KRAKEN KAPANI

A.D.A 32: ABYSSAL DEPTH ANCHOR

⏱️ 87 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Abyssal Depth Anchor: Derin Deniz Çapası

Bölüm Şarkıları;

Breathe, Ásgeir

Hata Benim Göbek Adım, Lalalar

Time, Hans Zimmer (Epic Emotional Version)

To Build A Home, The Cinematic Orchestra

🐙

Arven Doruk Aslan, Ağzından

Kaderin pişmanlıkları, onun en kalıcı eserleridir.

Yazar, çizer ve onları sonra yırtıp atar.

Ben, o sayfaların evlat edindiği öksüz bir acıydım.

Beni ilk başta bir leke olarak görmüştü. Bilmiyordu ki o yazmaya başlamadan ben akmaya başlamıştım. O durduğunda ben sızmıştım. O vazgeçtiğinde ben kurumuştum. Ama lekem kalmıştı. Belki de kader, tam da bunu istemişti. Mürekkebin dökülmesini, lekenin kalmasını, kelimelerin değil izlerin konuşmasını. Silinmeyi bekleyen değil, hatırlanmayı bekleyen bir lekeyi.

Kaderin o elinden düşürdüğü kalemi alıp yazmaya başladığımda artık kader, elinde ikimizi de öldürecek olan hançeri tutuyordu. Bunu yapmayacağını ikimizde biliyorduk. Ama yapabileceğinin ikimiz de farkındaydık. Ne o hançerini indirdi ne de ben kalemi elimden bıraktım.

Çünkü kader, bir yazarın kendi cümlesini öldüremeyeceğini biliyordu. Oysa bekliyordum. Belki de umuyordum. Kaderin elinde bir silah vardı ve o silah bana doğrultulmuştu. Kader, o kontrol edemediği şeyi öldürmek istedi. Bunu daha önce denemişti. Bunları vazgeçtiği kelimelerle, yırttığı hatta yaktığı sayfalarla ispatlamıştı. Ama pişmanlığı, şimdi en kalıcı eserleri olmuştu. Ve en büyük hasarı, kendine vermişti.

Kader, artık cümle kurmayı unutmuştu. Bir zamanlar evrenleri yaratan kelimeler, şimdi onun ağzında sakat ve topaldı. Bir zamanlar yıldızları dizer gibi harfleri dizen parmaklar, şimdi hançerin kabzasında kenetlenmiş, bembeyazdı. Bir zamanlar "ol" dediği anda var eden irade, şimdi beni yok etmeye bile yetmiyordu.

Artık beni, affetmeyi denediği ama beceremediği günahı olarak görüyordu. O elinde tuttuğu hançeriyle beni izlerken, ben onun asla yazamayacağı cümleleri yazıyordum. Aynı zamanda onun devam edemeyen hikâyesinin tek tanığıydım. Beni öldürmeyecekti ve o hançeri bir gün kendine saplayacaktı.

Aldığım her nefes, yüreğimin bıçak darbeleriyle dövüldüğü demirci ocağının körük sesiydi. Hayatımla giriştiğim bu amansız boğuşmada, zafer mi yenilgi mi daha beter bilinmezdi. Galip gelsem de, mağlup olsam da, enkaz hep aynı enkazdı. Ben, o enkazın üzerinde taht kuran, tahtından nefret eden bir kraldım.

Hükümranlığım, bir kaçıştan ibaretti.

Ölümden kaçtım.

On yıl boyunca, gölgemin bile bana ihanet etmesinden korktum. On yıl boyunca, Taygun Kılıç Yıldız'ın nefesini ensemde hissettim. O, taçsız bir kraldı ama gölgesi bütün imparatorluklardan büyüktü. Askeriyenin damarlarına sızan bir ihanet ağının parçasıydı. Her adımım onun çizdiği haritada atılmış bir adımdı, farkında olmadan.

Okyanus Teyze, teyzem değildi ama kan bağından daha güçlü bir güvenle bağlıydık. İkimiz de aynı düşmana karşı sırt sırta vermiştik. Hiç kimse ondan kaçtığımız her saniye, üzerimize devrilen günlerin aylara evrileceğini ve geride kayıplar bırakacağımızı söylememişti.

Kaçmak, bir erdem miydi yoksa en büyük korkaklık mı, hâlâ bilmiyordum. Bildiğim tek şey, on yıl boyunca ne bir yuva kurabildiğim ne de bir iz bırakabildiğimdi. Hoş, iz bırakmıştım.

Leke.

Ben, kaderin titreyerek elinden düşürdüğü kalemin mürekkebiydim.

Mürekkep, kuruduğu yerde durmamıştı. Akmıştı. Sızmıştı. Bulduğu her çatlaktan içeriye girmiş, en ücra köşelerime kadar işlemişti. On yıl boyunca benimle nefes almıştı. Taygun'un haritasında çizili olmayan yollara sapmıştım, onun gölgesinin ulaşamayacağı karanlıklara sığınmıştım. Her kaçış, yeni bir sızıntı olmuştu. Her duraklamam, kurumaya yeltenip yeniden akmaya başlamaktı.

Okyanus Teyze ile Bursa'daki dağ evine vardığımız gün, havada yağmur vardı. Yağmur o kadar çok yağıyordu ki bir an için evrenin bile bize acıdığını düşündüm. Sanki görünmeyen bir el, gökyüzündeki perdeyi aralamış ve göğsünde topladığı gözyaşlarını gösteriyordu bize. O kadar çaresiz ve sikik bir duyguydu ki 'Keşke,' dedim içimden. 'Keşke o an ölseydik.'

Orada, o şekilde evin önünde ne kadar kaldığımızı bilmiyorum. Gök, yere düşen her damlayla biraz daha alçalıyor, biraz daha ağırlaşıyordu. Sanki üstümüze kapanacaktı. Yanımda Okyanus Teyze vardı, kayıtlara göre Taygun'un kız kardeşi. Ama hiçbir şeyiydi. O Okyanus Teyze'ydi. Okyanus Gökçe.

Kayıtlara göre, artık ikimizde şehittik.

"İçeriye geçelim, Arven," demişti. Sesi yağmurda boğulurken bile keskindi. Bize koyar mıydı, sesimizin boğuk olması? Koymazdı. Biz, denizaltından çıkmış iki sağ askerdik. Ama geride bıraktıklarımızı bir daha aynı göremeyeceğimizi öğrenmek, çok sonradan koyacaktı.

"Kaçtığımız şeyin, bir gün peşimizi bırakacağını sanma evlat," dedi, Okyanus Teyze, devamında. "O bizden vazgeçse bile biz kendimizden vazgeçemeyiz."

O an anlamamıştım. Sonradan anladım.

Biz Taygun'dan kaçtık ama Taygun, bizden hiç vazgeçmedi. Arayışları bir gün bile durmazken, Okyanus Teyze ile neden burada olduğumuzu unutmamak için kolları sıvadık. Kayıp üssü düşündüğüm her gün, Tanrı'nın ense kökümden çektiği ölümün nefesini hissediyordum.

Bir gece yarısı, uyumakla uyanmak arasında bir yerde kaderin sesini duyduğumu sandım. 'Hiç vazgeçmeyecek misin?' diyordu. O an yerimden fırlayıp çalışma ofisine gittiğimi ve elime kalemi aldığımda, kaderin elindeki, beni öldürmek üzere aldığı hançeri neden bana değil de kendine sapladığını anladım. Çünkü beni öldürmek, kendini öldürmekten daha zordu. Bende ondan bir parça vardı çünkü. O bana ihaneti öğretmişti, ben de ona kaçmayı.

Kaçmak, öğrenilen bir şey miydi?

Geceleri uyuyamadığımda bunu düşünürdüm. Kimi zaman bir ormanın kıyısında, kimi zaman yaptığım kulübemde, kimi zaman da hiç bilmediğim bir gölün başında. Bazen tavanı gökyüzü ilan ederdim bazense kulübenin. Öylece durur, saatlerce tavanı seyrederdim. Tüm tavanlar birbirine benzerdi, her seferinde. Tıpkı tüm kaçışlar gibi. Başlangıçları farklıdır ama sonları hep aynıdır: Yalnızlık.

On yıl.

Üç bin altı yüz elli gün.

Her gün, Taygun'un nefesini ensemde hissettim. Ama bir sabah uyandım ve nefes yoktu. Ensem soğuktu. Arkamı döndüm, kimse yoktu. Kendi kaderimi yazdığım kalem ellerimin arasından kayıp gittiğinde artık, elimde kaderin kendine sapladığı kanlı hançeri tutuyordum. Önüme döndüğümde her şeyin sona erdiğini, Taygun'u sırtından vurunca anlamıştım.

Hayatımızda artık Taygun Kılıç Yıldız yoktu. Peşimde bıraktığım her şey, toplanıp gelmişti yerine. Kaybettiğim yıllar. Kuramadığım yuva. Biriktiremediğim anılar. Okyanus Teyze'nin yağmurda ıslanan saçları. Rauf'un bana olan güvensizliği. Rauf'un bana olan acısı. Babamın gözüne baktığımda orada annemi görüyor olmam...

İşte, en çok bu acıtmıştı canımı.

Kim, hangi adam, sevdiği kadının katiline evladım diyebilirdi ki?

Babamın bakışlarından kaçtım. Rauf'un, dedemin, aynadaki kendi bakışlarımdan, öptüğümde ruhumun, bedenimi terk edeceğini sandığım ve onun kalbinde kökleneceğimi düşündüğüm kadının bakışlarından kaçtım. Kaderin pişmanlıklarının en kalıcı eseri, artık dudaklarımdan çıkan o tek kelimeyle eşitti: Evet.

Ben, kaderin pişman olduğu o eserin en uzun cümlesiydim.

Ben.

Arven Doruk Aslan.

Kaderin yazıp sonradan yırttığı ilk satır başıydım.

🔗

Duygular, Havva'nın çocuklarına bıraktığı izlerdi.

İlk günahtan kalma bir miras, tenimizdeki çıplaklığı örten incir yapraklarının altında hâlâ kanayan bir yaraydı. Havva elmayı ısırdığında, sadece bilgiyi tatmamıştı; acıyı, mutluluğu, şaşkınlığı, hüznü ve pişmanlığı da tatmıştı. Ve o ilk ısırıkla birlikte, bu duygular insanlığın mayasına karışmış, nesilden nesle aktarılan bir leke gibi hepimizin alnına yapışmıştı.

Acı, en eski mirastı.

Bir çocuğun dizini kanattığı ilk anda ağlamasıyla başlardı her şey. Ama asıl acı, o kanayan dizin üzerine annesinin eli değdiğinde başka bir şeye dönüşürdü. O an, acıyla şefkat birbirine karışır, insan yalnız olmadığını hissederdi. Sonra büyüdükçe öğrenirdi ki asıl acı, kanayan dizde değil, kanayan kalpteydi. Sevgilinin gidişinde, bir dostun ihanetinde, bir babanın suskunluğunda, bir kardeşin abisini hiç affetmeyecek olmasında. Acı, insanın içinde büyüyen bir ağaç gibiydi; kökleri göğse, dalları boğaza, yaprakları gözlerin yaşına uzanırdı. Ve her gece, o ağacın gölgesinde uyumayı öğrenirdi insan.

Mutluluk ise daha kısa süren bir ziyaretçiydi.

Mutluluk, anlıktı. Yakalanması zor bir kelebek gibi, tam avcunuzun içine aldığınızı sandığınız anda uçup giderdi. Ama asıl mutluluk, onun uçup gitmesine rağmen avucunuzda kalan hissiyattı. O anı yaşadığınızı bilmek, o ana tanıklık etmiş olmaktı. Mutluluk, belki de bu yüzden Havva'nın en kıymetli mirasıydı; azdı ama geldiğinde dünyayı değiştirecek kadar güçlüydü.

Şaşkınlık, insanın kendi sınırlarıyla karşılaştığı andı.

Bir çocuğun ilk kez kar gördüğünde donup kalmasıydı. Şaşkınlık, dünyanın bildiğimiz kurallarının bir anda değiştiği anlarda gelirdi. Bazen bir ölüm haberiyle, bazen beklenmedik bir kavuşmayla, bazen de bir sabah uyanıp güneşin hâlâ doğduğunu görünce hissedilen minik bir hayretle. Şaşkınlık, insana kendini ve dünyayı yeniden sorgulatırdı. Havva'nın elmayı ısırdıktan sonra kendini çıplak görüp hissettiği ilk duygu değil miydi şaşkınlık?

Hüzün, en sessiz mirastı.

Gelirken kapıyı çalmazdı. Bir akşamüstü, pencereden süzülen ışıkta, bir fotoğraf albümünün tozlu sayfalarında, bir şarkının nakaratında bulurdunuz onu. Hüzün, acı gibi bağırmazdı; fısıldardı. "Unutma," derdi. "Unutma, bir zamanlar sevdin, bir zamanlar kaybettin, bir zamanlar yaşadın." Hüzün, belki de Havva'nın en olgun çocuğuydu. Ne çok ağlatırdı ne çok güldürürdü. Sadece hatırlatırdı. Ve hatırlamak, bazen yaşamaktan daha ağırdı.

Pişmanlık ise en ağır mirastı.

Geri dönüşü olmayan yollarda atılmış adımların sesiydi. Söylenmemiş sözlerin boğazda bıraktığı yumru, yapılmamış iyiliklerin göğüste açtığı çukur, atılan bir tokadın avuçta bıraktığı yanma hissiydi. Pişmanlık, insanın kendine ettiği en büyük kötülüktü. Çünkü onu affedecek bir başkası yoktu. Havva elmayı ısırdığında, sadece cennetten kovulmamıştı; kendinden de kovulmuştu.

Pişmanlık, işte o sürgünün adıydı.

İnsanın kendi içinde bir yabancı gibi dolaşması, her aynaya bakışta bir yabancıyla karşılaşmasıydı.

İşte bu yüzden duygular, Havva'nın çocuklarına bıraktığı izlerdi. Her birimiz, o ilk annenin alnındaki lekeyi taşıyoruz alnımızda. Acıyla gülümsüyor, mutlulukla ağlıyor, şaşkınlıkla büyüyor, hüzünle hatırlıyor, pişmanlıkla yaşlanıyoruz.

Büyükada'nın kıyısı, Eamon ve Arven'i misafir etmeye devam ediyordu. Ay, bulutların arasından sıyrılmış, adanın tepesinde altın bir fener gibi asılıydı. Donmuş bir anın izlerini gösteriyordu. Eamon'un sözleri, geceyi yırtan bir şimşek gibi çarpmıştı Arven'in yüzüne. Gözleri, dedesinin yaşlı, bilge yüzünde asılı kalmıştı.

"Derin deniz çapası."

Bu üç kelime, Arven'in zihninde yıllardır süren bir sessizliğin içine düşen ilk damlaydı. Damla, durgun suyun yüzeyinde halkalar çizdi, halkalar büyüdü, birbirine karıştı ve sonunda bir tsunaminin habercisi oldu.

Arven'in nefesi, göğsünde sıkıştı. Yıllardır peşinde koştukları, sayısız rapor, bitmeyen sorgular, karanlık odalarda tüketilen geceler, ölümün korkusu, kaybolan seneler... Hepsi, bu an için miydi? Kayıp üs. Efsane. Kimilerinin varlığından şüphe ettiği, kimilerinin ise delice inandığı o yer. Ve şimdi, dedesi ona, bu adanın altında olduğunu söylüyordu.

"Bu zamana kadar aradığın kayıp üs, tam bu adanın altında evlat."

Eamon'un sesi, dalgaların ritmine karışmış, ama her kelimesi çelik gibi sağlamdı. Yalan söylemiyordu. Asla söylememişti. Abartmıyordu. Asla abartmamıştı. Sadece, zamanı geldiğini hissetmiş, doğru anda, doğru kişiye söylüyordu. Arven, başını çevirip adaya baktı.

Alistair, çam ağacının gölgesinde, bir heykel kadar hareketsizdi. Yüzü, ay ışığında yarı aydınlık, yarı karanlıktı. Ama gözleri, ustanın torununa sırrını fısıldadığı o an, saygıyla parladı. O da biliyor muydu? Yoksa o da mı ilk kez duyuyordu? Yüzü ifadesizdi ama duruşundaki o hazır olma hali, her şeyi bildiğini, her an her şeye hazır olduğunu fısıldıyordu.

"Okyanus Gökçe'nin," dedi Eamon. "verdiği her bir bilgiyi, ben Okyanus'a verdim evlat."

Arven'in bakışları ağır, çok ağır bir şekilde dedesini buldu. Başını çevirişi, bir savaş gemisinin rotasını değiştirmesi gibiydi. Gözleri, dedesinin yüzünde bir süre asılı kaldı. O gözlerden, büyük bir şaşkınlık seli akıyordu. Buzul mavinin derinliklerinde, şimdiye kadar hiç görülmemiş bir dalgalanma vardı. Güvensizlik değil, anlamaya çalışan bir zihnin karmaşasıydı. İhanet değil, bir sırrın ağırlığı vardı.

"Elbette ki Okyanus Gökçe ile çalışmaya başlamadan önceki bulduğun bilgiler, kendi çabanla topladığın en kıymetli hazinelerindi. Ama yetersizdi." Eamon'un sesi, bir öğretmenin sabrıyla, bir komutanın netliğiyle akıyordu. "Bu yüzden Okyanus Gökçe ile çalışmanı istedim. Okyanus da akıllı bir kadındı. İkinizin zekâsı sizi bir noktaya kadar götürdü ve o noktadan sonra hazinenin kokusunu alan ihanetçiler sizi kendilerine katmak istedi."

Arven'in kaşları, hafifçe çatıldı. Alnında, düşüncenin ve hatırlamanın çizgileri belirdi. Eamon, yavaşça elini Arven'in elinden ayırdı.

"Gerçekten şehit olduğunuzu düşündüm. O günleri hatırladıkça kahroluyorum. Acısı hâlâ yüreğimde bir leke olarak duruyor," gözlerini denize doğru çevirdi. Belki de gözyaşlarını göstermemek içindi. Belki de deniz, onun acısını anlayacak tek varlıktı. "Öldüğünün haberini aldıktan sonra İskoçya'dan Ankara'ya geldim. Bir hafta geçmeden kendi kızımın ölümünü gördüm. Fehmi, annenizin ölümünden sonra tayinini Çanakkale'ye çektirdi. Evde Rauf tek kalmıştı. Onu alıp İskoçya'ya gitmek istedim ama bunu kabul etmedi."

Bakışları, denizden yavaşça Arven'e çevrildi. O bakışta, yılların birikmiş acısı, kaybın keskinliği ve şimdi yeniden bulmanın buruk sevinci vardı.

"Burayı satın alan Rauf'tu, Arven. Burayı satın almadan hemen önce, Ankara'daki evi, senin yaptığın çalışmaların olduğu yeri yaktı. Meğerse daha büyük bir hedefi varmış, bizim asi çocuğun."

Burukça gülümsedi. O gülümseme, bir dedenin torununa duyduğu gururun ve acının karışımıydı. Gözleri acılı bir kasırga gibi dolmaya başlamıştı. Yaşlı gözler, ay ışığında parlıyor, her bir damla, yılların tortusunu taşıyordu.

"Rauf, bu zamana kadar en çok seni örnek almış evlat. Yürüyüşüne, bakışına, duruşuna, görünüşüne, askerliğine, öğrettiklerine hep saygı duymuş, örnek almış. Asiliği buradan gelmiş. Belli olmasın diye, duyguları. Doğduğunuz, büyüdüğünüz, anılarınızı biriktirdiğiniz evi yakmadan hemen önce, senin çalışmalarını okumuş. Hepsini zihnine kazımış ve sonra hepsini küle çevirmiş. Senin bile hatırlamayacağın o çalışmaların notlarını," elini şakağına bastırdı, "burada saklamış."

Arven, dolan gözleriyle dedesini izliyordu. Çenesi, duyguların ağırlığı altında titriyor, ama o, dişlerini sıkarak bu titremeyi durdurmaya çalışıyordu.

"Babanı, Araf Arsenyev'e dövdürme sebebin, ihanetten şüphelenmendi, değil mi? Beni satıp satmayacağını öğrenmek için?"

Eamon'un bu sorusu, bir bıçak gibi saplandı. Arven'in gözleri kapandı. O an, tüm maskeler düştü. Sol gözünden, usulca, tek bir damla süzüldü yanağından aşağı. Ay ışığında, bir an için parladı, sonra karanlığa karıştı. Cevaptı bu. En acı, en gerçek cevap. Evet, babasından bile şüphelenmişti. Ve bu şüphe, onu yıllardır kemiren bir kurt gibiydi.

Eamon, bu sessiz cevabı aldı. Haklıydı. Devam etti. Anlatması gereken daha çok şey vardı.

