, bakışlarını onlara çevirdi, gülümsedi.

"İyiler," dedi. "Hem de çok iyiler. Abim bu konuyla ilgili konuşmaktan kaçıyor ama aralarında bir şeylerin yaşanmaya başlamış olduğunu görebiliyorum."

Başımı omzuna yasladım, yürümeye devam ettik. Önümüzde bizimkiler, hafif espriler yapıyor, gülüşüyorlardı. Ali'nin sesi yine herkesinkini bastırıyor, Demir kahkahalarla ona eşlik ediyordu. Pars, Aslı'nın elini tutmuş, ona bir şey anlatıyordu. Necla, onların yanında sessizce yürüyor, ara sıra gülümsüyordu.

İskeleye vardığımızda Kraken bizi bekliyordu. Siyah gövdesi, gecenin karanlığında daha da gizemli görünüyor, kısa direkleri gökyüzüne uzanıyordu. Dalgalar teknenin yanında usulca çarpıp çekiliyor, hafif bir şıpırtıyla geceyi selamlıyordu.

Ali, Demir, Pars, Aslı ve Necla hızlı bir şekilde tekneye binerken Arven, Ceylin'in elinden tutup yardım etti. Anne ve babam da peşlerinden tekneye ilerlediklerinde Rauf, kolunu omzumdan çekip geçmem için elini tekneye doğru uzattı. Onun önünden ilerlediğim sırada Rauf, pasarellanın üzerinde durdu.

"Abi, motoru çalıştırır mısın?" diye seslendi, Rauf. İskeledeki gemiciye bakıp halatı işaret etti. Bakışları bana döndüğünde bedenini tamamen tekneye doğru çevirip yürüdü.

"Köşke geç yavrum, geliyorum bende."

Kafamı sallayıp köşke geçtiğim sırada Arven, motoru çalıştırmıştı. Motorun derin uğultusu, gecenin sessizliğinde yankılandı. Köşkün camlarından dışarıya baktığımda Rauf'un hâlâ güvertede olduğunu gördüm. Elleri küpeştede, arkamızda kalan adaya bakıyordu. Işıklar yavaşça küçülüyor, ada karanlığın içinde silik bir hayalete dönüşüyordu.

Yanımdan geçen Aslı, omzuma dokundu.

"İyi misin Miraç?"

Başımı salladım, gülümsedim.

"İyiyim canım, sen otur."

Aslı, Necla'nın yanına geçti. İkisi bir köşeye yerleşti, fısıldaşmaya başladılar. Ali, Demir ve Pars, arka tarafta bir şeyler anlatıyor, kahkahaları motor sesine karışıyordu. Arven, dümenin başında, Ceylin hemen yanında, sessizce yol alıyorlardı. Annemle babam, kamaranın önündeki koltuğa oturmuş, birbirlerine yaslanmışlardı.

Gözlerim yeniden Rauf'u aradı. Hâlâ güvertedeydi, hâlâ adaya bakıyordu. Sonra döndü, köşke doğru yürümeye başladı. Adımları sakindi, yorgundu ama mutluydu. Kapıdan girdiğinde göz göze geldik. Gülümsedi. Geldi yanıma oturdu, elimi tuttu.

"Yoruldun mu?" diye sordu.

"Biraz," dedim. "Ama güzel yoruldum."

Dudaklarını kulağıma yaklaştırdı.

"Bizimkileri bıraktıktan sonra hemen adaya geçmeyeceğiz, alargada kalacağız."

Kaşlarım kalktı. Başımı ona çevirdim. Gözlerinde o muzip parıltı vardı yine, ama bu sefer daha derin bir anlam saklıyordu.

"Alargada mı?" dedim. "Neden?"

Rauf'un dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Parmağını kaldırdı, burnumun ucuna dokundu.

"Söz verdim ya," dedi. "Bu gece Kraken'de seninle baş başa kalacağız. Hem de kimse yokken, sadece deniz varken, sadece yıldızlar varken."

Gözlerimi kısarak ona bakmaya devam ederken midem hafifçe kasılmıştı. Midemde kelebekler uçuşuyordu sanki. Binlercesi birden kanat çırpıyor, göğüs kafesimden boğazıma kadar tırmanıp duruyorlardı. Yutkunmak istedim, olmadı. Dudaklarımı ısırdım, heyecanımı belli etmemek için. Ama ellerim? Ellerim ele veriyordu beni. Parmaklarım, Rauf'un parmaklarının arasında hafifçe titriyordu.

Gözlerimi gözlerinden kaçırma isteğim, topraklarının altında kaynayan ateşten dolayı imkânsız kılınmıştı. Duruydu ama yakıcıydı. Sakin görünüyordu ama içinde volkanlar taşıyordu. O kahverenginin derinliklerinde bir şeyler yanıyor, kıvılcımlar saçıyor, beni kendine çekiyordu. Kaçmak istiyordum ama kaçamıyordum. Kalmak istiyordum ama kalbim duracak gibiydi. İşte tam orada, o iki ateşin arasında sıkışıp kalmıştım. Hangisi daha tehlikeliydi, bilmiyordum.

Üsse vardığımızda gece iyiden iyiye çökmüştü. İskeleye yanaşırken motorun sesi kesildi, sadece dalgaların teknenin gövdesine vuran hafif şıpırtısı kaldı. Ali, pasarellayı iskeleye indirip hızla Demir ile aşağıya inip kenara çekildi. Pars, Aslı'yı indirdi, Necla peşlerinden geldi. Birer birer indiler iskeleye. Arven, Ceylin'in elini tuttu, birlikte atladılar. Annemle babam, yavaşça, dikkatlice indiler. Bize el salladıkları sıra elimi kaldırıp salladım.

Motorun sesi artarken tekne iskeleden uzaklaşmaya başladı. Köşke geri dönüp Rauf'un yanına geçtiğimde dümeni sabitledi. Kollarını belime dolayıp çenesini omzuma yasladı. Önümüzde karanlık deniz, tepemizde yıldızlar, arkamızda üssün ışıkları giderek küçülüyordu.

"Sonunda," dedi, fısıltıyla. "Yalnızız."

Gülümsedim. Gözlerimi kapattım. Sağımızdaki açık lumbuzdan gelen rüzgâr saçlarımda, onun nefesi tenimde, denizin kokusu ise her yerdeydi. O an, zaman durmuş gibiydi. Sadece motorun hafif uğultusu, sadece dalgaların şıpırtısı, sadece onun kalbinin atışı vardı sırtımda. Dünya yoktu. İnsanlar yoktu. Sadece biz vardık. Sadece bu an vardı.

Kıyı tarafından oldukça uzaklaştığımızda Rauf, sağ elini bedenimden çekerek konsola uzandı. Motorun sesi ağırca kesildi. Ortama çöken sessizlik öyle derindi ki, kendi kalbimin atışını duyabiliyordum. Konsoldaki sarı tuşa bastığı sırada çapanın zincir bloğu açılmaya başlamıştı. Birkaç saniye sonra metalin suya gömülüşünün o boğuk sesi geldi. Zincir gerdi, sonra durdu. Tekne hafifçe sallandı, sonra yerini buldu.

Rauf, bir şey söylemeden elimden tuttu, beni güverteye doğru çevirdi. Güvertenin baş kısmına geldiğimizde durdu. Önümüzde uçsuz bucaksız deniz, tepemizde sayısız yıldız, etrafımızda derin bir sessizlik vardı. Rauf, arkasındaki minderlere oturdu, beni de yanına çekti. Başımı göğsüne yaslarken gökyüzüne baktı.

"Hedribler'deki manzara gibi değil ama aynı evrende olduğunu hissettiriyor, öyle değil mi?"

Başımı göğsünden çekmeden gökyüzüne baktım. Hiçbir ışık olmadığı için yıldızlar öyle yakın ve parlaktılar ki sanki elimi uzatsam tutabilecekmişim gibi geliyordu. Rauf'un eli elimin üzerindeydi. Parmaklarımız birbirine kenetlendi. Derin bir nefes alarak yeniden ona baktım.

"Biz seninle aynı yerdeyiz," dedim gözlerine bakarken. "Aynı yıldızlara bakıyoruz. Aynı gökyüzünün altındayız. Yerler farklı ama ben yine hep aynı duyguları hissediyorum sana karşı ve bu hiç değişip azalmıyor."

Rauf, kenetli parmaklarımızı ayırıp elini kaldırdı ve yanağıma dokundu. Parmak uçları tenimde gezindi, elmacık kemiğimi okşadı, sonra çeneme indi.

"Anlıyorum ki, bazı şeyler mesafeden etkilenmiyor," dedi, başparmağını dudağımda gezdirirken. "Bazı duygular, ne kadar uzağa gidersen git, peşini bırakmıyor. Ama konu sen olunca, sanki senden uzaklaştığım her an kalbime bir sancı giriyor. İçimde öyle bir yer edindin ki yön de sensin yolda. Aksi çıkmaz her seferinde."

O an, kelimelerin bittiği yerdeydim. Rauf'un söyledikleri, içimin en derinlerine işlemiş, orada bir volkanı ateşlemişti. Gözlerim ondan başka hiçbir şeyi görmüyor, kulaklarım onun sesinden başka hiçbir sesi duymuyordu. Dünya durmuş, zaman susmuş, sadece o vardı, sadece ben vardım ve aramızda akan o görünmez nehir vardı.

Onun gözlerinde kendimi gördüm. Sadece yansımamı değil, ruhumu, özümü, var oluşumun en saf halini gördüm. O gözler bana sadece baktığımı değil, görüldüğümü de hissettiriyordu. Öyle bir görülmekti ki bu, tüm çıplaklığımla, tüm kusurlarımla, tüm yaralarımla kabul edildiğimi biliyordum.

Rauf'un eli hâlâ çenemdeydi. Sıcaklığını hissediyordum tenimde. O sıcaklık içimdeki tüm soğukları eritiyor, tüm korkuları dindiriyor, tüm yaraları sarıyordu. Onun yanında kendimi hep daha güçlü, daha cesur, daha canlı hissediyordum.

