KRAKEN KAPANI

A.D.A 33: CANAVARIN NEFESİ

⏱️ 99 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Bölüm Şarkıları;

Gece Terörü, Bö & Noes (Bu şarkının size Ava'yı çağrıştırması dileğiyle...)

Jealous, Labrinth

We Lost The Sea, A Gallant Gentleman

Ayletme Beni, Yüksel Baltacı

Shape of Lies, Eternal Eclipse

🐙

Gece Terörü, Bö & Noes

Gece, malikanenin duvarlarında yükseliyordu.

Uzaklarda, dağların ardında bir yerlerde ay vardı ama buraya ulaşamıyordu; ışığı, malikanenin ön bahçesindeki uzun çınarların dallarında takılıp kalıyor, yere dökülen gölgeleri daha da koyulaştırıyordu. Pencerelerden bazıları kapalı panjurlarla korunuyor, bazıları ise açıktı ama perdeler ardına kadar çekilmiş, içerinin sıcak ışığını dışarıya sızdırmıyordu. Gece, bu taş yığınına çarpıp duruyor, her seferinde geri dönüyor, her seferinde yeniden saldırıyordu.

İki katlı malikane, bu saldırılara aldırış etmeden duruyordu. Eskiye dayanan bir geçmişi vardı ve bu gece, o geçmişin sadece bir başka sayfasıydı. Dış cephedeki gri taşlar, zamanla yosun tutmuş, bazı yerlerde sarmaşıkların incecik dalları taşların arasına girmeyi başarmıştı. Ama içeride, bu dışarıdaki yıpranmışlığın eseri yoktu.

Hol, malikanenin kalbiydi. Döşemeleri cilalı ceviz parkeydi, üzerinde el dokuması bir halı seriliydi. Koyu kırmızı, lacivert ve altın sarısı desenler, birbirinin içinde kaybolup yeniden ortaya çıkıyordu. Duvarlar boydan boya ahşap kaplamaydı, üzerlerinde büyük boy yağlıboya tablolar asılıydı.

Bu eserler dünyanın dört bir yanından toplanmış, çalınmış, kaçırılmış ve sonunda bu malikanenin salonunda toplanmıştı. Her birinin arkasında bir hikâye vardı. Bir müze soygunu, bir koleksiyoncunun ölümü, bir uçağın kaçırılması, bir konsolosluk çalışanının rüşveti. Ama burada, bu duvarlarda, hepsi sessizce asılı duruyor, geçmişlerini fısıldamıyor, sadece var oluyorlardı.

En göz alıcı tablo, solda, diğer tablolardan daha büyük olandı. İki metreyi aşan boyutlarıyla salonun tüm havasını değiştiriyor, diğer eserleri gölgede bırakıyordu. Çerçevesi yaldızlı ve oymalıydı, defne yapraklarıyla süslenmişti. Ama asıl önemli olan, çerçevenin içindeki görüntüydü.

Fransız ressam Théodore Géricault'nun, Medusa'nın Salı tablosuydu.

Tabloda, salın üzerindeki insanlar bitkin ve ölmek üzereydi. Bazıları çoktan ölmüş, salın tahtalarına serilmişti. Hayatta kalanlar ise, uzakta beliren bir gemiye umutsuzca el sallıyor, kollarını havaya kaldırıyordu. Deniz dalgalıydı, gökyüzü karanlıktı, ölüm her yerdeydi.

Hemen sağda, mermer bir şömine vardı, üzerinde duran pirinç saat, yıllardır doğru zamanı göstermiyordu ama durmamıştı da. Şöminenin önünde, iki deri koltuk, aralarında küçük bir sehpa, sehpanın üzerinde unutulmuş bir gazete vardı.

Holün solundaki koridor, malikanenin yemek salonuna açılıyordu. Koridorun duvarları boydan boya aynalarla kaplıydı, bu aynalar koridoru olduğundan daha geniş, daha uzun gösteriyordu. Yürüdükçe, kendi yansımanızı görüyor, bir an sonra başka bir aynada tekrar karşılaşıyordunuz. Ama bu gece, bu aynalarda sadece koridorun boşluğu vardı.

Yemek salonu, duvardaki apliklerden yayılan yumuşak, sarımsı bir ışık ile aydınlanıyordu. On kişilik, ceviz ağacından, uzun ve görkemli bir masa vardı. Üzerindeki keten örtünün ütü izleri hâlâ duruyordu. On iki kişilik takım, porselen tabaklar, gümüş çatal bıçaklar, kristal kadehler özenle dizilmişti. Masanın ortasında, alçak bir gümüş vazonun içinde beyaz güller konulmuştu, yapraklarının arasında hâlâ su damlaları duruyordu. İki uzun mum, henüz yakılmamış, bekliyordu.

Masanın başında tek başına, Ava oturuyordu.

Karşısında kimse yoktu. Sağında kimse yoktu. Solunda kimse yoktu. On kişilik masada yapayalnızdı. Önünde bir yemek tabağı vardı. Su bardağı yarıya kadar doluydu, içinde bir dilim limon yüzüyordu. Şarap kadehi boştu.

İki elinde de siyah deri eldiven vardı. Bundan rahatsız olmuyormuşçasına sol elinde çatal, sağ elinde bıçak tutuyordu. Tabağında yer alan levreğin bir parçasını kesiyor, çatala batırıyor, ağzına götürüyordu. Çiğnerken pencereden dışarı bakıyor, karanlık bahçeyi süzüyor, sonra tekrar tabağına dönüyordu. Hareketleri yavaştı ama duraksamıyordu. Her lokma aynı özenle seçiliyor, aynı düzenlilikle ağza götürülüyordu.

Salonda başka hiçbir ses yoktu. Dışarıda rüzgârın uğultusu yoktu, saat tik tak etmiyordu, mutfaktan gelen bir tıkırtı bile duyulmuyordu. Sadece arada bir, çatalın porselene değdiğinde çıkardığı o hafif, incecik ses vardı.

Kapıda biri belirdi. Siyah takım elbiseli, beyaz gömlekli, kravatı simsiyah bir genç adamdı. Ellerini önünde kavuşturmuş, bekliyordu. Hareket etmiyor, konuşmuyor, sadece duruyordu. Ava'nın onu fark etmesini bekliyordu.

Ava bir lokma daha aldı, çiğnedi, yuttu. Çatal bıçağı tabağının kenarına bıraktı. Bardağının yanında duran peçeteyi alıp ağzını sildi, peçeteyi tabağın üzerine bıraktı. Eldivenli ellerini hafif yumruk haline getirip bileklerini masaya yasladı. Bakışları tabakta takılı kalmıştı.

"Ne var?"

Adam bir adım öne çıktı.

"Misafiriniz geldi efendim. Tünelde bekliyor."

Ava, yumruk yaptığı ellerini açıp masadan destek alarak ayağa kalktı. Baldırına çarpan sandalye gürültüyle geriye doğru sürüklendi. Ava, sandalyenin önünden çekilip adama bakmadan hızla koridora yöneldi. Holün o yüksek tavanlı, aynalı koridorundan hızla ilerledi, yansıması aynalarda peşinden geliyor, her bir cam yüzeyde bir an görünüp kayboluyordu. Salona geçtiğinde girişte durdu.

Gözleri Medusa'nın Salı tablosundaydı.

Tabloya doğru yürüdü ve yaldızlı çerçevesini kavrayarak duvarda sağa doğru sürükledi. Taşın taşa sürtünmesine benzer, derinden gelen, boğuk bir gıcırtı sesi duyuldu. Tablo kaydı, yerinden oynadı, arkasında karanlık bir boşluk bıraktı. Ve o anda, duvarlarda bir hareket başladı. Eski pirinç, duvara monte edilmiş aplikler tek tek yanmaya başladı. Her bir aplik yandıkça, koridorun derinliklerinden bir parça daha aydınlanıyor, karanlık geri çekiliyordu.

Koridor, tablonun hemen arkasından başlıyordu. Taş duvarlar, ayakların altında aynı taş döşeme, alçak bir tavandı. Malikanenin diğer bölümlerinden farklı, daha eski, daha ilkeldi.

Yeraltından gelen o soğuk, küflü hava yüzüne çarptı Ava'nın. Ama durmadı. Yürümeye başladı. Apliklerin ışığında, gölgesi duvarda dans ediyor, önünden gidiyor, arkasından geliyordu. Adımları koridorda yankılandı, her adımda biraz daha derine, biraz daha aşağıya iniyordu.

Koridorun sonuna vardığında tünelin ağzında birini gördü.

Bekleyen birini.

O kişinin yüzü siyah bir maskeyle örtülmüştü. Maske, yüz hatlarını tamamen gizliyor, geriye sadece gözler için açılmış iki yarık bırakıyordu. O yarıkların ardında, mavi gözler parlıyordu. Öyle bir maviydi ki, tünelin loş ışığında bile göz alıyor, insanın içine işliyordu. Uzun kirpikleri, gözlerinin hemen altında büyük bir gölgeye ev sahipliği yapıyordu. Adım seslerini duyduğunda beklediği yerden kafasını kaldırdı ve yaklaşan kadına baktı.

Ava, kendi gözlerinin rengini taşıyan bir başka insanı görüyordu. Aralarındaki tek fark karşısındaki adamın iki gözünün de sağlam, maviliklerinin içinde bir kaya parçası taşıyor olmasıydı. Ava, uzun bir süreden beri, hiç görmediği, sadece adını duyduğu bu adam ile iletişim kurmak için beklemişti. Sonunda, o adam karşısındaydı.

"Teklifimi kabul ettiğiniz için beni ne kadar onurlandırdığınızı size kelimelerle anlatamam. Uzun zaman önce sizin ve adamlarınızın gücünü oldukça duydum ama kendi gözlerimle hiç göremedim," şeytani bir tebessümle eldivenli elini uzattı. "Hoş geldiniz."

Karşısındaki adam, mavi gözlerini Ava'nın eline indirdi ve önemsiz bir uzantı olarak görerek yeniden kadının gözlerine baktı.

"Gücümün farkında olsaydınız, sizinle tokalaşmam için elinizi uzatmazdınız."

Ava'nın dudaklarındaki şeytani kıvrım önce dondu ve yavaşça silindi. Ardından havada duran elini indirirken hafifçe yumruk yaptı, sonra yanına düştü. Yeniden gülümsemeye çalıştı. Dudakları kıvrıldı, gözlerinin kenarları kırıştı ama bu sefer tebessüm gözlerine ulaşmıyordu. Sadece ağızda, sadece yüzeydeydi.

"Ah," dedi, omuzlarını kaldırırken. Ellerini birbirine kenetleyip önüne getirdi. "Alışkanlık. Ortaklarımla genelde el sıkışırım."

"Ben sizin ortağınız değilim."

Ava, duyduğu cümleyle kaşlarını kaldırdı. Tünelde ikisi de hareketsizdi. Taş duvarlardan sızan soğuk, aralarındaki mesafeyi dolduruyordu. Adamın mavi gözleri, maskenin ardından Ava'nın yüzünde gezindi. Bir an, sadece bir an, gözlerindeki izlere takıldı sonra kaydı, yeniden sağ gözle buluştu.

"Öyleyse nesiniz?"

Adam, çenesini kaldırdı. Gözleri Ava'nın yüzünden ayrılmadı, o iki buz parçası, kadının her bir çizgisini taradı, tarttı, ölçtü.

"Biz sizinle bir anlaşma yaptık. Bize biyolojik silahları üreten, Murat Sancaklı'nın kayıp yeğenini vereceksiniz," dedi ve Ava'ya doğru yüzünü eğdi. Tünelin loş ışığında maskenin hatları daha da keskinleşti, elmacık kemiklerinin altındaki gölgeler derinleşti. Sesi alçaldı, neredeyse bir fısıltıya dönüştü ama tünelin her köşesine ulaştı. "Biz de size Kayıp Üs'ün yerini bulacağız."

Tünelde sessizlik çöktü. Arkada, koridorun ağzında duran siyah takım elbiseli adam, bir heykel gibi hareketsizdi. Taş duvarlardan sızan soğuk, ikisinin arasında bir duvar gibi yükseldi.

Kayıp Üs.

Bu iki kelime, tünelin karanlığında parlayan iki ateş böceği gibiydi.

Adam yavaşça doğruldu. Hareketi o kadar ağırdı ki, sanki zaman onun etrafında yavaşlamış, her bir milimetrelik yükseliş ayrı bir anlam kazanmıştı. Maskenin ardında, dudaklarında Ava'nın onu gördüğünde büründüğü şeytani tebessümün aynısı vardı. Ama onunkisi daha doğaldı, daha yerleşikti, sanki o tebessüm yüzünün bir parçasıydı, ayrılmaz bir uzantısıydı.

"Gördüğüme göre anlaşmamızı gözden geçirmenizde fayda var," kaşlarını kaldırdı. "Zira henüz karar verememiş ya da benim kim olduğumu tam olarak kavrayamamış bir hâldesiniz."

Ava'nın yüzünde bir hareket oldu. Dudakları gerildi, çene kasları kasıldı. Sinirle kaşlarını çattı. O incecik, düzgün kaşlar birleşmeye yeltendi, alnında üç çizgi belirdi.

"Bakı-"

Adamın sağ eli hızla havaya kalktı. Ava'nın ağzından çıkan tek hece, havada asılı kalmaya fırsat bulamadan kesildi. Eli havada durdu, parmakları hafifçe aralık, avucu Ava'ya dönüktü.

"Dışarıda bir grup sizi gözetleyen asker var. İkimiz de farkındayız, öyle değil mi?"

Ava'nın sözünü kesmişti. Bunu yaparken sesi yükselmemiş, sertleşmemişti. Sadece, kelimelerini Ava'nın kelimelerinin üzerine yerleştirmiş, onları ezmiş, yok etmişti.

"Her biri sizin en ufak hamlenizi kolluyor."

Eli hâlâ havadaydı, parmakları hâlâ aralıktı. Işık, o loş, titrek tünel ışığı, parmaklarının arasından sızıyor, Ava'nın yüzünde gölgeler oynatıyordu.

"Siz harekete geçtiğiniz an ne bir üs kalacak ne de Murat Sancaklı'nın yeğeni."

Eli indi. Yavaşça yanına düştü. Maskenin ardındaki tebessümü hâlâ yerindeydi, hâlâ aynıydı, hâlâ rahatsız ediciydi. Ava'nın kaşları hâlâ çatıktı. Ama gözlerinde bir şey değişmişti. Sinirin yerini bir başka şey almıştı. Tanıdıklık mı, kabulleniş mi, yoksa saygı mı, belli değildi. Sağ gözü, o donuk buzul mavisi, adamı yeniden süzdü.

Dışarıda Arsenyev'in ekibi vardı. Ava, harekete geçmek yerine bekleyen askerlerin ne yapmak istediğinin bilincindeydi. Hepsi bir akbaba misali Ava'nın kanını istermişçesine onun peşine takılmışlardı. Yapacağı tek bir hata onun yeniden yakalanmasına neden olacaktı. Adamlarının etrafta olması bile onu bir yerden sonra korunmasına yetmeyecekti.

Karşısındaki adam, onun tek çıkış yoluydu.

Vereceği kararların hepsi birbirine bağlıydı, hepsi tek bir anlaşmanın iki ucunda duruyordu. Ava'nın çatık kaşları yavaşça açıldı. Yüzündeki gerginlik kayboldu, yerini soğukkanlı bir ifadeye bıraktı.

"Khaos, şu an yurtdışında. Onunla, sizin için iletişime geçmem için bana bir hafta daha süre vermeniz gerekli."

Adam, kaşlarını kaldırdı.

"Bir hafta daha mı?"

Bakışları hemen sağındaki apliğe çevrildi. Duvarın içinden sızan o sarı, titrek ışık, maskenin üzerinde oynuyor, mavilerine yansıyan sarı ışık, göz bebeklerinde adeta bir meşale gibi duruyordu. İki buz parçası, içlerinde volkan taşıyordu.

Gözlerini Ava'ya çevirdikten sonra gözlerini kıstı. Kirpiklerinin arasından Ava'yı süzdü. O bakış, bir cerrahın neşteri gibiydi. Gözleriyle ölçüyor, tartıyor, karar veriyordu.

"Bu sana vereceğim son hafta, Ava. Bir sonrakinde o kapıdaki askerler, binanın girişinden değil, buradan geçiş yapar."

Arkasını kadına döndü ve yürümeye başladı. Adımları hızlandı, paltosu rüzgârda dalgalanır gibi savruldu, taş zeminde topuklarının çıkardığı ses giderek uzaklaştı. Apliklerin ışığı, onu takip etti, ta ki tünelin dönemecinde kaybolana kadar.

Ava tek başına kaldı. Tünelin soğuğu tenine işliyor, duvarlardan sızan o eski, küflü koku ciğerlerini dolduruyordu. Adamın son sözleri hâlâ havada asılıydı, görünmez bir duman gibi tünelin tavanında dolaşıyordu. Ava'nın sağ gözü tünelin karanlık ağzına dikildi. Derin bir nefes aldı. Tünelin soğuk, küflü havası ciğerlerini doldurdu, bir an için başını döndürdü. Sonra arkasını döndü ve koridora doğru yürümeye başladı.

Adımları taş zeminde yankılandı, her adımda biraz daha uzaklaştı tünelden, biraz daha yaklaştı salona. Medusa'nın Salı tablosu, gizli geçidin ağzında, ona bakıyordu. Saldaki ölüler, ona bakıyordu. Uzaktaki gemi, ona bakıyordu.

Ava'nın önündeki bir hafta, bir cambaz misali ipin üzerinde yürümek gibiydi; bir yanında karanlık bir uçurum, diğer yanında daha da karanlık bir uçurum vardı. Yürüyeceği ip incecikti, ayak bastığı an neredeyse hissedilmeyecek kadar incelmiş olacak ve yılların gerilimiyle aşınmış bir halat gibi sallanacaktı. Dengesini korumak için kollarını iki yana açacak, her bir adımını titreyerek atacak, gözlerini karşıdaki kıyıya dikecekti.

Lakin yürüdüğü ipin altında ne olduğunu bilmeyecekti.

🧭

2 HAFTA ÖNCE

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Hayat bazen insana, son savaş öncesi kendini toparlaması için ikinci bir şans daha verirdi.

Size iki şey sunardı; zaman ve an.

Nasıl kullanacağınızı ise size bırakırdı.

Zaman, ensemizde soluyan bir canavar gibiydi. Nefesini hissederdiniz, sizi yakalayacakmış gibi korkardınız ama dönüp bakmaya cesaret edemezdiniz.

An, zamanın durduğunu hissettiğiniz dakikalardan oluşurdu. Nefes almaya ara verdiğiniz, kalbinizin atışlarını saydığınız, gözlerinizin önündeki görüntüyü sonsuza dek hafızanıza kazımak istediğiniz anlardan. O anlarda lügatler kelimeleri tüketir, şairler dizelerini kaybeder, ressamlar fırçalarını bırakırdı. Çünkü o anlar, kelimelerin ötesinde bir yerde durur; anlatılamaz, tarif edilemez, yalnızca hissedilirdi.

İşte revir kapısının önünde durduğum o an, tam da böyle bir andı.

Ne düşündüğümü bilmiyordum, ne hissettiğimi tam olarak adlandıramıyordum. Sadece, içimde bir şeylerin kıpırdadığını, göğüs kafesimin daraldığını, kalbimin kulaklarımda davul gibi çaldığını duyuyordum.

Yaklaşık on günden beri her sabahımı onunla açmış, her gecemi onunla kapatmıştım. Onu bu kapının arkasında bıraktığım nadir anları saymazsam hiç yalnız bırakmamıştım. Her gece ona sarılıp uyumuş, her sabah o kokuyu içime çekerek uyanmıştım. Çünkü onsuz geçireceğim bir dakika bile, bir ömür kadar uzun gelecekmiş gibi hissettirmişti.

Şimdi, bu kapının ardında, yine o vardı.

İyileşiyordu. Gerçekten çok hızlı bir şekilde iyileşiyordu. Dün görevli doktor ile konuştuğumda bana artık revirde kalmasına gerek olmadığını, sadece bir hafta sonra dikişlerini aldırmak için uğraması gerektiğini söylemişti. Bunu duyduktan sonra ilk işim yatakhanedeki odasını temizlemek olmuştu. Evet, belki hemen eve gidemeyecektik ama en azından, artık burada durmasına da gerek yoktu.

Derin bir nefes aldım. Koridorun o steril, dezenfektan kokulu havası ciğerlerimi doldurdu. Elimi kaldırdım. Parmak uçlarım, soğuk metal kulpa dokundu. Bir an için, öylece kaldım. İçimde binlerce duygu, binlerce düşünce, binlerce anı birbirine karışmış, coşkun bir nehir gibi akıyordu.

Kapıyı aralayıp içeriye girdim. Rauf, yatağının kenarında oturuyordu. Sırtı bana dönüktü, başı hafifçe öne eğikti. Altında sadece eşofmanı vardı. Omzundaki küçük bandaj hâlâ beyaz teninde bir hatıra gibi duruyordu. Ama artık onlar, bir zayıflık işareti değildi. Onun savaşının, onun dayanıklılığının, onun hayatta kalışının birer nişanesiydi.

O an, içimde bir şeyler koptu. Koşmak istedim ona, sarılmak, sımsıkı tutmak, bırakmamak. Ama koşamadım. Onun yerine yavaşça adımlamaya başladım. Attığım her adımda zihnim, alnıma yazılmış bir kaderin defalarca altını çiziyordu.

Rauf.

Adı bile içimde fırtınalar koparmaya yetiyordu. Rauf, dudaklarımdan döküldüğünde şekillenen, dilimde tat bırakan, kalbime işleyen bir kelimeydi. Hayır, sadece bir isim değildi o; benim için anlamların en büyüğü, duyguların en derini, sevginin en safıydı.

Rauf, omzunun üzerinden bana doğru döndüğünde gülümsedim. Gülümsedi. O gülümseme, yorgun yüzünde bir güneş gibi doğdu. Adımlarım kesilmedi, ona doğru yürümeye devam etti. Sanki tek yönüm oydu, tek durağım oydu. Varacağım son sokağım, çıkmaz sokağım oydu.

Ayağa kalktığında elimi uzattım. Parmak uçlarım, elmacık kemiğinde gezindi, sonra yavaşça çenesine indi. Sakallarını yeni kesmiş olmalıydı ki teni yumuşacıktı. Dokunduğum an gözlerini kapattı, başını avucuma yasladı. O an, ne hissettiğini anladım. Benim dokunuşumu, benim varlığımı, beni hissediyordu. Tıpkı benim onu hissettiğim gibi.

"Artık burada kalmak zorunda değilmişim," dediğinde gözlerini açtı. O kahverengi gözler, içinde kaybolduğum derin kuyular, şimdi bana bakıyordu. İçlerinde hiç azalmayan ama her gün daha çok birikmiş özlemi vardı, acısı vardı ama en çok da sevgi vardı.

"Biliyorum sevgilim, bende seni almaya geldim."

Onu ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha anladım o an. Sadece bir eş olarak değil, bir dost olarak, bir sırdaş olarak, bir yol arkadaşı olarak. Onsuz bir hayat düşünemezdim artık. Bu yaşıma kadar onu tanımadan yaşamıştım ama şimdi, onu tanıdıktan sonra, onsuz bir an bile geçirmek istemiyordum.

Rauf, kaşlarını kaldırıp kendi çıplak üstüne baktı. Ardından bana bakıp sırıttı.

"Beni bu halimle mi alacaksın kız? Karım görürse ikimizi de iskeleden aşağı yuvarlar."

Şak diye söylediği cümleyle gülmekten kendimi alamadım. Elim yanağından çekildi, ensesine kaydı, saçlarını okşadı. Parmak uçlarım, tellerin arasında dolaştı, o uzun siyah, yumuşacık saçlara dokundu. Kaşlarımı küçük bir sahte sinirle çattım. Hafifçe ensesinden tutup sarstım.

"Ne diyon oğlum sen? Kimmiş lan senin karın?"

Rauf, gözlerini irice açtı ama bu halimden memnun kalmış gibi de bir hali vardı. O muzip sırıtışı yüzüne yayıldı, gözlerinin kenarında o sevdiğim kırışıklıklar belirdi.