"Rauf, Miraç'a verilen kolyenin anahtar olduğunu öğrendiği günden sonra, tam olarak hangi gündü hatırlamıyorum ama, babanın burada olduğu bir gündü. Hastaneden buraya geçmiştik. Her neyse işte. Rauf, Miraç'tan kolyeyi bir şekilde almış. Adadan ayrılmadan hemen önce bana kolyeyi verdi. Hiçbir şey söylemedi. Sadece yaptığı tek hareket, kolyenin üzerindeki ibreyi çevirmek oldu. Dediğiniz gibi, anahtar, yani pusuladaki ibre, tam olarak burayı gösteriyordu. Adanın üçüncü girişi. Bu giriş, sadece ona ait. Teknesi Kraken bile hep buraya bağlı olur. Kimse buradan girip çıkamaz."

Sözler bittiğinde, büyük bir sessizlik çöktü. Sadece denizin sonsuz şarkısı, çamların fısıltısı ve iki adamın ağır nefesleri vardı. Arven, hâlâ gözleri kapalı, o tek damlanın yolculuğunu hissediyordu yanağında. Kirpiklerinin arasından bir yaş daha süzüldü.

Arven, duyguların en ağırını miras olarak almıştı.

Pişmanlığı...

Bu miras, kendisine altın bir tepside sunulmamış, kanla, ateşle, suskunlukla işlenmişti ruhuna. Yıllarca taşımış, ağırlığını hissetmiş, ama adını koymaya cesaret edememişti. Şimdi, dedesinin sözleriyle, o duygu artık bir gölge değil, somut bir varlıktı. Ve ağırlığı, omuzlarını değil, ruhunun en derin kıvrımlarını eziyordu.

Gözleri hâlâ kapalıyken, zihninde Rauf'un yüzü belirdi. Kardeşinin yüzü. Ama o yüz, artık ona gülümsemiyordu. Çocukken birlikte oynadıkları o eski fotoğraflardaki gibi değildi. O yüzde, Arven her baktığında, bir yabancıyla karşılaşıyordu. Gözbebeklerinin derinliklerinde, affetmeyen bir şey vardı. Bir kırık, bir çatlak, bir buzul. Rauf ona bakarken, Arven gözlerinde sadece kendi suçluluğunun yansımasını görüyordu.

"Rauf seni değil, ilk başından beri sana destek olmadığı için kendini affedemiyor, evlat."

Yavaşça, çok yavaşça, Arven'in dizleri bükülmeye başladı. Önce sağ dizi, ağırlığını toprağa verdi. Sonra sol. Çakıl taşları, bu ani yük altında acıyla gıcırdadı, kaydı, yer değiştirdi. Dizleri, nemli ve sert zemine değdiğinde, bir inilti yükseldi yerden. Toprağın ve taşların diliydi bu. Kadim bir acının, binlerce yıllık bir yasın sesi.

Elleri, önce gevşekçe yanlarındaydı. Kendi kendilerine hareket eder gibi, avuçlarını toprağa gömdüler. Parmakları, soğuk, nemli, taşlı toprağı kavradı. Sıktı. Daha da sıktı. Avuçlarının altındaki çakıllar, parmaklarının arasından fırlayıp kaçıştı. Toprak, tırnaklarının altına girdi. O an, acıyı hissetmedi. Sadece, toprağın sert gerçekliğini, soğukluğunu, varlığını hissetti. Bu toprak, belki de altında yatan sırlar kadar eski, kadar ağırdı.

Başı öne eğildi. Alnı, neredeyse toprağa değecekti. Omuzları, tüm yükü taşıyamamanın çaresizliğiyle çöktü. Sırtı, bir kambur gibi gerildi.

"Rauf..." dedi, fısıltıyla. Adı, bir hıçkırıkla dudaklarından dökülürken, içinde binlerce anlam taşıyordu. Özür, pişmanlık, sevgi, kayıp, özlem... Hepsi, o tek hecede boğulup gitti. "Kardeşim... Ben sana bunu neden yaptım?"

Toprak, avuçlarının altında eziliyor, parmaklarının arasından akıyordu. O an, toprakla bir olduğunu hissetti. Aynı kaderin, aynı sırların, aynı acıların üzerinde yürüyen iki varlık. O da, bu toprak gibi, üzerine basılmış, kazılmış, yaralanmış, ama hâlâ duruyordu. Hâlâ taşıyordu. Ama ne kadar daha?

Eamon, torununun bu halini izledi. Müdahale etmedi. Konuşmadı. Sadece, yaşlı gözlerle, bu büyük pişmanlığın beden bulmuş haline baktı. Biliyordu. Bazı yaralar, sözle kapanmazdı. Bazı pişmanlıklar, ancak böyle, toprağa dökülerek, avuçlarda ezilerek, gözyaşlarıyla sulanarak hafiflerdi. Ve bazı kardeşlikler, ancak bu kadar derin yaralarla anlam kazanırdı.

Deniz, usul usul, aynı ritimle, aynı sabırla, aynı sonsuzlukla kıyıyı yalamaya devam ediyordu. Çünkü o da biliyordu. Bu gece, bu adada, bir adam, sadece toprağa değil, kendi ruhunun en karanlık derinliklerine de dokunuyordu. Ve belki, sadece belki, bu dokunuş, bir gün onu iyileştirebilirdi.

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Bir gün her şey sona erdiğinde, karnıma sarılmış ellerin, çenesini omzuma yaslayarak önümüzde uzanan geleceğimizi izleyeceğini biliyordum. Dudaklarımızda büyük bir kahkaha olmayacak belki. Ama o ince, anlık kıvrım, her şeyi anlatmaya yetecekti.

Revirin kapısını açıp içeriye girdiğimde Rauf, sırtını yastığa yaslamış bir şekilde oturuyordu. Üstü çıplak olmasına rağmen, altında siyah bir eşofman altı vardı. Sağında kalan sandalyenin üzerinde ise eşofman takımının gömleğin fermuarlı üstü duruyordu.

Gözlerim göğsüne ve omzuna kaydı. Sol omzundaki dikişler, beyaz teninde kırmızı, taze birer hatıra gibi duruyordu. Morluklar, omzundan göğsüne doğru yayılmış, sarıya dönmeye başlamıştı. Rauf'un bakışları, kapıda kilitli kaldığım yerde beni buldu. O kahverengi gözler, şimdi daha dinç, daha canlıydı. Ama içlerinde hâlâ o tanıdık, derin kuyu vardı. Beni içine çeken, boğulmaktan korkmadığım o kuyu.

Bakışları üzerimdeki üniformanın tişörtünde ve kargo pantolonunda gezindi. Dudaklarında bir tebessüm olurken, yansıması dudaklarımı buldu. Kapıyı arkamdan usulca kapattım. Adımlarım, yönünü biliyormuşçasına yatağa doğru ilerledi. Revirin soğuk, steril havası, ona her yaklaştığımda biraz daha ısınıyor, biraz daha nefes alınır hale geliyordu. Yatağın kenarına oturup bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Gözaltlarındaki morluklar hafiflemişti. Teni, o hastane solgunluğundan sıyrılıp eski canlılığına kavuşmaya başlamıştı. İyileşiyordu. Gözlerimin önünde, her saniye biraz daha.

Sol elimi onun sağlam omzuna koydum. Teni sıcaktı. Canlıydı. Gerçekti. Parmak uçlarımın altında, nabzının düzenli atışını hissedebiliyordum. Yaşıyordu. Buradaydı.

"Nasılsın?" diye sordum. "Bandajları çıkartmışlar?"

Rauf, başını hafifçe yana eğdi, elimin üzerine yanağını yasladı. Gözlerini kapattı bir an. O an, dünyada sadece ikimiz vardık. Revirin kokusu, hastane sesleri, dışarıdaki tüm telaş silinip gitti.

"İlaç sürdüler," dedi nefes alırken. Sesinde hâlâ o hafif yorgunluk vardı ama altında, taşkın bir nehir gibi akan bir canlılık hissediliyordu. "Ama senin elin daha iyi geldi."

Gözlerini açtı ve sağ eliyle elimi tuttu, dudaklarına götürdü. Parmaklarımın ucuna, usulca, bir kuş tüyü kadar hafif bir öpücük kondurdu. O öpücük, tenimde bir ateş gibi yandı, kalbime kadar ulaştı. Sonra, beni kendine doğru çekti. Direnmedim. Yatağın kenarına, onun yanına iliştim. Başımı, sağlam omzuna, dikişlerden uzak tarafına yasladım.

Teninin kokusu, o tanıdık, Rauf'a ait koku, ciğerlerimi doldurdu. Demir, ona duş aldırmıştı. Hastane kokusunu silip atmış, yerine o eski, bildiğim, özlediğim kokuyu getirmişti. Sabun, temizlik ve altında, sadece ona ait olan o keskin, erkeksi koku. Gözlerimi kapadım, içime çektim. Bu kokuyu hiç unutmamıştım. Hiç unutamazdım.

Rauf'un eli, saçlarıma dokundu. Parmakları, yavaşça, usulca, saçlarımı okşadı. Bu dokunuş, binlerce kelimeden daha fazlasını anlatıyordu. Affedişi, özlemi, hasreti ve en önemlisi hâlâ, her şeye rağmen, orada olduğunu. Parmaklarının her hareketi, ayrı geçen her günü, her endişeli anı, her korkulu rüyayı siliyor, yerine sadece şimdiyi, bu anı koyuyordu.

"Siz ne yaptınız?" diye sordu, sesi göğsünde bir uğultu gibi yankılandı. Merakla karışık bir dinginlik vardı sorusunda. Dışarıda olup biteni bilmek istiyordu, ama telaşsızca. Çünkü biliyordu, artık her şey yoluna girecekti.

Başımı kaldırdım. Gözlerim, gözlerini buldu. O kahverenginin derinliğinde, kendimi kaybettim. Ama bu sefer korkmadım. Çünkü biliyordum ki, orada kaybolmak, aslında kendimi bulmaktı. O gözler, benim evimdi. Her zaman öyleydi, her zaman öyle olacaktı.

"Bizimkileri komuta merkezinde bıraktım. Arsenyev Ekibi ile Ava'nın takibini başlattılar."

Rauf, başını hafifçe salladı. Yüzünde, onaylayan bir ifade vardı. Gözleri, hâlâ benim gözlerimdeydi. Derin bir nefes aldı, ciğerlerine çektiği havayla birlikte sanki biraz daha canlandı.

"Demir'de bana bıcı bıcı yaptırdı," dedi, sesinde hafif bir sitem, ama altından taşan bir gülümseme vardı. "Sonra yanınıza kaçtı."

Gülümseyerek burnumu boynuna bastırdım. Teni, duştan sonra hâlâ hafif nemli ve sıcaktı. Abartılı, derin bir nefes çektim. Bu koku, evdi.

"Oh," dedim nefesimi verirken. "Farkındayım, çok güzel kokuyorsun."

Rauf'un göğsünde, hafif bir titreme oldu. Gülüyordu. Sessizce, derinden, sadece tenimin altında hissedebileceğim bir gülüş. Eli, saçlarımda biraz daha oynadı, parmakları enseme doğru kaydı.

"Öyle mi?" dedi, sesi şimdi daha canlı, daha muzipti. "Ya senin kokuna ne demeli? Uykumu getireceksin neredeyse. Efsunlu musun sen?"

Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. O kahverengi derinlikte, şimdi yeni bir şey vardı. O karanlık fırtınanın yerini, hafif bir meltem almıştı. Huzur. İçimi ısıtan, beni de saran bir huzur. Dudaklarımda istemsiz bir gülümseme belirdi.

"İnsanın sevdiğinin yanında uykusu gelirmiş."

Rauf'un kaşları hafifçe kalktı. O bildik, baştan çıkarıcı sırıtışı yüzüne yayıldı. Yaralı, yorgun, ama hâlâ o sırıtışı koruyordu işte. Gözlerimin içine öyle bir baktı ki, o an nefes almayı gerçekten unuttum. Kahverenginin derinliğinde kaybolmuş, onun sözlerinin sıcaklığında erimiştim. Eli ensemden çekilip yanağıma dokundu. Başparmağı, elmacık kemiğimde nazikçe gezindi. Dokunuşu, bir kuş tüyü kadar hafif, ama bir dağ kadar sağlamdı. Tenimde bıraktığı iz, sadece sıcaklık değil, bir aidiyetti. Bu ele aittim. Bu adama aittim.

"Miraç," diye fısıldadı. Adım, onun ağzında bir şarkı gibiydi.

"Hı?"

"Hiç," dedi, dudaklarını alnıma bastırırken. "Sadece adını söylemek istedim."

Dudaklarını alnımdan çektiğinde başımı yeniden omzuna yasladım. Rauf'un kolu, belimi daha sıkı sardı. Nefes alışverişimiz aynı ritmi buldu. Kalp atışlarımız birbirine karıştı. İki ayrı beden, tek bir varlık gibiydik.

"Karıcığım," dedi yine aynı tonda.

İçimde bir yerlerde, o karanlık günlerde bile hep orada olan bir ışık yandı. Kalbim, tebessüm etti.

"Efendim kocacığım."

Rauf'un gülüşü, bu sefer daha belirgindi. Göğsü hafifçe titredi, o derin, içten kahkahanın habercisi gibi. Göremesem de gözlerinin kenarlarında o sevdiğim kırışıklıkların belirdiğini biliyordum. İyileşiyordu işte. Sadece bedeni değil, ruhu da.

"Ciğerimin köftesi."

Gülüşüm ağırca soldu. Kaşlarım çatıldı, başımı omzundan çekerken yüzüme yayılan ifadeyi görmesini umursamadım bile.

"Ciddi olamazsın," dedim, sesimde hem şaşkınlık hem de bastırılmaya çalışılan bir gülüşün kıpırtısı vardı.

Dudaklarında büyük bir sırıtış var oldu. O sırıtış, yorgun yüzünde bir güneş gibi parladı. Gözleri, içinde muzip şeytanlarla dans ediyordu.

"Ne?" dedi, masum bir ifade takınmaya çalışarak, ama başaramıyordu. "Yanlış bir şey mi söyledim? Sen benim ciğerimin köftesi değil misin?"

Ellerimi göğsüne koydum, itmek ister gibi, ama itmedim. Sadece, o sıcak tenin altındaki kalp atışını hissettim. Hızlanmıştı. Gülüyordu içten içe.

"Rauf Aslan," dedim, adını hecelere bölerek, tehditkâr bir tonda. Ama sesimin altından gülüşümün yankısı kaçıyordu. "Sen yaralısın diye sana kıyamıyorum ama-"

"Ama ne?" diye atıldı, sırıtışı daha da genişledi. "Ne yapacaksın? Beni mi döveceksin? Hadi durma, döv beni. Sağlam omzum sana kurban olsun."

Kolunu kaldırdı, pazusunu göstererek. O kahramanlık taslayan haliyle, dikişli olan omzunun hali bir aradaydı. Elimi kaldırıp omzuna dokunacakken hızla elimi yakalayıp dudaklarını büzdü.

"Ha istersen beni öperek de yerden yere vurabilirsin? Öptüğün yerlerde güller açar, hı?"

'Vurduğun yerde güller açar, değil miydi o?' diyen iç sesimle kahkahamı tutamadım. Önce hafif bir kıkırdama, sonra kontrol edilemez bir gülüş krizine dönüştü. Rauf da katıldı bana. İkimiz de, o küçük revir odasında, birbirimize sarılmış, kahkahalarla sallanıyorduk. Omzu acıyor muydu umurunda değildi. Benim gözlerimden yaşlar geliyor muydu, önemi yoktu. Sadece gülüyorduk. Çünkü gülebiliyorduk. Çünkü hayattaydık. Çünkü birlikteydik.

"Ciğerimin köftesi," diye tekrarladı Rauf, kahkahaları arasında, "ne demek biliyor musun sen? En sevdiğim yemek. Vazgeçemediğim."

Gözlerimi sildim, hâlâ gülüyordum. "Beni yemekle mi bir tutuyorsun sen?"

"Tutmuyorum," dedi, birden ciddileşerek. Ama gözlerindeki ışık sönmemişti. "Sen, yemekten de ötesin. Sen her şeysin."

Sözleri, kahkahalarımı dindirdi. O kadar ani, o kadar içtendi ki. Yüzüme baktı, gözlerimin içine. O kahverengi derinlikte, şimdi sadece sevgi vardı. Saf, katıksız, sarsılmaz bir sevgi.

"Sen de benim her şeyimsin," dedim. "Ama bir daha 'ciğerimin köftesi' dersen, gerçekten kızarım."

Rauf'un yüzünde o muzip sırıtış yeniden belirdi.

"Peki, ciğerimin köftesi."

Gözlerimi devirdim, ama gülümsememi engelleyemedim. Başımı yeniden omzuna yasladım. Kolları beni sardı. Ve öylece kaldık. Gülüşlerimiz yavaşça dindi, yerini o tanıdık huzura bıraktı. Rauf'un kalp atışı, kulağımda bir ninni gibiydi. Göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı ki...

Odanın kapısı tıklatıldı.

İkimizin de bakışları, aynı anda, o tek sesin kaynağına çevrildi. İçgüdüsel olarak kendimi geri çekecektim ki Rauf'un kolu, belimde daha da sıkılaştı. İzin vermedi. Parmakları, kalçama hafifçe bastırdı, "dur" der gibi.

Kapı yavaşça açıldı. Arven içeri girdi.

Üzerinde siyah bir kaban vardı, yakası hafifçe kalkıktı. Altında, gömlek ve pantolonu duruyordu. Üniforma yoktu. Bu, gece yarısı, resmiyetten arınmış bir ziyaretti. Gözlerinin etrafı kızarmıştı. O kızarmış gözler, uykusuzluğun ötesinde bir şey anlatıyordu. Sanırım hâlâ uyumamıştı. Belki de hiç uyumamıştı.

Bakışları Rauf'u bulmadan hemen önce beni buldu. O an, gözlerimiz buluştuğunda, içimde bir şey kıpırdadı. O bakışta, sadece bir selam değil, bir anlayış vardı. Belki de bir özür.

"Miraç, bize biraz müsaade edebilir misin?"

Sesi yumuşaktı, ama altında tartışılmaz bir ağırlık vardı. Bu bir rica değil, bir gereklilikti. Anladım. Arven'in, Rauf'la konuşması gerekiyordu. İkisinin arasında, yılların biriktirdiği, sadece onların anlayabileceği bir dilde konuşulacak şeyler vardı.

Rauf'un koluna baktım. Hâlâ belimdeydi. Başımı kaldırıp ona baktım. Gözleri, önce Arven'deydi, sonra bana kaydı. Kolu son bir kez sıkılaştı, sonra gevşedi. İzin verdi. Yavaşça doğruldum. Arven'in yanından geçerken, ona baktım. O kızarmış gözler, şimdi daha da parlaktı. Bir şey söylemek istedim, ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Sadece başımı hafifçe eğdim, saygıyla. O da aynı şekilde karşılık verdi. Kapıya yöneldim. Arkamdan, iki kardeşin sessizliğini hissettim. Ağır, yoğun, dolu dolu bir sessizlikti. Kapıyı aralamadan önce son bir kez arkama baktım.

Rauf, yatağında, sırtını yastığa yaslamış, gözleri Arven'deydi. Arven ise, kapının hemen yanında, kabanının içinde, dimdik duruyordu. İkisi de konuşmuyordu. Ama o sessizlik, binlerce kelimeden daha gürültülüydü.

Kapıyı usulca kapattım. Arkamda kalan odaya dair hiçbir şey duymuyordum. Sadece, içimde bir yerde, iki kardeşin birbirine kavuşmasının buruk hüznü vardı. Ve koridorda, yapayalnız, yürümeye başladım.

Rauf Aslan, Ağzından

En büyük hazineler en tehlikeli sularda yatardı.

Bunu bana ilk öğreten denizdi.

Daha çocukken, savaşın, kanın ve silahın ne olduğunu bilmediğim bir yaşta, İskoçya'daydım. O yemyeşil tepelerin, sisli sabahların, keskin rüzgarların ülkesinde. Dedemin taş kulübesinin önünde, denize bakarak büyüdüğüm o yazları hâlâ hatırlarım. Soğuk suyun ayaklarımı yaktığı, çakıl taşlarının altını deldiği, martıların çığlıklarının rüzgâra karıştığı günleri. Ama biri vardı ki hiç unutmamıştım.

Dedemin Arven'e tamir etmesi için verdiği, çapası ve loçası kırılmış yelkenli maket tekneyi.

O anı dün gibi hatırlıyorum. Güneş, bulutların arasından sıyrılmış, kulübenin taş duvarına vuruyordu. Dedemin elleriyle yaptığı o tekne, ahşap gövdesiyle, incecik direğiyle, yırtık yelkeniyle bir köşede duruyordu. Çapası kırılmış, ipi kopmuş, loçası yerinden oynamıştı. Sanki küçük bir fırtınadan çıkmış, bir kıyıya vurmuş gibiydi.

Arven, eline almıştı onu. Parmakları, hasarı inceliyor, gözleri her ayrıntıyı tarıyordu. O zamanlar on üç yaşında falandı. Belki on dört. Ama gözlerinde hep o yaşın ötesinde bir şey vardı. Derin, hesaplayan, gören gözler.

Sonra bana baktı.