Artık dayanamayacağımı anladım. Bu kadar yakınken, bu kadar onunlayken, bu kadar aitken, daha fazla bekleyemezdim. Dudaklarımı dudaklarına yaklaştırdım. Nefesim nefesine karıştı, tenim tenine değdi. Sanki ruhumuz bir ateşe dönüşmüş, ikimizi de sarmış, kül edecek ve bizi küllerimizden yeniden doğuracaktı.

Alt dudağım onun alt dudağına sürtünürken dilimin ucuyla hafifçe üst dudağına dokundum. Rauf'un dudakları aralandı, nefesi ağzıma karıştı. Daha derine indim, dilim onun diliyle buluştu. Islak, sıcak, davetkâr. Öyle bir danstı ki bu, ritmini kaybettiğin ama asla durmak istemediğin bir dans...

Ellerim yüzünde gezindi. Parmak uçlarım, kaşlarını, göz kapaklarını, elmacık kemiklerini, çenesinde gezindi. Siyah gömleğinin yakasına dokundum, açık kalan düğmelerin arasından göğsüne ulaştı elim. Teni sıcaktı, ateş gibiydi. Kalbinin atışlarını hissettim avucumda, hızlı ve düzensizdi.

Rauf'un elleri belimdeydi. Zümrüt yeşili elbisemin ince kumaşı altında, tenimi kavrıyordu sanki. Parmakları belimde hafifçe sıkıldı, beni kendine daha da çekti. Öpüşümüz daha da derinleşti, daha da ateşlendi. Dudaklarımız birbirini eziyor, dillerimiz birbirine dolanıyor, nefeslerimiz birbirine karışıyordu.

Bir an için ayrıldık, nefeslenmek için. Ama gözlerimiz ayrılmadı. Alınlarımız birleşikti, nefesimiz birbirine karışıyordu. O kahverengi gözlerin içinde kaybolup gitmiştim. Dibe vuracak, boğulacak, yeniden doğacaktım.

Rauf'un elleri sırtımda gezindi, belimden yukarı, kürek kemiklerime, oradan da enseme uzandı. Parmakları saçlarımın arasında kayboldu, hafifçe çekti başımı geriye. Boynum açıldı, dudakları boynuma indi. Tenimi yakan, içimi titreten, beni kendimden geçiren öpücüklerini kondurmaya başladı.

Başımı arkaya attım, gözlerimi kapattım. Onun dudakları boynumda gezindikçe, içimdeki ateş büyüyor, büyüyor, beni kül ediyordu. Elleri hâlâ saçlarımdaydı, hafifçe çekiyor, okşuyor, seviyordu.

"Rauf," diye inledim, sesim tanınmaz haldeydi.

Dudaklarını boynumdan çekti, gözlerimin içine baktı yeniden. O kahverengi gözlerde, ateş vardı, tutku vardı, sevgi vardı, ama aynı zamanda sonsuz bir derinlik vardı. O derinlikte kaybolup gitmek istedim. Rauf, üzerime doğru yavaşça uzanmaya başladı. Sanki bir mezarlığın içine yatıyordum ve Rauf, benim üzerime atılacak o topraktı.

Mindere sırtüstü uzandım, saçlarım mindere serildi, dağıldı etrafa. Dirsekleri başımın iki yanında kalırken yüzü yüzüme yaklaştı. Gözlerimin içine baktı. İşte o an, gökyüzündeki yıldızlar sanki üzerimize dökülmeye başladı. Rauf'un saçlarının arasından, omuzlarının yanından, süzülüp geliyorlardı üzerimize. Her bir yıldız, ayrı bir öpücük, ayrı bir dokunuş, ayrı bir sevgiydi sanki. Tenimde hissediyordum onları, sıcacık, ışıl ışıl, pırıl pırıl.

Dudakları yeniden dudaklarıma indi. Bu sefer daha yavaştı, daha uzundu, daha anlamlıydı. Bir öpücükten çok, bir sözdü bu. Birbirimize olan bağlılığımızın, sevgimizin, tutkumuzun sözüydü.

Dudaklarımız ayrıldığında gözlerimin içine baktı. O kahverengi derinlikte, artık sadece ateş değil, teslimiyet de vardı. İkimizin de bildiği, ikimizin de istediği o ana doğru yavaşça süzülüyorduk.

"Seni istiyorum," diye fısıldadım, dudaklarım onun dudaklarına değerken. Kelimeler, bir öpücüğün içinde eriyip ona aktı. "Senden başka hiçbir şey istemiyorum."

"Ben zaten seninim," dedi, dudaklarını dudaklarımdan ayırmadan. Sesi o kadar alçaktı ki, kelimelerden çok bir nefesti sanki. "En başından beri senindim. Çünkü ben bu hayatta yalnızca senin için varım."

Parmağı, incecik kumaşın altında tenime dokundu. Ürperdim. Ama bu ürperti, soğuktan değil, bekleyişten, arzudan, onun dokunuşunun tenimde bıraktığı o tarifsiz histendi. Parmakları, askıyı yavaşça omzumdan indirdi. Kumaş tenimden ayrılırken hafif bir ses çıkardı, sanki bir fısıltı gibi. O fısıltı, geceye karıştı, yıldızlara yükseldi, kayboldu.

Elbise, belime kadar indi. Tenim, geceyle buluştu. Havada hafif bir serinlik vardı ama Rauf'un bakışları, tenimde ateşten bir örtü gibiydi. Gözleri, bedenimde gezindi. Öyle bir bakıştı ki bu, dokunmadan okşayan, görerek seven, izleyerek arzulayan bir bakış.

"Çok güzelsin," dedi, sesi o kadar alçaktı ki, neredeyse duyamayacaktım. Ama duydum. Kelimeleri değil, içindeki anlamı duydum. Sevgiyi, arzuyu, hayranlığı duydum.

Ellerini belime koydu, beni kendine çekti. Tenim onun gömleğine değdi. Kumaşın pürüzlü dokusu, tenimin pürüzsüzlüğüne sürtündü. Ürperdim yine. Ama bu kez, onu daha da yakınıma çekmek istedim. Onunla aramdaki her şeyi kaldırmak, tenim tenine değsin, kaybolayım istedim.

Ellerim, gömleğinin düğmelerinde gezindi. Bir bir çözdüm onları. Her düğme, yeni bir keşifti. Her açılan yer, yeni bir sırdı. Gömleği omuzlarından indirdiğimde, göğsü ortaya çıktı. Ay ışığı, teninde parlıyor, her bir kasını ayrı bir güzellikle aydınlatıyordu. Ellerimi göğsüne koydum. Sıcaktı. Kalbi atıyordu. Benim için atıyordu.

Dudakları boynuma indi. Tenime her dokunduğunda yıldızların üzerime bir kar misali tenime dokunduğunu hissediyordum. Sanki Rauf'un öpücükleri, yıldızların bıraktığı izlerle buluşuyordu. Köprücük kemiğimi buldu dudakları, orada bir an durdu, ardından göğüslerime doğru sürüklendi. Tenim, onun dudaklarının değdiği her yerde yanıyor, ateşleniyor, onu daha çok istiyordu.

Elleri bedenimde gezindi. Belimde, karnımda, kalçalarımda... Her dokunuşunda içimde bir şeyler kıpırdıyor, bir volkan patlıyor, lavlar tüm bedenimi sarıyordu. Ona tutundum. Sımsıkı. Bırakmamacasına.

Elbise, bedenimden sıyrılıp alındı. Tenim, geceyle tamamen buluştu. Rauf, çıplak bedenini bir kez daha üzerime eğdiğinde, gökyüzündeki yıldızlar sanki biraz daha yaklaştı. Sanki onlar da bu ana şahitlik ediyor, bu anı kutsuyor, bu anın bir parçası olmak istiyorlardı.

Tenimiz tene değdi, kalbimiz kalbe. Birbirimize kenetlendik. Öyle sımsıkı, öyle derin, öyle sonsuz bir kenetlenişti ki bu, hiçbir güç ayıramazdı bizi.

Dudakları dudaklarımı buldu yeniden. Elleri bedenimde, benim ellerim onun sırtında, saçlarında, ensesinde gezindi. Nefesim hızlandı. Kalbim duracak gibiydi. Ama korkmuyordum. Çünkü onunlaydım. Onun kollarında, onun bedeninde, onun ruhunda kaybolmuştum.

Birbirimize karıştık. Deniz dalgalanıyor, yıldızlar parlıyor, rüzgâr esiyordu. Ama biz, bunların hiçbirini duymuyor, görmüyor, hissetmiyorduk. Çünkü biz, kendi evrenimizde, kendi dünyamızda, kendi cennetimizdeydik.

Ve orada, o cennette, saatlerce seviştik. Bazen yavaş, bazen hızlı, bazen usul, bazen tutkulu. Her anı ayrı bir güzellik, her dokunuş ayrı bir anlam, her öpücük ayrı bir sözdü.

Rauf, çıplak bedenlerimizi incecik bir örtünün altına sakladığında, alnımı alnına yasladım.

Şafak sökmeye başlamıştı.

Gecenin karanlığı, usul usul yerini mavinin en yumuşak tonlarına bırakırken denizin üzerinde hafif bir buhar yükseliyordu. Ufuk çizgisi, önce pembeye boyandı, sonra turuncuya, sonra altın sarısına. Güneş, sanki bu anı rahatsız etmek istemiyormuş gibi ağır ağır, mahcup bir sevgili gibi yükseliyordu denizden.

Şafak tam doğduğunda, gökyüzü turuncuya boyandığında, Rauf dudaklarını alnıma bastırdı.

"Deniz," dedi, Rauf. "Fırtınada sürüklediği gemileri karadan uzaklaştırmaya çalışırken her bir gemi, farklı limanlara zincirlerini vururlar."

Yorgunluktan kapanan gözlerimi açıp Rauf'a baktım. Rauf, alnını yeniden alnıma yaslayıp gözlerini kapattı. "Sağ çıktığım fırtınada ben, bir tek sana vuruldum."

-16 SAAT ÖNCE-

🔗

Güneş, Büyükada'nın üzerinde yükseldikçe, görünmez bir saatin kolları da acımazsızca işliyordu.

Geriye yalnızca on altı saat kalmıştı.

Ada, bilinmezliğin içindeki kapılarının ardında her şeyden bihaberdi.

