KRAKEN KAPANI

A.D.A 31: ALDATICI SÜKÛNET

⏱️ 74 dk okuma
Bölüm Resmi

Instagram: sckitaplari

-Keyifli Okumalar-

Sekene: Aldatıcı sükûnet demektir.

Bölüm Şarkıları;

Miserere mei, Deus, Allegri

Lo strano vizio della signnora Wardh, Nora Orlandi

Sevda Çiçeği, Mor ve Ötesi

Küçük Sevgilim, Mor ve Ötesi

Welcome the Storm, Clann

🐙

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Zihnimdeki sessizlik, camdan bir fanus gibi Sirena'nın üzerine çökmüştü. Bu sükûnet o kadar derin, o kadar mutlak bir boşluğa dönüşmüştü ki, içimdeki en ufak bir çıtırtı bile ihanet gibi yankılanıyordu.

Kader, bir masanın arkasındaki sandalyesinde oturuyordu. Ama onun varlığı her şeyi dönüştürüyordu. Dirsekleri tahtaya gömülmüş, elleri çenesinin altında birbirine kilitlenmişti. Öyle bir kilitti ki, belki de kâinatın bütün dişlilerini bir arada tutuyordu. Gözleri, iki odun parçası gibi, yorgunluktan kavrulmuş, bana dikilmişti. Bakışında bir yargı ya da merhamet yoktu; sadece, çok uzun bir yolun sonunda gelip oturmuş bir yolcunun, artık hiçbir yere varmanın mümkün olmadığını bilmesinden kaynaklanan bir sakinlik vardı.

Aramızdaki mesafede, onun solundaki kül tablasından yükselen bir sigara dumanı süzülüyordu. Kristal mavi yansımalarını taşıyan camdan tabla, ağzına kadar ölümle doluydu. İzmaritler, kül yığınları, yarı sönmüş umutlarla taşıyordu. Tam üstlerinde taptaze bir sigara uzanıyordu. Ucu, kan çanağı gibi bir kırmızılıkla yanıyor, diğer sönmüş izmaritlerin üzerinde büyük, siyah boşluklar açıyordu.

Duman, incecik gri bir sarmala dönüşerek, odanın durgun havasında usul usul kıvrıla kıvrıla yükseliyor, sonra sanki bir karar verememişçesine dağılıyordu. Bu duman perdesinin arkasından Kader'in yüzü hafif dalgalanıyor, bazen netleşiyor, bazen siliniyordu.

En tuhaf olanı, kaderin yorgunluğunun boyutu ve görkemiydi. Öyle bir yorgundu ki, kendi yaktığı, kendi önünde tüten, kendi sonunu hazırlayan o sigaraya bile dönüp bakacak, elini uzatacak takati yok gibiydi. Sadece beni izliyordu.

İkimiz de konuşmuyorduk. Konuşmamız gereken her şey, o yanan sigaranın çıtırtılarıyla, dumanın sessiz dansıyla, bakışlarımızın arasında gerili duran görünmez ipliklerle çoktan söylenmiş, çoktan hükme bağlanmıştı. Sessizlik, aldatıcı bir sükûnetti.

Omuzları hafifçe yükseldi ve derin, tozlu bir nefes verdi. O nefesle birlikte aramızda süzülen o gri duman perdesi, bir hayalet gibi titreyerek dağıldı, yok oldu. Çenesinin altında taşlaşmış gibi duran parmaklarının kilidi çözüldü. Elleri, sanki çok ağır bir yükü bırakmışçasına, masanın üzerine indi.

Gözleri, önünde duran eski, köşeleri yıpranmış deftere kaydı. Cildi, sayısız dokunuşla aşınmış, rengi solmuştu. Dudaklarının kenarında, dünyanın bütün acı tatlarını bilmiş birinin buruk tebessümü belirdi. Kalemi avucuna aldı. Tahta sap, onun elinde bir kılıç, bir cenaze çivisi, ya da basit bir kalem kadar doğal göründü.

Ucunu kâğıda değdirdi. Kalemin kâğıda ilk teması bir bıçak sesi gibi keskin değil, daha ziyade bir kapının son kez kapanışı gibi nihai ve tok bir sesti. O darbeyle birlikte, sanki benim göz kapaklarım da bir kitabın ağır, kadim bir sayfası gibi açıldı. Bakışımın önündeki sis dağıldı ve defterin üzerine eğilmiş o yorgun baş, kâğıda dökülen kaderi yazarken, ben de ilk defa tam olarak görebildim. Yazdığı şey, benim adımdı.

"Miraç Hanım?"

Gözlerim kapıdan içeriye giren kadın doktora çevrilirken, zihnimdeki sükûnet sona ermişti. Gülümseyerek, kapıyı kapatan doktoru izledim. Elinde tuttuğu dosyayla masasına yaklaştı ve sandalyesine oturup bana baktı.

"Kan sonuçlarınız çıktı. Hamile değilsiniz."

İçimde durağanlaşan nefesimin hüzün mü sevinç mi olduğuna karar verememiştim. Belki hüzündü. Çünkü Rauf'un bir parçasını içimde taşıyacağım için bir nebze umutlanmış olabilirdim. Belki de sevinçti. Böylesine bilinmezliğin içinde neler olacağını bile düşünemezken, bir çocuğun bu tehlikenin içine gelmeyeceği beni sevindirmişti.

Kafamı salladım.

"Zaten doğum kontrol hapı kullanıyordum," diye açıklama yaptım. "Sadece emin olmak için test yaptırmak istedim," Gözlerim, masasının üzerinde isme kaydı. "Ceyda Hanım," diye ekledim.

Ceyda Hanım, ellerini masanın üzerinde birleştirdi ve bana anlayışlı gözlerle baktı.

"Kan değerleriniz normal Miraç Hanım. Sağlıklı bir bireysiniz. Gebelik istediğiniz takdirde doğum kontrol haplarını keserek bir sonraki adet döngünüzden sonra bir yardım alabilirsiniz."

Kafamı sallayıp ayağa kalktım.

"Peki, teşekkür ederim."

Ceyda Hanım, "Geçmiş olsun," diyerek sıradaki hastası için telefona uzanırken odasından çıktım. Kendimi odanın çaprazında kalan kadınlar tuvaletine sokup lavaboya doğru ilerledim. Musluğu kaldırıp ellerimi akan suyun altına götürdüğümde aynada kendi yansımama baktım. Gözlerimin altındaki mor halkalar, sessiz bekleyişlerin ve bütün yorgunluğun nişaneleriydi. Yaşanan her çatışmanın, verilen her teslimiyetin karanlık bir hatırası, tenimde yer etmişti.

Hiçbir can, bir savaş alanında filizlenmek istemez.

İç sesim haklıydı. Belki de hamile olmamamın asıl nedeni, vücudumun çoktan bir savaş alanına dönmüş olmasıydı. Taş üstüne taş konulamazdı. Bir hayat, başka hayatların enkazı üzerine inşa edilemezdi.

Geçmiş, üzerime sinmiş denizin kokusunu taşıyordu.

Musluğu kapattım. Ani sessizlik, kulaklarımda bir uğultu bıraktı. Denizin kokusunu silemiyordum. Onu yıkayıp atamıyordum. Sabun da, su da, zaman da bu kokuyu söküp alamıyordu. Tenimde, kıyafetlerimin elyaflarında, hatta nefesimde bile, sadece bana görünür bir leke gibi duruyordu.

Kadınlar tuvaletinden çıkıp Rauf'un kaldığı odaya doğru adımladım. Kapının önünde duran Lerna, beni fark ettiği an kaşlarını kaldırıp kafasını sorgularcasına salladı. Kafamı iki yana sallayıp burukça gülümsedim. Gözlerinde anlayışlı bir bakış var oldu ardından benim gibi gülümsedi.

Karşı karşıya geldiğimizde kollarını iki yana açtı. Ona doğru son adımı attığımda kendimi sıcak gövdesine yasladım. Kollarımı sırtına yaslayıp sarıldığımda titrek bir nefes çektim.

"Sıkma canını. Zamanı gelmemiştir, Miraç."

Kafamı salladım.

Zamanı gelmemişti.

Geri çekildiğimizde Lerna, başıyla odayı gösterdi.

"Yüzünü düzelt ve gülümse şekerim. Seni tuvalette sanıyorlardı. Düştün mü diye şaka yaparlarsa aldırma."

Ona inanamayarak bakarken gülümsememi engelleyemedim. Arkasına bakmadan kapıyı açtığında içeriye girdim.

Oda, tıpkı bir sahnedeki donmuş bir tablo gibiydi. Ortada, yatağında yarı yatar vaziyette duran Rauf vardı; yüzü, çok fazla şakaya maruz kalmış bir insanın çaresizliğini andırıyordu. Karşısında ise Demir, Ali, Fırat ve Pars, dört farklı pozda donmuşlardı. Demir, ciddi bir ifadeyle elini çenesine dayamış, Ali ise ağzını kapatmaya çalışırken omuzları titriyordu. Fırat'ın yüzünde tam bir ben masumum ifadesi, Pars'ta ise olan biteni kayıt altına alan bir gözlemcinin sakinliği vardı.

Cebimden diş fırçası ve macunu çıkarırken yatağa doğru ilerledim. Adımlarım, odadaki gergin komediyi bozmak için atılan ilk adımlardı.

"Biraz daha geç kalsaydın," dedi Rauf, gözlerinde hem bıkkınlık hem de yardım çağrısıyla, "bu dört kafadardan ikisini denizaltına, ikisini de kıyı karakoluna sürgün ediyordum."

Diş fırçası ve macunu komodinin üzerine sessizce bıraktım. Ellerimi belime dayayıp önce Rauf'a, sonra dörtlüye baktım. Odanın sağ tarafında, duvara yaslanmış Necla ve Aslı, Lerna'nın yanlarına gelmesiyle birlikte daha da küçüldüler. Üçü de aynı anda dudaklarını ısırmaya başlamıştı.

"Ne yaptınız da benim kocamı bu hale getirdiniz?" diye sordum, sesimde yalancı bir ciddiyetle.

Pars, hemen askeri bir disiplinle dimdik durdu. "Komutanımızın moralini yükseltmeye çalışıyorduk, komutanım," dedi. Arkasından gelen hafif bir hıçkırık sesi, Ali'nin kendini tutamadığını ele verdi.

Rauf, sağlam elini havaya kaldırdı. "Yükseltmek mi? Beni çileden çıkarmaya ant içmişlerdi." İşaret parmağıyla Ali'yi gösterdi. "Hele bu! Benim omzumun çıkmış olmasını, askeri lojistiğin yeniden düzenlenmesi gereken bir fırsat olarak sundu. 'Artık tek kolla kullanılabilecek silah envanterimizi gözden geçirmeliyiz' dedi. Ciddi ciddi."

Fırat, dayanamayıp arkasını döndü. Omuzlarının titremesi, sessiz bir kahkahanın işaretiydi. Demir'e baktığımda ellerini kaldırıp kafasını iki yana salladı.

"Valla ben ağzımı bile açmadım."

Ali, Demir'e inanamayarak baktı.

"Lan! Fermuar konusunu açan sen değil miydin?" bakışları bana döndü. "Miraç abla, bu dangalak, geçen seneki operasyonda omzundan vurulmuştu. Dalgıç kıyafetinin fermuarını hatırlattı. Tek eliyle-"

"Ali!" üç ses aynı anda çıktı.

Rauf, sağlam elini yüzüne götürdü. "Yemin ederim elimde kalacak bu çocuk."

Demir, Ali'ye döndü. "Salak! Ben sana anlat diye mi bahsettim? Öylesine aklıma geldi, sen ne diye adama bildiği şeyi anlatıyorsun?"

"Ne var yani?" Ali masum masum baktı. "O gün en çok o gülmüştü. Yine güler diye anlattım."

Rauf, bana döndü. Gözleri yorgun, ama bir parça da eğlenmiş gibiydi.

"Görüyor musun? Yaralı halimle bile beni bırakmıyorlar."

Sahte bir kızgınlıkla Ali'ye baktım. Bir yandan Rauf'un az da olsa mutlu olduğu için seviniyordum. En azından kısa bir süreliğine insanlığımızı unutmuyorduk.

"Ali, senin beynindeki süzgeç ne zaman tamir edilecek? Zaten kocam hasta, ne diye esprilerinizle kocamı bunaltıyorsunuz?"

"Kalbimi kırdın Miraç abla." Ali ellerini iki yana açtı. "Çiçek böcek mi anlatsaydım? Biz askeriz! Askerin hikayesi böyle olur."

Lerna, duvar dibinden seslendi;

"En azından esprili hikayeler yerine, bir meyve suyu alıp getirseydin daha hayırlı olabilirdi Ali."

Ali'nin yüzü aydınlandı.

"Aaa, doğru!" Rauf'a baktı. "Portakal suyu ister misin? Kemiklere iyi gelir."

"ALİ!" bu sefer beşimiz birden bağırdık.

Rauf, yerinden kalkmaya çalıştı. Sol omzundaki ağrıyla yüzü buruştu, ama öfkesi daha büyüktü.

"Yemin ediyorum, gırtlağına çökeceğim şimdi. Çık git lan karşımdan!"

Öne atılıp onu nazikçe yatağa geri yatırdım. "Şşş, sakin ol. Canın acıyacak," diye fısıldadım ama kendim de gülmemek için dudaklarımı sıkıyordum.

Rauf, inanmayarak bana baktı.

"Tutma kendini yavrum, gül. Sen de gül. Düşene bir de sende vur. Vur yavrum, acıma. Vurun kahpeye."

Odada gürültülü kahkahalar yankılandığında dediklerini takmadan yanağını okşayarak bizimkilere baktım.

"Hadi siz çıkın," diye başımla kapıyı işaret ettim. "Sakinleşsin biraz."

Bizimkiler gülerek kapıya doğru yönelirken Ali, yatağın önünde durdu. Elini dramatik bir şekilde göğsüne koydu.

"Ciddi ciddi düşündüm de, sen iyileşene kadar ben senin kişisel asistanın olayım. Tek kolla yapamadığın her şeyi ben yaparım."

Rauf ona baktı, gözleri daralmıştı.

"Ali, sen benim kişisel asistanım olsan, bir saate kalmaz ya sen beni öldürürsün, ya da ben seni."

"İkinci ihtimal daha yüksek," diye mırıldandı Demir kapıda.

Fırat, Ali'yi kolundan tutup koridora çekmeye başladı.

"Hadi hadi, tamam yeter bu kadar. Şakanın boku çıkmadan çıkalım artık."

Kapı kapandığında, odada bir anlık sessizlik oldu. Sonra Rauf derin bir nefes verdi ve başını yastığa yasladı. Gözlerini kapattı.

"Of," diye mırıldandı. "Onlarsız ne yapardım bilmiyorum. Ama onlarla da ne yapacağımı bilmiyorum. Bazen beni deli ediyorlar."

Yatağın kenarına oturdum. Elini tuttum.

"Hepsi senin iyi olman için burada. Biliyorsun, sadece biraz gevezeler."

Gözlerini açtı ve bana baktı. O an, yüzündeki tüm öfke ve yorgunluk erimiş, yerini saf bir şefkate bırakmıştı.

"Biliyorum, o yüzden kızamıyorum. Kızdığım kendim. Şu an burada yatıyor oluşuma kızıyorum. Dışarıda geçmişimiz kol geziyor ve ben sadece burada mal gibi yatıyorum."

Parmaklarımla elinin üstünü okşadım.

"Mal gibi yatmıyorsun, Rauf. İyileşiyorsun. Ve iyileşmek de bir savaş. Belki silahlarla değil, ama kendi vücudunla."

"Çok yavaş," diye fısıldadı, gözleri tavana dikilmişti. "Her saniye, dışarıda neler olup bittiğini düşünmeden edemiyorum. Sancaklı, Ava ve sen, siz. Hepiniz dışarıdasınız, tehlikenin içinde. Ben ise-"

"Biz senin yanındayız," diye kesip attım sözünü. "Her an. Ve sen de benim yanımdasın. Rauf, altı gün boyunca uluslararası bir sudaydınız. Sizi bir an için oradan alamayacağımız için çok korktuk. Dışarıdaki o insanlar, daha gözlerini bile kırpmadılar. Sırf nasıl sizi kurtaracağız diye düşünmekten."

Sağlam elini kaldırdı, yüzüme dokundu. Parmak uçları yanağımda gezindi. "Bazen," dedi, sesi kalınlaşmıştı, "tim için korkmaktan kendimi alamıyorum, Miraç. Öyle bir korku ki omzumdaki acıdan daha beter."

Rauf'un tim için neden korktuğunu biliyordum. Geçmişte yaşanmış olaylardan kaynaklanıyordu. Hiçbiri bize ait bir geçmişin yükünü taşımak zorunda değildi, ama hepsi bunun bilinceydi. Ona rağmen yanımızda kalmaya devam ediyorlardı.

Sağ elimi elinden ayırıp yanağına dokundum.

"Rauf, korkularını anlayabiliyorum. On sene boyunca sen o insanlarla birlikte yaşadın, nefes aldın. Sırtlarınızı hep birlikte korudunuz. Onlar, bunun farkında. Belki onlarda korkuyorlar. Çünkü sen onlar için yalnızca bir komutan değilsin. Bir abi, bir dost belki de bir kardeşsin. Ama unutma. Senin güçlü olman, onları ayakta tutan tek etken."

Elimi çekip komodine uzandım.

"O yüzden şimdi şu duygusallıktan artık bir sıyrılalım," dedim ve diş fırçası ile macunu aldım. Yataktan kalkıp ona baktığımda Rauf, derin bir nefes aldı ve omzuna baktıktan sonra nefesini yavaşça verip yataktan kalkmak için hareketlendi.

"Dur, yavaş," diyerek koluna girdim. "Sadece destek olacağım, zaten sen yapıyorsun."

Ayağa kalkışı yavaş ve ölçülüydü. Her hareketinde yüzü geriliyor, dişlerini sıkıyordu, ama pes etmiyordu. Banyoya doğru ilerlerken adımları sağlamdı, sendeleyen biri gibi değil, sadece dikkatliydi. Odanın içindeki küçük hastane banyosunun kapısını açtım. Işık otomatik yandı, soğuk, steril bir beyazlık her yanı kapladı. Lavabonun önüne geldiğimizde Rauf, aynadaki yansımasına baktı. Gözlerinin altındaki mor halkalar, solgun yüzü, sargılı omzunu görünce duraksadı.