O bakış, hâlâ içimdedir. Kahverengi gözlerim, onun mavileriyle buluştuğunda, bana bir şey söylemişti. Ne olduğunu tam anlayamamıştım o zaman. Şimdi anlıyorum. Şimdi, yıllar sonra, bu revir yatağında, her şeyin anlamını yeni yeni kavrıyorum.

"Rauf," demişti, elindeki tekneyi bana uzatarak. "Bak. Çapası kırılmış. Ama gövdesi sağlam. Onarılır mı dersin?"

Ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum. Belki de "onarılır" demişimdir. Belki de susup omuz silkmişimdir. Ama o an, aklıma kazınan, onun gözleriydi. O gözlerde, sadece bir teknenin onarılmasıyla ilgili bir merak yoktu. Daha derin bir şey vardı. Belki de o yaşta bile, hayatın kırık çapalarını, kopmuş iplerini, hasarlı gövdelerini onarma derdi vardı içinde.

Dedem, taşlığın önünde oturmuş, piposunu tüttürüyordu. Uzaktan, sisin içinden geçen bir geminin düdüğü duyuldu. Arven, tekneyi elinde evirip çevirdi, sonra bana geri verdi.

"Al," dedi. "Sen tut. Ben tamir ederken, sen tutacaksın."

O gün, saatlerce oturduk taşlıkta. Arven, o ince parmaklarıyla, kırık çapayı lehimledi. Kopan ipi ördü. Loçayı yerine oturttu. Ben de tekneyi tuttum. Tekneyi tamir ettikten sonra avuçlarımın arasında duran tekneyi abime uzattım. Dedem, oturduğu yerden kalkıp bize yaklaştığında elindeki piponun oturduğu yerde bıraktığını gördüm.

Arven, hâlâ avuçlarımda sımsıkı tuttuğum o yelkenli tekneyi almamıştı. Avuç içlerim terlemiş ve teknenin alt kısmındaki tahtalarca hafif nemli izler bırakmaya başlamıştı. Arven'in alması için biraz daha ona uzattığımda ellerimin terlediğini fark etmiş ve gülümseyerek elimden tekneyi almıştı.

"Yelkenli teknelerin hikâyesini dinlemek ister misiniz?" diyen dedeme döndüğümüzde bizi tek bir hareketiyle yerimize geri çöktürmüştü. Dedem, Arven'in elindeki maketi alıp taşlı zeminin üzerine bıraktı ve ellerini birbirine kenetledi.

"Yelkenli tekneler iki şekilde çalışır. Bazen motorlarını aktif eder, bazense," eliyle Arven'in kendi elleriyle ördüğü yelkenli ipleri gösterdi, "yelkenleri açar ve rüzgârdan destek alır. Dayanıklıdır, öyle kolayca savrulup devrilmez."

Dedem, bize eliyle önümüzde uzanan köpüklü suları gösterdi.

"Ama şu gördüğünüz dümdüz suyun altında, öyle girdaplar vardır ki gemileri yutacak kadar güçlüdür. Çünkü o girdapların dibinde, kralların bile görmediği inciler yatar. Cesaret eden alır, korkan seyreder."

Arven, tam olarak bugünden sonra araştırmalarına başlamıştı. Öncesinde de dedemle sık sık bunu konuşurlardı. Ama onu harekete geçiren yelkenli tekne olmuştu. Benimle tamir etmiş ve kendini denize adamıştı. Yaptığım yaramazlıklarla abimin araştırmalarını sabote ederken, evdeki asiliğimi konuştururken ve en sonunda Arven'in tamir ettiği maketin yelkenlerini kopardığımda herkes, benim sadece bir rüzgâr olduğumu düşünmüştü. Ben sadece, rüzgârın ne kadar dayanabileceğini test etmeye çalışıyordum: Çapaya.

Çünkü çapa, gemiyi tutardı.

Fırtınada, karanlıkta, bilinmezlikte, sen gemini tamir ederken seni olduğun yere mıhlardı. Kaybolmaktan korurdu. Ama bir de öyle bir çapa vardı ki, seni dibe çekerdi. Arven, benim gemimdi. O, girdaba inecek kadar cesaretliydi ama hiçbir girdap, yalnızca çapayla bir gemiyi tutmana izin vermezdi. Ondan kaçmak içinse yelkenleri kapatıp, motorları çalıştırman gerekliydi.

Ben, denizin benden çaldığını sandığım o gemideki kırılan çapaydım. Gemi, girdabın içinde sürüklenip giderken ben, kırılmış bir çapa misali karanlığa tutunmuştum. Öyle derine inmiştim ki, dibi bulduğumda kendimi kaybetmiştim. Yıllarca o çapayı yukarı çekmeye çalıştım. Kaslarım yırtıldı, ruhum kanadı, ama o yerinden kıpırdamadı. Çünkü sağlamdı. Çünkü derindi. Çünkü benimdi.

Demir, demire eklemlendi. Gördüğüm kanda, öldürdüğüm teröristte, her çığlıkta, her sessizlikte, yeni bir halka eklendi zincire. Ben izlerken, ben dururken, ben ses çıkarmazken çapa büyüdü. Çünkü benim suskunluğum, onun paslanmaz çeliğiydi.

Her gece, gözlerimi kapadığımda, o çapanın zincirlerini tutuyordum. Yukarı çekiyorum, çekiyorum, ama gelmiyordu. Dibin dibine, karanlığın karanlığına kök salmıştı. Belki de ben saldım oraya. Bilmeden, istemeden, ama saldım işte.

'Deniz, hiçbir yere ait değildir,' derdi dedem. Ama çapa, ait olduğun yeri hatırlatır. Seni tutar, savrulmandan korur. Ya da seni boğar. Hangisi olduğuna sen karar verirsin. En sağlam çapalar, en derin diplere iner. En karanlık yerler, en parlak incileri saklar.

Ben, yıllardır içimdeki karanlıkta yüzdüm. Savrulan Arven oldu.

Şimdi karşımda oturuyordu.

Gemisi fırtınadan karaya vurmuş, yelkenleri hasar almış, çapası kırılmış bir adamın yorgunluğu vardı üzerinde. Gözleri kızarmıştı. O hep dimdik duran adamın omuzları çökmüştü. Bana bakıyordu. Ve ben, onun gözlerinde, kendi çapamı görüyordum. Aynı demirden, aynı paslı, aynı ağırlıkta. İkimiz de aynı zincire bağlıyız. İkimiz de aynı dibe demirlemişiz. Ve yıllardır, aynı karanlıkta, birbirimizin varlığını hissederek, sessizce çürüyoruz.

"Maket yelkenliyi hatırlıyor musun?" diye sordu sessizce.

Cevap vermedim.

Çünkü cevabını biliyordu.

"O gün yelkenlinin yelkenlerini kopardığın gün sana kızmamıştım. Bağırmamıştım."

"Evet, ama bir bakışınla binlerce kelimeden daha fazlasını anlatmıştın."

Anlamıyorsun, demişti o bakışları. Henüz anlamıyorsun.

Haklıydı. Ama o anlamıyordu.

Gerçek, gözlerden yansırdı. Arven'in gözlerine baktım. O mavinin derinliklerinde, yıllardır sakladığı her şeyi gördüm. Korkuyu, endişeyi, yalnızlığı ve en çok da beni kaybetme korkusunu. Evet, o her şeyi kontrol eden, her adımı hesaplayan, her riski öngören Arven Doruk Aslan, en çok beni kaybetmekten korkmuştu. Ve bu korku, onu bana karşı sertleştirmiş, mesafeli kılmış, zaman zaman da zalim.

Ama şimdi, karşımda oturan adam, o sert kabuğun altından sıyrılmış, sadece bir abiydi. Kardeşini özleyen, onun tarafından anlaşılmayı bekleyen, belki de affedilmeyi uman bir abi.

"Rauf," dedi, sesi boğuktu. "Onu ben tamir ettim ama çapasını suya daha indiremedim."

Bir an için, revirin o steril beyaz duvarlarına takıldı bakışlarım. Sonra, yavaşça, yeniden ona döndüm. Ama gözlerinin içine bakmadım. Çenesine, ellerine, omzuna her yere baktım da, gözlerine bakmadım. Çünkü gözler, gerçeği söylerdi. Ve ben, o gerçeği duymaya hazır mıydım, bilmiyordum.

"Liman mı bulamadın?"

Sorum, havada asılı kaldı. Basit bir soruydu. Ama altında, binlerce anlam taşıyordu. Liman, sadece bir yer değildi. Güvendiğin, demir atabildiğin, fırtınalardan korunduğun yerdi. Ve Arven, son on yıldan beri hiç limana uğramamıştı. Arven, damağını şıklattı. O bildiğim, sinirli hareketi değildi. Altında farklı bir şey vardı. Çaresizlik belki. Ya da yenilgi.

"Karaya oturdum."

Arven'in gözlerine baktım sonunda. Ama o bana bakmıyordu. Bakışları yerdeydi, ayakucumda bir noktaya mıhlanmıştı. Fakat gözlerindeki karaya oturmuş bir geminin hüznünü görebiliyordum. O mavi, o her zaman keskin, her zaman soğuk, her zaman hesaplayan mavi şimdi bulanıktı. İçinde, yıllardır biriktirdiği her şey, dibe çökmüş tortular gibi duruyordu.

Arven, derin bir nefes aldı. Ciğerlerine çektiği havayla birlikte, omuzları biraz daha çöktü. Sanki o nefes, sadece oksijen değil, yılların yükünü de taşıyordu içinde. Ve onu içine çektikçe, o yük daha da ağırlaşıyor, omuzlarını daha da çökertiyordu. Göğsü, bir körük gibi inip kalktı. Ciğerlerine doldurduğu havayla birlikte, belki de yıllardır içinde tuttuğu her şeyi de dışarı atacaktı. Ama atmadı. Tutmaya devam etti.

"Siz hastanedeyken," diye başladı, Arven. Gözleri hâlâ yerdeydi. Sesi, o bildiğim gür, tok ses değildi. İncecik, kırılgan, neredeyse bir fısıltıydı. "Köprü'nün sorgusundan sonra, aşağıdaki hücreye indim. Onun, haberi yoktu. Kimsenin haberi yoktu. Köprü bana, 'Sen döndüğünü sanıyorsun ama hiçbir şeyden haberin yok,' dedi."

Arven, gözlerini ayak ucumdan alıp yüzüme çevirdiğinde omuzları titredi. O titreme, fiziksel bir şeyden değildi. İçinde, yıllardır bastırdığı, sakladığı, görmezden geldiği bir şeyin ilk kıpırtısıydı. Bir an için, o her şeyi kontrol eden adamın, kontrolünü tamamen kaybettiğini anlamıştım.

Gözlerinde yaşlar vardı. Akmıyorlardı henüz ama oradaydılar. Birikmiş, beklemiş, taşmayı bekleyen yaşlar. O buzul mavinin derinliklerinde, şimdiye kadar hiç görmediğim bir şey parlıyordu. Kırılganlık. İnsanlık. Ve en çok da pişmanlık. Sol gözünde, kirpiklerinin arasında bir damla belirdi. Ağır ağır, bir yıldızın kayışı gibi, yanağından süzülmeye başladı. O kadar yavaştı ki, her milimetresini görebiliyordum.

Teninde açtığı o incecik ıslak yol, yılların kuraklığında bir deniz gibiydi.

Durdum.

Denize düşecek o damlanın hikayesini dinlemeye başladım.

Arven Doruk Aslan, Ağzından

Hikâyenin en başına dönmek.

Ne kadar uzağa gitmeliydim? Hangi virajı dönmeli, hangi kapıyı aramalıydım ki, kendimi yeniden o günün sabahında bulayım? Zaman dediğin, düz bir çizgi değildi ki... Bir sarmaldı belki. Ya da dibi olmayan bir kuyu. Her inişte biraz daha derine, biraz daha karanlığa, biraz daha kendine.

Gözlerimi ağırca açtım. Kalçam masaya yaslıydı. Köprü, önümde omuzları çökmüş ama gözlerindeki o yılan parıltısıyla beni izliyordu. Kollarımı göğsümde birleştirdim. Ona yüzümü eğmeden yukarıdan bakıyordum. Bu, daha baskıcı bir duruştu. Kontrolün tamamen bende olduğunu hissettiren bir mesafeydi.

"Konuş Köprü. Bana Ava'nın tüm pisliklerini anlatmaya başla. Karşılığında sana bir ödülüm olacak."

Köprü, bir an için gözlerini kaçırdı. Yerdeki bir noktaya, belki de kendi ayak izlerine baktı. Sonra, başını yavaşça kaldırdı. O iki renk, şimdi loş ışıkta daha da tekinsiz parlıyordu. Bir gözü karanlık bir kuyu, diğeri ise o kuyunun dibinde yanan ateş gibiydi.

"Ava," dedi, kelimeyi ağzında yuvarlayarak, tadını çıkarırcasına. "Ava, Taygun Kılıç Yıldız'ın eseriydi. O yetiştirdi onu. Ben şekillendirdim. Ama Murat Sancaklı, onu hepimizden çaldı."

Sesi, hücrenin rutubetli duvarlarında yankılandı. Her kelime, bir zehir damlası gibi düşüyordu havaya.

"Nasıl?" diye sordum. Sesim hâlâ düzdü, ama içimde bir şey kıpırdanmaya başlamıştı.

Köprü'nün dudaklarında o tanıdık, acımasız gülümseme belirdi. Ama bu sefer, altında farklı bir şey vardı. Bir kıskançlık. Bir hınç. Bir yenilginin itirafı gibi.

"Parayla satın aldığımız ilk kişi Taygun Kılıç Yıldız'dı. Seni ve Okyanus Gökçe'yi çok aramıza almaya çalıştık ama sen ve Okyanus, bunu kabul etmediniz. Sizin öldüğünüzü sandığımız o denizaltı olayından sonra açıkçası annem, hem sizi hem de Taygun'u gözden çıkartmıştı. Taygun, anneme çok yalvardı. Annem, onunla ilişkisini kesti. Benden para yardımlarını alamamaya başladı. Kendine bir grup kurdu, farklı bir strateji sağlama çalıştı. Taçsız Kral olarak kendine bir yol çizdi."

Adını duymaya bile tahammül edemiyordum. Kalçamı masadan ayırarak kollarımı göğsümden çözdüm. Duvara doğru ilerlerken ellerimi ensemde birleştirdim. Boynumdaki kasların gerginliğini hissettim. Başımı hafifçe arkaya atıp bir an için gözlerimi kapadım. İçimde, on yılın birikmiş öfkesi, annemin hayali, Rauf'un beni gördüğünde bana bakışı... Hepsi bir volkanın derinliklerinde kaynayan lav gibiydi. Ama şimdi, bu lavı dindirmek, onu bir silaha dönüştürmek zorundaydım.

Ellerimi indirip sırtımı duvara yasladım.

"Devam et."

"Ava, tam olarak Taçsız Kral ile doğdu. Siz öldükten hemen sonra. Taygun, Miraç'ın gücünün farkındaydı. Eh, sonuçta kız kardeşinin kızı. 2017'de Fırtına Timini kaçırdılar. Olayı az çok biliyorsundur. O sıralar Murat Sancaklı'nın varlığı devreye giriyordu. Taygun'dan sonra annemin aldığı ikinci adamdı. Sancaklı, Taygun'a nazaran daha faydalıydı, bizim için. Kendine ait bir para akışı vardı. Bu parayı eniştesi ve amcası ile sağlıyordu. M.S. Pontus ona aitti. Kızı hastaydı. Çok paraya ihtiyacı vardı ama elindeki para da buna yetmiyordu. Annem, o yüzden onu aldı. Hem kızını tedavi ettirmesine yardımcı oldu hem de ona şanslı sıçrayışlar vaat etti."

Durdu. Derin bir nefes aldı. Sanki anlatacaklarının ağırlığı altında eziliyor gibiydi.

"Ama Ava, hepsinden daha iyiydi biliyor musun?" dedi, başını iki yana sallayarak. "Daha sadık, daha acımasız, daha öngörülemez. Onu almak için çok uğraştık. Ava, herkesle çalışabilecek bir potansiyele sahipti ama hiç kimsenin emri altına girmeye tahammülü olmayan gururlu bir kadındı."

"Gurur?" dedim bir anda. "Omurgasızlıkla gururu karıştırma. İkisi farklı anlamlara sahip."

Köprü, dediğime sadece sırıttı ve kafasını salladı.

"Ava, herkes için bir silahtan öteydi, Binbaşı. Herkesin içine aldığı bir ortağa dönüştü. Ta ki Sancaklı, onu Miraç'ın elinden kurtarana kadar. Ava, daha fazlasını gördü onda. Daha büyük bir potansiyel keşfetti. Bunun olmasını istemedim. Ava, o zamanlar kendi içinde dahil giderek büyüyen bir kadındı. Anneme bu kez de ben ısrar etmeye başladım, yalvardım onu kendi tarafımıza çekmek için ama beni dinlemedi. Annem için sıradan bir projeydi. Ama Sancaklı'da, onun neye dönüşebileceğini gördüm. Ve korktum."

"Korktun?" dedim, kaşlarımı kaldırarak.

Köprü, gözlerini bana dikti. O iki renk, şimdi ilk defa gerçekten korkuyu yansıtıyordu.

"Evet, korktum. Çünkü Ava'da öyle bir şey var ki ona baktığınızda, sadece kendi yansımanızı görürsünüz. Ve eğer o yansımada en ufak bir çatlak, en ufak bir zayıflık varsa, Ava onu bulur, büyütür ve sonunda sizi yok eder. Sancaklı, o çatlağı görmemişti. Hâlâ görmüyor. O, Ava'nın kontrol edilebilir olduğunu sanıyor. Ama değil. O, sadece kendi kurallarıyla oynar."

"Peki Sancaklı'dan ne istiyor?" diye sordum. "Bu ortaklığın bedeli ne?"

Köprü, bir an duraksadı. Gözlerini tavana dikti, o soluk, sarı ampule baktı uzun uzun.

"İlk başta Miraç'ı istiyordu. Onun yüzünü o hâle çeviren Yüzbaşı'dan intikam almak istiyordu. Ta ki bizi hatta her şeyi bitirecek o şeyi bulana kadar."

Başını indirdi, gözlerini bana dikti ve o an, yüzündeki tüm maskeler düştü. Geriye sadece, çıplak, korkunç bir gerçek kaldı.

"Murat Sancaklı'nın yeğeni çok güçlü biyolojik silahlar üretebiliyor. Yurtdışında doğup büyümüş ve adı sanı hiçbir yere kayıtlı değil. Sadece 'K' ile başladığını biliyoruz. Çok iyi korunuyor. Ava'nın en büyük darbesi buradan oldu, Murat Sancaklı'yı bununla tehdit etti. Ona kayıp yeğenini bulduğunu söyledi. Adını bir tek Ava biliyor. Murat Sancaklı, Ava'ya senin hakkında bilgiler verdi. Herkesin peşinde olduğu, herkesin bir gün bulmayı umduğu o lanetli yeri anlattı. Kayıp Üs'ü."

Kaşlarım çatıldı.

"Ama kimse gerçeği bilmiyor. Nerede olduğunu ne Sancaklı, ne Ava, ne ben, ne sen. Kimse. Ama herkes," sesi fısıltıya dönüştü, "herkes sizin bildiğinizi sanıyor. Evet, Binbaşı. Tüm oyunun kilit noktası bu. Okyanus Gökçe ile sen, on yıl önce o denizaltından sağ çıkan kişiler olarak, kayıp üssün sırrını da beraberinde getirdiniz zannediliyorsunuz. Sizin döndüğünüzü öğrenmeleri, sizin bir şey bildiğinizi sanmaları... İşte asıl tehlike burada başlıyor."

Bir an için nefesim durdu. Söyledikleri, zihnimde bir bomba gibi patladı. Herkes biliyor sanıyor... Ama ben bilmiyordum ki! On yıldır peşinde koştuğum, uğruna canımı dişime taktığım o lanetli yerin nerede olduğunu ben de bilmiyordum.

"Ama ben..." diye başladım, sözlerim boğazımda düğümlendi.

"Bilmiyorsun," dedi Köprü, sözümü tamamlayarak. "Biliyorum. Ama onlar bilmiyor. Sancaklı bilmiyor. Ava bilmiyor. Ve senin ne bildiğinin bir önemi yok. Önemli olan, onların ne sandığı."

Duvardan ittim kendimi. Adımlarım, hücrenin beton zemininde ağır, tok sesler çıkararak Köprü'ye doğru ilerledi. Tam önünde durdum. Tepeden bakıyordum ona. O, başını kaldırmış, gözlerini bana dikmişti. O iki renk, şimdi bir zaferin değil, bir uyarının ateşiyle parlıyordu.

"Ne demek istiyorsun?" diye sordum, sesim tehlikeli bir alçaklıktaydı.

Köprü, derin bir nefes aldı. Sanki söyleyeceği şey, onu bile korkutuyordu.