"Sen kimsin ve benim karıma ne yaptın?"

Elimi ensesinden çektim, iki elimin arasına aldım yüzünü. Başparmaklarım elmacık kemiklerinde gezindi, sonra dudaklarının kenarına dokundu. O hâlâ sırıtıyordu, gözlerimin içine bakıyordu. O kahverengi derinlikte, şimdi sadece sevgi vardı.

"Dün gece Lerna ile yatakhanedeki odanı temizledik. Ve temizlerken birazcık melankolik şarkılar dinledik. Sen dua et karşına tesbihle çıkmadım."

"Dur bakayım," dedi, pantolonumun ceplerine elini sokmaya çalışırken, "Jilet falan sıkıştırmış da olabilirsin? Hiç güven vermedin şu an bana."

Bir adım ondan geri çekildim.

"El kol yapma, façalarım seni!"

Rauf'un kahkahaları revir odasının soğuk duvarlarında yankılandı, o steril beyazlığın arasında sıcak bir renk gibi açtı. Gözlerinin kenarında o sevdiğim kırışıklıklar derinleşti, dişleri bembeyaz parlıyordu. Onu gülerken, neşeli ve sağlıklı görmek... Bunun için her şey değerdi.

Elleri havaya kalktı, teslim olur gibi. Ama gözlerindeki o muzip, çocuksu oyunbaz parıltı hiç kaybolmamıştı.

"Tamam tamam," çenesiyle arkamdaki sandalyenin üzerinde kalan kıyafetlerini gösterdi. "İznin olursa tam olarak şuradan kıyafetlerimi almak istiyorum, arsız bela kılıklı karım."

Gözlerimi devirip kafamı iki yana salladım. Arkamdaki sandalyeye uzandım. Üzerinde, özenle katlanmış siyah bir tişört, kargo cepli pantolon ve kemeri duruyordu. Tişörtü aldım önce. Ona doğru dönüp gülümsedim. Siyah pamuklu tişörtü hafifçe avuçlarımın içinde toparladım. Rauf, onu benim giydireceğimi anladığında hafifçe başını bana doğru eğdi.

Tişörtü başından geçirdim. Kumaş tenine değdi, kaydı, omuzlarına indi. Sağ kolunu yavaşça kaldırdı. Sol omzunda hafif bir acı hissettiği belliydi, yüzünde bir an için beliren o kıvrımdan anladım. Ama ses çıkarmadı. Kollarını teker teker geçirdim. Sol kolunu geçirirken, daha dikkatliydim, bandaja zarar vermemek için özen gösterdim. Parmak uçlarım, kolunda gezindi, kaslarının sıkılığını hissetti. O kaslar, beni saran, beni koruyan, beni dünyaya karşı savunan kollardı.

Tişört göğsüne oturduğunda, bir an için durup baktım ona.

Siyah, ona çok yakışıyordu. Teninin beyazlığını, gözlerinin kahverengisini, saçlarının koyuluğunu daha da belirginleştiriyordu. Omuzları, tişörtün altında hâlâ güçlü ve genişti. Bandajı, sol omzunda hafif bir kabarıklık yapmıştı ama bu bile, onun savaşçı ruhunun bir nişanesi gibiydi. Bir kahramanlık madalyası gibi.

Kargo cepli, siyah pantolonu alıp ona döndüğümde altındaki eşofmanı çıkartıp yatağın üzerine bıraktı. Pantolonu giyebilmesi için ona doğru eğdim. Önce sağ sonra sol ayağını pantolona geçirdiğinde sağ eliyle omzuma dokundu. Kumaş, bacaklarına sürtünerek yükseldi, dizlerine geldi, baldırlarını sardı, beline ulaştı. Ellerim, beline dokunduğunda, teninin sıcaklığını pantolonun ince kumaşının altında hissettim. Bir an için ellerim orada kaldı, sonra pantolonu beline kadar çektim.

Rauf, gözlerini benden ayırmıyordu. Ben onu giydirirken, o beni izliyordu. Her hareketimi, her dokunuşumu, her bakışımı. O bakış, altında ezileceğim kadar ağır ama bırakıp gidemeyeceğim kadar değerliydi. O bakışta, kendimi görüyordum. Onun gözünde ben, dünyanın en değerli varlığıydım. Ve bu, tarifsiz bir duyguydu.

Kendi giyinebilirdi ama bunu ben yapmak istemiştim. Ona sarıldığımda ellerimi koyduğum yer, benim sığındığım limandı. Şimdi ellerim orada, onu giydiriyor, ona bakıyor, ona dokunuyordum.

Kemerini takmadan önce postallarını alıp geri döndüm. Ayaklarının dibine koyduğum postallara doğru eğilecekken beni hızla doldurdu.

"Hop," dedi, uzatarak. "O kadar da değil yavrum."

Alnıma küçük bir öpücük kondurup önümde sol dizini kırdı. "Ellerinin bedenimde olması hoşuma gidiyor, buna asla itiraz etmem. Ama önümde eğilmene de asla," alttan bana baktı, "müsaade etmem."

Öylece kalakaldım. Tek dizinin üstünde, başı hafifçe yukarıda, gözleri gözlerime kenetlenmişti. Revirin loş ışığı yüzüne vuruyor, onu bir tablo kadar güzel, bir heykel kadar görkemli gösteriyordu. Öyle uzun, öyle derin, öyle anlamlı baktı ki, nefes almayı unuttum.

"Ne oldu, az önce kükrüyordun? Yoksa bu pozisyonda dilini mi yuttun?"

Gözlerimi devirdiğimde gülerek dizlerimin arkasını kavradı. Dizlerimin ikisine de pantolonumun üzerinden küçük öpücükler kondurup postalı eline aldı. Ayağına geçirdi, bağcıklarını bağladı. Yerdeki dizini değiştirip diğer ayağa geçti, aynı şeyi tekrarladı. Ben olduğum yerde ona bakıyordum. İçimde bir şeyler büyüyor, göğüs kafesime sığmıyor, taşmak üzereydi.

Postallarını giydikten sonra doğruldu. Saçları hafif dağınıktı, gözleri parlıyordu, yüzünde o sevdiğim ifade vardı. Kemeri alıp ona yeniden yaklaştım. Siyah, tokası gümüş rengi, deri bir kemerdi. Kemer, ellerimin arasında, bir yılan gibi duruyordu. Aramızda bir nefeslik mesafe kaldı. O kadar yakındık ki, nefes alışverişimizi hissediyorduk. Gözlerimin içine öyle derin, öyle anlamlı, öyle beni görerek bakıyordu ki gerçekten zamanın bizim için durduğunu hissettiğim bir diğer an bu olmuştu.

"Kollarını kaldırır mısın?" dedim, sesim bu anı bozmak istemiyormuşçasına kısıktı.

Rauf, kollarını hafifçe iki yana açtı. Kemeri, pantolonundaki halkalara geçirdim. Belinde kalan halkalara ulaşmak için alnımı göğsüne yasladığımda başını eğip saçlarımı dudaklarını bastırdığını hissettim. Kemerin her iki ucunu da pantolonun önünde eşitleyip taktığımda Rauf'un elleri, ellerimin üzerine kapandı. Başparmağı elimin üzerinde gezindi, nabzımın attığı yeri okşadı. O dokunuş, tenimde bir ateş gibi yandı, kalbime kadar ulaştı.

"Seni seviyorum," dedi, fısıltıyla. "Seni öyle bir seviyorum ki bazen içim içime sığmıyor, taşacak diye korkuyorum."

Başımı kaldırdım, gözlerinin içine baktım. Kayboldum ve kayboldukça, kendimi buldum.

"Bende seni seviyorum," dedim, gülümseyerek. "Hem de öyle böyle değil, içime sokacak kadar delirmişçesine."

Rauf, muzip bakışlarının altından bana bakarken eli, belimi saran kemerime uzandı. Beni kendine sertçe çekti.

"Bak sen?" dedi hınzırca. "İçine sokacak kadar delirmişçesine ha?"

Sırıttı. O sırıtış, bana her zaman kaybettirirdi. Ama şimdi, ona kaybetmekten daha büyük bir zafer yoktu.

"Ne yapmayı planlıyorsun Rauf Aslan?" diye sordum, sesimde meydan okuyan bir tınıyla. "Daha yeni ayağa kalktın, üzerinde üniforma bile yoktu iki dakika önce."

Rauf'un kaşları havaya kalktı. Eli, belimdeki kemerde kalmıştı, parmakları derinin üzerinde geziniyordu.

"Üniforma mı?" dedi, başını iki yana sallayarak. "Karıcığım, sen hâlâ anlamamışsın galiba. Beni asıl güçlü kılan şey, üzerimdeki üniforma değil. Senin yanımda olman."

Ellerini belimden çekip yüzümü avuçlarının arasına aldı. Yüzünü yüzüme eğdiğinde aramızda nefeslik mesafe kalmıştı.

"Ve sen," dedi, sesi alçaldı, "beni her zaman güçlü kılıyorsun Miraç. İster yatalak olayım, ister ayağa kalkmış olayım. İster üniformalı olayım, ister çıplak. Sen varsan, ben her şeyi yaparım."

O an, ne diyeceğimi bilemedim. Sadece ona baktım. Gözbebeklerinde kendimi gördüm; küçücük, savunmasız, ama onun bakışında koskoca bir evrene sığmıştım. O gözler, yıllardır içimde büyüttüğüm tüm soruların cevabıydı.

"Rauf..." diye fısıldadım. Adı, dudaklarımdan dökülürken bir duaya dönüştü, havada asılı kaldı, sonra onun kalbine düştü.

"Şşş," dedi, parmağını dudaklarıma bastırarak. "Bastır bakayım dudaklarını dudaklarıma, dindir susuzluğumu. Ben çok susadım sana."

Sessizliğin içinde öyle bir suskunluk biriktirmişti ki, şimdi o sessizlik dudaklarımdan akacak suya dönüşecekti.

Parmağını dudaklarımdan çektim. Ama çekerken, dudaklarım bir an için tenine değdi, o an içimden bir volkan yükseldi. Elim yanağına tırmandı, parmak uçlarım tenindeki her bir gözeneği tanımak ister gibiydi. Sonra ensesine kaydı, o uzun siyah saçlarına dokundu. Parmaklarım tellerin arasında kayboldu, ipek gibi yumuşacık, rüya gibi hafif. Onu kendime çektim. Dudaklarımız buluştu.

O an, evrenin tüm yıldızları kaydı gökyüzünden. Revirin soğuk duvarları yıkıldı. Zaman, anlamını yitirdi. Mekân, var olmaktan çıktı. Sadece o vardı, ben vardım ve dudaklarımızın arasında akan o sonsuzluk vardı.

Öpüşü, bir çöl yağmuru gibiydi. Toprağın hasretle beklediği, her damlası ayrı bir can veren, kurumuş vadileri şelaleye dönüştüren bir yağmur. Dudakları, önce üst dudağımı araladı, sonra alt dudağımı buldu. Her dokunuşunda içimde bir şeyler yeşeriyor, her nefes alışında ruhum biraz daha canlanıyordu.

Elleri yanaklarımdan çekildi belimde kenetlendi, beni kendine daha da çekti. Parmakları, kemerimin tokasında, belimin kıvrımında, sırtımın çukurunda gezindi. Her dokunuşu, tenimde bir ateş yakıyor, ama yakmayan, ısıtan, canlandıran bir ateşti. Benim ellerim, onun saçlarında kaybolmuş, ensesinde düğümlenmiş, yüzünde seyahat ediyordu.

Dudaklarımız ayrıldığında, alınlarımız birleşikti. Nefes nefeseydik. Gözlerim kapalıydı. İkimiz de bu anın bitmesini istemiyorduk.

"Özledim," dedi, fısıltıyla. Ama o fısıltı, içinde fırtınalar koparıyordu. "Seni öyle çok özledim ki Miraç... Anlatamam. Kelimeler yetmez, şiirler yetmez, destanlar yetmez. Seni özlemek, nefes almaktan vazgeçmek gibi bir şey. Her nefes alışımda biraz daha eksildim, biraz daha kurudum, biraz daha sana döndüm."

Gözlerimi açtım. Ona baktım.

"Artık yan yanayız. Ciğerlerim seninle dolup taştı ama bana hiçbir zaman yetmeyecek."

Rauf'un dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Ama o gülümseme, sıradan bir gülümseme değildi. İçinde binlerce yıldız parıldıyor, binlerce güneş doğuyordu. Eli, yanağımda gezindi, başparmağı gözyaşlarımı sildi. Ağladığımı fark etmemiştim bile. Yaşlar, habersizce süzülüyordu yanaklarımdan, her biri ayrı bir özlemin, ayrı bir hasretin, ayrı bir sevginin habercisiydi.

"Ağlama," dedi. 

Gözlerimi kapattım. Onun parmak uçlarını yanağımda hissettim. Sonra o parmaklar, çeneme indi, hafifçe kaldırdı. Dudaklarımı, dudaklarına yaklaştırdı. Ama öpmedi. Sadece nefesini hissettirdi. Sıcak, tatlı, hasret dolu bir nefesti.

"Bir daha ağlatma kendini," diye fısıldadı dudaklarımın arasına. "Bir daha, gözlerinde bu yaşları görmeyeyim ne olursun."

"Sen yanımda olduktan sonra," dedim, "ağlasam bile mutluluktan ağlarım artık."

Rauf'un dudakları, sonunda dudaklarıma dokundu. Ama bu seferki öpücük, diğerlerinden farklıydı. Özlemden çok bir sözdü. Kavuşmanın, bitmeyen bir hikâyenin ilk cümlesiydi. Dudaklarımız birbirine kenetlendiğinde, içimde bir şeyler tamamlandı. Eksik kalmış tüm parçalarım, onunla bütün oldu.

Rauf ile birlikte revirden ayrılıp kahvaltı yapmak için yemekhaneye geçtiğimizde, Sualtı Akrepleri bizi büyük bir masanın etrafında toplanmış oturuyorlardı. Bizi ilk fark eden Ali olmuştu. Gülerek bir şeyler söyledi ve ayağa kalktı. Herkes bize dönüp ayağa kalkmaya başladı. Her biri yüzlerinde gülümseme ile Rauf'a bakıyordu. Onların yanına ilerlemeye başladığımızda Ali, Rauf'un oturacağı sandalyeyi çekip ona baktı.

"Komutanım, geçmiş olsun. Allah bir daha göstermesin."

Rauf, tebessüm ederek kafasını salladı ve ekibe baktı. Gözleri, tek tek her birinin yüzünde gezindi.

"Her gün görmeme rağmen, yine de hep birlikte bir masaya oturacağımızı bilmek hoşuma gitti doğrusu," dedi masaya yönelirken, "Özlemişim bu duyguyu."

Karşısında kalan sandalyeye oturduğumda yanımda oturan Lerna'ya bakıp göz kırptım. Ardından Rauf'a geri döndüm. Herkes yavaşça yerlerine geri yerleşirken Ali, hızla iki çay kapıp masaya geri döndü. Biz gelmeden önce bizim içinde kahvaltılık tabldot almışlardı. Yumurta, zeytin, peynir, reçel, domates ve salatalık vardı. Ali, Rauf'un yanındaki yerini aldığında Demir'e bakıp ilerdeki ekmek poşetini gösterdi.

"Ekmeği uzatsana."

Demir, ekmek poşetini Ali'ye uzattığında poşetin içinden ikişer dilim ekmek çıkartıp bize bıraktı. Rauf, gülmemek için bana bakarken gözlerindeki muzip bakışları saklayamıyordu.

"Acaba ben hep yaralansam mı ya?" dediğinde gözlerimi kıstım.

"Hemen seni bir kez daha revire gönderecek o hamleyi yapabilirim, Yüzbaşım?"

Rauf, gülerek kafasını iki yana salladı.

"Hayır, teşekkürler."

'Sen iflah olmazsın,' bakışlarımı yollayıp gözlerimi devirdim ve çayıma şeker koymak için şekerliğe uzandım. Tam o sırada Rauf, elindeki iki şekeri çayımın içine atıp karıştırmaya başladığında muzip bakışlarla yüzümü süzüyordu. Elim havada asılı kaldı. Yanaklarımın ısındığını hissettim. Göz ucuyla etrafı süzdüm. Ali, muzip bir ifadeyle kaşlarını kaldırmış bize bakıyordu. Demir, gülmemek için dudaklarını ısırıyordu. Lerna, önündeki tabağa odaklanmıştı ama omuzları hafifçe titriyordu. Herkes görmüştü.

"Rauf, ne yapıyorsun, herkes bize bakıyor?"

Rauf, kaşlarını kaldırdı. Masumu oynuyordu ama gözlerindeki ışıltı onu ele veriyordu.

"Ne var?" dedi, çayı karıştırmaya devam ederek. "Karımın çayını karıştırıyorum?"

Dudaklarımın kenarında istemsiz bir gülümseme belirdi, onu bastırmaya çalıştıkça daha da büyüdü. Rauf, çayı önüme koydu. Sıcak buhar yüzüme vurdu. Parmak uçlarım bardağa dokunduğunda, onun parmaklarının sıcaklığını hissettim. Çayımdan bir yudum aldım. Tam kıvamındaydı. Rauf'a baktım. O da bana bakıyordu. Gülümsedik.

Ali, boğazını temizledi. "Yahu komutanım, biz de buradayız hani? Gözümüzü kırpsak birbirinizi yiyeceksiniz."

Masa kahkahaya boğuldu. Rauf'un kulakları hafifçe kızardı.

"Sus lan," dedi Rauf, göz ucuyla Ali'ye bakarak. "Sen kendi işine bak."

Ali, ellerini havaya kaldırdı ama gözlerindeki muzip parıltı sönmemişti.

"Valla azarlamanızı bile özlemişim benim 1.99, Allah vergisi boylu komutanım."

Rauf, gözlerini devirerek gülümsedi ve önündeki tabldota doğru baktı. Kahvaltısını yapmaya başladığında ara sıra Ali, önündeki tabldotuna salatalık koyuyor, bazen de ekmeğinden bir parça koparıp ona zorla yediriyordu. Rauf, her ne kadar burun kıvırsa da bu durumdan hoşnut olduğunu istemeden de olsa belli ediyordu.

Demir, reçelli ekmeğinden ısırarak Pars ile bir şeyler konuşuyor arada da Rauf'a bakıp uzunca orada kalıyordu. Necla ile Aslı iyi anlaşmışlar gibi görünüyorlardı. Bir süreden beri Necla ile ilgilenememiştim. Evrakları hazırlanmıştı sadece birkaç testten geçmesi gerekliydi. Onunla da özel olarak Arven, birini yönlendireceğini söylemişti. Üstünde fazla duramamıştım.

Tabldotuma bakışlarımı indirdiğimde derin bir nefes aldım. Kahvaltımdan küçük parçalar yemeye başladığımda göz ucuyla masayı izlemeye devam ettim. Rauf, Ali'nin tabldotuna bıraktığı lokmaları hâlâ devam ederken arada göz ucuyla ekibe bakıyordu. Gözlerindeki telaşı ve koruma iç güdüsünün zihninde bıraktığı soruların farkındaydım.

Masada duymadığım bir cümleden sonra patlayan kahkaha ile Rauf'un dişlerini göstererek gülümsemeye başladı. O an, uzun süren yorucu ve yıpratıcı günlerden sonra, her şeyin ne kadar normal olduğunu düşündüm. Sanki hiç acı çekmemiş, ağlamamış, hiçbirimiz günlerce uykusuz kalmamış gibiydik.

Ali, gözlerinin altında uykusuzluğun bıraktığı izleri taşırken dudaklarındaki tebessümü inatla korumaya devam ediyordu. Demir, içinde taşıdığı düşünceleri saçlarıyla üç numaraya vurmuş ama ona rağmen gülmeye devam ediyordu. Pars ve Aslı, kendi hallerinde aşklarını yaşamaya devam ederken, bütün bu olanlar yüzünden henüz belki de keyifli ve mutlu anlarını doyasıya yaşayamamıştı. Yine de birbirlerinin gözlerinin içine bakarak gülümseyebiliyorlardı. Necla, içeride kaldığı yılların ağırlığını omuzlarında taşımaya devam ederken, dudaklarındaki buruk hüznün tebessümünü saklamaya çalışmıyordu ama her şeye rağmen, şimdi burada, sevdiği mesleğe yeniden kavuşmanın heyecanını da gösteriyordu.

Lerna ile Fırat, geç kaldıkları vuslatın yolcuları olduklarını bile bile hâlâ inatla gülerek bunu hoş karşılıyorlardı. Birbirlerine verdikleri sözleri hiç unutmamışlardı, sadece ertelemişlerdi. Onların bu geç kalan düğünlerinin gerçekleşecek olması, bir nebze benim içinde mutlu olmama neden oluyordu.

Sahiden, geçmişte yapılan bir tercih geleceğimizi nasıl da hemen etkilemişti?

Bir madalyonun hangi yüzünü geleceğini araştırıp öğrenmek, gittiğimiz yönü bile değiştirmemize sebep olacaksa, neden önemli olmuştu?

Bunu soran, araştıran ben değildim.

Ama keşke sonuçlarına ben de dahil olmasaydım.

"Ne düşünüyorsun?"

Rauf'un sesi, düşüncelerimin arasına sızıp beni masaya geri çağırdı. Tabldotuma eğilen başımı kaldırdım. O kahverengi gözler, üzerimdeydi. Sanki içimi okuyor, aklımdan geçen her şeyi görüyor gibiydi. Gülümsedim.

"Hiç," dedim. "Sadece... Ne kadar güzel olduğumuzu düşünüyordum. Her şeye rağmen, hepimizin bir arada olmasını."

Rauf'un sağ eli, masanın altında dizime dokundu. Parmakları, hafifçe sıktı. Cevap vermedi. Sadece baktı. O bakış, binlerce kelimeden daha anlamlıydı.

Tam o sırada Ali'nin sesi yine yükseldi.

"Ya Lerna abla, şu düğün işini biraz açalım artık. Meraktan çatlayacağım. Gelinlik nasıl olacak? Beyaz mı? Fildişi mi? Hiç mi söyleyemezsin?"

Lerna, göz ucuyla Fırat'a baktı. Fırat, sırıtarak Lerna'ya döndüğünde Lerna, kafasını iki yana salladı.

"Sen hiç bana öyle bakma. Sen gelinliğin ne olacağını düğünden önce asla göremezsin."

Fırat, üfleyerek kollarını göğsünde bağladığında Lerna, bana doğru döndü ve gülümsedi.

"Kahvaltıdan sonra sen, Aslı ve Necla ile birlikte gelinlik bakmaya gideceğiz, biliyorsun. Ceylin'i de alalım mı? Eğer işi yoksa bizimle gelmesini isteyebiliriz."

Aslında olabilirdi. Onu onaylayarak kafamı salladığımda Lerna, masaya geri döndü.

"Gelinliğimi henüz kararlaştırmadım. Biz kızlarla çıkıp bir bakacağız," dedi ve Fırat'ı işaret etti. "Siz de benim koca adamımı alıp damatlığını seçmesinde yardımcı olacaksınız."

Fırat, kaşlarını kaldırıp Lerna'ya baktı.

"Ula tamam işte bizde gelelim sizinle. Ayrı gayrı gitmeye ne gerek var?"

Ali, gülerek Fırat'ı gösterdi.

"Rauf abiden sonra Fırat abinin gelinlik macerasına anbean başlamış bulunmaktayız arkadaşlar. Eğlenceye hazır olun."

Rauf, hızla Ali'ye döndüğünde Ali, sanki hiçbir şey söylememişçesine gözlerini tavana doğru kaldırdı ardından göz ucuyla Rauf'a baktı. Rauf, elini kaldırıp Ali'ye vuracakken hızla elimi uzatıp onu durdurdum. Ali, Demir'e doğru yaslandığında Rauf, bana baktı.

"Valla elimde kalacak, az kaldı."

Gözlerimi açarak kafamı iki yana salladım.

"Dikişlerini zorlayacaksın, rahat dur."

Rauf, göz ucuyla Ali'ye bakmaya devam ederken Ali, cümlelerine de devam ediyordu.