Bedeninin hafifçe titrediğini hissettim. Soğuk mu, yoksa güçsüzlükten mi bilmiyordum. Lavaboya yaslandı, sağlam elini mermer tezgâha dayadı. Aynadaki yansımasına bakarken sağ yanağının içini dişlemeye başladı. Kaşları hafifçe çatılmıştı. Diş fırçasına birazcık macun sıkıp ona uzattığımda aynadaki bakışları beni buldu. Sağ eliyle aldı, ama ağırlığını tekrar lavaboya vermek zorunda kaldı. Sol tarafı tamamen hareketsizdi, sargılar ve sabitleyici onu bir heykel gibi dondurabiliyordu.

Arkasından geçip sağ tarafında durdum. Ellerimi canını acıtmadan karnının önünde bağlayıp alnımı çıplak sırtına yasladım. Isısını, gergin kaslarını, her şeye rağmen ayakta durma kararlılığını hissedebiliyordum. Aynada, onun gözlerine baktım. Önce diş fırçasını ağzına götürmekte tereddüt etti, sonra yavaşça başladı.

Ben ise sadece ona tutundum. Nefesim, onun sırtına değiyor, her nefes alışımda kasları biraz daha gevşiyor gibiydi. Bir ara durdu, nefes nefese kalmıştı. Aynada göz göze geldik. İçinde bir utanç, bir öfke vardı. Bu durumda olmamıza bir öfke.

Başını iki yana salladı, çenesini sıktı. Yeniden dişlerini fırçalamaya başladıktan kısa bir süre sonra, sağ elindeki fırçayı tutarken musluğa uzandı. Sensör onun elini algıladığında fırçayı tek eliyle yıkadı. Biraz geri çekilip ona alan tanıdım. Hafifçe öne doğru eğildi ve sağ avcunun iççine aldığı suyla ağzını birkaç kere çalkalayıp tükürdü.

Sağımda kalan kâğıt havludan birkaç parça koparıp ona döndüğümde doğruldu. Yanaklarından ve alnından süzülen sular, çenesinden aşağı, boynunun kaslı hatları boyunca göğsüne doğru kristal bir nehir gibi aktı. Her damla, teninin sıcaklığında buharlaşıyor, yerini yeni bir nem izine bırakıyordu. Işık, ıslak cildinde parıldıyor, onu bir heykel gibi aydınlatıyordu.

Havluyu uzattım. Sağ eliyle alıp yüzünü silerken, aynadaki ifadesi değişti. Kâğıdın sert dokusu yanaklarından geçerken, yorgunluğun ağırlığı azalıyor gibiydi. Altında, küçük bir zaferin sakin ışıltısı parlıyordu. Bir dağın zirvesine tırmanmış da, geriye dönüp kat ettiği yolu gören dağcının sessiz gururu gibi.

Döndü, bana baktı. Sol tarafını hareket ettiremediği için tüm bedeniyle, yavaş ve kasıtlı bir hareketle dönmek zorunda kalmıştı. Adeta, kırık kanatlarına rağmen yön değiştirmeye çalışan bir kartal gibiydi.

Yüzünü izledim. Bana kader gibi bakıyordu. Gözlerindeki kahverengi, sadece bir renk değildi artık; içinde fırtınaların sustuğu, savaş alanlarının tozunun çöktüğü, enkazın ortasında filizlenen ilk yeşil sürgünün rengiydi. Bakışları, bir haritanın üzerine düşen ilk işaret gibiydi. Henüz yol çizilmemişti, ama başlangıç noktası belli olmuştu. O nokta, şu anda, bu küçük banyoda, iki nefesin kesiştiği yerdi.

Nemlenmiş ve burukmuş kâğıt havluyu çöpe atarken bakışı yerinden hiç kıpırdamadı. Beni öyle sarmalıyor, öyle kuşatıyordu ki, nefes almak bile onun izniyle mümkünmüş gibi geliyordu. Dudakları hafif aralandı.

"Sana bir sözüm vardı."

Gülümsedim.

"Demek hatırlıyorsun."

Gözlerindeki bakış değişmedi. O kahverengi derinlikte, bir fırtınanın dindiği anın sessizliği vardı. "Unutur muyum?" diye fısıldadı, sesi banyo duvarlarında hafif bir yankıyla çınlayarak. "Seninle başlayan her cümlem, bir ant içmek gibidir. Ve ben," diye ekledi, tüm bedeniyle bana biraz daha yaklaşırken, sol tarafındaki sargıların hareketsizliğine rağmen, "antlarımı asla bozmam."

Aramızdaki mesafe eriyordu. Lavabonun serin mermeri, onun bedeninin sıcağı, havadaki nane ve antiseptik kokusu bulanıklaşıyor, odak noktam sadece onun gözleri ve o hafif aralık dudakları oluyordu. Yavaşça, tereddütsüz, ona yaklaştım. Ellerimi, yavaşça beline sardım. Başımı hafifçe yana eğdim, nefesim onun çenesine değdi.

"Öyleyse," diye fısıldadım, sesim neredeyse duyulmuyordu, "sözünü tut."

Alt dudağını aralık dudaklarımın arasına bıraktığı an, zaman iki damla cıva gibi birleşti ve dondu. İlk temas bir şimşek değil, derin bir denizin dibinden yükselen ilk baloncuk gibiydi; yavaş, kaçınılmaz, hayat doluydu. Üst dudağımı emdiğinde, gözleri kapandı. Burnundan verdiği sert nefesi, sus çizgime doldu.

Nefesim, bir an için tutuldu, sonra onun ağzından içeri, bir ilkbahar rüzgârı gibi doldu. O nefes, sadece hava değildi; yaşamın kendisiydi. O yaşama karşılık verdim. Onun varlığı, içimdeki boşluklara, korkuların kemirdiği yerlere, yalnızlığın soğuk köşelerine aktı. Her bir molekülüyle, beni yeniden dolduruyor, canlandırıyor, onarıyordu. Onun nefesi benim ciğerlerimde hayat bulurken, benimki de onunkilerde bir sığınak, bir vaat oluyordu.

Sağ eli, yavaşça boynuma kaydı. Parmaklarının titreyişini, güçsüzlüğünü, ama kararlılığını hissedebiliyordum. Saçlarımın diplerine daldığında, her bir temas bir kök salış gibiydi. Beni tutuyor, sabitliyor, bu dünyaya bağlıyordu. Güçsüzdü, evet ama niyeti bir dağ kadar güçlüydü. O niyet, parmak uçlarında bir titreme olarak değil, dokunuşun derinliğinde, sahiplenişin kesinliğinde vücut buluyordu.

Sol tarafı hareketsiz kalsa da, sargılar ve sabitleyiciler onu bir yarısı donmuş bir heykel gibi bıraksa da, sağ tarafıyla tüm evreni kucaklıyor gibiydi. Ben, o kucaktaki evrendim. Dudaklarımız hızlı değil, hasret giderircesine hareket etti. Her bir hareketimiz bir soruydu, her bir temas bir cevaptı. Alt dudağımda, alt dudağında, üst dudağımda, üst dudağında, dilinin ucu dişlerimin kenarında gezindiğinde ona karşılık verdim. Bu bir tutku patlaması değil, bir haritanın satır satır çizilişiydi.

Kayıp bir kıtanın yeniden keşfi.

Öpüşümüzün ritmi, artık iki kalbin şafağı bekleyişi gibiydi. Nefesimiz birbirine karıştıkça, aramızda yeni bir soluk doğdu. Benim nefesim ona hayat, onunki bana can olurken, bu küçük banyoda, bu sessiz anın içinde, ikimizin de asla tam olarak iyileşmeyeceğimizi, ama birlikte bütün olabileceğimizi anladım. Bu öpüş bir antlaşmaydı; yaralarımızı saklamak değil, onları birbirimizin nefesiyle iyileştirmek üzerineydi.

Çekildiğimizde, alınlarımız birbirine değiyordu. Nefesimiz hızlı, karışıktı.

"Sen benim çoktan yaşamımın nefesi olmuşsun," diye fısıldadı. "Sensiz öleceğim sandım ben."

Her kelime, sıcak bir buğu gibi dudaklarımdan tenime süzüldü. Gözlerini kapalı tutuyordu, kirpikleri ıslak ve ağırdı. Sanki bu itirafı, karanlığa bakarak yapmak daha kolaydı.

"Ölmedin," diye karşılık verdim, sesim onunkinden daha güçlü çıkmasına rağmen, içimde aynı korkunun yankılanışını hissediyordum. "Çünkü buna asla izin vermezdim."

Gözlerini açtı. O derin, fırtınalı kahverengi, şimdi sadece beni görüyordu. İçinde, o karanlıkta hissettiği o mutlak yalnızlığın ve kayboluşun gölgesi hâlâ duruyordu. Parmaklarımı yanağına götürdüm, başparmağımla göz çukurunun altındaki mor halkaları okşadım.

"Mo mhaighdeann-mhara gun choimeas," dediğinde, başparmağım duraksadı. Devam etti. Sanki, geçmişten gelen bir fısıltıyı taşıyordu. Sanki, daha önce konusu geçen bir cümleden bahsediyordu. Ruhum, bu cümleyi tanıyordu. Sesinin titreşimi, tenime, kemiklerime işledi. Her bir hece, bir dalga gibi üzerime çarpıyor, içimdeki Sirena'yı uyandırıyordu. "Bidh thu nad fhalladh dhomh a loisgeas mo chridhe gu luaithre."

Benim eşsiz deniz kızım. Kalbimi küle çevirecek felaketim olacaksın.

Gözlerim doldu. Beni bir felaket, bir yıkım olarak görmüştü ve buna rağmen kalbini bana sunmuştu. Onu yakıp küle çevireceğimi biliyordu ve bunu yapmıştım.

"Rauf..." diye fısıldadım, sesim titreyerek.

"Şşş," dedi, sağ elinin parmağı dudaklarıma dokundu. "Biliyorum. Anlıyorsun. Başka söze gerek yok."

Gerçekten de yoktu. O kelimeler, büyük bir sessizliği, yüzlerce anlatılmamış korkuyu, sayısız ölümden dönüşü aşıyordu. Onun için ben, bir siren değildim. Bir deniz kızıydım. Hem büyüleyici hem de ölümcül, hem onun doğal elementi hem de onu boğabilecek bir güçtüm.

Bunu bile bile bana âşık olmuştu.

"Sen de," diye karşılık verdim nihayet, "benim dipsiz denizimsin. İçinde kaybolduğum ve asla çıkmak istemediğim."

Gözlerinde bir şey parladı. Sonra, dudakları hafifçe büküldü. O acı, yorgun, ama artık teslim olmuş gülümsemesiyle. Onunla birlikte banyodan çıkarken, sadece fiziksel bir yer değiştirmiyorduk. O kadim sözler, aramızda görünmez bir bağ örmüştü. O, benim felaketimi kabul etmişti. Ben de onun dipsizliğini.

Onun bana boyun eğişinin bir zincir olduğunu sanıyordum. Meğer zincir, benim gururummuş. Onu hapseden, benim ihtiyacımın onun üzerindeki ağırlığıymış. İçimde kaderin zihnimde bıraktığı, o derin boşluk gözüktü. Ama bu boşluk, beni içine çekmiyordu. Beni sertleştirip keskinleştirirken, başka birini o boşluğa doğru çekiyordu.

Sekene.

Sirena'yı içine çeken aldatıcı sükûnetin adı, buydu.

Bu, bir şeyi gerçekten kaybetmeden önce hissedilen, keskin, tetikte ve ölümcül bir boşluktu. Onu aldatıcı sükûnetten çekip çıkarmak için, kendi boşluğumu bir mızrak, kendi sessizliğimi bir çığlık haline getirmem gerekiyordu. Çünkü onun sessiz oluşu bir barış değil, bir vazgeçişti. Ve ben, onun vazgeçmesine asla izin veremezdim. Çünkü onun vazgeçmesi, benim kendi gururumun enkazına gömülmem demekti.

İkimiz de yanılmıştık.

O, beni kontrol ettiğini sanmıştı.

Ben, onu koruduğumu.

Oysa ikimiz de, birbirimizin hutamesinin dişlileri arasında öğütülüyorduk.

Şimdi dişliler durmuştu.

Ve sessizlik, çığlıktan daha yüksek sesle bağırıyordu.

Lo strano vizio della signora Wardh, Nora Orlandi

Ceylin Candan, Ağzından

Geçmişi ölüm kokan bir adamı öpüyordum.

On yıllık bir mezardan, bir yalanın karanlık rahminden fışkıran, zehirli bir buhardı. Ve ben, o nefesi içime çekiyor, kendi yıkılışımın ilk nefesini alıyor gibiydim. Arven Doruk Aslan, göğsümün derinliklerinde zehirli bir tohum bırakıyordu. Ben, o çiçek gibi açıyordum. Kırmızı örümcek zambağı, Higanbana.

Mezarlıkların yanında yetişen ölüm çiçeği.

Ellerim, onun göğsünde, kalbinin üzerinde titriyordu. Orada, kaburgalarının ardında, bir zamanlar öldüğünü sandığım kalbi atıyordu. Onu öldürecek şeyin kapının hemen arkasında oturan kişinin olduğunu bilmek... Bunu hissetmek, her şeyden daha ürperticiydi.

Dudakları, benimkilerin arasına çakılı kalmıştı. Yumuşak bir buluşma değil, bir çarpışmaydı bu. Adeta beni, kendi varlığına, o karanlık özüne mühürlemeye çalışıyordu. Toprak kokan nefesi, burnumdan içeri dolarken, kapalı gözlerimi yakıyordu. Bu bir öpüş değil, bir yüzleşmeydi.

Onun geçmişinin mezarlığına, kendi isteğimle iniyordum. Dudakları, ilk temasta bir mezar taşının soğukluğundaydı. Sert, keskin, üzerinde kayıp bir isim kazılı gibi. Ama bir saniye sonra, altında yatan şeyi hissettim. Öfke değil, kederdi. Öyle derin, öyle kemikleşmiş bir kederdi ki, öfkeye dönüşmüş, katılaşmış, bir zırh halini almıştı. Ve ben, dudaklarımla o zırhı delmeye çalışıyordum.

Alt dudağım, onun dudaklarının arasında sıkışıp kalmıştı. O ince, hassas deri parçası, onun istilasının ilk hedefiydi. Dilinin ucu, önce dudağımın çizgisine, o ince sınıra dokundu. Alt dudağımın yumuşak iç yüzeyini, baştan sona, acımasız bir yavaşlıkla taradı. Her bir milimetre karesini işgal etti. Tuzlu gözyaşlarımın izlerini, titreyişimi, şaşkınlığımı yalayıp aldı. Bu bir okşama değildi. Bir keşifti.

Ve keşfettiği şey, benim direnişimin eriyip gittiğiydi.

Dudaklarım, onunkilerin baskısına boyun eğmiyordu. Karşı koyuyordu. Alt dudağımı, onun dudaklarının arasından çekip, onun dudaklarını kendi dişlerimin arasına aldım. Hafifçe. Bir uyarı gibi. Sonra, dilimi, onun istila eden dilinin üzerine gönderdim. O an, öpüşümüz değişti. Bir saldırıdan, savaş alanına dönüştü. Nefes nefese, umutsuz, korkunç bir dansa. Ciğerlerimizdeki ölüm kokusu, artık şimdi ikimizin de soluduğu, paylaştığı bir zehirdi.

Bir an için nefesim tamamen kesildi. Boğuluyordum. Onun öfkesinde, karanlığında, açlığında boğuluyordum. Ellerim, onun göğsünde çaresizce kıvrıldı. İtmek mi? Aslında, kendimi ona doğru itiyordum. Çekmek mi? Onun bedenini, kendi bedenime çekmeye çalışıyordum. İkisi de aynı şeydi artık.

Ayrıldığımızda, dudaklarım yanıyordu. Dudaklarım, onun dişlerinin ve dilinin izleriyle hatırlanıyordu. Nefesim hırıltılıydı. Okyanuslarını örten kirpiklerinin arasından sızan gözyaşlarını gördüğümde tepki veremeden yüzümü sert göğsüne yasladı.

"Arve-"

"Şşş," dedi, sesi saçlarımın arasından, doğrudan kafatasıma işleyen boğuk, yorgun bir fısıltıydı. Kelime değil, bir nefesti. Elleri, sırtıma kaydı, beni hafifçe, ama kaçınılmaz bir şekilde göğsüne daha da çekti. Hareketi, bir talep değil, bir ihtiyaçtı. "Böyle kal."

Nefesim, onun tişörtünün kumaşına hapsoldu. Burnumun ucuna, ter, sabun ve o derin, ölüm kokusunun hafiflemiş hali karışımı bir koku geldi. Bu sefer içime çekmek zorunda kalmıyordum. Sadece oradaydı. Beni kuşatıyordu.

"Ben çok yorgunum, Ceylin."

İtirafı, öpüşünün ya da öfkesinin aksine, çıplak, savunmasız ve kırılgandı. Tüm o efsanevi gücün, tüm o kontrol manyasının arkasında, sadece yorulmuş bir adam vardı. On yıllık bir koşudan, bir hayaletle dövüşmekten, kendi gölgesinden kaçmaktan bitap düşmüş bir adam. Ve şimdi, bir anlığına, duruyordu.

Dolan gözlerimi kapattım. Onun yorgunluğunu, göğsündeki sıcaklığı, kalp atışlarının ritmini içime çektim. Ellerim, hâlâ onun yanlarında asılıydı. Şimdi, yavaşça, tişörtünün yan dikişlerine, beline doğru kaydırdım. Koridorun loş sessizliğinde, sadece nefes alışverişlerimiz ve uzaklardan gelen mekanik bir uğultu vardı. Kapının ardındaki dünya, Sancaklı, babam, tüm operasyon bu anın dışında, soluk ve uzaktı.

Burada, Arven Doruk Aslan'ın göğsünde, dünyanın tek gerçek yeri burasıymış gibi kaldım. Onun yorgunluğu, bulaşıcıydı. Kendi kemiklerimde de, bu sonsuz geceyi taşımanın ağırlığını hissettim. Ama şimdi, bu ağırlığı paylaşıyorduk.