"Demek istiyorum ki," dedi, her kelimeyi ayrı ayrı vurgulayarak, "sen bir hedefsin. Okyanus Gökçe bile dahil değil, çünkü askeriyenin içindeki yegâne güç, sensin Arven Doruk Aslan. Ava'nın, Sancaklı'nın, belki de daha yukarıdakilerin hedefi. Ve seni ele geçirmek için, sana en yakın olanları kullanacaklar. Sancaklı'yı soruşturan Savcı Ceylin'i, Ava'nın eski düşmanı Miraç'ı, Rauf'u, aileni, timi. Herkesi. Çünkü biliyorlar ki, seni kırmak istiyorlarsa, önce seni ayakta tutanları yıkmalılar."

Sözleri, birer kurşun gibi saplandı beynime.

"Bunu neden anlatıyorsun bana?" diye sordum. "Ne çıkarın var?"

Köprü, yorgun bir ifadeyle başını iki yana salladı.

"Ben bu oyunun sadece para akışını sağladım. Ama sen, ilk başından beri hedeftin. Annem, seni almak için ne paralar döktü keşke görseydin. Öldüğünü sandılar, araştırmalarını Miraç'a bıraktığını düşündüler, onun üzerine oynadılar. Sancaklı ve Ava üzerinden, Fırtına Timi ve Sualtı Akrepleriyle uğraştılar. İki ayrı güç. Sancaklı, Ava ikilisi ve Taçsız Kral. On yıl sonra geri geldin. Döndüğünü sandın ama hiçbir şeyden haberin yoktu. Taçsız Kral'ı öldürerek her şeyi düzelteceğini sandın. Ama yanıldın. Zira sen öldükten hemen sonra Taçsız Kral'ın tahtını aldılar ve oraya Sancaklı'yı oturttular. Yanlış kişiyi öldürdün, Arven Doruk Aslan."

O an, hücrenin havası tamamen değişti. Sözleri, bir büyü gibi, bir lanet gibi çöktü üzerime. Başım dönüyordu. Hücrenin duvarları üzerime geliyor gibiydi. Nefes alamıyordum. Masaya tutundum. Parmaklarım soğuk metalin üzerinde beyazladı. Gözlerimi Köprü'nün gözlerinin içine diktim. O iki renk, şimdi bir uçurumun iki yakası gibi karşımda duruyor, içine düşmemi bekliyordu. Bir an için, o gözlerde kendi yansımamı gördüm. On yılın yorgunluğu, kaybettiklerimin ağırlığı, annemin ölümünün sessiz çığlığı...

Hepsi oradaydı.

Ve Köprü, bunu biliyordu.

"Peki ya senin annen?"

Sesim, hücrenin o ağır, boğucu havasında bir bıçak kadar keskin, bir kış gecesi kadar soğuk çıkmıştı. Bu, Köprü'yü irkiltti.

"O da mı senden çalındı sandığın o karanlıkla büyüttü seni? Yoksa sen, onun gözünde hiçbir zaman bir evlat değil, sadece kendi hırslarının aynası mıydın?"

Köprü'nün yüzü, bir anda tüm ifadesini yitirdi. O zehirli gülümseme, o kendini beğenmiş sırıtış, o hesaplayan bakış... Hepsi silinip gitti. Yerine, çıplak, korunmasız, paramparça olmuş bir insan yüzü kaldı. Dudakları aralandı, bir şey söylemek istedi ama sesi çıkmadı. Gözleri, iki ayrı renkte iki ayrı acıyla doldu. Hiç beklemediğim bir anda, yanaklarından aşağı yaşlar süzülmeye başladı.

Sessizce.

Çaresizce.

Bir çocuğun annesini ilk kez kaybettiği o an gibi.

Omuzları titredi, ama ses çıkarmadı. Kelepçeli elleri masanın üzerinde duruyordu, parmakları hafifçe seğiriyordu. Sadece ağlıyordu. O karanlığın içinde, o zehrin kaynağında, belki de hayatında ilk kez gerçek bir duyguyla yüzleşiyordu. Annesinin onu nasıl gördüğünün gerçeğiyle.

Arkamı döndüm, kapıya doğru yürüdüm. Hücrenin o ağır, demir kokulu havasından sıyrılıp koridora adımımı attığımda, ciğerlerime dolan soğuk hava bir an için nefes almamı sağladı. Ama bu, sadece bir anlığına. Arkamdaki kapı, ağır bir gümbürtüyle kapandığında, içeride bıraktığım o sessiz gözyaşlarının sesi hâlâ kulaklarımdaydı.

Bir çift ayak sesi ile başımı kaldırdım.

Koridorun loş ışıklarının altında, nefes nefese, gözleri büyümüş, elleri titreyen bir kadın duruyordu. Ceylin. Üzerinde hâlâ siyah takım elbisesi vardı. Saçları dağılmış, alnında ince bir ter tabakası parlıyordu. Demek ki koşarak gelmişti. Bana bakıyordu. Ama o bakışta, endişe vardı, öfke vardı, sorgu vardı. Ve belki de, biraz korku.

Gözleri, önce yüzümü taradı. Sonra, istemsizce ellerime kaydı. O an, ne aradığını anladım. Kan. İz. Bir şey. Ama ellerim temizdi. Tertemiz. O kadar temizdi ki, bu bile başlı başına bir suç gibiydi. Sonra gözlerime baktı.

O anda, onun gözlerinde kendimi seyrettim. Kızarmış, şişmiş, içinde on yılın birikmiş her şeyi duran iki çukur. Ağlamış olduğumu anlamıştı. Hem de öyle belli belirsiz değil, iliklerime kadar ağladığımı görmüştü. Çünkü bir insanın gözlerinin beyazındaki o kırmızı damarlar, sadece uykusuzluktan olmazdı. Akmasın diye tuttuğum gözyaşlarının, içeride yarattığı basıncın izleriydi onlar.

"Ne yaptığını sanıyorsun sen?"

Sesi, koridorda bir kamçı gibi patladı. Öfkeliydi. Ama öfkesinin altında, çıplak bir endişe vardı. Benim için endişeleniyordu. Boğazım, zımpara kâğıdı gibiydi. Gözlerimin ifadesizliğinin altında, içimde kopan fırtınayı görmesini istemedim. Ama belki de görmesini istediğim tek kişi oydu. Bilmiyordum. Hiçbir şey bilmiyordum artık.

"Ne yapmışım ben?"

Sesim, o kadar düzdü ki, neredeyse bir yabancıya aitti.

"Burada olmaman gerekirdi, Arven!"

On yıl boyunca tek yaptığım buydu zaten?

Burada yokken ihanetin izini sürdüm. Her gece uyumadan önce, bir parça daha ekledim bilgi dağarcığıma. Her sabah uyandığımda, bir parça daha yaklaştım gerçeğe sandım. Ama şimdi anlıyorum ki, ben araştırdıkça daha da derine batmışım. O karanlık kuyuda, dibe indikçe genişleyen bir boşlukta, aslında hiçbir şey bilmediğimi öğrendim. Ve bu araştırma, birilerini rahatsız etti. Birileri, benim ölümüme karar verdi. Annemi, ben öldü sandığı için kaybettim. Kalbi dayanmadı. Oğlunun ölüm haberine dayanamadı. Ve ben, onun öldüğü gün, Bursa'da bir dağ evinde, hayatta olduğumu kimseye söyleyemeden, saklanıyordum.

Şimdi geri döndüm. Taçsız Kral'ı öldürerek her şeyi bitirdiğimi sandım. Ama taht boş kalmamış. Sancaklı oturmuş o tahta. Ava da onun yanında. Ben on yıl boyunca kaçtım, savaştım, öldürdüm, kaybettim. Ve geldiğim noktada, aynı oyunun içinde, aynı karanlığın ortasında buldum kendimi. Sadece isimler değişmiş, roller değişmiş. Ama senaryo aynı.

Tek suçum araştırmaktı. Ama bu suç, herkesi benden uzaklaştırdı. Rauf'u kaybettim. Babamın gözlerinde, artık bir yabancıyım. Annem yok. Ve şimdi sen de mi bana bakıyorsun öyle? Sen de mi sorguluyorsun beni? Sen de mi uzaklaşacaksın?

Gerçekten, burada olmamalı mıydım, Ceylin?

O, bunları duymadı.

Kapıya doğru ilerledi. Kapıdaki küçük, kalın camlı pencereden içeri baktı. Ben de onun baktığı yere baktım. Camın ardında, Köprü oturuyordu. Omuzları çökmüş, başı öne eğik, yanaklarından yaşlar süzülen bir adam. O iki farklı renkteki göz, şimdi boşluğa bakıyor, mekanik hareketlerle yüzünü siliyordu. Ceylin'in gördüğü buydu. Ve ben, o manzarayı yaratan adamdım.

Bana döndü. Yüzü, gördüğü manzaranın soğukluğuyla donmuştu.

"Ne yaptın içeride?"

Bakışlarımı ona çevirdim.

"Annesinin aslında onu hiç sevmediğini gösterdim."

Tabii ki de bunu demedim.

"Ona gerçek korkunun ne olduğunu gösterdim."

Biri tarafından sevilmemeyi. Bir çocuğun kaybettiği oyuncağını değil, bir adamın kaybettiği tüm hayallerini, tüm yanılgılarını, tüm kibrini.

"Gerçek korku mu?" diye tekrarladı. "Sen ona gerçek güçsüzlüğü gösterdin, Arven. Sen, onun gibi bir pisliğin bile seni kontrol edebileceğini, seni buraya, onun seviyesine indirebileceğini gösterdin. Onun oyununu kazandın, farkında mısın? Seni kışkırttı ve sen tam da istediği hamleyi yaptın."

Çenem gerildi. İçimde bir volkan kaynamaya başlamıştı. Ama onu durdurmaya çalıştım. Başaramadım.

"O benim anneme dil uzattı. Rauf'un kadınına, benim korumam altındakine-"

"Ve sen ona, onun sözlerinin ne kadar güçlü olduğunu kanıtladın!" diye sözümü kesti. Bana doğru bir adım yaklaştığında teninin sıcaklığını hissedebiliyordum. Derisinden yayılan o hafif, kadifemsi ısı, koridorun buz gibi havasını delip geçiyor, ciğerlerime dolan her nefeste onun kokusunu taşıyordu. Defne yaprağı, yağmur sonrası toprak ve uzaklarda bir yerde, belki de limon çiçeği. O kadar tanıdık, o kadar özlenmiş, o kadar evdi ki...

"O seni, efsane Arven Doruk Aslan'ı, gece yarısı bir hücreye, bir mahkûmun üzerine eğilmiş halde gördü. Senin gücünü değil, zaafını gördü. Senin kontrolden çıkabileceğini gördü. Ve şu an orada ağlıyor, evet. Ama korkusunun yarısı senden, diğer yarıysa artık sana güvenemeyeceğinden. Seni bir tehdit olarak görmüyor, bir değişken olarak görüyor. Öngörülemez, kontrol edilemez bir değişken. Bu, onu daha da tehlikeli yapar. Sana değil, belki. Ama bize. Davaya."

Zihnimde sürüklenen cümlelerden yalnızca biri taht kurmayı başarmıştı.

Zaaf.

Yüzüme yaslanan kağıtla gözlerine bakmaya devam ettim. O mavi okyanuslar, içindeki fırtınayla birlikte, adeta beni içine çekmeye çalışıyordu. Benim, ölmekten kaçtığım o denize...

"Bu kâğıt, senin yerine konuşacaktı. Bu kâğıt, annenin adına konuşacaktı. Senin yaptığın şeyse sadece kendi öfken adına konuştu. Ve öfke, adaletin en zayıf savunucusudur. Çünkü kör eder. Tıpkı seni kör ettiği gibi."

"Zaafım mı?" diye tekrarladım. O kelimeyi bir kez daha söylemesini istedim. "Kontrol edilemez bir değişken mi? Belki de öyleyim, Ceylin. Belki de on yıl önce, o denizaltından kurtulmaya çalıştığım gün, bu değişkenin içine hapsoldum. Ve belki de sen," bu sefer ben ona yaklaştım, "bu değişkenin etki alanına bilerek adım attın. Onu uyandırdın."

"Uyandıran ben değilim," diye karşılık verdi. Ah, yine yüzü kızarmaya başladı. "Gerçekler uyandırdı. Adalet uyandırdı. Ve sen, bu yolda benim müttefikimsin, engelim değil. Eğer engelleyeceksen beni koruma o zaman. Bırak beni korumayı, Arven. Ben sana bir sorumluluk olmak istemiyorum. Ben bir görev değilim! Ben... ben..."

Söyle. Söyle şu kelimeyi. Çünkü ben duymak istiyorum. İçimdeki bu yangını, bu fırtınayı, bu karanlığı dindirecek tek kelimeyi. Söyle ki, ben de kendime geleyim. Söyle ki, ben de ne yaptığımı, ne yapmam gerektiğini bileyim. Söyle ki... Söyle.

"Sen?" diye tekrarladım, başımı hafifçe yana eğdim. Gözlerim dudaklarına, sonra yeniden gözlerine kaydı. Kahve gibiydi tadı ve ben, kahveye susamıştım. "Sen ne?"

"Kabul ediyorum."

Tuğgeneral, pencerenin kenarında dururken bana burukça gülümsedi.

"Ne söyleyeceğimi bilmeden mi kabul ediyorsun, evlat?"

Kafamı salladım. Mademki Ceylin, benim yokluğumda Rauf'un bize ne olduğuna dair araştırmasına bir nebze yardım ettiyse benim de ona bir yardımım dokunmalıydı.

Tuğgeneral Kemal Candan, pencerenin önünden ayrılıp bana doğru yaklaştığında ağırca ayağa kalktım. Tam karşıma geçtiğinde çenesini dikleştirdi.

"Ceylin, bu zamana kadar bir tek kişiyi sevdi. Sevdi denilemez aslında, hoşlanmış da olabilir. Belki sadece hayranlıktır, bilemiyorum."

Bu konuşmanın sonu nereye dayanacaktı? Ceylin'in sevdiği biri mi vardı? Ben, onu öpmekle kusur mu etmiştim? 

Kaşlarım hafifçe çatılmaya başladı. Tuğgeneral Kemal Candan, bunu umursamadı.

"Ceylin, senin araştırma zamanlarından beri herkes gibi sana hayranlık duyuyordu, Arven. Bunu seni onurlandırmak ya da yüceltmek için söylemiyorum. Yalnızca bil diye söylüyorum. Ceylin, senin şehit olduğunu öğrendiği günden beri kalbine kimseyi almadı."

Ne yani Ceylin...

"Demem o ki sen benim kızımı bugün beni kandırmak için öptün, hisler yoktu belki ama bir daha oyun amaçlı bile olmuş olsa bunu yapmayacaksın. Kızımı üzmeyeceksin ve onu koruyacaksın. Sen, zeki bir adamsın. Sana kızıma âşık ol demiyorum, beni sakın yanlış anlama. Sadece yüreğinde aşkı taşıyacak gücün yoksa, ne kelimelerini yalanla üret ne de kızımın hata yapmasına izin ver. Ve bir süre onu gerçekten koru. Benim korumama izin vermiyor ama belki sana olan hislerinden dolayı sana kendini korutabilir."

"Beni koruma çünkü ben," dedi, gözlerini kapayarak. "senin korumana ihtiyacım olduğunu hissetmeye başlıyorum. Ve bu, içinde bulunduğum her şeyden daha tehlikeli."

Tehlikeli mi?

Bilmiyor musun, asıl tehlikeli olan sensin. Senin varlığın, senin bakışın, senin nefesin. Sen, benim en büyük tehlikemsin. Ve ben, senden kurtulmayı değil, seninle batmayı seçiyorum.

Onu belinden kavradım. Hareketim, bir fırtınanın ilk hamlesi gibi ani ve kaçınılmazdı. Kemerinin tokasının soğukluğu, avucumun içinde bir an için dondu, sonra onun sıcaklığıyla eridi. Kumaşın altındaki teni, ateş gibiydi. Belinin kıvrımı, avucuma o kadar uyumluydu ki, sanki yıllardır orayı bekliyordum. Parmaklarım, kalçasına doğru hafifçe kaydı, onu kendime çektim. Çektiğimde, tüm vücudu bana yaslandı. O an, iki ayrı bedenin değil, iki ayrı ruhun birbirine kavuştuğunu hissettim.

Başımı eğdim. Dudaklarım, onun dudaklarına o kadar yakındı ki, her nefes alışımda onun nefesini içime çekiyordum. Sıcak, tatlı, bağımlılık yapan bir nefesti bu. Dudakları, aralanmış, beni bekliyordu. Titriyordu. Hafifçe. Bir kuş kanadının titreşimi gibi.

"O zaman bunu bana zorla yaptır. Zira artık ben seni, kendimden bile uzak tutamayacak güçteyim."

Ve öptüm onu.

O an, zaman durdu. Koridorun floresan ışıkları söndü. Duvarlar yıkıldı. Hücre, Köprü, Sancaklı, Ava, her şey silindi. Sadece onun dudaklarının yumuşaklığı, sıcaklığı ve kahve tadı kaldı. Onun ne kadar kırılgan, ne kadar değerli, ne kadar korunması gereken bir hazine olduğunu anladım.

Hikâyenin en başına dönmek istedim.

Bir daha asla tekrarlanmayacak bir hikâyenin ilk cümlesini yeniden yazmak.

Dip akıntısı.

O dip akıntısında, hikâyenin en başını bulmak istiyordum. Hiç araştırma yapmaya başlamamış olmak. Sadece normal bir insan olarak, bir asker gibi davranmak. Askeriyedeki olan varlığını fark edip, Ceylin ile bir hayat kurabileceğimi düşünmek istedim. Kaybolan zamanlarımın yerine, onunla bir hayat inşa etmek istedim.

"Çok geç," diye inledim, kapalı gözlerimden akan yaşlarla. "Artık seni, bu hissettiklerimden, benden koruyamıyorum. Kendimi durduramıyorum."

Dudaklarımdan kaçıp giden cümleleri tutamadım ama onu daha da sıkı sardım. Belindeki elim, onu kendime bastırdıkça, sanki birbirimizin içinde kayboluyorduk. Tenimiz, kıyafetlerin arasında bile birbirini buluyor, yanıyor, eriyordu. Nefesimiz, birbirine karıştı. O an, ayrı ayrı nefes alan iki insan değil, tek bir varlık gibiydik.

Dudaklarımı ondan ayırdığımda, nefesim kesik kesikti. Alnımı onun alnına yasladım. Gözlerim kapalıydı. İçimdeki fırtına, bir an için durmuş, yerini tarifsiz bir boşluğa bırakmıştı. Onun nefesini duyuyordum. Hızlı, düzensiz, tıpkı benimki gibi. Birbirine karışan nefeslerimiz, bir an için bizi tek bir varlık yapmıştı. Ama o an, bir nefeslikti. Sadece bir nefeslik.

"Arve-"

"Şşş," dedim, sesim boğuktu. Başını göğsüme gömdüm. Kollarımı daha da sıktım. Onu bırakmak istemiyordum. Ama bırakmam gerektiğini biliyordum. İçimdeki ses, her zamanki gibi acımasızdı: Bırak. Onu da bu karanlığa çekme. Bırak.

"Böyle kal."

Saçlarının kokusunu içime çektim. Bir an için, sadece bir an için, her şeyi unutmak istedim. On yılı, kayıpları, ihanetleri, kanı, gözyaşını... Ama unutamazdım. Asla unutamazdım. O koku bile, bana kaybedeceklerimi hatırlatıyordu.

"Ben çok yorgunum, Ceylin."

Bu sözler, dudaklarımdan dökülürken, içimdeki yükün ağırlığını bir kez daha hissettim. Omuzlarımda değil, ruhumun tam ortasında, bir kaya gibi duran o yük. On yıl boyunca taşıdığım, ama şimdi, onun kollarında, dayanılmaz hale gelen o yük.

Gözlerimi açtım. Ona baktım. Yansımamı taşıyan gözler, içimdeki karanlığı görüyor gibiydi. Ve ben, o bakışa dayanamadım. Çünkü o bakışta, sorgu yoktu, öfke yoktu. Sadece, beni anlamaya çalışan bir kadın vardı. Beni gören bir kadın. Beni seven bir kadın. Ve ben, sevilmeyi hak etmiyordum.

Gözlerim doldu. Önce sağ gözümden bir damla süzüldü. Yanağımdan aşağı, ağır ağır, bir ömrün yükünü taşıyarak aktı. Sonra bir tane daha. Sol gözümden. Ardından durdurulamaz bir sel oldu. Yaşlar, yanaklarımdan süzülürken, on yılın tüm acısı, tüm pişmanlığı, tüm kayıpları, o damlaların içinde eriyip akıyordu. Tutamadım. Tutmak da istemedim artık.

"Pişman mısın?" diye sordu.

O iki kelime, koridorun boşluğunda bir çığlık gibi yankılandı. Öyle doğrudan, öyle çıplaktı ki, saklanacak hiçbir yer bırakmıyordu.

Pişman mıyım?

Evet. Öyle pişmanım ki, kelimeler yetmez anlatmaya. Ama neye pişman olduğumu bilmiyorum. Seni öptüğüme mi? Yoksa seni daha önce bulamadığıma mı? Bu hissettiklerime mi?