Miraç, Lerna, Eamon ve Alistair, kulübenin önünde toplanmışlardı. Eamon, bastonuna dayanmış, gülümseyerek adayı işaret ediyordu. Beyaz saçları, güneşin ışığında gümüş bir taç gibi parlıyor, yüzündeki çizgiler her bir gülümsemesinde daha da belirginleşiyordu. Alistair, onun hemen yanında, maskesiz yüzüyle duruyor, o mavi gözlerle etrafı süzüyordu. Üzerinde siyah bir kazak ve pantolon vardı, her zamanki gibi sessiz ve tetikteydi.

Lerna, üzerinde rahat bir spor kıyafetle, saçlarını toplamış, gülümsüyordu. Miraç onun hemen yanında, üzerinde kot pantolon ve beyaz bir tişörtle duruyordu. Saçlarını dağınık bir topuz yapmış, yüzünde hafif bir gülümsemeyle adayı izliyordu.

Eamon, eliyle patikayı gösterdi.

"Hadi bakalım," dedi, sakince. "Bugün adayı gezeceğiz çocuklar."

Lerna, kaşlarını büzerek Eamon'a baktı.

"Normal şartlarda Fırat'ın da bizimle gezmesi lazımdı," dedikten sonra Miraç'a döndü. "Ama senin kocan sayesinde markete tavuk almaya gittiler."

Miraç, gülerek gözlerini büyüttü.

"Ne yapayım?" diyerek sitem etti. "Rauf, 'canım mangal çekti, akşama mangal yapalım' deyince bir şey diyemedim. Kahvaltıdan sonra uyumadan Fırat'ı da aldı gitti."

"Çocuklar," dedi Eamon, bastonunu sıkıca tutarak ileriye bakarken. "Daha bir haftanız var. Yarın da onlarla birlikte çıkarız yürüyüşe. Haydi bakalım, gelin. Birinci girişe doğru gidelim."

Dördü birden patikaya doğru yürümeye başladılar. Alistair, Eamon'un hemen arkasında, bir adım geride eşlik ediyordu. Altlarından geçtikleri her bir çam ağacının gövdelerinden ve yapraklarından dökülen güneşin ağır parıltıları, sanki onlara bir yolun tarifini veriyor gibiydi.

Aynı anda, kilometrelerce ötede, Gölcük Deniz Üssü'nün ikinci komuta merkezinde, zaman daha hızlı akıyordu.

Binanın en üst katındaki toplantı odası, ana komuta merkezinden biraz daha farklıydı. Duvarlar, boydan boya haritalarla kaplıydı. Bir duvarda Ege Denizi'nin detaylı bir haritası, diğerinde Akdeniz, bir başkasında ise Karadeniz'in derinliklerini gösteren batimetrik haritalar asılıydı. Odanın ortasında, uzun bir toplantı masası duruyordu. Masanın üzeri, dosyalar, klasörler, bilgisayar ekranları ve çeşitli cihazlarla doluydu. Bir köşede, büyük bir ekranda anlık uydu görüntüleri akıyordu.

Bu komuta merkezine yalnızca kıdem olarak üst ve onların içeriye girmesi için yetki verdikleri görevliler girebiliyordu.

Masanın etrafında beş kişi oturuyordu.

Rauf baş köşede, elleri masanın üzerinde birleşmiş, ciddi bir ifadeyle karşısındakilere bakıyordu. Üzerinde mavi bir kazak vardı, kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı. Saçları hâlâ hafif dağınıktı ama gözleri tamamen açık ve tetikteydi. Dün geceki o huzurlu anlar, yerini bu sabah bambaşka bir gerçekliğe bırakmıştı.

Arven, onun hemen yanında oturuyordu. Üzerinde resmi bir üniforma vardı, yakasındaki rütbe işaretleri bilgisayar ışıklarıyla parlıyordu. Önündeki dosyayı karıştırıyor, ara sıra başını kaldırıp Rauf'a bakıyordu. İki kardeş arasında, konuşulmadan anlaşılan bir dil vardı.

Ceylin Arven'in çaprazında, elindeki tablete bir şeyler not ediyordu. Üzerinde siyah bir takım elbisesi vardı, saçlarını sıkı bir topuz yapmıştı. Yüzünde, mesleğin verdiği o ciddi ifade vardı ama gözlerinde, Arven'e baktığında hafif bir yumuşama oluyordu.

Fırat, masanın diğer tarafında kollarını göğsünde birleştirmiş, yüzünde ciddi bir ifadeyle oturuyordu. Üzerine siyah bir sweatshirt ve kot pantolon giymişti. Gözleri, yanında duran bilgisayar ekranına kilitlenmiş, her ayrıntıyı not ediyor, her ihtimali hesaplıyordu.

Fırat'ın yanındaki sandalyede ise Araf Arsenyev oturuyordu. Yeşil buzul bakışları hemen önündeki dizüstü bilgisayarın ekranına kilitlenmişti. Parmakları aralıklı boşluklarla klavyenin üzerinde geziniyor, arada durup yazdıklarını kontrol ediyor ve ardından yeniden yazmaya devam ediyordu.

Rauf, derin bir nefes aldı, önündeki dosyayı açtı.

"Ava'dan bir haber var mı?"

Soru, odanın soğuk havasında yankılandı. Herkesin gözü, bir anda bilgisayar ekranına kilitlenmiş olan Arsenyev'e çevrildi.

Arsenyev, parmaklarını klavyeden çekmedi. Yeşil buzul gözleri, ekrandaki verileri tarıyor, her bir satırı, her bir rakamı, her bir anormalliği süzüyordu. Bir an için durdu, kaşları hafifçe çatıldı, sonra yeniden yazmaya devam etti.

"Hâlâ sessiz," dedi, duygusuz bir sesle. "Adamları malikanenin etrafında dolanıyor ama hiçbir hareket yok. Gelen giden de yok. Geçen gün adamlarından birkaçı dışarıya çıktı. Paketledik. Erzaklarının artık azalmaya başladığını düşünüyorum. Aksi takdirde dışarıya adamlarını salmazdı."

Arven, önündeki dosyadan başını kaldırdı.

"Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi?"

Arsenyev, gözlerini ekrandan ayırmadan cevap verdi.

"Kötü," dedi. "Neler planladığını anlayamıyoruz."

Rauf, masaya hafifçe vurdu parmaklarıyla. O kahverengi gözlerde, düşünce kıvılcımları dans ediyordu.

"Khaos'un biyolojik silah uzmanı olmasından başka elimizde herhangi başka bir bilgi var mı?"

Fırat, göğsündeki kollarını çözerek eğildi ve dirseklerini masaya dayadı. Ceylin, tabletini bıraktı, ellerini masada birleştirdi. Arsenyev, ilk kez gözlerini ekrandan ayırdı. O yeşil buzul bakışlar, bir an için odadakilerin üzerinde gezindi, sonra yeniden ekrana döndü.

"Hayır," dedi, Araf. "Khaos, Ava tarafından o kadar iyi saklanıyor ki hiç kimse ne gerçek adını ne de görünüşünü bilebiliyor. Sistemlerde, onun yüzünden yapılmış saldırılar sonrası kalan kalıntılardan başka elimizde hiçbir şey yok."

Arsenyev, parmaklarını klavyede gezdirdi, ekranda yeni görüntüler açıldı. Laboratuvar fotoğrafları, deney tüpleri, karmaşık kimyasal formüller birer birer sıralandı. Bilgisayar ekranını herkesin görebileceği şekilde döndürdü.

"Bu kişi, yalnızca teori bilen biri değil, üretimini de yapan biri. On yıl önce Suriye'de, üç yıl önce Kuzey Kore'de, geçen yıl da bir Rus biyolojik silah tesisinde izlerine rastlanmış."

Ekranı yeniden kendine doğru çevirip bakışlarını Rauf'a çevirdi.

"Ama oraya nasıl gittiği ve oradan nereye gittiği hakkında hiçbir iz yok. Lakabının hakkını veren biri, Khaos."

Rauf, masaya vurduğu parmaklarını durdurdu.

"Khaos'un ele geçmesi için Ava'nın harekete geçmesi şart. Bir şekilde onu ayaklandırmamız gerek."

Arven, kardeşine baktı.

"Ne yapmayı planlıyorsun?"

Rauf'un dudakları düşünceli bir kıvrımla büzüldü.

"Plan yapmak için," dedi, "önce neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmemiz lazım. Bu toplantıyı yaptığımızdan ne Sualtı Akreplerinin ne de Miraç ile Lerna'nın haberi var. Gizli bir operasyon başlatıyorum."

Arven, kaşlarını çattı.

"Miraç bunu sonradan öğrenirse, ona söylemediğin için sana kızabilir."

Rauf, derin bir nefes aldı. Gözleri bir an için boşluğa daldı, sanki içinde bin bir ihtimali tartıyor, bin bir sonucu hesaplıyordu. Parmakları masanın üzerinde hafifçe titreşti, sonra durdu.

"Ava'dan bahsediyoruz," dedi Rauf, nefesini verirken. "Lerna ile Miraç için geçmişi olan bir ucubeden. Onları bu meseleden uzak tutmak istiyorum. Hiçbir şekilde Miraç ile Ava'nın karşı karşıya gelmesini istemiyorum."

Arven, kardeşinin yüzündeki ifadeyi okumaya çalıştı. O kahverengi gözlerin ardında, bir volkan saklanıyordu. Dışarıdan sakin görünen, ama içinde lavlar kaynayan bir volkan.

"Rauf," dedi Arven, sesi yumuşaktı ama kararlıydı. "Miraç senin eşin. Onu korumak istemen çok doğal. Ama unutma, o da bir asker. Onu bu işten uzak tutarak koruyacağını mı sanıyorsun?"

Rauf'un gözleri, abisine döndü. O kahverengi derinlikte, bir an için bir şey kırıldı. O sert, o kararlı, o komutan ifadesinin altında, bir eş vardı. Seven, endişelenen, korkan bir ruh eşi.

"Biliyorum," dedi, sesi öncekinden daha alçaktı. "Ama söz konusu sevdiklerim olduğunda, neye dönüştüğümü de sen biliyorsun."