Derin bir nefes aldı. Yanağıma kalbinin güçlü ritmiyle vuran göğsü, yüzümün altında genişledi, sonra tekrar alçaldı. Hareket, bir karar vermenin, yeniden toparlanmanın ilk adımı gibiydi. Yavaşça yanağımı göğsünden ayırdım. Gözlerimi açtığımda, ilk gördüğüm şey onun boynundaki hayat çizgileriydi. Gergin tendonlar, bir arpın telleri gibi, içinden geçen her acıyı, her bastırılmış çığlığı taşıyordu. Yavaşça çenemi kaldırdım. Yukarı baktım.

Geçmişi ölüm kokan bir adamı öpmüştüm. Ama şimdi, o geçmişin ta kendisi, onun gözlerinden süzülüp akıyordu.

O efsanevi çivit mavisi, şimdi bir fırtına sonrası gök gibiydi; berrak ama yıkılmıştı. Etrafını saran ince, kırmızı damar ağı, içinde kopan sessiz kasırganın haritasını çiziyordu. Yanaklarında, solgun ışıkta solukça parlayan iki nemli iz vardı. Sonra, o iki büyük damla geldi.

Göz kapaklarının kenarından süzüldüler. Ağır ve yavaştı. Yolculukları kısaydı, ama her biri bir ömrün yükünü taşıyor gibiydi. Büyük bir pişmanlığın, o damlaların içinde billurlaşıp aktığını gördüm. Bu, öfkenin ya da acının gözyaşları değildi. Beni öptüğü için pişman mı olmuştu?

"Pişman mısın?" diye sordum. Sesim, koridorun boğuk sessizliğinde bir çekiç darbesi gibi çıktı. Ama içimde, o iki damlanın düştüğü yerde, bir şey parçalanıyordu.

Arven, gözlerini kapadı. Göz kapakları, incecik, neredeyse şeffaf bir perde gibi, içindeki fırtınayı saklamaya çalıştı. Boğazındaki âdem elması, sert, acılı bir hareketle yukarı aşağı oynadı. Yutkunduğu şey, bir kelime değil, bir lanetti.

"Evet."

O tek hece, göğsüme saplanan bir buz kılıcı gibiydi. Sesi taş gibi sertti, evet. Ama ben, o sertliğin ardındaki çatlağı duyabiliyordum. İçi, tıpkı yanaklarından süzülen o damlalar gibi kırılgandı. Ve bu kırılganlık, bana saplanan kılıcı döndürüp yeniden sapladı. Çünkü pişmanlığı, sadece yaptığı şeye değil, hissettiği şeye dairdi.

Sırtında duran ellerim aniden cansızlaştı. Onlar, bir an önce, onun dünyasında bir sığınak, bir denge noktasıydı. Şimdi ise, ihanet edilmiş bir anlaşmanın ağır, işe yaramaz kalıntılarına dönüşmüştü. Parmak uçlarımda, kanın çekildiği bir uyuşma yayıldı. Onları, yavaşça, bir hayalet elinin bedenden ayrılışı gibi çektim. Kumaşın üzerinde sürüklenişleri, son bir temasın, son bir bağın kopuşunun hüzünlü kaydıydı. Sonra havada, ne yapacağını bilemeyen iki yabancı nesne gibi asılı kaldılar, ve nihayet yanlarıma, boşluğa düştüler.

Bir adım geri attım. Her şey çok uzaktı artık. Betonun soğukluğu, ayak tabanlarımdan bacaklarıma, oradan göğsüme, kalbime kadar yükselen bir ürpertiyle vücudumu dondurdu. Açtığım o bir adımlık mesafe, bir uçurumun genişliği kadar büyüktü. Ona baktım.

Gözleri kapalı, yüzü bir askerî anıtın katı, ifadesiz ciddiyetine bürünmüştü. Ama işte orada, o mermer maskenin üzerinde, kanıtlar vardı. Yanaklarındaki o soluk, ıslak izler. Kapalı göz kapaklarının hafif, amansız titreyişi. Heykelin içinde, canlı, acı çeken bir şey olduğunun sessiz çığlıklarıydı bunlar. Tokat mı bekliyordu bilmiyordum ama ona tokat atmayacaktım.

Çünkü o pişmandı.

Ama ben sonradan pişman olacağım tokadı, ona atmak istemiyordum.

Bunun düşüncesi bile içimde bir şeyi paramparça etti.

Ben, Arven Doruk Aslan'ı seviyordum. Belki daha fazlası. Belki çok daha fazlası. O kontrol manyasından, o buzul mavi gözlerin altındaki fırtınadan, o kırılgan anlarda ortaya çıkan yaralı adamdan, hoşlanıyordum. Onun benim için hissettiği şeyin varlığını, o öpüşte, o dokunuşlarda, o yorgun itiraflarda hissetmiş ve sevmiştim. Korkmuş, direnmiş, ama bir parçam kabullenmişti.

Ve şimdi, o pişmandı.

Pişmanlığı, beni bir hata olarak damgalıyordu. Kontrolden çıkmış, zayıf bir anın ürünü. Geçmişinin ağır yüküne yenik düştüğü bir sapma. Ben, onun için bir sapmaydım. Bir lekeydi. Öfkesinin, yalnızlığının, yorgunluğunun yarattığı geçici bir sanrı.

Bu düşünce, ciğerlerimdeki havayı aniden boşalttı. Nefes almakta zorlandım. Gözlerim yeniden yanmaya başladı, ama bu sefer öfkeden ya da üzüntüden değil, değersizliktendi. Kendimi, bir an için, onun gözünde değerli, belki de kutsal bir şey olarak görmenin saf, aptalca umudunun yıkılışından.

Gözlerimi, onun kapalı gözlerinden ayırmadım. İçimdeki yıkımın, parçalanan her umudun, kırılan her cam parçasının sesiyle konuştum. Sesim, bir nefes fısıltısından daha güçlü, bir çığlıktan daha zayıftı; yıkıntıların diliydi.

"Bana bir mezarlığın dibini gösterdin, Arven Doruk Aslan."

Sözlerim, loş koridorda ağır ağır yankılandı, sanki her kelime zemine düşen bir kürekle kazılıyordu. Sadece taşlarını, çitlerini değil. Toprağın altını. Çürüyen ahşabı, kemiklerin solgun beyazlığını, sessizliğin boğucu ağırlığını. Kendi mezarlığını. Kayıp zamanın çürümüş kokusunu ciğerlerime doldurayım diye, beni oraya, en derin çukura kadar çekmişti.

"Ve ben," diye devam ettim, sesimde artık bir titreme vardı, ama bu zayıflık değil, keskinleşmiş bir bıçağın ince titreyişiydi, "orada, o karanlıkta, açan bir çiçek olmak istemediğimi anladım."

O an, gözleri açıldı.

O çivit mavisi, artık fırtına ya da netlik değildi. Bir mezarlığın gece vaktine yansıyan gökyüzüydü. Derin, dipsiz, yıldızsız. İçinde yansıyan tek şey, benim yüzümün hayaletiydi. Hiç kıpırdamadı. Sadece, o mezarlık gökyüzü gözleriyle baktı. Sanki en kötü korkusunun gerçek olduğunu görmüş ve şimdi, o gerçeğin ağırlığı altında eziliyordu.

Ben, onun mezarının yanında açan bir ölüm çiçeği olmuştum.

Onun gözleri ise artık benim için hep mezarlığı yansıtacaktı.

"Bir daha asla," dedim, her heceyi, bir mezar taşına kazır gibi vurgulayarak, "karşıma çıkma."

Hızla sırtımı döndüm. Beton zeminde attığım her adım, kalbimin son atışları gibi seri ve yankılıydı. Onu orada, kendi pişmanlığının ve benim reddiyemin ortasında, o loş koridorda bırakıyordum. Belki de, onun için en büyük ceza buydu, terk edilmek. Tıpkı geçmişinde kaybettikleri gibi.

Ama ben geriye bakmadım. Çünkü baktığım her şey, bir mezarlık kokuyordu. Ve ben, artık o kokuyu ciğerlerimde taşımak istemiyordum. Ama çok geçti.

Adımlarımın nereye gittiği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Zihnim, Arven'in o 'Evet'inin ve benim 'Bir daha asla'mın çarpıştığı, parçalanan bir patlamanın içinde sönük bir radyo sinyali gibiydi. Gözlerim, loş ışıkları, kapı numaralarını, duvarları görüyor ama kaydetmiyordu. Vücudum, bir hayalet gibi, bir koridordan diğerine sürükleniyordu.

Sonunda, bir kapının soğuk yüzeyine sırtımı dayadığımı hissettim. Metal ya da ahşap, bilemedim. Sadece duran bir şeydi. Ve ben, artık duramıyordum. Bacaklarımın altındaki güç aniden boşaldı, sanki kemiklerim erimişti. Yavaşça, bir perdenin süzülüşü gibi, beton zemine çöktüm. Dizlerim göğsüme çarptı, kollarım onları sardı. Küçük, savunmasız bir top haline gelmiştim.

Ellerim yüzüme gittiğinde, avuçlarımın içi ıslaktı. Ama bu seferki yaşlar, sessiz değildi. Boğazımdan, göğsümün derinliklerinden kopup gelen hıçkırıklar, o boş koridorda çirkin, yankılanan bir gerçeklikle patladı. Sesim, bir sızlanma değil, bir yarılıştı. İçimdeki umudun, korkunun, o küçük, yasak sevginin dışarı akışıydı. Her hıçkırık bir yenisini boğazımda yırtıyor, acısını ciğerlerimde yakıyordu. Orada, o soğuk zeminde, kendi yıkımımın sesiyle titreyerek ağladım.

O kadar kaybolmuştum ki, ayak sesleri ancak çok yaklaştığında kulaklarıma ulaştı. Hızlı, kararlı, askerî botların çıkardığı tok sesler. Başımı kaldırmaya çalıştım, ama boynum taş gibi ağırdı. Gözlerim, bulanık bir suyun altından bakıyormuş gibiydi. Sadece, önümde duran bir çift botun siluetini ve sonra, yere çömelmiş bir gölgeyi seçebildim.

Sonra, ellerime dokunan bir temas hissettim. Parmaklar, benimkilerin üzerine, beklenmedik bir nezaketle yerleşti. Sıcaktılar. Canlıydılar. Arven'in o umutsuz, sahiplenici dokunuşundan ya da babamın koruyucu avuçlarından tamamen farklıydı. Bu, yabancı, ama insani bir dokunuştu.

"Ceylin?"

Ses tok, telaşlı, içten bir endişeyle titriyordu. Bir erkek sesiydi. Bizim kattan birisi? Üsteki bir er? Bilmiyordum. Zihnim, isimleri ve yüzleri birbirine karıştırıyordu.

"İyi misin?"

İyi miyim? Soru, ağlamamın ortasında saçma, komik bir şaka gibi çarpıyordu kulaklarıma. İçimde bir şey, acılı bir gülme dürtüsüyle kabardı, ama boğazımdan sadece boğuk bir hıçkırık çıktı.

Gözlerimi, ellerime dokunan parmaklara doğru çevirmeye çalıştım. Görüntü hâlâ bulanıktı. Ama dokunuşu hissedebiliyordum. O temas, beni, o mezarlık kokusunun ve kendi hıçkırıklarımın girdabından bir anlığına çekip çıkardı. Gerçek bir temastı. Acil, endişeli, ama temizdi. Kanunla, görevle, geçmişin lanetiyle lekelenmemişti.

Gözyaşlarımla bulanıklaşan bakışlarımı zorlukla odaklamaya çalıştım. Görüntü, suyun altından yüzeye çıkan bir nesne gibi yavaş yavaş netleşti. Önce siyah takım elbisenin keskin hatları, sonra temiz tıraşlı bir yüz, ve nihayet, tanıdık, sakin, ama şu an derinden endişeli iki ela göz.

Alper'di.

Askeri Savcılıkta çalışan, babamla sık sık görüşen, dosyaları titizlikle inceleyen Cumhuriyet Savcısı Alper Yıldırım Acar. Masasında her zaman düzenli yığılmış belgeler, gözlerinde hep kanunun soğuk mantığını arayan bir parlama olurdu. Ama şu an, o gözlerdeki tek şey şok ve koruyucu bir içgüdüydü.

"Ceylin," diye tekrarladı, sesi yumuşak ama kararlı. Beni tanımanın, rütbe ve protokolün ötesinde, insani bir aciliyetle. "Ne oldu? Yaralı mısın?" Gözleri, hızla üzerimde gezindi, bir yara, bir leke, fiziksel bir işaret aradı.

Yaralı mıydım? Evet. Ama yarası görünmeyen, içeride, kemiklerime işlemiş bir yaraydı bu. Ona bunu anlatamazdım. Anlatmamalıydım.

Başımı, güçsüzce iki yana salladım. Boğazım hâlâ hıçkırıklarla tıkanmıştı, konuşmak imkansızdı. Sadece, elimi, onun ellerinden yavaşça çektim. Teması iyiydi, ama yabancıydı. Arven'in dokunuşunun aksine, hiçbir şey çağrıştırmıyor, hiçbir mezarlığı hatırlatmıyordu. Bu, bir rahatlama olmalıydı. Ama sadece, içimdeki boşluğu daha da belirginleştiriyordu.

Alper, geri çekilmedi. Çömelmiş pozisyonda kaldı, bana bir kaçış alanı bırakacak kadar mesafede, ama yardım etmeye hazırdı. Profesyonel bir savcının analitik bakışı, şimdi insani bir durum değerlendirmesine dönüşmüştü.

"Kalk hadi, ofisimin tam önündesin," dedi, sesi düşük ve mantıklı. "İçeriye gel."

Ayağa kalktı, sonra bana uzattığı elini düzelterek, kolunu uzattı. Bakışlarım, onun uzattığı koluna kaydı. Bu, Arven'in beni kendine çeken o amansız, sahiplenici kavrayışı değildi. Bu, resmi, saygılı bir teklifti. Reddedebilirdim. Ama ayakta duracak gücüm yoktu. Nefesimi derin çekip, titreyen elimi, onun koluna bıraktım. Dokunuşu sağlamdı. Güven vericiydi. Tarafsızdı. İhtiyacım olan şey buydu belki de şu an. Hissiz olmaktı.

Ayağa kalktığımda, dünya bir an sallandı. Alper, dengemi sağlamak için diğer elini hafifçe omzuma koydu, ama hemen çekti.

"Yavaş ol."

Onun ofisine girdiğimizde beni, masasının karşısındaki koltuklara oturttu.

"Babanı aramamı ister misin ya da Binbaşı Arven Doruk Aslan'ı? Sorguya indiğinizi duymuştum, bir sorun mu oldu?"

Arven'in ismi, odada bir hayalet gibi belirdi aramızda. Alper, onunla çalıştığımızı biliyordu. Mantıklı bir seçenekti. Ama o isim, mideme dondurucu bir ağırlık oturtturdu. Bir daha asla.

"Hayır," diye zorlukla çıkardım sesimi, kelime boğazımda bir tıkaç gibiydi. "Babamı, babamı da arama. Sadece... Biraz dinlenip gideceğim."

Alper bir an duraksadı. Kurallar, protokoller zihninden geçiyordu eminim. Ama sonra, yüzümdeki mutlak çaresizliği gördü. İçindeki savcı, insana yenildi.

"Tamam, sen nasıl istersen," dedi ve masanın üzerindeki suya uzandı. Alper, suyu alıp önümdeki sehpaya koydu. Cam şişe, plastik sehpaya hafif bir tak sesiyle değdi. Hareketi sade, düşünceliydi. Sonra, geri çekildi ve kendi koltuğuna, masasının arkasındaki yere oturdu. Aramıza mesafe ve masa koymuştu.

Odası, babamınkinden daha küçük, daha modern, daha az kişiseldi. Duvarlarda sadece bir Türk bayrağı ve bir takvim; masasında, düzenli yığınlar halinde dosyalar ve bir bilgisayar vardı. Her şey, kontrol ve mantığın somut haliydi. Şu an içinde bulunduğum duygusal kaosa tam bir tezattı. Belki de bu yüzden buradaydım. Bu düzen, bu soğukluk, beni kendime getirebilirdi.

Gözlerimi, sehpadaki su şişesine diktim. Camın içindeki berrak sıvı, hareketsizdi. Benim içimdeki her şey ise hâlâ bir fırtına gibiydi. Alper'in sessiz varlığı odanın diğer ucundan üzerimdeydi. Gözlemliyordu. Analiz ediyordu. Ama baskı yapmıyordu. Bu sessizlik, Arven'in o boğucu, ölüm kokulu sessizliğinden farklıydı. Bu, sükûnetli bir sessizlikti.

"Seni bu halde kim bıraktı?" diye sordu nihayet, sesi dikkatle nötr, ama altında bir dedektifin sorgulayıcı tonu vardı. Savcı kimliği, insani endişesine galip geliyordu.

Kim mi bıraktı? İçimde acı bir kahkaha kabardı. Kimse bırakmamıştı. Ben kaçmıştım. Bir mezarlıktan, bir pişmanlıktan, bir adamdan kaçmıştım. Ama bunu söyleyemezdim.

Başımı iki yana salladım, gözlerimi sudan ayırmadan. "Kimse. Kendim. Kendim böyleyim. Sadece. Yorgunum. Çok yorgunum."

Yalan söylüyordum. Ve o, bir savcı olarak, bunu biliyordu. Ama yüzümde, daha fazla itiraf istemeyeceğine dair bir şey okudu belki. Ya da belki de, bu gece herkesten çok şey istendiğinin farkındaydı.

"Anlıyorum," dedi, ama anlamıyorum demek istiyordu aslında. "Biraz su iç toparlan. Kendine geldikten sonra konuşmak istersen ben buradayım."

Alper, benim sessizce toparlanmama izin verdi. Bilgisayarının başına döndü, ekrana odaklanmış gibi yaptı. Bana biraz özel alan veriyordu. Bu nezaketi, içimde minnettarlık uyandırdı. Titreyen elimi uzatıp su şişesini kavradım. Cam soğuktu. Kapağını açıp bir yudum aldım. Su, boğazımdaki düğümü hafifçe gevşetti, gözyaşlarının tuzlu izlerini temizledi.

Birkaç dakika sonra, biraz daha dik oturuyordum. Nefesim düzelmişti. Gözlerim hâlâ yanıyordu, ama artık yeni gözyaşları yoktu. İçimdeki fırtına, yerini tehlikeli, donuk bir sükûnete bırakmıştı.

"Teşekkür ederim, Alper," dedim, sesim artık daha net çıkıyordu.

Alper, bilgisayar ekranından yüzünü bana döndürdü.