"Şimdi esas konuya gelelim. Düğünde ne yiyip içeceğiz? Alkollü mü olacak, alkolsüz mü? Müzik ne çalacak? Ben bir iki oynarım hani, ayar çekerim filan..."

Demir, güldü.

"Sen oynayacaksan ben bu sefer çıkarım Ali. Yemin ediyorum, senin oynamanı bir kez daha kaldıramam."

Pars, gülerek kolunu Demir'in sandalyesine yaslayıp öne doğru eğildi.

"En son bizimkilerin düğününde önünüzde diz çöküp davulla oynadığını hatırlıyor musun Ali? Deniz Kuvvetleri, bir kez daha bu görüntüyü görmeye hazır olmayabilir."

Masada küçük bir kahkaha patladı. Daha dün gibi hatırladığım güzel bir anıydı. Arven, Rauf ve Demir ile halay çekmeye çalışırken Ali, önümüzde davulla bize eşlik ediyordu. Ali, Pars'ın cümlesiyle gözlerini devirerek göğsünü kastı.

"Yiğitliğin şanındandır Pars. Herkese diz çökmeyiz evelallah. Sevdiklerimiz, her şeyden önce gelir. Ne var yani komutanlarımın önünde diz çöktüysem?"

Rauf, Ali'nin bu çıkışıyla kolunu Ali'nin sandalyesine koyup Pars'a doğru eğildi.

"Uğraşma Pars."

Ali, kaşlarını kaldırarak muzip bir ifadeyle sırtını Rauf'a yasladığında Rauf, hızla geri çekildi.

"Yılışma lan sende."

Ali, büyük bir sahte kırılganlıkla Rauf'a döndü.

"Komutanım sizde övüyor musunuz, gömüyor musunuz belli olmuyor."

"Seni bir tek ben ezerim, Dalgakıran. Başkasının yapması gücüme gider."

O an, masadaki herkesin yüzünde bir gülümseme vardı. Ali'nin somurtkanlığı bile sahteydi, gözlerinin içi gülüyordu. Bu masada, bu insanlar, sadece bir ekip değildi. Aileydi.

Rauf, bu ailenin temel yapı taşıydı.

Biz, bu ailenin parçalarıydık.

Lerna, boğazını temizleyerek dikkatleri kendine çektiğinde derin bir nefes aldı.

"Arkadaşlar," dedi, sesi biraz titriyordu ama bunu bastırabiliyordu. Bunu fark edebilen tek kişi bendim. "Aslında... sizden bir şey istiyorum."

Herkes sustu. Lerna, Fırat'a baktı. Fırat, düşünceli gözlerle onu süzerken Lerna, yeniden masaya döndü.

"Düğünün çok büyük bir şey olmasını istemiyorum."

Kaşlarımı çatarak Lerna'ya baktığımda Lerna, bakışlarımı hissetmesine rağmen bana dönmeyi tercih etmemişti. Gözlerini ben hariç ekipte gezdirmeye devam etti.

"Biz, bu yola girmeye karar verdiğimizde arkamızda iki tane şehit taşıdık," yüreğimin tam orta yerine bir hançer saplanmıştı. Lerna, o bıçağı hiç bekletmeden diyaframıma doğru indirmeye başladı. "Bizi ilk başından beri destekleyen Emir ve Baran aramızda yoklar. Ailelerimiz yok. Masalara baktığımızda hüzünleneceğimiz anlar olacaktır, elbette. O yüzden çok büyük bir şey istemiyoruz."

Ağzını açsan kan kusacağını düşündüğün bir an oldu mu?

Benim, işte o andı.

Dudaklarımı aralasam, dişlerimin arasına istemsizce sıkıştırıp ısırdığım dilimden akan kanı görecekler diye konuşamadım, sustum. Avazım çıktığı kadar bağırmak istedim. Lerna'nın dediklerine itiraz etmek, onu susturmak istedim. Göğsüme saplayıp karnımda bıraktığı hançeri, onun elinden tutarak daha da kanayacağımı bildiğim halde çıkartmasını istedim.

Lerna'nın sözleri, masanın üzerinde ağır bir taş gibi düştü. O taş, önce Ali'nin gülüşünü ezip geçti, sonra Demir'in gözlerindeki ışığı söndürdü, Pars'ın omuzlarını çökertti, Aslı'nın dudaklarındaki tebessümü silip süpürdü. En sonunda Rauf'un göğsünün tam ortasına geldi, durdu. Rauf'un göğsünde duran taşın ağırlığını, kan sızan yaralarımda hissetmiştim.

Emir ve Baran, Fırtına Timi'nin kayıp parçalarıydı. Ben, o kaybın üzerine inşa edilmiş bir hayatın içinde, şimdi Lerna'nın gözlerinde o acıyı görüyordum. O acıyı tanıyordum. Lerna'nın hissettiklerini biliyordum. Ama neden böyle demişti? Biz eskiden o timdeyken bir aileydik, evet. Ama neden şimdi onları burada, bu masada yeniden dile getirmişti?

Lerna, konuşmaya devam etti. Ama ben artık duymuyordum. Sesleri kulağıma geliyor, kelimelere dönüşüyor, sonra boğazımda düğümlenip kalıyordu. Başımı kaldıramıyordum. Gözlerimi tabldotuma dikmiş, öylece duruyordum. Önümdeki zeytin taneleri, birer mezar taşı gibi dizilmişti. Peynir, beyaz bir kefendi. Ekmek, kurumuş bir hatıra.

Bunu soran, araştıran ben değildim.

Az önce kendime söylediğim o yalan cümle, şimdi boğazıma sarılmış, beni sıkıyordu. Ama keşke sonuçlarına ben de dahil olmasaydım. İşte o cümle, gerçekti. O cümle, içimdeki vicdanın sesiydi. Çünkü biliyordum. Bütün bu olanların içinde, benim de payım vardı. Aramızda olmayanların yokluğunda, benim de gölgem vardı.

Başımı kaldırıp Lerna'ya baktığımda herkesin gözlerinin bende olduğunu fark ettim ama ben onlara bakamadım.

"Lerna."

Lerna'nın gözleri, benim gözlerimi buldu. Siyah bir obsidyen taşını andıran irislerinde zaman durmuştu. Duraksayan zamanın kıvrımları arasında dolaştığımızı gördüğümde, içinde bulunduğumuz an, büyük bir gürültüyle üzerimize çökmeye başlamıştı.

Gözbebeklerinde bir genç kız gördüm. Üzerinde tıpkı gözleri kadar siyah bir boğazlı kazak, saçları kadar koyu bir pantolon vardı. Omuzlarından başlayıp dizlerinin arkasına kadar uzanan kabanı gören hiç kimse, ruhunu sarmalayan soğuktan ve aynaya her baktığında gözlerinden yansıyan soğuk bakışlarından korunmak için giydiğini asla bilmeyecekti: Benden başka.

Siyah, soğuğun rengiydi.

Lerna, baştan aşağı hep soğuktu.

Lerna'nın ailesi, belki de hâlâ timin bile bilmediği bir geçmişe sahipti. Yalnızca Rauf ve Fırat bilirdi. Ayrıntılarını ise bir tek ben ve Fırat bilirdik. Kayıtlara geçen Lerna'nın ailesi, orta sınıf bir ailenin kızlarını görmek için çıktıkları yolda bir tır kazasında can vermişlerdi. Ama asıl gerçek çok başkaydı.

Lerna, lise mezuniyet töreninde ailesinin gelmesini beklerken, çıktıkları görevde kullandıkları F-4E uçağının düşürülmesiyle şehit olan, Kıdemli Üsteğmen Nazım ve Kıdemli Üsteğmen Leyla Kalemci'nin kızlarıydı.

Göz bebeklerine yansıyan o genç kız, mezuniyet töreninin yapılacağı alanda, tören sonrasında tek başına oturmuş, boş koltuklara bakmıştı. Sıraların en önünde, ailelere ayrılmış bölümde, üzerinde isimlerinin yazılı olduğu iki boş sandalye vardı. Nazım Kalemci. Leyla Kalemci. O sandalyelere kimse oturmamıştı.

Lerna, o gün ailesinin göreve gideceğini bilmiyordu. Ailesinin şehit olduğunu öğrendiğinde soğuğun ilk kez ruhunu sarmaladığını fark ettiğim an, o andı. Soğuk, sadece dışarıda olmazdı. İçeride de donardı insan. En çok da içeride. Heybeliada'dan ayrılıp Çanakkale'deki şehit törenine katıldığımız gün, Çanakkale'de hava eksi beş dereceydi. Ama hiçbir derece, Lerna'nın ruhundaki soğuğu ölçmemişti.

O günden sonra da Lerna, hiçbir törende aileler için ayrılmış sandalyelere bakamadı. Çünkü biliyordu. Bazı sandalyeler, hep boş kalacaktı.

Ve şimdi, yıllar sonra, bu masada oturuyordu. Bir düğünden bahsediyordu. Kendi düğününden. Ama gözlerinin derinliklerinde, hâlâ o boş sandalyeler vardı. Hâlâ o soğuk duruyordu.

Gözlerimi Lerna'nın gözlerinden ayıramıyordum. Sadece ikimizin bildiği, sadece ikimizin hissettiği bir bağdan kopamıyorduk. Çünkü ben de biliyordum. Ailesiz büyümenin, eksik bir masada oturmanın, her mutlu anında bir yerlerde bir boşluk hissetmenin ne demek olduğunu.

"Küçük olsun Lerna."

Sözlerim dudaklarımdan dökülürken aslında ne söylediğimin tam olarak farkında değildim. Sadece içimden geleni söylüyordum. Ona, anladığımı söylemek istiyordum. Onunla birlikte olduğumu söylemek istiyordum.

"Küçük olsun ama biz orada olalım. Sen nasıl istiyorsan, öyle olsun."

Lerna, konuşmadı. Sadece bana baktı. Uzun uzun, derin derin, anlamaya çalışarak baktı. Ve sonra, çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük bir hareketle başını salladı. O an, masadaki herkes bir şeyler hissetti belki ama ne olduğunu tam olarak anlamadı.

Ali, sessizliği bozmak ister gibi konuştu.

"Eee, ne zaman gidiyoruz gelinlik bakmaya?"

Burukça gülümseyerek kaşlarımı kaldırdım. Bakışlarını ilk kaçıran Lerna olmuştu. Ali'ye bakıp gülümsedi.

"Ruz derken? Siz Fırat'a yardım edeceksiniz şekerim," bakışları bana döndü, "Bizde gelinliğime bakacağız."

Lerna'nın gözlerinde bir şey değişti. O obsidyen taşının derinliklerinde, bir kıvılcım parladı. Sadece bir an için, sadece bir saniyeliğine. Ama ben gördüm. O kıvılcım, yıllardır içinde sakladığı, kimseye göstermediği, belki de varlığını bile unuttuğu bir şeydi. İçimde bir şeylerin yerine oturduğunu hissettim. Belki de her şey yolunda değildi. Belki de önümüzde daha çok acı, daha çok gözyaşı, daha çok kayıp vardı.

Ama şimdi, bu anda, bu masada, her şey yolundaydı.

Ya da ben öyle zannediyordum.

Lerna Kalemci, Ağzından

Siz hiç oyuncağınızı kaybettiniz mi?

Bir sabah uyandığınızda, en sevdiğiniz bez bebeğin yerinde boşluk buldunuz mu? Ya da akşam elinizle yastığın altına sıkıştırdığınız peluş ayının, sabah olunca hiç var olmamış gibi yok olduğunu gördünüz mü?

Süslü püslü bebeklerden oluşan bir köşeniz var mıydı? Yatağınızın baş köşesini süsleyen rengarenk ayılar, tüylü hayvanlar, belki de bir yerlerden toplanmış, üzerlerinde başka çocukların diş izleri olan plastik askerler? Odanızın bir oyun alanı var mıydı? Halının üzerine serilmiş, üzerinde şehirler, dağlar, nehirler çizili bir oyun halısı? Belki de bir çadır kurduğunuz, içine fener koyup masallar dinlediğiniz bir köşe?

Ben, oyuncaklarımı hiç kaybetmedim.

Çünkü kaybetmek için önce sahip olmak gerekirdi.

Benim ne bir odam, ne de o odanın içine koyacak oyuncaklarım vardı.

Benim oyuncaklarım beton duvarlardı. Soğuk, gri, yosun kokan, temiz olmasına rağmen hayallerimde üzerinden sular sızan beton duvarlar. Onlarla oynardım ben. Parmaklarımla çatlaklarını takip eder, her bir çatlağın sonunda ne olduğunu hayal ederdim. Bazen bir define sandığı çıkardı karşıma, bazen konuşan bir yaratık, bazen de hiçbir yere çıkmayan bir labirent.

Benim odam, yerin metrelerce altındaki bir sığınaktı. Penceresi yoktu. Gökyüzünü görmezdim. Sabahı akşamdan ayırt edemezdim. Işık, tepemizdeki o tek, sarı, titrek ampulden gelirdi. Gölgem, o ampulün altında dans ederdi. Gölgem, benim en iyi arkadaşımdı. O da benim gibi küçüktü. O da benim gibi sessizdi. O da benim gibi, duvarlara vurup dururdu.

Benim oyun alanım, koridorlardı. Birbirine geçen, kimi zaman aynı yere çıkan, kimi zaman hiç bilmediğim yerlere açılan o labirent koridorlar. Her köşede bir sürpriz vardı. Bazen bir fare, bazen bir böcek, bazen de onları vurduktan sonra silahımdan çıkan kapsül parçaları. O parçaları toplardım. Biriktirirdim. Onlar benim bu zamana kadar sustuklarım olurdu.

Anne ve babam askeri pilot olduklarından dolayı hiç sabit bir evimiz olmazdı. Bazen lojmanda bazen ise askeriyedeki yatakhanelerinde uyuyakalırdım. Liseye kadar lojmanda kalan ailelerin, çocuklarını gönderdikleri ilkokula giderdim. Yarım yamalak bir dönemdi.

Bazen annemle babam göreve çıktıklarında, lojmanda tek başıma kalmamı istemezler, beni, okulun içindeki yatılı misafirhanede konaklattırırlardı. Düşünsenize, kendinize ait hiçbir yeriniz yoktu. Tamamen ruhunuzda, varlığınızda ait olduğunuzu düşündüğünüz yerde tutsak kalırdınız. Hoş, o zamanlar bende onlar gibi asker olmak istiyordum. Ama onlar gibi Türk Hava Kuvvetleri personeli değil, Türk Deniz Kuvvetleri'ne ait olmak istiyordum.

Oldum.

İlkokul bittiği an, Heybeliada Deniz Lisesi'nde yatılı olarak okumaya başladım. Deniz Lisesi, bana bir arkadaş kazandırmıştı. O arkadaş, benim için olmayan kardeşim olmuştu. Lisenin sonundaki mezuniyet töreninden sonra, ailemin şehit olduğunu öğrenmiştim.

Ailem, kullandıkları savaş uçaklarıyla gökyüzünde vurularak şehit edilmişti.

Deniz Harp Okulu'nu bitirdiğimizde, anne ve babamın şehit olmasının üzerinden dört sene geçmişti. Artık kendimi denize ait hissediyordum. Miraç, Çanakkale'deki bir timin komutanlığını kabul etmesiyle o gün, Miraç ile eşyalarımızı toplamaya başladık. Kitaplarımın arasında görenin bana ait olduğunu hiçbir zaman düşünmeyeceği, ama bana ait olan bir resim buldum. Bir ev resmi. Pencereleri olan, bacasından duman tüten, önünde çiçekler açan bir ev. O evin içinde, bir yatak odası vardı. O yatak odasının içinde, rengarenk bebeklerle dolu bir köşe...

O resim bana bir tokat misali gerçeği gösterdi.

Çanakkale'ye gittik.

Fırtına Timi ferdi olarak geçirdiğimiz ilk gecede, Miraç, hemen üstümdeki ranzada uyuyordu. Ben uyumakta biraz zorlanmıştım ama uykuya ne zaman daldığımı bilmiyordum. O gece rüyamda, resimdeki o evi gördüm. O odayı gördüm. O bebekleri gördüm. Sabah uyandığımda ağlamıştım. Ama neden ağladığımı bilmiyordum. Belki de biliyordum da, söylemeye dilim varmıyordu.

Miraç, beni ağlarken görmüştü. Sormuştu. Anlatmıştım. O evi, o odayı, o bebekleri anlatmıştım. Miraç, bir süre bana bakmıştı. O bakışta, ikimizin de aynı acıyı taşıdığını, ikimizin de aynı boşlukla büyüdüğünü, ikimizin de aslında hep bir şeylerin eksikliğiyle yaşadığını anlamıştık.

Benim içimde küçüklüğümden kalan bir boşluk vardı. Eskiden sahip olamadıklarım için üzülürdüm. Sahip olmadığın bir şeyi kaybetmek, daha derin bir acıymış gibi gelirdi hep bana. Çünkü adı bile yoktu o acının. Sadece, içinde bir yerlerde, hep eksik olan bir şey vardı. O boşluk, ailemin şehit olmasıyla tamamen ruhumu ele geçirmişti. Çektiğim o acının adını, çok sonradan öğrenecektim ve duygularımı değiştirmesine engel olamayacaktım.

Ruhumu saran o boşluğun içinde küçük bir kız çocuğu vardı. Hâlâ o beton duvarların arasında, o sarı ampulün altında, gölgesiyle oynayan o küçük kız. Hâlâ, bir gün bir odam olur mu diye bekleyen o küçük kız. Hâlâ, oyuncağını kaybetmeyi değil, hiç sahip olamamayı bilen o küçük kız.

O küçük kız, yıllarca bekledi. Koridorların ucunda, karanlığın içinde, hep bir umutla bekledi. Belki bir gün bir kapı açılır, içeri güneş girer, beton duvarlar çiçek açar, o da nihayet bir oyuncağa dokunabilir diye bekledi.

Ama kapı hiç açılmadı. Güneş hiç girmedi. Duvarlar hiç çiçek açmadı. Ve o küçük kız, büyümek zorunda kaldı. Silah tutmayı öğrendi. Savaşmayı öğrendi. Denizde nefes almayı öğrendi. Hayatta kalmayı öğrendi. Ama içinde, hep o bekleyen kız kaldı.

O bekleyen kız, soğuktan kaçmak için büründüğüm siyahın içindeydi. Baştan aşağı sarmalayan soğuğun, ruhumu hapsettiği gibi. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda gözyaşlarının akışını hep yüreğimde hissederdim. 

Bir gün bankta otururken yine gökyüzüne baktığım sırada, yanıma birinin oturduğunu hissetmiştim. Miraç, değildi. Gözlerimi indirdiğimde Fırat Çapoğlu olduğunu gördüm.

Fırtına Timindeki üçüncü senemdi.

Fırat, henüz ailesini kaybetmemişti.

O zamanlar, Fırat'ın nasıl bir acıyla sarmalanacağını bilmiyordum. Onun da içinde bir yerlerde, benimkine benzeyen bir boşluk olacağını, ama henüz o boşluğun kıyısına bile yaklaşmadığını bilmiyordum. O sadece, her zamanki gibiydi. Hesaplayan, analiz eden, her şeyi kontrol altında tutan Fırat. Bir sonraki sene her şey değişecekti.

Ve kimse, bunu engelleyemeyecekti.

"Dikmişsin yine gözlerine göğe? Canın mı sıkkın?"

Sesi o tanıdık, sakin, her şeyi ölçüp biçen tondaydı. Ama altında, sadece benim duyabileceğim bir şey vardı. Bir endişe. Bir merak. Bir özen.

Fırat, Miraç'tan sonra beni anlayabilen, hissettiklerimi fark edebilen bir insandı. O sıralar Fırat'ın bana olan hislerinin farkındaydım ama o bunu gizlemeye devam ediyordu. Konuşmuyordu. Söylemiyordu. Sadece her fırsatta yanımda oluyor, her ihtiyacım olduğunda ortaya çıkıyor, her baktığımda gözlerini kaçırıyordu.

Ona bakmaya devam ederken sol bileğime taktığım, doğum günümde hediye ettiği, kendi elleriyle oyduğu horoz bilekliğini okşadım.

Bana ait olan küçük bir hediyeydi ama benim için yeri ayrıydı. Onun elleriyle şekil verdiği bir tahta parçası, bir horoz figürü. Neden horoz? Hiç sormamıştım. Belki de sormaya cesaret edememiştim. Ama her okşadığımda, onun parmak izlerini hissederdim tenimde. O parmak izleri, yıllar sonra bile beni terk etmeyecekti.

"Hiç," dedim sakince.

Bakışlarımı gökyüzüne yeniden çevirdiğimde yanımızdaki bayrak direğine konan kargayı gördüm. Siyah tüyleri, güneşin altında morumsu bir parıltıyla yanıyor, gagasını tüylerinin arasına gömmüş, bizi izliyordu. Her gün oradaydı. Her gün, ben bu banka oturduğumda, o da bayrak direğine konuyordu.

Fırat'ın kıkırdamasını işittiğimde bakışlarım usulca ona çevrildi.

Gözleri hafifçe kısılmış, kirpiklerinin arasına sakladığı yosun rengini andıran irislerinin içindeki parıltıları gizlemeden kargayı izliyordu. O an, yine bir an için, nefes almayı unuttum. Çünkü o gözler, benim yanımda hep böyle parlıyordu. Bir sıcaklıkla. Bir yakınlıkla. Bir ait olmayla.

"Geldi senin adaşın," dedikten sonra bana baktı.

Göz bebeklerinin irislerini nasıl ele geçirdiğine anbean şahit olurken, içimden bir ses haykırdı: Bana öyle bakma. Bana, bu kadar güzel bakma.

Çünkü o bakış, içimdeki o küçük kıza dokunuyordu. Beton duvarların arasında, o sarı ampulün altında, gölgesiyle oynayan o küçük kıza. Ona, ilk kez birinin onu gördüğünü, onu fark ettiğini, onu önemsediğini söylüyordu. Ve o küçük kız, o an, ilk kez, belki de bir gün o kapının açılabileceğine dair bir umut yeşertti içinde.

"Hiç başka yere konmuyor," dedi Fırat, sesi hâlâ o muzip tondaydı ama gözleri ciddiydi. "Sen buraya oturduğunda hep buraya geliyor."

Bileğimdeki horoz bilekliğini okşamaya devam ettim. Parmak uçlarım, tahtanın pürüzlü yüzeyinde geziniyor, onun emeğini, onun sabrını, onun beni düşündüğü anları hissediyordum.

"Belki de," dedim, sesim neredeyse fısıltıydı, "o da benim gibi bir şeyler arıyordur."

Fırat, bir an için sustu. Sonra, çok yavaşça, neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif bir hareketle bana doğru döndü. Dizimiz, bankın ahşap yüzeyinde birbirine değdi. O an, o küçücük temas, içimde bir volkan patlattı.

"Ne arıyorsun Lerna?"

Sorusu o kadar doğrudandı ki, o kadar çıplaktı ki, kaçacak hiçbir yer bırakmıyordu. Gözlerini gözlerime dikmiş, cevap bekliyordu. O yosun yeşili irislerin derinliğinde, kendimi gördüm. Küçücük, savunmasız, ama bir o kadar da güçlü.

Cevap vermedim. Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum. Çünkü aradığım şeyin ne olduğunu ben de bilmiyordum. Belki bir evdi. Belki bir aileydi. Belki de sadece, birinin beni anlamasıydı. Birinin, içimdeki o küçük kızı görmesiydi. Ve Fırat, tam da bunu yapıyordu. Beni görüyordu. İçimdeki o küçük kızı görüyor, ona dokunuyor, ona "Buradayım," diyordu.

Gökyüzüne baktım yeniden. Karga, hâlâ bayrak direğindeydi. Siyah tüyleri, rüzgârda hafifçe dalgalanıyor, gökyüzünün mavisine inat orada duruyordu.

"Bazen," dedim, kelimelerimi özenle seçerek, "bazen sadece birinin beni beklemesini istiyorum. Bir yerde, birinin beni beklediğini bilmek istiyorum. Döndüğümde, birinin olduğunu bilmek."

Fırat'ın nefesi, yanaklarımda bir rüzgâr gibi esti. O kadar yakındı ki, dönüp baksam, dudaklarım dudaklarına değecekti.