Arven, kafasını silikçe iki yana salladı.

"Rauf," dedi, direterek. "Miraç bunu öğrendiğinde, korumak istediğin için değil, onu bu işin dışında bıraktığın için kızacak. Onunla konuşmalısın."

"Arven haklı, Rauf," dedi, Ceylin. Arkasına yaslandı. "Sır, en büyük düşmandır. Ona bu durumu açıklamalısın."

Fırat, masanın diğer tarafından seslendi.

"Siz daha asıl bombayı bilmiyorsunuz ki?"

Arven, yeniden kaşlarını çatarak Fırat ile Rauf'un yüzü arasında mekik dokudu.

"Siz ikiniz, derhal bana o aklınızdaki tilkileri açıklayın."

Rauf, sessiz kalarak Arven'e baktığında Fırat, derin bir nefesle arkasına yaslandı.

"Rauf, Ava'nın yanına sızmayı planlıyor."

Arven, Ceylin ve Araf, aynı anda Rauf'a bakarak "Ne!" dediler. Rauf, kulağında çınlayan sesle yüzünü buruşturarak arkasına yaslandı. Kollarını göğsünde birleştirdi, bakışlarını masadaki dosyaya indirdi. Söyleyecek bir şey arar gibiydi ama kelimeler bir türlü gelmiyordu.

Arven, masaya ellerini koyup Rauf'a doğru eğildi. Yüzü öfkeden kızarmış, gözleri ateş saçıyordu. O sakin, o soğukkanlı, o her şeyi hesaplayan Arven gitmiş, yerine kardeşini korumak için her şeyi yapmaya hazır bir abi gelmişti.

"Sen kafayı mı yedin oğlum?" dedi, sesi odada yankılandı. "Miraç'tan Ava'yı uzak tutmaya çalışırken kendin mi gireceksin lan delinin inine?"

Rauf, derin bir nefes aldı. Abisinin o öfke dolu bakışlarına karşılık vermedi. Sadece sustu. O sustukça, Arven'in öfkesi daha da büyüyordu.

"Nasıl sızacaksın yanına? O da gördü seni. Maske mi takacaksın suratına seni tanımasın diye? Heh! Yüzüme bak, cevap ver!"

Ceylin, araya girdi.

"Arven, sakin ol," dedi, elleriyle yatıştırıcı bir hareket yaparak.

Rauf, göz ucuyla Arven'e baktı.

"Aslında maske olayını bende düşünmüştüm. Gözlerime de lens takacaktım."

Arven, "O lensi senin gö-" göz ucuyla Ceylin'e bakıp sinirle gözlerini kapatıp açtı. "Benim aklımla dalga geçme. Senin düşüncelerin kadar benim adam sikmişliğim var!"

Arven, sinirine hâkim olamayıp son anda ağzından çıkanları duyamazken, Rauf'un dudaklarının kenarında istemsiz bir kıvrılma oldu. Ama hemen toparladı kendini. Çünkü biliyordu ki Arven, artık yeterince sinirliydi.

"Abi," dedi Rauf, sesi hâlâ sakindi. "Sakin ol. Otur şöyle."

Arven, masaya vurdu eliyle.

"Sen benim emrim altındasın, Rauf Yüzbaşı! Hareketlerin ve alacağın kararların hiçbir zaman benim onayım olmadan gerçekleşmeyecek. Ayrıca Sualtı Akreplerinin tek komutanı değilsin, burada Miraç olmadan ne karar almak doğru olur ne de plan yapmak."

Sesi, odanın soğuk duvarlarında yankılandı. Öyle bir öfkeydi ki bu, yılların hasretiyle, yeni bulunmuş bir kardeşliğin koruma içgüdüsüyle yoğrulmuş, taşmak üzere olan bir volkan gibiydi.

Rauf, öne eğilerek dirseklerini masaya yasladı. Yüzünde o her zamanki sakin ifade vardı ama gözlerinde, abisinin bu tepkisini anlayan, hatta belki de bekleyen bir derinlik vardı.

"Ben ne Miraç'ı ne de timden birini Ava'nın karşısına çıkartmayacağım, Binbaşım. Ava'nın Miraç'ı istemesinin tek sebebi intikam almak istemesi," dedi, sesi sakindi ama kararlıydı. "Hepimiz tehlikenin farkındayız fakat onları uzak tutarken Ava'yı kontrol edemeyiz. Neler düşündüğünü, ne planladığını öğrenmek için onun yanına girmemiz lazım. Ama bunu bizimkileri uzak tutarak yapmamız lazım."

Arsenyev, gözlerini Arven'e çevirip kaşlarını kaldırdı. O yeşil buzul bakışlar, hiçbir duygu ifade etmiyordu ama söyleyeceği sözlerin ağırlığını taşıyordu.

"Rauf burada haklı, Arven," dedi gözlerini çekmeden. "Kalabalıkla iş yapamayız. Ava'nın harekete geçmesini engelleyen tek etken şu an benim ekibim. Varlığımızı malikanenin etrafında göstererek sadece onu korkutuyoruz. Dışarıya hiçbir iz vermemesi bizim aleyhimize olur, aksi bir durumda öyle kalırız. Bize içeriden biri lazım."

Arven, Arsenyev'e döndü. Gözlerinde öfke hâlâ tazeydi, bakışları adeta bir hançer gibi saplanıyordu karşısındakine.

"Ava şarjörü dolu bir silah, Arsenyev," dedi, dişlerinin arasından. "Kardeşimi patlayacak bir silahın önüne mi atmamı istiyorsun benden?"

Rauf, üfleyerek ayağa kalktı ve Arven'e doğru döndü. Hareketleri hızlıydı ama telaşsızdı. Uzun boyu, masanın etrafındaki herkesi gölgede bırakıyor, varlığıyla odayı dolduruyordu.

"Bu konu iyice sulanmaya başladı, sakin olup beni bi' dinle artık," dedi.

Arven'in bakışları Rauf'u bulduğunda Rauf, çenesini kaldırdı. O hareket, bir meydan okumaydı. Ama aynı zamanda, bir güven göstergesiydi. Kendine, planına, başaracağına olan inancının dışa vurumuydu.

"Elimi kolumu sallayarak girmeyeceğim zaten ben onun yanına," dedi, kelimeleri tartarak. "Onda koz varsa bizde de koz var Arven. Onun kozu Khaos, bizimkisi ise üs. Her iki tarafın da en büyük zaafı. Eğer Ava'yı ele geçirirsek, Khaos'u da geçiririz."

Rauf, bedenini masaya doğru çevirip ellerini masaya yasladı. Avuçları soğuk yüzeyde, parmakları hafifçe aralanmış, sanki masadaki dosyalardan güç alır gibiydi. Bakışları, önündeki belgelerde gezindi, her bir satırı, her bir rakamı, her bir detayı süzdü.

"Ava, cezaevinden çıkmasına rağmen malikaneye kilitlenmiş durumda," dedi, gözleri hâlâ dosyalardayken. "Elleri ve düşünceleri serbest olsa da ayakları prangalı. İstediği hiçbir yere öyle kolayca ayrılıp gidemiyor."

Çenesini dikleştirip Arven'e baktı. O kahverengi gözlerde, ateş vardı, kararlılık vardı, ama aynı zamanda, abisine duyduğu o sonsuz güven vardı.

"Öyle bir kişi olarak çıkmalıyım ki karşısına, benim kim olduğumu hiçbir zaman anlayamamalı."

Arven, kardeşinin gözlerine baktı. O kahverengi derinlikte gördüğü şey, onu hem gururlandırıyor hem de korkutuyordu. Gurur, Rauf'un bu kadar cesur, bu kadar kararlı, bu kadar fedakâr olmasından geliyordu. Korku ise, aynı cesaretin onu kaybetmesine neden olabileceği düşüncesindendi. Bir an için sustu, kelimeleri tarttı, sonra sadece sormakla yetindi.

"Peki ya Sualtı Akrepleri?"

Soru, odanın soğuk havasında bir kurşun gibi saplandı. Herkesin nefesi kesildi. Fırat'ın ve Araf'ın gözleri Rauf'a kaydı, Ceylin'in elleri masanın üzerinde kenetlendi.

"Benim Ava'nın yanına sızacağımdan, bu odadakiler hariç hiç kimsenin haberi olmayacak," dedi Rauf, bir an bile duraksamadan. Cümleleri bir duman gibi tavanın altında dolaşıyor, herkesin ensesinde bir nefes gibi duruyordu. Gözlerini Arven'in bakışlarından ayırmadan ekledi: "Miraç bile bilmeyecek."

Somebody's Watching Me, Portals

Melek Özkara, Ağzından

Su birikintileri ve aynalar.

Onlar, hep yalan söyler.

Çünkü seni sana yansıtan her şey, bir noktada kırılmaya başlar.

Aynaların yalan söylediğini ilk keşfettiğimde henüz yedi yaşındaydım ve o günden beri her yansıyan yüzeyde bir başka Melek'in intiharını izliyordum. Annemin ellerinin elimde değil, tenimin üzerinde dolaşan farklı ellerin üzerinde olduğunu, yine o aynanın karşısında öğrenmiştim. Bana dokunan sayısızca eller, her seferinde aslında ona dokunuyor olurdu.

Bir odanın tam ortasında durup duvarların üzerime geldiğini hissetmekle, duvarların içinden çıkıp kendime baktığımı görmek arasında ince bir çizgi vardır ve ben o çizginin üzerinde doğmuştum.

Kendimi tavandan seyrettiğim o sabahı hatırlıyordum. Birkaç saat önce tenimde dolaşan eller, şimdi etrafımda hareketsizce duruyordu. Nefes alıp almadığımı anlamak için saatlerce bekledim ama o bekleyiş sırasında nefes almayı unuttum. Gözlerimin odağındaki odayı kaplayan her aynadan kendimi görüyordum. Yüzlerin hepsi bana aitti ama ben, hangi parçama tutunmam gerektiğini bilemiyordum.

Etrafımdaki ellerin parmaklarına bulaşmış kan izleri, tenimde parmak izlerinin kalıplarını bırakırken hangi acının kime ait olduğunu çözemiyordum. Bana dokunan her el, aslında benden bir parça koparıp götürüyor ve o parçaların nereye gittiğini bilmeyişim, beni her seferinde biraz daha eksiltiyordu.