"Duymamış olayım," dedi burukça tebessüm ederken. "Seni o hâlde hiç görmemiştim. Beni korkuttun."

Cümlesi disiplini ve her şeyi analiz eden savcı kimliğinin ötesine işaret ediyordu. Onun için, ben hep Kemal Bey'in kızı, meslektaşı, belki biraz uzak ama güçlü bir figürdüm. Şimdi ise, koridorun zeminde ağlayan, kırılgan bir kadındım. Bu, onun benimle ilgili algısını paramparça etmişti.

"Özür dilerim," diye mırıldandım, gözlerimi kaçırarak. "Kendime hâkim olamadım."

"Özür dileme," diye karşılık verdi, sesi yumuşak ama kararlı. "Hepimiz insanız. Bu gece gerçekten zordu, herkesin sınırlarını zorladı. Şu an ilgilendiğin dosyanın ne kadar arkasının karanlık olduğunu biliyoruz." Duraksadı, sanki söyleyeceği şeyi tartıyordu. "Ama bir dahaki sefere yardım iste. Kim olursa. Benden, başkasından, fark etmez. Bu yükü tek başına taşımak zorunda değilsin."

İçimde bir şey burkuldu. Minnetle, biraz da hüzünle. Çünkü bu teklif, ne kadar içten olursa olsun, içimdeki boşluğu dolduramazdı. Ama en azından, o boşluğun kenarında, elini uzatan biri olduğunu bilmek değerliydi.

Başımı hafifçe salladım, bu sefer ona baktım.

"Söz veremem," dedim, dürüstçe. "Ama hatırlamaya çalışacağım. Ve teşekkürler. Gerçekten."

Gülümsemesi biraz daha belirginleşti. Bir şey demeden bana bakarken yavaşça ayağa kalktım. Vücudum hâlâ ağır, ama zihnim biraz daha berraktı. Alper'in sözleri, dağınık duygularımı bir kalıba sokmama yardım etmişti. İnsandım. Zayıf düşebilirdim. Ama ayağa kalkmak, işimi yapmak zorundaydım.

Kapıya doğru yürüdüm ve ofisinden çıktım. Kapı arkamdan kapanırken, Alper'in ofisindeki o güvenli, düzenli dünya geride kaldı. Adımlarım sarsak değildi ama güçlü de sayılmazdı. Kendi ofisimin yolunu tuttum.

🔗

Geceyi yırtan alacakaranlık, şehrin damarlarında ağır, koyu bir kan gibi akmaya devam ediyordu. Hastanenin önündeki ıssız otopark, sokak lambalarının solgun, sarı ışıkları altında bir mezarlık sessizliğine bürünmüştü. İşte o sessizliği, aniden yırtan şey, derin, homurdanırcasına bir motor sesiydi.

Bir canavar, karanlıktan süzülerek geldi.

Zırhlı, on kişilik, devasa bir ticari araçtı. Siyah mat boyası, ışığı yutuyor, sadece sert, köşeli hatlarını belli ediyordu. Tekerleklerin üzerindeki geniş gövdeli çelik kütle, yolu ezer geçer bir ağırbaşlılıkla ilerliyordu. Camları kalın, karartılmıştı; içeriden dışarıyı görmek mümkündü belki, ama dışarıdan içerisi mutlak bir sırdı. Bu, bir taşıma aracı değil, yüzen bir kale, hareket halindeki bir sığınaktı. Ve bu gece, onun içindeki otorite, Araf Arsenyev'di.

Araç, hastanenin acil girişinin tam önünde, lastiklerinin hafif bir inilti çıkardığı noktada durdu. Motorun gürültüsü kesildi, ama onun bıraktığı baskı, havada asılı kaldı. Arka kapı, hava basıncıyla sessizce, otoriter bir şekilde açıldı.

İçeriden, tek başına, Araf indi.

Üzerinde, askerî olmayan, ama kesinlikle sivil de sayılmayacak kadar düzgün, koyu renk bir takım vardı. Yüzü, gece nöbetlerinin ve bitmek bilmeyen görevlerin solgunluğunu taşıyordu. Gözlerinin altında derin çukurlar, alnında düşünceli kırışıklıklar vardı. Ama o gözleri etrafı taradığında, her detayı kaydeden, her riski hesaplayan bir keskinlikle parlıyordu.

Otomatik kapı arkasından kapandı. Devasa, zırhlı araç onun arkasında, sadık bir savaş hayvanı gibi bekliyordu. Tek başına, hastanenin otomatik cam kapılarına doğru yürüdü. Adımları, betonda tok, yankılanan sesler çıkarıyordu. İçeri girdiğinde, parlak, steril hastane ışıkları onu bir an için yüzünü buruşturmasına neden oldu. Gözlerini, yorgunluktan ve ışık değişiminden kırpıştırdı. Bu küçük, insani hareket, onun da bu sonsuz geceden payını aldığının tek göstergesiydi.

Yolunu bilir gibiydi. Asansöre yönelmedi. Acil servisin içinden, personel koridorlarına saparak, daha az aydınlatılmış, daha tenha bir yola girdi. Nefes alışı düzenli, ama içinden geçen hesaplamaların ağırlığıyla doluydu. Tuğgeneral Kemal Candan'ın verdiği talimatlar, kulağında bir makine gibi tekrarlanıyordu.

Rauf'un odasının bulunduğu koridora yaklaştığında, havadaki gerilimi hissetti. Orada, bir kapının önünde, iki siluet vardı. İki bekçi. İki dost. Fırat ve Ali.

Fırat, duvara yaslanmıştı, ama vücudu bir yay gibi gergindi. Gözleri, koridorun diğer ucundan gelen Araf'ı görür görmez, bir avcının ani odaklanmasıyla parladı. Ali ise, daha sakin, daha gözlemci bir duruşla, tam kapının önünde, kolları göğsünde bağlı duruyordu. İkisinin de üzerinde, operasyonel bir tetikte oluşun sessiz enerjisi vardı.

Araf, onlara yaklaştı. Mesafe kapanırken, Fırat'ın kasları daha da gerildi, Ali'nin bakışları biraz daha keskinleşti. Araf, tam önlerinde durdu. Yorgun gözlerini, önce Fırat'a, sonra Ali'ye çevirdi. Yüzünde bir düşmanlık ya da dostluk ifadesi yoktu. Sadece görev vardı.

"Fırat. Ali," diye seslendi, sesi düz, yorulmuş, ama otoritesinden hiçbir şey kaybetmemiş. Sanki bir rapor okur gibi konuşuyordu. İkisi de başlarını hafifçe sallayarak selam verdiler. Ama gözleri 'Ne işin var burada?' dercesine bakıyordu.

"Tuğgeneral Kemal Candan'dan aldığım talimatla buradayım," diye başladı. "Mevcut durum ve yaklaşan operasyon nedeniyle, tüm timin ve ilgili personelin derhal Gölcük Deniz Üssü'ne nakli ve orada güvenli bir şekilde tutulması emredildi."

Fırat'ın kaşları çatıldı. "Rauf bu haldeyken mi? Doktorlar-"

"Rauf'a," diye kesip attı Araf, sözünü hiç bozmadan, "üssün revirinde, buradakinden daha yüksek güvenlik önlemleri altında bakılmaya devam edilecek. Tıbbi ekipman ve personel hazır." Gözlerini kapıya çevirdi. "Şu an içeride kim var?"

"Hemen hemen hepsi, bizimkiler yani," diye cevapladı Ali.

Araf, başını onaylar şekilde salladı.

"İçeriye girebilir miyim?"

Fırat, düşünceli bakışlarıyla Araf'ı süzdü.

"Tabii girebilirsin ama bu çok ani olmadı mı Araf?"

Araf, sonunda, yüzündeki yorgun maskenin altından, tehlikeli bir parıltıyı gösterdi. Yeşil gözleri, Fırat'ı dikti.

"Ava harekete geçti Trabzonlu. Hastane, savunmasız. Tercih sizin değil. Emir bu."

Fırat, alt dudağını ısırıp gözlerini kapattı ve kapının önünden yavaşça kenara çekildi. Araf, Ali'nin açtığı kapı ile içeriye adımını attı.

İçerideki hava, dış koridordaki gerilimden tamamen kopuk, sıcak ve insani bir samimiyetle doluydu. Floresan ışığı, her şeyi yumuşak bir berraklıkla aydınlatıyordu. Odanın merkezinde, yatağında yarı yatar vaziyette oturan Rauf vardı. Yüzü artık solgun değildi. Gözlerinde canlılık ve o bildik, inatçı bir ifade vardı. Sağlam elini kullanarak, önündeki tepsideki yemeği yiyordu, ama her ekmek lokmasını Miraç'ın elinden alıyordu.

Miraç, yatağın kenarına oturmuş, Rauf'un her yutkunuşunu izliyor, arada bir, kaşığın üzerine bir parça ekmek ufalayarak işini kolaylaştırıyordu. Bu basit, özenli hareket, aralarındaki bağın sessiz ve güçlü dilini konuşuyordu.

Demir ve Pars, yatağın ayak ucunda, omuz omuza durmuşlardı. İkisi de hafifçe yaslanmış, kolları göğüslerinde kavuşmuştu. Yüzlerinde, Rauf'un biraz daha iyi olmasından dolayı rahatlama ve hâlâ tetikte olmanın karışımı bir ifade vardı. Aslı ise, biraz daha geride, pencerenin yanında duruyor, dışarıdaki karanlığı değil, odadaki sahneyi izliyordu. Profesyonel kayıtsızlığı, yerini sakin bir gözlemciliğe bırakmıştı.

Lerna ve Necla, odanın diğer köşesindeki iki plastik sandalyede oturuyorlardı. Lerna, kucağında katlanmış bir battaniye tutuyor, Necla ise ona doğru eğilmiş, alçak sesle bir şeyler anlatıyordu. Necla'nın yüzünde, her zamanki keskin zekâsının yanında, derin bir endişe okunuyordu. Lerna ise, dinlerken ara sıra başını sallıyor, bakışları ara sıra Rauf ve Miraç'a kayıyordu.

Araf'ın içeri girmesiyle, bu tablo dondu.

Tüm bakışlar, kapıda beliren uzun, solgun, üzerinde gece ve görevin ağırlığını taşıyan yabancıya dikildi. Miraç'ın elindeki ekmek havada asılı kaldı. Rauf'un çiğneme hareketi yavaşladı. Demir ve Pars'ın omuzları aniden gerildi. Aslı'nın bakışları keskinleşti. Lerna ve Necla'nın fısıldaşması kesildi.

Araf, eşikten içeri adım atmadı. Uzakta, kapının hemen yanında durarak, odadaki enerjiyi ölçer gibi bir an sessiz kaldı. Sonra, yeşil buzullarını doğrudan Rauf'a çevirdi.

"Geçmiş olsun."

Rauf, ağzında ağırlaşan lokmayı güçlükle yutkundu. Belirsizce kafasını salladı ve Miraç'a baktı.

"Sağ ol," dedi, ağzının kenarıyla.

"Tuğgeneral Kemal Candan'ın emriyle hareket ediyorum. Tüm personel Gölcük Deniz Üssü'ne nakledilecek."

Sözleri, odada bir şok etkisi yarattı. İlk tepki, Pars'tan geldi. Kaşları çatıldı.

"Nakil? Şimdi mi? Rauf'un durumu-"

"Üs reviri hazır," diye kesip attı Araf, hiç duraksamadan. "Doktorlar, ekipman, güvenlik. Her şey orada mevcut. Buradan daha iyi." Cümlesinin sonundaki kesinlik, tartışmaya kapı bırakmıyordu.

Rauf, yatağında doğrulmaya çalıştı, ama omzundaki ağrıyla yüzünü buruşturdu. Miraç, elini onun sağlam omzuna koyarak onu durdurdu. Rauf'un sesi, biraz güçsüz, ama arkasındaki komutan otoritesini taşıyarak çıktı.

"Bir, emir neden? Durum nedir? İki," kaşlarını çatarak Miraç'a bakmaya devam etti. Sözleri tüm odaya, özellikle de Araf'a hitap ediyordu. "Benim timim, senin emir cümlelerini dinlemez. Kimden gelmiş olursa olsun. Buna Arven Doruk Aslan da dahil."

Sözler, bir sınır çizgisi çekiyordu. Buradakiler onun timiydi. Onun sorumluluğundaydı. Ve hiçbir dış emir, onun insanlarını, onun onayı olmadan hareket ettiremezdi. Arven'in ismini özellikle vurgulaması da manidardı.

Araf, doğrudan Rauf'a baktı. Geçmişte, onlara yaptığı hiç şeyi unutmamıştı ama bir kez daha hatırladı. Yaralı haline rağmen gözlerindeki ateşi gördü. Kendi parmaklarının acısını yeniden hissetti. Tavrına saygı duydu ama aciliyeti bozmadı.

"Durum Ava, Rauf Yüzbaşı. Cezaevinden kaçtı." Bir hayalet, somut bir tehdide dönüşmüştü. "Harekete geçti. Hastane, hedefi olabilir. Üs, tek güvenli nokta. Bu bir önlem. Senin ve timin güvenliği için."

Etkisi anında görüldü.

Miraç'ın yüzü bembeyaz oldu, kanı çekilmiş gibi. Rauf'un çenesi öyle bir sıkıldı ki, kasları taş gibi seğirdi. Demir ve Pars, birbirlerine anlamlı, hızlı bir bakış attı; yılların ortaklığıyla tek bir bakışta anlaştılar. Lerna ve Necla, endişeyle göz göze geldi, ellerindeki battaniye ve eşyalar unutuldu. Aslı'nın dudakları ince, beyaz bir çizgi halini aldı.

Miraç, Rauf'a baktı. Gözlerinde bir soru, bir onay arayışı vardı. Rauf, derin bir nefes aldı. Komutan olarak, riski ve emri tarttı. Araf'ın söyledikleri mantıklıydı. Dışarıdaki tehdit somutlaşmıştı. Kendisi yaralıydı, timi savunmasız bir konumdaydı. O an, komutanın yüzünde, tüm ağrı ve endişenin üzerine binen, tanıdık, yorgun bir bıkkınlık belirdi.

Rauf, Sualtı Akreplerine göz ucuyla baktı. Gözlerini devirdi ve gözlerini kapatıp kafasıyla tek bir komut verdi. Hepsi aynı anda ayağa kalktıklarında Miraç, Rauf'un önündeki tepsiyi kaldırdı. "Bitiremedin," diye fısıldadı.

Rauf, ona baktı. Yüzündeki ifade, omzundaki keskin acı ile içindeki öfkenin ve şimdi de bu ani naklin getirdiği sinirin karışımıydı.

Herkesin duyabileceği bir sesle "Zaten iştahım da kalmadı," kaşlarını kaldırdı, "karıcığım," dedi.

Araf, alt dudağını gergince ısırdı ve arkasını onlara dönüp kapıdan çıktı.

Miraç, Rauf'un doğrulmasına yardım ederken, ellerini onun yanaklarına, terlemiş, sıcak tenine koydu. Dokunuşu yumuşak, ama sesi uyarıcı bir tondaydı. "Araf ve ekibi, sizin bulunmanızda çok çalıştı Rauf, yapma."

Bu, bir savunma değildi. Bir hatırlatmaydı. Geçmiş ne olursa olsun, şu anda, bu somut tehdit karşısında, Araf onların tarafındaydı. Ve bu sadakat, belki de borç, hafife alınmamalıydı.

Rauf, sinirle, keskin bir dönüşle Miraç'a baktı. Gözlerindeki kahverengi, artık sadece yorgunluk ya da acıyla değil, katıksız, yakıcı bir kızgınlıkla parlıyordu. Geçmişin izleri, yüzünün her çizgisine kazınmıştı.

"Her ne olursa olsun, yaptıklarını unutamam ben Miraç," diye tısladı, dişlerinin arasından sızan ses, bir yılanın öfkesi gibi keskin ve zehirliydi. Her kelime, bir çekiç darbesi gibi iniyordu. "İster asker olsun, ister dost."

Sonra, patladı. Geçmişin en karanlık, en incitici sahnelerini, odanın ortasına, tüm timin önüne fırlattı.

"Babamın o halini unuttun mu?" Sesi yükseldi, içinde bir oğulun çaresiz öfkesi vardı. "Arven'den aldığı emirle benim kafama silah dayayıp, seni benden boşandırdığını unuttun mu?"

Oda, bu itirafın şiddetiyle sarsıldı. Demir, Pars, hepsi nefeslerini tuttular. Bu, sadece bir operasyonel hatıra değil, kişisel bir ihanetin en çıplak haliydi. Rauf durmadı. Zehir, tamamen boşaltılmalıydı.

"Beni Eamon'un silahıyla vurup, seni bayıltıp kaçırdığını, unuttun mu?"

Rauf, başını yana doğru, acılı bir gururla eğdi. Gözleri, Miraç'ın yüzünde, bu anıları hatırlayıp hatırlamadığını arıyordu. Ama cevabı, kendi sözleriyle verdi.

"Sen unutsan bile ben unutmam, karıcığım."

Rauf'un hafızası, bir kayıt cihazı gibiydi. Her ihaneti, her acıyı, her fiziksel ve duygusal darbeyi kaydetmişti. Ve bu kayıtlar, affetmek için silinmiyordu. Sadece, üzerine yeni şeyler yazılıyordu. Ama alt katman hep oradaydı. Sonra, fiziksel bir hareketle, bu duygusal patlamayı kesti. Bedenini, ağrılı bir kararlılıkla geri çekti, Miraç'ın ellerinden kurtuldu.

"Şimdi çekil, ayağa kalkacağım."

Sesi, artık öfkeden değil, demir gibi bir iradedendi. Geçmişi unutmayacaktı. Ama şimdi, şu an, ayağa kalkmak, timini yönlendirmek, tehdide karşı hazırlanmak zorundaydı. Acısını ve öfkesini, hareket etme gücüne dönüştürecekti.

Miraç, ellerini yavaşça çekti. Yüzü solgundu, gözleri buğuluydu. Ama anladı. Onu durduramazdı. Onun bu öfkesi ve acısı, onu Rauf yapan şeylerdi. Ve şimdi, o Rauf, ayağa kalkacak, liderlik edecekti.

Odanın içinde, Sualtı Akrepleri, komutanlarının bu içsel fırtınadan sıyrılıp, yeniden komutaya hazır hale gelişini sessizce izlediler. Onun acısını biliyorlardı. Öfkesini paylaşıyorlardı. Ve şimdi, onunla birlikte, ne pahasına olursa olsun, ayağa kalkacaklardı.