"Seni bekleyen birinin olduğunu bilmiyor musun?" dedi, sesi o kadar alçaktı ki neredeyse duyamıyordum. "Hiç mi hissetmiyorsun?"

O an, zaman durdu. Bayraktaki karga, kanatlarını açtı, bir iki çırptı, sonra havalandı. Gökyüzünde bir nokta olup kaybolana kadar izledim onu. Sonra, yavaşça, çok yavaşça, Fırat'a döndüm. Gözlerimiz buluştu.

Fırat'ın eli, usulca ruhumda yaşayan küçük kız çocuğunun elinin üzerine dokundu. Parmakları, parmaklarımın arasına girdi, kenetlendi. O dokunuş, o kadar sıcaktı ki, içimdeki tüm soğuk bir anda eridi. Beton duvarlar yıkıldı. Sarı ampul söndü. Gölgem, ilk kez, onun gölgesine karıştı.

O yosun yeşili derinlikte, kendimi gördüm. Sadece yansımamı değil, beni. Lerna Kalemci'yi. Beton duvarların arasında büyüyen, oyuncak yerine mermi kovanları biriktiren, arkadaş yerine gölgesiyle oynayan o kızı. Bana o kızın, yıllarca yanlış bir şeyi istediğini gösterdi. Meğerse, o kız çocuğu hiç ait olmayacağını bildiği bir şeyi yanlış yerde arıyordu.

"Karga," dedi yavaşça. "Gökyüzünün çocuğudur."

Siz hiç, çocukluğunuzu kaybettiniz mi?

Kaybettiğimi sandığım ama hiçbir zaman sahip olmadığım acının adı, buydu.

Bunu, Fırat'a âşık olduğum gün öğrenmiştim.

Düşüncelerim, belime sarılan ellerle karşımdaki aynaya sekip arkamdaki bedene tosladığında gözlerimi, yansımadaki Fırat'a çevirdim.

Ayna, bize iki kişilik bir dünya sunuyordu. Arkamda, kollarıyla beni sarmalamış, çenesini omzuma yaklaştırmış bir adam. Önümde, onun kollarında, yeniden tamamlanmış gibi hisseden bir kadın. Aynanın çerçevesi, eski bir çelik işçiliğinin izlerini taşıyor, yıpranmış kenarları yer yer çizilmişti. Ama içindeki görüntü, o çerçevenin tüm kusurlarını unutturacak kadar mükemmeldi.

Bakışlarımı hiç gözlerinden ayırmadan başımı omzuna yasladığımda Fırat, yüzünü eğdi ve dudaklarını şakağıma bastırdı.

Dudaklarının tenimde bıraktığı o sıcak, yumuşacık iz, omuzlarımdan parmak uçlarıma kadar yayılan bir ürpertiye dönüştü. Aynadaki yansımamızda, onun gözlerinin içinde kaybolup gittim. O yosun yeşili derinlik, her zamanki gibi, içimdeki tüm fırtınaları dindirecek kadar sakin, tüm karanlıkları aydınlatacak kadar parlaktı.

"Hava biraz soğuk," dedi, sesi o tanıdık, sakin tondaydı ama içinde bir muziplik kıvılcımı vardı. "Mart ayındayız ama ona rağmen güneş yine çok kancık davranıyor."

Kurduğu cümleyle kıkırdayarak yüzümü ona çevirdiğim sırada, Fırat, karnımdaki ellerini hafifçe bollaştırıp beni kendi bedenine doğru çevirdi. Dönüşüm, bir rüzgârın yaprağı savurması gibi doğaldı. Bir an aynaya bakıyordum, bir sonraki an göğsünde, yüzünü yüzüme dönmüş, nefesini tenimde hissediyordum. Kolları, belimde yeniden kenetlendi, parmakları belkemiğimin çukurunda hafifçe gezindi.

"Ha şöyle," dedi. "Gül biraz güzelim benim."

Ellerimi göğsüne koydum. Kalbinin düzenli, güçlü, benim için atan atışını hissettim. Parmak uçlarım, tişörtünün ince kumaşının altında, göğüs kafesinin her hareketinde yükselip alçaldı.

"Her seferinde bunu nasıl yapabiliyorsun, Fırat?" diye sordum, sesim fısıltıdan biraz fazlaydı. Gözlerimi gözlerine dikmiş, o derin yeşilin içinde kayboluyordum. "Beni böyle kollarında tutup, güzelim deyip, gülümse deyip nasıl beni bir anda mutlu edebiliyorsun? Ne yapıyorsun bana?"

Fırat'ın dudaklarında o incecik, sadece benim bildiğim gülümseme belirdi. Eli, yanağıma dokundu, başparmağı elmacık kemiğimde gezindi. Dokunuşu, bir kuş tüyü kadar hafif, bir dağ kadar sağlamdı.

"Ne mi yapıyorum?" dedi, sesi alçaldı, neredeyse bir nefese dönüştü. "Sadece seni mutlu görmek istiyorum Lerna. O kadar çok şey yaşadık ki... O kadar çok kaybettik ki... Artık, sadece mutlu olmak istiyorum. Seninle."

Gözleri, gözlerimin içinde kayboldu. O an, aramızda hiçbir şey yoktu. Ne geçmişin acıları, ne geleceğin korkuları, ne de şu an dışarıda bizi bekleyen savaşlar. Sadece o vardı, ben vardım ve birbirimize olan sevgimiz vardı.

"Biliyor musun," dedim, elim hâlâ göğsünde, kalbinin atışlarını sayarken, "bazen, seni ilk gördüğüm anı düşünüyorum. Fırtına Timine ilk katıldığım günü. O kadar soğukkanlıydın ki, o kadar uzaktın ki... Kimseyle konuşmaz, hep bir köşede oturur, herkesi izlerdin. O zaman, böyle olacağını hiç düşünmemiştim."

Fırat'ın kaşları hafifçe kalktı. Merakla karışık bir gülümseme vardı yüzünde.

"Nasıl böyle?"

"Böyle işte," dedim, ellerimi göğsünden yüzüne kaldırdım. Parmak uçlarım, çenesinde gezindi, sonra yanaklarına, oradan da dudaklarının kenarına. "Sıcak. Yakın. Benim."

Son kelimem ağzımdan dökülürken, içimde bir gurur yükseldi. Evet, o benimdi. Bu adam, bu soğukkanlı, hesaplayan, her şeyi kontrol eden adam, benimdi. Ve ben, onundum.

Fırat'ın elleri, belimde biraz daha sıkılaştı. Beni kendine çekti, aramızdaki son boşluğu da yok etti. Nefesim, nefesine karıştı.

"Ula asıl sen bana bunu her seferinde nasıl yapıyorsun? Bir tek kelimenle, dengemi bozuyorsun kadın."

Parmak uçlarım, dudaklarının kenarından çenesine indi, sonra boynuna, oradan da göğsüne. Her dokunuşumda, teninin altındaki kasların gerildiğini hissediyordum. Her nefes alışımda, onun kokusunu içime çekiyordum. O koku, artık ev demekti. Güven demekti. Ait olmak demekti.

"Dengen mi?" diye fısıldadım, dudaklarım boynuna o kadar yakındı ki nefesim teninde buhar olup yoğunlaştı. "Senin dengeni çoktan bozmadım mı ben, Fırat Çapoğlu?"

Fırat'ın nefesi, bir an için kesildi. Göğsü, ellerimin altında kabardı, derin bir nefes aldı, sonra yavaşça verdi. Parmakları, belimde biraz daha kasıldı, tenime bastırdı. O kadar güçlüydü ki, bir an için nefes alamayacağımı sandım. Ama aynı zamanda, o kadar güvendeydim ki, hiçbir şeyden korkmadım.

"Hmm," dedi, sesi tehlikeli bir alçaklıktaydı. Gözleri, o yosun yeşili derinlik, şimdi koyu bir ormanın karanlığına bürünmüştü. İçinde yıldırımlar çakıyor, fırtınalar kopuyordu. "Tam olarak hatırlayamadım doğrusu, nasıl bozdun dengemi?"

Meydan okuyordu. Ama gözlerinin içindeki o parıltı, aslında yenilmek istediğini söylüyordu.

Parmak uçlarım, göğsünden yukarı, boynuna, oradan çenesine, en sonunda da dudaklarına uzandı. Dudaklarının kenarında, o incecik çizgide bir an için durdum, sonra yavaşça, bir kuş tüyü kadar hafif, alt dudağını okşadım.

"Böyleydi sanırım?"

Fırat'ın gözleri kapandı. Bir an için, o her şeyi kontrol eden, her anı hesaplayan, her hareketi tartan adam, tamamen teslim oldu. Başını hafifçe arkaya attı, boynu ortaya çıktı, nefesi hızlandı. Elleri, belimde hâlâ sımsıkıydı ama artık tutmuyor, sadece dokunuyordu.

"Lerna..." dedi, sesi bir inilti gibiydi. "Güzelim kurtla oynuyorsun. Buna devam edecek olursan bu kurt, sana hiç hoş şeyler yapmayacak."

"Kurtla mı oynuyorum?" dedim, parmağımı dudaklarından çekip gözlerinin içine baktım. "Sadece sana ait olduğumu gösteriyorum. Ama aynı zamanda, senin de bana ait olduğunu hatırlatıyorum."

Fırat'ın gözleri açıldı. O yosun yeşili derinlikte, şimdi sadece ben vardım. Bütün dünya silinmiş, bütün sesler susmuş, bütün zaman durmuştu. Sadece o vardı, ben vardım ve aramızdaki o görünmez bağ vardı.

"Sen bana ait değilsin Lerna," dedi, sesi o kadar ciddiydi ki bir an için duraksadım. "Sen bana ait olamazsın. Çünkü sen, bensin. Ait olmak, iki ayrı şeyin birleşmesidir. Ama biz, zaten biriz. En başından beri."

Ellerimi yüzünde gezdirdim. Parmak uçlarım, kaşlarını, göz kapaklarını, elmacık kemiklerini, çenesini, dudaklarını tanıdı. Her bir çizgiyi, her bir kıvrımı, her bir dokuyu hafızama yeniden kazıdım. Bu yüz, benimdi. Bu adam, benimdi. Ve ben, onundum.

Gözlerim Fırat'ın dudaklarına, ardından yeniden gözlerine tırmandığında Fırat, derin bir nefes alıp sertçe yutkundu. Bakışları komodinin üzerindeki saate kaydı.

"Bunu yapmazsam bir yerlerim şişecek."

Gülümsedim. Dudaklarımın kenarında o muzip, o yaramaz, o sadece ona sakladığım kıvrım belirdi.

"Hep şişik değil mi zaten?"

Gözleri beni buldu. O yosun yeşili derinlikte, bir volkan patlamak üzereydi. Lavlar, gözbebeklerinin etrafında dans ediyor, irislerinin her bir çizgisinde ayrı bir ateş yanıyordu.

"Senin o arsız ağzı-"

Cümlesini tamamlamasına izin vermeden dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Fırat, belimdeki ellerini ben daha ne olduğunu anlamadan iyice sıkıştırdı, parmakları tenime adeta kazınır gibiydi. Başını sağa doğru eğdiğinde, artık sadece bir dokunuş değildi bu; dudakları dudaklarımı talan ediyor, aç ve doyumsuz bir iştahla üzerime çöküyordu.

Öpüşü, ilkbaharda aniden bastıran bir sağanak gibiydi. Alt dudağımı kavrayıp hızla ısırarak emdi, diliyle sınırlarımı yoklarken dudaklarının sıcaklığı ağzımın her bir hücresine yayıldı. Nefesim kesiliyor, ciğerlerimde yanan havayı hissederken, o daha da derine, daha da içime işlemek istercesine bastırıyordu dudaklarını.

Sanki yıllarca susamıştı da, ilk kez bir su kaynağı bulmuş gibiydi. Öyle içten, öyle aç, öyle hasretti ki öpüşü, içimdeki tüm karanlıkları aydınlattı, tüm soğukları ısıttı, tüm boşlukları doldurdu.

Ellerim, ensesine tırmandı. Parmak uçlarım, saçlarının arasında kayboldu. O kumral, yumuşacık teller, parmaklarımın arasından akıp gidiyor, her seferinde biraz daha sarıyordu beni. Onun kokusu, tenine sinmiş o eşsiz koku, ciğerlerimi doldurdu, başımı döndürdü, beni kendimden geçirdi.

Fırat'ın elleri, belimden yukarı, sırtıma doğru tırmandı. Parmak uçları, kürek kemiklerimin arasındaki çukuru buldu, orada bir an durdu, sonra daha yukarı, omuzlarıma, oradan da boynuma uzandı. Her dokunuşunda, tenimde bir iz bırakıyor, her izde ayrı bir hatıra saklıyordu. Sanki bedenim, onun parmak uçlarının yazdığı bir destan gibiydi. Her satırı ayrı bir anlam, her kelimesi ayrı bir duygu taşıyordu.

Boynuma eğildiğinde, dudakları kulak mememin hemen altındaki o noktaya dokundu. O nokta, benim en zayıf yerimdi. Bildiği için yapıyordu. Nefesim kesildi. Dizlerimin bağı çözüldü. Bir an için, ayakta duramayacağımı sandım. Dünyanın tüm ağırlığı omuzlarıma çöktü, tüm yükler birden sırtıma bindi. Ama Fırat'ın kolları, beni sımsıkı tutuyordu. Düşmeme izin vermezdi. Hiç vermemişti. Vermeyecekti.

"Fırat!" diye inledim.

Dudakları boynumda biraz daha sıkılaştı. Öpücükler, boynumdan çeneme, çenemden dudaklarıma uzandı. Gözleri gözlerimi bulduğunda "Yavrum," diye dudaklarıma nefesini bıraktı. Avuç içleri, tüm yüzümü kaplamıştı. Gözlerinde gördüğüm tutku onu bir kez daha öpmeme neden olduğunda öpüşümüz, bir savaş meydanına dönüştü.

Dişlerimiz birbirine sürtündü, dudaklarımız birbirini ezdi, nefeslerimiz birbirine karıştı. Kimin kazandığı belli olmayan, ama iki tarafın da kaybetmek istemediği bir savaştı bu. Birbirimizin dudaklarında kayboluyor, birbirimizin nefesinde boğuluyor, birbirimizin teninde yeniden doğuyorduk.

"Durmamız lazım," diye dudaklarının arasına inledim.

Fırat'ın avuçları, yanaklarımda hafifçe sıklaştı. "Bir daha söyle," diye hırladı dudaklarımın arasından, her kelimede dudakları dudaklarıma çarpıyor, her hecede nefesi nefesime karışıyordu. "Ne dediğini anlamadım."

Dudakları, dudaklarımı daha da vahşi bir tutkuyla ezdi. Dilim, diline dolandı, dişlerim dişlerine sürtündü. Nefesim, nefesine karıştı, kayboldu, yok oldu. Bacaklarım titredi. Tutunacak bir dal arar gibi ellerim sırtına tırmandı, tırnaklarım tenine battı. İnledi. O inleme, içimdeki son kalan aklı da başımdan aldı.

"Dur..." dedim, ama bu sefer kelime bir iniltiye dönüştü, bir yalvarışa, bir çağrıya. Fırat, sızlanarak dudaklarını dudaklarımdan çektiğinde alnını, alnıma hafifçe bastırdı. Elleri yanaklarımda hâlâ sımsıkıydı. Nefesi düzensizdi, daha ağırdı, daha çaresizdi.

"Lerna," dedi, sesi o kadar boğuktu ki, neredeyse tanıyamayacaktım. "Sen, benim kaderimsin. Buna ne kadar direndim, biliyor musun? Kendimi senden uzak tutmak için ne kadar savaştım, biliyor musun? Her gece, seni düşünmemek için ne kadar çabaladım, biliyor musun? Ama olmadı. Her seferinde, sana geri döndüm. Her seferinde, seni buldum. Her seferinde, kaybettim kendimi sende."

"Biliyorum," dedim. "Ben de aynı şeyi yaşadım. Her seferinde senden uzaklaşmaya çalıştım. Her seferinde, kendimi sana yaklaşırken buldum. Her seferinde, kaybettim kendimi sende. Sen, benim kaçışımın sonuydun Fırat."

Fırat'ın gözleri kapandı. Alnını alnıma daha da bastırdı. Nefesi, yüzümde sıcak bir rüzgâr gibi esti.

"Biraz daha böyle durursak, umursamayacağım hiçbir şeyi," dedi, sesi o kadar boğuk, o kadar tehlikeliydi ki, içimde bir ürperti yükseldi. "Direkt üzerine atlayacağım."

Ellerini yanaklarımdan çekip alnını alnımdan ayırdı. Gözlerini açtı. O yosun yeşili derinlikte, şimdi bir ateş yanıyordu. Kontrol manyağı Fırat'ın, o her şeyi hesaplayan, her anı planlayan Fırat'ın gözlerinde, çıplak, dizginlenmemiş, vahşi bir arzu vardı. Beni istiyordu. Hem de öyle böyle değil, delicesine, çılgıncasına, tüm benliğiyle istiyordu.

Ve ben, onun bu bakışı karşısında, eriyip gidiyordum.

"Fırat..." diye fısıldadım, adı dudaklarımdan dökülürken bir iniltiye dönüştü.

"Şşş," dedi, parmağını dudaklarıma bastırarak. "Konuşma. Konuşursan burada kalırız. Kalırsak, umursayacağım tek şey üzerinde kalan kıyafetlerin olur."

O an, beynimdeki tüm mantık kapıları birer birer kapandı. Sözleri, tenimde gezinen görünmez eller gibiydi. Her bir hece ayrı bir ürpertiye sebep olmuş, her bir kelime, içinde sönmeyen bir ateşin varlığını oluşturmuştu.

Elimi kaldırıp omzuna vurdum. Tokadın sesi odada yankılandı ama ne o canını acıtmıştı ne de ben gerçekten vurmak istemiştim. Sadece, bu kadar güçlü bir çekimin ortasında, ona dokunmanın bir yoluydu bu.

"Seni-"

Havada kalan elimi tutup dudaklarına götürdü. Parmak uçlarıma küçük bir öpücük kondurdu. 

"Bana vurmak için kaldırdığın elinin bile, şu an üzerimde bıraktığı etkiyi duyacak olsaydın yavrum, bunu yapmaya cesaret etmezdin."

Gözlerim büyüdü.

Yanaklarımın kızardığını hissettim. O kadar şiddetli bir kızarıklıktı ki bu, kulak memelerime, boynuma, hatta göğüs kafesime kadar yayıldığını hissedebiliyordum. Aynada görmeme gerek yoktu, tenimin altında dolaşan bu ateşi tüm hücrelerimle duyumsuyordum.

Fırat'ın dudaklarında o muzip, o yaramaz, o sadece bana sakladığı gülümseme belirdi. Gözleri yanaklarımda gezindi, kızarıklığımı izledi, tadını çıkardı. Sanki bir şarap tadımcısı gibi, bu anın her saniyesini damağında çeviriyor, yudumluyor, içiyordu.

Sonra, gözlerini gözlerime dikti. Sağ gözünü kırptı. O göz kırpışı, taşıdığı muzipliğiyle bir kurdun tehlikesini aynı anda taşıyordu.

Elimi bırakmadı. Parmaklarımızı birbirine kenetledi. O an, sadece ellerimiz değil, ruhlarımız da birbirine düğümlendi. Parmak aralarımdan sızan sıcaklık, bileklerime, oradan koluma, omzuma, kalbime kadar ilerledi. Her bir eklemim, ayrı bir ateşle yanıyor, her bir kemiğim ayrı bir ritimle titriyordu.

"Hadi gidelim," dedi, elimi bırakmadan kapıya doğru yürürken, "Düğünü için sabırsızlanan bir gelinim var."

Fırat ile yatakhaneden çıkıp bina girişine doğru ilerlediğimiz sırada Miraç, Aslı ve Necla bizi bekliyordu. Üçünün de bakışları beni bulduğunda Fırat, yavaşça elimi bırakıp beni gösterdi.

"Dikkatli gidin, hepiniz birbirinize emanetsiniz."

Miraç, Fırat'a bakıp kafasını salladığında Fırat, bana göz kırpıp bina girişinden içeriye geçti. Miraç'ın gözleri, gözlerime kenetlendi. O koyu, derin, içinde onca şey barındıran okyanus gözlerinde küçük bir düşünce ağı görebiliyordum. Kahvaltıda söylediklerim bir bir döküldü zihnimden. Emir ve Baran. Kayıplar. Acılar. Eksiklikler. O an, o masada, ağzımdan çıkan her kelimenin Miraç'ı nasıl etkilediğini düşündüm.

Acaba, alınmış mıydı?

O cümleler, ona karşı söylenmiş cümleler değildi. Asla öyle olmazdı. Ama biliyordum ki, Miraç da kaybetmişti. O da acı çekmişti. O da eksik kalmıştı. Ve ben, orada, herkesin içinde, kayıplardan bahsederken, belki de onun yaralarına dokunmuştum.

Evet, Miraç bize bir kez daha aile olma şansını hediye etmişti. O gelip hayatımıza girmeseydi, belki de ben ve Fırat hâlâ birbirimize kavuşamamış, belki de bu düğün asla olmamış olacaktı. Ama ben, o masada, o cümleleri söylemekten kendimi alamamıştım.

Miraç, elindeki anahtarı sallayarak otoparkta duran aracı işaret etti. Anahtar, güneşin altında bir an için parladı.

"Hadi, vakit kaybetmeyelim," dedi ve yürümeye başladı.

O an, onun peşinden gitmekle, durup konuşmak arasında kaldım. Ama ayaklarım, ben karar vermeden onu takip etti. Aslı ve Necla da yanımdaydı. Dört kadın, araca doğru ilerliyorduk. Her adımda, Miraç'ın sırtına bakıyordum. O dimdik, kararlı, güçlü duruşunu hiç kaybetmemişti. Onu tanıdığım ilk günden beri hep böyleydi. Hep ayaktaydı. Hep güçlüydü. Ama ben biliyordum ki, onun da içinde tıpkı benim gibi, kırılgan bir kız çocuğu vardı.

Araca vardığımızda Miraç, şoför kapısını açtı, içeri yerleşti. Aslı arka koltuğa geçti. Ben ön koltuğa oturmak üzere kapıyı açtığımda, bir an için durdum. Miraç'a baktım. O da bana bakıyordu.

İçimdeki ses, susmak bilmiyordu. Söyle bir şey. Sor. Özür dile. Bir şey yap.

Ama yapamadım. Sadece oturdum, kapıyı kapattım.

Necla, Aslı'nın yanına ilişti. Arabanın içi, bir an için sessizliğe gömüldü. Motorun sesi, o sessizliği doldurmaya yetmiyordu.

Miraç, kontağı çevirdi. Sonra bana döndü. Gözlerimin içine baktı.

"Lerna," dedi, sesi sakindi.

"Efendim?"

"İyi misin?"

Sorusu o kadar basit, o kadar doğrudandı ki, bir an için ne diyeceğimi bilemedim. Ona sormam gereken sorular varken, o bana soruyordu. İyi miydim?

"İyiyim," dedim, otomatik bir cevapla.

Miraç'ın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Ama o gülümseme, her zamanki gibi değildi. Daha anlayışlıydı. Daha sıcaktı. Daha affediciydi. Söylememe gerek kalmamıştı. Miraç, zaten biliyordu. Hissetmişti. Anlamıştı.

Miraç, bakışlarını benden alıp önüne döndüğünde direksiyonu çevirdi ve sürmeye başladı. Profiline baktım bir an. Güneşin parıltıları yüzünün yarısını aydınlatıyor, diğer yarısını gölgede bırakıyordu. O gölgenin içinde, onun da kendi savaşları, kendi acıları, kendi kayıpları vardı. Ama yine de, herkese yetmeyi başarıyordu.

Aracı üssün kontrol noktasından çıkarttığında arkamıza takılan araca, dikiz aynasından küçük bir bakış atıp geri yola bakmaya devam etti. O bakış, o kadar kısa, o kadar hızlıydı ki, fark etmeyen biri için anlamsız bir hareketten ibaretti. Ama ben gördüm. O bakışın içinde ne kadar çok şey olduğunu gördüm. Bir komutanın tetikte oluşu, bir kardeşin koruma içgüdüsü, bir dostun sorumluluğu.