Aynaların karşısında geçirdiğim saatler boyunca yüzümün her bir versiyonunu ezberledim ama hiçbir versiyonun içinde kendimi bulamadım. Kırk odacıklı kalbimin her odasında ayrı bir Melek yaşıyordu. Hepsi aynı anda hem hıçkırıyor hem gülüyor hem susuyor hem bağırıyordu. Lakin bazıları ayrı bir şarkı söylüyor, ayrı bir cinayet işliyor ve ben tüm bu odaların ortasında, hangi sesin gerçek olduğuna karar veremiyordum.

Annemi sevmekle öldürmek arasında geçen sürenin bir kalp atışından daha kısa olduğunu hiç kimseye anlatamadım. Çünkü anlatırken bile kalbim atmaya devam ediyor ve her atışta yeniden doğup yeniden ölüyordum. Gözlerimin odağındaki her ayna, bana başka bir gerçeği fısıldıyor ama o fısıltıların hiçbiri diğeriyle uyuşmuyordu. Duvarların içinden çıkıp bakan o gözlerin aslında kendi gözlerim olduğunu idrak ettiğim anda çığlık atmak istedim ama sesim, yıllar önce annemin dokunmayı unuttuğu bir yerde sıkışıp kalmıştı.

Hangi parçama tutunmam gerektiğini bilmediğim bir bedenle yaşamak, her sabah yeniden doğmak ve her gece yeniden ölmek demekti ve ben bu döngünün içinde o kadar çok kaybolmuştum ki artık hangi mevsimde olduğumu bile hatırlamıyordum. Aynanın gözlerinde kendi deliliğimi gördüğüm o sabah, aslında deliliğin kendisinin bir ayna olduğunu ve bana sadece görmek istediğimi gösterdiğini fark ettim.

Tenimdeki parmak izlerini suyla yıkamaya karar verdiğim bir gecem, aslında izlerin hiçbir zaman silinmeyeceğini kabullendiğim o sabahtı.

Dışarıda güneş parlıyordu. Her şey normaldi. Her şey, olması gerektiği gibiydi. Sadece ben, olmam gerektiği gibi değildim. Pencereyi açıp pervaza yaslandığımda sağımda kalan yansımada kendimi görüyordum. Orada, karşımda, kırk Melek birden duruyordu. Kimi ağlıyor, kimi gülüyor, kimi susuyor, kimi bağırıyordu. Ama hepsinin gözlerinde aynı soru vardı: "Hangimiz gerçeğiz?"

Bir delinin aynaya bakması ile bir aynanın deliye bakması arasında bir fark olmadığını düşünürdüm ama şimdi her yansımada kendi deliliğimi görüyordum.

"Ava?"

Gözlerimin üzerini kapatan örtüler, tenime doladığım bir çarşaf misali odağımdan çekilirken sol tarafta duran korumaya baktım. Sol gözümdeki karanlık zihnimi yarıya böldü.

O karanlık, yalnızca bir görme kaybı değildi. İkiye bölünmüş bir dünyada yaşamak demekti. Sağımda kalan her şey gerçekti, solumda kalan her şey ise yalnızca elimden alınan bir görünüştü. Bir insanın hayatı tek gözüyle görmesi, onların yarısı kadar gerçek olduğunu sanmak gibi bir yanılgıya düşürüyordu insanı. 

Oysa gerçek, her zaman bütündü.

Eksik olan, bendim.

"Efendim, ne zamana kadar hareketsiz kalacağız? Evdeki erzaklarımızın çoğu bitmek üzere. Dışarıdaki korumalardan bazıları, iki gün önce ana kapıdan dışarıya çıktılar ama Arsenyev Ekibi onları hemen tutukladı."

Söyledikleri sağ beynimde yankılandı, sol gözümün karanlığında anlamını yitirdi. Kelimeler, ikiye bölünmüş bir dünyada dans eden gölgeler gibiydi. Bir kısmını duydum, bir kısmını tahmin ettim, bir kısmını da hiç var olmamış gibi kabul ettim.

Oturduğum koltuktan kalkarak bedenimi koltuğa doğru döndürdüm. Vücudumun sağ tarafı artık tamamen ayaktaki korumaya odaklıydı. Sağ gözümün ucuyla korumaya baktığımda başım döndü. Zihnimin içindeki kasların, kaybettiğim sol gözümün kaslarına çekildiğini hissettim.

"Arsenyev Ekibi," dedim, sesimi tadar gibi. Kelime, dilimde eridi, dudaklarımdan döküldü, odanın içinde süzüldü. "Hâlâ bekliyorlar mı?"

Koruma başını salladı.

"Oradalar efendim. Malikaneyi çepeçevre sarmışlar. Ana kapıdan ne içeri girebiliyoruz ne dışarı çıkabiliyoruz."

Gülümsedim. O gülümseme, yüzümün sağ yarısında belirdi, sol yarısında kayboldu. Tıpkı her şey gibi. Yarım bir gülümseme. Eksik bir ifade. Tamamlanmamış bir duygu.

"Bırakın sarsınlar," dedim. "Bırakın beklesinler. Bırakın üşüsünler, acıksınlar, uykusuz kalsınlar. Ne fark eder? Onlar dışarıda, biz içeride. Ama aslında biz dışarıdayız, onlar içeride. Hangimizin hapis olduğunu kim söyleyebilir ki?"

Korumanın gözlerinde bir anlam aradım. Bulamadım. Belki de yoktu. Belki de anlam, sadece sağ gözümün gördüğü bir yanılsamaydı. 

"Efendim, bir şey demeyecek misiniz?"

Karanlık yalnızca gözümde değil, algılarımda da vardı.

Konuşmadığımı, kelimelerin yalnızca zihnimden kendi kendine sürüklendiğini fark edince burnumdan küçük bir nefes bıraktım.

"Ne demiştin?"

"Erzaklar efendim?" diye sordu, sesinde hafif bir titreme vardı. Ne kadar güçsüz bir erkekti. "Daha ne kadar dayanabiliriz?"

Bakışlarımı korumadan ayırdım, karşımdaki duvarda asılı duran tabloya çevirdim. Her gün gördüğüm, her gece yokladığım, her sabah yeniden keşfettiğim o değişken yüzey. Salın tahtalarına serilmiş bedenler, ölümün her yerde olduğu o sonsuz andan sıyrılmış bana bakıyorlardı.

Bir tanesi salın en ucunda, elini bana doğru uzatmıştı. Gözlerinde öyle bir ifade vardı ki, nefret miydi, yalvarış mı, yoksa sadece çaresizlik mi, anlayamıyordum. Salın üzerindeki bir kadın, başını iki yana sallıyordu. Sanki "Hayır," diyordu. "Hayır, yapma!" Ama neyi yapmamı istemiyordu? Khaos'u beklememi mi, yoksa beklemekten vazgeçmemi mi? Geçmişime gidip çocukluğumda gezinen ellerden kurtulmak için bir yardım çığlığı atmamı mı, yoksa kimsenin yardım etmesini beklemeden kendimin bir çığlık olmasını mı?

Hangisi daha doğruydu? Hangisi daha az acıtırdı?

Bilmiyordum.

Sadece biliyordum ki o tablo, benim aynamdı. Tıpkı diğer aynalar gibi. Tıpkı su birikintileri gibi. Tıpkı korumanın gözleri gibi. Her yerde kendimi görüyordum. Her yerde kendi yansımamı arıyordum. Ama bulduğum, hep başka bir Ava'ydı. Hiçbiri tam değildi. Hiçbiri gerçek değildi. Hiçbiri ben değildim.

O salın üzerinde, ölümle yaşam arasında sıkışıp kalmış o insanlar aslında bendim. Hepsinde bir parçam vardı. Umutlu olan, benim bir parçamdı. Umutsuz olan, benim bir parçamdı. Ölen, benim bir parçamdı. Kurtulmaya çalışan, benim bir parçamdı. Ama hangisi gerçek Ava'ydı? Hangisi, en çok bana benziyordu?

Belki de hiçbiri. Belki de hepsi.

Tıpkı kırk odacıklı kalbimde yaşayan kırk Melek gibi.

Salın üzerindeki bir çocuk, gözlerini bana dikmişti. O bakış, yıllar önce kaybettiğim bir şeyi hatırlattı bana. Ama ne olduğunu çıkaramıyordum. Çok eskiydi. Çok derindi. Çok uzaktaydı.

"Efendim, ne yapacağız?"

Gözlerimi tablodan ayırmadım. Çünkü cevap, salın üzerindeydi. O ölülerin gözlerindeydi. O uzanan ellerdeydi. O karanlık gökyüzündeydi.

"Bana," dedim, en sonunda fısıldayarak. "Yeraltı Düğümü'nü nasıl bulacağımı araştır. Bizim dışarıdaki ayağımız o olacak."

Yüzümü ona doğru çevirdim. Sol gözümün karanlığı, onun olduğu alanı ikiye böldü. Belki de bu yüzden, söyleyeceklerimi daha iyi anlayacaktı. Çünkü bazı gerçekler, ancak yarım görüldüğünde tam anlaşılırdı.

"Ama ondan önce benim dışarıya çıkmam lazım."

Korumanın gözlerinde bir soru işareti belirdi. Sormadı. Sormaya cesaret edemedi. Ama ben, o soruyu duydum. Neden dışarı çıkmak istediğimi soruyordu. Oysa cevap ortadaydı. Yüzümün yarısında, sağ gözümün sağlam kalan tarafında, o gözü kaybettiğim gecenin izleri vardı.

Ama bunları anlatmak, onlara anlam kazandırmazdı. Çünkü onlar, hiçbir zaman yarım görmemişlerdi. Hiçbir zaman bir gözleriyle karanlığı, diğer gözleriyle aydınlığı aynı anda yaşamamışlardı.