Küçük Sevgilim, Mor ve Ötesi

Miraç Gökçe Aslan, Ağzından

Rauf, kaçırıldıkları günden sonra ilk defa üsse ayak basmıştı.

Zırhlı canavarının içinden, sedyeyle değil, kendi ayaklarıyla, solgun ama dimdik çıktı. Her adımı, beton zemine mıhlanmış gibi ağırdı. Sol omzundaki sargıların altındaki sabitleyiciler alınmıştı, sadece dikişleri duruyordu. Onlarda üzerine giydirdiğimiz siyah gömleğin altında kalmıştı. Omuzlarına attığımız kabanın ağırlığını önemsemeden ifadesiz bakışlarla üssün bina girişine baktı.

O gözler, üssün keskin, floresan ışığı altında, köşeye sıkışmış bir kartalın tehlikeli, odaklanmış parıltısıyla yanıyordu. Burası onun eviydi, ama aynı zamanda onu ele geçiren, ona ihanet eden, onu kaybeden yerin ta kendisiydi. Şimdi geri dönmüştü. Ve geri dönen şey, giden aynı adam değildi.

Biz, Sualtı Akrepleri, onun etrafında sessiz bir kortej gibi ilerliyorduk. Lerna ile ben, hemen arkasında, onun en ufak bir sendeleyişinde ileri atılmaya hazır yürüyorduk. Fırat ve Demir, sağ ve sol kanatlarda, Pars ve Ali, arkamızda, Aslı ne Necla'da onların yanında yürüyorlardı.

Biz, bir timdik.

Ama şu an, bir cenaze alayından farksızdık.

Revire doğru gideceğimizi sanırken Rauf'un, komuta merkezine giden koridora adımlamasıyla önüne geçtim. Elimle revirin bulunduğu tarafı gösterdim.

"Revire gitmiyor muyuz?"

Rauf'un adımları, önümde aniden kesildi. Sanki görünmez bir duvara toslamış gibi durdu. Başını, yavaşça, acılı bir ağırlıkla eğdi. Yüzünde, bir hasta ya da bir emir eri ifadesi yoktu. Komutandı. Gözleri, benimkilerin içine girdi. İçlerinde, yorgunluk, acı, ama hepsinden öte, sarsılmaz bir irade vardı. Bu irade, tüm bedenini, tüm varlığını domine ediyordu.

"Hayır."

Kelimesi koridorun soğuk, yankılanan duvarlarında bir top güllesinin patlaması gibi çınladı. Ben, elim havada asılı, öylece kaldım. Onun gözlerindeki o kararlılık, benim endişemi, benim koruma içgüdümü delip geçti.

Ardındaki tim, bu tek kelimeden sonra daha da dikleşti. Fırat'ın kaşları çatıldı, Demir'in dudakları büzüldü. Anlamışlardı. Lerna, yanımdan, göz ucuyla bana baktı, sonra Rauf'a odaklandı. Hepimiz, onun bu sessiz isyanının, bu onurlu dik başlılığın ne anlama geldiğini biliyorduk.

Dişlerimi sıkarak çenemi kaldırdım.

"Yaptığın akıllıca değil," kafamla sağ koridoru işaret ettim. Elimi henüz indirmemiştim. "Revire."

Rauf, kafasını iki yana salladı.

"Benim yokluğumda, kendi başınıza bir savaş verdiniz. Köprü'yü yakaladınız, Sancaklı'nın ipuçlarını buldunuz."

Her başarıyı sayarken, sesinde bir gurur vardı, ama altında derin bir özlem ve kontrol kaybının acısı yatıyordu. Bunları biz yapmıştık. O değil. Onun komutası olmadan. Bu düşünce, onun için bir zehir gibiydi.

"Ama ben," diye vurguladı, sağlam elini, sol omzundaki, kabanın altındaki gömleğin kumaşına, tam dikişlerin üzerine bastırarak, "oradaki o pislikte zincirlenmişken, hiçbir şey duymadım."

Sen hariç, demedi. Demesine gerek yoktu. Gözleri, o karanlıkta duyduğu tek şeyin, benim sesimin hayaleti olduğunu anlatıyordu. Ve bu, onun için bir teselli değil, bir işkenceydi. Çünkü sesim, onu ayakta tutmuş, ama aynı zamanda dışarıda olup biten her şeyden mahrum bırakmıştı.

Kaşlarım çatıldı. Gözlerinin arkasında, gururun ve acının ötesinde, şimdi büyüyen bir öfke olduğunu hissedebiliyordum. Bu öfke, bize değil. Kendine, kayıp zamana, ve şimdi de, onu bu kayıptan korumaya çalışan bana karşıydı.

"Şimdi," diye devam etti Rauf, "siz, bana bizim yokluğumuzda neler olup bittiğini anlatacaksınız. Her detayı. Her kararı. Her pisliği. Revirde yatıp ağrı kesicilerle uyumak yerine, burada, sizinle birlikte, anlayacağım."

Bunların hepsi, onun yokluğunda birikmiş, çürümüş bir çöplüktü. Ve o, şimdi, o çöplüğün tam ortasında durmak, koklamak, anlamak istiyordu. Acıyı ve ilacı reddederek, bilgiye, kontrol duygusuna, komutanlık kimliğine sarılarak gerçekleşecek bir doğumdu. Ve bu doğumun sancıları, şu anda, onun solgun yüzünde, sıkılı çenesinde, parlayan gözlerinde kendini gösteriyordu.

Yanımdan geçip yürümeye devam ettiğinde, yalnızca Demir, Ali, Aslı ve Pars onun peşinden ilerledi. Omzumun üzerinden onlara baktım. Adımları, Rauf'un kararlı adımlarıyla uyumlu, sessiz, sadık bir gölgeler korosu gibiydi. Onlar, her zaman olduğu gibi, komutanlarının kararına, mantığa ya da emirlere değil, ona bağlıydılar. O nereye giderse, oraya giderlerdi. Şimdi de öyle yaptılar.

Hâlâ elim, revire giden yolu gösteriyordu. Ama şimdi o el, havada, anlamsız, güçsüz bir işaretten ibaretti. Parmaklarım, boşluğu işaret ediyordu. Onun öfkesinin ve kararlılığının karşısında, koruma içgüdüm çaresiz kalıyordu. Yavaşça elimi indirdim. Avucumun içi terlemişti.

Önüme döndüm. Lerna, Fırat ve Necla, hâlâ benim yanımda, koridorun bu yarısında duruyorlardı. Üç çift göz, bana dikilmişti. Lerna'nın gözlerinde anlayış ve hazır olma hali vardı. Fırat'ınkilerde, Rauf'un kararına duyduğu içten saygıyla karışık bir tedirginlik. Necla'nın bakışları ise analitikti; durumu, riskleri, sonraki adımları zihninde yeniden hesaplıyordu.

Fırat, burnunu çekti. "Ula, gidiyor işte," dedi, ama içindeki rahatsızlığı belli ediyordu. "Neyi bekliyoruz?"

Lerna, bana doğru bir adım attı. "Miraç," diye fısıldadı. "Hadi."

Necla, konuşmadı. Sadece, başıyla Komuta Merkezi'nin olduğu yönü işaret etti. Mantık, oradaydı. Derin bir nefes aldım. Avuçlarımdaki teri, pantolonumun yanına sildim. İçimdeki koruyucu içgüdü, yenildi. Ama kaybetmedi. Sadece, ona saygı duyma, onun seçimine değer verme içgüdüsüne yenik düştü.

Komuta merkezinin aralık kapısından içeriye girdiğimizde Rauf'un Arven ile sarıldığını gördüm. Rauf'un sağlam kolu, Arven'in omzuna dolanmış, eli sırtına kenetlenmişti. Hareket, bir zafer kutlamasından çok, bir dayanışma, bir yeniden birleşmeydi. Arven'in kolları ise Rauf'un sırtında, ama dikkatli, sol omzundaki yaraya değmeyecek şekildeydi. İkisinin de yüzleri birbirine dönüktü, alınları neredeyse değiyordu. Konuşmuyorlardı. Konuşmaya gerek yoktu. Kayıp kardeş evine dönmüştü. Ve koruyucu, o dönüşün bedelini kendi kemiklerinde hissediyordu.

İçimde bir şey burkuldu. Onun için endişelenmiş, onunla tartışmış, onu korumaya çalışmıştım. Ve şimdi, o, ilk iş olarak, benim değil, onun kollarına sığınıyordu. Mantıklıydı elbette. Ama kalbim, mantıktan anlamazdı.

"Arven'den aldığı emirle benim kafama silah dayayıp, seni benden boşandırdığını unuttun mu?"

Dudaklarıma hissiz bir tebessüm oturduğunda kırgınlıkla dolu bakışlarımı, o sahnenin üzerinden, acıyla çektim. Gözlerimi, masaya yerleşen Sualtı Akreplerine çevirdim. Bir ritüel gibiydi. Herkes yerini biliyordu.

Ali, masanın sol tarafında, en uçtaki sandalyeyi Rauf için boş bırakıp, hemen yanına oturmuştu. Sağına, sırasıyla Demir, Aslı ve Pars yerleşti. Demir, her zamanki gibi sakin ve gözlemci, Aslı daha gergin, Pars ise zaten masada açılmış olan bir dizüstü bilgisayara odaklanmıştı.

Karşı tarafta, Lerna, Ali'nin tam karşısındaki sandalyeye oturdu. Fırat, hemen onun soluna, Lerna'nın yanına yerleşti. Necla, Fırat'ın solunda kalan sandalyeye oturdu. Lerna'nın sağında kalan sandalye, benim sandalyem boş kalmıştı.

Umursamadım.

Necla'nın solundaki iki boş sandalyeden en sonuncusuna, Rauf'un oturacağı sandalyenin tam zıt köşesine, masanın diğer en ucuna yürüdüm. Bu, mesafenin en somut haliydi. Onun liderlik alanının dışına çıkıyordum. Artık bir asker, bir tim üyesi gibi değil, bir gözlemci, belki de bir yabancı gibi oturacaktım. Sandalyeyi çekip oturdum.

O an, Rauf ve Arven ayrıldı. Arven, Rauf'un sağlam omzuna son bir kez vurup, masanın baş tarafındaki, haritaların ve ekranların olduğu bölüme geçti. Rauf ise, yavaşça, ağır adımlarla, kendi sandalyesine doğru ilerledi. Otururken, yüzünde bir anlık acı ifadesi belirdi, ama hemen bastırdı. Gözleri, masanın üzerinde, timinin yüzlerinde gezindi.

Sonra, gözleri bana geldi.

Masanın tam karşı köşesinde, en uzak noktada oturduğumu gördü. Gözlerinde bir anlık şaşkınlık, ardından hızla gelen bir anlama belirdi. Kırgın olduğumu biliyordu. Uzak duruşumu, sessiz protestomu gördü. Gözlerini kaçırdığında bakışlarını tam karşısındaki sandalyeye dikti.

"Bana her şeyi anlatın. En başından. Ben yokken burada neler döndüğünü."

Böylece, Komuta Merkezi'nde, masanın etrafında, yaralı bir lider, onun koruyucusu, ve ikiye bölünmüş ama aynı hedefe kilitlenmiş bir tim ile, geçmişin karanlık defteri yeniden açıldı. Ben ise, en uzak köşeden, hem bir parçası hem de bir yabancısı olduğum bu hesap verme anını izlemeye hazırdım.

Arven ile bakışlarımız kesiştiğinde, gözlerinde açık bir sorgulama vardı. Neden Rauf'un karşısında, timin arasında değil de, bu ıssız köşede, bir gözlemci gibi oturduğumu anlamaya çalışıyordu. O bakış, bir iğne gibi battı. Gözlerimi hızla kaçırdım. Bakışlarımdaki savunmasızlığı okumasını istemiyordum.

Yüzümü, masanın sol tarafındaki, duvara monte edilmiş metal raflara doğru çevirdim. Raflar, eski operasyon dosyaları, haritalar, teknik kılavuzlarla doluydu. Hepsi düzenli, etiketli, geçmişin tozlu arşiviydi. Ben de kendi içimdeki arşivi karıştırıyordum. Kollarımı göğsümde sıkıca bağladım. Bu, bir savunma pozisyonuydu.

Dünyaya, ama daha çok kendime karşı kurduğum bir barikattı. Burada, bu köşede, hem korunaklı hem de hapsolmuş hissediyordum.

Birinin boğazını temizlediğini işittiğimde Arven'in "Ali, anlatmaya başla," dediğini işittim. Ali, masada, Rauf'un hemen yanında oturuyordu. Ve şimdi, geçmişin ilk karanlık sayfasını açacak olan oydu. Ben, raflardaki dosyalara bakmaya devam ettim, ama kulaklarım, Ali'nin her bir kelimesine kilitlendi. Çünkü anlatacakları, sadece olan biten değil, Rauf'un yokluğunda benim çektiğim acının da hikayesi olacaktı. Ve ben, o bildiğim hikâyeyi duymaya, en uzak köşeden bile olsa, mecburdum.

Ali anlatmaya başladığında, ilk kelimeler havada buz kristalleri gibi dağıldı. Sanki bir yabancının hayat hikayesini dinliyordum. O hayat benim hayatımdı. O korku benim korkumdu. O öfke, benim içimde hâlâ kor gibi yanan öfkeydi. İçimdeki her şeyin sustuğu, dünyanın renksizleştiği o an yeniden canlandı.

Arven'in ağzından dökülen "kaçırıldı" kelimesi, kulağımda bir kez daha patladı. O anda, nefesim kesilmiş, ayaklarımın altındaki zemin yok olmuştu. Ali bunu anlatırken, ben o anı yeniden yaşıyordum. Midemde o korkunç, boş bulantı oluştu. Ali, iz sürme detaylarına girdi. Pars'ın ekran başındaki çılgın tempo ile çalışmasını, Lerna'nın eski haritalarda gözlerini kanatarak o zayıf noktayı arayışını anlattı. Ben, o sırada komuta masasında, ellerimi soğuk laminanta gömmüş, içimdeki fırtınayı bastırmaya çalışan kadındım.

Sirena'nın uğultusu kulaklarımda bir çığlıktı. Rauf'un sesini duymak için değil, onun sessizliğini duymamak için çığlık atıyordu. Ali'nin her veri, koordinat, log kelimesi, benim için bir işkenceden farksızdı. Çünkü her veri, ondan uzaklaştığımızı, onu bir veri noktasına indirgediğimizi hatırlatıyordu.

"Burada olan olmayan herkes, sizi kurtarabilmek için elinden geleni yaptı, Rauf komutanım. Miraç Yüzbaşının hakkını yiyemeyiz. En çok canı yanan o oldu ama en çok da o ayakta durdu. Sonuç olarak buradasınız. Köprü'yü Arsenyev ekibi sayesinde oradan alabildik. Sizi de Miraç komutanımın zekâsı sayesinde oradan çıkartabildik. Yoksa gemiye giremezdik."

Ben, hâlâ dosya raflarına bakıyordum. İçimdeki her şey karışmıştı. Gurur, yorgunluk, kırgınlık, sevgi, öfkenin hepsi birbirine dolanmıştı. Yavaşça başımı çevirdim. Gözlerim, masanın öteki ucunda, Rauf'un yüzüne kaydı. Onun gözleri de bana bakıyordu. Ali'nin anlattıklarının ağırlığı altında eziliyordu, ama o ağırlığın içinde, bana doğru uzanan sessiz bir köprü vardı. Köprü'nün kurduğu değil. Bizim, o karanlıkta, birbirimizin sesiyle kurduğumuz köprü.

O köprüden geçmek korkutucu geliyordu. Çünkü geçtiğimde, sadece onun karısı olarak değil, onu kurtarmak için bir canavara dönüşmüş kadın olarak karşısında duracaktım. O kadın, şu an aldatıcı bir sükûnetin içinde, bilinmezliğe doğru savruluyordu.

Ve o kadından korkuyordum.

Bakışlarımı Rauf'tan kaçırıp derin bir nefes aldım ve kuruyan dudaklarımı ıslatıp Arven'e baktım.

"Ava hakkında bir şeyler biliyor muyuz?"

Arven, ifadesiz gözleriyle önce Rauf'a baktı, ardından bana dönüp derin bir nefes bıraktı.

"Necla'yı cezaevindeyken koruyan iki gardiyan grubu vardı. Biri Savcı'nın, diğeri de Tuğgeneral Kemal Candan'ın adamlarıydı. Ava, içlerinden birine kaçmak istediğini söylemiş, gardiyan ilk başta reddedip bunu Başgardiyana söylemiş. Başgardiyanda Tuğgenerale ulaşmış. Kemal Candan'dan aldıkları yetkiyle, kaçmasına yardım etmişler. Peşinde Arsenyev'in ekibi var. Ava'yı takip ediyorlar. Sahte bir arama emri de çıkartıldı."

Rauf, Arven'in sözlerinin ardından bir süre sessiz kaldı. Yüzündeki ifade, yorgunluğun ve fiziksel acının üzerine binen ağır bir düşünce bulutu gibiydi. Parmakları, masanın kenarında hafifçe tıklattı. Sonra, yavaşça başını kaldırdı. Gözleri, masanın başındaki Arven'e dikildi.

"Yani Ava'nın kaçışı kontrollü bir kaçıştı."

Arven, hafifçe başıyla onayladı. "Köprü ile konuştum. Sancaklı ile arasındaki bağın, Ava ile kendisinin arasındaki bağdan daha kuvvetli olduğunu söyledi. Ava'yı serbest bıraktık ki, kendi doğal habitatına dönsün. Oradan bizi daha büyük balıklara götürsün."

Rauf'un dudaklarında ince, acı bir kıvrım belirdi. Sol omzuna, ağrıyan tarafa istemsizce dokundu, sonra elini çekti. "Peki bu kontrol, ne kadar güvenli? Arsenyev'in ekibinin nasıl çalıştığını bilmiyorum, bilmekte istemiyorum. Ama Ava bir profesyonel. Kendisinin bir kukla olduğunu anlarsa? Ya da anlamışsa bile, kendi oyununu oynamaya kalkarsa?"

Arven, yüzünde oluşan sinirli mimikleriyle kollarını göğsünde bağladı.

"Sana Araf'ı bir kez daha gördüğünde ona güvenmen gerektiğini söylemiştim," kaşlarını kaldırdı, "Ona güven. Eğer ona sinirliysen gel benden çıkar sinirini. Araf, bu zamana kadar benim için çalıştı. Hastanede güzel ağzının payını vermişsin. Kulağıma geldi cümlelerin. Bir de bana söyle aynılarını."