"Bir süre boyunca bütün arabaların arkasında iki asker koruması olacak." dedi Miraç, sesi sakindi ama altında demir bir kararlılık vardı. "Rauf'un kesin emri var. Kimse yalnız dışarıya çıkmayacak. Bilginiz olsun."

Eğilip yan aynadan arkama baktım. Arkamızdaki araç, gri bir SUV, bizi sabit bir mesafeden takip ediyordu. O an, bir kez daha anladım ne kadar kırılgan olduğumuzu. Ne kadar korunmaya ihtiyacımız olduğunu. Ama aynı zamanda, ne kadar güvende olduğumuzu da. Çünkü arkamızda, bizi koruyan bir tim vardı. Bir aile vardı. Rauf gibi bir komutan, Miraç gibi bir dost, Fırat gibi bir sevgili, tanıdığım insanların beni yürekten kabul etmeleri.

Aile.

Kahvaltı masasında söylediğim cümleler, artık ruhumda bir sızı bırakmıştı.

Aslı, arka koltuktan eğilip öne doğru uzandı. Eli, omzuma dokundu.

"Lerna," dedi, sesi heyecanlıydı. "Nasıl bir gelinlik hayal ediyorsun? Anlat biraz. Uzun mu, kısa mı? Abiye tarzı mı, daha sade mi? Tül var mı? Dantel var mı? Anlat!"

Güldüm. Aslı'nın bu coşkusu, bu samimiyeti, içimi ısıtıyordu. Miraç'ın göz ucuyla bana baktığını hissettiğimde bende ona baktım. O an, zaman geriye sardı.

Deniz Lisesi'nde okurken çarşıya çıktığımızda moda evlerinin önünden geçerken baktığımız gelinlikleri hatırladım. On altımızdı belki, on yedi. Üzerimizde o ağır, resmi üniformaların yerini sivil kıyafetlerimiz almış, sırtımızda sırt çantaları, gözlerimizde masumiyet. Hafta sonu izinlerinde, soluğu çarşıda alırdık. Birer çay içer, simit yerdik, bir de vitrinlere bakardık.

En çok da gelinlikçilerin vitrinlerine.

Camın önünde durur, o bembeyaz, upuzun, dantellerle süslü gelinliklere bakardık. İkimiz de konuşmazdık. Sadece bakardık. Belki de aynı şeyi düşünürdük. Bir gün, bir gün biz de giyecek miydik o gelinliklerden? Bir gün, bir gün biz de mutlu olacak mıydık?

Miraç, yan dönüp bana bakardı. Ben de ona. Sonra gülerdik. "Ne bakıyorsun?" derdi Miraç. "Sana bakıyorum," derdim bende. Ve kahkahalarla oradan uzaklaşırdık. Çünkü o zamanlar, o hayalleri kurmak bile yasak gibiydi. Askerdik. Önce vatan derdik. Önce görev derdik. Önce ölmek derdik. Yaşamak, hep sonraya kalırdı.

Bu anılar, Miraç'ın da aklına gelmiş olmalıydı ki gülerek yola baktı.

O gülüş, o an, içimde bir şeyleri yerinden oynattı. O genç kızlar, o üniformalı, hayalleri olan, gelecekten korkan ama yine de umut eden o iki genç kız... Şimdi buradaydılar. Biri evlenmiş artık arabayı kullanıyor, diğeri yanında oturuyor ve gelinlik bakmaya gidiyordu. Gerçekten, hakikaten, ciddi ciddi gelinlik bakmaya.

"Lerna," dedi Miraç, gözleri hâlâ yolda ama sesi o tanıdık, sıcak tondaydı.

"Efendim?"

"O günleri hatırlıyor musun? Vitrinlere baktığımız günleri?"

Gülümsedim.

"Hatırlamaz olur muyum? Hafta sonu izinlerinde, ilk iş çarşıya koşardık. Sanki orada bizi bekleyen bir şey varmış gibi."

Miraç, başını salladı. "Vardı," dedi. "Hayallerimiz vardı. O zaman adını koyamıyorduk ama orada, o vitrinlerde, aslında kendi geleceğimizi arıyorduk belki de."

Yol, önümüzde upuzun uzanıyordu.

"Lerna," dedi Miraç.

"Hı?"

"O vitrinlerde gördüğün gelinliklerden daha güzeli olacak. Söz veriyorum."

Gözlerim doldu. Ama ağlamadım. Çünkü ağlamak için değil, gülümsemek için bir gündü bugün.

"Biliyorum," dedim. "Çünkü siz varsınız yanımda."

Miraç, elini uzatıp elimi sıktı. Parmakları, parmaklarımın arasına girdi, bir an için kenetlendi, sonra bıraktı. Yola döndü.

Fırat Çapoğlu, Ağzından

Onu ilk gördüğüm anı hatırlıyorum.

Sanki evrenin tüm mekanizmaları, tüm çarkları, tüm dişlileri bir anda susmuş, nefesini tutmuş, bana bakıyordu. O kadar keskin, o kadar net, o kadar silinmez bir andı ki, üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ gözlerimin önünde, tüm canlılığıyla, tüm gerçekliğiyle, tüm çıplaklığıyla duruyordu.

Siyah giyinmişti.

Baştan aşağı siyah.

Üzerindeki kıyafetler, bir matem elbisesi gibi değildi. Daha çok bir zırh gibiydi. Bir kale duvarı gibi. Dışarıya karşı ördüğü surlar, bedenini saran o siyah kumaşlarla görünür olmuştu sanki. Omuzlarından başlayıp beline kadar inen siyah kazağı, boynunu sıkıca saran boğazlı kısmı, rüzgârda hafifçe dalgalanan siyah kabanı... Hepsi, onu dünyadan ayıran görünmez bir çizginin sınır taşları gibiydi.

Saçları simsiyahtı. Öyle bir siyah ki, içinde kaybolabilirdiniz. Bir gece yarısının karanlığı gibi değil, daha derin, daha koyu, daha sonsuz bir siyah. Işık vurduğunda bile yansımayan, tüm ışıkları içine çeken, yutan, yok eden bir siyah. Dalgalarının arasında, birkaç tel daha açık renk olsa belki biraz yumuşardı ama yoktu. İnatla, kararlılıkla, meydan okurcasına simsiyahtı.

Gözleri kapkaraydı. İki kara delik gibiydiler. Etraflarındaki tüm ışığı, tüm umudu, tüm neşeyi içine çeken, yok eden, hiçliğe gönderen iki sonsuz kuyu. Ama aynı zamanda, o kadar derinlerde, o kadar ulaşılmaz bir yerde, bir şey parlıyordu. Görmek için dikkatle bakmanız, sabırla beklemeniz, cesaretle yaklaşmanız gereken bir şey.

Ruhu, zifiri karanlıktı.

Elimi uzatıp adımı söylediğim o andan sonra, elini kaldırıp avcuma bıraktığında, asıl şeyin ne olduğunu anladım.

Anladım ki, soğuk sadece bir kabuktu.

Eli avucuma düştüğünde, ilk hissettiğim şey buz gibi bir ten oldu. Parmakları incecik, narin ama bir o kadar da güçlüydü. Her bir eklemi, ayrı bir acının hatırasını taşıyor gibiydi. Tırnaklarının etrafındaki deri, yılların yorgunluğuyla çatlamış, nasır tutmuştu. Bir askerin eliydi bu. Silah tutan, savaşan, öldüren, ama aynı zamanda seven, dokunan, tutunan bir el.

Soğukluğu, tenimi yaktı. Sanki yıllardır hiç ısınmamış, hiç güneş görmemiş, hiçbir başka tene dokunmamış gibi. Buzullardan kopup gelmiş bir parça, bir kıtadan diğerine sürüklenmiş, sonunda bana ulaşmıştı.

Karanlığa büründüğü hali, ellerini buz gibi yapmıştı. Ama o buzun altında, bir ateş yanıyordu. Yıllarca sönmemek için direnen, her kayıpta biraz daha içine çekilen, her acıda biraz daha derine gömülen, ama asla tamamen sönmeyen bir ateş.

İki yıl sonra öğrenecektim ki o ateş, onun içindeki o küçük kız olacaktı. Beton duvarların arasında büyüyen, sarı ampulün altında gölgesiyle oynayan, oyuncak yerine mermi kovanları biriktiren o küçük kız. O küçük kız, ellerini ısıtamayacak kadar zayıftı belki ama kalbini ısıtacak kadar güçlüydü.

Fakat bilmediği bir konu vardı.

Karga, gökyüzünün çocuğu olduğunu bilmiyordu.

O, çocukluğunu yanlış yerde aramıştı. Beton duvarların arasında değil, gökyüzünde aramalıydı belki de. O karga bayrak direğine her konduğunda, aslında ona bir şey anlatmaya çalışıyordu. Özgürsün, diyordu. Uçabilirsin. Yeter ki kanatlarını açmaya cesaret et.

Ama o, bunu duymuyordu. Belki de duymak istemiyordu. Çünkü duymak, değişmek demekti. Değişmek ise, bilinmeze adım atmak.

Yılların biriktirdiği, katman katman üzerine eklenen, her geçen gün biraz daha derinleşen buzullarını yavaş yavaş eridiğini görmek, beni ait olduğum kişiye doğru biraz daha yaklaştırıyordu. Her eriyen parçada, onun biraz daha ortaya çıktığını görüyordum. Her çözülen buzda, o küçük kız biraz daha gün yüzüne çıkıyor, biraz daha ısınıyor, biraz daha canlanıyordu.

Ellerimiz her seferinde, bir şekilde birbirini bulduğunda parmaklarım, onun parmaklarının arasına girerdi. O an, zaman dururdu. Dünya susardı. Sadece iki elin birbirine kenetlenmesinin getirdiği o sıcaklık, o güven, o ait olma duygusu kalırdı. Isıtacağım seni, derdim içimden. Bu buz gibi ellerini, bu donmuş tenini, bu üşümüş ruhunu ısıtacağım. Yeter ki sen izin ver.

Ve o, her seferinde izin verdi elini çekmedi. Her seferinde, biraz daha açıldı, biraz daha güvendi, biraz daha sevdi.

Karanlık dediğimiz şey, aydınlanmayı bekleyen bir yerdi. Ve o, tüm buzullarıyla, tüm karanlığıyla, tüm siyahıyla, aslında sadece birini bekliyordu. Onu görecek, onu hissedecek, onu ısıtacak birini.

Ben olduğum için şükrettim.

Üzerimdeki damatlığın aynadaki yansımasını izlerken dudaklarımda bir gülümseme olduğundan bihaberdim. Ayna, karşımda upuzun duruyordu. Cilalı yüzeyi, kabinin loş ışığını yansıtıyor, her köşeyi ayrı bir parıltıyla aydınlatıyordu. İçinde gördüğüm adam, tanıdıktı ama aynı zamanda yabancı. Siyah damatlık, omuzlarına tam oturmuş, göğsünü saran yeleğiyle tamamlanmıştı.

Düşündüm de, ne çok yol katetmiştik. Ne çok engel aşmış, ne çok acı çekmiş, ne çok kayıp yaşamıştık. Ama şimdi, buradaydık. Bir düğünün arifesinde. Bir hayalin eşiğinde.

Aynadaki adama baktım. O da bana baktı. Dudaklarımdaki gülümseme, biraz daha genişledi.

"Oğlum kabine mi düştün lan!"

Rauf'un neşeli sesiyle dudaklarımdaki gülümseme hafifçe soldu. Sabah, Lerna'nın kahvaltı masasında söylediklerini hatırladım. Lerna her ne kadar karşımızdaki insanları kırmak istemeyen biri olsa da, benim kadınımın dili sivriydi. Gerçeği söylerdi, acıtsa da, zorlasa da, rahatsız etse de. Çünkü o, Lerna'ydı. Ve Lerna, yalan söyleyemezdi. Kendine bile.

Ama o sözler, Miraç'ı nasıl etkilemişti?

Lerna benim sevdiğim kadınsa, Miraç'ta benim kız kardeşimdi. Kız kardeşim, çok üzülmüş müydü? Bizi bir ailenin içine dahil ettiği andan itibaren, kendi acılarıyla uğraşan kardeşim, Lerna'nın dediklerini umarım çok takmazdı. Ama bazı yaralar, öngörülemezdi. Elbette ki Lerna bu sabah, içlerinden birinin yarasına dokunmuştu farkında olmadan. Her birimizin en derin acısını hatırlatmıştı.

Kafamı iki yana sallayıp bağlayamadığım papyonu aldım ve kabinin kapısını açıp kendime doğru çektim. Dışarıya çıktığımda Rauf, Demir ve Ali bana baktı. Rauf, inceleyici bakışlarını üzerinde gezdirip beğenmişçesine kafasını salladı. Ali, düşünceli gözlerle boynumdaki boşluğa baktı. Demir ise ikisine bakıp gözlerini devirdi.

Elimdeki papyonu sallayarak arkamdaki duvara yaslandım.

"Ne?" dedim kaşlarımı kaldırarak. "Ne bakıyorsunuz?"

Sorum, havada asılı kaldı bir an. Üç adam, birbirine baktı, sonra tekrar bana döndü. Rauf, güldü. O içten, samimi, herkesi kendine çeken kahkahasıyla güldü.

"Bana o kadar içeride kalmanın sebebinin sadece papyon olduğunu söyleme."

Kahkahası odada yankılandı. Ali de katıldı ona, Demir de. Üçü birden gülüyor, bana bakıyor, beni izliyordu. Kaşlarımı çattım. Ama içten içe, ben de gülüyordum. Çünkü haklıydılar.

"Papyon değilse ne?" diye sordum, meydan okurcasına.

Rauf, bana doğru yaklaşıp elimdeki papyonu aldığında gözlerimi bile kırpmadan onu izliyordum.

Papyonu parmaklarının arasında düzeltti. O hareket, o kadar dikkatli, o kadar özenliydi ki, bir an için zaman durdu. Siyah ipek, onun ellerinde şekil alıyor, kıvrılıyor, düzeliyor, yeniden şekilleniyordu. Sanki sadece bir kumaş parçası değil, yılların birikmiş bir hatırası gibiydi. Boynuma doğru yükselttiğinde gömleğin yakalarını kaldırıp kuşağını enseme yasladı. Papyonu oluşturacak kumaşları öne doğru sarkıttığında bakışları gözlerimi buldu.

Sanki gözlerinin içi bir çorak toprağa dönüşmüş, bin bir yerinden kırılmış, bende o toprak parçalarıyla onun zihnine düşecektim. Zihninde yılların biriktirdiği her şey vardı. Acılar, kayıplar, zaferler, yenilgiler, sevinçler, hüzünler... Hepsi, o gözbebeklerinde dans ediyordu.

Biz belki ailemizi kaybetmiştik ama o, kaybettiğini sandığı zamanlar olmayan bir acının varlığını çekmişti.

Düşündüm de, Rauf'un hikayesi ne tuhaf, ne acı, ne de derindi. O, aslında hiç kaybetmemişti ama kaybettiğini sanmıştı. On yıl boyunca, ağabeyinin öldüğünü düşünerek yaşamıştı. On yıl boyunca, Arven'siz büyümüş, Arven'siz olgunlaşmış, Arven'siz bir adam olmuştu. Oysa Arven, hep oradaydı ama Rauf, bunu bilmiyordu. Kaybettiği tek şey, annesi olmuştu. Rauf bu yokluğu, bir ölüm gibi yaşamıştı.

O sahte acının içinde bir aile kurmaya çalışmıştı. Timini ailesi yapmıştı. Ali'yi arkadaşı, Demir'i yoldaşı, Pars'ı kardeşi, Aslı'yı kız kardeşi olarak görmüştü. Miraç'ı her şeyi yapmıştı. O ailenin içine bizi de dahil etmişti. Rauf, o sahte acının içinde, gerçek bir aile inşa etmişti. Taş üstüne taş koymuş, duvar üstüne duvar örmüş, bir kale yapmıştı kendine. Ve o kalenin içinde, kimseyi sokmadığı bir yerde, Arven'in hayaliyle yaşamıştı.

Her ne olursa olsun, o aileye sahip çıkmaya gayret etmişti. Herkesi korumuştu. Herkesi kollamıştı. Herkesin sırtını sıvazlamış, herkesin yarasını sarmış, herkesin derdine derman olmuştu. Ama kendi yarasını, kimseye göstermemişti. Çünkü o yara, görünmezdi. Çünkü o yara, aslında yoktu. Ama yokluğu, varlığından daha çok acıtmıştı.

Rauf, Miraç gibiydi.

İkisi de aslında var olmayan acıların içinde kaybolmuş, yıllarını bu yanılsamayla geçirmişti.

Rauf'un parmakları, papyonu bağlamaya devam ediyordu. Ama ben, onun gözlerinde kaybolmuş, yılların içinde yolculuk ediyordum.

"Fırat," dedi Rauf, sesi o kadar yumuşaktı ki, neredeyse duyamayacaktım.

Gözlerimi gözlerine diktim.

"Aile demek," dedi, papyonun son düğümünü atarken, "etrafındaki insanlarla anlam kazanması demek değildir." Boynumdaki papyonu düzeltip gözlerimin içine bakarak gülümsedi. "Aile, o insanlarla bir masanın etrafında yemek yiyebilmek demektir."

Cümlesi odanın dört duvarına çarptı, yankılandı, sonra geri döndü, tam göğsümün ortasına saplandı.

Haklıydı.

Aile, etrafındaki insanlarla anlam kazanmazdı. Hayır. Aile, zaten anlamlıydı. Özünde, kendiliğinden, var oluşuyla anlamlıydı. Ama asıl mesele, o anlamı birlikte yaşayabilmekti. O insanlarla bir masanın etrafında oturup yemek yiyebilmekti. Sıradan bir akşam yemeğinde, birbirine uzanan eller, paylaşılan lokmalar, bölüşülen sohbetler, kahkahalar, tartışmalar, sessizlikler...

İşte aile, buydu.

"Rauf," diye fısıldadım. "Sabah-"

"Şşş," dedi, papyonu düzeltti, sonra geri çekildi, baktı. "Oldu. Tam oldu."

Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. O gülümseme, içimdeki tüm endişeleri, tüm korkuları, tüm heyecanları silip süpürdü. Arkasındaki Ali ve Demir, sessizce izliyordu. Gözleri parlıyordu.

"Fırat abi," dedi Ali, "valla çok yakıştı."

Gülümseyerek sağımda kalan aynaya baktım omuzlarımı dikleştirdim. Bakışlarım yeniden Rauf'u bulduğunda hafifçe kafasını eğip kaldırdı.

"Bunu alıyorum o halde?" diye sorduğum sırada Rauf, bakışlarını Demir ve Ali'ye çevirip kafasını sol omzuna yatırıp doğrulttu. Ali ve Demir, hızlı adımlarla kasaya doğru ilerlerken onlara engel olmak amaçlı bir adım atmıştım ama Rauf, beni hemen durdurdu.

"Bu kadarı çok fazla, Rauf," dedim, ona doğru dönerken.

"Fırat, değil."

Bir an için durup kaşlarımı çattım. Gözlerimi gözlerine diktim. 

"Nasıl bu kadar sakin durabiliyorsun?" diye sordum, sesim alçaldı, ciddileşti. "O sabahki cümleler, hiç mi acıtmadı canını?"

Sordum ve pişman oldum. Çünkü sorduğum an, aslında cevabı bildiğimi anladım. Ama yine de sormak istemiştim. Belki de onun ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha görmek için. Belki de kendime, "İşte böyle olmalıyım," diye not etmek için.

Rauf, hiçbir şey olmamışçasına gülümsemeye devam etti.

O gülümseme, öyle yapay, öyle zoraki, öyle maskeli bir gülümseme değildi. Gerçekti. İçtendi. Samimiydi. Sanki dünyanın tüm dertleri omuzlarından kalkmış, sanki hayatında hiç acı yaşamamış, sanki o sözler hiç söylenmemiş gibiydi.

"Sen," dedi, gözlerimin içine baka baka, "tırnağın yüzünü çizdi diye onu kökünden mi kopartırsın?"

Rauf, o cümlelerin canını acıttığını biliyordu. Elbette biliyordu. Ama onları söyleyen Lerna'ydı. Lerna da artık onun kardeşiydi. Ailesiydi. Tıpkı tırnağın yüzü çizdiğinde onu kopartmak yerine sabredip iyileşmesini beklediği gibi, Rauf da Lerna'nın sözlerine sabrediyor, onun iyileşmesini bekliyordu. Çünkü Lerna, onun ailesindendi. Ve aile, hatalarıyla, kusurlarıyla, yanlışlarıyla birlikte kabul edilirdi.

"Rauf..." diye fısıldadım.

"Fırat," dedi, elimi omzuma koydu, sıktı. "Lerna ve sen, Miraç'ın hayatıma kattığı en güzel dostlardansınız. Elbette ben de bir yere kadar geçmişlerinizde neler olduğunu anlayabiliyorum. Ama bazen ne zaman ne söyleyeceğinizi, ne zaman ne yapacağınızı, ne zaman ne hissedeceğinizi bilemiyorum. Lerna'nın bu sabahki kurduğu cümleler bana değildi. Öyle olsaydı Miraç bana bunu söylerdi. Söylemese bile hissettirirdi. Lerna'nın o cümleleri kaybettiklerine, sahip olamadıklarına, eksik kaldığı her şeye... Ben sadece, o an orada olan bir bedendim."

Nasıl yapıyordu bunu? Nasıl oluyordu da, herkesin en derin yarasını görüyor, en gizli acısını fark ediyor, en saklı korkusunu anlıyordu? Belki de kendi yaraları yüzündendi. Belki de kendi acıları, başkalarının acılarını anlamasını sağlıyordu. Belki de kendi korkuları, başkalarının korkularına ışık tutuyordu.

"Ayrıca," dedi, hafifçe sırıtarak, "ikimiz de sevdiğimiz kadınların bazı anlarda dobra olduğunu iyi biliyoruz."

Kaşlarını kaldırdı. O muzip, o yaramaz ifadeyle bana bakıyordu.

"Öyle olmasalardı nasıl katlanırlardı bize?"

Bir an için düşündüm. Lerna ve Miraç, ne zaman ne söyleyeceği belli olmayan, gerektiğinde taş gibi sert, gerektiğinde pamuk gibi yumuşak olabilen iki kadındı. İkisi de, dobralıklarıyla, açık sözlülükleriyle, gerektiğinde acıtsalar bile gerçeği söylemekten çekinmemeleriyle tanınırdı.

Küçük bir tebessümle gözlerimi devirdim.

"Etme Rauf," dedim, başımı iki yana sallayarak. "Haklısın ama söylemesi de bir o kadar zor."

Rauf, güldü. O içten, samimi, herkesi kendine çeken kahkahasıyla güldü.

"Zor olan ne Fırat?" dedi, elini omzuma vurarak. "Sevdiğin kadının dobra olması mı, yoksa onun dobralığına rağmen onu sevmeye devam edebilmek mi?"

Düşündüm. Cevap, aslında çok basitti.

"İkisi de değil," dedim. "Zor olan, onun dobralığının altındaki o gerçeği görebilmek. Onun her sert sözünün aslında bir yarası olduğunu anlayabilmek. Ve ona rağmen, onu olduğu gibi kabul edebilmek."

Rauf'un gözleri parladı. Başını salladı.

"İşte bu yüzden," dedi, "sevdiğimiz kadınların, en karanlık anında yaktıkları ateşte yanmayı ve o ateşe rağmen sevmeyi öğrendik."

Sözleri, içime işledi. Evet, belki de buydu aşk. Birinin yaralarını görmek, onları sarmak, iyileştirmek değil sadece. Onlarla birlikte yaşamayı öğrenmekti. Onların acılarına rağmen, onları olduğu gibi kabul etmekti. Ve her gün, yeniden sevmekti.

Arkamızdan, Ali'nin sesi duyuldu.

"Fırat abi, damatlığı çıkartmayı düşünüyor musun, yoksa bu gece onunla mı uyuyacaksın?"

Sesi o kadar yüksek, o kadar neşeli, o kadar Ali'ye özgüydü ki, bir an için zaman durdu. Rauf'la bakıştık. İkimizin de dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi. Sonra, ikimiz birden kahkahayı bastık. O kahkaha, öyle içten, öyle samimi, öyle çocuksuydu ki. Sanki yılların yükü bir anda omuzlarımızdan kalkmış, sanki dünyanın tüm dertleri bir kenara itilmiş, sanki sadece şu an vardı.