Dışarı çıkmak istiyordum. Çünkü içeride, her aynada kendimi görüyordum. Her duvarda geçmişimi. Her tabloda ölümümü. Oysa dışarıda, belki, sadece belki, bir an için olsun, unutabilirdim. Kim olduğumu, ne olduğumu, neye dönüştüğümü. Ya da belki, daha çok hatırlardım. Hangisi olduğu önemli değildi. Önemli olan, artık burada kalamayacak olmamdı. Bu odaya, bu aynalara, bu tabloya artık sığamıyordum.

Parmağımı kaldırdım, sağ gözümü işaret ettim. Sonra sol gözümün olduğu yere, karanlığa dokundum. Sirena, beni yalnızca kör etmemişti. Çocukluğumdan beri gördüğüm o siluetleri, sol gözüme tutsak etmişti. O karanlıktaki yansımaları görmeye beni mecbur bırakmıştı.

"Bir gözümle geçmişi görüyorum," dedim. "Diğer gözümle de geleceği. Ama ikisi de aynı şeyi söylüyor. İntikam."

Koruma, bir şey söyleyecek oldu, yutkundu, vazgeçti.

Başımı çevirdim, yeniden tabloya baktım. Saldaki ölüler, hâlâ bana bakıyordu. Hâlâ ellerini uzatıyordu. Hâlâ bir şey bekliyorlardı.

"Merak etme," diye fısıldadım, onlara. "Hepinizin hakkını vereceğim. Hem de tek tek."

Ardından korumaya döndüm.

"Yeraltı Düğümü'nü bul. Ben de çıkış yolunu."

-1 SAAT ÖNCE-

Arven Doruk Aslan, Ağzından

Bazı savaşları kazanmak için kaybetmeyi göze alman gerekirdi.

Bir komutan olarak verdiğim her emrin, sırtımdaki omurgayı eğmemek için olduğunu bilirken, bir abi olarak kardeşime çektiğim her sözün altında ezildiğimin farkında değildim. Gözlerinin içine baktığımda gördüğüm kararlılık, onun kararını reddederek kurduğum cümlelerin üzerini çizip geçerken, aslında onu bir cehennemin kapısına yollayacağımı biliyordum.

Direksiyonu kavrayan ellerim, bir komutanın soğukkanlılığıyla değil, bir abinin titreyen parmaklarıyla sarılmıştı siyah deriye. Önümde uzanan yol, şehrin sokaklarına doğru kıvrılıyor, her virajda biraz daha derinleşiyordu. Ama ben, yolun nereye gittiğini görmüyordum. Gözlerimin önünde, sadece Rauf'un o masada bana bakarken ki ifadesi vardı.

"Miraç bile bilmeyecek."

Rauf'un söylediği cümle, zihnimde o kadar çok yankılanmıştı ki artık kelimeler anlamını yitirmiş, geriye sadece o sesin bıraktığı ağırlık kalmıştı. Birilerinden sır saklamanın, bize neler kaybettirdiğinin en büyük örneğini yüreğinde taşıyan kardeşim, sonuçlarını düşünemeyecek kadar mı korkuyordu, ona bir şey olmasından? Yoksa sevda dedikleri bu muydu? İnsanı kör eden, sağır eden, aklını elinden alan o eski masal?

Rauf'un taşıdığı kararlılık bana, daha yeni kavuştuğum kardeşimi, kendi ellerimle bir canavarın inine göndermeye razı oldurmamıştı.

Ama onu durduracak kadar da güçlü olamamıştım.

Gaz pedalına yüklenen ayağım, aslında kaçmak istediğim her şeyden uzaklaşma çabasıydı belki de. Ama nereye gidersem gideyim, içimdeki savaşı da beraberimde götürüyordum. Direksiyonu sağa kırdım, aracı yolun kenarına çektim. Motorun sesi kesildi. Sessizlik, üzerime bir kefen gibi çöktü.

Bir insanı sevdiği kadından uzak tutmaya çalışmak, onu yaşamdan uzak tutmaya çalışmaktı. Rauf, Miraç için her şeyi göze alıyordu. Onlara, sakladığım sırrın içinden müdahalede bulunurken bunu daha iyi anlamıştım. Ben, o sırrın içine kendimi korumak için girmiştim. Rauf ise, sevdiğini korumak için saklamayı seçmişti.

Alnımı direksiyona yasladım. Gözlerimi kapattığımda göz kapaklarımın ardında, Ceylin belirdi. Toplantı odasında, masanın karşısında oturuyordu. Rauf, Fırat ve Araf, komuta merkezinden ayrıldıklarında bile benim hareket etmemi bekleyene kadar yerinden kıpırdamamıştı.

Elleri masanın üzerindeydi. Gözleri ise benim yüzümdeydi. O mavi gözler, öyle derin bakıyordu ki, içinde kaybolup gitmemek için kendimi zor tutuyordum. O an ona ne kadar istesem de ona dokunamadım. Sadece baktım.

Onun da tıpkı benim gibi, içinde bir şeylerin koptuğunu görüyordum. Dudaklarının kenarında, o her zamanki soğukkanlı ifadenin altında, incecik bir titreme vardı. Gözlerinin feri, biraz solgundu. Sanki uykusuz kalmış, sanki içinde bin bir düşünceyle boğuşuyordu.

İkimiz de konuşmuyorduk ama aynı soruyu soruyorduk: "Şimdi ne yapacağız?"

Cevabı bilmiyordum.

Telefonumun zil sesi, kabinin sessizliğinde bir çığlık gibi yankılandı. Alnımı direksiyondan çekmeden, kör bir hareketle uzandım, telefonu çıkarttım. Aramayı cevaplandırıp telefonu kulağıma yasladım.

"Alo?"

"Arven."

Okyanus Teyze'nin sesi, gecenin soğukluğunu delip geçen sıcacık bir yel gibiydi. Burnumdan küçük bir nefes vererek doğruldum, sol kolumdaki saate baktım. Rakamlar, loş ışıkta bulanık görünüyordu. Saat, 04:01'di. Onları güneş doğmadan alıp Çanakkale'ye götürecektim.

"Okyanus teyze ben sizi almayı unuttum," dedim, sesimde hafif bir telaşla. "Kapıya çıkın, almaya geliyorum on dakikaya."

"Dur deli oğlan, acele etme."

Sesi öyle sakindi ki, bir an için içimdeki telaşın ne kadar anlamsız olduğunu düşündüm. O her zamanki gibiydi. Sakin, huzurlu, güven veren.

"Dün gece İlhan amcana telefon gelince o önden Çanakkale'ye geçmek zorunda kaldı. Acele etme demek için aradım seni."

"Peki," dedim sadece. Sesim, boğazımda düğümlenen onca kelimeye rağmen sakindi. "Ben yoldayım zaten birazdan geçiyorum yanına."

Okyanus Teyze'nin hafif tebessümü duyuldu sesinde. O tebessüm, kelimelerin arasından sızıp geliyor, telefonun soğuk metalinden kalbime kadar işliyordu.

"Tamam oğlum. Dikkatli gel."

Oğlum.

Kelime, göğsümün tam ortasına saplandı. Öyle bir saplandı ki, nefes almayı unuttum bir an. Unuttuğum bir kelimenin sıcaklığı, ruhumda üşüyen gençliğimin üzerini örten bir yorgan gibiydi. Okyanus Teyze, her seferinde o genci görüyor ve yıllardır eksikliğini hissettiğim her şeyi tamamlamaya çalışıyordu. Yılların bizden çaldıklarını telafi etmek istermişçesine.

"Dikkat ediyorum Okyanus Teyze," dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak. Ama sesim titredi. O kadar hafif, o kadar incecik bir titremeydi ki bu, belki de sadece ben duydum. "Görüşürüz."

Telefon kapandı.

Bir an için öylece kaldım. Ekranın ışığı söndü, kabin yeniden karanlığa gömüldü. Yavaşça telefonu yan koltuğa bıraktım. Gözlerimi kaldırıp ön cama baktım.

"Miraç'in kalbi," dedi, Okyanus Teyze okuduğu kitaba bakarken. "Sandığınızdan daha koyudur, Arven."

Anlamamış bakışlarım yüzünde bir anlam ararmışçasına gezinirken Okyanus Teyze devam etti.

"Miraç, öyle herkesin sandığı gibi yalnızca güçlü biri değil. İçinde öyle bir ateş var ki, yıllarca sönmemek için direnmiş, her kayıpta biraz daha derine çekilmiş, her acıda biraz daha beslenmiş."

Kaşlarım çatıldığı sıra kafamı sorgularcasına iki yana salladım.

"Neden böyle düşünüyorsun? Sonuç olarak artık yaşadığımızı biliyor. Eğer bunu, seni gördüğünde ağladığı için söylüyorsan-"

Okyanus Teyze, okuduğu kitaptan bakışlarını kaldırdı.

"Koyu sular yüzeyde görünmez evlat," dedi gözlerini bana çevirirken. "Biz on sene boyunca etrafımızdaki herkesi bir dip akıntısının içine hapsettik. Dışlarından neler yaşadıklarını gördük ama içlerinde neler yaşandığını anca o derine indikçe görebiliriz."

Kafasını ağırca iki yana salladı. O hareket, sadece bir baş sallama değildi; yılların biriktirdiği acının, gözyaşının, uykusuz gecelerin sessiz bir çığlığıydı.

"Miraç, sırrın olduğu yerde ölümün sabrı olur, der."

Ölümün sabrı. Bu ne demekti? Hangi sır, bir insanı ölüm kadar sabırlı beklemeye iterdi?

"Anlamıyorum," dedim, sesim istemsizce kısılmıştı. "Ne demek istiyorsun?"

Okyanus Teyze, kitabı kucağına bıraktı. Ellerini üst üste koydu, parmakları hafifçe kenetlendi. O eller, yıllarca çocuk büyütmüş, yemek yapmış, dua etmişti. Ama benimle on yıl boyunca bir silahı kavrarcasına durmuşlardı.

"Bazı yaralar vardır, kelimelere döküldüğünde kanar. O yüzden susar insan. Kanamasın diye değil, kan kaybından ölmesin diye." Gözleri, gözlerimin içine öyle derin baktı ki, kendimi sorgu odasında hissettim. "Biz ölümü beklerken yaşamayı unuttuk ama onlar yaşarken, ölümü izlemeyi unutmadılar Arven."