Seni sevmek, benim için bir lüks Ceylin. Bir savaşın ortasında, bir askerin sevmeye hakkı yok. Seni sevdiğim an, seni de bu karanlığın içine çekeceğimi biliyorum. Seni de benimle birlikte bu mezarlığa gömeceğimi biliyorum. Çiçekler, mezarlıklarda açmaz, Ceylin. Açarsa, ölüm kokarlar. Ve ben, senin ölüm kokmanı istemiyorum.

Pişmanım. Evet, pişmanım. Ama bu pişmanlık, seni sevdiğim için değil. Seni, bu kadar geç bulduğum için. Ve şimdi, bulduğum anda kaybedeceğim için.

Pişmanım.

Evet.

Keşke o madalyonu hiç sorgulamasaydım.

Sustum. İçimde binlerce kelime vardı. Ama hiçbiri çıkmadı dudaklarımdan. Çünkü ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Boğazımda bir düğüm vardı, yutkundum, geçmedi. Gözlerimi kapadım. Göz kapaklarımın ardında, onun yüzü vardı. Gülen yüzü. Ağlayan yüzü. Bana bakan yüzü.

"Evet."

Açamadım gözlerimi. Elleri, sırtımdan çekildi. Parmak uçlarının tenimde bıraktığı son sıcaklık, bir an için havada asılı kaldı, dokunulmamış bir hatıra gibi. Sonra söndü. O sıcaklık gittiğinde, sırtım üşüdü. Tüm bedenim üşüdü. Gerilediğini fark ettim.

"Bana bir mezarlığın dibini gösterdin, Arven Doruk Aslan. Ve ben," dedi, sesi titremişti. Bir sözcüğü ile hazır ola çektiren kadının, sesini titreten o adamdım. "orada, o karanlıkta, açan bir çiçek olmak istemediğimi anladım."

O an, gözlerim açıldı. Onun gözlerinde, kendimi gördüm. Bir mezarlık bekçisi. Bir ölüm taşıyıcısı. Her baktığımda, onun gözlerinde, kendi yarattığım karanlığı görecektim. Kendi ellerimle kazdığım mezarları.

"Bir daha asla karşıma çıkma."

Döndü ve yürüdü.

Ayak sesleri, koridorda yankılandı. Her adım, kalbime atılan bir çekiç darbesiydi. Uzaklaştıkça, sesi azaldı, ama içimdeki acı büyüdü. Koridorun loş ışıklarında, onun silueti giderek küçüldü. Önce bir gölge, sonra bir hayal, sonra hiçbir şey oldu.

Kayboldu.

Ben, olduğum yerde kaldım. Arkamda, hücrede ağlayan bir adam vardı. Önümde, kaybettiğim bir kadın. Ve içimde, hiçbir zaman dolmayacak bir boşluk. O kadar derin, o kadar karanlık, o kadar sonsuz bir boşluk ki...

Ellerim, boşlukta asılı kaldı. Ne yapacağını bilemeyen, ne tutacağını bilmeyen iki yabancı cisim gibi. Onu tutacaklardı, tutamadılar. Ona dokunacaklardı, dokunamadılar. Onu seveceklerdi, ama sevemedi. Sonra, yavaşça, yanlarıma düştüler. Duvara yaslandım. Başımı arkaya attım. Gözlerimi kapadım. Ama karanlığın içinde yine onun yüzü vardı. Gülen yüzü. Ağlayan yüzü. Madalyonun, iki yüzü. 

Bir daha asla karşıma çıkma.

O kelimeler, kafamın içinde yankılanıp duruyordu. Bir daha asla. Bir daha asla. Bir daha asla...

Bir daha asla karşına çıkmayacağım, Ceylin.

Ama sen, her gece karşıma çıkacaksın. Rüyalarımda, hayallerimde, her nefes alışımda. Sen, benim en büyük pişmanlığım, en büyük kaybım, en büyük sevdam olarak kalacaksın. Her sabah uyandığımda, seni arayacak gözlerim. Her gece uyuduğumda, seni görecek rüyalarım. Her nefes alışımda, senin kokunu arayacak ciğerlerim.

Ve ben, bu mezarlıkta, yapayalnız, senin hayalinle yaşayacağım. Ta ki bir gün, gerçekten ölene kadar. Ama biliyorum ki, ölsem bile, ruhum seni aramaya devam edecek.

Çünkü sen, benim ruhumun tamamlanmamış parçasısın.

Ve ben, o parçayı kaybettim.

Koridorda, yapayalnız, duvara yaslanmış, kaybettiğim kadının hayaliyle baş başa kaldım. Gözlerimden yeniden yaşlar süzüldü. Ama bu sefer, tutmadım. Akmalarına izin verdim. Çünkü bu gözyaşları, sadece onun içindi.

Sadece Ceylin içindi.

Rauf Aslan, Ağzından

Arven'in gözyaşlarında büyük bir hikâye vardı.

O damlada, bir çocuk vardı. O damlada, bir abi vardı. Kardeşini korumak için her şeyi göze alan, ama korurken kaybeden bir abi. O damlada, bir komutan vardı. Emirler veren, kararlar alan, ama her kararın altında ezilen bir komutan.

O damlada, bir adam vardı. Bir kadını seven, onu korumak için uzaklaşan, uzaklaştıkça kaybolan bir adam. O damlanın içinde bir isim vardı, o damlanın içinde bir inci gibi parlıyordu. Her köşesinde, onun gülüşü vardı. Onun bakışı vardı. Onun dokunuşu vardı. Ve en çok da, ondan uzaklaştığı an vardı.

O damla, bir nehir olup akmaya başladığında, içimde bir şey kırıldı. O kırılma, acı vermedi. Aksine, içimdeki o paslı çapanın zincirlerini gevşetti. Arven'in acısı, benim acımdı. Onun pişmanlığı, benim pişmanlığımdı. Onun gözyaşı, benim gözyaşımdı.

"Arven," dedim, sesim fısıltıdan biraz fazlaydı. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Sadece adını söylemek istemiştim. Ona, buradayım demek istemiştim. "Abi."

Gözleri hâlâ nemliydi. Ama artık saklamıyordu. Saklamaktan vazgeçmişti. O yaşlar, yılların birikimiydi. On yılın suskunluğu, on yılın yalnızlığı, on yılın pişmanlığı. Ve şimdi, hepsi birden, o mavi gözlerden süzülüp akıyordu.

"Köprü haklıydı," dedi, sesi titreyerek. "Ben döndüğümü sanıyordum. Ama hiçbir şeyden haberim yokmuş. Seni kaybettiğimde ne hissettiğimi bilmiyordum. Onu kaybettiğimde ne hissedeceğimi de bilmiyorum. Ama korkuyorum Rauf. İlk kez gerçekten korkuyorum."

Korkuyordu. Arven Doruk Aslan korkuyordu. Bunu daha önce hiç görmemiştim. O hep cesurdu, hep güçlüydü, hep yenilmezdi. Ama şimdi, karşımda oturan adam, sadece bir insandı. Korkan, seven, kaybetmekten korkan bir insan.

Uzandım, elini tutmak istedim. Yıllar önce o maket tekneyi tamir eden eli tutmak istedim. Onu tamir edecek kişinin kim olduğunu bilmekle beraber, onu tutmak istedim. Şimdi, benim elimde, titriyordu. O, benim kanımdı. Benim geçmişimdi. Benim geleceğimdi.

"Abi."

Bir kez daha söyledim o kelimeyi. Bu sefer, daha güçlü, daha anlamlı, daha dolu. Çünkü o, benim abimdi. Her şeye rağmen, her şeye rağmen, o benim abimdi. Ve ben, onu kaybetmeyecektim. İstemiyordum, bu kez onu kaybetmek istemiyordum.

Arven, ayakucumda otururken biraz bana doğru yaklaştı ve uzattığım elimi kavradı. O kavrayış, bir tutunuştu. Bir can simidine sarılış gibi. Boğulan bir adamın, son bir umutla uzandığı bir el gibi. Parmakları, ellerimi öyle sıkı kavradı ki, kemiklerim acıdı. Ama umursamadım. O acı, onun acısının yanında hiçti.

Hıçkırarak kafasını iki yana salladı.

"Ben özür dilerim Rauf. Ben çok özür dilerim. Keşke hiç bu işe kalkışmasaydım. Keşke sadece normal bir insan gibi yaşayabilseydim. Çok özür dilerim."

"Ne diyorsun sen?" dedim, sesim boğuktu. "Sen benden ne özrü diliyorsun?" Dolmaya başlayan gözlerime inat gülümsemeye çalıştım. "Sen bunları yapmamış olsaydın ben sevdiğim kadına kavuşamazdım? Sen bunlara kalkışmamış olsaydın ben hâlâ Miraç'ın varlığından bihaber yaşardım."

Abimin bakışları beni buldu.

"Sen bana, kaybettiğin yıllarını önüme serdin abi. Asıl ben özür dilerim."

Sesim titredi. Gözlerimdeki yaşlar, artakalan son kaleyi de yıkmak üzereydi. Ama devam ettim. Çünkü söylemem gerekiyordu. On yılın suskunluğu, şimdi konuşmalıydı.

"Senin yokluğunda mutlu olduğum için..."

O cümle, ağzımdan dökülürken, içimdeki bent yıkıldı. Gözyaşlarım, artık tutamadığım bir sel gibi aktı. Ama bu yaşlar, acıdan değildi. Pişmanlıktan değildi. Ona, ne kadar minnettar olduğumu anlatamamanın çaresizliğindendi.

"Sen yoktun abi. On yıl boyunca yoktun. Ve ben, o on yıl sonra, bir kadın buldum. Onu sevdim. Onunla evlendim. Onunla mutlu oldum. Sen, yaşamak için kaybolurken, ben bana bıraktığın yaşamda nefes aldım."

Arven'in gözlerinde, bir şey değişti. O şaşkınlık, yerini anlayışa bıraktı. Belki de ilk kez, benim ne demek istediğimi anlıyordu.

"Senin yokluğunda ben var oldum abi. Senin kaybettiğin yıllarda, ben kazandım. Senin düştüğün karanlıkta, ben ışığı buldum. Ve şimdi, sen geri döndüğünde, ben sana sarılıp 'hoş geldin' demek yerine, sana kırgınlığımı gösterdim. Oysa sen, bana hayatı vermiştin."

Ellerini daha sıkı tuttum. O eller, yıllar önce o maket tekneyi tamir eden eller. Şimdi, benim ellerimde, titriyorlardı. Ama bu titreme, korkudan değil, duygudandı.

"Ben senden özür dilerim abi. Senin yokluğunda mutlu olduğum için. Sen acı çekerken, ben sevdiğim için. Sen kaybolurken, ben var olduğum için. Ama en çok da, sana bunu söylemeyi bu kadar geciktirdiğim için özür dilerim."

"Sen benim abimsin," dedim, gözyaşlarımı silmeden. Bıraktım aksınlar. Artık saklamak istemiyordum. Ona, ne kadar çok sevdiğimi, ne kadar çok özlediğimi, ne kadar çok ihtiyacım olduğunu göstermek istiyordum. "Sen benim kahramanımsın. Sen olmasan, ben olmazdım. Miraç olmazdı. Hiçbir şey olmazdı. Ve ben, bunu unuttuğum için, sana kızdığım için, senden uzak durduğum için... çok özür dilerim."

Arven, başını iki yana salladı. Ama bu sefer, hıçkırarak değil. Anlayarak. Kabul ederek. O mavi gözlerde, artık sadece acı değil, bir rahatlama da vardı. Belki de ilk kez, affedildiğini hissediyordu.

"Senin özür dileyecek bir şeyin yok," dedi, sesi boğuktu ama kararlıydı. "Sen, benim yokluğumda, benim olmak istediğim gibi bir adam oldun. Sen sevdin, savaştın, kazandın. Sen, benim hayal ettiğimden daha iyi bir insan oldun. Ve ben, bunu göremediğim için, seni anlamadığım için, senden uzak durduğum için... Asıl ben özür dilerim."

Sustu. Ama o suskunluk, boş bir suskunluk değildi. İçinde yılların birikmiş her şeyi vardı. Ve ben, o suskunlukta, abimi ilk kez gerçekten duydum.

O an, aramızdaki mesafe silindi. On yılın soğuk duvarları, bir bir yıkıldı. Arven bana sarıldı. Öyle sımsıkı, öyle içten, öyle çaresizce sarıldı ki, sanki bir daha bırakmayacaktı. Kolları, sırtımda kenetlendi. Nefesi, boynumda sıcak bir rüzgardı. Ve ben, onun omzunda, yıllardır tuttuğum her şeyi bıraktım.

Ağladım.

Sessizce, çaresizce, ama özgürce. O an, ben artık güçlü olmak zorunda değildim. O an, ben sadece onun küçük kardeşiydim. Kaybettiği, özlediği, şimdi yeniden bulduğu küçük kardeşi.

Arven'in elleri, sırtımda dolaştı. Teselli eder gibi değil, hatırlar gibi. Yıllar önce, İskoçya'da, o maket tekneyi tamir ederken nasıl durduysam öyle durdum şimdi de. Ama bu sefer, tekneyi değil, abimi tutuyordum. Ve o da beni tutuyordu.

İkimiz de biliyorduk. Bu sarılış, sadece bir kavuşma değildi. Aynı zamanda bir vedaydı. Leviathan, yavaşça suda kayboluyordu. Çocukluğumuza, kaybettiğimiz yıllara, bir daha asla geri gelmeyecek olan her şeye veda ediyorduk. Ama aynı zamanda, yeni bir başlangıçtı.

En sağlam çapalar, en derin diplere iner.

En karanlık yerler, en parlak incileri saklar.

"Abyssal Depth Anchor," diye fısıldadım.

On yıl boyunca anomali dışı alanda kalan bir adamın aradığı kayıp üssün adı, buydu.

🔗

Arven, Rauf'un odasından çıktığı an itibariyle, büyük bir sırrın ağırlığını daha omuzlarına yüklemişti. Koridor, loş ışıklarıyla ona yol gösteriyordu. Adımları, beton zeminde tok ve kararlı yankılanıyordu. Her adım, biraz daha yukarıya, biraz daha gerçeğe, biraz daha yüzleşmeye çıkıyordu. Merdivenler, sonsuz bir döngü gibi kıvrılıyor, basamaklar birer birer ayaklarının altında eriyip geçiyordu.

İkinci kata çıktığında adaletin ağır metalini kokladı. Arven, koridorda ilerledi. Gözleri, bir hedefe kilitlenmiş bir keskin nişancının bakışları gibiydi. Ne sola baktı, ne sağa. Sadece ileri. Sadece ona.

Ceylin'in odasının önünde durduğunda, bir an için nefesi kesildi. Kapı, önünde, kocaman, soğuk ve sessiz duruyordu. Elini kaldırıp kulpa yasladı ve hafifçe indirdi. Kapı kilitliydi. Bir kez daha şansını zorladı ama olmadı. Arven'in eli, kulpta bir an daha asılı kaldı. Sonra yavaşça çekildi. Parmakları, kabanının cebine gömüldü. Gözleri, o kapıya bakmaya devam ediyordu. Sanki bakarsa, açılacaktı. Sanki beklerse, o çıkacaktı. Sanki...

Ama açılmadı.

Çünkü Ceylin Candan burada değildi.

Büyük bir nefes aldı. O nefes, sadece ciğerlerini doldurmadı. Göğsündeki o boşluğu, o derin kuyuyu, o tarifsiz acıyı da doldurdu bir an için. Sonra, aynı hızla, hepsini dışarı verdi. Nefesiyle birlikte, bir umut daha çıktı gitti.

Arkasını döndü.

Arven Doruk Aslan, pes etmeyen bir adamdı. Ölümden kaçmıştı, kendi hayatından, yaşamak için kaçmıştı. Her gidişi bir veda gibiydi onun. Bir daha asla geri dönmeyecek gibi gitmişti en son, kaçtığında. Ama bu sefer ne kaçmaya ne de kalmaya kararı vardı. Koşacaktı. Bu sefer de pes etmeyecekti.

Merdivenler indi. Binadan dışarıya çıktığında Gölcük'ün soğuk havası, yüzüne çarptı, bir an için nefes alabildi. Ama o hava, özgürlük kokmuyordu. Sadece, daha büyük bir boşluğun habercisiydi. Cebinden Rauf'un araba anahtarını çıkardı. Metal, avucunun içinde soğuk ve tanıdıktı. Bastı, farlar bir an için yanıp söndü, uzaktan bir araç cevap verdi çağrısına.

Adımlarını o yöne çevirdi. Park yerinin asfaltı, ay ışığında solgun bir deniz gibi uzanıyordu önünde. Araba, karanlıkta bir gemi gibi duruyordu. Bindiğinde, motorun gürültüsü, içindeki sessizliği biraz olsun bastırdı. Ama yetmedi. Hiçbir gürültü yetmezdi artık.

Sürmeye başladı.

Sokaklar, bir bir geçiyordu önünden. Işıklar, cama vuran renkli hayaletler gibiydi. Kırmızılar, yeşiller, sarılar... Hepsi birbirine karışıyor, akıyor, siliniyordu. Direksiyon, ellerinin arasında, bir can simidi gibiydi. Tutundukça batıyor, battıkça tutunuyordu.

Aracı durdurduğunda farkında bile olmadı, vardığı yerin. Ama ayakları, elleri, gözleri, onu getirmişti işte. Ceylin Candan'ın evine.

Müstakil ev, geceye gömülmüş sessiz ve sakindi. Pencerelerde ışıkların sızıntısı görünmüyordu. Kontağı kapatıp arabadan indi. Kapıyı usulca kapatırken gözleri, evin önünde duran araca takıldı. İçinde askerler vardı. Koruma. Ona verdiği korumalar. Onları gönderen, oydu. Şimdi, onların arasında, kendini bir yabancı gibi hissediyordu.

Adımlarını onlara doğru çevirdi. Yaklaştıkça, askerlerin dikleştiğini gördü. Komutanları geliyordu. Ama o, bu gece, komutan değildi. Sadece bir adamdı. Kaybetmiş bir adam. Küçük bir baş selamıyla selamlarını aldı.

"Ceylin Hanım geldi mi?"

Askerlerden biri, genç ve tedirgin, başını salladı.

"Geldi, Komutanım."

"Yalnız mıydı?"

"Yalnızdı, Komutanım."

Arven, başını salladı. Gözleri, bir an için evin pencerelerinde gezindi, sonra keskin bir hareketle arka tarafa yöneldi. Askerler, bir şey sormak ister gibi baktılar ama sustular. Onların görevi, içerideki kadını korumaktı. Arven'in ne yaptığı, onları ilgilendirmezdi.

Evin arka tarafı, daha karanlık, daha sessiz, daha sakindi. Bahçedeki ağaçların gölgeleri, rüzgârda dans ediyor, duvarlara vuran hayaletler gibi kıpırdıyordu. Arven, gökyüzüne baktı. Ay, bulutların arkasına saklanmış, sanki ona yol göstermek istemiyordu. Ya da belki, görmesini istemediği bir şey vardı.

Balkonun hemen üstünde kalan odanın penceresinde demir koruması yoktu. Odanın ışıkları yanmıyordu. Derin bir nefes aldı. Etrafına baktı, küçük, alışılmış bir bakıştı bu. Kimse yoktu. Sadece o, duvar ve içindeki dayanılmaz ağırlık vardı. Ellerini duvara koydu. Taş, soğuk ve pürüzlüydü. Parmak uçları, her çatlağı, her oyuğu, her tutamağı hissetti.

Sağ ayağını balkonun kenar pervazına yaslayıp kendini yukarıya doğru çekti. Arven Doruk Aslan, kaybettiği kadını görmek için duvara tırmanmaya başladı. Her hamlede, kasları gerildi. Her tutunuşta, parmakları kavradı. Parmakları, pencerenin kenarına ulaştı. Kavradı. Çekti. Ve bir anda, kendini pencere önünde buldu. Nefes nefeseydi. Ter, alnından süzülüyor, gözlerini yakıyordu. Ama umurunda değildi. Ellerini cama dayadı. Camın soğuk yüzeyinde ellerinin izi buğulanıp kayboldu. O an, bir an için, tüm bunların saçmalığını fark etti.

"Rauf şu halimi görseydi," diye mırıldandı karanlığa, dudaklarında buruk bir kıvrımla, "yemin ediyorum kırk yıl dilinden kurtulamazdım."

Kendi kendine güldü. Rauf'un o muzip sırıtışını, 'Sen ciddi olamazsın' bakışını görebiliyordu gözlerinin önünde. Belki de bu düşünce, içindeki o dayanılmaz ağırlığı biraz olsun hafifletmişti. Ama sadece biraz.

Sağ elini camdan çekerken, sol eliyle pervazın kenarına tutunmaya devam etti. Kabanının cebine uzandı. Metal, ay ışığında bir an için parladı. İnce, sivri ucu, pencere kenarında dolaştı. Eski tip bir pencereydi. Plastik çerçeveli, içe açılan bir pencereydi. Çakının ucu, camla çerçeve arasındaki ince aralığı buldu. Yavaşça, bir cerrah hassasiyetiyle, ittirdi.