Rauf, gözlerini Arven'den ayırıp karşısındaki sandalyeye baktı. Sonra bana doğru bakacaktı ki hızla o bakmadan raflara doğru bakmaya devam ettim.

"Hiç kimsenin kalbini kırmaya hakkın yok, Rauf! Bu masada oturan herkes yedi günden beri gözüne bir gram uyku sokmadı. Araf, Taçsız Kral'ın yanındayken benim yüzümden acı çekti. Sadece siz değildiniz yani. Bu hikâyede çektiğiniz her acının tek suçlusu benim. Eğer birine öfkeleneceksen bana öfkelen. Bu öfkeyi de ne timine ne de eşine yansıt," dedi, Arven.

Eşine.

O kelime, kalbime saplanan bir hançer gibiydi. Evet, ben onun eşiydim. Ama şu anda, ondan uzakta oturan bir yabancı gibi hissediyordum kendimi. Arven, bu mesafeyi, bu yabancılaşmayı görüyordu. Ve onu kapatmaya çalışıyordu. Rauf'u, öfkesinin gerçek hedefine yönlendiriyordu: Kendisine.

Merkezdeki sessizlik, boğucu bir hal aldı. Sanki zaman durmuştu. Rauf'un nefes alışverişini duyabiliyordum. Ağır, hırıltılı. Acıdan mı, öfkeden mi, yoksa Arven'in sözlerinin yarattığı şoktan mı bilmiyordum. Timin diğer üyeleri donmuş gibiydi. Kimse kıpırdamıyor, kimse nefes almıyor gibiydi.

Kendi köşemde, bu sessizliğin ortasında, kendimi daha da yalnız hissettim. Çünkü Arven'in koruması, Rauf'un öfkesi, timin beklemesi odanın merkezinde dönüyordu. Ben ise kenarda, sadece bir izleyiciydim. Hem olan bitenin, hem de kendi yüreğimin.

"Araf..." dedi, Rauf. Bakışlarım ona çevrildi. "...Arsenyev'den aldığım her darbe..." Duraksadı. Gözleri bir an için kapandı, sanki o darbeleri tek tek sayıyordu. "Onlar senin emrindeydi. Evet. Ama hedef ben değildim." Gözlerini açtı. İçlerinde, eski bir yaranın kanadığı o karanlık ışıltı vardı. "Hedef, Taçsız Kral'dı, bunun farkındayım abi. Ama ona giden yol bizim üzerimizden geçti. Bunu da biliyorum."

Arven, hiç kıpırdamadan dinliyordu. Yüzünde bir yargı ya da zafer ifadesi yoktu. Sadece, sözlerinin karşılık bulduğunu görmenin derin, yorgun bir sakinliği vardı.

"O darbeleri sen vurmadın abi ama emrini sen verdin. Ve ben..." Bir an nefesi kesildi. "Ben, o emirleri verdiren adamın kardeşiyim. Bu. Bu yaşananların kokusunu asla çıkaramam. Ciğerlerime işledi."

Bu itiraf, odadaki havayı değiştirdi. Öfke ve suçlama, yerini acı bir gerçekliğe bırakıyordu. Rauf, Arven'i hâlâ affetmemişti, affetmiyordu, affedemiyordu. Belki de asla affetmeyecekti. Ama anlıyordu. Ama anlamak, onun için bir teselli değil, daha derin bir yaraydı.

"Timime, eşime yansıttığım öfke için..." Rauf, sonunda başını çevirdi. Gözleri, yavaşça, neredeyse korkarak, masanın en uzak köşesine, bana doğru kaydı. Onun bakışıyla buluşmak istemiyordum. Ama artık kaçamazdım. Gözlerimiz kısa bir süre sonra yeniden buluştuğunda öylece baktım ona. Onun gözlerindeki yorgun hüznü, o derin özlemi görmüştüm. Benim gözlerimde ne gördü bilmiyorum ama bir anda gözlerindeki ifadeleri yok oldu ve derin bir korkuya ve pişmanlığa dönüştü.

Gözlerimde ne vardı ki, onu bu kadar ürpertmişti? İçimdeki o canavar kadın, yüzüme mi yansımıştı? Yoksa gözlerimdeki o duygu seli, onun taşıyamayacağı kadar ağır mı gelmişti? Ya da belki de gözlerimde kaybetmek üzere olan parçayı, o insanlığımın bir kısmını görmüştü. Ve o kayıp, onu korkutmuştu.

Hızla arkası yanan gözlerimi kaçırdım. Bakışlarımı tekrar güvenli limanım olan dosya raflarına çevirdim. Ama artık orası da güvenli değildi. Çünkü şimdi, yüzümde onun bakışının ağırlığı ve o pişmanlığının keskin sızısı vardı.

Odaya yeniden çöken sessizlik, bu sefer farklıydı. Eskisi gibi gerilim dolu değil, daha çok travmatikti. Timin diğer üyeleri ne olup bittiğini anlamamış olabilirlerdi, ama havadaki değişimi hissettiler. Lerna'nın bana doğru kaydırdığı endişeli bakışı ensemde yanıyordu.

Sekene, yalnızca Sirena'yı değil, sanki tüm ihtişamıyla hepimizi içine çekmiş gibiydi.

Arven, durumu anlamış olacaktı ki hafifçe öksürdü, sesini temizledi. Operasyonel konuya dönmeye, kopan ipi yeniden bağlamaya çalışıyordu.

"Murat Sancaklı'nın yeğeni," dedi. "Dosyalarda 'K' harfiyle kodlanmış. Adını henüz bilmiyoruz, Köprü'de bilmiyor. Köprü'nün notlarına göre, Sancaklı'nın en zayıf noktası. Gözden kayıp yıllardır. Tek bilen kişi Ava. Ava'yı çıkartmamızın bir diğer sebebi de onu bulmak."

Rauf, bu bilgiye hiç tepki vermedi. Hâlâ bana bakıyor muydu, yoksa artık boşluğa mı dikilmişti bilmiyordum. Ama Arven'in sözleri, odada sadece bir gürültü gibi çınladı. Benim baktığım dosyalarda, hâlâ Rauf'un gözlerindeki o pişmanlığın ve korkunun yankısı vardı.

Kendimi toparlamaya çalıştım. Nefesimi düzenlemeye. Operasyon. Yeğen. Sancaklı. Kelimeleri zihnimde tekrarladım. Ama onlar anlamsız sembollerdi. Tek gerçek, yüreğimde açılan o yeni yaraydı.

En sonunda, Rauf'tan bir ses geldi. Boğuk, uzaktan geliyormuş gibiydi. Sanki hafif kekeliyordu da. "O, o zaman Ava'nın hareketlerini izleyerek, Araf'ın ekibinden gelecek bilgileri bekleyeceğiz. Ardından... harekete geçilecek."

Ben, masanın en uzak köşesinde, korkunun ve kırgınlığın yeni bir bileşimine hapsolmuş halde, bu sefer sadece geçmişten değil, gelecekten de korkmaya başlamıştım. En büyük savaş, belki de henüz başlamamıştı. Ve bu savaşın cephesi, aramızdaki o kırılgan köprü olacaktı.

"Evet," dedi, Arven. Ardından ayağa kalktığını işittim. Çünkü masadaki herkes ayağa kalkmıştı. Yavaşça ayağa kalkıp onlara baktım. Arven, gözlerini bana dikmiş, sol göz kapağını hafifçe, neredeyse görünmez bir şekilde kırptı. Rauf'a döndü. "Sende revire geç artık. Ayak altında dolanma fazla."

Ancak hemen ardından tekrar bana yöneldi. Çenesini hafifçe kaldırıp, çene ucuyla Rauf'u işaret etti. "Miraç Yüzbaşı, Rauf Yüzbaşı'ya eşlik eder misiniz? Revirin yolunu bulamaz belki?"

İçgüdüsel bir tepkiyle kaşlarımı çattım.

"Ben revirin yerini bilmiyorum, Binbaşım. Kusura bakmayın, bilen biri götürsün."

Cümlemi bitirir bitirmez sırtımı döndüm. Komuta merkezinin ağır çelik kapısına doğru adımlarımı attım. Arkamdan kırık, yalvarırcasına ama içinde bir umut kıvılcımı taşıyan bir ses yükseldi.

"Miraç!"

Rauf'un sesiydi. Ama ben duymamış gibi yaptım. Adımlarımı hızlandırdım. Kapı tokmağı avucumda soğuk bir metal parçasıydı. Bastırdım, çektim, içeri sızdıran ışığın ve sesin dünyasından, koridorun loş ve yalnız sessizliğine sığındım. Kapı arkamdan kapandı. Onları, onu, her şeyi orada bırakmıştım. Ama yanımda çıkarttığım şey, bıraktıklarımdan çok daha ağırdı.

Ayaklarım, bilinçsizce, binanın çıkışına doğru ilerlemeye başladı. Dışarı çıkmak, nefes almak istiyordum. Adımlarım hızlı ve karmaşıktı. Sanki her adımda, komuta merkezinden çekip çıkardığım görünmez ipler, ayak bileklerime dolanıyor, beni geri çekiyordu. Rauf'un sesi, kulaklarımda çınlamaya devam ediyordu.

Kaçmıştım. Onu, orada, yaralı ve yalnız bırakmıştım. Bu düşünce, midemi burktu.

Durmak zorunda kaldım. Bir elimi, soğuk ve pürüzlü beton duvara yasladım. Dokunuş, beni bu koridora, bu ana bağladı. Diğer elim, hâlâ göğsümde, hızlı hızlı atan kalbimin üzerindeydi. Gözlerimi sıkıca kapattım. İçimdeki fırtınayı, korkuyu, kırgınlığı, hepsini bir anlığına dışarda bırakmaya çalıştım. Başarısız oldum.

En sonunda, derin, titreşimli bir nefes aldım. Ciğerlerime çektiğim hava, bayat ve elektrik doluydu. Ama hayattı. Ben de hayattaydım. Ve Rauf da. Belki de şu an ihtiyacımız olan tek şey buydu. Ama beni kırmıştı. Başımıza gelen hiçbir şeyin suçlusu ben değildim ki? Onu seviyor olmam, bunun acısını daha az hissetmemi sağlamıyor, aksine her şeyi daha keskin, daha dayanılmaz kılıyordu.

Duvardan elimi çektim. Avucumun içi, betonun pürüzlerinin iziyle kızarmıştı. Ayaklarımı, koridorun sonundaki çıkışa doğru yeniden hareket ettirdim. Her adım, komuta merkezinden, ondan biraz daha uzaklaşıyordu. Her uzaklaşan adım, sanki içimdeki yaraya tuz basıyor, onu daha da derinleştiriyordu. Kaçmak, iyileştirmiyordu. Sadece acının coğrafyasını değiştiriyordu.

Binadan dışarı çıktığımda, gündüzün havası yüzüme çarptı. Üssün beton labirentlerinden sonra geniş gökyüzü ve uçsuz deniz karşısında bir an şaşkınlıkla duraksadım. Ama ayaklarım, bilinçsiz bir yönelimle beni hemen iskeleye doğru sürükledi. Oraya ait değildim artık, ama gidecek başka bir yer de yoktu.

Kendimi tüm yorgunluğumla, tüm ağırlığımla iskelenin soğuk, pürüzlü betonuna bıraktım. Ayaklarımı, altımda köpüren karanlık sulara sarkıttım. Ayak bileklerimde, denizin gizli soğukluğunu hissettim. Ellerimi yanlarıma, ıslak çiy lekeleri bırakan betona yasladım. Parmak uçlarım, sert yüzeydeki küçük taşcıkları hissediyordu.

Karşımda, uçsuz bucaksız turkuaz bir atlas gibi serili denizin üzerine, yükselmekte olan güneşin kızıl ve turuncu ışıltıları düşüyordu. Suyun yüzeyi, ateşten şeritlerle, eriyik altınla kaplanmış gibiydi. Göz alıcı, muhteşem bir manzaraydı. Doğanın sunduğu en görkemli merhabalardan biri.

Ama benim içim geceydi.

O ışıltılar gözlerime girdi, ama yüreğime ulaşamadı. İçimdeki karanlık o kadar yoğun, o kadar derindi ki, dışarıdaki tüm güneş onu delemeyecek, aydınlatamayacaktı. O ışık, sadece içimdeki karanlığın ne kadar mutlak olduğunu hatırlatıyordu.

Deniz, usul usul iskeleye vuruyordu. Her dalganın çıkardığı şapırtı sesi, yalnızlığımın tek arkadaşıydı. Rauf'un sesi, "Miraç" diyen o son çağrı, dalgaların sesine karışıp gitti. Ama içimdeki yankısı sürüyordu. İçin için ağladım. Gözyaşlarım sessizdi, tıpkı içimde kopan fırtına gibi. Dışarıya yansımıyordu. Sadece yanaklarımdan aşağı, çenemden damlayıp, aşağıda, karanlık sularda kaybolup gidiyorlardı.

"Eğer denize atlamayı düşünüyorsan önceden haber ver de sargılarımı çıkartayım. Islanmasın."

Rauf'un sesiyle irkilerek omzumun arkasından ona baktım. Gözleri bana değil, karşımdaki denize bakıyordu. Alt dudağını ısırıp gözlerini bana indirdiğinde hızla önüme döndüm. Ellerimin tersiyle gözyaşlarımı silerken "Reviri arıyorsan yanlış yerdesin. Buradan geçmiyor," dedim, ona dönmeden.

"Revir diye burayı gösterdiler bana ama?"

Biliyorum burada olmadığını. Ama sen buradasın. Ben de buradayım. Şimdi ne yapacaksın? Cümlenin alt metni buydu. Ona dönmeden omzumu hafifçe silktim. Hareketim, umursamazlıktan çok, bitkinlikle doluydu.

"Yalan söylemişler sana."

Ağırca verdiği nefesini duydum.

"Hasta olacaksın, oturma betonda."

Gözlerimi, tam karşımda, denizin üzerinde toplanan güneşin ışıklarına dikmiştim. Sözlerini duyduğumda, istemsizce omzumun üstüne, yani ona doğru baktım. Ama bakışlarımı yüzüne çevirmedim. Sadece onun durduğu yöne, boşluğa baktım. Onun kaygısı, içimdeki öfke duvarına çarpıp parçalandı. Beni incitmişti. Şimdi de hastalanmamdan mı endişeleniyordu?

İçimdeki tüm kırgınlık, hayal kırıklığı ve incinmiş gurur, birden kaynayıp boğazıma yükseldi. Sırtımı ona dönük halde, sesim titreyerek, ama keskin bir tokat gibi patladı.

"Çok mu umurunda? Ayrıca sana ne, işine baksana sen!"

Arkamda, onun hiç kıpırdamadığını, nefes alışının bile kesildiğini hissedebiliyordum. Sözlerimin onu nasıl vurduğunu hayal ettim. İyi olmuştu, diye düşündüm acımasızca. Sonra, o düşünce bile içimi kemirmeye başladı.

"Yavru-"

"Yavrum deme bana!"

"Mira-"

"Miraç da deme. Beni yalnız bırak Rauf."

"Ne demek beni yalnız bırak? Ulan ben sensiz tuvaletin yolunu bile bulamam lan."

"Bulursun bulursun. Sor birilerine, gösterirler sana."

"Kalk şuradan hasta olacaksın. Ayrıca yüzüme bakarak konuş."

"Kalkmıyorum da bakmıyorum da. Yürü git!"

"Karıcığı-"

"Karıcığım da deme bana."

"Atacağım şimdi kendimi denize ha!"

"At!"

O anda, arkasındaki tüm kontrolden vazgeçmiş, ilkel bir dürtüyle bana doğru hamle yaptığını hissettim. Ama ben, ondan önce hareket ettim. Bir yay gibi fırlayarak ayağa kalktım. Ani hareketimle yüz yüze geldik. Sadece bir adım mesafe vardı aramızda.

Gözlerinin içine baktım. Ve orada gördüğüm şey, öfkemi bir an için dondurdu. Gözleri kızarmıştı. Kırmızı çizgilerle bezenmiş, nemli, acı dolu. Bu, fiziksel bir acının değil, ruhunun derinlerinde bir yerlerin kanadığının işaretiydi.

Ve o, benim gözlerimde ne gördüyse, ona daha beter bir darbe indirdi. Sertçe yutkundu. Boğazındaki âdem elması hafifçe oynadı. Sanki zehir yutmuş gibiydi. Başını, sol omzuna, yaralı tarafına doğru eğdi.

"Bakma bana öyle kırgın."

Cümlesi sanki boğazında takılıp kalmış, zorlukla dışarı itilmişti. Benim bakışımla yüzleşemiyordu. Çünkü o bakış, onun yaptığı her şeyin, söylediği her kelimenin karşılığıydı. Ve o karşılık, sadece öfke değil, derin, kemirici bir hayal kırıklığıydı. Onun gözlerindeki kırmızılık, benim bakışımdaki o soğuk kırgınlığın aynasıydı.

Yanından geçip gitmek için adım attım. Ama o, hantal ama hızlı bir hamleyle önüme geçti, yolumu kesti. Bedeni bir duvar gibiydi. Gözlerimi, onun yorgun yüzüne dikmeden, bir noktaya odaklamıştım.

"Miraç, özür dilerim."

Kaşlarımı, şaşkınlık ve derin bir kuşkuyla kaldırdım. İçimde bir şey kıpırdadı, ama hemen bastırdım. Yumuşamayacaktım.

"Çekil önümden, içeriye gideceğim."

Sağlam omzunun yanından geçmeye çalıştım. O an, sağ eli aniden uzandı ve kolumu yakaladı. Tutuşu sertti ama acıtmıyordu. Kendimi yavaşça çekmeye, onun yaralı tarafına zarar vermemeye çalıştım. Ama o, tutuşunu gevşetmedi. Aksine, kendine doğru çekti. Hareket ani ve güçlüydü; dengemi kaybettim, doğrudan onun göğsüne doğru sendeledim. Nefesim kesildi. Gömleğinin kumaşının sertliğini, altındaki sıcaklığı ve dikkat etmeme rağmen hafifçe çarptığım sol omzundaki sargıların kabarıklığını hissettim.

"Yüzüme bak."