Gözlerim doldu. Ağlamak istemiyordum. Ama içimde bir şeyler, o kırılan yerlerimden sızıp geliyordu.

"Miraç'ın bizim yaşadığımızı öğrenmesi, bizi kabul ettiği anlamına gelmez evlat. Arada on senelik bir boşluk var ve Miraç, o boşluğun içinde bir tek timine ve Rauf'a tutundu. Tutunduğu şeyler arasından önce timini kaybetti. Ve eğer bir gün ondan saklanılmış bir sır yüzünden Rauf'u kaybederse, bu onun içinde taşıdığı ateşin etrafındaki herkesi yok edeceği anlamına gelir."

Derin bir nefes alıp verdi.

"Evet, Miraç, on sene sonra büyük bir bağla gözyaşlarını döktü ama Rauf'un henüz yaşadığımızdan haberi bile yok. Asıl kıyamet Rauf, seni gördüğünde kopacak evlat. Çünkü o, senin saklamak zorunda kaldığın sırrın arkasından annenizi kaybetti."

Kontağı çevirdim. Motorun uğultusu, sessizliği yırttı. Gösterge panelinin ışıkları, birer birer yanarak kabini aydınlattı. Geri vitese taktım, aracı yoldan çıkardım. Şehir yoluna doğru yeniden sürmeye başladım.

Sokak lambalarının turuncu ışıkları kaldırımlara vuruyor, evlerin cephesinde gölgeler oynatıyordu. Aracı ara sokaklardan geçirip Rauf'un kaldığı apartmanın sokağına çıktığımda, Okyanus Teyze'nin beni kapının önünde beklediğini fark ettim. Dudaklarımda onu gördüğüm an var olmuş bir gülümseme taşıdığımı hissettim. Aracı, apartmanın karşısındaki kaldırım kenarına park edip araçtan indim. Okyanus Teyzeye doğru yürümeye başladım.

Okyanus Teyze'nin karşısında durduğumda ellerimi ceplerime soktum. Şafağın serin rüzgârı ensemde dolaştı. Apartmanın girişindeki sarı ışık, Okyanus Teyze'nin yüzünde yumuşak bir aydınlık oluşturuyor, saçlarındaki beyaz telleri gümüşe boyuyordu.

"Okyanus Teyze, sana hızlıca bir şey söylemem gerekiyor."

Okyanus Teyze'nin kaşları çatıldı. O an, onu korkuttuğumu düşünüp gözlerimi kapattım ve sakince bir nefes verdim.

"Endişelenme hemen. Korkulacak bir durum değil, henüz." Gözlerimi açtım, onun gözlerinin içine baktım. "Rauf, Ava'nın hareketsizliğinden dolayı bir plan yapmak istediğini söyledi. Kılık değiştirerek, onun yanına sızmayı planladı fakat bundan Miraç'ın haberinin olmamasını istedi."

Okyanus Teyze'nin gözlerindeki düşünceye yerleşmiş korku, onun kafasını iki yana sallamasına neden oldu. O korku annelik içgüdüsünün, koruma arzusunun sessiz bir haykırışıydı.

"Ava'nın Miraç için ne kadar tehlikeli olduğunun farkındayız ama bu sadece Miraç'ı değil, etrafındakileri de kapsar. Rauf'un bu düşüncesini doğru bulmuyorum, Arven."

Ellerimi ceplerimden çıkardım, iki yana açtım. Çaresizliğimin bir göstergesiydi bu belki de. Ya da ona ne kadar hak verdiğimin.

"Ben de bulmuyorum zaten Okyanus Teyze. Ama onu durduramadım." Sesimdeki çaresizlik, şafağın sessizliğinde fazla yalın kaldı. "Herkesten gizli, ikinci komuta üssünde bir toplantı yapıldı. O toplantıdan ne Miraç'ın haberi oldu ne de diğerlerinin. Ona Miraç'ın kızacağını belirttim, ikna etmeye çalıştım ama beni dinlemek istemedi. Söz konusu Miraç olunca Rauf'u hiçbir şeyin durduramayacağını yeniden anladım."

Okyanus Teyze bir adım attı bana doğru. Eli, koluma dokundu. O dokunuş, bir annenin dokunuşuydu. Annemin benim yüzümden ölümünden sonra bile hissetmekte utandığım sıcak, güven veren, iyileştiren dokunuşu.

"Arven," dedi, sesi o kadar yumuşaktı ki neredeyse duyamayacaktım. "Sırların, insanlara neler kaybettireceğini en iyi biz biliyoruz. Bu durumu Miraç'a söylemeliyiz."

Gözlerimin dolduğunu hissettim yine. Lanet olsun, bu gece neden bu kadar çok ağlıyordum?

"İki tarafı da sıkıntıya sokacak bir durum bu Okyanus Teyze," dedim, sesimin titremesine izin vermeden. "Rauf, eğer Miraç'a söylediğimizi öğrenirse yeniden bana küsecek."

Okyanus Teyze'nin gözleri parladı. O parıltıda, gurur vardı, acı vardı, anlayış vardı. Başını salladı, hafifçe.

"O hâlde," dedi, "önce gel, birlikte kahvaltı edelim. Sonra konuşuruz. Gitmekten de vazgeçtim. Ne yapacağını bilmiyorsan, seni bilen birine danıştıracağım."

Kaşlarım çatıldı.

"Kime?"

Okyanus Teyze'nin dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. O gülümseme, yılların bilgeliğiyle yoğrulmuş, her derde deva olacak kadar güçlüydü.

"Bana evlat," dedi. Çatık kaşlarımın düzelmesine neden olmuştu. Gülümsedim. "Nasıl bunca sene sana bir yol gösterici olduysam yine sana o yolda ne yapman gerektiğini söyleyeceğim."

Başımı omzuma doğru eğdim.

"Okyanus Teyze, seni bir şeye benzetecek olsaydım bu ne olurdu, biliyor musun?"

Kaşlarını merakla kaldırdı. Gözlerinde, bir çocuğun yeni bir şey öğrenmeye hazırlanırken ki o pırıltı vardı. Yaş almıştı ama gözlerindeki o merak, o heyecan, hiç solmamıştı.

"Ne olurdu evlat?"

"Yaşamın içindeki bir nehir," dedim, bir an bile düşünmeden. "Etrafında savaşlar var, ölümler var ama hiçbiri senin sakinliğini etkileyemiyor. Her seferinde durmadan akmaya devam ediyorsun."

Okyanus Teyze bir an için sustu. Gözleri, hafifçe parladı. Belki duygulanmıştı, belki de sadece benim ona böyle baktığımı fark etmenin verdiği o tarifsiz his vardı içinde.

"Yaşam bir nehirse, biz anca o nehrin kıyısında bir misafir oluruz," dedi, alayla.

Dudaklarımdaki gülümsemeyle ona bakakalırken, zamanın kıyısında durduğumuzu hissettim. Nehrin suları, ayaklarımızın dibinde usulca kıvrılıyor, geçmişle gelecek arasında incecik bir çizgi çiziyordu. İşte tam o anda, o çizgi yarıldı.

Kurşun sesi, zamanın dokusunu yırtarak geldi.

Öyle bir sesti ki bu, evrenin tüm sessizliğini içine çeken, sonra onu bin parçaya bölüp üzerimize savurdu. Kulaklarımda patladı önce. Sonra içime işledi. En sonunda, ikimizin arasında bir duvar gibi yükseldi. Dudaklarımdaki gülümseme, bir heykelin yüzündeki ifade gibi dondu kaldı.

Okyanus Teyze hareket etti. Öyle hızlıydı ki, gözlerim onu yakalamakta zorlandı. Bir an ışığın içindeydi, bir sonraki an havada süzülüyor, kollarını iki yana açmış, bedenini benimle ölüm arasında bir kalkan gibi geriyordu. Saçları, rüzgârda bir alev gibi savruldu. Gözleri, son bir kez bana baktı.

O bakış, içimdeki tüm zamanları durdurdu.

Bir ömür, ne kadardı? Saniyelerden mi örülüydü, yoksa anılardan mı? Nefeslerin toplamı mıydı, yoksa suskunlukların biriktirdiği bir boşluk mu?

Bilmiyordum.

Bir hatıra, ne kadar yaşardı? Ölümden sonra da var olabilir miydi? Yoksa o da, bedenle birlikte mi toprağa karışırdı? Onun gözlerinde gördüğüm o son bakış, bir hatıra olarak içimde yaşayacak mıydı? Yoksa zamanla silinecek, solacak, unutulacak mıydı?

Bilmiyordum.

Gökyüzü, tepemde dönüyordu. Bulutlar, bir girdap gibi etrafımda dönerken, yıldızlar kayıyor, ay soluyor, güneş doğmaya küser gibiydi. Sanki evren de bu acıya ortak oluyor, kendi dengesini kaybediyordu.

Kollarıma düştüğünde, dünyanın tüm ağırlığı omuzlarıma çöktü. Sanki yılların birikmiş tüm acıları, tüm kayıpları, tüm vedaları birden bedenine sığmış, onu bu kadar ağır yapmıştı. Onu tuttum. Sımsıkı tuttum. Bırakırsam, yok olacağını biliyordum.

"Okyanus Teyze!"

Dizlerim, bir ormanın devrilişi gibi titredi önce. Sonra, yere çakıldılar. Öyle bir şiddetle çakıldı ki, çakıl taşları dizkapaklarıma saplandı, etimi yardı, canımı yaktı. Ama o acı, onun acısının yanında bir hiçti. O acı, daha önce habercisiyle tanıştığım ölümlerin, şimdi gözlerimin önünde vuruluşu kadar anlamsızdı.

"Hayır, hayır, hayır!"

Ellerim, sırtında gezindi. Bir şeyler aradı. Bir şeyleri durdurmak, bir şeyleri düzeltmek, bir şeyleri geri çevirmek ister gibi. Ama ellerimin altında, sadece sıcak, yapışkan, koyu bir sıvı vardı. Avuçlarıma doldu. Parmaklarımın arasından sızdı. Ne kadar tutmaya çalıştıysam da, ne kadar sıktıysam da, durduramadım.

"Okyanus Teyze! Hayır!"