Küçük, neredeyse duyulamayacak kadar ince bir tık sesiyle mandalın gevşediğini hissetti. Pencere, artık sadece kendi ağırlığıyla kapalı duruyordu. Arven, bir an için durdu. İçerisi hâlâ sessizdi. Ellerini camın kenarına koydu. Yavaşça, usulca, ittirdi. Pencere, gıcırdamadan açıldı. İçeriden, odaya ait bir koku süzüldü dışarı. Onun kokusu. Defne yaprağı, yağmur sonrası toprak ve limon çiçeği.

Arven, gözlerini kapatıp küçük bir nefes aldı.

"Bırakacağım şimdi kendimi arkaya," diye fısıldadı ve ardından gözlerini açıp başını içeriye uzattı. Karanlık, onu içine çağırıyordu. Bu gece Arven, bu pencereyi açtığı an, geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Artık ne o, ne Ceylin, ne de aralarındaki o ince çizgi, eskisi gibi olacaktı.

Derin bir nefes aldı. Son nefesi miydi, yoksa ilk nefesi mi, bilmiyordu. Ama aldı.

Ve pencereyi araladığı gibi, içeri süzüldü.

Ayakları, halıya sessizce bastı. Birkaç saniye olduğu yerde kaldı, gözleri karanlığa alışmaya çalıştı. Nefesini tuttu. Kalbi, göğüs kafesine vuran çılgın bir davul gibiydi. Ama içeride, o beklediği nefes, o özlediği varlık odasında yoktu. Yavaşça olduğu yerde eğildi ve ayakkabılarını çıkartıp kenara bıraktı.

Doğrulurken gözleri, yavaş yavaş karanlığın içindeki detayları seçmeye başladı. Küçük bir odaydı. Minimalist, düzenli, ama bir o kadar da sıcaktı. Duvarlarda çerçeveli fotoğraflar vardı, seçmek çok zordu ama aile fotoğrafları olduğunu tahmin ediyordu. Bir kitaplık, duvar boyunca uzanıyor, raflar adeta kitaplarla yarışıyordu. Çalışma masası, dosyalarla kaplıydı. Mesleğinin ağırlığı, bu odaya da sinmişti.

Yatağın üzeri özenle yapılmıştı. Yastıklar yerli yerinde, örtü dümdüzdü. Kimse yatmamıştı bu gece burada. Peki o neredeydi?

Arven, odanın kapısına yöneldi. Her adımda, kalbi biraz daha hızlanıyordu. Kapıyı yavaşça, gıcırdatmadan araladı. Koridor, daha da karanlıktı. Tek bir ışık yanmıyordu. Ama bir yerlerden, hafif bir loşluk sızıyordu.

Soluna baktı.

Birkaç gün kaldığı odanın kapısı az bir boşlukla aralı kalmıştı. İçeriden, hafif bir ışık sızıyordu. Adımlarını o yöne çevirdi. Kapının önünde durduğunda, nefes almayı unuttu. İçeri baktı.

Ceylin.

Tekli yatakta uyuyordu. Arven'in yattığı yastığa sımsıkı sarılmıştı. Yüzü, o yastığa gömülmüş, saçları dağılmış, omuzları hafif hafif inip kalkıyordu. Arven, olduğu yerde kalakaldı. Ne içeri girebildi ne geri dönebildi. Sadece izledi. Onun yastığına sarılmış o kadını izledi. Kendi kokusunu arayan, kendi varlığına tutunan, kendi yokluğunda onunla uyumaya çalışan o kadını.

Ay ışığı, perdenin arasından sızıyor, Ceylin'in yüzüne vuruyordu. O yüz, uykuda bile acılıydı. Kaşlarının arasında hafif bir çizgi vardı. Dudakları, hafifçe aralanmış, sanki bir şey fısıldar gibiydi.

Arven'in eli, kapıya dokunduğunda, bir an için zaman durdu. Parmak uçları, ahşabın soğuk yüzeyinde hafifçe gezindi, sonra usulca ittirdi. Kapı, gıcırdamadan, bir rüyanın içindeki gibi sessizce aralandı. Açılan boşluktan içeri süzüldü.

Adımları, halının üzerinde bir gölge gibiydi. Ses yoktu, nefes yoktu, sadece ona doğru akan görünmez bir akıntı vardı. Parmak uçlarında yükselmiş, ağırlığını hiçbir yere vermeden, bir hayalet gibi ilerliyordu. Yatağa her yaklaştığında, kalbi biraz daha hızlı atıyor, boğazı biraz daha düğümleniyordu.

Tam yatağın kenarına vardığında, bir saniyeliğine durdu. Ceylin, hâlâ yastığına sarılmış, yüzü ona dönük, uyuyordu. Gözlerinin altındaki morluklar, yanaklarındaki kurumuş gözyaşı izleri, ay ışığında birer suçlama gibi parlıyordu.

Ağlamıştı.

Onun için ağlamıştı.

O anda Ceylin, odada birinin olduğunu anlamıştı. Küçüklükten kalma içgüdüsüyle yastığının altındaki eli çıktığında, parmaklarının arasında bir bıçak parlıyordu. Hareket, bir yılanın saldırısı kadar hızlı, bir kedinin sıçrayışı kadar aniydi. Bıçak, havada bir çizgi çizdi, ay ışığında bir an için parladı ve Arven'in boynuna doğru savruldu.

Ama Arven, Arven Doruk Aslan'dı.

On yıl boyunca ölümden kaçmış, her saniyesi savaşla geçmiş bir adam. Vücudu, beyninden önce tepki verdi. Eli, yıldırım hızıyla uzandı, Ceylin'in bileğini kavradı. Parmakları, bir mengene gibi sıktı. Bıçak, havada asılı kaldı, bir an için ikisinin arasında bir tehdit gibi durdu. Sonra Arven'in diğer eli uzandı ve bıçağı parmaklarından aldı. Metal, avucunda soğuk ve tanıdıktı. Yere attı.

Saniyeler kadar kısa süren bir anın içinde Ceylin gözlerini bile açmadan çığlık atacaktı ki Arven, o saniyelerin içinde daha hızlı davrandı. Yıldırım gibi eğildi. Sol eli, Ceylin'in ağzını kapattı. Avucunun içi, onun dudaklarında, sıcak ve yumuşaktı. Nefesi, parmaklarının arasından sıcak bir rüzgâr gibi sızıyordu. Yüzü, onun yüzüne öyle yakındı ki, kirpikleri neredeyse birbirine değecekti.

"Şşş! Benim sakin ol."

Ceylin, gözlerini şaşkınlıkla açtığında Arven'in gözleri, onun gözlerinde kaldı. Nefesi, onun yüzünde dağıldı. Eli, onun ağzında. Ve kalbi, onun kalbinin atışını duyacak kadar yakın. O an, odadaki her şey silindi. Ay ışığı, perdeler, bıçak, yastık, her şey. Sadece ikisi vardı. Ve aralarında, hâlâ cevaplanmamış sorular, söylenmemiş sözler, ama en çok da, inkâr edilemez bir gerçek vardı.

Birbirlerine aittiler.

Ve şimdi, Arven, bunu ona kanıtlamak zorundaydı.

"Elimi çekeceğim," diye fısıldadı, sesi o kadar alçaktı ki neredeyse nefesten ibaretti. "Bağırma."

Ceylin, onaylarcasına kapatıp açtığında Arven, tereddütle elini çekti. Parmak uçları, onun dudaklarından ayrılırken, bir an için orada kalmak istedi. Ama kalamazdı. Doğruldu. Yatağın kenarında, bir heykel gibi dimdik duruyordu. Ay ışığı Ceylin'in üzerine düşüyor, onu sarıp sarmalıyordu.

Ceylin, bir anlığına uzandığı yerde hareketsiz kaldı. Gözlerini kırpıştırdı. Bir rüya mıydı bu? Yoksa gerçek mi? Arven'in silueti, karanlıkta ona bakıyor, nefes alıyor, orada duruyordu. Doğruldu. Yatakta oturur pozisyona geldiğinde, saçları dağılmış, omuzları gergindi. Gözlerini Arven'den ayırmıyordu. Sanki bakışlarını kaçırırsa, kaybolacaktı. Sanki bir an için gözlerini kaparsa, uyanacak ve yine yapayalnız olacaktı.

"Ne işin var burada?" diye sordu, Arven'e.

O dört kelime, odanın karanlığında yankılandı. Arven'in yüzüne çarptı, göğsüne saplandı, kalbine kadar işledi. Önce cevap vermedi. Sadece baktı ona. Sanki cevap, bakışlarındaydı. Sanki kelimeler, bu anı kirletecekti. Dağılmış saçlarına baktı. Laciverte bürünen gözlerine baktı, hâlâ nemli, hâlâ sorgulayarak bakıyordu. Dudaklarına baktı, az önce elinin değdiği yere. Ve en çok da, hâlâ sımsıkı sarıldığı yastığa baktı. Gözleri, o yastıkta bir an için asılı kaldı. Sonra, yavaşça, yeniden Ceylin'in gözlerine döndü.

"Uyumak için geldim."

Ceylin, bir anlığına ne duyduğuna emin olamamış gibi kaşlarını kaldırdı. Gözleri, Arven'in yüzünde bir cevap arıyordu. Bir şaka mıydı bu?

"Uyumak?" diye tekrarladı. Kelime, ağzında yabancı bir tat gibiydi.

Ve sonra, gülmeye başladı.

Ama bu gülüş, mutluluktan değildi. Gözlerinde kıvılcım yoktu, dudaklarında sıcaklık yoktu. Bu, bir sinirin yükseliş anıydı. İçinde biriken her şeyin, taşmadan önceki son çalkantısıydı. Sesinde, alay vardı, inkâr vardı, ama en çok da, incinmiş bir kadının çaresizliği vardı.

Kafasını sallayarak, her sallayışta biraz daha yükselen bir sesle, "Uyumak için geldin?" dedi. Gülüşleri çoğaldı, ama o gülüşler gözlerine ulaşmıyordu. Sadece dudaklarında, yapay bir maske gibi asılı duruyordu. Kafasını iki yana sallarken, yataktan kalktı. Hareketleri hızlı, keskin, öfkeliydi. Ayakları yere bastığında, oda onun varlığıyla doldu. Doğrulduğunda, gülüşü birdenbire kesildi. Söndü. Bitti.

Yüzü, artık bir maskeydi. Ama o maskenin altında, volkan kaynıyordu.

Ellerini Arven'in göğsüne koydu. O göğüs, onu saran, ona sarılan, ona sığınak olan göğüstü. Şimdi, avuçlarının altında, bir düşman kalesi gibiydi. İttirdi. Sertçe. Arven, bir adım geriledi. Ama durmadı. İtiraz etmedi. Sadece, onun gözlerinin içine baktı. O okyanusun derinliğindeki fırtınayı izledi.

"Sen benimle dalga mı geçiyorsun?"

Ceylin'in sesi yükseldi. Ama bir çığlık değildi. Daha kötüydü. İçindeki her şeyi döktüğü, ama dökerken de parçalandığı bir sesti.

"Önce öpüyorsun, sonra pişmanım diyorsun. Çıkma karşıma diyorum, gidiyorum. Bir bakıyorum, yine karşımdasın!"

Her cümlede, elleri göğsünde bir kez daha ittiriyordu. İtti. İtti. İtti. Ama Arven, kaya gibiydi. Sadece geriliyor, ama yıkılmıyordu. Çünkü biliyordu. Bu itişler, ondan kurtulmak için değil, ona tutunmak içindi. Bu öfke, nefretten değil, sevgiden, kaybetme korkusundan, çaresizliktendi.

"Ne istiyorsun benden, Arven? Ne?"

Gözleri doldu. Ama bu sefer, yaşlar akmadı. Gözlerinde, biriken, taşmayı bekleyen, ama henüz vazgeçmeyen yaşlar asılı kaldı.

"Ne istediğini bilmiyorsan, ne hissettiğini bilmiyorsan, gelme. Gelme bana. Yapma bunu."

Sesi, son kelimelerde kırıldı. Bir fısıltıya dönüştü. Bir yalvarışa. Elleri, artık itmiyordu. Sadece, göğsünde duruyordu. Bir köprü gibi. İki beden arasında, iki ruh arasında, incecik bir bağ saklıydı.

Arven, onun gözlerine baktı. Ve ilk kez, gerçekten gördü. Onun ne kadar yorulduğunu. Ne kadar acı çektiğini. Ne kadar, tıpkı kendisi gibi, kaybolduğunu. Eli kalktı. Usulca onun yanağına dokundu. Başparmağı, elmacık kemiğinde gezindi, gözyaşlarının kurumuş izlerini okşadı. Teni, sıcak, yumuşak, canlıydı.

"Biliyorum," dedi, sesi bir fısıltıydı. "Ne istediğimi biliyorum. Ne hissettiğimi biliyorum. Sadece bunu sana nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum. Korkuyordum."

Durdu. Nefes aldı. O nefes, ciğerlerine doldurduğu havadan ibaret değildi. İçinde, yılların birikmiş korkuları, kaygıları, pişmanlıkları vardı. Ve şimdi, hepsini birden dışarı verecekti.

"Sevdiklerime zarar vermeye karar aldılar," dedi. "Gerçi hiç bırakmamışlardı Ceylin. Bir kez daha bunun olmasını istemedim."

Kafasını iki yana salladı. O hareket, bir inkardı. Ama kimeydi? Kendine mi? Ona mı? Yoksa kaderin o acımasız oyununa mı?

"Birine zarar gelme korkusuyla kaçmanın ne demek olduğunu bilemezsin, Ceylin."

Sesi, o cümlede kırıldı. Gözleri, bir an için uzaklara daldı. Belki on yıl önceki o denizaltına, belki Bursa'daki o dağ evine, belki de döndükten sonra Rauf'un yüzüne baktığı o ana.

"Ben hep kaçtım," diye devam etti, gözleri hâlâ uzaklarda. "On yıl boyunca kaçtım. Taygun'dan kaçtım, ölümden kaçtım, gölgelerden kaçtım. Ama asıl," gözleri yeniden Ceylin'in gözlerini buldu, "asıl kendimden kaçtım. Çünkü durup kendime baktığımda, gördüğüm şeyden korktum."

Eli, hâlâ yanağındaydı. Parmak uçları, teninde hafifçe titremeden duramıyordu.

"Seni gördüğümde," dedi, sesi daha da alçaldı, "ilk kez durmak istedim. İlk kez, kaçmak değil, kalmak istedim. Bir yere ait olmak, birine ait olmak istedim. Ama o kadar çok alışmıştım ki kaçmaya, o kadar çok kanıksamıştım ki kaybetmeyi... Ne yapacağımı bilemedim."

Başparmağı, bir özür gibi yanağında hafif bir çizgi çizdi.

"O koridorda arkandan bakarken... O zaman anladım. Kaçmak, beni hiç kurtarmamış. Sadece, kaybedecek daha çok şey biriktirmeme sebep olmuş."

Ceylin'in gözleri, Arven'in gözlerine kilitlenmişti. Ama bu sefer, o gözlerde sorgudan daha fazlası vardı. O gözler, bir avukatın, savcının gözleriydi. Detayları gören, boşlukları fark eden, anlatılanlarla anlatılmayanlar arasındaki uçurumu hesaplayan bir zihnin gözleri.

"Köprü ile konuştuktan hemen sonra."

Bir an durdu. Arven'in yüzündeki en küçük ifadeyi, göz bebeklerindeki en ufak kıpırtıyı yakalamaya çalışıyordu.

"O hücreden çıktın. Gözlerin kıpkırmızıydı. Ağlamıştın belki de. Ve ben sana 'Pişman mısın? diye sordum."

Başını hafifçe yana eğdi. O hareket, bir şeyi fark ettiğini gösteriyordu.

"Şimdi düşünüyorum da... O anda sen bana neyden pişman olduğunu söylemedin. Sadece 'evet' dedin. Ben o kelimeyi aldım, kendi korkularımla çarpıp, 'beni öptüğüne pişman' diye yorumladım."

Parmağını, Arven'in göğsüne hafifçe dokundurdu.

"Ama sen," dedi, gözleri artık Arven'in gözlerini delip geçiyordu, "sen o anda bana başka bir şey anlatıyor olabilir miydin?"

Gözleri kısıldı. O zeki, keskin, her ayrıntıyı yakalayan bakışıyla Arven'i süzdü.

"Köprü sana ne dedi, Arven? Ne dedi de sen, koridorda bana öyle baktın? Ne dedi de, gözlerin o halde çıktın o hücreden?"

Soruları, birer ok gibi peş peşe geliyordu. Ama her soruda, Arven'in yüzündeki ifadeyi okuyor, her cevapsız soruda biraz daha yaklaşıyordu gerçeğe.

"Çünkü biliyor musun," dedi, sesinde artık bir zafer yoktu, sadece acı bir farkındalık vardı, "senin gibi bir adam, sebepsiz yere pişman olmaz. Senin gibi bir adam, hissettiği bir şeyden hemen sonra vazgeçmez. Ama bir tehdit gördüğünde, sevdiğini korumak için her şeyi yapar. Hatta onu kaybetmeyi bile göze alır."

Başını iki yana salladı. Gözleri her an taşacak kadar doluydu ama ağlamadı. Artık çok ağlamıştı.

"Değil mi, Arven? Beni korumak için mi benden uzaklaştın?"

Arven, gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. O nefes, ciğerlerine sadece hava değil, yılların yükünü de doldurdu. Göz kapaklarının ardında, bir ömürlük acı dans ediyordu.

"Sadece sen değil," dedi, gözlerini açarken, "herkes için."

Sesi o kadar yorgundu ki, kelimeler ağzından dökülürken sanki havada ağırlaşıp düşecekti. Ceylin'in yanından geçti. O an, aralarındaki mesafe bir adımdı ama iki dünya kadar büyüktü. Kendini yatağın üzerine bıraktı. Öyle bir oturuştu ki bu, Arven Doruk Aslan'a yakışmıyordu. Dirseklerini dizlerine yasladı, başı öne eğildi. Omuzları, görünmez bir yükün altında eziliyor gibiydi. Gözleri, yerdeki halının desenlerine takıldı. O desenler, bir labirent gibi kıvrılıyor, birbirine giriyor, hiçbir yere çıkmıyordu. Tıpkı hayatı gibi. Tıpkı kaderi gibi.

"Köprü," diye başladı, dudakları aralanırken, "Ava ile Sancaklı'nın arasındaki bağı anlattı."

Durdu. Bir an için, o hücrenin soğuk duvarları gözünün önüne geldi. Köprü'nün o iki renkli gözleri, fısıldadığı sırlar, döktüğü zehirler.

"Aslında neyin güçlü, kimin pasif ve sonuçta hayatta kalanın hangi gerçek olduğunu gösterdi. Evet, Nergis Karadul askeriyenin içine büyük bir ihanet ağı örmüştü. Ama her biri de kendi içinde gruplara bölünmüştü."

Sesi, anlattıkça ağırlaşıyordu. Her kelime, bir taş gibi devriliyordu dilinden.

Arven, başını kaldırdı.

O an, Ceylin nefes almayı unuttu. O gözler yine dolmuştu. Ve Arven, bu sefer onları saklamıyordu. İlk kez, tüm çıplaklığıyla, tüm kırılganlığıyla, tüm gerçekliğiyle bakıyordu. Gözbebeklerinde, biriken yaşlar ay ışığının loş parlaklığında parıldıyor, birer suçlama gibi duruyordu. Ceylin, bu gözler karşısında duraksadı.

"Her şeyin suçlusu bendim," dedi, Arven Doruk Aslan. O cümle, odanın karanlığında bir haykırış gibi yankılandı. Ama Arven bağırmıyordu. Sadece, bir gerçeği fısıldıyordu. Kendi gerçeğini.

"Kimsenin cesaret edemediği, aklının yetmediği o Kayıp Üs'ü araştırdığım için bendim. Ağların her bir ucu, dönüp dolaşıp beni gösteriyordu."

Gözlerindeki yaşlar, artık tutunamadı. Biri, sağ yanağından süzüldü. Sonra bir tane daha. Ama umurunda değildi. Saklamıyordu. Saklamaktan vazgeçmişti.

"Taygun Kılıç Yıldız, bu yüzden peşimizi hiç bırakmadı. Okyanus Teyze bu yüzden on yılını kaybetti. Miraç'ın ve Rauf'un, bu zamana kadar yaşadıkları her şeyin suçlusu da bendim. Annemden bahsetmiyorum bile. Ve sen," gözleri Ceylin'in gözlerine kilitlendi, "sen de şimdi herkes gibi, yanımda olduğun için hedef tahtasındasın."

Başını yeniden öne eğdi. Omuzları, bir çocuğun çaresizliğiyle çöktü.

"Ben durursam, öleceksiniz. Ben kaçarsam, yaşayacaksınız. Ama ben..." kafasını iki yana salladı, "ben kaçmaktan yoruldum, Ceylin. Ve durmaktan korkuyorum. Çünkü durursam, seni kaybedeceğim. Ama seni benden kaçırırsam, sen yine de benden uzakta olacaksın. Kaybedecek neyim kaldı bilmiyorum artık."