Döndüm. Ali, kapının önünde, kollarını göğsünde birleştirmiş, muzip bir ifadeyle bana bakıyordu. Gözleri parlıyor, dudakları sırıtmaktan iki yana açılmış, dişleri bembeyaz görünüyordu. Yanında Demir, başını iki yana sallıyor, "Yine çenesi düştü," der gibi bezgince Ali'ye bakıyordu. Ama gözlerinin içi gülüyordu. O da mutluydu. O da bu anın bir parçası olmaktan keyif alıyordu.

Rauf, omzuma yaslandı.

"Ali, hâlâ sizin düğünde neler çalacağını çok merak ediyor. Hani Trabzonlusun ya?"

Kaşlarımı kaldırarak Ali'ye baktım.

"Sen düğünde neler çalacağını düşünene kadar, kendine de bir artık gelin adayı bulmaya mı çalışsan?"

Ali, eliyle göğsünü tuttu, yapmacık bir ifadeyle geriye yaslandı.

"Ay Fırat abi, vurduun! Tam kalbimden vurdun beni! Ben sana düğün gecesi ne yapacağımızı soruyorum, sen benim kısmetimi mi karıştırıyorsun?"

Demir, dayanamadı, patladı. "Senin kısmetin zaten belli Ali. Senin gibi manyak birini buldun mu yeter de artar."

Rauf, gözlerini büyüttü.

"Bu tim, bir espri canavarını zaten yeterince kaldırıyor Demir. Bir ikincisini ben kaldıramam."

Ali, gözlerini kocaman açtı. "Ne manyaklığı lan? Ben çok normal bir insanım. Hem manyak dediğin nedir?" Rauf'a doğru döndü. "Ayrıca abi sana da aşk olsun. Delilikle dâhilik arasında ince bir çizgi vardır, ben o çizginin üzerinde yürüyorum. Bir gün âşık olduğumda da o çizgide birini bulurum, herhalde."

Rauf, kahkahayı bastı.

"Yürüyorsun da, o çizgiden düşüp düşüp kalkıyorsun be oğlum."

Dördümüz birden kahkahalara boğulduk.

Miraç Gökçe, Ağzından

Gün batımı, denizle göğün birbirine değdiği o incecik çizgide kanayan bir yara gibiydi.

Turuncunun, kırmızının ve morun bin bir tonu, ufuk çizgisinde birbirine karışıyor, eriyor, yeniden doğuyordu. Sanki görünmeyen bir el, gökyüzünün kadifemsi yüzeyini ustalıkla kesmiş, altından akan ışığı denizin üzerine döküyordu. Güneş, bir ateş topu misali, yavaşça, ağır ağır, sanki vedalaşmak için her saniyeyi uzatarak batıyordu. Kızıl ışıklar, dalgaların üzerinde dans eden binlerce altın pul gibi parıldıyor, suyun yüzeyi, cennetten kopup gelmiş bir halıyı andırıyordu.

Gökyüzü, bir tabloydu. Fırça darbeleri, ustalıkla atılmış, renkler birbirine kusursuzca karışmıştı. Ufuk çizgisi, iki ayrı dünyanın birleştiği kutsal bir mihrap gibi duruyordu önümüzde. Batan güneş, o mihrabın üzerinde yanan bir kandildi. Ve biz, bu kutsal anın tanıkları, sessizce, nefesimizi tutarak, bu büyülü vedayı izliyorduk.

Arabanın camından süzülen bu manzara karşısında içimde bir şeyler kıpırdadı. Gün batımı, hep bir sonun habercisi olmuştur bana. Bitmekte olan bir günün, tükenmekte olan bir umudun, kaybolup giden bir anın simgesi. Ama bu sefer, farklıydı. Bu sefer, gün batımı bir son değil, bir başlangıç gibiydi. Belki de içimde büyüyen o garip heyecandı. Belki de Lerna'nın yanımda oturması, Aslı ve Necla'nın arkada neşeyle sohbet etmesi, hayatın tüm acılarına rağmen devam ettiğini, hatta güzelleştiğini hatırlatıyordu bana.

Dikiz aynasından arkamızdaki koruma aracına baktım. Gri SUV, bizi sabit bir mesafeden takip ediyor, far ışıkları loşlaşan gün ışığında hafifçe parlıyordu. Rauf'un emri, demir bir levha gibi çökmüştü üzerimize. Kimse yalnız çıkmayacaktı dışarıya. Bu koruma kalkanı, hem güvende hissettiriyor hem de içimdeki o tanıdık sıkıntıyı uyandırıyordu. Tehlikenin ne kadar yakın olduğunu, ne kadar kırılgan olduğumuzu hatırlatıyordu.

Yan koltuğa oturan Lerna'ya baktım. Yüzü, cama yansıyan gün batımının ışıklarıyla aydınlanmıştı. Her ne kadar dudaklarında büyük bir gülümseme olsa da gözleri dalgındı. Sanki içinde, görünmeyen bir denizde yüzüyor, derinlere dalmış, uzaklara gitmişti. Onu bu halde görmek, içimi acıttı. Kahvaltıda söylediklerini unutsam bile o unutmuyordu. Onların acısı, onun da acısıydı. Ve ben, ne kadar uğraşırsam uğraşayım, o acıyı dindiremez, o yaraları saramazdım. Sadece yanında olabilirdim. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

"Lerna," dedim.

Başını bana çevirdi. Gözleri, karanlık bir gece gibiydi.

"Hı?"

"Gelinliğin içine jartiyer almayı unuttun?"

Lerna, elini omzuma sertçe vurduğunda gülerek göz ucuyla ona bakıp yeniden önüme döndüm. Tokadın sesi, arabanın içinde bir an için yankılandı, sonra kayboldu. Ama o an, arkadan gelen kahkahalar patladı. Aslı ve Necla, iki ses birden, öyle içten, öyle katılarak gülüyorlardı ki, dayanamayıp ben de yeniden gülmeye başladım.

Lerna'nın yanakları, gün batımının kızıllığında bile fark edilecek kadar kızarmıştı. Gözlerini kıstı, bana öyle bir baktı ki, bir an için içim ürperdi. Ama o bakışın altında, gülmemek için kendini zor tuttuğu da belliydi.

"Miraç Gökçe Aslan," dedi, dişlerinin arasından, her heceyi ayrı ayrı vurgulayarak. "Seni öyle bir..."

Cümlesini tamamlayamadı. Çünkü arka koltuktan Aslı'nın sesi yükseldi.

"Ay, Miraç haklı valla. Sen de aynısını onun düğününde yapmıştın."

Necla, kahkahalarını zorlukla bastırarak ekledi.

"Kızlar, kızlar, sakin olun. Daha gelinliği giymesine iki gün var. Halledilir bir şekilde."

Lerna, arkasına döndü, ikisine birden baktı. Ama bakışlarındaki o sert ifade, yerini yavaş yavaş bir gülümsemeye bırakıyordu.

"Size ne oluyor ya?" dedi, sesi sitemliydi ama gözlerinin içi gülüyordu. "Siz hangi taraftasınız? Ben sizi Miraç'a karşı yardımcı olun diye yanımda getirmedim mi? Siz şimdi onunla birlikte bana mı gülüyorsunuz?"

Aslı, masum bir ifadeyle ellerini iki yana açtı.

"Biz sadece tarafsız gözlemciyiz. Olayı objektif olarak değerlendiriyoruz."

Necla, başını salladı.

"Aynen öyle. Ve objektif değerlendirmemize göre, Miraç çok yerinde bir tespit yaptı. Bunu atlamamalısın."

Lerna'nın gözleri büyüdü. Bana döndü, parmağını tehditkâr bir şekilde salladı.

"Gelinliğin içine pijama giyerim, Fırat'a da bana zorla pijama giydirdiler diye sizi söylerim!"

Gülerek kafamı geriye attım.

"Oha! Abart! Sende benim düğünümde son dakika elime tutuşturmadın mı kızım? Ben sana önden söyleyerek iyilik bile yapıyorum şu an."

Lerna, derin bir nefes aldı, gözlerini tavana dikti.

"Ya Rabbi, sen beni bu kadınla neden karşılaştırdın? Ne günah işledim ben?"

Aslı, arkadan eğildi, ellerini Lerna'nın omuzlarına koydu.

"Kalandaris, kulandaris. Erkek uşak, dişi buzak, ver Allah'ım ver, dolsun köşe bucak."

Aslı'nın Trabzon şivesiyle söylediği tekerleme ile Lerna, Aslı'nın ellerini omzundan attı, ama gülümsemesini engelleyemedi.

"Ya! Atacağım kendimi artık arabadan aşağıya," diye sitem edip bana döndü. "Sizin yüzünüzden her Cuma günü Taşacak Bu Deniz izliyoruz. Onun yüzünden sürekli benimle dalga geçip duruyorsunuz."

Göz ucuyla Lerna'ya baktım.

"Dizi başlamadan atıştırmalıkları hazırlayan sensin Lerna. Fırat'tan daha heyecanlı izliyorsun diziyi. Dalga geçmekte haklı değil miyiz sence?"

Lerna, kaşlarını kaldırdı.

"Sende Rauf'un göğsüne yapışıp izliyorsun, ben sana bir şey diyor muyum?"

Gözlerimi büyüttüm.

"Ne alakası var ya bu konunun bizimle?"

Lerna, kaşlarını daha da kaldırdı, dudaklarında zafer kazanmış bir komutanın gülümsemesi vardı.

"En alakası var canım. Siz de bizim kadar izliyorsunuz, siz de bizim kadar eğleniyorsunuz, siz de bizim kadar dalga geçiyorsunuz. Ama gel gör ki, suçlu yine biz oluyoruz."

Aslı, arkadan atıldı.

"Doğru söylüyor valla! Geçen hafta hep birlikte izlerken Rauf abi, bölümün sonunda 'Vay be, adam her şeyi göze aldı' demedi mi? Hatta sen de 'Bu hafta da bitti ya, of' diye söylenmedin mi?"

Gözlerimi devirdim. Suçüstü yakalanmıştım.

"Tamam tamam, pes ediyorum. Ama unutma Lerna, bu diziyi bize sen sevdirdin. Suçlu sensin."

Lerna'nın gözleri büyüdü.

"Ne? Ben mi sevdirdim? Sen kendi kendine izlemeye başlamadın mı? Hatta ilk bölümde 'Bu ne ya, çok kötü' dememiş miydin?"

Aslı, arkadan söze karıştı.

"Evet evet, hatırlıyorum! Sen ilk başta hiç beğenmemiştin. Sonra Lerna 'Bir bölüm daha izle, bak nasıl sarıyor' deyince, ikinci bölümde tamamen kayboldun."

Necla, başını salladı.

"Üçüncü bölümde de Rauf'un göğsüne yapışmış halde bulduk."

Gülmekten kendimi alamadım. Çünkü hepsi doğruydu. İlk başta o diziye hiç ısınamamıştım. Ama Lerna'nın ısrarlarıyla bir bölüm daha, bir bölüm daha derken, kendimi her Cuma akşamı Rauf'un göğsüne yaslanmış, elimde çekirdek, diziyi izlerken bulmuştum.

"Tamam tamam," dedim, gülerek. "Hepiniz haklısınız. Ben suçluyum, ben günahkârım, ben bu dizinin bağımlısıyım."

Üssün giriş kapısına vardığımızda, nöbetçilerin selam durduğunu gördüm. Araç, ağır ağır ilerledi, kontrol noktasından geçti, park alanına yöneldi. Arkamızdaki koruma aracı da peşimizden geldi, yanımıza park etti. Arabadan indiğimde, yüzüme çarpan akşam rüzgârı tenimi okşadı. Havada, deniz kokusu, tuz kokusu ve uzaklardan gelen bir çam kokusu vardı. Güneş, neredeyse tamamen batmak üzereydi, ufukta son bir kızıl ışık huzmesi, vedalaşır gibi süzülüyordu.

Ve o anda, binanın önünde toplanmış insanları gördüm.

Sualtı Akrepleri erkekleri tam kadro oradaydı. Rauf Fırat'ın yanında, elleri arkasında, dimdik duruyordu. Üzerinde siyah kabanı vardı. Diğerleri de onun gibi sivil kıyafetleriyleydi. Neler olduğunu yalnızca Lerna ile ben biliyordum. Ama şaşkın rolü yaparak yanlarına doğru ilerlemeye başladık.

Sessizlik, çökmek üzere olan gecenin karanlığı gibi üzerimize çöktü.

Rauf, bir adım öne çıktı. Gözleri, önce Lerna'ya, sonra bana kaydı. Yüzünde, o bildiğimiz, güven veren, sıcak gülümseme vardı. Ama gözlerinde, farklı bir şey daha parlıyordu. Bir sırrı paylaşacak olmanın heyecanı, bir sürpriz yapacak olmanın çocuksu neşesi.

"Hoş geldiniz," dedi, sesi akşamın sessizliğinde net ve güçlü yankılandı. "Umarım güzel bir gün geçirmişsinizdir."

Lerna'yla bakıştık. Lerna, hafifçe başını salladı. Rauf'a geri baktığımda gülümseyerek yüzümü süzdü.

"Lerna ile Fırat'a bir sürprizim var," elbette ki onlar bunu biliyordu, "Sualtı Akrepleri sürprizin ne olduğunu biliyor, sende onlarla birlikte öğreneceksin," dediğinde şaşkın rolüne devam ettim. Bakışlarım Aslı ile Necla'yı bulduğunda onların da öğrendiğini fark ettim. Rauf, biz onlardan ayrıyken Ali, Demir ve Pars'a yalnızca Lerna ile Fırat'a Büyükada'ya onlar için ev yapılacağını söylemişti. Bunu, toplantı yaptığımız o gün kararlaştırmıştık.

"Lerna," dedi Rauf, sesi yumuşacıktı. "Fırat."

Fırat, yanındaki Lerna'ya baktı. Lerna da ona. Gözleri buluştu. O an, aralarında öyle bir elektrik kıvılcımlandı ki, herkes hissetti.

"Miraç ve benimle birlikte Büyükada'ya geliyorsunuz. Orada size sürprizimin ne olduğunu açıklayacağım."

"Şimdi mi?" diye sordu Lerna, sesi neredeyse bir fısıltıydı.

"Şimdi," dedi Rauf.

Sualtı Akreplerine döndü. Ali, Demir, Pars, Aslı ve Necla'ya baktı tek tek.

"Siz," dedi, sesi emir verir gibi değil, bir babanın çocuklarına öğütler verir gibiydi. "üsse emanetsiniz. Kimse yalnız dışarı çıkmayacak. Kimse tek başına hareket etmeyecek. Bir ihtiyacınız olursa telefonlarımız açık. Arven'de burada, ona da söyleyebilirsiniz. Anlaşıldı mı?"

Ali, ciddileşti. O muzip, şakacı Ali gitmiş, yerine disiplinli bir asker gelmişti.

"Anlaşıldı, Komutanım."

Demir, Pars, Aslı ve Necla da aynı ciddiyetle başlarını salladılar.

Rauf, onlara son bir kez baktı, sonra yeniden bize döndü.

"Hadi," dedi, eliyle iskeleyi işaret ederek. "Tekne bekliyor."

Yürümeye başladık. Dört kişi, yan yana, akşamın alaca karanlığında, iskeleye doğru ilerliyorduk. Ayak seslerimiz, taş zeminde yankılanıyor, her adımda biraz daha yaklaşıyorduk bilinmeze. Önümüzde, deniz usul usul dalgalanıyor, iskelenin ucunda bağlı bekleyen siyah teknenin silueti, giderek büyüyordu.

Rauf'un teknesi, Kraken.

Rauf, iskeleye yaslanan pasarellaya adım atmadan hemen önce elini bana uzattı. Eli, elimi kavradığında, o tanıdık sıcaklık, o güven veren dokunuş, içimi ısıttı. Birlikte pasarellanın üzerinden yürüyerek adımlamaya başladığımızda Fırat'ta Lerna'nın elini tutmuş peşimizden geliyorlardı. Dördümüz kaptan köşküne geçtiğimizde motor, çalışır bir vaziyette duruyordu.

Rauf, kabanını çıkartıp dümene doğru ilerledi. Elindeki kabanı önündeki döner koltuğun sırtına asıp dümenin başına geçti. Elleri, ahşap kaplamalı dümende, gözleri ufukta, bir an için öylece durdu. Profili, alacakaranlığın loş ışığında keskin hatlarıyla belirginleşmiş, adeta bir madalyonun üzerine kazınmış bir kahraman gibiydi. Omzundaki bandajın hafif kabarıklığı, onun ne kadar yakın zamanda ölümle burun buruna geldiğini hatırlatıyordu. Ama şimdi, burada, dümenin başında, denize meydan okuyan bir kaptan gibi duruyordu.

Fırat, Lerna'yı köşkteki tekli koltuklardan birine oturması için bıraktığında ellerini beline yasladı.

"An itibariyle başlıyoruz demek."

Kafamı sallayarak Rauf'a baktım.

Rauf, omzunun üzerinden tebessüm ederek bize baktı ve nefesini vererek önüne döndü.

"Başlıyoruz."

Rauf dümeni çevirdiğinde motorun sesi derin bir uğultuya dönüştü. Tekne, yavaşça iskeleden ayrıldı, süzülmeye başladı. Arkamızda, üssün ışıkları giderek küçülüyor, önümüzde, ufuk çizgisi, son bir kızıllıkla parlıyordu. Güneş, artık tamamen batmak üzereydi, gökyüzü, lacivertin en koyu tonlarına bürünmüştü. İlk yıldızlar, birer birer belirmeye başlamış, suyun üzerinde titrek ışıklarla dans ediyordu.

Lerna'nın bakışlarıyla buluştuğumda gözlerindeki heyecanı görmüştüm.

"Bir şey soracağım, gerçekten o adaya bizim için bir ev yapılacak mı?"

Gülümseyerek yanına çöktüm.

"Evet," dedim, ellerini ellerimin arasına alarak. "Belki kocamı ikna edebilirsem, bizde size komşu olabiliriz."

Rauf'un göz ucuyla bize baktığını hissettim.

"Hiçbir güç, beni yeniden Alistair'in yanında yaşamaya zorlayamaz."

Lerna, kıkırdadığında kaşlarımı kaldırıp 'izle, şimdi' dercesine bir bakış attım.

"Ben bile mi?"

Rauf, otomatik pilotu devreye sokup bize doğru döndüğünde Fırat'a baktı ve sol gözünü kırptı. Bana döndüğünde kollarını göğsünde bağladı.

"Denemeye değer yavrum. Sana iki gün veriyorum. Alistair ile anlaşabilirsen, her şey bittiğinde biz de adaya taşınacağız."

Kolumu Lerna'nın omzundan çekip ayağa kalktım ve çenemi dikleştirdim. Elimi ona doğru uzatıp kafamı salladım.

"Anlaştık, kabul."

Rauf, alt dudağını dişlerinin arasına alıp bıraktığında kollarını göğsünden çözdü ve elimi tuttu.

"Dayanamayacaksın güzelim. Alistair'i dövmek isteyeceğin saatleri iple çekiyorum."

Elimi sımsıkı tutmuş, gözlerimin içine bakıyordu. O kahverengi derinlikte, hem bir meydan okuma hem de bir sevgi vardı. Alistair ile anlaşmak herhalde sabır gerektiren bir işti.

"Alistair o kadar da kötü biri değil," dedim, sesimde hafif bir savunma tınısıyla. "Sadece biraz sessiz. Fazla sessiz. Biraz gizemli. Biraz da ürkütücü belki. Ama altın kalpli bir adam olduğunu hissediyorum."

Rauf'un kaşları havaya kalktı.

"Altın kalpli mi? Miraç, o adam yirmi yıldır yüzünü görmedim dediğim bir maskeyle dolaşıyor. Onunla aynı ortamda olduğun sürede, kaç kelime konuştunuz?"

Düşündüm. Gerçekten de Alistair ile konuşmalarımız, bir elin parmaklarını geçmezdi. Ama onun varlığı, sessizliği bile güven veriyordu insana. Sanki her an, her şeye hazır, her an koruyacakmış gibi.

"Hatırlamıyorum ama bazı insanların bin kelimesinden daha değerli olduğunu biliyorum."

Lerna, yanımda kıkırdadı.

"Miraç, Alistair'i savunmaya başladığına göre gerçekten büyük bir şey var."

Gözlerimi devirdim.

"Bir şey yok ya! Sadece onu anlamaya çalışıyorum. Hepimizin bir geçmişi var, hepimizin yaraları var. Alistair'in yaraları, belki de en derinlerde olanlardan."

Fırat, güverteden bize katıldı, Lerna'nın yanına oturdu.

"Alistair hakkında ne biliyoruz?" diye sordu, merakla. "Gerçekten kim olduğunu, nereden geldiğini, neden maske taktığını bilen var mı?"

Rauf, derin bir nefes aldı. Gözleri, uzaklara daldı, bir an için geçmişe gitti sanki.

"Bildiğim tek şey," dedi, sesi alçaldı, "dedemin ona hayatını borçlu olduğu. Yıllar önce, dedem son katıldığı bir görevdeyken, Alistair onu ölümden kurtarmış. O günden sonra da hiç ayrılmadılar. Alistair, dedemin gölgesi oldu. Ama aynı zamanda, en büyük koruyucusu."

Fırat, başını salladı.

"Sadakat," dedi. "Nadir bulunan bir şey. Alistair'de o var."

Rauf, gözlerini devirdi ama muzip bakışlarını saklamadı.

"Hatırlatırım ki sen de ona kıl olmuştun Fırat."

Fırat, gözlerini kaçırdı.

"O farklı bir konu, karıştırma."

Lerna, başını Fırat'ın omzuna yasladı.

"Belki de," dedi, "Alistair'in maskesi, sadece yüzünü değil, geçmişini de saklıyordur. Belki bir gün, o maske düşer ve gerçekleri görürüz."

Rauf, bana döndü, gözlerimin içine baktı.

"Ama önce," dedi, "karımın, Alistair ile anlaşması lazım. İki günün var Miraç Gökçe Aslan. İki gün."

Gözlerimi kıstım, meydan okurcasına.

"Alistair ile iyi anlaşacağım, göreceksin."

Rauf, güldü.

"Göreceğiz yavrum, göreceğiz," dedi.

Kolumu boynuna doladım, kendime çektim.

"İmkânsız diye bir şey yoktur Rauf Aslan. Sadece henüz başarılmamış işler var. Bunu en iyi sen bilirsin."

Rauf, benim bile hızına yetişemediğim bir çabuklukla dudaklarıma kısa, sevgi dolu bir öpücük kondurduğunda gözlerimi büyütüp ona baktım. Lerna'nın yanımda alaycı sesini duydum.

"Ayyy, yine başladılar. Fırat, bak, onlara özenip bir şey yapmaya kalkma sakın."

Fırat, masum bir ifadeyle ellerini havaya kaldırdı.

"Ben mi? Ben sadece denizi izliyorum. Manzara çok güzel, değil mi Lerna?"

Lerna, gözlerini kıstı.

"Fırat Çapoğlu, senin o masum ifadeni bilirim. Sakın ha!"

Fırat, eğildi, Lerna'nın kulağına bir şey fısıldadı. Ne dediğini duymadım ama Lerna'nın yanaklarının anında kızardığını gördüm. Hızla Fırat'ı itti, ayağa kalktı.

"Fırat!"

Fırat, kahkahalarla gülüyor, Lerna'nın tepkisinin tadını çıkarıyordu. Rauf'la bakıştık, ikimiz de gülümsedik.

Bu anlar, işte bu anlar, hayatın bize armağan ettiği en değerli hediyelerdi. Savaşın, acının, kayıpların ortasında, birbirimizle şakalaşmak, birbirimizi kızdırmak, birbirimize sarılmak...

Tekne, süzülüyordu. Deniz, usul usul dalgalanıyor, yıldızlar, gökyüzünde parlıyor, rüzgâr, saçlarımızı okşuyordu. Ve biz, dört kişi, bu sonsuzluğun ortasında, bir an için zamanı durdurmuş, mutluluğu yakalamıştık.