Gözlerim etrafta gezinirken, bir şeyler ararken, bir yardım, bir umut, bir mucize beklerken, yanaklarımdan süzülenlerin farkında değildim. Mahallede kimse yoktu. Sanki dünyanın tüm karanlığı, tüm acısı, tüm çaresizliği bir anda toplanmış, üzerime geliyordu. Sanki dünyanın tüm kanı, onun bedeninden akıyor, avuçlarımda birikiyor, sonra toprağa karışıp gidiyordu.

Bakışlarım ona döndü. Kızıl saçları yere doğru salınmıştı. Onların arasından, ensesinde biriken kanı gördüm. Saç diplerinden boynuna doğru süzülen o kızıllık, onun kendi kızıllığına karışıyor, ikisini ayırt edemez oluyordum. Hangi kızıl onun saçlarının rengiydi, hangi kızıl canını veren kanıydı, bilmiyordum artık.

Okyanus Teyze, koluma tutunduğu elini güçlükle çekip yanağıma dokundu. Parmak uçları buz kesmişti. Konuşmaya çalıştı ama dudakları aralandığında boğazından hırıltılı bir ses yükseldi, öksürdü. O öksürükle birlikte dudaklarının kenarına bir damla kan oturdu, koyu kırmızı, dudaklarının soluk pembeliğinde bir leke gibi.

"Şşş! Yorma kendini. Ambulans... Ambulans çağırmam lazım."

Sol kolumla onu kavrarken sağ elimi cebime daldırdım. Parmaklarım kumaşın karanlık dehlizlerinde çaresizce gezindi, bir umut ışığı arar gibi. Sağ cep bomboştu. Sol cep, bir hiçlikti. Arka cepler, sadece bedenimin soğukla temas ettiği noktalardı. Telefon yoktu. Lanet olası telefon arabanın içinde, koltuğun üzerinde bana bakarak sırıtan bir cellat gibi duruyordu. Ulaşılmaz bir yerde, erişilmez bir mesafede, avuçlarımın doluluğuyla yokluğum arasında bir uçurum gibi açılan o kısa mesafede.

Onu bırakmak için kıpırdandığımda, kolumdaki eli ansızın kasıldı. Bir an, öylece kaldım. O el, artık bir el değildi; ruhunun bedenine çektiği son demirdi belki de. Parmakları, bileğimi saran incecik bir kelepçe gibiydi. Güçsüzdü. Evet, öyle güçsüzdü ki, bir kuş tüyünün ağırlığında, bir yaprağın savunmasızlığındaydı. Ama o güçsüzlük, beni durdurmaya, beni orada, o anda, onunla birlikte çakılıp kalmaya yetti de arttı bile.

"Arven," dedi.

Rüzgârın kuru yaprakları sürüklediği o incecik, unutulmaya yüz tutmuş fısıltı gibiydi sesi. Kelime dudaklarının arasından dökülürken, boğazında bir yerlerde takılıp kalmış gibiydi. Öksürdü. Bu seferki öksürük, ilkinden daha şiddetliydi. Göğsü, içindeki bir volkanın son depremleriyle sarsılıyor, başı her sarsıntıda biraz daha öne düşüyordu. Dudaklarının kenarından sızan kan, bir yılanın kıvrılışı gibi süzüldü çenesine. Oradan boynuna doğru ilerledi. Beyaz teninde, incecik, kıpkırmızı, hain bir yol çizdi kendine. Bir nehir misali, yatağını bulmuş, akıp gidiyordu. Ve ben, o nehri durduramıyordum.

Yaşamın içinden bir nehir akıyordu ve ben, kıyının eşiğinde kalmış yıkımı izliyordum.

Artan kan, gözlerimi gözlerine tırmanmaya zorladı. Kirpiklerinin arasında büyüyen irisleri öyle bir maviydi ki, yılların yorgunluğunu, onca acıyı, onca kaybı, onca sevinci içinde barındıran, lakin asla solmayan, asla kirlenmeyen, asla kararmayan bir çift bakış taşıyordu. Bir okyanus. Ta kendisi. Okyanus Teyze'nin gözleri.

Şimdi bana bakıyordu. Ama bana bakarken, beni başka bir zamana, başka bir ana, başka bir acının kıyısına fırlattı. Bir evin kapısının önündeydim. Eski ahşap, boyaları yer yer dökülmüş, zamana meydan okuyan bir kapı. Kapının önünde bir kadın duruyordu. Saçlarının rengi, ateşten alınmış bir kızıllıktı. Gözleri, işte bu mavi. Aynı mavi. Bana gülümsüyordu. 

"Anne?"

Kelime dudaklarımdan dökülürken, içinde bulunduğum an bin parçaya bölündü. Zaman, mekân, gerçeklik, hepsi birbirine karıştı, kaynadı, eridi. Okyanus Teyze'nin yüzüyle annemin yüzü birbirine geçti, ayrıldı, yeniden birleşti. Hangisi gerçekti? Hangisi hayal? Hangisi hatıra? Hangisi şu an? Ayırt edemez oldum. İki kadın, iki anne, iki ölüm... Ve ben, ikisinin arasında, bir çocuk gibi çaresiz, bir yetişkin gibi güçsüzdüm.

"Okyanus Teyze?"

Sesim, bir çocuğun sesiydi. Kaybolmuş, korkmuş, karanlıkta el yordamıyla annesini arayan bir çocuğun sesi. Boğazımda düğümlenen o kelime, ağzımdan dökülürken bir iniltiye dönüştü, bir yakarışa, bir duaya.

"Miraç'ı koru."

Başımı salladım. Sallamak zorundaydım. Sallamazsam, yok olacaktım.

"Koruyacağım," dedim. Sözlerim, bir yemin gibi ağırdı. "Yemin ederim koruyacağım. Hem onu, hem Rauf'u, hem herkesi. Yemin ederim Okyanus Teyze, yemin ederim ama birlikte. Sensiz onları koruyamam."

"İlhan..."

Adı, dudaklarından dökülürken bir sevdaya dönüştü. Gözleri, bulutların ardında kaybolan bir güneş gibi uzaklaştı benden, başka bir zamana, başka bir ana, belki de ilk tanıştıkları o güne gitti.

"İlhan'a söyle... Onu çok sevdiğimi. Hep sevdiğimi. Hiç ayrılmadığımı aslında. Hep yanında olduğumu... Sadece bedenim değil, ruhum hep onunlaydı. Bunu bilsin. Bunu unutmasın."

Sesi, giderek zayıflıyordu. Her kelime, biraz daha derine çekiliyor, biraz daha uzaklaşıyor, biraz daha eriyordu. Nefesi, düzensizdi. Bir gelip bir gidiyor, her gelişinde biraz daha güçsüz, her gidişinde biraz daha derin bir sessizlik bırakıyordu ardında.

"Kendin söyleyeceksin!" diye haykırdım, hıçkırıklarımın arasında. Sesim, bir çığlıktı artık, bir isyandı, bir başkaldırıydı. "Kendin söyleyeceksin! Anlıyor musun? Sen söyleyeceksin ona bunları! Yalvarırım dayan, ne olursun dayan! Telefonumu alayım, ambulans çağırayım, bir şey yapayım, ne olursun!"

Başımı geriye attım. Gökyüzü, üzerimize çöken şakağın kanlı rengini taşıyordu. 

"Yardım edin! Yardım edecek kimse yok mu?" diye haykırdım. Tanrı'ya seslenmek istemiştim ama onun beni duymadığından haberim yoktu. 

Okyanus Teyzenin eli, yanağımdan kaydı. Parmak uçları, tenimde son bir iz bıraktı, son bir hatıra gibi. Sonra enseme indi. Beni kendine çekmek ister gibi, hafifçe bastırdı. Teslim oldum. Alnımı, saçlarına yasladım. O kızıl saçlara. Şimdi kanla karışmış, nemli, ağır, ama hâlâ o bildiğim, o sevdiğim, o anne kokusunu taşıyan saçlara.

"Yalvarıyorum sana dayan," diye mırıldandım, gözyaşlarım saçlarına akarken. "Ne olursun dayan. Kader bile annemin ölümünü bana göstermedi, yalvarırım sen de gösterme. Dayanamam Okyanus Teyze. Seni de kaybedersem, dayanamam ben buna. Yalvarırım."

"Arven, oğlum..."

Eli, ensemden kaydı.

Bir an için öylece kaldım. Dünya durdu. Zaman durdu. Nefesim durdu. Alnımı saçlarından çektim. Gözlerimi açtım. Yüzüne baktım. Gözleri kapalıydı. Kirpikleri, yanaklarında incecik gölgeler bırakıyordu. Yüzü, öyle sakindi ki, sanki sadece uyuyordu.

"Okyanus Teyze?"

Sesim çıkmadı. Boğazımda bir düğümdü sadece. Bir hiçti. Bir yoktu. Kollarımın arasındaki bedenini hafifçe sarstım.

"Okyanus Teyze?"

Kollarımda on yıl boyunca peşimden gelen, her kaçışımda beni bulan, her düşüşümde beni kaldıran o kadın vardı. On yıl boyunca beni saklayan, koruyan, kollayan kadın. On yıl boyunca bana inanan, bana güvenen, benim için kendi hayatından vazgeçen kadın.

Ama bu kez, o kalkamıyordu.

Bu kez, ben onu kaldıramayacaktım.

"Kaçtığımız şeyin, bir gün peşimizi bırakacağını sanma evlat," dedi, Okyanus Teyze. "O bizden vazgeçse bile biz kendimizden vazgeçemeyiz."

On yıllık kaçışımın sonunda, ölüm tam karşımda değil, kucağımdaydı. Soğuyan teninde hissediyordum her kaçışımın boşunalığını. Her kurtuluşumun aslında bir yenilgi olduğunu. Ve ben şimdi, kaderin benden kaçırdığı ölümün siluetini, Tanrı'nın kollarıma bıraktığı bu bedende seyrediyordum.

"Okyanus anne!"

Ne acı ki, ölümü ilk kez bu kadar yakından tanıyordum.

"Anne!"

Ne acı ki, tanımak için onu kaybetmem gerekti.

"Anne!"

Tutsak kaldığım bir anın içinde, gençliğim vardı.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!