Ceylin, olduğu yerde donup kalmıştı. Arven'in sözleri, odanın her köşesine sinmiş, duvarlara çarpıp geri geliyor, ikisinin arasında görünmez bir ağ örüyordu. O kadar çok şey söylemişti ki, kelimeler hâlâ havada asılıydı.

Kaybedecek neyim kaldı bilmiyorum artık.

Ceylin'in ayakları, onu Arven'e doğru götürdü. Farkında bile değildi hareket ettiğinin. İki adım sonrasında yatağın kenarında, onun yanındaydı. Usulca, yavaşça, sanki ürkek bir kuşu ürkütmekten korkar gibi, yanına oturdu. Arven, başını kaldırmadı. Hâlâ yerdeki halıya bakıyordu. Ama Ceylin, onun düzensiz, kesik ve yorgun nefes alışını duyabiliyordu.

"Arven," dedi, sesi bir fısıltıydı.

Cevap vermedi.

"Arven, bana bak."

Arven, çok yavaşça, başını kaldırdı. Gözleri hâlâ nemliydi, yanaklarından yaşlar süzülmüştü. O mavi, o buzul mavi, şimdi bir göl gibiydi. Derin, sessiz, içinde kaybolunası.

Ceylin'in eli kalktı. Tıpkı onun daha önce yaptığı gibi, yanağına dokundu. Parmak uçları, ıslak teninde gezindi, yaşları sildi. Başparmağı, elmacık kemiğini okşadı. Teni sıcaktı. Canlıydı. Gerçekti.

"Bundan on sene önce bir adam tanıdım," dedi, sesi bir fısıltıyla başladı, sonra yavaşça yükseldi. Bir masal anlatır gibiydi. "O beni hiç görmedi belki ama ben onu her gün görüyordum. Etrafında çok insan olmasına rağmen, aslında yapayalnızdı. Her gün yanından sayısız insanlar geçip gidiyordu ama o, kimseye bakmıyordu."

Arven'in gözleri, onun gözlerine kilitlendi. Ne anlatmak istediğini anlamıştı.

"Akıllı biriydi. Hem de çok akıllı. Cümleleri sanki bir altındı ve döküldüğünde insanı kelimeleriyle değerli hazinelere boğuyordu."

Ceylin, hafifçe gülümsedi. O gülümseme, acılıydı ama gerçekti. Gözlerinin kenarlarında, o zamandan kalma kırışıklıklar yoktu belki ama o anılar, hâlâ tazeydi.

"O adama herkes hayran kalırdı. Biri bile onunla konuşsa ertesi günü tüm herkese gider yetiştirirdi. Onunla konuşabildiğini anlatırdı."

Durdu. Onun da gözleri uzaklara daldı. Belki o günlere, belki o koridorlara, belki de ilk kez onu gördüğü ana.

"Ben de herkes gibi hayrandım ona. Ama benimkisi hayranlıktan biraz daha öteydi."

Gözleri, yeniden Arven'in gözlerini buldu. O fırtınanın derinliğinde, şimdi yılların birikmiş bir şeyi vardı. Bir sır gibi sakladığı, kimseye anlatmadığı bir şey.

"Onun şehit olduğunu duyduğumda, içimde bir şey kırıldı. Tanımıyordum onu. Hiç konuşmamıştık. Ama o, benim için hep oradaydı. Ulaşılmaz, uzak, hayali bir kahraman gibi. Ve o kahraman bir gün gitti."

Sesi titredi. Ama devam etti.

"Yıllar geçti. Ben annemin mirasına sadık kalarak avukat oldum. İnsanlarla tanıştım, güvendim, kaçtım, acı çektim, mutlu oldum. Ama o hep aklımın bir köşesindeydi. Bir hayalet gibi. Bir 'ya olsaydı' gibi."

Arven'in eli, onun dizindeki elini kavradı. Parmakları birbirine kenetlendi.

"Ve sonra, bir gün, karşıma çıktı. Canlı, gerçek, nefes alan bir insan olarak. O zaman anladım ki, ben on yıl boyunca onu beklememiştim. On yıl boyunca, kalbim onun için atmıştı. Haberi bile olmadan."

Gözlerinden bir damla süzüldü. Ama silmedi. Akmasına izin verdi.

"Ve şimdi, o adam karşımda oturuyor," dedi, ağlarken gülerek. "Bana her şeyini anlattı. Korkularını, pişmanlıklarını, kaybettiklerini. Ve ben, ona bakıyorum ve görüyorum ki, o hâlâ o. O yalnız, o ulaşılmaz, o hayali kahraman değil. O, sadece bir adam. Korkan, seven, kaybeden bir adam. Tıpkı benim gibi."

Arven'in yeniden gözleri doldu. Ama bu sefer, acıdan değildi. Onu gördüğü içindi. Onun onu gördüğü içindi.

"Ve ben," dedi Ceylin, sesi kararlıydı, "o adamı seviyorum. On yıl önce hayran olduğum için değil. Şimdi, tüm kusurlarıyla, tüm yaralarıyla, tüm karanlığıyla tanıdığım için. Onunla birlikte karanlığa yürümekten korkmadığım için. Onun yanında, ben de daha cesur olduğum için."

Yanağında asılı duran eli, Arven'in yanağında gezindi. Parmak uçları, teninde bir iz bırakır gibiydi.

"Sen kaybedecek bir şeyin kalmadığını sanıyorsun, Arven. Ama yanılıyorsun. Ben varım. Rauf var. Ailen var. Tim var. Ve biz, senin için buradayız. Yeter ki sen, bizi görmeyi seç."

Arven'in gözlerinden yaşlar süzüldü. Ama bu sefer, iyileşen bir yaranın gözyaşlarıydı bunlar. Arven, gözlerini kapattı.

"Ya bir gün gerçekten, yaptığım şey yüzünden her şeyi kaybedersem? Birini kaybettim, neler olacağını biliyorum. Ya bir kez daha olursa?"

Ceylin'in eli, Arven'in yanağından kaydı, ensesine dokundu. Parmakları, saçlarının arasında dolaştı. Onu kendine doğru çekti. Alınlarını birleştirdi. Nefesleri birbirine karıştı.

"O zaman kaybetmeden önce yaşadıklarımızla avunursun. Ama kaybetme korkusuyla yaşamamayı seçersen, zaten hiç yaşamamış olursun. Ve sen, Arven Doruk Aslan, yaşamak için savaşan bir adamsın. Unutma. Kaçmak da bir savaştır. Sen, on sene boyunca hiç kaybetmedin. Bundan sonra da durarak kazanmayı öğreneceksin."

Arven'in gözleri açıldı. Ona baktı. Uzun uzun.

"Şimdi seni öpeceğim," dedi Ceylin. "Eğer bir daha pişman olduğunu hissettirirsen, o zaman seni ben öldüreceğim."

Arven, bu gece ikinci kez gülümsüyordu.

İlki, Rauf ile konuştuktan hemen sonrasıydı. Kardeşinin ona sarıldığı, ağladığı, onu affettiği an. O gülümseme, iyileşmenin başlangıcıydı. Diğeri ise şimdi yaşanıyordu. Bu gülümseme, farklıydı. Daha hafifti, daha özgürdü, daha gençti. Sanki on yılın ağırlığı, bir an için omuzlarından kalkmıştı. Sanki yeniden, sadece bir adam olabilmişti. Seven, sevilen, korkmayan bir adam.

Ceylin, bu gülüşü dudaklarını bastırarak mühürledi. Önce dişlerinden öptü. O gülüşün arasından süzülen beyazlıkları, dudaklarının sıcaklığıyla buluşturdu. Arven'in gülüşü, dudaklarının altında titredi, ama kaybolmadı. Aksine, daha da derinleşti. Ardından Ceylin, Arven'in üst dudağını dudaklarının arasına aldı.

O an, zaman durdu. Dünyadaki tüm sesler sustu. Sadece iki kalp vardı, birlikte atan. Sadece iki nefes vardı, birbirine karışan. Sadece iki insan vardı, birbirini bulan. Ceylin'in öpüşü, bir savaş çığlığı değildi. Bir teslimiyetti. Ama zayıfın teslimiyeti değil, güçlünün seçimiydi. Savaşmayı bırakıp sevmeyi seçen bir kadının teslimiyeti.

Arven'in elleri, beline sarıldı. Onu kendine çekti, aralarındaki son mesafeyi de yok etti. Parmakları, sırtında gezindi, kumaşın altındaki sıcak teni hissetti. O kadar canlıydı ki, o kadar gerçekti ki Ceylin'in öpüşüne karşılık verdi. Alt dudağını dudaklarının arasına aldı. Birbirlerini keşfeder gibi değil, hatırlar gibi. Sanki yıllardır ayrı kalmış iki sevgili, yeniden kavuşmuş gibi.

Arven'in dudakları, Ceylin'in alt dudağını usulca bırakıp üst dudağına yöneldiğinde, bir dans başladı. Dudakların dansı. Nefeslerin dansı. İki ruhun, iki bedende aynı anda atan kalplerin dansı.

Ceylin'in elleri, Arven'in ensesinden saçlarına kaydı. Parmakları, siyah tellerin arasında dolaştı, hafifçe çekti, daha da yaklaştırdı onu kendine. Arven'in elleri ise sırtından beline indi, parmak uçları bel kemiğinin kıvrımını takip etti, teninin sıcaklığını kumaşın altında hissetti. Her dokunuş, bir kıvılcım çakıyordu ikisinin arasında.

Dudakları birbirinden ayrıldığında, saniyelik bir nefeslenmeydi sadece. Arven eğildi, bu sefer Ceylin'in boynuna gömdü yüzünü. Dudakları, kulak memesinin hemen altındaki o noktaya dokundu. Ceylin'in nefesi, bir an için kesildi. Parmakları, saçlarında biraz daha sıkılaştı. Arven'in dudakları, boynundan aşağı doğru süzüldü, her dokunuşta bir iz bırakır gibi. Sıcak, yumuşak, ürkek ama kararlı.

"Arven," diye fısıldadı Ceylin, sesi bir nefesten ibaretti.

Adını duymak, içinde bir şeyleri daha da alevlendirdi. Başını kaldırdı, yeniden dudaklarına yöneldi. Bu sefer, öpüş daha tutkuluydu, daha sahipleniciydi. Dudakları, birbirini araladı, nefesleri birbirine karıştı, saniyeler dakikalara, dakikalar sonsuzluğa dönüştü.

Arven'in elleri, Ceylin'in belinden yukarı doğru kaydı, sırtında gezindi, kürek kemiklerini okşadı. Ceylin'in elleri, onun ensesinden yüzüne indi, yanaklarını okşadı, parmak uçlarıyla çenesini, dudaklarının kenarını çizdi. Sanki bedenleri, birbirini yıllardır tanıyor, ama ilk kez buluşuyor gibiydi.

Dudakları ayrıldığında, alınları birleşikti. Gözleri kapalıydı. Nefesleri, hızlı ve düzensizdi. Ama içlerinde, tarifsiz bir huzur vardı. Birbirlerini bulmuş olmanın, birbirlerine ait olmanın huzuru.

"Ben," dedi Arven, sesi boğuktu, "seni daha önce hiç böyle öpmedim. Hiç kimseyi böyle öpmedim."

Ceylin'in dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Gözlerini açtı, ona baktı. O mavi, o derin mavi, şimdi sadece ona bakıyordu.

"Ben de," dedi. "Seni ilk kez öpüyormuşum gibi hissediyorum. Ama aynı zamanda, seni hep öpüyormuşum gibi."

Arven, bu söze karşılık vermedi. Sadece eğildi, yeniden öptü onu. Bu sefer, daha yavaş, daha derin, daha anlamlıydı. Bu öpücük, bir başlangıcın değil, bir sonsuzluğun habercisiydi. Elleri, yüzünde gezindi, saçlarını okşadı, ensesini kavradı. Onu kendine çekti, daha yakın, daha sıcak, daha derin. Ceylin'in elleri, onun göğsünde, kalbinin üzerindeydi. O kalbin atışını hissetti. Hızlı, güçlü, onun için atan.

Dudakları ayrıldı, birleşti, ayrıldı, birleşti. Her birleşmede, biraz daha yakınlaştılar. Her ayrılışta, biraz daha özlediler. Ve her seferinde, yeniden buldular birbirlerini. Odanın içinde, sadece onlar vardı. Gece, onları izliyordu. Ay, ışığıyla kutsuyordu. Rüzgâr, perdeyi usulca okşuyor, onların bu anına eşlik ediyordu.

Ne kadar sürdü bu öpüş, bilmiyorlardı. Dakikalar mıydı, saatler miydi, yoksa sadece birkaç saniye mi? Önemi yoktu. Çünkü o an, sonsuzluktu. Dudakları nihayet ayrıldığında, gözleri buluştu. İkisinin de gözleri nemliydi. Ama bu, acıdan değil, mutluluktandı. Buluşmanın, kavuşmanın, ait olmanın mutluluğu.

"Kalbim bana, seni korkmadan sevmeyi öğretecek," dedi Arven, gözlerinin içine baka baka. "Bunu daha önce söylemeliydim. Ama korktum. Bir daha asla korkmayacağım. Seni sevmekten korkmayacağım, Ceylin Candan."

Ceylin'in gözlerinden bir damla süzüldü. Ama silmedi. O damlanın, mutluluktan olduğunu biliyordu.

"On yıldır seni seviyorum, Arven Doruk Aslan. Ve bundan sonraki bir kırk yıl daha hep seveceğim."

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Hayat, bir salıncaktı.

Bazen gökyüzüne çıkarırdı seni. Öyle yükseğe, öyle özgürce salıncakta süzülürdün ki nefesin kesilir, kalbin göğüs kafesinde çılgın bir kuş gibi çarpar, rüzgâr saçlarını okşarken bir an için sonsuzluğu tadardın. O anlarda, aşağıdaki her şey küçücük kalırdı. Sorunlar, korkular, endişeler... Hepsi, birer karınca kadar minik, birer toz tanesi kadar önemsiz olurdu. Yukarıdan bakınca dünya, sana ait bir oyun bahçesi gibi görünürdü.

Sonra, o an biterdi.

Salıncak, bir an için havada asılı kalır, sanki nefesini tutar ve sonra geri düşmeye başlardın. Önce yavaşça, sonra hızla, bir taş gibi, bir kurşun gibi, bir çığlık gibi düşerdin aşağıya. Mide bulantısı gelirdi boğazına, korku sarardı yüreğini, bir an için ölecekmiş gibi hissederdin. Ayakların yere değdiğinde, bir anlığına güvende olurdun. Ama bilirdin ki, birazdan yeniden başlayacak. Yeniden yükselecek, yeniden düşeceksin.

İşte hayat, tam olarak buydu.

Yükselişler ve düşüşler. Çıkışlar ve inişler. Bir an zirvedeyken, ertesi an dibe vurmuş olmak. Ve bu döngü, hiç bitmeyecekmiş gibi hissettirirdi. Ta ki bir gün, bir el gelip salıncağı tutana kadar.

O el, Rauf'tu.

Onunla tanıştığımda, salıncağım çılgınca sallanıyordu. Yıllardır öyleydi. Belki de doğduğumdan beri. Yukarı çık, aşağı in. Sev, kaybet. Umut et, yıkıl. Savaş, yenil. O kadar çok sallanmıştım ki, artık başım dönüyordu. Nerede yukarı, nerede aşağı, ayırt edemez olmuştum.

Ama Rauf geldi ve salıncağı durdurdu.

Öyle sert durdurmadı. Öyle ansızın da değil. Yavaşça, usulca, sabırla. Her gelişinde biraz daha yavaşlattı sallantımı. Her dokunuşunda biraz daha dinginleşti içimdeki fırtına. Her bakışında, biraz daha sağlam bastı ayaklarım yere. O an, ilk kez, etrafıma bakabildim. Dünya, hâlâ aynıydı. Ama ben, artık farklıydım. Çünkü yanımda, bir el vardı. Beni tutan, bırakmayan, düşmekten korkmayan bir el.

Revirde, yatağında uyurken izledim onu. Yüzü, uykuda bile güzeldi. Ama kaşlarının arasında, hafif bir çizgi vardı. Parmaklarım, o çizgiye dokunmak istedi. Ama dokunmadım. Uyanmasını istemedim. Sadece izledim.

Onun nefes alışını izledim. Göğsünün inip kalkışını, dudaklarının hafif aralanışını, kirpiklerinin titreyişini. O kadar huzurluydu ki, bir an için, tüm kötülüklerin bittiğini sandım. Ama bilmiyor muydum? Hayat, bir salıncaktı. Ve bu an, bir yükselişti. Aşağısı, hep vardı.

Bir daha asla düşmeyelim, diyen Sirena'nın sesini duydum. Karaya ayak basan bir denizkızının isteyebileceği son şeydi. Ama biliyordum. Düşecektik. Belki yarın, belki bir ay sonra, belki yıllar sonra. Ama düşecektik ve bu yalnız olmayacaktı. Tüm dengelerimizi sarsan, bizi kusturma raddesine getirecek bir dönüş olacaktı.

Burnunun ucuna, bir tüy misali, küçücük bir öpücük bıraktım. Dudaklarım, tenine değdi ve hemen çekildi. Uyanmadı. Nefesi, aynı düzenli ritimle inip kalkmaya devam etti. Bir an için, öylece kaldım. Onu izledim. Gözlerim, kaşlarının arasındaki o hafif çizgide, dudaklarının kıvrımında, kirpiklerinin titreyişinde gezindi. İçimde bir şey, burada kalmak, hiç gitmemek istedi. Ama bilirdim, bekleyen işler, bekleyen savaşlar, bekleyen gerçekler vardı.

Doğruldum. Geri adımlarla, sanki ondan ayrılmak bir suçmuş gibi, sessizce ilerledim. Her adımda, biraz daha uzaklaştım ondan. Her adımda, biraz daha yalnızlaştım. Ama biliyordum ki, bu yalnızlık, geçiciydi. Revir odasının kapısını araladım, dışarı süzüldüm. Kapı, arkamdan usulca kapandı. Bir an için, koridorda öylece kaldım. Derin bir nefes aldım. Ciğerlerime doldurduğum hava, bana biraz olsun güç verdi.

Adımlarım, beni zihnimde dolanan yumağı kesecek makasa doğru ilerlemeye başladı.

Koridor, loş ışıklarıyla uzanıyordu önümde. Her adımda, düşünceler biraz daha ağırlaşıyor, her adımda, yük biraz daha artıyordu. Rauf'un yaraları, Arven'in gözlerindeki o boşluk, Ceylin'in bakışlarındaki kırgınlık, kayıp üs, Sancaklı, Ava... Hepsi, zihnimde birbirine dolanmış, çözülmesi imkânsız bir yumak olmuştu.

Arven'in odasının önüne vardığımda, bir an için durdum. Kapı, önümde, kocaman ve sessiz duruyordu. Arkasında, ne konuşmalar dönüyordu? Ne kararlar alınıyordu? Hangi kaderler yazılıyordu?

Sağ elimi yumruk yaptım. Kapıyı tıklattım. Ses, koridorda yankılandı, sonra kayboldu. Beklemedim. Kapı kulpunu indirdim. Kapıyı aralayıp içeri girdiğimde, içerideki üç çift göz beni buldu. Masanın arkasında oturan Arven, benim geldiğimi fark ettiğinde arkasına yaslandı. Gözleri, bir an için beni süzdü, sonra hafifçe başını salladı.

Kapıyı arkamdan kapatıp önümde uzanan iki koltuğa doğru ilerledim. Oda, pencereden vuran güneşin ışıklarıyla aydınlanıyordu. Masanın üzerinde haritalar, dosyalar, fotoğraflar vardı. Havanın içinde, barut kokusu değil ama savaş kokusu vardı. Bugün, bir yolun başlangıcıydı.

Sağ koltukta Lerna oturuyordu. Yüzü, her zamanki gibi ifadesizdi. Ama gözleri, bir şey anlatıyordu. O gözler, yılların yorgunluğunu, kayıpların acısını, ama aynı zamanda dimdik ayakta durmanın kararlılığını taşıyordu. Saçları ilk defa sıkıca toplanmıştı, üniforması her zamanki gibi kusursuzdu.

Onun karşısında, yani sol koltukta Fırat oturuyordu. O da Lerna gibi dimdikti, ama yüzünde daha farklı bir ifade vardı. Aşina olduğum Fırat Çapoğlu'ydu. Daha hesaplayan, daha analiz eden; Karadeniz'in Fırtına'sı Fırat. Gözleri, Arven ile haritaların arasında gidip geliyor, her ayrıntıyı not ediyor, her detayı hafızasına kazıyordu. Parmakları, koltuk kolçağının kenarında hafifçe tıklıyordu. Düşünüyordu.

Masanın tam karşısında yer alan iki kişilik koltukta ise yüzündeki maskesi olan siyah üniformalı biri oturuyordu. Bu, Alistair'di. Maskenin ardındaki gözler, beni delip geçiyordu. Odanın ortasında, bir an için öylece kaldım. Dört çift göz, üzerimdeydi. Arven, Lerna, Fırat, Alistair. Her biri, önümüzdeki savaşın bir parçasıydı.