Hep birlikte teknenin baş kısmına geçtiğimizde Fırat Lerna'ya, Rauf ise bana sarılmış bir şekilde uzakta beliren adayı izliyorduk. İçimde, tarifsiz bir heyecan vardı. Bu ada, sadece bir ada değildi. Kayıp üssün sırrını saklıyordu. Geçmişin, geleceğin, belki de kaderimizin anahtarıydı.

İskeleye yaklaşmaya başladığımız sırada Rauf, otomatik pilottan çıkarak hızını kesti ve yavaşça adaya doğru teknenin süzülmesine izin verdi. Motorun sesi kesildi. Sessizlik, üzerimize çöktü. Sadece dalgaların hafif sesi, rüzgârın uğultusu ve uzaktan gelen bir baykuşun ötüşü vardı.

Fırat'a dümeni teslim ettiği sırada kendisi büyük bir adımla teknenin arka kısmında durarak halatı Alistair'e fırlattı. Alistair, zamanın onda bıraktığı tecrübeyle bir hamlede bağlayıp doğruldu. Hareketleri o kadar akıcı, o kadar alışılmıştı ki, sanki bu iskeleye binlerce kez yanaşmış, binlerce kez bu halatı bağlamıştı. Siyah maskesi, gecenin karanlığında daha da gizemli görünüyor, gözleri, iskeleyi aydınlatan loş ışıkta iki parlak nokta gibi parlıyordu.

İskeleye ayak bastığımda, tahtaların gıcırtısını duydum. Ayaklarımın altında, sağlam, eski, yıllara meydan okumuş bir zemin vardı. Burası, artık benim de bildiğim adanın üçüncü girişiydi.

Lerna ve Fırat, yan yana duruyor, adanın karanlık siluetine bakıyorlardı. Fırat'ın eli, Lerna'nın elini sımsıkı tutuyor, parmakları birbirine kenetlenmiş, hiç ayrılmayacak gibiydi. Lerna'nın gözleri, ağaçların arasında yükselen ışıklara dikilmişti. Merak, heyecan ve biraz da ürperti vardı o siyah derinlikte.

Rauf, yanıma gelip omzuma dokundu ve Fırat ile Lerna'ya baktı.

"Büyükada'ya hoş geldiniz," dedi ve Alistair'e baktı. "Na bi a' cur dragh air an stoirm." Fırtınayla uğraşma.

Lerna, Fırat ile Alistair'in ilk karşılaşmalarının nasıl olduğunu anlatmıştı. Aralarındaki dil farkının onlara sorun çıkartacağını sanmıyordum, bunu çözebilirlerdi. Alistair, bir an için Rauf'a bakakaldı ama bu, çok kısa sürdü. Kafasını sallayıp çenesiyle adayı işaret ettiğinde Rauf, Lerna ile Fırat'a baktı ve eliyle taşlı patikayı gösterdi.

"Bu taraftan."

Birlikte yürümeye başladık. Patika, iki yanı çam ağaçlarıyla çevrili, hafif yokuş yukarı uzanıyordu. Diğer girişlerden farkı, buradaki ağaçlar daha sıktı. Ağaçların dalları, gökyüzünü örtmüş, yıldızların ışığını kesiyor, sadece ara sıra sızan birkaç ışık huzmesi yolumuza düşüyordu. Toprak, ayaklarımızın altında yumuşak ve nemliydi. Havada, çam kokusu, deniz kokusu ve uzaklardan gelen bir yasemin kokusu vardı.

Bir süre sessizce yürüdük. Sadece ayak seslerimiz, rüzgârın ağaçlarda fısıltısı ve uzaktan gelen bir baykuşun ötüşü duyuluyordu. Lerna, arada bir etrafına bakınıyor, her detayı hafızasına kazımaya çalışıyordu. Fırat ise, gözleriyle etrafı tarıyor, bir istihbaratçı gibi her ayrıntıyı not ediyordu. Bu ada, yakında onların da evi olacaktı. Onu tanımaları, her köşesini bilmeleri gerekiyordu.

Patikanın son dönemeci, bizi Eamon'un kulübesinin önündeki taşlığa çıkardığında, gece artık iyiden iyiye çökmüştü. Ağaçların arasından sızan ay ışığı, toprak zeminde gümüşten lekeler bırakıyor, her bir yaprak, her bir dal, bu büyülü ışıkta ayrı bir güzelliğe bürünüyordu. Çamların reçineli kokusu, yaseminin baş döndürücü rayihasına karışmış, havayı ağır, mistik bir buhar gibi dolduruyordu.

Kapının önünde Eamon duruyordu. Beyaz saçları, ay ışığında gümüş bir taç gibi parlıyor, yüzündeki çizgiler, her biri ayrı bir hikâye anlatan derin vadiler gibi uzanıyordu. Gözleri tüm okyanusların bilgeliğini, tüm fırtınaların tecrübesini, tüm limanların huzurunu taşıyordu içinde.

Elindeki bastonu, yavaşça kenara bıraktı. O hareket, o kadar ağır, o kadar anlamlıydı ki, sanki bir silahı teslim ediyor, bir zırhı çıkarıyor, tüm savunmalarını bir kenara atıyordu. Kollarını iki yana açtığında Rauf, yavaşça elini elimden ayırdı. Dedesine doğru ilerledi ama Eamon, suratını buruşturdu.

"Çekil şuradan hayta, sana açmadım ben kollarımı."

O yaşlı, derin, yılların içinden gelen sesi, geceyi yırttı. Ama içinde ne bir öfke vardı ne de bir kızgınlık. Sadece, o bildik, muzip, sevgi dolu dede edası vardı. Rauf'un yüzündeki şaşkınlık, bir an için dondu kaldı havada. Gözleri büyüdü, kaşları kalktı, ağzı aralandı. O kahraman, o komutan, o dimdik duran Rauf Aslan, bir anda şaşkın bir çocuğa dönüştü.

Gülmeye başladım.

Öyle hafif, öyle içten, öyle sessiz bir gülüştü bu. Ama içimdeki tüm yorgunluğu, tüm endişeyi, tüm belirsizliği alıp götürdü. Rauf'un bu halini görmek, onun da aslında ne kadar insan olduğunu, ne kadar sevilmeye, ne kadar şaşırmaya, ne kadar çocuklaşmaya ihtiyacı olduğunu hatırlattı bana.

Kollarımı açtım.

Onun kolları gibi değildi belki. Daha gençti, daha az yara almıştı, daha az sığınak olmuştu. Ama aynı sevgiyle, aynı şefkatle, aynı özlemle açılıyordu. Eamon'a doğru yürüdüm. Sarıldığımız anda gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

"Kızım," dedi, sesi boğuktu, duygulanmıştı. O kelime, öyle sıradan, öyle basit bir kelimeydi ama onun ağzından çıkınca, bambaşka bir anlam kazanıyordu. "Hoş geldin."

Gözlerim doldu. Yaşlar, kirpiklerimin ucuna kadar geldi, orada bir an için asılı kaldı, sonra geri çekildi. Ağlamak istemiyordum. Sadece, bu anı yaşamak, hissetmek, hafızama kazımak istiyordum.

"Hoş bulduk, dede."

Dede.

O kelimeyi ilk kez söylemiyordum ona. Ama bu sefer, daha farklıydı. Daha derindi, daha anlamlıydı. Çünkü artık, sadece Rauf'un dedesi değildi. Benim de dedemdi. Ailemdi.

Eamon, geri çekildi, yüzüme baktı. Gözleri, nemliydi. Işıkta parlıyor, içindeki duyguyu ele veriyordu. Elleri, hâlâ omuzlarımdaydı, hafifçe sıkıyordu beni.

"İyi görünüyorsun," dedi, başını sallayarak. Gözleri beni süzdü, tepeden tırnağa, sanki bir tabloyu inceler gibi. "Rauf iyi bakıyor mu sana? İhmal ediyorsa söyle, ben hallederim onu."

Arkamdan Rauf'un sesi duyuldu.

"Dede, ne yapıyorsun ya? Ben senin torununum! Ayrıca yaralanan benim, onun bana iyi bakması lazım."

Rauf o kadar içten, o kadar çocuksu, o kadar şaşkındı ki gülmemi durduramadım. Dönüp ona baktım. Rauf, iki elini iki yana açmış, yüzünde inanamayan bir ifadeyle bize bakıyordu. O koskoca Yüzbaşı, o emir veren komutan, o dimdik duran asker, şimdi bir çocuk gibiydi. Dedesi tarafından ikinci plana atılmış, kıskançlıkla karışık bir şaşkınlık yaşıyordu.

Eamon, elini salladı, umursamaz bir ifadeyle.

"Sen dünyanın en şanslı adamı olduğuna yat kalk şükret, Kraken."

Rauf'un ağzı açık kaldı. Öylece durdu, ne diyeceğini bilemeden. Lerna'nın kahkahası, geceyi yırttı. Fırat da gülümsüyordu, gözlerinin içi parlıyordu. Ve ben, Eamon'un kollarında, içimde tarifsiz bir mutlulukla, bu anın tadını çıkarıyordum. Eamon, kolumdan ellerini çektiğinde gözlerini Lerna'ya çevirdi. Bir an için durdu, onu süzdü, tarttı, anlamaya çalıştı. Lerna, o bakışın altında hafifçe gerildi, ama gözlerini kaçırmadı. Dik durdu, başını hafifçe kaldırdı, o obsidyen siyahı gözlerini Eamon'un gözlerine dikti.

Eamon'un dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.

"Lerna'ydı, değil mi?" dedi. "Benim gelinimin kız kardeşi. Demek ki artık şimdi benim komşum olacaksınız?"

Bakışları Fırat'a çevrildiğinde Fırat, dik durdu ve saygıyla başını eğip kaldırdı.

"Öyle görünüyor efendim," dedi.

Eamon, gözlerini bana çevirip kolumu sıvazladı. Bakışlarındaki anlamlandıramadığım bir duygu seliyle gözlerini kaçırıp kaşlarını çattı ve Rauf'a döndü. Gözleri omzuna takıldı, sonra yüzüne kaydı.

"Sen," dedi, sesi ciddileşti. "Bana anlatacak çok şeyin var galiba."

Rauf, başını eğdi, mahcup bir ifadeyle.

"Abim anlatmadı mı?"

Eamon, derin bir nefes aldı. O nefes, sadece ciğerlerini doldurmadı. İçinde, yılların birikmiş endişesi, merakı, belki de biraz korkusu vardı. Gözlerini kaçırıp bana ve Lerna'ya bakıp gülümsedi.

"Haydi çocuklar," dedi, eliyle kapıyı işaret ederek, "içeriye geçin. Üşütmeyin. İlaç saatim geçmek üzere, hep birlikte yemek yiyelim."

Peşinden yürüdük. Evin kapısından içeri adım attığımızda, sıcak bir hava karşıladı bizi. Lerna ile Fırat, daha önce hiç buraya gelmedikleri için evi inceliyor, Lerna İskoç Bayrağı ile Türk Bayrağı'nı Fırat'a gösteriyordu. Onlar, Eamon'un da Sas askeri olduğunu biliyorlardı ama bu kadar değer verdiklerinden artık tam olarak emin olmuşlardı.

Üzeri donatılmış yemek masasına geçtiğimizde Rauf, dedesini yerine oturmasını sağlamış ve Fırat ile birlikte mutfağa geçmişlerdi. Ellerindeki çorba kaseleriyle döndüklerinde Rauf, elindeki çorba kasesinin birini dedesine diğerini de benim önüme bırakıp mutfağa geri dönmüştü. Fırat, elindeki kâseden birini Lerna'nın önüne bırakmış ve kalan kâse ile yerine geçmişti. Rauf, elindeki kâse ile dedesinin hemen yanındaki sandalyeye çöktüğünde Eamon, gülümseyerek bize baktı.

"Afiyet olsun çocuklar."

"Afiyet olsun," cümleleriyle yemek yemeğe başladığımız sırada masadan çıt çıkmamıştı. Eamon, göz ucuyla sürekli Rauf'u izliyor, o bandajlı omzunu, yorgun yüzüne bakıp önüne dönüyordu. Çorbalar ve yemekler bittiğinde masayı toplamak için Lerna ile ayağa kalkmıştık. Eamon, bastonuna tutunarak ayağa kalktı.

"Rauf," dedi, "benimle gel."

Sesinde tartışılmaz bir otorite vardı. Rauf, bana baktı. Başımı salladım, git işareti yaptım. Kalktı, dedesinin peşinden gitti. İkisi, evin arka tarafındaki bir odaya çekildiler. Kapı, arkalarından kapandığında, içeriden hiçbir ses gelmedi.

Lerna, bana baktı.

"Merak etmiyor musun?" diye sordu.

Gülümsedim.

"Ediyorum," dedim. "Ama biliyorum ki, Eamon ne yapıyorsa, Rauf için yapıyor. Ona bir şey olmasına izin vermez."

Fırat, eline boş tabaklardan birkaç tanesini alıp bize baktı.

"Burası," dedi, "gerçekten özel bir yer. Sanki zaman burada durmuş gibi. Sanki dışarıdaki tüm kötülükler, bu kapıdan içeri giremiyormuş gibi."

Lerna, gülümseyerek masadaki kalan tabakları aldı.

"Belki de," dedi, "gerçekten öyledir. Belki de bazı yerler, sadece iyiliğe, sevgiye, huzura ev sahipliği yapar."

Fırat ile Lerna, ellerindeki tabaklarla mutfağa doğru ilerlerken bakışlarım, Rauf ile Eamon'un girdiği odaya takıldı. Ahşap kapı, arkalarından öyle sessiz, öyle ağır, öyle anlamlı kapanmıştı ki, sanki içeride konuşulacakların ağırlığını daha en başından hissettiriyordu. Gözlerim, o kapıya dikildi, bir an için öylece kaldım. İçimde, tarifsiz bir merak, hafif bir endişe ve derin bir güven vardı. Ne konuşuyorlardı? Rauf, ona neler anlatıyordu? Bandajlı omzunu, yaşadıklarını, ölümle burun buruna geldiği anları...

Düşüncelerimin arasında kaybolmuşken, evin açık kapısında Alistair'in koca cüssesi görüldü. Siyah kıyafetleri, karanlıkla bütünleşmiş maskesi, gecenin içinde iki parlak nokta gibi parlayan gözlerini saklıyordu. Ama o gözler, şimdi bana bakıyordu. O kadar tanıdık, o kadar sıcak, o kadar güven verici bir bakıştı ki bu, içimdeki tüm endişeler bir anda eridi gitti.

Gülümseyerek ona baktım.

Maskenin altındaki yüzü büyüdüğünde gülümsediğini anlayabilmiştim. Gözlerinin kenarında beliren o hafif kırışıklıklar, o incecik çizgiler, onun güldüğünün en büyük kanıtıydı. Alistair, nadir gülerdi. Ama güldüğünde, içtenlikle, samimiyetle, tüm benliğiyle gülerdi.

"Nam bithinn a' gluasad an-seo, am biodh tu math rium?" Eğer buraya taşınıyor olsaydım, bana iyi davranır mıydın?

Alistair'in gözleri parladı. O koyu, derin, gizemli gözlerde, bir ışık yandı, bir an için parladı, sonra sönmedi, aksine daha da güçlendi. Maskenin ardından, hafif bir ses duyuldu. Belki bir kahkaha, belki bir tebessüm, belki de sadece bir nefes. Ama o ses, içimi ısıtmaya yetti.

"Tha thu ag ionnsachadh gu luath." Hızlı öğreniyorsun.

Ben herhangi bir tepki veremeden kapıyı kapatarak dışarıya çıktığında dudaklarımdaki gülümseme yavaşça eridi. Ona Galce bir şey söylemiştim, o da bana cevap vermişti. Bu, aramızda geçen en uzun konuşmaydı neredeyse. İçimde, tarifsiz bir duygu vardı. Alistair, bana hızlı öğreniyorsun, demişti. Peki ya o? O, bana güvenmeyi ne kadar hızlı öğrenecekti? O maskenin ardındaki yüzü, o sessizliğin altındaki sesi, o mesafenin ötesindeki adamı ne zaman gerçekten tanıyabilecektim?

Belki de hiç.

Arkamdan gelen ayak sesleriyle daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Lerna ve Fırat, mutfaktan dönmüş, ellerini kuruluyorlardı. Lerna'nın gözleri, Rauf ile Eamon'un olduğu kapıya çevrildi. O obsidyen siyahı gözlerde, merakla karışık bir endişe vardı. Kaşları hafifçe çatılmış, dudakları aralanmış, soracağı soruyu şekillendiriyordu içinde.

"Hâlâ çıkmadılar mı?"

Kafamı iki yana salladım. Saçlarım omuzlarıma vurdu, birkaç tel yüzüme düştü, elimle geriye attım. Kapıya baktım yeniden. Hâlâ kapalıydı. Hâlâ sessizdi. İçeriden tek bir ses, tek bir fısıltı bile duyulmuyordu. Sanki o odanın içinde zaman durmuş, dünya durmuş, sadece iki adam, bir dede ve bir torun, karşılıklı oturmuş, hayatın en derin sırlarını paylaşıyorlardı.

Fırat, sırıtarak kaşlarını kaldırdı. O yosun yeşili gözlerinde, muzip bir parıltı vardı. Lerna'nın yanına geldi, kolunu omzuna doladı, onu kendine çekti. Lerna, hafifçe direndi önce, sonra teslim oldu, Fırat'ın göğsüne yaslandı.

"Eamon, Rauf'un gırtlağına çökmüş olmasın?"

Gözlerimi açarak Fırat'a baktım. Açtığım gözlerde, hem şaşkınlık hem de bastırılmaya çalışılan bir gülümseme vardı. Fırat'ın bu espri anlayışı, bazen insanı deli edecek kadar sinir bozucu, bazen de gülmekten kırıp geçirecek kadar komik olabiliyordu.

"Abartma, Fırtına."

Fırat'ın sırıtışı daha da genişledi, gözlerinin kenarında kırışıklıklar belirdi. Lerna'ya baktı, göz kırptı.

"Bak, gelinimiz kızdı," dedi. "Utanmadan haşmetli lakabımı sinirinde harcıyor."

Lerna, dirseğini Fırat'ın kaburgalarına hafifçe geçirdi.

"Fırat, uslu dur," dedi, sesi sitemliydi ama gözlerinin içi gülüyordu.

Fırat, ellerini havaya kaldırdı, teslim olur gibi.

"Tamam tamam, ama bende merak ettim bak şimdi. O kadar uzun süredir içerdeler, ne konuşuyor olabilirler diye düşünmeden edemedim."

Gözlerimi kapıya diktim yeniden. Ahşap kapı, ocağın ışığında hafifçe parlıyor, üzerindeki oymalar, gölgeler oynatıyordu. Ne konuşuyorlardı gerçekten?

"Bilmiyorum," dedim, fısıltıyla. Ama eminim ki o kapının ardından büyük bir şey çıkacaktı. Lerna, yanıma geldi.

"Merak etme," dedi beni dışarıya doğru çekiştirirken. "Gelin, dışarıya çıkalım."

Kapıyı açıp dışarıya çıktığımızda kulübenin önündeki yanan ateşe doğru ilerledik. Ateşin önündeki taburelerden birine çöktüğümde Lerna, diğer tabureyi alıp yanıma yaklaştı. Ateşin çıtırtıları, gecenin sessizliğinde yankılanıyor, kızıl alevler yüzümüze vuruyor, gölgelerimizi duvarlarda dans ettiriyordu. Çam kokusu, dumanın keskinliğine karışmış, başımı döndüren bir buhar gibi ciğerlerimi dolduruyordu.

Fırat, Lerna'nın yanına, direkt olarak yere çöktüğünde elini Lerna'nın bacağına yasladı. Lerna, elini Fırat'ın saçlarında gezdirdi, parmakları kumral tellerin arasında kayboldu.

"Ee anlatın bakalım. Düğünü nasıl yapıyoruz? Gelinlik ile damatlığı hallettik. Sırada ne var?"

Lerna, derin bir nefes bırakıp bana döndü. Bakışlarında yardım isteyen bir dilek vardı. O gözler, şimdi bir çocuğun çaresizliğiyle bakıyor, benden bir cevap, bir çözüm, bir destek bekliyordu. Gülümseyerek omzuna kolumu yasladım. Teni, ateşin sıcaklığıyla ısınmış, yumuşacıktı.

"Küçük bir şey istediğini söylerken emin miydin Lerna?"

Lerna, kafasını salladığında küçük bir nefes aldım. O hareket, o kadar kararlı, o kadar kesindi ki, içimdeki tüm soru işaretleri bir anda eridi gitti.

"O halde fazla kişi çağırmayacağız?" diye sordum, teyit edercesine.

Lerna'nın bakışları Fırat'a çevrildiğinde Fırat, ateşe bakıyordu. Alevler, gözlerinde dans ediyor, yosun yeşili irislerde kızıl yansımalar oynatıyordu. Dudakları konuşmak için aralandığında hızla kapandı ve sessizliği uzun sürdü. O kadar uzun ki, ateşin çıtırtıları, rüzgârın uğultusu, uzaktan gelen bir baykuşun ötüşü doldu aradaki boşluğa.

Lerna, Fırat'ın yüzünü ellerinin arasına alıp ona doğru bakmasını sağladı. O hareket, o kadar nazik, o kadar şefkatliydi ki, içimde bir şeyler kıpırdadı. Lerna'nın elleri, Fırat'ın yanaklarında, başparmakları elmacık kemiklerinde geziniyor, onu okşuyor, ona güven veriyordu.

"Çağırmak istediğin biri var mı?"

Fırat, sanki yanan ateşi gözlerinde taşıyordu. O yosun yeşili derinlikte, alevler dans ediyor, kıvılcımlar uçuşuyor, için için yanan bir kor parlıyordu. Ama o kor, acıydı, hüzündü, kayıptı. Gözlerinde, yılların biriktirdiği her şey vardı. Anılar, hatıralar, özlemler, ve en çok da, bir daha asla geri gelmeyecek olan yüzler.

"Benim senden başka kimsem yok ki?"

O cümle, öyle sade, öyle yalın, öyle çıplaktı ki. İçinde ne bir şikâyet vardı ne bir sitem ne de bir özlem. Sadece, bir gerçek vardı. Acı bir gerçek. Yutkunarak gözlerimi kaçırdığımda yutkunduğum yumru, soluk borumu tıkamışçasına bir hisse kapılmıştım. Boğazım yanıyor, gözlerim yanıyor, içim yanıyordu. 

"Senin bir ailen var, Fırat," dedi, Lerna.

"Lerna haklı," dedim, onlara dönerken. "Ama haksız olduğunuz bir konu var."

İkisinin de bakışları bana döndü.

"Bu konuyu hiç açmayı düşünmüyordum ama bugün, Lerna'nın söylediklerinden sonra uzunca düşündüm."

Kelimelerimi ağır ağır, özenle seçerek bırakıyordum dudaklarımdan. Her kelimeyi tartıyordum sanki, her birinin nereye düşeceğini, nasıl bir yankı uyandıracağını hesaplıyordum. Ama içimdeki o yük, o kadar ağırdı ki, artık taşıyamıyordum. Artık söylemeliydim.

"Bu yaşananlar benim yüzümden değildi ama sürüklenen herkes oldu."

Lerna'nın yüzünde bir hareket oldu. Kaşları hafifçe çatıldı, dudakları aralandı, bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti. Sadece dinledi. Fırat da öyle. İkisi de sessizce, dikkatle, anlamaya çalışarak dinliyorlardı beni.

"Fırtına Timinde yaşadığımız her sevincimiz, bugün, burada onların kaybından sonra hüzne dönüşüyorsa biz hiç aile olamadık demektir."

Ateşin çıtırtıları sustu sanki. Rüzgâr durdu. Baykuş sus pus oldu. Sadece o cümle vardı, sadece o kelimeler, sadece o gerçek.

Fırat'ın kaşları çatıldığında, alnında derin çizgiler belirdi. O hesaplayan, analiz eden, her şeyi kontrol eden Fırat'ın yüzünde, ilk kez bir şaşkınlık, bir anlamama hali vardı. Ne demek istediğimi anlamaya çalışıyor, kelimelerimi zihninde evirip çeviriyor, bir anlam yüklemeye çalışıyordu. Lerna'nın yüzünde donukluk oldu. Gözleri bir an için ifadesizleşti, sanki içindeki tüm duyguları bir anda dondurdu.