Gözlerimi kaçırdım, yana, iskeleye bağlı bir bota diktim. "Bakmayacağım," diye mırıldandım, sesim bu sefer daha zayıftı, çünkü onun bu kadar yakınında olmak beni savunmasız bırakıyordu. "Bırak beni."

Kolumu bıraktığı gibi eli, belime doğru kaydı. Hareketi hızlı ve ustacaydı, bir yılanın kıvrılışı gibi. Beni, kendi bedenine daha sıkı, daha yakın bir şekilde kenetledi. Alnını, benim alnıma yasladı. Teması sıcak ve ağırdı. Nefesimiz karıştı. O kadar yakındık ki, gözlerimi kapamazsam onun gözlerinin içindeki her kırık çizgiyi, her acı izini görecektim.

"Bana bak dedim sana."

Gözlerimi daha sıkı kapadım. İçimdeki son direnci topladım. "Bakmayacağım dedim, sana!"

Bağırışım, bu yakınlıkta bile güçlü çıkmıştı. Bir an duraksadı. Nefesi, alnıma vurdu. Sonra, tehlikeli derecede sakin bir tonla, "İkimizi de denize atarım? Aç gözlerini bana bak," dedi. Meydan okuyuşumu sürdürdüm, ama içimde bir korku filizlendi. Yaralıydı. Bunu yapamazdı. Yapmamalıydı.

"Atarsan at?" diye karşılık verdim, ama sesimdeki kesinlik biraz sarsılmıştı.

"İyi."

Beni tutarak, iskelenin kenarına geri adım atmaya başladı. Beni de onunla birlikte, boşluğa doğru sürükledi.

Panik, sonunda boğazıma bir yumruk gibi oturdu. Gözlerimi açtım. "Dur! Yaralısın aptal herif!" Çığlığım, endişe ve öfkenin karışımıydı. Artık ona bakıyordum. Onun gözlerine.

Adımları anında durdu. Artık iskelenin tam kenarındaydık. Onun sırtı denize bakıyordu. Gözlerimin içinde, korkunun, öfkenin, kırgınlığın ve ona bir şey olmasının paniğinin hepsi vardı. Onun gözlerinde ise o kadar çok şey vardı ki... Pişmanlık. Israr. Yorucu bir sevgi. Ve beni bu şekilde, riske atarak bile olsa kendine getirebilmekten duyduğu acımasız bir zafer.

O an, aramızda hiçbir şey yoktu. Ne deniz, ne yara, ne geçmiş. Sadece iki çift göz ve içlerinde yüzen, kelimelere dökülemeyecek kadar ağır olan her şey.

"Özür dilerim Miraç," dedi tekrardan. Kaşlarımın altından ona bakmaya devam ettim. O ifadeyi gördüğü anda, yine sertçe yutkundu. Boğazındaki hareket, acı verici bir şekilde belirgindi.

"Yalvarırım bakma bana o gözlerle. Yemin ediyorum bırakacağım şimdi kendimi arkaya."

Serzenişi havada asılı kalmıştı çünkü onun gözleri dolmuştu. Kahverengi, sıcak gözlerinin üzeri, aniden bir nem perdesiyle kaplandı. İncinmiş bir devin gözyaşlarıydı bunlar. Gururunun, sert kabuğunun son kalesi de yıkılıyordu.

O gözyaşlarını gördüğümde, kendi dişlerimi öyle bir sıktım ki, çenemde bir gıcırtı hissettim. İçimdeki tüm direnç, o nemli parıltı karşısında çatırdadı. Dayanabilirdim öfkesine, küskünlüğüne. Ama bu çıplak incinmişliğe dayanamazdım.

"Ben senin gözlerinde hiç kırgınlık görmedim, Miraç." Çenesi titredi. "Bakma bana öyle."

Onun için en dayanılmaz olan şey, benim öfkemi, nefretimi değil, o derin, sessiz, kemirici kırgınlığı görmekti. Öfke savaştı, kırgınlık ise bir şeylerin öldüğünün kanıtıydı. Ve o, gözlerimde bir şeylerin öldüğünü görüyordu. Bu, onu parçalıyordu. O anda, aramızdaki tüm mesafe, tüm duvarlar çöktü. Benim gözlerimdeki kırgınlık, onun gözlerindeki gözyaşlarıyla buluştu. İkisi de aynı acının farklı yansımalarıydı. Ben onun bana olan tavrına kırılmıştım. O, beni kırdığını görmenin acısıyla eriyordu.

Artık bakmamak, duymamak, hissetmemek imkansızdı. Onun yüzündeki o ilk damla, benim içimdeki buzulları nihayet eritti.

"Revire götüreyim, gel."

Sesim çıktığında, tuhaf bir şekilde sakin ve yumuşaktı. Yıkılmış bir kalenin enkazından çıkan ilk kuş sesi gibi. Hadi, buradan uzaklaşalım. Bu acının ortasından çıkalım. der gibi.

Rauf, belimdeki elini sıkılaştırdı. Tutuşu, artık bir tutsak ediş değil, bir tutunuştu. Bir kayaya, bir can simidine tutunur gibiydi. Onun bu çaresiz sıkılışı, benim gözlerimden engel olamadığım gözyaşlarını da tetikledi. İnce, sıcak çizgiler halinde yanaklarımdan aşağı süzüldüler. Onunkilerle aynı yolu paylaşıyorlardı, aynı acıdan doğmuşlardı.

"Benim yaşamım da nefesim de senin yanında var olur."

Onun varlığının tek anlamı, tek koşulu bendim. Bunu her zaman biliyordum.

"Özür dilerim, seni kırdım. Özür dilerim, Miraç. Bana bağır, çağır, kız, dök, vur ama bakma öyle. Yalvarırım bana öyle bakma bir daha."

Suçunu kabul ediyor, verdiği zararı görüyor ve onun için yalvarıyordu. O anda, iskelenin kenarında, birbirimize tutunmuş, gözyaşları içinde, tüm geçmişi ve geleceği bir kenara bıraktık. Sadece şimdi vardı. Onun pişmanlığı. Benim affedişim. Aramızdaki o kırılgan köprü, gözyaşlarıyla ıslanmış, ama şimdi ilk defa sağlam temeller üzerine oturuyor gibiydi. Çünkü temelinde, artık sadece sevgi değil, kırılganlığın kabulü ve zarar verdiğini bilmenin ağır yükü vardı.

Başımı, onun göğsünün sağlam, sıcak kısmına dayadım. Her kalp atışı, yavaş yavaş sakinleşen bir savaş davuluydu kulağımda. Nefesi, saçlarıma karışıyor, dünyanın geri kalanını silik bir gürültüye dönüştürüyordu. O da alnını, bana adanmış bir sığınak gibi, saçlarıma gömdü. Orada, iskelenin kenarında, gündüz ve denizin hışırtısıyla baş başa, sadece birbirimizin yaralarını dinliyorduk. Yaralarımız konuşmuyordu, ama nefes alışverişlerimiz her şeyi anlatıyordu.

Zamanın ne kadar geçtiğini bilmiyordum. Ama yavaşça, onu kendime doğru, iskelenin tehlikeli kenarından uzaklaştıracak kadar kendime çektim. Hareketim yumuşak ama kararlıydı. O direnmedi. Bana bıraktı kendini.

Sonra, sağ elini kaldırdı. Avucunun içi, yorgunluk ve eski nasırlarla kaplıydı, ama dokunuşu bir tüy kadar hafif oldu yanağıma. Parmakları, yüzümün konturlarını ezberlemeye çalışır gibiydi. Gözlerimi kaldırdım, onunkine baktım. Gözlerinden süzülen yaşlar, artık saklanmıyor, yüzünü iki ıslak, parlak yol haline getiriyordu. O yaşların ardından bana bakan gözlerde, öfke ya da gurur yoktu. Sadece, kemiklere işlemiş bir pişmanlık ve bana duyduğu, her şeye rağmen sönmeyen o katıksız bağlılık vardı.

Başparmağı, yanaklarımdan aşağı süzülen kendi gözyaşlarımı usulca sildi. Dokunuşu, en hassas yaraya dokunur gibiydi. Sonra, kafasını iki yana, ağır ve anlamlı bir şekilde salladı. Sesi çıktığında, boğuktu ama her hecesi demir gibi sağlamdı.

"Herkese, sana bile açtığım her savaşta, ben bir tek sana mağlup oldum. Hep de öyle olacak, unutma bunu."

Bu bir gurur meselesi değildi. Bir kader bildirisiydi. Onun doğasında savaşmak vardı. Ama bana karşı açtığı her savaş, onun için önceden kaybedilmiş bir savaştı. Çünkü ben, onun savunma hatlarının ötesinde, kalbinde konumlanmıştım. Beni yenmek, kendini yenmek demekti. Ve bu, onun yapamayacağı bir şeydi.

Gözlerime daha da dikti bakışlarını, içlerindeki suyun derinliğinde yüzüyormuş gibi.

"Kalbini kırdım. Affet beni."

Suçun ne olduğunu net bir şekilde tanımlıyordu. Affedilmeden, o savaşın enkazı altında kalacaktı. Affedilmeden, bana doğru yeniden adım atamayacaktı. O anda, gözlerindeki o çıplak bekleyiş karşısında, içimdeki son buz parçası da eridi. Onun mağlubiyetini kabul etmesi, benim zaferim değildi. Ortak bir ateşkes, bir barış anlaşmasıydı. Ve barış, ancak affedişle mümkün olabilirdi.

Sessizce, gözlerimin içinden ona baktım. Başımı, hâlâ yanağımda duran elinin avucuna biraz daha yaklaştırarak, hafifçe, neredeyse görünmez bir şekilde salladım.

Unutmayacağım. Ve affediyorum.

Kelimelere gerek yoktu. Gözlerim, ona söylemek istediğim her şeyi söylüyordu. Onun gözlerindeki ağır yük, o bakışımla biraz olsun hafiflemiş gibiydi. Savaş bitmemişti. Dışarıda Ava, Sancaklı, Köprü'nün artıkları vardı. Ama aramızdaki en tehlikeli savaş, şu an, bu iskelede, bir ateşkes imzalanmıştı.

Zihnimin o derin, dalgalı boşluğunda, Sirena'nın çığlığı bir an için yeniden yankılandı. Ama bu sefer bir uğultu, bir savaş çığlığı değildi. Daha çok uzaktan gelen, hüzünlü bir şarkının son notası gibiydi. Sessizliğe karışıp gitti.

O sessizlikte, Rauf'un gözlerine baktım. O koyu, ıslak kahverenginin derinliklerinde, kendi yansımamı gördüm. O yansıma artık donmuş bir denizin yüzeyi değildi. Dalgalar vardı. Hüzün vardı. Yorgunluk vardı. Ama aynı zamanda bir berraklık vardı. Sanki fırtına dinmiş, bulutlar dağılmış ve su, tüm çamurunu dibe bırakmıştı.

Rauf'un gözleri, bana kendimi olduğum gibi, tüm çıplaklığımla gösteriyordu. Ve o görüntü artık beni korkutmuyordu. Çünkü onun bakışında, o görüntüyü kabul eden, onunla birlikte olmaya razı bir şey vardı.

İşte o an, Sirena'nın, aldatıcı sükûnetten sıyrıldığını anladığım andı.

Artık hiçbir şey, eskisi gibi olmayacaktı.

🔗

Güneş, Büyükada'nın sırtında bir yaralı leopar gibi son kıvılcımlarını tükettikçe, gökyüzü bir renk cümbüşünün kurbanı oldu. Alacakaranlık, morun, turuncunun ve çürük nar kırmızısının kanlı bir savaşına sahne oluyordu. Bu mücadele, kulübenin önündeki küçük dünyaya da yansıyordu.

Taşlarla çevrili çemberin içinde harlanan ateş, adeta bu göksel yangının yeryüzündeki küçük, sadık bir tercümanı gibiydi. Alevler, titrek dilleriyle havayı yalıyor, her sallanışlarında çam ağaçlarının uzun, sessiz gölgelerini kulübenin ağarmış ahşap cephesinde çılgınca bir kukla gösterisine dönüştürüyordu. Ateşin hemen yanındaki iki basit taburede, ateşin iki zıt rahibi oturuyordu.

Eamon'un yüzü, ateşin ışıltılarıyla aydınlanıp kararıyordu. Her parlayış, yüzündeki her bir çizgiyi, zaman ve mesafenin bıraktığı o derin oyukları acımasızca ortaya seriyor, sonraki an onları yeniden gizliyordu. Elleri, dizlerinin üzerinde gevşekti, ama parmak uçları hafifçe titriyor, görünmez bir ipliği koparmaya çalışıyor gibiydi. Gözleri, alevlerin içinde kaybolmuştu, ama bakışları orada değildi. Çok daha uzaklarda, belki geçmişin puslu bir limanında, belki geleceğin belirsiz bir sisinde dolanıyordu.

Yanında oturan kişi Arven'di. İlk defa sırtı dik değil, dirsekleri dizlerine yaslı bir şekilde kambur oturuyordu. Ateşin ısısı, soğuk mavi gözlerine vuruyor, ama içlerindeki buzulu eritmeye yetmiyordu. Yüzü, taştan bir maskeydi; ifadesiz, okunaksızdı. Sadece, çenesinin kenarındaki bir kasın, çok nadiren, hafifçe seğirmesi, içinde dönen sessiz bir fırtınanın tek ipucuydu. Alevler, onun profilinde altın bir çerçeve oluşturuyor, onu geceye karşı keskin, yalnız bir siluet haline getiriyordu.

İkisi de ateşin sunduğu hipnotik dansına odaklanmıştı. Havada, çıtırdayan odunların ve iğne yaprakların keskin kokusunun yanı sıra, söylenmemiş sözlerin, bitmemiş cümlelerin ağır kokusu da vardı.

Eamon, yavaşça ateşe doğru eğildi. Önündeki yerde duran küçük bir çam kozalağını aldı. Bir an avcunun içinde tarttı onu. Sonra, yavaş, düşünceli bir hareketle, alevlerin tam kalbine fırlattı. Kozalak, bir an için parlak bir ışıkla alev aldı, çıtırdadı, sonra karanlığa karıştı. Bu küçük, anlamsız hareket, buz gibi sessizliği ilk kez deldi. Arven'in gözleri, kozalağın düştüğü noktadan, yavaşça Eamon'un yüzüne kaydı. Eamon ise ateşin içine attığı kozalağı izliyordu.

"Bir komutan," dedi Eamon, ateşe doğru. "sadece zaferiyle değil, taşıdığı vicdan azabıyla da ölçülür. Sen atamadın mı hâlâ o vicdanını?"

Arven, boğazını temizledi.

"Dede," dedi bakışlarını Eamon'dan çekerken. "Her şey birbirine karıştı."

Eamon, başıyla, milimetrik bir hareketle onayladı.

"Karışıklık, denizin doğasında var evlat. Mesele, gemiyi batırmamak."

"Gemi..." Arven duraksadı. Kelime, ağzında kurşun gibi ağırdı. "Gemi sallanıyor, dede. Herkes çok yoruldu. Bir karar almam lazım ama doğru mu değil mi bilmiyorum."

"Mürettebat mı yoruldu, kaptan mı?" Eamon'un sorusu, bir bıçak gibi, doğrudan hassas noktaya saplandı. Yumuşak, ama keskindi.

Arven, gözlerini ateşten ayırmadı. "Kaptan," diye itiraf etti, sesi bir fısıltıya dönüştü. "Mürettebatı sürükleyen denize yıllarca meydan okudu, en değerli mürettebatını ondan korudu. Geri getirdi ama," soluğunu tuttu, "getiremediği başka şeyler de oldu."

Eamon, ilk defa ona baktı.

"Deniz, insanı alırken bir parçasını da geride bırakır. Kızımın ölümünü artık kendi vicdanına yük etme. Benim kızım bir anneydi. Evlat acısından kahroldu. Bunu engelleyemezdin Arven. İçindeki fırtınayı dindir artık."

"Fırtına dinmiyor," diye mırıldandı Arven. Ellerini, dizlerinin üzerinde sıktı. "Dinmeyecekte." Bakışlarını Eamon'a çevirdi. "Ben yaşarken mezarımı kazdılar gömdükleri şeyde ben olmadım," gözleri doldu, "On seneden beri toprak kokuyorum ama altındaki ben değilim, dede." İki gözünden de yaşlar damladı. "Benim annem, senin kızın."

Eamon, ağır ağır taburesinde ona doğru döndü. Hareketi, yaşlı kemiklerin protestosuyla doluydu. Ona dokunmadı.

"Evlat-"

Arven, ilk defa Eamon'un sözünü kesti.

"Dede Rauf!" kafasını iki yana salladı. "Rauf'un bana bakışını hiç gördün mü sen? Ben, Rauf'a bir anne borçlu kaldım. Hiçbir zaman da borcumu ödeyemeyeceğim."

Eamon, derin bir nefes alıp gözlerini ormanın derinliklerine doğru çevirdi.

"Bunlar senin suçun değildi."

Arven, sandalyesinde dedesine doğru döndü.

"Bunlar benim suçumdu. Kayıp bir üssü bulmak için yaptığım araştırmalar yüzündendi. Ellerimdeki olanakların kıymetini bilmediğim için, sevdiklerimi kaybettim ben dede. Elimdeki ile yetinmeyi bilemedim."

Eamon, Arven'e bakıp kaşlarını kaldırdı.

"Seni buna ben ittim."

Arven, sinirle eliyle kendini gösterdi.

"Ben yaptım ama!"

Haykırışı, ormanda çınladı.

"O araştırmaları ben yaptım, hepsinin altında benim imzam oldu. Yetmedi, gittim Okyanus teyzeyi de sürükledim. Peşimize abisi takıldı. Dosyalarını ben buldum! Taygun'u ben ihbar ettim. Miraç'ın yaşı genç diye manyetik anomalileri ben öğrettim. Rauf'a ilk başından beri zıt olanı ben gösterdim. Beynine işlettim! Karadul'un ağını öğrendiğimiz günden beri, başımıza gelmeyen iş kalmadı! Rauf ile Demir kaçırıldı. Uluslararası sularda mücadele edildi. Köprü yakalandı ama iş bitmedi. Sancaklı ile Ava çıktı başımıza!"

Eamon, kaşlarını çattı.

"Ava'nın meselesi Miraç'ın zamanından kalma değil mi?"

Arven, kaşlarını kaldırdı.