Derin bir nefes aldım. Lerna'nın yanındaki boş koltuğa yöneldim. Oturmadan önce, Arven'in gözlerine baktım. O gözlerde, bir soru vardı. Hazır mısın?

Cevabımı, oturarak verdim.

"Öncelikle hepinizi buraya neden çağırdığımı açıklamakla başlamak istiyorum," diye başladı, Arven. Bakışları Fırat'a ardından Lerna'ya çevrildi. Masaya doğru eğildi ve ellerini birleştirdi. "Bu zamana kadar kim olduğumu, neler yaptığımı az çok öğrendiniz. Küçüklükten beri araştırmalar yapıyorum. Deniz altındaki yaşam noktaları ve kayıp üsler ile ilgili. Bu araştırmalar, ben asker olduktan sonra da giderek katlandı ve en sonunda..."

Duraksadı.

O an, odadaki herkes nefesini tuttu. Lerna'nın parmakları, koltuğun kenarında hafifçe kasıldı. Fırat'ın gözleri, Arven'in gözlerine kilitlendi. Alistair, maskesinin ardında, bir heykel kadar hareketsizdi. Ve ben, kalbimin göğüs kafesimden çıkacakmış gibi attığını hissediyordum.

"...bir kayıp üs noktası keşfettim."

O cümle, odanın içinde bir bomba gibi patladı. Yıllardır peşinde koşulan, uğruna canlar verilen, sayısız rapor yazılan, sayısız sorgu yapılan, kimilerinin varlığından şüphe ettiği, kimilerinin ise delice inandığı o efsane. Ve şimdi, Arven, onu Lerna ile Fırat'a söylüyordu.

Arven'in gözleri, odadaki herkesi tek tek taradı. Fırat, Lerna, Alistair, ve en sonunda bana geldi. O gözlerde, bir şey vardı. Bir uyarı mı? Bir soru mu? Bir yalvarış mı? Bilmiyordum. Ama bir şey biliyordum.

Bu andan sonra, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Sessizlik, odanın her köşesine sinmiş, duvarlara işlemiş, tavanla zemin arasında görünmez bir ağ gibi gerilmişti. O kadar yoğundu ki, neredeyse dokunulabilirdi. Nefes almak bile zorlaşmıştı. Herkes, Arven'in son cümlesinin ağırlığı altında eziliyor, kimse kıpırdamaya cesaret edemiyordu.

Ta ki Fırat boğazını temizleyene kadar.

Fırat doğrulup koltuğunda biraz daha dik oturdu, omuzlarını geriye attı. Yüzünde, o her zamanki hesaplayan ifade vardı. Damağını şıklattı. O ses, sinirli bir alışkanlıktı. Onu ne zaman zor bir durumda kalsa, ne zaman bir karar vermek zorunda kalsa, ne zaman içindeki fırtınayı bastırmak istese yapardı bunu. Şimdi de yapıyordu. Çünkü bu an, her şeyin değişeceği andı.

Kaşlarını kaldırdı.

"Bu bilgiyi biz ne yapacağız?"

Basit bir soruydu. Ama altında, tonlarca anlam taşıyordu. Ne yapacağız? Yani, bu bilgiyle ne yapmamızı bekliyorsun? Bu sırrı neden bizimle paylaşıyorsun? Ve en önemlisi, bu bilgi bizi nereye götürecek?

Arven, soruyu duydu. Yüzünde bir ifade değişikliği olmadı. Ama gözleri, bir an için Fırat'ın gözlerine kilitlendi. O gözlerde, bir cevap vardı. Ama henüz söylenmemiş bir cevaptı.

"Kayıp üs, denizaltılarını uzaktan kontrol edilebilen bir sistemi içinde barındırıyor, Çapoğlu. Bunun düşman eline geçtiğinde nasıl bir sonuçla karşılaşacağımızı az çok tahmin edebilirsin diye düşünüyorum."

Cümle bitmişti ama ağırlığı, daha yeni başlıyordu. Fırat'ın gözlerinde bir şey değişti. O her zaman hesaplayan, her zaman analiz eden, her zaman bir adım önde olmaya çalışan adamın gözlerinde, ilk kez gerçek bir endişe gördüm. Çünkü biliyordu. Bu ne demekti, biliyordu. Fırat'ın çenesi kasıldı. Gözleri, bir an için boşluğa daldı. Olasılıkları, senaryoları, tehdit seviyelerini hesaplıyordu. Beyninde, bir savaş simülasyonu başlamıştı bile.

Arven, gözlerini Fırat'tan ayırmadı. Cevap bekliyordu. Ama aynı zamanda, Fırat'ın bu bilgiyi nasıl işleyeceğini, nasıl bir strateji geliştireceğini de görmek istiyordu. Çünkü Arven, yalnız savaşmazdı. Etrafındakilere güvenir, onların yeteneklerini bilir, onları doğru yerde kullanırdı.

"Bu üssün peşinde olan yalnız biz değiliz. Ava ve Murat Sancaklı'nın kayıp yeğeni olan, sadece adının 'K' ile başladığını bildiğimiz, biyolojik silah üretici bir adam da bu üssün peşinde. Araf Arsenyev'in ekibi, Ava'nın peşinde ama Ava, henüz harekete geçmedi. Bu hiçbir zaman harekete geçmeyeceği anlamına gelmiyor."

Her şey daha önce sadece bir tehditti, şimdi ise bir saatli bomba gibi tik tak ediyordu zihinlerde. Bilinmezlik, en büyük düşmandı.

"Sizden bir ekip kurmak istiyorum. Alistair, Lerna, Fırat ve Miraç olmak üzere dört kişiden oluşacak. Bu ekipten Rauf hariç kimsenin haberi yok. Bizzat kendisi bana söyledi. Lakin bu ekip Sualtı Akreplerinden ayrılmayacak. Aynı göreviniz ne ise ona devam edeceksiniz ama hiçbirinin haberi olmayacak."

Bu, bir savaşın ilk adımıydı.

Arven'in gözleri, hepimizin gözlerinin içine tek tek baktı.

"Bu ekip, kayıp üssü koruyacak. Bu ekip, düşmanın bilmediği bir anda, bilmediği bir yerde, bilmediği bir güçle vuracak. Ve bu ekip, bu savaşı bitirecek."

Derin bir nefes aldım. Rauf'u düşündüm. Onun bana güvendiğini, beni bu ekibe layık gördüğünü düşündüm. Ve içimde, bir ateş yandı. Korku değil, kararlılık. Endişe değil, güven. Başımı kaldırdım, Arven'in gözlerinin içine baktım ve başımı hafifçe salladım.

Fırat, önce Lerna'ya baktı. Lerna'nın bana baktığını hissettiğimde bakışları bana çevrildi. Parmaklarını koltuğun kenarında bir kez tıklattı, sonra durdu. Yeniden Lerna'ya döndüğünde Lerna, başını hafifçe eğdi. Onaylamıştı. Fırat, Arven'e döndüğünde başını eğip kaldırdı.

"Bu ekip, tam olarak ne yapacak?"

Arven, derin bir nefes alıp arkasına yaslandı.

"Aslında tam olarak göreviniz beklemek. Beklerken eliniz tabii ki de boş kalmayacak," dedi ve Alistair'e baktı. "Alistair, kayıp üssün bulunduğu yerde bir koruma çemberi ayarlıyor. O koruma çemberine sizde dahil olacaksınız."

Lerna, ilk kez konuştu.

"Üssün yerini biliyor musunuz?" diye sordu.

Arven, burukça gülümsedi.

"Büyükada'da."

Fırat, kaşlarını kaldırıp bana baktı. Bilip bilmediğimi sorguluyordu. Kafamı salladım. Evet, biliyordum. Bu sabah, Rauf tarafından öğrenmiştim. Ada'nın ikinci bir girişinin olduğunu düşündüğüm günden beri hep aklımda olan bir soruydu ve bugün cevabını bulmuştum. Üçüncü girişin varlığını da öğrenmiştim.

"Büyükada'da bir operasyon bekleyişi olacak. Alistair, Büyükada'yı avucunun içi kadar iyi bildiğinden dolayı sizlerde onunla birlikte her gün akşam geziye çıkacaksınız. Rauf'ta arada sizlere katılacak. Büyükada'yı sizlerde adınız kadar iyi bildikten sonra operasyonu uygulamaya geçeceğiz."

O cümle, bir hedef koyuyordu önümüze. Bir son. Bir zafer. Ama o sona ulaşmak için, önce bir başlangıç yapmalıydık. Her gün, akşamları, Alistair'le birlikte o adayı arşınlamalıydık. Çünkü savaş, bilgiyle kazanılırdı. Ve biz, o bilgiyi avuçlarımızın içine alana kadar, bekleyecektik.

Lerna, ilk kez gülümsedi. Küçük, anlık, ama gerçek bir gülümsemeydi bu. Belki de yıllar sonra ilk kez bir göreve, gerçek bir göreve hazırlanıyordu. Fırtına Timinden sonra gizli bir ekibin parçası olmak ona iyi gelmişti. Fırat, sorgulayan gözlerle önce bana, sonra Arven'e baktı. O bakış, bir istihbaratçının bakışıydı. Detayları gören, açıkları yakalayan, en ufak bir çelişkiyi bile anında fark eden bir zihnin bakışı.

"Güzel bir plan yapılıyor," dedi, sesinde hem onay hem de sorgu vardı. "Fakat bizim her gün Büyükada'dan buraya gelmemiz, Sualtı Akreplerine şüphe uyandırmayacak mı?"

Kollarını göğsünde bağladı. O hareket, bir savunmaydı. Bir "beni ikna et" duruşuydu.

"Bizi oraya bağlayan bir şey yok sonuçta. Bize sorarlar, niye oraya gidiyorsunuz diye?"

Haklıydı. Hem de çok haklıydı. Rauf iyileştikten sonra bizde oraya gidecektik. Her gün Büyükada'ya gidip gelecektik. Kimse sormayacak mıydı? Sualtı Akrepleri, merak etmeyecek miydi? Bir açıklama gerekecekti. İkna edici, sağlam, sorgulanamaz bir açıklama.

Arven, gülümsedi.

O gülümseme, bir şey biliyordu. Bir sırrı paylaşacak olmanın, bir planı açıklayacak olmanın hafifliği vardı üzerinde. Ama aynı zamanda, muzip bir şey de vardı. Sanki Fırat'ın bu sorusunu beklemiş, cevabını çoktan hazırlamıştı.

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Çünkü biliyordum. Arven'in ne söyleyeceğini biliyordum. Ve bu, gerçekten komikti.

Fırat, kaşlarını çatıp ikimize de şüphe dolu bakışlarını fırlattı. O bakış, "Siz ne biliyorsunuz da ben bilmiyorum?" der gibiydi. Lerna, bana döndüğünde, kaşlarımı kaldırdım ve ellerimi hafifçe havaya kaldırdım.

Arven, koltuğunda biraz daha doğruldu.

"Bu süreç boyunca Eamon'un kulübesindeki boş bir odada kalacaksınız. Ayrıca, bu zamana kadar beklediğiniz düğünü de yapacağız."

Lerna'nın gözleri büyüdü. Fırat'ın çenesi düştü. İkisi de, bir an için ne diyeceklerini bilemediler.

Lerna, heyecanla Fırat'a baktı. O bakışta, yılların birikmiş özlemi, bekleyişi, hayalleri vardı. Gözleri parlıyordu. Sanki içinde bir ışık yanmıştı.

Fırat, şaşırmış bir şekilde önce Lerna'ya, ardından Arven'e baktı. Bu kadar büyük bir planın, bu kadar karmaşık bir operasyonun içinde, bir düğün mü vardı? Hem de onların düğünü?

Arven, kafasını salladı. Onaylıyordu. Evet, gerçekti. Evet, olacaktı.

Fırat, Lerna'ya döndü. Yüzünde, önce bir şaşkınlık, sonra anlamaya başlayan bir ifade, ve en sonunda, kocaman bir sırıtış belirdi. Lerna, ona bakarken gözleri doldu. Ama ağlamadı. Sadece gülümsedi. O gülümseme ikinciydi. Ama bu sefer, daha büyük, daha parlak, daha gerçekti.

"Evlendikten sonra bu operasyon bitene kadar, Eamon'un kulübesindeki boş bir odada kalacaksınız. Böylece kimse sizi sorgulamayacak. Eğer neden adada kaldığınız soran olursa da onlara, Rauf'un hediyesi olduğunu ve adaya bir ev yapıldığını söyleyeceksiniz."

Lerna, bana döndüğünde gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Gülümseyerek yanağına düşen yaşı sildim ve kafamı iki yana salladım.

"Bu ev gerçekten de yapılacak," dediğimde Lerna, Fırat'a döndü ve gülmeye başladı. Fırat, Lerna'ya bakarken yutkundu ve bana baktı. Kafasını sola doğru eğdiğinde kaşlarımı kaldırdım. Bakışlarını Lerna'ya çevirdi ve onun elini tuttu. Parmaklar birbirine kenetlendi. O an, odadaki herkes, o anın kutsallığını hissetti.

Arven, arkasına yaslandı. Gözleri, bir an için tavana takıldı. Sonra Alistair'e baktı. Alistair, kafasını eğip kaldırdığında Fırat, Lerna'nın elini yavaşça bıraktı ve bana baktı.

"Ee, bu ekibin adı ne olacak?" diye sordu.

Lerna, heyecanla bana baktı. Gözlerinde, bir çocuğun yeni bir oyuncak beklerken ki parıltısı vardı. Alistair, başını hafifçe yana eğdi, merakla bekliyordu. Arven, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle, cevabı bana bırakmış gibiydi.

Rauf, beni revir odasına geri çağırttığında çalışma odasından ayrılıp geri dönmüştüm. Koridor, yine o loş ışıklarıyla uzanıyordu önümde. Ama bu sefer adımlarım daha hızlı, daha kararlı, daha meraklıydı. Beni neden çağırmıştı? Ne olmuştu? Arven hâlâ orada mıydı?

Sorular, zihnimde birbirini kovalarken, revirin kapısına vardım. Derin bir nefes aldım ve kapıyı araladım. İçeriye girdiğimde Arven, Rauf'un yanında oturuyordu. Bakışlarım Rauf'u buldu. Rauf, yatağında, sırtını yastığa yaslamış oturuyordu. İkisinin de gözleri kıpkırmızıydı. Ağlamışlardı. Hem de çok ağlamışlardı. Ama şimdi, o gözlerde bambaşka bir şey vardı. Acı değil, huzurdu.

Gözleri, kapıda kilitli kaldığım yerde beni buldu. O kahverengi derinlikte, bir şey vardı. Sağ elini kaldırdı, beni yanına çağırdı. O hareket, o kadar doğaldı ki, o kadar sahipti ki, içimdeki tüm endişeler bir anda eridi gitti. Kapıyı arkamdan usulca kapattım ve yanlarına doğru ilerledim. Her adımda, biraz daha yaklaştım onlara. Her adımda, biraz daha hissettim o odadaki değişimi.

Rauf'un yanına oturdum. Rauf, derin bir nefes aldı. O nefes, sadece ciğerlerini doldurmadı. İçinde, yılların birikmiş her şeyi vardı. Ve şimdi, hepsini birden dışarı verecekti. Rauf, bana döndü. Gözlerimin içine baktı. O kahverengi derinlikte, kendimi gördüm.

"Arven ile barıştık," dedi.

Cümlesi, odada bir çiçek gibi açtı. O kadar basit, o kadar saf, o kadar güzeldi ki. Barışmışlardı. Yılların kırgınlığı, yılların öfkesi, yılların suskunluğu... Hepsi bitmişti.

Rauf'un eli, elimi buldu. Parmaklarımız birbirine kenetlendi. O an, içimde bir şey tamamlandı.

"Artık aramızda ne bir küslük ne de bir çekişme olacak."

Derin bir nefes verdim.

O nefes, sadece havayı boşaltmadı ciğerlerimden. İçimdeki tüm endişeyi, tüm korkuyu, tüm belirsizliği de aldı götürdü. Barışmışlardı. İki kardeş, sonunda barışmıştı.

"Kayıp üssün yerini abime söyledim, senin de öğrenmeni istiyorum."

Kaşlarım hafifçe kalktı. Rauf, bu zamana kadar üssün yerini biliyor muydu?

Rauf, elimi sıktı ve dudaklarını ıslattı.

"Kayıp üs, Büyükada'nın altındaydı Miraç."

Gözlerim büyüdü. Büyükada? Poseidon Adası'nın tam karşısında olan Büyükada, bu zamana kadar kayıp üssü mü saklıyordu? Ayrıntılar, zihnime hücum ettikçe düğümlenmeye başlayan bir ilmiğin varlığını fark edebiliyordum. Rauf, Arven'e baktı. Arven, başını salladı ve konuşmaya başladı.

"Miraç, biliyorsun ki Ava'nın peşinde Arvenyev ekibi var ve henüz Ava harekete geçmedi. Bu da geçmeyecek anlamına gelmiyor. Murat Sancaklı'nın yeğeninin ne olduğunu da çok iyi biliyorsun. İkisi de bir şekilde birbiriyle iletişime geçerse iki koldan saldırabilirler. Rauf, bir plan yaptı," dedi ve sözü yeniden Rauf'a bırakır gibi ona döndü.

Rauf, tamamen bana döndüğünde hafifçe yüzünü buruşturdu. Omzunu düzeltip kaşlarını kaldırdı.

"Gizli bir ekip kurduruyorum. Sualtı Akreplerinden ayrıca bir ekip olacak. Kimse bilmeyecek. Sadece bize bağlı bir ekip oluşturuyoruz. Sadece ve sadece, önemli bir harekât ve izin talepleri konusu olduğu için Savcı Ceylin Candan'ın haberi olacak."

Tam kimlerden oluşacağı için konuşacakken Rauf, beni durdurdu.

"Bu ekip dört kişiden oluşacak. Alistair, Fırat, Lerna ve sen. Her gün akşam, Alistair ile adayı keşfe çıkacaksınız. Bende kendime bir rapor yazdırıp sizinle geleceğim. Her gün buraya gelip gideceğiz, Kraken'i kullanırız."

Bakışlarım Rauf'un omzuna kaydı. Rauf, elini çeneme yaslayıp hafifçe kendine bakmamı sağladı.

"Endişelenme, dedemin yanında da iyi bakarsınız siz bana. Ayrıca dedem, geleceğimi biliyor, çoktan benim için uygun koşullar sağlamıştır."

Arven, gülümsedi. O gülümseme, bir sırrı paylaşacak olmanın hafifliğini taşıyordu.

"Ayrıca, Fırat ile Lerna'nın bu zamana kadar beklediği düğünü de yaptıracağız. Rauf, adanın ikinci girişine bir ev yaptıracak. Lerna ve Fırat, düğünlerinden sonra orada kalacaklar, bir süre sadece. Tabii hoşlarına giderse kalmaya devam edebilirler. Bu sayede kimse her gün neden Büyükada'ya gittiğinizi sorgulamayacak. Hem Rauf orada kalıyor hem de Fırat ile Lerna."

Mükemmel bir kılıftı.

Hem Fırat ile Lerna'nın bu zamana kadar bekledikleri düğünleri olacaktı hem de adanın etrafında bir koruma çemberi oluşturulacaktı. Bu plan, çok hoşuma gitmişti. Minik bir tebessüm ile Rauf'a döndüğümde Rauf, gözlerimin içine bakıyordu. O kahverengi derinlikte, bir şey parlıyordu. Gurur mu? Heyecan mı? Ait olmak mı?

"Kuracağımız ekibin bir adı olacak, Miraç."

Bir ekibin adı, onların kaderi olurdu.

"Abyssal Depth Anchor."

"A.D.A," dedim.

Derin deniz çapası.

O ad, o ekibin ruhu olacaktı. Kimliği olacaktı. Savaşta haykıracakları çığlık olacaktı. Ölürken fısıldayacağımız son söz olacaktı. Fırat'ın gözleri parladı. Lerna'nın dudaklarında bir gülümseme belirdi. Arven, yavaşça ayağa kalktığında hepimiz ayağa kalktık.

"Abyssal Depth Anchor, yani derin deniz çapası. Ayrıca kayıp üssün adı. Sizi dibe çekmeye çalışan her şeye karşı, sizi ayakta tutacak olan çapa. Onların sırrı, bizim silahımız olacak."

Hepimiz, aynı anda, aynı şeyi hissettik. Artık birer birey değildik. Bir ekibin parçasıydık. Alistair, elini kaldırdı, yumruk yaptı. Havada, bir an için asılı kaldı. Sonra, birer birer, hepimiz ellerimizi kaldırdık, yumruklarımızı onunkine dokundurduk. Beş yumruk, birleşti. Bir çapa gibi. Birbirine kenetlendi.

O an biz, bu odada bir tarih yazıyorduk. Kimse bilmeyecekti. Bu hikâye, asla anlatılmayacaktı.

Ama biz biliyorduk.

Biz, oradaydık.

Biz, A.D.A.'ydık.


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!