Gözlerimin arkasının yanmaya başladığını hissettim. Gözyaşları, gelmek için direniyor, göz kapaklarımın ardında birikiyor, taşmak için fırsat kolluyordu. Ama gözlerimi kırpmadan devam ettim. Kırpmadım. Çünkü kırparsam, o biriken yaşlar akacak, akarsa, ben de onlarla birlikte akıp gidecektim.

"Sizi belki de istemeden de olsa, bu hayatlara zorladım. Bunun için özür dilerim." Sesim titredi. O titreme, içimdeki tüm fırtınanın habercisiydi. Ama devam ettim. Artık durduramazdım. "Siz gerçek acıları çekerken ben, sahte acılarımla sizi üzdüğüm için özür dilerim."

Son kelime, dudaklarımdan dökülürken, içimdeki bent yıkıldı. Gözyaşlarım, artık tutamadığım bir sel gibi aktı. Önce sağ gözümden bir damla süzüldü, yanağımdan aşağı, ağır ağır, bir ömrün yükünü taşıyarak aktı. Sonra bir tane daha. Sol gözümden. Ardından durdurulamaz bir sel oldu. Yaşlar, yanaklarımdan süzülürken, ayların, yılların tüm acısı, tüm pişmanlığı, tüm kayıpları, o damlaların içinde eriyip akıyordu.

Tutamadım. Tutmak da istemedim artık.

Lerna, Fırat'ın bacağındaki elini umursamadan bana doğru dönüp yüzümü ellerinin arasına aldı. Başparmakları, gözyaşlarımı sildi, sildikçe yenileri geliyor, o sildikçe ben daha çok ağlıyordum.

"Miraç," dedi, sesi o kadar yumuşaktı ki, neredeyse duyamayacaktım. "Miraç, ne diyorsun sen? Ne sahte acısı? Ne zorlaması? Sen ne anlatıyorsun?"

Fırat, yerden kalkmadan bizim önümüze doğru yaklaştı.

"Miraç," dedi Fırat, sesi sakindi, anlayışlıydı, iyileştiriyordu. "Senin suçun değil hiçbiri. Anlıyor musun? Hiçbiri senin suçun değil. Sen sadece gerçeği aradın. Adaleti aradın. Kimsenin cesaret edemediğini yaptın. Ve biz, senin yanında olmayı seçtik. Kimse bizi zorlamadı. Kimse bizi bu hayatlara sürüklemedi. Biz, kendi isteğimizle seçtik. Seni seçtik."

Lerna, başını salladı.

"Fırat haklı," dedi. "Sen, bizim ailemizsin. Ve biz, senin acını da, sevincini de, her şeyini biliyoruz. Anlıyor musun? Her şeyini."

Başımı iki yana salladım. Gözyaşlarım, dinmek bilmiyordu.

"Ama Lerna," dedim, hıçkırıklar arasında. "Kahvaltıda söylediklerin... Emir ve Baran... Onlar benim yüzümden..."

Lerna'nın yüzünde bir şey değişti. Acıyla karışık bir anlayış, bir farkındalık, bir pişmanlık belirdi. Başını eğdi, bir an için gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Sonra, yeniden bana baktı.

"Miraç," dedi, sesi titriyordu. "O söylediklerim sana değildi. Yemin ederim asla sana değildi. Onlar, benim içimdeki acıya, kaybettiğim yıllara, sahip olamadıklarıma söylenmiş sözlerdi. Sen, sadece orada, o an, o acının tanığıydın. Ama sebebi değildin. Yemin ederim değildin."

Lerna, cümlesini bitirdiği an bana sarılmaya başladığında hıçkırarak kollarımı ona sardım. Başımı Lerna'nın omzuna yasladım, ağladım. Hiç durmadan, hiç utanmadan, hiç korkmadan ağladım.

"Bana karımın gözünden işediğini söyleyin, aksi takdirde bu ada daha önce hiç görülmemiş bir aleve kurban gidecek."

Rauf'un sesiyle Lerna'dan yavaşça ayrıldığımda Fırat, sola doğru eğildi. Gözlerimi silerek arkama döndüğümde Rauf, çatık kaşlarıyla yüzüme bakıyor, yanındaki Eamon ise kaşlarını kaldırmış Rauf'a bakıyordu.

O an, içimde bir şeyler kıpırdadı. Rauf'un o çatık kaşlı, ciddi, tehditkâr ifadesi, aslında altında kocaman bir sevgi ve endişe saklıyordu. Beni ağlarken görmüştü. Ve bu, onu deli ediyor, çıldırtıyor, dünyayı yakacak hale getiriyordu.

"Valla siz içeriden çıkmayınca Miraç çok korktu. Eamon, Rauf'u dövecek diye oturdu, ağlamaya başladı."

Fırat'ın sesi, öyle muzip, öyle yaramaz, öyle Fırat'tı ki. Lerna, kahkahasını tutamadı, patladı. O kahkaha, gecenin karanlığını yırttı, ateşin çıtırtılarına karıştı, yıldızlara kadar yükseldi. Ben de gülmeye başladım. Hâlâ gözlerim yaşlı, hâlâ burnum akıyor, hâlâ titriyordum ama gülüyordum. Hem de öyle içten, öyle katılarak, öyle rahatlamış gülüyordum ki.

Eamon, yanında hafifçe güldü. O yaşlı, bilge, derin kahkahasıyla güldü. Elini Rauf'un omzuna koydu, sıktı.

"Çay koy gel," dediğinde Rauf, gözlerini devirip dedesine baktı.

"Çay suyunu da karımın gözündeki yaşlardan mı doldurayım?" diye sitem ettiğinde Eamon, Rauf'un ensesine güçlü bir sille çaktı.

"Sen hâlâ burada mısın?"

Yavaşça ayağa kalktığımda Rauf'un ensesini okşadım.

"Vurmayın lütfen."

Eamon, gözlerini kısarak Rauf'a baktığında Rauf, çenesini dikleştirip bakışlarını uzaklara kaçırdı.

"Gelinim, götür şu Kraken'i mutfağa. Çay koymasını öğret. Yoksa benden bir sille daha yiyecek asık suratına."

Rauf, dedesine baktı, suratını astı.

"Ben surat asmıyorum ki."

Eamon, kaşlarını kaldırdı.

"Asmıyorsun tabii. Sadece, dünyanın en mutsuz adamı gibi bakıyorsun etrafa. Aynı baban gibi."

Rauf'un yüzünde bir an için bir gölge dolaştı. Ama hemen kayboldu. Elimi tutup beni içeriye doğru çekiştirmeye başladı. Evin kapısını kapatıp elimi bırakmadan mutfağa doğru yürümeye başladı.

"Huysuz ihtiyar."

Fısıltıyla söylemişti ama duydum. O kadar içten, o kadar çocuksu, o kadar şikâyet doluydu ki. Gözlerimi büyüttüm.

"Rauf, çok ayıp."

Elimi bırakmamıştı. Hâlâ tutuyor, beni peşinden sürüklüyordu. Mutfağa girdiğimizde, durdu, bana döndü. Yüzünde, hem gülmek isteyen hem de söylenmeye devam eden bir ifade vardı.

"Ne ayıbı? Dedemin bana sille atması ayıp değil de, benim ona huysuz ihtiyar demem mi ayıp?"

Gülmeden edemedim.

"O senin deden Rauf. Saygı duyman lazım."

Rauf, gözlerini devirdi.

"Saygı duyuyorum tabii. Ama o da bana saygı duysun. Karımın yanında enseme sille atılır mı? Komutanlık itibarımı düşün."

Kahkahamı tutamadım. O kadar komikti ki, o kadar saf, o kadar çocuksuydu ki. O koskoca Yüzbaşı, aslında içinde kocaman bir çocuk barındırıyordu.

"İtibarın mı vardı ki?" dedim, muzip bir ifadeyle.

Rauf'un gözleri büyüdü.

"Ne? İtibarım yok mu yani? Ben Yüzbaşı Rauf Aslan'ım. Sualtı Akrepleri Komutanı. İtibarım var tabii."

Başımı iki yana salladım, gülmeye devam ederek.

"Var var. Ama dedenin yanında pek işlemiyor galiba."

Rauf'un omuzları çöktü. İç geçirdi, derin bir of çekti.

"Haklısın," dedi. "Dedemin yanında, ben hep o küçük çocuğum. Ne kadar büyürsem büyüyeyim, ne kadar rütbe alırsam alayım, onun gözünde hep o haylaz torun."

Elimi tuttum, parmaklarımı parmaklarının arasına geçirdim.

"Olacak o kadar," dedim. "Dedeler böyledir işte. Torunlarını hep çocuk görürler. Ama bilirsin ki, seni ne kadar çok sevdiklerindendir."

Rauf, elimi bırakıp yüzümü ellerinin arasına aldığında kaşlarını yeniden çatmaya başlamıştı. Parmak uçları, yanaklarımda gezindi, tenimin sıcaklığını yokladı, gözlerimin içine derin derin baktı. O kahverengi derinlikte, şimdi sadece merak değil, endişe de vardı. Hem de öyle böyle değil, içini kemiren, delip geçen, durdurulamaz bir endişe.

"Anlat bakayım, bırak beni şimdi. Sen niye ağlıyordun?"

Kaşları çatılmış, dudakları gerilmiş, çenesi kasılmıştı. O soruyu sorarken, aslında cevabı almadan rahat etmeyeceğini de söylüyordu. İç geçirdim. Derin, uzun, yorgun bir iç geçirişti bu. Gözlerimi kaçırmak istedim ama izin vermedi. Elleri, yüzümü sımsıkı tutuyor, beni ona bakmaya zorluyordu.

"Rauf," dedim. "Önemli değil."

"Önemli." Tek kelime, ama içinde tonlarca anlam vardı. "Seni ağlatan hiçbir şey önemsiz değil Miraç. Anlat."

Dudaklarımı ısırdım. Nasıl anlatacaktım? Lerna'nın sözlerinin içime oturduğunu, nasıl sığdıracaktım birkaç kelimeye? Gözlerim yeniden dolmaya başladığında Rauf'un kaşları düzeldi ve derin bir iç çekerek yanağımı göğsüne yasladı. O an, dünya durdu.

Yanağıma çarpan kalbinin hızlı atışlarını duyuyordum. Kolları, sırtımda, beni sımsıkı sarmış, bırakmıyor, düşmeme izin vermiyordu. Teninin sıcaklığı, üzerime sinen o eşsiz koku, varlığının getirdiği o tarifsiz huzur içimdeki fırtınayı dindiriyor, dalgaları durduruyor, denizi sakinleştiriyordu.

"Sesini duyduğum her an için soluğumu keseceğini hissederken," dedi, saçlarımı okşarken, "Nasıl susarak beni öldürmeyi başardın her seferinde?"

Sesi göğsünde bir uğultu gibi yankılandı, tenimde hissettim, kalbime kadar işledi. Gözlerimi sıkıca kapattım. Parmakları, saçlarımın arasında geziniyor, telleri okşuyor, dolaştırıyor, seviyordu. Her dokunuşu, ayrı bir şifa, ayrı bir merhem, ayrı bir iyileşmeydi.

"Lerna'nın söyledikleri sana değildi Miraç. Hiç kimseye değildi."

Gözyaşlarım yeniden aktı. Rauf, hissetmişçesine yanağımı göğsünden ayırıp yüzüme doğru eğildi ve alnını alnıma yasladı. Kaşlarının çatıldığını hissettiğimde gözlerini kırpmadan gözlerime bakmaya devam etti ama gözyaşlarımı silmedi. İçi gidiyormuşçasına baktı.

"Gözyaşlarını neden silmiyorum biliyor musun?" diye sorduğunda, sertçe yutkundu. Sesi öyle titrek çıkmıştı ki, bir an için nefes almayı unuttum. Elleri yüzümdeydi. Parmak uçları, tenimde hafifçe titriyordu.

"Rauf-" diye fısıldadım.

"Sus," dedi, parmağını dudaklarıma bastırarak. "Sus ve dinle."

Sustum. Dinledim.

"Sen ağladığında," dedi, "içimde bir şeyler kırılıyor. O kadar çok parçaya bölünüyor ki, toparlamak için yıllarımı harcasam yetmeyecek gibi hissediyorum. Her gözyaşında, biraz daha eksiliyorum."

Gözlerim doldu yeniden. Ama bu sefer, acıdan değil, onun sözlerinin ağırlığından, derinliğinden, gerçekliğindendi.

"Çünkü sen," dedi, başparmağı yanağımda gezindi, yaşları silmedi sadece dokundu, "benim en büyük zayıflığımsın. En büyük korkum. En büyük cesaretim. O yüzden bir daha ağlama. Anlıyor musun? Bir daha asla ağlama. Gözyaşlarını görmek, beni senden daha çok acıtıyor. Ve ben, senin acı çekmene dayanamıyorum."

Gözlerimi sıkıca kapatıp kafamı salladığımda Rauf, parmaklarını bu kez yaşları silercesine yanaklarımda dolaştırıp yüzümü yeniden göğsüne yasladı. Kolları belimde sıklaşırken beni iyice kendine çekti, göğsünde kaybolmama izin verdi. Dudakları, saçlarımda, nefesi tenimdeydi.

"Çünkü Miraç, senin gözünden akan tek bir damlan, beni bir okyanusta boğacak sudan daha tehlikeli."

🔗

Gece, Büyükada'nın üzerine bir lanet gibi çökmüştü.

Ay yoktu. Yıldız yoktu. Gökyüzü, zifiri bir karanlığın ağır, kadifemsi perdesiyle örtülmüş, sanki tanrılar bile bu adadan yüz çevirmiş, ışıklarını çekmiş, onu kaderine terk etmişti. Bulutlar, görünmez bir el tarafından gök kubbenin üzerine serilmiş kurşuni bir kefendi; öyle ağır, öyle yoğun, öyle sessizdiler ki, altlarında nefes alan her şeyi boğacakmış gibi duruyorlardı.

Deniz, kıpırtısızdı. Suyun yüzeyi, siyah bir ayna gibi parlıyor, derinliklerinde neler sakladığını asla ele vermiyordu. O sessizlik, öyle bir sessizlikti ki, insanın kulaklarında uğultu yapıyor, beyninin içinde çığlıklara dönüşüyor, ruhunun en ücra köşelerine kadar sızıp orada bir kurt gibi kemiriyordu. Her an patlamaya, her an kabarmaya, her an kusmaya, her an yutkunmaya hazır bir sükûnetti bu.

Bir canavarın nefesini tutması gibiydi.

Bir volkanın ağzındaki duman gibi, bir depremin öncesindeki sessizlik gibi, bir kıyametin habercisi gibiydi.

Kraken iskeleye bağlı, karanlığın içinde dev bir gölge gibi yükseliyordu. Siyah gövdesi, geceyle bütünleşmiş, onu adanın karanlığında bir hayalete dönüştürmüştü. Kısa direkleri, gökyüzüne uzanan parmaklar gibiydi; sanki tanrılara bir şey haykıracak, bir şey isteyecek, bir şey yalvaracak ama sesi çıkmayacaktı.

Rauf, Kraken'in önünde duruyordu. Elleri, kabanının ceplerindeydi. O dimdik duruşu, o her an tetikte oluşu, o komutan edası gitmiş, yerini tarifsiz bir ağırlığa bırakmıştı. Omuzları, görünmez bir yükün altında çökmüş, sanki dünyanın tüm acısı, tüm kayıpları, tüm pişmanlıkları o omuzlara binmişti. Siyah kabanı, geceyle bütünleşmiş, onu adanın karanlığında bir gölgeye, bir hayalete, belki de bir hiçe dönüştürmüştü.

İskeleden denize doğru baktı. Ama gözleri, suyun yüzeyinde değildi. O siyah aynanın ötesindeydi. Çok daha derinlerde, çok daha karanlıklarda, çok daha ürkütücü yerlerdeydi. Belki de geçmişteydi. Belki de kaybettiği yıllardaydı. Belki de içinde büyüttüğü o görünmez yaradaydı. Belki de henüz gelmemiş olan o gündeydi. Bakışları o kadar ağırdı ki, sanki denizin üzerine çökmüş, onu da kendisiyle birlikte dibe çekmek, o karanlık suların altında boğmak istiyordu.

Karşısında bir düşman vardı. Ama o düşman diğerlerinden çok farklıydı. Sınırlarını bildiği, hamlelerini tahmin ettiği, ne zaman vuracağını az çok kestirebildiği bir düşman değildi. Daha derindi. Daha karanlıktı. Daha kadimdi. Sanki okyanusun ta kendisi, uykusunda soluyor, her nefesinde dünyaya ölüm üflüyordu. Sanki evrenin karanlık bir köşesinde, zamanın başlangıcından beri uyuyan bir varlık, şimdi gözlerini aralıyor, etrafı kokluyor, avını arıyordu.

Yaklaşmakta olan bir son vardı.

Herkes hissediyordu ama kimse bilmiyordu.

İsminin ne olduğunu, neye benzeyeceğini, ne zaman, nerede, nasıl çarpacağını bilmiyordu. Belki bir savaştı. Belki bir ölümdü. Belki bir ihanetti. Belki bir vedaydı. Belki de hepsinden beter, bir hiçlikti. Ama geldiğinde, her şeyi değiştireceğini, her şeyi yıkacağını, her şeyi yeniden yazacağını biliyorlardı.

Her saniye, bir tikti. Her tik, biraz daha yaklaştırıyordu o ana. Her nefes, bir tık daha eksiltiyordu ömürlerinden. Gökyüzündeki o görünmez saat, acımasızca işliyor, saniyeler birer birer düşüyor, dakikalar eriyor, saatler tükeniyor, günler azalıyordu. Ve ne zaman duracağını, ne zaman patlayacağını, ne zaman her şeyi kül edeceğini bilen yoktu.

Rauf, bunu biliyordu.

Fırat, adanın içinden ona doğru yaklaşmaya başladığında Rauf, adım seslerini çoktan duyup bedenini ona doğru çevirmişti bile. Fırat, elinde tuttuğu iki termos bardaklarla Rauf'a yaklaştı.

"Kızlar uyudu, bende yanına geleyim dedim," dedi ve elindeki termoslardan birini uzattı. "Kahve?"

Rauf, teşekkür ederek Fırat'ın uzattığı termosu aldı ve eliyle tekneyi gösterdi.

"Gel, oturalım."

Fırat ile birlikte tekneye bindiklerinde, ön kısımdaki çapa zincirinin olduğu konumda kaldılar. Rauf, termosu iki elinin arasında tutuyor, sıcaklığının avuçlarına geçmesine izin veriyordu. Ama gözleri, denizin o siyah, o kıpırtısız, o ürkütücü yüzeyindeydi. Bakışları o kadar derindi ki, sanki suyun altını görüyor, orada neler olup bittiğini biliyor, ama anlatmaya dili varmıyordu.

"Anlatamazsın," dedi Fırat, kahvesinden bir yudum alırken. Gözleri, denizin o siyah, o kıpırtısız yüzeyindeydi. "Bazı şeyler var, anlatamazsın. İçinde kalır, büyür, seni yer bitirir ama yine de anlatamazsın."

Rauf, ona baktı. O kahverengi gözlerde, bir an için, bir şey parladı. Belki anlayış, belki acı, belki de sadece yorgunluk.

"Sen de öyle misin?"

Fırat, başını salladı.

"Lerna'ya bile anlatamadıklarım oluyor bazen. O kadar yakınımda, o kadar canımın içinde, ama bazı şeyler söze dökülmüyor. Dile gelmiyor. Boğazımda düğümlenip kalıyor."

Rauf, kahvesinden bir yudum aldı. Sıcak içecek, boğazından geçerken bir an için içini ısıttı, ama o ısı, dışarıdaki soğuğa, içindeki fırtınaya yetmedi.

"Çocukken," dedi Rauf, sesi uzaklardan geliyor gibiydi, "dedem bana hep derdi ki: 'Deniz, Kraken'i çağırır. Ve Kraken, ne zaman geleceğini bilir. Ama asıl mesele, o gelmeden önce ne yaptığındır.'"

Fırat, anlamış gibi baktı.

"Şimdi o an mı?"

Rauf, gözlerini denize dikti. 

"Şimdi o an," dedi Rauf.

Fırat, bir an için sustu. Ne diyeceğini bilemez haldeydi.

"Ne yapmayı düşünüyorsun Rauf? Bu yolun sonu nereye varacak?"

Rauf, bakışlarını ufka doğru çevirdi. Parmak ucuyla Poseidon Adası'nı gösterdi.

"Bazı şeyler her zaman gözümün önünde yaşanır ama hiçbir zaman dikkat çekmez. Çünkü gözümüzün önündedir," dedi ve Fırat'a baktı. "Siz bu adayı kuşattığınız gün, buradaki Büyükada'nın varlığından bihaberdiniz. Ben ise bu adayı avucumun içi gibi bilirken, karşımdaki adada düşmanın kaldığını bile bilmiyordum."

Gözleri yeniden Poseidon Adası'na çevrildi.

"Araf Arsenyev'in ekibi, Ava'nın peşinde ama Ava sessiz," kaşlarını kaldırdı, "Oldukça sessiz. Bunu düşündüğüm için kendimden her ne kadar nefret etsem de bazı gerçeklerden kaçamıyorsun," dedikten hemen sonra tamamen Fırat'a döndü.

"Ava, Miraç'ın ona yaptıklarını unutacak biri değil bence Fırat. Onun nasıl bir kin dolu biri olduğunu Miraç'ın cezaevindeyken yaşadıklarından anlayabiliyorum. Bu kadar sessiz olması doğru değil. Bana hiç mantıklı gelmiyor."

Fırat, kahvesinden bir yudum aldı, gözleri Poseidon Adası'nın karanlık siluetindeydi. O hesaplayan, analiz eden, her şeyi birbirine bağlayan zihni, şimdi Rauf'un söylediklerini işliyor, her kelimeyi tartıyor, her ihtimali değerlendiriyordu.

"Bir şey bekliyor," dedi Fırat, sesi alçaktı. "Ama neyi beklediğini anlamış değilim. Eğer intikam almak istiyorsa, neden şimdiye kadar bekledi? Arsenyev'in ekibi onun peşinde, biz buradayız, Miraç burada... Tüm düşmanları bir arada. Saldırmak için daha iyi bir zaman olabilir mi?"

Rauf, başını iki yana salladı.

"İşte beni de deli eden nokta bu. Saldırmıyor. Saklanıyor. Peki neden?"

Fırat'ın kaşları çatıldı. Bir an için sustu, düşündü. Sonra, gözlerinde bir şey parladı. O an, bir istihbaratçının, bir analizcinin, bir stratejistin o meşhur anıydı. Parçalar birleşiyor, resim netleşiyordu.

"Ya saldırmayı düşünmüyorsa?" dedi Fırat.

Rauf, ona döndü. Kaşları çatılmıştı.

"Ne demek saldırmayı düşünmüyorsa? O kadının tek amacı intikam. Bunu biliyoruz."

Fırat, başını salladı.

"Biliyorum. Ama intikam, tek bir şekilde alınmaz Rauf. Bazen, düşmanını öldürmek, ona hak ettiğinden daha kolay bir sondur. Bazen asıl intikam, onu yaşatmak, ama her şeyini elinden almaktır."

Rauf'un gözleri büyüdü. Anlıyordu. Fırat'ın ne demek istediğini anlıyordu.

"Elindeki kozu kullanacak."

Fırat, ağırca kafasını salladı.

"Kozu değil, Khaos'u kullanacak."

İkisi de sustu. Sessizlik, üzerlerine çöktü. Ama bu sefer, o sessizlik, daha da ağırdı. Daha da karanlıktı. Daha da ürkütücüydü. Rauf, gözlerini Poseidon Adası'na dikti. O karanlık siluete baktı. Sanki orada, o adada, cevaplar vardı.

Zaman, bir saatli bomba gibiydi.

Çok uzaklarda, çok derinlerde, bir canavar nefesini bıraktı.

Kaos, başlamak üzereydi.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!