"Ne fark eder?" ellerini iki yana açtı. "Ne fark eder dede? Ava, zaten ilk başından beri bu adamlarla çalışıyordu. Karadul'a aitti. Sahip olduğu güçle dışarıdan adam topladı. Kendi ağını kurmaya çalıştı. Nergis Karadul öldü ama Ava sağ. Köprü sağ. Sancaklı sağ!"

Arven'in son cümlesi, ormanda yeniden bir yankı bıraktığında yavaşça Eamon kafasını iki yana salladı. Arven, nefes nefese kalmış bir şekilde yeniden ateşe döndüğünde gözlerini kapattı. Dirseklerini dizlerine yaslayıp ellerini birbirine kenetledi. Eamon, kamburu çıkmış torununu izlemeye devam etti.

"Sana verdiğim," dedi usulca. "yelkenli tekneyi tamir ettin mi?"

Arven, gözlerini açıp göz ucuyla dedesine baktı.

"Konumuzla ne alakası var?"

Eamon, gözlerini devirdi.

"Sen soruma cevap ver."

Arven, ateşe döndü.

"Ettim."

"Nesi varmış o yelkenli teknenin?"

Arven, sabır çekercesine bir nefes aldı ve ellerini çözüp hemen önündeki odun parçasını aldı. Ateşe doğru attığında kıvılcımlar, Arven'in buzul mavi gözlerinde bir anlığına şimşekler çaktırdı.

"Çapanın denize ineceği yer ve alanı kırıktı. Orayı tamir ettim."

Eamon, burukça gülümsedi.

"İndirdin mi o çapayı denize?"

Arven'in sinirli mimikleri, dedesinin sorusuyla yavaşça silindi. Yüzünü ağırca sağ omzuna doğru çevirdi. Eamon'a baktığında Eamon, Arven'i buruk tebessümüyle izlemeye devam ediyordu. Sol elini kaldırdı ve Arven'in sırtına koydu.

"Bazen, aldığın hasara bakmak için durman gerekir evlat. Demir atmak. Sen, on seneden beri çapası kırık bir gemide kalıp denizde sürüklendin. Seni almak için, senin yetiştirdiğin o mürettebat geldi. Seni aldılar ve limana döndüler. Sen durdun ve zayıf noktanı gördün."

Arven, sessiz kaldığında Eamon devam etti.

"Savaş bitmeyecek Arven. Bitiremezsin. İnsanlar ezelden beri, ellerindekiyle yetinmeyi bilmeden daha fazlası için bir savaşın içindeler. İlk sen değildin, son da olmayacaksın. Düşman hâlâ pusuda evlat. Sancaklı ve Ava'nın bağlantılarını bulacaksınız. Gerekirse biz de devreye gireriz. Ama hepinizin bir durup soluklanmaya ihtiyacı var."

Arven, kafasını iki yana salladı.

"Durarak vakit kaybederiz, sanki çok zamanımız varmış gibi."

Eamon, Arven'e doğru eğildi.

"Evlat, zaten en iyi pusu hareketsizmiş gibi yapılan değil midir? Düşman seni kımıldamaz sanır. Sen ise, o sırada, geminin her çivisini, her halatını kontrol edersin. Ve tam onun saldıracağını sandığı anda, sen zaten hazırsındır."

Bir anlık sessizlik oldu. Arven, dedesinin sözlerini zihninde evirip çeviriyordu. Taşlar yerine oturuyor gibiydi. Yorulmuştu, evet. Ama yorulmak, durmak değildi. Yorulmak, nereye, nasıl yaslanacağını bilmekti.

"Rauf ve Miraç..." diye başladı Arven, bu sefer daha güvenle.

Eamon, onun sözünü bitirmeden, hafif bir gülümsemeyle başını salladı. "Onlar, senin en güçlü yelkenlerin Arven. Ama yelkenler de yıpranır. Rüzgâra açık kaldıkça. Onları tamir etmek için, önce rüzgârın dinmesini bekleme. Limanda tamir et. Birbiriyle. Sen, sadece limanı sağlam tut."

Arven, derin bir nefes aldı. Ciğerlerine, çam kokulu gece havası ve ateşin ısısı doldu. İçindeki düğüm, tam çözülmemişti, ama gevşemişti. Çözüm, bir sihirli değnek değildi. Bir haritaydı. Ve dedesi, ona pusulasını yeniden nasıl ayarlayacağını göstermişti.

Eamon, Arven'e doğru biraz yaklaştı ve torununun sırtına alnını yasladı.

"İşte sana ondan dolayı ilk cümlem bir komutanın sadece zaferiyle değil, taşıdığı vicdan azabıyla da ölçüldüğünü söylemek olmuştu. Yükünle birlikte büyüyorsun Arven. Sen hâlâ büyüyorsun. Acıtıyor, biliyorum. Ama büyümek hep acıtır."

 Arven, yüzündeki yorgunlukla dedesine tamamen bedeniyle döndü. Eamon, torunun ellerini titreyen buruşuk ellerinin arasına aldı.

"Dede, Köprü bana kayıp üsle ilgili birkaç şey söyledi."

Eamon, kaşlarını sorgularcasına kaldırdı. Arven, sözlerine devam etmeden hemen önce etrafını kolaçan etti. Uzaktaki Alistair'in gölgesinden başka kimse yoktu. Arven, önüne döndüğünde düşünceli gözlerle dedesine baktı.

"Üssü bulduğumu sandığım ilk yer Sgrios Hattı'ydı. Kayıp üssün orada olduğunu sanmıştım. Ama orada değildi. Sonradan araştırmalarımı da güvenilir olduğu için oraya saklamıştım. Kimse bilmiyordu çünkü. Rauf orayı bulduğunda, orası bir harabeye döndü, çünkü mekanizma ile orayı patlatacaktım. Şimdi ise geri döndüm ve benim bir şeyler bildiğimi sanıyorlar. Etrafımdaki insanların benim için ne kadar değerli olduğunun da farkındalar. Ben," dedi ve bir an için durup gözlerini kapattı. Alt dudağını kemirip serbest bıraktı.

"Ben, bana güvenen birini hayal kırıklığına uğrattım. Sırf, biraz daha bana duygular beslemesin diye. Bunu yapmak zorundaydım, çünkü onu koruduğumun farkındalardı."

Eamon, birkaç saniye Arven'in yüzünü süzüp konuyu anlamaya çalıştı. Arven'in kızarmaya başlayan kulaklarını fark ettiğinde usulca gülümsedi.

"Biliyor musun Arven? Sen ve Rauf sandığımdan çok daha fazla birbirinize benziyorsunuz. İkinizde âşık olunca salakça kararlar alıp veriyorsunuz."

Arven, kapalı gözlerini dehşetle açıp dedesine baktı.

"Ne aşkı be?" dedi, ellerini ellerinden çekerken.

Eamon, gözlerini büyüttü.

"Be? Dedeye be mi dedin sen?"

Arven, gözlerini kırpıştırdı.

"Pardon ama hiç alakası yok bu dediğinle."

Eamon, kafasını iki yana sallayıp sağ gözünü kırptı.

"Kimi kandırıyorsun sen? Karşında Rauf mu var?"

Arven, çıkmaz sokağa girmişçesine yerinde doğruldu ve ağır bir nefes bıraktı. Boğazını temizledi.

"Her neyse, üs konusunda etrafımdaki insanlara bulaşabilirler. O kadını korumam gerek, o yüzden yanında olmam gerek. Ama Köprü'nün dediğine göre yanımda kimse olmaması gerek ve o yüzden onu uzaklaştırmam gerek," parmaklarıyla şakaklarını ovuşturdu, "Ve şimdi, ben buradayım. Ateşin başında, sana bunları anlatıyorum. Ne kadar saçma olduğunu görüyor musun?"

Eamon, omuzlarını kaldırıp indirdi.

"Cümle içerisinde birden fazla gerek kullandığından dolayı, durumun ehemmiyetini görebiliyorum. Ama saçma olan senin dediklerin değil. Saçma olan, senin aynı anda iki zıt şeyi de doğru kabul etmek zorunda kalman."

"Bu yüzden pişmanım zaten. Kız kandırdığımı sandı. Ama öyle değil," Arven, tükenmiş bir hâlde kafasını iki yana salladı. Sanki kendi kendine konuşurmuşçasına devam etti, "Onun hiçbir şeyden haberi yoktu ki. O, o sıra daha düzgün ve resmi yolun peşinde koşuyordu. Bana beklemediğim için kızdı. Kararlarımı sorguladı, sorgulamadı aslında. Düşündürdü. Eğer resmi yolları kabul etmeyeceksem ve onu engelleyeceksem, onu korumamı istemedi."

"Sende onu kendinden uzaklaştırdın?"

Arven'in omuzları düştü. Ateşin çıtırtısı, bir an için tüm konuşmaların önüne geçti.

"Eşeklik ettim. Kırdım onu. Ama yapmak zorundaydım. Duygularını beslemek, ona umut vermek, daha zalimce olurdu."

Eamon, gözlerini kısarak Arven'i izledi.

"Aklımdaki his nedense dolaylı yoldan kırdığını söylemiyor. Daha acıtıcı olmuş sanırım. Ayrıntılar beni ilgilendirmez. Ama bir kadının kalbini kırmak, onu düşmandan korumaz. Sadece yalnızlaştırır. Ve yalnız insanlar, en savunmasız olanlardır."

Arven, gözlerini kaçırdı.

"Dede ben on sekiz yaşındaki bir ergen değilim."

"Ama on sekiz yaşındaki bir ergenle aynı kararı vermişsin."

Arven, sinirle dedesine baktı.

"Hiç bakma bana öyle. Aşık değilim diyorsun ama sempatin var, o kişiye karşı. Duygular, her zaman canlıdır evlat, unutma bunu. Rauf ile Miraç, senin planın yüzünden boşandıklarında bile, birbirlerine olan sevgilerini hiç kaybetmediler. Çünkü onlar gerçekten aşıktı. Sonunda ölüm olsa bile birlikte o son nefesi vermeye razılar."

Arven, gözlerini devirdi.

"Ne yapayım o zaman? Mahvederek kırdığım bir insanın karşısına yeniden geçip özür mü dileyim? Affetmez zaten. Kim affeder ki? Beni kardeşim bile affetmemiş."

Eamon, derin bir nefes verdi.

"Bir kadın, anlamadığı bir mesafeden değil, bildiği bir tehlikeden korkar. Ona neden bunu yaptığını anlat. Ve eğer seni seviyorsa, o tehlikeyi seninle paylaşmaya razıdır."

"Ya ben buna razı değilsem?"

"O zaman, evlat, sorun Köprü değil, Sancaklı değil. Sorun sensin. Ve sen çözülene kadar, o kadın da, sen de, bu girdapta dönüp duracaksınız. Her şeyin bir hesabı olduğuna o kadar inanıyorsun ki, karşına çıkan hesapsız sevgiyi tanıyamıyorsun."

Eamon'un sözleri, ateşin çıtırtıları arasında öylece asılı kaldı. Her kelime, Arven'in göğsüne saplanan birer ok gibiydi; çıkarmaya kalksa canı yanacak, içinde bıraksa kanayacaktı.

Arven, dedesine baktı. Alevlerin oynak ışığı, Eamon'un yüzünde asırlık bir bilgeliğin kırışıklıklarını altın varakla işliyordu. O an, Arven karşısında sadece dedesini değil, kendi kanının aktığı kaynağı, kendi inadının ve gururunun da mimarını gördü. Aynı duruş, aynı keskin bakış, aynı körlük.

Gözleri, Eamon'un yüzünde gezindi. Alnındaki her çizgi, kaybedilmiş bir savaşın haritasıydı. Göz kenarlarındaki kaz ayakları, yıllarca denize bakmaktan açılmış derin vadilerdi. Ve o buzul mavisi gözler. Kendi gözlerinin aynısıydı. Aynı fırtına, aynı buz, aynı dibe çökmüş tortular.

Arven, ilk kez dedesinin gözlerinde yalnızca bir akraba değil, bir ayna gördü. Ve o aynada, kendi geleceğini izledi. Aynı yollardan geçmiş, aynı hataları yapmış, aynı duvarları örmüş bir adam. Ve şimdi, o duvarların ardında, yıllardır neyi sakladığını anlamaya başlıyordu.

Boğazında bir şey düğümlendi. Dedesinin ona söylediği her kelime, aslında kendine söyleyemediği gerçeklerdi. Ve bu gerçekler, Arven'in içindeki o soğuk, sağlam duvara çarptı. Duvar sarsıldı. Çatlaklar oluştu. Arven'in nefesi, ağırlaştı. Ciğerlerine çektiği her nefes, bu bilgeliğin ağırlığıyla doldu. Dedesinin sözleri, zihninde yankılanıyor, kendi kurduğu mantık kalelerini tek tek yerle bir ediyordu.

Arven içindeki askeri susturdu. O an, sadece bir torundu. Yolunu kaybetmiş, haritası yırtılmış, pusulası bozulmuş bir çocuktu. Ve karşısında, aynı sularda yüzmüş, aynı fırtınalarda kaybolmuş bir kaptan duruyordu. Tek fark, o kaptan limanı bulmuştu. Belki geç, belki yara bere içindeydi ama bulmuştu.

Gözleri, dedesinin gözlerinde kayboldu.

"Dede ben..."

Cümle yarım kaldı.

En büyük pişmanlıklar, en çok suskunlukla anlatılırdı.

Eamon, hiçbir şey söylemedi. Sadece baktı. O bakışta, yargı yoktu. Acele yoktu. Sadece, yılların sabrıyla yoğrulmuş bir bekleyiş vardı. Çünkü o biliyordu. Torununun, bu girdaptan çıkması için gereken tek şeyin, kendi kararını kendi vermesi olduğunu.

Ateş, usulca yanmaya devam etti. Çam ağaçları, rüzgârda fısıldaştı. Ve iki adam, aynı kandan, aynı kaderden, aynı sessizliğin içinde, birbirlerinin yaralarını dinledi. Biri, yıllar önce açılmış, kabuk bağlamış ama hiç kapanmamış yaralarını. Diğeri, daha yeni kanayan, henüz adı konmamış yaralarını.

Değişmek için, önce kırılmayı göze almak gerekirdi.

Eamon, yavaşça ayağa kalktı. Hareketi, yılların omuzlarına yüklediği ağırlığı hissettiren o tedirgin, ölçülü kıpırtıydı. Dizleri, eski bir itirazı bastırır gibi hafifçe çıtırdadı. Sonra, elini uzattı Arven'e. O el, damarları kabarık, nasırlı, parmak eklemleri zamanla kalınlaşmış bir eldi. Ama uzatışındaki kararlılık, bir emir subayının tok, tartışmasız duruşu gibiydi.

"Gel benimle."

Arven, bir an tereddüt etti. Gözleri dedesinin uzanan eline kilitlendi. Yavaşça, neredeyse saygıyla, o eli avuçladı. Tutuşu, kararlı ama saygılıydı. Yaşlılığın kırılganlığını değil, bilgeliğin sağlamlığını kavradı parmakları. Ayağa kalktı. Eamon, torununun elini bırakmadı. Sıkı, güven veren bir kavrayışla, onu yanına çekti. Ve birlikte, ateşin aydınlık çemberinden çıkıp, geceyle kuşatılmış çakıl yoluna adım attılar.

Ayaklarının altında, binlerce küçük taş, binlerce sesle konuştu. Her adımda, çakılların o kendine has, kuru ve keskin gıcırtısı yükseldi. Kimi taşlar ayak altında ezilip toza dönüştü, kimileri kaçışıp karanlıkta kayboldu.

Alistair, önündeki iki adamın geçişini izledi. Ona tek bir kelime etmediler. Bakışları bile değmedi üzerine. Ama o anladı. Sessizce, birkaç adım arkalarından süzüldü. Varlığı, bir gölgenin gölgesi kadar silik ve gerektiğinde belirecek kadar sadıktı.

Eamon, Arven'in elini hâlâ bırakmamıştı. Parmakları, torununun nabzını yoklar gibiydi. Belki de gerçekten yokluyordu. Kaç yıl, kaç savaş, kaç hasret geçmişti? Ve şimdi, bu gece, bu adada, bir babanın oğluna değil, bir dedenin torununa öğrettiği en eski dersi hatırlatacaktı.

Çam ağaçları, iki adamın geçişine selam durdu. Dallar, rüzgârda hafifçe eğildi. İğne yaprakların keskin, hüzünlü kokusu, gecenin nemiyle birleşip ciğerlere doldu. Ay, bulutların ardında saklambaç oynuyor, ara sıra sızan ışıltılarıyla patikayı gümüş şeritlerle işliyordu.

Yol, usulca sahile doğru kıvrıldı. Önce, denizin kokusu geldi. O iyotlu, tuzlu, sonsuzluğu vaat eden kokuydu. Sonra, sesi duyuldu. Uzakta, sabırlı, ritmik bir hayvan gibi soluyan denizin nefesiydi. Ve en son, görüntüsü canlandı. Çamların arasından sızan ay ışığı, suyun üzerinde kırılıp binlerce gümüş pula dönüştü.

Eamon, sahilin hemen başında durdu. Arven de yanında. Alistair, bir çam ağacının gölgesinde, saygılı bir mesafede bekledi. Eamon, torununun elini bırakmadan ona doğru döndü.

"Deniz, hiçbir yere ait değildir evlat."

Arven, dedesinin ona söylediği cümleyi, çok eskiden duymuştu. Ufku izlerken dudaklarında buruk bir tebessüm oluştu.

"Kaybolmak için değil," dedi Arven. "bulmak için yola çıkacaksın, demiştin. Ve ne zaman denize baksan, benden bir parça göreceksin."

Aynı anda konuştular: "Tıpkı benim, her baktığımda atalarımı gördüğüm gibi."

Eamon, Arven'i izlerken çenesini kaldırdı. Arven, hâlâ denize bakıyordu. Eamon, gülümsedi. Gece, adayı avuçlarının içine almıştı. Ay, artık tepede, tüm ihtişamıyla parlıyor, ışığını adanın her köşesine, her taşına, her sırrına nüfuz ettirmeye çalışıyordu. Deniz, usul usul kıyıyı yalıyor, ama bu yalayışta bir sabırsızlık, bir çağrı vardı.

Sekene, sona ermişti.

"Derin deniz çapası," dedi, Eamon.

Arven'in bakışları hızla ona döndü.

"Bu zamana kadar aradığın kayıp üs, tam bu adanın altında evlat."


Yorumlar (0)

Yorum yapabilmek için lütfen Giriş Yapın.

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen bırak!